2. Bölüm

(2) Çamlıyayla'nın Yollar Taştan...

Durumavii
durumavii

2.BÖLÜM:

 

“Çamlıyayla’nın Yollar Taştan…”

 

Sabah güneşinin yüzüme vurmasıyla yatağımda döndüm. Beni uyandıran ses en az üç horozun bir araya gelerek sergilediği koro performanstı. Başımdaki havlu hâlâ oradaydı ama bedenimdekinin artık benimle bir alakası olduğunu söylemezdim. Resmen anadan üryan uyanmıştım. Bundan sebep gözlerim pencereye takıldı. Kerpiç duvarın ortasında sessizce duran, pervazı yer yer soyulmuş pencerenin perdesi bir miktar açıktı. Dışarıdan bakan biri beni göremezdi ama biri özellikle bakmak için uğraşmışsa… Hiç şansım yoktu.

 

Aman Meloş, dağın tepesinde kimse seni dikizleyecek, diye söylenerek yataktan kalktım ve grili üstü pembe olan eşofman takımını giyindim. Niyetim kahveye inip diğer bahtsız valizimi almaktı ama salondan gelen mis gibi ekmek kokusu adımlarımı o tarafa sürükledi. Manzara tam da tahmin ettiğim gibiydi. Sıla erkenden uyanmış, sobanın yanındaki pembe leğende hamurunu yoğurmuş ve sobanın fırınında mis gibi pişirmişti. Beni görünce gülümsedi. Bu sırada fırından dumanı üstünde ekmekleri çıkarmakla meşguldü. Kahvaltıyı duvara yaslanmış ufak masada hazırlamıştı. Görünen o ki burada olduğum süre zarfında o masayı çok amaçlı olarak kullanacaktım.

 

Bir günüm gitmişti bile. Kalan yirmi dokuz gün de tıpış tıpış gitmeye mecburdu.

 

“Günaydın Melek!” dedi yüzüne neredeyse yapışmış olan gülümsemesiyle. “İyi uyudun inşallah.”

 

Masanın iki yanındaki sandalyeden birine geçip sırtımı duvara yasladım. “Öyle derin uyumuşum ki nasıl uyuduğum konusunda en ufak bir fikrim yok. Bayılmış bile olabilirim.”

 

Uzattığı ekmeği aldım. En son çocukluğumda, yazları babaannemin köyüne gittiğimizde böyle güzel ekmek kokusu almıştım. Hoş, çoğu zaman o da uzun sürmezdi. Annem iki gün sonra, “Mahmuuuutcuğum yeter bu kadar! Köy özlemin bittiyse artık şu beş yıldızlı otele gidebilir miyiz?” diye söylenirdi. Böylece dört kardeş, bizim de köy serüvenimiz başlamadan sona ererdi.

 

“Temiz hava önce çarpar ama iyidir. Çok yakında bebek gibi uyanırsın,” diye bilgilendirdi Sıla. “Hem uğurunla geldin,” diyerek sobanın üzerinde haşlanan iki yumurtayı çıkardı. “Tavuklarım birkaç haftadır yumurtlamıyordu. Şu bacakla yeterince ilgilenemediğimden küstüler sanmıştım. Bu sabah bir de baktım ki iki yumurta! Galiba sana hoş geldin hediyesi vermek istemişler.”

 

“Aaa… Tavukların mı var?”

 

“Hem de iki tane. Seni buraya getiren keçi de benim! Adı Yaren. Ayrıca evin arkasında küçük bir bahçem de var. Tüm sebzelerim oradan.”

 

Masadaki doğranmış domates ve salatalığa baktım. Hepsi organik, parıl parıldı. “Ayağın bu haldeyken neden uğraştın? Yardım ederdim.”

 

Ederdim etmesine ama sonrasında kızcağız sağ kalır mıydı, muamma. Mutfakla uzaktan yakından alakam yoktu. Birkaç kez makarna yapmaya kalmıştım ama o bile faciayla sonuçlanmıştı. Kazara domates kesmeye kalksam o domatesi yiyen biri için ambulans hazır beklemeliydi.

 

“Ne uğraşması? Her gün yaptığım şey, merak etme sen beni. Hem yakında tanırsın, oturmak asla bana göre değil.”

 

“Şey… Yanlış anlamazsan bir şey soracağım.” Demliğe uzanıyordu ki ona bırakmadan ben aldım ve bardaklara doldurmaya başladım.

 

“Köy hayatına nasıl alıştığımı mı soracaksın?”

 

Başımı sallayıp doldurduğum çayları masaya bıraktım. Sıla da diğer sandalyeye oturduğunda kahverengi gözlerini camdan dışarı uzattı. Alabildiğine dağ manzarasıydı. Yamaçlar yeşil, dağlar ise parça parça siyahlı beyazlıydı. Tıpkı dalmaçyalı bir can dostu gibi…

 

“İki yıl önce şark görevim bitti,” dedi şaşırtarak. “Ama gitmedim, gidemedim. Başta günler geçmez sanıyordum ama çocukların gözündeki ışıltı her geçen gün beni buraya daha fazla bağladı.”

 

“Ama burası… Bizim yaşımızdaki insanlar için sence de çok sessiz değil mi? Hiç sıkılmıyor musun?”

 

“Sessiz mi? Yayla günü geldiğinden böyle düşünüyorsun. Aslında köyümüz gayet neşelidir. Hele köyümüzün kadınlarıyla bir tanışsan… Bayılırsın.” Aklına gelen yeni bir fikir ile yüzü aydınlandı. “Bugün tanışmaya ne dersin? Harika olur. Yarından itibaren okulda olacaksın, en uygun gün bugün.”

 

Ama… yani… şey, demeye kalmadı Sıla tüm planı yaptı. Sakin görünse de iş bitirici bir kızdı vesselam. Kahvaltının devamında köydeki düzenden bahsetti. Söylediğine göre meydanda yaşayan kadınlar ikindi namazından sonra her gün birinin avlusunda toplanırmış. Birlikte pişirip pay ederken bolca da muhabbet dönermiş. Sıla okulda olduğundan dolayı çok katılmışlığı yoktu ama katıldığı zamanları anlata anlata bitiremedi. Daha şimdiden köyde yaşayan birçok kadının adını öğrenmiştim. Kahvaltıdan sonra sofrayı kaldırmaya yardım etmek istedim ama üst üste iki bardağı da kırınca canım Sıla kumaşımı çözerek yalnızca hazırlanmamı söyledi. Söyledi söylemesine ama… Makyaj çantam ve Dyson’ım diğer valizimde kalmıştı! İşte bu…gerçek bir sorundu. Zira makyajsız ve fönsüz ev sınırlarından uzaklaşmam hiçbir zaman mümkün olmamıştı Önce Sıla’nın makyaj malzemelerini kullanmayı düşündüm ama hepsi neredeyse nenem zamanından kaldığı için ışık hızıyla bu fikirden uzaklaştım. Yapacak tek birşey vardı; o da koca gözlüklerimi gözüme geçirip hızla meydana inmek ve valizimi alıp geri almak! Kapıya çıktığımda gördüklerimle bir an için duraksadım. Sıla sabah uyanıp yalnızca kahvaltı hazırlanmakla kalmamış, montumu, valizimi ve botlarımı da temizlemişti. Ona içten bir teşekkür ettikten sonra spor ayakkabılarımın da yardımıyla kısa sürede meydana indim. Dünkü dede aynı şekilde aynı yerinde oturuyordu. Aslında simülasyonun oraya ait bir parçası gibiydi; günün her anında onu aynı yerde bulabilirdiniz. Farklı olan ise kahvehane bugün tamamı okey oynayan altmış yaş üstü dedelerle doluydu. İçeri kısımda daha genç olanlar vardı ama kahveye çıkan üç beş basamağın aşağısında durduğum için onları seçemiyordum. Teypten gelen türkü vardı bir de… Acıklı sözlerin en oynak ritimde söylendiği türkü cızırtılı bir şekilde dört bir yanı sarmıştı.

 

“Selam dedeciğim!” dedim neşeyle elimi sallayarak. “Yine ben, hatırladın mı?”

 

Göz ucuyla baktı. “Kimsun?”

 

Tam alınacaktım ki suratımın yüzde yetmiş beşinin görünmediğini hatırlayarak gözlüklerimi bir parça indirdim. “Benim, Melek Öğretmen.”

 

Kaşlarını çattı. “Ha sen daha gitmedun mu?”

 

Niye gideyim dedem? Daha yeni gelmedum mu?

 

“Bir süre daha buralardayım,” dedim gülümseyerek. Bu arada gözüm de valizimi arıyordu. Ama ne koyduğum yerde ne de kahvehanenin görünen herhangi bir köşesinde yoktu. “Ben aslında size valizimi soracaktım. Hani dün buraya bırakmıştım ya... Size de haber vermiştim, hatırladınız mı?”

 

Başını gazetesinden kaldırdı ve canımdan can koparacak o cümleyi kurdu. “Ne valizi bahsedeysun?”

 

“Nasıl yani?” Elimle koyduğum yeri gösterdim. “Şuraya bırakmıştım ya hani. Size de söylemiştim bırakıyorum, diye.”

 

“Hatırlamayrum,” dedi yeniden gazetesine gömülerek.

 

Yaşadığım şok halini ardından bir basamak çıktım ve etrafa daha detaylı baktım. Yoktu. Şaka gibi ama koskoca valizim ortada yoktu!

 

“Dedeciğim, buraya bıraktığımdan eminim. Bir düşünseniz. Çünkü gerçekten size söy-”

 

“Bilmeyrum, dedum. Anlamay misun?”

 

Sinirlenmek ve ağlamak arasında gidip gelirken, şefkat dolu tüm kelimeler dilimi derhal terk etti. Çünkü tüm makyaj malzemelerim o valizdeydi ve şu an cebimde olan parayla sadece ruju bile alamazdım! “Size bir ricada bulundum, değil mi? Buraya bıraktığımdan eminim! Birisi aldıysa bile bu köyün bir ferdi olarak bana yardım etmeniz gerekir!”

 

Gazeteyi elinden sertçe bıraktığında çıktığım basamağı geri inmiş bulundum. Dede yerinde kalkarken burnundaki gözlüğünü gözüne tam anlamıyla oturtup, bir gözünü daha büyük gösteren camından bana öfkeyle baktı. “Ha ben mi çaldum? Sen baaa hırhız mi dedun!”

 

“Ay olur mu öyle şey dedeciğim!” demeye kalmadan adam bastonunu kaptığı gibi yürümeye başladı. Neyse ki kaplumbağa hızırla ilerliyordu da tüm gözler üzerime çevrilmişken pamuk görünümlü deccal deden kaçmak zorunda kalmamıştım. “Ne yapacağum senin bitli valizini!”

 

Bitli valiz mi! O valizin içindeki markaları alabilmek için ülke ülke gezmiştim be ben! Ayakkabının otuz altı numarasını bulabilmek için tam iki ay sıra beklemiştim! “Ayıp oluyor ama!” dedim elimi belime koyarak. “Dedeysen dedeliğini bil sen de!”

 

Son söylediklerimden sonra adama bir enerji yüklendi resmen! Hızı bir arttı ki amanın! Çenene kıran girsin Meloş!

 

Bastonu sallaya sallaya üzerime yürürken içeriden bir adam koşup geldi. “Hayri dede dur!” Deccal dedenin bastonu tutan elini indirip onu yerine götürürken, “Ne oldi?” diye sordu kırklı yaşlardaki adam. “Kime sinirlendun da!”

 

Dede yerine oturdu oturmasına ama durur mu? Bastonuyla beni gösterip, “Ha o süsli kariya!” diye bağırdı. “Baaa hırhız dedi.”

 

Adamın gözleri bana döndüğünde şaşkınlıktan ağzım bir karış açıktı. “Yok öyle bir şey! Ben sadece valizimi sordum kendisine. Çünkü dün tam şuraya bırakmıştım.”

 

Gösterdiğim yere baktı ama tabii o da valiz falan göremedi. “Ha buraya valiz falan görmedim bacum,” dedi kasketini düzelterek. “Emin misun?”

 

Başımı salladım. “Çok eminim. Tam o köşeye bırakmıştım. Ne olur bir daha baksanız?”

 

“Baksam da bir şey değişmayacak. Valiz falan görmedum. Ha de bakalım, sen kimsun? Belli ki buralardan değilsun.”

 

Omuzlarım düştü. Aklımın tamamında valizim vardı. Kim almış olabilirdi ki? Hayır, o tasarım elbiseler ve makyaj malzemeleri kimin ne işine yarayacaktı? Tabii bir de benim biricik yol arkadaşım, Dyson’ım…

 

“Gönüllü öğretmenim ben. Adım Melek.”

 

Adamın olayı anlamaya çalışan o karmaşık ifadesi gitti, gülümsedi. Evet, bu köyde öğretmenler seviliyordu. Keşke öğretmenlerin valizleri de sevilseydi…

 

“Ooo, baştan dese muallim hanum! Biz de dört gözle sizi bekleydik da! Ben Çamlıyayla’nın muhtarı, Hacı Yahya. Ayrıca bu kahvehane de benimdur,” dedi böbürlenerek. “Muhtarlık işlerine burada bakayrum. Hem ticaret, hem muhabbet.” O gülüyordu ama ben neredeyse ağlayacaktım.

 

“Geldim ama görüyorsunuz ki mağdurum. Benim o valizi bulmam lazım. Decc-” Yutkunup düzelttim. “Hayri Dedeye bir de siz sorsanız, belki hatırlar.”

 

Elini ağzına köşesine koyup deccal dedenin duymayacağı şekilde fısıldadı. “Ha bacum, onun akli bir geliy, bi gidiy. Bekle ki hatırlasun. Ben arada yoklarum, merakta kalmayasun.” Elini indirip fısıldamayı bıraktı. “Hayri dedemiz hatırlamayrum dediysa ölse hatırlamaz. Ama aklımda olsun, muallim hanum. Bulduğum gibi kapındayum.”

 

Çamur deryasının ortasına oturup ellerimi çamura vura vura ağlamak isterken, yalnızca başımı omzuma yatırdım ve Behlül tarafından hüsrana uğratılan Bihter gibi, “Peki,” dedim.

 

Ah zavallı pembe valizim, kimbilir şimdi nerelerdesin? Sen ve ben… Bu başımıza gelenleri hiç hak etmedik…

 

Totoma baka bak eve geri döndüğümde Sıla’ya olanları anlattım. Şaşırdı. Söylediğine göre bu köyde ne birinin eşyası kaybolur ne de çalınırmış. Harika! Köye resmen devrim getirmiştim!

 

Elimde kalan tek valizi benim için ayrılan odaya götürdüm. Oda küçük ama tertemizdi. Yerde, kenarları çiçek desenli bir kilim seriliydi. Duvarlar kireçle badana edilmişti, köşelerde hafif çatlaklar belirmişti. Pencerenin hemen altına yerleştirilmiş tek kişilik demir yatakta lavanta kokulu çarşaf ve yavruağzı, saten bir yorgan vardı. Yatağın ayakucunda ceviz rengindeki masa dantel bir örtüyle neşelendirilmişti. Bir köşesinde küçük cam vazo kurumuş papatyaları ağırlıyordu. Masanın yanına ise kumaştan yapılmış bez bir dolap duruyordu; mavi fermuarı yarıya kadar açıktı ve içindeki boşluk, hevesle yeni gelecek eşyaları bekliyordu.

 

Bez dolaba istediğini vermek üzere valizimi açtım, içindeki katlı kıyafetlerimi özenle yerleştirmeye başladım. Beceriksiz olsam da temizlik ve tertip önceliğimdir. Bu valizimde bolca eşofman takımı, okulda giyeceğim ikili takımlar, topuklu ayakkabılar ve çok sevdiğim karamelli çikolatalardan vardı. Emoşum düşünüp koymuştu; aksi halde regl vaktim geldiğinde halim duman olacaktı.

 

Öbür valizimde ise… Hayır. İçinde ne olduğunu söylemeye birkez daha yüreğim dayanmazdı. Ne yapıp etmeli, o valizi bulmalıydım.

 

İkindi vaktinin gelmesiyle evden çıktık. Sıla’nın alçılı bacağıyla nasıl meydana kadar ineceğimizi merak ederken bana garajdaki kırmızı tofaşını gösterdi. Şu durumda tabii ki o değil ben sürecektim.

 

Zavallı Mini Cooper’im, seni doksan altı model bir tofaşla mı aldatacaktım?

 

Daha ilk gazda arabayı istop ettirdim. Otomatik vites ehliyetim vardı benim, yıllar boyunca narin ayaklarım gaz ve pedal dışında bir şey görmemişti. O durumda bile bir yerlere çarpıp durmuştum. Şimdi bu debriyajla nasıl başa çıkacağım?

 

Söylene söylene arabayı meydana kadar götürdüm. Hiçbir şeye çarpmamıştım çünkü etrafta çarpacak bir şey yoktu. Önlem olarak arabayı evlerin gerisinde bırakıp Sıla’nın inmesine yardımcı oldum. Bir kolu değneğinden, diğer kolu benden tutunarak kahvenin çaprazındaki iki katlı kerpiç eve doğru yürüdük. Daha avluya yaklaşırken burnuma taze pişmiş hamurun kokusu ulaştı. Sıla’nın, “Güldane Teyze!” diye seslenmesiyle avlunun çift kanatlı ahşap kapısı elli yaşlarda bir kadın tarafından açıldı. Açar açmaz da, “Uyyyy!” diye abartıyla sevindi kadın. “Muallim hanum gelmiş.” Çekik, yeşil gözlerinin bana takılmasıyla çekinmeden inceledi. “Var yanında da süsli bir karii...”

 

Kari mi?

 

Üzerimde hoş bir elbise olmasa da yurt dışından aldığım eşofmanım, parlak kumaşlı kürklü montum ve şükürler olsun ki o montun cebinde unuttuğum için sürebildiğim pembe rujumla havalı görünüyordum.

 

“Geldim Güldana Teyzem.” Sıla, başının bir kısmı çiçekli yazmayla örtmüş kadınla kucaklaştı. “Üstelik size yeni öğretmenimizi getirdim.” Kadının kollarından ayrılıp beni gösterdiğinde sayıları yaklaşık onu bulan kadınlarınların hepsi birden bana odaklandı. Hem de ne odaklanmak… Kiminin bakışları kıyafetlerimi delip iç organlarıma kadar ulaşmış olabilirdi. Ben de boş durmadım tabii, başladım avluyu süzmeye… Beyaz badanalı, kare biçimindeki taş avlunun orta yerine kocaman bir dut ağacı gölge veriyordu. Altına serilmiş kilimlerin üstünde dört kadın diz çökmüş; biri yufka açıyor, biri gözleme katlıyor, biri sacın başında pişiriyor, diğeri de tandıra odun atıyordu. Eller kollar hamur içinde ama diller durmuyordu. O kadar hızlı konuşuyorlardı ki işe bir de şiveleri girince anlamak ne mümkün! Solda ve sağda terasa çıkan merdivenler vardı. Her iki tarafın merdiven basamakları da çaylarını yudumlayan kadınlarla doluydu. Her birinin başlarında renkli yazmaları, altlarındaki parlak şalvarları vardı. Avlunun kenarındaki kadınlar ise kollarındaki bilezikleri şıngırta şıngırta hamur açıyordu.

 

“Hoş geldin kizum,” dedi bizi karşılayan kadın. Bir yandan da diğer kadınlara beni gözleriyle yemeyi bırakmaları için kaş göz yaptı, sözde çaktırmadan… “Pek de gençmişsun.”

 

“Hoş buldum teyzeciğim,” karşılığını verdim. “Evet, ilk deneyimim olacak.”

 

“Ha bizum uşaklar deneme tahtasi midur?” diye araya girdi merdivenlerde oturan bir nene. Görüntüsü yaşının sekseni çoktan aştığını söylüyordu ama maşallah kulakları epey keskindi. “Bu şehirli kari ne öğretecekmiş bizum uşaklara?” dedi aksi aksi.

 

Güldane Teyze bin yıllık komşusuymuşum gibi gelip koluma girdi. “Sen bakma Nazife Neneye,” dedi sessizce. “Bunadı zaar. Kimliğinde yaşi seksen sekiz yazayi ama bir rivayete göre var doksan dokuz.”

 

“Ay hiç sorun değil.” Sırıttım da sırıttım. Paçalarımdan anlayış akıyordu. “Nazife Neneciğim, merhaba.” Yaşlı kadına el salladım ama surat çevirdi. Aksi ihtiyar! Hiç bozuntuya vermeden Güldane Teyzeye döndüm. Ellili yaşlarda, kısa boylu, bembeyaz bir kadındı. Yüzü gülüyordu ama kızınca kırk kızılcık sopası kırardı insanın belinde, o da belliydi.

 

“Biz muallimleri pek bir severiz.” Güldana Teyze’nin işaret vermesiyle daha genç olan kadınlardan biri sacın başına üç ayaklı yeşil bir oturak çekti. Başka biri çay doldurmaya başladı. Anlaşılan kadınlar arasına sözü geçen, sayılan biriydi. “Gel kizum, otur da bir çay iç taze taze. Gözlemeni neli yersun?”

 

“Aslında aç değilim ama…” Bu kokuya da dayanmam mümkün değildi. Umarım Çalıyayla’dan artı on kiloyla ayrılmazsın, Meloş. “Ispanaklı çok severim.”

 

“Dur ben sana otlu gözleme yapayim. Ha benum otlu gözlemem buralarda meşhurdur.” Sacın başındaki kadınlardan biri kalkınca geçip mindere oturdu. Başına beyaz bir örtü atıp başladı hamuru açmaya. Belli ki buradaki kadınlardan her biri oldukça mahirdi. Kısa sürede hamuru açıp içine otlu peynirli karışımı doldurunca derin bir, “Ah…” çekti. “Benim yakişikli paşam da pek sever otli gözlemeyi.”

 

“Uzakta mı?”

 

Elini yavaş yavaş salladı. “Aslanım her yerde. Askerdur o,” dedi gururla. “On ayı geçti görmedum.”

 

“Yaa… Benim ağabeyim de asker.”

 

“Ne güzel tesadüf oldu.” Hemen yanımda oturuyordu Sıla. Hazır gözlemelerden birini yemeye başlamıştı bile. “Belki bir gün denk gelirler de tanıştırırız.”

 

Hiç sanmıyorum, dedim içimden. Eve bile doğru düzgün gelmeyen adam beni görmek için dağ başına asla gelmezdi. Durduk yeri içimizi de dağladık, iyi mi?

 

Güldana Teyze pişen gözlememi bir beze sarıp elime verdiğinde ne yalan söyleyeyim acımı unutup ağzıma yayılan nefis tada odaklandım. Adını bile bilmediğim ne otlar varmış meğer…

 

“Benim istediğim başka tesadüfler var amma…” deyip Sıla’yı şöyle bir süzdü Güldane Teyze. “İnşallah o da olur.”

 

Sıla, kadının ne söylemek istediğini anlayarak kızardı. “Güldane Teyzeciğim, daha önce konuştuk bu mevzuyu…”

 

“Konişmasına konuştuk da bir sonuca ulaştık mı, yok. Yiğidim bu geldiğinde olaya el koyacağum. Ne yapıp edip sizi bir yemeğe çıkaracağum!”

 

Bak sen Güldane Teyzeye! Resmen Sıla’yı oğluna yapmaya çalışıyordu. Valla yapardı da hani… Kadının yeşil gözleri felcecri okuyordu.

 

Sıla da kuruvasan kıvamında bir kızdı. Vur başına, al elinden ekmeğini… Yemek meselesini duyunca esmer olmasına rağmen daha fazla kızarmıştı garibim…

 

Tabiii bu durum Güldane Teyzeden kaçar mı? Kaçmadı. “Uyy! Benum utanikli kizum. Nasıl oldu al al…”

 

Sıla’yı düştüğü durumdan kurtarmak için - tamam sadece bu yüzden değil- “Ben bir tane daha gözleme alabilir miyim?” diye sordum.

 

“Çırpi mırpi ama iyi götürdi gözlemeleri,” dedi oturduğu yerden huysuz ninem. “Saçları da kivir kivir, çali süpürgesindan hallice…”

 

Yok, kadın sevmememişti beni. Zaten gördüğü anda elektrik çarpmışa dönmüştü. Tamam, bakım kremlerim diğer valizimde kaldığından saçlarım şu an bir miktar kabarıktı ama söylediği gibi çalı süpürgesi de değildi.

 

“Nazife Nene,” diye bağırdı karşı merdivenlerden biri. “Kari muallimmiş, muallim.”

 

“Duyduk!” dedi aynı memnuniyetsizlikle. “Çırpıyı getirip tarlaya dikmişler. Sanaylar ki kargalari kaçıracak…”

 

Sıla’ya dönüp, “Ne dedi?” diye sordum. Asla anlamamıştım. “İyi bir şey mi dedi?”

 

“Yaa…” dedi Sıla gülümsemeye çalışarak. “Çok iyi bir şey dedi.”

 

Dönüp yaşlı kadına otuz iki diş sırıttım. “Sağolasın Nazife Nene.”

 

İkinci gözlemeyi de mideye indirdikten sonra ellerimi yıkamak için müsade istedim ama eve yönelince hep bir ağızdan güldüler bana.

 

“Bizim buralarda hela evin dışında olur muallim hanum!” dedi kadınlardan biri. “İdare edecesun artuk.”

 

Hiç bozuntuya vermedim. Aynı şekilde gülerek avlunun bir köşesindeki taş tuvalete gittim. Ellerimi yıkarken duvara bir iple asılmış plastik aynadan aksime baktım. Zavallı cildim kurumuş, ela gözlerimin çerçevesi kızarmıştı. Sarı kirpiklerim rimelsiz bir hiçti… Burnumun etrafına dağılmış her bir çil, “Kapatıcı isteriz!” diye eyleme çıkmak üzereydi. Acilen bu duruma el koymalıydım. En azından valizimi bulana kadar merkeze gidip ihtiyaçlarımı satın alabilirdim. Evet, palyatif çözüm beni bir süre idare ederdi. Merkezin yerini sormak üzere tuvaletten çıktığımda Nazife Nenenin bağıran sesini duydum.

 

“Nereye gitti o orospii!”

 

Hı?

 

Pardon?

 

Orospi mi?

 

Ben mi?

 

Avlunun ortasına kadar yürüdüm. Ben Nazife Neneye baktım, Nazife Nene bana… “Şey… Bana mı dediniz onu?” diye sordum aksini umut ederek.

 

Bu kez gülen Sıla’ydı. “Sevdiğinden dedi, sevdiğinden.”

 

Ha? Burada sevilen insanlara orospi mi deniyordu?

 

Şaşkın ifademe bakarak açıkladı. “Ben de ilk duyduğumda şaşırmıştım ama ikna oldum. Nazife Nene kesinlikle sevdi seni. Sadece… Onun sevgi dili bu.”

 

Eh, peki.. Zaten köyde bir orospi olmadığımız kalmıştı.

 

“Aslında size merkezin yerini soracaktım. Bazı ihtiyaçlarım var, onları almam gerekiyor.”

 

“Merkez uzaktur. Hem merkeze giden minibüs cumadan cumaya geliy. Sen iyisi mi Mizgali’ye git, orada aradığını bulursun,” dedi kadınlardan biri. Sonra bana güzelce gülümsedi. “Bu arada ben Fadime, muallim hanum. Talebeniz Eren’in anasıyım.”

 

“Çok memnun oldum Fadime Hanım. Eren ile yarın tanışacağız inşallah.”

 

Fadime yazmasının ucuyla ağzını kapatıp güldü. “Duydunuz mu karilar? Muallim bana hanum, dedi.”

 

Yine avluyu bir kahkaha tufanı aldı. Ne söylesem gülüyorlar anacığım. El mecbur, ben de onlara eşlik ediyordum.

 

“Boşver Mizgali’yi,” dedi Güldane Teyze. İlk kez gülmüyordu. “O uğursuz köye gitmesun, cumaya ne kaldu şurda?”

 

Yok Teyzeciğim. Mümkünü yok bu hayalet Casper’den hallice suratımla cumayı bekleyemem.

 

“Mizgali, dediğiniz yer neresi?” diye sordum bir merakla. Yakınsa uçarak giderdim. Aksi halde Sıla’nın Tofaşla merkeze kadar gidişim olabilirdi ama dönüşe söz veremiyordum.

 

Sıla anlattı. Mizgali, buraya yaklaşık on kilometre uzaklıkta bir köymüş. Üç yüz kişiyi ağırlayan ÇamlıYayla’nın aksine nüfusu neredeyse iki bin kişiye yakınmış. Küçük bir kasaba gibi… Bu yüzden de orada kuaför, elbise ve ayakkabı dükkanı gibi şehirde olan pek çok şey varmış. Kimileri Mizgali’den yukarı köy, diye bahsediyordu. Lakin… Köyün ağası Fazıl Alacahan’ın adı geçince ortam bir anda buz kesmişti. Adamdan epeyce nefret ediyorlardı. Söylediklerine göre kibirli, kendini bilmezin tekiymiş. Kendi köyü Mizgali’de olduğu gibi Çamlıyayla’da da sözünü geçirmek istemiş. Hatta zamanında, iki köy arasında kalan ağaçları yok etmek pahasına Çamlıyayla’yı, Mizgali’ye katmaya uğraşmış. Tüm Çamlıyayla ayaklanmış tabii... Muhtar Yahya Amca, şikâyet etmek için soluğu belediyede almış ama Fazıl Alacahan nüfuzunu kullanarak işin üstünü örtmüş.. Bakmışlar adam duracak gibi değil, Güldana Teyzenin oğlu el koymuş olaya… O günden beri de iki köy birbirine düşman köy olarak anılıyormuş… Sıla’nın söylediğine göre Fazıl Ağa duruma o kadar içerlemiş ki köy halkı defalarca müracaat etmesine rağmen Çamlıyayla’ya yol yapmalarına izin vermemiş. Hatta sınırları içinde kalan barajın önünü keserek Çamlıyayla halkını tüm kış su taşımaya mecbur etmiş. Bu yüzden Çamlıyayla halkı, en yakın hastane olan Mizgali Hastanesi’ne gitmeleri gerekmedikçe Mizgali’ye adım atmazmış. Kadınlar anlattıkça şaşkınlıkla dinliyordum. Aslında onlara hak vermemek elde değildi. Tüm duyduklarıma rağmen bir kez olsun Mizgali’ye gitmem gerekiyordu. Çünkü iyi hissedebilmem için kendime bakmam şarttı. Makyaj yapmadığım, özenle giyinmediğim zamanlarda kendimi hasta gibi hissederdim. Böyle hissederken de öğretmenliği verimli bir şekilde yapamazdım.

 

Yani… Allıksız yüzümle tahtaya çıksam çocuklar muallim hasta mı, diye veli grubuna yazabilirdi.

 

⛓️‍💥

 

Öğretmenlikte ilk günüm! Toz pembe kalem eteğim, aynı renk gömlek- ceket takımımla aynanın karşısında kendime son kez bakıyordum. Belime uzanan sarı lülelerimi yarım bir topuzla alnımdan kaldırmıştım. Ah ah… Öğretmenliğimin ilk gününü havalı fönümle karşılatmayan kader utanmalıydı! Kendimi bildim bile her gün saçlarımı fönlediğim için bu kadar kıvırcık olduklarını ben bile unutmuştum. Sıla ne yapıp edip Mizgali’ye gitmeme izin vermediği için aynadaki aksimden nefret ediyordum. O sevimli görüntüsünün altından resmen bir diktatatör çıkmış, beni yukarı köye göndermemek için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Solgun yüzüme baktıkça dudaklarımı büzdüm… Yok! Bu böyle olmaz, olamaz! En yakın zamanda Mizgali’ye kaçmam şart olmuştu. Zira evren o yukarı köye gitmemi istemiyorsa, kayıp valizimi bulup önüme koymak gibi bir güzellik yapmalıydı.

 

“Ay Melek, ne güzel oldun!” dedi Sıla iç geçirerek bana bakarken. Dalga mı geçiyordu? “Burada öğretmenliğimin ilk aylarını hatırlıyorum da… Ben de tıpkı senin gibiydim. Özenle giyinip giderdim okula…” Gözlerimi devirip topuklu ayakkabılarımla aynı renk olan krem rengi el çantama uzanırdım. “Yaşama hevesini de o yıllarda bırakmış olmalısın. Nasıl olur da bir kadının bir tane kayda değer makyaj malzemesi olmaz, çıldıracağım.”

 

İki günde bana alışmış olacak ki alınmadı. “Emin ol böyle de çok güzelsin.”

 

“Sana inanmıyorum.”

 

“Gerçekten,” derken samimi görünse de içimden ona inanmak gelmiyordu. “Sarı lülelerin çok hoş. Ayrıca o koca ela gözlerinin de makyaja ihtiyacı olduğunu sanmıyorum.”

 

“Sağ ol ama ben diğer halimi yeğlerim. Üstelik makyaj malzemelerimi geri aldığımda elimden kurtulamazsın. Yaptığım makyajı görünce peşimden ayrılmayacaksın.”

 

Gerçi bu köyde kime süslenecekti ki? Fadime Teyzenin çatısındaki çatık kaşlı horoza mı yoksa her gün evin etrafında kırk tur atan keçi Yaren’e mi?

 

Sıla sözlerime gülerken manalı manalı baktım. “Yoksa süslenmek için şu Güldane Teyzenin asker oğluşunu mu bekliyorsun?”

 

Yine yanakları kızardı. “Yok öyle bir şey! Ayrıca çene çalmayı bırak, Melek Öğretmen. Öğrencilerin seni bekliyor,” demesiyle kapıya yöneldiğimde, “Bekir’e dikkat et!” diye uyardı arkamdan.

 

“Bekir kim?”

 

Pervaza yaslandığında bu kez manalı bakan oydu. “Az sonra öğrenirsin, öğretirler.”

 

Anladığım söylenemezdi. Neyse… Zaten gidince görecektim. Ayrıca bu köyde iyi şeyler de oluyordu. Diğer valizime koymaktan son anda vazgeçtiğim termosum da onlardan biriydi. İçinde her sabah içtiğim rezene vardı, sindirim önemli…

 

Tuttum okulun yolunu… Tuttum derken, öyle çok da değil. Okul ve ev arasında taş çatlasın elli adım var çünkü… Bir bahçeden çıkıp diğerine girmeniz yaklaşık yirmi saniye falan alıyor…

 

Bahçe kapısını ardımdan kapattım. Bahçenin taş zemininin arasından çimenler fışkırmıştı. Çatlaklarla dolu olan okul duvarları da tıpkı okulun bahçe duvarı gibi beyaza boyanmıştı. Sol tarafta bir basket potası vardı ama bilinen potolardan değildi; muhtemelen örgü ipleriyle örülmüştü. Rengarenk çiçeklerden oluşan köşede ise bir grup kız öğrenci ip atlıyordu. Üzerinde şu eski dönemde giyilen mavi önlüklerden vardı. Kalın külotlu çorapları, dantelli yakaları ve toplu saçlarıyla ipin üzerinde heyecanla zıplarken, içlerinden biri beni fark ederek zıplamayı bıraktı ve heyecanla bağırdı.

 

“Öğretmen geldi ula! Girin içeri!”

 

Heyecanla bana baktılar. Her birinin gözlerindeki şaşkınlık hemen fark edilebilirdi. Onlara gülümsediğimde kıkırdayarak kiremit çatılı okullarına koştular. Ben de peşlerinden… Tek sınıflı okulun girişinde küçük bir öğretmen odası vardı. Şimdilik orayı es geçerek kısa koridorun sonundaki sınıfa yürüdüm ve kapısını yavaşça ittim. Gıcırdayan menteşe sesiyle birlikte kapı, nazlı bir gelin edasıyla açıldı. İçeri girer girmez burnuma sütlü sirkeli sıcak bir koku çalındı. Sıcaktı…Çünkü sınıfın tam ortasından bir soba yanıyordu. Sobanın sağında ve solunda ikişer gruptan oluşan, toplamda dört uzun sıra vardı. Sessizce oturan çocukların gözleri beni bulduğunda hızla ayağa kalktılar.

 

“Günaydın öğretmenum!”

 

İçeri girerken adımlarım yerde değil yüreğimde titredi. Bir tuhaf oldum. Öyle istekli, heyecanlı ve ışıl ışıl bakıyorlardı ki… Burnumun direği sızladı, kalbim yumuşacık oldu.

 

Kara tahtaya yürüyüp çocuklara döndüğümde, parlayan gözlere gülümseyerek baktım. “Günaydın çocuklar. Oturabilirsiniz,” dedim ama oturmadılar. Ne zaman ki ben geçip pencerenin yanıbaşındaki öğretmen masasına oturdum, onlar da o zaman oturdu.

 

Erkekler ciddi görünüyordu. Her birinin saçları tek tip traş edilmişti. Altlarında siyah, kumaş pantolonları, ayaklarında ise kundura cinsi ayakkabıları vardı. Kızlar kıyafetlerimi beğeniyle süzerken çaktırmadan ayakkabılarımı, çantamı, eteğimi birbirlerine göstermeye çalışıyorlardı. Sessiz kıkırdamaları kulaklarımdaydı.

 

Dudaklarımdaki gülümseyi bastırıp önüme döndüm. Masamda el emeği dantel örtü seriliydi. Köşeye iliştirilmiş toprak vazodaki çiçekler bahçeden toplanmıştı. Tıpkı bu sınıf gibi sıcacık bir dokunuştu. Yoklama defterine döndüğümde üzerinde otuz dokuz ismin yer aldığını gördüm.

 

Otuz dokuz çocuk bir ay bana emanet.

 

Bu düşünceyle gözlerim dolmak üzereydi ki tahtaya tebeşirle yazılmış eğri büğrü yazı tüm duygusallığımı yerle bir etti.

 

Hocam af buyrun motoru bozmuşum. Ben bir helaya kadar gidip geleyrum. Geç kalırsam kızmayun. Not: Okul helasını tıkamamak için evdekine gideceğum. Ondan sebep geç kalabilirum. Yazan: Yakişikli Bekir

 

Tanışmamız çok boktan oldu ama tanıştığıma memnun olduğum Yakışıklı Bekir’ciğim…

 

Yüzüm nasıl bir şekil aldıysa artık tüm sınıf güldü. Boğazımı temizleyip masama hizalı grubun ön sırasında oturan gözlüklü çocuğa sordum. “Adın ne?”

 

Çocuk hemen ayağa dikilip hazırola geçti. “Bir kabahat mi işledum öğretmenum?”

 

“Hayır, hayır. Tanışmak için soruyorum.”

 

“Haa…” Bir rahatladı çocukcağız. “Benim adım Temel ama siz bana kısaca hamsi de diyebilirsinuz.”

 

“Hamsi mi? Neden?”

 

Elini göğsüne koyup, “Ben hamsiyi çok severum,” diye açıklamıştı ki arka sıralardan başka bir erkek öğrenci araya girdi.

 

“Hamsi kafali olduğu için öğretmenum!”

 

Yine bir kahkaha tufanı…

 

İyi yanından bak Meloş, en azından canın sıkılmayacak.

 

Kapının tıklatılmasıyla içeri sarı bir kafa uzandı. Yeşil gözlerinin beni bulmasıyla kirpiklerinin ardarda kırpılması ve ağzının kulaklarına ulaşması bir oldu. “Gelebilir miyim hocam?” diye sordu diğerlerinden farklı olarak.

 

“Gel bakalım. Sen Bekir olmalısın.” Yanıma geldiğinde göz kırptım. “Yakışıklı Bekir?”

 

Daha fazla güldüğünde gıdısı belirginleşti. Kısa boylu, sevimli bir çocuktu. Bir o kadar da fırlama olduğu bakışlarından belliydi.

 

“Demek namın size kadar ulaşti,” dedi gerile gerile. “Eee… Yakişikli olmak hiç kolay değil hocam. Herkes sizi taniy.”

 

“Hımm… Tabii ki yakışıklısın Bekir’ciğim ama ben tahtaya bıraktığın yazıdan dolayı tahmin etmiştim.”

 

“Ha o mi? Af buyrun hocam,” dedi biraz yaklaşıp fısıldayarak. Tahtaya yazıp tüm sınıfa ilan etmemiş gibi… “Motarda biraz ariza çıkmıştı da. Ama hallettuk.”

 

“Hastaneye mi gittiniz?”

 

“Yok hocam, ha bizim buralarda ölmeden hastaneye gitmeyruk. Anam sağolsun, bir fitil attı kıçımdan, sorun morun kalmadi.”

 

Hani şu radyolarda en sevdiğiniz şarkıların arasına giren radyocular var ya…Hani zerre komik bulmadığımız espriler yapıp abanır gülme efektine… Hah! O gülme efektini kesinlikle bu sınıfta kaydetmiş olmalıydılar… Öyle canlı, öyle senkron…

 

“Hazır tahtadayken bize biraz kendinden bahseder misin?”

 

Gözleri açıldı. Ardından da sınıfa dönüp göz kırptı. “Gördünüz mü ula hamsiler? Benimle tanışmak istiy.”

 

Anlaşılan o ki; Bekir yakışıklı olduğu kadar çapkındı da… “Aslında hepinizle,” diye düzelttim. “Ve seni bekliyorum.”

 

“Benim adum Bekir.” Eliyle şöyle bir etrafı gösterdi. “Lakabımı zaten öğrendiniz hocam.”

 

“Ne hocasu ula,” diye araya girdi yine arka sıradaki çocuk. “Öğretmendur o.”

 

Bekir omuz silkti. “Hoca kulağa daha havali geliy.”

 

Sanırım bu noktada ipleri elime almam iyi olacaktı. Ayağa kalkıp, “Tahtayı siler misin Bekir’ciğim?” diye sordum.

 

Gözleri parladı. “Siz isteyin yalarum bile hocam!”

 

Saniyeler içinde tahtayı silip yerine geçtiğinde tebeşiri elime aldım ve tahtaya büyük harflerle adımı yazdım.

 

Melek.

 

Aslında on sekiz yaşımda radikal bir karar verip ilk adımı kimliğimden sildirmemiş olsaydım, buraya çok mu çok farklı bir isim yazmış olacaktım. Babaannemin adını… O isimle tam on sekiz yıl yaşamıştım. Hatta o isim yüzünden birçok okul arkadaşımın zorbalığına maruz kalmıştım. Babama yıllarca ikinci adım olan Melek’i kullanmak için resmen yalvarmıştım ama nuh demiş, peygamber dememişti. Düşünün ki dört çocuğu varken o ismi vermek için beni seçmişti. Öyle de şanslıydım! On sekiz yaşıma girer girmez mahkemeye başvurup o isimden kurtulmuştum. Bununla da kalmayarak beni o isimle bilen kim varsa birer birer bağımı koparmıştım. Nevra hariç… Herkes ilk ismimi kullanırken bile Meloş, deyip moral veren bir tek o vardı. Sonuç olarak babam benimle aylarca konuşmamıştı. Vitamin haplarıyla yaptığım sahte intihar numarasından sonra da barışmak zorunda kalmıştı adamcağız. O günden sonra da bir daha ne o, ne de başka aile üyeleri babaannemin adıyla hitap etmemişti. O demode isim tam da istediğim gibi tarihe karışmıştı. Yaptığım sahtekarlıktan dolayı hâlâ biraz pişmanlık duysam da başka türlü kurtulmayacağımı biliyordum. Ne yapsaydım yani? O isimle daha fazla yaşayamazdım…

 

“Ne güzel adınız varmış öğretmenum,” dedi zarif bir kız sesi. “Anam, insanlar isimlerine benzer, der. Siz de tıpkı adınız gibisinuz.”

 

Ah, tatlım. Annen bir de doğduğumda kulağıma fısıldanan adı bilseydi…

 

“Teşekkür ederim, güzelim. Peki senin adın ne?”

 

“Fadime,” dedi kirpiklerini kırpıştırarak.

 

“Senin adın da çok güzel. Hadi şimdi diğerlerinizle de tanışalım.”

 

Sırayla isimlerimlerini söylediler. Sınıfımda tam tamına üç tane Fadime, üç tane Dursun, beş tane de Temel vardı. Evet, köklerine sıkı sıkıya bağlı bir köye gelmiştim. Sıla karıştırmamak için çocukları numaralandırdığı için ayağa kalkan numarasıyla birlikte adını söylüyordu.

 

Birinci Temel, ikinci Temel, üçüncü Temel, dördüncü Temel ve beşinci Temel…

 

İyi yanından bak Meloş, bir ara aralarına girip dilek tutarsın.

 

İlk ders tanışmakla geçmişti. İkinci ders yavaş yavaş karnım acıkmaya başladığı için ne yapabileceğimi düşünmeye başladım. Erken saatlerde kahvaltı yapmayı sevmediğim için evden kahvaltı yapmadan çıkmıştım. Sıla’ya yemek işini nasıl hallettiğini de sormamıştım. Eh, burada bir kantin de yoktu. Üçüncü ders tenefüsünde çocuklar beslenme yapmak için örtülerini serdiğinde ben de eve gidip bir şeyler almayı düşündüm ama…

 

Üçüncü Fadime sınıf dolabından bir tabak çıkardı ve sırayla arkadaşlarının sırasını ziyaret etti. Her biri beslenmesinden bir parça tabağa bıraktı. Mısır ekmeği, kara lahana sarması, laz böreği, daha neler neler… Fadime tıka basa dolan tabağı getirip önüme bıraktı.

 

“Afiyet olsun öğretmenum.”

 

Ay, yok, vallahi ağlayacağım.

 

“Ama şimdi sizin beslenmeleriniz azaldı.”

 

“Siz düşünmeyin,” dedi dördüncü Temel. “Analarımız fazla fazla koyiy öğretmenum.”

 

“Peki… Afiyet olsun hepinize.”

 

Hazır rimelin de yok, ağla kız Meloş.

 

⛓️‍💥

 

Öğretmenlikte dördüncü günümü geride bırakmıştım. Ve üzülerek söylüyorum ki daha şimdiden bir buçuk kilo almıştım. Kilo almaya o kadar elverişli bir yapım vardı ki yalnızca mutfağın önünden geçmem bile yetiyordu. Tamam… Belki sadece geçmiyordum, belki azıcık kafamı uzatıyordum ama sadece o kadar…

 

Hadi ama Meloş, burada yabancı yok!

 

Gece yarıları camış gibi çikolata, cips yiyordum. Sabah tartıda artıyı görünce ağlayarak spor salonuna gidiyor ve tüm gün kendimi aç bırakıyordum. Uzun zamandır bu şekilde kilomu elli altı sularında tutmayı başarmıştım ama biraz daha böyle yemeye devam edersem kapılardan geçemeyecektim. Bu yüzden sabah erkenden kalkıp okulun etrafında otuz tur koşmuştum. Sonra da taşıma suyla misler gibi banyomu yapıp, bir süre de halime ağladıktan sonra okul için hazırlanmıştım.

 

Saçlarım hala kıvırcık ve cildimde de tek bir makyaj kalıntısı bile yoktu. Kısacası halim içler acısıydı. Neyse ki bugün haftanın son günüydü, hafta sonu doğrudan Mizgali’ye kaçacaktım. Artık beni Sıla bile durduramazdı! Mavili pembeli, yakaları dantelli ve eteği diz hizamda sona eren elbisemi giydikten sonra elimdeki tek makyaj malzemem olan; gözüm gibi baktığım, gece yatarken yastığımı altında sakladığım pembe rujumu önce dudaklarıma sürdüm. Sonra da hafif hafif yanaklarıma dokundurup yaydım.

 

Çocuklarla iyice kaynaşmıştık. Okula girdiğimde artık beni şarkılarla karşılıyorlardı. Gelecek hafta tanışmak için veli toplantısını yapacağımı bildirdiğim halde velilerden bazıları dayanamayıp okula gelmişti. Onlardan biri de dördüncü Temel’in annesiydi. Duyduğum kadarıyla köyde adım süslü muallime çıkmıştı. Oysa daha en süslü halimi bile görmemişlerdi. Evet, alıştığım insanlardan farklı ama samimilerdi. Yine de asıl şoku dördüncü Temel’in anneannesiyle tanıştığımda yaşamıştım.

 

Dördüncü Temel’in anneannesi Nazife Neneydi.

 

Bahçede dolaşırken, nerede o orospiii! diye bağıran sesinden tanımıştım onu. Allahtan teneffüs bitmişti de çocuklar duymamıştı. Yanına gittiğimde öğrenmiştim; bana kendi elleriyle kara lahana sarıp getirmişti. “Ye de az kilo al, çirpi gibi kalmişsun!” diye zorla ağzıma tıkarken son golü de atmıştı nenem. “Gram memen yok! Ha senin gibi olsam gerdek gecesi kaçacak delik ararum.”

 

“Ne diyorsun ana!” diye cırlamıştı şaşkına dönen kızı. “Kaç yaşinda karisun, konuştuğuna bak!”

 

“Af kurma Fadime! Sayemde kocasi olacak herif baa dua edecek!”

 

“Öyle deme Nazife Nene!” demişti yanında gelen başka bir veli. “Şimdiki herifler nohut kadar meme çanak kadar kıç seviy!”

 

“Nohut kadar meme mi olur? Adam elini atsun da boşluğa mi savrulsun!” diye tüm erkekler aleminin hakkını savunan Nazife Nenem yirmi beş yıllık hayatımda bana ilk kez silikon taktırma fikrini benimsetmişti.

 

“Sen pazar günü baa uğra. Sana meme büyütme duası okuyacağum!” diyen veli ise küçük dilimi yutma sebebimdi.

 

Rabbimin gücüne gitmesin ama öyle bir dua varsa şu ana kadar öğrenmediğim için en çok hayıflanacağım dua olabilirdi.

 

Haftanın son dersine girdiğimde pilim bitmişti. Tüm hafta ders anlatmaktan ve tebeşir tozu yutmaktan yorgun düştüğüm için son saati kitap okuma saati ilan etmiştim. Çocuklar sessizce kitaplarını okurken bir süredir duyulan tek ses sayfaların değiştirilme sesiydi. O da ninni gibi gelmiş olacak ki göz kapaklarımın ağırlaştığını hissediyordum. Ta ki bir ses gözlerimin ardına kadar açılmasına sebep oluncaya kadar…

Sessizliği süpüren tekerlek sesi sert bir frenle durduğunda başımı çevirdiğim cam gürültüyle patladı. Çığlığımı çocukların çığlığı takip ettiğinde kollarımda hissettiğim kesiklere bakacak fırsatım olmadı. Cam kenarındaki çocukların kollarına yapışıp kenara çektim ama yetişemediklerim vardı. “Sobanın arkasına geçin! Sobanın arkasına! Hepiniz!”

Sobanın arkasına geçmelerini sağladıktan sonra, “Eğilin!” diye bağırdım bu kez telaşla. Bilmiyordum, anlamıyordum, düşünemiyordum. Yalnızca bir robot gibi yapmam gerekeni yapıyordum. Omuzlarımda hissettiğim sıcaklık kollarıma akarken, tüm çocukların sıraların altına girdiğinden emin oldum. İkinci kurşun sesinin duyulmasıyla ben de dizlerimin üzerine düştüm. Kollarımı kendime siper etmek istediysem de çocukların üzerine açıldı. Kollarım hepsine yetemezdi ama yetmesi için her şey yapabilirdim. Üçüncü kurşun atıldığında çocuklar çığlık atarak ağlamaya başladı. “Sakın kalkmayın!” diye bağırdım. “Kimse sıranın altından çıkmıyor!” Pencerenin tül perdesi savruldu. Burnuma keskin barut kokusu doldu. Boğazım yandı. Ayağa kalkmak istedim ama titreyen dizlerim buna izin vermedi. Zaten vaktim de olmadı.

Kapı bir anda tekmeyle açıldı. Hayır! Kırılıp içeri düştü!

İçeri giren üç kişiydi. Yüzleri maskeliydi. Üzerlerinde kamuflaj kıyafetleri, omuzlarında silahları vardı. Biri kısaydi; öfkesi yüzündeki kar maskesinden dışarı taşıyordu. Uzun olanın elinde telsiz vardı. Üçüncü adam silahı bize doğrultarak yaklaştığında yakınımdaki çocuklar ağlayarak belime sarıldı. Kolumun hemen altında daha bir ders önce saçlarını ördüğüm Rukiye vardı. Ne olduğunun anlamıyordum? Bu adamlar kimdi? Neden buradaydı! Nasıl çocuklara bunu yaşatacak kadar cani olabilirlerdi! Ağzımı bile açmadan çocukları korumaya çalışırken kısa olan bağırdı.

“Kimse kıpırdamasın! Kıpırdayanın canını yakarım!”

Çocukların sesi aniden kesildi. Herkes bana baktı. Hıçkıranlar, titreyenler, yerinden kalkamayanlar… Ben bile kalkamadım. Ayaklarım beton gibi olmuştu.

“Sen misin öğretmen?” diye sorguladı aynı adam.

Konuşamadım. Yutkundum ve başımı salladım.

“Kalk! Öne gel!”

Ne yapacaktım? Düşünmeye çalıştım ama başaramadım. Tek bildiğim dediğini yapmak zorunda olduğumdu. Yerimden kalkmak isterken belime daha kuvvetli sarılan Rukiye izin vermedi. Çenesini tutup, ıslak gözlerimizi buluşturdum. Konuşmak hiç bu kadar zor olmamıştı. “Döneceğim güzelim. Geçecek.”

Küçük kollarını zorlukla ayırabildi üzerimden. Ayağa kalktığımda kalbim boğazımda atıyordu. “Ne istiyorsunuz?"

İkinci adam telsizi dudaklarına götürüp mandalına bastı. “Okul temiz. Beş pencere, bir ön çıkış, içeride otuz küsur çocuk, bir kadın öğretmen.”

Konuşmalarında garip bir şive ve vurgu vardı. Çözememiştim. Tek bildiğim Türk olmadıklarıydı. Çamurlu postalları ve ağır kokuları tüm sınıfı sarmıştı. Pis ve rezil haldeydiler. Eylemsel olarak sürekli olarak göz kontağı içindeydiler. Sınıfta üç farklı köşeye dağılmışlardı. Biri gözlerini ben ve öğrencilerimin üzerinden ayırmazken, kalan ikisi sürekli olarak tuzla buz ettikleri pencereden etrafı kolaçan ediyordu.

“Başkan, asker gelene kadar kalmamızı buyurdu. Köylülerden biri bile okula yaklaşmayacak. Görsünler bakalım itaat etmemek ne demek!”

“Sobayı söndürelim,” dedi silahı doğrultan üçüncü adam, alayla. “Camlar kırık, boşuna yanmasın.”

İçlerinden biri sobayı söndürmek için ilerlediğinde öğrencilerimden Musa’nın ayağa kalmasıyla kısa boylu adam bağırdı. “Yerine otur çocuk!”

Musa’nın dudakları titredi, gözünden yaş süzüldü.Ona oturmasını işaret edip araya girdim. “O daha sekiz yaşında. Lütfen…”

“Sen sus!”

Telsizli olan öne çıktı. Daha sakin ama daha tehlikeli bir sesi vardı. “Senin görevin çocukların sakin kalmasını sağlamak. İşimizi halledip gideceğiz. Sizinle işimiz yok.” Bakışları diğer adamla buluştuğunda, “Tabii canımızı sıkmazlarsa…” diye korku saldı.

Titrediğimi fark ettim. İçinde bulunduğum anda yaşananlara inanamıyordum. Sıradışı olan her şeyi beyazperdede izlemiş, kitaplardan okumuştum. O zaman bile tüylerim diken diken olurdu, dayanamazdım, kimi zaman yarım bırakırdım. Başka bir zaman, başka bir yerde bu durumla karşılaşmış olsaydım düşüp bayılabilirdim. Ama şimdi… Tek bildiğim çocuklar için güçlü olmam gerektiğiydi. “T-tamam.”

Geri dönüp çocukların yanında eğildim. Sırayla gözlerinin içine bakıp sessizce başımı salladım. “Şimdi…” Ne söyleyecektim? Her biri titreyen, yaşlı gözlerle bakarken üstelik benim de dudaklarım titrerken ne söyleyebilirdim?

“Derin nefes alalım mı öğretmenum?” diye sordu Eren. Sınıfın en çalışkan öğrencisiydi. Tıpkı olgun bir adam gibi az konuşur, az gülerdi. “Korkunca anam hem derin nefes al, derdi.”

Burukça gülümsedim. “Annen doğru söylemiş. Hadi derin bir nefes alalım,” dedim küçücük çocuğun çizdiği yoldan yürüyerek. “Akşam olduğunda sıcak yatağımızda uyuyacağız. Sadece bunu düşünelim.”

Tek tek çocukların saçlarını okşarken teröristlerin kendi aralarında fısıldaştığını duydum.

“Askerle iletişime geçtin mi?”

“Evet, teyit istiyorlar.”

Güldü biri. “İyi, teyit gönderelim onlara. Öğretmen! Bak buraya!”

Başımı çevirdiğimde telefonunu çıkardığını gördüm. Kar maskesinden ifadesi seçilmiyordu ama gözleri gülüyordu. “Buraya kadar gelmişken bir hatıra fotoğrafı çekmeyelim mi la?”

Hayatımda ilk kez birinin suratını dağıtmak istedim! Çocukların döktüğü her damla gözyaşı için bir yumruk indirmek istedim!

Adi herif birkaç poz çektikten sonra telsizli olan dışarı çıktı. Uzun süre de geri gelmedi. Dakikalar korkunun içinden akıp giderken içimden sürekli aynı şeyi söylüyordum.

Ben bu çocukları koruyacağım.

Bir süre sonra adamlardan üçü de silahlarını pencereye doğrulttu. Dışarıdan gelen feryatları duyabiliyordum. Annesinin sesini duyan çocuklardan bazıları dışarı çıkmak istedi ama izin vermedim, veremedim.

 

“Hadi şimdi de güvenin askere!” diye bağırdı kısa olan. “Şimdi de kafa tutsanıza!”

 

“Ben seslerini duyamıyorum? Sen duyabiliyor musun?” diye sordu başka biri. Güldü. “Taş kesildiler la!”

 

Kadınların haykırışlarını umursamadılar. “İtaat edeceksiniz!” diye bağırdılar. “Bu dağlar bizim! Biz nereyi istersek, orası bizim! Susacak, göz yumacaksınız! Bu sefer kimseye dokunmadık ama bir sonraki sefer… Sağ birini bulamazsınız!”

 

Uzaklardan bir helikopterin sesi duyulduğundan birbirlerine baktılar ve aynı anda başlarını indirip kaldırdılar. Bu, öncesinden tasarlanmış hain bir plandı.

 

“Şimdi gidiyoruz! Giderken çocuklardan birini de yanımıza alacağız. Askere söyleyin, eğer takip edecek olurlarsa çocuğun ancak leşini alırlar!”

 

Söylediği şey sınıfta bomba etkisi yarattı. Çocuklar yeniden ağlamaya başladıklarında yüreğimin kaskatı kesildiğini hissettim. Küçük ellerini uzatıp her biri bir yerimden tutundular. Korku dolu ve muhtaç gözlerle yüzüme baktılar. Şimdi benden başka kimseleri yoktu ve tam da bu yüzden haddinden fazla cesaretliydim. Ne olursa olsun çocuklardan birini bile o hainlere teslim etmeyecektim! Canım pahasına her birini koruyacaktım!

 

Adamlardan biri söylediklerini yerine getirmek üzere bize döndüğünde ayağa kalkıp karşısına dikildim. Korkmuyordum. Hissettiğim şey korku değildi. “Asla!” dedim. “Asla onları size vermem!”

 

Kısa olanın iğrenç kahkahası sınıfımın duvarlarında yankılandığında dişlerimi sıkmaktan çenem kaskatı kesilmişti. “Kadını susturup çocuklardan birini alın. Elinizi çabuk tutun, asker yaklaşıyor!”

 

Zavallı çocuklar korkuyla sızlanıp birbirlerine sarıldıklarında onlara yaklaşan adamı tüm gücümle ittim. Bunu gerçekten yaptım!

 

“Çekil önümden kadın!” diye bağırdı öfkeyle. “Yoksa seni alırım!”

 

“Al ulan! Beni al! Sizin gibi hainlere çocuklarımı teslim edeceğime kellemi ederim, daha iyi!”

 

Telsizi tutan, “Bir kadınla başa çıkamayacak mısın Kaşi!” diye bağırdı. “Çıkmamız gerek. Al şu veletlerden birini!”

 

Kafa tuttuğum adam yediği azarla bilenerek bana yaklaştığından bu defa konuşmadı. Kaldırdığı elini sertçe suratıma indirdiğinde kendimi yerde buldum. Kararan gözüm kulağımda bir uğultu yarattığında karanlık beni çekip almaya çalışıyordu ama… o uğultunun arasından Eren’in sesini duydum.

 

“Öğretmenum! Bırakmayın beni! İmdat!”

 

Zonklayan başımı yerden kaldırıp kapıya çevirdiğimde iki hainin çıktığını gördüm. Eren ise çıkmak üzere olan son hainin omzundaydı. Hayır… Göz göze geldiğimizde kollarını uzatıp, “Öğretmenum,” dedi ağlamaklı. “Kurtar beni öğretmenum!”

 

Ayağa kalkarken daha güçlü hissettiğim başka bir an olmadı. Masaya koştum, vazoyu ele geçirdiğim gibi geri dönüp Eren’i tutan hainin ensesine indirdim. Adam acıyla inleyerek sarsılırken Eren uzattığım kollarıma atladı.

 

“Gebereceksin öğretmen!” Silah kapının eşiğinden bana döndüğünde Eren’i indirip arkama sakladım. Adamın mavi gözleri kızgınlıkla yanıp sönerken göğsüme yiyeceğim kurşunu bekliyordum ki telsiz acı acı cızırdadı.

 

“Dinleyin, hainler!” dedi buz gibi bir ses. “Bu bir uyarı değil. Bu, ölüm fermanınız! Eğer o okulda bir öğrencinin canı yanarsa… Eğer o okulun öğretmeninin saçının bir teline zarar gelirse… Ölmek için yalvarırsınız. Ben Yıkım Timinin komutanı, Yüzbaşı Tahir Bora Tunalı. Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki, bu dağlara adınızı kanla kazırım!”

 

Telsizdeki ses çığ gibi boşluğa düştüğünde, “Kaçın la!” diye bağırdı içlerinden biri. Lakayt tavrından eser kalmamıştı. “Fırtına Tahir bu! Dirimizi bulamazsa ölümüzü siker atar. Kaçın!”

 

Dizlerim titredi. Görüş açım bulanık bir hal aldı. Bayılacağımı düşünürken duyduğum o isim zihnimde sarsıntı yarattı.

 

Tahir mi?

 

Bora mı?

 

Tunalı mı?

 

Bildiğim Tahir Bora Tunalı mı?

 

Hani benim yıllar önce herkesin içinde…

 

Allahım!

 

Kaderin benimle işinin bittiğini düşünüyordum oysa ki; bir köşeden çıkıp göz kırpmıştı…

 

İkinci perde başlıyor aşkım.

 

Bakışlarım elbisemdeki kana takıldığında başımın döndüğü hissettim. Ay! Beni kan tutar! Ve sanırım… Bu defa gerçekten bayılıyordum. Hem de öyle filmlerdeki gibi zarif falan da değil…

 

Nalları dikmek suretiyle devrildim.

 

“Ula koşun koşun! Öğretmen uçti!”

 

⛓️‍💥

 

Kulağımın iki yanından uzanan örgülerimin uçlarındaki beyaz kurdeleyi şöyle bir düzettim. Çilekli parlatıcımı az önce tazelemiştim. Geri çekilip aynadan son halime baktığımda yüzüm güldü. Okulun en güzel kızı olmanın hakkını yine fazlasıyla veriyordum. Keyifle okul tuvaletinden çıkıp kantine yürüdüm. En yakın iki arkadaşım Nevra ve Ahsen beni orada bekliyordu. Son ders saatiydi. Kahve içip biraz kaynatırız, diye düşünürken kantine girdiğim gibi yüzüm düştü. Uzun zamandan beri hoşlandığım çocuk buradaydı ve yanında da fakültenin en gıcık iki kızı vardı! Üstelik muhabbet o kadar koyuydu ki geldiğimi bile anlamamıştı.

 

Pileli mini eteğim ve dizime kadar uzanan çizgili çoraplarımla kızların yanına doğru yürürken gözüm hâlâ okulun popüler çocuğu Mithat’taydı. O da beni fark etsin diye yürüyüşüme fazladan salınım katmıştım ama hâlâ farkımda bile değildi.

 

Hayvan. Gerçekten. Ne olacak yani?

 

“Bu halin ne hayatım?” diye sordu Nevoş. “Suratının alt metnini açık unutmuşsun. Bilgin olsun, bol küfürlü.”

 

Kollarımı göğsümde kavuşturdum, bakışlarımı Mithat’a sabitlemeye devam ettim. “Daha geçen gün partide bana yanaşmıyor muydu bu? Ne şimdi bu havalar? Bugün yüzüme bile bakmadı.”

 

“Nasıl baksın? Arslan Ağabeyin burada.”

 

“Ne!” Gözlerim refleksle kantin kapısına döndü. Evet, gerçekten buradaydı. Bugün okuldan beni o alacaktı. Tamamen aklımdan çıkmıştı. Üstelik yalnız değildi. Yanında tek dostu Tahir Ağabey de vardı.

 

İkisi birlikte içeri girmek üzereyken ağabeyim ceplerini kontrol etmeye başladı. Bir şey unuttuğunu fark etmiş olacak ki hemen dönerim, işareti yaptı ve kantinden çıktı.

 

Geriye sadece Tahir Ağabey kaldı.

 

Gözlüklerinin ardından beni fark ettiğinde başını hafifçe yana eğdi ve zar zor fark edilen küçük bir tebessümle selam verdi. Sonra kantinin en köşesindeki boş masalardan birine geçip oturdu.

 

Aynı anda kantinci amca radyonun düğmesine bastı. Bir anda ortamı Nilüfer’in sesi doldurdu;

 

Çocukluk rüyanda,

El ele okul yolunda…

Aniden başlayan,

İlk gönül macerasında,

Aşkıma inanmayıp,

Akan gözyaşında…

 

Müzik, kantinin duvarlarından sekerek içime doldu. Tuhaf bir sahne kuruluyordu. Biraz hüzünlü, biraz sinematik; düşüncelerime hizmet eder gibi…

 

Dudaklarımda sinsice kıvrılan bir gülümsemeyle Mithat’a gözlerimi diktim. Kızlarla kıkırdayan o boş bakışlı çocuğa…

 

Başımı hafifçe salladım. “Şimdi görürsün sen…”

 

“Ne yapacaksın?” diye sordu Ahsen merakla.

 

“İzleyin ve görün, ” dedim, çantamı omuzuma alırken.

 

Tahir Ağabeyin masasına doğru yürüdüm. Kafamın içinde kurduğum sahneye adım atmak üzereydim.

 

O hep mesafeli, hep içine kapanık haliyle başını eğmiş, belki kitabına, belki masaya bakıyordu. Soğuktu. Sessizdi. Ama biliyordum, güvenilirdi.

 

Ağabeyimden duyduğum kadarıyla çalışkan, hatta takıntılıydı. Okul birincisi olmuştu. Kütüphane onun ikinci evi gibiydi. Dışarı çıkarmak için ağabeyim resmen zor kullanırdı. Haliyle yapacağım şey hiç hoşuna gitmeyecekti ama... Benim planlarım için mükemmel bir yedek oyuncuydu.

 

Mithat kulvarında değildi, evet. Onun gibi havalı da değildi. Aksine; o koca gözlükleri, fazladan taşıdığı kiloları ve insanlara değil de yere, duvarlara, kitaplara çarpan bakışlarıyla gördüğüm en silik tipti. Varlığıyla dikkat çekmek bir yana, çoğu zaman fark edilmeden bir gölge gibi geçip giderdi.

 

Ama şu an onun yanına yürüyordum.

 

Kalbim değil ama ayaklarım kararlıydı. Ve sonra… sahne başladı. Birden ayağım kaydı ve ben kucağına düşüverdim!

 

Görecek...göreceksin kendini,

O aldatan aynada,

Beni ve ölümsüz sevgimi…

 

Mithat'ın tepkisini görmek için başımı çevirmek istedim ama… çeviremedim. Yalnızda kollarım değil, gözlerim de Tahir Ağabeyin gözlerine tutunmuştu. Çünkü beni tuttuğu anın içinde sıkıştığını hissetmiştim ve zamanı orada durdurmuştu. Sanki dünya etrafımızda yavaşlamış, Nilüfer’in sesi fonda ağır çekimde akmaya başlamıştı.

 

Kolları etrafımda gergindi ama o gerginlikte garip bir özen vardı. Yıllardır uzaktan hayranlıkla izlediği cam bibloyu ilk kez eline almış biri gibiydi. Kırmaktan korkuyordu sanki. Omuzları kasılmıştı, nefesi sığ ve sakindi. Ama derinlerde, teninden tenime geçen o gerilim… Başka bir şeydi.

 

Yüzüm ona bu kadar yakınken, gözlüklerinin camında kendi siluetimi gördüm. Yüzüme bu kadar yakından bakarken, kirpiklerini her kırpışından göz kapaklarının daha da ağırlaştığını anlıyordum. Dudakları hafifçe aralanmıştı ama yakınlığımızdan dolayı tenimde hissetmem gereken nefesini hissedemiyordum.

 

Küçük bir özür için dudaklarım sıcaklığını bırakmışken yanağına, o gözlerini yavaşça kapadı. Ne bir gülümseme ne bir kaçış; sadece anı içine gömer gibiydi. Bir daha yaşanmayacak bir şeymişçesine; sessizce kutsar gibi…

 

“Özür dilerim, Tahir Ağabey,” diye fısıldadım.

 

Ama yıllar sonra biri bana o gün Tahir seni duydu mu, diye sorsaydı… Asla cevap veremezdim.

 

Görecek...göreceksin kendini,

O kırılan aynada,

Elveda ederken ben sana...

Bölüm : 08.11.2025 16:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...