24. Bölüm

(23) Sana Pembe Çok Yakışıyor Sevgili Sevgilim!

Durumavii
durumavii

23. BÖLÜM:

 

Hastane odası en az yoğun bakım kadar solgun ve sevimsizdi. Duvarların o kirli beyazı insanın içini karartıyor, floresan ışığı göz açtırmıyordu. Monitörlerin tekdüze sesi belki artık yoktu ama o sinir bozucu hastane kokusu… İşte o koku yüzbaşının burnuna yapışmıştı. Ciğerlerine işlemiş gibi her nefes aldığında onunla birlikte içeri doluyordu.

Yoğun bakımdan sabah çıkması gerekirken, doktoru ricasını kırmayıp onu yoğun bakımdan geceden çıkarmayı kabul etmişti. Gerçi ricanın sınırları biraz zorlanmıştı; ses tonu istemeden sertleşmiş, kaşlar çatılmış, bakışlar fazlasıyla katı hâle gelmişti. Hatta araya azıcık tehdit, bir parça da gözdağı karışmış olabilirdi ama… Artık canına tak etmişti. O yatakta fazladan bir dakika daha kalmaya niyeti yoktu.

Zaten kaç saattir çay da içememişti. Bu, başlı başına bir travmaydı onun için. Yoğun bakımda yatarken bile dilinden düşürmemişti.

“Ula siz ne biçim hasta bakaysınuz! Bi kuru çay bile yok midur ha buraya?” diye söylenerek personelin üzerinde psikolojik baskı kurarak canlarından bezdirmişti. Bir ara, şayet bir demlik çay içerse sırtındaki yaranın kapanacağını bile iddia etmişti ama yine de çayına kavuşamamıştı. Bilimsel bir dayanağı yoktu belki ama kendisi son derece ikna ediciydi.

Ne var ki tüm bu serzenişlere, tehditkâr bakışlara ve Karadeniz şivesiyle yapılan baskıya rağmen çayına kavuşamamıştı. Sinirleri iyice gerilmişti. Gaipten demli çay kokusu almaya bile başlamıştı. Mis gibi taze demlenmiş, üstünde yoğun buharı tüten, ince belli bardakta içilen çayın kokusu burnuna geliyor, sonra kayboluyor, sonra tekrar geliyordu. Yüzbaşı derin bir nefes aldı, gözlerini kapadı.

“Ha şöyle… Bi ince belli çay gelse de kendime gelsem,” diye mırıldanırken dudaklarına çapkın bir gülüş kondu. Bu kez konunun çayla ilgisi yoktu. Sonra ikinci ince belli de gelir zaten, değme keyfime…

Yatağa yarı yaslanmış, gövdesindeki sargının altından geçen sızıyı sabırla taşıyordu. Vücudu dinleniyordu ama zihni hâlâ dağdaydı; rüzgârın uğultusu, telsizin cızırtısı, soluk soluğa cümleler kulaklarında dönüp duruyordu.

Biraz sonra hemşire içeri girdi. Serumuna birkaç iğne batırınca, kafasına dank eden detayla içinden bir küfür savurdu. Çoktan damarına doğru yol alan ilaçlar yüzünden yine sersemleşecektİ. O sorun değildi de… Melek doğum gününü kutlamak için içeri girdiğinde onu uyur halde karşılamak istemezdi. Ve buna karşı koymak için ne yazık ki geç kalmıştı.

Hemşirenin çıkmak için açtığı kapıdan içeri giren Arslan’dı. Bedeni sivil kıyafetin altına gizlenmişti ama asker duruşu orada duruyordu. Tahir’i sağlıklı bir şekilde yatağında görünce yüzü aydınlandı. Sabahtan beri yaptığı gibi şükrederek yanına yanaştı.

“Selamın aleyküm devrem,” dedi elini Tahir’in omzuna koyarak. “Gelmiş geçmiş olsun.”

“Ve aleyküm selam,” dedi Tahir. “Sağ olasın devrem. Hoş geldin.”

Başını hafifçe salladı. İki adam, iki asker; fazla söze gerek duymadan anlaşabilecek kadar benzerdi. Ama onların arasındaki sözsüz anlaşma daha eskiye dayanırdı. Arslan pencere kenarındaki sandalyeyi yatağın yanına çekip oturduğunda eli alışkanlık olarak cebindeki sigara paketine gitti ama çok geçmeden nerede olduğunu hatırladı. “Alışkanlık haline getirdin bizi hastane kapılarında süründürmeyi,” dedi az sonra. Yeşil bakışları Tahir’in sargılı gövdesinde dolaştı kısa süre için. “Bir daha olmasın.”

Tahir hafifçe güldü. “Elimden geleni yaparım da… Bazen insanın elinde olmuyor. En iyi sen bilirsin.”

Arslan, göğsünde, asker künyesinin altında yatan kurşunu hatırladı. Aslında unuttuğu bir an bile yoktu. “Sürme topu ağlarıma, sürme,” diye yükseldi aynı gülümsemeyle. “Mevzu senin kale burada.”

Tahir eyvallah, dercesine salladığında başını, Arslan devam etti. “Yoğun bakım kapısında beklerken… zaman bir uzadı ki sorma. Kapı her açıldığında içimden bir şey koptu sandım.” Bir an durdu. Onu korkutup delik deşik eden ihtimali söylemedi. Söylemesine gerek de yoktu. İkisi de biliyordu.

Tahir’in yüzünde sakin ve anlayan bir ifade vardı. “İyiyim,” dedi. “Rabbim dur diyene kadar nefes almaya devam.”

Arslan başını salladı. “Öyle.” Sonra bakışlarını Tahir’e çevirdi. Gözleri ölçer gibiydi; usta bir refleksle, tartarak. “Melek de çok korktu,” dedi. “Ağladı çok. Güldana anneye söylemedik ama… Kardeşimi korumak için vurulmuşsun.” Bu kez minnetle salladı başını. “Eyvallah.”

“Lafı olmaz,” dedi Tahir tereddütsüzce. “Yapmam gereken neyse onu yaptım.”

“Şu bahsettiğin hainin işi mi? Mühimmatını patlatıp kuyruğuna bastığın?”

“Evet. Başına buyruk bir askerin yüzünden işler kontrolümden çıktı,” dedi Poyraz’ı kastederek. Aklına geldiğinde çarşafın üzerinde duran eli yumruk oldu. “İcabına baktım, gönderildi.” İlaçlar etki etmeye, bedeni gevşetmeye başlamıştı ama omuzları dik, çenesi kararlı durdu. “Çakal iti kaybettiği mühimmatı yerinde benden de bir şey almak istedi. Melek’e düzenlenen saldırının sebebi de bu. Ama onun da icabına bakacağım.” Sertleşen yumruğu ağır bir külçeye benzediğinde gözlerinde intikamın keskinliği vardı. “Götünden kan alacağım onun. Gebermek için ayağıma kapanacak.”

Arslan’ın ifadesi okunmuyordu ama onun göğsü de aynı intikamın ateşiyle yanıyordu. “Hazır buralardayken,” dedi pürüzlü bir sesle. “Haber et. Beraber alalım o kanı.” Ayağa kalktı, pencerenin yanına gidip camı açtığında, yüzüne vuran soğuk havayı içine çekti. “Buralarda böyle hainler pek olmazdı. Ne iş?

”Sınırdaki köpeklerden. Kimlikleri deşifre olmadan saklanacak delik aramışlar. Karadenizin az nüfuslu dağ köyü işe yarar gelmiş gözlerine ama bizim muhtar durumu anlayıp köyden ev vermeyince önce dağları mesken tutmuşlar. Köylünün şikâyetiyle Jandarma dağlık bölgeyi ablukaya almış. Ekip bizden değildi ama haberi geldi. Bir süre sesleri çıkmamış ama köylüye bilenmişler. Melek’in sınıfına düzenlenen ilk saldırının sebebi de bu; amaç gözdağı verip köylüyü sindirmek, buralarda istedikleri gibi at koşturmaktı.”

“Siktirsinler ordan,” diye soludu Arslan. “Oğlum, bunlarda sike sürecek akıl yok yeminle. Karadeniz’de barındırırlar mı lan sizi?”

“Öyle,” dedi Tahir, konunun verdiği huzursuzluk zaman kaybetmemiş, yerleşmişti omuzlarına. Evet, son anda Melek’i korumayı başarmıştı ama ya geç kalsaydı? O hainler ya ellerini biraz daha çabuk tutup saldırsaydı Melek’e, ne olacaktı o zaman? Tahir ameliyattan çıkıp kendine geldiği ilk andan beri bu ihtimalleri düşünüp duruyordu.

Önlemleri arttırmış, askere Melek’i gözlerinden ayırmaması konusunda sıkı bir talimat vermişti ama yine de içi rahat etmiyordu. Her an gözünün önünde istiyordu onu. Kollarının arasında tutmak, kaburgalarında saklamak, herkesten sakınmak ve saklamak istiyordu.

Ama yapması gereken bir şey daha vardı. Üstelik geç bile kaldığını düşünmesine rağmen hâlâ nasıl yapacağını bilmiyordu. Oysa daha önce bir kez yapmıştı. O zaman içkiliydi, sırtını kanında gezen alkole yaslamıştı ama şimdi… oldukça kendindeydi. Daha mühimi Arslan da kendindeydi. Yani oturduğu sandalyeyi alıp Tahir’in başına geçirmemesi ya da yedi ceddine sövmemesi için hiçbir engeli yoktu.

Tüm bunları göze alarak yutkundu ve, “Devrem,” dedi. “Benim sana söylemem gereken bir şey var.” Odadaki hava değiştiğinde, Tahir’in nefesi bir anlığına düzenini şaşırdı. Sözü sakınmayan, cesur bir adamdı ama şimdi…evrenin en uzak köşesinden bakan biri bile onun kelimelerin ne tarafından tutacağını kestiremeyen halini görebilirdi. Hay boyle işi, her on yılda bir aynı boktan durumun içine düşüyorum, diye söylendi içinden ama dışından söylemesi gereken başka şeyler vardı.

“Arslan,” dedi, sesini tek bir tonda tutmaya gayret ederek. Yeri geldiğinde dostuna küfür bile edebilirdi -iki etmişliği vardı- ama bu konu çok hassas bir yerdeydi. Başka bir boyuttu. “Şimdi söyleyeceğim.” Kendini yukarı kaydırdı biraz. Arslan’ın gözleri üzerindeyken yatağında daha dik oturdu. “Müsade isteyerek söyleyeceğim.”

Arslan’ın kaşları hafifçe çatıldı. O da biliyordu Tahir’i hiçbir konunun kıvrandırmayacağını; tek bir konu dışında. “Söyle.”

Tahir gözlerini dostunun gözlerine dikti ve tek nefeste söyledi. “Melek’le olduk biz.”

“Anlamadım. Ne oldunuz?” diye sordu Arslan. Cevabı bilmediğinden değildi, içgüdüsel olarak sıkıştırabildiği en kuytu köşeye sıkıştırmak istiyordu.

“Anla da işte.” Söyleyebileceği en rahat kelimeleri seçti lügatından. “Sevdaluk edeyruz.”

Süssüz kelimeler odanın ortasına bırakıldı. Dümdüz, olduğu gibi.

Oluşan sessizlikte Arslan ellerini sandalyenin kollarına koyduğunda ve kendini yavaşça kaldırdığında yüzünden geçen ifadeler hızlıydı; şaşkınlık, koruma içgüdüsü, abi olmanın ani refleksi… Dimdik ayağa dikildiğinde önce sesini yükseltecek oldu. Küfür etmek de iyi bir fikirdi, kafa atmak da… Dudakları aralandı, bakışları sertleşti. Tüm bunlardan vazgeçerek sadece nefes aldı ve, “Ne zamandır?” diye sordu.

“Nerdeyse geldiğinden beri,” dedi Tahir dürüstçe. “Ama yeni kabullendi.”

Arslan’ın adımları yirmi metrekarelik odanın içinde gezinmeye başladığında, kaşınan avucunu pantolonunun sert kumaşına sürttü. Tahir’e bakmadı bir süre için, bakarsa bu itirafın üzerine daha fazla tutmazdı kendini; sağlam bir tane geçirmesi gerekirdi. Adam ameliyattan yeni çıkmışken olmazdı ama bu hiç olmayacağı anlamına gelmiyordu. “Ulan,” dedi adımları bir noktada durduğunda. “Ayarttın dimi kızı! Duramadın yine.”

“Ne edeyim?” diye sordu Tahir itirafın getirdiği rahatlamayla. “Bu da can, kaç yıl dayandık.”

“Laflara bak!” diye çıkıştı Arslan, daha fazla çatılan kaşlarıyla. “Höst lan, ağır ol.”

“Daha ne kadar ağır olayım be devrem? On yıl olacak neredeyse.”

Arslan o günlere geri döndüğünde kafasının içinde, avucu daha başka kaşındı. “İlk itirafta sarhoş yakalamıştın beni. Şimdi de hasta yatağında olmana mı güveniyorsun?” Kaldırdığı parmağını Tahir’in üzerine doğru salladı. “Oğlum var ya… az sik kırığı değilsin.”

“Bilerek yapmadım.”

“Hadi lan ordan.”

“Ekmek çarpsın bilerek değil.”

Arslan bir an için durup ciğerlerindeki tüm nefesi tek seferde boşalttı. Biraz daha adımladı. Biraz daha düşündü. İkinci kez durduğunda, “Bak,” dedi, oktavı daha düşük ama uyarıcı.“Yerinde başkası olsa onu bu yatağa gömerdim ama… sensin.” Hissettiği tüm duyguların yanında konaklayan başka bir duygu daha vardı; üzüntüyle duygulanmak. Kız kardeşine karşı duyduğu pişmanlığı hâlâ içinin bir köşesinde taşıyordu. Başka bir erkeğin, kendi üzdüğü kadar üzmesinden endişe ediyordu. Hatta bundan çırçıplak korkuyordu. “Ama eğer bir gün onu incitecek olursan, eğer senin yüzünden o pembe dünyası kararırsa, karşında dostun Arslan olarak durmam. Sadece abi olarak dururum, gözünü kan bürümüş bir abi.”

Tahir bu bakışı tanıyordu. Arslan’ın tersi pisti, onu da biliyordu. “Sevdiğim kızın abisiyle hiç tanışmayacağım, desene.”

Arslan ister istemez güldü. Hâlâ yerinde duramıyordu. Hazmetmek zaman alacaktı. Eh, hasta ziyaretinin de kısası makbüldü. Kapıya doğru yürürken durdu. “Göreceğiz,” dedi kısaca. “Ama bil.” Yarım bir gülümseme belirdi yüzünde; tekditkâr. “Gözüm üstünde.”

Kapı kapandığında Tahir de güldü. Rahatlamış, omuzlarındaki yük bir parça hafiflemiş şekilde başını son kez yastığına kuyduğunda, kanında dolaşan ilaç artık onu istediği gibi alabilirdi. Nasılsa birazdan içeri melek gibi bir kız süzülüp girecekti.

*

 

Saat sabaha karşıydı. Kar yapmayı bir an bile elden bırakmamıştı; önce geceye eşlik etmiş, ardından sabahı kaşılamıştı. Gökyüzü hâlâ gri bir ağırlık taşırken, kar taneleri yeryüzünü mesken tutmuştu. Herkes uykudaydı. Köy, beyaz örtünün altında nefesini tutttuğu sularda, duyulan tek ses karşı yamaçta otlayan ineklerin çanlarının oynaşan tınısı ve belli aralıklarla ben de buradayım, der gibi havlayan çoban köpeğinin sesiydi.

Sobanın cayır cayır yandığı sınıfta hava sıcaktı; odun kokusu yoğunlaşarak dört bir yana yayılmıştı. Sobanın deliğinden taşan alevler duvarlarda gölgeler halinde kıpırdanırken, Nurcan, Melek ve Karahan sınıfın farklı köşelerine dağılmış, başlarını yasladıkları yerde uyuyakalmışlardı. Uykuları derindi; gece boyunca sık sık nöbetleşe uyanmanın yorgunluğu yüzlerine sinmişti.

Poyraz ise hâlâ kendine gelebilmiş değildi. Uzandığı yerde hareketsizdi; bedeni ağır bir uykunun ağına takılmıştı ama esmer yüzündeki kaşları çatık duruyordu.

Ve sınıfın içinde, hâlâ uyumayan biri vardı.

Mercan arka sıralardan birinde oturuyordu. Kollarını masanın üzerine bırakmış, başını o kolların arasına yığmıştı. Omuzları düşüktü; yorgundu ama gözlerini bir an bile kapatmamıştı. Uykunun onu çağırmasına izin vermiyordu. Mercan’ın bakışları sabitti, kararlıydı. Hep aynı yere bakıyordu.

Baktığı yerde Poyraz vardı.

Göğsünün hafifçe yükselip alçalışını izliyor, nefesinin ritmini sayarcasına takip ediyordu. Her düzenli nefesi Mercan’ın içini rahatlatıyor; her kısa duraksama kalbini sıkıştırıyordu. Sanki gözlerini Poyraz’dan ayırırsa, nefesi ritminden şaşacakmış gibi geliyordu ona. Zaman, sobanın çıtırtısı ve karın dışarıdaki sessiz düşüşüyle ağır ağır akarken Mercan uyanık kalmayı seçmişti. Bekliyordu. Sadece bekliyordu. Çünkü bazı anlarda uykudan daha gerçek eylemler vardı; sevmek gibi, endişenmek gibi, vazgeçememek gibi…

Az sonra, Poyraz’ın bedeni hafifçe kıpırdadı. Önce belli belirsiz bir hareketti bu; sonra göğsü daha derin bir nefes için şişti. Mercan bunu kaçırmadı. Zaten kaçırması mümkün de değildi. Heyecanla yerinden kalktı. Sıranın gıcırtı çıkarmaması için neredeyse nefesini tutarak ilerledi. Sobanın yanında duran sürahiden bardağa su doldurup cam bardağın titrememesi için iki eliyle kavradı. Sonra Poyraz’ın yanına ilişti.

Ne diyecekti? Onunla konuşmayalı seneler olmuştu. Bir gün yeniden karşılaşacaklarını elbette biliyordu ama… bu şekilde olacağını hiç tahmin etmemişti. Bakışları bir an için Poyraz’ın kuruyan dudaklarına kaydığında daha fazla beklemedi.

“Merhaba…” diye fısıldadı, sesi dışarıdaki kar kadar yumuşaktı.

Cevap gelmedi ama Mercan, onun yarı uyanık hâlini sezmişti. Bir elini Poyraz’ın başının altına koyduğundan içinde bir titreme hissetti. Yıllar önce hissettiğini aynısıydı bu. Şaşırmamıştı, onu tek bir gün bile unutmadığını zaten biliyordu ama hissettirdiklerinin bu kadar aynı kalması… inanılır gibi değildi.

Başını dikkatle kaldırdı, diğer eliyle bardağı dudaklarına yaklaştırdı. “Hadi,” dedi yine kısık bir sesle. “Biraz su iç.”

Poyraz’ın dudakları aralandığında Mercan daha rahat içirebilmek için yaklaştı, bardağı eğdi ve aldığı birkaç yudumla genç adamın boğazı hafifçe hareket etti. Mercan’ın eli olduğu yerde fazladan bir saniye daha kalmak için nasıl da heyecanlıydı. Poyraz’a içirdiği her yudumda içi nasıl da rahatlıyordu. Derken…Poyraz’ın koyu mavi gözleri aralandı.

Önce bulanıktı görüş açısı; is lekeleriyle dolu kirli beyaz tavan, sobanın kızıllığı, karın gri havasının içeri vuruşu birbirine karışmıştı. Son olarak ne yaşadığıı hatırlamaya çalıştı, hatırladı da… Ama bir an sonra bakışları odaklandı. Karşısında bir yüz vardı.

Mercan’ın yüzü

Poyraz, gözlerini kırpmadan baktı. Ve kendine gelemeden şaşırıp kaldı. Yıllar önce kendisine hayran gözlerle bakan kız çocuğu muydu o? Meydandaki kargaşanın ortasında gördüğünde o olduğunu bilmeden bakmıştı. Her nasıl olduysa bakışları bir süre üzerinde kalmıştı. O olduğunu bilmedendi. Şimdi, kız neredeyse yüzünün hemen yanındayken bile emin olamadı. Sürekli peşinde dolanan, kovsa da gitmeyen, tecrübesiz haliyle onu tavlamaya çalışan kız mıydı? Anlamaya çalıştı. Zihninin derinliklerinden yıllar öncesi erişti; kız kardeşini götürdüğü kursta, meyhanede, evinin önünde, orda burda şurda… sürekli karşısına çıkan o kızdı. Defalarca küçüksün, dediği kızdı. Küçüksün, olmaz.

Ve büyümüştü.

Mercan nasıl da değişmişti? Çocuksu ifadesi gitmiş, yerine sessiz bir güzellik gelmişti. Zayıflamıştı. Yanakları önceki gibi şişkin değil, daha kavisliydi. Kumral saçları dalga dalga omuzlarına dökülürken etli dudakları aralık duruyordu. Yeşil gözleri, bakışları derinleşmişti. Poyraz omzunda sızlayan yaraya, kapanmak isteyen gözlerine ve damarlarında gezinen ilaca rest çekererk, o gözleri meleketinin ormanlarına benzetti. Açıktan koyuya çalan büyülü ormanlara…

Mercan artık o küçük kız değildi. Nereye koyacağını bilmediği elleri şimdi kararlı bir şekilde başını tutuyordu. Genç adam bunu bir bakışta fark etmişti.

İçinde bir şey kıpırdadı. Tehlikeli bir fark edişti bu.

Mercan akıllı ve uyanık bir kızdı. Bakışlarında yatan anlamı hemen anladı. Çünkü eskiden nasıl baktığını hiç unutmamıştı, aradaki farkı kıyaslamak zor olmadı onun için. Gülümsedi. Gülümsemesi iddialı veya çekingen sayılmazdı; kendinden emindi. Ve bu eminliğin önüne bıraktığı fikri sevmişti.

“Nasıl hissediyorsun?” dedi fısıltıyla. Bakışlarını yavaşça genç adamın yüzünde gezdirdi. Solgunluğunu, kaşlarının arasındaki gerilimi, henüz tamamen kendine gelememiş hâlini acelesizce inceledi. Bardağı geri çekip kısa, çok kısa bir an için ıslak dudaklarına baktığında o fikri eyleme dökmeye karar verdi. “İyi misin Poyraz Abi?”

Poyraz ne duyduğuna emin olamadı önce. Abi mi demişti o? Evet… Tam olarak öyle söylemişti. Cevap vermeden önce her nedense yutkunma ihtiyacı duydu. “İyiyim.”

“Güzel…” Mercan’ın yüzü ona fazlasıyla yakındı. Nefesini hissedebiliyordu. Bu yakınlık, göğsünde yabancı ve istemediği bir sıkışma yarattı. Kendine kızdı. Zamanı değildi. Yeri değildi. Üstelik… hiç olmaması gerekiyordu. “Herkes uyuyor,” dedi Mercan bakışlarını uyuyan üç kişinin üzerine dolaştırarak. “Doktor Hülya birazdan burada olur. Seni tedavi eden oymuş. O sırada burada değildim.”

“Neredeydin?”

Bu soru ikisi için de beklenmedikti. Mercan böyle bir sorunun geleceğini düşünmemişti; Poyraz ise sorduğunu, sesi dudaklarından döküldükten sonra fark etmişti.

“İşlerim vardı,” dedi Mercan geri çekilerek. Bardağı aldığı yere bıraktı. Ama elini ensesinden hemen çekmedi. O kısacık gecikme, Poyraz’ın sabrını zorladı; farkındaydı. Mercan ise bunu bilerek yapmış kadar sakindi. “Sonra burada birine ihtiyaç duyduklarını söylediler.” Tamamıyla yalandı ama gözlerini kaçırmadı. Elini yavaşça genç adamın ensesinden ayırdı ama bakışlarının bir yere gittiği yoktu. “Ben de geldim.”

Poyraz’ın soğuk bakışları genç kızın yüzünde aranıyormuş gibi dolaştı. Mercan umursamaz görünüyordu ve ne kadar zaman geçerse geçsin bu durum Poyraz’ı şaşırtmayı başarmıştı. Yine de o şaşkınlığı bastırmayı başardığında sesi her zamanki gibi düz, mesafeli çıktı. “Hemşirem olman için seni seçmeleri garip.”

Mercan göğüs kafesindeki ritmi hissetti. Güm güm güm… “Hemşiren değilim. Hatta… Şimdi gidiyordum.”

“Su için sağ ol.”

Mercan kabanına uzanıp üzerine giydi. Nurcan yengesi kıpırdanmaya başlamıştı. Uyanır da onu Poyraz’la konuşurken görürse bir güzel azarlardı. Hayır, Poyraz’ın önünde azarlanmayı kesinlikle istemezdi. Bu yüzden derhal gitmeliydi. “Doktor gelene kadar kalkma lütfen.”

Adımları kapıya yürürken son kez döndü ve omzunun üzerinden genç adama baktı. Bu kez dudaklarında hafif bir gülümseye yer verdiğinde, “Su için,” dedi, en az Poyarz’ınki kadar mesafeli bir sesle. “Rica ederim.”

Ve kapıyı sessizce kapatıp çıktı.

Sınıfta yalnızca sobanın çıtırtısı duyulur olduğunda Poyraz gözlerini kapattı ve genç kızdan geriye kalan parmünün tatlı vanilyalı kokusunun burnundan gezinmesine izin verdi.

*

 

“Yok… Yok, değildur. Bir hata varidur. Nasıl mümkün olsun boyle bir şey? Bir durun. Bir sakinleşelim. Bir kafami toplayayım. Çözeceğum bu işi. Sakın ağzınızı kimselere açayım demeyin ha.” Sakinleştirmek istediği esas kendisiydi, bu yüzden derin bir nefes aldı Nurcan. Sonra sesi bir anda sertleşti. “Şerif Ali, özelliklen saa deyrum. Bir kişiden duyacak olursam senden bilirum, yakarım çırani, ona göre…”

 

Dakikalardır birbirimizin yüzüne bakıp susmamızın ardından ilk konuşan Nurcan Abla olmuştu. Şok içindeydi. Aslında hepimiz öyleydik. Yanlış anladığımızı düşünerek mektuptaki yazıyı tekrar tekrar okumuştuk ama sonuç değişmemişti. Herkesin elleri çekildikten sonra benim elimde kalan mektupta bir tek gerçek vardı.

 

Güldane Hanım ve Fazıl Alacahan bir zamanlar sevgiliydi ve o ikisinin ortak bir çocuğu vardı.

 

Nurcan Abla, aklına gelen ihtimalle hemen mektubun her köşesini didik didik etmişti. Bir tarih, küçük de olsa bir ipucu aramıştı. Ama yoktu. Olsaydı, en azından çocuğun doğum tarihine dair bir fikir yürütebilirdik. Şimdi ise yalnızca soru işaretleri vardı. Özellikle de Nurcan Abla’nın zihninde… Aklındaki ihtimal ilk andan beri onu yiyip bitirmeye başlamıştı. Çünkü Güldane Hanımın en büyük çocuğu, kocası Dağhan Abiydi.

 

Ay! Olabilir mi ki? Bu iş Çamlıyayla’dan çıktı, Dallas’a doğru gidiyor. Vallahi bu Güldoş sandığımızdan da fena çıktı, dimi Meloş?

 

“Nurcan Abla,” dedim mektubu dörde katlayıp avuçlarımın arasına hapsederek. Sanki bakmazsam gerçek de ortadan kalkacakmış gibi. “Şimdi ne yapacağız?”

 

Nurcan Abla bakışlarını boşluktan ayırmadan konuştu. “Siz bir şey yapmayacaksınız. Ben alttan alttan araştıracağum.” Sürmeli gözlerini gözlerime diktiğinde üçümüzün de saçlarına kar taneleri doluşmuştu. “Melek, sakın ha Tahir’e konuşmayasun. Hasan Veli Babamın kulağına gider falan, adamın tansiyonu bu son olanlardan sonra iyice şaşti zaten. Bir de bunu duymasun.”

 

Koluna girip nasıl yapacağımı bilmeden onu sakinleştirmeye çalıştım. “Merak etme, bu konuda asla ağzımı açmam. Of… Hepsi benim yüzümden, keşke bu mektubu hiç almasaydım yerinden.”

 

Başını iki yana salladığında, “Hiç bir sır sonsuza kadar sakli kalmaz,” dedi. “Bu sır da ortaya çıkmak için seni bekleymiş. Suçlama kendini boş yere.”

 

“Ama bu mektubu…”

 

“Sen de kalsun. İyi bir yere sakla, kimseler görmesun. Ben bir hal çare düşüeceğum.”

Başımı salladım ama… Kim ne derse desin, bu mektubu alarak hata ettiğimi biliyordum. Baştan beri biliyordum hatta. Üzerime vazife değildi bir kere. Kimse benden bunu istememişti. Of! Keşke kendime engel olabilseydim de şeytana uymasaydım. Ama elim mektuba uzandığı anda sanki geri dönüşü olmayan bir yola girmiştim. Merak mıydı, başka bir şey mi bilmiyorum ama duramamıştım işte.

Yine de aklımın bir köşesinde, rahatsız edici bir ihtimal vardı. Eğer bu mektubu ben bulmasaydım, belki de hiç ortaya çıkmayacaktı. Güldane Hanımın geçmişi, o tozlu sayfalar sonsuza kadar kapalı ve kimsesiz kalacaktı. Kimse bilmeyecek, kimse sormayacak, kimsenin de canı yanmayacaktı belki ama artık çok geçti.

Bilmese de o geçmişe şimdi biz de dahil olmuştuk. Hem de öyle böyle değil… Sadece öğrenmiş olmakla kalmamış, yükünü de omuzlarımıza almıştık. Nurcan Abla bakışlarını boşluğa sabitlemiş, zihninde parçaları bir araya getirmeye çalışıyordu. Hayali bir yapbozun eksik parçaları havada uçuşuyor, o da hangisinin nereye ait olduğunu çözmeye uğraşıyordu.

Şeftali ise an itibariyle melül melül bakan gözleriyle muhtemelen bu gerçeği nasıl saklayacağını veya dedikodu yapmadan nasıl duracağını düşünüyordu. Yüzündeki ifade her şeyi ele veriyordu. Günün sonunda o da biliyordu ki kimseye tek kelime edemezdik. Bu sır, ağızdan ağıza dolaşacak bir şey değildi. Bizim için bile…

Eh… Görünen o ki bu defa dedikodu şeftalinin içinde patlayacaktı. Bu da onun için başlı başına bir sınav sayılırdı.

Öte yandan… Kendimi Güldane Hanım için üzülürken yakalamam benim için şaşırtıcıydı. Anlaşılan zamanında Fazıl Alcahan’ı gerçekten sevmişti. Öyle yarım yamalak bir gönül işi değil; gözü kara bir sevdaydı bu… O yıllarda, üstelik böyle bir yerde, evli olmayan bir kadının hamile kalmasının nasıl karşılanacağını düşünmek bile insanın içini sıkıyordu. Belli ki birbirlerine öyle bir kapılmışlardı ki, ne zamanın farkına varmışlardı ne de getireceği sonuçların... Geri dönüşü olmayan o yola belli ki seve seve girmişlerdi. Sonrası… sır gibiydi.

Duramadım yine yerimde, yaşadığım pişmanlığın içinde o sırrı yüzüne çıkarmak için geçmişe ışınlanmak istedim. Genç Güldane’yi görmek… Delikanlı Fazıl’la ilk kez nerede, nasıl tanıştıklarını bilmek istedim. İlk bakışı, ilk dokunuşu, ilk cesareti… Sonra her şeyin nasıl devam ettiğini ve en önemlisi, onları ayıran şeyin ne olduğunu. Hangi sebep galip gelmişti de ayrılmışlardı?

Güldahane Hanım karnında Fazıl Alacahan’ın çocuğunu taşırken nasıl ayrılmış olabilirlerdi ki…

 

Meraklı ruhum için tüm bu sorular çok fazlaydı. Ve önümüzdeki uykusuz gecelerin assolist konusu belli olmuştu; Güldoşun gençlik maceraları…

 

“İkiniz de titriyorsunuz.”

 

Şeftalinin yarattığı farkındalıkla halimize şöyle bir baktık da… Kendimize sardığımız kollarımızın arasına sahiden zangır zangır titriyorduk sahiden. “İ-içeri girelim,” dedim saçlarımdaki karları dağıtarak. “Ben size sobanın üzerinde bir çay koyayım. Bu arada! Artık çay yapabildiğimi söylemiş miydim size? Vallahi yapabiliyorum. Güzel de yapıyorum hani… En azından içeni zehirlemiyor. Gelin de göstereyim…”


 

*

 

Tahir: Günaydın

 

Tahir: Demek barbiler ha bu saate kadar yatay

 

Tahir: Uyan da gün aydınlansun, kaldık ha buraya karanlığa…

 

Bir cumartesi sabahı yatağımda kedi gibi kıvrılarak uyanmıştım ve dışarıdan keçi Yaren’in sabah senfonisi me’lemesi camımı tırmalarken son on dakikadır telefona bakıp sapşal sapşal sırıtıyordum.

 

En güzel cumartesi olabilir miydi bu?

 

Evet, evet! Kesinlikle olurdu. Çünkü artık resmen sevgiliydik!

 

Bazı sorunlar yok değildi; mesela hâlâ annesi bilmiyordu durumumuzu. Duymaması için de elimden geleni yapıyordum. Tahir bu saklanma işinden memnun değildi, farkındaydım. Ona kalsa evinde yakalandığımız o gün bile beni anesinin karşısına çıkarırdı ama ben… Ben henüz hazır değildim. Bir şekilde kendimi Güldane Hanıma sevdirmenin bir yolunu bulmalıydım önce.

 

Güldoşun bizi sevmesi mi? Ih ıh… Böyle bir ihtimal olduğuna emin miyiz Meloş?

 

Yani… Sevmese bile en azından nefretini kırabilirdim. Evet! Bu düşüncenin üzerine gitmeyi ve en kısa zamanda işleme koymayı aklıma kazımıştım. Ama önce… Tahir’e güzel bir günaydın mesajı yazmalıydım. Gece boyu ayakucumda uyuyan Dinoş yavaşça yanıma süzülerek koynuma girdiğinde ve uykusuna orada devam etttiğinde kıkırdadım.

 

“Gel bakalım Dinoşum, birlikte babaya mesaj yazalım.”

 

Günaydın asker. Dağda havalar nasıl?

 

İç sesin, senin kalıbına tüküreyim Meloş(!) diye sesini duyar gibi oldum. Gerçekten harika bir günaydın mesajı yazmıştım! Dağda havalar nasıl mı? Oldu olacak böğüre böğüre ay akşamdan ışıktır, yaylalar yaylalar, şarkısını söyleyip ses kaydı atsaydım. O değil de… Ne doktoru, ne annesini ne de beni dinlemeden iki gün önce üniformayı çekip işinin başına geçmişti. Bana söz verdiğinden operasyona hemen çıkmıyordu ama çok çalıştığını biliyordum. Serhan’dan alıyordum haberlerini. Serhan’an dediysem… Öyle doğrudan Serhan’dan değildi. Öncelikle ben Sıla’yı örgütlüyordum, o Serhan’ın ağzından laf alıyordu ben de Sıla’nın. Böyle böyle buluyordum yolumu…. Yoksa Tahir karşıma geçip, selam sevgili sevgilim, sırtımdaki koca delik kapanmadı ama ben bunu yapan beyinsizi bulmak için it gibi gece gündüz demeden çalışıyorum eheheh(!) demeyeceği için bir yolunu bulup öğrenmem gerekiyordu. O yol da kadın dayanışmasından geçiyordu hiç şüphesiz. Hem yarın bir gün ben de Sıla için Tahir’ciğimin ağzından laf almak durumunda kalabilirdim. Yeri geldiğinde seve seve de yapardım.

 

İşte… İki köy arasında çıkan savaşın, sularımızın kesilmesinin ve Poyraz’ın vurulmasının üzerinden de birkaç gün geçmişti. Poyraz, ertesi günün sabahında Doktor Hülya tarafından ikinci kez kontrol edildikten sonra şöförünü çağırmış, bize de tek kelime etmeden gitmişti. Hayır… İnsan bir kuru teşekkür ederdi ama nerde? Neyse… Önemli olan iyi olmasıydı ve Hülya son geldiğinde iyi olduğunu da söylemişti. Poyraz giderken yüzümüze bakmamıştı ama Hülya bir temiz süzmüştü beni. Nedenini düşünürken telefonuma bir mesaj daha düştü.

 

Tahir: Karakolda hava her zamanki gibi de benim havasını solumak istediğim yer başkadur

 

Edepsiz düşünmeli miyiz Meloş?

 

Ya… Neresi mesela?

 

Biz de az değiliz be Meloş…

 

Tahir: Neresi olduğunu yüz yüze derum ;)

 

Tahir: Ya da gösterirum

 

Tahir: İpucu, pudra kokay

 

Tahir: Biraz da gül, pembe olanından

 

Göz mü kırpmış o? Ölürüüüm! Gönderdiği mesajları okudukça ağzım kulaklarımdan ayrılmazken yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp durdum. Dinoşumun da içi dışına çıktı ama ne yapayım ayol? Annesi sırılsıklam aşık, a- şık!

 

Pembe gül demişken, gönderdiğim çiçekler üç oldu. Üçü de karşımda duruyor şu an. O kadar güzeller kıyamadım atmaya.

 

Ama evde vazo kalmadı. Bu durum beni kara kara düşündürüyor.

 

Tahir: Sen ve kara kara düşünmek?

 

Tahir: Mümkünü yok, pembedur o

 

Ay ay ay! Hem yakışıklı, hem kaslı, hem aşırı tatlı ve tüm bunlar yetmezmiş gibi komik bir de! Ben nasıl bir sevap işledim de cennetinin en güzel köşesinden en güzel erkek huriyi kaptım?

 

Tahir: Sen yine de arada at öğretmen hanum

 

Tahir: Yenilerine yer açmak gerek ;)

 

Gözlerim karşımdaki küçük, yuvarşak sehpaya kaydı. O sehpayı güllerimi koymak için içeriden getirmiş, üzerine dantel örtü sermiş, sağdan soldan bulduğum vazolara pembe güllerimi koymuştum. İlk gönderdiği pembe gül demeti özür çiçeğiydi; şiir gibi nahif sözlerle pişmanlığını dile getirmişti. İkinci demeti pembe lastiklerle birlikte göndermişti; beni güldürmek için, ince düşünülmüş küçük bir şakayla. Üçüncü demet ise öğretmenler günümü kutlamak içindi. Daha sevgili olmadan göndermeye başlamıştı bana çok sevdiğim pembe gülleri. Hepsinin üzerine yazdığı notlar da o güllerin kendisi kadar güzeldi.

 

Zamanında edebiyat fakültesini bitirmiş bir askerdi Tahir. Ruhu edebiyat kokan bir askerdi. İçimden bir ses hâlâ fırsat buldukça kitap okuduğunu söylüyordu. Her kelamı ayrı özen barındırıyordu ve gözleri ne zaman derinleşse, ağzından şiir gibi sözler dökülüyordu. Sert duruşunun altında sakladığı o incelik, yüreğimi kasıp kavuran esas detaydı. Ve bence bunu o da biliyordu.

 

Sıla’nın içeriden seslenmesiyle yerimden doğruldum. Tamamen aklımdan çıkmıştı ama okula gitmemiz gerekiyordu. Okula ek sınıf yapan ustalar bugün son hali için bizden onay alıp boyamaya geçecekti. Haftasonu işlerin tamamını bitirip yeni haftayı sınıfımda karşılamak istiyordum. Ve bunun için derhal yataktan çıkmam gerekiyordu. Ben de çıktım. Çıktım çıkmasına ama…Sıla üzgün mü üzgün bir suratla odaya girince bir sorun olduğunu anlamam da uzun sürmedi.

 

“Ne oldu?” diye sordum. “Tek nefeste söyle.”

 

“Tamam ama… Önce hangisini söylesem bilemedim.”

 

“Önce kötü olanını söyle.”

 

Kaşlarını yavaşça havaya kaldırdı. “Şey… Diğeri de kötü.”

 

Nasıl ya? Bir iyi bir de kötü haberi olması gerekmiyor muydu? Hayatın kuralı bu değil miydi? Yoksa hayat yine beni kural dışı mı bırakmıştı? Ne demek iki kötü haber!

 

“Hangisi daha kötü?” diye sordum korkarak.

 

“Senin için ikisi de birbirinden kötü…”

 

Çöktüm yatağa yeniden, Dinoşumu da kollarıma alıp kendimi hazırladım. “Hazırım Sıla cicişim, gönder gelsin. Metin olacağım.”

 

Haberi giyinirken almış olacak ki kot pantolonunu giymişti ama üzerinde hâlâ çiçekli pijaması vardı. Omuz hizasındaki kahverengi saçları da henüz taranmamıştı. “Ustalar aradı, sınıfı tamamlamışlar ama okulumuza sıra bağışlayacak olan hayırsever ne yazık ki vazgeçmiş.”

 

“Ne!”diyerek fırladım ayağa. Ay vallahi bir oturup bir kalkmaktan başım da dönmedi değil… “Ne demek vazgeçmiş? Nasıl vazgeçer ya… Hafta boyunca o bağışçıyı bulmak için kaç yeri aradım ben, haberi var mı? Nasıl hayallerimizle oynar? Pis adam!”

 

“Deme öyle Meloş… Belki işlerinde bir aksama olmuştur. Ne bileyim, belki başka bir önceliği çıkmıştır.”

 

“Kusura bakma Sıloşum ama senin kadar Polyanna olmayacağım. İki günde mi işleri aksamış?” Hüzünle iç geçirdim. “Çocuklar ne kadar heveslenmişti yeni sıraları olacağını öğrenince. Nasıl söyleyeceğiz şimdi iptal olduğunu?”

 

Yanıma gelip teselli etmek için omzumu sıvazladı. “Üzülme, başka bir bağışçı buluruz. Geç olur ama güzel olur inşallah.”

 

“Öyle mi diyorsun?”

 

“Hı hı… Sıkma canını. En zor olanı atlattık. Hem Çamlıyayla’nın güzel öğretmenine yelkenleri suya indirmek yakışmıyor.”

 

Hafif hafif güldüm. “Sen de iyi gaz veriyorsun he.”

 

“Eh… Öğretmenim sağlam,” dedi beni kastederek. “Şimdi… İzninle ikinci kötü habere geçeceğim.”

 

“Diyorsun ki hazır yüzün gülmüşken seni hüznün gemilerine yeniden bindireyim?”

 

“Ya Meloş…”

 

“Tamam tamam,” dedim gülümseyerek. “Söyle hadi.”

 

Göğsünü sıkkın bir nefesle şişirdiğinde bakışlarını da kaçırdı. Eyvah, dedim içimden. Bu kez kesin ağlayacağım.

 

“Şey… Şimdi şöyle Meloşum. Senin kendi sınıfını boyamak için istediğin pembe boya var ya…”

 

Korkuyla, “Eee?” dedim.

 

“Hani şu açık şeker pembesi olan…”

 

“Eeee?”

 

“Hani şu-”

 

“Sıla! Söyler misin artık?” diye çıkışında bir irkildi kızcağız. Nefesini tuttu ve beni darmadağın edecek o haberi gözlerime bile bakamadan söyledi.

 

“Ustalar köy yokuşunu çıkarken kamyonetten aşağı devirmişler o boyayı. Ustaların elinde sadece bej rengi boya kalmış Üzgünüm Meloş! Belki sınıfın pembe olamayacak ama köyümüzün yolu pamuk şekeri gibi pespembe oldu!”

 

Bana kaderimin bir oyunu mu buuuu. Aldıııı şeker pembemi verdi sevimsiz bejiiii… Dırının dırı dırı dırı dırı…

 

Üzgün, kırgın ve beş karış suratla kahvaltımı ederken, Sıla keyfimi yerine getirmek için bir şeyler anlatıp duruyordu ama ıh ıhh… Keyfim nasıl yerine gelsin? Çiçek bahçesi gibi pespembe olmasını istediğim sınıf hayalim şak(!) diye suya düşmüştü bir kere. Üstelik binbir pazarlıkla o boyayı satın almıştım. Başta Sıla benim için almaya kalkmıştı ama geldiğimden beri zaten kıza yeterince yük olduğum için izin vermemiş, kalan azıcık paramın üzerini tamamlayabilmek için çok sevdiğim Dayson’umu satmak zorunda kalmıştım. Daha doğrusu bunu benim için yapmasını Muhtar Yahya Amcadan rica etmiştim. İlçeye indiğinde satıp parasını da kuruşu kuruşuna avucuma saymıştı sağ olsun. Boyanın ücretini ödedikten sonra kalan bir miktar parayla da ilk maaşıma kadar idare edebilirdim. Eee… Bugüne bugün maaşlı bir öğretmendim artık!

 

Öte yandan ilçeye kendim gitmeyi düşünmemiştim çünkü bu defa Tahir’in sözünden çıkmamayı kafaya koymuştum. Tehlikenin geçtiğini söyleyinceye kadar köy sınırlarından ayrılmayacaktım. İşin ciddiyetini gözlerimle görmüş, hatta acısını da çekmiştim.

 

“Melek, istersen ustalarla bir konuşayım. Sonuçta boyanın dökülmesi bizim suçumuz değil.”

 

Çayıma beş şeker atıp karıştırmaya başladım. Şekerler de tıpkı hayallerim gibi yavaş yavaş erimeye başladıklarında, “Yok Sıloşum,” dedim. “Bir şey demeyelim. Zaten o kadar pazarlık edip değerinin çok altında almıştım. Onlar da ekmek parası derdinde…”

 

Sıla’nın gözleri sözlerimle birlikte bir başka baktı. “Melek,” dedi duygusal bir sesle. Bir de elimi tuttu. “Farkında mısın? Buraya geldin geleli etrafındaki insanları daha bir düşünür oldun.”

 

Çayımı yudumlarken duraksadım. Evet, değişimimin farkındaydım ama bunun başkaları tarafından fark edileceğini hiç düşünmemiştim. “Öyle mi diyorsun?”

 

Başını salladı. “Zaten çok tatlıydın. Şimdi seni yiyesim geliyor.”

 

Dayanmayıp güldüğüm esnada Sıla’nın telefonuna bir mesaj geldi. Mesajı okuyunca o güldü.

“İyi bir haber mı var?”

 

Telefonunu cebine koyup, “Yoo,” dedi. “Ama çıksak iyi olur. Okulda işlerimizi halledelim, sonra Serhan’la buluşacağız.”

 

“Maşallah, sizin de görüşmediğiniz gün yok. Ben sevgilime hasret kalayım, siz sağda solda fingirdeyip durun. Tahir’e söyleyeyim de biraz daha iş kitlesin askerlerine.”

 

Sıla bir anda ciddileşip parmak salladı. “Sakın öyle bir şey yapayım deme Melek! Biz de sizin gibi yeni kavuştuk!”

 

Giyinmek için odaya yürürken omuz silktim. “Eh, bunu bir düşüneceğim.”

 

İsteksiz adımlarımı okuldan içeri sürdüm. Yeni sınıfım okuldan girildiğinde tam karşıda kalandı. Ustalar sağ olsun, elleri değmişken içine girmek istemediğimiz kadar küçük olan öğretmenler odasını da genişletmişti. Köylü kadınlar da boş durmamıştı. Boya biter bitmez okulu baştan aşağı temizlemiş, tozu toprağı silip süpürmüşlerdi. Yetmezmiş gibi evlerindeki fazla koltuğu, masayı, hatta büyük saksılı bitkilerini getirip öğretmenler odasına yerleştirmişlerdi. Ortaya, lüks sayılmasa da insanın içini ısıtan, samimi ve şirin bir oda çıkmıştı.

 

Dekor olarak bitkilerimiz bile vardı ayol, daha ne olsun?

 

“Çok güzel olmuş,” dedim bakışlarımı ayrıntılarda dolaştırarak. “Ustaların eline sağlık.”

 

“Yüzlerine söylemeye ne dersin?” Sıla sınıfımı işaret etti. Yapılma aşamasında gelmiştim ama son halini hiç görmemiştim. “Orada olmalılar.”

 

“Edeyim,” dedim aynı buruklukla ve adımlarımı yeni sınıfımın kapısına taşıdığımda gördüğüm manzara karşısında gözlerimden kalple çıktı.

 

Tahir.

 

Sırıtan bir Tahir.

 

Sırıtan ve boya önlüklü bir Tahir.

 

Sırıtan, boya önlüklü ve önünde de bir kova şeker pembesi boya olan bir Tahir!

 

“Ha bu koca sınıfı boyama işini benim üzerime yıkacağını sandıysan yanıldun güzelim. Sen de yardım edecesun.”

 

Sıla’nın sınıfından bir kova mavi boya ve aynı boya önlüğüyle çıkan Serhan gözlerini direkt olarak Sıla’ya dikti. “Dış cepheyi boyama görevi de bana düştü. Sanırım bana yardım edersin?”

 

Niyetim koşup teşekkür etmekti ama bir koşmaya başlayınca kendimi kucağında buldum. Bacaklarımı beline dolamalı olandan… “Ya Tahiiir,” dedim sevinçle. “Benim için sınıfımı pembeye mı boyaycaksın?”

 

Beni tek koluyla güzelce kavradı. Tek koluyla, bu detayı atlamayalım. Önemli. “Sen iste Dünyayı pembeye boyayim.”

 

Kıkırdarken gözüm kapı önündeki kar yığınlarına düştü. “Sen kesin benim için pembe kar bile yağdırırsın,” dedim şakayla.

 

“Yağdırırım tabii.” Ciddiydi. “Ne’du yani? Hatunumuz için bir pembe kar da yağduramaycaksak ölelum!”

 

Yanaklarını avuçlarımın arasına alıp mıncıra mıncıra sevmek üzereyken onun gözleri de yüzümde dolaştı. Bir kavuşma öpücüğü geliyor derken… Serhan’ın boğazını temilemesiyle gerçek Dünyaya geri döndük.

 

Boyu posu devrilesice Serhan! Boşuna mı kavuşturdum seni Sılay’yla? İnsan bunun hatrına sessiz sessiz uzaklaşır.

 

O uzaklaşmadı ama ben mecburen indim Tahir’in kucağından indim. “Evet Serhan,” dedi Tahir bozuk bir sesle. “Seni dinliyorum.”

 

Serhan başıyla dışarıyı gösterdi. “Birkaç çocuk bahçede kar topu oynuyor da komutanım. Hani içeri girmeye kalkarlarsa diye… ondan şey ettim.”

 

Tamam. Haklı bir sebepten şey etmiş çocukcağız.

 

“Bir an önce başlayalım da hava kararmadan bitirelim,” diye araya girdi Sıla. Türkçe meali; bir an önce bitirelim de Serhanımlan başbaşa kalayımdı. “Meloş, hadi gel üzerimizi değiştirelim. Bak, bize de tulum almışlar,” deyip elindeki poşeti kaldırdı.

 

Başımı sallayıp Tahir’e baktım. “Hemen geliyorum.”

 

Gülümsedi yeniden gülümsemesini yediğim. “Biz de buraları hazırlayalım.”

 

Hızlı bir şekilde eve dönüp üzerimizi değiştirdik. Beyaz boya tulumun içine tabii ki pembe bir kazak giydim. Saçlarımı da kulaklarımın üstünden iki kuyruk haline getirip buklelerimi önüme döktüm. Sıla da hazır olduğunda ve geri döndüğümüzde o ikisi dış cepheyi boyamak üzere dışarı çıktı. Sınıf ise yere serilmiş muşambalarıyla boyanmaya hazırdı. Tahir ile benim sınıfı boyayacaktık ama… ben kim boya yapmayı bilmek kim? Tahir anladı durumu tabii, zeki adam. Küçük olan fırçayı benim elime tutuşturup geçti arkama. Bir dakika… Geçti mi arkama? Geçti vallahi…

 

“Önce dinle,” dedi, kollarını iki yanımdan uzatıp fırçanın sopasını benimle birlikte tuttuğunda sıcaklığı beni tümüyle sardı. Bu karda kışta bu kadar sıcak olunmaz ki be insafsız. “Boya gelişigüzel sürülmez, özenli olmak lazım.”

“Hı…” dedim o toprak kokusu ciğerlerimi istila ederken. “Tamam tamam, olurum ben özenli.”

Birlikte eğilmemizi sağladığında fırçayı boyaya batırdı. Ve bunu yaparken sırtımda göğsünün o mıhteşem hatlarını fazlasıyla hissediyordum. Böyle nasıl öğreneyim ya hu? “Boyayı alırken fırçayı çok bastırma.”

“Hı hı…” dedim tekrar. “Bastırmam.”

“Bak.” Fırçayı birlikte duvara sürdük. “Yukarıdan aşağı,” dedi sakin sakin. “Boya akar, sen de peşinden gidersin. Yere dökülmesine izin vermeden duvara yedir.”

Nefesi yanağıma yanağıma vururken benim aklım boyada falan değildi tabii. Hatta kalbim kovaya düşmüş, pembeler içinde çırpınıyordu.

“Şimdi sen dene.” Fırçayı hareket ettirmeyi bırakıp bana baktığında şaşkın bakışlarımı yüzüne çıkardım. “Hazır mısın?”

Değilim. “Hazırım.”

“O zaman…” Bir anda dudaklarını yanağıma bastırıp beni öptüğünde kalakaldım. Şak(!) diye öptü vallahi beni. “İyi şanslar.”

İyi mi şanslar?

Kendi gibi kocaman olan fırçasını alıp duvarı boyamaya başladığında kendime gelmem zaman aldı. Yanağım hâlâ cayır cayır yanıyordu. Sonunda fırçamı alıp gösterdiği şekilde boyamaya başladığımda ve fırçayı duvarda hareket ettirdikçe her yer daha fazla pembeleştiğinde daha bir heveslendim. Boyadıkça boyadık. Ben boyadım o üstünden geçti, o boyadı ben üstünden geçtim. O arada bile bakışlarımızla cilveleşmeyi, gülüşmeyi es geçmedik. Ama bir ara, bir duvar artık tamamen boyandığında Tahir geri çekilip eserimize sorgularcasına baktı. Sonra terlemiş olacak ki tulumun askılarını indirdi. Üzerinde yalnızca incecik, askılı bir tişörtle kalarak o şekilde boyamaya devam etti. Hah, tam o noktada benim hareketlerim bir yavaşladı.

“Melek,sınıfının duvarlarını pembeye boyamak istediğinden emin misin?”

 

Emin olup olmadığımı kati suretle bilmiyordum çünkü an itibariyle renk skalasında değil, adamın omuz genişliğinde kaybolmuş durumdaydım.

 

Cevap vermeden önce ne yaptım? Tabii ki sevap kastım. Sonuçta güzele bakmak sevapsa Tahir’e bakmak kampanyalı sevaptı. Çarpı yirmi kampanya. Hele de üzerinden dökülen o incecik askılı tişörtle, o güçlü kollarıyla boya fırçasını tutarken ve duvarı aşağıdan yukarı boyarken… Bakışlarım da onunla birlikte bir aşağı bir yukarı süzülmesine engel olamıyordum dakikalardır. Sanırsın Biscolata erkeği karşımda boya yapıyor, arada bakıyor, gülümsüyor, fonda dizlerin bağını gevşeten etkileyici müzik çalarken arkasından sis makinasıyla dumanlar veriliyor falan… Bir de fırçayı her yukarı kaldırdığında omuzları şişmiyor mu? Şişiyor tabii! Her şeyi bir kenara bırakıp o fırça olmak istiyor insan.

 

“Melek,” dediğini duydum tekrar. “Beni duydun mu?”

 

Seni şu halde izlemek varken duymak ikinci sırada be Biscolata erkeğim…

 

Ne ikisi? Üçüncü! Birinci sırada dağa taşa meydan okuyan omuzlar, ikinci sırada kol kasları, üçüncü sırada ise tişörtün yerçekimine karşı verdiği onurlu ama başarısız mücadele.

 

Fırçasını duvarda duraksattığında, “Evet!” diyebildim nihayet. “Bence pembe çok eğitici bir renk…”

 

“Pembe? Eğitici?”

 

“Hı hı… Eğitici.” Fırçayı beceriksizce duvarda haraket ettirmeye devam ettiğimde bu defa onun bakışlarını üzerimde hissettim. Anlık bir bakıştan çok daha fazlasıydı; o da beni izliyordu. Boyum kadar fırçanın üzerinde küçücük kalan ellerime ve her hareketimde salllanan iki kuyruk saçlarıma bakarken eğleniyor olmalı ki dudaklarına gülümsemesi yerleşmişti.

 

“Ne konuda eğitiyor peki bu pembe,” dedi çok da ciddi olmayan bir sesle. “Merak ettim.”

 

Boyamaya devam etti ama gözleri hâlâ üzerimdeydi. “Erkekleri, kızlara öncelik vermeleri konusunda eğitiyor.”

 

“Hım..” dedi aynı sahte ciddiyetle. “Sadece öncelik mi?”

 

“Değil tabii. Romantik olmalarını da hatırlatıyor.”

 

“Mesela?”

 

Pencereden dış duvarı boyayan Serhan ve Sıla’nın gülüşmeleri geldi. İstemsizce ben de gülümsedim. Ama aklım hinlik peşindeydi. Daha doğrusu romantik bir hinlik… “Mesela hoşlandıkları kızlarla sevgili olduktan sonra onları romantik bir date’ye çıkarmaları gibi…”

Duraksadı yeniden. Bu defa kaşları da çatıldı hafifçe. “Date mi? O nedur?”

 

Şivesine ve yadırgayışına gülümsedim. “Şöyle ki, date birbirinden hoşlanan insanların başbaşa çıktığı buluşmaya denir. İlk date ise en önemlisi. Mutlaka romantik bir ortamda olmalı. Meyhanede falan değil yani…”

 

“Date deysun?”

 

“Hı hı, date diyorum,” dedim imayla. Sonuçta artık sevgiliydik ama hâlâ romantik bir akşam yemeği yiyememiştik. İlk buluşmamız hastanede gerçekleşmişti ve ne yazık ki askerlerine basılmıştık. İkincisi ise ne fenasıydı çünkü… daha kötüsü ne olabilir, derken annesine basılmıştık. Dünyadaki herkes bizi basmaya ant içmişti sanki!

 

“Ben anlamam date mate,” deyince boğazıma bir yumru oturdu. Ağzından kemiği alınan köpek yavrusu gibi bakakaldım.

 

“Ne demek ben anlamam. Şimdi sen beni date’ye çıkarmayacak mısın?” diye sordum içimi çekerek. Oturur ağlardım valli şuracıkta!

 

“Yeni yetme uşak işidur onlar. Ha bu yaştan sonra evcilik mi edeceğuz?”

 

Tutamadım kendimi. Fırçayı sertçe boya kovasının içine bıraktığımda taşan boya üzerimize sıçrarken suratlarımız da nasibimizi aldı! Şükür ki en çok da Tahir’in.

 

“Ula!” dedi yüzündeki boyayı elinin tersiyle silerken. Koskoca adam pembiş olup çıktı vallahi. “Ne edeysun kizum!”

 

“Ne mi ediyorum?” Elimi bel boşluğuma koyarken yüzümden akan boyayı umursayamadım. “Sevgilim olacak ayıya sinirleniyorum!”

 

Durdu, yutkundu. Benim aksime fırçasını yavaşça kenarı koydu. Kaşlarındaki çatıklık usul usul düzelirken yüzünü silmeyi bıraktı. “Baa mı dedun oni?”

 

“He!” dedim daha fazla diklenerek. “Saa dedun oni. Hem az bile dedim, ayısın işte. Hatta romantikliğin yanından bile geçmeyen bir öküzsün!”

 

Bana doğru geldiğinde içimden bir besmele çekerken yutkunmayı da ihmal etmedim. “Oni değil,” dediğinde istemsizce geri gittiğim için sırtım duvarla buluşacaktı ki boyalı olduğunu hatırlayarak adımlarımı olduğu yerde tuttum. Al işte, yine kaçacak yer yok! Fırsattan istifade dibime kadar girdiğinde ters bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Gözbebeklerindeki mesut ifadeyi anlama çalıştım. “Sevgilim kısmını sormuştum. Baa mı dedun?”

 

Kollarımı küsmüşlükle birbirine bağlayıp bakışlarımı da yüzünden alarak dışarı çevirdim. “Kime diyeceğim? Tabii ki sana dedim.”

 

Ben ona bakmıyordum ama maşallah, o başını eğerek sokulabildiği kadar sokulmuştu bana. Nefesi saç diplerimde geziniyordu. “Sevgilin kurban olsun saa,” dediğinde en samimi sesiyle, içimden yumuşacık bir şeyler kopup gitti. Kalbim sıcacık oldu. Küçük bir kız gibi ellerimi birbirine çarpa çarpa yerımde zıplamak istedim. O ise içimdeki sıcak hissi gözlerine taşımıştı. Pembe boyalı yüzüme bakarken, bana gözleriyle gülümsüyordu. “İstediğin date olsun,” dedi biraz da böbürlenerek. “Sen iste, en kralına çıkarırım.”

 

Dizlerimiz iflas bayrağını çekmek üzere Meloş…

 

Yumuşayıp pamuk gibi olduğumda parmaklarımı çenemin altına birleştirdim ve kirpiklerimin altından erimiş halde baktım güzel yüzüne. “Ya… Çıkarır mısın gerçekten?”

 

“Heralde kizum,” dedi ciddiyetle. “Biz boş adam değiluz ha buraya.”

 

Kıkırdayıp omzuna vurdum. Cilve desen var…”Ne zaman?”

 

“Ne zaman, ne zaman?”

 

“Bu akşam uygun midur?”

 

“Bu akşam mı?”

 

“He.”

 

“Ay nayn!”

 

“Ne oldi?”

 

“Akşama kalmış şurada 7 saat.”

 

“Eee?”

 

“Nasıl hazırlanayım ayol 7 saatte? Kuaföre gitmem lazım bir kere?”

 

Durdu, bakışlarını yavaşça etrafta gezidrdikten sonra çok mantıklı bir soru sordu. “Hangi kuaföre?”

 

“Yani… Burda kuaför olmayabilir ama ilçede var. Oraya giderim. İlk date’mize hazırlıksız gelmemi bekleyemezsin benden.”

 

Gözleri saçlarıma çıktığında ve aklına bir ihtimal geldiğinde dudağının kenarı hoşnutsuzlukla kıvrıldı. “Saçlarına ütülemeyecekler inşallah?”

 

“Ütü mü?” Gülümseyecektim ki ciddi ciddi başını sallamasıyla epey sesli bir kahlaha attım. “Sanırım fön demek istedin.”

 

“He,” dedi huyrsuzca. “Adı her ne meretse.” Başını biraz daha eğdiğinde gözlerime büyük bir ricayla bakıyordu. Hatta neredeyse bakışlarıyla yalvardı. “Yaptırmayacasun?”

 

“Bilmem… Yaptırsam mı acaba?” diye sordum ama hiç öyle bir niyetim yoktu aslında. Zaten o bakışları uzun süre kandıramazdım. “Şaka yapıyorum, saçlarıma kime dokunmaz. Hatta…Ben bile. Bundan sonra bile dokunmayacağım onlara.” Neden bilmiyorum ama bu söylediklerim için bir parça utandığımı hissettim. Çünkü kendimle ilgili kararlarları uzun zamandır yalnıza ben alıyordum. Kimsenin fikrini sormaz, sorsam bile en sonunda yine kendi bildiğimi yapardım.

 

Özellikle de erkek arkadaşlarımdan herhangi birine ne giyeceğimi bile sormak şöyle dursun, fikirlerini söylemek istediklerinde bile önlerine set çekmiştim. Sürekli pembe giymemden şikâyetçi olanlar olmuştu ama yalnızca bir defa… İkincisi olmadan kapıyı göstermiş ve bir daha telefonlarını bile açmamıştım. Küçük yaşta yaşadığım o acı olaydan sonra hiçbir erkeğin üzerimde söz sahibi olmasına izin vermemiştim. Beni görünüşümle değerlendirme düşünceleri, bir kalıba oturma çabaları; sadece ihtimali bile midemi bulandırır olmuştu.

 

Ama şimdi… Tahir beni kıvırcık saçlarımla görmek istemesi sadece hoşuma gidiyordu. Beni olduğum gibi görmek istiyordu. Bunu açıklamasına gerek bile yoktu. Fazlasıyla hissediyordum. Beni daima pembeyle görmesine rağmen her gördüğünde sanki Dünyanın en farklı rengini giymişim gibi izliyordu. Ben neyi seviyorsam, o da onu seviyordu.

 

O hayran bakışları yüzüme dalmışken, başımı yavaşça omzuma yatırıp muzip gözlerle baktım. “Beni kızdırdığın zamanlar hariç tabii. Eğer beni hoşuma gitmeyecek bir şey yaparsan asker, saçlarımı öyle ütülerim ki pırasa bile yanımda daha kıvırcık kalır!”

 

“Öyle mi küçük hanım,” dedi üniversite zamanlarındaki gibi hitap ederek. Ve o da o zamanları hatırlamış olacak ki bir başka gülümsedi. Bakışları alnımda dolaşıtıkça bir şeyleri hayal ediyormuş gibi kısıldı gözleri ve birkaç saniye için başka bir zamana gittiğinde, “Kahküllerin,” dedi. Gülümsedi. “Alnını süsleyen kahkülleri vardı, altın sarısı. Güneşe çıktığında altın gibi parlardı.” Daha fazla gülümsedi. “Nasıl yakışırdı.”

 

“Çok mu yakıştırırdın?”

 

Bakışlarımızı yeniden buluşturduğunda kaldırdığı elinin başımı yanından duvara uzattı. “Çoktan da çok…” Ve eli duvarla buluştuğun anda yüzündeki tüm ifade ansızın kayboldu. Geri çekildiğinde avucu komple pembe boya içindeydi. Sırtımı yaslamaktan son anda kurtardığım duvardan elini kurtaramamıştı. Fazlasıyla dikkatli biri olduğunu biliyordum ama demek ki… Benim yanımda o kadar da dikkatli olamıyordu. İşte buna gülünürdü. Ben de güldüm. Hem de katıla katıla güldüm.

 

“Hay ben boyle işin,” diye söylenirken bir yandan da masadaki peçeteye uzandı. Ama ben elimi daha erken tutup peçeteyi çekip aldığımda bu defa sabırsız gözlerini bana dikti. “Kiz! Napaysun?”

 

“Hiiiç…” dedim peçeteyi arkama saklayarak. “Pembe sana çok yakıştı. Bence biraz daha öyle kalmalısın.”

 

“Oyle mi?”

 

“Hı hı, öyle.”

 

Üzerime doğru yürüdü. “Demek pembe baa çok yakişti.”

 

Geri geri yürüdüm. “Kesinlikle.”

 

Elini açıp önce boyalı avucuna sonra da bana baktığında aklıma gelen şey bedenime buz kestirdi. “Tahir…” dedim gözlerim büyürken. “Sakın!”

 

Gülümsedi, imalıydı. “Ne oldu öğretmen hanum? Az önce kıs kıs güleydun?”

 

“Ama şimdi gülmüyorum!” Ellerimi kaldırıp kendimi korumaya çalıştım ama nafile… Tahir’in karşısında hiç şansım yoktu.

 

Bir adımda üzerime geldiğinde hemen geri kaçtım ama nereye kadar? Belgeselde gibiydik; o avını köşeye sıkıştırmış koca kaplan, ben de kaçması gereken zamanda bn bön bakakalan şanssız antilop.

Attığı son adımla korkudan masaya çarptım. Ve olanlar oldu. Pembe boyalı avucu nazikçe yanağıma sürdüğünde sınıf bir anlığına sessizliğe gömüldü. Sonra ben çığlık attım.

“TAHİİİR! Allahın ayısııı! Naptın sen yaa! Mahvettin bütün makyajımı!” Elimle silmeye çalıştım ama muhtemelen daha fazla yaydım. En sonunda ona gözlerimi kısarak en öldürücü bakışlarımı attım. “Görürsün sen öklüüüüüz!”

“Hop,” dedi sırıtarak. “Pembe saa gerçekten yakışaymiş.”

Burada ayna yoktu ama yüzümün yarısının flamingoya döndüğünden emindim. Bir saniye durdum. Kafamın içinde muazzam bir plan yaptıktan sonra kovanın içindeki fırçamı kaptım. “Bunu sen istedin,” dedim ve üzerinden şapır şapır boya akan fırçayı Tahir’in kafasına şak diye çaptığımda adam donup kaldı.

Ben ne yaptım? Tabii ki kahkahayı bastım. “Pembe sana da çok yakışıyormuş yüzbaşı. Pembe kamujlaj düşünmez misin?”

Ben gülüyordum gülmesine ama o? Dudakları kıpırdamıyordu. Hiç hem de. Saçlarından yüzüne şıp şıp pembe boyalar düşerken gözü seğiriyordu vallahi… Ay! Birazcık abarttık galiba Meloş!

Önce yukarı baktı, sonra burnuna damlayan boyaya ve en son da bana... Bitmedi, tekrar damlalara. “Ula…” dedi kısık, boğuk ve biraz da tehlikeli bir sesle. “Şimdi ben saa buni ödetmez miyim!” diye yerinden ayrılınca hemen bir yolunu bulup seke seke yan sınıfa kaçtım. Peşimden geldi tabii. Geldi de laf mı? Uçtu peşimden uçtu!

Ay adam asker Meloş! Gücünün onda birini kullansa bile bizi havada dişleriyle kapar!

Öğretmen masasını aramıza aldığımda başladık dönmeye. Ama nasıl dönüyoruz. Bir o taraftan dönüyoruz, bir bu taraftan dönüyoruz. Bir sağa bir sola, bir sağa, bir sola… O esnada da kurban olayım acı bana ben ettim sen etme, bakışlarımı atıyorum ama nafile.

“Şimdi…” dedi başını iki yana sallayarak. Masanın üzerine de bir eğildi ki; essale…. Ay adam dağda düşman kovaliyor sanki. Tüfeği yanında olsa tarayacak beni mübarek! “Seni o boya kovasına sokmamam için tek bir sebep söyle bana.”

Sokacak, vallahi da billahi de sokacak Meloş. Öyle bir sokacak ki hem de iki gün pembiş pembiş işeyeceğiz.

“Şey…” Hadi Meloş, paçamızı kurtaracak mucizevi bir plan yapabiliriz kızım! “Aaa(!) şu gelen binbaşı değil mi?” deyip kolumu rasgele cama uzattım. Ve mucize gerçekleşti.

Bir an durdu. Ciddileşti. Refleksle başını pencereye çevirdi. Ben mi? ROKET!

Kapıya doğru fırladım. Ama… Kapının önünde sert bir beden vardı. Çarpıştık. Ben savruldum. Popişim yere yapıştı. Onurum biraz daha uzağa yuvarlandı.

Çaptığım beden Serhan’a aitti ve ne yazık ki ona çarpan sadece ben değildim. Elimdeki fırça da çarpmıştı ve an itibariyle Serhan da en az komutanı kadar pembeler pembesiydi.

Cennet Mahallesindeki Pembe’den bile daha pembeydi vallahi.

Suratına yediği fırça darbesiyle bir süre gözleri kapalı kaldığında ve arkasından gelen Sıla onu öyle görüp kalakaldığında dizlerimin üzerine doğrulup sızlayan popişimi sıvazladım.

“Serhan…” dedi Sıla gülmemek için dudaklarını dişleyerek. Ama olmadı. Serhan gözlerini açtı. Pembe kirpiklerinin arasından Sıla’ya baktı. Sıla koptu. “AY ÇOK A—AA—AFEDERSİN!” diye karnını tutarak gülerken. “Çok şirin olmuşsun!”

“Öyle mi Sıla?” diye sordu, gayet ciddi. “Bir de sen de deneyelim ? Bakalım bana yakışan sana da yakışıyor mu?” Cevabı beklemedi, elimdeki fırçayı kapıp Sıloşun suratını duvar boyar gibi boyadığında tam kahkaha atacaktım ki… Atamadım.

Çünkü o sırada belimden ve bacaklarımdan kavranmak suretiyle havaya kaldırılmış, hızlı adımlarla yan sınıfa taşınmış ve boyalı duvara böcek gibi yapıştırılmıştım.

“TAHİİİİİR!” diye bağırdım cama yapışan Recep İvedik gibi suratımın izini duvarda bıraktıktan hemen sonra. “Seni var ya mahvedeceğim! Sana öyle bir boya banyosu yaptıracağım ki iki önümüzdeki iki hafta baktığın her yeri pespembe göreceksin!”

Ben küçücük okulun içinde Tahir’i kovalarken Serhan da Sıla’yı yakalamanın peşindeydi. Sıla, garibim, ellerini mavi boyaya batırmış kendisinin iki katı ebatlarındaki Serhan’a yaklaşırsan yakarım, bakışları atarken orangutana kafa tutan fare yavrusu gibi göründüğünü bilmiyordu tabii.

Ama azimli kız! Serhan onu Allah yarattı demeden pembe bir kurbağa yavrusuna çevirdikten birkaç dakika sonra Serhan’ın sırtına atladı. Boyalı ellerini suratına yapıştırınca, zavallı Serhan pembe mavi renkleriyle yanıp sönen pavyon lambasına döndü.

Baktım yöntem işe yarıyor ben de ellerimi mavi boyaya daldırdım. Aynı şekilde Tahir’in sırtına atladığımda kendini korumak yerine düşmemem için beni bacaklarımdan tuttu. Sonuç? Savumasız kaldı ve ben de bu savunmasızlıktan faydalanarak ellerimi suratına sürdüğümde şiveli olarak küfetti ama ne söylediğini tam anlayamadım.

Bir saniye sonra Serhan kovayı kaptı. İki saniye sonra Sıla da pembeden nasibini aldı.

“YA SERHAN AŞK OLSUN AMA YA!”

“Sen istersin de olmaz mı güzelim,” deyip Sıla’yı kucakladığında zavallı ev arkadaşımda benimle aynı kaderi paylaşarak ayaklarının yerle bağlantısını ikinci bir emre kadar kaybetti.

Sonra mı? Ben kaçtım Tahir kovaladı. Sonra ben yine kaçtım, Tahir yine kovaladı. Hatta bir ara ben kaçtım, Tahir hiç sıkılmadan, hiç yılmadan, sanki sabah sporu yapıyormuş gibi bir daha, bir daha kovaladı.

En sonunda sınıftaki işimizi bitirip nefes nefese muşambananın üzerine çöktük. O hengamenin ortasında Sıla’nın evden getirdiği peynir, zeytin, domates gibi kahvaltılıklarla karnımızı doyurduk. Öylece gazetelerin üzerinde, yüzümüz, gözümüz, kısaca her yerimiz boya içindeyken domatesi bölmeden dişleye dişleye yedim.

İnşaatın ortasında öğle paydosunda yemek yiyen Malacı İbrahim Usta gibi hissediyordum kendimi. Hani üstü başı harç içinde, yorgunluktan ölmüş bitmiş ama birazdan Urfalıyam Ezelden(!) söyleyerek mala yapacak kadar da keyifli.

İşte ben de Malaacı İbrahim kadar keyifliydim. Çünkü… Hayatımda yediğim en eğlenceli yemeği yemiştim.

Ve okuldaki işimizi bitirip dışarı çıktığımızda Tahir bayalı yüzünü bana çevirdi ve sessizce elini uzattı. Hiç düşünmedim parmaklarının arasından parmaklarımı geçirirken. Elim nasırlı avuçlarında kaybolurken, Dünyanın en korunaklı yuvasındaymışım gibi sıcacık hissettim.

Ve biz iki sevgili, tıpkı önümüzde yürüyen Serhan ve Sıla gibi elele eve doğru yürürdük.

Kalbim, hayatında ilk kez sevgilisinin elini tutarak yürüyen bir kızın kalbi gibi çarpıyordu; heyecanlı, şaşkın ve fazlasıyla canlı. İkimizin de başı öndeydi ama gülüşlerimiz saklanacak gibi değildi.

Bahçe kapısına ulaştığımızda durdu. “Melek,” dedi. Kahve gözlerine düşen akşam güneşi, irislerindeki kızıllığı parlattığında gözlerini gözlerime dikti. Yüzüme düşen boyalı bir tutamı parmağıyla usulca kenara aldığında, “Benimle date’ye çikar misun?” diye sordu.

Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim. Başımı salladım. “Çıkmaz mıyım hiç?”

“Bu akşam?”

Yedi saatte hazırlanamayacağımı düşünüp mızmızlanan ben, o bana böyle bakarken hazırlanamam için kalan birkaç saati önemseyemedim. “Bu akşam.”

Kontrollü bakışları çevreyi taradığında, bizi korumak için etrafta bulunan ne kadar asker varsa gözleri önüne döndü. Bir anda beni arabasının arkasına çekti ve tek koluyla belimi sardığında sıcak nefesini yüzüme yanaştırdı. “Bu akşam,” dedi bu kez fısıltı halinde. “Bu akşam benim için hazırlan, yavrum.”

Bölüm : 17.12.2025 19:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...