29. Bölüm

(27) Ben Ağlamıyorum Kirpiklerim Duygulandı

Durumavii
durumavii

 

27. BÖLÜM:

 

“Ben Ağlamıyorum, Kirpiklerim Duygulandı”

 

Sabahlar yatağımda kedi gibi uyanmayı severdim. Böyle kıvrıla kıvrıla, elimin tersi ağzıma kapanırken nazikçe esneyerek… Çok uzun zaman önce İzmir’deki odamın penceresi için karartma perdelerimi de bu yüzden yaptırmıştım. Özel yapım oldukları için yalnızca pencereye bakan tarafı siyahtı ve ben daima şeker pembesi tarafını görürdüm. Çünkü sabahları uyandığımda, bir güneşin yüzüme vurmasından hoşlanmazdım bir de Hıyar Can’ın böğürtülerinden… Perdeler güneş ışığını önlüyordu da sabahları megafon yutmuş bir lemur edasıyla böğür böğür böğüren kardeşime kimse engel olamıyordu ne yazık ki…

 

Daha küçük yaşlarımda hoşuma giden ise saçlarımın okşanmasıydı. Bayılırdım uykuya dalarken babamın ya da annemin saçlarımı okşamasına… Çoğu zaman babamın işi olduğundan annem yapardı bunu ama bir zaman sonra onun da saçlarımı okşama süresi giderek kısalmış ve sonra toz bulutu gibi kayıp gitmişti. Bir iki mızmızlanmıştım ama kabullenmem zor olmamıştı. Sen artık büyüdün demişti, annem. Büyük kızlar öyle her gece saçlarıyla oynatmaz.

 

Tam da bunu söylediği gece, ben uyurken saçlarıma dokunduğu son gece olmuştu. O yaşlarda çoğu çocuk gibi bir yetişkinin ağzından büyüdüğümü duymak hoşuma gitmiş, hakkını verebilmek için saçlarıma dokunan ellerden yaşıma yakışmayan bir olgunlukla feragat etmiştim.

 

Ama şimdi… burada, bir Karadeniz yaylasında sabah güneşi ahşap pervazların arasından süzülüp yüzüme vurduğunda, yüzümü başımın altındaki Kaf Dağlarına gizlemedim. Evet, artık bundan emindim. Bu adamın göğsü kesinlikle şu karşıki dağlarla kapışırdı. Bu girintiler, bu çıkıntılar, bu coğrafi çeşitlilik… Olsa olsa doğal sit alanıydı, koruma altına alınması gereken bir jeolojik oluşumdu! Tabela falan da asabilirlerdi hani kıyısına köşesine; ağzınızın suyunuzu akıtmak serbettir ama çok dokanmayınız(!) Tahir’in göğsü sıradan bir göğüs değildi. Öyle olduğu söyleyen, hatta ve hatta ima eden çarpılır kalırdı vallahi! Zira dışarıdakiler göğüsse, benim başımın altındaki neydi? Ya da başımın altındaki göğüsse, dışarıdakiler neydi?

Ayrıca insan buraya sadece başını koyunca uyumak istemezdi ki, yerleşmek de isterdi. Ev bark yapardı buraya! Bir soba kurar, çay demler, üzerinde kestane pişirirdi! Eh, ben de zaten sadece uyumamıştım. Resmen iskan alıp rezidans dikmiş gibi dört kolla sarılmıştım.

Soba sönmüş gibiydi, burnumun ucunun hafifçe soğunu hissediyordum ama halimden şikâyetçi kesinlikle değildim. Dün gecenin sıcaklığı hâlâ tenimdeydi; soba sönmüş olsa bile sıcaklığı iliğime kemiğime kadar işlemişti sanki. Dün gecenin izleri sağa sola dağılmıştı; sobanın dibine kadar yuvarlanan ve yanındaki odun dolu kovaya çarparak durabilen şarap şişesi, yuvarlanırken içinden taşan şarabın ahşap zeminde koyu koyu kurumuş izleri, onun botları, benim topuklu ayakkabılarım ve… giysilerimiz.

Her şey düzensizdi, dağınıktı. Ama tuhaf bir şekilde yerli yerindeydi. Hatta… Ben böyle güzel dağınıklık görmemiştim. Mesela dün gece üzerinde jilet gibi duran gömleğinin şimdi yerdeki kırış kırış duruşunu oturup saatlerce izleyebilirdim. Oysa sızmadan biraz önce yaşanan son anlar hafızamda silik silikti. Ne kadar güzel olduklarını hatırlıyordum, o his içimde yer etmişti ama görüntü olarak pek de net değildi.

Güneş yüzüme usulca dokunurken, saçlarımın arasında sevgilimin okşarken uyuyakaldığı için orada unuttuğu eli ve belimde ise uykunun bile gevşetemediği sahiplenici tutuşu vardı. Sevdiğim gibi, kedi gibi yavaş yavaş uyandım, siftine siftine…

O kadar mutluydum o kadar mutluydum ki şayet ben bir kitap karakteri olsaydım, bu mutluluğumu yazar bile bozamazdı.

 

Uyandığını saçlarımın arasındaki eli yeniden saçlarımı okşamaya başladığında anladım. Usul usul, tekrar uykuya dalmamı sağlayabilecek kadar huzurlu dokunuşlar… Başımı kaldırmadan gülümserken, pembe simli ojelerimle boyadığım, uçları sivri tırnaklarımı yavaşça göğsünde gezdirmeye başladım. “Günaydın.”

 

Önce nefesini hissettim saçlarımın arasında sonra da tam başımın üzerine dudaklarını bastırdı. “Günaydın mı?”

 

“Hı hı. Baksana,” dedim dizimizdeki pencereden vuran güneşi gözlerimle göstererek. Manzaramız alabildiğine dağ, ormanlar, biraz kar ve bolca güneşten ibaretti. “Güneş neredeyse tamamen doğdu.”

 

Belimdeki eli yavaşça karnımın üzerine doğru ilerlediğinde irkilmedim ama ürperdim. Gece boyu aynı yerde duran eline tenim öyle alışmıştı ki, ayrılmasıyla buz tutması bir olmuştu sanki. Ve karnım parmak uçlarını tattığında, kasılarak geri çekildi. Olan azıcık ayva göbeğim de kaybolup gitti.

 

Kaybolan sadece göbüşüm değildi tabii… Sözlerim de dilimin ucundan uçup gitmişti, yanaklarım saniye saniye ısınmış, kollarının arasına daha bir sinmiştim. Çünkü… üzerimizde sadece yorgan vardı. Ama sadece yorgan vardı.

 

Yani en azından benim öyleydi. O benden daha şanslıydı çünkü altındaki tek parça hâlâ onunlaydı. Bu durumda şanssız olan ben oluyordum.

 

Hoş geldin ailemizin fin fin fingirdek Meloşu… Ayrıyetten, çüşünüz!

 

Ay ama fingirdek ruhum ortaya çıkmasın da ne yapsın ki? Böyle bir adamla bu halde yorganın altında, o kaslı kollar dolanmış her yerime… Biz de burada taş değiliz, can bu da yani!

 

“Doğmuş mu güneş?” diye sorunca sabah mahrumu sesiyle, “Hı hı..” diyerek salladım başımı. “Bak bakalım buraya.”

 

Ay… Şişti mi acaba gözlerim? Daha da fenası çapak falan var mı ki? Olmasın. Böyle güzel bir sabahta rezil olmayayım, ne olur!

 

Bu yaşıma kadar güzel görünmeye hep çok özen gösterir, bunun için harcadığım vakit ve nakite asla acımazdım. Hayatımın son zamanlarında, zaman harcamaya değecek daha kıymetli şeyler olduğunu anlamıştım ama şimdi Tahir’e güzel görünmek istiyordum. Beni hep en güzel halimle görsün istiyordum.

 

“Bakayım,” derken tereddütle kaldırdım başımı. Yüzlerimiz birbirimizin görüş açısına girdiğinde, saçları kısacık olduğu için dağılmaya fırsat bulmamıştı belki ama göz kapakları hafifçe şişmiş, dudakları da dün geceki münasebetimizi ele verircesine kızarmıştı. Ve bu haliyle kusursuzluğun başka bir boyutuna konumlanmıştı. Güneş ışığıyla toprak rengine kadar açılan gözleri yüzümde dolaşırken, onun kadar şanslı olup olmadığımı sorgulamayı bıraktım çünkü, onun kadar şanslıymış gibi bakıyordu.

 

“Haklıymışsın,” dedi hayranlıkla yüzümde gezinen gözleri kısılırken. “Güneş doğmuş. Gözlerimin önünde, ışıklarını saça saça doğmuş hem de. Güneş bu sabah pek bir insafsızmış.”

 

Öpmek için yaklaştı ama burnu kahküllerime dokununca gülümseyerek onları araladı, öyle öptü alnımdan.

 

Dudakları alnımda olduğu sürede gözlerim de kendiliğinden kapandı. Ardı pespembeydi, böyle simli simli… Gözümün önünde pembe kelebekler kanat çırpıyordu, bir de midemdeki boşlukta…

 

“Nasılsın?” diye sorduğunda, dudaklarında tatlı bir gülümseme ama gözlerinde ciddiyet vardı.

 

İçimdeki fin fin fingirdeği ele vermemek için bundan daha iyi olmamıştım erkekim(!) demedim tabii.

 

Gecenin geri kalanında sızıp kalmasaydım ve biz seninle başladığımız yaramazlığın sonunu getirseydik daha iyi olabilirdim, de demedim.

 

Seninle bir partiden diğerinin kollarına koşsaydık, ihtiraslı gecenin kucağında cayır cayır yanarken sabahlara kadar… öhm(!) Demedim.

 

Diyebilirdim ama… demedim.

 

Onun yerine uslu bir kız olup, “İyiyim,” dedim ve başımı eğip Kaf Dağlarına sindim. “Sen nasılsın?”

 

“Daha iyi olmamıştım ama daha iyi olacağım.”

 

O ne dedi öyle ya? Fesat anlamalı mıyız, Meloş?

 

İç ses fesat anlamaya yeterince müsaitti ama edepli yanım bir utandı, başımı kuma gömer gibi gömdüm göğsüne. Utançtan yani.

 

“Üçüncü kadeh sınırım diyordum ama galiba ikinciyi de içmemem gerekiyormuş. Baksana, sızıp kaldım.”

 

“Üçüncü kadehi içmemen konusunda hemfikirim,” dedi. Nasıl demesin? “Ama iki kadehle bir başka çekicisin.”

 

Kıkırdarken parmaklarım göğsünde gezinmeye devam etti. Nasıl da memnundan halimden… “Yine de ikinci kadehi bitirmeden dursam daha iyi.” Sızıp kalmak istemiyorum çünkü. Dün gece sızdığım için neleri neleri kaçırdım…kim bilir? “Bir şey sorayım mı?”

 

“Sor güzelim.”

 

“Dün gece şu arkadaşından bahsetmişti. Neydi adı…” Bal gibi de hatırlıyordum. “Hah, Zerrin. Bu konuları konuşmak istemediğini biliyorum. Sadece amacınıza ulaşıp ulaşmadığınızı merak ettim.”

 

Cevap vermeden önce bir süre düşündü ve bunu yaparken, bir eli saçlarımı, diğeri çıplak karnımı okşamaya devam etti. “Kuyruğundayız,” dedi sonra. “An meselesi üzerine basmamızın.”

 

“Sonra gidecek mi Zerrin?” diye sordum ama yanlış yoldan sorduğumu fark ettiğim için hemen çevirmeye çalıştım. “İşi gücü vardır sonuçta. Bir süredir buralarda.”

 

“Aslında şu an burada değil.”

 

“Nerede peki?” Hemen cevap vermemesi, bunun gizli bir bilgi olduğunu düşündürdü. Sonuçta Zerrin de bir askerdi ve gizli bir görev için bir arada olduklarını az çok biliyordum. Atacakları bir sonraki adımın gizli kalması da önemliydi. Bana güvenmediğini düşünmedim. Ama sessiz kalmakta haklıydı çünkü yerin kulağı mutlaka vardır. “Tamam, önümüzdeki günlerde fazlasıyla meşgul olacağını şimdiden anlıyorum.”

 

Ben konuyu kapattım ama süren sessizliği bir şeyler olduğunu anlatıyordu. Birkaç dakikanın ardından, “Melek,” dedi. “Bana istediğin her şeyi sorabileceğini biliyorsun, değil mi?”

 

Evet, ona işi dışında her şeyi sorabileceğimi biliyordum. Sormak istediklerim, dilimin ucuna kadar gelenler de vardı ama… Çekiniyordum azıcık. “Ben… Ben aslında neler yaptığını merak ediyorum. Üniversiteden sonra yani.” Benden sonra yani…

 

İlk kez birlikte, bu yakınlıkta uyandığımız bir sabahta sorulası soru muydu bu, anlayamadım ama içimde bir süredir duruyordu bu soru. Dünden beri de zihnimin baş köşesine ilerlemiş, bozuk bir florasan lamba gibi ışıklarını titretip duruyordu.

 

“Zamanımın da düşüncelerimin önemli çoğunluğu dağlarda geçti,” dedi sitemsizce. “İşime odaklandım. Sınavlara girdim, gönüllü operasyonlara katıldım. Çalıştım, daha fazla çalıştım. Bazı geceler hiç uyumazdım ama işime geliyordu. Başımı yastığa koyduğumda yorgunluktan düşünmeye fırsat kalmıyordu, uyuyup kalırdım.”

 

Daha birkaç cümle ancak kurmuştu oysa ki, neden boğazımın tam ortasına büyük bir yumru oturmuştu ki? Bu soruyu sorarken alacağım cevabı de pekala biliyordum üstelik. O günden sonra güneşli günlere koşmadığını bildiğim gibi… Galiba bizzat ondan, onun sesinden dinlemek sandığımdan daha ağır gelmişti. Yaşadıklarını doğrudan anlamak değildi bu, gözümün önünden gelip geçmesine sebep olmuş gibiydi.

 

Derince içimi çektiğimde eli karnımdan belimin diğer yanına uzanıp bedenimi kendine çevirdi, yasladı ve beni daha sıkı tuttu. “Şşş… Sana bunları üzül diye anlatmıyorum, öğretmen hanım. Sordun, söylüyorum. Tercihler sahiplerine aittir. Asker olmak da çok çalışmak da benim tercihimdi.”

 

Başımı salladım yavaşça. Yutkundum ama o yumru yerinden oynamadı. “Sonra,” dedim, avucumu göğsüne bastırıp, kalp atışlarımı avucumda hissedersem dinlemek daha kolay olur diye düşündüm. “Sonra ne oldu?”

 

“Sonra…” Gözlerimi kapattım, vurulduğu zamanı anlatacak sandım ama o saçlarımı karıştırıp, “Görmey misun kizum?” diye takıldı. “Yüzbaşı oldu sevgilin.”

 

Burukça gülümsedim. “Hızlı geçtin yüzbaşı?” Başımı kaldırıp, belki biraz puslanmış gözlerimi yüzüne diktim. O tavanı izliyordu ama benim aksime yüzünde, annesi şu an bizi bassa

-ki yapmadığı şey asla değil- yerinden ayrılmayacak bir huzur vardı. “Başka şeyler de oldu, biliyorum ben.”

 

Bakışlarını yavaşça aşağı indirip, bana kirpiklerinin altından baktığında dudağının bir kenarı kıvrılsam mı yoksa ciddi mi kalsam diye düşündü, kaçmadı gözümden. “He anladum ben seni,” dedi ciddi bir ciddiyetsizlik eşiğinde. “Sen benim manitaları soraysun?”

 

Birden… Sadece bir saniye içinde, asla daha fazla değil, öyle bir sinir akımı geçip gitti ki içimden, nimet falan demedim, kaldırdığım elimi şak(!) diye indirdim karın kaslarının üzerine. “Seni dağ ayısı seni! Seni dişi görünce kuduran azgın gergedan seni!” Başımı kaldırmaya çalıştım ama ıh ıh… eliyle okşadığı saçlarıma bu kez baskı uygulayıp izin vermedi. “Demek manitalar, he! Alsana manita!” Motora bağlamışım gibi ardı ardına indirdim tokatlarımı neresine denk gelirse. Heceleye heceleye dövdüm. “Alsana ma ni ta!”

 

“Dur kız!” dedi, demek zorundaydı zira kalkmama engel olabilirdi ama sağına soluna inen tokatlarıma asla! “Melek!” dedi gülerek. “Ellerini acıtacaksın, dur.”

 

“Ellerimi acıtacakmışım! Çok da umrundaydı dimi! Manitalarmış.” Vurdum. Bir tane daha vurdum, bir tane daha. Oh! Ellerim dert görmesin. Gerçi görüyordu ama… Camışın kasları öyle sertti ki neresine vursam benim narin avuçlarım sızım sızım sızlıyordu. “Ayısın Tahir! Sen var ya oğlum!” derken sadece bir saniye için durdu ellerimden biri ve işaret kalkan işaretparmağım ona doğru salladı. “Gördüğüm en büyük camışsın. Hatta ve hatta camışların efendisisin!”

 

İltifat etmişim gibi gülmesin mi bir de? Başını geriye atıp kahkaha attı beyefendi. Eh! Bu beni daha fazla sinirlendirdi tabii. “Gülme be! Ne gülüyorsun! Şu an var ya…” dedim dişlerimin arasında. “Üzerine çıkıp tepinmek istiyorum!”

 

Her ne olduysa onun tarafından bileklerimden yakalandığımda, tokatlarım boşluğa doğru savruldu ama bu uzun sürmedi. Birdenbire bedenim devrildi ve sırtım yatağa yapıştığında, Tahir’i üzerimde buldum. Hem de… Gülümsemesi dinmiş, gözleri de pek bir ciddiyetle bakar vaziyette. “Ne yapmak istiyorsun?” dedi alçak ve dün gecenin esintisini içine hapsetmiş bir sesle. “Bir daha söyle.”

 

O böyle bakarken bir yandan da düşündüm mecburen. Ne demiştim ben az önce? Hah! Üzerine çıkıp tepinmek istiyorum, demiştim. Ne vardı ki bunda bu kadar? Kızan her insan onu kızdıranın üzeirne çıkıp tepin-

 

YOK AMA ARTIK!

 

Sahiden bunu düşünmüş olamaz, değil mi Meloş? Eğer öyleyse… yüzbaşının içinde çok fena şeyler var. Gerçi dün gece bir kısmını tecrübe ettik ama…

 

“Sapııııık!” diye cırladım, eş zamanlı olarak bileklerimi kurtarmaya çalışma ama yok, bileklerim onun tarafından sağlam bastırılmıştı başımın üzerine. “Sen sadece ayı değilmişsin, aynı zamanda sapık bir ayımışsın!”

 

Güldü, sadece dudaklarıyla. Gözlerinde tutku denen o duygu naralar atıyordu. Zira göğsü göğsüme yaslanmıştı, ben çırpınıyorum ve… arada hiç engel yoktu. “Sakin, yavrum,” dedi ukalalıkla. “Daha sapık yanımı da görmedin halbuki.”

 

Yani… Bu görmemiş halimiz mi? Peki…

 

Derhal bakışlarımı kaçırdım ama sadece bakışlarla olacak iş mi? Halim fena, halim duman, halim evlerden ırak…

 

“Şey,” dedim az önce Ali kıran başkesenlik yapmamışım gibi. Oldukça minnoştum. “Ben acıktım da.”

 

Benim aksime onun bakışlarını üzerimde hissediyordum ve içimden bir ses, görüş açısının sadece yüzümle sınırlı kalmadığını söylüyordu. Üzerimizdeki beyaz yorgan da hainlik ederek iyice kaymıştı zaten. Yanaklarımın kıpkırmızı olduğundan da emindim. Hiçbir şey benden yana değildi yani! Ama en büyük düşmanım nefesiydi. Boynuma boynuma esen ılık nefesi…

 

“Ben de,” dediğini duydum ama… o nasıl bir ses?

 

Az önceye kadar burnum ucu hafif hafif üşümeye başlamıştı ya hani… Şimdi ışık hızıyla sıcak basmıştı. Sadece burnuma da değil, tüm bedenime! O değil de… Dudakları da yamacıma yamacıma bir yaklaşıyordu sanki? Güzel de yaklaşıyordu ama… Sabahın da körüydü! Her insan gibi benim de ağzımın zift gibi olduğu saatlerdi. Film karakteri olsaydım sabah uyandığımda bile çiçek bahçesi gibi kokan ağzımla muhteşem erkeğimi öperdim ama olmaz, şu an… mümkün değil. Aramızdaki iki parmak mesafe kala ağzımı kapatıp, “Olabilemez!” dedim. Avumucumun baskısıyla sesim de boğuk çıktığında neden, der gibi baktı. “Dişlerimi fırçalamam lazım,” dedim ama muhtemelen doşloromo forçolomom lozom, gibi çıktı o da.

 

Tam da o an evrenciğim sesimi duymuş gibi telefonu çaldı. Onun dikkati yerdeki pantolonuna giderken -çünkü telefonu cebindeydi- ben fırsattan istifade altından sıyrılıp giysilerimi aramaya başladım. Buldum da… Taaa(!) kapının yanında. Adam o şehvetle nasıl fırlattıysa artık bizim kıyafetleri, uzaya gitmediğine şükretmeli. Ben de ne yapayım işte? Beyaz gömleğine uzanıp üzerime geçirdim.

 

Sabahları ağzımız filmlerdeki kızlar gibi çiçek bahçesi kokmuyor belki ama sevgilinin gömleğini giyme konusunda o kızlardan eksiğimiz yok neyse ki Meloş!

 

Ben düğmelerimi iliklerken o da benimkileri kıskandıracak kadar sıkı olan kalçalarına pantolonunu çekti, cebinden telefonu çıkardı. Açıkcası çok da açmaya hevesli görünmüyordu ama ekranda yazan isim önemli birine ait olacak ki adımları dış kapıdan taşarken, “Zerrin?” dediğini duydum.

 

Zerrin mi?

 

Kadın kendisinden bahsettiğimizi hissetti mi ne yaptı bilmem ama sabahın köründe aramasının muhakkak bir nedeni olmalı. Tahir de sanki bu telefonu bekliyormuş gibi hızlı adımlarla dışarı çıkmıştı ve pencereden gördüğüm kadarıyla adımları dün gece oturduğumuz masanın berisinde gidip gelirken, kaşları da gergindi. Bu önemli görüşme uzun sürmedi. Telefonu yerine koyduktan sonra adımları odunluğa yöneldi. Pencerenin önünden ayrıldığımda karnım kazınıyordu. Gerçekten acıkmıştım. Ama önce dişlerimi fırçalamalıydım. Çantamı alıp alıp yukarıdaki banyoya çıktım. Lavabonun üstündeki çiviye asılmış plastik kenarlı aynaya baktığımda yüzümdeki gülümseme başka bir ayna gibi çatırdadı.

 

Bu ne ayol? Bir makyaj akar da bu kadar akar mı? Rimelim gözlerimin altından başlayıp yanağıma doğru yol olmuş resmen! Ya allığıma ne demeli? Allıksın sen, ne işin var çenemde! Ve rujum mu? Dudağım dışında her yerde!

 

Neyse ki tedarikli bir insandım da çantamda her bir şeyim vardı. Önce makyaj temizleyici toniğimi çıkardım, cildimi ova ova güzelce temizledikten sonra yıkayıp, kurulayıp nemlendiricimi sürdüm. Cildim oh be, dediğinde acele etmeden dişlerimi fırçaladım. Sonra dudaklarımı gerip dişlerimin önce sağ sonra da sol tarafına baktım, kabaca gıcır gıcır olmuşlardı. Ama makyajım olmayınca rengim de bir solmuştu tabii. Anında müdahale… Tahir’in son aldığı şeker pembesi, parlak bitişli ruju güzelce sürüp yedirdikten sonra aynada kendime göz kırtım. Normalde kendimi yalnız bir rujla beğenmezdim ama şimdi iyi göründüğümü düşünüyordum. Bu iyi görüntüye saçlarım da eşlik etmesi için parmaklarımla taradım, kalın bir örgü haline getirip gömleğin sol omzundan uzattım. Bir süre sonra banyodan çıktığımda, önce merdivenleri inerken sobanın harıl harıl yanan çıtırtılarını duydum. Hemen sonra çıra kokusuyle birlikte sıcaklık yüzüme vurdu.

 

Tahir, orada, sobanın başındaydı. İki ayrı sahanda tereyağını eritiyordu; biri sabahın bereketine, diğeri tereyağının kokusu yayıldıkça kabaran iştahımıza göz kırpar gibi ağır ağır çözülüyordu. Divanın önüne serdiği kırmızıyla mavinin iç içe geçtiği ekoseli sofra bezinin üzerine yerleştirdiği sinide her şey yerli yerindeydi; iki ince belli çay bardağı, iki tabak, iki çatal… Terayağı ağır ağır erirken, çay suyu da kaynamak üzereydi. Yumurtalar kenarda heyecanla pişmeyi beklerken, bir başka köşede mısır unu hazır olda duruyordu.

 

Basamaktan inerken adımlarımı bilerek yavaşlattım. Karşımdaki manzarayı aceleye getirmek istemedim. Pantolonunun üzerinde yalnızca atleti vardı. Omuzları ve sırtı penceren vuran sabah ışığını tamamen karşılamıştı. Muhtemelen etrafına bakınmış, gömleğini aramış ama bulamamıştı. Bulması an meselesiydi. Tahta kaşığı kalıp halindeki yağa saplayarak sahanın oval köşelerinde gezdirirken işine tamamen odaklanmış görünüyordu. Zaten yaptığı her işi özenle yapardı, hepsinin de hakkını verirdi.

 

Tereyağının fazla olduğu sahana mısır ununu döküp kavurmaya başladı. İşte o kavurma işinin bir yerinde gözleri aradığını bulmuş gibi beni buldu. Göz göze geldiğimizede önce tebessüm etti. Sonra bakışı gömleğe indi. O tebessüm az biraz orada kaldı. Ama bakışı biraz daha aşağı kayıp da gömleğin kalçamın altında bitip açıkta bıraktığı bacaklarıma vardığında… Ademelmasının boynunda ağır ağır hareket ettiğini gördüm.

 

“Günaydın,” dedim gülümseyerek, adımlarımı yeniden ona doğru götürürken. Sobanın bir yanında da ben durdum. Buz gibi suda üşüyen, kızaran ellerimi sobanın sıcağına uzatıp, kuru bir günaydından daha fazlasını hak ettiğine karar verdim. “Günaydın, sevgilim.”

 

Omuzları bir anlığına gerildiğinde tahta kaşığın sahanın kenarına vuruşu yarım kaldı. İfadesi başka bir boyuta uğradığında dudaklarının gülümsediğini söyleyemezdim ama gözbebekleri…onlar kahlahalar atıyordu.

 

Bakışı önce yüzümde durdu. Sonra ellerime indi. Sonra yine yüzüme çıktı. Az önceki ne ki? Ademelması öyle bir belirginlikle boğazından geçip gitti ki ordan başka bir yere odaklanamaz oldum. Derin, sessiz bir nefes alırken, “Ne dedun?” diye sordu yavaşça. Ve dudakları da gülümsedi. “Baa mı dedun oni?”

 

Kıkırdadım yüzüne bakarken. “He. Saa dedum oni.”

 

Belimden kavrayıp beni kendine yapıştırdığında dudaklarımı birbirine bastırıp gülüsememi zapt etmeye çalıştım. O ise hâlâ gülümsüyor ama pek de bir ciddi bakıyordu. “Oy…” dedi içli içli. “Yaktın evimi barkımı be kizum.”

 

Sobadan gelen cos(!) sesini ben duydum ama gözünü benden alamadığına göre o duymamış olacak ki tepki vermedi. Parmak uçlarımda yükselip olanca muzipliğimle dudaklarına küçük bir öpücük bıraktığımda, “Sen bana yanarken tereyağı da boş durmuyor,” dedim. Sersemledi. Anlamadığını bakışlarından anladım. “Tereyağı diyorum,” deyip sobayı gösterdiğimda yumurta için erittiği terayağının renginin kızıla döndüğü görmesiyle sahanın sapından tutup çekmeye çalıştı ama eli yandı tabii. Ufak bir küfür eşliğinden yanan elini dudaklarının arasına aldığında, bir bez aradı. “Gülme!” dedi tatlı kızgın. Aradığı el bezini bulup sahanı kavradı, sobayı taşıyan mermere bıraktı. Mahir bir adamdı ama şu an beceriksizlik konusunda benimle yarışırdı. “Akil mi bıraktun adamda? Gülme da!”

 

O sahana üflerken elimi ağzıma kapattım ama o kadar komik görünüyordu ki yine de gülümsememi durduramadım.

 

“Durma orda oyle,” dedi bana bakmamaya çalışarak. Eveti bunun için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Kolunu sertçe mutfağa uzatıp, “Git peynir zeytin bir şey getur,” diye buyurdu beyimiz. “Boş boş dikilme oraya. Hayde!”

 

Gülerek açık mutfağa ilerleyip peynir bidonunu almak için eğildiğimde, “Uyy…” dediğini duydum. Ve baktığım gibi kaçırdı bakışlarını benden. Bu defa direkt arkasını döndü.

 

“Sen eğilirken bana mı baktın?”

 

“Ne bakacağum saa? Gözüm takıldı oyle.”

 

“Gözün takıldı?”

 

“He. Yoksa niye bakayum o yuvarlar, o taş gibi kalçalaruna?”

 

Gözlerim kocaman açılırken o kadar utandım ki gülemedim daha fazla. Derhal önüme dönüp bidondan bir kalıp oeynir çıkardım, tabağa koydum. Biraz da yeşil zeytin ve çilek reçeli çıkardım. Onları sofraya taşıdım. Tahir kavrulan mısır ununa çaydanlıktan kontrollü olarak su ekleyip kıvama getirdi. En son da peyniri ekledi, güzelce karıştırdı. Hazır olan mıhlama sinideki yerini aldığında bana açık, kendine de demli çay doldurdu. Benim çayım sinide kalırken o kendininkini alıp yeniden sobanın başında geçtiğinde soğuyan sahanı da sobanın üzerine aldı. Yumurtaları da alınca kıracak sandım ama… hayır. Kırmadı, bana uzattı.

 

“Ne?” Şaşkınlıkla kendimi gösterdim. “Ben mi kıracağım?”

 

Kaynar falan dinlemeyip çayından büyük bir yudum aldığında, “Zahmet olacak ama…” dedi. “Bi dene istersen.”

 

Ne var canım yumurta kırmakta, hıh(!) demedim çünkü yumurta kırmaya kalktığım kutsal bir anda yumurta akı bir yerde, sarısı başka bir yerdeydi; onun postalına benzeyen bir yerde… “Dediğin gibi, zahmet olmasın şimdi bana.”

Bir adım yaklaşıp yumurtaları avucuma bıraktığında, avuç içim değil de kaderim ısındı sanki.
“Bakalım bu defa doğru yere kıraca misun?” diye sordu alaycılıkla. “Öyle postalın üstüne kırılmaz o.”

“Ben postal üstünde kırmadım,” dedim savunmaya geçip. Hatırlamazsa ölürdü zaten! “Yumurta kendi atladı.”

Güldü. O gülümce soba çıtırdamayı kesip çaydanlıktaki su da fokurdamaya mola verdi, saygı duruşuna durdular kalbim gibi. Arkama geçti, omuzlarıma ellerini koydu. “Bak şimdi,” dedi, benim yerime bir öğretmen gibi. “Yumurta nazlıdır. Sert davranırsan dağılır, çekinirsen söz dinlemez.”

“Hayatı mı anlatıyorsun, yumurtayı mı?”

“Seni anlatıyorum gibi geldi bana,” dedi hiç düşünmeden. “Ama şimdi konumuz ha bu yumurtalar.”

Elimi tuttu, parmaklarımı yumurtanın etrafına yerleştirdi. Ellerim onun ellerinin içinde kayboldu, yumurtalar da benim ellerimin. “Şuradan… hafifçe. Vurup kaçmıyorsun, karar verip yapıyorsun.”

Terayağı ikinci kez ısınıyordu. Çok da vaktim yoktu yani. Derhal kırmam gerekiyordu. Bir yumurtayı kıramayacak değildim ama o şimdi böyle arkamda, nefesi böyle ensemdeyken Dünyanın en kolay şeyi bile zordu. “Önce çırpsa mıydık acaba? Bir kâsede…”

“Onu bir sonrakinde ederuk.” Zaman kazanma çabamı böylece savuşturdu. “Bu patlayanlı yumurta.”

“Patlayanlı mı?”

Gülünce altıda bir muzurluk yattığını anladım. “Küçükken göz yumurtaya böyle dermişim. Ekmek banınca sarısı patlıyor, diye. Patlayanlı yumurta.”

Yumurta ellerimizin arasında ısınırken omzumun üzerinden başımı kaldırdığımda, burun burna geldik. Ne de güzel geldik ama… “Hıı… Biliyorum ben onu. Sunny side up, diyorsun sen.”

Alnından hafifçe kırışırken,” o ne du?” dedi dedi yadırgayan şivesiyle. “Sahanda yumurtadır işte da.” Terayağı kazanda cızırdamaya başladığında ellerini ellerimden uzaklaştırdı biraz, zamanı gelmişti.”Hadi, bakalım öğretmen hanım,” dedi destekleyen sesiyle. “Kırk tane velede her gün neler neler öğretiyorsun, bu ne ki?”

Doğru ya… Ondna aldığım gazla yumurtaları şak(!) diye tokuşturdum. Bir sessizlik oldu. Ben nefesimi tuttum, yumurta da sanki bir düşündü. Yazık, bu kızı daha fazla rezil etmeyeyim, diye bir fısıldadı gibi. Sonra… akı akıyla, sarısı sarısıyla, tastamam tavaya aktı.

Gözlerimi kocaman açtım. “Oldu mu?” dedim inanamayarak. “Oldu mu Tahir!”

“Oldu,” dedi. O da güldü “Aferin ssa barbie.”

“Aferin mi?” diye döndüm. “Şu yumurtanın şekline bak! Damla taşma yok ayol, ne kadar becerikli olduğumu görüyorsun değil mi?”

“Çoook…” dedi gülmeden ama… sanki çok da ciddi değildi. Sonra eğilip kulağıma fısıldadı.
“Otuz bire yıllık hayatımda ben böyle güzel kırılan yumurta görmedum.”

“Yaa… Dimi dimi!” diye onay almaya çalıştım böbürlenerek. “Daha neler yaparım kim bilir?”

Şakağımdan öptü. “Sen bu yetenekl bi gün makarna bile yapabilirsun. İnanayrum ben saa.”

Kıkırdarken,” Tahir,” dedim minik bir şüpheyle. “Sen benimle dalga geçmiyorsun, değil?”

“Yok,” dedi biraz abartıyla. “Olur mu oyle şey. Hepsini kalpten söyleyrum.”

“Peki o zaman,” dedim süzülerek. Sonra da uyumurtama biraz tuz biraz da pul biber atıp pişmesinin bekledim. Tahir o ara ilk bardağını bitirdi, ikinciyi doldurdu. Sininin başına geçtiğimizde sahanın altında ısıttığı lavaşı iki böldü. Bir parçasını bana verdi. Lavaşlarımızı aynı anda yumurtaya batırıp patlattığımızda, patlayanlı yumurta isminin kesinlikle daha fazla yakıştığı konusunda hak verdim.

“Kimdi arayan?” dedim lokmamı yavaşça çiğnerken. Cevabı zaten biliyordum ama ondan da duymak istedim.

Sorduğum soruyla, o asker ciddiyeti geri döndü yüzüne, lokmayı çüğneyen dudakları hareketlerini yavaşlatırken, susmamak için iyi bir cevap düşündüğünü anladım. Ama sessizlik uzadıkça içimdeki huzursuzluk da büyüdü. “Zerrin,” dedi. “Beklediğim cevabı getirdi.”

Beklediği cevabın ne olduğunu sormamam gerektiğini artık biliyordum. O sorunun cevabı, masadaki tabaklardan, bu siniden, hatta içinde bulunduğumuz evden bile daha ağırdı. Yine de bunu söylediğinde, göğsümün tam ortasında incecik bir sızı dolaştı. Kıskançlıktı değil bu, öfke değildi; tarifsiz bir endişeydi. “Gitmen mi gerekiyor?”

Dudakları aralandı, cevap verecek oldu ama nedense vazgeçti. Beni üzmekten korkuyordu, biliyordum. Lavaşla yumurtadan büyük bir lokma aldı, peynir attı ağzına. Ben de durmuş ona bakıyordum. Yemeyi bıraktığımı anlayınca, lavaşı bir kez daha daldırdı yumurtaya. Hiç konuşmadan, sanki her şey normalmiş gibi, ağzıma uzattı. Normal olsaydı yerdim. Normal olsaydı gülümserdim. Ama olmadı. Başımı hafifçe geri çektim. “Tahir,” dedim içli içli. Sesim düşündüğümden daha sakin çıktı ama içimde fırtına kopuyordu. “Gidecek misin?”

Göğsünü derin bir nefesle şişirdim, lavaşı yavaşça sahana bıraktığında o nefesi sıkkınca geri verdi. Gözlerime uğramayan gözleri içimdeki huzursuzluğu harlıyordu ve o, bunu çok iyi biliyordu. Kaldıramayacak olmamdan mı korkuyordu? Nereye gideceğini bilmiyordum, söylemezdi de. O bir askerdi. Daima tehlikeyle burun buruna yaşadığını biliyordum ama… bu bilgi, yanmaya başlayan gözlerimi durdurmaya yetmiyordu. Burnum sızladı; nefesimi toparlamaya çalıştım. Güçlü durmak istedim, ona yük olmamak istedim ama… olmadı.

Çay bardağını eline aldı, dudaklarına değdirdi ama gözleri aynı anda gözümdeki pusu bulduğunda içmeden geri bıraktı. “Melek,” dedi fısıltıyla, şefkatle. “Bana bak.” Bakmadım. “Bak meleğim bana.”

“İyiyim.” Sesim, sobanın çıtırtısından bile cılızdı. “Gerçekten…”

İki parmağı çenemi tuttuğunda ve kaçmaya çalışan başımı kendine çevirdiğinde, kaşları idi yavaşça. “Dünü seninle geçirdim, geceyi de. Sabah uyandığımda yatağımda seni gördüm. Şimdi de buradasın, soframda. Şimdi bunu mu konuşalım?”

“Şimdi konuşmazsak ne zaman konuşacağız, Tahir?” diye sordum belki biraz sitemli. “Sen kalkıp kapıdan çıkınca mı? Botlarını giyerken mi sorayım ben bunu sana? Yoksa gittikten çokça zaman sonra mı?”

Çenesi gerildi. Emir vermeyi alışkanlık haline getirmiş bir adamın, kendi hayatının tam merkezinde söz sahibi olamamasının çaresizliği geçti yüzünden. Elini siniye koydu; o koca, nasırlı eli; dün gece saçlarımı okşayan, sabah yumurta kırmayı öğreten eli…

Ban en derinden baktığında, içimde tuttuğum her şey kapıyı kırıp dışarı çıktı. “Elimde olsa,” dedi yavaşça. Kolu belime dolandığında ve beni kolayca yanına çektiğinde, başımı kaldırıp da baktım yüzüne.İçime işledi kahvenin kızıla boyun eğdiği gözleri. “Senden bir adım uzağa gitmem ben.”

“Gitmez misin gerçekten?”

Yetmedi yakınlığımız, bana daha fazla dokunmasına ihtiyacım vardı. O da aynı ihtiyaçla dolup taşmış olacak ki hâlâ benlimde olan elimle beni bu kez üzerine çektiğinde kollarımı birini boynuna doladım. Diğeri elim kucağımda yalnız kalmıştı, tuttu hemen. Yine de gözümü kırptığımda, bir damla yaş süzüldü burnumun kıyısından aşağı…Tahir tam da o gözyaşının izlediği yola dudaklarını bastırdı. Ve dudakları oradan ayrılmadan, “Benim nazlı nayinom,” dedi usulca. “Beni böyle uğurlama.”

Nayinom… Ne anlama geldiğini biliyordum. Ondan öğrenmiştim. Kırık Kadeh Meyhanesinin soğuk mermerinde otururken, ilk kez sarıldığımızda söylemişti bana; nayinom sevdiğim demekti.

“Bana bakma sen,” dedim sesimi güçlü tutmaya çalışarak. “Üzüldüm ama… geçer. Sadece…” Olmadı, ne kadar güçlü durmaya çalışırsam çalışayım aklıma gelen ihtimaller beni rahat bırakmadı. Büzülmesine negel olamadığım dudaklarımla birlikte hüngür hüngür ağlamaya başladım. “Ya sana bir şey olursa naparım o zaman ben?”

Kollu bedenimi sıkıca sardığında ve alnını alnıma dayadığında, “Oy sana kurban olsun bu Tahir,” dedi şefkatle, merhametle. Nefesini hissettim burnumun dibinde; sıcak, tanıdık, güvenli.“Döneceğim,” dedi. “Söz,” dedi, kendi tabularını kendi elleriyle yıkarak. Biliyordum; her göreve ölümü göze alarak giderdi. Ve şimdi bana verdiği bu söz, doğrularını ayaklarının altına almıştı.

Bir damla gözyaşım elinin üstüne düştüğünde elimi daha sıkı tuttu. “Bekleyeceğim, asker,” dedim, gözyaşlarıma rağmen gülümseyerek. “Dua edip bekleyeceğim.”

“Biliyorum.” Tereddüt etmedi. “Biliyorum.”

O an aklına bir şey gelmiş gibi kaşlarını hafifçe indirip elini divandaki yastığın altına attı. Ben de merakla oraya baktığımda parmakları bir şeyin ucunu kavradı, çekip çıkardı.Baştan sona pembe bir şeydi. Üzerinde mavi çizgileri, uçlarında ufak altınlar ve nazar boncuları olan bir Karadeniz yazmasıydı bu. Hem de en pembesinden! “Yarın verecektim ama birileri akil bırakmadığı için unutmuşum.”

“Tahir,” dedim ağlamaklı gülerek. “Pembe yazma mı?”

“Çay toplarken başına yazma uzattılar da bunun pembesi yok mu, diyer sormamış mıydı?” Güldü, şapşal. “Ben da pembesini ettum işte.”

Yazmayi saçlarımın arasına bırakıp, bağlamak için enseme uzandığında yazmayı bağlamak için eğildi; tek, sağlam bir düğüm attı. Her iki ucunu da göğsümün üzerine düşürdü. Sonra örgümü yazmanın altından çekip çıkardı. Yazmanın kenarındaki küçük altınların arasına nazar boncukları serpiştirilmiş, şimdi el birliğiyle alnımı süsüllüyorlardı. Ve örgü desenli pembe uçları saçımın örgüsüyle karışmış, ne hoş duruyordu. Daha iyi görmek için biraz geri çekildiğinde dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. İşte yine hayran hayran süzüyordu beni. “Ne de iyi etmişim amma…”

Başımı omzuma düşürüp, “Teşekkür ederim,” dedim. “Pembe lastiklerimi giyerken pembe yazmamı da bağlarım artık.”

“Oldu. Gel bakalum buraya selvi boylum pembe yazmalım.”

Gülerek sıkıca sarıldık . Ayaklarımın yere değdiğini fark ettiğinde geri çekilip aşağı baktı. “Çıplak ha bunlar,” dedi.“Üşümüş.” Avucunun içinde biraz ovuşturdu, ısınsınlar diye. Buz tutmuş patilerin, diye homordanıp şifonyere uzandı. Çekmeceleri karıştırdı biraz. Bir patik bulup çıkarıp ayaklarıma giydirdi. Sonra bana kendi elleriyle mıhlamaya bandığı lavaştan yedirdi. Peynirden, reçelden, yumurtadan yedirdi. Açlığımla beraber içimdeki hüzünlü boşluğu da doldurdu. Çayımı bile kendi elleriyle içirdi. Onun ellerinden gelenlerle karnımı doyururken, bazı sorular da boğazımda birikti. “Tahir,” dedim bir ara. “Manitaların konusunda ciddi miydin?”

Serserileşen bakışları gözlerine tutunduğunda beni yine işleteceğini fark ederek ona uzun tırnaklarımı gösterdim. Başını arkaya atıp güldü yine. Kalbi yerinden söküp alan bir gülüş. “Ciddi miydim?” Gülümsemesi usulca dudaklarını terk ettiğinde, yüzüme düşen sarı bir tutamı kulağımın arkasına yerleştirdi, burnumun ucuna küçük bir öpücük bıraktı. “Sana hep gerçeği söyledim. Yine öyle yapacağım. Birileri olmadı diymem, oldu. Ha dersen ki uzun soluklu mu?” Başını kısaca iki yana salladı. “Hayır. Dersen ki yüreğe dokundu mu?” Gözlerini gözlerimden ayırmadı. “Senden başkası, hayır.”

İçimden bir şey koptu, kalbim sözlerinin sıcaklığıyla ısındı, belki yanıbaşımızdaki sobadan bile daha sıcak oldu. Başımı omzuna yasladım. “Git,” dedim fısıltıyla. “Ama kalbini bende bırak. Olur mu, asker?”

Saçlarımdan öptü, başını başımın üzerine bıraktı. Uzun süre konuşmadı. Sonra… eski bir gerçeği hatırlatır gibi, “Zaten hepsi sende,” dedi. “Neyim var neyim yok sende. Ben sadece üniformayla gidiyorum.”

*

 

Ellerimden poşetler her adımda biraz daha ağırlaşıyordu. Bir noktadan sonra artık sadece poşetleri değil de hayatımın bütün yanlış kararlarını taşıyor gibiydim. Parmak boğumlarım kıpkırmızı olmakla kalmamış, neredeyde su toplamak üzerelerdi. Birazdan patlayacaktı, içinden de Şerif Ali’nin çeyizlik danteli, örtüsü, bornozu, donu falan fışkıracaktı! Nurcan Ablanın da benden aşağı kalır yanı yoktu. Hatta taşıdığımın iki katı daha fazlasını taşıyordu kadıncağız. Ben bir ah, çekiyorsam o ah ah ah, diye set şeklinde inliyordu.

 

Ayaklarımıza kara sular inmekle kalmamıştı; ayak diye bir şey kalmamıştı zaten. Dizden aşağısı yok hükmündeydi. His? O da neydi? Kaç saat olmuştu? Beş mi? Altı mı? Yoksa Miryam Teyze’nin bir tükkâna daha bakalım ha, dediği ilk andan beri zaman kavramı tamamen mi çökmüştü? Çarşı desen… Allah’ım. Kalabalık değil, insan istilasıydı resmen. Sağdan soldan hücum eden, durup dururken omzuna çarpan, neredeyse taşıdığım poşetlerin kulpunu koparacak olan bir millet vardı etrafımızda. İnsanları yara yara ilerliyorduk; Karadeniz hamsisi gibi, sürünün tersine tersine yüzüyorduk. Bir noktada buradan canlı çıkamayacağız, diye düşündüm.

 

Destegül de mübarek… Dünyaları almıştı ama yine de doymak bilmemişti. Poşetlerin ağzı kapanmıyor, her adımda içinden bir şeyler ben düşeceğim bakın(!) diye tehdit ediyordu.Gerçi kızcağızın da suçu yoktu ki… Miryam Teyze şunu da alasan ha, bunu da alasan, diye diye kızına tüm Trabzon çarşısını aldırmış, taşımak da biz zavallılara düşmüştü. Ben yaşlıyam, deyip eli cebinde geziyordu ama maşallah gezerken daha birkez bile ben yoruldum, az oturup dinlenelim dememişti. Ayol 70 küsür yaşındaki kadının tansiyonu bile düşmemişti. Bir otur tuzlu ayran iç, değil mi? Yok!

 

Kırılan ayağı bile Sıla’nın ayağından daha çabuk iyileşmişti. Öylesi bir metanet!

 

Gerçi kadın, evlerinin önünde serenat yaptığımız günün öcünü de alıyor olabilirdi bizden. Zira Şerif Ali babasının rahatsızlığından ötürü düğün alışverişine Melek ve Nurcan ablayla geleceğiz, deyince gülüp başını sallamış, gelsinler gelsinler, demişti.

 

“Bir daha alışveriş merkezi diye tutturursam ağzıma ıslak tuvalet terliğiyle vur abla ya…” diye sızlandım yürümeye devam ederken. Miryam Teyze, Sıla ve Destegül’ün hemen arkasındaydık. Onlar önde, biz sürgün mahkûmları gibi arkada... Şerif Ali de arada bir yerdeydi. Kalabalığın içinden, kan ter içinde kalmış suratını seçer gibi oluyorduk. Miryam Teyze örtü çarşaf falan bakarken Destegül’e yanaşıyor, iki ara bir dere cilveleşmeye çalışıyorlardı.

Destegül de müstakbel kocişine göz süzüp iki yanından sarkan örgüleriyle oynuyor, Şerif Ali’m, diye sesleniyor, çarşının orta yerinde cansız mankenin üzerinde sergilenen geceliği gizli saklı işaret ettiğini sanarak sence renk bana yakışır mı, diye soruyordu.

Şerif Ali de elimde elli altı poşet var demeden, alnından süzülen ter damlacıkları eşliğinde cevap vermeye çalışıyordu. “Sana her şey yakışır çiçeeeem…”

Eh, Miryam Teyze fena kadındı tabii. Fark etti hemen. “Ne duruyorsunuz orada?” diye araya girdi o sürmeli gözlerini aça aça. “Hadi hadi, daha şu dükkâna bakacağız!”

Kızını önüne katarken yüzündeki güneş nakışı dövmelerinin arasından bizim şeftaliye pis pis baktı “Nikahtan önce yaklaşmak yok lo! Seni kıçında Adanalıyık yazan çakma Karadenizli seni… Sesi sarı pipi çamaşır ipi seni.”

“Aney ayıp oliy amma!” diye araya girdi Destegül ama annesi diyeceğini zaten demişti. Ve ateş saçan gözleri üzerimize döndüğünde, biz de nasipledik.. “Siz de hızlı yüyüyesiniz. Ayaklarınıza kıran mı girdi?”

Miryam Teyze dönüp yeni bir dükkana girdiğinde Nurcan ablanın sinirden gözü seğirdi. Çenesinden birkaç kas atıp atıp durdu, şahidim. En sonunda poşetleri atıp kollarını Miryam teyzenin arkasından uzattı, boğmak istercesine. “Ula ben bu karıyı öldürürüm!”

Atlayıp Sıla’yla birlikte tuttuk hemen. “Ay Nurcan abla! Sakin ol…” dedi Sıla işaretparmağını dudaklarına vura vura. Anneannesinin duymasından çekiniyordu kızcağız. Kadın zaten bir pürüz çıksa da işi bozulsa diye fırsat kolluyordu.

“Sakinliği mi kaldi!” dedi Nurcan abla yaka silkerek. Haklıydı. Sabahtan beri bizi maraba gibi kullanmakla kalmamış, her fırsatta da laf sokmuştu. “Bir gün Güldane Hanımı mumla arayacasun deseler, asla inanmazdum. Essahmış! Ha bu karı benim kaynanam olaydı, ya o beni fururdu ya ben onu!”

Şerif Ali kulak memesi kıvamında yumuşayan ve yalvaran ifadesiyle, “Nurcan ablam”, diye girdi araya. “Kurban olayım sakin ol, yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik. Az daha dayan!”

“Evet,” dedi Sıla. “Gerçekten çok az kaldı. Bitti bitecek.”

“Dayan ablam, şimdi bitecek!” diye destekledim desteklemesine ama parmaklarım isyan bayrağını çekip açıldığında, poşetler elimden kayıp düştü. İçinden çoraplar, atletler, rengârenk donlar, bir tane de Miryam Teyze’nin bu çok lazım olur, diyerek aldırdığı plastik leğen yuvarlanarak çarşının ortasına doğru yol aldı. Ve sonunda gözden kayboldu.

Eğilip Şerif Ali’yle birlikte yerden öte beriyi toplarken Miryam teyze dükkândan yeni poşetlerle çıktı ve çıkar çıkmaz da çaprazdaki başka bir dükkânı gözüne kestirdi. “Destegül,” dedi kızına bile bakmadan. “Yeni poşetleri şunlara veresen. Daha işimiz çohtur!”

“Ne alacağımız kaldı ki aney,” diye sordu Destegül çekinerek.

“Kefen kaldı almadığımuz,” dedi Nurcan abla kendini tutamayıp. Miryam teyzeyle birbirlerine öyle bir baktılar ki az sonra Karadeniz meydan muharebesi başlamaması için hiçbir sebep yoktu. “Malum, aramızda yaşı kemale ermişler var, lazım olur.”

“Sen bana laf mı diysen, bed suratlı.”

Nurcan ablanın gözleri kocaman kocaman açılırken eli şaşkınlıkla kendisini gösterdi. “Baa mı dedi oni?”

“Yok!” dedi Şerif Ali korku dolu bir heyecanla. “Bana dedi. Valla bak. Sarıyım ya hani, arada bir bedleşiyorum bir bedleşiyorum ki sorma.”

Sıla’da can havliyle araya girdi. “Valla bana bile demiş olabilir.” Anneannesinin koluna girip, “Ananem,” dedi sevecenlikle. “Bitti zaten alışverişimzi, değil mi?”

“Yoov,” dedi kadın. “Bitmemiştir.”

“Ne kaldı ki geriye aney?”

Ve biz yalvaran gözlerle yaşlı kadının yüzüne bakarken bir nefes alıp şiir okur gibi okumaya başladı. “Beyaz eşyalara kılıf, yirmi sekiz kuzenine hediye fistan, çekyatın ayaklarına tığ işi patik, mutfak dolabının kulplarına nazarlık, buzdolabının üstüne dantel örtü, çay kaşıklarına kılıf, misafirlere terlik, kiler için on kilo boş gavanoz, gavanozlara etiket, etiketlere yazı kalemi, kalemin yedeği, salon için üç takım yastıh, banyoya paspas, halının altına gaydırmaz halı, perde tokası, yedek makas.”

Şerif Ali’nin sesi titredi. “Yedek mi makas?”

“He,” dedi Miryam Teyze. “Aslı kaybolursa diye. Beğenemedin mi, ip?”

Ve arkasında bir harabe bırakarak kızını da tuttuğu gibi yeni dükkânlara doğru yol aldığında dudaklarımdan acılı urfa kebap kıvamında bir ses yükseldi. “Yok,” dedim. Ben bu düğün alışverişinin devamından sağ çıkamam. Çıkamayız!”

Ama çıktık. Nasıl mı? İnançla, sabırla, şeftalinin gözyaşlarıyla ve parmak boğumlarımızı feda ederek…

İki saat kadar sonra Sıla, Miryam anneannesini alışverişi sonlandırmaya ikna etmişti. Etmişti etmesine ama her birimizin perti çıkmıştı. Dükkânların tabela ışıkları hâlâ gözümün önünde çakıyor, kulaklarımda Miryam teyzenin bu tükkana da girek, sesi yankılanıyordu.Nurcan abla iki kez resmî sinir krizi, üç kez de ben ha bu karıyı şimdi mi indirsem yoksam plan yapıp daha yaratıcı şekilde mi işini bitirsem(!) atağı geçirmişti Neyse ki hepsini sağ sağlim atlatıp Miryam teyzeyi Mizgali’nin girişindeki akrabasının evine bırakmıştık. Şerif Ali arabasını oraya sürerken adrese bile gerek duymamıştı.

Nasıl duysun ki? İnsan domates ve yumurta yediği yeri unutur mu hiç? Ya sevdiceğine acayip hayvanlara benziyirsen şarkısı eşliğinde yaptığı serenatı? Ih ıh… Asla unutmaz.

Sıla, anneannesine bizde kalması için ısrar etmişti ama kadın bana pek sevgi dolu(!) bakışlarla süzerek ben o çırpı karının olduğu yerde kalmam, balkonumun önünde çığır çığır bağırdığını unumadım daha, diyerek reddetmiş ve Migazli’deki akrabasının evinde kalacağını söylemişti. Sıla en azından teyzesi Destegül’ün bir gececik bizde kalmasını istediğinde ise anneannesini düşünürken yakalayarak ısrar yoluna gitmişti. En sonunda Miryam teyzenin eşref saatini yakalamış olacak ki Destegül bu gece bizimle kalacaktı. Ama sevgili annesi arabadan inmeden önce görünürde tembih aslında olan ise tehdit etmeyi de unutmamıştı.

“Eve erkek sinek bile girerse hisseder, gelir başınıza çökerem ha!”

Mizgali dönüşü eve uğramak yerine Şerif Ali’den bizi meydana bırakmasını istedik. Çünkü… Küçük bir işim vardı. Alışveriş esnasında Sıla ve Nurcan ablanın gazlamasıyla girdiğimiz dükkânlardan birinden güzel bir yazma almıştım. Kendim için değil… Güldahane Hanıma. Artık kendimi sevdirme girişimlerine başlamam gerekiyordu çünkü Tahir’in gidişinin üzerinden tam dört gün geçmişti. Ne zaman döneceğini hâlâ bilmiyordum ama istiyordum ki döndüğünde annesiyle aramı düzeltmiş olarak görsün.

 

Askerim kelimenin tam anlamıyla gözümde tütüyordu. Şu geçen dört günde ancak bir kez telefonda konuşma fırsatımız olmuştu. Birkaç kez de mesajlaşmıştık, hepsi bu kadar… Bazen rüyalarımda görüyordum onu, üzerinde üniformasıyla bana gülümsüyordu, elini uzatıyordu ama ben daha tutamadan kaybolup gidiyordu. Nasıl bir tehlikenin sırtında olduğunu bilmiyordum ama yüreğim ağzımda yaşıyordum. O dönene kadar da bu durumun değişeceği yoktu.

 

En azından buradaki işleri yoluna koyma maksadıyla aldığım yazmayı poşetinden çıkarıp, “Sever mi sizce Güldane Hanım bunu?” diye sordum. “Sanki bu renk çok da onluk değil? Yeşilini mi alsaydık? Hem gözlerine de uyardı. Ay evet ya… Hadi gidip pembesiyle değiştirelim!”

 

Hem Sıla, hem Nurcan abla bir de yetmezmiş gibi Destegül bana aynı anda garip gözlerle baktı ama söze ilk giren Destegül oldu. “Abla yeşili gözlerine daha çok uyuyorsa neden pembesini alıyoruz? O kısmı hiç anlamadım.”

 

“Hıı…” dedim aydınlanma yaşayarak. “Doğru ya…” Yeni ve son derece güzel bir fikir bulmuş gibi kirpiklerimi kırpıştırıp işaretparmağımı kaldırdım. “Ama biz yine de bu yazmanın pembesini de alalım. Her şeyin pembesi daha güzeldir, değil mi ama! Pelki Güldane Hanım da en çok pembesini sever!”

 

Nurcan abla gülerek, “Yapacak benim kayananayı de barbie kaynana,” dedi. “Şalvarın altına de eder pembe simli ayakkabı artık!”

 

“Ay niye giymesin Nurcan abla! Hele bana kanı ısınsın, bir sevsin de neler alırım ben ona pembiş pembiş!”

 

“E insan kaynanasına hanım der mi hiç?” diye sordu Destegül.

 

“Ne diyeyim, anne mi?” Söyleyince bile bir garip hissettirmişti. Güldane Hanıma anne, demek… Ne garip bir düşünceydi. O kadar uzak geliyordu ki. Ama Tahir’i düşününce…o kadar da garip ve o kadar da uzak değildi sanki. Gülümsedim.

 

“Onu da dersin ama… bir teyze demekten başla bari.”

 

“Aslında başta öyle diyordum ama … bazı tatsız şeyler olunca resmiyete geçtim ister istemez.”

 

Sıla kolumu sıvazlayıp,” Hepsi geride kaldı,” dedi. “Ve Destegül haklı, bu hediyeyi verirken teyze, de. Sen zaten gördüğüm en samimi kızsın. Güldane teyze de bunu hissedecektir.”

 

Vallahi sağdan solda verdiler gazı, hediyeyi verirken Güldoşun boynuna bile atlayabilirdim. “Tamam!” dedim heyecanla. Adımlarım avlunun önünde biterken, kalp atışlarım hızlanmaya başladı. Ayy bunlar ana okul benim kalp ayarlarımla oynuyor! “Önden gideyim bari…”

 

Birkaç adımla avlunun dibinde bitmiştim ki daha ben daha tahta kapıyı itemeden kapının dışarı açılmasıyla Güldane Hanımın hiddetli gözleriyle karşılaştım. Bir şey olmadı ama… çok büyük bir şey olmuş gibi dudaklarımdaki gülümse silindi. Kalbimdeki heyecan nereye saklansa, bilemedi. Bir şey oldu, ne oldu bilmem. Neden bilmem… Bir şey vardı gözlerinde, başka bakıyordu, başka parlıyordu ve beni gördüğünde, yüzündeki ifade aradığını bulmuş gibi pekişti, palazlandı. Beni görmesiyle havada kalan elleri yavaşça yanına düştü ağır ağır ama gözleri… gözleri yüzümde dolaştıkça çığrından çıktı.

 

Arkasından çıkan Mercan ve Fulya her ne olsuysa koşar adım yaklaşırken, Güldane Hanım sertçe kaldırdığı eliyle ikisini de durdurdu. Ve bunu yaparken bile gözleri benden ayrılmadı.

 

Nasıl da sevimsiz bir sessizlik vardı. Gülüşümle bile bastıramazdım ben bu sevimsiz sessizliği. Öylece kapısının önünde, elimde ona vermek istediğim hediyeyle kalakalmıştım. Bir şeye sinirlenmişti, o açıktı. Zamanlamam da belli ki kötüydü ama belki daha iyi hissetmesine vesile olabilirdim. Olabilir miydim? Elimde ona sahibine verilmek üzere bekleyen bir hediye vardı, sahibi karşımdaydı. Gülümsemiyordu ama bu hediye onu gülümsetebilirdi belki. Sırf bu nedene sırtımı yaslayarak, “Merhaba,” dedim. Bir adım daha yaklaşarak hediyemi uzattığımda, “Güldane teyzeciğim, dedim içimden gelen samimiyetle. Ve hediyemi uzattım. “Bunu size aldım ben.”

 

O da yaklaştı bir adım kadar. Aramızdaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirmişken kırpılmayan gözleri elimdeki hediyeye kaydı. Baktıkça kaşları, şakakları gerildi. Sanki ellerimde hediyemi değil de düşmanını tutuyordum. Ellerim titreyecek oldu, geri çekmeyi düşündüm ama yanlış anladığımı düşünerek dudaklarımdaki gülümsemeyi, ona uzanan elimi korumaya çalıştım.

 

Tek seferde aldığı hediyemi yere çırptığında, daha bunun şokunu atlatamadan işaretparmağı gözümün önünde havaya kalktı. “Sen!” dedi avluyu inleten sesi. “Seni uyarmıştum. Uşağımdan uzak dur demiştum!”

 

Tam göğsümün orta yerine zehir zemberek bir his oturduğunda dudaklarımdaki gülümseme ikinci kez silindi ve içimden bir ses, bugün bu avluda üçüncü kez gülümseyemeyeceğimi söyledi.

 

Nurcan abla arkamdan, “Ana!” diyecek oldu ama Güldane Hanım avlunun ortasında sadece o ve ben varmışız gibi kimseyi görmüyordu. Göz bebekleri titriyordu bana bakarken. Nefretle bakıyordu, nefret ediyordu benden. Ne yapmıştım ki?

 

“Sen…” dedi boğazından yükselen acı dolu hırıltıyla birlikte. “Benim canımın yine can çekişmesine sebep olmuşsun… Oyle mi?”


 

Ben istemedim, planladım ama ayaklarım bir adım kadar geri çekilebildiğinde, benim de titredi göz bebeklerim. Öğrenmişti. Tahir’in beni korumak için önüme atladığını, bana siper olduğunu ve bu yüzden sırtından vurulduğunu… Tahir bu sırrı saklamayı seçerken bile bir gün ortaya çıkacağını biliyordum ama bu kadar erken olması… Hediyemi attığı için, bana böyle baktığı için ona kızıyor değildim. Hakkı vardı. Oğlu neticede benim yüzümden vurulmuştu. İkinci kez… Belki onun yerinde olsaydım, ben de oğluma bunu yapanın karşısında durur, ona tam da böyle bakardım. Ona kızmıyordum, hakkı vardı. Dolan gözlerimin ardından, “Ben…” diyebildim ama üzerime öyle sert bir adım attı ki o küçücük kadın devleşti karşımda. Ben küçücük kaldım.

 

“Sen ne?” dedi neredeyse haykırarak. “Ne sen ula! ne sen!”

 

Gözyaşlarım ne ara doldu gözlerime, ne ara akıp gitti anlayamadım. Artık bakamıyordum ona. Her yere akıyordum; yere, göğe, avlu boyunca dolanmış rengârenk çiçeklerine ama ona değil, ona bakamıyordum. Suçluydum çünkü. Küçücüktüm karşısında. “Be,” dedim neredeyse tüm cesaretimi toplayarak ve sanki ses tellerimden yükselecek son sesimle. “Ben oğlunu seviyorum. Yemin ederim, çok seviyorum.”

 

Dik tuttu başını, boğazında çok büyük bir şey varmış gibi zorlukta yutkunurken, “Seveysun,” dedi. “Benim oğlumu seveysun, oyle mi?”

 

Başımı salladığımda birkaç damla daha düştü gözlerimden. İçim acıyordu, kalbimde çok derinde bir yer sızım sızım sızlıyordu. Derdimi anlatmak için hiç susmadan konuşmak, bir cümleyi diğerinin peşine takmak istiyordum ama dudaklarımdan çıkacaklar birkaç kelimeden fazlası olmayacaktı. Öyle mahcuptum karşısında. “Evet, evet. Tahir’i çok sevi-”

 

Sözlerim dudaklarımda değil, tam kalbimde asılı kaldığında, saçlarıma dolanan elinin verdiği acıyla iki büklüm oldum.

 

“Seni azrail!” diye bağırdi saçlarımı çekiştirirken. “Anma uşağımın adını! Seni yılan! Sen benim ocağıma ateş mi düşüreceksun!” Üzerimize gelen her kimse varsa diğer eliyle iterek beni saçımdan sürüklemeye başladığında tek yapabildiğim çektiği yerini tutmaktı. Kurtaramazdım saçlarımı, o kadar sıkı tutmuştu ki kurtarmamın imkânı yoktu. Ben acımı hafifletmeye çalışıyordum çünkü canımın acısı içimin acısıyla birleştiğinde, dayanılmaz hale gelmişti.

 

Sıla, Mercan, Nurcan abla, Destegül… Hepsi bağırarak peşimizden koşuyordu ama kimse mani olamıyordu beni meydana kadar sürüklemesine. En çok o bağırıyordu çünkü, “Uğursuz!” diye haykırıyordu. “Oğlumun canını almadan durmayacak misun! Senin oğlumun canına kastin mi varidur!”

 

Sanıyordum ki ben en büyük acıyı on yedi yaşımda çekmiştim. Hayır, ben en büyük acıyı şimdi çekiyordum. Fiziksel değildi sadece, öyle olsa geçerdi. Güldane Hanım saçlarımı çekerken kalbim acıyordu. Korkuyla vuruyordu göğüs kafesime, parçalamak istiyordu sanki.

 

Yine o hengamede, saçlarım sevdiğim adamın annesinin ellerine dolanmışken bakışlarım etrafta dolandı. O halde, canım deli gibi acırken öğrencilerimden birinin göremediğim için, beni bu halde görmedikleri için şükrettim. Beni savurup meydanın ortasına attığında taşlar dizlerime battı ama canımın acısı o kadar büyüktü ki hissetmedim bile. Sanki dizlerim değil de umudum parçalanmıştı. Etrafımızda toplanan kalabalığın uğultusu kulaklarımda uğulduyordu. Kadınlar fısıldaşıyor, adamlar bakışlarını kaçırıyordu. Ah, çeken dur, diyen seslerini duyuyordum. Ama kimse… kimse yanıma gelmiyordu.

 

Herkes, tüm köy etrafımıza toplanmıştı ama Fulya’yla göz göze geldiğimde, onun bile bana acıyarak baktığını gördüğümde, gözyaşlarım sicim gibi akıp gitti gözlerimden…

Bir tek Güldane Hanım dimdik karşımdaydı. Göğsü inip kalkıyor, nefesi öfkeyle titriyordu. Gözleri… ah o gözleri… insanın içini yakacak kadar yargılayarak bakıyordu hâlâ. İçinde acı, kin, korku, hepsi birbirine karışmıştı.

En sonunda Sıla ve Nurcan abla yanıma çöküp beni kollarımdan kaldırmaya çalıştıklarında, bacaklarımda ayağa kalkacak dermen bulamadım. Buz kesmiştim, ellerim titiriyordu. Sanki yanıbaşımda bir bomba patlamıştı da… o çınlama sesi tüm bedenimde yankı buluyordu. Zonklayan saç derimi bile hissedemiyordum.

“Ayıp Güldane Hanım, ayıp…” dedi bir ihtiyarın sesi. Dönüp de kim olduğuna bakamadım. “Muallime yapılacak şey mi bu?”

“Kızın yaşında,” dedi başka biri, kınayan sesiyle. “Hiç mi utanmadın, hiç mi için sızlamadı?”

Hararetli adımların sesini duydum, tam önümde durdu siyah lastiklerin, renkli şalvarın sahibi. Köylü kadınlardan biriydi. Birkaç kez selamlaşmaktan öteye gitmemişti sohbetimiz. “Ha bu saçlarını yolduğun karı var ya,” dedi yerdeki varlığımı işaret ederek. “Bu kari bizim uşaklarımıza harf öğretey, sayı öğretey. Ha bu kari öğretmendur öğretmen! Nasi yaparsun bu saygısızlığı Güldane teyze?”

Sesler birken iki oldu, ikiyken üç, üçken dört… Sayamadım sonrasını. Kızan,kınayan sesler giderek artarken, saniyeler sonra öyle sert atılan bir çift adımın sesi kesti ki hepsini, bu kez başımı kaldırıp bakmaktan başka çarem yoktu.

Başımda dağ gibi dikilen adam abimdi, Arslan’dı.

Gölgesi üstüme düştü önce. Yüzüme vuran rüzgârı da kesti, kulaklarıma dolan uğuştuyu da. Meydanın ortasında herkes nefesini tuttuğunda, abim bana bakmadı. Çünkü bana bakarsa, gözlerindeki şu an cayır cayır yanan o nefret sönerdi. Onu tanıyordum, sönmesin istiyordu. Benim yanımda dururken ama Güldane Hanıma bakarken, bakışlarındaki nefretle yerle bir etmek istiyordu.

Çenesindeki kas sertleşmişti, yeşil gözleri kapkara kesilmişti. Bağırmıyordu, çenesi kilitlenmişti, küfretmiyordu ama sadece bakışıyla ona bakanın içini lime lime ediyordu. Ve tam da Güldane Hanım’ın gözlerinin içine bakıyordu; kaçmadan, eğilip bükülmeden.

“Kardeşime,” dedi. Sesi hiç yükselmedi ama yemin ederim kaya gibiydi. “Uzanan. Her. Eli Kırarım.” Yumruklarını sıktığında, asılmaktan titrediğini gördüm. “Dua et, Güldahe Hanım,” dedi boğulan sesiyle. “Dua et kadınsın. Dua et devremin anasısın!”

Güldane Hanım’ın göğsü yine hırçınca indi kalktı ama bu kez ağzını açamadı. Bu savaş başladığından beri ilk defa… ilk defa duraksadığını gördüm. Öfke vardı hâlâ ama abimin öfkesi karşısında hükmü geçmezdi. “Sen kimsin baa kafa tutaysun uşak!” diye çıkıştı sonunda, sesi çatallandı.“Oğlumun canına zeval getirene ettum ne ettumse.”

Abimin adımları ona doğru hareketlendiğinde olacaklardan korktum. Elimi uzatıp elini tutuğumda, başı bana döndü. Göz göze geldik. Ne olur, der gibi baktım ıslak gözlerimle. Ne olur yapma abi.

Elimi öyle sıkı kavradı ki bir daha kimsenin bana zarar veremeyceğini hissettim. O on yaşındaki Arslan gibi tuttu elimi ama ben bu halde tüm Dünyaya kafa tutabileceğimi hissettim.

Başını birkez daha kaldırmadı. Birkez daha bakmadı canımı yakan kadına. “Ben bu kızın abisiyim.” dedi her bir kelimenin üzerine sert vurgular bırakarak. “Bu kız benim canım. Ca nım! Ve kim benim canımı yakacak olursa, bedelini öder.”

Eğildi, daha yakından baktı bana abim. Dizlerimin üstünde, saçlarım darmadağın, gözlerim kan çanağı… Bakışı yavaşça yumuşarken acıyla yutkundu, içim daha çok acıdı. Beni kollarına alıp, sıkıca tuttuğunda ve o tutuşla birlikte başımı omzuna gömdüğümde hıçkırığım boğazımdan koptu. Sessizce, içimi çekerek ağlamaya başladım. Gözümün önünden her şey silindi. Güldane Hanım, meydan, kınayan sesler… İçin için ağlayan Nurcan abla ve Sıla, hatta Fulya’nın bakışı… Hepsi görünmez bir sisin içine girdi. Sadece abimin varlığı vardı geriye.

“Gidiyoruz barbie,” diye fısıldadı kulağıma. Saçlarımdan öptü. “Bu meydan bize dar.”

Eve varıp da beni odama sokuncaya kadar, yatağıma yatırıp üzerimi örtünceye kadar üşüdüğümü, titrediğimi “anlamamıştım. Sıla koşup odasındaki battaniyeyi getirdiğinde onu da üzerime örttüler. Abim hiç başımdan ayrılmadı. Ahşap iskemleyi altına çekip elini saçlarıma koydu, okşadı da okşadı. Konuşmadı. Benim de konuşacak halim yoktu. Sıla bir ara odaya girdiğinde abime demli bir çay uzattı, eğilip elimden öptü. Gözleri özür diler gibi bakıyordu. Engel olamadığı için kendine kızıyordu. Kendime geldiğim ilk an üzülmemesini söyleyecektim. Ne o, ne de başkası o an için hiçbir şey yapamazdı. Ben bile kendim için bir şey yapamamıştım ki.

Göz kapaklarım ağırlaşırken, abimin, “Sana bir şey göstermek için geliyordum,” dediğini duydum.

İçimi çektim. Göz kapaklarımdaki moloz yığınlarını kaldırıp atamadım ama, “Ne?” diye sorabildim.

Abim elini saçımdan hiç ayırmadan hafifçe öne eğildi. Üzerindeki deri ceketin fermuarını yavaşça indirdiğinde, asker yeşili kazağını gördüm. Oldukça eskiydi, tüylenmişti. Abim ceketini çıkardığında, kazağın üzerindeki küçük duruşunu gördüm. Bilekleri dirseğini hemen altında bitmişti, beli desen karnının ancak bir parmak aşağısındaydı.

“Bu…” Yine doldu gözlerim ama bu sefer acıdan değildi. Çok, çok duygulanmaktandı. “Ya salak seni,” diyerek doğruldum. “Bu kazağı sen on yedi yaşındayken almamış mıydım? Şuraya bak…” Ağırlığımı kolumun üstüne verip ağlamaya başladım. “Aahahahah küçücük kalmış üstünde. Ya şapşal! Çok komik görünüyorsun.” Ağlıyordum evet ama abim gerçekten komik görünüyordu. On yedi yaşındayken sıska bir çocuktu, şimdi ise Tahir’le yarışırdu cüssedi. Doğal olarak kazak ona olmamıştı; yedi yaşındaki bir çocuğun kazağını giyen bir yetişkin kadar eğreti duruyordu.

“Ne var kızım?” Gerildiğinde kazak üzerinde daha da küçüldü. “Hediyeyı kıymet verioyoruz burada. Kıymet verip giyiyoruz. Çöpe atsak daha mı iyiydi. Allah allah, sana da yaranamadık gitti.”

“Bunca zaman buralarda mıydın sen?”

“Yok,” dedi. “Bir ara gidip geri geldim.”

“Neden gittin?”

“Nil benim başıma çorap örmeden duruyor mu ki?”

“Nil?”

“Nilifer.”

“Nasıl çorap ördü ki?”

“Nasıl mı? Rengârenk, desen desen, kalpli böcekli!”

Gülmeye devam ettim. Öylesine sıradan bir gülüş değildi bu; içimde biriken ne varsa, yıllardır bastırdığım her kırıntının ağzımdan taşarak dökülmek için çıldırmasıydı. Sorsalar tam olarka neye gülüyorsun, diye cevabı ben bile bilmiyordum. Sesim bazen kesik kahlahalar şeklinde dolduruyordu odayı. Sonra… bir yerde koptu ip. Gülüşüm kırıldı. Nefesim titredi. Ve hiç hazırlıklı değilken, yeniden ağlamaya başladım. Aldı beni kollarına. Başını da koydu başımın üzerine, ben ağladım o içini çekti. “Özür dilerim,” dedi, bir ara. “Özür dilerim kardeşim. Seni yalnız bıraktığım için çok özür dilerim.”

Başka şeyler de söyledi. Uzun uzun konuştu. Cümleler karıştı, öyle çok anlam yüklendiler ki anlatamadılar kendilerini, birbirine dolandılar. O konuştukça daha fazla ağladım ama arada öyle komik şeyler söyledi ki deli gibi ağlarken güldüm. Onu özledimiştim. Abimi çok özlemiştim. Bunca zamandır köyde, benimle barışmayı beklerken, ben ona gidemezken bile hep aklımın bir köşesindeydi. Sadece… kırgınlığımı unutmamamıştım. Ama şimdi kollarıydayken, bana eskisi gibi sarılırken canımdan öte can olduğunu eskisi gibi hissediyordum. Ve gerçekten, iliklerine kadar pişman olduğunu da.

“Abi…” Başımı kaldırıp ıslak gözlerimle yüzüne baktığımda, ıslak kirpiklerini gördüm ya çenem titredi. Gözleri de kızarmıştı ve çenesi bu kez etrafa zarar vermemek için değil, ağlamamak için kasılıp kalmıştı. Ama engel olabildiği bu kadarıydı. Gözleri dolu doluydu. “Abi…” dedim o kısacık kelimeyi dudaklarımdan değil yüreğimden kopararak. “Ben seni…” Derin bir nefes aldığımda göğsüm titredi. Benim on yaşındaki abimdi o. Aynı anda koşup aynı anda düştüğüm, dizlerimiz aynı anda şaldur şuldur kanarken kendi acısını unutup benim dizimi üfleyen abimdi. Acıyor mu Şehroş? Tamam ağlama anneme söylemeyeceğim. Benim mi? Yok benim bir şeyim. Erkek adamın canı öyle kolay acımaz. Gel sana pansuman yapalım. “Abi… Ben, affettim seni.”

Sanki üzerimden tonlarca ağırlık kalmış gibi göğsünü derin bir nefesle şişirdiğinde ve gözlerini derin bir rahatlamayla kapattığında, bir damla yaş düştü yanağına. Elimi uzatıp silerken, hâlâ içim acıyordu ama derinlerde bir yer soğudukça soğumuştu.

“Oh be!” dedi gözlerini yeniden açtığında. “Şükür!”

Elimin tersiyle kendi yüzümü de silip kaşlarımı yukarı diktim. Becerdim mi, bilmem. “Bir daha olmasın ama.”

“Olmaz, ağzıma sıçtın zaten.”

Doğrulup beni yatağa yatırdığında üzerimi örttü. Affedilmişti ya, yüzüne o ukala ifadesi geri gelmişti. Açıkcası… o ifadeyi de özlemiştim. Ağlamaktan yanan gözlerimi kapattığımda bir süre daha okşadı saçlarımı. Telefonum titreyip duruyordu, muhtemelen Tahir’di ama bakacak durumda değildim. Son enerjimi de abimi affettiğimi söylemek için kullanmıştım. Şimdiyse ruhum bedenimden çekilmiş gibi hissediyordum. İçimden ağlamak geliyordu ama o kadar ağlamıştım ki geriye hiç gözyaşım kalmamış gibiydi.

“Güzelim,” dediğini duydum. Uykunun o derin adımını geçmek üzereydim, ancak mırıldanabildim. “Benim ufak bir işim var, döneceğim hemen.”

Son duyduğum uzaklaşan adımlarıydı. Yorganı yüzüme kadar çektim, yastığa gömüldüm; sobanın uzaktan gelen sıcaklığıyla, saçlarımın sızlayan dibiyle, tüm köyün önünde düştüğüm durumun kıvranışıyla uykunun bana açılan kollarına sığındım. Kirpiklerim kurumuştu, gözyaşlarım yanaklarıma akmıyordu ama… uykumda bile hissediyordum ki içime akıp, içimi yakıyordu.

Kapı çaldığında uykuda değildim aslında. Bin yılmış gibi süren uykumdan az önce uyanmıştım. Gözlerim kapalıydı sadece. Göz kapaklarımın şiştiğini hissediyordum, davul gibi olmuşlardı neredyese. Biraz sonra kapıdan gelen bir ses duydum ama emin olamadım. Çalıyor muydu? Öyleyse bile çalan kişi çekinerek dokunmuştu sanki. Benim odam kapıya daha yakın olduğundan duymuştum, mutfakta yemek yaptığını duyduğum Sıla’nın bı tıkırtıyı duymasına imkân yoktu.

Mecbur kalktı. Hırkamı omzuma aldım. Aynaya bakmadım. Gözlerimin hâlini hissetmek yetiyordu zaten; görmeme lüzum yoktu. Kapıyı açarken gelinin abim olduğunu düşünüyordum ama… açtığımda öyle olmadığını anladım.

Hasa Veli Amca.

Ne gördüğüme inanamadım. Hatta uyandığıma ve ve buraya kadar geldiğime… Bu yüzden elim kulptan kayıp giderken, kirpiklerimi kırpıştırdım. Ama hayır… Rüya değildi. Tahir’in babası buradaydı, karşımdaydı. Kapının eşiğinde duruyordu. Oğlu gibi kocaman bir adam… omuzları kapıyı dolduruyordu doldurmasına ama başı eğikti.

“Hasan Veli amca,” dedim şaşkınlıkla. Ne yapacağımı bilemedim. İçeri buyur etmeli mi? Yoksa burada durup söyleyeceklerini mi dinlemeli?

Başındaki kasketi düzeltirken yutkunarak boğazını temizledi. Ancak o zaman başını kaldırıp yüzüme bakabildi ama bakışları da hali tavrı gbii mahcuptu. “Geç vakit oldu kizumm,” dedi.
“Kusuruma bakma.”

“Estafurullah amca,” dedim. Sesim pürüzlü, çatallıydı. İyice ksıılmıştı. “İçeri buyur,” dedim kapıdan çekilerek. Baktım tereddüt ediyor, “Geç lütfen,,” diye rica ettim.

İçeri girerken acele etmedi. Kundurlarını çıkarıp besmele çekip öyle geçti koridoru. Salona geçtiğimizde sobaya yeni odun atılmış olacak ki bağıra bağıra yanıyordu. Haan Veli amca eğilip altındaki demiri bir parça içeri ittirdi. Sonra da pencerenin yanında divana oturduğunda Sıla mutfaktan çıkıp, salonun kapısında durdu. Hamurlu elleri havada dururken, o da karşısında gördüğü adama benim kadar şaşırmıştı. Yine de hafifçe tebessüm edip, “Hoş geldin Hasan Veli Amca,” dedi.

“Hoş buldum kizumm. Kusura bakmayın, bu saatte rahatsızlık verdum.”

“Olur mu öyle şey. Çay yapayım sana? Kahve ya da…”

Hasan Veli amca elini göğsüne dokundurdu birkaç kez. “Sağ olasın,” dedi. “Çok kalamaycağım. Melek kizumla konuşup gideceğum.”

Sıla anlaşyışla başını sallarken içi de burkulmuş olacak ki dudaklarını birbirine bastırdı. Ancak saniyeler sonra, “Benim de mutfakta işim vardı,” diyebildi. “Bir şeye ihtiyacınız olursa seslenirsin, Melek.”

Başımı sallayıp, Sıla’nın yanımızdan ayrılmasıyla birlikte masanın başındaki sandalyelerden birine geçtim. Bir elimi diğerinin üzerine koymuş, sıkıntıyla sürterken, Hasan Veli Amca kasketini çıkardı, yanındaki boşluğa bıraktı. Her ne söyleyecekse düşünüyordu. Bunu anlamıştım. Neden burada olduğunu da az çok tahmin edebiliyordum ve babam yaşındaki bir adamı karşımda böyle görmek eziyetten başka bir şey değildi.

“Kizum,” dedi yavaşça. Boğazını temizledi yine. “Ben…” dedi. Sustu. Sessizlikte her şey vardı aslında; mahcubiyet, üzüntü.. Öfke yoktu ama. Bahane de yoktu.

“Bugün olanlar…” diye başladı, cümle yine yarım kaldı. Sonra dişlerini sıktı.

İçimde bir yer burkuldu. Parmaklarım bu defa hırkanın ucunu sıktı.

“Fulya Öğretmen gelip, ilçede düzenlenen saldırıyı anlatmış hanıma. Biz öyle bilmiyorduk doğrusu. Tahir bize operasyonda yaralandığını söylemişti. Sonrasında birkaç kez sıkıştıracak oldum amma… anlatmaz, ketumdur. Şimdi başkasından, işin doğrusunu duyunca…” Başını sıkıntıyla salladı. “Hanım dellenmiş. Zaten dellenmeye yer aray…” Cebinden kehribar rengi tespihini çıkarıp parmalarının arasına yerleştirdiğinde, ağır ağır çekmeye başladı. Ama sessizliği boyunca tespihin dönüşü hızlandı. Anladım ki ne kadar sakşn de görünse, içinde öyle değildi. “Bir hışımla yerinden kalkınca çocuklar koşup bana haber verdi, tarladaydım. Koşup gelen kadar… yangın yanmış, közü kalmış idi.”

Başımı elelrime eğdim, son cümlelerini de öyle dinledim. Dinlemekten başka da yapabileceğim bir şey yoktu. Dudaklarımın arasında ona söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu çünkü. Önemli değil mi diyecektim. Kendime saygıma yakışır mıydı?

“Bak kizum, buraya ne kimseyi savunmaya geldim. Ne de hatanının nedenini açıklamaya. Ortada büyük bir hata varidur. Eden de belli. Karım da olsa, kizum da olsa savunmam. Savunulmasına izin vermem.” Bir an için ona baktığımda, bana bakmadığını ama alnının kırıştığını gördüm. “Sen de bir ananın evladısun.”

Neden bilmem, içime oturdu o sözleri. Saçımın değil, onurumun çekildiği yeri acıttı. Ağlamadım. Dudaklarım, ellerim titredi ama.

“Ben özür dilemeye geldim,” dedi sağlam tuttuğu sesiyle. “Dilim döndüğü kadar. Kabul edersen ne âlâ… amma etmezsen de boynum kıldan ince.” Elini ceketinin iç cebine attığında pembe bir gül çıkardı ordan. O gülü gördüğümde dudaklarımı dişledim, dişlemesem hüngür hüngür ağlardım. Zaten burnum da son birkaç dakikadır yanıp duruyordu. “Bizim Bekir dedi ki, pembeyi pek severmişsin. Ben de gelmeden bahçeden koparayım, dedim. Kuru kuru özür dilenmez.” Gülümsedi, buruk. Yerinden hafifçe doğrulup, o gülü birbirine işkence eden ellerimin üzerine bıraktığında, “Bizim yaşımız büyük amma büyüklük sen de kalsın güzel kizum,” dedi. Ve kaşlarını kaldırıp, bir şeyden emin olmuş gibi başını salladı. “Oğlum da canını hiçe sayıp senin uğruna kurşunların önüne atladıysa, anladum ki artık ailedensin.”

Başımı omzuma düşürdüğümde, “Amca, “dedim… Daha da tutamadım kendim. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladığımda ellerimi yüzüme kapattım. Ne ara yanıma geldi, ne ara beni tuttu ayağa kaldırdı, o geniş, ev gibi göğsüne bastırıp sarıldı anlamadım. “Ah Güldane!” dediğini duydum. “Bu kızın bu gözyaşlarının hesabını nasıl verecesun…”

Sözleri öfkeliydi ama saçlarımı bulan büyük, etli ellerinde bir babanın şefkati vardı. En son çocukken babam sevmişti saçlarımı böyle. Avuçlarının içinde kaybolacak kadar küçükken… Başımı göğsüne yasladığım, ağlamayı doğru düzgün bilmediğim zamanlarda. Şimdi ise yıllar sonra, aynı şefkatle okşanan saçlarımda utanılacak hiçbir şey hissetmedim. Başka da tek söz konuşmadı aramızda. Ben sakinleşinceye kadar sarıldı, saçlarımı okşadı. Gözyaşlarım geri çekildiğinde de geldiği gibi sessizce çıkıp gitti…

*

FIRTINA ZAMANI ÖN SİPARİŞE AÇILDI! BKMKİTAP SİTESİNDEN %50 İNDİRİMLE VE SINIRFLI SAYIDA YAZMA HEDİYELİ ALABİLİRSİNİZ CANLARIM

Bölüm : 30.01.2026 21:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...