26. Bölüm

(25) Sek Erkek Demiştim!

Durumavii
durumavii

 

25. BÖLÜM:


 

Nasıl rahatlamıştım ama?

 

Balon patlaması falan değildi bu; daha ziyade fazlaca şişirimiş ve şişirenin ağzından kaçıp panik halinde duvardan duvara çarparak hava kaçıran balon gibiydim. Tiz bir ses eşliğinde tabi… Her çarpışta da içimden bir kırgınlık düşmüştü yere yere; birikmişlik, sinmişlik… En sonunda da sessizce bir köşede büzüşüp kalmıştım.

 

O köşe Tahir’in kollarının arasıydı.

 

Biraz sakinleştiğimde beni mekânın tuvaletine götürmüştü. İçerideki birkaç kadına hanımlar bi’ zahmet, diyerek dışarı çıkmalarını rica etmişti etmesine ama sözler nazik olsa da ton kesinlikle askerine emir veren komutan ayarındaydı. Kadınların şaşkın bakışları arasında beni de koltuğunun altına sıkıştırıp içeri dalmış ve ağlamaktan tavuk popişine dönmüş suratımı kendi elleriyle yıkamıştı. Gözyaşlarımı yüzümden başarılı bir şekilde uğurlamıştı uğurlamasına ama… bunu yaparken makyajımı da uğurlamıştı. Aynadan akan rimelimi ve ağzımın dört bir yanına dağılan rujumu gördüğüde bir şeyleri yanlış yaptığını anlamıştıı anlamasına ama geç kalmıştı, azıcık. Ben de iç çekmekle müsait olduğum için aşkitom suya dayanıklı rimelim bittiği için normalini sürdüm aman dikkat(!) diyemediğim için etrafı simsiyah gözleriyle melül melül bakan, kaderine küskün bir yavru panda yavrusu gibi kalakalmıştım.

 

En sonunda da beni insanlardan uzak ama görebileceği bir köşeye bırakıp resepsiyona ilerlemiş, bizim için bir oda tutmuştu. Bu o kadar da kolay olmamıştı çünkü anladığım kadarıyla tüm odalar baştan tutulmuştu ve burazı zaten dört odadan fazlası olmayan bir butik oteldi. Tahir artık ne söylediyse, görevli birkaç telefon görüşmesi yaptıktan sonra odalardan birinin anahtarını Tahir’e teslim etmişti.

 

Ve gece usulca geri çekilip sabaha yer açarken, denizi gören odalardan birinde, çift kişilik yatağın tam ortasında, yalnızca tek bir bedene yetecek kadar yer kaplayarak ve sanki ayrılmak ayıpmış gibi birbirimize sarılıp kalmıştık. Sessizce. Akıp giden zamana inat odanın duvarlarına tek cümlelik bile seslerimiz sinmeden.

 

Dışarıdan bakıldığında Tahir’in beni sıkıca sardığı görülebilirdi ama içeride durumlar öyle değildi. Göğsüne öyle sinmiştim, ellerimle gömleğinden öyle sıkı tutunmuştum ki bıraksam yok olup gidecekti sanki. Gömleğinin açık yakasından süzülen kokusunu soluyordum. Son birkaç saattir kendi kokum kadar alışmıştım ama bir milim dahi uzaklaşasım yoktu.

 

Nefesi sakin ve düzenliydi, benim de öyle. Kollarının arasında sakinleştirmişti beni, saçlarımın arasına öpücükler bırakarak. Ve o öpücükler dinmiş değildi, hâlâ belli aralıklarla saçlarımın arasında hissediyordum. Birkaç dakika sonra, gömleğinin kumaşını sıkmaktan ağrıyan parmaklarımı gevşetip geri çektiğimde, parmak uçlarım asker künyesine dokundu. Acele etmeden, yavaş yavaş inceledim iki parçalı künyesini. Adı soyadı dışında, sicil numarası, baba adı, kan grubu ve rütbesi yazıyordu.

 

Arslan abim küçüklüğümüzde askerlik hayallerini anlatırken sık sık asker künyesi takmak istediğinden bahsederdi. Bir gün, babamın asker bir arkadaşı evimize misafir olarak gelmişti. Arslan Abim adamın etrafından bir an bile ayrılmadan soru üstüne soru sormuştu. En sonunda babamın yeter artık Arslan, sıkma adamı, demesi üzerine künyesini denemek için için istemiş, adam künyeyi verdiğinde de geri vermemek için gardrobun içine saklanmıştı. Kendi gardrobunda kolay bulunur diye benim pembe gardrobuma saklandığından ben de onunla birlikte girmiştim o daracık yere. Birlikte Dünyanın en garip şeymiş gibi künyeyi incelemiştik. Üzerinde adamın adını fark ettiğimde künyeyi çalmış olmamıza değil ama o ismi orada gördüğüme sıkılmıştı canım. Çünkü Arslan abim künyeyi takınca çok mutlu olmuştu, keşke başkasının adı yazmasaydı. Neden isim yazıyor ki, ne güzel sen takacaktın bunu(!) diye söylediğimde abim beni saatlerce ağlatacak o cevabı vermişti.

 

Meğer askerle yaralandıklarında kan grubuna erişilebilmesi için yazarmış o bilgiler, bir de şehit olduklarında kimliklerinin tespit edilmesi için…

 

O günü düşününce istemeden büzüldü dudaklarım, saatler sonra yine çektim içimi. Tahir saniyesinde fark ederek, “Melek,” diye fısıldadı saçlarımın arasına doğru. “İyi misin?”

 

Yapabildiğim kadar derin bir nefes alıp, “Hı hı…” dedim. “İyiyim.”

 

“Neden çektin içini?”

 

“Hiç.”

 

“Melek?”

 

Yine çektim içimi. Parmaklarım künyesinde gezinmeye devam ederken, “Tahir,” diye fısıldadım. “Sen hiç yaralanma, tamam mı?” Ötekini söylemeye vardı dilim.

 

Gülümsemesinin anlık sesi kulağıma ulaştığında, “Elimden geleni yaparım,” dedi. “Zaten sen bir şey isteyince yapmamak diye bir seçenek kalmıyor bana.”

 

Saatler sonra ilk defa sesli bir gülücük döküldü dudaklarımdan. “Ne istersem yapar mısın yani?”

 

“Ne istersen.”

 

“Hımm… Pembe kar yağdırmanı istesem mesela, onu da yapar mısın?”

 

Tamamen şaka yapıyordum ama, “Yaparım,” dedi net bir sesle.

 

“Benimle dalga geçme. Pembe kar mı olurmuş hiç?”

 

“Sen istersen olur,” dedi. “Sen istersen her şey olur.” Sonra… Birkaç dakika sonra elini gömleğinin yakasına atıp üçüncü düğmeyi de açtı. Geç kalsa başkası kapacakmış gibi vakit kaybetmeden elini belimdeki yerine koyup, “Bak bakalım oraya,” dedi. “Belki o künyeden başka şeyler de bulursun.”

 

Hâlâ buruk olsa da gülümsedim. Parmaklarım gömleğinin yakasını usulca araladığında, parmak uçlarım hatlı göğsüne temas etti. Kumaşın arasından ilk görünen, kalbinin hemen kıyısında duran, birbiri içine geçmiş iki kalın zincir halkası oldu. Rengi yıllarla birlikte solgunlaşmış olsa da hâlâ çok güçlü görünüyordu. Sanki doğduğundan beri oradaydı; yaşadıklarına tanıklık etmiş gibi puslu ama bir o kadar da çarpıcı bir duruşu vardı. Kumral teniyle şaşırtıcı bir uyum içindeydi; fazlasıyla tenine aitti.

Zincirin hemen dibinde, ona eşlik eder gibi iliştirilmiş küçük bir melek kanadı vardı. İncecik detaylarla işlenmişti; ince ince, özenle dokunmuş, zincirin aksine zarif, kırılacakmış gibi. Zincirle doğrudan temas etmiyorlardı ama kanat, sanki görünmez bir bağla ona yaslanmıştı. Aralarında milimlik bir boşluk vardı; yine de kanadın bütün ağırlığını, bütün varlığını o zincire dayadığını düşündüm izlerken. Gücünü ondan alıyor, düşmemek için ona tutunuyordu sanki.

Ama biraz sonra düşündüğüm başka bir şeydi; o iki sembol yan yana durmak için yalnızca birbirine ihtiyacı vardı. Biri sertti, ağırdı ve evet, daha güçlüydü; diğeri ise hafifti, kırılgandı ama umutu simgeleyen bir yanı vardı. Kanat her zaman gökyüzünü hatırlatırdı; gökyüzü ise umudu. Kalbinin üzerinde, tam da olması gereken yerde duruyorlardı.

“Çok güzeller…” diye fısıldadım plansızca.

 

“Kesinlikle öyleler.”

 

“Ben…” Söylemeli miydi? Kesinlikle söylemeliydim. “Senden sonra… Yani sen gittikten sonra o dövmeciye gittim. Ve orada sana ait bir şey buldum, bir şiir…”

 

Elleri yukarı tırmandığında saçlarımı okşamaya başladı. Nefesi saç diplerimden alnıma uğradığında, içimde bir şey sızladı. Onu üzmüş olabileceğimi düşündüm. Elbette… Kendini dağlara vuracak kadar acı olan o günleri hatırlamak da acı olmalıydı. Hatırlatmakla düşüncesizlik etmiştim.

 

“Tahir ben…”

 

“Okumamı ister misin?” diye sorduğunda başımı kaldırıp yüzüne baktım. Onu saatlerdir görmemiştim, hâlâ aynı görünüyordu. Çok yakışıklıydı. Benimse gözlerimin şişliğinden, akan makyajımdan hâlimin pek iç açıcı olmadığına emindim.

 

“Hatırlıyor musun?”

 

Dudağının bir köşesi kıvrdılığında çenesindeki çukurun en belirgin halinde olduğunu fark ettim. Demek ki sabah uyandığında, bu kadar yakından böyle görünüyordu. Hiç uyamamıştı ama belki uyuysaydı göz kapakları da biraz şiş olabilirdi.

 

“Hiç unutmadım ki.”

 

Gülümsediğimde onun bakışları da benim yüzümde dolaştı. Dolaşmasaydı iyiydi ama… yapabileceğim çok da bir şey yoktu. “Sorman hata asker,” dedim. “Oku.”

 

Yıllar sonra onunla bir arada olmak, bu kadar yakın olmak, sabahın bu kör vaktinde aynı yatağın ortasında tek beden olmak garipti. Yıllar sonra ona bu kadar sıkı sarılmak garipti. Ona sırılsıklam aşık olmam ve bana şiir okuyacak olması… Dünyanın en garip şeyiydi.

 

Elini saçlarıma uğradı; kahküllerimin arasına. Parmak uçlarıyla usul usul sevdi o kısa tutamları, beceriksizce düzeltmeye çalıştı. Sonra o karakteristik sesiyle, “Birbirine hapsolmuş zincirler gibiyiz; Yalnızca birbirini çeken iki mıknatıs…” diye fısıldadığında kalbimin ısındığını hissettim. Ve bu ısınma belleğimi harekete geçirdi. Onun el yazısıyla yazılmış dizeler gözlerimin önüne döküldüğünde, parmaklarımı devam etmek için kırpıdanan dudaklarına bastırdım. Sözleri durdurmak için değil; birlikte taşımak için.

 

Soran gözleri gözlerimde gezinirken, dilimle dudaklarımı ıslattım ve fısıldadım. “Zaman geçer, yollar ayrılır. Ama ne kadar uzağa gidersen git…”

 

Gülümsedim, gülümsedi. Aramızdaki bu görünmez bağ, tıpkı zincir ve melek kanadının bağı gibiydi.

 

“Yine bulurum,” dedi kesin bir şekilde. “Yine çeker alırım seni.”

Sözler aramızdaki özel bağa asıldı kaldı. Ne tamamen geçmişe aitti ne de yalnızca şimdiye. İkimizin arasında, yılların ve yaşanmışlıkların arasından geçip bir köşeye oturmuştu işte, yerini bulmuştu. Ve ben bazı şiirlerin sonsuza kadar süreceğini anlamaktan öteye geçiyordum. Kader pes etmiyordu; birbirine yazdığı kişileri bir gün bir yerde mutlaka buluşturuyordu. Tahir ise benim kaderimdi, bunu ona her baktığımda yeniden ve yeniden anlıyordum. Minnoş bir kedi gibi göğsüne daha fazla sindiğimde, anlamanın huzuruyla kapattım gözlerimi. Artık daha iyiyim.

Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir süre huzurlu uyudum uyumasına ama sorulsun bakalım huzurlu uyanabildim mi?

 

Gözümü bir açtım ki tamamen aydınlanan odanın patlamak üzere olan bir volkan duruyordu! Sadece dursa yine iyi, lavları dışarı dışarı taşıyordu resmen! Nerde dün geceki adam nerde şimdi?

 

Dilin tutulsun Meloş! Diline kıran girsın emi? Bok var gibi her şeyi anlattın! Ay resmen kendime küfür edersim var! Ama şimdi benim parlak pembiş dudaklarıma da yakışmaz ki küfür… Üf… Ne yapayım? Azıcık törpüleyeyim bari. Üç hafli sütlü kahve renginde bir şey var gibi her şeyi anlattın! Heh, daha iyi oldu böyle. Oldu olmasına ama Tahir, karısıyla kavga ettikten sonra iki okeye dönerim diye gittiği kahvehaneyi kapalı bulan emekli amca gibi burnundan soluyor hâlâ! Yemin ederim ki tepesinden çıkan dumanları görüyorum. Yani şu Karadenizin dağlarında bile an itibariyle bu kadar duman yoktur. O dumanların altındaki de… boynuz mu? Parlak bir de, sviri sivri! Buzasını kaybetmiş dana gibi gezerken bir de parlıyor kı o boynuzlar… Saplanıp kalmak istiyor bir yere. Ve korkarım ki saplanacağı yer…

 

“Tahir…” dedim yataktan ayaklarımı sarkıtarak. Yatak demişken… Ne güzel sabaha kadar koyun koyuna uyumuştuk ama… Ayrıca koynumda uyurken gayet de sakindi. Süt dökmüş kediydi hatta. Bir mırlamadığı kalmıştı koca adamın. Ama sabah olup da yanımdan ayrılınca günlerce aç bırakılmış, kana susayan kaplan kesilmişti mübarek! “Kapatalım mı artık bu konuyu? Geçip gitti. Hem… Hem ben anlattığım için rahatladım. Artık daha iyi hissediyorum. gerçekten bak!”

 

Duyuyor mu bizi Meloş? Ih ıh… Hiç sanmıyorum.

 

“Tahir!” Ayağa kalkıp sesimi daha yüksek tutmaya çalıştım. “Sana diyorum.”

 

Nihayet duydu da deli dana gibi gezindiği yerde zank(!) diye durdu. “He? Ne deysun?”

 

“Dur, diyorum. Kapatalım, diyorum.”

 

“Kapatalum?”

 

“Evet.”

 

Başını onaylar gibi salladı ama çok da onaylama yoktu o sallayışta. Gülümsedi bir de ama yemin ederim ki o hayırlara vesile değil. “Kapatacağım ben o konuyu, hiç merak etma güzelum.”

 

Korkarak yaklaşırken, aklıma gelen ihtimaller evlerden ıraktı. Eyvahlar olsundu, ay noluyo noluyoydu! “Tahir’ciğim,” dedim sırıtarak.

 

“Melek’ciğim,” dedi o da sırıtarak.

 

“Sen.”

 

“Ben?”

 

“Geçen onca zamandan sonra.”

 

“Onca geçen zamandan sonra?”

 

Kaşlarımı yukarı kaldırdığımda tam da öyle kaldı. “Gidip Mith-”

 

“Anma o puştun adini!”

 

“Tamam!” Bir irkildim. “Gidip onu bulup dövmeye falan kalmayacaksın, değil mi?”

 

Daha fazla güldü. Yetmedi, bir tur daha güldü. Hani korku filmlerinde olur ya; katil kurbanı köşeye sıkıştırmıştır ama yine de kaçmasına izin verir. Akıbeti daha keyifli olsun diye aceleye getirmez. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynaya oynaya… bitirir işini. Hah işte(!) Tahir de öyle güldü. Öldüreceğinden yüzde yüz emin, zamanı bol, keyfi yerinde bir katil sakinliğiyle. “Yok, tabii ki,” dedi. “Dövmeyeceğum.”

 

Derin bir nefes aldım. Şükürler şükürler… Yani ben de boşuna vesvese yapmıştım. Tamam, azıcık sinirli olabilirdi ama onca sene sonra birini bulup dövecek kadar da ruh hastası değildi neticede. Otuz yaşında, olgun, attığı adımı bile bir adamdı. Zaten sadece adını bildiği birini de nereden bulacaktı ki? İmkânsız.

 

“Döver miyim hiç?” diye sorduğunda katılırcasına başımı salladım. “Dövmek yetmez ki. Onu var ya… dümdüz edeceğum! Karakterini origami yapıp iki parmağım arasında katlarkene hayalalarına düğüm atıp midesinden bağırsağina yol edeceğum yol! Parçalara ayırıp, her parçasını ha bu Trazonumun bir dağina gömeceğum. Bir parçasını Zigana’da kalacak, biri Uzungöl’e bakacak,” dediğinde gözlerim ardına kadar açılmıştı ki Tahir kendi fikrini beğenmemiş gibi burnunu kırıştırdı. “Yok, toprağımı onun leşiyle kirletemem. Uzakta bir yere gömerum!”

 

“Tahir!” Ay yemin ederim gözüm seğirdi! “Ya sen kendinde misin!”

 

“Hiç bu kadar kendimde olmamıştum.”

 

“Hasta mısın!”

 

“Kafadan mi? Eh, birazcuk.”

 

Sakin ol Meloş… Sakin. Hem az önce ne dedik? Onca zaman sonra sadece adını bildiği birini bulmasına imkán yok…

 

Ben kafamda çıkış yolları alırken Tahir bir şeyler homurdandı. Tam anlamadım ama, “Ula herifi şimdi burda karşılamak da olmaz,” gibi bir şeyler söylemişti. “Ben o iti yok edemeden bacımı otel odalarına mı attın deyip iflahımı si-”

 

“Tahir, ne diyorsun sen Allah aşkına?”

 

Bana baknasıyla önümde eğilip ayakkabılarımı ayağıma geçirmesini bir oldu. Ben daha, “Ay noluyo!” derken kabanımı da omzuma atıp bizi odadan çıkardı ve karşıdaki bekleme odasına alıp kapıyı kapattı. Beni koltuklardan birine oturduğunda, “Bak güzelim,” dedi ciddiyetle. “Sevgilinin sağlığı ve selameti için senden küçük bir yalan söylemen gerekiyor.”

 

“Yalan mı? Ne yalanı?”

 

“Sabaha kadar buradaydık, anlaştık mı?”

 

“Yoo, değildik. Odadaydık ya sabaha kadar. Aynı yatakta sarılı-”

 

“Ne deysun aynı yatak falan,” diye parladı birdenbire. “Tovbe tovbe… Olacak iş mi?”

 

“E oldu ama?”

 

“Daha neler,” dedi. “Biz buraya kahvaltıya geldik ya, hatırlamay mısun?”

 

“Ay Tahir hiçbir şey anlamadım vallahi,” dememe kalmadı kapının sertçe tıklamasıyla Tahir bunu bekliyormuş gibi dönüp açtı. Ve karşımda burnundan soluyan bir adet asker daha… Hem de Arslan abim!

 

“Buldum adresini o gelmişini geçmişini soyunu sopunu gelmişi geçmişini, sıra sıra yedi ceddini si-” diye sayarak içeri dalarken benimle göz göze geldi. Cümlenin devamını yuttu. Elindeki kâğıdı da hızla arka cebine tıkıştırdı. “Selam bacım,” dedi.

 

Selam mı bacım?

 

Doğrma büyüme İzmir’li olan, asker olana kadar gayet de playboy takılan abim, bacım mı demişti az önce bana? Yok… Karadenizin üç beş gün havasını soluyup suyunu içti diye bu kadar değişemez bir insan. Değişmemeli.

 

Sonra Tahir’e baktım, gözlerimi kısıp yazıklar olsun(!) dercesine… Ama hemen kaçtı o gözler gözlerimden.

 

“Ya hu siz kafayı mı yediniz!” diye bağırarak gidip ikisinin arasında durdum. “Manyak mısınız siz! Kaç yıl geçmiş aradan? Adam beni hatırlamaz bile!”

 

“Şuna adam demezsen,” dedi abim dişlerinin arasından. Şakaklarıda olmuş davul gibi, patladı patlayacak…

 

“Her neyse işte! Hatırlamayacak bile.”

 

“Sen merak etme,” dedi abim başını sallayarak. Yüzünde de Tahir’in yüzündeki ifadenin bir eşi vardı; seri katilden hallice… “Hatırlatacağız biz ona…”

 

Tahir yakaşıp başımda dikildiğinde öfkeden burnunun kanatları genişlemişti. “Hem de öyle bir hatırlatacağız sadece adını duyduğunda besmele getirmekle kalmayacak, hayatı boyunca içinde şehriye olan yemek görünce pasaport çıkarıp kıta değiştirecek it!”

 

Bir an şaka yaptıklarını düşündüm. Yüzüme bakıp, ahahahah nasıl kandırdık ama(!) demelerini bekledim ama yok… Epey ciddi bakıyordu her ikisi de. Ciddi ve barut gibi.

 

“Ya hu siz manyak mısın!” diye diklendim gözlerim top gibi aralarında sekerken. “Ruh hastası mısınız siz! Kafayı mı yediniz? Kaç yıl geçmiş be ya aradan? Bu yaptığınzıı biri duysa adama totosuyla güler!”

 

“Kıçıyla deysun?”

 

“Bu mu şimdi konumuz Tahir?”

 

Gözlerimi kapatıp sakinleşmeye çalıştım ama ıh ıh… Üçüncü Dünya Savaşına çıkar gibi adam dövmeye çıkmalarına mı sinirleneyim yoksa sevgilim olacak yarmanın dahiyane(!) fikrine abimi karıştırmış olmasına mı, bilemedim.

 

“Hadi Tahir’i anladım,” dedim doğrudan abime odaklanarak. “Ya sen? Hep medeniyetten bahsetmez misin? Nerde kaldı medeniyet, hı?”

 

Düşündü. Düşündü. Biraz daha düşündü. En sonunda yeşil gözleri kısılırken, “Haklısın,” dedi. “Hâlâ medeniyetten yanayım. Ben de zaten medeni medeni döveceğim o gün görmemiş göt lalesini.”

 

“Delirdin mi sen be!” deyip topuğumu yere vurdum. “Adam dövmenin medenisi mi olurmuş?”

 

“Neden olmasınmış. Gayet de olur. Dövünce görürsün.”

 

Bir adım dibine girip düşmana bakar gibi baktım. “Abi!”

 

O da dişlerinin arasından konuştu. “Şehriye!”

 

“Anandır be Şehriye!”

 

“Anaları karıştırmayalım,” diye araya girdi Tahir. “Anaların başımızın üstünde yeri varidur.”

 

He dimiii! Özellikle de senin ananın…

 

“Sen karışamazsın bana!” dedim tumruğumu sıkarak. “Ben sana öyle bir hak vermiyorum abi!”

 

Çenesinin avucunun arasına alıp sıvazladı. “Haklı olabilirsin ama… Bu konu seni de aşıyor sanki biraz ufaklık. Hani… Yapabileceğim bir şey yok. Olsa tükkan senin.”

 

Çantamı kaptığım gibi kapıya yürürdüğümde ikisi de aynı anda sordu peşimden. “Nereye?”

 

“Cehennemin dibine!” diye bağırdım omzumun üzerinden arkamdaki iki izbanduta bakıp. “Nereye olacak? Sizin gibi mağara adamlarının olmadığı bir yere!” Bir adım atmıştım ki peşime takılacaklarını fark ederek bu defa parmak salladım. “Hele bir peşimden gelin, avazım çıktığı kadar sapık var, diye bağırmıyor muyum!” Tehditkâr bakışlarımı ikisinin birden yüzünde gezdirdim. “Burası Karadeniz, derdinizi anlatana kadar yersiniz sopayı.”

 

Saçlarımı savurarak odadan ayrıldığımda ve otelin taksisine atlayıp Çamlıyayla’ya gitmek istediğimi söylediğimde taksici adam önce mırın kırın etti ama o kadar sinirliydim ki dikiz aynasından bir bakış atmama baktı. Hemen peki ablacığım(!) diyerek yola çıktı çıkmasına ama hem olmayan yoldan hem de kardan solayı bir noktada tıkandı. Şanslıydım ki köylülerden birinin traktörü oracıktan geçiyordu. Hemen atladım tepesine, sallana sallana, eh biraz da titreyerek evcağzımın yolunu tuttum.

 

Çamlıyayla’da öğretmensen acını da öfkeni de terapi koltuğunda değil, traktörün tepesinde yaşarsın. Zira burada her bebeksi inişin bir traktör tepesinde çıkışı vardır aşkitom. Hem de Haso Amcayla.

 

*

 

“Ula öğretmenum, erkek adam pembe sınıta mi okurmuş hiç?”

 

Yeni haftanın ilk gününde, son yirmi dakikadır koridorda dikilmiş, sınıfa girmemek için tüm tuşlara basan dördüncü Temel’i ikna etmeye çalışıyordum. Hem öğretmen olup hem de sakin kalmanın ne kadar zor olduğunu birkez daha anlıyordum. Sadece o da değil ki, tüm Temel’ler ayak diriyordu. Hatta Dursun’lar da… Neymiş, erkek adam pembe sınıfta okumazmış. Olur mu ayol öyle şey?

 

“Ama bu öyle sıradan bir pembe değil ki minnoşum…” dedim sabırla gülümseyerek. “Şeker pembesi. Hem şeker çocuklar şeker pembesi sınıfta okur, değil mi ama?”

 

Suratını asarak kollarını birbirine bağladı. “Beni boyle kandıramazsınız öğretmenum. Siz iyisi mi beni Sila öğretmenimin sınıfına geri gönderun. Yanlış anlamayın, Fadime oraya diye değildur.”

 

Ben de bağladım kollarımı. “Eminim öyledir Temel’ciğim. Ama benim sana bir teklifim daha var,” dedim. Yavaşça ona eğildiğimde merakla kulak kabarttı. “Eğer sorunsuzca yeni sınıfına girersen, ortak resim çalışmalarımızda seni Fadime’yle yanyana oturturum.”

 

Anında gözleri parla. “Essah mı deysun?”

 

“Essah deyrum.”

 

Otuz iki diş sırıtıp arkasındaki erkeklere döndü. “Sınıfın pembesi mavisi mi olurmuş ula hamsiler!” dedi keskin bir u dönüşü yaparak. “Bizum cağnım öğretmenimiz ne derse o! Haydiyin derse…”

 

Küçük yakışıklılarım azıcık burun kıvırarak da olsa sınıfa girdiklerinde bir sorun da böylece ortadan kalmış oldu. Son derse kadar her şey gayet yolundaydı ama son ders zili çalıp da eve gidene ve annemi arayıp artık burada kalacağımı söyledikten sonra…

 

“NEEEEEEEEEE!!! MELEK SEN NE DEDİĞİNİN FARKINDA MISIN? SEN… SEN… KAFAYI MI SIYIRDIN ÇOCUĞUM SEN? AKLINI PEYNİR EKMEKLE Mİ YEDİN? NE DEMEK ARTIK BURDA KALACAĞIM, YANİ ORDA, YANİ… DAĞIN TEPESİNDE! O MAY GAT! O MAY GAT! EMİNEEE ÇABUK TANSİYON ALETİMİ GETİR!!!”

 

Pencerenin dibindeki koltuğa çökercesine oturduğumda, masaya yemek taşıyan Sıla hopalörden ciyak ciyak yükselen sesi duyarak bana gazan mübarek olsun kardeşim, bakışı attı. Sonra da sabanın başına geçip çorbayı karıştırmaya başladı.

 

“Anneciğim,” dedim sevecen, ikna edici bir tonla. “Öncelikle biraz sakin olmaya ne dersin? Hayır, sanki mapusa düşmüşüm gibi davranıyorsun.”

 

“Mapusa düşsen yine iyi!” diye söylendi. “En azından orda önüne iki tas yemek koyarlar. Sen iki yumurta kırıp yiyemezsin ayol! Küçücük bir böcek görsen anneciğim bu böcek beni yicek(!) diye yaygarayı basarsın. Yanlışlıkla tezeğe bassan kendini akşamadan çamaşır suyuna yatırırsın! Ne köyü evladım? Ne köyü! Ayyy emine düzgün sür sen de şu kolonyayı sen de!”

 

Gözlerimle birlikte başımı da arkaya devirdim ve ve elimi alnıma yasladığımda bu konuşmanın bir an önce sona ermesini diliyordum. Ara tatile az kalmıştı ne de olsa, mutlaka yanlarına gidip yüzyüze ikna edebilirdim.

 

“Nasıl sakin olayım, nasıııııl? Beni biricik sarı papatyam gitmiş yaban ellere!” Bir duraksadı, aydınlanma falan yaşadı galiba. “Gerçekten yaban ellere. Yapyaban yani! Ayol sen ordaki insanlarla nasıl anlaşıyorsun? Dillerini bile konuşamıyorsundur! İşaret dili mi kullanıyorsun?”

 

“Abartma anne, gayet de anlaşıyorum.” Hatta içlerinde bir tanesi tam bir ayı ama en iyi onunla anlaşıyorum anneciğim.

 

“Meloşum…” dedi bu defa daha alçak bir sesle. “Sen buradaki bir oda dolusu elbiseni, binbir çeşit ayakkabını özlemedin mi hayatım? Sosyete dergilerinin kapakları sensiz boş kaldı, gazeteciler Meloş, Meloş(!) diye hasret çekiyormuş. Markalar iflas etmek üzereymiş!”

 

Ne yalan söyleyeyim, hepsini de çok özlemiştim ama… “Ben böyle iyiyim anneciğim. Beni hiç merak etmeyin, keyfim de yerinde.”

 

“MELEK!” diye bir bağırdı ki yemin ederim beynimde hissettim ses dalgalarını. “Yok… Bu böyle olmayacak, ben seni babana havale ediyorum. Mahmut Bey! Mahmuuuut! Koş kızımız elden gidiyor!”

 

“Anne hayır ya…” dememe kalmadan arkadan babamın sesini duydum. O tok sesiyle, “Ne oluyor Nezaket,” diye sordu. “Sesin tüm evi inletti.”

 

“Ne olacak Mahmut’cuğum…” Az önce bas bas bağıran kendisi değilmiş gibi sesini hasta moduna sokarak süzüm süzüm süzüldü sevgili annem. Babama isteklerini çoğunlukla bu modda yaptırırdı. Tecrübeliydi. “Kızımız elden gidiyor, diyorum. Duymuyor musun sen beni? Galiba minik kuşumuza büyü yapmışlar. Kara büyü hem de! Hani zamanında evlenmeyelim diye ananın bana yaptığıdan.”

 

“Tövbe de kadın!” dedi babam hafiften sinirlenerek. “Yapmaz benim anam öyle şeyler. Ver bakalım şu telefonu bana.” İnşallah şarjım biter de babamdan güzel bir azar işitmeden telefon kapanıverir, diye dua ettim ama… olmadı tabii. Babam telefonu alıp, öyle bir, “Melek,” dedi ki bu ses tonunu biliyordum ben; kendi isteğinle mi yerin dibine girersin yoksa ben yerin yedi kat dibine gömeyim mi seni?

 

“Efendim babacığım…” dedi sesim içime kaçmış vaziyette. “Dur tahmin edeyim, beni ne kadar özlediğini söylemek için aldın telefonu.”

 

Boğazını temizlediğini duydum. Ay sahiden özledi mi yoksa? “Doğru mu duyduklarım? Köyde mi yaşamak istiyorsun sen?”

 

“E-evet…”

 

“Sen?”

 

“Ben babacığım.”

 

“Köyde?”

 

“Köyde babacığım.”

 

“Kızım otomatik pilota mı bağladın! Adam akıllı cevap versen?”

 

Yiyorsa sen gel senin karşında şakır şakır konuş babacığım, demek istesem de, “Tamam babacığım,” diyerek derin bir nefes aldım. “Şey… Ben burayı çok sevdim. Çok da alıştım. Öğretmenlik yapmayı, çocuklarla olmayı da seviyorum. Bu yüzden… artık burada kalacağım.”

 

Cevap gelmedi. Hat kesildi sanıp telefona baktım ama yoo… Bağlantı sağlamdı. “Baba, orda mısın?”

 

“Melek,” dedi kuşkuyla. “Sen şu an Maldivler’de, palmiyelerin altında kokteylini yudumlarken yapmıyorsun değil mi benimle bu konuşmayı?”

 

“Daha neler baba! Ben yapar mıyım hiç öyle şey.”

 

“Evet.”

 

Yani… Biraz düşününce… Evet, tam da benim yapabileceğim bir şeydi ama şu an bal gibi de doğruyu söylüyordum.

 

“BABA!” Arkadan Hıyar Can’ın böğüren sesini duydum. “Tel Şehriye mi o telefondaki?”

 

Yumruğumu sıkarken gözlerim de eş zamanlı olarak kısıldı. “Babacığım,” dedim dişlerimi sıkarak. “Telefonu hoparlöre alır mısın?”

 

Babamın,” Öyle zaten,” demesiyle bir şok daha yaşadım. Ayol vallahi mahrem diye bir şey kalmamış! Ama neyse… Ben işime bakayım, diyerekten, “Bana bak Hıyar Can!” diye bir cırladım, galiba bu noktada anneme fazlasıyla benziyor olabilirdim. “Beni oraya getirme, senin o horoz ibiğine benzeyen saçlarını tek tek, cımbızla yolarım vallahi!”

 

“Konuştu köylü güzeli,” diye dalga geçti gergedan yavrusu! “Doğru söyle pembe tüy tanesi, kesin orda bazlamaları yiyip yiyip kilo aldın, insan içine çıkamayacağın için gelmiyorsun değil mi? Popon da kapılardan geçmiyordur şimdi senin.”

 

“Ulan…” Normalde küfür etmekten nefret ederdim, hatta ağzımdan küfür duyan muhtemelen bir kişi bile yoktur ama konu erkek kardeşim olunca anamız babamız aynı demeden yedi ceddine dümdüz sövmek istiyordum! “Seni elime bir geçireyim var ya oğlum… O dambıllarını ağzından sokacağım başka bir yerinden çıkacak!”

 

Babamın kuvvetle öksürmesiyle Hıyar Can tıpkı annem gibi sesini incelterek, “Baba duydun mu bana ne dedi!” diye şikâyete başladı.

 

“Kesin ikiniz de!” diye araya girdi Mahmut Sancaktar her zamanki kükremesiyle. “Ulan neredeyse iki aydır konuşmuyorsunuz, ilk telefon görüşmesinde kedi köpek gibi girdiniz yine birbinize!” Adamın burnundan verdiği sert nefesle ta buraya kadar geldi vallahi. “Melek,” dedi sakin tutmak için çaba sarf ettiği sesiyle. “Kızım tamam, biraz burnun sürtsün, hayatın gerçekleriyle tanış diye gönderdim seni oralara ama bu kadarı yeter. Dön gel artık evine. Zaten gittin gideli doğru dürüst anneni de aramamışsın, ne buldun orda bilmem ki?”

 

Ne hoş şeyler bulduk babiş bir bilsen…

 

Gerçi dünden beri telefonlarını açmıyordum o hoş şeyin. Kızgındım çünkü. Beni dinlemeyip adam dövmeye gitmişti. Üstelik yanına abimi de alarak… Pes üstüne pes!

 

“Kusura bakma ama ben kalmaya kararlıyım babacığım,” dedim dimdik durarak. “Atamam bile yapıldı. Burada bana ait bir sınıfım var artık. Siz de alışsanız iyi edersiniz. Kızın artık boş gezenin boş kalfası değil!” dedim bundan iki ay önce bana söylediklerine atıfta bulunarak. “Bir baltaya fazlasıyla sap olduğumu düşünüyorum.”

 

Babam bir şeyler söyledi. Daha doğrusu söylemeye çalıştı. Ho, dedi. Ha, dedi. Bak, dedi ama bir türlü gerisini getiremedi. Bu Mahmut Sancaktar’ın konuşamayacak kadar sinirlendiğini ama söylemek istediklerini bakışlarıyla satır satır anlattığı bir durumdu. Neyse ki yanında değildim de o ateş saçan gözleri görmüyordum.

 

“Sen bana karşı mı geliyorsun!” diye kükredi en sonunda. “Gel, diyorsam geliyorsun. O kadar!”

 

Aniden ayağa fırlayınca Sıla kuşum da irkildi. Neredeyse çorbayı sobanın üzerinden döküyordu. “Az önce kusura bakma, demiştim. Ben oyuncak değilim baba. İstediğin zaman gel, istediğin zaman git, diyemezsin. Evet, buraya senin isteğinle geldim ama kendi isteğimle kalıyorum. Ve bir şey söyleyeyim mi? Burada çok mutluyum! Ara tatilde evimize mutlaka geleceğim ama eğer sevgili kızınızı özlerseniz benim kapılarım da ardına kadar açık!” diyerek içimde ne var ne yok her şeyi söylediğimde derin bir oh çektim. Ama babam çekememiş olacak ki telefon kapanmadan önce annem yine bas bas bağırıyordu.

 

“Ay Mahmuuuut! Dur devrilme, o koltukta ben varım ayol! Sen şu koltuğa devril bak orası müsait. Emineeee! Diğer tansiyon aletini de Mahmut Beyin koluna bağlayıver. Hadi kızım!”

 

Telefonu bırakıp masaya geçtiğimde Sıla biraz meraklı, biraz da telaşlı gözlerle yüzüme bakıyordu. Şerif Ali ya da Nurcan Abla kadar meraklı değildi. Ben anlatmasam kolay kolay sormazdı. Bu yüzden çorbamdan birkaç kaşık aldıktan sonra, “Kabulleneceklerdir,” dedim. “Bakma geri çağırdıklarına, bana o kadar da düşkün değiller.”

 

O da karşımda çorbasını kaşıkladı. “İçimden bir ses yanıldığını söylüyor.”

 

“Hımm… İçindeki o ses neye dayanarak bunu söylüyor?”

 

“Eğer ailen seni evine çağırmışsa, bu sana düşkün oldukları anlamına gelir. Galiba yeterince gösterememişler,” diye konuştu bir psikolog edasıyla.

 

“Bilmem, bunu hiç düşünmedim. Bana düşkün olup olmadıklarını bilmiyorum ama eğer öylelerse bile evet, hiç göstermediler.” Bakışlarım ayağımızın altındaki halının desenlerinde kaybolup giderken, geçmişi düşündüm. “Biliyor musun? Benim babam da köy çocuğu, böyle küçük bir köyde doğup büyümüş. Ama hırslı biridir, öyle çok çalıştıki bu günlere geldi. Bunun için ona hayranım ama…” Burukça gülümserken başımı iki yana salladım. “O kadar çalıştı ki bazı günler yüzünü hiç göremedik. Zaten konuşkan biri değildir. Daha çok emirgendir.”

 

“Emirgen mi?”

 

“Evet, emir vermeyi seven anlamında.”

 

“Hım… Hiç duymamıştım.”

 

“Duyamazsın çünkü şimdi uydurdum,” dediğimde ikimiz de güldük. Ama… Anlatacaklarımın devamı vardı. “Annem de öyle ilgili bir anne değildi. Küçük yaşta peşpeşe çocuk sahibi olunca ve babam deli gibi çalıştığı için tüm sorumluluğu yüklenince sıkılmış sanırım bir şeylerden… Bir noktadan sonra bizi dadılara saldı, kendi hayatına bakar oldu. Birlikte kuaföre giderdik, alışveriş yapardık ama neredeyse hiç sohbet edemezdik. Ne zaman bir şey anlatmaay kalksam… ya gitmesi gerekn bir yer de ya da ağırlayacağı misafirleri olurdu.”

 

Sıla’nın yüzüne de aynı burukluk oturunca, “Ne yapardın?” diye sordu. “Kime anlatırdın?”

 

“Başta abime. Sonra… hiç kimseye. Böyle söyleyince zengin kızın şımarık sorunları gibi oldu değil mi?”

 

Kaşlarını çattı. “Tabii ki hayır Melek. Lütfen böyle düşünme, dertleşiyoruz şurada. Hem… İlk kez kendini bu kadar anlatıyorsun. Bunun için mutluyum.”

 

Haklıydı. Dün gece ilk kez kendimi Tahir’e açmamdan sonra şimdi de Sıla’yla içimden geldiği gibi konuşmuştum. Galiba içim yeterince dolmuştu, artık boşalmak istiyordu ve bunu yaparken de… benden izin almıyordu.

 

“Melek, ne diyeceğim. Biraz dışarı çıkalım mı? Açılırsın.”

 

“Dışarı mı?” Gözlerim parladı. “Alışveriş merkezine mi mesela?”

 

“Yok öyle değil. Farkındaysan çorbadan başka bir şey yapmadım, bu akşam köyde hayır yemeği var çünkü. Hayır yemeklerinin kavurmalı pilavı öyle güzel olur ki… Tabak tabak yiyeceğimiz için önceden şişirmeyelim kendimizi dedim.”

 

Çorbamı kaşıklamaya devam ederken, “Yaa,” dedim. “Demek kavurmalı pilav… An itibariyle beni ikna ettim ama kim veriyor bu hayır yemeğini?”

 

Sorumla birlikte yüzüne bir tereddüt oturdu. “İşte orası pek hoşuna gitmeyebilir,” dediğinde soran gözlerimi daha fazla bekletmedi. “Yemeği Güldane Teyze veriyor.”

 

Adını duymamla tüylerimin diken diken olması bir oldu. Kadın beni değil hayır yemeğinde görmek, cenazede meftah olarak bile görmek istemezdi. Sıla’nın söylediği de işti yani! “Sana afiyet olsun cicişim. Ben bir kase daha çorba içerim.”

 

“Melek, dur öyle hemen kestirip atma,” dedi masadaki elimi tutarak. “Bak buradaki hayır yemeklerinde, mevlütlerde küslük müslük olmaz. Dua duadır. Kimin duası kabul olur, onu da Allah bilir. Tahir sağ sağlim ayağa kalktı diye veriyorlar bu hayrı. Yemekler yenip dualar okunacak ki bir daha kaza bela gelmesin. İstemez misin sen de Tahir için dua etmek?”

 

İstemez olur muyum? Şu an ona fazlasıyla kızgın olsam da en çok ben dua etmek isterdim.

 

“Ben bakışlarından aldım cevabı,” dedi memnunca gülümseyerek. Ayağa kalkıp boşları toplarken bana göz kırptı. “Kavurmalı pilavın yanına karalahana sarması da veriyorlar.”

 

İstemem yan cebime, edasıyla masadan kalkarken, “Eh…” dedim. “Peki madem. Gidelim” Kucağıma tormanan Dino’mu sevdikten sonra hazırlanmak üzere odama gittiğimde telefonuma üst üste birkaç mesaj düştü.

 

Tahir: Açmaysun oyle mi?

 

Tahir: İnadım inat deysun?

 

Daha mesajı okurken aradı ama ne yaptım? Tabii ki meşgule attım. Biraz burnu sürtsün de benim sözüme dinlemeyi öğrensin!

 

Tahir: Sen emin misun İzmir’li olduğuna? Bi Karadeniz damarı var gibime geldi.

 

Tahir: Aç da!

 

Tahir: Ha illa bastıracasun baa o evi?

 

Kıkırdadım. Evet, ona kızgındım ama galiba biraz daha onu deli etmeyi seviyordum. Bu yüzden yüzümdeki gülümsenin aksine ciddi bir mesaj yazdım.

 

Açmıyorum. Açmayacağım da! Hem senin dövmen gereken birileri yok mu? Beni arayacağına git de döv.

 

Mesajı atar atmaz rehbere girip adını sildim ve yerine… içimden geleni yazdım. Bence çok da yakıştı.

 

Ayıcığım.

 

Pembe kalp.

 

Telefonumu çantama attığımda çantamdaki başka bir şey gözüme çarptı. Mektup. Güldane Hanımın sır mektubu. Nurcan Abla saklamam için bana vermişti. Dünyada güvenilmesi gereken son insan güvenmek gibi bir hata etmişti… Ama kararlıydım! Elime yüzüme bulaştırmamak için elimden geleni yapacaktım. Bu yüzden mektubu aldım ve saklayacak sağlam bir yer bulmak için gözlerimi etrafta dolaştırmaya başladım. Bez dolabımın içi? Ih ıh… Kıyafet kalabalığında kaybolabilir. Halının altı? Dinoş bulup kemirebilir. Neresi, neresi, derken gözüm yatağıma kaydı. Evet! Yatağımın altına gayet güvenli. Hem… Kimsenin de oraya bakmak aklına gelmez, diye düşünerek yatağıımı kaldırdım ve sararmış zarfı altına sürüverdim.

 

Ellerimi birbirine sürterek, “Bu iş de tamamdır,” dediğimde sıra gelmişti giyinmeye. Hayır yemeğinde elbise giymem uygun olmazdı. Bu yüzden ellerim doğrudan gri, pantolon ve ceket takımına gitti. İçine de toz pembe, boğazlı bir kazak tercih ettim. Saçlarımı ense kökümden bağlayıp makyajımı da olabildiğinde az tuttuğumda hazırdım. Daha doğrusu koridora çıkana kadar hazırım sanıyordum. Çünkü Sıla’nın kombinime ekleyeceği son bir parça vardı; yazma.

 

“Ama Sıloşum…” dedim yazmanın ceketimin üzerinden akan parçasını tutarak. “Bu kombinime uymuyor ki. Pembesi yok mu?”

 

Cevap; gözlerinin devirdi.

 

“Grisi?”

 

“Ay Meloş, altı üstü iki saatçik takacaksın, idare ediversen?”

 

İsteksiz isteksiz, “Edivereyim madem,” dedim. Sonra da kabanlarımızı giyip, çizmelerimizi çekip tuttuk meydanın yolunu. Meydana yaklaştıkça kalabalık yokuşun başından kendini belli ediyordu zaten; konuşmalar üst üste binmiş, kaşık sesleri ta buradan duyuluyordu. Hava epey soğuktu ama meydanın içi insan nefesiyle, telaşla, bekleyişle sıcacıktı yine Özel günlerin yıldızı plastik sandalyeler halka şeklinde dizilmiş, köy halkını tüm samimiyetiyle ağırlıyordu. Meydanın bir köşesinde metal tepsiler dizilmişti; buharı üstünde pilavlar, kap kap dolaştırılan etler, lavaş sepetleri… Gençler bir yandan tabakları elden ele uzatıyor, bir yandan da ama yanmayasun(!) diye uyarıyordu. Yaklaştıkça sandalyelerden yükselen konuşmalar da daha net seçiliyordu tabii.

 

Hatçe Nene yemeğini aldun mi sen? Çok yemeyesun ha, iki seksen devrilirsun sonra. Gerçi ölmek için doğru yer gibim. Hazır hocada varidur hehehe.

 

Güldane karisi cimri mimri amma oğlunun şerefine eli bol koymuş bu defa!

 

Bak şu köşede oturan da Mizgali’den yeni gelen ailenin gelini, kaynanasıylan kedi köpek gibiymiş deyiler!

 

Bence onlarla çok muhatap olmayalum karilar. Mizgali’den gelenden hayır mı olur hiç?

 

Fadimeye katılayrum. Ajan bilem olabilirler.

 

Konuşmalara gülümseyerek yürümeye devam ettiğimizde etrafımızda böyle zamanların olmazsa olmazsı koşuşturan küçük çocuklar vardı. Meydanın ortasını oyun alanı bellemişti; biri düşüyor, öbürü gülerek üstünden atlıyor, anneler uzaktan akşam olsun babana bir bir diyeceğum pok yiyenin uşaği(!) diye bağırıyordu. Arada bir neneler çocukların kolundan tutup kenara çekiyor, başını okşayıp bir parça lavaş sıkıştırıyordu avucuna. Meydanın ortasındaki tekli koltuk hepsinden farklıydı; yumuşacıktı bir kere. Hoca efendinin yeri olduğu belliydi. O koltuğun çevresi bilinçli bir olarak boş bırakılmıştı; kimse yaklaşmıyor ama herkes göz ucuyla bakıyordu.

 

Bizim göründüğümüzü fark eden köylüler baş selamı verdi; kimisi hafifçe eğildi, kimisi elini kalbinin üstüne koydu. Ben de karşılık verip boş sandalyelerden birine yöneldim. Tam oturacaktım ki Sıla koluma girdi; eli soğuktu, parmakları kabanımın koluna sıkıca tutunmuştu. Kulağıma doğru eğilince bir şey söyleyeceğini anladım.

 

Gürültünün içinde sesi kaybolmasın diye ben de ona sokuldum, “Meloş,” dedi. “İki kap da biz taşıyalım, ayıp olmasın sonra.”

 

Söylediğinde haklıydı haklı olmasına ama yemekler doğal olarak Tunalı’ların evinden çıkıyordu. Yani Güldane Tunalı da çok büyük ihtimalle içerideydi. Buraya gelirken onu göreceğimi zaten biliyordum ama evine kadar girmek… İşte bundan emin olamamıştım.

 

“Sorun olmaz,” dedi Sıla düşüncelerimi okuyarak. “Gel hadi.” Sonra tekrar kulağıma sokuldu. “Hem bir şeyleri aşmanın zamanı gelmedi mi artık? Aşmanın, tamir etmenin…”

 

Ne diyeyim ki? Haklıydı. Benim de istediğim buydu zaten. Nasıl olacağını şimdilik bilmiyorum ama bir şekilde Güldane Hanımla aramı düzeltmenin, en azından beni görünce hamsi kuşu gibi kızartmak istememesinin bir yolunu bulmalıydım. O yolda belki tam da burada başlıyordu. Sonuçta bu bir hayır yemeğiydi. Sıla’nın söylediğine göre böyle zamanlarda küslük de olmazdı. O zaman harekete geçmenin tam sırasıydı.

Sıla’nın koluna girip avluya yürüdüğümüzde bizi kapıda köylü kadınlardan biri karşıladı; eli belinde, başındaki yazmayı aceleyle düzeltirken geleni gideni göz ucuyla süzüyordu. Avluysa tam manasıyla karmakarışıktı. Bir köşede siniler kurulmuş; merdaneler tüm hızıyla vızır vızır yuvarlanıyordu. Kadınlar incecik açtıkları hamurları oklavadan sıyırıp elden ele uzatarak sacın pişmeye gönderiyordu.. Tüm bu esnada un havaya kalkıyor, açanın saç diplerine, kirpiklere kadar siniyordu.

Başka bir köşede koca koca leğenlerde tepsiler yıkanıyordu; metalin metale çarpma sesi, suyun şıpırtısı, araya karışan oni oraya koyma, bu daha yağlı, kör misun(!) azarları… Kadınlar bileziklerini şıngırdata şıngırdata, bir yandan konuşup bir yandan ellerini bir an bile durdurmadan iş yetiştirme derdindeydi. O köşedekiler köpükten görünmüyor desem yeriydi yani.

Evin içinden mis gibi yemek kokuları taşıyordu avluya; soğanın yağa değdiği o misler misi koku, etin ağır ağır piştiğini belli eden o tanıdık sıcaklık… İki tas çorba içmeme rağmen karnım o anda zil çalmaya başladı bile. Midem daha yeni başlıyoruz Meloşcan(!) der gibi içten içe homurdandı.

Hakkını yemeyeyim şimdi, Güldane Hanım da iyi yemek yapıyordu; dili fena olsa da kazanın başına geçince ufku genişliyordu.

“Daha dikilece misinuz boyle,” diye sordu kapıdaki kadın.

“Merhaba,” dedim tüm güleryüzümle. Sonuçta Güldane Hanım etrafta olabilirdi. Her kayniş güleryüzlü bir gelin ister değil mi ama(!) “Biz etkinliğe gelmiştik de!”

 

Sıla beni dirseğiyle dürterek, “Etkinlik değil, hayır,” diye mırıldandı. “Ne etkinliği Melek!”

 

“HAA EVET HAYIR HAYIR!”

 

Kadın bana çattığı kaşlarının altından baktı. “Evet mi deysun hayır mı deysun? Sen de bir karar ver muaallim hanum!”

 

“Hayıra geldik Necla teyzeciğim,” diye araya girdi Sıla, ben daha fazla batırmadan. “Önce size yardım edelim istedik. Maşallah, epey kalabalık, tüm köylü burada.”

 

“Sorma Sila kizum,” dedi Necla Teyze. “Yetişemeyruk vallahi, geçin içeri de alın tepsileri size zahmet.”

 

Tam o sırada elinde koca bir tepsi yemekle Güldane Hanım çıktı ve çıktığı gibi de göz göze geldik. Ne kadar çabalasam da gülümsememin yüzümde donup kalmasına engel olamadım. Gençlerden biri koşup tepsiyi elinden aldığından eğilip şalvarındaki unu silkti. Korkunç olan ise bunu yaparken bile bakışlarının üzeimde olmasıydı. İçimden ne tarafa doğru kaybolsam acep, diye geçirirken ağır ağır bize yaklaşmasıyla bir yutkundum.

 

Ama… Yanımıza geldiğinde, dümdüz bir, “Hoş geldinuz,” dedi. Evet, sesi sevinçli değildi belki ama öfkeli de değildi. Bileziklerini takmış takıştırmış, yeni yazmalarından birini bağlamıştı. Gülümsediği zamanlar ifadesi sert görünüyordu ve şimdi kesinlikle gülümsemiyordu. “Diyeyim kızlara size bir tepsi hazırlasınlar.”

 

“Yok Güldane Tayzeciğim,” dedi Sıla. “Biz yardım etmeye gelmiştik.”

 

“Yardum?”Yeşil gözleri doğrudan benim üzerime döndü. “Siz?”

 

“E-evet,” dedim tereddütte kalarak. “Yani isterseniz.”

 

Başını kaldırıp, “Sağ olun,” dedi. Gerçekten demiş miydi? Emin miydi yani sağ olmamı istediğinden? “Buraya kadar zahmet edip gelmişsinuz.”

 

“Ne zahmeti? Aşk olsun!” Yakaladım ya ipin ucunu, bırakır mıyım hiç? “Elimize mi yapışır yani, hemen taşıyalım. Zaten ben bir şeyler taşımayı acayip severim. Çok da iyi taşırım ayıptır söylemesi. Hatta beni tanıyan birine sorun hayatındaki en iyi taşımacı kim, diye. Direkt beni gösterir vallahi! Bir taşırım bir taşırım…”

 

Sıla’nın dirseğini çaktırmadan böğrüme itmesiyle susmam gerektiğini anladım. Ama şimdi ne demiştim ki? Kırk yılın başı iki lafın belini kırıyordum sevdiceğimin anasıyla.

 

“Eminim öyledur,” dedi pek de inanmayarak. “Amma içerisi epey kalabalık. Eh, yardıma çağırdığım asıl kişi de geldi.” Gerinerek gbaşını kaldırdığında içeriden tanıdık ve biraz da fingirdek bir ses geldi.

 

“Güldane teyzeciğiiiim. Pilavları doldurdum, alabilirsin!” Ve içeriden dolu bir tepsiyle çıkan Fulya, zaten keyifli olan yüzüne beni görünce menüsüne yirmi tl farkla büyük boy patates ekler gibi keyif ekledi. “Aaa meslektaşlarım da gelmiş, ne güzel.”

 

Seni yapmacık sarı yılan seni… Demek kaleyi içten fethetme çabalarına devam!

 

“Yaa, çok güzel bir tesadüf oldu,” diye cevaplamamla Sıla’dan böğrüme bir tepik daha geldi. Ay yine ne oldu!

 

“Melek,” dedi sergilediği gülümsemesini bozmadan. “Yüzünün alt metninin açık unuttun, kapat hemen şunu!”

 

O söyleyene kadar kaşlarımın inip dudaklarımın kilitlendiğini, bakışlarımın karşımdakini duvara yaslayıp ümüğünü sıkmak istermiş gibi baktığını fark etmemiştim. Derhal düzelttim.

 

“Gel kizum,” dedi Güldane Teyze. Ve… nihayet gülümsedi. Bana değil ama ona gülümsedi. Ay herkes aşk acısı çekerken ben kaynana acısı çekiyordum… Reva mı bu! “Çok yoruldun. Otur da iki lokma bir şey ye.”

 

Fulya adeta süzülerek yanımıza geldiğinde içten içten o kadar kaynıyordum ki taşdığı tepsideki nefis sarmaları bile inceleyedim. “Yok Güldane teyzeciğim, hiç yorulmadım ben,” dedi yalaka. “Hem öncelik misafirlerimizin,” dedi bizi gösterek, biz sonra da yeriz.”

 

Misafirlerimiz, derken? Ben misafirim de sen evin kızısın öyle mi? Hah!

 

Sinirden gözüm seğirirken Şerif Ali’nin, “Selamın aleyküm!” diyen sesini duydum ama dönüp bakamadım. Saniyeler içinde o koca gövdesini yanımıza getirip Güldane Hanımın elini öptükten sonra direkt olarak Fulya’nın tepsisindeki yemeklere odaklandı?”

 

“Müsait mi onlar acaba hanımefendi bayan?”

 

Fulya’nın, “Tabii!” demesiyle tepsiden bir tabak alıp sarmalardan başlarken, “Allah kabul etsin Güldane Teyzem,” dedi. “Valla iyi ki komutanım iyileşmiş değil mi? Ne de güzel iyileşmiş. Maşallah maşallah!”Üç sarmayı aynı anda ağzına atıp tadına vardığında, “Ben böyle güzel iyileşme görmedim,” dedi.

 

Bu kez ben Şerif Ali’nin böğrüne dirseğimi geçirdiğimde sarma boğazında kalmış olacak ki öksürmeye başladı. “Ne oldu be!”

 

Başımı ondan tarafa çevirip, “Zıkkımın kökü,” diye fısıldadım.

 

“O zaman biz dışarı çıkalım,” dedi Sıla. “Madem yeterince yardım eden var, biz kalabalık etmeyelim.”

 

“Kesinlikle,” diye katıldım, sesimde nasıl bir trip… Güldane Hanımın umru değil tabii. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış. Hey yavrum hey! “Biz dışarı çıkalım.” Dönüp önden önden çıktıktan sonra boş sandayelerden birine oturdum. Kollarımı birvirine bağladığımda bacaklarım istemsizce ritim tutuyordu. Sinirden ölünebilseydi şimdi ölmüştüm!

 

“Pist, şam şeytanı,” dedi Şerif Ali hâlâ zıkkımlanarak yanıma otururken. Sivildi.Altında kot pantolunu, üzerinde dizlerine uzanan larcivert montu vardı. Ayrıca montu da kendisi gibi şişmeydi. “Daha bismillah yeni geldim, ne bu surat?”

 

“Elinin körü!” diye çıkıştım sanki Fulya’yı gelin isteyen oymuş gibi. “Komutanınla arama girmeye çalışan kadının elinden yemek aldın, farkında mısın?”

 

Gözleri ardına kadar açılırken, “Yuh!” dedi. “Gerçek mi la?”

 

“Gerçek la!” dedim taklidini yaparak. “Kadın Güldane Hanımın gözüne girmek için bir evi sırtlamadığı kaldı. Onu da yapar, yakındır!”

 

Kendini tuttu, tuttu ama en sonunda piskürtmeli güldüğünde bir tane de göbeğine geçirdim. “Ne gülüyorsun be!”

 

“Hiç,” dedi yağlı parmaklarını yalayarak. “Seni kıskançlıktan kudurmuş şekilde gördüm ya, ölsem de gam yemem.” Bana bir tane sarma uzattığında sinirden alıp ağzıma tıktım. “Sakin ol sarı çiyan, onu böyle sinirlenerek yenemezsin.”

 

“Ya nasıl yenerim? Güldane Hanım onu istiyor işte. Benden de nefret ediyor.”

 

Yeşil gözleri etrafta döndü, bir süre düşündü. “Güldane teyze serttir merttir ama yufka yürekli kadındır, Tahir komutanımın karşısında da duramaz,” dediğinde içimin biraz yumuşadığını hissettim. “Kimse duramaz.”

 

“Ya… Öyle mi?”

 

“Öyle tabii. Ayrıca o içeride istediği kadar salınsın. Komutanım kimin sevgilisi? İşaretparmağı beni gösterdi. “Senin. O yüzden böyle triplere girip o çırpının ekmeğine yağ süreceğine dik dur. Ellam! Onun senin kıskanması lazım.”

 

“İmza,kaşe, mühür,” dedi Sıla. “Ağzına sağlık Şerif Ali. Vallahi iki saat dil döksem senin kadar iyi anlatamazdım.”

 

Şerif Ali hemen böbürlendi. “Ayıptır söylemesi bizim de ağzımız iyi laf yapar.”

 

Derken timin diğer iki çavuşu Karahan ve Pekmez, meydana sivil bir şekilde giriş yaptığında gözlerim arkalarında birini aradı. Daha doğrusu… iki kişiyi. Ama her ikisi de yoktu. Demek ki adam dövme işini henüz biterememişti, haydutlar!

 

“Ooo!” dedi Şerif Ali ayağa kalkıp iki boş sandalye çekerken. “Favori çavuşlarım da teşrif etmiş,” dedi neşeyle. “Gelin la gelin. Ayakta kalmayın.”

 

Karahan ve Pekmez bizi selamlayıp sandalyelere çöktükleri an Şerif Ali’nin tek kaş kaldırmasıyla önlerine iki tabak yemek ışınlandı. Vallahi ışınlandı.

 

“Nasılsınız inşallah?” diye sordu Karahan, pilava saldırırken. Kaşık değil, kepçe tutuyor sanki. “İyi gördüm sizi.”

 

“İyiyim, teşekkür ederim,” dedim gülümseyerek. “Siz nasılsınız?”

 

“Ben de iyiyim Allah’a şükür.” Turuncu kirpikleri kırpışınca bir fenalık geleceğini anladım ama burdan nasıl bir ekmek çıkarabilirdi ki? “Valla yüzünüze renk gelmiş Melek öğretmenim.”

Nasıl yani, diyecektim ki Pekmez ağzını pilavdan zor ayırıp bombayı patlattı. “Hastane odasında gelmiştir o renk. Napsak… biz de mi birer gün yatsak?”

Başta anlamadım ama sonra… Komutanlarıyla beni hastane yatağında bastıklarını anlar beynimde flas flaş patladı! Utançtan donup kaldım. Çavuşlara bak sen! Komutanları yanlarında olmayınca maşallah bülbül gibi şakıyorlardı.

 

“Eee Pekmez Çavuş,” dedim karşı atağa geçerek. “En iyis ben söyleyeyim komutanınıza, çavuşlar birer gün hastanede yatmak istiyor diye. O bulur yatmanız için güzel bir neden.”

 

Her ikisi de kalakalırken Pekmez yutkunarak boğazını temizledi. “Ben düşündüm de o kadar da iyi fikir değildi aslında.”

 

“Ulan sen de beyin mi var zaten iyi fikir çıksın,” diye çıkıştı Karahan. “Durduk yere hastanelik olacaktık. Hem de Tahir komutanım tarafından!” Ciddi ciddi bir düşündü. “Gerçi o birini ele geçirdiğinde doğrudan tahtalı köye tek yön gidiş biletinin imzalar. Yok… Yok yok. Hiç gerek yok böyle bir şeye. Ayrıca bugün ayın kaçı?”

 

“Kaçı?” diye sordu Pekmez.

 

“Söylemeyeyim şimdi,” dedi Karahan, sesini kısarak. “Uğursuzluk getirir ama… tek sayılı bir gün.”

 

Sıla’yla aynı anda sorduk. “Ne demek?”

 

“Tek günde ölmek uğursuzluk getirir.”

 

Pekmez durup durup arkadan bir tane şaplak atınca Karahan neye uğradığını şaşırdı. “Ulan Karahan, sendeki beyni kuşa taksan ters uçar. Adam ölmüş ölmüş lan, daha nasıl uğursuzluk gelsin?”

 

“Doğru diyorsun,” dedi Karahan. Azıcık saftı galiba. “O yönden hiç bakmamıştım.”

 

Gülerken bir yandan şaşkındım da çünkü çavuşlar her nasılsa birkaç dakika içinde tabaklarını bitirmişti. Hem de konuşurken… Yemek dağıtan genci durdurduklarında yeni tabak isteyeceklerini sandım. Ama hayır. Çocukcağızın elindeki tepsiyi komple aldılar, ortaya koydular ve oradan devam etmeye başladılar. Maşallah, öyle bir iştahla yiyorlardı ki sanki tüm köyü yeseler doymayacaklardı. Gerçi o cüssüleri bu duruma fazlasıyla müsaitti ama insan yine de şaşırmadan edemiyordu.



 

Öte yandan başta sinirden fark edememiştim ama… bizim şeftalinin üzerinde fazladan bir keyif vardı. “Bir kanatların eksik bakıyorum da. Ne olduğunu söyleyecek misin?”

 

Oturduğu sandayeye iyice yaslandığında sandalyenin pilastik ayakları resmen yaylandı. Dile gelde kurban olam kalk üzerimdem(!) diye yalvarabilirdi. “Destegül’ümle aramız çok iyi. Yurt dışından babası geliyormuş, söylediğine göre babası annesi kadar çadoloz da değilmiş,” dedikten sonra Sıla’ya bakıp, “Pardon,” dedi. “Miryam anneannene de çadoloz dedim ama Allah’ın bildiği de kuldan saklanmaz şimdi.” Sıla anlayışla baktığında pilavından kaşıkladı, keyifli keyifli çiğneyip yuttu şeftali. “Anlayacağınız kızlar, karşınızdaki yakışıklı adam yakında evli bir şahsiyet olacak.”

 

“Oooo!” dedim onun yerine de heyecanlanarak. “E bu harika bir haber!” Önümüze gelen tepsilerden birer tabak da biz aldığımızda iştahla yemeye başladık. “Yakında düğün var desene!”

 

“Dedik gitti!” dedi Şerif Ali gözleri parlayarak.

 

Çavuşlar aynı anda sırtına yapıştırınca şeftali dengesinin zor sağladı. “Damat mı oluyon lan sen?”

 

“Oluyom valla,” dedi Şerif Ali sırıtarak ve aynı anda telefonu çalmaya başlayınca pilavı ağzında çiğnemeyi bırakıp cebine davrandı.

 

“Ekranda yazan isimle gözleri parlarken, “Alo!” dedi ama nasıl dedi? Ben hiç bu kadar cilveli bir alo, duymamıştım. “Destegülüm… Söyle ballı kaymağım, böyle bidenem.”

Biz Sıla’yla biribimize bakıp içten içe gülerken telefonun diğer ucundaki Destegül her ne söylediyse Şerif Ali’nin yüzü önce hafif bir gerildi. Sonra kaşığı havada kaldı. Sonra da dudakları büzüldü. Destegül konuşuyordu belli ki uzun uzun, çünkü Şerif Ali sadece arada, ney, nasıl, vallaha mı(!) gibi tekliler veriyordu. Ama bir süre daha dinleyince bizim şeftalinin suratı iyiden iyiye düştü.

“Ne demek vermedi?”


“E babandır ama Destegülüm, o kadar da değil…”


“Ney! Başlık parası mı istedi? Bu zamanda”


Birden ayağa fırlayınca gözler faltaşı gibi açıldı. “Ağırlığın kadar altın mı istedi!”

“Ama elinsa be sevdiceğim, nerden bulayım ben yüz kilo altını?”

“YOK! SANA ASLA YÜZ KİLOSUN DEMEK İSTEMEDİM! AĞZIMA SIÇ Kİ YANLIŞ ANLADIN!”

“A-a-ama Destegül’üm yok bak valla…”

Destegül yeniden uzunca konuşmaya başladığında anladık ki asıl sorunu henüz söylememişti. Zira an itibariyle Şerif Ali’nin suratı dalga dalga dalgalanıyordu. Dudakları aralanınca beyaz teni kırmızıya çalmaya başladı rengi değişti. Hatta direkt domates oldu. Gözleri pilavdan kalktı, boşluğa baktı.

“Nasıl?” diye sordu ama daha fazla Allahım al canımı(!) der gibiydi.

Derin bir nefes aldı. Havası sönmüş balon gibi geri verirken çenesi titredi. “Ne dedin sen? Evden mi kaçtım dedin? ŞERİF ALİ’DEN HAMİLEYİM BEBEĞİMİ BABASIZ BÜYÜTEMEM Mİ DEDİN!”

Sıla’yla aynı anda irkilirken çavuşlar içten ve fısıltı haline bir, “Yuh!” çekti.

“Lan şerefsiz şeftali! Hamile mi bıraktın lan kızı?”

Şerif Ali şoktan bayılacak vaziyette hopörlörü kapatarak, “Yemin ederim elimi sürmedim!” diye açıkladı. “Zaten nasıl süreyim, anası yüzünden bir dakika yanlız mı kaldık!”

“Ha kalsanız bırakacaktın yani?” diye sordu Karahan.

“Kes lan! Zaten canım burnumda vallaha kafanı duvara sürterim!” Telefonu tekrar kulağına götürdüğünde, “Destegülüm!” dedi umutla. “Şaka yaptın değil mi bana? Şaka?”

Karşı taraftan Destegül son derece ciddi olduğunu söylemiş olacak ki şeftali bayılacak gibi oldu. Bir eli kalbine gitti, öbürüyle tutunacak bir şey aradığında kolumu uzattım. Tutundu.

“Yok, yok… Kalp krizi geçirmiyorum, bu benim normal hâlim…” Tam o sırada hoca gelince hızla boşlar toplandı. Herkes selamını verip dua dinlemeye hazır hale geldiğinde Şerif Ali yaşaran gözlerini hoca efediye çevirdi. “Hocam, istek dua yapabiliyor muyuz?” diye sordu, harap ve bitap vaziyette. “Bana bir sela lütfen.”

Telefonu kapattığında bir süre öylece kaldı. Ne konuştu, ne tekrar kaşığına uzandı. Sadece baktı. Boşluğa boşluğa… Dua boyunca da başını o boşluktan kaldırmadı. Güldane Hanım favori gelin adayıyla önlerde oturmuş, hoca okudukça amin derken birkez olsun benden yana bakmadı. Bu açıkça beni yok saydığını gösteriyordu derken… Tahir ve abim çıkageldi. Annesi hemen yerinden kalkıp seviçle oğlunu karşılamaya hazırlandığında Fulya’nın heyecanı da aramızdaki metrelere rağmen belirgindi.

Ama bir noktada… Güldane Hanım Tahir’e doğru yürürken, Tahir bana doğru yürüdü.

Ve gelip boş olan iki yan sandalyeme, askerlerinin yanına oturduğunda hemen yanındaki sandalyeyi de abim doldurdu.

“Selamın aleyküm konutanım,” dedi çavuşlar. “Hoş geldiniz.”

Sıla da, “Hoş geldiniz,” dedi ama ben ne ağzımı açtım ne de başımı onlardan yana çevirdim.

Zaten Güldane Hanım da yeni planlşar peşindeydi. Zira adımlarının yeni yönü bu defa bizden yana gelirken, “Fulya, kizum,” dye seslendi. “Saa zahmet Tahir’imlen arkadaşına yemek getur.”

O kadar kişinin arasındans anki ona düşmüş ki söylnenei yaparken Güldane Hanım ayağa kalkan oğluşuna sarıldı sıkıca. “Hoş geldun paşam, nerde kaldun?”

“Görev ana,” dedi Tahir. “Ancak.”

Ya, tabii, biliriz biz o görevleri!

“Sen de hoş geldun Arslan oğlum.”

Abim kalkıp Güldane Hanımın elini öptüğünde Fulya elinde taşıdığı tepsiyle avludan çıktı. Köy meydanında sanki podyumda yürürmüş gibi yürürken fönlü saçlarının bir kısmını yazmayla kapatmıştı. Altında da şalvar vardı. Yasssyalaka!

“Geldim Güldane teyzeciğim,” dedi ama bakışlar… Bakışlar Güldane Hanım’da falan değildi.Bakışlar Tahir’in iliğini kemiğini sömürüyordu. Of! Kıskançlıktan orta yerimden ayrılacaktım şimdi! O yemeği Tahir’e getiren ben olmalıydım ben! Hatta birlikte yemeliydik, bir o benim apğzıma vermeliydi bir de ben onun. Yemeği yani…

“Buyur Tahir,” dedi Fulya, sesi ballı lokumlu, üstüne bir de baklava şerbeti dökülmüş gibi.

Tahir tepsideki yemeklerden birine uzandığında püf senin kalıbına(!) diye sövdüm içimden. İnsan tokum falan der, yine de almaz o yemeği. Ama Allahın ayısı nasıl düşünecek ki! Değil mi ama? Bak bak… Öküze bak… Nasıl da aldı yemeği…Hiiii! Üstelik başını kaldırıp Fulya’yla gözgöze geldi bir de! Oy ben nere gidem…

Fulya gülümseyerek, “Afiyetler olsun,” dedi.

Tahir o kopasıca başını salladı. Sonra da, “Sağ ol,” bacım dedi boyu posu devrileci-

Bir dakika.

Bacım mı demişti o?

Fulya’nın yüzüne baktığımda doğru duyduğumu anladım. Çünkü o parlayan gülümseme tamamen silinmiş, dudakları da şaşkınlıkla aralanmıştı. Ve yüzünün tam ortasında tadından yenmeyecek kadar lezzetli olan bir hayal kırıklığı vardı. Güldane Hanım da boş durmamış, olmuş mosmor! Patlıcanla kardeş sanırsın!

Ahahahahahahahha.

İçimden davullar zurnalar, horonlar, mehter marşları… Ben tabi zevkten dört köşe. Hatta sekiz. Hatta on iki. DÖRDÜN TÜM KATLARI HATTA! İşte benim sevgilim, naraları atıyorum içimden.

Oğlum sana helal olsun! Senin o bacım diyen ağzını yesin Meloş! Seni doğuran ana desin ki; ben aslan doğurmuşum!

Bak nasıl tek kelimeyle kadının hevesini söndürdü. Bak nasıl bacım, deyip fişi çekti.

Oğlum senin götünü yerim len!

Fulya tepsiyi tutan ellerini sıkarken ben göz ucuyla Tahir’e baktım. O hâlâ masum masum yemeğini yiyordu.

Allah’ım…

Bu adam farkında mı bilmiyorum ama bir kalbi kurtardı, bir egoyu gömdü, bir Meloş kişisini yedi kat göğe çıkardı a dostlar!

*

 

Eve dönüp güzel bir banyodan sonra bornozumla yatağa serilmeden önce ne yaptım?

 

Tabii ki camı sıkıca kapatıp perdeyi çektim ki köyün delisinin birkez daha ağzını sulandırmayayım.

Duştan sonra hemen giyinmeyi sevmezdim. Biraz bornozun içinde mayışır, kahvemi içer, bazen de olduğum yerde uyuyakalırdım. Hayatımda aldığım en verimli kararların yüzde sekseni bu yarı uyku halinde alınmıştır zaten. Burada çoğu zaman burada mümkün olmamıştı. Ta ki bugüne kadar… Meydanda çok üşüdüğümüz için eve döner dönmez Sıloşum sobaya bol kepçe odun atmıştı ve kısa sürede sıcaklık tüm evi sarıp sarmalamıştı. Ben de hemen gerekeni yapmıştım tabii. Şimdi yatağımda bornozumun bir kolu düşmüş, kahvem komodinin kenarında, dünya umurumda değil. Eh son olanlardan sonra keyfime de diyecek yoktu.

Dinoşumu yanıma alarak yatağa iyice yayıldığımda ve oyalanmak için telefonumu elime aldığımda bir mesaj gördüm. Abimden gelmişti ama herhangi bir şey yazmıyordu. Yalnızca bir video vardı. Merakla tıkladığımda video bir sallantıyla açıldı.

Önce yerler göründü. Sonra ayakkabılar… Sonra bir ses.

“Ulan düzgün çek şunu!”

Abimin sesiydi bu ama kamerayı tutan başka biriydi. Şimdilik sadece ellerini görüyordum ve o eller kamerayı bir yere sabitlemeye çalışıyordu. Ama bunu yaparken elleri o kadar titiriyordu ki zorlanıyordu. Nihayet başarabildiğinde inlediğini duydum. Geri çekilmeye başladığında kaşlarım çatıldı.

Kimdi bu adam? Dahası abim neden bana böyle bir video atmıştı?

Kameranın açısı düzeldiğinde adam geriye gitmeye devam etti. Görüntü netleştikçe kaşlarım daha fazla çatıldı, yatağın içinde doğruldum.

Çünkü ekranda…

Bir depoydu burası. Soğuk, gri, yankılı. Kameranın tam ortasında bir sandalye vardı. Sandalyede de…

Bir adam. Tanıdık bir adam.

Ve onun kim olduğunu bulmam uzun sürmedi. O…

Mithat’tı.

Üzerinde takım elbise vardı ama sadece takım elbise değil, başka bir şey daha vardı.

PEMBE DANSÖZ KIYAFETİ.

Pullu, askılı, yanlardan yırtmaçlı.

Bir an hayal gördğümü sanıp gözlerimi kapadım. Yutkundum, daha fazla yutkundum. Dudaklarımı dişleyerek canımın gerçekten acıyıp acımadığını test ettim ama acıyordu. Ve bu yüzden gözlerimi açtığımda karşımdaki değişmeyen görüntüye şaşırmadım.

Allah’ım ben neye bakıyorum!

Saçı baş dağılmıştı. Yüzünde neredeyse morarmayan, kanamayan bir yer kalmamıştı. Ve tir tir titriyordu. Titredikçe de üzerindeki payetler başının üzerindeki sarı ampül ışığının altından parlıyordu.

“Hadi lan. Sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz sik kırığı!” dedi abime ait olan ses.

“Yalnız küfür etmesek mi devrem,” dedi, Tahir’e ait olan diğer ses. “Bu yavşak hak ediyor o ayrı ama videonun gideceği yer de belli. Ayıp etmeyelim hanimefendiye.”

“Doğru,” diye onayladı abim. Kendileri görüntüde yoktu ama sesleri çok yakından geliyordu. Hatta gelmekle de kalmıyor, insanın tüylerini ürpertecek kadar sakin olan sert sesleri deponun içinde yankılanıyordu.

“Önce duruşu düzelt lan dalyarak.”

“Hani küfür yoktu lan?” diye çıkıştı abim.

“Dalyarak küfür değil ama. Sözüm söz.”

O arada Mithat hemen dikeldi. O kadar hızlı doğruldu ki sandalyeyle bütünleşti resmen.

“Bak kameraya,” diye emretti Tahir. “Bu noktadan sonra gözünü kameradan ayırırsan o gözünü yerinden çıkarırım.”

Mithat gözlerini kameraya dikti. Yüzü kan içinde olduğu için ne kadar değiştiğini kestiremiyordum ama gözlerindeki ifade çok netti; korku, pişmanlık, utanç ve pembe payetlerin verdiği ruhsal çöküş…

Yutkundu.

“Ben…” dedi sesi titreyerek. “Melek ben senden çok özü-”

”Ne Melek’i lan!” diye parladı Tahir. “Babanın kızı mı oğlum? Hanım diyeceksin. Melek Hanım!”

Mithat başını sallamaya çalışırken gözleri kaydı. Sonra öksürmeye başladı ve sonunda boğulur gibi olduğunda eğilip yere kan tükürdü. Gözlerimi aynı anda kapattım ama o görüntüyü görmekten kurtulamadım.

“Lan ayıp be oğlum! Bir kadının karşısında tükürülr mü hiç? Nerde beyefendilik? Demek ki takım elbise giymekle olmuyormuş,” diye dalga geçti abim ama dalga geçerken bile sesi çok sertti. Ondan böyle bir ses ilk kez duyuyordum.

Ve Tahir’den de… “Bir dakikan kaldı. Bir dakika içinde yapman gerekeni yapmazsan ben burayı sana mezar yaparım.”

“MELEK HANIM!” diye bağırdı Mithat. Son duydukları gözlerindeki korkuyu perçinlemişti.

“Ben… ben çok büyük hata yaptım,” dedii neredeyse ağlayarak “Saygısızlık ettim. Haddimi aştım. Akılsızlık ettim.”

Tahir, “Yetmez,” dedi. “Devam et.”

Mithat başını salladı hemen. “Ben çok büyük adilik, şerefsizlik, götverenlik yaptım.”

“Bildiğin tüm kötü sözler bu kadar mı lan?” diye sordu abim. “Prenses seni.”

“Şimdiki aklım olsa asla yapmazdım. Kapının önünden bile geçmezdim. Çok özür dilerim. Çok ama çok özür dilerim. Ne olur beni affet.” Birdenbire dizlerinin üzerine çöktüğünde hüngür hüngür ağlamaya başladı. “Köpek gibi pişmanım Melek Hanım! Bu dünyanın en pişman insanı benim. En köpek insanı da benim. Yalvarırım beni affet! Gerçekten. Kalbimden. Ruhumdan.” Elleri pembe yıtmaçlı eteğini tutup salladı. “Bu kıyafeti-”

.”Yeter lan,” diye araya girdi abim. “Reklama girme.”

Bir yerden atlama sesi duyulduğunda kamera sallandı. Sonra biraz aşağı kaydı.
Ve ben… Bir çift bot gördüm. İçlerinden biri ağır ağır yaklaştı.

“Sayın seyircimiz,” dedi abim, daha yumuşak bir sesle.“Filmimiz burada sona erdi. Güzel bir film olmayabilir ama verdiği mesaj kamu düzeni açısından son derece faydalıdır.”

İkinci bot kameraya girdiğinde, “Buraya kadar sabrettiğiniz için teşekkür ederiz,” dedi Tahir’in sesi. “Ve bilmelisiniz ki, bir damla gözyaşınızı sebep kim varsa bu filmin başrolü olur.”

Ekran karardığında telefonu indirdim. Yüzüm sırılsıklamdı ama garip bir şekilde dudaklarımda aptal, kontrolsüz bir gülümseme vardı. Dinoma sarılmıştım. Gülerken ağlamaya devam ederken telefonuma bir mesaj düştü.

Yine abimden. Bu defa yazılı.

TahArs film saygıyla sunar.

Not: Kıyafeti Tahir seçti.


 

Bölüm : 08.01.2026 23:50 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...