4. Bölüm

(4) Küllerimden Doğarım Sanıyordum Ama Baca Tıkanmış

Durumavii
durumavii

4. BÖLÜM:

 

“Küllerimden Doğarım Sanıyordum Ama Baca Tıkanmış”

 

İnsan bazen başına gelecekleri öncesinden hissederdi. Mesela elektriğin dizinin en heyecanlı yerinde kesileceğini, yeni ayakkabını giydiğin ilk gün yağmur yağacağını, depreme duşta çıplakken yakalandığımızı… bir şekilde bilirdik. Veya çikolatalı ekmek elimizden kayıp düşerken çikolatalı yüzünün halıya denk gelmesi kaçınılmazdı. Ben de her şeyi beklerdim ama…

Asla ve ASLA, Şehriye Melek Sancaktar isminin megafondan, uluorta, millete gülme krizi geçirtecek biçimde haykırılacağını ön göremezdim.

Bu seviye bir rezillik ancak evrenin özel siparişi olabilirdi.

Nüfus müdürlüğüyle küslüğüm on sekiz yıl sürdü, sanıyordum. Meğer en büyük düşmanım Karadenizdeki bir hastanenin dahiliye katıymış. Allah kahretmesin… Üstelik o mendebur hemşire bir değil, tam iki kez anons etmişti. Ben birincisinde kalpten gitmiştim zaten. İkincisi cenazem için düzenlenen seremoni gibi olmuştu.

Meloşum… Bunlar ne büyük acılar böyle?

Gecenin bir yarısı yatağımda dönüp dururken, hayatımda ilk kez sinirden uyuyamıyordum. Evet, öfke denen o his resmen tüm hücrelerimden fışkırıyordu.

Pekmez Çavuşun nameli gülüşü hâlâ kulaklarımdaydı. Karahan’ın gülmekten burnundan fışkıran çayı… Serhan’ın pancar gibi kıpkırmızı kesilişi, Yaver’in ağzında patlayan gizli kahkahaları eşliğinde duvara kafa atmak suretiyle yüzünü dönüşü… Of!

ŞEH-Rİ-YE.

Altı harf, bir ömürlük travma.

Tabii… Tüm bu kepazeliğin sorumlusu yalnızca bir kişiydi. Ne kişisi… Ayı! Manda! Camışşşşş!

Bak, yine geldi aklıma! Yatakta doğrulup yastığımı kavradım, sanki ellerimin arasında o varmış gibi başladım yastığı duvara vurmaya. “İnsan insana bunu yapar be it! Ben dana! Be Shrek yavrusu! Ne yavrusu? Shrek'in kendisisin be!” Kesmedi. Yastığı avuçlarımın arasında öyle sıktım ki yastıkla birlikte titredim. Sanırsın Tahir, denen o hayvanatı boğuyordum. Çığlık atıp yastığı dişlerimi geçirdiğimde aynadaki görüntüm gözüme ilişti.

Ay… İnsanlıktan çıkmışım resmen.

Bedenimi sırt üstü bırakıp yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avuç içime geçti. Tıpkı hastanede herkes bana gülerken yaptığım gibi…

Bilerek yapmıştı. Üzerine tek kelime bile konuşmamıştık ama hafifçe kıvrılan dudakları her şeyi anlatmıştı. Yarım bıraktığı sigarasını söndürüp ağır adımlarla gözümün önünden uzaklaşırken arkasında bıraktığı şey dumandan fazlasıydı; rezillik, utanç ve bendeniz…

Beni orada, kendi travmamın çukuruna gömüp zaferiyle uzaklaştığında kalan beş askeriyle köye dönerken kimse gözümün içine bile bakamamıştı.

Ne direksiyon başındaki Teğmen Serhan, ne de diğerleri… Çünkü… BAKSALARDI GÜLECEKLERDİ. Yine de arkadan gelen sinsi kıkırtıları duymuştum. Serhan her dikiz aynasına baktığında başını cama çevirmiş, dudakları hareket etmese de göğsü titremişti.

Ve tam da o an, o meşhur travma şarkısı kafamın içinde çalmaya başlamıştı.

Allahım neydi günahımmm

Dırım dırım…

Günahım neydi Allahımm….

Sinirle tepinmekten sabah olduğunu bile fark edememiştim. Hayatımda ilk kez sinirden bir dakikacık bile uyuyamadan yataktan çıktım. Sıla da evde yoktu. Zavallı cicişim şu an Güldane Tayzenin hain planlarına kurban gitmek üzere onun evindeydi. Güldane Teyze iyileşene kadar kendisinde kalmasını istemişti ama ayrılırken Sıla kulağıma söylemişti, ilk fırsatta kaçıp gelecekti.

Sakin ol Meloş. Şimdi bir güzel süslenelim ve kendimize gelelim. Evet, Tahir denen o Hulk bize fena bir gol atmış olabilir ama bu her şeyin sonu değil. İnsanlar neyi unutmuyorlar ki bunu da unutmasınlar? Değil mi bebeğimsu? Hadi işe papatya çayı yapıp gevşemekle başlayalım.

Papatya çayı mı? Papatya tarlasını komple yesem, hatta ülkedeki tüm papatya tarlaları bana girse yine de sakinleşemezdim. Sen kalk, o ismi değiştirmek için babanı karşına al, ismin asıl sahibi babaannen seninle tam üç ay konuşmasın, o adı ısrarla unutmayan arkadaşlarını bir bir hayatından çıkar ve tam her şey yoluna girdi derken…

Kas kütlesinin biri gelip tüm köye ilan etsin!

“Görürsün sen! Bunun intikamını senden almazsam bana da Melek demesinler!”

Sadece Melek mi demesinle, Meloş? Bir ismimiz daha vardı sanki…

“Püü!” diye bağırdım evin içinde deli danalar gibi tepinirken. “İç sesim bile benimle dalga geçiyor! Var mı daha ötesi?”

Banyoya girip aynaya baktığımda öfkem derin bir üzüntüye dönüştü. Aynada kendime bakarken beynim arka planda, o eski halimden eser yok şimdi, şarkısını çalmaya başladı. Paspallıktan ölmem an meselesiydi! En acilinden toparlamam lazımdı. Ama daha valizimi bile bulamamıştım.

Of üstüne of!

Geriye tek bir yol kalıyordu.

O da yukarı köy Mizgali’ye gitmek…

Evet, hazır Sıla da evde yokken oraya gidip tüm ihtiyaçlarımı alabilirdim. Fönlenmiş saçlar, sağlam bir makyaj ve tasarım harikası bir elbiseyle yapamayacağım hiçbir şey yoktu. Kendimi bildim bileli durum böyleydi. Gözümü açar açmaz duşumu alır, makyajımı zamanı umursamadan özenle yapardım. Evdekiler bile doğal halimi unutmuş olmalıydı. Öyle ki şu hâlimde babamla sokakta karşılaşsam, acaba mı bile demeden yanımdan geçip giderdi. Düşüncelerime sırtımı yaslayıp hemen hazırlandım. Tanınmamak için koca gözlüklerimi suratıma geçirip bir de pembe beremi taktım. Şanslıydım ki Mizgali yukarıda kalıyordu. Yani meydandan geçmek zorunda değildim ve böylece tanınma riskim yoktu. Doğrudan evin arkasına geçip orman yoluna bağlandım. Sağlı sollu ağaçların arasındaki dar toprak yoldan ilerlerken yanıma da kemirmek için karamelli çikolatalarımdan birini aldım. Öğrendiğim kadarıyla Çamlıyayla ve Mizgali arası en fazla on kilometreydi. Mesafe arabayla fazla sayılmazdı ama benim narin ayaklarım o yolu iki saatten önce bitiremezdi.

Başka bir şey için bunca yolu ölürdüm de yürümezdim ama sahip olacaklarımı düşününce tabana kuvvet yürümeye başladım.

Hadi kızım Meloş, küllerinden doğma zamanı!

Kırk beşinci dakikadan bildiriyorum; yok anacığım, bu yol yürünecek gibi değil. Kuş uçmaz, kervan geçmez; ormandan gelen garip seslerin haddi hesabı yoktu zaten. Ayı var mıydı acaba buralarda? Varsa o ayı için gün bugündü. Zira makyaj malzemesi almak için on kilometreyi yürümeye göze alan bir salağı kıskıvrak yakalayıp afiyetle yiyebilirdi. Yolun ortasında durup bir yolun kalanına, bir de geldiğim yere baktım; ikisi de aynı manzara… Devam etsem bacaklarımda derman kalmamıştı, geri dönsem o da akıl karı değildi. Son on dakikadır makyaj eşyaları, fön makinasını hayal ederek yürüyordum güç versin diye. Resmen her biri dile gelmiş, “Gel Meloş, hadi sarı kuşum, gel de seni insana benzetelim,” deyip duruyordu. O bile kâr etmiyordu artık.

El mecbur ayaklarımı sürüklemeye devam ederken arkadan yaklaşan araç sesini duydum. Bir traktör buradan geçiyor olabilir miydi! Sahiden Allahım, yapar mısın bana bu iyiliği? Hevesle arkamı dönmemle şok oluşum bir oldu. Tüm dilek hakkımı tam da şu an kullanmış olabilirdim.

Zira beni alacak bir traktör beklerken karşımda lüks bir jeep vardı. Ay acaba hayal mi görüyordum? Hani filmlerde insanlar çölde sürüklenirken bir yerden su bulur da kana kana içmeye başlar, tam da o an rüyadan uyanır ya… Hah! Öyle bir şey olmasın?

Heveslenmeyi bir kenara bırakıp aracın iyice yaklaşmasını bekledim. Yaklaştı da… Bununla da kalmadı. Tam yanımda durdu. Yine de temkinli davranarak birkaç adım geri çekilmiştim ki arka cam yavaşça açıldı ve esmer bir adamla göz göze geldim. Daha doğrusu gözlük gözlüğe…Çünkü onun da benim gibi gözlüğü vardı.

Elini yüzüne götürdüğünde gözlüğünü çıkaracağını anlayarak nezaketen ben de gözlüğümü çıkardım. İşte şimdi göz gözeydik ve karşımdaki adamın geriye taranmış siyah saçları, çekici bir yüzü ve esmer tenine inat, masmavi gözleri vardı. Beni kısaca süzdükten sonra, “Merhaba,” dedi yavaşça. “Mizgali’ye mi gidiyorsunuz?”

Başımı sallayıp tebessüm ettim. “Evet…”

Önümdeki yola bakınca o da gülümsedi… ama hafifçe. Ciddi bir beyefendiydi. Bu, üzerindeki koyu gri takıma bakarak da anlaşılabilirdi. Acaba iş adamı mıydı? Altındaki araba pek bir lükstü. Ama… Mizgali bile böyle bir işadamı için uygun değildi. Belki de misafirdi.

“Yayan gitmek için sizce de fazla uzun bir yol değil mi?” diye sorduğunda ne diyeceğimi bilemedim.

Benim acilen makyaj malzemesi ve fön makinası almam gerekiyor, hayat memat meselesi, desem adam tek kelime daha etmeden şöförüne bas gaza koçum, diyebilirdi.

“Buralara yeni geldim. Mizgali’nin daha yakında olduğunu söylemişlerdi. Galiba biri bana şaka yaptı.”

Yalandan kim ölmüş?

“Kötü bir şaka,” dedi kara kaşlarından birini hafifçe kaldırarak. “Bu yol yalnız yürümeniz için yeterince güvenli değil.”

“Yaa!” İki saniye içinde aklıma ne seri katiller, ne orman mafyaları mı gelmedi? Zombiler tarafından kovalandığımı bile düşündüm. “Bak bundan da söz etmemişlerdi. Ayılar mı kaçırır beni?”

“Kaçıracaklarını sanmıyorum,” dedi aynı ciddiyetle.

“Yerler mi?” Başımı eğip şöyle bir bedenime baktım. “Ay bende öyle et de yok ki… Uğraşıp parçaladığına değmem.”

O ciddi ifadesi dağılırken esmer, uzun parmaklarıyla çenesindeki kirli sakallarına dokundu. “Buyrun, sizi biz bırakalım. Zaten oraya gidiyorum.”

Zaten oraya gidiyorum, diyerek bana kendimi yük gibi hissettirmemeye çalışmıştı kendince. Bilmiyordu ki ters istikamete bile gitse ben bu korkuyla sırtına atlayıp kendimi zorla bile bıraktırabilirdim!

“Eh, sizi kırmayayım o zaman,” deyince başıyla şöförüne talimat verdi. Şöför bey, sürücü koltuğundan inip bana arka kapıyı açtığında nazikçe gülümseyerek bindim. Biner binmez de burnuma keskin, pahalı bir erkek kokusu yapıştı. Böyle lüks bir aracın arka koltuğu da genişti tabii… Adamla aynı koltuktaydık ama aramıza üç kişi daha oturabilirdi.

Hadi yine iyiyiz Meloş. Yine dört ayağımızın üzerine düştük. Dönüşte de bir traktör bulduk mu, tamamdır.

Araba yeniden çalıştığında, “Buraya yeni geldiğinizi söylemiştiniz,” dedi kalın ve tok sesiyle. “Misafir olarak mı?”

“Ah, hayır. Öğretmenim ben. Gönüllü öğretmen. Benden önceki öğretmenin bacağı kırılmış da…”

“Şaşırmadım. En son gördüğümde bir ağacın tepesindeydi, Sıla Hanım.”

“Sıla’yı tanıyor musunuz?” diye sordum merakla. O halde misafirden fazlasıydı. Ama Mizgali’de yaşamak için…hâlâ fazla lüks görünüyordu.

“Buralarda yaşayan herkesi tanırım.” Üst gövdesini bana çevirdiğinde uzun boylu ve yapılı bir adam olduğunu fark ettim. Maşallah, Trabzon’un havasından suyundan mıdır bilmem ama bu yaştaki tüm erkekler insan formunda minibüs gibiydi. “Çünkü burası benim toprağım.” Elini uzatıp, göz kontağımızı tazeledi. “Poyraz Alacahan.”

Soyadını nereden tanıdığımı ancak elimi onunkiyle buluşturduğumda hatırlayabildim.

Mizgali’nin acımasız ağası Fazıl Alacahan ile aynı soyadını taşıyordu! Yoksa onunla…

“Oğluyum,” dedi aklımdan geçenleri okumuş gibi. Ve gülümsedi. “Suratının aldığı ifadeyi yadırgamıyorum. Çamlıyayla’da Alacahan’lardan iyi söz etmezler.”

Ne söyleyecektim? Üstelik elim hâlâ adamın elindeydi. Adımı söylemeden de bu temasa son veremezdim. “Tanıştığıma memnun oldu. Ben de Melek.” Elini sıktım ve bıraktım. “Evet, babanızın adını duydum ama sandığınız kadar kötü söz etmediler.”

Hadi ordan, Meloş. Adama bir beşikten mezara sövmedikleri kaldı.

“Güzel isim ve siz…” Kıstığı gözlerini şakağımdaki şişliğe çıkardı. Bugün daha iyi durumdaydı ama yine de dikkatli bakıldığında fark ediliyordu. “Fazla naziksiniz. Geldiğiniz köyde Alacahan’lardan ne kadar nefret edildiğini biliyorum.”

“Şey aslında…”

“Kaşınıza ne oldu, Melek Hanım?” diye sordu birdenbire. Öylesine sorduğunu da söyleyemezdim çünkü hâlâ oraya bakıyordu. “Ciddi bir darbe almış gibisiniz. İyi misiniz?”

“Evet, şimdi iyiyim. Sınıfta bir kaza geçirdim.”

“Kaza mı?”

Ne olduğunu biliyordu. Sadece bu da değildi. Karşımdaki adam Mizgali’de yaşasa da Çamlıyayla’da olup biten her olaya hakimdi. Bunu tavrından anlamıştım ama içimden bir ses anlatmadığım takdirde uzatmayacağını söylüyordu. “Kötü bir gündü ama geride kaldı.”

Nedenini bilmediğim bir şekilde içimden garip bir kıyaslama yaptım. Tahir… O yüzümdeki yaradan hiç bahsetmemişti. Acıyıp acımadığını bile sormamıştı. Bu adam ise hemen fark etmişti. Nasıl olduğumu sorarak ilgileniyordu üstelik. Oysa daha birkaç dakika önce tanışmıştık. Tahir’i ile ise… Buruk da olsa bir geçmişimiz vardı.

Elini ceketinin iç cebine atıp sigara paketini çıkardı. “Siz yine de dikkatli olun. O adamlar bu dağlara yeni gelmedi. Kolay kolay da bırakmazlar.”

“Bırakacaklar,” dedim tereddüt etmeden. “Bunun sözünü bizzat albaydan aldım. Köye karakol kuruluyor. Üstelik özel eğitimli Jandarma Özel Harekat timi görevlendirildi. Bence o hainler bir daha köyün yakınlarından bile geçemeyecek.”

“Umarım söylediğiniz gibi olur.” Bir dal sigara çektikten sonra bana uzattığında başımı iki yana salladım. “Peki yanınızda içmemden rahatsız olur musunuz?”

Aslında olurdum. Sigaradan da kokusundan da nefret ediyordum ama adam beni aç ayıların elinden kurtardığı için, “Benim için sorun olmaz,” dedim. “Ama içmeseniz daha iyi tabii… Sonuçta sigara her açıdan zararlı.”

Önce sigarayı filtresine yerleştirdi. Dudaklarına götürüp yaktığında içine çektiği dumanı yavaşça dışarı üfledi. Orman yolunu tamamlamak üzereydik, yapılar yavaş yavaş görüş açıma girmeye başlamıştı.

“Peki öğretmenim, bırakmaya çalışırım.”

Kıkırdadım. “Pardon… Ama siz de söylediniz, ben öğretmenim. Söylemesem olmazdı.” Anlayışla başını salladı. Hepsi bu kadar… O sigara içmeye devam ettiğinde az önce söylediği şeyin havada kaldığını fark ettim. Oysa kalmamalıydı. Kısa süre sonra buralardan gidecek olsam da önemli bir konuydu. “Çamlıyayla’da Alacahan’ları sevmezler, dediniz. Neden böyle söylediğinizi öğrenebilir miyim?”

Bakışları dışarıda kalmaya devam ederken, “Mutlaka duymuşsunuz,” dedi. Doğru tespitleri vardı ve bunu ya söylemekten ya da beden diliyle hissettirmekten çekinmiyordu.

“Söylediğim gibi buralarda yeniyim ve iddiaları tek taraflı dinlemek… takdir edersiniz ki çok da adaletli olmaz.”

Telefonu çalmaya başladığında elini tekrar iç cebine attı ve son model bir telefon çıkardı. Mavi gözleri bir süre ekranda yazan isme takılı kaldı ama açmadı. Meşgule atıp telefonu yerine koyduktan sonra sigarasından son bir duman aldı ve bitmeden önündeki tablada söndürdü. Bakışları ağır ağır yüzüme döndüğünde bu kez yalnızca bakmakla kalmadı. Ağır ağır yüzümün ayrıntılarında gezindi. “Bu, iki dakikalık yolculuğa sığamayacak kadar uzun bir konu. Bir sonraki gelişinizde konağımızda misafir olursanız size zevkle anlatırım.”

Konak mı?

Ne bekliyorsun Meloş? Milyonluk arabaya binip, paçalarından zenginlik akıyorken gecekonduda yaşamasını mı?

“Umarım bir gün yolum düşer. Ben aslında buraya alışveriş yapmak için gelmiştim. Malum, Çamlıyayla’da böyle bir şansım yok. İndiğimizde bana tarif ederseniz çok sevinirim.”

Şoförüne, “Meydana gidiyoruz,” emrini verdiğinde, “Babam Fazıl Alacahan’ın en sevdiğim öğüdü nedir, biliyor musunuz?” diye sordu. “Başladığın hiçbir işi yarım bırakma.”

Sözlerine karşılık yalnızca gülümseyerek bakışlarımı camdan dışarı uzattığımda Mizgali sınırları içindeydim.

Mizgali… Çamlıyayla’ya kıyasla oldukça gelişmişti. Bir kere yolları tamamen asfaltandı. Arabayla yol alırken böbrek taşınız yerinden oynamıyordu yani… Sokakların iki yanına sıralanmış, yan yana dizilmiş evler uzaktan bile düzenli ve yüksek görünüyordu. Çatıları birbirine değecekmiş gibi yakın; renkleri solmuş ama bakımlıydı her biri. Evlerin arasında bir şehir havası vardı ama aynı zamanda köy ruhuna da sırtını dönmemişti. Abartmadan şehirlileşmiş, diyebilirdim. Sokakların bazılarında küçük küçük dükkânlar gözüküyordu. Bir manavın önünde kasalara dizilmiş meyveler, az ileride kahverengi bir tabela… Şirin Pastanesi. Bir sokağın başında çay bahçesi bile vardı. Sandalyeleri plastikti ama sonuçta onu bulamayanlar da vardı. Mesela Çamlıyayla’nın zavallı yeni öğretmeni… İlerledikçe meydanını da gördüm. Kalabalık değildi ama bomboş da sayılmazdı. Kadınlar parlak şalvarları, elişi yazmalarıyla salınırken adamların başından kasket eksik olmamıştı. İnsanlar telaşsız, sokaklar temiz, dükkânlar açık… Terzisinden bakkalına, kıyafetçisinden kuaförüne kadar her bir şey vardı.

Kuaför mü? Gözlerimden simli yıldızlar çıktı. Alışık olduğum lüks kuaförlerin aksine camına doksanlardan kalma bir yıldızın fotoğrafını asan bu küçücük kuaförün sahibi ablaya koşup sarılabilirdim! Nerelerdeydin sen bunca zaman, iki gözüm!

Araba durduğunda dükkânın önünde oturmuş çay içen üç kadından süslü olanı, “Ay!” diye abartılı bir tepkiyle yerinden kalkıp, “Poyraz!” diye çığlık attı nerdeyse. “Geldun mi nihayet yengem…”

Poyraz Beyin yüzünde aynı kasıntı gülüş vardı. “Geldim yenge. Ağabeyim buralarda mı?”

“Ay nerde…” dedi kadın elini sallayarak. Kırklı yaşlarının başında; abartılı makyajlı ve permalı saçlarıyla tam mahalle kuaförüydü. “Ağabeyini görene aşkolsun. Karabatak gibi adam.” Suratını abartıyla astığında, gözü bana takıldı. Hah! İşte o zaman surat asıklığı falan kalmadı. Başladı beni süzmeye, en alıcı gözle olanından… “Ha bu güzel kiz kimdur? Yoksa…”

“Ben Melek!” diye araya girdim tahmin ettiği ilişki durumunu kökünden kazıyarak.

Tamam, seni bulduğuma çölde su bulmuş gibi sevindim ablacığım ama eltin olacak kadar da değil…

“Kendisi öğretmen,” diye açıkladı Poyraz. “İlk kez geliyor köyümüze.”

“Muallim mi? Ha bizim muallim az önce saçını yaptırıp gitti. Diğeri de erkektur zaten. Bu nerden çıkti?”

“Çamlıyayla’nın öğretmeni,” dediğinde kadının çenesi bir buruştu ki sorulmamalı…

Kız Meloş, bunlar gerçekten Tellioğulları ile Seferoğulları gibiler. Dikkat et de Yeşilvadi’ye koşarken arada bizi ezmesinler…

“Yenge,” dedi Poyraz. Bu kez sesi uyarıcı bir tondaydı. Kadın da anladı ki ifadesini hemen düzeltti. “Hanımefendi buralarda yeni. Yardımcı olursun, ben rica ediyorum.”

“Eh…” Kadın beni tekrar süzdü. “Madem öyle, olalum bari…”

Teşekkür etmek için Poyraz’a döndüğümde elimi uzattım. “Yardımlarınız için çok teşekkür ederim, Poyraz Bey. Bana nasıl bir iyilik yaptığınızı bilemezsiniz.”

Elimi tutarken, gözlerini yavaşça kapatıp açtı. Önemi yok, diyordu. “Cevap vermediniz ama teklifim hâlâ geçerli. Sorunuzun cevabını hâlâ merak ediyorsanız istediğiniz zaman misafirim olun. Alacahan Konağı’nın kime sorsanız gösterir.”

Mizgali’ye tekrar geleceğimi sanmıyordum ama nezaketen, “Anlaştık,” dedim. “Tekrar teşekkür ederim.”

Ellerimiz birbirinden ayrıldığında, “Asiye Yenge,” dedi. “Hanımefendinin işi bittiğinde şöförü ara. Kendisini eve kadar bıraksın.”

Arabadan inmiştim ama kapıyı kapatmadan önce Poyraz’a döndüm. “Bu kadarına gerek yoktu.”

“Vardı,” dedi net bir şekilde. “Öğüdü unutmayın.” Gülümsedik. Adamın güzel ama tedirgin edici bakışları vardı. Sanki insanın içini görüyordu. Görmekle de kalmayıp izinsizce kurcalıyordu.

“Peki…”

Beni başıyla son kez selamladıktan sonra şöförüne talimat verdi. Uzaklaştıklarında kadına dönüp en şirin gülümsemle dişlerimi gösterdim. “Kusura bakmayın, böyle randevu almadan geldim ama…”

Öyle bir kahkaha attı ki mahallede yankılandı. Sadece o da değil, taburelerde oturan iki kadın da güldü. “Azıcuk sosyetiksin galiba? Ne randevusu ayol?”

Kaldım öyle. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Dudaklarımdaki kıvrımı düşürmemek için uğraşırken kadın arka cebindeki fön tarağını çıkarıp içeriyi işaret etti. “Geç bakalum içeri, o kivircik saçlarını yola getirelum.”

Getir ablam. Kurban olayım getir. Etim senin, kemiğim de senin.

İşe başlamadan önce bir sakız attı ağzına. Başladı çakkıdı çakkıdı çiğnemeye… “Derya!” diye bağırdı içerideki küçük bölmeye doğru. “Ağdan bittiyse gel de suyi ayarla. Yıkama var.”

Bölmeden genç bir kız çıktı. O suyu ayarlarken ben de etrafı inceledim. Her şeyiyle şu dizilerde gördüğümüz mahalle kuaförlerindendi. İçeri adımımı attığım gibi sprey, sabun, saç boyası ve çamaşır suyu kokusu karşılamıştı beni ve burnum hâlâ alışamamıştı. Küçük dükkânın her köşesi bir şeylerle doluydu; tezgâh üstünde uçları yanmış fön fırçaları, sapı bantla tutturulmuş taraklar, kapağı kaybolmuş saç jöleleri... Aynaların kenarında sararmış fotoğraflar; kâküllü, kabarık saçlı mankenler ve ‘Bikini bölgesi ağdasını bıraktuk, gidun kukunuzu evde alun!’ yazan fosforlu yazı… Lavabonun kenarında, şampuan yazılı büyükçe şişe vardı ama içine ne doldurulduğu meçhuldü....

Neyse… Elde olan buydu. İdare edecektim el mecbur..

Kuaför yengenin, “Geç bakalum yıkama setine,” demesiyle kurbanlık koyun gibi o siyah, derisi yıpranmış koltuğa geçip başımı yıkama setine uzattım. Genç kız saçımı yıkama başlayalı otuz saniye olmada yenge hanım en memnuniyetsiz sesiyle, “Birak birak,” deyip yıkamayı kendisi devraldı. “Ha bu kiz da bir öğrenemedi yıkamayi…” Islanmış saçıma şampuanı boca ettikten sonra başladı foşur foşur yıkamaya… Sanırsın nenesinin üç aydır yıkanmamış donunu çitiliyor, öyle bir yıkamak… Canım yanıyordu ama sesimi de çıkaramıyordum. Neyse ki dışarıdaki kadınlar içeri geçip çaylarını tazelediler de yenge hanım onlarla konuşmaya başladığında saçlarımdaki orantısız gücünü azalattı.

“Kız Asiye, duydun mi Hafize Teyze’yi hastaneye kaldırmışlar. Tansiyonu düştü dediler amma bence o kem gözlü gelini yemeğine bir şey katti…”

Haaaaah… Fırından yeni çıkmış taze dedikodular da dökülmeye başlamıştı.

“Dema!” dedi kadınlardan biri olaya Dünyayı kurtaracakmış ciddiyetiyle yaklaşarak. “Hiç şaşurmadum. O kızın gözü göz değil demiştum. Bakışları taş çatlatur vallahi…”

“Çiroz bir de…” dedi diğer kadın. “Fesatlığından et tutmay…”

Ne istiyordu buranın kadınları zayıf kadınlardan? Zayıf olmak yeni nesil bir suç mu olmuştu da bana haber verilmemişti ayol?

“İnşallah Poyrazum baa yaraşır bir elti getirir,” dedi yenge hanım iç geçirerek. “Şöyle etine dolgun, yanaklari al al…” Saçlarımı durulayıp beni fön koltuklarından biri aldıktan sonra tarayıp föne başladı. Fön makinası hangi asırdan kaldıysa çıkan ses fön sesinden başka her şeye benziyordu. Saçlarımı bir içine alırsa kurtulma imkânım da yoktu ama yine sesimi çıkaramadım. Neyse ki eli çabuktu. Hatta dedikodunun dozunu arttırdıkça öyle bir ivme yakaladı ki saçlarım gür ve uzun olmasına rağmen on beş dakika sonra mis gibi dalga dalga bir fön çıktı ortaya. Makyajı ona bırakmadım ama… Şaka bir yana yüzüm benim servetimdi. Rica minnet makyaj malzemelerini ödünç isteyip bir güzel boyandım. Oh be! Mutluluk buydu işte… Rimelin verdiği hacim ve highlighter’in verdiği parlaklıkla güneşin kızı olup çıkmıştım. İşimi bitirdikten sonra kadına en az beş kez teşekkür ettim. Çıkarken uzattığım parayı da kesinlikle kabul etmedi. Poyraz’ının getirdiği misafirden para alamazmış.

Canıma minnet cicişim… iki kuruş param var zaten!

Kadının tarif etmesiyle önce bir kıyafet dükkânına girdim. Tuhafiyeden halliceydi ama içeride fena şeyler yoktu. Satıcı kadın, “Ha bunları şehirden getirdum. İnstagram sayfamda yok satay…” deyince kendimden geçercesine alışveriş yapıyordum ki telefonuma gelen mesaj sesiyle duraksadım. Nihayet çeken telefonumu özlemden gözlerim dolmuş bir şekilde cebimden çıkardım. Bip sesine hasret kalmıştım a dostlar!

Cevapsız çağrı ve ailemden gelen mesajları şimdilik askıya alarak - burunları sürtsün- son gelen mesajı açtım. Sıla’dandı. Güldane Teyzenin hain planını bu akşam devreye sokacağını söyleyip yardım istemişti aşkılatellam. Yani akşam yemeğine gidip Tahir ile yalnız kalmasına engel olmamı istiyordu.

Hımm… Birincisi buradaki tek arkadaşım Sıla’ydı. Onu kaybedersem sosyal hayatım bitkisel hayata girerdi. Elbette yardım talebini geri çevirmeyecektim. İkincisi, Serhan ile arasını yapacağım konusunda kendime söz vermiştim. Tahir ile başbaşa yemek yediğini Serhan duyarsa bu iş başlamadan biterdi. İyi tanımıyordum ama komutanının yanındaki kadına yanlışlıkla bile bakacak birine benzemiyordu.

Üçüncüsü ve en önemlisi o Tahir camışına vermem gereken iyi bir ayar vardı! Ona nükleer şifre gibi sakladığım adımı cümle aleme ilan etmek neymiş, gösterecektim!

Kısacası bu akşam sahneye çıkıyordum. Görev belli; romantik akşam yemeğini sabote et, Sıla’yı kurtarıp Serhan’ın yolunu aç ve Tahir’in anasından emdiği sütü burnundan getir!

Tek eksiğim sahne kostümüm, derken dükkânın sol köşesindeki cansız manken üzerindeki pembe elbiseyle bana göz kırptı; yaklaş bebeğim! Seninle birlikte ortalığı karıştırmaya hazırım…

*

Dalgalı olarak fönlenen saçlarımı şöyle bir savurup, pembe elbisemin içinde salına salına yürüdüm. Makyajım, takılarım ve kalın topuklu ayakkabılarım ile tam anlamıyla Melek Sancaktar’dım.

Sadece Melek Sancaktar.

Şehriyesiz olandan.

Poyraz Alacahan dediğini yapmış, şöförünü beni bırakması için ayağıma kadar göndermişti. Ormandaki ayı yine avucunu yalamıştı yani… Şöför her ne kadar gideceğim yere kadar bırakma emri almış olsa da kimsenin Mizgali’ye gittiğimi ve hatta nefret ettikleri Alacahan’ların arabasına bindiğimi öğrenmemeleri için okulun önünde inip yolun kalanını yürümeye karar verdim. Başka da şansım yoktu.

Elbise askılıydı; omuzları açıkta bırakan zarif bir duruşu vardı. Belden oturtmalıydı ve tam o sınır hoş bir kemerle vurgulanmıştı. Etek kısmıysa çan şeklinde, uçuş uçuştu. Imm, rüzgârda yürürken Marilyn Monroe’a selam göndereceğim! Rengi mi? En sevdiğim… Kendim bildim bileli pembe tutkunu bir kız olmuştum. Her an her yerde pembe giyebilirdim. Allahın bildiği kuldan saklanmaz; sarı saçlarım ve beyaz tenime bu renk çok mu çok yakışıyordu. Annemin söylediğine göre pespembe bir kız olarak doğmuştum; hâlâ da ayaklarım, ellerim ve arada bir de yanaklarım pembe pembe kızarırdı. Yanak kısmı utanınca değil, daha çok bir suç işleyince oluyordu ama… Yakın çevrem bu duruma o kadar alışmıştı ki beni başka bir renkle görmek istemezlerdi.

Gerçi geçen sene babamın teyzesinin cenazesinde pembe şal taktığımda homurdananlar olmuştu ama ne yapayım? Acımı da pembe yaşıyordum ben...

Üzerimdeki elbise de şeker pembesiydi. Bu güzelliği kapatmamak için kabanımı giymek yerine şöyle ucundan ucundan omuzlarıma atmıştım. Donuyordum ama o kısım çok da önemli değildi. Bir Meloş atasözü der ki; önce estetik bacım… Süzülerek yürürken bolca özgüvenden, son hadise aklıma geldikçe de sinirden havalanabilirdim.

“Sana o söylediklerini bir bir yedireyim de gör. Neymiş, benim kollarım fazla cılızmış. Neymiş… Ben köyde yapamazmışım!” Fönü görünce iyice uzayan saçlarımı omuzlarımın gerisine attırdım. O aşık olduğu hâlimden çok daha iyi görünüyordum. Aslında tam da bu yüzden kabul etmiştim Güldane Teyzenin yemek davetini. Hoş… Beni yemeğe davet eden Güldane Teyze değil, onun planına kurban gitmek istemeyen Sıla’ydı ama olsun… Sonuç olarak şimdi oraya gidiyordum. Elimde boş değildi üstelik, paraya kıyıp fıstıklı baklava almıştım. “Sözde topuklu ayakkabılarımla köyünde yürüyemez mişim… Hah! Gayet de yürüyorum işte.”

Bugün yağmur yağsaydı ve toprak çamur olsaydı zor yürürdün Meloş?

“Ay delireceğim! İç sesim bile benden yana değil!”

Yokuşa yaklaştığımda adımlarımı yavaşlattım. Bir yandan da çantamdam çıkardığım el aynamdan kendime baktım. Hey yavrum be… Şu güzelliğe bak! Tahir’in annesi harikalar yaratmış olabilirdi ama benim annem de boş durmamıştı hani… Pembe allıkla renklenen yanaklarıma kalemle belirginleşen parlak dudaklarım eşlik ediyordu. Bolca rimelle kendine gelen kirpiklerimi kırpıştırıp aynadan kendime sesli bir öpücük attım. Muah! Özüme dönmüştüm vallahi!

“Tüm o sözleri bir de şimdi söyle bakalım! Benimle aynı sofraya oturduğunda gözünü benden alıp yemek yiyebilecek misin bakalım, yürüyen protein tozu seni!”

Havaya girip popomu bir sağ bir sola attırmak suretiyle iyice kırıtmaya başlamıştım ki arkadan bir ses duydum.

“Kari!” diyordu.

Kari mi, diyordu?

Bana mı?

Arkamı bir döndüm ki dönmez olaydım. Karşıdan gelen adam… gelen, deyip hafifletmeyeyim, bildiğin depar atıyordu! Üstü başı dökülüyor, elinde bir sopa sallanıyor ama asıl bomba… gözleri! Gözlerimden çok daha aşağıya odaklanmıştı. Aaaa! Adam resmen popişimi dikizliyordu!

“Kari!” dedi ekoluymuş gibi yayılan sesiyle. “Gördük biz kariyi gördük! Camdan gördük!” Sırıttığında eksik dişlerini bana görsel bir şölen sundu. “Güzel kari…”

Ne camı ayol… diye düşünürken zihnimde korkunç bir şimşek çaktı.

Geldiğim ilk gece bornozla yatmıştım. Sabah uyandığımda bornozum öyle kaymıştı ki ben yataktaydım ama o değildi. Ve daha kötüsü cam açıktı. Daha fazla şaşırmaya vaktim olmadı çünkü adam elini bana uzattığında beynim ve ayaklarım müthiş bir senkron yakaladı.

KOŞ MELOŞ KOŞ!

“Güzel kari… Cici kari… Gel evlenelum!”

“Ay manyak mısın be!” Dönüp geri geri koşmaya devam ederken ellerimi adama doğru savurdum. “Kışt! Kışt!”

Ay ne kıştı Meloş ne kıştı! Tavuk mu kovalıyorsun! Adam bizi yakalarsa çiğ çiğ yiyecek. Etimizi kemiğimizden sıyıracak, gençliğimizin baharında hiç olup gideceğiz yaban ellerde!

Yok mu yahu beni kurtaracak bir babayiğit…

Topukluların üzerinde savrula savrula koşarken, “Allahım!” diye yakardım. “Şurda iki dakika havalı havalı yürüyecektim neyin karması bu ya…!”

Nefes nefese kendimi karşıma çıkan beyaz tofaşın arkasına attığımda adam da arabanın diğer tarafında durup gülmeye devam etti. Allahın manyağı gram yorulmamıştı!

“Kari kaçmasun bizden. Biz kariyla evleneceuk!” dedi sopasını sallaya sallaya.

“Ay ne evlenmesi be! Manyak mısın kardeşim?” Ellerimi arabaya yasladım ama manyak herif durduğu yerde durmadı. O değil de koşarken kabanımı da düşürmüştüm. Karadenizin soğuğunda yarı çıplak arabanın etrafında tur bindirmeye başladım. En azından baklava hâlâ benimleydi. “Vallahi seni şikayet edeceğim! Görürsün sen!”

Durup alınmış gibi baktı. “İnsan kocasını şikayet eder mu hiç?” Elini kaldırıp gel, işareti yaptığında Felak, Naz, ne biliyorsam okumaya başladım. Şu an Dünyanın en imanlı insanı ben olabilirdim. “Biz camdan çok güzel şeyler görduk…” deyince çığlık atasım geldi.

Yirmi beş yıl kendime sakladığım, Dünyanın sekizinci harikası olan bedenimi göz göre göre bir deli mi görmüştü yani? Kahrımdan öleceğim…

“Unut o gördüklerini unut!” diye cırladım pıtı pıtı koşarken. “Bak dua et şu an elbisemin kırışmasını istemiyorum yoksa atlar üzerine döverdim seni!”

Ufak at da civcivler yesin Meloş, gölgemizden bile korkarız ayol biz!

“Ay sen bir çeneni kapat, hiç sırası değil!” diye iç sesime kavgaya girişmiştim ki adam daha çok güldü.

“Kari da deli. Ayni bizim gibi kendi kendine konuşay! Hadi evlenelum!”

Oy ben nerelere gidem!

“Ya hu kardeşim deli misin sen!”

Koşmayı bir an için bırakıp, “Hee!” dedi. “Deliyiz. Bize Deli Memiş derler ha buralarda.”

“Yaa…” Gerçekten mi? Onca gün sonra iki dirhem bir çekirdek hazırlanıp köy yolunda podyumdaymış gibi salınırken karşıma çıka çıka köyün delisi mi çıkmıştı? Nasıl kurtulacağım ben bundan ya… Şansıma etrafta da kimse yoktu. Belki güzelce konuşsam dinlerdi. Doğru ya… Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarırdı sonuçta. Arabanın kaputunda durup elimle ona da durmasını işaret ettiğimde beni dinleyip bagaj kısmında durdu. “Bakın… Deli Memiş Bey.” Deli olduğunu adamın kendisi söylemişti. “Sanırım evlenmek istiyorsunuz. Anlıyorum. Bir yuva kurmak herkesin hakkı ama üzgünüm, o kişi ben değilim. Ben bir kere evlenmeyi düşünmüyorum,” diye konuşurken ciddi ciddi beni dinledi. Gülmedi bile. Oh… Şükür. Beni anlıyordu galiba. “Şimdi siz beni bırakın gideyim. Gözüme size uygun bir deli…” Ay o kadar da değil Meloş! “Yani size uygun bir kız çıkarsa söz haber vereceğim.”

Elini çenesine koyup düşünmeye başladığında aynı şu düşünen adam emojisine benzedi. Patlatsam mı espriyi, ortam yumuşar, diye düşünürken muhtemelen adamın telefonunun bile olmadığı gerçeğini akıl ettim.

“Ha şimdi sen bize kari mi bulacaksun?”

Hevesle başımı salladım. “Tabii ya… En güzelinden hem de.”

Yüzü güldü. Anlaştık galiba. Lozan Barış Anlaşmasını ben yapsam bu kadar sevinirdim vallahi.

“Ama biz evleneceğimiz kariyi bulduk!” Ellerini uzatıp bir şaheseri gösteriyormuş gibi beni gösterdi. “Tam karşımızda duray. Hem de hep istediğimiz gibi boyali moyali, film artisti gibi bir kariii!” Adam o sevinçle öyle bir hızlandı ki aramızdaki mesafeyi yarı yarıya kapattı derken korkudan tekrar yola attım kendimi ama yokuşa ulaştığımda daha fazla koşamayacağımı anladım. Topukluları çıkarmaya vakit de yoktu derken köşedeki bisiklet imdadıma yetişti.

Bisiklet benim değildi ama sorun değildi.

Bisiklet sürmeyi bilmiyordum ama sorun değildi.

Bisiklet sürmeyi bilmezken yokuşu nasıl ineceğim de hiç ama hiç sorun değildi!

Elbisemi dizimin üstüne kadar sıyırıp bisikletin üzerine atlamak suretiyle bindiğimde direksiyonu yokuşa çevirdim. Ayaklarımı pedallara koydum ama çevirmeyi bile bilmiyordum. Bisiklet bacaklarımın arasında sürekli yamulup duruyordu. Of! Keşke küçükken annemin makyaj malzemeleriyle gizli gizli makyaj yapmayı öğrenmek yerine Hıyar Can’ın peşine takılıp bisiklet sürmeyi öğrenseydim. Ama olan olmuştu ve seçeneklerim kısıtlıydı; önümde meydana selam duran dik bir yokuş, peşimde benimle evlenmeye kilitlenmiş bir deli… Üstelik fazladan bir saniyem bile yoktu. Gözlerimi kapatıp ayaklarımı yukarı topladım ve cenke çıkan askerler gibi, “HAYDE BRE!” diye bağırarak bisikleti yokuş aşağı saldım.

Freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı uçarken rüzgâr yüzüme öyle vuruyordu ki suratım rüzgâr tüneline sokulmuş gergedan gibi şekilden şekle giriyordu. Saçlarım zaten ahenkle dans etmek şöyle dursun ağzıma, burnuma, hatta ve hatta gözümün içine kadar doluşuyordu. Resmen kendi saçlarımla boğuluyordum!

Oysa filmlerde böyle sahnelerde saçlar rüzgârla nazlı nazlı savrulmaz mıydı? Kızlar bisikletin üstünde gülümseyerek özgürlüğe pedal çevirirdi. Benim ne eksiğim vardı ki o artistlerden?

Derken birden hatırladım. Onlar o sahnelerde huzurla gülümsüyordu. Ben mi? Ben ağzı açık, gözü kaymış, nefesi kesilmiş buzağı gibi, “Aniiiiiiiş!” diye bağırıyordum! Pardon böğürüyordum.

Sinematik bir görüntü yoktu ortada ne yazık ki… Olsa olsa Tarzan'ın karısı bisiklet sürmeyi yeni öğreniyor gibi bir şeydi!

Bisiklet taşlı toprağa ulaşınca bir anda zıplamaya başladım. Resmen rodeo yapıyordum!
Altımdaki bisiklet değil midilliydi mübarek! Dıgıdık dıgıdık giderken popom seleyle vedalaştı, sonra barıştı, sonra tekrar ayrıldı… İnişli çıkışlı bir ilişkiydi yani! Kalbim artık göğsümde değil, boğazımda atıyordu. Ellerim korkudan direksiyon koluna nasıl yapıştıysa artık direksiyonun bir parçası haline gelmiştim.

Yokuşun sonuna ulaştığımda kurtuluyorum galiba(!) diye sevinirken büyük bir taşın üstünden öyle bir zıpladım ki… Popom havada, sele yerinde, buluşmamız mucize derken… ŞAKK! Direksiyonun yamuldu ve boydan boya asılmış bir ipe takıldım. Hayır, uçurtma ipi falan değil; bildiğimiz üzerinde beyaz donlar asılmış olan çamaşır ipiydi. Üstelik o donlarlardan biri yüzüme öyle bir yapışmıştı ki makyajım muhtemel artık o donun üzerinde yaşıyordu. Adamın sesini duymamla bir anlık gaflete kapılarak arkama baktım.

Deli kollarını açmış yokuş aşağı koşuyordu. “Karim kaçay! Dön geri kariciğum!”

Allahım tam şu an ölürsem mezar taşımda şunlar yazardı; Rujluydu, hızlıydı, Tahir’e haddini bildiremeden donlara yenildi.

Freni kullanmak aklıma geldiğinde başımı önüme çevirdim ve olabilecek en hazin şekilde bunun geç kalmış bir fikir olduğuyla yüzleştim. Zira evin duvarına toslamamla rüzgârda uçuşan masa örtüsü misali bisikletten havalandım. Ayaklar bir yana, kollar başka bir yana, çığlığım semaya…

Üstelik tüm bunlar olurken baklavayı bir an bile elimden bırakmadım…

“Aaaaaağğğhhh!!”

Gözlerimi sımsıkı kapadım. Bu sondu. Hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi değil, Tik Tok reelsi gibi komik ve anlamsızca geçip gitti ama beklediğim o güm sesiyle yere çakılmadım. Tam tersine… Sırtım sert ama güvenli bir yere çarptı. Bir çift güçlü kol beni sıkıca tutup kendine bastırdığında burnuma erkeksi bir traş losyonu kokusu ile azıcık da tütün doluştu. Kollarımı boynuna sıkıca doladığım beyin kim olduğuna bakmak için gözümün birini korkuyla açtım.

Yok ama artık!

Şokella!

Emin olmak için diğer gözümü de açtım.

Vallahi oydu.

Üç yüz nüfuslu köyde neden gidip Yüzbaşı Tahir’in kollarına düştüğümü biri bir ara bana açıklayabilir mi?

Sanki üzerine bir tüy konmuş rahatlığıyla hiç istifini bozmadan beni tutuyordu. Ama kaşları çatıktı. Tetikte görünüyordu. Ben? Halime bakmak aklıma geldiğinde küçük bir parça utandım. Adamı resmen dürüm gibi sarmıştım. Kol, bacak, ne varsa dolanmıştı. Tahir de sağ olsun, sarsmamıştı bile. Beton gibi adam. Ellerim ensesi kenetlenmişti ve ne ara bir bacağımı diğerinin üstüne attığım hakkında katiyen bir fikrim yoktu! Adamın kollarında az sütlü bol buzlu bir soğuk kahve siparişi verecek kadar rahat bir pozisyondaydım.

O ise hiç şaşırtmayan, kutuplardan özel ithal edilmiş bakışlarını kollarından sarkan pembe topuklu ayakkabılarıma kaydırdı. Ayaklarım otuz altı numaraydı ama ayakkabılar maşallah kütük gibi kalındı. Bakışları çıplak bakışlarımı hızlı geçerek pembe elbiseme tırmandı ve fazladan sıktığım kemer yüzünden olduğundan daha ince görünen belimde bir süre oyalandı. Düştün dimi, itiraf et yüzbaşı! En sonunda da bir kısmı omzuna savrulan, birazı da kökleri belirgin bir günlük sakallarına takılan saçlarıma baktı. Özenle fönlenen saçlarıma bakarken neden dudağının bir köşesi memnuniyetsizlikle kıvrılmıştı anlamadım ama benim acilen durumu toparlamam gerekiyordu.

Düşün Meloş, sen mantıklı kızsın.

Başımı omzuma yatırıp parlayan dudaklarımla ona kocaman gülümsedim. “Valla kaza değildi. Koreografisini dün gece yaptım.”

Hı? Mal mısın Meloş?

Yüzünden tüm o donukluk silindi. İnandı mı yoksa tam bir gerizekâlı olduğumu düşünüyor anlamadım ama, “Burada ne oldu?” diye sorarken kızgın görünmüyordu.

Ne olsun işte, süslenip püslenip sana haddini bildirmeye geliyordum ki köyün delisiyle karşılaştım. Allahın manyağı seninle evleneceğim, diye tutturunca topuklarım popoma vura vura kaçtım. E bir noktadan sonra yorulunca binmeyi bilmediğim halde bisiklet bindim ve uçmak suretiyle önce donlara sonra da bir evin duvarına girip havalandım. En sonunda da senin kucağına zorunlu iniş yaptım, diyemeyeceğim için, “Hiiç…” dedim. “Bisiklet sürmeyi özlemiştim de görünce dayanamadım. Sonra da ufak bir kaza oldu. Mühim bir şey yok.”

“Öğretmen hanım,” dedi. Bu iyiydi. Şehriye de diyebilirdi. “Evden neden çıktım, biliyor musun?”

Aynı salak gülümsemeyle, “Neden?” diye sordum.

“Fönüüüüüüm bozulduğğğ! diye bağıran bir kadın yüzünden,” diye ustaca bir taklit yaparken nasıl oldu da yüzünde yaprak kıpırdamadı ya?

Bir de ne zaman bunu demiştim? Yokuştan uçarken mi yoksa donların arasından geçerken mi? Neyse… Ayrıntılarda boğulmayalım şimdi.

“Bak sen,” dedim anlamazlıktan gelerek. “Kimmiş o kadın ya?”

Bakışlarını kollarında küçücük kalan bedenimde götürüp getirdi. “Barbie’nin Trabzon şubesi kılığıyla şu an kollarımda duruyor.” Espri mi yaptı o? Asla anlaşılmıyordu. Bakışları civarı kolaçan etti. Neyse ki Memiş ortadan kaybolmuştu. “Birinden mi kaçıyordun sen?”

Tamam, bu sefer toparlayacağız.

Hurdaya dönen baklava poşetini kaldırıp, “Baklava yer misin?” diye sırıttım. “Fıstıklı?”

Gözlerini kapattı. Sesli bir nefes verdi. Sabrını sınıyordum. Galiba. “Tekrar sormayacağım. Gözün iyileşmeden havada pembe bir tüy gibi süzülüp kollarıma düşmenin nedenini söyleyecek misin yoksa kendi yöntemlerimle mi öğreneyim?”

Hele… Bak sen bizim inek Tahir’e! Daha dün süt dökmüş kedi gibi peşimde gezerken şimdi resmen bana hesap soruyordu. Ay ama itiraf edeyim, kaşları çatıksa sırat köprüsünü tek ayakla geçirtecek kadar tehlikeli duruyordu.

Ne vardı yani inansan? Ayrıca… Ben neden hala kucağındayım?

“İndir beni,” dedim ayaklarımı havada sallayarak. “Hemen.”

İndirmedi. Hatta yeltenmedi bile. O sert bakışları hâlâ yüzümdeydi, açıklama yapmadan da indirmeyecekti.

Allahım bana şöyle bir deli gücü versen de Tahir’i bir kerecik dövsem? Hatta elim değmişken Hıyar Can’ı da aradan çıkarırım. On dakikacık yeter, valla bak. Şöyle kafalarını birbirine tokuştursam ne sinir kalır ne stres… Pamuk gibi olurum.

“Ve neden bu hâldesin?” diye sordu ters ters.

Omuz silkip,” Ne varmış hâlimde?” diye sordum.

Çıplak kollarıma, bacaklarıma baktı ama öyle alıcı gözle falan değildi. Nasıl ya? Nasıl etkilenmez! Yoksa görmeyeli… Ay dilini ısır Meloş! Ne kadar gıcık olursa olsun, böyle bir meteor, cinsel tercihini değiştirmiş olamaz, değil mi?

“Bu havada sadece bu elbiseyle mi çıktın?”

Yüzüne baktım. Aklımdaki ihtimal içimi kasıp kavurmuştu an itibariyle. Ay yok, değildir! Ya da… Olabilir miydi? Sonuçta böyle bir kadını kucağına alıp etkilenmeyecek erkek olamazdı.

Özgüven fazlalığından bayılacaksın Meloş.

“Yani öyle olsa asker olmazdın, değil mi?” diye yanlışlıkla dışımdan sorunca o da sorar gibi kaşını kaldırdı. “Hiiii! Yoksa benim yüzümden mi?”

“Ne senin yüzünden mi?” diye sordu, tane tane. Galiba sabrını yerlerde sürüklüyordum. “Neden bahsediyorsun sen?”

Şöyle bir üzerine başına baktım. Kamuflajı yoktu. Altında siyah, keten bir pantolon üzerinde ise yine kolları patlayacakmış gibi duran siyah, dar kesim gömlek vardı. Of… O kaslar ayrı bir devlet… Hele cüssesinin gölgesi; altında masa kur piknik yap… Yunan Tanrısı heykellerine benziyordu çıtır ama… o ihtimal. Adnan Ziyagil’in dediği gibi; o pislik içime öyle bir kurt düşürdü ki… “Ay öyleyse şu kollarıdaki kaslardan utan!”

Kolları bedenimi sıkıştırırken bana benim Memiş’e baktığım gibi baktı. “İyi kavradığımı sanıyordum ama sanırım kafanı bir yere çarptın.”

Şöyle bir baktım da… Valla iyi kavramıştı. Bir kolu çıplak sırtımdan koluma uzanmıştı. Kocaman açılan avucu kolumun etrafından tam dur dönmüştü nerdeyse. Diğer eli kalçamdaydı ama fesat düşünmeyelim, arada elbisenin kumaşı vardı.

“Uyyy! Fişki yiyenin evladi!” diye çıktı Güldane Teyze avludan. Beni oğluşunun kollarında görünce gözleri büyüdü tabiii… “Sıla evde seni beklerken sen bu kariyi mi kucakladun!”

Tahir beni yavaşça yere bıraktı ve bir açıklama yapmadan önce gömleğinin yakasını düzeltti. “Melek Öğretmen düşüyordu, yardımcı oldum.”

“Haaa…” dedi kadın rahatlamış bir şekilde. Oğlunun benimle olma ihtimali neredeyse felç geçirtecekti. Hıh! Ben de sanki çok meraklıydım onun kalas oğluna! “Neysa,” dedi beni yandan yandan süzerken. “Muallim hanum hazırlanmış iki derhem bir çekirdek, düğüne gidiy galiba. Biz tutmayalum oğluşum.”

Arkasını dönecek gibi olduğunda, “Yoo Güldane Teyzecim,” dedim. “Size gelmiştim.”

“Bize mi?”

Suratıma sevimli bir ifade oturtup başımı salladım. “Hı hı, size. Sıla davet etti. Yoksa sizin haberiniz yok mu?”

Valla da yoktu, billa da yok. Eh, kusura bakma Güldane Teyzeciğim, planına biraz limon sıkmış gibi oldum ama Sıla senin değil, Serhan Üsteğmenin annesinin gelinin olacak.

“Sıla kizum davet ettiyse gel madem. Misafiri kapıda bırakacak değiluk.”

“Değil mi ya!”

Güldane Teyze’yi ve oğluşunu beklemeden ev sahibi benmişim gibi önden gidip girdim avluya. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri adım attığımda soğuğun tenime işlediğini ancak o an fark ettim. Bu dağ köyünün soğuğu yemin ediyorum ki bir başkaydı. Benim gibi stilinden ödün vermek istemeyen süslü kızları bile yola getirebilirdi! Neyse… Beni karşılayan, kare biçiminde geniş bir holdü. Zemini boydan boya çiçek desenli bir halıyla kaplanmıştı ve tüm odalara bu holden geçiş sağlanıyordu. Köşede yukarı çıkan ahşap bir merdiven vardı. Sessiz, düzenli ve oldukça sıcak bir evdi.

“Melek, sen mi geldin?”

Sıla’nın sesinin geldiği soldaki odaya girdiğimde gözlerime inanamadım. Eksiksiz hazırlanan yemek masasında sadece mumlar değil, tütsü bile yakılmıştı. Yukarı kattan romantik bir dans müzik bile geliyordu ki kimin ayarladığını düşünmek hiç de zor değildi.

“Güldane Teyzeye bak sen… Yüzyılın çöpçatanı çıktı kadın!” Şaşkınlığımı gizlemeden Sıla’ya baktım. Üzerinde siyah, hoş bir elbise vardı. “Sen emin misin Serhan’dan hoşlandığına?”

Kaşlarını çatıp koluma yapışarak beni kendine çekti. “Nerdesin sen Melek? Geç kalacaksın diye ödüm patladı! Güldane Teyze tahmin ettiğimden daha ileri gitti. Şuraya bak… Kadın üzerime meyve suyu döküp giymem için kızının elbisesini verdi. Dördümüz yemek yiyeceğiz diye beklerken birden başının ağrısı tuttu, gelini torunu falan gelmesin diye bugün için torununa kurs ayarlamış, kendi de yukarı dinlenmeye çıktı. Bil bakalım yemek masasının başında kim kalakaldı?”

“Oha! Plana bak. Bu kadın bu zekâyla köyde harcanmış. En kötü Müge Anlı’ya danışman olurmuş.”

“Dalga geçme! Tahir de zor durumda kaldı. En son dışarı çıkacağım falan dedi ama Güldane Teyze gitmesini istemedi.”

“Ne dedi?”

“Tansiyonum çok düşti. Bayılırsam beni hastaneye kim yetiştirecek paşam?” Taklidini yaparken gözleri kapıdaydı. “Neyse… İyi ki geldin.” Bakışlarının kıyafetime takılmasıyla gülümsedi. “Ne güzel olmuşsun sen? Valizini mi buldun?”

“Yoo… Mizgali’ye gittim.”

Ben sana yardım ediyorsam sen de bazı şeylere göz yumacaksın aşkom.

“Melek!”

İşaretparmağımı dudaklarıma götürüp, “Şşş,” dedim. “Geliyorlar. Merak etme, sorun olmadı.”

Sıla’nın bakışlarından bunu yanıma bırakmayacağını anlamıştım ama Tahir ve annesi içeri girdiğinde mecburen sustu.

Güldane Teyze yüzünde müthiş bir memnuniyetsizlikle masanın baş köşesine oturdu. “Madem misafirimiz var. Yiyelum yemeğimizi madem.”

Görev bir; romantik akşam yemeği sabote edildi!

“Ama sizin başınız ağrıyormuş.” Ne kadar da düşünceliyim. Canım kendim. “Benim için kendinizi zorlamayın lütfen. Nasıl olsa Tahir de ev sahibi olarak burada.”

Bana, oğlumu seninle başbaşa bırakır mıyım bakışı atıp, “İyiyim ben,” dedi. Sıla’ya dönen yüzü de maşallah bir anda gülmeye başladı. “Şimdi Sıla kizumun yaptığı sarmalardan yerum, bir şeyciğim kalmaz.”

Sıla’nın yanına oturduğumda Tahir de karşımıza geçti. “Yaa. Demek sarma sardınız. Bayılırım.”

“Oturduğum yerden sardım. Canımın sıkıntısına epey iyi geldi.”

Dudaklarım güler pozisyondayken Sıla’ya sokulup ağzımın içinden konuştum.”Ben gelmeseydim o zaman görürdün sen can sıkıntısını yavru kuşum.”

Koluyla sertçe beni dürtüp etrafa sahte bir gülümseme sunarken, Şerif Ali sivil bir şekilde kapıda belirdi. Ama nasıl sivil… Sipsivil. Yeşil pantolonuna mükemmel derecede uyumsuz kırmızı kazağı ve elinde bir kutu baklavayla, “Akşam-ı şerifleriniz hayırlı olsun Tunalı ailesi!” diye iddialı bir giriş yaptı. Kamuflajın içindeki ciddi duruşundan eser yoktu. Görüntü aynı ama ruh bambaşka…

Tahir, askerine bakmak için başını arkasına çevirdiğinde Şerif Ali sivil olmasına rağmen duruşunu düzeltti. “Tekrar iyi akşamlar komutanım.”

“Ne işin var burada? Sabah altıda karakolda olmanızı söylemiştim.”

“Hah işte komutanım!” Şerif Ali konuşurken bir yandan da içeri geçip baklavasını benim baklavamın yanına bırakırken öyle bir gururla baktı ki, sanırsın kendi elleriyle açıp cevizleri tek tek dizmişti. “Ben de tam ondan sebep gelmiştim. Şimdi karakolda kalacağımız konteynırlar yarından önce hazır olmayacak komutanım. Siz de sabah altıda toplanmamızı emrettiniz. Dünyanın binbir türlü hali var. Dedim, ben akıllı adamım! Neme lazım sabahın köründe arabaya binerken lastiği patlar, köye inen ineğe çarparım, yola ağaç devrilir falan… Garantiye alıp akşamdan geldim.”

“Zaten hep birlikte gelmeyecek miydiniz oğlum,” dedi Tahir ters ters. “Ne diye damladın çağrılmadan?”

“Tahir…” dedi Güldane Teyze uyarırcasına. Oğluşunun ismini bizden farklı olarak a’ları uzatmadan tek nefeste söylermiş gibi söylüyordu. “Ha uşak kalkmış gelmiş, belli ki Güldane anasının yemeklerini özlemiş.” Eliyle oturmasını işaret edince Şerif Ali tüm yalakalığıyla o eli öptü. Sonra da komutanının yanına oturdu. Daha yüzsüz pek az insan görmüştüm, tebrik edilesi…

Çok değil, beş dakika sonra neşeli bir, “Hayırlı akşamlaaaar!” eşliğinde Karahan giriş yaptı. Elinde bir kutu baklava… Aynısı. Marka, desen, boyut aynı.

Tahir’in kendisine dönen gözleriyle gülümsemesi düşerken, “Şaka mısınız oğlum,” dedi yüzbaşı. “Sizi bana sayıyla mı veriyorlar?”

Karahan cevap veremeden Şerif Ali, “Ne işin var lan senin burada!” diye çıkıştı.

Misafir misafiri sevmez; ev sahibi hiçbirini sevmez, misali…

“Senin ne işin varsa benim de o işim var,” diye çıkıştıktan sonra Tahir’i saygıyla selamladı Karahan. “İzninizle komutanım. Madem buraya kadar geldim geçeyim bari komutanım,” deyip kendi kendine izin verdikten sonra masaya iç geçirerek baktı. “KAYNANAM DA SEVİYORMUŞ KOMUTANIM!”

Tahir gözlerini kısıp yavaşça başını çevirdi. “Senin… kaynanan mı var, Karahan?”

“Şimdi yok ama gelecekteki sevecek demek ki komutanım. Evrene mesaj gibi düşünün.”

Şerif Ali araya girip güya fısıltıyla, “Komutanım,” dedi. “Geçen hafta burç yorumlarında bu hafta kader eşinizin annesiyle tanışabilirsiniz yazısını okudu, hâlâ etkisinden çıkamadı zaar.”

Tahir kaşlarını çatıp başını eğdi, önce elindeki baklavaya baktı, sonra Karahan’a. “Şu an yaşadığım utancı tarif edecek kelime lügatımda yok.”

Karahan hiç duymamış gibi içeri geçip baklavasını benim ve Şerif Ali’nin baklavalarının yanına bıraktı, Güldane Teyzenin elini öptü. “Komutanım bu arada neden geldiğimi hemen izah edeyim. Eee… uyku tutmaz da sabah geç kalırım, diye düşününce…”

“Sen de şimdiden geleyim, dedin, öyle mi?”

Karahan kaldırdığı işaretparmağıyla onayladı. “Aynen öyle komutanım. Karnım da bir aç ki sormayın komutanım.” Cevabı bile beklemeden Şerif Ali’nin yanına oturduğunda Tahir ağzının içinden homurdandı. Sadece la havle, ile başladığını duydum…

Bir işimiz daha vardı sanki Meloş.

“Ay evet.” Kendi kendime konuşunca bana baktılar tabii. Hemen Sıla’ya dönüp, “Şey… Aklıma geldi de benim anneme mesaj atmam lazım ama şarjım bitti. Bana telefonunu verir misin?” diye sordum. “Meydanda telefon çekiyordu değil mi?”

Başını sallayıp telefonunu avucuma bıraktı. Onlar yemeğe devam ederken hemen mesajlar bölümüne girdim ve Serhan’ın adını buldum. Güzel, numarası vardı. Şimdi ne yazacağımı düşünmeliydim. Tek sıkımlık kurşunum vardı, iyi değerlendirmem gerekiyordu. Düşün Meloş, düşün. Bir erkeği dize getirmenin en kolay yolu ne? Tabii kıskandırmak! O halde biz de Serhan Beyi biraz kıskandıralım.

Gönderilen: Serhan Üsteğmen

Selam Buğra’cığım. Bacağım hala sargıda olduğu için yarın görüşemeyeceğiz ama istersen eve beni ziyarete gelebilirsin. Hem bazı kırıklar ziyaretle daha kolay iyileşiyormuş :)

Biraz bekledim, sonra hemen panik moduna geçip ikinci mesajı yazdım.

Ay pardon Serhan! Yanlışlıkla sana mesaj attım. Kusura bakma, iyi akşamlar!

Mesajı gönderip ekrandan da sildikten sonra telefonun sesini kıstım ve muhteşem bir gülümseme eşliğinde Sıloşuma telefonunu teslim ettim.

Görev iki; Serhan’a giden yol da açıldı.

Meloş 1 – Tüm erkek milleti 0. Serhan Bey benim asfalt gözlümü reddetmek neymiş, görsün. Eğer içinde Sıla’ya karşı küçücük bir şey varsa… Şimdi o mesajla sabaha kadar döner durur.

Ve tam da o anda. “Selamu hello!” diyerek son çavuş bükücü Pekmez Yedi ortama giriş yaptı. Tahir’in masanın üzerinde duran elleri yumruk formunu alırken olaya müdahale etmek için devreye giresim geldi.

“Ben de ayağımı sürüdüm galiba ahahahah…” diye ortamı yumuşatmaya çalıştığımda baktım kimse gülmedi bir espri daha patlattım. "Valla bu eve gelen asker sayısı, Savaşçı dizisinin tüm sezonlarından fazla. Umarım üçüncü Dünya savaşı falan çıkmaz.”

Cıks. Yine kimse gülmedi.

Ama tüm gözler üzerime döndü. Gülüşüm suratımdan düşerken iki çavuş Pekmez’e dönüp o malum soruyu sordu.

“Ne işin var lan burda?”

Pekmez malum cevabı verdi. “Asıl sizin ne işiniz var oğlum!” Cevabı beklemeden Tahir’i dönüp selamladı. “Komutanım, siz sabah altıda gelin deyi-”

“Geç şuraya,” dedi dişlerinin arasından Tahir. “Bir kişi daha neden geldiğini açıklamaya kalkarsa götünden tavana asarım.”

Çavuşlar aynı anda bağırdı. “Emredersiniz komutanım!”

Pekmez’in hangi tatlıyı aldığını söylememe gerek yoktu sanırım. An itibariyle masanın bir köşesinde dört kutu baklava vardı. Sessizce yemeğe devam ederken Tahir’in sert bakışları sarma almak için masanın ortasına uzattığım kolumdaki yaraya kaydı. Ve artık o kadar da kızgın bakmıyordu. “Neden çıkardın sargıları? Kesikler kapanmışa mı benziyor?”

Aldığım sarmanın ucundan ısırdıktan sonra, “O sargılar bu elbiseye uymuyordu,” dedim gıcık gıcık. Ayrıca benim sargılarımdan ona ne?

“Yalnız güzel elbise.” Şerif Ali büyük bir parça tavuğu tabağına alırken, elbisemi detaylıca süzdü. “Ben olsam beline o kemeri koymazdım, dekoltesini de kalp şeklinde yapardım ama o dekol-” Bakışlarının Tahir’e takılmasıyla susup kaldı. Nasıl kalmasın? Adam bakışlarıyla yedi kurşun sıktı, on bıçak darbesi indirdi. Hey yavrum hey…

“Eeee, Sila kizumun sarmaları nasıl olmuş?” diye sordu Güldane Teyze ama ballandıra ballandıra yerken aslında cevabı kendisi veriyordu.

“Mükemmel olmuş,” dedi çavuşlar.

Tahir de bir tane yedikten sonra başıyla onayladı. “Eline sağlık, Sıla.”

“Afiyet olsun hepinize, oturduğum yerden bu kadar oldu.”

“Ah benim utanikli kizum, pek de mütevazi… Bu zamanda böyle mahir, böyle…” Kadının bakışları üzerime çevrildiği an kendiliğinden kısılıyordu. “Böyle edepli kiz bulmak zor. İnşallah kendin gibi ahlaklı, imanli, yakişikli….” Oğlunu süzdü şimdide. “Boylu poslu bir delikanlıyla bir yastığa baş koyarsun.”

Şanslı kızdı Sıla. Zira bu yaşıma kadar öz be öz annem bile beni böyle övmemişti.

“Ana…” Tahir annesine baktı, annesi Tahir’e. Uzun uzun konuştular ama gözleriyle. O konuşmadan sonra Güldane Teyze evlilik konusuyla ilgili tek kelime daha etmedi.

“Masada bize de yer var mi anacığum!” Güzel bir kadın göründü bu defa kapıda. Onu daha önce meydanda görmüştüm. Desenli uzun eteği, güler yüzü ve saçının yarısını kapatan yazmasıyla içeri girip Güldane Teyzenin elini öptü ama ne var ki kendisi bundan pek memnun olmamıştı.

“Bu akşam da davetsiz olan kim varsa ha bu masada…” dedi imalı imalı. “Madem geldun, geç madem gelin.”

Geliniydi. Yani Tahir’in kardeşinin eşiydi. O zamanlar Tahir’in biri kız diğeri erkek iki kardeşi olduğunu duymuştum ancak hiç görmemiştim.

“Hoş geldin yenge.” Tahir ayağa kalkıp yengesine sandalye çekti.

“Hoş bulduk yengem.” Sandalyeye otururken çavuşlara baktı. “Size de selam uşaklar.”

Çavuşlar karşılık verirken Tahir, “Ağabeyim yok mu?” diye sordu.

Yenge hanım hemen cevap vermedi çünkü beni ve Sıla’yı incelemekle meşguldü. Kara kaşlı, kara gözlü, pek cilveli bir kadındı. Benim gibi kirpiklerini de bolca boyamıştı. “Yok, oğlani kursa götürdü. Ben de bir gelip seni göreyim dedum. Malum… Her zaman göremeyruz.”

“Nurcan,” dedi Güldane Teyze imalı imalı. “Kocani yalnız göndereceğine sen de yanında gideydun keşke.”

Nurcan omuz silkti. Belli ki çok takmıyordu kaynanasını. “Bir kere de kendi gitsun anne. Ayakları bende değil ya, değil mi Tahir?”

Tahir hafifçe tebessüm etti. “Öyle yengem.”

Nurcan aldığı onayla birlikte yandan yandan gülümserken gözü bana takıldı. “Ha kimdur bu güzel kiz?”

Şükürler olsun! Nihayet Tunalı ailesinden birinin ağzından hakkımda iyi bir şey çıktı!

“Yeni öğretmenimiz, Melek. Ben iyileşene kadar bizimle olacak.”

Sandalyesine yaslandı Nurcan. Beni açık açık süzdü. “Ha benum uşağın öve öve bitiremediği öğretmen sensun demek?”

“Ya…Çok teşekkür ederim. Adı ne oğlunun?”

“Bekir.”

“Yakışıklı Bekir mi?”

“Tam üstüne bastun. Seni de pek bir beğenmiş. Dilinden düşmedun valla. Barbie gibi öğretmen geldi deyip duray. Ha bir de sır verdu,” dedi masaya yaklaşıp sesini alçaltarak. “Büyüyünce senlen evlenecekmiş.”

Tahir önündeki suyu son damlasına kadar başına dikip, “Maşallah,” dedi. “Görmeyeli pek bir dillenmiş kerata.”

“Sorma Tahirim,” Güldane Teyzeye bakıp gülümsedi ama katiyen samimi görünmüyordu. “Aynı babaannesi, konuşmadan duramay.”

Güldane Teyze suratını asıp çatalını serçe sarmaya batırdığında, ikisinin çok da iyi anlaşamadığını anladım. Belli ki ilk gelinini kendisi seçememişti. Bu yüzden ikincisini kendi seçmek istiyordu.

Yemek bitince Nurcan tatlı servisi yapmaya başladı. Ben de tabakları uzatarak ona yardım ediyordum. Kutuları açınca benim aldığım baklavaları fazlasıyla dağılıp birbirine girdiği gördük. Zavallıcıklar benimle birlikte uçarken bu hâle gelmeleri çok da şaşırtıcı değildi tabii. Bu yüzden diğer cevizli olanlardan ikram edildi. İçinde cevizli baklavanın olduğu son tabağı Tahir’e uzattığımda göz göze geldik. Yemeyeceğini söyleyeceğini sandım ama o…

“Ben fıstıklı severim,” dedi.

Ve bunu söylerken fazlasıyla ciddiydi.

“Ha bunlar birbirine girmiş paşam,” dedi Nurcan. “Yenecek gibi görünmey.”

“Olsun yenge,” dedi Tahir manidar bir bakışla. “Önemli olan tadı.”

Neden bilmiyorum kıpırdayamadım. Elimde tabakla kalakalırken Nurcan tabağı çekip aldı. “Öğretmen hanum azıcık aluk galiba.”

Tahir’in bakışları hâlâ yüzümdeyken o müthiş çekici gülümsemesini gösterdi. “Azıcık, galiba.”

Pekmez koca bir baklava dilimini ağzına tıkarken, “Bu orodo!” diye heyecanlı ve anlaşılmaz bir giriş yaptı. “Ben size geçen hastanedeki olayı an-” Bir anda susup acıyla inledi. “Ah!”

Tahir masanın altından askerine sağlam bir tane geçirmişti. Orayı anladık ama neden? Adımı zaten bizzat ilan ettirmişken burada kimin duymasını istemiyordu?

“Yalnız herkesin baklava almış olması ne büyük tesadüf değil mi?” Sıla bir parça baklava alıp ağzına atmıştı ki boğazında kalmasına sebep olacak o soru geldi.

“Çavuşlar baklavayı aynı yerden almış, kutularundan belli,” dedi Güldane Teyze. “Amma şu köşedeki pembe kutu farklu.” Gözlerini kısıp okumaya çalıştı. “Ne yazay? Şi-şi”

“Şirin Pastanesi.” Aferim Şerif Ali! Okuma yazma yarışmasında madalya kazandın! “Valla bizim kutular askeriyenin ordaki baklavacıdan. Bir tek o, bu zevksiz kutulardan kullanıyor.”

“Aaa… Bu Şirin Pastanesi şeyde değil miydu?” Hayır Nurcan… Nurcan hayır… “Hah! Mizgali’deki…” deyince Tahir’in gözleri üzerime öyle bir döndü ki yer yarılsın da sandalyemle birlikte içine gömüleyim istedim.

“Sen Mizgali’ye mi gittin?”

Son mozgoloyomu gotton?

Ne diyecektim? Of… Hesap vermek zorunda mıydım? Ben babama hesap vermemek için kalkmış, buralara kadar gelmiştim. Ayrıca bu eve gelme sebebim neydi? Karşımdaki izbanduta haddini bildirmek! Durum böyleyken beni sorgulamasına izin verecek değildim.

“İşim vardı gittim. Saçlarımı yapırıp elbise ald-”

Cümlemi bitirmeme kalmadan ayağa bir kalktı, yemin ediyorum odadaki herkes küçülüp bir o kaldı. “Sana oraya gitmemen gerektiğini kimse söylemedi mi?”

Durur muyum? Ben de ayağa kalktım ama boy farkı arasında pek de bir değişiklik olmadı. “Söyledi ama dinlemedim. Çünkü dinlemek zorunda değilim. Siz düşman olabilirsiniz ama ben değilim, anladın mı?”

Başını çevirip avucunu sertçe alnına götürdüğünde boynunda şişen damarları neon ışık gibi yanıp sönüyordu. Sadece boynundaki damarlar mı? Kalkan kolu da şişmişti. O gömlek birazdan burada infilak edecekti.

“Sen benim sınavım mısın kızım?” dedi sabırsızca. Bağırmadı ama sesi o kadar sertti ki bağırsa daha az tedirgin edici olurdu. “O itler hâlâ bu dağlarda dolanırken o ıssız yolu kullanıp Mizgali’ye gidecek kadar mı kaybettin şuurrunu!”

Ne kadar minnoş bir kız olsam da kimsenin beni bu şekilde sorgulamasına izin vermezdim. Bugüne kadar sevgililerimden biri bile bana sesini yükseltmemişti. Yelteneni de kapının önüne koymuştum.

“Benimle böyle konuşamazsın!” dedim işaret parmağımı sallayarak. Herkes dut kesilmişti, kavgadan çok ne ara kavga edecek kadar yakınlaştığımızı anlayamamışlardı muhtemelen. “İstediğim yere istediğim yoldan giderim! Seni de zerre ilgilendirmez. Her koyun kendi bacanağıyla basılır bir kere!”

Ay bu söz böyle miydi ya…

“Bana bak kızım,” dedi o sert ve emredici sesiyle. “Bu köydeki herkes gibi sen de benim korumam altındasın, kendini tehlikeye atarak hiçbir şey yapamazsın. Yaptırmam.”

Aramızdaki masaya rağmen, “Sen bana emir veremezsin!” diye eğilince o da eğildi. Burun buruna geldik.

“Ha öyle da bir veririm, öyle de bir karışırım ki aklın şaşar ula!”

Oha! Kızınca adamın içinden has Trabzonlu çıktı! İç ses bile dilini yuttu…

“Gerçekten kızdı,” dedi Pekmez diğer çavuşlara yanaşıp. “Şive patladı şive…”

“Karışamazsın!” Altta kalanın canı çıksın! “Ama çok merak ediyorsan söyleyeyim… Yolda ağanın oğluyla karşılaştım. Kendisi senin aksine tam bir beyefendi olduğu için beni bizzat bıraktı ve hatta geri gelirken de…”

Tamamlayamadım. Sözümü falan kesmiş değildi. Ama gözleri… Gözlerinin ikisi birden seğiriyordu ve resmen alev çıkıyordu. Birdenbire eğilip avuçlarını masaya bıraktığında masanın üzerinde ne varsa sarsıldı; bardaklar şıngırdadı, kaşıklar titredi. Hayvan! “Sen, Poyraz Alacahan’ın arabasına mı bindin?” Kahverengi gözlerinin çinde gömülü duran sabrın çatırdayarak kırıldığını görür gibiydim. Kızıl bir tortuyla koyulaşmış gibiydi bakışları; karanlıkta bile alev gibi parlayan, insanın içini okuyan, delip geçen bir şey vardı orada. Öfkesi sadece sesine değil, bakışına da sinmişti. “Sen o yavşağın arabasına mı bindin, Melek?”

Tekrar ettiğinde çavuşlar ayaklandı. Hepsi ciddi ve telaşlıydı. Benim bilmediğim bir şeyler dönüyordu burada ama anlayamamıştım. “Komutanım,” diyerek ama gelecek cevabı beklemeden Tahir’i kollarından tutup dışarı çıkarmaya çalıştıklarında omuzlarını tek bir kere silkip tüm müdahaleden kurtuldu. Geriye bıraktığı son bakış ise içime nedensiz bir suçluluk duygusu bıraktı.

Sonra gitti. Başka da hiçbir şey söylemedi. Askerler ve Güldane Teyze arkasından söylenerek çıkarken Nurcan koluma girdi. “Gel otur şöyle haydi, yaprak gibi titredun.”

Masadan uzaklaşıp pencerenin yanındaki divana gittik. Bir süre konuşamadım. Tedirgin olmuştum. Ne yaşadığımı anlayamamıştım üstelik. Bana olan bu kızgınlığı geçmişten miydi yoksa… Gerçekten o adamın arabasına binmemin nesi bu kadar kötüydü ki?

“Ben bir kahve yapayım,” dedi Sıla değneğini kolunun altına alarak. “Sakinleşiriz, iyi gelir.”

Sıla çıktığında Nurcan ile başbaşa kaldık. Konuştu, anlattı… Ne söylediğini duymadım ama yumuşak bir sesi vardı, içimdeki tüm karamsarlığı dakikalar içinde çekip almıştı. Kendime geldiğimde, “Bizim ailenin erkekleri biraz ayıdur,” dediğini duydum. “Ama kürklerini kaldırınca altından pırlanta çıkay. Ha bunun ağabeyi, benim danam da boyle. Köpür köpür köpürür, sanki çaydanlık… Amma kızgınlığı geçince de ben onun içinden geçerum.” Gözlerini kısıp yüzümden bir şeyler arar gibi baktı. “Ha tabii biz kari kocayuz, bizim geçiş serbest. Sizin öyle bir durumunuz yok…”

“Yok canım, ne olacak o camışla!” deyince yengesi olduğunu düşünerek pişman olmuştum ki Nurcan omzuma bir tane geçirerek kahkaha attı.

“Ha şöyleeee… Söv de rahatla da!”

Aldım gazı, durur muyum! Yumruklarımı sıka sıka sövdüm. “Ayı! Yürüyen kalas yığını! Beton kafalı! İNSAN GÖRÜNÜMLÜ ÇİMENTO TORBASI!”

Nurcan karnını tutarak gülerken, “Dur kız, az daha devam edersen ben de adamı boşayıp sana katılacağum!” dedi rimeli aksamasın diye parmağıyla hafif hafif yoklayarak.

Biraz sonra içeri kahve tepsisi ve kırmızı kazağıyla Şerif Ali girdi. “Selam kızlar,” dedi hiçbir şey olmamış gibi. “Sıla, Güldane Annenin tansiyonunu ölçmeye çıkınca kahveler bana kaldı. Canıma minnet, bayılırım kahveye.”

Nurcan tepsiden kahveyi alıp bana uzatırken konuyu değiştirmek istermiş gibi gözleri elbisem ve ayakkabılarımda dolaştı. Aslında eteği, kazağı ve yazması ona çok yakışmıştı. “İstersen nereden aldığımı söyleyebilirim,” dedim yine de.

“Mizgali’den de haydi de şuraya düşüp bayulayum,” deyince kendimi tutamayıp güldüm. “Essah Mizgali’den mi? Allah seni ne etmesun?”

“Ama alışverişe gittiğimi söyledim. Tabii sen gitmek istemezsen kadın İnstagramdan da satıyormuş, oradan sipariş edebiliriz.”

“Ne bileyim? Hiç giymedum böyle şeyler.” Nurcan, kısıtlanmaya boyun eğecek bir kadın değildi. Özgür ruhlu olduğu her halinden belliydi. “Ha bunu giyip bizim köyde dolaşırsam karilarin dilinden kurtulamam.”

Kahvemden bir yudum alınca moralim bir parça düzelmişti. “Sen de kocana giyersin,” dedim Şerif Ali’den gizlemek için sesimi kısarak.

Ama onlar bana güldü. “Sen kimden neyi saklıyorsun Melek Hanım, ben Nurcan Ablamın kocasına yaptığı bağlama büyülerine kadar bililiyorum!”

Nurcan işaretparmağını dudağına götürüp, “Sus da!” dedi Şerif Ali’ye. “Güldane Hanımun kulağı delik. Aman duymasın!”

“Ay alemsiniz vallahi! Cidden yaptınız mı?”

Nurcan omuz silkti. “Neden yapamayacak mışım? Önlem aldım şekerum.”

Şerif Ali de kahvesini höpürdeterek içti. “Vallahi bu erkek milletine müstahak, yapın kızlar. Arkanızdayım.”

“Büyüyü bilmem de ben bu elbiseyi senin üzerinde görmek istiyorum Nurcan’cığım,” dedim samimiyeti ilerleterek. Özgüvenini desteklemek için kollarımdaki yara izlerini gösterdim. “Baksana, bunlara rağmen giydim. Çünkü önemli olan başkalarının ne dediği değil, benim bu elbisenin içinde nasıl hissettiğim. Ayrıca… gözümdeki devasa şişliği gördün mü sen?”

“İlk gün görmüştum zaten,” deyince şaşırdım. Nurcan ile ilk kez bugün, bu evde karşılaşmamış mıydık? “Hatırlamıyor olman normal, o sırada baygındun.”

“Saldırının olduğu günden mi bahsediyorsun?”

“Hee… Olayları öğrenince apar topar okula çıktum. Ben geldiğimde her şey sona ermişti. Sıla çocukları analarına götürürken sınıfta bir tek sen kalmıştun.”

O korkunç güne dair bilmediklerim, baygın olduğum zaman dilimine ait olanlardı. Bunu Sıla’ya da hiç sormamıştım.

Başıyla pencereyi işaret ettiğinde beyaz tülün ardından dışarı baktım. Tahir, iki askeriyle birlikte avludaydı.Sakinleşmiş gibi görünüyordu ama sigarasından derin nefesler alırken göğsü taş gibi inip kalkıyordu. “Seni Tahir taşıdı eve kadar. Gözüne ilk pansumanını da o yaptı. Ben de anlamadum,” dedi omuz silkerek. “Oysa timin sağlıkçısı Karahan’dı, değil mi Şerif Ali?”

Şerif Ali, fincanı tabağa koyarken kırk yıllık dedikoducu teyzeler gibi başını iki yana salladı. “Valla o gün Tahir Komutanıma ne olduysa... anlamadım gitti. O it oğlu itler Meloş ile öğrencilerin fotoğrafını atınca ipini koparmış kurt gibi uludu adam! Helikopteri kullanan askere, “Uç lan uç! Kuş musun, kelebek misin bu ne yavaşlık?” diye bağırıp yerine geçmesin mi? Ayıptır söylemesi helikopteri karpuz kamyonu gibi sollayayınca altı devasa erkek koltuklarımızda apışıp kaldık.”

Onlar güldü ama ben… gülmedim. Gülemedim.

Görev üç; Tahir’e haddi bildirildi ama… kalbimiz neden kırık?

Bölüm : 08.11.2025 16:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...