
19. BÖLÜM:
“Battaniyem, Peçetelerim, Kederim ve Bendeniz…”
Çamlıyayla’nın dört bir yanı kuşatan sisi, geceyle birlikte yoğunluğunu arttırdığında bacalardan tüten duman etrafa is kokusunu boca etmişti. Köy halkı sokaklardan çekileli saatler oluyordu. Evlerin ışıkları bir bir kapanırken, ıssızlaşan köy yolunda yalnızca sokak hayvanları geziniyordu.
Köy karlı, sessiz ve huzurluydu.
Sıla, kahvelerin köpüğünü son kez kontrol ettikten sonra beklenmedik misafirine götürmek üzere tepsiyi kavradı. Kapısı, uyumak için hazırlandığı vakitte çaldığı için üzerindeki beyaz, renkli çiçekleri olan pijamaları değiştirmeye vakti olmamıştı. Gelen yabancı değildi ama karşısına en güzel hâliyle çıkmak istediği kişiydi.
Üsteğmen Serhan’dı.
Onu kapısında bulduğunda ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra içeri buyur etmiş, çay kavanozu boş olduğu için de kahve yapmıştı. Teğmen aksini iddia etse de Çamlıyayla kışında üşümemesi söz konusu değildi. Hele de kar yağmaya başlamışken…
Tepsiyle birlikte Serhan’ın önünde eğildiğinde genç adam kahvelerden birini alıp, masanın üzerine bıraktı. Sıla, küçük masada onun hemen karşısına oturdu ve kahvesinden bir yudum almadan önce merak eden bakışlarını Serhan’ın yüzüne dikti. Biraz da utanıyordu çünkü sevgilisinin önüne hiç böyle çıkmamıştı. Her buluşmalarında kıyafetleri özenli, saçları derli toplu, yüzünde az da ols makyajı olurdu. Şimdiyse diz yapmış pijamaları, çok uykusu geldiği için taramayı yarına bıraktığı saçları ve yalnızca nemlendirici gece kremini sürdüğü yüzüyle karşısında oturuyordu. Tüm bunlar bir yana… İlk kez bir evde yalnız kalmışlardı. Bunun verdiği utanma duygusu ise diğerlerini gölgede bırakmaya yeterdi.
“Eline sağlık,” dedi Serhan kahvesinden ilk yudumu aldıktan sonra. “Çok güzel olmuş.”
Sıla tebessüm etti. “Afiyet olsun.”
Serhan, sandalyedeki oturuşunu dikleştirip, yüzünde ciddi ifadeyi pekiştirdi. “Telefon çekmediği için geleceğimi haber veremedim. Bu konu beni bağışla.”
“Sorun değil.” Sıla başını iki yana salladı. “Ama umarım kötü bir durum yoktur.”
“Anlatınca ona sen karar ver. Tahir’i aradım,” dedi Serhan sıkkın bir şekilde. “Havalalanına gidiyormuş.”
Sıla önce anlayamadı. Kafasında bir ihtmal belirdiğinde ise kaşları çatıldı. “Meloş’u bırakmak için mi! Melek’i yani…” Serhan başını salladığında Sıla’nın da canı sıkıldı. “Hay Allah! Tahir’in onu yayla evine götürdüğünü öğrenince ne sevinmiştim halbuki. Kalmaya ikna eder diye düşünüyordum. Gidiyor mu şimdi? Ciddi ciddi…”
Serhan kahvesinden bir yudum daha aldığında mecburen onayladı. “Görünen o…”
“Sınıf mevcudu iyice kalabalıklaştı, Milli Eğitime sınıfı ikiye bölmek için dilekçe yazacaktım. Diğer sınıfta Melek’in olmasını hayal ediyordum. Ne de güzel olurdu…”
“Biraz çatlak falan ama…eğlenceli kız.”
“Öyle,” dedi Sıla buruk bir gülümsemeyle. “Biliyor musun? Her ne kadar şımarık görünse de altın gibi bir kalbi var. Bügün öğrencilerim anlattı da… Öyle güzel ilginmiş ki her biriyle. Üstelik hiç de öğretmenlik tecrübesi yoktu. Her gün kızların saçlarını taramış, örmüş, acil durum süslenme taktikleri bile vermiş. Evden beş dakikada çıkma durumunda yapılacak hızlı saç modellerini hepsi biliyor nerdeyse,” diye anlattı gülümseyerek. “Erkeklerden de evdeki kıyafetlerini getirmelerini istemiş, sonra da hepsini birbirine uydurup herkese bir kombin çıkarmış. En son ne öğrettiğini duymak ister misin? Bir tenefüs arasında hangi açıdan daha iyi çıkarım başlıklı selfie dersi vermiş. Başka bir tenefüste çocukların başına kitap koyup estetik yürüyüşü öğretmiş. O arada da demiş ki; omuzlarınızı dikl tutun pıtırcıklarım, hayat sizi ezmesin!”
İkisi birden güldü.
“Arada da iç çekiyormuş neden güzellik teknilojileri dersi yok diye…”
“Normal olmadığını söylemiştim,” dedi Serhan.
“Ama çok tatlı,” dedi Sıla, derin derin iç geçirdi. “Ah… Ah… Keşke gitmeseydi.”
Serhan’ın gözleri sevdiği kadının yüzüne dalarken, aklına bir fikir geldi. Bu fikir kendisi için uygun değildi ve komutanı öğrendiğinde muhtemelen çok kızacaktı ama… Sıla’ya baktıkça daha fazla susamadı. “Belki de gitmesine biz engel olabiliriz.”
“Nasıl yapacağız ki? Aklına koymuş bir kere…”
Serhan’ın gözleri parladı. “Ufak bir yalanla…” dediğinde Sıla merakla masaya eğildi. “Melek’i arayıp düştüğünü, kendini iyi hissetmediğini ve evde yalnız olduğunu söylersen ne yapar?”
“E hemen gelir tabii.”
“O zaman?”
Sıla’nın kafasındaki tüm taşlar yerine oturduğunda sevinçle yerinden kalkıp Serhan’ın kollarına atladı. “Sen harikasın! Çok zeki bir adamsın sevgilim!”
Serhan’ın kolları Sıla’nın belini sarmak üzereydi ama duyduğu son kelimeyle… bunu yapamadı. Kaskatı kesildi ve boynuna sarılan kadının saçlarından süzülen mis kokuyu içine çekerken, “Sevgilim mi?” diye sordu. “Ben oluyorum o, değil mi? Yani bana dedin?” Şaşkın bakışlarını civarda dolaştırınca Sıla kıkırdadı. “Valla bana dedin.” Hızla boğazını temizleyip, “Sıla,” dedi kısılan sesiyle. “Melek’e iyi olmayanın ben olduğumu da söyleyebilirsin. Yalan da olmaz hani…”
Sıla utanarak geri çekilmek üzereyken Serhan onu belinden yakaladı ve o sıcacık sarılmanın devam etmesini sağladı. “Sanırım utangaç bir sevgiliye sahibim.”
Sıla dudaklarını ısırmak ve kıkırdamak arasında kalırken bakışlarını kaçırdı. Serhan ile birlikte olduklarına hâlâ inanamıyordu. Bunu çok fazla beklemişti, umudunu kaybetmek üzere olduğu zamanlar olmuştu. Şimdiyse bir süredir birliktelerdi. Her ne kadar ilişkileri ağır ağır ilerlese de Sıla aralarındaki şeyin gerçek olduğunu tüm kalbiyle hissediyordu. Defalarca kez buluştuktan sonra ona plansızca sevgilim, diye hitap etmesinin sebebi de bu olmalıydı.
“Aslında çok da utangaç sayılmam ama konu sen olunca…” diye itiraf etmeye kalkıştı. “Yeni özelliklerimi keşfediyorum.”
Serhan’ın dudakları kıvrıldığında gülümsemesinin sıcaklığı gözlerine yansmakta gecikmedi. O her anlamda ciddi bir adamdı ama Sıla’nın yanında sürekli gülümsemek istiyordu. “Ben de öyle. Aslında… Bir sonraki görüşmemizde sana çiçek almak istiyordum. Eğer böyle apar topar gelmeseydim sana bir çiçek alacaktım. Sıla,” dedi yavaşça. Gülümsemesi yerini derin bir ciddiyete baktığında kahverengi gözleri kollarındaki kadının yüzünde dolaştı. “Sana yalan söyleyemem. Hayatımda olan ilk kadın değilsin. Ama ben, ilk kez bir kadına çiçek almak istedim.”
Sıla, kalbinde uçuşan kelebekleri durmaları için uyarmak istedi. Evet, bir öğretmen olarak uyarmak onun için alışılagelmiş bir durumdu ama… bunu yapamazdı. Serhan karşısındayken, onunla bir evin içinde yalnızca ve ona sarılırken o kelebeklere söz geçiremezdi. “O çiçekleri istiyorum,” dedi gözlerini genç adamın gözlerinde dolaştırarak. “Ve onları sonsuza kadar saklayacağıma söz veriyorum.”
Serhan başını eğdiğinde, birbirine dokunmak üzere olan alınları her ikisinin de kalplerini hızlandırdı. “Sonsuza kadar mı?”
Sıla cevap veremedi, çünkü Serhan’ın bakışları ilk kez dudaklarına dokunmuştu. İnkâr edemezdi, öpüştükleri anın hayalini pekçok kez kurmuştu ama hiçbirinde üzerinde pijamalar yoktu.
“Çok güzelsin,” dedi Serhan, onun aklını okumuş gibi. Ellerinden biri Sıla’nın ince belinden ayrıldı, yüzüne ulaştığında ise usulca okşadı. Sıla bu dokunuşu daha iyi hissedebilmek için gözlerini kapattı ama çok geçmeden yeniden açtı. Çünkü Serhan’ı görmek istiyordu. Onu hep görmek istiyordu. “Gördüğüm en güzel şeysin.”
Sıla, bu adımdan sonra konuşamayacağını anlamıştı. Ama yapabileceği bir şey hâlâ vardı. Parmak uçlarında yükselirken kollarını teğmenin boynuna daha sıkı soladı ve birkez daha, yavaşça gözlerini kapattı. Bir saniye içinde dudakları bir bütündü. Serhan, sevdiği kadını yavaşça öperken tüm kaslarının gerildiğini, damağına nefis bir tat yayıldığını hissetti. Göğsünde başlayan sıcaklık öpüşünü derinleştirmesine teşvik ettiğinde Sıla’dan aldığı karşılıkla bunu gerçekten yaptı. Onu soluk soluğa, dakikalarca öptü. Nefessiz kaldıkları noktada durduklarında ise Sıla kollarında titriyordu. Serhan gözlerini kapattı, göğsünü aç bir nefesle şişirip başını kaldırdı ve dudaklarını genç kadının alnına bastırmadan önce fısıldadı.
“O çiçekleri vazonda bil, henüz haberleri yok ama sonsuza kadar senindir, Sıla’m.”
*
Konuşmuyorduk.
Tek kelime bile etmiyorduk.
Asker yeşili arabasında, koca tekerleklerin üstende sallana sallana yamaç aşağı inerken, ağzımı açtığım an içeri gergedan kaçacakmış gibi sımsıkı birbirine saplamıştı dudaklarım. Halbuki… kaçabilecek en güzel şey dakikalar önce kaçmıştı.
Bir Meloşun ağzına kaçabilecek en güzel şey neydi? Tabii ki Tahir’in dudaklarıydı. Peki evi barkı yıkılasıca Meloş ne yapmıştı? Dünyanın sekizinci harikasi yâre kıçını dönüp arabaya oturmuştu. Ayyy… Kara bahtım kör talihim!
Yalnız bende de iyi irade varmış, onu anlamıştım. Sırılsıklam âşık olduğum adama, özellikle bu kısmın altını çizmeliyim ki, o adam Dünya üzerindeki en yakışıklı, en kaslı, en seksi ve en merhametli adam, hah, işte ben tam olarak o adama sırtımı dönmüştüm.
Üstelik… tadı hâlâ dilimde, damağımdaydı.
Bence ağzım da bu yüzden açılmıyordu. Sonsuza kadar onun o muhteşem tadını içeride tutmak, ezberlemek için; bir daha bunu yaşamayacağımı bildiğimden, hatırlayabileceğim son ana kadar hatırlamak için. Evet, artık eminim ki bu sondu. Çünkü beni kendi elleriyle havaalanına götürüyordu ve yola çıktığımızdan beri, ki kar yağışından dolayı ağır ağır ilerlediğimiz için bir saati çoktan aşmıştı, yüzüme bile bakmamıştı.
Benden tamamen umudu kesmişti. Onu geride bırakmak istediğimden emindi ve beni geride bırakmak için üzerine düşeni yapmak üzereydi. Sadece dakikalar sonra yollarımız ayrılacaktı. Ve kalbimin sızlaması pahasına içimden geçiriyordum ki… Bir gün bir yerde tesadüfen karşılaşmadığımız sürece onu tekrar görmeyecektim. Zaten… artık ben istesem bile o beni istemezdi.
Neden istesin ki?
Bizim için elinden geleni yapmıştı. Duygularını hiç sakınmamıştı. Ne yaşıyorsa ayaklarımın altına sermişti. Benim için her şeyi, herkesi, tüm dünyayı, annesini bile, ANNESİNİ BİLE(!) karşına alacağını söylemişti. Adam en son beni sırtına atıp kaçırmıştı ya hu!
İki kez lönk diye öptü, onu da unutmayalım Meloş…
Of! Yer yarılsaydı da üstüme pavyon dikselerdi, gelen geçen zile bassaydı!
Gecenin karanlığında kar fırtınası camları döverken o bana bakmıyordu ama… ben ona yandan yanadan bakıyordum. Öyle de arsız, edepsiz, yüzsüz bir insan evladıydım çünkü. Son son, ne kadar görsem o kadar kâr sayıyordum kendime…
Keşke vedalaşabilseydik. Uzaktan da olsa arkadaş olabilseydik mesela. İzmir’e döndükten sonra, özlemden damarlarım Tahiiir Tahiiiir diye kabardığında önemli bir bahaneyle bulup arar, sesini duyardım. Orada saat kaç, diye sorardım mesela. Hiç olmadı hava durumunu sorardım. Yaren keçi ne yapıyor keyfi yerinde mi, diye sorardım. Benim evdeki bitki senin kamuflajla aynı renkte de bitkiye Tahir ismini koysam sıkıntı olur mu, diye de sorardım. Önemli şeylerdi bunlar… Sorulmalıydı.
Ama sadece soru soracak değildim, sohbet de ederdim.
Eee bugün dağda kaç adam indirdin üç mü beş mi ahahahha anlat bakalım kerata.
Bugün sadece bakışlarınla en az dört askerini bayılttığını düşünüyorum. Ama bakışlarınla bayılttığın umarım sadece askerlerindir. Yani umarım başka öğretmenleri ya da hemşireleri bayıltmıyorsundur. Dimi? Seni gidi seni…
Ya Tahir senin kamuflajın tonunu bir söyler misin bana, aynı renk elbise alacağım, tam benim rengim (!)
Yalnız o dağların manzarası çok iyi… Operasyona minnacık bir ara verip fotoğraf çekilmeyi falan unutma story atarsın.
O dağlarda rüzgâr hâlâ çok mut sert? Senin bakışların kadar sert mi mesela? Çok üşümüşsündür sen şimdi. Ben en iyisi gelip sana bir çay yapayım. Sonra hemencik geri dönerim. Bence hayır demezsin, sen… çay seversin.
Başımı cama yaslayıp içten içe veryansın ederken sessizliği çalan telefonunun sesi bastırdı. Arayan Serhan’dı. Konuşmak istemediğini anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. Belki dostu Serhan arasa o telefonu açmazdı ama Teğmen Serhan’ın telefonu muhakkak cevaplanmalıydı.
“Dinliyorum,” diye açtı telefonu, iki saniye sonra kaşları çatıldı. “Nasıl oldu?” Sesi tek düzeydi ama sorduğu sorulardan sıradışı bir şey olduğunu anlayarak başımı camdan kaldırdım. “Şu an nasıl?” diye sorduktan kısa süre sonra telefonu bana uzattı ama… bir şey söylemedi.
Kalbim kırık bir şekilde telefonu elinden aldığımda Serhan’ın, “Merhaba Melek,” diye sesi kulağıma ilişti. “Merhaba,” dedim gönülsüzce. Ağlamak istiyordum zira, konuşmak değil. “Bir sorun mu var?”
“Aslında…” derken her zamanki net konuşmasının aksine sesi tereddütlüydü. “Bir sorun var. Sıla,” dedi boğazını temizleyerek. “Merdivenlerden düşmüş.”
Telaşla sırtımı koltuktan ayırdım. “Merdivenlerden mi düştü! Nasıl! Nerede? Şimdi nasıl?”
“Sakin ol, önemli bir şeyi yok,” dediğinde derin bir nefes verdim. “İyi o zaman,” dedim ama nedensizce telaşlandı.
“Dur ya hu! O kadar da iyi değil.”
Surarımı buruşturdum. “Ay iyi mi değil mi? Bir karar versen Serhan?”
“Ağrıları var,” dediğinden gereksizce yükseldi. “Baya var. İnliyor hatta şu an. Değil mi Sıla? İnliyorsun şu an!” deyince arkadan garip garip inleme sesleri gelmeye başladı.
Ayy çok kötü düştüm… Top gibi yuvarlandım merdiven boyu! Offf… Serhaaan çok acıyor… Ayy… Offf…
“Ay kıyamoş ya…” dedim içim sızlayarak. “Hangi merdivenden düşmüş ki?”
“Evin merdiveninden,” dedi düşünmeden.
Bir durup evi hatırlamaya çalıştım. “Bizim köy evinde merdiven yoktu ki ayol. Sadece girişte üç basamak vardı. Onu kastetmiyorsun herhalde?”
“E-e-evet onu kastediyorum!”
“Üç basamaktan düştü? ”
“Evet o üç basamaktan düştü.”
“Yuvarlandı bir de?”
“Hem de nasıl.”
“Ve durumu kötü?”
“Çoook kötü! Yani… inanılmaz kötü!” dedi heyecanla. “Köpkötü!”
“Hastaneye gittiniz mi?”
Cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu. “Yani. Şey. Gittik gibi.”
“Gibi mi? Gittiniz mi gitmediniz mi?”
“Çıkıkçı Şaziye Teyzeyi çağırdık.”
“Çıkıkçıyı mı çağırdınız? Neden?”
“Çıkmış mı diye?”
“Ne çıkmış mı diye?”
“Şey işte… şey çıkmış mı diye!”
“Serhan cümlenin öznesini verir misin!” Cevap gelmeyince, “Serhan,” dedim. “Ne çıkmış? Ay yoksa Sıloşumun kolu mu çıktı? Bacağımı mı çıktı? Hiii! Yoksa ikisi birden mi çıktı?”
Serhan’dan hâlâ ses yoktu ama Sıla’nın sesini duydum. “Meloş,” dedi normal bir tonla. Sonra tekrar, “Meloş,” dedi, bu defa acı çeken başka bir tonla. “Çok fenayım. Her yanım ağrıyor. Şu başıma gelene bak… Alçım da daha yeni çıkmıştı halbuki. Yeni bir kırığım olduğunu sanmıyorum ama çatlak olabilir, üzerine basamıyorum. Of… Destegül ve Miryam Anneannem de gitti. Serhan’ın da görevi varmış. Kaldım burda yapayalnız. Keşke sen olsaydın, bana bakardın.”
Üzüntüyle içimi çektiğimde dudaklarımda istemesizce büzüldü. “Sıloşum… Aşkılatellam… Kıyamam ben sana.”
“Kıyamaz mısın gerçekten?” diye sordu incelen sesiyle. “Gitmesen kesin sen bakardın bana, değil mi?”
“Kesin bakardım,” diye onayladım.
“Çünkü gerçek arkadaşlıklar zor zamanda belli olur.”
Görüyormuş gibi başımı sallarken, “Kesinlikle,” dedim.
“Ve ben şu an zor durumdayım,” dediğinde beynimde ampüller yandı.
Sıla’nın şu an bana ihtiyacı vardı. İyi bir arkadaş olarak yanında olmam gerekirdi. Ama… Gidiyordum. Üstelik havaalanına çok yaklaşmıştım.
Geri dönebiliriz Meloş. Birkaç gün geç gitsek kimse ölmez.
Bakışlarım rahat ama kontrollü bir şekilde arabayı kullanan yüzbaşına kaydığında, belki şu birkaç gün içinde gülcemalini son birkez daha görebilirim diye düşündüm.
Ve Sıla’ya, “Yettim gari!” derken kesinlikle asıl sebep bu değildi.
Telefonu kapatıp direksiyonun dibine bırakırken, “Çamlıyayla’ya dönüyoruz,” dedim kararlılıkla. “Sıla’nın bana ihtiyacı var. Birkaç gün sonra gideceğim.”
Cevap vermedi ama birkaç metre sonra vites kolunu ileri itti. Güçlü ellerini direksiyonun üzerinde açıp sert bir açıyla döndürdü. Direksiyon tam tur çevrildiğinde lastikler karın üzerinde kayarak yeni güzegâhını yakaladı. Ve araç keskin bir manevrayla Çamlıyayla doğru yol almaya başladı.
Bir erkeğin araba kullanışı bile mi karizmatik olur? Vallahi oluyormuş. Erkek be… Sek erkek!
*
Çamlıyayla’ya dönüşümün beşinci gününden bildiyorum; sadece birkaç gün uzaklaştığım hâlde burayı çok özlemişim…
Depresyonum beşinci gününden bildiriyorum; sakın gelmeyin, burası hiç eğlenceli değil…
Tam beş gündür bir duygudan başka birinin kollarına sürüklendim. Kâh üzüldüm, kâh kahroldum kâh hönküre höküre ağladım, kâh koridor boyunca yuvarlandım. Günün sonunda… paçalarından kahır akan bir çilekeş oluş çıktım.
Çay mı demlesem, makyaj mı tazelesem yoksa tavana ip bağlayıp kendimi mi assam seçenekleri arasında gidip gelirken, gerekmedikçe başımı yastıktan kaldırmadım. Tabii karnımın acıktığı ve çişim geldiği zamanları saymazsak… Her ne kadar süslendiğim zamanlarda bir taş bebekten fazlası olsam da sonuçta ben de insandım.
Pembe benekli, tam ortasında büyük harflerle I lOVE YOU yazan battaniyemle de epey bir haşır neşir olduk bu arada. Zira hiç yüküm yokmuş gibi beş gündür sırtımdan inmek nedir bilmedi. Bir de depresyon kazağım vardı tabii; komkoyu pembe, peluş… Ama artık bir kazaktan çok daha fazlasıydı. Üzerimden birkez bile çıkarmaya yeltenmediğim için yünü sünmüş, dizlerime kadar uzanmıştı. Artık bir kazak değildi; evrime kafa atarak bir depresyon elbisesine dönüşmüştü!
Odamda yatmaktan içimin şiştiği zamanlar da olmuştu tabii. O zamanlar yastığımı alıp salona gitmiş, biraz da divanda yatmıştım.
Bu arada… Beş gün önce eve geldiğimde beni ağrıyla sızıyla karşılayan Sıla’ya yüce Rabbim öyle bir güç vermişti ki benim depresyona girmemle onun ayağa kalkması bir olmuştu.
Ben ona bakacağım diye düşünürken, zavallım beş gündür bana yemek yedirmeye, banyoya sokmaya falan çalışıyordu. O değil de… ciddi anlamda banyoya girme zamanımın geldiğini hissediyordum. Zira son iki gündür bana yemek getirirken nefesini tuttuğunu fark etmiştim.
Açıkça kokuyordum.
Dino’m bunu yüzüme vurmamıştı. Kokuma falan aldırmamış, koynumdan çıkmamıştı ama… Birkaç gün önce bana gelişi girdiğim depresyonun başka bir sebebiydi.
Sabahın erken saatlerinde Arslan Ağabeyimi kapımda bulmuştum. Kucağında Dino vardı ama öyle duruyordu ki kapımın önünde, Dino’mdan hiçbir farkı yoktu. Aynı yana yatmış baş, aynı mahsun bakışlar, aynı çekingen duruş…
“Seni özledi,” dedi Dino’yu bana uzatırken. Son birkaç gündür sevimli bebeğimi görmüyordum ama iyi görünüyordu. Kilo aldığını bile söyleyebilirdim.
“Ben de özledim,” deyip ağabeyimden alırken, hiç itiraz etmeden bana gelen ve kollarıma siftinen Dino’nun yumuşacık tüylerini okşadım. “Onu yıkadın mı?”
Başını salladı. “Yıkadım yıkamasına ama aynı anda o da beni yıkadı.” Anlamayan bakışlarıma karşılık, “Suyu sevmiyor,” dedi. “Çırpınıp durdu. Banyo da ben de su içinde kaldık.”
Kendimi tutamayıp gülecektim ki son anda dudaklarımı frenledim. “Bu detayı verecek vaktim olmadı. O sırada kaçırılıyordum.” Ben değil ama o tebessüm etti. “Ve ben kaçırılırken ağabeyim olacak adam sadece izliyordu.”
Gülümsemesi dudaklarında donup kalırken, civarda böbet tutan, devriye gezen askerleri gösterdi. Kapıya açtığımda fark etmiştim, sayıları epey fazlalaşmıştı. “Tedirgin olmaman için söylemeyecektik ama… gözünde kardeşi kaçırılırken izleyen bir dallama olmayayım bir de,” dedi ciddiyetle. “Hainlerin ele başlarından biri hâlen kaçak durumda. Doğrudan seninle tehdit etmişler Tahir’i. İzmir’e dönmeye karar verdiğin o son gün Tahir istemeden kuyruklarına basmış. Tehdit altındaydın. Tehlikedeydin. Gözünün önünde olmasaydın içi rahat etmeyecekti.”
Kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. “Beni korumak için mi kaçırdı?”
Başını salladı.
“Ve sen de bunu biliyordun.”
Tekrar başını salladığında sinirlerimin gerildiğini hissettim. “Neyim ben? Bir eşya mı?” Bir adım yaklaştığımda tıpkı Tahir’in karşısında olduğum gibi başımı kaldırmak zorunda kaldım. Uzun boylu, yapılı bir adamdı. Çocukken de öyleydi. İşin içine bir de soğuk bakışları eklenince, tüm arkadaşlarım ondan çekinirdi. “İkiniz de kabul etmiyorsunuz ama küçük bir kız değilim.Yetişkin bir kadınım ben. Söyleseydiniz en azından bir tercih yapma hakkım olurdu.”
Yeşil gözlerinde sarı hareleri kıpırdarken, “Haklısın,” dedi düşünmeden.
Ağız ucuyla gülümsedi. “Ama yine olsa yine beni ona teslim ederdin?”
Aynı gülümsemeyle karşılık verdi. “Yine haklısın.”
Kızmam gerekiyordu, belki de gün ormanda yaptığım gibi bağırıp çağırmak…. Ama yapmadım. Kavgam bittiğinden değildi. Yalnızca kırgınlığımın gürültüsü dinmişti. İçten içe, sessizce devam ediyordu. Tamamen dinebilmesinin de bir yolu da yok gibiydi. Çünkü ağabeyime her baktığımda kaybettiğimiz zamanları hatırlayacaktım. Hafızamı kaybetmediğim müddetçe, aksi mümkün değildi.
“Ben artık gideyim,” dediğinde yerinden hareketlendi. “Dino’yu sahibine kavuşturduğuma göre burada işim kalmadı.”
Arkasını döndüğünde ona baktım da… Zayıflamış mıydı? Önceden daha iriydi sanki. Zor şartlarda mı görev yapıyordu? Hasta mıydı? “Ağabey,” diye seslendim arkasında. Bakışlarımı kademeli olarak bana dönen yüzüne çıkardım. “Nerede kalıyorsun sen?”
Gözlerinden küçük bir sevinç kıvılcımı geçer gibi oldu. Onu içeri davet etmemi bekliyordu. Onunla konuşmamı, belki eskisi gibi dertleşmemi, alt üst olduğum için değil de onu özlediğim için sarılmamı bekliyordu. Benim istediğim de tüm bunlardan farklı olanı değildi. Çünkü karşımdaydı ama… yine de burnumda tütüyordu. Hatta uzakta olduğundan daha fazla özlüyordum şimdi. Önümde en sevdiğim yemek vardı; kokusu burnumdaydı ama ben… yiyemiyordum. Aç bi şekilde yalnızca bakıyordum.
“Yaver’i tanıyor musun?” diye sorduğunda başımla onayladım. “Sağ olsun, geldiğimden beri o ağırlıyor beni.”
“Hayret… Tahir’in evinde kalırsın diye düşünüyordum.”
“Kalırdım kalmasına ama…” Göğsü derin bir nefesle şiştiğinde nedense gözlerim oraya takıldı. Geçen gün, ormanda onu göğsünden ittiğimde sendelemişti. Ve buna anlam verememiştim. Sormak da istiyordum ama… “Güldane anne var. Olmaz.”
Tahir’in annesine anne demesine şaşırmıyordun. Tahir ile eskiden beri kardeşten daha ötelerdi. Eğer annem daha ılımlı bir kadın olsaydı ve Tahir’e ilk günden beri üstten bakmasaydı, şüphesiz o da anneme anne, diye hitap ederdi.
“Melek,” dedi koyu kumral kaşlarını düşürerek. “Sözümü tuttum.”
“Anlamadım?”
“Bir daha beni korumak için yalan söyleme, diye söz almıştın benden, yıllar önce. Hatırladın mı?”
Burukça gülümserken, “Nasıl unutabilirim?” diye sordum. “Dedemim traktörünü kaçırmıştım da az kalsın köyü yangın yerine çeviriyordum. Sonra…Babamın karşısında sen üstlenmiştin suçumu.”
Ve benim yüzümden Harp Okulu hayallerine veda etmiştin. Gönülsüzce edebiyat fakültesine gidip, onca sene kaybetmiştin. Sahi, bir kez bile kızmadın bana bunun için? İçinden de mi kızmadın ağabey? Bir ah be Melek, bile demedin mi?
“Edebiyat Fakültesine gitmeseydim Tahir ile tanışamazdım,” dedi aklımı okumuş gibi. “Kendini suçluyorsan… suçlama diye söylüyorum.”
Dudaklarımı araladım ama bir şey söyleyemedim.
“Güldane anne,” dedi yeniden. “Tahir komadayken hastanede birlikteydik. Bana seni sordu. Adını yoğunbakımda, Tahir’in ağzından duymuş, sayıklarken.”
İçim titredi. Tahir komada bile benim adımı mı sayıklamıştı?
“Karşıma geçti, Şehriye kim dedi?” Başını yukarı kaldırdığında, bugün hâlâ yaptığından memnun olmadığını gördüm. “Önce inkâr edecektim, tanımıyorum diyecektim ama sonra… Sana verdiğim söz aklıma geldi. Kardeşim olduğunu söyledim.” Birkaç adımla yanıma geri döndüğünde yanında duran eli elime uzanacak oldu ama… yapmadı. “Seni hiç görmeyeceğini düşünmüştüm. Karşı karşıya gelme ihtimaliniz yoktu. Eper kaderin sizi bir şekilde bir araya getirebileceğini, anne dediğim o kadının senin bir damla göz yaşına sebep olacağını bilseydim, o gün sözümü yerdim, Şehriye. Seni tanımadığımı söylerdim. Yemin ederimi bunu yapardım.”
Dolan gözlerimi kaçırırken, kollarımdaki canı daha sıkı tuttum. On sarılmak, ondan güç almak istedim belki de… Bilmiyorum. “Yalan söylemediğin için teşekkür ederim. Bilmesi doğru olandı.”
Başını iki yana salladı. “Bilmese de olurdu.”
“Ben…Oğlumu yerle bir eden kadınla tanışmak isterdim. Belki onun gibi tepki veremezdim ama yine de…”
Durmadı birkez daha, tuttu ellerimi. Ellerim o büyük, o tanıdık avuçlarının arasında kaybolurken gözlerime özlemle baktı. “Sen bu Dünyada tanıdığım en şımarık kızsın. En umursamaz, en ayakları yere değmeyen, en…” Başını kararlılıkla salladı. “İnatçı kızsın ama sen, kimseyi bilerek üzmezsin. Benim kardeşim kimseye bilerek üzmez.”
Yarama dokunmuştu. Yaram kanıyordu. Ona sarılmak istedim. Yarama bastırsın, kanmayı durdursun istedim ama… kalbim o kadar acıyordu ki yapamadım. Ellerimi yavaşça ellerinin arasında çekerken, “Dinoyu getirdiğin için teşekkür ederim,” dedim. Boğazım düğümler içindeydi. Dudaklarım titremek için can atıyordu.
Hayatımda en sevdiğim iki adamdan, içimde fırtınalar kopartarak uzak duruyordum.
Ağır ağır yurkunurken başını salladı. “Rica ederim.”
“Hava çok soğuk.” Bakışlarımı etrafta gezdirdim. “Git artık.”
“Gideyim artık.” Arkasını döndü ama gitmeden önce omzunun üzerinden bana son kez baktığından söyleyeceklerinin bitmediğimi anladım. “Dino, güzel isim. Bir açılımı var mı?”
“Dinazor.”
“Köpeğe Dinazor ismini mi verdin?”
“Olamaz mı?”
“Konu sensen, mümkün.” Göz kırptı. “Konu sensen her şey mümkün.”
*
“Depresyondayım unutuldum, aldatıldıııım, sevdiceğimden ayrıldım çok yalnızıııııım… Dırım… Dırım dırım dırım…”
Yeni bir sabaha uyandım ama sabah bana uyanamadı. Pencereyı açtım, hava alayım da kendime geleyim diye ama aldığım hava buram buram kasvetli ve depresyon aromalıydı.
Zira yine iki dirhem bir çekirdek hazırlanıp sabah enerjisiyle ortalıkta tıngır mıngır salınmak yerine yatağımdan karşıki dağlara bakıyordum.
Karşıki dağlar ne yapsın? O da bana bakıyordu işte. Öyle mal mal, öyle anlamsızca bakışıyorduk.
Kasım ayının sonunda olmamıza rağmen güneş de vardı ama benim için gıpgriydi. Yer gri, gök gri, ruhum hepsinden daha gri… Annem bir sürü mesaj atmıştı. Hatta babam da, hatta ve hatta Hıyar Can da… Ama hiç birine dönmemiştim. Çünkü telefonun çekmesi için pencerenin dibinde sandalyeye tırmanacak hâlim bile yoktu. Ne zaman döneceğimi soruyorlardı, ona da ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Burdan mutfağa gidecek enerjim yoktu ayol… İzmir’e nasıl gideyim? Günün planı da belli; yatakta kal ve kendine acımaya devam et…
Kapım tıklatıldığında başımı çevirmemle pat diye açılması bir oldu. Sıla dışarı çıkmak için hazırlanmış vaziyette karşımda dikilirken, “Hadi,” dedi. “Kalk, çaya gidiyoruz.”
“Ay çay bitmişti evde, dimi?” Kendimi soluma devirip bacaklarımı kendime çektim. “Alalım almasına ama köyde market yok ki Sıloş? Unuttun herhalde.”
“Çayı marketten almayacağız.”
“Muhtardan mı isteyeceğiz? Ih… Sen git. Benim hiç hâlim yok.”
Kalçasını pervaza yaslayıp, “Hayır Meloşum,” dedi. “Çayı doğrudan dalından koparacağız?”
“Ney?”
Kaşını kaldırıp, “Çaya gidiyoruz,” dedi. “Çay tarlasın.” Tam ağzımı açmak üzereyken elini kaldırdı. “Sakın! İtiraz istemiyorum Melek! Evde kala kala koka-” Kokacaksın, diyecekti ama diyemedi. Kokuyordum zaten. “Dağ havası al, iki insan yüzü gör, kendi ellerinle çay topla. Bak nasıl iyi gelecek sana.”
“Ben çaya gitmicem,” dedim yorganı kafama çekerek. “Ölüyüm ben, ölüler çay toplayamaz.”
Sıla yorganı bir hamlede çekti. “Madem ölüsün zebaniler çağırdı şekerim, kahvaltıda da simit istiyorlar. Hadi!”
“Simit değil o gevrek,” diye düzelttim bir İzmir’li olarak.
“Tamam, biz de gevrek alırız zebanilere.”
Yorganı gözlerim görünecek kadar indirip, “Kız Sıla-oş,” dedim miskin miskin. “Çay falan mı aşerdin sen sabah sabah? Ay yoksa hamile misin! Oha Serhan’a bak! Kavuşamadığı her günün acısını bir anda mı çıkardı ne yaptı! Adam altın vuruş yapmış resmen!”
Sıla anında kıpkırmızı kesildi. “Daha neler Melek!”
“Ben bilmem artık daha neler. O anlarda yalnızdınız. Ama anlatmak istersen dinlerim.”
Gözlerini açabildiği kadar açtı. “Tövbe tövbe…”
Ağzım istemsizce güldü ama depresyonuma ihanet etmeyeyim diye derhal somurttum. Yorganı ben kapattım, Sıla açtı. Ben tekrar kapattım, Sıla tekrar açtı. Yok! Kafaya koymuş, beni zorla çıkaracak dışarı! Allahım! Ağız tadıyla depresyona bile neden giremiyorum ben ya…
Ve beş dakika sonra kendimi kapının önünde buldum. Şeker pembesi, polar eşofman takımlarımın altına beyaz spor ayakkabılarımı giydiğimde tıpkı hissettiğim gibiydim; berbat. Bir kere eşofmanım giyilmekten diz yapmıştı. Günlerdir tarak görmeyen saçlarımı topuz yapmıştım ama ordan burdan pırtladığı için darmadağın görünüyordu. Sıla sırtıma zorla beyaz bir yağmurluk vermişti ama giymek istemediğim için önünü bile kapatmamıştım. Suratım… O kısımdan hiç haberim yoktu işte. Aynaya baktığım an zırlayarak en yakın güzellik meselesine koşmam işten bile değildi. Bu yüzden günlerdir aynalardan da uzaktım.
Gece rüyasında çay gördüğünü tahmin ettiğim Sıla her şeyi ayarlamıştı bile. Muhtarın traktörü kapıda bekliyordu. Yani traktör dediğim… Arkasında kasaya benzeyen, daha doğrusu eskiden kasa olduğu tahmin ettiğim bir demir parçanın içi çay çuvallarıyla doluydu. Biz de çuvalların üstüne oturmuştuk.
Ben acaba traktörden atlasam ölümüm acısız olur mu diye düşünürken Sıla saçlarını açmış, rüzgâra vermişti. “Meloş, baksana saçlarım rüzgârda dalgalanıyor. Filmlerdeki kızlar gibi! Hadi sen de yap.”
Benim hayatım film olmuş. Kategorisi de dram. Arabeskin dibinin de dibi be Sıla. Küçük Emrah görse ceketini iliklemezse gel yüzüme tükür.
Muhtar da dağa çıkarken gaza bastı da bastı. Bir de şarkı açtı; çay elinden öteye gidelum yali yali… Sırtundaki sepetun ben olayim hamali… Çok yaratıcıydı gerçekten! Yol boyunca zıpladık da durduk. Belimdeki omurgalar iç içe girmediyse bir şey bilmiyorum.
Depresyonun da bir adabı olmalı ayol. Benim şu an Palamalarda badem sütümü yudumlarken depresyona giriyor olmam lazım. Arkadan da hüzünlü hüzünlü klasik müzik çalmalı. Trabzon’un dağında, traktör tepesinde sallanarak depresyona girmek ne demek? Arka fonda da keçi sesi… Bonus olarak tezek kokusu var bir de…
Köyün tepesindeki çay tarlalarına vardığımızda bir baktım… tüm köy orada.
Gerçekten… Köyün nüfusü üç yüzse üç yüzü de burada gibiydi. Çay festivali vardı da benim mi haberim yoktu? Çocuklar çay çuvalları üzerinde kayıyor, çay fidanlarının aralarında koşuşturuyordu. Kadınlar, erkekler herkes tarlaya dağılmış, tam odak çay yaprağı koparıyorlardı.
Traktörden indiğimde burnuma önce toprağın nemli kokusu geldi; kar bu noktada henüz tutmamıştı ama toprağı ıslatmayı başarmıştı. Havada taze ve nemli bir ot kokusu vardı. Rüzgâr estikçe de yoğunlaşıyordu. Çayın taze yaprakları sabah çiyiyle ıslanmış, güneşin taze ışığıyla pırıl pırıl parlıyordu. Etrafımda bir yarıştaymış gibi çalışan kadınlar vardı; yağmurluklarını giymiş, yazmalarını sıkıca bağlamış, çizmelerini dizine kadar çekmiş, çay makasını şak şak sallıyorlardı. Makas sesleri etafımızı saran dağlarda ve Karadenizin bağrında yankılanırken eğer babam burada olsaydı, bu manzaraya hayranlıkla izleyeceğini düşündüm.
Sadece izlemekle de kalmazdı. O ciddi takım elbiselerini çıkarır, işçi pantolununu giyer, başlardı çay toplamaya. Elinden de gelirdi hani… Düzenli aralıklarla ben köy çocuğuyum hanım! demesi de bundan sebepti. İşleri yoğunlaştıkça o çok sevdiği köy hayatından uzaklaşmıştı ama babaannemin köyden gönderdiği kolileri özlemle açar; tarhanaları, doğal balları, reçelleri elleriyle raflara dizerdi. Kahvaltıda da kendi elleriyle ekmeklerimize sürerken, “Yiyin çocuklar! Bakın bunlar halis muhlis köy ürünü. Başka yerde bulamazsınız!” diye nasihat ederdi. Annem ve Mine diyeti bahane edip yemezdi ama kızarmış ekmeğin üstüne sürülmüş o nefis bala asla hayır, demezdim.
Sıla’nın koluma girdiğinde ve bayırdan tarlaya doğru yürümeye başladığımızda kenardaki başka bir telaşı fark ettim. Birkaç kadın siniyi kurmuş, yaktıkları ateşin üzerine oturttukları sacda çay toplayanlara gözleme açıp pişiriyorlardı. Çay toplanırdı da pişmez miydi? Mis gibi Karadeniz çayı odun ateşinde demleniyordu.
Yaşlı olanlar ateşin etrafında oturmuş çaylarını içiyorlardı. Ama ihtiyarların arasında Nazife Nene yoktu. O, başına yazmasını bağlamış, elindeki torbalı makasını çay fidanlarına daldırıp daldırıp duruyordu. Bizi fark edince, “Uyyy!” dedi elini beline koyarak. “Bakın buraya kim varidur? Ne duraysınuz karilar, gelun da iki işin ucundan tutun.”
“Hadi!” diyen Sıla’ya göz devirdim. “Sıla, ordan bakınca çay toplama geçmişim var diye mi duruyorum? Benim içtiğim tek çay macha, onunda kötü anısı var artık…”
Ühü…Ühüüü…
“Tecrübeye gerek yok ki… Ben sana öğretirim. Hem meşgale depresyona iyi gelir.”
“Deprasyon mi?” diye konuya daldı Nazife Nene. “Ha o nedur? Hastalık midur? Siiila, çay ver boyali kariya. İçsun, bir şeyciği kalmaz.”
Psikologlar şook!
Ben şaşkın. “Tamam… Güzel hatrın için çayından içeyim neneceğim ama toplama kısmı olmaz.”
Yanıma gelip, “Önce toplayacasun, sonra içecesun,” diyerek koca makası elime tutuşturmasıyla kalakaldım. “Ha buna çay makasi derler. Çaya üstten üstten vuracaksun. Alttan koparma sakin. Dibinden kesersen gelecek sene çıkmaz.” Belina bağlı bez kesesinde kırmızılı mavili, uçlarından çakma çeyrek altınlar sarkan Karadeniz yazmasını çıkarıp başıma örtmesiyle şahtım şahbaz oldum.
Yazmanın altından bir elimdeki alete, bir de Nazife nenenin kırış kırış yüzüne baktım. Geri adım atacak gibi durmuyordu. El mecbur toplayacağız, diyerek makasın çayın üzerinde şöyle bir açıp kapattım ama geri çektiğimde bir de ne göreyim? Değil dalından kopmak, eğilmemişlerdi bile. Bıraktığında gibi burdayım, şarkısını söylüyorlardı yüzüme baka baka.
Kadınlar bir yandan şak şaka makasları vururken bir yandan da bana bakıp güldüler.
Depresyondayım falan demedim, yine insanların yüzünü güldürdüm, iyi mi?
“Muallim hanum, ayıptır sormasm ama sen hep mi boyleydin yoksam biri beddua falan mi ettu?” diye soran Nazife Neneye de göz devirdim. Valizimi aşırdığını unutmuş değildim ayrıca.
“Birak Nazife Nene birak,” diyen sesin ortamıza düşmesiyle doğrulup sopa yutmuş gibi durdum. Bu ses… Güldane Hanımın sesiydi. “Marifet her karinin harcı değildur. Bazilarının kumaşında yoktur.”
Başımı birkaç metre ileriye çevirdiğimde, ters bakışlarıyla karşılaştım. Sıla’nın bile yüzüne bakmamıştı kadın.
“Herkes anasınun karnında öğrenmedi ya Güldane,” dedi Nazife Nene ondan tarafa. “Muallim da öğrenir elbet. Öğrenmezse da kocasi eder, o içer.” Valla iyi konuşmuştu. Güzel konuşmuştu. Keşke yüzüme bakıp o son cümleyi kurmasaydı. “Değil mi orospi?”
Buralarda yaşlı kadınlarca kullanılan bir sevgi sözcüğü olduğunu bilsem de hâlâ ayy ben mii(!) diye şaşırmadan edemiyordum. Tam da o şaşkınlığı yaşarken, gördüğüm manzara karşısında başka bir şaşkınlığın kollarına cumburlop diye atlayo-ıverdim.
O bayır aşağı inen Fulya mıydı?
Hani yukarı köyün öğretmeni Fulya?
Tahir’e yanık olan Fulya!
“Uyy benum güzeller güzeli muallim hanımcığum gelmiş,” diye sevinen de tam olarak Güldane Hanımdı. Fulya’yı gördüğüne o kada sevinmişti ki üstelik, elindeki makası bırakıp kollarını açmayı ihmal etmemişti. “Beni kırmayıp ha buralara kadar geldun demek?”
Fulya kırım kırım kırıtarak, dalga dalga şekillendirdiği sarı saçlarını omzunun gerisine savurdu ve Güldane Hanımın yamacında bitti. Sıkıca sarıldılar. Parfüm kokusu çayı mayı bastırmış, burnuma kadar da ulaşmıştı. Onu ilk kez Alacahan konağında gördüğümde de bakımlıydı ama… Bugün başka bir özenmişti sanki. Üzerindeki mavi elbise renkli gözlerini ortaya çıkarırken, dozunda makyajıyla güneşin altında çay fidanı gibi parlıyordu mübarek.
“Sizi nasıl kırarım Güldane Teyzeciğim,” dedi. Iyy, pis yalaka!
Akıllı kadın, desek daha doğru olur Meloş. Kadın kaleyi içten fethediyor. O kale daha ilk günden bizim tepemize yıkılmamış gibi…
“Ben de ne zamandır çay toplamayı öğrenmek istiyordum,” diye devam etti Güldane Hanımın kollarından çıkmadan. Yalnız şu an depresyonda olmasaydım kesin gülerdim. Deveyle cüce gibi duruyorlardı. Fulya’nın uzun boyunun yanında Tahir’in annesi bir elli sularındaydı. Gerçi o boyla kadın neler neler yapmıştı. Bir yirmi santim uzun olsaydı demek ki… Vah Karadenizin hâline…
“Öğretiriz kizum!” dedi Güldane Hanım memnuniyetle. “Eline de pek yaraşır.”
Fulya kıkırdarken gözü bana takıldı. Dudaklarındaki gülümsemeyi korumak için üstün bir çaba sarfettiğini fark ettim. “Merhaba,” dedi yapay bir samimiyetle. “Melek Öğretmen, değil mi?”
Evet canım! Hani şu gözünün önünde Tahir’in elinden tutup benim hatun, dediği Melek Öğretmen!
Aynı samimiyetsizlikle cevap verdim. “Evet, siz de Fulya’ydı sanırım.”
Cevap vermeden Güldane Hanıma dönüp, “Hadi başlayalım Güldane Teyzeciğim,” dedi nispet yapar gibi. “Sonra beni çayların arasında çeker misiniz? Hesabımda paylaşacağım. Takipçilerim böyle doğal ortamları çok seviyor.”
Hıh! Takipçileri çok seviyormuş! Benim senden tam üç kat daha fazla takipçim olduğu hâlde böyle havalara girmiyorum sarı çiyan! Ayrıca… O gri pabuçlar o mavi elbiseye uymuş mu? Zevksiz…
“Bak kizum, ha boyle kesecesun. Üstten üstten. Anladun mi?”
Makası, “Anladım teyzeciğim,” diyen Fulya’nın eline verdi ama Fulya öyle hırsla vurdu ki makası, daha ilk seferinde çayı fidanıyla birlikte söküp aldı.
Oh…. Sefam olsun! Vallahi depresyondayım falan demedim kıs kıs güldüm.
“Haklıymışsun Güldane,” dedi Nazife Nene bir yandan çay toplarken. “Kumaşta olmayınca olmaymiiiiş…”
Güldane bozularak makası geri aldı ve sabırla tekrar tekrar gösterdi nasıl yapılacağını. Konu ben olunca çay fidanlarının arasında boğmak istermiş gibi bakan kadın Fulya’ya sabır taşı kesilmişti resmen.
Adaletsizliğin böylesi a dostlar…
Bir anda hüzünlenerek iç geçirdiğimde tarlanın üst tarafından gelen tekerlek sesi duydum. Motorun gürültüsüyle birlikte başımı çevirdiğimde sisin içinden ilerleyen Tahir gördüm.Tahir mi… Kalbim ona özel ritmenine kavuşmakta aceleci davrandı. Gözlerim adım adım onu izlerken üniforması, postalları, güneşin altında parlayan o omzundaki yıldızlarıyla bayır aşağı inmeye başladı. Gösterişli varlığını fark ederek onu selamlayan insanlara elini göğsüne koyup karşılık verirken, gözleri benden tarafa dönmedi bile.
Beni fark etmedi. Burada olduğumu, onu izlediğimi fark etmedi.
Önceden olsa bir ortama girdiğinde kokumu almış gibi önce beni bulurdu gözleri.
Artık öyle değildi ve bu… incitiyordu.
Bu ışıltılı hayatı biz seçtik Meloş…
“Oy oğluşum, paşam gelmiş!” Güldane Hanım yeniden kollarını açtı. Kadının gözleri parıl parıl olmuştu. “İşte şimdi çay tarlası, bayram yerune döndi.”
Tahir annesinin elini öptü ama önceki gibi içten bir anam demedi. Sarılışını da uzun tutmadı. “Gözlemeleri ver de gideyim ana. Çocuklar bekliyor.”
“Uyy…. Ne bu acele uşak? Gelmişken bir çay iç, sıcak sıcak gözleme ye. Hem… Bak buraya kim varidur?” diye Fulya’yı gösterdiğinde kadın elini uzattı ama gözleri bir şeyleri gözüme sokmak istermiş gibi benden tarafa döndü.
Hemen bakışlarımı kaçırdım. Nazife Nenenin tekrar elime tutuştuduğu makasla çay toplamaya çalışırken, konuştuklarını duydum ama sesleri Güldane Teyzeninki gibi gür çıkmadığı için içeriğini anlayamadım.
Ama bir ara… Tahir’in ona gülümsediğini gördüm.
Ve sırf bu yüzden çay fidanlarının arasına oturup bağıra bağıra ağlayabilirdim.
Ya da elimdeki makasla kendimi de budayabilirdim.
Ama en iyi seçenek, çay makasıyla Fulya denen kadının o bakımlı, parlak, fönlü saçlarını kökünden budamaktı!
Öte yandan ortada çırılçıplak bir gerçek de vardı. O kadın bu çay tarlasının ortasında biraz sonra klip çekimine başlayacak bir star gibi görünüyordu. Ben mi? Ben de işte klibin kamera arkasında getir götürü yapan kişiydim. Üzerimdeki pijamadan bozma takımlarla, yamuk yumuk topuzumla ve ne hâlde olduğunu bilmediğim ve kati suretle bilmek istemediğim sıfatımla Fulya’nın yanından berbat görünüyordum.
Lanet olsun ki kaşlarımı bile almamıştım. Ojelerimi bile tazelememiştim, parça parça duruyordu tırnaklarımda! Depresyonun hakkını sonuna kadar vermiştim yani…
Ama belki de… Tahir beni bu vaziyette tanımadığı için fark etmemişti. Olabilir miydi? Olsun isterdim. Bilerek gözlerinin beni bulmaması benim için can sıkıcıydı. Onun tarafından fark edilmeye o kadar alışmıştım ki yok sayılma düşüncesi girdiğim depresyonun içinde üzerime çıkıp tepiniyordu.
Fulya telefonunu çıkarıp Tahir’e bir şeyler göstermeye başlayınca avuçlarımdaki makası sıktığımı fark ettim. Bahaneyle Tahir’e sokulması, onu budama fikrini daha cazip hâle getirmişti gözümde. Hele bir de kahlaha atması yok mu? O kırmızı rujlu dudaklarını açabildiği kadar açıyor, başını nereydese benim yakışıklı askerimin omzuna kadar düşürüyordu.
Benim yakışıklı askerim…
Güldane Teyze kendi elleriyle sardığı gözlemeleri onlara götürdüğünde arkadan iki de ay geldi. İyi be…Ben burda dertten cefadan öleyim, beyefendi orda Fulyacığıyla gözleme keyfisi yapsın!
Bu ışıltılı hayatı da biz seçtik Meloşum…
Ama bir dakika… Tahir kaynar çayı iki dikişte bitirdi. Annesinin yemesi için getirdiği gözlemeyi de ağzına sürmedi. Güzelce sarıp gözlemelerle dolu olan poşete koydu ve annesi ile Fulya’yı kısaca selamladıktan sonra bayırdan yukarı yürüdü. Giderken bile görmedi beni.
O hırsla düşmana dalar gibi çaya dalmaya başladığımda Nazife, “Ula çayin içinden geçti kari! Senin yapacağın işe köpekler işesun!” diyerek kaptı elimden makası. Eh… Makas elimden gider de benimde durur muyum? Çay toplamaya dalan ahaliye görünmeden arka tarafan dolaşıp Tahir’e yetiştim. Onunla hangi yüzle konuşacağımı bilmiyordum ama eğer konuşmazsam… bu gece uyuyamazdım. Arkasından ilerliyordum. Epey de yaklaşmıştım. Beni fark etmemiş olması mümkün değildi ama… sanki gelenin ben olduğumu biliyor gibi dönüp de bakmıyordu.
“Neden beni görmezden geliyorsun?”
Sesimle birlikte durdu ama başka bir tepki vermedi. O benim yüzüme bakmazsa ben de bunu ona mecbur ederdim!
Tek adımla önüne geçtim ve sanki üflese uçmayacakmışım gibi karşısına dikildiğimde ciddi görünmeye çalıştım. “Fulya kadar değerim yok mu benim?” dedim alınmışlıkla. Fulya'nın yüzüne bakmıştı, onunla konuşmuş, hatta küçük bir an olsa gülümsemişti. Tüm bunları gözümle görmüştüm. Ve görmek… hiç iyi gelmemişti. “Az önce onunla konuşuyordun. Yüzüne de bakıyordun. Ama benimle ne konuşuyorsun ne de yüzüme bakıyorsun.”
Sözlerimin bitmesini bekledi ve bitirdiğimde ise sanki hiçbir şey söylememişim gibi yanımdan geçip gitti. Evet, şımarık bir kız olduğumu inkâr edecek değildim ama ben… hayatım boyunca hiç bu kadar yok sayılmamıştım. Beni o kadar yok sayıyordu ki varlığımdan şüphe ediyordum. Sinir, gurur ve kırgınlık bir araya gelip boğazımda düğümlendi. Dayanamadım. Arkasından bağırdım. “En azından arkadaşın olarak göremez misin? O kadar mı değersizim senin gözünde!”
Yine durdu, yine dönmedi. “Arkadaş mı olmak istiyorsun?” diye sordu umursamaz bir sesle. Evet, desem tamam der miydi? Bunu istediğim halde bunun olmasından korktum. Benim yerinde duramayan bedenimin aksine o hiç kıpırdamıyordu. Üniforması bana kasılan sırt kaslarını göstermişti ama hepsi bu kadardı. Birkaç saniyenin ardından başının da yavaşça kalktığını gördüm. “Sen,” dedi kırıcı bir sesle. Kırıcıydı çünkü ifade barındırmıyordu. En azından kızgınlık barındırsın isterdim. Çok yazık… artık bana kızmıyordu bile. “Sen Fulya değilsin,” dediğinde gözlerim doldu. Daha fazlasını duymamak için koşarak uzaklaşmak istedim ama kalmak zorundaydım. Buna ben sebep olmuştum. Tahir benim açtığım yoldan ilerliyordu. “Sen başka hiçbir kadın değilsin.” Başı yavaşça omzuna döndüğünde sesi alçak ancak keskindi. Kahve gözlerinin tamamen kızıla yaslandığını, ve nefis bir soğukluğa kucak açtığını söyleyebilirdim. Gün ışığı sanki sadece onun yüzünü aydınlatıyordu. “Arkadaşım mı olmak istiyorsun?” diye sordu tekrar. Bakışlarını ani bir manevrayla yüzüme çevirdiğinde aklından geçeni, ne düşündüğü bir türlü anlayamadım. “Ol o hâlde,” dedi kalbime ağır bir darbe indirerek. Gözleri usulca başımdaki yazmanın alnıma dökülen sarı pullarında dolaştı. Dudaklarının kıvrımları kıpırdadı ama… kımıldamadı. “Adını, bakışlarını…ve kokunu değiştir, sonra gel benimle arkadaş ol. Başarabilirsen yeniden, bu defa başka biri olarak doğ ve gel arkadaşım ol.”
Tahir gitti.
Geriye bir ben kaldım, bir de gözlerimden peşpeşe düşen gözyaşlarım…
*
“Ay bilmiyorum ki ne oldu? Geldiğinden beri böyle yatıyor işte. Ateşine de baktım, normal. Son zamanlarda da bir garipti ama hiç bu kadar kötü olmamıştı. İnanır mısınız? Bir kere bile gülmedi! Hatta daha da fenası, tek bir espri bile yapmadı!”
“Demaaa… Hastaneye mi götürsek acep?” dedi Nurcan Abla, Sıla’nın söylediklerine karşı. Sesleri koridordan geliyordu ama başımı kaldırıp bakacak kadar bile enerjim yoktu. Eve geri döndüğümüzde kendimi divana atmış, bir daha da kalkamamıştım. Sıla’yı istemeden korkutmuştum ama başka türlüsü gelmiyordu içimden. Hiçbir şey gelmiyordu. Ne gülmek, ne konuşmak, ne yemek, ne içmek…
Bebek poposu pembesi ruj sürmek bile gelmiyordu. Koş Meloş koş! Şurada üç hafta konuşacağın dedikodu var, deseler döner kıçımı yatarım, o durumdaydım.
“Vallahi görmeden inanmam!” diyen ses de Şerif Ali’ye aitti. “Göreceğim. Ayrıca o cadının bana ve tüm bölüğe vermesi gereken bir hesap var!” O koca adımları içeri girdiğinde başımı yerinden kaldıramasam da bakışlarımla onu takip ettim.
Gelip önümde durduğunda Sıla ve Nurcan Abla hemen arkasından, kapının ağzından bana baktılar. Şerif Ali kaşlarını çatmış, anlamaya çalışan bakışlarını yüzümde gezdiririken, “Kız,” dedi sesini incelterek. “Şam şeytanı! Ne yatıp kalmışsın öyle?”
Cevap vermek yerine burnumu çektiğimde dizlerinin üzerine çöküp göz hizama geldi. Başını uzatıp soyu tükenmek üzere olan bir hayvanı inceliyormuş gibi inceledi beni. “Doğru söyle. Sepetindeki son ürünü başkasına mı kaptırdın?”
“Ella ella Şerii Ali!” diye söylenerek peşinden geldi Nurcan Abla. O da göz hizama indi. Arkasından yaklaşan Sıla’da. Çöktükleri yerden bana bakarlarken komik görünüyorlardı ama gülemiyordum. “Daha büyük bir şey olmuş. Belli…”
“Kredi kartı limitini batırmış olabilir,” dedi Şerif Ali ciddiyetle. “Gerçi en son komutanımın limitinin içinden geçmişti ama… Hiii!” Ela gözleri korkuyla açılırken, “Kız!” dedi daha bir eğilerek. “Yoksa o yüzden mi komutanım bir haftadır karakolda terör estiriyor!”
Nurcan Abla onun koluna vurdu. “Ne törürü ula? Doğru dürüst anlat hele, biz de anlayalum.”
Şerif Ali suratını Küçük Emrah moduna soktu, bir elinin tersini diğer elinin avucuna vurarak, “Ah Nurcan Ablam ah…” dedi. “Sen bilmiyorsun tabii Tahir yüzbaşımın bir haftadır ağzımıza nasıl oluk oluk sıçtığını… Kime kızdıysa tüm acısını bölükten çıkardı. Bölüğü bölüm bölüm böldü şerefsizim.”
“Demaa…” Nurcan Abla elini aynı şekilde vurdu birbirine. “Bir haftadır evine uğramay uşak.” Gözü yandan yandan bana kaydı. “Demek sebebi varmuş. Anlat bakayum, neler etti size.”
“Neler etmedi ki…” dedi gözleri boşluğa dalarken, sanki yeniden o anları yaşıyordu. “Bir insan, koca bir bölüğe karakolun duvarlarına kadar temizletir mi? Allah belamı versin ki temizletti. Saat başı mıntıka temizliği yaptırdı ya gı! Karakolun önüne kadar süpürdük, o da kesmedi karakolun dışını da süpürttü bize! Biraz daha süpüreydik senin kapının önüne kadar gelirdik. Kar yağarken kar süpürdük Nurcan Ablam!” dedi başını sallaya sallaya. “Ama bitti mi? Bitmedi! Karakolun duvarlarını fırçaylan köpüklen çitiletti. Karahan’a bayrağın direğini zımparalatıp cilalattı, güneş vurunca parlasın diye! Pekmez en son dipçikleri Cif’liyordu.”
Kirpiklerini kırpıştırırken, “Tüfeklerimizi baştan beş kez temizletti,” dedi. “Tüfeğini öyle bir temizleyecek ki namluya bakınca kendini göreceksin asker! diye inletti karakolun duvarlarını. Kantinciyi de es geçmedi tabii! Çükülotaları püskevitleri alfebetik sıraya göre dizdirdi yeminle!”
Sıla ve Nurcan’ın acıyan bakışları şeftalinin üzerinde gezinirken, ben bile kendi derdimi bir an için unutmuş, ona üzülmeye düşmüştüm.
“Bir asker dayanamayıp yoruldum komutanım, dedi diye çocuğa karakolu tam tur sürünme talimi verdi. Sonra yalnız sürürken canı sıkılmasın diye bizi de yanında süründürttü. Allah belamı versin sürüm sürüm süründük.”
Bir şey hatırlamış gibi elini ağzına kapattığında suratı ağlamaklı bir ifade aldı. “Sürünürkene Serhan komutanımın pantolonunun ön tarafı yırtıldı da adamın malzemesi karla başbaşa kaldı.”
“Malzeme?” derken dedi Sıla. “Nasıl bir malzeme?”
Nurcan Abla, güler gibi olup kendini son anda tutarken,” Saf misun Sılacığum!” dedi. “Kız anla işte, senin oğlanın büllük kara kışta kalmış!”
Sıla bugün ikinci kez kıpkırmızı kesilirken Şerif Ali parkasını çıkarıp kollarını iki yana açtı. “Bizi o kadar çok koşturdu ki bir haftada beş kilo verdim gördüğünüz gibi. Hayır, gözünün yağında iki yumurta kırdığım hızımızı da beğenmiyor. HIZLI ASKER! DAHA HIZLI ASKER! GEZİNTİ Mİ YAPIYORSUNUZ DÜŞMAN MI KOVALIYORSUNUZ! diye inletti o gür sesiyle ortalığı. Bazı askerler korkudan durmayı unuttu. Bir rivayete göre hâylâ koşuyorlar.”
“Hâyla mı?” diye sordu Sıla.
“Hâylâ,” diye cevapladı şeftali.
Sıla ve Nurcan Abla kendini tutamayıp güldü. Ben bile güldüm. Şerif Ali fark ettiğinde gözlerime baktı ve şöyle dedi. “O koşma talimleri sayesinde artık götümden nefes almayı biliyorum.”
“Ula şeftali… Ne adamsun!” Nurcan Abla elini saçlarıma uzatıp okşadı. “Tahir paşam canınızı çıkarmış desene.”
“Sorma Nurcan Ablam. Allah yüzümüze baktı da önemli işi çıktı. Gidince ancak rahat bir nefes aldık. Askerler yataklarına ulaşamadan bayılıp kaldılar. Kimi nöbet kulübesinin çatısında, kimi duvar dibinde… Biri cephanelik kapısına sarılmış uyuyor, bir tanesi bayrağın direğine yaslanmış. Başka biri mühimmat sandığının üstünde, diğeri dipçik temizlerken dipçiğe kafa atıp kalmış! Birini helanın önünde bulduk, hâlâ emret komutanım! diye sayıklıyordu. Valla inanır mısınız, gidip baksam Afitap’ın kümesinde Afitap’la uyuyan bile olabilir.”
Konuşmasını bitirdiğinde üzerime çevrilen bakışları kısıldı. “Komutanımızın bir hafta boyunca içimizden geçmesine sebep olan çadoloz her kimse Allah iki yakasını bir araya getirmesin diye dua ettik bölükçe. Yani her kimse… Şu an pek iyi durumda olmayabilir.”
Nurcan Abla da imayla baktı. “Benim aklıma biri geliy amma…”
Şükür ki Sıla bakmak yerine, “Şerif Ali,” dedi merakla. “Tahir’in önemli bir işi çıktı, dedin. Kötü bir şey değildir umarım.”
“Kötü olduğunu sanmıyorum. Beklediği bir telefondu zaar. Hatta Zerrin Hanım arıyor, diye haber verdiklerinde mutlu bile oldu. Detay bilmiyorum ama yemeğe çıkacaklar diye duydumdu.”
Şerif Ali’nin son sözleriyle birlikte kirpiklerim kırpışırken bir güçle başımı yastıktan kaldırıp derin bir nefes almaya çalıştım. Ama… alamadım. Çünkü nereden çıkmıştı bu Zerrin! Daha önemlisi kimdi? Yumruklarımı sıkarken göğsümün şişip sertleştiğini hissettim. Yoksa… Bu kadar kolay mıydı yani beni unutup başka bir kadınla yemeğe çıkmak? Gözlerimin içine baka baka bana aşık olduğunu söylememiş miydi daha yeni! Onca zaman peşimden koşmamış mıydı? Sırf bir kez reddettim diye… Tamam bir kez değildi ama… Yine de bu kadar kolay olmamalıydı!
Ayrıca ben bu adamı sabah bir kadından, akşam başka bir kadından kıskanmak zorunda mıydım!
Of! O değil de…
Zerrin kim?
Kim ulan bu Zerrin?
Henüz tanıştığım kabadayı kişiliğim içimde yargı dağıtırken, öfkeden damarlarımın genleştiğini hissettim. Eh… Sonuç olarak divandan bir hışımla fırlayıp Şerif Ali’nin yakasına yapışmam uzun sürmedi. “Çabuk söyle şeftali! Zerrin kim ve neden benim askerimle yemeğe çıkıyor!”
Üstelik ben onunla birkez bile romantik bir date’ye çıkamamışken… Onun için süslenip, karşısında süzüm süzüm süzülememişken…
Şerif Ali sarı kirpiklerinin arasından bana korkuyla ve biraz da şaşkınlıkla baktı. “İki gözüm kör olsun ki bilmiyorum! Düş yakamdan sarı cadı!”
Gömleğinin yakalarını avuçlarımda daha fazla sıktığımda parmak uçlarımda yükselip yüzü onunkine yaklaştırmaya çalıştım. Gerçi başım çenesine bile ulaşamamıştı ama…olsundu, ben Tahir’den alışkındım bu duruma. Tahir mi? Ne güzel de küçücük kalıyordum ama kollarının arasında... Şimdi o devasa, o güçlü, o seksi kolların arasında Zerrin denen o kadın mı kalacaktı? Ühüüü ühüüü… Neyse! Güçlü ol kızım Meloş, bu işi çözeceğiz! Konumuza dönecek olursam, sonuçta iki metrelik adamın yakalarına yapışacak kadar çığrımdan çıkmıştım.İki metrelik ağaca tırmanmış bir kedi yavrusu gibiydim an itibariyle. Koca Ayıya zulmeden Maşa gibi görünüyordum ama… ona da olsundu. “Buna inanmamı beklemiyorsun, değil mi? Şeftalisin sen! Konu dedikodu olunca bir K9 köpeğine dönüştüğünü ikimiz de biliyoruz!”
Başını arkasındaki duvara yaslayıp kurtulmaya çalıştı ama kadar yapışkanlık konusunda 404 ile yarışabileceğim için başaramadı. “Ay bilmiyorum dedim ya! Yüzbaşı neden yemeğe çıktığı kadını bana söylesin?” Aklına yeni bir şey gelmiş olacak ki debelenmeyi bırakıp başını eğdiğinde gözleri de şüpheyle kısıldı. “Kız… Sen az önce ne dedin?”
“Ne dedim?”
“Ben de onu soruyorum, ne dedin?”
Biraz düşündüm. “Zerrin kim, dedim.”
“Ondan önce.”
“Söylemezsen seni oyacağımı söyledim galiba.”
Nefesini bezgin bir şekilde verirken gözlerini de devirdi. “Benim askerim, dedin!” Gözleri coşkuyla açıldı. “Vallahi de dedin billahi de dedin!”
Ellerim yakasından kayıp giderken kırdığım potun popişimde patlamasıyla dudağımı dişledim. “Demedim ben öyle bir şey, yanlış duymuşsun.”
Aferim aşkom, sonuna kadar inkâr!
“E ben da mi yanlış duydum sari kuş!” diye Nurcan Abla elini beline koymadı mı?
Kadere de aşk olsun, koydu vallahi…
“Üzgünüm ama ben de duydum Meloşum…” dedi Sıla, gerçekten üzgün bir ifadeyle başını omzuna yatırmış sallarken.
Şahitler üç olmuştu. Bu saatten sonra inkâr falan işlemezdi. Kollarımı birbirine bağlayıp, koltuğa oturduğumda birbirlerine baktılar. Hemen sonra Nurcan Abla gelip yanıma oturdu, diğer yanımı da Sıla doldururken Şerif Ali yeniden önümde dizlerinin üzerinde çöktü.
“Oy kıyamam, aşık mı olmuş bizim sarı kuş?” diye sordu Nurcan Abla. “Şerifaaali, bir kahve koy da dertleşek kız kıza…”
Şerif Ali alınmışlıkla kaşlarını çattı. “Aşk olsun ama Nurcan Abla. Biz de burada erkeğin hasıyız hani,” dedi göğsünü kabartarak.
“Eee tamam işte, üç çiçek bir böcek, bu Zerrin karisiyla yemek işini itinaylan çözecek!”
“Ama önce…” dedi Şerif Ali en meraklı gözleriyle gözümün içine bakarak. Hatta ve hatta ruhumun ötesini eşelemeye çalışarak! “Bizim sarı kuş komutanımız ile arasında ne olup bittiğini anlatacak.”
Etrafımı sarmışlardı. Fena hâlde köşeye sıkıştırılmıştım. Bu defa kaçmanın bir yolu yoktu. Mecbur, anlatacaktım. Ve… anlattım. Hem geçmişte olanları hem de buraya geldiğimden beri aramızda geçenleri uzun uzun anlattım. Anlattıkça hem utandım hem de beklemediğim bir şekilde rahatladım. Bu konuda konuşmaya ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Varmış meğer. Üstelik derdimi anlattığım gözler beni yargılayarak değil, anlamak istermiş gibi bakıyordu. Bu yüzden anlatırken bir an bile durmamıştım.
Bitirdiğimde, pür dikkat beni dinleyen Şerif Ali kahvesinden son yudumu höpürdeterek aldı. “Kız, gerçekten çok mu tombuldu Tahir Komutanım? Göbeği var mıydı göbeği?” Kaslı göbeğini tutup salladı. “Bu kadar var mıydı misal?”
“E yuh yani Şerif Ali!” dedi Nurcan Abla hayretle. “Kız o kadar şey anlattı, bunu mu merak ettun ede ede?”
Şerif Ali omuz silkti. “Ben zaten ta en başından cıncık gibi anlamıştım aralarında bir şey olduğunu. O bakışlar, o göz süzmeler, o yerli yersiz sinirlenmeler boşa değildi. Anlamıştım ama… Tahir komutanımdan azıcık tırstığım için bir şey diyemedimdi.”
“Ben de bir şeyler biliyordum ama…” dedi Sıla meyhaneden konuştuklarımıza atıfta bulunarak. “Bu kadarını tahmin etmemiştim doğrusu.”
“Tahir’in yengesi olduğumdan mütevellit ben de az buçuk biliydum amma… iş sandığımdan daha derinmiş. Eee… Şimdi napacağuk?”
Omuz silkip kahvemi yudumladım. “Hiçbir şey… Tahir orda afiyetle yemeğini yiyecek, ben de burda kendimi…”
“E kız sen de salma kendini bu kadar! Ne yani, Güldane Hanıma istediğini mi vereceksin?”
“Konu o değil ki.”
“Ne o zaman?” diye sordu Sıla. “Neden bu kadar sevdiğin hâlde kaçıp gitmek istiyorsun?”
Başımı önüme düşürdüğümde anlatacak gücü kendimde bulamadım. Çünkü çok düşünmüştüm. Kendime çok anlatmıştım. Kalbimin onayladığına mantığım sırt çevirmişti. Mantığımın bu, dediğine kalbim set çekmişti. Anlatmak demek en başından yaşamak demekti. Tahir’e de söylediğim gibi; ben o kadar güçlü değildim. Güçlü olmam gereken tek konuyu da gülümsememle örtmüş, yoluma devam etmiştim.
“Korkay…” dedi Nurcan Abla, içimden geçeni sözlere dökerek. “Tahir’i bir kez yıktı. Birkez daha yıkmaktan korkay. Haklı da… Bir kalp aynı yerden iki kez kırılmaz. Amma…” Kahve finacanını bir köşeye bırakıp ayağa kalktı. “Sevdaluk da sahipsiz bırakılmaz.”
Ne demek istediğini anlamaya çalışırken, “Şerif Ali,” dedi kararlılıkla. “Kimi arayacaksan arayıp öğren, Tahir o kariylan hangi lokantada yemek yiyecekmiş.”
Şerif Ali başına gelecekleri öngörmüş olacak ki çenesini titrerken, “So-sonra?” diye sordu. “Öğrendiğimde ne olacak?”
Nurcan Abla pencereye dönerken şöyle bir saçlarını savurdu. “Ne mi olacak? E siz acıkmadınuz mi? Şahsen kahve beni çok acıktırdı. Şu lokantada bir yemek da biz yiyelum.” Bana bakıp sürmeli gözlerini kırptı. “Hemen yan masada…”
*
Geldiğim yer öyle lüks bir restaurant falan değildi. Aksine… İlçeye giderken yol üstünde kalan esnaf lokanlatalarından biriydi. Küçük sayılırdı ama içeride çok sayıda kolon olduğundan masalar birbirini pek görmüyordu. Hâl böyle olunca Tahir’in bizi içinde bulunduğumuz kılıkta tanıyabileceğini pek sanmıyordum. Zira gözümdeki koca gözlükler ve başımdaki mor şal beni oldukça iyi kamufle etmişti. Nurcan Ablamın bir koşu gidip evden getirdiği şallardan pembe olanını takmak için epey bir ısrar etmiştim ama el birliğiyle beni vazgeçirdikleri için en yakın renk olan moru takmıştım. İyi de olmuştu, ayrıca giydiğim şalvar ve hırka sayesinde ben bile kendimi tanıyamazdım ki Tahir nasıl tanısın? Nurcan Abla da aynı kılıktaydı. Şal yüzünün yarısını kapamışken, gözündeki bana ait güneş gözlüğü öyle büyük ki lokantaya Fbı ajanları gelmiş sanılabilirdi. Ama yok… arkadan arkadan gelen Şerif Ali yüzünden ajandan çok bohçacıya benziyorduk.
Çünkü Şerif Ali kara çarşaf giymişti.
Onu saklamanın başka bir yolu yoktu. Gerçi o devasa cüsseyle kara çarşafın içinde daha fazla ilgi çekiyordu, bir bakan dönüp bir daha bakıyordı ama en azından kimliği belli olmuyordu. Sadece gözleri görünürken kimse onun şeftali olduğunu anlayamazdı.
Hedef bir ve hedef iki en köşede, duvar dibindeki masalardan birinde oturuyordu. İsim kullanarak dikkat çekmemek için böyle bir formül bulmuştuk. Daha doğrusu Nurcan Abla bulmuştu. Hedef bir, Tahir oluyordu. Hedef iki ise… Karşısında oturan bir seksinlik, siyah saçlı, mavi gözlü, taş…
Yalnız bizim bir ara Tahir’i tebrik etmemiz gerek Meloşum, karşımıza çıkardığı tüm rakipler taş, kaya… Hatta ve hatta kayaç kütlesi!
Bakışlarımızla anlaşarak, hedeflerin oturduğu masanın hemen çaprazındaki masaya ilerledik. Arada kolon olduğu için özellikle eğilip bakmadığımız sürece onları göremeyecektik ama ne konuştuklarını net bir şekilde duyabilirdik. Ama… Bir sorunumuz var ki; Şerif Ali biraz daha böyle titremeye devam ederse yakalanmamız kaçınılmazdı. Yani… İki metrelik adam çarşaf giymiş, güneş gözlüğü takmış; bir de sanki üzerine yıldırım düşmüş gibi titrerken dikkat çekmemek mümkün değildi. Yan masadaki üç teyzenin radarına zaten takılmıştık, süzüm süzüm süzüyorlardı bizi…
Oturur oturmaz masaya eğilip, “Oldu işte,” diye fısıldadı hararetle. “Gördünüz Zerrin’i, haydi gidek!”
Nurcan Ablam kolundan tutup kendine çekti. “Ne deysun ula? Dur durduğun yerde. Daha yeni gelduk.”
“Nurcan Ablam… Sizin benim canıma kastınız mı var?” diye fısıldadı ağlamaklı. “Hadi siz aklınıza koyduğunuzu yapıyorsunuz, onu anladık. Ama neden beni ataşlara atıyorsunuz? Vallahi komutanım bir kez daha sizle yakalarsa Şemdinliye direk gibi dikecek beni!”
Rahatlatmak için kolunu sıvazlayıp, “Yakalanmayacağız,” dedim. “Sadece sessiz olup izle, tek yapman gerek bu.”
Vallahi motivasyonla doluydum. Depresyon pılını pırtını toplayıp topuklamıştı. Meğer ruhum atraksaksiyon istiyormuş da benim haberim yokmuş!
“Sanki başka şansım varmış gibi…” dediğinde çarşafın içinden dudaklarını büzdüğünü tahmin edebiliyordum.
Nurcan Abla gözlüğünü düzelterek,“Ben başlıyorum arkadaşlar,” derken tam bir profosyoneldi. Geriye kaykılıp çaktırmadan hedeflerin olduğu masayı gözlerken kadının içinden resmen M.İ.T ajanı çıkmıştı. “Dosya var masada,” diye fısıldadı, çok gizli bir bilgi verirmiş gibi. “Eğilmiş konuşuyorlar.”
“Eğilmiş derken? Ne kadar eğilmişler? Baş başa değiyor mu? Ay detay ver Nurcan Ab-”
“İsim yok!” diye uyardı. “Neydi senin kodun?”
“Kanarya,” dedim melül melül.
Gözü Şerif Ali’ye dönünde üzerindeki kara çarşafa bakarak cevap verdi. “Kara şimşek.”
Başka bir yerde olsak buna dakikalarca gülerdik ama şimdi kendimizi tutmak zorundaydık. Nurcan Abla, “Ha benimki de Divadur,” diye hatırlatırken sesi öyle bir tınladı ki kadının kendini uluslararası bir suç örgütü lideri sandığından çok emindim. “Kafanıza kazıyın, isim yok.”
Başımı salladım. “Tamam Diva, başka ne görüyorsun?”
“Benim olduğum açıdan çok bir şey görünemey. Kara Şimşek, sen da durumlar nasii?”
Şerif Ali içini çekerken, “Allah belamı vermek üzere,” dedi ama gözlerimizi devirmemizle soluna doğru eğilip hedeflerin masasını gözetlemeye çalıştı. “Valla… Önemli bir şey konuşuyorlar sanki. Bir dakika… Garson geldi. Sipariş veriyorlar. Komutanım kuru ve pilav istedi. Hımm… Soğan var mı diye soruyor. Sever çünkü. Zerrin… Galiba o da karnıyarık yiyecek.”
“Söyleyecek daha önemli bir şeyin yok mu Kara Şimşek? Buraya ne yiyeceklerini öğrenmeye gelmedik hoş.”
“Ama şu an sadece sipariş veriyorlar. O değil de… Kurunun kokusu da güzel geldi be. İnşallah yanına cacık söyler.”
Cinnet geçirmemek için derin nefes aldım. “İş başa düştü,” diyerek şalı iyice yüzüme indirip avucuma gizlediğim çatalla birlikte yere doğru eğildim. Sözde çatal düşmüş gibi yapıp hedef masayı dikizleyecektim ama…Bir baktım ki Zerrin denen kadın dosyaya bakacağım, bahanesiyle Tahir’in içine kadar girmiş. Resmen adamın nabzını sayacak mesafede duruyor!
Görür görmez içime bir gıcıklık oturtu.
Çekil sevdiceğimin yanından pis yelloz!
Ben başımı eğmiş casus gibi dinlerken Zerrin’in sesi kulağıma ızdırap olarak çalındı. “Benden istediğin sadece bu mu? Daha fazlasını yapabilirim.”
Durdum, nefes aldım. Daha fazlasını yapabilirim, derken? Neyin daha fazlası mesela?
“Duydun mu Diva?” diye fısıldadım acı içinde.
“Duydum kanarya, duydum…”
“Şimdilik sadece bu kadar,” dediğini duyduk Tahir’in. “Daha fazlasını istersem ararım.”
“Tamam,” dedi Zerrin. “Telefonum yedi yirmi dört açık.”
“Hele!” dedim iki büklüm durduğum yerden. “Kadın 900’lü hatlar çıktı!”
“Zerrin,” dedi Tahir. Senin Zerrin diyen ağzın kırılsın! “Dediğimden fazlasını yapmak yok. Anladın mı? Kontrol bende.”
Ay ne kontrolü! Neyin kontrolü! Sinirimden şalı dişledim.
Zerrin, “Bilirim, kontrolün sende olmasını seversin,” demesiyle Alfa ve Kara Şimşek ellerini ağzına kapattı. Ben zaten yıkılmadım ama ayakta da değildim.
Boyun posun devrilsin Tahir!
“Ama bu kez senden bir istisna istiyorum. Sona yaklaştığımızda belki ufak bir sürpiz yapabilirim.”
Kendimi zorlukla doğrultup dirseklerimi masaya yasladım. Ağırlaşan başımı da ellerimin arasına gömdüm. “Bunları duyacağıma öleydim ya ben!”
Nurcan Ablanın gözleri gözlüğün arkasında fal taşı gibi açıldı. “Sakin ol diyeceğim amma bu kadarını ben bilem beklemeydum.”
“Valla ben de,” dedi Şerif Ali. “Hayır, adamın lakabı Fırtına. Elbet başka yerlerde de Fırtına gibi esiyordur ama esnaf lokantasınta fantazi planlamak da… ne bileyim. Helal olsun.”
“Ne helal olsu be!” diye cırladım sessiz sessiz. “Haram olsun!”
“Şşş!” diye uyardı Nurcan Abla işaret parmağını dudaklarına bastırarak. “Devam ediyler. Dinleyun.”
Başımı kolona yaslayıp göğsüme de taş bastığımda Tahir’in konuştuğunu duydum. “Senin sürprizlerini biliyorum ama bu defa olmaz.”
“Neden?” diye sordu Zerrin. “Yoksa formdan düştüğümü mü düşünüyorsun? Kolay pozisyonlar bana göre değil, yüzlerce kilometreyi bunun için gelmedim.”
Bir anda üçümüzün birden nefesi kesildiğinde, “Yuh ula!” dedi Nurcan Abla.
Şerif Ali hayretler içinde, “Hangi poziyonu seviyormuş?” diye sordu. “Tam duyamadım ben.”
Şeftaliye ters ters baktığımda gözlüklerin altından bile algılayıp sustu.
“Sabah kadar sürecek. Bir sürpiz için yorgun olabilirsin.”
“Olmam,” dedi Zerrin. “Gerekirse yer değiştiririz. Sen arkadan gel, ben önü açarım.”
“Arkadan ilerlemek bana göre değil,” dedi Tahir egolu bir sesle. “Bilirsin.”
Zerrin’in güldüğünü duyduk. “Bilmez miyim hiç?”
Ruhum bedenimden ayrıldı, önce lokantanın bacasından süzülerek göğe yükseldi, yükseldi… Sonra şak diye, bu defa bacadan yuvarlanarak geri döndüğünde is içindeydi. Mahfolmuştu! Üzüntü ve şaşkınlıktan bayılmak üzereyken garson masamıza yaklaşıp ne istediğimizi sordu.
İlk cevap veren ben oldum. “Bir bardak buzlu su. İçinde eser miktarda çamaşır suyu ve tuz ruhu olsun lütfen.”
Kendimi sandalyeye bırakıp elimi sıkışan göğsüme dayadım. “Kardeş biz onu bir kova yapalım. Ancak keser.”
Garson şaşkın gözlerle yüzüme bakerken, “Ben bir kurunu yerim emmioğlu,” dedi Şerif Ali. “Cacık da olsun. Bol sarmısaklı.”
Garson en az benimki kadar büyük bir şok geçirdi, akıl tutulması yaşadı karşımızda. Çünkü süper zeki Şerif Ali kendi sesiyle konuşmuştu, çarşafın içinde!
“Bak hele kardaş,” dedi Nurcan Abla konuyu dağıtmak için. “Baa da bir limonata getir.”
Garson gittiğinde peçetelikten bir peçete çekip gözlüğün altından uzattım. “Yazıklar olsun! İyi ki inanmamışım sana! Öküz ne olacak! Ama Nevra zamanında demişti; askerlere gönül işlerinde güven olmaz, her şehirde bir sevgilisi olur, demişti!”
“Valla benim sadece Mardin’de var onu da çadoloz anası vermiyor,” dedi Şerif Ali. “Ama açıkçası komutanım beni de şaşırttı. Baksanıza, kadın halvete girmek için kaç yüz kilometre öteden gelmiş. Gerçi ne yalan söyleyeyim komutanım da heykel gibi adam, kadın olsaydım komutanım için ben de gelirdim.”
Nurcan Ablayla aynı anda fısıldadık. “Sus Kara Şimşek!”
Kan beynime sıçramıştı. Önü açarım ne demek? Arkadan ilerlemeyi sevmiyorum ne demek! Pislikler! Ama belliydi bunun böyle olduğu… Ayıların ayısı çok güzel öpüşüyordu bir kere, çok prafesyoneldi. O alt dudağı yakalayışı, üst dudağa geçerkenki kusursuz kontrolü, öpüşürken beni sıkıca kavrayışı…Of! Burası bir sıcak oldu sanki.
Kendine gel Meloş! Erimenin sırası değil! Adam oturmuş senin boynuzları cilalıyor, parıl parıl parlıyor senin boynuzlar! Muştan bakanlar bile görebilir!
“Kız kanarya!” dedi Nurcan Abla atan betimi benzimi fark ederek. “Dur, az daha dinleyelum.”
“Neyini dinleyeyim be Alfa!” dedim çatlayan sesimle. “Her şey yeterince ortada değil mi? Bir kadını masaya yatırmadığı kaldı hayvanın!”
“Valla katılıyorum.”
Nurcan Abla gözlüklerini hafifçe indirip Şerif Ali’ye baktı. “Sus ula! Ateşe körük atma!”
Şerif Ali hedeflerin masasını işaret etti. “Valla ateşe körüğü atan atmaış Nurcan Ablam…”
“Yok… Ben daha fazla dinleyemem! Kalbim kaldırmıyor,” diyerek masadan kalkıyordum ki Nurcan Abla bileğimden kalktı.
“Kız otur, barim dikkat çekmeden kalkalum.”
“Dinlediğim her saniye hayatımdan ömür gidiyor,” diye sızlanırken garson siparişlerimizi getirip önümüze bıraktı. Şerif Ali başladı kuru fasulyeyi kaşıklamaya. Kaşığı çarşafın altına dolu sokup boş çıkarıyordu. Sokuyor dolu… Çıkarıyor boş… Ay ben burda kahrımdan geberip gideceğim adam orda kuru kaşıklıyor!
“Ben önden gidiyorum Alfa. Kara Şimşek zıkkımlanınca arkadan gelirsiniz.” Elinden kurtulup ayağa kalkacakken dengemi kaybedip kumaşa bastım.
Kumaş… Kara Şimşek’in kara çarşaftı.
Şerfi Ali bir telaşla yüzünden kayıp giden çarşafı yakalayıp el yordamıyla suratına yapıştırırken sandalyesinden kayıp lop diye yere yapıştı.
Evet, tam olarak lop diye… Öyle bir düştü ki ses lokantanın duvarların yankı yankı yankılandı!
Anında tüm gözler üzerimize çevrildi. Tüm gözler… Hedef bir ve hedef iki de bize döndüğünden korkuyla arkamızı dönüp Şerif Ali’yi yerden kaldırmaya çalıştık. Derhal buradan gitmemiz gerekiyordu!
Bir kolundan ben, diğerinden Nurcan Abla yakaladık, çekmeye başladık. Çekiyoruz… çekiyoruz… Biraz daha çekiyoruz… Tüm gücümüzle çekiyoruz. Tüm vücudumuzla, tüm iman gücümüzle çekiyoruz ama Şerif Ali kaç tonsa yerinden milim kımıldamıyor mübarek!
Çarşafı da dolanmış sandalyenin ayağına adam çamurda dans eden fil gibi debelenip duruyordu!
“Ula Kara Şimşek!” diye fısıldadı Nurcan Abla bir telaş. “Kazık mı çaktun! Kalksana!”
Avuçlarımın arasında dev bir kütleye benzeye kola asılırken, “Ay ayı mı yuttun ne, kımıldamıyor bile!” diye sızlandım. “Çapa mı attın naptın Kara Şimşek!”
Asılmaya devam ederken, “Sakın arkana bakma kanarya,” diye uyardı Nurcan Abla. “Tovbe haşa bakarsan yanaruk!”
Kendimi geriye doğru kastırırken, “Anlaşıldı alfoş!” dedim.
“Alfoş ne gı?”
“Bence böyle kulağa daha iyi geliyor.”
Garson koşarak yanımıza gelip yerde iki seksek yatarken büyük bir gayretle çarşafı yüzünde tutumaya çalışan Şerif Ali’ye eğildi. “Hanımefendi… ııı beyefendi… iyi misiniz?”
Şerif Ali incecik bir sesle, “İyiyim, merak etmeyin,” dediğinde role kendini fazla kaptırmış olacak ki kirpikleri de kırpışmıştı. Azıcık düştüm sadece ayol.”
Derken… Tahir’in sesi bomba gibi aramıza düştü. “Siz.”
Bir durduk. Bir yutkunduk. Aynı anda duymazlıktan geldik. Sonra yüce Rabbim öyle bir güç verdi ki atamız Seyit Onbaşı gücüyle Şerif Ali’nin koluna son kez asılıp yerden kaldırdık.
Şerif Ali yatakta basılmış gibi çarşafa iyice dolanırken çantaları kapıp uzaklaşmaya çalıştık ama ıh ıh.. uzaklaşamadık.
“Buraya dönün,” diye emrettiğinde üçümüz de çivilenmiş gibi olduğumuz yerde kalakaldık. “Hemen.”
Nurcan Ablanın yutkunduğunu duydum. “Biz mi?” diye sordu sesini kalınlaştırarak.
Şerif Ali de sesini inceltti. “Biz mi? Ayol?”
“Evet,” dedi arkamızdan yüzbaşı tonuyla. “Siz, üçünüz. Bana dönmek için iki saniyeniz var.”
İki saniye… Nurcan Ablayla birbirimize baktık. Koşşak yakalanır mıydık? Kesin yakalanırdık.
Çaresizce, süt dökmüş kedi gibi ikimiz birden döndüğümüzde gözlüklerimizi çıkarmamızı bile istemedi. Kapattığı gözlerinin etrafında titreyen kirpikleri kim olduğumuzu anladığını söylüyordu çünkü.
Ama Nurcan Ablam birdenbire gözlüğü çıkarıp şalı savurdu. Karadeniz kadını tabii… Daha fazla saklanmadı. “Aaa Tahirciğim, sen de mi burayaydun? Çok övdüler burayı, biz de bir gelelum, dedik.”
“Çok övdüler?”
“He paşam, valla burada kuru fasulye yemeyeni döveylermiş.”
Oturduğu masanın yanında duruyordu. Üniforması üzerindeydi ve ifadesi yine tek kelime bile etmiyordu. Elinde tuttuğu dosyayla vaziyetimizi işaret etti. “Bu kılıkta mı kuru fasulye yemeye geldiniz, yenge?”
Nurcan Abla başını omzuna yatırıp sırıttı. “He. Stil değilşikliğine gidelum dedik. Fena mi etmişiz?”
Lokantadaki tüm gözler üzerimizdeydi ve uğultu da çoğalmıştı. Karmaşadan faydalanan Şerif Ali arkamıza geçip sıvışıyordu ki Tahir gürledi. “Çarşaflı! Kal orda.”
Çarşaflı kaldı orda.
“Bana dön.”
Omzumun dibindeki Şerif Ali’ye baktım. Put gibi durmuştu durduğu yerde. Nefes almadığına yemin edebilirdim. “Ay benim evde işim var,” diye incecik, telaşlı bir ses yükseldi çarşaftan. Korkunun gözünü seveyim, sesi benimkinden bile daha kadınsı çıkmıştı! “Evde çocuklar aç! Aş bekler…”
Tahir ağır adımlarla yanına yürüdüğünde Şerif Ali’nin kalp atışlarını duyabiliyordum. Cayır cayır yakmıştık yine çocukcağızı…
“Çocuklar aç bekler?” diye sordu Tahir yanında durduğunda.
Şerif Ali başını eğmişti ama yine de Tahir kadar iri duruyordu. Zerrin olduğu yerden tepkisizce olanları izlerken gözlerimi kısıp nefretle baktım.
Kendi gibi tepkisiz soğuk nevalenin tekini bulmuş işte!
“Evet, evet,” dedi Şerif Ali muhteşem bir performansla. “Kocişim de bekler.”
“Kocişin?”
Tahir yavaşça başını sallarken, bir an için inandığını düşündüm. Ama sadece bir an… Zira sıradaki anda yakasından tutup çarşafı çekmesi ve kurbanlık koyun gibi duran Şerif Ali’yle gözgöze gelmesi bir olmuştu.
Lokantayı, “Aaaaa!” nidaları kasıp kavururken, bizi dikizleyen üç yaşlı teyzeden, “Püüüü!” nidaları yükseldi. “Rezilllll!”
Ama Şerif onları duymuyordu. Hatta görmüyordu. Onun için yalnızca karşısında azraili gibi duran Tahir vardı. “Komutanım…” dedi pancar gibi kızaran suratıyla. “Çocuklar derken, karakoldakileri kastetmiştim. Yanlış anlaşılmasın.”
Tahir bir süre bir şey söylemedi. Ölüm gibi bir süreydi. “Seninle sonra görüşeceğiz,” dedi öfkenin boğuklaştırdığı sesiyle.
Ve gözleri bana döndü.
Şalım gibi mosmosrdum olabilirdim ama… Altta kalacak, karşısında ezilecek değildim. Az önce burada duyduklarım hâlâ kulağımdaydı. Bu yüzden daha fazla baktığı yerde durmadım. Lokantanın kapısından rüzgâr gibi fırladım. Ama tam anlamıyla rüzgâr… Öyle ki gariban garsona çarptığımda elindeki iki tabak çarbayla birlikte yalpaladı. Tahir son anda müthiş bir refleksle yakalamasaydı, her taraf çorba olabilirdi.
“Abla gözün kör mü senin!” diye söylendi çocuk.
Kapının önünden dönüp, “Kör değilim ama keşke olsaydım!” derken gözlerim Tahir’deydi. Strateji yapacak durumda değildim. Çünkü beklemediğim yerden vurulmuştum. Derhal burdan gitmezsem sonrasında çok pişman olacağım şeyler söyleyebilirdim. Uzaklaşmak için arkamı döndüm ama iki adımdan fazlasını atamadan yan tarafımda bir gölge belirdi. Koca bir gölge; dik, sert, geniş, 1-97’lik bir gölge… Başımı çevirmeme bile zaman olmadı. Kolumdan yakalanıp lokantanın yan tarafına çekildiğimde ve sırtım beyaz duvara yaslandığında o gölge hemen önümdeydi.
Hem de kaskatı kesilmiş göğsüyle birlikte…
Tahir.
Kelimenin tam anlamıyla ışınlanmışız gibi buraya getirdiğinde dizlerim eriyecek gibi oldu ama inadımdan güçlü durmaya çalıştım. Yani güçlü dediğim de… sol dizim titredi, sağ gözüm seğirdi, kalbim göğüs kafesimi parça pinçik edercesine çarptı, o kadar güçlü.
“Melek…” Kolunu yavaşça kaldırdı, yanımdakı duvara yaslayıp avucunu açtığında ve o uzun bedenini üzerime eğdiğinde, başımı değil ama bakışlarımı kaldırıp yüzüne dikebildim. “Neden buradasın?”
Yutkunmak istedim ama yapmadım. “Nurcan Abla söyledi nedenini,” dedim güçlü tutmaya çalıştığım sesimle.
“Söylemeyeceksin?” Bu bir soruydu. Ve başını yavaşça salladı. “Söylemeyeceksin.” Bu da bir cevaptı.
Tahir gözlerini kısarak bana doğru bir adım attığında ayakkabılarımızın ucu birbirine değdi. Uzaklaşmasını söylemek için gereken gücü toplamaya çalışıyordum çünkü kokusu yoğun bir şekilde ciğerlerimi işgal ederken ve bana bu kadar yakından bakarken, öyle birdenbire söyleyemezdim. Bana her yaklaştığında tüm anatomim bozuluyordu.
“Sen beni delirtmeye mi çalışıyorsun?” diye sordu tane tane. Yokuş aşağı son sürat gittiği hâlde kendini frenlemeye çalışan bir araç gibiydi. “Çıldırayım, şu başımı duvarlarda parçalayayım mı istiyorsun?”
Açık havadaydık ama ben nefes alamıyordum. Tahir’in gölgesi üzerime düştükçe içimdeki panik ruhumdan taşıp suratıma vuruyordu. Şalım kaymıştı, gözlüğüm yamulmuştu ama düzeltecek durumda değildim. “Ne?” Geri çekilmek istedim ama sırtım duvarla bütünleşmişti. Öyle bir ihtimal yoktu. “Öyle bir şey istemiyorum.” Üzerine basa basa devam etti. “Ben hiçbir şey istemiyorum.”
“Melek,” dedi tekrar, kızıl kahve bakışlarına toplanan bulutlar, sabrının son demlerini tükettiğini söylüyordu. “Neden beni takip ediyorsun?”
“Ay ne seni takip edeceğim seni. Ben… ben…kuru fasulyeye gel-”
“Beni istemediğini söyledin,” dedi sertçe. “Gözümün içine baka baka bizden olmaz, dedin. Az kalsın seni kendi ellerimle havaalanına bırakıyordum,” dediğinde bunu tekrar tekrar yaşamış gibi öfkelendi. İfadesi susabilirdi ama boynunda şişen, moraran damarlar bas bas bağırıyordu. “Seni,” dedi zihnime kazımak istermiş gibi, yavaşça. “Kendi ellerimle benden uzaklaştıracak o uçağa bindiriyordum ben!”
Kalbim teklerken, içimi çektim. “Çünkü…” dedim zorlukla. “Çünkü doğru olan buydu.”
“Seni benden uzaklaştıracak tüm doğruları sikerler!” diye parladığında irkilmedim. Sadece üzüldüm. “Bana gelmişsin işte!” dedi sertçe. “İstemediğini söylediğin adam gelmişsin. Neden biliyor musun?”
Lütfen söyleme… lütfen…. Bunu bana yapma. Lütfen söyleme.
Ama durmadı. Açıkça eğildi, yüzü bana çok yaklaştı. Alınlarımızın birbirine teması kaçınılmazdı. Nefesini hissettim. Gözleri gözlerimi çekip alırken, “Çünkü,” dedi kesin bir sesle. “Çünkü bana aşıksın.”
Kalbim göğüs kafesimi yarıp dışarı çıkacak sandım. Tüm bedenim cayır cayır yanarken, kuru bir, “Hayır,” çıktı dudaklarımdan.
Ama inanmadı. Hatta o kadar inanmadı ki… Parmakları yüzüme dokundu ve bunu yaparken kaçmayacağımdan adı kadar emindi. “İstediğin kadar inkâr et. Beni her gördüğünde nefesin değişiyor.”
Parmakları çenemi geçip boynuma indiğinde saçlarımın teline kadar kaskatı kesildim. Boynumun sol tarafına hafifçe bastırdı. Damarlarımın arasına gizlenmiş olan nabzı hissederken kalbim kontrolsüzce ona koşuyordu. Derimin altında onulmaz bir yangın bırakıyordu dokunuşları. Reddedilemez, kati suretle kaçılamaz. Etkisi bir ömür, hatta ömürden sonrasında bile devam edecek kadar güçlü bir etki…
“Sana her dokunduğumda titriyorsun. Adımı başkasıyla duyunca aklın çıkıyor.” Alnımda saçlarımın başladığı noktaya dudaklarıyla dokunduğunda kirpiklerime kadar titredim, söylediği gibi… Dokunuşu kulağımın altına ulaştığında ise kapanmak isteyen gözlerimle savaş veriyordum. Tahir sanki en zayıf yerlerimi ezberlemişti de tam isabet vuruyordu. Boynumun kıvrımını izledi. Önce işaretparmağı dolaştı. Diğer parmakları, birbirini takip eden birer domino taşı gibi arkasından eşlik etti. Boynumdan köprücük kemiğime kadar inip tekrar yukarı çıktı. Bunu daha önce yüzlerce kez yapmış gibi ustaydı ama diğer yandan o kadar dikkatliydi ki….”Ne kadar kaçarsan kaç, tüm yollarımız birbirine çıkar. Neden, biliyor musun?” diye sordu birkez daha. Çeneme ulaştı ve başımı yüzüne doğru daha fazla kaldırdığında gözlerimin de gözlerinden başka çaresi yoktu. Parmak uçları o kadar sıcak, o kadar emin, o kadar sahipleniciydi ki… Ettiğim tüm inkârı, tüm kaçışları teker teker siliyordu. “Çünkü sen de beni istiyorsun. “
Sadece sözleriyle değil, bunu bana dokunuşlarıyla söylüyordu. Ve tenim de itirazsızca kabul ediyordu.
“Tahir ben…”
Bir şey oldu… ve her şey bir hayamişcesine bir saniye içinde oldu.
*
Önemli bir şey söylemeliyim. Ben bölüm yazarken özellikle yetiştirme aşamasında tamamen sosyal medyayla bağımı koparıyorum. Evimde televizyon bile bağlı değil, izlediğim yalnızca Netflix. Şehitlerimiz olduğu için zaten bölümü ertelemiştim ancak bölümü bitirdiğimde ögrendim ki yeniden şehitlerimiz varmış. Sizlere söz verdiğim içim bölümü yayınlayacağım ancak son sahneyi kesmek durumundayım. Bir sonraki bölümün başına eklediğimde nedenini anlayacaksınız. Zamanı geldiğinde ise o sahneyi buraya, yerine koyacağım ama o zaman, bu zaman değil. Kimseyi istemeden üzmek, incitmek istemem.
Özellikle altını çizmek isterim ki ben bu hikayeyi sizleri mutlu etmek, zor günlerde bir nebze gülümsetmek için yazıyorum. İlk gün de söylediğim gibi, bu hikâyede hiçbir asker hiçbir şekilde hikayeye veda etmeyecek. Sonunun nasıl olacağını söyleyemem ama bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |