
GEÇMİŞE DAİR…
“Geçmeyen Geçmiş”
Parti, yaz akşamının o cıvıl cıvıl, rengârenk havasında keyifle devam ediyordu. Güneşin son ışıkları bahçeye altın bir parıltı serpiştirirken, yaz böcekleri bile fondaki müziğe kendini kaptırmışçasına ritim tutuyor olabilirdi.
Havuza yansıyan ışıklar, suyu dans ettirirken, havuz başına toplanan Şehriye ve arkadaşları üniversitedeki ilk yıllarını bitirmenin coşkusunu doyasıya yaşıyordu.
Bahçenin biraz ilerisindeki kamelyanın etrafında Arslan, üniversiteden arkadaşlarıyla toplanmıştı. Onlar da mezuniyetlerini kutluyorlarlardı ama aralarında en az eğlenen kişi, okulu birincilikle bitiren Tahir’di. O, nereye koyacağını bilemediği bakışları etrafta gezinirken sessizce kıpırdayan dudakları bir şeyleri ezberliyor gibiydi.
Evin kış bahçesinde ise Mahmut Sancaktar, takım elbiseli ortaklarıyla bir araya gelmişti. Partinin eğlenceli atmosferine teğet geçen fazlasıyla ciddi bir havaları vardı. Ellerindeki kadehler sadece birer dekor gibiydi; asıl amaçları belli ki iş konuşmaktı. Konuşmalar düşük tonda ama ciddiyetle sürüyordu.
Öte yanda, camları bahçeye bakan geniş misafir salonunda Nezaket Hanım, ortakların eşlerini ve öncüsü olduğu vakfın kadın üyelerini ağırlıyordu. Dantel örtülü sehpalara meyve tabakları, kanepeler ve geçen ay İtalya’dan getirttiği pahalı kadehleri dizilmişti. İçerideki sohbet daha nazik ve daha yumuşaktı ama kahkahaların -belki biraz da dedikodunun- dozu onlarda da az değildi. Kadınlar, gecenin şıklığına yakışan zarif elbiseleriyle hem misafirliğin hem de sohbetin hakkını veriyordu doğrusu…
Şehriye Melek Sancaktar… Reşit olmak onun için sadece yetişkin olmayı ifade etmiyordu, aynı zamanda kendi hayatında bir devrin bitişiydi. Şehriye devri… Nihayet bitiyordu!
Neredeyse birkaç ay sonra sonra reşit olacaktı. Aslında arkadaşları çoktan reşit olmuştu ama genç kız, okula doğrudan ikinci sınıftan başladığı için onlardan bir yaş daha küçüktü. Artık çocukluktan gençliğe adım atıyordu ve bu geçiş, onun için her şeyden çok bir kimlik meselesiydi. Arkadaşları ehliyet hayalleriyle, bar girişleriyle, özgürce tatile çıkma fikriyle meşgulken o tek bir şey istiyordu. Geceleri yıldızlara bu dilekle bakıyor ve ilk ismini kimliğinden sildireceği anı hayal ediyordu.
On sekiz yaşı geldiğinde yıllardır taşıdığı o ismi notere teslim edecek ve Melek olarak yeni hayatına adım atacaktı. Artık kimse onunla arpa ya da tel şehriye, diye dalga geçemeyecekti. Tüm o saçma espriler eskide kalacaktı. Üniversite hayatının devamı onun için yepyeni bir sayfa olacaktı. Ve bu yeni sayfada, hâlâ Şehriye, diye ısrar edenlere karşı elinde kürekle savaşacak kadar kararlıydı. Hatta kimliğinde sadece Melek, kaldığında, eski adını ağzından kaçıranı dahi önce rehberinden, ardından da Instagram’dan engellemekte tereddüt etmeyecekti.
Ve bu gece… Bu gece onun için bir nevi gizli isim değiştirme partisiydi. Babası henüz bundan habersizdi elbette. Ama Şehriye Melek, bahçenin ortasına hayalinde astığı GOODBYE ŞEHRİYE, WELCOME MELEK(!) afişini açıkça görebiliyordu.
Masaların arasında süzülürken arkadaşlarını tek tek selamladı. Neşeli gülümsemelerini dağıtıyor ve bir yandan da içinden bağırıyordu; Şehriye öldü, yaşasın Meloş!
Bahçedeki ışıklar birer yıldız gibi parıldarken gözleri biraz ilerdeki Mithat’a takıldı. Duraksadı. Cidden gelmişti. Çağırırken geleceğini düşünmemişti. Parti sadece sınıf arkadaşlarından oluşmuyordu; okuldan başka isimler de vardı. Abisi Arslan ile aynı üniversitenin farklı fakültelerinde okuyorlardı ve Arslan’ın da okul arkadaşları oradaydı ama Mithat’la hiçbir zaman doğru dürüst arkadaş olmamışlardı. O, okulun popüler çocuğuydu. Etrafında kendisi gibi popüler çocuklar olur ve burnundan kıl aldırmazdı. O haliyle genç kızın ilgisini çekmişti. Uzun zamandır Mithat’tan hoşlanıyordu.
Ve şimdi burada, bu gece her zamankinden farklı görünüyordu. Şehriye, selam verme bahanesiyle onların masasına yöneldi. Konuşmaya başladıklarında davranışlarında bir farklılık sezmişti; sanki daha yakın, daha ilgiliydi. Yoksa ilk kez giydiği o siyah elbise uğur mu getirmişti? Yanlış mı anlıyordu, gerçekten bir şeyler mi değişiyordu?
Bu soruların cevabını bulmak için etrafta en yakın arkadaşı Nevra’yı aradı ama o yoktu. İçinden kısık sesle söylendi. “Of Nevoş… Hayatımın aşkıyla ilişkiye başlamak üzereyim belki de! Nerdesin sen?”
Kokteyl masalarının olduğu köşeye geçtiğinde çok geçmeden Mithat yanına geldi. Sanki aralarında yazılmamış bir anlaşma vardı. Herkes kendi eğlencesindeydi, dünya dönüyordu ama Şehriye’nin evreni an içinde sadece Mithat’ın etrafında dönmeye başlamıştı.
“Şehriye, biraz yürüyelim mi?” diye sordu çocuk.
Bu beklenmedik teklifle Şehriye’nin yüzünde güller açtı. Kısa bir, “Olur,” ile eşlik etti ona.
Evden biraz uzaklaştılar. Sitenin ormanlık alanındaki patikaya doğru yürüdüler. Burası sabahları koşu yapan insanlarla dolu olurdu ama gecenin bir vakti ikisinden başka kimse yoktu. Işıkların bittiği yerde sessizce yürümeye başladılar. Sözlerin değil, beklentilerin konuştuğu bir an uçuşuyordu havada. Genç kızın dilinin ucuna bin tane kelime geliyordu ama tam söylemek üzereyken vazgeçiyordu. Mithat da bir şeyler için zaman kolluyor gibiydi. Derken Mithat durdu. Şehriye de onun yanında durdu.
Mithat, siyah elbisesiyle karşısında duran genç kızı tepeden tırnağa, açıkça inceledikten sonra, “Bu gece… çok güzelsin,” dedi. “Bu elbise giydiğin o çocuksu şeylerden daha fazla yakışmış.”
Şehriye utandı, gözlerini kaçırdı. Kalbi hâlâ o gençlik utangaçlığında atıyordu. Diğer kıyafetlerine çocuksu, dendiği için belki biraz kırılmıştı ama şimdi güzel bulunduğu için mutluydu. “Teşekkür ederim. Bu gece için farklı bir tarz denemek istemiştim. Demek ki doğru yoldayım.”
“Kesinlikle öylesin. Eğer daha önce denemiş olsaydın…” Ellerini ceplerine koyup, yüzünden kibirli bir gülümsemeye yer verdi. “Çok daha önce ilgimi çekmeyi başarırdın.”
Genç kızın gülümsemesi yüzünde donarken, “Nasıl yani?” diye sordu.
Mithat cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Sonra aniden yüzünü Şehriye’ye yaklaştırdı. Aralanan dudakları istediğine ulaşmaya niyetliydi. Genç kız bu anı daha önce hayal etmişti. Her birinde çok heyecanlanacağını düşünmüştü ama şimdi… Heyecan denen duygu adımlarca uzakta duruyordu. Hayır, utanmıyordu. Ağaçların arasında yalnız olduklarını biliyordu ama yine de bunu yapmak istemiyordu
Hızla geri çekildi. Refleks değil, bir içgüdüydü bu. Kalbi hopladı, fakat sevinçten değildi. Tuhaf bir his vardı içinde. Beklediği şey bu değildi. Bu kadar kolay, bu kadar sahipsiz ve bu kadar plansız olmamalıydı.
“Hayır, hayır… ben böyle bir şey istemedim,” dedi sesi titreyerek.
Mithat’ın beklemediği tepki karşısında kaşları çatıldı. “Bu ne şimdi?”
“Ben sadece… sadece konuşmak istemiştim. Bu kadar ani… bu doğru gelmiyor.”
Mithat gözlerini devirdi. “Saçmalıyorsun şu an. Ne sanıyorsun? Tüm dönem boyunca bana yiyecek gibi bakarken, sürekli dibimde dolaşırken bunun olmasını istemiyor muydun? Bizi bu noktaya kadar sen getirdin, şimdi de geri mi çekiliyorsun?”
“Çekiliyorum,” dedi kız bu kez daha net bir sesle. “Ben seninle dans edebilirim, konuşabilirim. Ama bu başka bir şey. Ayrıca şu an söylediklerin… saygısızlık.”
“Kaç yaşındasın sen? On üç mü? Sevgililer tam olarak bunu yapar,” derken sesinin oktavı yükselmiş, ağaçların arasında dalgalanmıştı.
Ama genç kızı ürküten bu değildi. Mithat üzerine doğru bir adım attığında Şehriye geri çekilmek istedi. Ama arkasında yükselen çam ağacına sırtını dayayınca kaçacak bir yer bulamadı. Zihninin uyarı verdiği kesindi ama vücudu kıpırdayamadı.
“Gel de sana sevgililerin neler yaptığını göstereyim.”
Söyledikleri kulağa basit bir şaka gibi gelebilirdi ama sesinde tek bir espri kırıntısı dahi yoktu. Gözlerindeyse en ufak bir tereddüt, pişmanlık veya yumuşaklık yoktu. Sadece karanlık bir kararlılık ve istek… Genç kızın gözleri büyüdü. Vücudu alarma geçti ama sesi boğazına sıkışmıştı. Mithat’ın eli oldukça ani bir hareketle beline dolandığında birden panikledi. Boğazını saran panik hali öyle sıkıydı ki kelimeler kaçacak yer bulamıyordu.
“Mithat, hayır!” dedi onu itmeye çalışarak ama gücü yetemedi. “İstemiyorum, bırak beni!” dedi daha yüksek bir sesle. Sitenin arkasındaki o dar patika şimdi ona bir tuzağın içindeymiş gibi hissettiriyordu.
Ağaçların arasından gelen müzik sesi giderek uzaklaşıyor, partinin eğlencesi onun çırpınışlarından habersiz devam ediyordu. Kimse duymuyordu. Kimse görmüyordu.
Genç kız ilk kez gerçekten yalnız olduğunu hissetti. Ve bu yalnızlık, geceden çok daha karanlıktı.
“Ya bırak diyorum sana!” diye haykırdı, bu kez sesi çatladı, çığlıkla karıştı. Geri çekilmeye çalıştı ama arkasında onu tutan bir ağaç, önünde onu zorlayan bir beden vardı. Kalbi göğsüne sığmıyor, atışları kulaklarında yankılanıyordu. Fakat boğazını sıkan yalnızca korku değildi; Mithat’ın dudakları da artık boynundaydı. “Lanet olsun sana! Bırak beni bırak!”
Ama Mithat dinlemiyordu. Boynuna yayılan nefes kelimenin tam anlamıyla nefesini kesti. Öylece kaldı. Hareket edemedi. Zihninde sadece tek bir düşünce vardı; Bu olamaz… Bu benim başıma geliyor olamaz…
Genç kız, ciğerlerine ulaşamayan nefesinin çaresizliğinde dizlerinin titrediğini hissetti.
Mithat’ın elleri sırt dekoltesinden içeri süzüldüğünde vücudu istemsizce irkildi. Dizleri titredi. Midesinde bir şey döndü. Safra gibi acı acı gibi iğrenç bir tat yükseldi dilinin ucuna kadar… Nefesi kesikti, ağzı kurumuştu. İçinde çığlıklar kopuyordu ama dışarıya çıkamıyordu. Gözleri yaşlarla doluyor ama ağlayamıyordu. O yaşlar çaresizliğin içinde keskince asılı kalmıştı.
Boynuna bırakılan öpücükle gözleri karardı. Bu… bu bir kâbustu. Gerçek olamayacak kadar kötü, iğrenç ve korkunç bir kâbus... Mithat’ın nefesinden süzülen o sigara kokusu tenine bulaşmıştı. Oysa okulda yanından geçerken aldığı parfüm kokusunu içine çeker, kalbinde pembe düşler kurardı. Şimdi o aynı koku midesini bulandırıyordu.
O an anladı… Mithat, hayalindeki o çocuk değildi. Hiç olmamıştı. Ve o farkı artık tüm hücreleriyle hissediyordu.
Sert ve çekincesiz dokunuşları sırtında gezinirken genç kız dizlerine bir tekme atmak istedi ama bedeni donmuştu. Bir türlü istemediği temastan kurtulamıyordu. İçinden çığlıklar atıyor ama dudakları kıpırdamıyordu artık. Hayatı boyunca hiç böyle bir şey yaşamamıştı. Ve en acı olanı… bunu en saf haliyle sevdiğini düşündüğü birinin ona yapmasıydı.
Hayalindeki Mithat elini tutar, yanağına doğru gülümserdi. Şimdiyse zorla dokunuyor, hayır deyişlerini duymazdan geliyordu. Daha kötüsü, onu istemediğini açık açık söylemesine rağmen durmuyordu. Şehriye artık sadece korkmuyordu; aşağılanıyordu, değersizleştiriliyordu.
Mithat’ın öpücüğü kulağının altına yaklaştığında kızın gözleri aniden karardı. Midesindeki safra tadı artık ağzındaydı. Nefes alırsa kusacaktı. Her şeyi kusacaktı; bu geceyi, bu hissi, bu çocuğu... Kendini.
Daha fazla dayanamadı. Öfke, korkunun yerini almaya başladığında elleri yumruk hâlini aldı. Dişlerini sıkarak kendini toparladı. Son bir cesaret kırıntısıyla Mithat’ı göğsünden sertçe itti. O an içindeki kırılmanın sesi dışarıda bir tokat olarak yankılandı. Mithat’ın yanağında patlayan tokat, sadece o geceyi değil, genç kızın bugüne dek biriktirdiği bütün saflığı da ikiye böldü.
Mithat, şaşkınlıkla yanağını tutarken çenesi sıkıldı. Gözlerinde öfke parladı. “Seni aptal! Ne yaptığını sanıyorsun?” diye bağırdı.
Şehriye, titreyen vücuduna rağmen hâlâ dimdik ayakta duruyordu ama dili tutulmuştu. Gözleri dolmuştu fakat ağlamamak için kendini zor tuttu. Mithat’ın yüzündeki öfke bir anda yerini alaycı bir gülümsemeye bıraktı. Kırmak istiyordu. Can acıtmak istiyordu. Ve kelimelerini tam da bu amaçla seçti.
“İyi o zaman. Ne sandıysam… Daha doğrusu adı Şehriye olan birinden ne bekliyorsam? Romantik, ergen, kafasında kendi dizisini çeviren küçük kız… Biliyor musun? Seni ciddiye aldığım için kendime sinirlendim.”
Genç kızın yüzü taş kesildi. Sadece incinmemişti; aşağılanmıştı da. Gözyaşlarını zorla geri çekmeye devam ederken yutkundu. “Neden böyle konuşuyorsun?” diye sordu, sesi neredeyse fısıltıydı.
Mithat gülmeye devam etti. Kalbini kırarken hiç tereddüt etmeyen biri gibi konuştu.
“Çünkü gerçeği gör artık. Benim gibi birinin bir daha sana bakacağını mı sanıyorsun? Hâlâ hayal peşindesin. Sürekli pembe giyen bir kız çocuğusun! Aptal espriler yapıp sürekli gülüyorsun. Bir bez bebekten farkın yok!”
Kızın sesi titriyordu ama sözcükleri netti. “Git buradan.”
Mithat geri çekilmedi. Daha da yaklaştı, son sözünü zehirli bir ok gibi bırakmak istercesine eğildi. “Ne var biliyor musun?” dedi, sesi bu kez buz gibiydi. “Sana ancak Tahir gibi ezikler bakar.”
Ve o an… Şehriye’nin içinde bir şey gerçekten kırıldı. Geri dönüşü olmayan bir kırılmaydı bu. Sadece duyguları değil, onuru da paramparça olmuştu. Bir anda adım attı, göğsünden itti onu bir kez daha. “Yeter! Sakın Tahir Abinin adını ağzına alma. O senden bin kat daha adam, bin kat daha… değerli!”
Mithat kahkaha attı. Umursamaz ve küçümseyen bir tavırla, gülüşü daha da can acıtıcı hâle geldi. “Demek koruma içgüdüsü gelişti. Şu abim dediğin ezik için mi böyle hırçınlaştın yoksa? Sen farkında değilsin ama o seni yıllardır izliyor. Aşık sana, Şehriye. A-ŞIK! Ve sen de küçücük aklınla ancak onun gibilerle oynarsın. Tıpkı köpeğe ödül atar gibi.”
Gözyaşlarını daha fazla tutmadı. Ama gözyaşları sadece hazmedemediğinden değil; taşmak üzerine yapışıp kalan öfke, kırgınlık ve utancından kaynaklıydı. Mithat’ın bir konuda haklı olduğunu düşündü. Tüm sene boyunca peşinden ayrılmamıştı, bakışlarını üzerinden hiç çekmemişti. Ona bu cesareti veren kişinin bizzat kendisi olduğunu düşününce tek isteği kaçmaktı. O bakışlardan, o laflardan, bu geceden… Her şeyden.
“Sen… sen düşündüğüm gibi biri değilmişsin,” dedi kısık bir sesle. Ama sesi kararlıydı. “Ve bu yalan. Kocaman bir yalan. Tahir Abi bana aşık falan değil. DEĞİL!”
Arkasını döndü. Gözyaşlarıyla birlikte karanlık patikadan kalabalığa, ışıklara, müziğe doğru koştu. Koştukça ağladı. Ağladıkça daha hızlı koştu. Kalbi paramparçaydı ama içindeki o güçlü kız hâlâ oradaydı. Herkesin neşeli, şımarık, dediği o genç kız… Bu yaşadığı kırılmayı hiçbir zaman tamamen unutamayacaktı.
Biliyordu, toparlardı. Onun gibi biri neşesini kolay kolay kaybetmezdi. Kaybetmeyecekti de. Her zaman gülümseyen bir genç kızdan, her zaman gülümseyen güzel bir kadına evrilecekti ama… Bir daha hiçbir adama güvenemeyecek, hiçbirine gerçekten kalbini açamayacaktı.
Her temasta yaşadığı bu an aklına gelecek, hiçbir adamla bir adım daha öteye gidemeyecekti.
Ama zamanla… Kendi acısına rağmen gülümseyen bir kadına dönüşecekti. Yıkılmış ama yeniden inşa edilmiş bir kalbin sahibi olacaktı. Kendisiyle gurur duyacak ve bunu kimse bilmeyecekti.
Eve döndüğünde yüzünden süzülen yaşları usulca sildi. Gözleri hâlâ kırmızıydı, burnu hafif tıkalıydı; hayal kırıklığı kalbinde derin ve kederli bir iz bırakmıştı belki ama Şehriye, o izlerin üzerine ışıltı serpmeyi bilen biriydi.
Giyerken hiç içine sinmeyen siyah elbiseyi üzerinden sıyırıp attı. Gözyaşlarının ıslattığı o kumaşı bir kenara bıraktıktan sonra dolabına döndü ve yepyeni, tam da kendi tarzı olan bir başka elbise seçti. Rengi tabii ki pembeydi. Sahip olduğu en simli, en gösterişli elbisesiydi bu. Aynanın karşısına geçti, makyajını özenle tazeledi. Rimelini silip tekrar sürdü. Dudaklarına en canlı rujunu sürdü.
Elinde bir kadeh dolusu renkli, hafif alkollü kokteyli ile odayı dolduran müziğe eşlik ederek dans etmeye başladı. Aşağıdan gelen tempoya odasında eşlik etti. Parmak uçlarında, ritme uyum sağlayan adımlarla aynanın önünde dönüp durdu. Işık saçan elbisesiyle gölgeleri peşine taktı. Omuzlarını oynattı, saçlarını savurdu, kalbindeki kırgınlığı her dönüşünde biraz daha yere serdi.
Sonra kadehini masaya bıraktı, nefesini düzene soktu ve bir kez daha aynaya baktı. Gülümsedi. Her zaman yüzünde olan gülümsemesine benzemiyordu ama gülümsemeydi işte…
Merdivenlerden inerken müzikle birlikte adımladı hayatı. Her basamakta biraz daha kendine döndü, biraz daha güçlendi. Kalabalığın arasında Nevra’yı bulduğunda bir kadeh daha içti. Bu kez içkisi gecenin ruhuyla harmanlanmıştı. Hüzün değil; isyan, korku değil; cesaret vardı her yudumda... Daha yüksek sesle güldü, daha fazla dans etti. Omuzlarındaki ağırlığı müziğe yükleyip kalçalarını ritme emanet etti. Kollarını havaya kaldırdı, ellerini gökyüzüne uzattı sanki.
Partinin ilerleyen saatlerine doğru dans etmekten ayakları şişmiş, topukları sızlamaya başlamıştı. Ama o durmadı. Çünkü bazı gecelerde, acıdan kaçmak için değil; bizzat onunla inatlaşmak için dans edilirdi. Şehriye de tam olarak bunu yapıyordu. Alkol zihnini bir parça bulandırmıştı ama o haliyle daha mutlu hissediyordu.
Etrafında dönerken eteğinin simli kıvrımları, geceye serpilmiş pırıltılar gibi dalgalanıyordu. Parti tam anlamıyla coşmuştu. Bahçeye kurulan ışıklar göz kamaştırıyor, kadehler birbirine çarpıyor, neşeyle yükselen kahkahalar fondaki müzikle iç içe geçiyordu. Havuz başında dans edenlerin adımları, ışıkla yıkanmış çimlerin üzerinde can buluyordu.
Müzik yavaşladığında özellikle sınıf arkadaşlarının bulunduğu taraftan bir anda, “Aaaa!” diye yükselen itirazlar duyuldu. Kokteyl masalarının olduğu bölüme kısa bir bakış attı ama görevliler ortalarda yoktu. Abisi bahçenin en uzak köşesinde, kendi arkadaşlarıyla takılıyordu ve anlaşılan sohbet koyuydu. Ev sahibi olmanın getirdiği görev bilinciyle işi kendi halletmeye karar verdi. Karavana doğru yöneldi. Müzik sisteminin kurulu olduğu yer orasıydı. Sürgülü kapıyı açıp içeri girdiğinde dışarıdaki curcunanın aksine sessizlik karşıladı onu. Ekrana eğilip birkaç tuşa bastı. Ritmi yükselten bir listeye geçtiği anda içindeki müzik tutkusunun yeniden kıpırtısını hissetti.
Tam o sırada kapı yeniden açıldığında hiç beklemediği birini buldu karşısında.
Tahir Bora’yı…
Arslan’ın en yakın arkadaşıydı. Genç kız onu dolu dolu üç yıldır tanıyordu ve abi, diye hitap ediyordu. Ama… içinde bulundukları anda onun karavanın içinde ne aradığını bilmiyordu.
Tahir içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Şehriye döndü, Tahir tam karşısındaydı. Göz göze geldiklerinde alışık olduğu o utangaç, kaçamak bakışlarının yerini bu kez başka bir şeyin aldığını fark etti genç kız. Tahir’in gözbebeklerinde kararlı ama titrek bir endişe vardı. Uzun zamandır içinde tuttuğu ne varsa artık taşamıyordu belli ki…
Bakışları Şehriye’nin gözlerine kilitlendi, dudakları harekete geçmeden önce boğazında düğüm olmuş cümleleri hissediliyordu.
"Merhaba," dedi Tahir. Sesi hafifçe titriyordu ama her hecesinde uzun süredir içini kemiren bir kararlılığın emareleri vardı. Bu defa lafı dolandırmayacaktı. Daha önce çok kez kıyısından dolanmış, kelimeleri yutmuş, sonunda da suskunluğa yenilmişti. Ama bu akşam farklıydı. Bu kez kendine verdiği sözü tutacaktı. “Bunu ne kadar zamandır içimde tutuyorum, bilemezsin. Ben…” Başını kaldırdığında gözlerinde kırılacak kadar narin ama yine de ısrarla tutunan bir umut parlıyordu. Hafifçe gülümsedi. “Sana aşığım.”
Dümdüz, filtresiz, bir nefeste… İçinde tuttuğu o kelime zinciri en sonunda özgür kalmıştı.
Ama bu özgürlük genç kıza ferahlık değil, düpedüz öfke getirmişti. İçindeki sahte sevinç, pılını pırtını toplayıp onu terk ettiğinde karşısında konuşan Tahir değil, Mithat’tı sanki.
Tahir sana aşık, demişti. A-ŞIK.
Sana ancak onun gibi ezik biri bakar…
Kalbi hızla atmaya başladı. Ancak bu atışlar aşka dair değildi. Öfkeydi bu. Aniden içini kaplayan bir hayal kırıklığı, bir sınır ihlali hissi… İlk kez tanıştığı yakıcı bir his; yakıcı ve yakıp yıkmak isteyen…
Bir adım geri çekildi. Tahir’in gözlerine bakmaya dayanamadı. Kaşları çatıldı, dudakları inceldi. “Bu ne cüret?” dedi, sesi yükselmişti. “Ne hakla karşıma geçip bana âşık olduğunu söylersin?” Durmadı. Kelimeleri, içinde taşıdığı tepkiyle biriktiği yerden coşarak dökülüyordu artık. Tahir’in yüzüne bakarken içinden bunu bana nasıl yaparsın, diyen çığlıklar yükseliyordu. Bunu bana tam da bugün nasıl yapasın! “Bu dünyada, seninle bir araya gelebileceğim tek bir kara parçası yok, anlıyor musun? Evrende başka hiç
insan kalmasa, yine de sen olmazdın. Hatta… dönüp yüzüne baksam, yüzüme tükürsünler!”
Zaman bir yerinden en acı şekilde kırıldı.
Tahir bir şey söylemedi. Söyleyemezdi. Sadece sustu. O sustukça karavanın içinde yankılanan tek şey genç kızın sert cümleleri ve ardından gelen ağır bir sessizlikti.
Tahir Bora, o sessizliğin altında zerresi kalmayıncaya dek ezilmişti.
Şehriye, derin bir nefes alıp dışarı çıktığında artık bir partinin ortasında değildi. Kahkahalar değil, fısıltılar sarmıştı dört bir yanı… Müzik kesilmişti.
Önce anlayamadı. Sonra gözleri hoparlöre takıldı. Müzik sisteminin yanındaki kırmızı ışık yanıyordu. Karavandaki ses dışarıya verilmişti. Ve herkes… Herkes duymuştu.
Dudaklarını ısırdı. Çünkü bunu yapan kendisiydi. Belki istemeden olmuştu, yalnızca bir refleks sonucu eli çarpmıştı ama bir şekilde bu utanç tablosunun mimarıydı. Farkındaydı ve daha o anda kimseye bırakmadan içten içe kendisini yargılamaya başlamıştı.
Ve arkasından Tahir göründü.
Düştüğü durumu anlaması uzun sürmedi genç adamın... Kalbinin üzerinde zaten devasa bir ağırlık sallanırken bakışlar da birer birer üstüne kilitlendi. Kalabalığın ortasında yapayalnız kaldı. Her biri bir yargı taşıyan bakışlar… Hem aşık olduğu kızın hem de kendi arkadaşlarının bakışları…Yetişkinler de artık kış bahçesinde değil, oradaydı. Kiminin bakışları kınıyordu, kimi alay ediyordu, kimi yalnızca ne olacağını merak ediyordu.
Ama bir kişinin bakışları dolu doluydu. Arslan’ın…
Kalabalığın ortasında öylece kalakalmıştı. Eli kadeh tutuyormuş gibi duruyordu ama kadehi çoktan ayaklarının dibine düşüp parçalara ayrılmıştı.
Tahir’in yüzüyse kelimelere ihtiyaç duymayan derin bir çöküşle solmuştu. Gözleri yerde geziniyor, bakışları boşluğa çarpıp acımasızca geri dönüyordu. Dudaklarının kıyısında yarım kalmış cümlelerin tiz gölgesi vardı. Omuzları taşıyamadığı duyguların ağırlığıyla ezilmiş gibiydi. Kalabalığın ortasında değil de sanki dünyanın dışında bir yerde, ölümcül bir sessizliğin tam merkezindeydi.
Gözleri sadece bir anlığına, omzunun üzerinden kendisine bakan Şehriye’nin gözleriyle buluştu.
Ve o tek an Tahir’in bakışlarının derinliği genç kızın içini kederli bir sessizlikle kapladı. Sanki aralarında söylenmemiş ne varsa bir daha asla söylenmeyecek gibiydi. Yarıda kalmış cümleler ve artık geri dönmeyecek bir inancın yorgun izleri vardı Tahir’in yüreğinde… Sadece incinmek değildi; incinmek hissettiklerinin yanında çok basit kalırdı.
Adım adım uzaklaşırken, genç adamın gözleri bir yangının küllerini taşıyordu.
İçinden ise; her gün özenle suladığı pembe çiçeklerin cenazesi kalkıyordu.
*
Misafirlerin son adımları kapıdan sessizce çekilirken, evin içinde ağır bir sessizlik çökmüştü. Saatler geçmiş, dışarıdaki kahkahalar, sohbetler yavaş yavaş uzaklaşmıştı ancak evin içi, Şehriye’nin içinde kopan fırtınalarla sarsılıyordu.
Önce annesi tarafından sert bir şekilde azarlanmıştı. Sesindeki hayal kırıklığı ve üzüntü, genç kızın kalbinde açtığı yaraların yankısı gibiydi. Annesi, yaptığı davranışın ona hiç yakışmadığını, bu kadar kırıcı olmasının yanlış olduğunu, hem kendisini hem de ailesini zor durumda bıraktığını söyleyip durmuştu. Hem Tahir’in duygularını incittiği için hem de dikkatsizce davranarak aile itibarını zedelediği için yüklenmişti kızına…
Ardından babası devreye girmişti. O da nasihatlerini uzun uzadıya sıralamıştı; yılların tecrübesiyle, kızının içinde bulunduğu durumun ne kadar ciddi olduğunu, karşısındaki insanlara ve özellikle de Tahir’e karşı daha dikkatli olması gerektiğini söylemişti. Onun gözlerinde hem kaygı hem de koruma arzusu vardı.
Ablası Mine ise alaycı bir tavırla işin içine girmişti. “Ben o çocuğun senden hoşlandığını zaten anlamıştım,” diyerek bilgelik taslamaya çalışmıştı. Genç kızın içindeki yangına tuz basan bu cümle suskunluğunu daha da derinleştirmişti.
Tüm aile fertleri durmaksızın konuşurken o sadece gözlerini yere indirmiş ve hiçbir şey söylememişti. Kalbindeki sancıyı kimseye açmaya cesaret edemiyordu. Gülümseyebilse ayağa kalkmanın bir yolunu bulurdu ama gülümseyemiyordu. İçinden gelmiyordu. Üzerindeki simli elbisesiyle, salonun ortasında tekli koltukta oturuyordu içeri girdiğinden beri. Gözleri kapıya kilitlenmiş, her an abisinin dönmesini bekliyordu. O anın gelmesini, Arslan’ın adımlarını duymayı arzuluyordu. İçten içe yanında Tahir’in de olmasını diliyordu. Çünkü yaptığı eşeklik için özür dilemek, tüm kırgınlıkların ve yanlış anlamaların ortadan kalkması için bir adım atmak istiyordu.
Affet, bir derdim vardı, demek istiyordu aslında. İçindeki o derin, açıklanması güç yükü paylaştığında belki biraz olsun rahatlayacaktı. Biliyordu, Tahir onu anlardı. Anlar ve sırrını saklardı. Kanındaki alkol etkisini yitiriyordu, zihni yavaş yavaş netleşiyordu ama bu netlik huzur değil, ağır bir yüzleşme getiriyordu beraberinde. Omuzlarına yüklenen pişmanlık bedenini bir çuval gibi ağırlaştırıyordu. Çünkü o sözleri gerçekten kendi ağzından çıkmış oldugunu hatırladıkça utanıyordu. Tahir’in incinen yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu.
Dudaklarını ısırdı. Keşke zamanı geri alabilsem, diye geçirdi içinden…
Herkes odasına çekildiğinde ve koca salonda yapayalnız kaldıktan bir süre sonra kapı gıcırdayarak açıldı. Arslan içeri girdi. Ama yanında Tahir yoktu. Abisini ise hiç bu kadar öfkeli ve kırgın görmemişti. Arslan’ın yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Ağır adımlarla içeri girdiğinde kız kardeşini görmesiyle hızlandı. Salona inen birkaç basamağı tek adımda arkasına bırakıp kızın karşısına dikildiğinde göğsü hararetli nefeslerle inip kalkıyordu.
Genç kız, yavaşça yerinden kalktı ve mahcup bakışlarını abisinin yüzüne dikti. Gecenin ikisiydi. Arslan ve Şehriye, yorgun bedenleriyle salonun ortasında karşı karşıya dururken her ikisinin ruhunda yaşanan savaş sadece kelimeler değil, suskunluklar da besliyordu. Genç kızın gözlerinde gizlenen çığlıklar, Arslan’ın kısık ve sert bakışlarında patlamaya hazır volkanlar gibiydi.
“Bulamadım,” dedi Arslan ağzını açtığı ilk anda. “Tahir’i hiçbir yerde bulamadım. Yer yarıldı, içine girdi sanki!” Zihninde tekrar tekrar yaşanan an kız kardeşinin gözleriyle buluşunca kelimelerini daha keskinleşti. “Gerçi sen bunu zaten yapmıştın, değil mi?” dedi sesini yavaşça. “Herkesin içinde… herkesin önünde... Onu yerle bir ettin, değil mi? Ne hissettiğini, nasıl bir cesaretle sana yaklaştığını umursamadan bastın geçtin!”
Genç kızın boğazındaki yumru büyürken, “Abi,” diyebildi. Ama Arslan onu anlayabilecek durumda değildi. Kesinlikle aynı frekansta değillerdi. Öfkeliydi, dostuna bir şey olmasından korkuyordu. “Hoparlörün açık olduğunun farkında bile değildim.”
“Sen neyin farkındasın ki!” diye bağırdı Arslan ama kızın irkildiğini görüncebundan pişmanlık duyarak bir adım geri çekilip yemek masasına doğru yürüdü. Eliyle sandalyenin sırtını sıktı, sonra bırakıp yüzünü ovuşturdu. Burnundan nefesler alırken kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. “Reddetmene elbette kızmıyorum. Bu senin hakkın, senin hayatın ama bu şekilde…” Başını kız kardeşine çevirip derin bir hayal kırıklığıyla baktı. “Bu şekilde olmamalıydı, Şehriye. Böyle pervasızca, böyle hoyratça davranmamalıydın. O çocuk... senin önünde diz çökmemişti belki ama ruhunu sana açmıştı. Hak etmiyordu böyle bir karşılığı. Sadece görüntüsü yüzünden onu etrafında istemeyen o sahte insanlar gibi davrandın Tahir’e. Kendisi gibi havalı görünmeyeni ezmeye alışkın o bencil arkadaşların gibi…”
Arslan’ın kelimeleri genç kızın ruhunda kırık camlar gibi batıyordu. “Bunu nasıl yapabildin, Şehriye? Hiç mi düşünmedin onu? Hiç mi vicdanın sızlamadı? Sen gerçekten bu musun? Böyle biri misin?”
Sözlerinin ardından oluşan sessizlik sert bir yumruk gibiydi. Genç kız, içine bastırdığı ateşin yavaş yavaş dışarı taşmaya başladığını hissetti. Saatler önce, senelerce içinde büyüttüğü Mithat da buna benzer şeyler söylemişti. Onu bir bez bebeğe benzetmişti. Şimdi de kendi abisi, en güvendiği insan... An içinde hayal kırıklığından çok öfke duydu. Çünkü Arslan ona tek bir kelime bile sormadan hükmünü vermişti. Savunma şansı bile tanımamıştı.
“Arkadaşlarıma bencil diyemezsin!” dedi, sesi çatallıydı ama güçlüydü. “Bana da bağırma! Ben senin kuklan değilim, Arslan Abi! Bireyim. Seçimlerim, tepkilerim bana ait. Senin arkadaşın yanlış zamanda, yanlış yerdeydi. Bunu anlamıyorsan, sorun bende değil, sende!”
Arslan, kız kardeşinin sözleriyle sersemleşti. Kaşları çatıldı, dudakları aralandı.
Kardeşinin son sözleri boğazına saplanan bir kıymık gibiydi.
Ona göre kardeşi hâlâ sorumluluğu üzerinden atıyor, yaptığı yanlışa bir kulp bulmaya çalışıyordu. Hayata dair sert kıstasları bulunan Arslan için bazı şeyler netti; onur incitildi mi, açıklama için geç kalınmış sayılırdı. Tahir’in onuru ise o gece herkesin önünde ayaklar altına alınmıştı.
Bir adım attı, salondaki taşlı avizenin altına geçince gözleri kız kardeşinin ela gözleriyle yeniden buluştu. “Yanlış zamanda, yanlış yerde mi?” diye tekrarladı alaycı bir gülümseme eşliğinde. “Kızım, bu ne demek biliyor musun sen? Bir insan duygularını açıklamaya cesaret etmiş, senin gözlerinin içine baka baka seni seviyorum, demiş! Ve sen ne yaptın? Yüzüne baksam yüzüme tükürsünler, dedin! Hem de herkesin içinde, Şehriye, sen ne yaptığının farkında bile değilsin.”
“Ben ne yaptığımın fazlasıyla farkındayım!” diye bağırdı. “Sadece sen bilmiyorsun! Beni anlamaya çalışmıyorsun bile! Çünkü senin için her şey siyah ya da beyaz. Kardeşin mi haklı? Hayır! Arslan için sadece Tahir haklı!”
“Çünkü kayda değer hiçbir halt anlatmıyorsun!” Arslan öfkeyle duvarda asılı olan çerçeveyi bir hışımla aldı. İçinde sadece ikisinin olduğu, birbirlerine sımsıkı sarıldıkları o eski fotoğraf… Niyeti o fotoğrafı kardeşine göstermekti ama elleri titriyordu, çerçevenin elinden kaymasıyla camı halının üzerinde parçalanırken sesi duvarlarda yankılandı.
Şehriye gözlerini yumdu, ellerini başına koydu. “Yeter!” diye bağırdı. “Sana ne anlatabilirim Arslan Abi? Ne anlatırsam inanacaksın? Ne desem beni dinleyeceksin?” İçindeki öfke bir türlü dinmedi. Salonun köşesindeki komidinin üzerindeki vazoyu aldı ve tüm gücüyle duvara fırlattı. Seramik, duvara çarpıp paramparça olurken sesi tıpkı kalbi gibi dağıldı.“Varsa yoksa arkadaşın! Tek derdin Tahir! Ya ben? Ben kimim?”
“Bağırma!” diye daha yüksek sesle bağırdı Arslan. Yumrukları sıkılmış, gözleri kararmıştı. “O seni gerçekten kırmış olsaydı, ben onun karşısında da dururdum! Gözünün yaşına bakmazdım. Ama burada hatalı olan sensin be sen!”
“Benim, öyle mi?” diye haykırdı Şehriye, gözlerinden yaşlar süzülürken bir başka vazoya uzanıp onu da duvara fırlattı. “Madem öyle, yok say beni o zaman! Görme artık beni! Ben yokum! Senin kardeşin falan değilim! Madem her şeyin suçlusu benim, madem gözünde bencilin tekiyim, o zaman bir daha sakın kardeşim, deme bana!”
Sözleri bıçak gibi salona saplandı. Cam kırıklarının arasında nefes kesildi. Sadece yankı vardı. Soğuk, keskin bir sessizlik...
Üst kattaki gürültüye uyanan aile fertleri panikle merdivenden aşağı indi ama genç kız onları görmedi bile. Arslan da bir adım geri çekildi. Gözlerini kız kardeşinden kaçırdı. Elini yumruğa çevirdi ama bilerek hiçbir şey kırmadı. Çünkü kırsa, sadece eşyalar değil, kardeşinin zaten çatlamış kalbi tamamen dağılacaktı.
Ve Arslan susmayı seçti. Konuşsaydı daha da fazla kıracaktı. Sustu, kıyamadı.
*
O akşam Sancaktar ailesinin yemek masasından yalnızca çatal bıçak sesleri yükseliyordu. Herkes tabağındaki yemekle ilgileniyormuş gibi görünse de kaçamak bakışlar sıklıkla birbiriyle çarpışıyordu.
Mahmut Sancaktar’ın çocuklarına ilk kez o denli sesini yükselttiği parti gecesinden beri ne bakışlar eskisi gibiydi ne de sofradaki huzur…Yine de o akşamki sessizlik bir başkaydı. Çünkü haftalar sonra iki kardeş ilk kez babalarının zoruyla aynı masada buluşmuştu. Bu yüzden yemek masasında konuşmalar azalmış, yerini soğuk rüzgarlara bırakmıştı.
Şehriye, çatalını amaçsızca tabağında gezdirip duruyordu. Gözleri dalgın, omuzları düşük, varlığı sadece bir gölge gibiydi.
Arslan onun tam karşısında oturuyordu ama kesinlikle kardeşine bakmıyordu. Aklının büyük bir kısmını merak eden soru haftalardır aynıydı; dostu… Hâlâ ondan bir iz yoktu. Okulu bitirdiklerine şükrediyordu. Aksi halde gözünün okulu bile görmeyeceğini biliyordu.
Yemeğin ortasında Mahmut Sancaktar çatalını sessizce tabağın kenarına bıraktı ve sandalyesine yaslanarak derin bir nefes aldı. Salonda hâkim olan sessizliğin kökünü kazımak ister gibi ölçülü bir tonda konuştu. “Bu akşam ailece karar vermemiz gereken önemli bir konu var.”
Masanın etrafındaki tüm gözler bir anda ona çevrildi. Mahmut Bey gün boyu bu meseleyi kafasında evirip çevirmişti. Toplantılar arasında, gazetesini okurken, seyahat halindeyken… Düşünmekten başka bir şey yapamamıştı neredeyse. “Sabah annenizle konuştum,” dedi. Daha ilk cümlede Nezaket Hanım’ın yüzü düştü. Kaşığını elinde unutmuş, sadece kocasına bakıyordu. “Hayri Amcayı hatırlarsanız... Bizim köyde sözü geçen ağalardandır.”
Arslan başını yavaşça salladı. Hatırlıyordu. Hem Hayri Ağayı… Hem de büyük kızı Nilüfer’i.
Küçükken her yaz köye gittiklerinde birlikte nehir kenarında koşturdukları, çamura bata çıka oynadıkları o güzel gözlü kızı... Aradan yıllar geçmişti ama Arslan farkında olmadan o gözleri zihninde tutmuştu. En son birkaç yıl önce görmüştü Nilüfer’i. O zaman genç bir kız olmuştu; şimdi Şehriye ile yaşıt olmalıydı.
“Ne oldu Hayri Ağaya, baba?”
“Maalesef, oğlum… Hayri Ağa vefat etmiş. Zaten karısı da yıllar önce hastalıktan ölmüştü. Üç kız çocuğu ortada kaldı anlayacağınız. Mal mülk çok ama… Reşit bile değiller. En büyüğü on yedisindeymiş. Akrabaları akbaba gibi etraflarında dönmeye başlamış bile. Babaannenizle konuştuk; eğer devlet korumasına girerlerse kardeşler ayrılabilirmiş. Orada kalsalar sahipsiz, akrabalar rahat huzur vermeyecek. Yazık olur yavrucaklara. Anam rica etti... En azından büyük kızı," derken duraksadı. "Ne demişti adını? Necla mı? Nermin mi?"
"Nilüfer," dedi Arslan. "Nilüfer'di."
"Hah! Nilüfer..." diye devam etti Mahmut Bey. "Nilüfer kız reşit olana kadar onu ve kardeşlerini yanımıza almamızı istedi.”
Nezaket Hanımın içmekte olduğu su o anda boğazında kaldı. Öksürmeye başladı. Mine annesinin sırtına vururken yüzünde donmuş bir ifadeyle duruyordu.
“Ne diyorsun sen Mahmut!” dedi Nezaket Hanım sonunda. “Olacak iş mi bu? Bizim zaten dört çocuğumuz var! Ayrıca akrabaları ne güne duruyor? Neden bizden rica ediyor sevgili anneciğin?”
Mahmut Bey usulca suyunu yudumladı. Sonra karısının gözlerinin içine baktı. “Bu kararı tek başıma verecek değilim, Nezaket. Fikrinizi alacağım. Hepi topu bir yıl misafirimiz olacaklar lakin dediğim gibi; kararı hep birlikte vereceğiz.”
Mine, kaşlarını kaldırarak abartılı bir şaşkınlıkla sordu. “Ne demek birlikte karar baba? Doruk Can da mı oy verecek?”
Gözler iştahla yemek yemeye devam eden küçük çocuğa kaydı. Masadaki tek keyifli kişiydi.
“Onun yaşı buna müsait değil,” dedi Mahmut Bey, bakışlarını masadaki diğer yüzlerde gezdirerek. “Ama beş kişiden çıkan karar da adil olur.”
Hiç zaman kaybetmeden elini kaldırdı. “Ben bu kızlara bir yıl bakmak isterim. Sevaptır.”
Nezaket Hanım önce kocasına, sonra etrafındakilere şaşkın gözlerle baktı. Kendine geldiği anda sesi yükseldi. “Hayır! Tabii ki hayır!”
Sıra Arslan’a geldiğinde genç adam bir an bile tereddüt etmeden elini kaldırdı. “Evet,” dedi.
Nezaket Hanım gözlerini kısmış, kızlarına çevirmişti bakışlarını. Mine'den emindi. Onu tanıyordu, kendi kararının dışına çıkmazdı. Nitekim öyle de oldu. Mine, annesi gibi düşündü. Elini kaldırdı ve, “Hayır,” dedi.
Şimdi bütün gözler Şehriye’ye çevrilmişti. Evin en beklenmeyen sesiydi. Tam anlamıyla bir sürpriz yumurtaydı. Şimdi ise onun oyu son sözü söyleyecekti. Genç kız düşündü. İnsanlara yardım etmeyi bilmese de gülmeyi olduğu kadar güldürmeyi severdi ama son yaşananları düşününce içinde başka bir his uyanmıştı. O gece yaşananların acısı hafiflemişti ama Arslan Abisinin kendisini dinlemeyişini, yükselen sesini ve bakışlarını unutamıyordu.
"Baba, akrabaların hepsi mi kötü?"
"Bilmem ki," dedi Mahmut Bey düşünceli bir ifadeyle. "Köyde olanlardan iyi bahsetmediler ama... Şehir dışında olanlar da varmış. Belki onlar iyidir."
Genç kız başını salladı. Nilüfer ve kardeşleri çaresiz değildi. Ama Arslan onun canını yakmıştı.
Genç kız da yakmak istedi ve sadece bu yüzden elini kaldırdı. Arslan'ın gözlerinin içine baka baka, “HAYIR,” dedi.
Arslan, kız kardeşine birkez daha hayal kırıklığıyla baktıktan sonra ayağa kalktı, sessizce masayı terk etti.
Bir müddet sonra Tahir’in tecilini bozdurup sessiz sedasız askere gittiğini öğrendiğinde Arslan da düşünmeden aynı kararı verdi. Belki uzaklaşmak iyi gelirdi. Belki zaman, kelimeleri başaramadığını başarırdı. Derken, küçük yaşta kanına sızan askerlik duygusu, üniformayı bedenine giydiği anda tüm benliğine işlemişti; bir kez tattığında bir daha vazgeçemedi.
Bir zaman sonra kardeşini aramak istediğinde Tahir'in gazi olduğunu öğrendi. Üç ay komada yanında bekledi. Bekledikçe acısı körüklendi.
Arslan kardeşini arayamadı.
Sonra bir gün yolu Nilüfer’in köyüne düştüğünde yüreğine de bir ateş düştü. Nilüfer hâlâ oradaydı, hâlâ aynı bakıyordu ama… Yanında büyüdüğü aile onu zorla karşı köyün ağasıyla vermişti. Bu yüzden Nülüfer, birlikte oyunlar oynadığı nehrin kenarından geçerken başını eğmiş, Arslan’a bir selam dahi verememişti.
Arslan, o güne dek hiçbir şey öğrenmediyse bile o gün bir şeyi kesinlikle öğrenmişti; kader dedikleri şey bazen yalnızca bir cümlede gizliydi. Bazen bir suskunlukta. Bazen de… yanlış zamanda söylenen bir hayır, kelimesinde…
Canından çok sevdiği kardeşi, masum bir kızın kaderini işte böyle değiştirmişti.
Arslan o gün, geri dönülmeyen bir yolun tam ortasında; yüreğinde Nülüfer’in sessizliğiyle yeniden asker olmuştu.
Ve Arslan, yine kardeşini arayamamıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |