15. Bölüm

(14) Ey Mutluluk! Yine Mi Teğet Geçtin?

Durumavii
durumavii

14. BÖLÜM:

 

“Ey Mutluluk! Yine Mi Beni Teğet Geçtin?

~Yıllar Öncesi~

Güldane Hanım, pencerenin dibine oturmuş, kireç gibi olmuş yüzüyle kucağındaki telefonun çalmasını bekliyordu. Arada bir aramayı deniyordu. Çaldırdıkça açılmayan o telefon beyninin içinde yankılanıyordu artık. Haftalar olmuş, oğlundan haber yoktu.Düşündükçe başörtüsünü avuçlarının arasında buruştururken dudakları titriyordu.

“Nurcan, kizum… Tahir’in şu arkadaşını bir daha ara hele. İçim rahat etmedi benum.”

Nurcan mutfaktan telaşla çıktı. Gözlerinin altı morarmıştı, sabaha kadar uyumamış olmanın yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Belli etmemeye çalışıyordu ama o da telaşlıydı. Tahir’in bu kadar uzun bir süre habersiz bıraktığı hiç olmamıştı. Telaşlarının asıl sebebi ise üniversiteyi bitirip döndükten sonra karşılarında bambaşka bir Tahir bulmalarıydı. Yapısı gereği ağırbaşlı olmasına rağmen arada bir yaptığı esprilerle ailesini gülmekten kırıp geçiren genç adam bir ruh olarak geri dönmüştü. Nurcan defalarca konuşmayı denemişti ama hepsi başarısız sonuçlanmıştı. Kelimelerle arası iyi olan Tahir, onlara bile küsmüş gibiydi. Çok kalmamıştı köyünde. Tez vakitte başvuruları tamamlayıp askere gitmiş, gideli çok zaman olmadan da bir telefonla göreve devam edeceğini ailesine bildirmişti.

Güldane Hanım çok karşı çıkmıştı. Oğlunun öğretmen olmasını istiyordu, bunun için yıllarca okuyup dirsek çürüttüğünü biliyordu. Babası Hasan Veli de susmamıştı. Oğlunun gönlünü anlamak istemişti. “Söyle bana Tahir’im, niye böyle yapıyorsun?” diye defalarca sormuştu. Ama karşılaştığı şey yine sessizlik olmuştu.

Öyle bir duvar örmüştü ki kendine, kimse aşamamıştı. Bayramdan bayrama gelir gider olmuştu. Ana babasının elini öper, iki gün kalıp yeniden giderdi. Ta ki Bekir doğana kadar… O küçük beşiğin başında, gözlerinin içiyle gülümseyen bir Tahir görmüştü herkes. Yıllık izninin tamamını kullanmış, her günü bebek Bekir ile geçirmişti. “Bu uşak büyüyünce çok yakışıklı olacak,” deyip Bekir’e yakışıklı, lakabını veren de amcası olmuştu. Yıllar sonra bile o günkü mutluluğu unutulmamıştı.

Bir ara Güldane Hanım ile Nurcan farklı şeyler düşünmeye başlamışlardı. “Kesin büyü yaptılar ha bu oğlana,” diyerek kapı kapı hoca gezmişlerdi. Çaresizce umut bağladıkları her yol çıkmazla sonuçlanmış, sonunda kabullenmek zorunda kalmışlardı; Tahir artık eskisi gibi olmayacaktı. Bir gün evlenirse, bir çocuk sahibi olursa, belki yeniden toparlar, mutlu olur, diye avunmuşlardı.

Şimdi ise ondan haber alamıyorlardı. Operasyona çıkmadan önce mutlaka haber veren Tahir’in telefonu kapalıydı ve herkes içten içe endişelense de Güldane Hanım dışında konuşan pek yoktu. Kadıncağız o çaresizlikle kimi zaman dua ederken kimi zaman da ocağın başında oturup sessizce ağlarken buluyorlardı kendini.

“Ana, panikleme da… Operasyondadır o.” Zoraki gülümseyerek Güldane Hanımı omzundan dürttü. “Bak hele, aşik falan olduysa akıl kalmamıştır uşakta, haber vemeyi unutmuştur. Boş yere darlaysun yüreğini.”

Gelini konuştu ama Güldane Hanım’ın yüreği daralmaktan geri durmadı. Çünkü anne yüreği, çocuğunun nefesini uzaktan bile hissederdi. İçine doğmuştu; bir şey vardı. Nurcan ne kadar merak etme, dese de gönlüne hiç teselli olmuyordu.

Akşam olunca dayanamadı, eski sandıkları karıştırmaya başladı. Üniversite yıllarında oğlunun getirdiği not defterlerini, fotoğrafları ve birkaç özel eşyayı elden geçirdi. Sonunda bir defterin köşesinde bir numara buldu; numaranın sahibinin adı Arslan'dı.

Güldane Hanım Arslan’ın adını hatırlar gibiydi. Yıllardır konuşulmamıştı, belki Tahir’i hatırlamazdı bile ama umut, umuttu işte. Vakit kaybetmedi, hemen aradı. Telefon açıldığında sert ama sıcak bir ses duyuldu. Güldane Hanım durumu anlattığında ise özenle ilgilendi Arslan. Hemen araştırıp size döneceğim, diye söz vererek kapattı telefonu. Arslan’ın sesindeki kararlılık, Güldane Hanımın yüreğine bir nebze su serpmişti ama o gece de uyumadı. Dua etti, ağladı, başını yastığa koyduğunda sabaha kadar gözünü kapatamadı.

Ertesi gün köy evinin kapısı çalındı. Kapıyı açtığında karşısında boylu poslu bir asker duruyordu. Üzerinde tertemiz bir üniforma, başında gururla taşıdığı şapkası… Güldane Hanım, o askerin ağır bakışlarından bir şeyleri anladığında dizlerinin bağı çözüldü. Yüreğini taşıyamadı. Dizlerinin üzerine çöküp, ellerini yere koydu, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

Arslan hemen eğilip kadını kaldırdı, omuzlarını tuttu. “Anne,” dedi. Uzun zamandır görmediği dostunun annesini kendi annesi saymıştı. Tahir’in haberini alır almaz da ilk uçağa atlayıp kapısına kadar gelmişti. “Yapma ne olur. Tahir yaşıyor! Ben seni ona götüreceğim.”

Kadıncağızın gözleri açıldı. “Yaşıyor mu? Oğlum nefes alıyor mu?” diye haykırdı.

“Evet, anne… Hamd olsun yaşıyor. Hastane şimdi, yaralı. Hemen götüreceğim seni. Hazırlan.”

Birlikte yola koyuldular. Sonunda Diyarbakır’a vardılar. Şehir hastanesinin ağır kokulu koridorlarında adım adım yürürken Güldane Hanımın kalbi sanki her adımda daha da sıkışıyordu. Biraz sonra yoğun bakımın camının ardından gördü oğlunu. O yiğit delikanlı, boylu poslu oğlu şimdi bir yatağın üzerinde, göğsü baştan aşağı sargılarla kaplanmış, yüzü morluklarla dolu, dudakları kupkuru… Ve gözleri kapalıydı.

Güldane Hanım’ın elleri cama dayandı. Gözyaşları ince çizgiler halinde süzüldü yanaklarından. İçinde bir çığlık vardı ama çıkacak mecali yoktu. Fısıldayabildi. “Benim oğlum… benim canım uşağum.”

“Anne…” dedi yanında omuzlarını düşürmüş duran Arslan. “Irak’ta operasyona gönüllü katıldı. Pusuya düşmüşler. ”

“Kaç kurşun?” diye sordu Gülhane Hanım, taş gibi dururken.

“Anne…”

“Kaç kurşun!”

“Gövdesinde üç.”

Güldane başını çevirdi, gözleri acıyla büyüdü. “Neden? Muallim olacaktı! Kitaplarla, kalemlerle yaşayacaktı benim uşağum. Neden kendini dağlara vurdi, neden savaşa gitti? Allah aşkına baa anlatun!”

Arslan dudakları sıkıca birbirine bastırdı. Anlatması gerekiyordu ama… yapamadı..

Aradan günler geçti. Haftalar birbirini kovaladı. Güldane Hanım bir an bile oğlunun başucundan ayrılmadı. Gözlerini üzerinden ayırmadı. Yatağın yanında dualar etti, sabahladı, bazen sessizce saçlarını okşadı, bazen gözyaşlarını oğlunun öpüp kokladığı eline damlattı.

Üç ay böyle geçti. Sonunda bir sabah giderek küçülen o umut, koca bir mucizeye dönüştü. Tahir’in parmakları kıpırdadı. Göz kapakları ağır ağır aralandı. Güldane Hanımın gözlerinden sevinç gözyaşları yağmur gibi boşaldı. Ellerini oğlunun ellerine kapadı. “Oğlum, kuzum, paşam benum…” diye hıçkırdı.

Ama Tahir’in dudaklarından dökülen isim… bambaşkaydı. “Şehriye,” diye fısıldamıştı. “Şehriye…” Ve gözlerini yeniden kapatmıştı.

Güldane Hanımın sevinci kursağında kalırken, aklındaki ihtimaller nihayet aydınlanmıştı. Artık biliyordu, oğlunun bu hali, tüm bu başına gelenler bir kız yüzündendi. Peki o kız kimdi? Gözlerini doğrudan Arslan’a çevirdiğinde onun bir şeyler bildiğini anladı. Biliyordu, en başından beri bilip susuyordu! Elleri Arslan’ın yakasına yapıştığında genç adam daha fazla kaçamayacağını anladı. Kelimeleri dilinin üzerinde evirip çevirirken derin bir nefes aldı. Dudakları hareket etmek istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi. İlk anda gerçeği söylemek istemedi. Ama kadının gözlerindeki o isyan, o acı daha fazla susmasına izin vermezdi. Herkes oradaydı. Hasan Veli, Dağhan da oradaydı. Mercan… Nurcan küçük çocuğunu bırakıp gelememişti ama olanların gözü Arslan’ın üzerindeydi. Vereceği cevabı bekliyorlardı. Sonunda fısıldadı. “Şehriye,” dedi.

“Kimdur o?”

“Benim kız kardeşim… Tahir ona gönül verdi. Ama…olmadı.”

“Ne demek olmadi? Olduğu gibi anlat uşak!”

Arslan taş gibi durdu ve, “Şehriye, onu reddetti,” dedi mahcubiyetle. “Hoş olmadı, herkes duydu. Tahir’in gururu kırıldı, kimin olsa kırılırdı. İçindeki yangınla savaşa koştu belli ki. Özür dilerim.” Bağrından kopup gelen utançla başını eğdi. “Kardeşim adına çok özür dilerim.”

Güldane’nin gözlerinden akan yaşlar birden buz kesti. Dudakları hiddetle titredi. “O kız… “Bağrından kopup gelen bir sesle, Allah ödetsun!” diye lanetler yağdırmaya başladı.

Her ettiği lanette Arslan başını eğdi ve içinden yüzlerce kez tövbe, dedi. Ayağına taş değmesin kardeşimin.

“İnsan gibi yok diyememiş mi! Hor mu görmüş benim usağumi, alay mi etmiş, de baa!”

Güldane Hanım içindeki nefreti dayanabildiği son noktaya kadar kustu. Sonra bayıldı. Odaya alıp serum taktılar. Uyandığında yanında Arslan vardı. Güldane Hanım ise sakinleştiricilerin etkisindeydi. Gözünü zor açıyordu. Arslan olanları en baştan, en hafifletilmiş şekilde anlattı. O gün, o odada olan herkes Tahir’in başına gelenleri öğrendi. Ama kelimeleri ne kadar yumuşatılmış olursa olsun, her şey ortadaydı.

Hasan Veli dışarı çıktı. Tek kelime etmedi ama üst üste üç sigara yaktı.

Arslan da Tunalı ailesi gibi her gün oraydı. Her geldiğinde üniformasıyla dimdik durdu ama gözlerinde hep bir suçluluk vardı. Güldane Hanım ona kızamadı; biliyordu, suç onun değildi. Ama her yeni günde adının Şehriye olduğunu bildiği o kıza içinden de olsa lanetler yağdırmaktan vazgeçmedi. Allah onu aynı acısıyla sınasun! Benim ciğerimi dağladi, onun da kalbi yansun!

Sonraki günlerde Tahir gözlerini yeniden açtığında hastane odası Tunalı ailesi için bayram yerine döndü. Herkes başına üşüşüp bir isteğinin olup olmadığını sordu. Arslan sessizce kenarda dururken gözleri dolu doluydu. Tahir’in bakışları onunla buluştu. Yorgun bir tebessüm dudaklarına ilişti. Arslan başıyla selam verdi, gözlerinden sessizce, hoş geldin kardeşim, kelimeleri döküldü.

Birlikte Çamlıyayla’ya gittiler. Güldane Hanım oğluna kendi elleriyle diktiği yorganlardan, kuş tüyü rahatlığında bir yatak hazırladı. Hemen yanındaki divanı da Arslan için ayarladı. Kemik sularından çorbalar kaynattı, oğlunun yaraları çabuk iyileşsin diye bitkileri karıştırıp merhem hazırladı ve her gün kurşun yaralarına sürdü.

Nurcan arada bir, “Ana, doktorun verdiği ilaçlar varidur ya. Sürme öyle kocakarı merhemlerini da,” diye uyarıyordu ama kayınvalidesi inatçı kadındı.

“Onlar ne bilirmiş bu merhemleri! Ben uşağımın yarasından anlarum, ne iyi edecek oni da bilirum. İşine baksun herkes.”

Hasan Veli de, “Hanum, uşağı rahat bırak artuk da!” diye sitem etse de Tahir ağzını açmadı. Çünkü gözlerini açtığında annesinin gözlerindeki acıyı görmüştü. Onu daha fazla üzmek istemedi.

“Getir ana,” dedi kemik suyu içmekten en bunaldığı zamanlarda bile. “Hepsini içeceğim. Göğsümi de açtum, et merhemini.”

Tahir ayağa kalkıp geri döndüğünde annesine ve babasına verdiği sözü tuttu. Artık daha sık uğrar oldu evine, daha çok görünür oldu onların gözlerine. Belk, eskisi gibi değildi, yüzü eski neşesini yadırgıyordu fakat hainlere de huzur vermemiş, onların da yüzünü güldürmemişti.

Kiminin uykusunu, kiminin de nefesini elinden almıştı. Asker ocağına ilk kez er olarak adım attığında görevini tamamlayıp döneceğini düşünmüştü. Fakat dağların sert rüzgarıyla çatışmaların ateşi, içindeki ateşi bir nebze dizginlemişti. Bu yüzden terhis vakti geldiğinde kalmaya karar verdi. Önce sözleşmeli er olarak pusuları bozdu, ardından uzman çavuş rütbesiyle dağlarda tipiye, sıcağa aldırmadan timini sırtladı, yaralı komutanını çekip kurtardı. Astsubay olduğunda hem gençleri eğitti hem de en riskli baskınlarda ön safta yer aldı. Kısa süre sonra teğmenliğe terfi ettiğinde, artık birliğin sorumluluğunu omuzlarında taşıyordu.Terfiler ardı ardına geldi ve bugün, yılların biriktirdiği tecrübeyi omuzlarında taşıyan genç bir yüzbaşıydı. Sisli dağları mesken edindi.

Tahir Bora Tunalı, dağlarda aylar süren operasyonlarda ön saflarda yürüdü; pusuları bozdu, kurşunların arasından görünmez gibi geçti, ölümün gölgesiyle göz göze geldi. Yaralandı, geri çekilmedi; çoğu kez kendi yarasını kendi dikti, çatışmayı bırakmadı. Kurduğu tuzaklarla düşmanı gafil avladı, adımlarını fişek gibi basıp birliğin önünü açtı. Cesaretiyle, öfkesiyle, dimdik duruşuyla dağlara rüzgâr gibi indi, fırtına gibi esti…

İşte bu yüzden ona, Fırtına dediler.

O fırtınanın yangınlardan doğduğunu ise… asla bilemediler.

*

Tahir, göğsünün sol tarafındaki kurşunun bıraktığı yanmayı önemsemiyordu. Dönüş yolunda düşünmüştü; karakola ulaştığında, bir iğne iplik bulup dikecekti. Önemli bir şey değildi onun için. Daha önce de olmuştu; operasyon esnasında koluna aldığı şarapnel yarasını yine kendi dikmişti. Kendi işini kendi görmeyi seven adamlardandı.

Ateşte kızdırdığı iğneyi acımadan saplardı etine ama bu defa öyle olmamıştı. Olamamıştı. Çünkü emir büyük yerdendi. Binbaşının katı sesiyle, “Yüzbaşı, tek kelime etmiyorsun. En yakın sağlık ocağına gidip o yaranı göster. Bir saat sonra da buradasın,” dediğinde emir demiri kesmişti.

Şimdi ise; yüzünde hoşnutsuz bir ifadeyle ve homurdanarak en yakın sağlık kuruluşu olan Mizgali sağlık ocağına gelmişti. Ona kalsa en azından ilçeye giderdi ama vakti yoktu. Daha Kaşi’yi sorgulayacaktı. Kıskıvrak yakaladığı esnada başını yanlışlıkla(!) duvara çarptığı için adam hâlâ kendine gelebilmiş değildi. Üstelik Çakal kod adlı saha sorumlusundan da hâlâ bir iz yoktu. Kaşi’den aldığı istihbarat doğrultusunda yeni bir operasyona çıkması kaçınılmazdı.

İçeri girmeden önce telefonu çaldı. Arayan annesi Güldane Hanımdı. Tahir ne söyleyeceğini az çok tahmin etse de telefonu açtı. “Söyle ana.”

“Oğluşum, paşam…” diye özlemle girdi Güldane Hanım. “Nereyesun kaç gündur ula?”

“Görev anam, görev,” dedi Tahir. “Var midur onemli bir şey? Ben şimdi…” Az kalsın sağlık ocağına geldiğini söyleyecekti ki vazgeçti. Annesinin hemen telaşlacağını, vesvese yapacağını biliyordu. Kısa zaman önce Serhan ve Sıla’ya karşı yaptığı yanlış için zaten tartışmışlardı. Serhan’a da kızmıştı annesinin onunla yaptığı gizli konuşmayı sakladığı için ancak dizginlediği öfkesini yönelttiği asıl kişi Güldane Hanımdı. Üzerine basa basa bir daha böyle bir şey yapmamasını söylemiş, zoraki söz bile almıştı. Sonuç olarak annesinin üzülmesine sebep olmuştu ve araları yeni yeni düzelirken onu birkez daha üzmek istemiyordu. “Tatbikata gireceğim, sonra ararum seni.”

“Akşama gelecek misun?” diye sordu Güldane Hanım. “Mis gibi karalahana saracağum bak. Yanina kavurma da edeceğum.”

“Dema…” Tahirin ağzı sulandı. Yemek yemeyi severdi ama annesinin yemeklerini daha başka severdi. Güldane Hanım bu yüzden gelininin de kendisi gibi mahir bir kadın olmasını istiyordu. “Gelmeye çalışırım ama soz vermeyeyim. Haber edeceğum ana. Hayde selametle.”

Sağlık ocağına girdiğinde onu güler yüzlü bir hemşire karşıladı. Kendisiyle o hemşirenin ilgilenmesini bekledi ama müdahale odasına alındığında kapıda görünen giren kişi Doktor Hülya’ydı. “Geçmiş olsun yüzbaşı,” diye içeri girdi doktor. Eldivenleri giymeden önce de sarı saçlarını omzunun gerisine aldı. “Çamlıyayla’dan bir askeri burada görmek şaşırtıcı doğrusu.”

“Sağ olun,” dedi Tahir. Hepsi bu kadardı. Yarasıyla o doktorun ilgileneceğini anladığında gömleğinin düğmelerini çözdü, önüne araladı.

Hülya, sedyedeki genç adamın ne kadar yakışıklı olduğunu içeri girer girmez fark etmişti ama gömleğini çıkardığında… başka bir şeydi. Yaklaşırken gözlerinin yarasını bulmasını sağladığında, “Ov…” dedi. “Kötü görünüyor.”

“O kadar kötü değil,” dedi Tahir. Bakışları karşısındaki beyaz duvardan ayrılmadı. Sıkılmıştı. Bir an önce gitmek istiyordu. “İki dakikada helledecektim,” diye söylendiğinde doktor duydu.

“Kendiniz mi? Olur mu öyle şey? Mikrop kapar, enfeksiyon olur.” Yüzbaşıya yaklaşıp, öncelikle yarasını temizlemeye başladı. “Umarım tekrarlanmaz ama tekrarlanma durumunda gelin lütfen. İlgilenmek bizim görevimiz.” Dikiş sırasında ortam hem gergin hem tuhaftı. Hülya, tıbbi terimlerle yara hakkında bilgiler veriyor ama araya sürekli garip konular sıkıştırıyordu.

“Anestezi istemediğinize emin misiniz?”

“Eminim.”

Yarayı dikmeye devam ederken bakışlarını genç adamın karın kaslarında gezdirmeden edemedi. “Sporu seviyorsunuz sanırım?”

“Severim,” dedi Tahir kısaca.

Hülya bu defa, “Nerelisiniz?” diye sordu.

“Geldiğim yerliyim.”

Kadın komik bir şey duymuş gibi güldü. “Ah gerçekten mi? Sadece görev için geldiğinizi düşünmüştüm. Çamlıyayla’da geçen ay gerçekleşen olaydan sonra… Neyse tatsız konulara girmeyelim. Üç sütür kaldı. Maşallah, hiç kıpırdamadınız, işim kolaylaştı.”

Tahir gözlerini tavana dikti. İçinden, ula madem kolaylaştı, bitirsene da, diye söylendi bu kez ama bir doktora karşı kaba davranmak istemiyordu.

Nihayet dikiş bittiğinde,” İlaç yazmam gerek,” dedi Doktor Hülya. “Benim odaya geçelim.” Yine güldü. “Hemen yan tarafta.”

Tahir ilaca gerek olmadığını söyleyerek odadan çıktığında bir sürprizle karşılaştı. Doktor Hülya’nın odasının önünde tanıdık, başka bir kadın vardı. Uzun boylu, bakımlı ve yine sarışın bir kadın…

Fulya, görmeyi beklemediği manzara karşısında gülümseyerek şaşkınlığını dile getirdi. “Ah, Tahir? Sen de mi buradaydın?”

Hülya daha büyük bir şaşkınlık yaşadı. “Tahir mi?”

Fulya, imayla Hülya’nın gözlerine baktı ve bir şeyler anlatmak istermiş gibi başını salladı. “Evet, Yüzbaşı Tahir olur kendisi. Hani sana bir ara bahsetmiştim ya… Geçen sene Kurban Bayramında yolda kaldığımda beni arabasına alıp Mizgaliye kadar bırakan centilmen asker…”

Lapa lapa karın Çamlıyayla sokaklarını süslediği o kış, Fulya Öğretmen ilçeye inmişti. Sonrasında Çamlıyayla’ya taşınan bir öğrencisini ziyaret etmek için köye uğramış ama aracı kara saplanıp kaldığı için geri dönüş yolunda tıkanmıştı. O sırada ailesini ziyaret eden Tahir, öğretmenin çaresiz kaldığını fark ederek zorlu hava şartlarına uygun olan arabasıyla kendisini evinin önüne kadar bırakmıştı. Fulya, Tahir’in gerek olmadığını söylemesine rağmen bir teşekkür kahvesi ısmarlamak için telefon numarasını almıştı ama o buluşma hiçbir zaman gerçekleşmemişti.

Hülya afalladı. “Ö-öyle mi? Memnun oldum.”

“Hülya da benim kız kardeşim,” diye tanıttı Fulya.

Tahir başını hafifçe salladı. “Memnun oldum, Hülya Hanım.”

Fulya, Tahir’in göğsündeki bandajı fark ettiğinde bu defa kaşlarını çattı. “Ah, iyi misin? Bir şeyin yok ya?”

“Önemsiz,” dedi Tahir. “Bu arada kusura bakma, seni Alacahanlar konağında gördüğümde selam veremedim. Acilen gitmem gerekiyordu.” Fulya, onu görmüşken gecikmiş kahve buluşmasını hatırlatmak istedi. Dudaklarını tam da bu amaçla açmıştı ki… “Şimdi de öyle. Gitmem gerekiyor,” dedi Tahir.

Ardından Hülya’yı selamladı. “Dikiş için teşekkür ederim. Hayırlı günler.”

Yüzbaşı, kendisine hayranlıkla bakan iki kadını arkasında bırakıp uzaklaştı. Aracına binip yola koyulduğunda telefonu çaldı. Arayan Arslandı. “Devrem,” diye açtı telefonu. “Selamın aleyküm.”

“Ve aleyküm selam, dervem.”

“Güzel haberi veriyor musun?”

Arslan’ın cevap vermeden önce homurdandı. “Nerde? Açmıyor telefonu. Biliyorsun ya inadını.”

Tahir, bilmez miyim, diye geçirdi içinden . “Ne yapmayı düşünüyorsun?”

“Vazgeçmeyeceğim,” dedi Arslan. “Uyuyamıyorum lan. Rüyalarıma giriyor cadı.”

“Girmesin mi lan?” diye çattı kaşlarını Tahir. “İyi yapıyor. Süründürsün seni. Arkasındayım.”

“Lan!” diye patladı Arslan. “Sen kimin tarafındasın oğlum?”

Tahir direksiyonu tam manevra kırdığında dikiz aynasına bakıp sırıttı. Sonra bu yaptığına anlam veremedi. Son zamanlar kendini olur olmaz gülümserken buluyordu. “Taraf mı var devrem? Kardeşsiniz siz.”

“Kardeşiz de. Olmasaydı böyle be Tahirim. Neyse, bulacağım bir çözümünü. Sen söyle bakalım, var mı bizim Barbienin etrafında dolanan bir it?”

Tahir kalakaldı. Hatta Arslan, Melek’in ağabeyi olarak hemen yan koltuğa oturmuş da sorguluyormuş gibi direksiyon başındaki duruşunu dikleştirdi. Ben dolanıyorum, hem tam da söylediğin gibi it gibi dolanıyorum elimde olmadan, diyemedi. Gençken konuşmak daha kolaydı. Elbet şimdi de saklayacak değildi ama az bir zamanı vardı. “Yok, görmedim. Neden sordun?”

“İyi, görürsen icabına bak hödüğün. Öyle sağlam içinden geç ki bir daha sokağına uğrayamasın.”

Tahir, direksiyonu daha sıkı kavrayıp dağ yoluna girdi. “Emredersin. Ne diyeceğim? Düşürsene yolunu bu taraflara.”

“Düşüreceğim de…” Arslan’ın sesinden sıkıntı damlıyordu. “Nasıl bir halt yediğimi bir bilsen… Yedi ceddime söversin?”

“Anlat.”

“Telefonda olmaz.” Durdu, düşündü. “Yine bir rakı masasında.”

“Anlaşıldı,” dedi Tahir. Dudakları yine kıvrıldı. Daha hafif, daha derin… “Belki o rakı masasında benim de yüzyüze söyleyecek bir şeylerim olur.”

Arslan keyifsizce gülümsedi. “Söyleyeceğin ne bilmem ama sanmıyorum benimkinden daha facia olsun.”

“Olmuyor böyle, merakta bırakıyorsun paşa. Ucundan bir başlık at da öyle git.”

“Tamam. Hafif tarafından atayım bir başlık,” dedi Arslan. “Ama küfretmeyeceksin.”

“Anlaşıldı.”

Kısa bir sessizlikten sonra Arslan boğazını temizleyip pat diye söyledi. “Kız kaçırdım.”

“Sana bu kararı aldıran beynini, gereken cesareti veren damarını sikeyim Arslan.”

*

“Banaaa kaderimin bir oyunu mu buuuu? Aldı sevdiğimi verdi Güldaneyii?”

Böğüre böğüre şarkı çığırırken çömelmiş idim evin kapısının önüne. Kucağımda gariban köpek yavrusu Dino, yanımda favori keçim Yaren, ikisi de bana bakıyordu sanki derdimi anlıyorlarmış gibi… Yavru köpüşümün gözleri hüzünlüydü, keçi Yaren ise ağzında sakız var gibi geviş getirip duruyordu ama gözlerinden anlıyordum, o da bana yanıyordu.

Son birkaç saattir aralıksız akan gözyaşlarımı mendile değil de doğrudan kazağımın koluna siliyordum. Daha doğrusu Nurcan Ablanın kazağının koluna… Dertten kederden hâlâ üzerimi değiştirebilmiş değildim çünkü. Üstelik bu defaki öyle bir dertti ki şimdiye kadar başıma gelen her bir şeyi mumla aratıyordu.

Şehriye adı tüm hastaneye anons edilirken bile daha az acı çekmiştim.

Ağlarken bir yandan da egeli oluşumun hakkını vererek söyleniyordum. “Yüzüm gülmedi gari bu ahir dünyaaa….”

“Haksız mıyım Yaren? Sen söyle bir tanem.”

Vallahi başını salladı, çenesindeki sakalı bir sağa bir sola titredi.

Bir de Dino’ya baktım. “Gördün değil mi annenin başına neler geldi minik kuşum?”

O da sanki her şeyi biliyormuş gibi patisini koydu üstüme, sonra elimi yaladı.

“Ah ah… İyi ki anlıyorsunuz beni dostlarım. Çünkü başka kimseye anlatamazdım bunu. Bu sırla şişer şişer patlardım vallahi.”

Elimi uzatıp Yaren’in beyaz tüylerini sevdim. “Kimseyi söyleme tamam mı aşkom? Senden biraz dedikoducu vibe’ı alıyorum. Küserim bak.” Dino’nun başını öptüm. “Köpüş kardeşin gibi sessiz ve uslu ol.”

Aklıma gelen yeni bir detayla Dino’ya sıkıca sarıldım. “Şimdi sen arada bir babacığına gideceksin değil mi? Onun peşinden dolaşacaksın, onun elinin altında olacaksın. Kim bilir, belki öper bile seni. Hatta… Koynuna alır, uyursunuz mis gibi. Ne kadar şanslı olduğunun farkında mısın Dinoşum. Çünkü ben… ben artık bunları yapamam. Soluduğu havayı solumak bile haram bana…”

Keçi ve köpek dostlarımla hasbihal ederken Sıla çıkageldi. Benim aksime yüzünden güller açıyor, alnından neon harflerle mutluluktan geberiyorum, yazıyordu adeta. Beni öyle perişan halde görünce üzüldü ama aşkılatellam.

“Ne oldu sana Melek!” diyerek gelip yanıma çöktü. Ayağı daha iyiydi, artık hafif hafif üzerine basmaya başlamıştı bile.

Ama benim kalbim, bin ayrı yerinden kırılmıştı…

Birinin bana, “Ne oldu sana balım, ne oldu güzel gözlüm!” diye sormasını bekliyormuşum gibi hıçkıra hıçkıra, “Yaa Sılooooş!” diye iyice yükseldim. Başımı da omzuna gömdüm. “Sormasan olmaz mı? Ben böyle ağlasam, sen de teselli etsen sadece, hı?”

Sıla dudaklarını birbirine bastırdı. Ne yapacağını düşündü sanırım. Sonra bir şey bulmuş olacak ki yavaşça yaklaştı ve, “Seni alışverişe götürmemi ister misin?” diye sordu. “Hem de alışveriş merkezine.”

Gözlerimdeki çeşmeleri bir an için kapatıp Sıla’ya baktım. Benim şu an canımın hiçbir şey istememesi gerekiyordu, değil mi? Ama istedi. Alışveriş, dedi ya hu! Reddedeni Allah çarpar vallahi.

“Eee…” Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. “Madem ısrar ediyorsun. Gidelim o zaman.”

Hızlıca üzerimi değiştirdim. Saçlarımı topladım. Sonra atladık Sıla’nın tofaşa… Üstelik bu defa şikâyet de etmedim. Ruh halime en uygun araç buydu. Hatta arkasına, yolların hastasıyım, çilenin ustasıyım, yazsam tam olabilirdi.

İlçedeki küçük alışveriş merkezinden içeri girince gözüm dönmüş gibi pembe olan ne varsa üstüne atladım. Çorap, toka, kupa, defter, hatta pembe bir su aygırı biblosu bile buldum. Beş kuruşum olmadığı için sağ olsun Sıloşum ödedi hepsini. Borç, diye almıştım elbette. Döner dönmez ödeyecektim.

Kurban olduğum Allahım, dertlerimin derya olduğunu yetmezmiş gibi bir de çulsuz bırakmıştı beni.

Hayır, madem yanıp kavrulacağım, bari babamın yatında güneşlenirken yansaydım. Bronzlaşırken içim acısaydı mesela. Akşam yemeğini Milano’da yerken, garsonun getirdiği beş çeşit makarnadan hangisini seçeceğime karar veremeyip gözlüğümün altından göz yaşlarımı silseydim. Veya Eyfel Kulesi’nin dibinde, arkadaşlar, hadi gel fotoğraf çekilelim(!) diye bağırırken yüzümü buruştursaydım. Yok ben odada kalayım, deyip Paris manzarasına karşı depresyonumla baş başa kalsaydım. Canım yanacaksa, hindistan cevizinin içinden pipetle suyumu içerken yansaydı. Şezlongda muzlu milkshake içerken burnumu çekseydim.

Kasadaki kız bana baktı. Abla, sen hayırdır, Barbie evi mi kuruyon(?) diyecek oldu ama diyemedi. Zaten hâlâ ağlaya ağlaya poşet dolduruyordum. Gözyaşlarım poşetin içine damlıyor, pembiş cicilerimi kutsal su misali ıslatıyordu resmen.

En son yemek katına çıktık. Garson ne içmek istediğimi sorduğunda özlemle,“Macha latte!” dedim. Buraya geldiğimden beri içmemiştim ne de olsa. Şiş gözlerim, domates gibi kızarmış burnumda kahvemden yudum yudum içiyordum ki uzun boylu, sarışın, atletik bir adamın yanımıza doğru yürümeye başladığını fark etti.

Sıla da fark etti tabii, fark edilmeyecek gibi değildi zira. Dirseğiyle dürttü. “Melek, şu yakışıklı adam bize doğru mu geliyor yoksa ben yanlış mı görüyorum? Umarım hayatımın aşkıyla yeni bir sayfa açtığımda evren bana böyle bir oyun oynamıyordur.”

Gelenin kim olduğunu anladığımda, “Oynamıyor,” dedim. “O sana bakmaz.”

Sıla ne söylediğimi anlamaya çalışırken Tolga Can masamıza geldi. Ben olduğumdan emin olduğunda, tüm o taş ve erkeksi görüntüsünü hiçe sayarak, “Meloş!” dedi neşeyle. “Kız Allah seni ne etmesin! Vallahi sensin ayol!”

Tolga Can üniversiteden arkadaşımdı. Gören her kızın içinin gittiği, yolda yürürken bakanın bir daha baktığı ama konuştuğu anda hayallerin üzerine turşu suyu döken bir şahsiyetti kendisi. Severdim. Zira neşe kelimesinin vücut bulmuş haliydi. Dünyanın en morali bozuk insanı yanında olsun, güldürmenin bir yolunu bulurdu. Üstelik bunca zaman görüşmemiş olmamıza rağmen gülüşü, bakışı ve cilvesi hâlâ aynıydı. Sadece eskiden daha renkli, daha süslü şeyler giyerdi. Şimdi oldukça feminen görünüyordu.

“Benim Tolgiş,” dedim yerimden kalkıp ona kocaman sarılırken. Geçmişten birini görmek iyi gelmişti. “Tanıştırayım, arkadaşım Sıla.”

Sıla kuşum hâlâ ağzını kapatabilmiş değildi. Zoraki çocuğun elini sıkıp, “Merhaba,” dedi. “Oturmaz mısınız?”

Tolga Can çoktan kurulmuştu masamızdaki boş sandalyeye. “Ay oturmaz mıyım kız? Ne kadar zaman sonra Meloşumu görmüşüm…”

“Ama arkadaşlarınız?” dedi Sıla kalktığı masadaki insanları göstererek.

Tolga Can elini savurdu. “Ay işine baksın o sefiller. Sıkılmıştım zaten.” Elini kaldırıp, “Garsoncuğum,” diye bağırıp diğer masalardan onu dikizleyen kızların gözlerinin dolmasına sebep oldu. “Bana bir vayt çoklat moka getir, hadi şekerim.” Dizime vurdu hemen sonrasında. “Kız Meloş, nerelerdesin sen bakayım? Epeydir yoksun ortalıkta.”

“Buralardayım,” dedim ellerimi iki yana açarak. “Gönüllü öğretmenlik yapıyorum ama az bir zamanım kaldı. Yakında döneceğim. Sen?”

“Sen ve öğretmenlik?” diye sordu inanamayarak. Sonra beni tepeden tırnağa süzdü. Bakımlı parmaklarını göğsüne yasladığında suratına bir acıma ifadesi oturttu . “Ay, ne hale gelmişsin annem sen!”

Dudak büktüğümde içi gitti çocuğun. Anladı dertli olduğumu… “Ay! Büzme o dudağını yolarım vallahi. Tolgişin yanından üzülmek yok, unuttun mu? Hem bak, yakınlardaki bir okula tayin edildim. Artık buralardayım yani. Seninle Trabzon gecelerine akmamız yok mu?”

Biz akıyoruz canım o gecelere… Yeri geliyor Deli Memiş tarafından kovalanıyoruz, yeri geliyor biz onu kovalıyoruz; sonra başka bir yeri geliyor, karşı köylerde domates yağmuruna tutuluyoruz, Jandarmaya şikayet edilip karakollara akıyoruz falan… Değil mi Meloş?

Anlatmaya halim olmadığı için ben bir şeyler sordum. Başladı buraya geldiğinden beri başına gelenleri anlatmaya… Meğer bu sadeliğinin sebebi artık öğretmen olmasıymış.

Ama hâlâ fazlasıyla neşeliydi! Ellerini sürekli hareket ettiriyor, bazen kolunu bana değdiriyor, bazen Sıla’ya göz kırpar gibi bakıyordu. Öyle şen kahkahalar atıyordu ki duyan kendini tutamayıp onunla birlikte gülüyordu.

Sıla bir ara bana eğilip, “Ay Meloş! Ne tatlı çocuk bu…” dedi. Ki Sıla azıcık soğuk nevaledir. Öyle kolay kolay herkesi sevmez.

Biz kahveleri bitirdik, Tolga Can hiç susmadı. Havadan sudan, yeni evinden, okuldan, öğrencilerinden anlattı da anlattı. Her anlattığında bir elini havaya kaldırıyor, bir yana doğru yatıyor, sesi inişli çıkışlı; rengarenk bir tiyatro sahnesi gibiydi.

“Ayyy kızlar!” dedi hemen yanımızdan geçen çocuğu boylu boyunca süzerek. “Allah neler yaratıyor görüyor musunuz? Bunları da götürenler hep o çiroz, memesiz karılar,” deyince bir üzerime alındım ama derdim büyük olduğundan çok da takılmadım. “Ay ama bu ara benim favorim üniformalılar. Ne güzel salınıyorlar öyle yeşil yeşil…Hey maşallah hey. İnsanın içi gidiyor. Gözlerimi alamıyorum vallahi. Gerçi daha kriterlerime uygun bir afetle karşılaşmadım ama karşılaşırsam… lama gibi yapışırım, asla kaçırmam.”

Üniforma deyince Sıla ile birbirimize baktık. Gözleriyle, onu Serhan’dan uzak tutmamız gerektiğini söyledi resmen. Eh, sevgilisini Tolga Can’dan kıskanmak istemiyordu haklı olarak.

Tolga Can’ın da maşallahı vardı; o keskin mavi gözler, o çarpıcı çene hattı, sarı kirli sakalları, gergin kaşları… Bildiğimiz erkek güzeliydi. Bir doksana yakın boyu ve geniş omuzlarıyla okulda da çok popülerdi ama o her zaman bizimle takılmayı severdi. Mezuniyetten sonra yurt dışına gitmesiyle yollarımız ayrılsa da şimdi burada, aynı samimiyeti yakaladığımızı görmek güzeldi.

En son ayrılırken telefon numaralarımızı aldık. Eve döndüğümüzde uykusuzluktan bayılmak üzereydim. Ağlayacak halim dahi kalmamıştı. Ben de geriye kalan gözyaşlarımı yarına saklayarak yatağa girmiştim ki Sıla heyecanla odama girdi.

“Melek!” dedi gözlerinde ışıklar yanıp sönerken. “Serhan geldi. Görmek istemiş beni.”

Yatakta cenin pozisyonu alıp yastığıma sarıldım. “Ne güzel. Benden de selam söyle.”

“Gelip kendin söyle,” dediğinde dilinin altında bir şeyler olduğunu anladım. “Tahir de yanında, o da senin görmek istiyor.”

Heyecanla yatakta doğruldum ama… gidemezdim. Beni aramış mıydı? Bilmiyordum çünkü telefonumun şarjı bir süre önce bitmişti. İçimden şarj etmek gelmemişti. Aramasından korkmuştum. Aramasından ve açamamaktan… Şimdi ise doğru olan gitmememdi. Onu görmek için içim gidiyordu ama Güldane Hanımın yaptığı o konuşmadan, söylediği onca şeyden sonra olmazdı. Doğru olan bundan sonra gözüne görünmemekti. Belki ben de onu görmezsem…unutabilirdim.

“Sıla,” dedim yeniden yatağa gömülürken. “Senden bir şey rica edeceğim. Lütfen ona uyuduğumu söyler misin?”

Kaşları çatıldı. “Ama ne-”

“Nedenini sorma, olur mu?”

Hiçbir şey anlamamıştı. Merak ettiğini biliyordum. Israr etmiyordu ama artık ona bir şeyler anlatmamı istiyordu. Şaşkın ve bir o kadar da üzgün gözlerle bakarken başını salladı. “Umarım bir gün anlatırsın, Melek. O gün geldiğinde seni can kulağıyla dinleyeceğim. Söz veriyorum.”

Sıla dışarı çıktığında dayanamadım. Onu uzaktan da olsa görmek istedim. Çünkü bir daha ne zaman göreceğimi bilmiyordum. Belki de hiç… Geldiği zamanlarda yanına gitmeyince, telefonlarını açmayınca bir süre sonra vazgeçecekti. Karşısında kapı duvar bulduğunda yorulacaktı. Bir zaman sonra artık o da beni görmek istemeyecekti. Ve biz… hiç başlamadan bitecektik.

Bunun ağırlığıyla cama yaklaştım. Perdeyi açmadan bahçe kapısındaki askeri araca baktım. Şöför koltuğundaydı. Sıla ona bir şeyler söylediğinde bir süre bekledi. Sonra… yavaşça başını salladı. Bir sigara yaktı. Ve ben, içindeki hayal kırıklığını içimde hissettim.

Ertesi gün yine geldiler. Bu defa telefonum açıktı. Veli grubuna ödevleri atmak için açmıştım ve Tahir, gelmeden önce aramıştı. Açamamıştım. Sıla haberi verdiğinde bu defa da misafirim olduğunu ve vaktim olmadığını söylemesini istedim. Onaylamıyordu ama arkadaşımdı. Üzgün olduğumu görüyordu ve beni daha fazla üzmemek için dediğimi yapıyordu. Tek başına dışarı çıktı, döndüğünde ise daha çok kalbimi sızlatacak bir haber getirdi.

Kapsamlı bir göreve çıkıyorlarmış. En az üç gün süreceğini söyledi Sıla. Dayanamadım, sordum. “Misafirim olduğunu söylediğinde ne söyledi? Kim olduğunu sordu mu?”

“Hayır,” dedi. “Sadece senin nasıl olduğunu sordu.”

Ve bu, o gece hiç uyumadan sabaha kadar ağlamama yetti. Üstelik Tahir her aradığında, gözyaşlarım şiddetlenerek…

*

Son dersin teneffüsünde okulun arkasında gariban gariban yürüyordum. Son bir haftadır olduğu gibi… Kafamı meşgul etsin diye elimde gezdirdiğim kitabın bir cümlesini bile okuyamamıştım. Kitapla öylece bakışıyorduk ama aramızdaki iletişim sıfırdı. Dile gelse benden sıkıldığını bile söyleyebilirdi. Beynim zaten bir arabesk şarkıyı bitiriyor, bir diğerine geçiyordu. Mutluluk desen; pılısını pırtısını toplayıp, gitmeden önce de Deli Memiş gibi nanik yapmıştı. Son bir haftadır makyaj bile yapmamıştım. Fön makinesi bana küsmüş, ojelerim yüzüme bile bakmıyordu O kadar vahimdi durum.

Daha beteri… Bir haftadır Tahir’i göremiyordum.

Beni aramaktan vazgeçmemişti. Her akşam aynı saatlerde aramıştı, muhtemelen dağda ancak fırsat bulabilmişti. Bir de farklı zamanlarda attığı mesajlar vardı, dönüp dönüp okudukça yüreğimi dağlayan…

Melek, iyi misin?

Neden telefonlarımı açmıyorsun?

Seni kıracak bir şey mi yaptım?

Telefonu kırmama… gerisi yoktu.

Mesaj silindi.

Ve son mesajı;

Tamam, açma. Ama bil ki sorun her neyse öğrenip çözeceğim. Sen değil, ben çözeceğim. Canını sıkan, içini kemiren, gönlünü daraltan ne varsa ortadan kaldırmak bana düşer. Ayağına taş değse, o taşı yolundan çekmek benim görevim. Görüşmek üzere, öğretmen hanım.

Son mesajı göndereli üç gün oluyordu. Üç gündür ses soluk yoktu. Sıla’ya soruyordum arada, Serhan’la konuşuyor musunuz, nasılmış, diye. Aklım sıra ondan haber alıyordum. Serhan iyiyse Tahir de iyidir, diye düşünüyordum. Kendimi avutuyordum.

Okuldan arta kalan zamanlarda elimde telefonla ondan gelecek aramayı, mesajı bekleyip duruyordum. Sanki geri dönecekmişim gibi… Ama ne telefonlarını açabiliyordum ne de mesajlarına geri dönüyordum. Hatta adını bile içimden geçirmemeye çalışmıştım ama işte… beynim kalbimle iş birliği yapmıyordu. Kendi içimde gülümsemek ve ağlamak arasında gidip geliyordum. Düşünmemeye çalışıyordum ama kalbim, aklım, nefesim hep onun adını fısıldıyordu.

Derin bir geçirip, “Bir arabesk daha patlatayım bari. Son ki üç dört,” dedim ağlamaklı, başımı göğe kaldırarak. “Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü… O günki gördüm seni, yaktın ah Güldane beniii.”

Ay ne Güldane’si ya? Güldane nerden çıktı? Kadın üzerime kara bulut gibi toplanmıştı resmen, bir yere gitmiyordu. Bari burda rahat bıraksan, ha Güldane Hanım? Zaten senin yüzünden aşk acısı çekiyorum, bari aşk acımı çekmem izin ver!

Göğsümü sıkkın bir nefesle şişirdim. Bu acıyı çekmemin sebebi o değildi ki. O gerçekleri söylemişti. Göremediklerimi sorgulatmıştı bana. Çocuğunu düşünen bir anneydi neticede ve ben… Fena halde sabıkalıydım.

Yürümeyi bırakıp derin bir nefes aldım. “Sakin ol Meloş, şurada gitmene kaç gün kaldı ki kelebeğim? İki alışverişe çıkar, jel tırnaklarımızı yeniler, beki biraz da saçlarımızı kestirir unuturuz onu,” diye kendimi kandırmaya çalışıyordum ki ikinci Temel’in nefes nefese koştuğunu gördüm.

“Öğretmenum! Öğretmenum!”

O kadar heyecanlı bir çocuktu ki ancak bana çarparak durabildi. Dengesini sağlaması için omuzlarından tutup, “Çocuğum,” dedim. “Üçüncü dünya savaşı falan çıkmadı, değil mi?”

“Çıkmadi öğretmenum.”

“Dördüncü Temel ile ikinci Fadime için de kavga etmedin?”

Omuz silkti. “Ne edeceğum o kot kafaliylen? İkinci Fadime baa yanıktur zaten,” dedi böbürlenerek.

“Ee o zaman bu heyecanının sebebini öğrenebilir miyim?”

Başını salladı. “Öğrenebilirsinuz.”

Kaşımı kaldırdım. O da kaldırdı. Sorarcasına baktım, o da baktı. Eee, dedim. O da dedi.

Derin bir nefes alıp, “Çitlenbiğim,” dedim sakinlikle. “Söylesene artık, neden heyecanla geldin?”

Bir dakika önce bunu konuşmamışız gibi, “Haaaa,” dedi. “Oni deysinuz. Okula bir asker geldi da. Sizi sordi. Onu haber etmeye gelmiştum.”

Gözlerim açıldı. Muhtemelen etrafta bizi koruyan askerlerden biriydi gelen ama yine de sordum. “Nasıl biriydi gelen?”

Kolunu kaldırabildiği kadar kaldırıp, “Na bu kadar uzundu öğretmenum,” dedi. “Kafasıni zor gördüm yeminlen.”

Varan bir. “Ya başka?”

“Başka…” Elini çenesine götürüp düşündü. “Sert bakaydi.”

Varan iki. “Başka?”

“Sesi de sertti öğretmenum. Öğretmeninuz nereyedur, diye sorana kadar kulaklarımdan tutup tavana asacak sandum.”

O tavana asmak için kulak tercih etmez, Bekir’e savurduğu tehditlerden biliyorum ama sen bilme Temel’ciğim.

“Başka ne söyleyebilirsin o asker hakkında?” diye sordum korkuyla.

“Aklıma gelmeyi.”

“Tüh…”

“Ama adını söyleyebilirum?”

Gözlerimi kapattım, açtım. “Hayatım, madem adını biliyorsun, neden baştan söylemiyorsun?”

Sırıttı. “Sormadınuz ki.”

Eğilip ışıl ışıl parlayan gözlerine baktım ve,” Temel,” dedim. “O asker şimdi nerede?”

Öyle bir yere baktı ki, tamam, dedim. Allah belamı verdi. Allah ciddi anlamda belamı verdi.

Çünkü ikinci Temel’in bakışları olmaması gereken bir yerdeydi. Hemen arkamdaydı.

Gözlerimi kapatıp yutkundum. Şimdi, tam olarak şu anda buradan ışınlanmamın, yer yarılıp içine girmemin, buharlaşıp oksijen molekülüne karışmamın bir yolu var mıydı? Olsundu.

Derken yüce Rabbim duamı duymuş olacak ki bir asker çıkageldi. Elinde bir telefon vardı ve adımları hızlıydı. “Komutanım,” dedi benim henüz bakmaya cesaret edemediğim noktaya odaklanarak. “Binbaşı telefonda. Size ulaşamamış.”

Tahir’in kolu sol yanımdan o askere uzandığında sadece elini görmek bile kalbimde üzgün bir kıpırtı yarattı.

Nefesini tut Meloş! Bir de kokusunu alırsak bittik aşkom.

Bu arada beynim nihayet bir işe yaradı ve fırsat bu fırsat(!) alarmını yaktı. Şimdi kaçtın kaçtın… Sonra zor. Sonra çok zor!

Doğru! Tahir telefonu aldı ve bir şeyler anlatan ama benim durum itibariyle bir kelimesini bile idrak etmediğim askerini dinlemeye başladı. Ben de ne yaptım? Tabii ki paldır küldür oradan sıvıştım. Dönüp bir kez bile yüzüne bakmadan hem de!

Koştum, koştum, kalbim boğazıma dayanmış, soluğum kesilmişti ama sonunda kendimi okulun içine atabilmiştim. Hemen sınıfa daldım. Keşke birkaç sınıf daha olsaydı ama küçücük köy okuluydu işte, yoktu. Hemen gözüme bir masa kestirip kitapları üstüne bıraktım ve altına öyle bir hızla girdim ki sanki hayatım boyunca bunun antremanını yapmıştım. Dizlerim ağzıma, saçlarım tahta bacaklarına takılmıştı ama olsundu.

Okulun etrafında bulamazsa gider herhalde, diye düşünürken tabii ki kaderin cilvesi devreye girdi; girmez olasıca! Kapı gıcırdadı ve içeri ağır adımlarla biri girdi. Ayakkabının tok sesinden anladım, bu yürüyüş sıradan bir vatandaşa ait olamazdı; ya bir ayıya aitti ya da Tahir’e. Yemin ederim ki ilk seçeneği tercih ederdim.

Gözlerim fal taşı gibi açıldığında sıranın aralığından baktım. Vallahi Tahir! Hem de tüm ciddiyetiyle sınıfta volta atıyordu! Kalbim durur mu? Öyle hızlı atmaya başladı ki sanki davul zurna eşliğinde horon tepecekti mübarek. O sırada içimden deli deli ihtimaller geçiyordu.

“Ya şimdi hapşursam? Ya bacağım uyuştuğu için istemsizce, ah! diye böğürürsem? Ya masa kırılıverirse? Ya deprem olursa! Allah’ım, şimdilik sabitle bu masayı!

Neyse, çok şükür, Tahir bir süre sonra çıktı. Ben de derin bir nefes aldım. “Tamam,” dedim kendi kendime. “Geçmiş olsun Meloşum, kurtuldun. Artık rahatla.”

Masanın altından sürünerek çıktım, pantolonumun dizleri toz içinde kalmıştı. Saçım başım ise daracık yere sürtündüğü için darmadağındı. Şikâyet edecek değildim. Kurtulmuştum neticede.

“Şanslısın kızım. Şimdi okulun arkasına geç, biraz hava al. Ayakkabılarını çıkarıp toprağa falan bas. Bu adrenalini ancak atarsın üzerinden.”

Okulun arkasına doğru yürürken resmen zafer marşı çalıyordu içimde. Hani filmlerde kahramanlar savaştan dönerken marş çalar ya… öyle bir gururla çıkış yaptım. Soğuk hava yeniden yüzüme çarptığında tam, oh(!) diyecektim ki… Demedim. Diyemedim.

Zira beni okulun arkasına ulaştıracak o kıvrımı döndüğüm an biriyle burun buruna geldim. Daha doğrusu burun göğüse. O biri… Tahir’di.

Birden karşıma o koca cüssesiyle çıkmıştı. Hem de ne çıkmak…Tek başına koca bir ordu gibi indi okulun arkasına. Ve yine jilet gibi, yine çok yakışıklı insafsız… Hatta görmeyeli daha mı irileşmiş ne?

“Gi-gi-gitmemiş miydin sen?” diye miyavladım. Eğildim, büküldüm. Üniformasının düğmeleri bile benden daha dik duruyordu.

Kirpiklerinin altından sert sert bana bakarken, “Gitmişe mi benziyorum?” diye sordu.

“Hıı… Beni gördün mü? Yani, yaklaşık otuz saniye önce.”

“Sence?”

Gerginlikten mi yoksa utançtan mı ölsem karar veremedim. “Nasıl anladın?”

İfadesizce bana bakmaya devam etti. “Neyi? Masanın altına nasıl sığabildiğini mi?”

Başımı eğerken tuttuğum kitaplara baktı. “Senden başka kimse saklanacağı yere eşyasını bırakmayı akıl edemezdi.”

Haklıydı. Yemin ederim ki haklıydı. Böyle bir hıyarlığı bir kardeşim Hıyar Can yapardı, iki de ben. Utançtan elimdeki kitap neredeyse yere düşecekti ama toparlanıp bir şeyler söylemem gerekiyordu. “Tahir… sen burada ne arıyorsun?”

Acelesi varmış gibi adımlarını benden yana attı ve gelip tam karşımda durdu.

Ayy… Bakma Meloş bakma annem.

Dimdirekt, “Beni neden aramadın?” diye sordu.

Ve gözlerini üzerime dikmişti. Kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne diyeceğim? Mantıklı bir şey söylemem gerekiyordu..

“Papatya falında açma çıktı.”

Kaşlarını çattığında fark ettim ki alnı terliydi. Botları da çamur içindeydi. Zaten telsizini elinde tutuyordu. Belli ki acelesi vardı. “Şimdi doğruyu söyle.”

“Allah çarpsın.”

Bari Allah’ı karıştırma Meloş! Çarpılıp Firdevs Yöreoğlu gibi kalacağız şimdi!

Gözlerini kapatıp ciğerlerini sabırsız bir nefesle doldurdu. “Melek,” dedi, sabır taşını çatlatacak bir sesle. “Tatbikatı yarım bırakıp geldim. Açım, uykusuzum, yorgunum, sinirliyim.” Gözlerini açtığında bir adım daha attı. Kaçmak için geri çekildiğimde sırtım okul duvarına yaslandı. Kaçacak yerim kalmamıştı. “Yerinde olsam beni sinirlendirmek istemem. Hadi söyle güzelim, neden telefonu açmadın?”

Hı? Ne? Nasıl? Güzelim mi? Ben mi?

Ayaklarımızın altında yer olması lazımdı Meloş, kayboldu galiba, sen gördün mü?

Resmen tek sözüyle nefesimi kestiğinde iç ses dış hepsi birbirine karıştı. Öyle bön bön yüzüne bakıp, “Baa mı dedun oni?” diye sordum.

O sinirli ifadesini parçalara ayıran hayranlık duyulası gülüşüydü. “He,” dedi. “Saa dedum oni.”

Sakin olmalıydım. Sakin olup mantıklı düşünmeliydim. Kendimi, bu kısmı atlatırsam gerinin kolay olacağına inandırarak derin bir nefes aldım.

Güzelim falan demedi, hayaldi o.

“Tahir…” dedim yutkunmak isteyen boğazımı son anda dizginleyerek. “Ben… şey… yoğundum.”

“Bir hafta boyunca mı?”

“Evet… okul işleri.”

“Bir hafta boyunca mı?”

Başımı salladım. “Evet, okul işleri vardı.”

“Okul işleri…” Tekrar etti. Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi. “Doğruyu söylemiyorsun?”

Göğsüme bastırdığım kitaptan güç aldım. Sanki sayfalarının arasında saklanabilirmişim gibi… İçimde acıyan o yeri görmezden gelmeye çalışarak, “Neden yalan söyleyecekmişim?” diye sordum. “Kuruntu yapıyorsun. Başka önemli…” Kuruyan dudaklarımı ıslattım, boğazıma düğümlenen yumruyu yutkunmaya çalıştım. Bakışlarımı bir kez daha kaçırdım. “Başka önemli işlerim vardı.”

Bir adım, tek bir adım daha attığında üniformasının kumaşını bedenimde hissetim. Kaçabileceğim tüm alanları varlığıyla işgal ederken, “Günlerdir,” dedi, gözlerimin içine bakıp sesini alçaltarak. “Günlerdir meraktan kafayı sıyırırken sen bir mesaj bile atamadığını mı söylüyorsun?”

Bakışlarını taşıyamadım, gözlerimi esir almak istedi. Dudaklarım istemsizce titredi, hayatımda ilk kez kendime hakim olmak bu kadar zordu. “Tahir, neden bu kadar ısrar ediyorsun?” diye sordum fısıltı halinde çıkan sesimle.

Keşke… keşke çaresizliğimi görüp geri çekilebilseydi. Belki o zaman kalbim biraz olsun rahat ederdi. Ama hayır, karşımdaki asi bakışlar için geri çekilmek yoktu. Bu, onun doğasına aykırıydı.

Başını eğdiğinde, iki parmağıyla çenemden yakaladı ve kaçmak isteyen bakışlarımı tam da rütbesine yakışır bir şekilde yakaladı. Tutsak gibi hissettim; hapsedildiğim yer onun gözleriydi. Yüzlerimiz arasındaki mesafe, ağzımızdan çıkan nefesin beyaz buharını birbirine karıştıracak kadar yakınken, “Çünkü özledim,” dedi tereddütsüzce. “Var midur ötesi?”

Kalbimin yerinden söküldüğünü hissettim. Son iki saniye zihnimde tekrar, tekrar ve tekrar dönüp dururken sersemleşti. Sustum. Gözlerimin dolmasına engel olamadım. Yıllardır dökmediğim gözyaşlarını buraya geldim geleli fazlasıyla dökmüştüm. Çamlıyayla’nın da suçu yoktu. Suç ona deli divane aşık olan bendeydi.

Ve bu defa da beynimi Ferdi Baba feryat figan ele geçirdi; Ben de özledim bende…Resmin var şu an elimde…

Allah’ım, ne olursun beynimin içindeki radyonun fişini çek!

“Be-ben gitsem…” Onu itmek istedim ama parmak uçlarım sadece üniformasının sert kumaşına takılı kaldı. İtemedim. Daha doğrusu itmek için gereken gücü uygulayamadım. Son sözleriyle yerle bir etmişti beni. “Gitsem iyi olacak.”

Yapabileceğim tek şeyi yaparak çantamı aramıza koyup onu kendimden uzak tutmaya çalıştım. O ise tek hamlede çantayı indirdi.

“Neden?” dedi, kırılmıştı sesi. “Gerçekten gitmek mi istey misun?” diye sorup beni daha da parçalayacak o detayı ekledi. “Benden.”

Başımı çevirmeye çalıştım ama çenemde duran eli izin vermedi. Hiçbir koşulda, ondan bir adım uzaklaşmamı istemiyordu. Ve yakındık, çok yakındık. Bedeninin sıcaklığını bedenimde hissedeceğim kadar, nefesimizin beyaz buharı birbirine karışacak kadar yakındık.

“Tahir, insanlar görecek.”

“Gören görsün. Her şey yeterince ortada değil midur?”

Öyleydi. Aramızdaki çekimin farkında olan artık yalnızca biz değildik ama korkuyordum işte. Biri görüp de annesine söyleyecek diye ödüm patlıyordu.

Anlamış gibi, “Derdi olan da doğrudan baa müracat etsun," dedi. Sinirlenmişti. Bana çatamadığı için şu an havada uçan sineğe bile çatabilirdi. “Konumuz bu midur!”

Kendimi tutamayıp, “Ama bu yanlış!” diye yükseldim.

“Nesi yanlış ula!” diye gürledi o da. “Günlerdir seni görmeyen adam, okulun arkasında sıkıştırmış ancak. Bunun nesi yanlış?”

Sert duruşunun altında başka bir şey vardı. Kalbinin tüm çıplaklığıyla ortada durması… Bu ilk kez oluyordu. Sanki bir şeyleri kırmış, bazı gemileri yakıp gelmişti bana.

“Tahir…” dedim kısık sesle. Kaçmaya çalıştım, yana doğru bir adım attım. Ama o da benimle birlikte kaydı. “Çekil yolumdan.”

“Hayır. Önce bana bir şey söyleyeceksin.”

“Ne?”

“Uzaklaşayım mi senden? Gitmemi istey misun? Seni bir daha aramama mı? Soyle, ağzından duyacağum."

“Ne varmış söylemekte? Tabii ki söylerim!”

“Söyle o zaman!” Bir adım geri çekildi. Kollarını birbirine kavuşturup, kaşlarını daha da çattı. “Dinleyrum.”

Hemen mahalle kadını moduma geçip elime belime yerleştirdim ve dudaklarımı araladım. Araladım. Biraz daha araladım.

Anladık Meloş, dudaklarımızı araladık. Eee sonra aşkom?

Cevap veremedim. Put gibi kaldım öyle. Yalnızca yutkundum. Dudaklarımın arasından anlamsız bir nefes çıktı. Kem küm ettim, kirpiklerimi kırpıştırdım. Dudaklarımı açıp açıp kapattım ama yine de ona, onu istemediğimi söyleyemedim.

Zamanında onu beynimi kaybetmiş gibi reddeden ben, şimdi bir git bile diyemedim.

“Akşam oldi gece olacak barbie,” dedi, alaycı sesi. “Daha konuşmayi düşünmey misun?”

Allah kahretmesin! Resmen dut yemiş bülbüle döndüm karşısında!

Hayır! İstemiyorum! Tam tersine yanında nefes almak istiyorum. Yanında gülmek, yanında ağlamak, yanında saçmalamak istiyorum…

Ama tüm bunların birini bile söyleyemiyordum işte. Gitmesini de söyleyemiyordum. Ne yapacaktım ben?

“Üf!” Oyunbozan çocuklar gibi kollarımı birbirine kavuşturup suratımı astım. “Yeşilçam mı be bu! Bir de gözlerime bakıp sevmiyorum dememi bekle de tam olsun!”

Gülmeye başladı. Hem de baya baya keyifli gülüyordu. Valla anladı mızıkçılıp yaptığımı…

Sonra başını eğdi, bakışlarımın kaçmasına izin vermedi. “Cevap veremezsin, öğretmen hanum. Verdirmem o cevabi saa.” Yerinden kıpırdadığında uzaklaşacağını düşünerek nefesimi özgür bırakmak istedim ama nefesimi kökünden kazıyacak başka bir şey yaptı. Alnını benimkine yasladı. Alnındaki ter damlacıklarını kendi tenimde hissettiğimde, “Bu defa olmaz,” dedi güçlü bir fısıltıyla. “Bu defa benden bir adım bile uzaklaşamazsın.”

Dolan gözlerimi kapattım. Görmesem de biliyordum ki yine şefkatle, merhametle bakıyordu bana. Ve eriyip kollarına akmam an meselesiydi. Ne kadar kaçarsam kaçayım, onun gözlerinde kendimi buluyordum. Ve ona öylece bakarken kalbim kaburgalarımdan çıkmaya çalışıyordu. Kollarım ona sarılmam için yalvarıyordu bana. Hatta küfrediyor bile olabilirdi!

Kokusunu almıştım çünkü; sıcacık toprak kokusunu. Üstelik bu defa o traş losyonu da yoktu. Kimbilir kaç gündür üzerine değiştirmemişti? Ve… o halde çıkmış bana gelmişti.

Sadece bu bile ona sıkıca sarılmam için bir nedendi.

Ama sonra… Güldane Teyzenin sarılmak, hakkındaki sözleri aklıma geldi. Gelmekle de kalmadı; cam kırığı gibi göğüs kafesime saplandı. O ruh acısıyla ona sarılmak için can atan kollarımı, onu itmek için kullandım. Bir adım geri attırmayı başaramasam da alnını alnımdan ayırdım.

“Yanlış anlaşıldım,” dedim tek nefeste. Benden uzak durmasını söyleyemiyor muydum? O halde ben de başka şeyler söylerdim. “Beni yanlış anladım. İstediğim bu değil.”

Yüzü, yontulmuş bir taşın yongası gibi keskinleşirken dudaklarını araladı ama cızırdayan telsizi konuşmasına izin vermedi. Ve bunu da bir fırsat olarak kullandım.

“Sen sadece ağabeyimin arkadaşısın. Hepsi bu. Her ne sandıysan-”

“Ne sandığımı düşündün?” diye böldü sözlerimi. Benim kalbimi çarptıran bu soru dudaklarından top gibi, tüfek gibi dökülmüştü. “Daha açık ol.”

Daha mı açık olayım? İki kelimeyi bir araya zor getiriyorum burada!

Neyse ki telsizi bir daha cızırdadı da homurdanarak ağzına götürdü. Ve bunu yaparken gözlerini benimkilerden ayırmadı.

“Alfa 3-” diye anons etti güçlü sesiyle. “Fırtına dinlemede.”

Anında yanıt geldi. “Komutanım- malum bölgede mevzi aldık. Emir ve görüşlerinizi bekliyoruz.”

Gitmesini gerekiyordu. Her ne olduğunu bilmiyordum ama gitmesi gerektiği açıktı. Ve fırsatı kullanarak yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Gözünün içine baka baka kaçtım.

Son dersin resim saati olması lehimeydi. Çocuklar kırmızıyla, pembeyle, turuncuyla çiçekler çizerken ben masaya başımı koymuş, hayali defterime kaderimden daha kara olan kalemimle çöp adam çiziyordum. Ama sonunda çöp adamım da çekip gitmişti. Sonra çöp kadınım ortada kalmıştı. Çöp evim yıkılmıştı. Yani… çöp gibi bir hayatım vardı.

Her şey yeterince kötü değilmiş gibi bir de eve gittiğimde Sıla da evde yoktu. Yaslayıp ağlayacağım omzunu da alıp gitmişti. Gitmeden önce de bana not bırakmıştı.

Meloşum, Miryam Anneannem uçağın merdivenlerini çıkarken düşmüş. Bacağı kırılmış :( Doktor yaşını da göz önünde bulundurarak bir süre yolculuk yapmamasını önermiş. Anlayacağın bir süre daha buralardalar. Yalnız kalman içime sinmiyor ama teyzem ve anneannemin yanında olmalıyım. Seni de çağırırdım ama Miryam Anneannem artık seni tanıyor. O günden sonra seni tekrar görmesi… hoş olmayabilir. Dolapta yemek var. Kirli çamaşırlarımızı dün birinci Fadime’nin annesi aldı, muhtemelen yıkamıştır, bir ara uğrayıp alırsın. Üşürsen yorganın altına gir ve lütfen yemek yapmaya kalkma :) Ayrıca kaçışın yok, geldiğimde Tahir meseleni konuşacağız. Öptümmmm.

Bomboş gözlerle okuduğum not kağıdını bir kenara bırakıp banyoya ilerledim. Niyetim banyo yapıp üzerimdeki ölü toprağını atmaktı ama kovanın dibinde tırnağımdaki lekeyi çıkaracak kadar bile su kalmamıştı. Of… Kabanımı tekrar giyip kovaları aldım, meydana kadar indim. Neyse ki köylü kadınlar bu saate kadar sularını almış oluyordu da sıra yoktu. Kovaları taşıyabildiğim ölçüde doldurup sızlana sızlana eve döndüm. Avuçlarım kıpkırmızı, perişan olmuştu ama kararlıydım. Silkelenip kendime gelecektim!

Önce güzel bir banyo yaptım. Tamam, belki jakuzinin içinde, köpüklü su vücudumu okşarken şarap yudumlamalı bir duş değildi ama kendime getirmişti. Saçlarımı tarayıp bakım yağlarımdan sürdüm. Kuruyunca da bir güzel fönledim. Bundan sonra bu saçlara kıvırcık kalmak haramdı!

Açtım ama canım bir şeyler yemek istemiyordu. Zaten hava çoktan kararmıştı, muhtemelen birazdan uyurdum. Ama uyumadan önce cilt bakımı yapmayı, kaş, kirpik serumlarımı sürmeyi ihmal etmedim. Bedenimi gül yağıyla ovup beyaz kumaş üzerine pembe çiçekleri olan pijamaları giydim. Sobayı yakamıyordum. Ev buz gibiydi. Bu yüzden her daim soğuk olan ayaklarım daha soğuktu ama çorap giymeden önce ojelerimi tazelemek istedim.

Asetonla eski ojelerimi temizleyip yenilerini sürdüm. Bir an önce kurumaları için üflerken bakışlarım telefonuma takıldı. Telefonun bu ara aklıma getirdiği tek bir kişi vardı. Kendime acı çektireceğimi bile bile instagrama girip arama kısmına geldim. Son arattığım kişi oradaydı. Kendisine doya doya bakamadım, bari fotoğraflarına bakayım, diye düşünerek profiline girmiştim ki o da ne?

Yeni bir fotoğraf yüklemişti.Hem de biraz önce…

Hemen fotoğrafı açtım. Üniformasıyla boy aynasının karşısında duruyordu. Elleri yakalarını düzeltirmiş gibi duruyordu ve bakışları aynadaydı. Askeri kataloğa poz veriyormuş gibi görünüyordu mübarek. 2025 Sonbahar/Kış/ Karakol Koleksiyonu.

Ama bir gariplik vardı. Sanki… Fotoğrafın çekildiğinden haberi yok gibiydi. Aslında diğer fotoğrafları da aynı hissi uyandırmıştı. Demek ki tarzı bu, diye düşündüm ve aynı anda aklıma bir hinlik geldi. Adamın binlerce takipçisi vardı ama ilk baktığımda sadece yirmi beş kişiyi takip ettiği görmüştüm. Şimdi ise o sayı yirmi yedi olmuştu. Doğum tarihimi sorsalar beş saniye düşünürdüm ama bu bilgi belleğimde taptaze duruyordu.Merak dört bir yanımı sararken direkt takip ettiklerinin listesini açtım. Hay açmak olaydım… Bu ne ya? BU NE!

Fulya Tokgöz. Bitti mi? Bitmedi. Hülya Tokgöz. Ve sarışınlar.

Soyadı Tokgöz olan ailede bir alana ikincisi bedava kampanyası vardı da benim mi haberim yoktu ayol?

Fulya’yı yakından görmüştüm. Güzel ve havalı, makyajı ayrı bütçe isteyen bir kadındı. Profil fotoğrafından gördüğüm kadarıyla Hülya da ona benziyordu. Soyadları da aynı olduğuna göre kuvvetle muhtemel kardeşlerdi. Peki… Ben Fulya’yı kabullenememişken Hülya nereden çıkmıştı.? Dahası benim favori öküzüm bu iki kadını neden takip ediyordu! İki tefonlarını açmadık, bir miktar da kaçtık diye bu bize reva mıydı!

Yok, bu hissettiğim meraktan daha fazlasıydı. Resmen kıskançlıktan içim içimi yiyordu. Delirme butonum yanıp yanıp sönüyordu. Dayanamayıp Hülya’nın profiline girdim, kapalıydı. Püf… Hemen şansımı Fulya’da denedim. Hah! Onunki açıktı. Hem de… Baya baya açıktı. Zira profili dekolteli, mini etekli fotoğraflardan geçilmiyordu. Kadın öğretmen değil de Victoria Secret meleğiydi maşallah!

“Sarı çiyan!” diye hırlayarak fotoğraflarından birine daldım. Yaylanın ortasında çekilmişti. Üzerinde kırmızı, kısa bir elbise ve kürklü bir kabanı vardı. Alnına Trabzon Püskülü bağlamış, kameraya öpücük atıyordu. Belki de o öpücüğü çeken kişiye atıyordu. Belki.. çeken kişi Tahir’di!

Ayy bir tansiyonum düştü. Dil altı hapımı getirin lütfen!

“Sakin ol Meloş, neden Tahir olsun ki?” diye kendi kendime telkin verdim. Bir şekilde sakinleşmem gerekiyordu çünkü içimde konaklayan bu yeni duyguyu sevmemiştim. Şah damarım ciyak ciyak bağırıyordu resmen. Dudaklarımı dişleyerek diğer fotoğraflarına da baktım, benzer pozlardı. Beğenilerine baktığımda göre aralarında Tahir’i göremedim. Her fotoğrafından oh, dçekerek çıkıyordum. Ta ki son fotoğrafına girene kadar…

Son fotoğrafı itiraf etmeliyim ki bir yıldız gibi parladığı fotoğraftı ve Tahir o fotoğrafı beğenmişti. Sadece beğenmekle kalmamıştı.Yorum da yapmıştı.

Kırmızı sizden başkasına yasaklanmalı, öğretmen hanım.

ÖĞRETMEN HANIM MI?

Kırmızı sizden başkasına yasaklanmalı mı?

“Senin Allah cezası versin Tahir! O dağlarda seni ayılar esir alsın! Dişi ayı sana göz diksin. Tam seni öpecekken babası görsün de, ‘Kızımı alıp namusumu temizlemezsen seni gebertirim!’ desin. Kendin gibi bir ayıyla evlenmek zorunda kal! Yetmedi… O ayıdan da üç tane yavrun olsun, hepsi sabaha kadar ağlasın, bezini de sen değiştir! Sabah nöbet, gece bebek, görürüm ben seni! Camışşşş, gezen testosteron deposu, ayı, AYI!”

Şu an bu sinirle telefonumu duvarda parçalamam gerekiyordu ama o kadar fakirdim ki yapamıyordum. Mecburen telefonumu yumuşakça divana fırlatıp depresyona keskin bir giriş yaptığım anda kapı çaldı. Pardon çalmadı. Bir boğa tarafından arda arda üç boynuz darbesi aldı.

Çıkan sesle irkilerek divandan kalktığımda, “Tövbe bismillah!” dedim. “Kim geldi ki?”

Kapıya yürürken aklımda ihtimaller vardı. En kuvvetli ihtimal ise gelenin Şerif Ali olduğu yönündeydi. Çünkü o günden beri görüşmemiştik ve hâlâ saçımı başımı yolmamıştı. Tam da bu sebeple gelmiş olabilirdi. Neyse… Öyleyse bile önce ojelerimin kurumasını beklemesini rica ederim, diye düşünerek kapıyı açtığımda sarsıldım. Evet, sarsıldım çünkü karşımdaki görüntü ciddi anlamda sarsıcıydı.

Tahir, sivil kıyafetlerle ve kolunun altında, gazeteye sarılmış mısır ekmeğiyle birlikte karşımda duruyordu.

Altında açık kahve keten pantolon, üstünde krem rengi kışlık kazak, onun üzerinde koyu kahve kabanı... Ben bu adamın askeri üniformasına alışmıştım; birden böyle karşıma çıkınca… resmen lüks bir giyim markasının vitrinindeki manken gibi duruyordu. Ve o mankenin kolunun altında şık bir çanta yerine gazeteye sarılı mısır ekmeği olması resmen benim rüyaların saçmalık seviyesiydi!

Bu da yetmezmiş gibi burnuna doğru süzülen yağmur damlasıyla mümkünmüş gibi daha da etkileyici görünüyordu. Arabadan eve yürüyene kadar hafifçe ıslanmıştı. Yağmur damlacıkları kısacık saçlarının arasına yerleşmeye çalışırken traş losyonun serin ve maskülen kokusu aceleyle burnuma doldu. O arada gözlerim yanaklarına kaydı, tertemizdi. Yeni traş olmuştu ve bu yüzden çenesinin o keskin hattı tümüyle ortadaydı. Tam hayran hayran bakacaktım ki az önceki vukuatı aklıma geldi. Pü!! Ayağımdaki kurumamış ojelerim bile ona sövüyor olabilirdi şu an…

Derken bakışları fönlü saçlarıma düştüğünde suratı asılacak sandım ama ifadesiz kaldı. Ve daha neden geldiğini soramadan içeri girdi. Yani sorgusuz sualsiz içeri daldı, desem daha doğru olurdu. Konuşmadı. Doğruca salona ilerleyip sobanın yanında durdu. Sobayı açıp odunları içine yerleştirdikten sonra arka cebinden çakmağını çıkardı ve çırayı tutuşturdu. Koridordan onu izliyordum, daha doğrusu burada oluş nedenini anlamaya çalışıyordum. Sobayı yakmak için gelmiş olamazdı, değil mi?

“Tahir?” dedim kızgınlıkla. “Neden geldin sen?”

Hoş geldin bekliyorsan çok beklersin!

Ih ıh. Cevap verecek gibi değildi. Sobayla işi bittiğinde yanımda geçip doğruca mutfağa gitti.

Acaba gerizekâlı abimin yaptığı görünmezlik iksiri yirmi yıl sonra işe yaramıştı da görünmez mi olmuştum? Ondan mı görmüyordu beni?

Ben onun arkasından minik adımlarla giderken Dino'da benim peşimden geldi. İki kişiyi ancak alacak kadar küçük olan mutfağımızın kapısında durup evimize su aygırı gibi dalan Tahir'i izlemeye başladık. Önce getirdiği siyah poşetin içinden tarhanayı çıkardı.

Bir dakika ya? Biz bu anı daha önce yaşamıştık sanki Meloş? Hatta sonunda kendimizi bayır aşağı meydana koşarken bulmuştuk da milleti Tahir'den hamile olmadığımıza inandırmaya çalışıyorduk. Bir daha mı?

“Ay tövbe!” dedim kendimi tutamayıp. O an bana bakacak gibi oldu ama… vazgeçti. Tarhanayı tereyağı ve salçayla birlikte tencereye koyup biraz kavurduktan sonra su ekledi. O tüm bunları yaparken ben boş durmadım tabii.

“Tahir, konuşacak mısın artık?”

“Küstün mü?”

“Konuşan kaybeder oyunu mu oynuyoruz yoksa?”

“Tıp dedin de ben mi duymadım?”

“Ordan bakınca pek belli olmuyor olabilir ama ben bu oyunda çok iyiyimdir.”

“Tam yirmi saniye boyunca susabiliyorum.”

“Zorlarsam yirmi beş de olabilir.”

“Bu arada neden pişiriyorsun ki ben aç değilim.”

“Hem de hiç değilim. Ona göre söyleyeyim de sonra yemezsem alınma.”

“Sen aç mısın?”

“Git kendi evinde pişir. Neden kendini evinde pişirmiyorsun? Sizin evde tüp mü bitti?

“Babaannem tarhana çorbası karıştırırken konuşmak bereket getirir derdi bu arada.”

“Ay Tahir çorba bile fokurdayarak cevap veriyor sen vermiyorsun!”

“Çorbayı ben karıştırsam olur mu?”

“Ay çok güzel koktu, tahmini ne zaman pişer? Dinoş için soruyorum, baksana nasıl da dili dışarıda aç aç bekliyor.”

Nihayet bir tepki vererek başını ayağımın dibindeki Dino'ya çevirdi. Dino uyuyordu.

Mısır ekmeğiyle birlikte pembe domates de dilimledi. Geçen seferden yerini bildiği çorba kaselerini çıkardı. Lazım olacak her şeyi metal tepsiye yerleştirip salona geçtiğinde Dino değil ama ben aç bir köpüş gibi peşinden gittim.

Duvara yaslı iki sandalyeden birine oturduğumda çorba köşelerinden birini önüme bıraktı. Ama hâlâ ne konuşuyor ne de yüzüme bakıyordu.

“Yemeyeceğim,” dedim omuz silkerek. Fulya’ya yaptığı o yorum zihnimin arka odasında yanıp sönüyordu.

Ooo, Meloş? Bizde epey ilerleme var. Normalde yemeyeceğim dedikten sonra üst üste üç kase çorba götürüp kendimizi bir güzel rezil etmemiz gerekiyordu.

“Ne demek yemeyeceğum?” dedi, daha ilk sözünü şiveli bir isyanla patlatarak. “Adamın asabına bozma da, ye şunu!”

“Bana ne! Benimle konuşmayan adamın yaptığı çorbayı ne diye içecekmişim?”

“Çorbayı o adam etti diye içeceksun,” deyince göz göze geldik. Başını çevirip ağzının içinden söylenirken kaşları da gergindi. “Serhan dedi. Sıla Mizgali'ye gitmiş. Hava durumundan haberun varise kar gelecek. Kar gelmeden karın soğuğu gelir buralara. O da fenadur.”

“Haaa…” dedim kabaca. “Sabah beni donmuş sekilde bulup üzerime işeyerek çözmek zorunda kalmasınlar diye gelip sobayı yaktın sen de.”

“He,” karşılığını verdi aynı kabalıkla. “Çorbayı da ettum. Ama hanimefendi içmey, yaptığı yetmezmiş gibi bir de naz yapay!”

Ayağa kalkıp, “İstediğimi yaparım!” diye yükseldim. “Çok mu geldi nazım sana. Çek diyen yok zaten!”

O da kalkınca başımı aşağıdan yukarıya doğru hızlıca kaldırmak zorunda kaldım. Zebellah gibi tepemde dikildi ayı! “Senin nazın baa koymaz öğretmen hanum. Yeri geldi mi o nazi çekmesini de biliriz.”

“Çok belli oluyor! Ancak ters yap!”

“Çekecek hal mi bıraktun ula? Bi oylesin bi boyle, mal ettin aklumi.”

“Hadi ordan be! Nazımı çekermiş. Sen git başkalarının nazını çek. Ama sen nazdan önce fotoğraf çekmeyi tercih edersin, değil mi? Sonra da o fotoğrafa güzel bir yorum çekersin! Kırmızı seven instagram boğası seni!”

Durdu, çatık kaşlarının altından anlamamış gibi yüzüme bakarken, “Ula sen var ya…” dedi dişlerinin arasından. Kaldırdığı eli de arada bir havada sallanıyordu ki kaza bela bana çarpsa sinek gibi duvara yapışırdım. “İnsani dinden imandan çıkarırsun. Ne fotoğrafı ne instagramından bahsedeysun kizum? Tovbe tovbe…”

“Sen gayet iyi biliyorsun neden bahsettiğimi,” diye diklenmeye devam ettim. “Ayrıca seni mal eden ben değilim. O senin has be has kendi mallığındır. Şuraya bak ya… İçeri sorgusuz sualsiz dal, dakikalarca konuşma. Ağzını açtığın ilk anda da bunları söyle. Bana diyorsun ama sen açık konuşmuyorsun asker.”

Elindeki kaşığı masaya bırakınca içten içten bir Allahü Ekber, çekmedim değil ama belli etmedim. Kıskançlık denen o duygu sağ olsun, yirmi beş yıldır nadiren yanıma uğramayan cesareti beş dakikada monte etmişti bana.

“Nasılmış cevapsız kalmak?” diye sorduğunda sesinde kızgınlık vardı ama gözleri… gözleri hüzünle parlıyordu. “Yirmi dakika dayanamadın. Sen baa günlerdir yapaysun bunu. Günlerdir beni sessizliğle sınaysun.”

Sustum, cevap veremedim. Haklıydı. Bu konuda haklıydı. Git, demek yerine susmanın suç olduğunu biliyordum. Sırf bu yüzden Fulya denen o kadının fotoğrafına yaptığı yorumu kıskanmaya hakkım olmadığını da biliyordum ama… kıskanıyordum işte. Farkında olmanın mahcubiyet ile başımı eğmek üzereyken o daha önce davrandı. Bana doğru eğildiğinde ve bunu yaparken avuçlarını aramızdaki masaya yasladığında neden yaptığını bilmiyordum ama yakınlığı beni zor durumda bırakıyordu. Karşı çıkışlarımı törpülüyor, gardımı elimden alıyordu.

Nefesini hissettiğimde nefesimi tuttum. “Çorba soğuyacak, iç oni,” dedi sakinleşen sesiyle.

Sanırım şu an susmak ve sadece çorba içmek ikimiz için de iyi bir fikirdi. Biz de sustuk ve çorba içtik. İçerisi sıcacık olmuştu ama benim kalbim hâlâ buz gibiydi. Bu yüzden yüzüne bakmıyor, hırslı hırslı çorbamı kaşıklıyordum. Onun tarafından da sesler sakin geliyor sayılmazdı. Sonunda kâsenin dibini gördüğümde, “Eline sağlık,” dedim kızgınca.

“Afiyet olsun,” dedi, kızgınca. Gitmek için ayaklandığında bakışları birden ayaklarıma kaydı. Yine kaşları çatıldı. “Çorapların nereyedur?”

Kollarımı göğsümde bağladım. “Ojelerim daha kurumadı.”

“Nasıl ojeymiş bu geleli yarim saat oldi da kurumadi?”

Hâlâ çok terstik, bağırmasak da sesimizden ateş çıkıyordu ve diyaloğumuz bu gariplikle devam ediyordu. “Kurudu ama bir saat geçmeden çorap giyersem izi kalır.”

“İzi kalur?”

“Evet.”

“Çorap ojende iz edecek diye ha o ayaklarıni soğuktan buz ettun, oyle mi?”

“Üstüne bastın. Gördüğün gibi soba yanıyor, ısınır birazdan.”

O koca cüssesini birden bana çevirdiğinde yüzüne bakakaldım. “Sobaya bastırsan ısınmaz senin o patilerin. Giy şu çorapları.”

Bağladığım kollarımda birlikte ben de ona döndüğümde, “Sana ne be!” diye cırladım. “Ayrıca ayaklarıma pati diyemezsin!”

“Derum!” Bir elini açıp diğer elini dik bir şekilde ortasına koydu. “Ha bu kadarcık ayaklarun varidur.” Şaşkın şaşkın bizi izleyen Dino'yu gösterdi. “Şu itin patisi kadardur.”

“İt değil o bir kere! Adı var, Dino!”

“İttur işte.”

“Dino!”

“İt. Ayrıca o çorapları da giyecesun!”

“Giymeyeceğim!”

Bir adım attı. “Giyecesun!”

Benim de bir adım atmamla dip dibe geldik. “Giy me ye ce ğim! Sıkıyorsa giydir!”

“Oyle mi?”

“Aaaaynen öyle…” dediğimde sessiz kaldı. Arkasını döndü, galiba bu defa gidecek, diye düşünürken uzanıp divanın üzerindeki çoraplarımı kaptı. Divana oturdu. Daha ben “Dur!” bile diyemeden beni kucağına çekti. Evet, tam olarak gerçekleşen buydu. An itibariyle çiçekli pijamamla Tahir'in kucağındaydım. Refleks olarak kollarım boynuna dolanırken o iri, kas yığını kolunu bacaklarıma yaslayarak uzandı, ayağımdan birini yakaladı. Ne yapacağını anladığımda tüm uzuvlarımla çırpınmaya başladım.

“Tahir, dur! Ojelerim… ojelerim daha kurumadı! Dur diyorum sanaaaaa!”

Durmadı tabii. Sanki bütün dünyanın en önemli görevi şu an benim çıplak ayaklarıma çorap giydirmekti. Beni kucağında tutmaya devam ederken hafifçe öne eğildi. Bir elinde çorabım, diğer elinde ayağım vardı. Çorabı ayağıma geçirmeye başladığında kolundan tutup onu çekmek istedim ama iki elim bir araya geldiğinde bile o devasa kolunu araya alamadım.

“Ya Tahir manyak mısın sen! Gitsene evine?”

“Gideceğum evime. Sayende oyle bir yerden ev buldum ki saa da çok uygundur.”

Çırpınmayı bir an için bıraktım. “Neresi len?”

O da durup omzunun üzerinden bana baktı. “Bakırköy Ruh ve sinir hastalıkları c blok.”

Gözlerimi kısıp taklidini yaptım. “ROH VE SONOR HOSTOLOKLORO!”

O arada çoraplardan birini giydirdiğinde, “Ya al işte!” diye hayıflanarak önümde eğilmiş duran sırtını tokatlaymaya başladım. “Ojelerimi bozdun hayvan herif! Sana mı kaldı benim ayağımın üşümesi!”

“Hee baa kaldi,” diyerek diğer ayağımı da avuçladığında öyle sinirlendim ki arkasından boynuna asılıp omzuna dişlerimi geçirdim.

Ah! Dişim kırıldı galiba.

Acıyla geri çekildiğimde, başını geri çevirip önce ısırdığım omzuna ardından da baktı. “Sorabilir miyim, napaysun?”

Elim ağzımda, yüzüm acıdan buruşmuş durumdaydı. “Taş dişledim galiba. Kaya da olabilir.”

Güldü camış. Sonra da dönüp tek de çorabı ayağıma giydirdi. Hâlâ kucağındayken bir bacağımı diğerinin üstüne atıp, “Maçonun tekisin,” dedim. “Gerek var mıydı buna gerçekten?

“Senin beni dişlemene gerek var mıydı?”

“Ne olmuş dişlediysem? Çok mu acıdı? Olan benim duduşlarıma oldu?” deyince bakışları söylediğim yere düştü. Dudaklarıma yani…

“Ne olduğunu bir bilsen…” dedi sessizce. “Sadece çorap giydirdiğime dua edersun.”

“Hadi ordan!” dedim. “Külhanbeyi ne olacak! Bırak beni kalkacağım!” deyip kucağında kıpırdadım ama resmen adam resmen çukur gibiydi. Evet, o dev bir çukurdu ve ben de ortasında duran minicik bir taş, nasıl çıkayım?

“Dursana kizum!” dedi uyarırcasına. “Tamam, dur, indireceğum seni. Bak hele bak! Bir de bacak sallay!”

Belimden tutup beni olduğum yere sabitlediğinde yerimde durmayıp kaçmaya çalıştım ve bir an için burunlarımız birbirine çarptığında kalkaldık. Zaten o istemeden nasıl kaçayım? Adamın beni tutan kolu kol değil ki, betonarme. Kaçamadığım yetmiyormuş gibi bir de şimdi dip dibe… Nefesi tenime değince kalbim resmen midemden aşağı yuvarlandı, dizlerim titredi. İçime de garip bir sıcaklık yayıldı ki kollarına yığılıp kalmam an meselesiydi.

Meloş sakın bayılma kızım, adamın kollarında bayılıp kalırsan bu hazin hikâyeyi torunlarına bile anlatır.

Ama bakışları yüzümde gezinirken, her şeyimle onun kollarının arasında dururken daha ne kadar dayanabilirdim? Kalbim yerini şaşırıp göğsümden aşağı yuvarlanmış, midem de ona özenip buhar olup havaya karışmıştı. Her şey birbirine girmişti. İstemsizce alt dudağımı dişlediğimde, bakışları mıknatıs dudaklarıma çekildi. Gözlerini kırpmadan bakarken yutkunduğunda ve adem elması boğazından geçip gittiğinde o erkeksi hareket içim kıpır kıpır etti.

“Etma…” dedi hırıltılı.

Ay adam resmen fenalarda Meloş!

“Bırak beni!”

“Bırakmam,” dedi. “Sen baa o dişlerini geçirirsen, ben de seni boyle tutarım. Hakkımdur.”

“Hakkın mı?”

Elini belime koydu ama durmadı. Belimden karnıma doğru ilerlediğinde içimde bir ürperdi hissettim. Sanki tenimin altına bir kıvılcım düşmüş ve oradan bütün damarlarıma yayılmıştı. Sıcaktı, çok sıcaktı. Aramızdaki çekim kelimelerle anlatılacak gibi değildi. Bir ucu ona, diğer ucu bana bağlı olan görünmez bir yay vardı. Her adımında, her bakışında, bana dokunmasına gerek kalmadan beni kendine doğru çeken bir yoğunluk birikiyordu. Göğsüm, nefesim, kalbim… hepsi o yayın gerilimine hizmet ediyordu. Ve o yay öyle gerilmişti ki sanki bir an sonra kopacak ve ikimizi aynı anda birbirimize doğru fırlatacaktı.

“Tahir ben…”

Beni gözlerimin içine bakarak susturdu. Ve yaklaştı. Gözlerindeki karanlık yoğundu; nefesinin sıcaklığı dudaklarıma değerken içim titriyordu. Sadece o kızıl kahve gözleriyle mantığıma dair tüm sesleri teker teker susturmaya yemin ettiğinde geriye kalan tek şey yüreğimin boğucu çarpıntısıydı.

“Köprüden önce son çıkışı kaçırdın,” dedi gözleriyle gülümserken. “Boşuna bu çırpınışlar.”

Bir yandan kaçmak istiyordum, diğer yandan kaçamadıkça daha çok çekiliyordum. O güçlü kollarıyla beni kucağında tutarken bana tek kaçış yolu olarak yine kendisini bırakıyordu. Dudaklarıma doğru yol alan dudaklarına karşı koymam bu dünyanın en imkansız şeyiydi. Kaçmak istemiyordum ki. Sadece kaçmak zorundaydım. Ve buna rağmen en büyük günahı işliyormuşum gibi hissederken beni öpmesi için gözlerimi kapattım. Ama dudakları dudaklarıma dokunamadan kulağıma telefonunun melodisi ulaştı. Bir de küfürlü homurtuları…

“Sizin ben zamanlamanızı…”

Elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Onunla birlikte ben de baktım ekrana. Hım… Arayan Hülya ya da Fulya değildi. Dümdüz Şerif Ali'ydi. Beni bir bez bebek gibi kucağından indirip yanındaki boşluğa bıraktıktan sonra telefonu kulağına götürdü.

“Konuş.” Durdu, dinledi… kaşları çatıldı. “Ne demek Afitap kaçtı lan?”

Afitap mı? İsim bir tanıdık geldi ama… çıkaramadım. Kimdi bu Afitap ve neden kaçmıştı?

“Şerif Ali, bak koçum, onun bendeki kıymetini bilmiyor olamazsın. Şans verip sana emanet ettiğime pişman etme beni. Zaten son şansındı. Yaşamak istiyorsan git ve bul onu.”

Kıymet mi veriyordu Afitap’a? Hem de bir askerine emanet edecek kadar… Allahım! Fulyalardan Hülyalardan sonra bir de Afitap mı çıkmıştı başıma?

“Yav ne demek bağırıp duruyor! Bağıracak tabii. Öyle rahatlıyor o.”

Maşallah… Huyunu suyunu da biliyordu. Ben bağırınca kıpkırmızı kesilen adam Afitap’a kedi, öyle mi?

“Kızdırma sen de, huyuna git yoksa hırçınlaşır. Dün durduk yere benim de üzerime atladı, başını okşayarak ancak sakinleştirdim.”

OHA AMA YANİ! BUNU DA BENİM YANIMDA SÖYLEMEZSİN!

“Ula ver istediğini sen de! Vermezsen bela olur başına.”

Ay noluyo! Noluyor! Yoksa bunlar… Yok, değildir, daha neler…

“Uzatma Şerif Ali, git ve bul. Ceza olarak da bu gece yanında yatırıyorsun. Dikkat et, sabah erkenden üstüne çıkıp uyandırma huyu var.”

Daha fazla dayanamayıp telefonu kulağından çekip aldığımda, “Ula ne oldi!” diye şiveye şiddetli bir geçiş yaptı. “Dellendun mi hatun?”

“He delledim!” dedim dik dik. “Sen utanmıyor musun benim yanımda elin kadınlarından konuşmaya? Hı? Yok bağırınca rahatlıyormuş, yok çok kıymetliymiş, üzerine atlamış… Cık, cık, cık. Terbiyesiz!”

Ben öfke kusarken o gülmeye başladı. Kahkaha attı hatta. Şakakları ilk defa öfkeden değil gülmekten kızardı. “Ula Melek,” dedi başını sallayarak. “Delini tekisin sen.”

“Ne gülüyorsun be! Yap yap sonra da gül.”

Başını omzuna eğip kızgın ifademi izledi. “Bu işi uzatıp tadını çıkarmak vardı ama dua et gitmem lazım. Afitap kadın değil.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Kadın değil mi?” Bir aydındanlanma yaşadım ki… Çok daha büyük bir dehşete düştüm. “Yoksa…”

“Horozdur.”

Hı? “Horoz mudur?”

“He horozdur. Şerif Ali’nin kıçıyla haşır neşir olan horozun ta kendisidur.”

Tabii ya…O ismi Şerif Ali’den hatırlıyordum. Ama daha kötüsü şu an fena halde rezil olmuştum. Yine ve yine. “Aman be! Horoza Afitap diye isim mi konurmuş?”

Gülümsemesi hafif sularda seyrederken, “Ben koymadım,” dedi. “Ama koyan da iyi ki koymuş. Yoksa beni deli divane kıskandığını nasıl görecedum?”

"Ben seni kıskanmadım bir kere!"

"Nenemin de bıyığı olaydı emicem olurdu."

"O ne demek be?"

"Boşver. Ben gördüğümü bilirum."

Rezil oluşumun tadını çıkarırken bu defa benim telefonum çalmaya başladı. Tolga Can arıyordu.

Daha sonra geri dönmek üzere sesini kıstığımda, “Açmayacak mısın?” diye sordu.

“Sonra.”

“Arkadaşın mı?”

Merak gözlerinden okunuyordu. Tolga Can bir horoz değildi ama benim sevgilim de olamazdı. Bunu Tahir’e de söyleyecekken, instagramdaki o yorum beynimin bir köşesinden bayrak salladı. Sadece o da değildi. Birbirimizden uzak durmamız gerekiyordu. Bunun için ben elimden geleni yapsam da Tahir tüm sınırları zorluyor, engelleri çiğneyip geçiyordu. Üzerime gümbür gümbür geliyordu.

Telefonu avuçlarımın arasına hapsederken, “Hayır,” dedim aklıma aniden, umutsuzca gelen fikre yaslanarak. “Flörtüm.”

Gözleri yüzümdeydi. Ne öfke, ne şaşkınlık… İfadesinde hiç biri yankılanmadı. Sadece sordu. “Flörtün?”

“Evet,” dedim kayıtsız görünmeye çalışarak.

Elini çenesine götürdü, parmaklarının yavaşça yukarı kayarak sakalına dokunuşunu izledim. Gözleri benden kayıp pencerenin ardındaki karanlık dağlara yöneldiğinde gözlerine yerleşen sessizlik kalbimde bir buz kütlesi büyüttü. “Bu söylediğine kendin inandın mı?” diye sordu sonunda.

Sanki içimden geçenleri biliyordu. “Niye inanmayacakmışım? Gerçek bu. Tolga Can’la flört ediyo-”

“Başlatma ula flörtüne…”

“Başlarsan başla. Ayrıca seni ilgilendirmez. Ben sana karışıyor muyum?”

Göğsünü sıkkın bir nefesle doldurdu, ciğerleri doldu taştı. Sonra gözlerini yeniden bana çevirdi, öyle bir baktı ki kalbim hızla çarpmaya başladı. “Tamam,” dedi kısa, net, kararlı bir sesle. “Madem flörtün, tanıştır beni.”

Tanıştırmak mı? Tolga Can’la mı? “Neden yapayım bunu?”

Cevap vermek için acele etmedi. Paketten bir sigara çıkardı. Dudaklarının arasına yerleştirdi, yaktı. Çakmağın küçük alevi yüzüne vurduğunda ifadesinde taş gibi bir sertlik gördüm. "Peşinde dolanmamı istemiyorsun madem…" İlk nefesi derince içine çekti, sonra gri dumanı ağır ağır havaya doğru bıraktı. “Tanıştır işte, dolanmayayım.”

Makul bir teklif değildi. Kesinlikle değildi. Ne yazık ki başka çarem de yok gibiydi. Tolga Can’dan bir güncük sevgilim numarası yapmasını isteyebilirdim. İçim kan ağlayarak elini tutabilirdim. Yalan bir role sarılabilirdim. Evet… Bunu kesinlikle yapabilirdim!

“Yarın,” dedim kararlılıkla.

Başını salladı. “Yarın.”

Ve Tahir giderken geriye yalnızca sigarasının gri dumanı ile kalbimi yerle bir eden hayal kırıklığı kaldı.

Divana çöküp başımı ellerimin arasına aldığımda ağlamak üzereydim. Elleriyle giydirdiği çoraplarıma baktığımda daha çok içim sızladı. Ondan uzak durmak zorunda kaldığım için kendimden nefret etmek üzereydim. Zamanında sustuğu için Serhan’a kızarken şimdi aynısını kendim yapıyordum. Kendi ellerimle kendi hikâyemi yarım bırakıyordum. Ama… Güldane Hanımla aramda geçen o konuşmanın her saniyesi beni buna itiyordu; Tahir’den uzaklaşmaya. Çünkü benim yüzümden birkez daha kırılmasını kaldıramazdım. Kaldıramazdık. Yanaklarıma düşen birkaç damlayı silerken kapı birkez daha tıklatıldı.

Gözyaşlarımı silip ayağa kalktığımda bir şey unuttuğunu düşündüm. Derin bir nefes aldım ve yavaşça kapıyı açtığımda elim kulptan kayıp gitti. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken, kalbim onca zaman sonra kavuştuğu manzara karşısında kasılıp kaldı.

Kapımın önünden bana bakan adam… abim Arslan’dı.

Bölüm : 08.11.2025 17:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...