33. Bölüm

Sezon Finali Part -2

Durumavii
durumavii

1 HAFTA SONRA

Ayıcığım:

 

Güzelim biz bankanın tam olarak hangi şubesini aldık?

 

Gönderilen:

 

Nasıl yaniiii ?

 

Ayıcığım:

 

Az önce kartınızdan harcama yapıldı mesajı geldi. Otuz üçüncü kez. Bu kadar alışverişe sadece müşteri olamayız. Kesin bir şubeyi aldık. Tam olarak hangisi diye sorayim ki yarın bi gideyim göreyim, bi anahtarı teslim alayım, tabelayı neyin değiştireyim, sahipsiz bırakmayalım. Olmay boyle.

 

Bir elimdeki takribi yirmi küsür poşete, bir de attığı mesajlara baktım ve yoğun bir alınmışlıkla içimden geçenleri yazdım.

Gönderilen:

Madem masrafsız hatun istiyordun o zaman ben ne alakaydı Tahirişko!

 

Mesajı gönderdikten sonra elimdeki kredi kartıyla bakıştık. Sabah düğün alışverişine çıkmadan önce elime tutuşturmuş, ne ihtiyacın varsa burdan al demişti. Başta kabul etmemiştim ama baktım fazlasıyla ciddi, erkek adam sevdiceğine para harcatmaz modunda… ben de kıracak değildim. Sonuçta bir Melek Sancaktar’ın hayatta en sevdiği şeylerden biri de kredi kartıdır. Hatta liste yapsam ilk beşe kesin girerdi.

 

Aslında o da bizimle gelecekti ama askeriyeden telefon almasıyla apar topar çıkmıştı. Ciddi bir durum olduğunu anlıyordum ama Tahir her zamanki gibi detay vermeden çıkıp gitmişti.

 

Ve ben de… olabilecek en alakasız alışveriş kadrosuyla, yaklaşık beş saatir Trabzon’un çarşısında salına salına geziyordum. Sosyetenin gözbebeği Nezaket Sancaktar, Karadeniz'in eli sopalısı Güldane Tunalı, diliyle ağaç budayan Nurcan Tunalı ve bendeniz şamaroğlanı Melek Sancaktar…

 

Gerçek bir şamar oğlanı ama… Alışverişe çıktığımızdan beri annem ve Güldane Hanım arasında kalmaktan ölü balığadönmüştüm. Kim ne derse hı hı, deyip duruyordum. Her kafadan da bir ses çıkıyordu zaten. Annem bir şey seçşe Güldane Hanım beğenmiyordu. Güdane Hanım bir fikir getirse, annem daha dinlemeden hayırı çekiyordu. Nurcan abla bile giremiyordu aralarındaki o çekişmeye… Hasan Veli amca bunun olacağını ön görmüştü de tam düğün alışverişine çıkacağımız gün adamın gözlerinden adeta yayla aşkı fışkırmıştı! Biz dünürümle bir yaylaya çıkalum, deyip babamı da aldığı gibi jet hızıyla evden ayrılmışlardı. Nurcan abla ve ben kaçamamıştık tabii…

 

Başta ağzımı yaya yaya ne gerek var düğün alışverişine yia, demiştim ama Güldane Hanımın bizi soktuğu gelin çarşısında öyle güzel şeyler vardı ki aaa bunu da alalım, bunu almazsak olmaz, bence bu bana çok yakışır, bunu almazsak düğün iptal(!) modunda alıp alıp durmuştum. Tahir’in kart mı? Hem duygusal hem de fiziksel olarak epey yıpranmıştı zavallıcık. Bir posttan diğerine, diğer posttan öbürüne çılgın bir ilişkiye yaşamıştı. Neyse ki 39 bin 999 Tl’lik o ilk alışverişinden sonra bana alışkındı. Ama tam otuz üçüncü biiiip sesinde Tahir’den o mesaj almıştım işte…

 

Ayıcığım:

 

“Ne dedin sen?”

 

Gönderilen:

 

Demedim yazdım.

 

Ayıcığım:

 

Tamam işte ne yazdın?

 

Gönderilen:

 

DİYORUM Kİ MADEM MASRAFSIZ HATUN İSTİYORDUN BEN NE ALAKAYDI TAHİRİŞKO?”

 

Ayıcığım:

 

Tahirişko mu?

 

Ayıcığım:

 

Ula ne o ne biçim sözdur? Koskoca adama dediğine bak. Unut o kelimeyi, duymayim bir daha.

 

Gönderilen:

 

Öyle mi? Üzerine çikolata sosu da ister misin?

 

Ayıcığım:

 

Melek!

 

Deli etma da!

 

HELE BAŞKASININ YANINDA HİÇ DEMA!

 

Gönderilen:

 

Bağırmam be! ÖKÜZZZZZ!

 

Ayıcığım:

 

BAĞIRMAYRUM BEN!

 

Gönderilen:

 

Bağırıyorsun ayı! Büyük harfle yazmak ne demek?

 

Ayıcığım:

 

Ula sinirden nereye gözüm oni mi gördü?

 

Sinirde bol rimelli kirpiklerim titriyordu ki bir mesaj daha attı.

 

Ayıcığım:

 

Büzme o dudağini, kimse yokken dersun, evimizde. Başkalarının yanında yok. Bizim da bi karizmamiz varidur ha buraya.

 

Hemen sırıttım. Tüm neşem geri geldi. Zaten az sonra gelinlik bakmaya gidecektik, sadece bunun için bile içim içime sığmıyordu. O tüllü, bembeyaz, uçuş uçuş şeyin içinde nasıl mutlu olurdu ki bir kadın? Hele de sevdiği adamla evleniyorsa…

 

Gönderilen:

 

Tamam o zaman. Bunu bir özür olarak kabul edip seni affediyorum. Ayrıca iyi haber, başka harcama yapmayacağım çünkü gelinlik bakmaya gidiyoruz.

 

Ve gönderdiği bir sonraki mesaj beni yine erim erim eritti.

 

Ayıcığım:

 

Kart senin köpeğin olsun kızım, harca diye verdim. Çok isterdim seni beyazlar içinde görmeyi ama ne görevim ne de annelerimiz müsade vermedi. Malum… gelin düğünden önce görülmezmiş. Sabırla bekleyeceğiz o vakit.

 

Ve yaklaşık bir saat sonra bedenimi sıkıca saran balık model bir gelinliğin içinde, platformun üzerinde arzu endan ediyordum. Bu denediğim on yedinci gelinlikti… belki de on dokuzuncu. Bir yerden sonra saymayı bırakmıştım ama işim gerçekten zordu çünkü annemin beğendiğini Güldane Hanım beğenmiyordu. Ve tabii Güldane Hanımın beğendiğini de annem… Nurcan abla sık sık yanıma gelip önemli olan senin fikrin kuzum, bakmayasın onlara diye tavsiye veriyordu ama ben onların da gönlü olsun istiyordum.

“Bu gelinlik fazla sade,” dedi annem, elindeki kumaşı iki parmağıyla tutarak. Suratı sirke satıyordu çünkü bir Nezaket Sancaktar asla sadelikten hoşlanmazdı. Hele de kızının düğününde. “Bunu denememeliydin bile. Gelinlik dediğinin üstünde ışıldaması lazım, düğün bu düğün! Senin düğünün.”

Güldoş şak diye araya girdi. “Sadelik iyidur Nezahet hanum. Gelin dediğin de ağır olur, hanım hanımcık olur. Sokak direği midur bu ışıl ışıl ışıldasun?”

“Ne münasebet ayol?” Annem dudak büktü. “Ay lütfen… artık devir değişti. Gelin dediğin zarif ama dikkat çekici olmalı. Bu ne böyle köy düğünü gibi…”

“Has köy düğünüdur. Dağ köyü hemi de. Beğenemediniz mi?”

Annem dünürünü hiç duymamış gibi bir gelinliği daha çıkardı. Ama nasıl bir gelinlik… inciden payetten görünmüyor, benim için bile fazlaydı yani. “Bak Melek, bu tam senlik. İncecik, zarif… prenses gibi olursun.”

“Prenses olacaksa gitsin saraya. Gelin dediğin gelin gibi olur. Ha o elinde tuttuğunun da yakası bağrı açıktur. Şunun şurasına biraz dantel etmemişler, ne anladum bu işten.”

Annem o meşhur sosyetik vurgusuyla, “Dantel dediğiniz şey artık çok demode, biz daha modern düşünüyoruz,” dedi.

Karadeniz cephesi susar mı? “Demode memode anlamam ben. Dantel geline yakışır.”

Annem bembeyaz, bol ışıklı gelinlik salonunun deri koltuklarına ilerlerledi ve oturduktan sonra görevli kıza seslendi. “Canım ben sade bir Türk kahvesi alayım, görünen o ki burada işimiz daha sürecek.”

“Sen yine de daha kapali bir şeyler seç gelin hanum,” dedi Güldoş. “Düğünde biri içer, musallat olur, Tahir’im tövbe unutmaz.”

Anlam veremedim bu söylediğine. “Neden unutmasın canım, sarhoş der geçer.”

Şaşırarak çenesini büzdü. “Sen evleneceğin uşağı tanıdığına emin misun? Deve kini varidur benim oğlumda.”

“Deve kini? Tahir’de? Yok artık Güldane Hanım…”

“Ne doğurduğumu benden iyi mi bilecesun?”

“Öyle tabii ama…”

“Bak ben saa anlatayim da, kendun karar ver.” Ben aynanın karşısında gelinliğin duvağını düzeltirken Güldane Hanım yanıma bir sandalye çekti, sonra gözlerini bana değil de yıllar öncesine dikti. “Tahir’imin yüreği çok sever ama kırıldığı yeri de asla unutmaz. Daha küçücük uşağidi… Mahallede Hasan deyi bi çocuk, kıskançlığından bizimkinin piskiletini taşla parçaladi. Yavrumun da ilk piskileti, pek severidi. Her Allahın günü piskilet mi silinirmiş? Üşenmez siler, resmini çizer duvara asardi. Amma o gün… Hiçbir şey demedi. Pek şaşırdık hepimiz. Ne kavga etti ne ağladi. Sadece gidip kırılan bisikletin başında oturdi saatlerce. Zaman bu, su misali akıp gitti, kaç yıl geçti bilmem amma herkes unuttu o meseleyi. Günün birinde Hasan’ın babası uşağına yepyeni, kıpkırmızı bi bisiklet aldi. Mahallede tur atıp hava ataydi. Tahir’e al bir tur da sen bin, dedi. Biz sandık ki Tahir yok diyecek. Binmesin mi piskilete? Dedik herhalde o olayı çoktan unutmuş. Meğer… içine gömmüş. Bi gün Hasan piskiletini evlerinin önüne bırakıp top oynamaya gitmiş. Bizim Tahir sessizce gitmiş, piskileti aldığı gibi kilometrelerce sürmüş… taa şelalenin olduğu yere kadar. Sonra da o bisikleti itivermiş suyun dibine! Hiç inkâr da etmedi. Babasından yiyeceği fırçayı bile bile çıkıp ben yaptım dedi. O yüzden sana deyrum, deve kini var benim oğlumda. Çok sever amma canını yakanı da Karadeniz’in suyuna gömer geçer.”

Hayretler içinde kaldım. Tamam… Çocuktu ama onca yıl unutmaması ve sonra da intikamını alması beni fazlasıyla şaşırtmıştı.

“Ben de Hasan Veli babamdan duyduydum bu hikâyeyi,” dedi Nurcan ablam. Sonra da savuşturur gibi elini salladı. “Amaan. Ha buraya herifleri mi konuşmaya gelduk gelinlik bakmaya mi. Hayde devam…”

Güldoş kalkıp annemin çaprazındaki koltuğa kurulduğunda çenesinin altından bağladığı tülbentin düğümünü gevşetti. “Ben da alayım bir gayfe. Şekerli olsun.”

“Sen bakma ona. Kaç yıl geçmiş canım aradan. İnsan bu, duyu da değişir suyu da. “ Nurcan abla büzdüğüm dudaklarıma bakıp kaşlarını düşürdü. Annemleri çaktırmadan işaret etti. “Gelinlik konusuna gelecek olursak… Kaç kere dedum saa Melek. Dinleme da şunları. Beğenseler de beğendum demezler, sırf birbirlerine zıt gidecekler deyi.” Elini havaya kaldırıp şükredercesine salladı. “Allah’ın sevgili kulusun ki uzakta yaşaylar. Yoksam halin yamandı.”

“Bunun daha İzmir düğünü var. Babam ancak öyle kabul etti bu kadar çabuk evlenmemizi, biliyorsun…”

Başını omzuna düşürüp salladı. “Adam haklidur da. Eş dost orada, e çevre desen geniş. Yapıverirsiniz bi düğün de orada. Merak etme, ben ne yapar eder kaynanamı geç getiririm.”

“Bakalım, hayırlısıyla şu düğünü bir atlatalım da… Bir hafta kaldı. Babam İzmir’e gidip geliyor ama annemle Hıyar Can sürekli başımda. Haliyle Tahir’le de o kadar sık görüşemiyoruz. Aksi gibi Tahir de karakoldan çıkamıyor bu günlerde. Tüm hazırlığı tek başıma yaptım resmen.”

“A benim kuzum,” dedi kolumu sıvazlayarak. “Şu operasyonda kaybolan askerlerle ilgili sanırsam… Hâlâ haber yok imiş.”

“Yok… Kızmıyorum asla. Önemli işleri olmasa beni yalnız bırakmazdı biliyorum. Ama gönül yine de böyle günlerde birlikte olmak istiyor.”

“Eh tabii…” Birbirine memnuniyetsiz gözlerle bakarak kahvelerini içen anneleri gösterdi. “Ha bu karilarla yapacağına sevdiceğinle yapmak istemen gayet yerunde ama… Bi hafta daha dayan, sonra hep biliktesiniz zaten.”

Haklıydı. Sadece bir hafta daha… Sonra hep birlikteydik. Hep! Ve sadece bunu duymak bile içimde kelebekler uçuşmasına sebep olmuştu.

-Düğünden bir gün önce-

Tahir son derece sakin olmasını istediği akşamda hayatının en gürültülü adamlarıyla aynı masaya düşmüştü. Mekân aynıydı, Kırık Kadeh Meyhanesi. Yüzbaşı Tahir Bora Tunalı, örf ve adetlerine bağlı olduğu gibi alışkanlıklarına da sıkı sıkıya bağlı bir adamdı. Meyhanenin ahşap, ve loş duvarlarında eski fotoğraflar asılı, masalarında türlü türlü mezeler diziliydi.

Ama o gece o masaya oturan Yıkım Timi yüzünden mekânın kaderi bir nebze değişmişti. Zira cüsseli yedi adamı normal bir masaya sığdırmak pek de mümkün olmadığından mekanın orta yerinde masalar birleştirilmişti. Geniş omuzları yüzünden sandalyeler birbirinden uzak durmak zorunda kalmış, diğer müşteriler de kendilerine ancak kenar köşede yer bulabilmişti. Garsonlar bir savaş alanında siper değiştirir gibi masanın etrafında dolanıyor; o iri adamların hızla boşalttığı tabak ve kadehleri yenilemek için el birliğiyle çalışıyorlardı. Aç gelmiş, önden güzel bir yemek yemişlerdi.

Oturalı bir süre olmuştu. Yemekten sonra mezeler eşliğinde ilk kadehler bitmiş, ikinciye yeni geçilmişti. Sohbet başlarda masada komutanlarında bulunmasıyla temkinli adımlarla ilerlemiş olsa da rakılar yudumlandıkça yavaş yavaş gevşemişti. Ama Tahir gevşememiş, gevşeyememişti. Elindeki kadehi dudaklarına götürdükçe gözleri dönüp dolaşıp çavuşlarından Şerif Al’yi buluyordu. Bekliyordu. Birini değil ama olmasını hiç ama hiç istemediği bir şeyi. Çünkü adı gibi biliyordu ki üçüncü kadehe geçmeleriyle Şerif Ali başka bir seviyeye geçecekti. Ve onun hayatında üçüncü kadehten sonra bambaşka birine dönüşen iki kişi vardı. Biri yarın evleneceği fekaletti, diğeri ise burnunun ucundaki felaket…

Şerif Ali henüz tam anlamıyla açılmamıştı ama Tahir onun o meşhur eşiğe yaklaştığını hissedebiliyordu. Rakısından bir yudum daha aldıktan sonra bakışları Arslan’la kesişti. “Hani insan bir depremin gelmeden önce toprağın altında bir şeylerin kıpırdadığını anlar ya…” dedi Tahir. “İşte öyle anlıyorum, bu akşam şeftali hoşafı yapmak zorunda kalacağım.”

Arslan güldü. “Abartma be oğlum. Geldik şuraya, mis gibi bekarlığının son gününü kutluyoruz.” Kadehini Pekmez ile tokuşturan Şerif Ali’yi gösterdi. “Herif de kendi halinde içiyor işte.”

“Şimdilik,” dedi Tahir emin bir sesle. “Az sonra burnuna yirmi dört tane leblebi sığdırabildiğini sana uygulamalı olarak göstermeye kalkacak.”

“Üçüncü kadehten sonra?”

“Aynen öyle.”

“Yok artık lan.”

“Ver yetkiyi gör etkiyi.”

Arslan şüpheli bakışlarını Şerif Ali’ye çevirdiğinde içine kurt düştü. Şişeyi masanın ortasından aldı, kendi taraflarına koydu. O anda “Gomutanım yaa,” sesi yükseldi masadan. İyiden iyiye gevşeyen Şerif Ali Adana ağzına bağlamıştı, gözleri de bir başka parlıyordu. “Ne iyi oldu böyle değil mi? Peş peşe evleniyoz valla.”

“Sorma,” dedi Tahir. “Çok iyi oldu.”

“Ama gomutanım,” dedi Şerif Ali ağzını yayarak. Üst üste üç tabak pilav yediğinden üzerindeki mavi gömleğin düğmeleri zorlanmaya başlamıştı. “Sizin aileler de yeni tanıştı zaar. Biz yazdan önce evlenmezseniz diye düşünüyorduk. Siz kalkıp bizim de önümüze koydunuz düğünü. Bir durum yoktu inşallah.”

Arslan’ın yediği son lokma boğazında kalırken öksürmeye başladı. Tahir sigara paketinin üzerinde duran çakmağı Şerif Ali’ye fırlattı. “Oraya gelirsem sana durumu gösteririm.”

“Komutanım siz şeftaliyi maruz görün,” dedi Karahan. Biliyorsunuz alkole pek dayanıklı değil arkadaş.”

Şerif Alli işaretparmağını havaya dikip son derece ciddi bir şekilde, “Maruz değil o bir kere Karahan’cığım.” dedi. “Mazur diyeceksin ma-zur.”

Arslan ayağa kalkıp Şerif Ali’ye ters bakışlar attı. “Ben bir tuvalete gideyim. Siz de şu arkadaşın ağzını toplayın ki döndüğümde kırmak zorunda kalmayayım.”

“Emredersiniz komutanım,” dedi çavuşlar aynı anda ama Arslan masadan uzaklaştığında Şerif Ali kahkahayı bastı. “Arslan komutanım biraz bozuldu zaar.”

“Biraz mı?” diye sordu Serhan. “Adam seni gözleriyle hastanelik etti lan.”

“Ama şimdi gomutanım.” Şerif Ali elini rakısına uzattı ama rakısı Karahan tarafından alındığı için mecburen şalgama kaldı. “Bekarlığa veda partisinde ne gonuşulur ki? Yarın gomutanımız Dünya evine giriyor, umarım o dünya evi biraz olsun iyi gelir de bize daha insaflı davranır.” Karahan’ın bir anlık dalgınlığından yararlanarak kadehini kaptığı gibi başına dikti. Boş kadehi Tahir’e doğru kaldırıp, “Dimi lan komutanım?” diye sordu.

Pekmez, “Komutanım,” dedi sakince. O ve diğerleri alkole dayanıklıydı. En az beş kadehte daha başları bile dönmezdi. “Söz, nişan olur diye bekliyorduk. Yoksa Melek öğretmenin ailesi mi sorun çıkardı?”

Tahir arkasına yaslanıp bir sigara yaktı. “Yok be oğlum. Melek de ben de böyle törenlerden hoşlanmıyoruz. Düğün nasıl yapılması gerekiyorsa öyle yapılır ama diğerlerine gerek görmedik.”

“Tabii zaman kaybetmemek lazım,” diye sırıtarak araya girdi Şerif Ali. “Gomutanım da erkek sonuçta ,düz duvara mı tırmansın adam?”

Yaver aradaki mesafeye rağmen uzanıp Şerif Ali’nin ensesine bir tane yapıştırdı. Çavuş acıyla inlerken Tahir, önündeki mezeye çatalı batırdı. “Ha bu herif biraz daha konuşmaya devam ederse damat yerine katil olacağum!”

“Aman ağzınızdan yel alsın komutanım!” diye araya girdi Karahan kısa turuncu saçlarını sıvazlayarak. Ortamı yumuşatmak istercesine güldü. “Biz bu gece aslında sizin bekârlığa vedanızı değil, özgürlüğe veda töreninizi icra ediyoruz. Değil mi ama Serhan komutanım?”

Tahir kaşlarını çatınca Serhan gülümsedi. “Buna kızmak yok işte. Meyhane masasında doğrular konuşulur diyen sensin. Biz de vatani görevimizi yapıyoruz. Son gecende sana gerçekleri tebliğ ediyoruz.”

“Ne gerçeği ulan?” diye homurdandı Tahir.

Pekmez hemen elini kalbine bastırdı. “Komutanım, yarından sonra bu cümleyi böyle yüksek sesle kuramayacaksınız. Ne gerçeği ulan, devri kapanıyor. Haklısın hayatım, ben yanlış anlamışım, dönemi başlıyor.”

Masadaki herkes- yüzbaşı hariç herkes- kahkahayı patlatırken Tahir’in bakışları tek tek hepsinin üzerinde gezindi. O bakış normal şartlarda timin tamamını hizaya sokardı ama bu gece meyhane masasında kimsenin pek hizaya giresi yoktu.

Zira Tahir her ne kadar etrafa ters bakışlar atarak burnundan solusa da daha meyhane kapısından içeri girerken son emrini vermişti. Rütbeyi kapının dışında bırak, bu gece buraya sadece kafalar dağılacak.

Arslan geri dönüp sandalyesine kurulduğunda, “Doğru söze ne denir?” dedi. “Yine de adamın moralini bozmayın. Zaten yarın evet deyince hayatı yokuş aşağı saatte iki yüz kilometre hızla kayacak.”

Serhan başını salladı. “Hem de frensiz.”

Yaver, “Bırakın oğlum dalgayı,” dedi. “İçmeye mi geldik goy goy yapmaya mı? Kaldırın kadehleri.”

Önce Tahir kaldırdı. “Ağzın bal yesin Yaver, sen de olmasan işim iş.”

“Ne demek komutanım,” dedi ama esmer yüzünü ciddi tutmakta zorlandı. “Haklısınız komutanım. Mesela ben şu an içerim yanarken kadehimi size kaldırıyorum.”

“İçerin neden yanıyor, onu anlamadım?”

“Neden mi var Tahirim, yiğit adamdın vesselam, bir zamanlar kendi kararlarını kendin verebilirdin.”

Masada yeni bir kahkaha tufanı koparken, Tahir’in yüzü ekşi bir şey yemiş gibi oldu. “Oğlum sizin yapacağınız espriyi pare pare…”

Karahan da kadehini kaldırdı. “O hâlde Tahir komutanımızın bekârlığına… Allah rahmet eylesin.

“Erken kaybettik,” dedi Serhan.

“Zamanında bir yere çağırdık mı anında geliyorum derdi,” diye devam etti Pekmez. “Şimdi bir hanıma sorayım, diyor. İzin kağıdı bekliyor.”

Tahir kadehini başına dikip şişeye uzandı. “Tek bir sikik espri yapan daha olursa…”

“Aaa…” diye ellerini kaldırdı Şerif Ali. “Orda durun işte gomutanım. Siz demediniz mi rütbeler kapı dışarı diye, biz de emre uyuyoruz zaar. Gomutanım diyorsam o da ağız alışkanlığından.”

“Senin ben o ağzını…” Durup rakısını yudumladıktan sonra kapıyı işaret etti. “Siz yarın o düğüne girebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Boy boy fotoğrafınızı vereceğim oğlum kapıya. Üstüne de yazı astıracağım. İtler ve ha bu hayvan herifler giremez diye!”

“Oooo,” dedi Yaver kadehini kaldırıp. “Yüzbaşı sinirlendi frene basın beyler.”

Yüksek sesle tek kelime daha eden olmadı ama kendi aralarında kaynamayı da bırakmadılar. Tahir bir ara sigarası bitince ceketinin iç cebindeki yeni pakete uzandı ama parmak uçlarının dokunduğu tek şey sigara paketi değildi. Cüzdanı da oradaydı. Artık cüzdanına dokununca sadece hesap ödemek gelmeyecekti aklına çünkü nikâh günü almak için fotoğraf çektirdikleri gün, Melek’in ait vesikalıklardan birini alıp cüzdanına koymuştu. Gözlerini kısaca etrafta gezdirdi, adamlar birbiriyle konuşmaya dalmıştı. Fırsattan istifade paketle birlikte cüzdanı da çıkardı. Yavaşça açtı, açtığı gibi de parlayan ela gözler, pembe dudaklar ve nefis bir gülüş karşıladı onu. O gülüşü yok muydu… Sanki birazdan bir şey söyleyecekmiş de ardından kendi söylediğine kendi gülecekmiş gibi kıpır kıpırdı. Daha fazla gülerdi de, fotoğrafçı uyarınca biraz ciddileşmişti. Ama o hali bile her an yaramazlık yapmaya kaçacak küçük bir kıza benziyordu.

Bakışları cüzdanındaki vesikalığın ayrıntılarında gezerken, ne göresim gelmiş diye geçirdi içinden. Sandalyeye yaslanmış, elindeki bardağı hafifçe döndürürken dışarıdan bakana sakin görünüyordu ama içinde bir şeyler, memleketinin köpürmüş denizi gibi kıpır kıpırdı; içinde bulunduğu gece başkaydı, yıllardır içinden sessizce geçirdiği hikâyenin nihayet başka bir sona ve dahası sonsuzluğa bağlanacağı gecenin arifesiydi. Melek’le evlenecekti. Melek ile evlenmek, ona soyadını vermek, ömrünün bundan sonraki pek çok gecesinde aynı yastığa baş koyacacağını bilmek, sabah uyandığında önce onun yüzünü görmek ve herkese karşı dimdik durup benim karım diyebilmek; ne imkânsız, ne imkânsıza kafa tutan hayallerdi öyle.

Derken… meyhanenin kapısı herkesin başını aynı anda o tarafa çevirecek bir kabalıkta açıldı. İçeri giren dört kişilik genç erkek grubu yüksek, rahat ve fazlaca taşkındı. Üzerlerindeki pahalı kıyafetlerden, bakışlarından, özellikle duruşlarından yabancı oldukları aşikârdı. Aynı gürültüyle yan masaya geçtiler; sandalyelere kurulduklarında garsona verilen siparişler kibirli bir buyurganlık taşıyordu. Konuşmalardan anlaşıldığı kadarıyla o yakınlarda bir otelde kalıyorlardı. Oteldeki eğlenceden sıkılınca kendilerini dışarı atmışlar, gelmeden de yolda bir miktar içmişlerdi.

Timin neşesi bir anlığına sekteye uğradı ama kimse üzerinde durmadı. O gece yalnızca eğlenmek için oradalardı. İçmeye ve eğlenmeye devam ettiler… ta ki yan masadan o isim duyuluncaya kadar…

Esmer, uzun boylu olanı sandalyesine yayılırken kadehini havaya kaldırdı. “Pist gençler!” dedi ağzının kenarında gevşek bir sırıtışla. “Biliyor musunuz? Benim eski kız da buralardaymış.”

“Hangisi,” diye sordu bir diğeri. “Çorap değiştirir gibi kız değiştiriyorsun Cenk. Hem senin kızlardan birinin bu dağ başında ne işi var?”

Cenk denen adam kahkaha attı, son derece gösterişli bir kahkahaydı bu.“O başkaydı be oğlum. Biraz garipti ama bir içim suydu. Burada olduğuna şaşırmadım.”

Soruyu soran parmağını şıklattı. “Galiba hatırladım. Şu dergilerde poz kestiğin sarışın bombayı mı diyorsun? Neydi adı…”

Cenk rakısını yudumladıktan sonra porselen dişlerinin büyük bir çoğunluğu görünecek

şekilde gülümsedi. “Melek…” dedi, ismin tadını çıkarır gibi devam etti. “Melek Sancaktar.”

Meyhane sahibi adamların seslerini fazla bulup müziğin sesini açtıysa bile tüm konuşma tim tarafından duyulmuştu. Ve Tahir tarafından da… Başı olduğu yerde buz kestiyse bile gözleri müthiş bir refleksle adamların masasına çevrildi. Yan masadan, bıçağın kınından sıyrıldığı gibi sıyrılan o son iki kelime yüzbaşının kafasına çivi olup çakılmıştı. Tahir’in parmakları kadehinin etrafında yavaşça sıkıldı. Tim yaklaşan tehlikenin kokusunu anında alarak birbirlerine baktı. Kimse konuşmadı, tek kelime edilmedi ama bakışlarla bazı kısa ve net anlaşmalar sağlandı.

“Kalksak mı ya?” diye sordu Serhan. “Havası bozuldu buranın.”

“Katılıyorum,” dedi Yaver. Kadehini yeni doldurmuş olmasına bakmadı, tekte kafasına dikti. “Kalkalım.”

Şerif Ali, alışılmadık bir ciddiyetle Tahir’e döndü. Normalde bu ton onda sadece operasyon anlarında görülürdü. “Çorbacıya geçelim mi komutanım?” diye sordu “Acıktım da… ayıptır söylemesi.”

Arslan’ın da yumrukları sımsıkıydı ama masadaki sigara paketine uzandı, cebine attı. Gözü ayakkabılarına kaydı çünkü o da diğerleri gibi o geceyi yanlış bir yerde noktalamak istemiyordu.

Tim kalkmak için hareketlendiğinde, “Oturun,” dedi Tahir, net bir emirle.“Benim kadehim daha bitmedi.”

Tim birbirine baktı, ne yapacağız? der gibi. Kimse Tahir’in lafının üstüne laf söylenmeyeceğini biliyordu. Bilerek oturdular. Arslan paketi koyduğu yerden aldı, ince bir dalı çekip dudaklarının arasına yerleştirdiğinde, yeşil gözleri düşmanlıkla yan masaya çevrildi. Adamlar kendi aralarında hiç durmadan konuşuyordu, nasıl bir yangını başlattıklarını bilmeden gülüp duruyorlardı.

“Hatırladım lan!” dedi birisi. “Hani şu seni şap diye terk eden hatun değil mi?”

Kahkahalar yükseldi.

“Ta kendisi,” dedi bir diğeri. “Cenk sinir krizi geçirmişti. Hiç bir kadın beni terk edemez diye ortalığı yıkmıştı. Kızı arayıp durmuştu da en sonunda kız numarasını değiştirmişti.”

“Ben bilmiyordum.” Bunu söyleyen aralarında yaşça büyük olanıydı. “Eee Cenk, terk edilmek nasıl bir duyguymuş?”

Cenk’in yüzünden kibirli bir gülümseme geçti. Arkasına yaslanıp iyice yerleşti yerine. Sol ayak bileğini sağ dizine koyarken, “O iş öyle değil,” dedi. “Az önce de söyledim. Kız başkaydı… başka bir şeydi. Onun kadar tuhafını tanımamışsınızdır. Depresyona falan girdiği dönem beni terk etme cüretinde bulundu. Yoksa bilirsiniz… Hiçbir hatun benden ayrılamaz.”

“Çok eminsin.”

“Elbette eminim. Kollarımda gayet mutluydu.”

Tahir’in başı ağır bir taş gibi önüne düştü. Elindeki kadeh ani bir biçimde parmaklarının arasında parçalandığında ince cam avucunda dağıldı. Kırılmak sesi o ana kadar süren uğultunun içinden sıyrılıp yükselirken rakı, cam kırıklarıyla birlikte masaya aktı. Sabrının son kırıntısının da kül olup gitmişti. Sonunda sandalyenin ayakları yere sürtünerek geri çekildi.

Kimse hemen tepki veremedi.

Kimse tek kelime etmedi.

“E buraya kadar gelmişken uğra o zaman,” dedi yan masadan biri. “Madem isteyerek ayrılmadı, belki görünce geri dönmek ister.”

“Şu hatunu ben hatırlayamadım. Bir fotoğrafını göstersene.”

“Göstereyim,” deyip telefonuna uzandı Cenk. “Yalnız ağzınızın suyunu akıtmayın. Yengeniz sayı-”

Cümlesini tamamlayamadı. Telefonunun ekranı bile aydınlanamadan bir kuvvetle elinden fırladı. Havada kısa bir an süzülerek meyhanenin duvarına çarpıp paramparça oldu. Adamlardan her biri kalakaldı. Önce ne olduğunu anlamadılar.Tahir’in gölgesi o masanın üzerine düştüğünde ise tüm şımarık sırıtışlar bir anda tereddüde dönüştü.

“Hayırdır,” dedi Cenk denen adamla. Bağırmak istedi ama karşısındaki adamın sadece cüssesi değil, ateş saçan gözleri de buna izin verdi. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”

Müzik kesilmişti Herkes bir film izler gibi o kargaşayı izliyordu. Tüm tim ayaktaydı ama bir kişi bile yerinden ayrılmış değildi. Her biri Tahir’in arkasında duruyordu ancak en yakınında duran Arslan’dı.

“Hayırdır?” diye tekrar etti Tahir. “Hayırdır ya…” Gözlerini adamın yüzünden ayırmadan yerdeki parçalanmış telefonu gösterdi. “Kimin fotoğrafını açacaktın?” diye sordu, tehlikeli bir hecelemeyle.

Adam başını kaldırdı, Tahir’i süzdü. Boynundaki künyesi ve traşı karşısında bir askerin durduğunu söylüyordu ve bu durum Cenk’in dudaklarında eğri bir gülümseme bırakmıştı. “Sanane?” dedi. “Kimi gösteriyorsam gösteriyorum. Sana mı soracağız?”

Masadakilerden biri ortamı yumuşatmaya çalıştı ama nafileydi. “Tahir’im,” dedi yaklaşan mekân sahibi. “Sarhoşun mektubu okunmaz derler. Keyfinizi bozmayun, onları kapıya kadar uğurlaruk.”

“Hayırdır!” diye yükseldi Cenk. Kaşları kibirle gerildi. “Kimi dışarı alıyorsun? Sen benim kim olduğumu biliyor musun dayı!”

Mekân sahibi ihtiyar adam hafifçe güldü. “Senin gibilerin kim olduğu bu memlekette önem teşkil etmez delikanli.”

Tahir’in gözleri karşısındaki adamın yüzüne çakılmış gibi dururken başını yaşlı adama çevirdi. “Amca,” dedi. “Müsaade ver, burası bende.”

Adam elini göğsüne koydu, başını hafiften eğdi ve kaldırdı. Ardından iki garsonu da alıp uzaklaştığında müzik yeniden başlamıştı.

Cenk’in gözleri kısıldı. Ve bir anda gülümsedi. O gülümsemenin sebebi belleğinde uyananlardı. “Bir dakika,” dedi. “Tahir mi dedi o adam? Hah! Hatırladım seni.” Kendini onaylamak için sallandı başı. “Yıllar önce… o partide. Melek’in herkesin içinde reddettiği çocuk…” Kaşıyla Tahir’i işaret etti. Arkadaşlarına da baktı, üzerine basa basa onların da görmesini istedi. “Osun sen.”

Dışarıdan bakan biri Tahir’in sadece dinlediğini sanırdı ama aslında tam da o an, yıllar öncesinden kalma bir yarayı yeniden hissediyordu; kabuk bağladığını sandığı bir yer, birinin hoyratça dokunuşuyla yeniden sızlamaya başlamıştı. “Velev ki oyum,” dedi kan donduran bir sakinlikle. “Ne olmuş?”

“Hadi ama…” dedi Cenk. “Sakın bana şimdi birlikte olduğunuzu söyleme.” Gözü masadaki bekarlığa veda pankartını bulduğunda dudaklarındaki gülümseme alaycılıkla büyüdü. “Yok artık! Evleniyor musun onunla?”

Tahir’in çenesi o kadar kasılmıştı ki o rakı bardağı gibi, o telefon gibi darmadağın olmaması için hiçbir sebep yoktu. “Sana ne,” dedi sabrının son demlerinde.

Cenk’in durmaya niyeti yoktu. Şaşkın olduğu bir gerçekti ama bundan daha fazlası… kendisini terk eden kadının karşısındaki adamı tercih etmesine içerlemişti. Egosunu zedelemişti. Zehrini akıtmaya devam edecek olması, tam da bundan sebepti.

“Nasıl lan?” diye sordu alkolden aldığı cesaretle Tahir’e yaklaşarak. “Nasıl yapabiliyorsun? O günü hatırlıyorum. Karavandan taşan sesinizi…” Yanlış bir şey söylemiş gibi parmağını iki yana salladı. “Pardon pardon… Duyulan sadece onun sesiydi. Sen ağzını bile açamamıştın, değil mi? Seni aşağılayıp durdu. Ne demişti? Bir dakika… Şimdi hatırlayacağım. Hah! Dünyada tek erkek kalsan bile seninle olmayacağını söylemişti. Bak. Kaç yıl geçmiş. Ben bile unutmamışım. Sen nasıl unuttun?”

Tahir’in nefesi bir külçe gibi ağırlaşırken, avucuna kapanan parmakları yumruk oldu. Düşünmek ve yapmak arasında sendeledi. Hatırlıyordu, her saniyesini hatırlıyordu. Nasıl unutabilirdi? Yalnızca bir gün, bir an yaşamamıştı ki. Rüyalarında binlerce gün, binlerce an tekrar ve tekrar yaşamıştı. O kalabalık, o acırcasına bakan gözler, Melek’in kulağından silinmeyen genç sesi… Ve sırtındaki ağır utanç yükü… Acımasızca, bir diken gibi nasıl da uyanmıştı belleğinde. Nasıl da saplanıp kanatıyordu. Unutmamıştı. Nasıl unutabilirdi?

Arslan yumruğunu sıkarak, “Lan oğlum kes!” diyerek yaklaşacak oldu ama Tahir havaya kaldırdığı eliyle izin vermedi.

Cenk bunu fırsat bildi. Tahir’i ezdiğini sandı. Gururunu kırarak onu bir kum torbasını alt eder gibi alt edeceğini sandı. Vurdu. Ve vurdukça daha fazla vurmak istedi. “Sana bunu yapan kızla evleniyorsun şimdi?” Başıyla birlikte kaldırdı kaşlarını. Savaşta yaraladığı düşman askerine son darbeyi indirmek üzere olan hain bir komutan gibi baktı. “Lan oğlum… İnsanda biraz gurur olur. Melek seni-”

Cenk’in ağzından dökülen o isimle, Tahir düşünmekle yapmak arasındaki o ince çizgiyi gürültüyle aştı. Cenk’in yüzüne o kadar tereddütsüz ve sert bir yumruk indi ki adam kollarını açarak önce sandalyesine, o sandalye altından fırlayıp gittiğinde ise arkadaşlarının üzerine devrildi. Meyhanede bir anda kıyamet koptu; sandalyeler devrildi, insanlar bağırdı, garsonlar koştu. Ama Tahir hâlâ olduğu yerdeydi, göğsü inip kalkıyor, gözleri hâlâ öfkenin yakıcı sıcaklığını taşıyordu.

“Onun adını ağzına alırken iki kere düşüneceksin,” dedi dişlerinin arasından. “Bana istediğini söyle ama o adı anarken destur diyeceksin, haddini bileceksin ulan! Haddini bileceksin.”

-Düğün Günü-

 

“Nurcan yenge oldu mu şimdi bu ayakkabılar bu elbiseye ya! Elbisem haki rengi, siyah ayakkabılar boğdu. Buna ye gümüş olur ya altın.”

 

“Mercan’cığım…” dedi aynanın önünde allığını tazeleyen Nurcan. “Sen Melek’len takila takila azucuk ona benzemiş olabilir misun? E kız pabucun kaldi elbisenin altina. Ne bellidur?”

 

“Ya oynarken yorulursam da oturursam, ya bacak bacak üstüne atasım tutarsa ve ayakkabılarım görünürse?”

 

Nurcan oturduğu sandalyede omzunun üzerinden görümcesine baktı. “He Mercan, çok haklısun. Sona ne me lazum, Nazife nene görür de topa tutar seni o entarinin altına o ayakkabı oldi mi deyi! Allah vere Hayri dede görmesun! Bizumlan değilsun deyip eleyiverir seni mazallah!”

 

Mercan oldukça abartılı bir şekilde gözlerini devirince Nurcan söylenerek küçük el çantasını karıştırdı. Anahtarını bulduğunday Mercan’a uzattı. “Git haydi benim evden al ne alacaksan. Gardrobun alt sırasında dizili pabuçlarım. Şanslısın ki ayak numaramız aynıdur.”

 

Mercan gülerek anahtarı aldı, alırken de sordu. “Gardrobun hangi tarafı senin?”

 

Nurcan şen bir kahkaha attı. “Kız komple benim, öyle kenardan köşeden birkaç raf da abine verdum işte. Açınca görürsun.”

 

“Peki,” dedi Mercan. Daha hızlı olmak için topukluları çıkarıp parmak arası terliklerini giydiğinden elbisesinin eteklerini toplamak zorunda kaldı. “Gidiyorum ben.”

 

Nurcan arkasından seslendi. “Çabuk ol he. Düğün yemeği birazdan başlayacak, servise yardık etmezsek anan ikimizin da topa tutar.”

 

Mercan arkasından söylenilenin pek azını duyacak kadar uzaklaştı. Uzun boya, uzun bacaklara sahipti, hızlı yürürdü ama üzerindeki tül elbisenin yeri öpen etekleri müsade etmiyordu. Yolu kısaltmak için avlunun arkasından dolaştı. Evin önünün düğün yemeğine gelen insanlarla ve dolu olduğunu biliyordu. Neyse ki abi ve yengesinin evi çok uzakta değildi. Birkaç evi geçince arka bahçesine girebilecekti ama o evleri geçtiyse de bahçeye giremedi…. çünkü o bahçenin önünde biri vardı. Görmeyi beklemediği biri, Poyraz Alacahan.

 

Elinde bir tepsi baklava tutan Poyraz Alacahan.

 

Mercan’ın adımları yavaşlarken karşısındaki adama ve tuttuğu baklava tepsisine baktı. Önce hayal gördüğünü düşündü. Poyraz’ın burada ne işi vardı ki? Hem de elinde bir tepsi baklavayla… Ama karşısında durduğunda, fazlasıyla gerçek olduğunu anladı. Şaşkın görünüyor olmalıydı. Öyle görünmeyi istemedi. Kendisini zorladı ve kararlı bakışlarını adamın yüzüne sabitledi. “Merhaba.”

 

Poyraz karşılık vermek için acele etmedi. Bakışlarını karşısındaki kızın yüzünde gezdirdi, onu ilk kez böylesine makyajlı görüyordu. Hayır, aslında ilk değil. Genç kız henüz on yedi yaşındayken acemice boyanıp bir gece vakti meyhanede çıkmıştı karşısına. Oysa o gece ailesinden büyük bir darbe alıp, kendini güçlükle meyhaneye atmıştı genç adam. Mercan gelip de karşısına oturduğunda ve normal bir müşteri gibi sipariş vermeye çalıştığında bile kendisi için geldiğini biliyordu. Şimdi ise… başkaydı. Evet, o zaman da yaşıtlarına göre serpilmiş bir kızdı ama şimdi her şeyiyle güzel bir kadına benziyordu. Oturmuş yüz hatları, sivri çenesi, etli dudakları ve gözleri… Üzerindeki elbisenin gözleriyle aynı renk olması planlı mıydı mesela? Merhaba, demeden önce bunu düşündü Poyraz.

 

Ve sonra, “Merhaba,” derken elindeki baklavayı işaret etti. “Evlenene bir tepsi baklava göndermek timde adetmiş. Herkes bir işin ucundan tutunca bu iş bana kaldı.”

 

Mercan gözlerinin ondan ayırmadan eliyle arkasını işaret etti. “Ama evimiz orada.”

 

Poyraz’ın başı yavaşça omzuna eğilirken, dudaklarının bir yanı hafıfçe kıvrıldı. Hayır, keyifli bir gülümseme değildi bu. “Geçen hafta evinin önündeydim, unuttun mu?” Gülümsemesi ağır ağır kendini karanlığa bıraktı. “Belki de servis yaparken beni görmedin.” Bir adım attığında, aralarındaki mesafe iki adımdan fazlası değildi. “Tüm dikkatin salatada mıydı?”

 

Mercan yutkunmamak için zor tuttu kendini. Burada onunla karşılaşmayı beklemiyordu. Üzerinde abiye ve parmak arası terliklerle… onu görmeyi kesinlikle beklemiyordu. Keşke o lanet siyah ayakkabıları giyseydim, diye geçirdi içinden. Uyumsuzdu ama bu terliklerden çok daha iyiydi. Ve bu düşünceyle elbisesinin avucuna toplanmış eteğini bıraktı. “Seni gördüm,” dedi dürüstçe.

 

“Yani tüm dikkatin salatada değildi?”

 

“Evet. Güzel yaparım… salatayı.”

 

Poyraz’ın kaşlarından biri korkunç bir yavaşlıkta kalkarken, “Yemeden bilemem,” dedi.

 

Mercan ne söyleyeceğini bilemedi önce. Hazırlıksız yakalanmıştı. Oyun oynayabilirdi, çok da iyi oynardı ama nedense canı şimdi oynamak istemiyordu. “Belki…” dedi gözlerini onun gözlerinden ayırmadan. “Belki yersin.”

 

Poyraz tek bir adım daha yaklaştığında Mercan bu kez yutkunmaktan kurtulamadı. Üzerindeki siyah takım elbise kusursuzdu ama o kusursuzluğun içinde ani bir dağınıklık gizliydi. Beyaz gömleğinin üstten iki düğmesi açıktı, kravatı yoktu. Yeni tıraş olmuştu ama şakaklarında biriken ter içinden geçen fırtınayı ele veriyordu. Özenle hazırlanmıştı belli… ama sonra bir şey olmuş, bütün o özeni darmadağın etmişti. “Mercan…” dedi. “Mercan…” Seslenir gibi değil, lezzetli bir şeyi dilinin üzerinde çevirirmiş gibi anıyordu adını. Ve bakışları usulca elbisesine düştüğünde, her ayrıntısını aynı acelesizlikle, sindirerek izlemeye başladı. “Menekşe rengi elbise,” diye mırıldandı. “Menekşe gözlere yakışmış.”

 

Mercan, yüreğinin derinlerindeki titremeyi tüm ayrıntılarıyla hissetti, incecikti. İçten içten, ince ince titriyordu. Karşısındaki adam için ne çok hazırlanmıştı, ne çok hazırlanıp karşısına çıkmıştı. Her birinde gözlerinin özellikle boşluktan ve nadiren baktığı gözlerinden alıp da elbisesine çevirmemişti Poyraz. Ve şimdi, hiç beklenmedik bir anda ve onun için hazırlanmadığında yakıştığını mı söylüyordu? Bu hiç adil değildi.

 

“Poyraz…”

 

“Abiye ne oldu?”

 

Mercan gülümsedi. “Abiyi mi tercih ederdin?”

 

“Tercih hakkım yok,” deli Poyraz bir anda, sesine davetsiz bir sertlik konuk olurken. Ve bu çıkış Mercan’ı bir serseme çevirdi. “Keşke olsa.” Derin mavi bakışları aynı derinlikle kızın yüzünde gezinirken, kaşları da hafifçe düştü. “Keşke olsa ama yok.”

 

“Neden?” diye sordu Mercan. Sorulacak daha iyi bir soru yoktu. Garip bir ilişki vardı aralarında bir ucu yıllar öncesine dayanan. Peşinde gezinen küçük kız çocuğundan içi dışı hâlâ aynı adamla dolu olan bir kadına evrilmişti Mercan. Yine de bir adım öteye geçemiyordu. Poyraz’ın dünyanın en sağlam taşlarından örülmüş duvarlarına toslayıp duruyordu.

 

“Neden mi?” Poyraz elindeki tepsiyi duvarın üstüne bıraktı ama eli yanına inmedi, kızın yüzüne yaklaşmaya başladı. Mercan nefesinin ciğerlerinden yükseldiğini hissetti hissetmesine ama daha boğazına varamadan bir yerde düğüm olup kaldı ve en nihayetinde adamın parmak boğumları yanağına ulaştığında, göz bebekleri de ruhu gibi titredi. “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur,” dedi yavaşça. “Can da, inci mercan da…”

Mercan’ın dudakları aralandı. “Ben ziyan mıyım?” diye sordu, sesi kırılmadan hemen önce.

“Mesele o değil.”

“Ne o zaman?” dedi ve yetmedi, biraz daha cesur olmaya karar verdi. “Beni görüyorsun… biliyorum. Ama hep arkanı dönüyorsun. Hep bir çizgi çekiyorsun. Neden?”

Poyraz gözlerini kapatır gibi yaptı, sonra tekrar açtı. “Çünkü…” dedi, devamını getimenin kararsızlığıyla.“Ben o çizgiyi geçersem… geri dönmem.”

Mercan’ın kalbi sıkıştı ama hissettiği tüm o sıkışmışlığa rağmen başını dik tutmayı başardı. “Dönmeni isteyen mi var?”

Poyraz’ın dudakları bir tebessüm daha döktü, daha keyifsiz, daha buz gibi. “Sorun da bu zaten. İstediğin kadar abi, de. Dönmemi istermiş gibi bakmıyorsun.”

Kartların tümünü en açık şekilde ortaya koymaya öyle hevesliydi ki Mercan. Öyle can atıyordu ki nedeninin niçinin öğrenmek için… belli ki bu adımdan sonra ağzından çıkacak her kelimeyi tam da bu amaçla seçecekti. “O zaman?” Mercan bir adım attı bu kez. Aralarındaki mesafe tamamen yok olduğunda, “Neden hâlâ duruyorsun?” diye sordu.

Poyraz’ın eli yanağından çekilmedi. Aksine, başparmağı hafifçe hareket etti. “Olmaz.”

Mercan’ın nefesi kesildi. Yine güçlü durmak istedi, onu çoktan unuttuğunu göstermek istedi ama tüm bunları isterken, ağzından çıkan şuydu. “Seni seviyorum Poyraz.”

Poyraz’ın çenesi gerildi. Yüzü kızın yüzüne çekildi sanki, yaklaştıkça yaklaştı ve çenesini tuttu. Dudaklarının arasındaki mesafe o kadar azdı ki sadece bu yakınlık için bile kendine sövüyordu. Mercan’sa cesaretin kilidini çoktan açmıştı. Bu yüzdendi parmak uçlarında yükselişi ve onun dudaklarının çukuruna dudaklarını bastırışı… İkisi de nefes almayı unuttu.

Poyraz’ın gözleri, onun dudaklarını hissettiği andan itibaren kapalıydı. Geri çekilmesi gerektiğini biliyordu. Bu her anlamda tehlikeli ve yasak bir ilk öpücüktü ama içinde, geriye gitmesini sağlayacak en ufak bir istek bulamadı. “Keşke…” dedi kısık sesi. Ve sonra yavaşça gözlerini açtı. “Keşke bu kadar güzel olmasaydın.”

Mercan bir küfür duymuş gibi çekti dudaklarını. Ellerini kaldırdı ama Poyraz o elleri tuttu. Nasıl bir dengesizlikti bu? “Sana seni sevdiğimi söylüyorum, senin söyleyeceğin tek şey güzel olduğum mu?” Kaşlarını kaldırdı, yanıldığını duymak istedi. Duyamadı. “Korkağın tekisin. Siktir git Poyraz.”

Ne Mercan küfür edebildiğine şaşırdı ne Poyraz duyduğuna. Mercan gitmek istedi, yanından geçip gitmek… Ve bunun için bir hamlede bulundu bulunmasına ama Poyraz onu iki kolundan birden tutup duvarın nispeten kuytu bir köşesine çektiğinde ikisinin de bir süre yalnızca nefes alışverişleri duyuldu.

“Ne dedin sen?”

Geri adım atmadı Mercan. “Ne dediğimi duydum? Tekrar mı duymak istiyorsun?” Poyraz kollarından birini duvara yasladığında Mercan sıkıntıyla soludu, az önce yaptığı itiraftan pişman değildi ama şüphesiz almak istediği karşılık bu değildi.

“Küfür ettiğini bilmiyordun?

“Bu mu konumuz!”

“Nemiş konumuz?”

“Senin ne kadar korkak bir adam oldu-”

“Hop deduk!” diye yükseldi Poyraz. “Ağır gel kizim, kime korkak deysun sen?”

Bağladığı şive Mercan’ı güldürecek olduysa da sımsıkı bastırdı dudaklarını. “Yalan mı? Ne o? Baban mı kızar? Tunalı’ların kızıyla görüşüyorsun diye mirasından men mi eder seni?”

Poyraz’ın bakışları iyiden iyiye sertleşti. Duvara yaslanan parmakları yavaşça avucuna kapanırken, tüm bunları söyleyenin bir başkası olduğunu düşündü. İşte o zaman sakin kalması imkânsız olurdu.

“Mercan,” dedi soğuyan sesiyle. “Bir adım daha atma bu tarafa doğru. Yol, yanlış yol.”

“Yanlış yol, öyle mi? Neden buradasın o zaman? Yapma Poyraz, bu tepsiyi buraya getirecek bin kişi bulurdun. Gelmek istemeseydin gelmezdin.”

“Senden mi saklayacağım?”

“Saklayamazsın.”

“Saklayamam, cin gibisin, maşallah.”

“Ya..” dedi Mercan. “Dikkat et de o cin seni çarpmasın.”

Başını çevirip ağzının içinden bir şeyler mırıldandı. Çarptı mı demişti. Çarptı zaten mi demişti?

“Poyraz! Cevap ver bana. Madem buradasın cevap ver!” Poyraz sustukça Mercan damarlarında gezinen kanın ısındığını hissediyordu. Yumruklarını sıktı, derin nefesler alıp verdi. Ancak biraz sonra, “Derdin ne senin?” diye sorabildi. Ve tam o an, Poyraz’ın gözlerinde kısacık bir bakış yakaladı. Çok kısaydı ama… Mercan o gözlere uzun uzun bakmadıysa bile çok fazla hayalinin kurduğu için hemen anladı. “Poyraz…”

“Tamam Mercan.”

“Poyraz! Ben çocuk değilim.”

“Biliyorum.”

“Söyle o zaman…” diye fısıldadı Mercan. Ve gözlerinden anladığını kendi söyledi. “Gidiyorsun sen. Nereye gidiyorsun?”

 

Sustu Poyraz. Gözlerini Mercan’ın dolu gözlerinden alıp uzaklara dikti ve sadece sustu.

 

“O kaybolan askerlerle mi ilgili? Onlar için mi gideceksin? Gönüllü?”

 

Poyraz’ın cevabı yine sessizlikti ama Mercan anlamıştı. Anladığından gözünden bir damla yaş düştü. “Poyraz,” dedi usulca. “Beklerim ben.”

 

“Tek neden o değil ama onun da cevabı hayır ufaklık, beklemeyeceksin.”

 

“Neden!”

 

Poyraz’ın kaşları çatıldı. “Ya beklediğin gelmezse Mercan? Korkmuyor musun?”

 

“Korkmuyorum!”

 

“Acemi cesareti var sende.”

 

“Korkmuyorum dedim sana. Bunu anlamayacak kadar kas kafalı mısın? Kork mu yo rum!”

 

“Ama ben korkuyorum!” dediğinde Poyraz, birbirlerine bakıp kaldılar. Mercan’ın gözünden bir damla daha düştü. Poyraz, o yaşın yüreğine düştüğünü hissetti. Bu yüzden parmak uçlarının yanacağını bile bile son kez dokundu kızın yüzüne. “Mercan…” dedi, yine kendine söyler gibi; hem bir şükür duası, hem bir pişmanlık gibi. “Mercan…Ben neden asker oldum, biliyor musun? Elbet önce vatan ama… aması var, dahası var. Ölümden korkmadım ben, arkada bırakmaya değer kimse görmedim. Seninse uzun bir yol var önünde. Tertemiz, en az senin kadar güzel bir gelecek…Benim gibi bir adamın gölgesinde solup gitmene neden bu kadar heveslisin? Kafası estikçe kendini ölümün kollarına atan adamı beklemeye neden bu kadar heveslisin?” Başını eğdi. Alnını kızın alnına değdirmedi belki ama çok yaklaştı. “Mercan… Menekşe gözlü Mercan, ne dedim ben sana?” Gözleri bir an için kapandığında kelimeler yangın gibi düştü dudaklarından. Yüreğinin derinlerinde, kalması için köklerine asılan bir adamla, ardına bile bakmadan gitmek zorunda olan bir askerin kanlı savaşı vardı. “Ehline denk gelmeyen her şey ziyan olur. Can da… inci mercan da…”

 

Ve Poyraz Alacahan gitti. Kusursuzca, hiç gelmemiş gibi gitti. Çünkü gitmek yaptığı en iyi şeydi.

 

*

 

“Ay yok artık Melek! Çok aradın mı bu öküzü kızım sen? Trabzonspor'un maçı var diye düğüne led ekran kurdumak ne demek ayol? Bir yandan maç izleyip bir yandan horon mu tepecek şimdi bu adam?”

 

O kadar mutluydum ki ne az meydana led ekran kurmaya gelen adamlar, ne de o andan itibaren hiç durmadan söylenen ablam Mine modumu düşürememişti. Bir kere üzerimde nefis bir gelinlik vardı ve asıl bombası ise düğünün ikinci yarısında ikinci bir gelinlik daha giyecek olmamdı! Annem ve Güldoş’un kararsızlığı bahane, iki gelinlik şahane! Kararsızlıktan bir türlü gelinlikle mağazasından çıkamayınca ben de iki gelinliği de almaya karar vermiştim. Üzerimde olanı tam bir prenses modeldi. Straplez modeldi; kalp kesim yakası göğüslerimi zarifçe sarıyordu. Etekleri ise tamamen tülden ibaretti, yürüdükçe kumaşın içindeki ince simler ışığı yakalayıp tatlı tatlı parlıyordu. Tül detayları gelinliğe yumuşak bir hava verirken, uzun kuyruğu da olduğundan daha gösterişli görünmesini sağlıyordu . Ayakkabılarımı tabii ki pespembe seçmiştim! Toz pembe, saten kumaşlı ve rahat oynamak için kalın topuklu… Saçlarım ise olduğu gibiydi, aralarına birkaç maşa atmıştık ama hepsi o kadar, tamamı parlak taşlardan oluşan tacımı taktığımda daha bir güzel gelmişti gözümü. Diğeri ise balık modeldi ve Güldane Hanımın hoşuna gitmesi için duvağını dantel detaylı seçmiştim.

 

Güldane Hanım demişken… rahat rahat hazırlanayım diye evini resmen bana tahsis etmişti. Avluda kazan kazan düğün yemeği piştiği için aşağı kat biraz karışıktı ama kaynişim herkesi sıkı sıkıya tembihlemişti üst kata çıkmak yok, orası bugün gelin odasıdır diye…

 

Ve son yarım saattir ise sabah ilk uçakla düğünüme gelen ablamın memnuniyetsiz bakışları altında son hazırlıklarımı tamamlıyordum. Kendisini Trabzon’un en iyi kuaförlerinden birine götürmüştüm ama yine de yüzü gülmemişti. Düğünümün köyde olacağı gerçeğine hâlâ inanamış, söylenip durmuştu. Yani…Küçük Nezaket Sancaktar olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

 

“Mine, asma artık suratını. Dedim ya ikinci düğün İzmir’de olacak diye.” Aynanın karşısından çekilip kraliyet balosuna gidecekmiş gibi incilerle hazırlanan ablamın ellerini tuttum. “Baksana, ne güzel oldum.”

 

Tavana bakıp dudaklarını birbirine bastırdı. Sadece huy olarak değil, fiziki olarak da anneme fazlasıyla benziyordu. “Sen güzel oldun olmasına ama… led ekrana ne diyorsun? Benim bildiğim Melek olay çıkarır yine de onu orada kaldırırdı.”

 

“Öncelikle haberim yoktu. Bence Tahir’de onu yeni planlamadı. Bu ara o kadar yoğun ki birbirimizi zor görüyoruz. Bununla uğraşacağını sanmıyorum.”

 

“Bir de o var!” diye yükseldi. “Ayol düğün günü ama adam sabahtan beri ortada yok! Kardeşimin evleneceği adamla tanışamadım, şaka gibi! Bizi kuaförden bile kocam aldı.”

 

Evet… Buna ben de içerlemiştim. Nedense Tahir’e saatlerdir ulaşamıyordum. En son sabah bir mesaj atmış, askeriyeye gitmesi gerektiğini ve işini bir an önce bitirip yanıma geleceğini yazmıştı. Kalbinin benimle olduğunu yazamıştı ama… bir türlü gelmemişti. Üstelik aramalarıma da dönmemişti. Bu durum beni içten içe endişelendirse de en güzel günümüzde iyiyi düşünmeye çalışıyordum.

 

“Meleeeek!” Neval merdivenleri koşarak çıkarken bir eli kırmızı elbisesinin eteklerini toplamıştı. Diğerinde de karalahana sarması vardı. Sabah ablamla birlikte gelmişti ve şanslıydım ki Dünyanın en pozitif insanı olduğu için sürekli etrafa enerji saçıp durmuştu. Ama yaklaşırken…. bu defa gözleri başka parlıyordu.

 

“Ne oldu?” diye sordum heyecanla. Yoksa Tahir mi geldi!”

 

“Yok aşkım.” Elindeki sarmayı bana uzattığında havada yakaladım. Sabahtan beri telaştan ağzıma lokma koyamamıştım. “Seninkini göremedim ama… galiba benimkini gördüm.” Gözleri ışıl ışıl parlarken görmeyeli siyaha boyadığı saçlarını omzunun gerisine attı. “Melek,” dedi heyecanla. “Ben âşık oldum galiba!”

 

“Ne? Nasıl? Kime?”

 

“Bilmiyorum ki adını, aşağıda gördüm. Sen beni enişteme bakmak için aşağı gönderdin ya, ben bir heyecanla giderken lönk diye çarpıştık adamla. Tutmasaydı düşüyordum! Önüne baksana be(!) diye kızmak için başımı kaldırdım ki… kendimi kusura bakmayın derken buldum. Öyle yakışıklı!”

 

Kendimi tutamayıp güldüm. Neval ile az buçuk benzerdim, o yüzden İzmir’deki en iyi arkadaşımdı zaten. “Eee şimdi nerde peki?”

 

“Ben çıkarken Güldane teyzenin elini öpüyordu.” Birden elimi tutup sallanmaya başladı. “Meloşum! Sen kesin tanıyorsundur onu. Ne olur yap aramızı. Noluuuuuur!”

 

“Ay dur Nevoş! Daha adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz.”

 

Ablam günün bin beş yüzüncü göz devirmesini yaptı. “Bir köy düğünü de sen yapmak istiyorsun galiba Neval?”

 

“Öyle deme Mine abla ya. Görsen… Biraz suratsız falan ama öyle yakışıklı ki!”

 

Pencerenin önüne yürürken, “Merak ettim şu adamı,” dedim. “Göstersen Nevoş, belki buralardadır.”

 

Atlamak suretiyle pencere önündeki divana çıkınca gözleri baykuş keskinliğinde etrafta dolaşmaya başladı. Bir sağa baktı… bir sola baktı derken sonunda dizlerinin üzerinde zıplamaya başladı. “AY GÖRDÜM ONU! Orada işte bak!”

 

Parmağının uzandığı yeri takip ettiğimde ufak çaplı bir şok geçirdim. Çünkü gösterdiği adam bizim Teğmen Yaver’den başkası değildi! “Nevoş,” dedim gülümseyerek. “Tanıyorum ben o adamı. Hatta iyi haber sevgilisi yok, yani benim bildiğim kadarıyla yok.”

 

“Gerçekten mi!” derken alkış tutmaya başlamıştı bile. Derhal iki parmağıyla önce kendisini sonra da tüm bu olanlardan bihaber olan Yaver’i gösterdi. Ve gözlerini kısarak şöyle söyledi. “Benimsin adamım! An itibariyle rezerve ettim seni!”

 

Neval ve Yaver olur muydu bilmem ama eğer olursa… Çamlıyayla bir sert erkek ve aşko kuşko kız aşkına daha şahit olacaktı şüphesiz. Sert erkek demişken, Yaver geldiyse benim yakışıklı damadım da gelmiş olabilirdi. Hatta bence kesinlikle gelmişti! Heyecanla merdivenlere yöneldiğimde ikisi de arkamdan seslendi.

 

“Melek! Buraya gel! Düğünden önce damat gelini göremez!” dedi ablam.

 

“Katılıyorum!” dedi Neval.

 

Herkesin hemfikir olduğu tek bir konu varsa o da düğünden önce damadın gelini göremeyeceğiydi. Hatta ve hatta annem ve Güldoş bile bu konuda hemfikirdi! Yine de onları dinlemeden son basamağa kadar gelmiştim ki karşımda elinde bir yemek dolusu tepsiyle Güldane Hanım duruyordu. Beni görmesiyle kaşları çatılınca, “Hayırdur gelin hanum,” dedi. “Bir isteğin mi varidur?”

 

Evet kayniş ya acilen oğluşunu istiyorum!

 

“Şey ben… Tahir’e sabahtan beri ulaşamıyorum da.”

 

“İşi vardır, gelir merak etmeyesun.Düğünden kaçacak değil ya. Timi yavaş yavaş gelmeye başladı. O da gelur. Amma sen yukarı çık ki seni görmesun.” Elindeki tepsiyi gösterdi. Öyle güzel görünüyordu ki… Ben de fazlasıyla açtım. “Yukarı çık da karnını doyur. Sabahtan beri aç aç gezip duraysun.”

 

Bir umut Tahir’i görürüm diye avlu tarafına baktım. Düğün yemeği sona ermişti. Boşalan tepsileri aralarında Nurcan abla, Sıla ve Destegül’ün de olduğu köylü kızlar içeri taşırken yaşça büyük olanları bir köşede hortumla bulaşıkları yıkıyordu. Herkes özenle hazırlanmış bir işin ucundan tutarken ortalık curcunaydı. Kuaförden girerken görmüştüm. Neredeyse her şey hazırdı. Tunalı’ların çevresi geniş olduğundan masalar sandalyeler fazla fazla getirilmiş, hepsi de kısa sürede dolmuştu. Güldane Hanım kimselere bırakmamış, iki gün önceden yemekleri çok güvendiği birkaç komşusuyla birlikte yapmaya başlamıştı. Servis edilirken de boş durmamıştı, tepsileri kendi elleriyle doldurmuştu. Bugün için buz mavisi, eteği dökümlü uzun elbise giymişti, kolları tamamen tüldü. Yazması da öyle… Üzerime bir şey dökülür, tüm hazırlığım boşa gider diye düşünmeden önlüğü üzerine geçirdiği gibi işe atılmıştı. Annemi ise en son kuaförde görmüştü. Gelin olan bendim ama kuaförden çıkarken bile annemin hazırlığı bitmiş değildi. Hoş… Kuaförden sonra da yemeğe gideceğini söylemişti. Güldane Hanımın yağlı yemeklerini yiyip düğün günü midesini bozmak istemiyormuş…

 

“Tek bir boş tepsi bile kalmadı kaynanacığum, hepsini bir bir topladuk haberin olsun.” Nurcan abla biraz yaklaşıp beni görünce, “Uyyy!” dedi. Kara gözleri üzerimde gezindikçe gülümsemesi beğeniyle genişledi. “Gökten bir peri kizi inmuş evimize, gördün mü Sila!”

 

Sıla koşup geldi. Saçımı makyajımı eve girerken görmüştü ama gelinliğimi evde giymiştim. Bu son halim ona da sürpriz olmuştu. “Ya Melek…” dedi duygulu bir şekilde gülümseyerek. “O kadar güzel olmuşsun ki…”

 

Bana diyorlardır ama onlar da en az benim kadar göz kamaştırıyorlardı. Nurcan Abla’nın elbisesi koyu yeşildi, üstü payet altı ise tülden oluşuyordu. Gösterişli bir topuz yaptırmıştı, başkasında abartı durabilirdi ama ona çok yakışmıştı. Sıla da her zamanki gibi sadeydi. Bebek mavisi, belden oturtmalı ve vatkalı bir elbise tercih ederken saçlarını yarım bir şekilde toplatmıştı.

 

“Teşekkür ederim Beğendiniz mi gerçekten?” diye sordum ellerim gelinliğimde gezinirken.

 

“Beğendiniz mi ne demek! Eltimin Dünyanın en güzel gelini olmasını azıcuk kıskansam da gurur duyayrum gurur!” Omzunu kaynanasının omzuna çarptırıp başıyla beni gösterdi. “Öyle değil mi anacağım?”

 

Güldane hanım başını omzuna yatırıp, aşağıdan yukarı süzdü beni. Bunu yaparken dudaklarına da belli belirsiz bir gülümseme oturdu. “Maşallah diyelum, nazar olmasun o vakit.”

 

Ay iyi bir şey dedi! Vallahi de billahi de iyi bir şey dedi Meloş! Beğendi galiba bizi…

 

“E hayde ama, gelin hanum açlıktan bayılacak şimdi ha buraya. Anasi da gelip yaygarayı koparacak kizumi aç bıraktınız deyi.. Hoş hanımefendi yaygara koparmaya fırsat aray, o ayri.”

 

Bir şey diyecek miyim diye göz ucuyla bana baktığında kıkırdadım. “Haklısınız vallahi.”

 

Tarihe geçecek bir olay oldu. Güldane Hanım bana güldü.

 

Bunun sevinciyle yukarı çıktığımda Sıla gelinliğimin üzerine sofra bezi serdi. Neval saçlarımı tutarken Nurcan abla da bebek gibi elleriyle yedirdi. Açtım, hem telaş hem de heyecandan midem kazınıyordu ama lokmalar bir türlü boğazımdan geçmiyordu. Ağzımın içinde büyüyüp büyüyüp duruyordu.

 

“Yok Nurcan abla, yiyemeyeceğim daha fazla,” dediğimde kaşları çatıldı.

 

“E kız daha ne yedun ki…”

 

“Ne bileyim… gitmedi. Sen onu ayır, acıkırsam söz söylerim.”

 

“Peki madem,” dedi isteksizce.

 

“O zaman makyajını tazeleyelim, vakit geldi sayılır.” Neval makyajımı tazelerken başımı koltuğa yasladım. Gelinliğim, saçım, makyajım… her şey istediğim gibi olmuştu. Peli bu göğsümdeki sıkıntının sebebi neydi?

 

İçimden sürekli aynı şeyi tekrar ettim. Tahir gelince geçecek. Tahir gelince geçecek…

 

“E senin kuşağın nereyedur?” diye sordu Nurcan abla bir telaşla. “Yoksam unuttuk mu?”

 

“Yoo,” dedim. “Pembe kuşak aldı Tahir bana. Ama… Nereye koymuştum ki?”

 

“Aayyy!” diye araya girdi Neval. “Sıla onu bana vermişti ama Melek’in evinde unuttum ben ya… Ama merak etmeyin, hemen gidip alırım.”

 

Nurcan abla soğukkanlılıkla ellerini kaldırdı. “Sen kal orda, bir de senin kaybolmanlan uğraşmayalum şehirli kiz. Mercan’ı göndereyim diyeceğim amma nedense suratı sirke satay. Benim evden aldığı pabuçları beğenmedi herhalde. Neysa… Ben iyisi mi kocamı göndereyum.”

 

“Ayıp olmasın,” dedim. “İşi gücü vardır şimdi.”

 

“Ne işi gücü, boş boş gezey ortada. Bir işe yarasun.” Neval’e dönüp, “Tam olarak nerede bıraktun kuzum?” diye sordu.

 

“Tam yerini hatırlamıyorum ama Melek’in odasındadır büyük ihtimalle. Yatağınının üzerinde olabilir.”

 

Pencereyi açıp,” Kocacığum,” diye seslendi avludaki sigara içen Dağhan abiye. “Buyur hanum,” dedi hemen.

 

“Melek’in kuşağını evde unuttuk. Saa zahmet al da gel.”

 

Dağhan abi eliyle kendini gösterdi. “Ben mi?”

 

“Yok, Deli Memiş’e dedum.” Dağhan abi ciddi ciddi etrafta Memiş’i arayınca, “Dağhan!” diye yükseldi Nurcan abla. “Saa dedum da!” Anahtarı attığında Dağhan abi havada yakaladı. “Girişteki odaya özelliklen bak. Geç kalma ha.” Cilveli cilveli göz süzdü. “Hayde kocacığum, göreyim seni.”

 

Dağhan abinin yüzündeki o hoşnutsuzluk silindi. Karısına göz kıptıktan sonra, “Anlaşıldu,” dedi şiveli ve romantik bir şekilde. “Alıp da geleceğum. Oldi bil.”

 

Nurcan abla camı kapattığında ablam da dahil gülmeye başladılar. Ama en fazla gülmesi gereken ben… gülemedim. Çünkü gözüm telefondaydı. Çünkü deli gibi çalmasını bekliyordum. Çünkü Tahir gelince gülecektim. Dakikalar akıp gitti. Tahir’i aradım, tekrar tekrar…Hiç açılmadı o telefon. Kimsenin nerede olduğundan haberi yoktu. Timinin bile. Herkes bana gülümsüyordu, sürekli merak etmemi söylüyorlardı ama Sıla’nın çaktırmamaya çalışarak Serhan’ı nasıl sıkıştırdığını anlıyordum.

 

İyice akşam olmuştu, dışarısı yalnızca ampüllerle aydınlanırken kalabalığın sesi de tümüyle sarmıştı etrafı. Dışarıdan davulların zurnaların sesi duyulduğunda, “Vakit geldi!” dedi Nurcan abla. “Dağhan da gelmek bilmedi. Ona iş veren da kabahat!”

 

Dakikalardır incelediğim halının deseninden başımı kaldırıp Nurcan ablaya baktım. “Vakit geldi de… Tahir gelmedi ki abla.”

 

“Oy kuzum benim…” dedi gelip önümde eğilirken. “Sıkma canını Tahir’den bahsediyoruz. İki eli kanda olsa gelir.”

 

Sıla kolumu sıvazladı. “Mutlaka bir açıklaması vardır. Eli kulağındadır, gelecek, bak görürsün.”

 

Perdenin ardından led ekranda dönen maçı gösterdim. Işığı içeri vurup duruyordu. “Maç bile başladı, gelmedi.”

 

Tam o sırada Destegül ve Şerif Ali koşarak merdivenleri çıktı. “Tahir geldi!” dediler aynı anda. “Başlasın artık düğün!”

 

Heyecanla ayağa kalktığımda odada benimle bekleyen herkes rahat bir nefes verdi. “Biz sana demedik mi?” diye sordu Sıla. “Bak geldi işte.”

 

“Darısı benim kocama inşallah,” dedi Nurcan Abla. “İnşallah o da bugün akşam gelip gardaşının düğününe katılacak.”

 

Bu defa güldüm. Kocaman güldüm hem de! Hızla aynaya dönüp saçımı makyajımı kontrol ettim. “Nasıl görünüyorum! Makyajımın tazelenmeye ihtiyacı var mı? Ya saçım? Saçım bozulmuş mu?”

 

Ben kızlardan cevap beklerken, cevap şeftaliden geldi. “Kız şam şeytanı, ne güzel olmuşsun sen öyle.”

 

Omzumun üzerinde bakıp sırıttım. “Sen güzeli bir de gelecek ay gör,” dedim Destegül’ü göstererek. Düğünleri gelecek aydı. Destegül kikirdedi. Ben aceleyle merdivenlere yönelirken nedimelerim Nurcan abla, Sıla, Neval ve Destegül eteklerimden tuttular. Tahir’i göreceğim diye üzerimde koca gelinlikle onlardan daha hızlıydım. Avluya çıktığımda yüzüme vuran soğuk havayı içime çektim. Dışarı çıktığımda ise çocuklar etrafımı sardı.

 

Ula öğretmenimiz gelin olmuş!

 

Ne güzel olmuş! Tipki peri kizi gibidur!

 

Gelinliği pembe değil amma ben gördum, ayakkabıları pespembedur!

 

Her yer ışıl ışıldır. Herkes bizim düğünümüz için hazırlanmıştı. Nikâh memuru hazırda bekliyordu. İçim içime sığmıyordu! Az sonra sol köşedeki pembe güllerle süslenmiş o masaya oturup Tahir’e evet(!) diyecektim.

 

Tahir… Oradaydı. Kalabalığın arasında durmuş beni izliyordu. Bakışlarımız buluştuğunda bana doğru yürümeye başladı. Ben gülümsüyordum, kocaman gülümsüyordum ama… yaklaştıkça anladım ki o hiç gülümsemiyordu. Ve izlediği ben değildim, karşısındaki boşluğa bakıyordu, belki karşıki dağlaraa… Yorgun muydu? Tabii… Tüm gün koşturup durmuş olmalıydı. Traş olmaya bile vakti kalmamıştı da birkaç günlük sakallarıyla gelmişti. Kravatı da… çok yorgun olduğu için mi gevşemişti?

 

“Tahir…” dedim meydanda karşılıklı durduğumuzda. Herkesin gözü üzerimizdeydi. Herkes ilk dansımızı bekliyordu. Aslında böyle hayal etmemiştim. Beni evden almasını, seçtiğim düğün marşı eşliğinden koluna girmiş vaziyette çıkmak isterdim ama… bu da olurdu.

 

Tahir ile her şey olurdu.

 

“Gelmeyeceksin diye çok korktum,” dedim omuzlarımı indirip kaldırırken. “Elimdeki pembe demeti sıkı sıkıya tutuyordum. Hâlâ o kadar heyecanlıydım ki… “Sana bir şey oldu sandım. Telefonlarımı açmayınca…” Neden hiç konuşmuyordu? Neden bana bakmıyordu?

 

“Tahir… Bir şey söylemeyecek misin?” Başımı eğip, bakmadığını bile bile gelinliğimi gösterdim. Bu kadar göz üzerimde olmasaydı etrafımda bile dönebilirdim. “İlk defa görüyorsun? Güzel olmuş mu? Yani… Gelinliğim yakışmış mı bana?”

 

O güzel sözlerinden birini söylemesini bekledim. Bekledim ama… Bakışları gibi dudakları da kıpırdamadı. Bana bakmamaya yemin mi etmişti?

 

“Hay Allah…” dedim. “İnsanlar dans etmemizi bekliyor benim sorduğum soruya bak. O zaman dans edelim, sen nasılsa sonra bana ne kadar güzel bir gelin olduğumu söylersin.” Bir adım yaklaştım, utangaç bir adımdı. Elimi usulca koluna koyarken, kaşlarımı yavaşça kaldırdım ve, “Şimdi gelin ve damat dans etmeli,” dedim. “Dans edelim mi yüzbaşı?”

 

Onun suskunluğunu dans müziğimiz böldüğünde, Tahir’in eli havaya kalktı. Ve dans müziğimiz, başladığı saniyelerde son buldum. Havada duran eline, anlamaya çalışan gözlerle baktım. Yutkunmak istedim ama… Tahir öyle yabancı duruyordu ki yapamadım. “Tahir,” diyebildim. Gülümsemeye çalıştım, etrafıma baktım, kendi aralarında fısıldaşmaya başlayan insanlara… “Tahir ben…”

 

“Gelin ve damat dans etmeyecek.”

 

Yavaşça elini indirdi. Benim elise kolunun üzerinde donup kalmıştı. Biri iğneyle avucumu takım elbisesine dikmişti sanki.

 

“Ne? Ne demek bu? Neden dans etmeyeceğiz ki? Yoksa bir yerin mi ağrıyor?”

 

Başını eğmeden yalnızca bakışlarını eğdiğinde nihayet ve kirpiklerinin altından baktığında, içim buz gibi oldu. O gözlerde zerre kadar duygu yoktu; ne özlem, ne kırgınlık, ne de insanı rahatlatacak küçücük bir sıcaklık… Sanki karşısında sevdiği kadın değil de yüzyıllardır içinde susturamadığı bir hesabın sahibi duruyordu. Onu beklerken göğsümün tam ortasına oturan o ağırlığın, geldiğini duyunca kaybolduğunu sanmıştım. Meğer gitmemişti. Sadece büyümek için görünmez olmuştu çünkü şimdi, onun bakışlarının altında, aynı ağırlık çok daha büyük, çok daha sert bir halde yeniden çökmüştü içime; nefes aldıkça kaburgalarıma yayılan devasa bir taş gibi.

 

“Gelin ve damadın dans edebilmesi… önce gerçek bir gelin ve damat olması gerekir.”

 

Elim üzerinden kayıp gitti. “Ben… Anlamıyorum.” Nefes almaya çalıştım. Derin bir nefes. Alamadım. “Tahir… Ne oluyor?”

 

“Bir şey olduğu yok. Gerçekleri söylüyorum.”

 

“Neymiş ki gerçekler?” Gözlerim dolmak için can atıyordu. Burnum yanmaya başlamıştı ve buketi öyle sıkı tutuyordum ki parmak boğumlarım acıyordu.

 

“Görmüyor musun gerçekleri?” diye sordu pervasızca. “Yoksa sarışınlar hakkında söyledikleri doğru mu? Şu aptal oldukları konu-”

 

“Tahir!” Sesim istemeden yükseldiği için insanların fısıldaşmaları da büyüdü. Babamın oturduğu yerden kalkmak üzere olduğunu gördüm ama ona bakıp güçlükle gülümsediğimde, yerine geri oturdu. Yeniden Tahir’e baktım, artık gülümsemiyordum. “Eğer şaka yapıyorsan bu hiç komik değil. Devam etme lütfen çünkü hiç komik deği-”

 

“Sence şaka mı yapıyorum?” Başını omzuna eğdi hafifçe, kısılan gözleri yüzümde bir şey arar gibi baktı. Tahir gibi değil, başkası gibi baktı. “Sen şaka mı yapmıştın?”

 

“A-anlamıyorum. Ben biliyorsun… hayatım boyunca çok ciddi bir insan olamadım ama.” Omzumu silktim yavaşça. Ne oluyordu, bilmiyordum. Ama bir an önce son bulmasını istiyordum. İnsanlar bizi izledikçe, hakkımızda konuştukça üzerimdeki baskı büyüyordu. Kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordum. “Tahir, ben seni üzecek bir şey mi yaptım?”

 

Kaşları yavaşça düştüğünde gözlerinden geçmişin geçip gittiğini gördüm. Acı çektiğini söyleyemezdim, kızgın olduğunu söyleyemezdim. Üzgün olduğunu veya başka hiçbir hissi üzerinde taşıdığını söyleyemezdim. Taş duvar olarak duruyordu karşımda.

 

“Beni üzecek bir şey mi yaptın?” diye tekrar etti. Ve başı belli belirsiz sallandı. “Belki…” dedi. “Belki geçmişte yaptın. Ama artık bir önemi yok. Kalmadı önemi.”

 

“O zaman neden böyle davranıyor-”

 

“Neden kalmadı, biliyor musun?” diye böldü sözlerimi. Benim üzerimde olan baskının bir parçası bile yoktu omuzlarında. Hiç acelesi yoktu, birazdan evlenecek gibi katiyen görünmüyordu.

 

Ama en kötüsü de bizim düğünümüzün damadı gibi değildi. Hayırlı olsun demek için uğramış eski bir tanıdık gibi… takısını taksa görevini tamamlamış sayıp arkasına bile bakmadan gidecekti sanki.

 

Fazladan beş dakika bile kalmayacaktı. Bir misafir kadar bile aidiyeti yoktu.

 

“Bilmiyorum,” derken, sesimin titremesine engel olamadım. Gözlerine bakan göz bebeklerim de titriyordu, görmüyor muydu? “Bilmiyorum, neden?”

 

“Melek.” Başını eğdiğinde yüzüme doğru, omzumdaki yüklerden kurtuldum. Hayır, eskisi gibi baktığı için değildi. Artık kimin bizi izlediği, kimin ne dediği umrumda değildi, o yüzden. Çünkü adım, Tahir’in ağzından öyle duygusuz çıkmıştı ki benim tek derdim bu olmuştu. “Unutmuş olamazsın. Hadi ama.” Öylece yüzüne bakarken, dudağının sol köşesi alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Hatırlatmamı ister misin? Yıllar önce, o karavanda, neler söylediğini?”

 

Parmaklarımı demetten koparırcasına aldım. Parmak uçlarım önce göğsümü buldu, yukarı çıkıp boğazımı sıvazladı. Başımın üzerindeki ampuller birer ateş topuna dönmüş, saç diplerimi yakıyordu. Neden diyordum, içimden. Neden şimdi…

 

“Gözlerimin içine baktın,” dedi, sanki daha dünden bahsediyormuş gibi. “Gözlerimin içine bakıp Dünyada tek adam ben kalsam, dönüp yüzüme bakmayacağını söyledin.”

 

“Bu yıllar önceydi neden şimd-”

 

“Hatta!” dedi sesine korkunç bir sertlik kazandırarak. “Dönüp yüzüne bakarsam, yüzüme tükürsünler dedin.” Bakışlarım bir taş gibi önüme düştüğünde kalp atışlarım kuvvetle göğüs kafesime vuruyordu. Nefesim yetmiyordu ciğerlerime. Yüzüm yanıyordu ama parmak uçlarım buz gibiydi. “Kızardın mı sen?” Başını eğdi, bakışlarımı yakalamaya çalıştı. “Tüm bunları söyleyen sendin, bu üzerindeki gelinliği benim için mi giydin?” Aynı alaycı gülümseme gürültüsüz ve silik bir kahkaha olup döküldü dudaklarından. Hareketlenen ellerini gördüm. Yüzüğü yoktu. Yüzüksüz parmakları cebine girdi. “Hayat işte…Bir prenses de olsan… hatta barbie de olsan, insana lafını böyle yediriyor. ”

 

Kalbimin parçalandığı bir gerçekti ama tüm o üzüntünün içinden sıyrılmaya çalışan öfkemi de yok sayamıyordum. “Şimdi mi aklına geldi?” diye sordum. “Şimdi… düğünümüzde?”

 

Başını daha fazla eğdiğinde ve alınlarımız neredeyse birbirine dokunacak duruma geldiğinde gözlerindeki soğukluğu yakından görmek içimi üşüttü. “Düğümüzde,” diye tekrar etti. “Bir sebebi olmalı.”

 

“Evet. Bir sebebi ol-” Bu kez sözlerimi bölen Tahir değildi. Aklıma gelen… o berbat, o alçak ihtimaldi. Hayır… Bunu düşünmemeliydim. Aklıma getirdiğim için kendimden utanmalıydım. Hayır, Tahir böyle bir şey yapmazdı. Benim tanıdığım adam böyle biri değildi. Böyle zalimce bir şeyi bana yapmazdı, yapamazdı. Benim tanıdığım adam bana kıyamazdı. “Tahir,” derken sesim yaprak gibi titredi. “Hayır.”

 

“Evet.”

 

Özenle hazırlandığında ağlamazdı kadınlar, makyanının akmasından korkardı. Hele de Melek Sancaktar, makyajı tam istediği gibi olduysa duygusal film bile izlemezdi ki ağlamasın. Ama şimdi… Tüm hayatımın en özel gününde, en çok özendiğim bu günde gözümden bir damla yaş düşerken, akacak rimelimi, bozulacak makyajımı düşünmedim.

 

“Oğlum.” Hasan Veli amcanın sesini duydum. Bakmadık, bakışlarımız ayrılmadı birbirinden.

 

“Müsade ver baba,” dedi. Önüme açık bir defter koydu. Eski, toz tutmuş bir defterdi bu. Önüme kapanmayan bir hesap koydu. Üzerini mutlulukla kapattığımızı sandığım o defter el değmemiş halde duruyordu. “Müsade verin.” Bakışları bir gözümden diğerine gezindi. “Gelin ve damadın konuşacak şeyleri var. Köylüye de film çıktı işte.” Güldü. İlk kez sevmedim gülümsemesini. “İzlesinler.”

 

Biri yerinden kalktı, sanırım Güldane hanımdı ama bakamadım. Herkesi, tüm sevdiklerimi yakınıma hisssediyordum ama başımı çevirip de birine bile bakamıyordum.

 

“Gerçekleri konuşalım mı seninle?” diye sordu. “Hiç yapmadığımız gibi.”

 

Elimin tersiyle sertçe sildiğimde gözyaşımı, gözlerimi kısarak baktım yüzüne. “Biz hiç gerçekleri konuşmadık mı?”

 

“Konuştuk mu? Sen söyle. Masal dünyana çekip durdun beni. Bir ara ben bile gerçek Dünyayı unuttum doğrusu. Oysa seni bu köyde ilk gördüğümde…” dediğinde içime yayılan umut öyle masumdu ki, dünyanın en imkânsız şeyi olduğunu bile bile tam burdan dönebileceğimizi düşündüm. Gerçekten, bunu gerçekten düşündüm. “Sadece o günü hatırladım. Beni herkesin önünde aşağıladığın, yok saydığın o günü. Buruşturup bir çöp gibi kenara attığını da söylerdim de… bak o fazla dramatik olur.”

 

Gözlerim doldu ve boşaldı. Kabus muydu bu? Yukarıda hazırlanırken yorulmuştum da bir köşede uyuyup kalmış mıydım? Görecek başka bir rüya bulamamış mıydım yani?

 

“Neden?” diye sordum, acıyla. “Neden devam ettin? Sen peşimden geldin? Ben korkup kaçarken bile sen elimden tuttun. Tutmadın mı Tahir? Yapabileceğimize inandın, beni de inandırdın.” Ellerim değil ama gözlerim yapıştı yakalarına. Sıkıca tuttu, salladı, hesap sordu. O hesabını böyle zalimce görüyordu ya… Ben de hesap soruyordum. Verebilir miydi hesabını? “Geçmişi unuttuğuna inandırdın. Tüm sorunları aşabileceğimize inandırdın. Aşkımızın her şeyin üstesinden geleceğine…Kötü olan ne varsa unutabileceğimize inandırmadın mı? İnandırdın!”

 

“Unutmak?” diye sordu sanki ona küfür etmişim gibi. “Biraz gururu olan adam unutur mu?” Elini kaldırdığında, parmak ucunu şakağımda hissettim. Bu görünüşte yumuşacık bir dokunuştu; seven adamın sevdiği kadına dokunuşuydu. Hayır. Dokunuşunun kurşun olup şakağımı deldiğini bir ben hissediyordum. “Adama, anasından içtiği sütü burnundan getire getire hatırlatırlar.” dedi üzerine basarak, gözlerimdeki gözlerini kırpmadan. “Ne demek unutmak?” Parmağı aşağı kaydı, saçlarıma dokundu. Bir başkasıyla evlenseydim şekilden şekile girecek olan ama onunla evlendiğim için olduğu gibi bıraktığım saçlarıma. “Güzel hatunsun. Kaşına gözüne kanmayan adamın aklına şaşarım. Ben de kandım işte. Geçmişte nasıl kandıysam yine öyle kandım, kapıldım. Dedim sana, ben alışkanlıklarından kolay kopabilen bir adam değilim.” Gözleri yüzümde dolaştı; kendine sövüyordu bana baktıkça ama beni parçalara ayırdığı için değildi, kandığını sandığı içindi. Ve dakikalar sonra yüzünde gördüğüm ilk duygu da bu olmuştu. “İçimde yıllardır duran o hesabı kapattığımı sandım. Seni sevmenin, geçmişte kalan her şeyden güçlü olacağını düşündüm. Ama bazı sivri duygular insanın kanına karışıyor. İnsan onları gömdüğünü sanırken sadece üstüne toprak atıyormuş. Şu intikam hissi yok mu? Zaman geçtikçe çürüyen tohum gibi içten içe büyüyüp her şeyi zehirliyor.”

 

Umutlarımın ve hayallerimin yere çakılışı üç kelime olarak birleşip acı bir cümleyi oluşturdu. “Melek, evlenmeyeceğim seninle.”

 

Gelin demeti gevşeyen parmaklarımın arasından kayıp düştü. Pembe güller yine aramızdaydı, bu kez yerde. Belki hiç ses çıkarmadı düşerken ama yemin ederim ki Dünya’ya başka bir Dünya çapsaydı, bu kadar gürültülü olamazdı.

 

“Seni de böyle gelinlikler içinde bıraktım ama… ödeştik say. Alacak verecek kalmadı aramızda.”

 

İntikam.

 

Onca zaman aramızda geçen şeyi adı bu muydu?

 

Bu kadar basit miydi?

 

“Yalan…” diyebildim. “Yalan söylüyorsun!” diye bağırdım. Uğultular yükseldi, herkes ayaklandı yerinden. Hiçbiri umrumda değildi.

 

Babamın, “Kızım,” diyen sesi uğradı kulaklarıma. Gümbür gümbür doldurmuştu meydanı sesi, orada her ne oluyorsa ağlama diyordu. Ben yanındayım, buradayım, diyordu. Tüm bunları sadece kızım, diyerek söylüyordu ve adımları da yaklaştığında tıpkı Tahir’in az önce yaptığı gibi elimi kaldırdım. Tıpkı onun yaptığı gibi gözümü gözünden ayırmadım. Kirpiklerim titrerken bile, yüzüm gözyaşlarımla sırılsıklam olurken bile ondan başka bir yere bakmıyordum.

 

“Kimse!” diye bağırdım. “Kim yaklaşmayacak!” Başımı kaldırdım, dik tuttum titremesin diye çenemi sıktım. “Gelin ve damadın konuşacak şeyleri var.” Güldüm ama bedenim taşıyamadı söylediklerini, dizlerimin sızladığını hissettim. Bir an her şey döndü; dünya değil de ben eksenimi kaybetmişim gibi oldum. Elim boşluğu yokladı, tutunacak bir yer ararken havaya savruldu.

 

Düşmek üzere olmak acıtmıyordu.

 

Ama Tahir’in boşluğa savrulan elimi kendi kaderine bırakması… işte o buram buram acı kokuyordu.

 

Ağlarken güldüm.

 

“İntikamdı öyle mi?” diye sordum başım farkında olmadan sallanırken. “Her şey… bir oyundu. Öyle mi Tahir?”

 

Başını dik tuttu. Beni böyle yıkarken nasıl başını dik tutabildi. “Kızma bana. Denedim. Kinimin aşkımı yenmesi için elimden geleni yaptım.”Ellerini iki yana açtığında, tüm yaşadıklarımız gözümün önünde dağılmış sahneler gibi üst üste binmeye başladı; kötü bitmiş bir filmin kopuk kareleri gibi… her biri biraz daha canımı acıtarak. “Ama buraya gelirken, sana gelirken,” dedi üstüne bastırarak. “İçinden geçen neydi, biliyor musun? Bana söylediğin ne varsa gözlerine bakıp iade etmek… Belki unutmuşsundur ne söylediğini. Unutmadım ben. Aynılarını sana söylerken, göreceksin”

 

Son bir adım attı, hiç mesafe kalmadı aramızda. Dudaklarımdan güçlükle dökülen nefesim onun sert nefesleri altında ezildi. Dolu gözlerimle yüzüne bakarken, başım yapma dercesine omzuma eğildi ama o durmadı. Ben acıdan öldüm ama o durmadı. Yüzünde sarsılmaz bir maske vardı. Ateşten bir maske, dokunsam yanacaktım. Bakarken bile kül oluyordum. “Bu ne cüret,” dedi ilk darbeyi indirerek. Kaşları, karşısında düşmanı varmış gibi şakaklarına doğru gerildi. “Ne hakla karşıma geçip benimle evlenebileceğini düşürsün? Karım olabileceğini… Nasıl düşürsün? Bu dünyada seninle bir araya gelebileceğim tek bir kara parçası yok, anlıyor musun” Ettiği her kelime hançerle içime kazındı. Daha derine, daha da derine. Elinde öyle zehirli bir bıçak tutuyordu ki ben öldüğümde bile darbelerini indirmeye devam etti. “Evrende başka hiçbir kadın kalmasa, yine de sen olmazdın. Hatta… dönüp yüzüne baksam, yüzüme tükürsünler.”

 

Gözlerini kırptığında, sanki tutamadığı adem elması sertçe geçip gitti boğazından. Göğsü şişip, tıpkı bakışları gibi taş gibi kaldı. “Şu anki durumuza göre güncellendim ama bence anlamışsındır, virgülünü bile unutmadığımı. Git Melek, pembe dünyana geri dön. Hayatına kaldığın yerden devam et.”

 

Tokatım yanağından patladığında bir uğultu yükseldi meydandan. Neler söylediler neler…Başka bir zaman atsaydım bu tokatı başı yerinden kıpırdamazdı ama şimdi başı savrulduğu yerde kaldı. Kapattı gözlerini, burnundan sert bir soluk verdi.

 

Tam o sırada yokuştan Dağhan abi koşarak geldi. Nefes nefese. Olanlardan haberi yok, ama darmadağın… “Ana!” diye haykırdığını duydum. Sonra parçalara ayrılmış eski bir mektup gökten yağmur gibi yağmaya başladı. Gök sessizleşti, rüzgâr geri durdu. Çünkü o mektup, yastığımın altındaki mektuptu…. Güldane Hanımın mektubuydu. Ve Dağhan abini haykırışı yeniden yükseldi. “Ben Fazıl Alacahan’ın oğlu muyum!”

 

Yer gök birbirine karıştı. Bir koşuşturma, bir kıyamet… Bir ben kaldım yerimde bir de Tahir.

 

Ne elim indi yanıma, ne yüzü döndü yüzüme.

 

Bir koşuşturma, bir kıyamet.

 

“Seni,” dedim aramızdaki son bağı gözyaşlarımla koparıp atarken.“Ölsem bile değil, öldükten sonra bile affetmeyeceğim, yüzbaşı.”


 

Devam Edecek…

Bölüm : 07.05.2026 20:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...