32. Bölüm

Sezon Finali Part 1

Durumavii
durumavii

Sezon Finali

 

“Nikah Masasına… Gömüldüm İşte.”

 

Dur bir dakika!

 

Bu sahne… gerçek mi?

 

Yani… an itibariyle Güldoş bizden özür mü diliyor?

 

Allah’ım bu sahne gerçekse ben niye figüran gibi hissediyorum peki?

 

Gece uyurken kayan yorgan yüzünden malum bölge açıkta kalmıştı da o yüzden mi Güldoşun benden özür dilediğini görüyordum acaba? Ama yok… O kadarı bile yetmezdi böyle imkânsız bir olayın rüyama yansımasına. Pencere de açık kalmış olmalıydı, rüzgâr olanca gücüyle üzerime üzerime esmeliydi. Hatta… Ne rüzgârı? Doğrudan Karadeniz usulü; çatıları söken, komşunun çamaşırını ipinden alıp Rize’ye bırakan cinsten bir kasırga çıkmalıydı ki ben de uykumda bayılabileyim. Hatta ve hatta kasırga yüzünden uykumda tahtalı köyü boylamış, girişte kimliğimi verip, ben özür izlemeye geldim de izleyip çıkacağım kardeş, diye görevliye açıklama yapmış, sonra hoop(!) cennete VIP girişle geçiş yapıp led ekranda izliyor olabilirdim bu uhrevi özrü… Bir elimde mısır bir elimde gazoz…

 

Güldoş’un akıl almaz Özrü & Tekrar yoktur

 

Evet, böylesi kesinlikle daha inandırıcıydı. Yani… Gecenin bu vakti, Tahir ile mercimek ve fırın arasındaki uyumdan bahsetmek üzereyken babamgiller tarafından basılmak, sonra babamın Tahir ile karşı karşıya gelmesi ve tam da o esnada Güldoşun sahneye çıkıp benden özür dilemesi pek de yaşanma ihtimali olabilecek şeyler değildi. Kesinlikle rüya olmalıydı.

 

“Hıyar Can,” diye fısıldadım, saçmalıklar festivali rüyam karşımda full hd sahnelenirken.

 

“Ne var?” dedi rüyamdan bile sıyrılamadığı öküzlüğüyle ama gözlerini pişman gözlerle bakan müstakbel kayınvalidemden ayırmadan. “Dilin mi tutuldu, konuşsana kızım.”

 

“Şey… Beni bir cimciklesene.”

 

Bakınız; normal bir insan evladı tam burada neden diye sorar, emin misin deyip bir emin olurdu, değil mi? Ama benim bu kardeşim olacak tek hücreli yaratık… direkt aksiyona geçti. Sanki tüm ömrü boyunca bu anı bekliyormuş gibi benim minik tatlı ayva göbüşümü iki parmağının arasına aldı, bir sıktı…

 

“Ayyyy! ALLAH BELANI VERSİN HIYAR OĞLU HIYAR!”

 

Sesim öyle tiz çıktı ki an itibariyle bizim köy üzerinden göç eden ne kadar kuş varsa güzergâh değiştirdi, konunun komşunun lambası titredi. Eh… benim de gözüm karardı, ruhum zangırdadı tabii. Ve tam o anda babamla göz göze geldik.


 

“Maşallah,” dedi ters ters. “Baya dolmuşsun babana karşı.”

 

Hıyar Can’ın eline vurarak uzaklaştırdıktan sonra sızlayan göbeğimi sıvazladım. “Ay babiş öyle demek istemedim ki ben… Hıyar Can aniden şey edince… öyle birden şey oldu.”

 

“YOO…” diye araya girdi sevgili kardeşim borazan gibi sesiyle. “Birden şey etmedim, kendi istedi baba.”

 

Güldane Hanımın sesli şekilde boğazını temizlemesiyle odak noktama geri döndüm. Hem de ne odak noktası… O yeşil gözlerini üzerime dikmiş, muhtemelen elli küsür yıldır ilk kez yaptığı şeyin karşılığını bekliyordu benden. Tahir ise bu özrün ilk saniyesinden beri hiç sesini çıkarmamış, yerinden bir adım kıpırdamamıştı. Kararı, her şeyi bırakıyordu. Beni yönlendirmemek için yüzünde bile yaprak kıpırdatmıyordu.

 

Bense… Tam olarak ne söylemem gerektiğini bilmiyordum. Evet, hatasını anlaması ve benden özür dilemesi olması gerekendi. Beni değilse bile oğlunu ne kadar sevdiğini gösteriyordu ama… karşımdaki kadına baktıkça bana yaşattığı o kötü dakikalar zihnimin bir köşesinde canlanmaya devam ediyordu. Oysa ben hayatım boyunca kin tutmamıştım. Tam tersine, pembe bir peluş ayıcık kadar yumoş yumoştum. Kim ne yaparsa yapsın, ne kadar kalbimi kırmış olursa olsun özür dilemesine bile gerek kalmazdı. Bir yumuşak bakış yeterdi gülümsememe… Annem hiç sevmezdi bu huyumu, hatta babam da. Konu ben olunca orta noktada buluştukları tek şey de buydu.

 

Yıllar önce beni aldatan, hatta ve hatta üstü üste birkaç kez aldatıp boynuzlarımı özenle cilalayan playboy bir sevgilime ikinci şansı verdiğimde, babam beni karşına alıp şöyle demişti; biri sana bir kere hata yaparsa bu onun suçudur ama iki kez yaparsa, suç senin olur.

 

Muhtemelen bu sözü reels kaydırırken görmüştü ama bu, o sözün haklılığını yok sayamazdı.

 

“Şey ben…” demiştim ki Hasan Veli amca o babacan gülümsemesiyle yaklaştı, önce doğrudan babama baktı. Evvelden tanışıyorlamış gibi elini göğsüne koyup selam verdiğinde, babam da aynı hareketle aldı o selamı. Ardından o etli parmaklarını karısının omzuna koyup, yavaşça başını salladı.

 

“Ona biraz zaman verelum bence. Eh, yaşananlar pek yenilir yutulur şeyler değildur. Bazı kararları vermek için saat de pek uygun değildur. Öyle değil mi, Melek kizum?”

 

Güldane Hanım başını sallayacak olduysa da annem incecik topuklarının üzerinde dönmek suretiyle çatarak araya girdi. “Bence bunun düşünülecek bir yanı yok beyefendi. Eşinin kızıma büyük bir saygısızlık etmiş! Bir özürle hallolacak şey mi canım,” dedi üç numaralı bakışlarını atarak.Güldane Hanım muhatabı olan sözlerini sadece içini çekip dinledi. Olacak iş değil! Bu kadına gerçekten bir şeyler olmuştu. “Benim el bebek gül bebek büyüttüğüm kızıma el kaldırmak ne demek?” diye yükseldi annem o incecik sesiyle. “Bir kere hangi çağda yaşıyoruz ayol? Mağaradan mı çıktınız siz?”

 

Güldane Hanım o vakte kadar sustuysa da - ki önünde birleştirdiği elleriyle bu sükunete devam edecek gibi görünüyordu- mağara lafını duymasıyla yeşil gözleri öyle çakmak çakmak oldu ki elektrik kesilse tüm köyü sadece gözleriyle aydınlatabilirdi. “Hanum hanum,” dedi elini beline bir güzel yerleştirip. Bedeni anneme doğru tam tur dönerken bir hışım omzundaki kocasının elinden kurtuldu. “Ayı mıyız biz mağaradan çıkalum? Lafını bil de konuş!”

 

“Oooo!” dedi Hıyar Can avuçlarını sıvazlayarak. “Sevgili seyirciler, derbi başlıyor! Tribünler dolu, tansiyon yüksek!”

 

“Sus Doruk Can,” dedi annem öfkeyle. Şaşkınlıkla aralanıp o şeklini alan dudaklarını, göğsüne bastırdığı parmak uçları takip etti. “O may gat! Hem suçlu hem güçlü!”

 

“Ha ondan burayayuk ya! Geldik kizundan özür dileyruk. Daha ne bekleysun acaba?”

 

“Evet sevgili izleyenler, ilk düdük çaldı! Rakip önde baskıyla başladı, anaspor yarı sahaya yerleşti,” dedi benim ultra geri zekâlı kardeşim. Yani… Allah için, ben boşuna mı yirmi küsür yıldır Doruk Can yerine Hıyar Can diyordum?

 

“Bana bakın hanımefendi!” Annem bir adım kadar yaklaşıp topuklu ayakkabılarının da katkısıyla neredeyse yarı boyunda olan kadının karşısında durduğunda, kürkünü omzundan çekip dramatik bir hareketle Hıyar Can’a uzattı ama bizimki Trabzonspor maçı izleyen T.B.T. gibi pür dikkat kavgayı izlediğinden fark etmedi. “Kendinize gelin. Bir kere benimle senli benli konuşamazsınız. Bu ne samimiyet ayol! Gerçekten mağaradan çıkmış olmalısınız! Sizi saygıya davet ediyorum.”

 

“Nezaket!” dedi babam ama annem elini kaldırıp kocasını susturdu.

 

“Hele…Hele!” Güldoş kaşlarını çattı.“Baa bak hanumefendi,” dedi tıpkı annem gibi. “Sen beni nereye davet edeysun bilmem amma… Biraz daha evime mağara diyecek olursan, ben seni pek hoş olmayan yerlere davet edeceğum.” Başıyla boşluğu işaret etti, rengi pancar.... “Ha o davet ettiğim yerde de ağzını bir güzel ayıracağum!”

 

“Güldane!” dedi Hasan Veli amca ama Güldane Hanım da elini kaldırıp kocasını susturdu.

 

Hıyar Can durur mu? Coştu tabii. “Evet evet! Sert fauller başladı! Rakip ceza sahasına daldı, anaspor çizgide, müdahale sert olabilir!”

 

Güldane Hanım kardeşime köyün ortasına düşmüş uzaylıya bakar gibi baktı. “Sus ula sen de! Kafadan noksan misun nesun uşağım?”

 

Ha şunu bileydun Güldoş!

 

Annemin sinir seviyesi kritik eşikteydi. O noktada hep yaptığı şeyi yaptı; Fransızca söylenmeye başladı. Öyle bir söylenmek ki… kelimeler ayrı, kaşı gözü ayrı oynuyordu. Hatta bir an takma kirpiklerin uçuşa geçeceğini düşündüm.

 

“Ne deysun?” dedi Güldane Hanım elini sallayarak. “Anlamayrum? Türkçe konuş.”

 

“Ayol sen Türkçe mi konuşuyorsun!” diye cırladı annem. “Kurduğun dört kelimelik cümlenin üç buçuğu anlaşılmıyor.”

 

Hıyar Can’ın gözleri parladı. “İnanılmaz bir kontra atak! Anaspor topu kaptı! Rakip savunma dengesiz yakalandı, ceza sahasına girildi… Şut pozisyonu!”

 

Güldane Hanımın gözlerini kısıp, “Ula sen baa konuşma dersi mi vereysun, boyali kokona kari?” demesiyle annemin takma kirpiğinin düşmesi bir oldu. Maalesef ki hızlıca da değil, yavaş yavaş, ağır çekimde…

 

“Ooooo!” Hıyar Can gerçek bir maç sunuyormuş gibi sesini kalınlaştırdı. “Ve bir gol de rakipten geldi! Top ağlarda sayın seyirciler top ağ-” Babamın ensesine sağlam bir şaplak geçirmesiyle o koca cüssesi bir anda küçüldü. “Ne vuruyorsun baba ya! Ne güzel izliyorum işte. Zaten getirdiniz beni zorla Allahın dağına, bari bırakın da ağız tadıyla kadın kavgası izleyeyim.”

 

Babam yumruğunu sıkıp, “Oğlum ben senin o ağzına…” dedi ama can havliyle öksürük krizine girdiğim için sustu kaldı adamcağız. Sinirleri yeterince gerilmişti. Şakaklarındaki damarlar bangır bangır bağırıyordu. Haberin olsun Mahmutişko, biz patlayacağız canım.

 

“Bu işe el koyma vakti geldi sanırsam,” dedi Hasan Veli amca, doğrudan babama bakarak.

 

Babam da sinirini öteleyip başını salladı. “Geldi azizim, geldi. Önerin nedir?”

 

Hasan Veli amca önce bana, sonra da annelerimizin aşırı elit tanışmalarının karşısında dut yemiş bülbüle dönen oğluşuna baktı. “Gençler bir karar vermiş, bize de o karara destek olmak, arka çıkmak düşer. Çiçeğimizi çikolatamızı alıp elbet geleceğiz kapına amma… Köyümüze kadar gelmişken önce sizi evimizde, iftar soframızda ağırlamak isteriz. Buyrun, Ramazan-ı Şerif’te soframızın bereketine bereket katın.” Karısına bakmadan başını ondan tarafa çevirdi. “Öyle değil mi, Güldane Hanım?”

 

Güldane Hanım dudaklarını sımsıkı birbirine bastırmıştı keza kaşları da hâlâ çatıktı ama yine başını sallamaktan geri durmadı. “İftar soframız herkese açıktur. Dileyen gelsin otursun.”

 

Annem yüz çevirdi. “Bana boyalı kokana diyen bir kadının sofrasına mı oturacağım, pardon?”

 

“Anne…” dedim yalvarırcasına ama beni duymazdan geldi. Bu defa babam müdahale edecek oldu ama Hasan Veli Bey amca bu gecenin süper kahramanı gibi yine bir adım öne çıktı.

 

“Ramazan sofraları küslükleri, kırgınlıkları da bir kenara koymak için varidur. E bir buyrun, bir çağrıya icabet edin, bir oturun soframıza. Bir saygısızlık görürseniz o vakit gönlünüzce hesabını sorarsınuz, bizzat baa.”

 

Baktım, babasının ardından iki gözümün yiğiti de olanca heybetiyle yaklaştı, durdu babasının yanında. Annemin babamın karşısında bir elini de diğerinin üstüne koydu ki… şu manzarayı çek, çivile, as duvarına; izle izle dur(!) öylesi güzel. “Babamın sözlerinin altına imzamı atıyorum, efendim. Sizi evimizde, masamızda ağırlamayı çok isteriz.” Sonra bakışları bana kaydı, tek bir an ama nasıl eritici… “Sonra müsadeniz olursa sıra bize geçer, çiçeğimizle, çikolatamızla…”

 

Babam ellerini belinde topladı, kaşları da o ara çatıldı ama onu tanıyordum; Tahir’in bu efendi tavrı hoşuna gitmişti. Yine bir kız babası olarak istemem yan cebime tavırları Allah’ın emri gibiydi. Eh… İçinden kendisiyle bir güzel kavga ettiğinden de emindim. Sağ omzundaki Mahmut, ver gitsin Mahmut’cuğum, kızın mutluysa ver gitsin, derken soldaki, elin adamına ne diye veriyorsun kızını, salak mısın be adam(!) diye atıp tutuyordu. Hangisini dinleyeceği ise… o çiçek ve çikolatayla kapımıza geldiğinde belli olacaktı sanırım.

 

“Gelelim bakalım,” dedi en sonunda ve bunu söylerken bir tek Tahir’e baktı. “Ama şunu bil delikanlı. Kolay değil.” Kaşlarıyla birlikte başı da kalktı. “Bizden kız almak hiç kolay değil.”

 

Tahir saygıyla gülümserken o gülümsenin altındaki kendinden eminliği bir tek ben gördüm. “Kolay olmasın zaten,” dedi yavaşça. “Her türlüsüne talibim.”

 

O ara babam bir şey dedi ama ben ağzı açık ayran budalası gibi Tahirişkoma baktığım için duyamadım. Oluyordu, büyük bir engeli daha elele geçiyorduk işte. O da aynı gururlu duygularla bana bakıyordu aynı anda, kimseler yokmuş gibi uzuuuun uzadıysa bakışıyorduk ki… babamın o gür sesiyle adımı seslendiğini duydum.

 

“Melek, görmeyeli kulakların körelmiş kızım?”

 

“Ha, ne, nasıl baba?” diye tüm dikkatimi ona vermeye çalıştım.

 

“Misafirlerimizi diyorum, geçir madem.”

 

“Geçirsin geçirmesine amma…” Hasan Veli amca oğlunun omzuna sert bir dokundu. “Bizim de gitmeye pek niyetimiz yok gibi.”

 

Tahir de şoktan çıkmış gibi babasına döndüğünde neredeyse benimle aynı tepkiyi verdi. “Ha şey, gidecektik biz.”

 

“Biz zahmet,” diye homurdandı babam. “Kapının yerini biliyorsundur muhtemelen.”

 

“Yok efendim,” dedi Tahir. Yalancı seni. “Nereden bileceğim?” Birkaç adım atmıştı ki durup koridorun solunu gösterdi. “Şu taraftaydı sanırım, girerken görmüştüm, ordan biliyorum.”

 

Dudağımı kaşır gibi yapıp gizliden gizliye gülerken, Tunalı ailesi şükür ki olaysızca evimizden ayrıldı. Evet, gidişleri olaysızdı, tatlıya bağlanmıştı ama tüm gece bir olaydan diğerinin kollarına atladığımdan fazlasıyla yorgun düşmüştüm. Bu yüzden hızlıca Hıyar Can’a salondaki divanı hazırladım. Daha doğrusu yastıkları kafasına fırlattım, geçip zıbardı. Yarın hafta sonu olduğundan Sıla, Destegül ve anneannesiyle birlikte yayla evinde kalacaktı. Onun boş olan odasını da annem ve babam için hazırladım. Ben çarşafları değiştirirken annem bir sürü söylendi tabii…

 

Burada mı yatacağım Mahmut, dışarıdan tezek kokusu geliyor Mahmut, ya sobadan zehirlenirsek Mahmut, buranın havası benim ipek saçlarımı kabarttı ben bu kabarık saçlarla yaşayamam Mahmut, cilt bakımı setimi üç numaralı adımını getirmeyi unutmuşum bari İzmir’e dönüp onu alsak Mahmut, diye diye uzayıp gitti.

 

Tüm bu cümleler ise… ne yazık ki bir yerden tanıdık gelmiyor değildi.

 

*

 

“Abla… Bu köyde şöyle benim yaşlarda güzel bir kız yok mu be? Bana ayarlasana. Benim yaşlardan dediysem… o kadar benim yaşlarda olmasına gerek yok ha. Olgun da iyidir.”

 

Manda mamasını yemeden uyanıp soluğu benim odamda alan kardeşime en ters bakışlarımı atarak doğruldum. “Onca zaman sonra ablanı görüyorsun, diyeceğin ilk şey bu mu beyinsiz?”

 

Pis pis sırıttı. Kirpiklerini kırpıştırdı sevimli görünmek için ama ıh ıh… Hıyar Can’ın gözüme sevimli görünmesi üzerinde yaşadığımız dünyada pek mümkün değildi. Yakışıklı çocuktu, buna itirazım yoktu. Arslan abime benziyordu bir kere… Onun kadar iri, onun gibi yeşil gözlüydü ama Arslan abim kumraldı. Hıyar Can ise direkt sarışın… Hatta neredeyse benim kadar sarışındı. Yaşı daha büyük olmasına rağmen kardeşime göz diken arkadaşlarım da olmamış değildi ama her birini yapmayın bacılarım, yapmayın kardeşlerim, yakmayın şu gencecik yaşınızda başınızı, diyerek en etkili cümlelerle vazgeçirmiştim.

 

“Ne diyeyim?” diye sordu her zamanki dalgacı tavrıyla. O koca bedeniyle yatağımın ayak ucunu çökertmişti resmen. Ve sanırım… görmeyeli daha bir irileşmişti çünkü kolu neredeyse belim kalınlığındaydı. Ben ona bakarken o da boş durmayıp ayıcıklı pijamalarımın içindeki bedenimi inceledi. Ve aniden yorganımı üzerimden çekip, “Kilo mu aldın sen?” diye sordu. Ve daha cevabı bile beklemeden pis pis sırıttı. “Almışsın. Göt göbek maşallah bağımsızlığını ilan etmiş.”

 

Başımın altındaki yastığı kaptığım gibi suratına yapıştırmam bir oldu. Gönül isterdi ki yastı suratına basıp bir de üzerine oturayım ama hayvansı cüssesiyle bir silkelenmeye kalkarsa beni uzaya fırlatması imkânlar dahilindeydi. “Pis köpek! Sen kendi göbeğine bak be!”

 

Kazağını açıp eniştesininkilerle yarışacak baklavalarını gösterdi. “Boru değil kızım bunlar, alın teri.” Kaşlarını çatıp, “Ayrıca dün karnını sıkınca neden o kadar bağırdın?” diye sordu.

 

“Neden mi bağırdım? Allahın hayvanı! Öyle bir sıktın ki iç organlarım yer değiştirdi.”

 

O pis sırıtması yeniden genişledi. “Yağdan acıyı hissetmezsin diye düşünmüştüm.”

 

Yatakta dizlerimin üzerine çıkıp parmağımı ona sallarken, “Bana bak Hıyar Can!” dedim en tehditkâr sesimle. “Sen benim elime düşersin. Seni sürüm sürüm süründürmezsem bana da Melek demesinler. Görürsün oğlum sen!”

 

Ayağa kalktığında keyifli bir kahkaha attı. “Melek demesinler zaten Şehriye desinler. Öylesi daha doğru olur.”

 

“HIYAR CAN!”

 

“Ne var kızım? Yalan mı? Dümdüz şehriyesin sen.”

 

Sinirden yumruklarımı sıkarken resmen titriyordum. “Ya baba yaaa! Hadi sen geldin, hadi annemi de getirdin, ne diye getiriyorsun bu gelişimini tamamlamamış orangutan yavrusunu!”

 

Huzurla(!) uyandığım sabahın ardından sevgili ailemle sabah kahvaltısına geçtim. Babam mutfak kapısının arkasındaki siniyi eliyle koymuş gibi bulmuş - bu detay önemli çünkü evde çorabını bile bulamaz- sobanın önüne sofra bezini yaymış, Osmanlı Padişahı vakarıyla bağdaş kurarak sinini başına kurulmuştu. Sinide de yok yoktu; mısır ekmeği, köy peyniri, kuymak, bal, kaymak… neler neler. Hepsi de bol kepçeden, en az üç nesli doyaracak kadar… Sabahın erken saatlerinde bana gönüllü öğretmenlik işini ayarlayan tanıdığı uğramış, Çamlıyayla’yı temsil eden ne kadar yiyecek varsa hepsinden peyderpey getirmişti. Sinini bir köşesinde kavurmalı yumurta bile vardı. Babam önündeki kahvaltı şölenine bakıp önce gözünü doyururken onu hiç görmediğim kadar keyifliydi. Gözleri parlıyordu vallahi adamının. “Şuraya bakın be,” dedi hatrı sayılır büyüklükte olan göbeğini sıvazlayarak. “Şu sofra var ya şu sofra… Ölü adamı diriltir!”

 

Tam da o an içeri tüylü terlikleri, saten gecelikleri ve Shrek misali yemyeşil maskesiyle annem girdi. Elinde küçük bir tepsi, tepsinin içinde ise Avokado dilimleri, chia tohumlu yoğurt ve ne olduğu belli olmayan ama kesinlikle tadı kötü olan bir şey... Önce memnuniyetsiz gözlerle etrafa baktı. Sonra siniye baktı. Sonra babama baktı. Bir daha siniye baktı. “Mahmut…” dedi sanki babamı bir tam kuzu çevirirken yakalamış gibi. “Kahvaltı da onları mı yiyeceksin gerçekten hayatım?”

 

“Yok,” dedi babam tepesinde dikilen anneme. “Suşi kaliforniya sipariş ettim, onu bekliyorum.”

 

“HOHOHOHO…” diye hayvanımsı gülümsemesiyle içeri girip sininin bir köşesine kuruldu Hıyar Can. “Güzel espriydi peder bey, tuttum bunu.”

 

“Ne pederi len,” dedi babam, normal de bir de şaplak atması gerekirdi ama adam kuymakla göz göze geldiğinden dünyayla bağlantısını kesmişti. “Baba diyeceksin baba…”

 

“Konuş babişko..” Ben de çöktüm sinini bir köşesine, bir parça mısır ekmeğini koparıp mıhlamaya daldırırken, “Eee,” dedim. “Mine neden gelmedi? Hazır gelmişken onu da getirseydiniz ya?”

 

“Kocasıyla Dubai’de o şu an,” dedi annem iç geçirerek. “Keşke biz de orada olabilseydik… Ama hayaller Dubai, hayatlar Çamlıyayla. Ah ah…”

 

“Hım… Peki sizi hangi rüzgâr attı buraya?”

 

“Sence? Dün yeterince öğrenmedin mi?” Babam koca bir lokmayı ağzına atıp direkt yuttu. “Kızım, başına gelenleri ne diye anlatmıyorsun bize? Eşek başı mıyız biz? Sahipsiz gibi kendi başına halletmeye çalışıyorsun.”

 

“Kendi başıma değilim ki baba… Tahir var.”

 

En ters bakışlarından birini yollayıverdi. “Evet varmış, yeni öğrendik. Biz de sanıyoruz ki Melek Hanımın evin yolunu unutmasının sebebi öğretmenlik aşkı.”

 

“Aşk olsun ama babiş… Tabii ki o da var. Öğrencilerimi çok seviyorum ben.”

 

“O kısım rüya değil miydi?” diyen anneme çevirdik başımızı, topluca. Siniye oturmayı bile denememişti. Doğrudan bir kontes edasıyla bizim mütevazi masamıza oturmuş, bıçağıyla avakadosunu dilimlerken sormuştu bunu. “Oysa sabah kalktığımda dün akşamın bir rüya olduğunu düşünüp mutlu olmuştum,” dedi neredeyse ağlayarak. “O Karadenizli koca çocuk bizim kızımızın sevgilisi mi şimdi? Ya o sivridilli cadı kadın… bi-bizim kızımın kaynişi mi? O may gat…” dedi dramatik bir şekilde elini alnına yapıştırrak. “O may gaaaat…”

 

“Sevgilisi olsa yine iyi,” dedi Hıyar Can. “Kocası olacak kocası.” Elimi tutup şampiyonluk kupası almışım gibi havaya diktikten sonra parmağımdaki pembe tek taşı gösterdi. “Baksana, yüzüğü bile takmış. İnşallah ömrü uzundur.”

 

Elimi geri çekip, “Niye be?” diye sordum.

 

“Niyesi mi var kızım, evliliğinizin her yılı için adamın ömründen yirmi yıl yiyeceksin. Adama düğünde çeyrek yerine mezar taşı taksam daha makbule geçer.”

 

“Oğlum seni var ya!”

 

Babamın siniye avucunu vurmasıyla susup kaldık. “Ulan aylardır görüşmüyorsunuz, bir araya geldiğiniz an kedi köpek gibi yemeye başladınız birbirinizi be! Kırk yılın başı yemek gibi yemek yiyeceğim, adamda iştah bırakın.”

 

“Mahmut!” dedi annem o meşhur melodik tonlamasıyla. “Benim evde yaptırdığım yemekleri beğenmiyor musun yani?”

 

Babam kaşlarını düşürüp, “Beğenmez olur muyum hayatım,” diye sordu. “Favorim kinoa yatağında somon. Ha bir de avakado dilimleriyle rezil edilmiş… yani servis edilmiş menemen var.”

 

“Ayy değil mi?” dedi annem babamın sırf dilinden kurtulmak için söylediği yalana inanarak. “Ben de bayılırım kinao yatağında somona. Eve döner dönmez Emine’ye söyleyeyim de yapsın.”

 

Babam hüzünlü gözlerle yüzüme baktı. “Ya… Şimdi dönmeye daha bir heveslendim.”

 

“Hemen dönebiliriz. Kızımız şu evlilik saçmalığına son verirse… daha valizimizi bile boşlatmadım şekerim!”

 

“Anne ya! Neden saçmalık olsun? Ben kararımı verdim, evleneceğim. Ayrıca Tahir çok düzgün bir insan.”

 

Annem abartıyla gözlerini devirdi. “Ayol kötü bir insan mı dedik? İsterse Dünyanın en iyi insanı olsun. Denk değilsiniz bir kere! Biriniz aksınız diğeriniz kara. Biriniz simsiniz diğeriniz zift!” Biraz düşündükten sonra daha yaratıcı bir şey bulmuş olacak ki gözleri parladı. “Biriniz Kinao yatağında somonsunuz, diğeriniz kılçıklı hamsi!”

 

“Anne…”

 

“Ayrıca görmedin mi annesini? Çiğ çiğ yer seni!”

 

“Anne!”

 

“Ne annesi ayol! Yalan mı? Mahmut, söylesene sen de bir şey.”

 

Babam ağzına koca bir çatal kavurmayı götürürken bu soruya maruz kalmıştı. Yine de aldı o lokmayı, bu defa çiğnedi, çiğnerken de cevabını ince ince düşündü. “Tahir…Doğrusu zamanında Arslan’ın en beğendiğim arkadaşıydı. Pek efendi çocuk.” Bir kaşını havaya dikip, “Görüyorum ki zaman o efendilikten bir şey eksiltmemiş,” dedi. “Ama bu demek değil ki hemen kabul edeceğim. Mahmut Sancaktar’dan kız almak o kadar kolay değil. Tanıyacağız, tartacağız.”

 

Gözlerim parlayarak, “E işte o yüzden akşam yemeğe gidiyoruz ya… Tanışmak için. Bence Tahir’i tanıdıkça çok seveceksiniz. Hele ailesi!” Çarpılacağız aşkom, çabuk detay belirt! “Yani babası, kardeşleri falan…Harika insanlar. Siz de gördünüz ya Hasan Veli amca ne kadar misafirperver davrandı.”

 

“Elbette,” dedi babam. “Köylü adamın hali başka. Ben de uzun uzadıya tanımak isterim muhteremi.”

 

“Ama ben karısını bir saniye daha tanımak istemem!” dedi annem. “O neydi ayol öyle! Boy bir elli yok ama bir o kadar da yerin altında vardı. Hele o gözleri… velfecri okuyor.”

 

Annemi ikna etmek için dil dökmek üzereyken babamın şakakları gerildi; bu, son sözü söyleyeceğinin işaretiydi. “Laf ağızdan bir kere çıkar Nezaket Hanım, gideceğiz dedik, gideceğiz. Sen istersen evde kalıp bekleyebilirsin.”

 

“Ne münasebet,” dedi annem. “Kızımı o cadı kadının karşısında yalnız bırakacak değilim!”

 

Babam keyif kahkahası atarak annemin bileğinden yakaladığında daha annem ne olduğunu anlamadan yanına çekiverdi. “Ay Mahmut! Ben oturamam yerde…” diye söylenecek oldu ama babam yamacına çekip ağzına mısır ekmeğini tıktığında hem söylendi… hem de yedi.

 

Tek simle zift olan Tahir’le ben değildik, aslında annem ve babam da en az bizim kadar tezat, en az bizim kadar âşıktı birbirine…

 

*

 

“Eveeet aşkılatellalarım! Bugün aile tanışması kombini yapıyoruz. Önemli bir gün zira aileler birbirine hiç benzemiyor. Nasıl anlatsam? Bir taraf klasik müzik, diğer taraf dibine kadar horon. Ay bu da annemin benzetmeler gibi oldu ama neyse… Öncelikle diz hizasında, hanım hanımcık bir etek seçelim ki büyüklerden tam not alalım, değil mi ama? Üstüne de özellikle açık renk bir bluz seçeceğiz ki cinliğimizi şeytanlığımızı örtbas etsin, masum görünelim. Ahahahah. Takıları abartmıyoruz, gerdanımız boş görünsün ki kayınpederimiz, dur şu kızcağıza rahmetli anamdan kalan gerdanlığı takayım, diye düşünebilsin. Saçlar mı? Açık olmamalı ama emekli öğretmenler gibi ensede topuz da yapmıyoruz. Yarım bir şekilde yukarıdan toplayıp, sevimli bir kurdela iliştiyoruz üzerine. Evet… İşte böyle. Kahkülü olanlar bacılarım mutlaka fönünüzü çekin. Kahkül dediğin şey seni prenses de yapar beslemeye de çevirir. Asla ortası yok. Ne alaka demeyin ama kahkül ve kalem etek ikilisini birbirine çok yakıştırıyorum. Ah, bu arada kalem etek deyince akla ne gelir? Tabii ki stilettolar gelir! Ama öyle yirmi santim topuk olanlardan değil, daha makul… on beş santim kadarı kafi. Heyecandan düşüp kalırsak falan sakatlanmayalım. Gerçi müstakbel kocişkomuzun kucağına düşersek güzel olur ama ben de pek şans yoktur, bilirsiniz. Gidip en olmadık yere düşerim. Mesela… kaynişimin kucağına? Ay bu arada kaynişim demişken… Kendisi beni pek sever beni. Bayılır bana bayılır! Onu ayrıca başka bir videoda anlatacağım. Şimdilik benden bu kadar cicişlerim. Gidip şu aileleri tanıştıralım bakalım. Bana şans dileyin tamam mı? Bu akşam fena ihtiyacım olacak. Hadi ben kaçar, bays!”

 

Yüklemek için dokundum ama ev beklenmedik şekilde kalabalık olduğundan pencerenin yanına sandalyeyi çekip göğe uzatamamıştım telefonumu. Dolayısıyla internet ne zaman çeker, videom ne zaman caaanım takipçilerimle paylaşılırdı bilmiyordum. Hâlâ Tahir’in aldığı hattı kullandığımdan aramaları nispeten daha kolay yapabiliyordum ama bu köyde rahat rahat internet kullanmak için takribi yüz seksen beş yıl falan beklemek gerekiyordu. Pencerenin kenarında amuda kalkmak da bir seçenekti tabii…

 

“Ah keşke spor ayakkabılarımdan birini getirseydim. Bu köyün tezekli yolları benim Paris’ten aldığım binlerce dolarlık pabuçları hak etmiyor!”

 

Annemin söylenmesini duyarak odamdan çıktığımda yüzüme vuran öncelikle keskin bir parfüm kokusu oldu. Yıllardır kullandığı şekerli parfümünün kokusunu alışıktım çünkü benim az önce sıktığım Bombshell’im de şeker portakalı gibi kokuyordu ama… anneminki kesinlikle başka bir boyuttu. O parfüm olmadan dışarı adımını atmazdı bir kere, bir de dip boyası geldiğinde… Kuaförü hastalandığı için bir ay evde mahsur kaldığını bilirdim.

 

“Annecim…” Sıla’nın odasına ulaştığımda şok geçirdim çünkü burası… hiç ama hiç Sıla’nın odasına benzemiyordu. Her yer rengarenk elbiseler, ayakkabılar ve makyaj malzemeleriyle doluydu ama tüm bunlar bir yana… annem birazdan taç giyme merasiminde tacı devralacak kainat güzelinden daha hazırlıklı görünüyordu. “A-a nne…” dedim mor, payetli elbisesine bakakalarak. “Sen bence merasimleri karıştırdım. Düğün merasimi değil bu, sadece tanışma…”

 

Parlak dudaklarıyla geniş bir kahkaha attı. “Annen her zaman ne der, hayatım?”

 

“Ne der?”

 

“Cenazende bile şık görüneceksin. Nasıl unutursun? Aşk olsun Meloşum.”

 

“Annecim haklısın ama bu kadarı da fazla değil mi? Hadi görenin far görmüş tavşan gibi bakacağı makyajını anladım, hadi o payetleri de anlamadım ama sence de o yakandaki peluş detaylar fazla olmamış mı?” Yani… Benim için bile fazlaydı.

 

O sırada takım elbisesi ve her zamanki ağırlığıyla içeri giren babam, annemi gördü ve ne acı ki şaşırmadı. “Arslan Bey nerde kaldı. Haberi yok mu burada olduğumuzdan?”

 

Annem, daha babam istemeden karavatını yapmaya başladığında, “Olmaz mı?” dedi. “Yetişmeye çalışacak oğluşum.”

 

“Oooo Arslan abim mi geliyor?” diye heyecanlı bir giriş yaptı Hıyar Can. Onun üzerinde de takım elbise vardı ama ayağında olan spor ayakkabıydı. Hem de… kıpkırmızı.

 

“Bu da mı geliyor ya!” dedim korkuyla. “Baba hayır! Söyleyin evde kalsın.”

 

Hayır… O gergin ortama bir de Hıyar Can eklenemezdi.

 

“Olur mu öyle şey kızım,” dedi babam korktuğum cevabı vererek. “Doruk Can senin kardeşin. Böyle önemli bir akşamda elbette o da bize eşlik edecek.”

 

“Baba kendi ağzınla söylüyorsun işte. Önemli bir gece olduğu için gelmemeli ya zaten!”

 

Cevap bile vermedi. Mahmut Sancaktar’ın son noktayı koyuşu tam olarak böyle oluyordu.

 

İki dirhem bir çekirdek hazırlanıp Tunalı ailesinin kapısına geldiğimizde tam da tahmin ettiğim gibi evden misler gibi kokular geliyordu. Güldane Hanım döktürmüştü yine…

 

“Bu koku…” dedi babam gözlerini kapatarak. “Karalahana kokusu mu?”

 

“Karalahana mı?” diye sordu babamın kolundaki annem. “Umarım detox çorbasını yapmışlardır.”

 

Kapıyı çalmadan önce Hıyar Can’a tehditkâr bakışlar attım ki içeride bir dangalaklık yapmasın. Kapıyı çalarken ise kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı atıyordu. Az sonra resmen ailelerimiz tanışacaktı. Gerçi dün yeterince tanışmışlardı. Özellikle de annelerimiz… Ama bu başkaydı, resmiydi bir kere. Verdiğimiz kararın ailelerimiz tarafından onaylanacak ilk adımıydı. Tabii… onaylanabilirse.

 

“Baba… Ben sıkılırsam uykum geldi der kaçarım haberi-”

 

Hıyar Can’ın sözünü kesen kapıyı açan Mercan oldu. Ama Mercan da… mercandı yani. Üzerinde adının renginde uzun bir elbise vardı. Saçlarını sol omzunda örmüş, hafif de makyaj yapmıştı. Işıl ışıl parlıyordu karşımızda. En çok da onu görünce öküzün trene baktığı gibi bakan kardeşimin karşısında…

 

Ah be kızım, bu kadar hazırlığa gerek var mıydı? Hiç mi demiyorsun malın biri gelir de bana abayı yakar diye?

 

“Hoş geldiniz,” dedi heyecanla gülümseyerek. Biraz geri çekilip avluyu gösterdi. Avlu bile bu akşam başka bir parlıyordu ve bunun nedeni vardı. Bir uçtan diğerine uzanan ipte ampuller sıralanmıştı. Yemek masası ise o ışıkların hemen altında, avlunun ortasına konumlandıırlmıştı. Ve üzeri ciddi anlamda onlarca çeşit yemekle donatılmıştı. “Buyrun içeri lütfen.”

 

Ev sakipleri karşılamaya yaklaşırken önden geçmeleri için annemlere müsaade ettim ve tam o ara bir fırsatını bularak Hıyar Can’ı kendime çekip kolunu cimcikledim. “Sil o ağzından akan salyaları!”

 

Zarre etkilenmedi sözlerimden. Hatta insan kalabalığından tam olarak görünmeyen Mercan’ı görmeye çalıştı pis sapık! “Abla ya, bu köyde bu kadar güzel kızlar vardı madem neden çağırmadın beni bu zamana kadar? Ayıp ama.”

 

“Bana bak! Çek o sapık gözlerini kızın üzerinden. O senin tanıdığın kızlara benzemez.”

 

Kolunu çekiştirdim ama yine bana mısın demedi öküz. “Neyse,” dedi içeri girmeye hazırlanırken. “Geç olsun da güç olmasın.”

 

Ceketinin önünü ilikleyerek içeri girdi, yirmi küsür yıldır üzerinde göremediğim bir saygıyla Hasan Veli amcanın elini öpüp Güldane Hanıma da kırk yıllık teyzesiymiş gibi sarıldı. Babamla Hasan Veli amcanın samimi sarılması da görülmeye değerdi ama annem ve Güldoşun sarılması… Dünyanın en samimiyetsiz sarılması olabilirdi.

 

Bayılma numarası yapıp fragmanı rezillik ve aksiyonla dolu akşamı daha başlamadan sonlandırmayı düşünürken… benimkini gördüm.

 

Hem ne nasıl gördüm? Antrasit takımın içine beyaz gömleğini çekmiş, boyu posu nereyse başımızın üzerindeki ampullere selam vermek üzereydi. Yüzünde vatan gülüşüyle yaklaştı yiğidim. Yaklaştı derken… yaklaştılar yani. O ve ceketinin içine sığmayı kati suretle reddeden omuzları…. Yemin ederim o omuzlar için ayrı bir egemenlik kurulabilirdi. Ben de o egemenliğin bir köşesinde yaşayıp giderdim işte.

 

Saçları, sakalları yeni traş edilmişti, belli. Gömleği desem çizgiler cetvelle çekilmişti sanki ve ceket… askıda bu kadar düzgün durmaz duramazdı.

 

Önce gitti, babamın karşısında durdu. “Zaten tanışıyoruz ama hayli zaman girdi araya. Adım Tahir efendim.”

 

Babam çatık kaşlarının altından kendisine uzatılan ele baktı, baktı, baktı… Sanki Tahir el yerine kurbanlık koyun uzatmış, babam da iyi mi besili mi gibi gözleriyle tartıyordu. O baktıkça benim kalp atışları tavan tabii… Ya hu küçücük organsın sen! Nasıl olimpiyatlara hazırlanıyormuş gibi göğsümün içinde metrelerce koşabilirsin? O eli sıkacak mı sıkmayacak mı derken, koca etli parmaklarıyla bir kavradı Tahir’in elini. Kavramak da değildi bu, resmen rehin almaktı! Ve devamı çok daha korkunçtu çünkü başlayan şeye tokalaşma demek haksızlık olurdu. Bu bildiğin Karadeniz dalgasıydı, bitmiyordu bir türlü. Salla babam salla. Allah’tan Tahir iri bir adamdı da karşılıyordu o sallantıyı. Aksi halde kolundan değil direkt kökünden sallanırdı. O kadar uzadı ki herkes işi gücü bırakıp onları izlemeye başladı. Elleri havada bir bütün olmuş, ayrılmıyorlardı asla! Tahir de mübarek bir güzel ayak uyduruyordu ki.. Sanki aralarında gizli bir sözleşme vardı, kim önce bırakırsa o kaybeder(!) Öyle bir tokalaşmak ki ne eller ne gözler birbirinden ayrılmıyordu. Yemin ederim Tahir bir başkasının elini şöyle sıksa, âşık oldu falan diye düşünüp terk ederdim. Ya babam? Mübarek karşında sanki erkek arkadaşım değil de kan davalısı vardı.

 

Babam, kızımı üzersen yakarım bakışı atarken Tahir durur mu? Emanetiniz emanetimdir bakışı atıyordu. İyi de neden bu kadar ateşlilerdi?

 

En sonunda Tahir’in müdahalesiyle deprem misali sallanan elleri durdu, benim yakışıklı askerim eğilip babamın elini öptüğünde, babamın kaşları da kendiliğinden düzeldi. Biraz yani. “Berhudar ol evladım.”

 

Annemin de ellini bir güzel öptü ama sıra başına koymaya gelince annem dehşetle çekti elini. “Ben o kadar yaşlı mıyım ayol!”

 

O ara baktım babam bana kaş göz yapıyordu. Önce anlamadım, bön bön baktım. Ben anlamadıkça kaşları daha fazla inip kalkmaya başladı. Hatta yüz felcine kadar gidecek kadar abartmıştı ki anladım durumu. Hemen yanaştım Hasal Veli amcaya, gülümseyerek elini öptüm. Sonra Güldane Hanımın karşısında buldum kendimi, kırgındım hâlâ ama yine de eline uzandım. O da tereddüt etmeden verdi elini, “Öp kizum,” dedi. “Eli öpülecek yaştayız, inkâr etmenin lüzümu yok,” diyerek benim üzerimden anneme ilk golü attığında konuyu dağıtmak için kadının eline vantuz gibi yapıştım. Beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Gerçekten sıkıca ama… sırtımı sıvazlayıp saçlarımı okşayarak.

 

Onlar da en az bizler kadar özenle hazırlanmışlardı. Hasan Veli amca takımını çekmiş, her zamanki yıpranmış tesbihi yerine taşları parlayan kehribar bir tespih taşıyordu. Güldane Hanım uzun, mavi bir elbise giyinmişti ve beline de kalın bir kondurmuştu. Başında ise aynı renk yazması vardı. Gül kurusu ruj mu sürmüştü o? Sürmüş galiba.

 

“Hoş geldiniz sefalar getirdiniz,” dedi Hasan Veli amca. “Bugün hava pek güzel. Avluya kuralum sofrayı dedik amma üşürseniz içeri de geçeriz.”

 

“Güzel düşünmüşsünüz,” dedi babam. “Açık hava iyidir.”

 

“E buyrun o halde,” dedi Güldane Hanım. “Top patlamasına bir şey kalmadi. Sofra başında beklemek sevaptur.”

 

Annem ve babam kendileri için ayrılan baş köşeye geçti. Diğer baş köşede de Tahir’in anne babası oturdu. O ara Tahir yanıma geldi, sandalyemi çekti ama ben oturmadan önce, “Görüşemedik,” dedi. “Hoş geldin öğretmen hanım. Seni evimde görmek ne büyük şeref.”

 

Fısıltısına gülümsedim. Gayet mesafeli bir şekilde tokalaşıp yanak yanağa öpüşürken bir de ben fısıldadım. “Gazamız mübarek olsun.”

 

Güldü. Diğer yanağımdan öperken, “Olsun ballim,” dedi.

 

Masanın orta kısmına oturduğumda yanıma oturması gereken Hıyar Can, “Enişte,” dedi Tahir’e. “Sen böyle gel. Nişanlı sayılırsınız siz. Ben de…” Karşımda oturan Mercan’ın yanındaki boş sandalyeyi gösterdi. “Şuraya geçeyim bari.”

 

“Ağır ol oğlum,” dedi babam. “Hemen verdin ablanı.”

 

“Kız babası olarak haklısın amma…” Hasan Veli amca sandalyesine yaslanıp güldü. “Dünürüm dememek için zor tutayrum kendimi, bilesun.”

 

Babalarımız güldü ama anneler için aynı şeyi söyleyemezdim. Kapının tokmağı vurulduğunda Mercan, “Bakarım ben,” deyip kalktı. Ve kapıyı açtığında, Nurcan ablam elinde bir tepsi baklavası, allı pullu yazmasıyla karşımızda duruyordu. Hemen yanında Dağhan abi ve babasının elini tutan asık suratlı Yakışıklı Bekir…

 

“Kimler gelmiş… Aman hoş geldiniz efendim sefalar getirdiniz,” diye bir sevinçle içeri girdi Nurcan abla. Çocuğunun mürüvvetini gören analar gibi önce bana sarıldı. “Oy guzum benim. Ne güzel olmuşsun.”

 

“Sağ ol ablam, sen de çok güzel olmuşsun,” dedim yeşil, yerlere uzanan elbisesine bakarak. Gözleri de fazladan sürmeliydi bugün. Sadece kocasına değil, oğluna da takım elbise giydirmiş iki dirhem bir çekirdek gelmişlerdi. “Eee tanıştırmayaca misun bizi ananla babanla.”

 

“Hemen tanıştırayım,” deyip annemi gösterdim. “Annem Nezaket.”

 

Annem hafifçe doğrulup elini uzattı ama Nurcan abla sadece o eli tutmakla kalmadı. Samimi kadın tabii, kendine çekip bir güzel sarıldı. Annem şok… “Demek bizim Meloşumuzun anası sensun. Aman da aman…” Annemi kollarından tutup şöyle bir baktı, biraz payetine baktı, biraz peluşuna, biraz da makyaj paletinin her rengini taşıyan suratına. “Maşallah, anasına bu kadar benzeyen bir kiz görmedum ben.”

 

İnşallah iyi bir şey söylemişsindir Nurcan abla. “Ve bu da babam Mahmut.”

 

Babam kalkıp Dağhan abi ile selamlaşırken top patladı. Bir curcuna masaya yerleşirken Hıyar Can bir yolunu bulup tüm kaş göz uyarılarıma rağmen Mercan’ın yanında oturduğunda Tahir de benim yanıma oturdu.

 

“Nasilsinuz inşallah,” diye sordu Hasan Veli Amca.

 

Babam elini göğsüne dokundurdu birkaç kez. “Çok şükür, siz nasılsınız?”

 

“Çok şükür.”

 

“Siz nasilsinuz?” diye sordu Nurcan Abla anneme. “İyi gördum.”

 

Annem plastik cerrah sponsorlu gülümsemesiyle, “Doğru görmüşsünüz,” dedi. “Siz nasılsınız?”

 

Nurcan abla içtenlikle gülümsedi. “Biz de iyiyuk.”

 

“Ya siz nasilsinuz?” diye sordu Dağhan abi kardeşime. “İyisinuz inşallah.”

 

Ağzı kulaklarında, “İyiyim iyiyim,” dedi Hıyar Can. “Siz?

 

“Ben da iyiyim, çok şükür.”

 

Ayol bu işler böyle mi oluyordu gerçekten? Ortalık hal hatır festivaline döndü. Nasılsın iyi misin diye soran sorana… Hayır… Bir kişi daha nasılsın diye sorsa kendimi tutamayıp kaç kez iyiyim dersem inanacaksın aşkom(?) diye sormaktan korkuyordum.

 

Tam hal hatır festivali sona erdi diye düşünürken, Hasan Veli amca ellerini göbeğinin üstünde bağlayıp boğazını temizlemesiyle Güldane Hanım sandalyede öne kaykıldı. Zoraki gülümseyerek, “Nasilsinuz, hanimefendi?” diye sordu anneme.

 

Annem de aynı yapay gülümsemeyle cevap verdi. “İyiyim. Siz?”

 

Bakışları imdatlar olsun(!) diye bağırırken, “İyiyim,” dedi ve hal hatır festivali tam gaz devam etti.

 

“Ya siz nasılsınız?”

 

“İyiyim, siz?”

 

“Biz de iyiyiz. Çoluk çocuk nasıl?”

 

“Onlar da iyi ellerinizden öperler.”

 

Baktım birkaç göz üzerime döndü, hali hatırı sorulmamış bir ben kalmıştım ve masadaki herkes aç bir kurt gibi bana o malum soruyu sormak için bekliyordu ki, “Valla iyiyim,” diye yükseldim. “Az önce sordum Tahir de çok iyiymiş. Değil mi Tahir?”

 

Yiğidim hemen başını salladı. “Öyle böyle iyi değilim, çok iyiyim.”

 

Ezan bittiğinde, “Haydi Allah kabul etsin,” dedi ev sahibi Hasan Veli amca. Hep birlikte oruçlarımızı açtığımızda, Mercan ve Nurcan abla çorbaları servis etti. İlk kâseler bitene kadar kimse konuşmadı. Herkes fazla fazla acıkmıştı. Zaten erkeklerin ilk kâseleri bitirmesi ortalama on saniye falan sürdü. Sonra masanın ortasına inci gibi dizilmiş ağzına kadar dolu olan tabaklara kaşıklar uzanmaya başladı. Sarmalar, dolmalar, kavurmalar havada uçuştu…

 

Bekir koca bir parça lavaşı ağzına tıkarken annemle göz göze gelince donup kaldı. “Anne,” dedi, yutamadı çocuk lokmasını. “Bu teyze neden gece lambası gibi yanay.”

 

Devam edemedi çünkü Nurcan Abla panikle çocuğun ağzına bir lavaş daha ittirdi, üstüne bir de sarma sıkıştırdı. Bekir’in yanaklar oldu davul. “Şaka yapay şaka…”

 

Tam ortalık duruldu derken Güldane Hanım tabakla birlikte ayaklanıp, “Siz benim kara lahana sarmamdan yemiş miydinuz?” diye ayaklandığında tabağını ilk uzatan babam oldu. Gözleri nasıl? Işıl ışıl… Adam kızının mürüvvetini gördüğü için değil de Karadeniz sofrasında olduğu için mutluydu resmen.

 

“Siz de alun,” deyip anneme de uzattı ama annem tabii.. Burun kıvırdı. “Benim için çok yağlı”

 

“Yağı da tuzu da yerindedur amma siz de haklısınız, bir yaştan sonra dikkat etmek lazum.”

 

Annemin gözleri üçyüz altmış derece döndü, botoxsu titredi. Güldane Hanım çok fena bir yere basmıştı… tam olarak annemin bam teline. Çünkü annem Ajda Pekkan’dan sonra Türkiye’de gerdirme işini kişisel hobiye çeviren ikinci kadınıydı. Bir diğer adı gergin Nezaket’ti. Kadın vatanı korur gibi yüzünün yerçekimine karşı koruyordu ayol!

 

Hemen telefona yapışıp abime hızlı bir mesaj yazdım. Tamam, birden biraz daha fazla…

 

Abi nerdesin?

 

Kardeşin savaş meydanında tek başına kıran kırana savaşıyor, NERDESİN SEN!

 

Çığlıklar YARDIM ÇIĞLIKLARI!

 

Son nefesimi vermek üzereyim yetiştin yetiştin…

 

Ölüyom burda.

 

Yetişemezsen kendini merhumeyi nasıl bilirdiniz sorusuna cevap verirken bulursun.

 

İyi de bari.

 

“Evet,” dedi annem ama nasıl bir evet? Zehir zemberek… “Özellikle sizin yaşınızdaki hanımlar yiyip içtiğine özellikle dikkat etmeli. Kilonuzla barışık olabilirsiniz ama sağlık bu…” Dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı. “Dikkat edilmedi.”

 

Ve aynı parlama Güldoşun gözlerinde de vuku buldu. “Ne varmış ula benim kilomda?”

 

Nurcan abla ayağa fırlayıp çorba tenceresini kaptığı gibi annemin burnuna kadar soktu, can havliyle… “Çorba için Nezaket hanımcığum, hem diyete de uygundur.”

Aynı saniyelerde Tahir arkasına yaslanıp kollarını göğsünde buluşturduğunda, o pazuları göğe kadar palazlandı tabii, alamadım bakışlarımı o manzaradan. “İçin lütfen. Safranlı ıstakoz çorbası kadar olmasa da tarhanamız da güzeldir.”

İnanamadım. Hafızası ciddi anlamda korkunçtu… Onca sene geçmişti, nasıl olur da unutmazdı evimizde yediğin ilk yemeği?

Kapının çalınmasıyla Mercan kalkacak oldu ama Tahir, “Ye abim sen,” dedi. “Ben bakarım.”

Ve gidip kapıyı açtığında gelen iki kişiden birini zaten bekliyorduk, abimdi.

Ama ikincisi… Poyraz Alacahan’dı.

Abim Poyraz’la vedalaşıp içeri girdiğinde, “Selamın aleyküm,” dedi. Önce babamla kucaklaştı. O ara kapıya baktım, Poyraz ve Tahir alçak sesle bir şeyler konuşuyordu. Poyraz’ın üzerinde üniforması vardı, dosya gibi bir şey getirmiş, üzerinde bir şeyler gösteriyordu. Tahir gösterdiği yerlere dikkat kesilirken, Poyraz’ın bakışları doğrudan içeri uğradı, Mercan’a…

Ve o vakte kadar sessizce çorbasını içen Mercan, Poyraz’ın kendisine baktığını bildiği halde bilmezlikten gelerek salata tabağına uzanıp Hıyar Can’a gülümsedi. “Salata almadın, ister misin? Ben yaptım.”

Ağzım bir karış açık kalarak bakışlarımı Poyraz’a çevirdiğimde gözlerinin mavisinin resmen koyulduğunu gördüm. Kavislenen çene hattını gizlemek ister gibi başını eğdiğinde bile bir süre kardeşimin tabağına salata koyan Mercan’ı izledi.

Ve aynı saniyelerde anladım ki… Mercan tehlikeli bir zekâya sahipti.

Tahir, Poyraz’ın elindeki dosyaya birkaç imza attıktan sonra kapıyı kapattı, masaya geri döndüğünde bizimkilerle kucaklaşan abime, “Hoş geldin devrem,” dedi. “Geciktin.”

Avuçları erkek tokalaşmasıyla buluştu. “Yolda Poyraz’ı gördüm, aracı arıza yapmıştı onunla ilgilendim.”

Hasan Veli amca soran bakışlarını Tahir’e çevirdi. “Uşağum, ne işi varidur o Alacahan’ın kapımızda, hayırdur?”

“Hayır babam,” dedi Tahir. “Hayır. Anlatırım bir ara.”

Abim yaklaştığında ayağa kalkıp tüm şaşkınlığıma rağmen ona sarılırken,” Nerde kaldın!” diye fısıldadım kulağına. “Kalp krizi geçimek üzereydim!”

“Sakin ol barbie,” dedi saçlarımı karıştırarak. “Süper kahramanın burda.”

Yanıma çektiği sandalyeye oturdu. “Göster bakalım süper kahramanlığını, aksi halde ya Nezoş’la Güldoş birbirine girecek ya da ben Hıyar Can’a!”

Anlamadığını anladığımda, Poyraz gittiğinden beri kendisiyle ilgilenmeyen Mercan’a öküzün trene baktığı gibi bakan kardeşimizi gösterdim.

“Oooo… Abayı yakmış bizimki.”

“Ya abi! Deme şöyle. O kız bizim salağı çiğ çiğ yer…”

“Doğru dedin, bakışları fena.” Abim insan sarrafıdır. Zaten bu yüzden Tahir en yakın arkadaşıydı.

Yemek faslını olabilecek en az hasarla atlattıktan sonra Hasan Veli amcanın, “Dilerseniz tatlılarımızı içeride yiyelum, hava soğudi, hanımlar üşemesun,” teklifiyle içeri geçtik. Salon dışarısı kadar geniş değildi tabii, burada daha dipdibeydik. Babalarımız pencere kenarındaki divandan otururken, Nurcan abla, annem, ben ve mercan bir divanda, Tahir, abim ve Hıyar Can ise karşımızdaki diğer divanda oturuyordu. Annem sessizce ve garipseyen gözlerle ayağındaki desenli ev terliklerine bakıyordu. Muhtemelen kombinine uymadığını düşünerek hayıflanıyordu. Arada bir de oturduğu çiçekli divanı, ona demode gelecek eski tip mobilyaları ve müstakbel dünürünün dört bir yana serdiği dantelleri inceliyordu. Güldane Hanımın içeri gelip tatlıların hazır olduğunu bildirdiğinde Mercan ve Nurcan hemen ayaklandı. Onlar gidince ben de oturmaktan rahatsız olarak ayaklandım. Güldane Hanımın geniş mutfağı misafir yemeklerinden kalan büyükçe tencereler ve bulaşıklarla dolmuştu. Mutfak masasında ise yeni dilimlenmiş tepsi tepsi mis gibi ev baklavası vardı.

“Dilimlemesine varana kadar yaptum, size zahmet tabaklara koyup servis edun artık,” dedi ve geçip bir köşeye oturdu

“Yaparız yapmasına ama yaptığın yemeğe karıştırmıyorsun ki anne. Baklavanın dilimlemesini bile kendin yaptın.”

“Ben anamdan öyle gördum,” dedi kaş çatarak. “Bir yemeğe kim başlarsa o bitirir. Onin elinin lezzeti siner.” Gözünün tezgâh üstüne kaymasıyla, “Amma…” dedi. “Bulaşıklar için bu geçerli değildur tabii. Evde yıkayacak bir Olga Nataşa olmadığına göre… bir el atarsınuz inşallah.”

“Uy ana!” dedi Nurcan abla dayanamayıp. Mercan tatlıları tabaklara dizerken o da çayları dolduruyordu. “Ne acelesi var da, misafir gidince yaparuk. İşte kaçan mi varidur?”

Güldane Hanım gelinin doldurduğu çaylardan su bardağında olanını alıp tıpkı oğlu gibi sıcak mıcak demden yudumladı. “Bulaşık beklemez Nurcan hanum, şeytan gezer üzerine. Halledin de öyle gelun. Ben misafirle ilgileneceğum.”

Güldane hanım sallana sallana mutfaktan çıktığında Nurcan abla cevabı yapıştırdı, tabii arkasından… “Kizlar, deyun bakalum, siz bulaşıkların üzerine hiç kaynanamın gezdiğini gördünüz mü?”

Mercan kahkahayı bastığında ben de peşine takıldım. “Hep böyle miydi?”

“Bu ne ki?” dedi Nurcan abla. “Daha nişanlıykene beni hayır yemeğine çağırdı da becerikli miyim deyi görmek için tüm köyün bulaşığını baa kitledi.”

“Hii… Bana da yapmaz aynısını değil mi?”

“Annem bu,” dedi Mercan geçmiş olsun dercesine başını sallayıp. “Yapar mı yapar. Sen iyisi mi o jel tırnakları şimdiden çıkarttır yenge.”

Kendimi plastik leğenlerin başında oturmuş, hortumla foşur foşur bulaşık yıkarken hayal ediyordum ki Güldoşun içeriden sesi duyuldu. “Nerde kaldınuz? Çaylar oldu buz.”

Nurcan abla söylenerek çaylar götürdüğünde biz de peşinden tatlı tabaklarını aldık. Mercan büyüklere tatlı servis ederken ben de erkeklerin oturduğu koltuğa yöneldim. Nurcan ablanın peşinden tatlıyı önce abime, al zıkkımlan bakışlarıyla kardeşime ve ye aslanım güç olsun(!) dileğiyle Tahirişkoma uzattım. Tahir tatlıyı alırken gözlerini benden ayırmadı. Hatta bu işi o kadar uzattı ki abim sertçe boğazını temizlemek zorunda kaldı.

Babalarımız arasında sohbet koyuydu, laf lafı açtı da açtı… Babam da bir köy çocuğuydu, köyüne hep hasret duyar, sık sık da soluğu orda alırdı. Bu yüzden köyünü uzun uzadıya anlattı. Bir ara Hasan Veli amca yayla evinden bahsederken babam, “Acaba,” dedi. “Sizin yaylanın küçük bir köşesinde bir ev yapacağım kadar yer var mıdır?”

Tahir’in babası bu teklife pek memnun olmuştu. “Ne demek küçük köşe? Duymamış olayum. Yaylamızdaki en gözde arsalarda biri zaten gelinime düğün hediyem olacak. Bir tane de dünürüme hediye ederum, ne’du yani?”

Tam da o an çay içtiği çay Güldoşun boğazında kaldı. Öksürdü de öksürdü.

“Biraz acele etmiyor musunuz acaba?” diye araya girdi annem. Çay içmediğinden püskürtememişti ama o da kıpkırmızı olmuştu. “Daha ortada fol yok yumurta yok, değil mi?”

“Ne folu ne yumurtası hanım? Çocuk bizim kıza evlilik teklif etmiş, bizim kız da kabul etmiş.”

Gülümseyerek parmağımda yüzüğü kaldırdığımda Hasan Veli amca, “Hanımefendi siz çay almadınuz?” dedi anneme. “Ihlamur edelum ister misinuz?”

Annem hayal kırıklığıyla başını salladı. “Bir espresso alırım,” dediğinde adamcağız kalakaldı bir tabii…

“Mercan, hanımefendiye istediği meyve suyunu et da getur.” Mercan dudaklarını birbirine bastırıp mutfağa gittiğinde, Hasan Veli amca çayından büyükçe bir yudum alıp sehpaya bıraktı. “Sadede gelecek olursak… Efendim konuşmama müsaade var midur, önden buyurmak ister misinuz?”

“Estafrurullah,” dedi babam. “Müsaade sizin.”

Hasan Veli amca bana bakıp sevgiyle gülümseyince aynı karşılığı verdim. “Esasen Melek kizum köye geldiğinde, benim oğlanlan ha boyle bir gönül münasebetine gireceğini beklemeydik. Malum… biraz farkli.”

Beyefendi adam tabii.. Sizin kız azıcık kafadan kontak diyemediği için farklı diyor.

“Amma gönül bu, suyun akıp yolunu bulduğu gibi… gönül de yumuşadığını bulurmuş. Velhasıl sizin kizlan bizum uşağın gönlü birbirine denk düşmüş. Bir yastığa baş koymak için da ilk adımı atmışlar.”

“Yaa… olmuş öyle bir şey,” dedi annem iç geçirerek.

“Hem da bize sormadan,” dedi Güldane Hanım, iç geçirerek.

“Yolun burdan sonrasına da ancak gençler karar verir lakin bir kız babası olarak gönlünüzü ferah tutmanızı, kızınızın emin ellerde olduğunu bilmenizi isterum. Her ne kadar bazı tatsızlıklar yaşansa da…” dediğinde sesi mahcup bir noktada duraksadı. “Bundan sonra ona gelecek en ufak lafı şahsıma gelmiş sayarum. Kizum Mercan’lan Nurcan ne ise Melek de odur bizum için. Değil mi hanum?”

“He, öyledur,” dedi Güldane Hanım düşünmeden. “Madem oğlum sevmiş, gönlü istemiş, bize söyleyecek bir şey kalmadi.” Bana baktığında gözlerinde gördüğüm elbette sevinç değildi ama eskisi gibi düşmanlık da yoktu. Ben de Hasan Veli amcaya sarıldığım gibi sarılamamıştım ona ama… sevdiğim adamın annesiydi ve yaptıkları için pişmandı. Hiçbir şey için değilse bile bu yüzden ona düşmanlık güdemez, yüz çeviremezdim. Tahir vereceğim her kararın altına imzasını atacak olsa da, annesiyle aramda oluşabilecek uçurumdan önce onun düşeceğini bilmek, Güldane Hanıma yeniden gülümsememe nedenimdi.

Babam kravatını düzeltirken annemle göz göze geldiler. Sessizce, kendi aralarında, sadece bakışlarıyla bir şeyler konuşturlar, bir şeylerin kararını verdiler. Daha doğrusu babam verdi, annem onaylamak zorunda kaldı. “Eh…” diyerek sessizliği bozdu en sonunda babam. “Söylenecek her şeyi söylediniz. Bizden tarafta bilmeniz gereken tek şey, kızımızın gözbebeğimiz olduğudur. İşten güçten, hayat gailesinden belki pek gösteremedik, ilgilenemedik ama…” Son sözlerini doğrudan bana bakıp söylemişti. “Ayağına taş değse, o taşı atanı… fena yaparım.” Gerisini homurdandığında Hasan Veli amca içine içine güldü.

“Bu kadar tanişma kaynaşma yeter da…” diye araya girdi Dağhan abi hafifçe ceketinin yakasını silkerek. “Gıy gıyı bitirip tarihe geçelim. Düğün ne zaman düğün? Oni diyin baa, horon edeceğum!”

Hep birlikte güldük. Hep birlikte derken… anneler hariç. Bekir de hariç.

Sonra Tahir bana ciddiyetle baktı. Anladım, topu yine üzerimde bırakacaktı. “Melek ne zaman isterse. Yarın derse yarın, seneye derse seneye…” Başını eğip çayını yudumlarken, “Ama umarım yarın der,” diye devamını getirdi.

Büyüklerin önünde istediğim gibi cilve yapamadığımdan yeni gelin gibi - ki artık gibisi fazla- saçımı utangaç bir şekilde kulağımın arkasına alıp, “Bilmem ki…” dedim. “Daha çok yeni. Biz henüz konuşamadık.”

Ayol kutlayamadık bile. Sağ olsun babamla şak diye bastı…

“E konuşalım işte,” dedi abim. “Bu yüzden burada değil miyiz? Malum, iki aile arasında epey mesafe var. Babam da yoğun çalışıyor, sık sık gelmeleri mümkün değil. Ben derim ki adını koyalım.”

“Hay ağzın bal yesin be kardeşim!” dedi Dağhan abi. “Uzatmanın ne manası var. Ha bizum Şerif Ali’nin düğünü gelecek aydur. Var mısınız çifte düğün edelum?”

Ben, “Yok artık Dağhan abi…” dedim ama Tahir sesini çıkarmadı. Şaka yapmamıştı, yarın desem balıklama atlayacaktı.

“Bence de yok artık Dağhan Bey,” dedi annem. “Yangından mal mı kaçırıyoruz ayol. Ayrıca düğünün İzmir’de olması taraftarıyım. Tüm çevremiz orada.”

Güldane hanım gözlerinin kısıp, “Bizim da tüm çevremiz burayadur,” dedi. “Ayrıca düğünü erkek tarafı eder, unutmayalum.”

Yeni bir kaos kapıdan içeri girmek üzereydi ki, Tahir’in bakışları anneme çevrildi. “İçinize öylesi sinecekse iki tarafta da olsun.”

“Hem Trabzon hem İzmir mi?” dedim heyecanla.

Gülümsedi. “İstemez misin?”

“Deli misin! İki düğün iki gelinlik demek, hatta… bir düğünde iki gelinlik giyeceğime göre toplamda dört gelinlik giyeceğum!”

“Uyy…” dedi müsatakbel kaynişim. Aynı anda gözleri de büyüdü. “Edecek ocağımıza incir.”

“Gelinime feda olsun,” dedi Hasan Veli amca.

Sen var ya Hasan Veli amca, bundan sonra favori kayınpederimsin! Hatırlat ara bir ara ismine güzel bir ek getirelim. Bunu hak ettin…

“Ben yine de acele etmeme kanaatindeyim. Aileler olarak birbirimizi daha fazla tanımalıyız.”

Annemin sözlerini başıyla onayladı babam. “Elbette. İade-i ziyaret bekleriz, buyrun İzmir’e gelin. Biz de sizleri evimizde ağırlayalım.”

Annem sanki söylemek istediği bu değilmiş gibi dudağını büzdü. “Yani… Tabii, bekleriz.”

Geldiğinden beri suratı sirke satan Bekir yerinden kalkıp kumandayı alınca annesinin ters bakışlarına maruz kaldı. “Canim sikildi. Televizyon izleyeceğum.”

“Git da Mercan halanın odasına izle. Hadi uşağum,” dedi Nurcan abla ama Bekir çoktan düğmeye basmıştı. Ve televizyonun açılmasıyla… tüm gözlerin ekrana çevrilmesi, odaya ise ağır bir havanın dolması bir oldu.

SON DAKİKA | Sınır hattında “Sıcak Temas” alarmı: 15 askerden haber alınamıyor

Türkiye’nin güney sınırında gece saatlerinde başlatılan “Kartal Pençesi-7 Sıcak Hat Operasyonu” kapsamında ilerleyen timle irtibat kesildi. Milli Savunma kaynaklarından edinilen ilk bilgilere göre, operasyon bölgesinde terör unsurlarına yönelik sıcak takip yürütülüyordu.

Saat 02.40 sularında bölgede yoğun çatışma sesleri duyulurken, operasyona katılan 15 askerden oluşan özel timle telsiz bağlantısının aniden kesildiği bildirildi. Bölgede hava koşullarının sert olduğu, sis ve yer yer yoğun yağış nedeniyle görüş mesafesinin ciddi şekilde düştüğü öğrenildi.

Güvenlik kaynakları, olayın ardından bölgeye insansız hava araçları (İHA) ve takviye birliklerin sevk edildiğini, kayıp timin izine ulaşmak için arama-tarama faaliyetlerinin aralıksız sürdüğünü açıkladı. İlk değerlendirmelerde, timin pusuyla karşılaşmış olabileceği ihtimali üzerinde duruluyor.

Öte yandan, sınır hattındaki bazı üs bölgelerinde alarm seviyesinin yükseltildiği, çevre birliklerin teyakkuz durumuna geçirildiği bildirildi. Yetkililerden henüz resmi bir açıklama yapılmazken, gelişmelerin gün içinde netleşmesi bekleniyor. Bölgedeki operasyonun kapsamının genişletildiği ve hava destekli müdahalenin devam ettiği gelen bilgiler arasında.

Abim ile Tahir’in bakışları buluştuğunda, tıpkı annem ve babamın arasında olduğu gibi sessiz bir anlaşma gerçekleşti. Ve o andan itibaren, kalbimdeki neşe tamamıyla eridi. İçimi bir kasvet sardı ki… nefes bile alamadığını hissettim.

“Müsaadenizle,” deyip kalktı Tahir yerinden. “Bir telefon etmem gerekiyor.”

“Aynı müsadeden bana da…” deyince abim, ikisi birlikte çıktılar odadan. Pencereden bakınca avluya çıktıklarını gördüm. Çakmak sesleri art arda duyuldu. İki küçük alev karanlığın içinde titredi. Birer sigara yakmışlardı.

Tahir telefonunu kulağına götürdüğünde, karşı taraf her ne söylüyorsa kaşları çatıldı, çenesi gerildi. Aklından geçenler iyi değildi ve bu, onu tanıyan herkesin anlayabileceği kadar açıktı. Ama asıl ürkütücü olan bu değildi. Gözleri…Üzgündü evet. Ama o üzüntünün arkasında daha başka, daha yerinden oynatılamaz bir şey vardı. Bekleyen, her adımı hesaplayan ve her an hamleye hazır bir kurt gibi… avcı bir dikkatliydi. Tek kelimelik cevaplar dışında konuşmuyordu, çoğunlukla telefonun diğer ucundaki sesi dinliyordu. Abim de ondan geride değildi. İkisi aynı karanlık düşüncenin iki ayrı parçası gibi yan yana durup sessizce sigarasını içiyordu.

Kalbim sıkıştıkça sıkıştı.

“Ah uşaklarım…” Güldane Hanım ellerini üzgünce dizlerine sürttü. “On beş ana evladından haber alamay şimdi. Allahım korusun.” Kaşlarını kaldırıp metaneli durmaya çalıştı. “Allahım o on beş haneye ateş düşürmesun.”

“Dur hele Güldane,” dedi Hasan Veli amca. “Tahir’imiz de az operasyona gitmedi. Az habersiz kalmaduk da. Hepsinden de sağ sağlim döndü. O aslanlar da dönecek inşallah.”

“İnşallah,” dedi babam. “Vatan onlara, onlar da Allah’a emanet.”

“Kızım.” Ne ara gelmişti babam yanıma, hiç anlamamıştım. Babamın avucunun sıcaklığı yanağıma değdiğinde içimde bir köşeye ince bir sızı yerleşti. Gözlerinde saklayamadığı bbir tereddütle beni baştan aşağı süzdü. “Kızım…” dedi yine, şefkatle. “Yüzün bembeyaz oldu. İyi misin?”

İyi miydim? İnsan sevdiği adamın hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu her gün biraz daha net hissederken iyi olabilir miydi?

Cevap veremedim. Dudaklarım aralandı ama kelimeler boğazımda düğüm oldu. Babamın bakışları yüzümde gezinirken yutkundu. Ben de onunla birlikte yutkundum. “Kızım, asker eşi olmak kolay değildir. Bunu bilerek o yüzüğü parmağına taktığını umuyorum,” dedi sonunda. Sesi ne kadar duyguluysa cümlesi o kadar ağır bir yük olup oturdu omuzlarıma.

“Baba ben…”

“Elbet değil!” diye araya girdi Güldane Hanım. Sesi hep olduğu gibi sertti ama bu kez o sertliğin altında dimdik duran yorgunluğu da vardı. Gözleri uzaklara kayar gibi oldu, yıllar öncesine; pencere kenarında beklediği gecelere, çalmayan telefonlara, her ayak sesinde irkildiği anlara… “Asker anası olmak nasıl zorsa,” dedi, tane tane. “Asker karısı olmak da o denli zoridur. Kocan evden her çıkıp gittiğinde…O kapıdan dönesiye kadar yüreğin ağzında yaşarsun. Telefon çalmadıkça,” diye devam etti sesi bir parça titrerken. Boğazım kurudu. ”Bir haber gelmedikçe evin içi dar gelir. Duvarlar üstüne üstüne gelir. Ne yere, ne de göğe sığamaz insan.”

Gözümün önünde bir kapı canlandı, Tahir’in arkasını dönüp çıktığı o kapı, ikimize ait evin kapısı. Ve benim tam o kapının ardında nefesimi tutarak beklediğim…

Hasan Veli amca derin bir nefes aldığında, aynı hüzünle salladı başını. “Kelle koltukta yaşayanların, yüreği ağzında bekleyenleri olurmuş.”

Sessizlik çöktü. Kimse konuşmadı bir süre. O sessizlikte parmağımda parlayan halkayı izledim. Nasıl büyük bir mutlulukla takmıştım ama… sadece sevgiyi değil ki korkuyu ve beklemeyi de simgeliyordu gerçekte.

Onlar kendi aralarında konuşmaya devam ederken ben gözümü yine Tahir’e ve abime diktim. Tahir telefonu kapatmıştı, kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Gitmeleri gerekir miydi? Kaybolan, haber alınamayan o askerler için… Bunu düşündüğüm için kendimden utandım ama o ihtimalden korkmadan da edemedim. Deli gibi hem de. Ve o ihtimalin sadece varlığı bile beni olduğum yerden söküp aldı. Salondan koridora geçip dış kapıya yöneldim ama daha kapıyı açtığım anda yer ayağımın altından kayıp gitti. Denge dediğim şey birdenbire yok oldu.

Bütün dünya benim için kararmadan önce Tahir’in sigarası dudaklarının arasındayken bana bakan gözlerini, çatılan kaşlarını gördüm. Dizlerim bedeni taşımaktan vazgeçtiğinde ise bana doğru koştuğunu…

Canım acımadı çünkü beni yakalamayı başarmıştı. Bunu görmekten öte, hissetmiştim ve son hissettiğim şey de kollarının arasındaki o sıcacık güven duygusu olmuştu.

*

“Kendine geliyor galiba, biraz daha kolonya koklatın.”

“Ne kolonyası ayol? Benim kızım nerden bilsin kolonyayı? Bir de tütün kolonyası. Iyy… Çok banal. Tütsü var mı? Tütsü koklatalım çok sever. Tercihen çilekli.”

“Hanım ablacığum nerden bulalım çilekli tütsüyü da? Baa kalsa bizim Deli Memiş’in çoraplarını koklatalum, şak deyi uyanır amma ona da sen izin vermezsun.”

“AY MAHMUT NE DİYOR DAĞHAN DENEN BU ADAM!”

Saçlarımın arasında hissettiği el, bilincimi biraz daha gerçekliğe çektiğinde Tahir’in sesini duydum. “Açılalım, nefes alsın.”

Gözlerimi yavaşça açtığımda, ilk olarak Tahir’in endişeli gözlerini gördüm. Ama o endişe, gözlerimiz buluştuğunda hızlı bir rahatlamaya el verdi. Nefesini dışarı bırakırken, “Melek,” dedi. “Melek… Çok şükür.”

“Ayy annem,” dedi annem. “O yağlı yemekler midene dokundu tabii. E alışkın değiliz, benim bile başım dönüyor.”

Pencerenin kenarındaki koltuğa yatırılmıştım, başımın altında rahat bir yastık vardı. Etrafımdaki herkesin telaşlı bakışlarını üzerimde hissediyordum ve bakmasam da saçlarımın arasındaki dokunuşun abime ait olduğunu biliyordum.

“Ula ben o yemekleri kırk yıldır yapayrum. Daha kimsenin düşüp bayıldığını görmedum,” dedi Güldane Hanım sitemle.

“Siz alışıksınız tabii hanımefendi. Bizim midelerimiz hassas, narin…”

Tahir başını babasına çevirdiğinde Hasan Veli amcanın sesini duydum. “Çayımızı içmeye buyrun mutfakta devam edelum, gençler de kendine gelince bize katılır. Ne dersin dünürüm?”

Babam tereddütlü de olsa, “Tamam,” dedi. İçini rahatlatmak için ona bakıp gözlerimi yavaşça açıp kapattım. Bana gülümsedi, uzanıp saçlarımı okşadı ve odadan ilk ayrılan o oldu.

Tahir ile yalnız kaldığımızda doğrulmaya çalıştım ama izin vermedi. Bunun için sadece omzuma dokunması yetmişti. “Hızlı hareket etme, başın yine dönebilir.”

“İyiyim ben,” dedim ama inanmış gibi durmuyordu. “Gerçekten iyiyim. Öyle bir an… başım döndü. Heyecandan sanırım.”

Gözleri gözlerimde bir şeyler aradı ve sanırım… buldu da. “Heyecandan mı? Yoksa telaştan, üzüntüden mi?”

Nasıl inkâr edebilirdim ki? Beni benden daha iyi tanıyordu. Konuşmama, anlatmama lüzum bile yoktu. Bir bakışıyla içimde ne var ne yoksa görüyordu. “Melek,” dedi usulca. Beni durdurmak için dokunduğu omzumu sıkıca kavrayıp kaldırdığında belime yastık yerleştirip rahat etmemi sağladı. Sonra… o büyük eliyle yüzüme dökülen saçları sıvazladı. “Nayiyom.” Dudakları usulca alnıma dokunduğunda engel olamadım kendime, bir damla yaş gözlerimden akıp gitti. “Konuştuk ya bunları. Anlattım sana. Askerim ben Melek, bizim kapımız daima açık kalacak. O kapıdan daima çıkıp gidebilirim. Biliyorsun bunu güzelim, bilmiyor musun? Neden kalbini incitiyorsun? Yapma bunu.” Beni kendine çekip sıkıca sarıldığında, bir eli başımı göğsüne bastırıyordu. “Senin sırtına yük olmaya dayanamam ben.”

“Özür dilerim,” dedim içimi çekerek. “Tutamadım kendimi. Gideceksin sandım. O kadar korktum ki. Tahir…” Ellerimi sırtına öyle kuvvetli bastırdım ki parmak uçlarımın sırtını delip geçeceğini sandım. “Tahir… ne olur dikkat et kendine. Ben… yapamam. Sana bir şey olursa ben yaşayam-”

“Şşş..” Eli yüzümü kavradığında başparmağıyla dudaklarımı kapattı. “Şşş…” dedi tekrar. “Sakın böyle söyleme. Sen her koşulda dimdik ayakta duracaksın. Benim sevdiğim kadın, benim kadınım, karım güçlü olacak.” Gözyaşlarım parmağını ıslatırken içimi çekmeye devam ediyordum. Başımın altındaki göğsü ise gittikçe daha da sertleşen bir taş gibiydi. Yüzyıllardır aynı yerde olan ve hiçbir gücün yerinden oynatamayacağı kadar ağır bir taş…

“Belki…” diye mırıldandım. “Belki karın olduğumda daha güçlü hissedebilirim.”

Tüm hayatı boyunca yalnızca bunu duymayı beklemiş gibi bakışlarını yüzüme düşürdüğünde, bir şeylerden emin olmak için çenemi kaldırdı. Çatık kaşlarının altından tüm yüzümü karış karış gezdi gözleri. Aklından geçenleri bilmiyordum. Bilmeyi istiyordum ama o benim kadar şeffaf değildi. Yıllar öncesinin aksine… Konuşmadan, anlatmadan ne düşündüğünü anlamak dünyanın en imkânsızıydı. Ve şimdi bana böyle derinden bakarken, ne düşündüğünü bilmek istiyordum. “Ol o zaman.”

“Ne?”

“Ol,” dedi kesin bir şekilde. “Ne bekliyoruz?”

“A-ama… Yani, nasıl? Ailelerimiz daha bu akşam tanıştı.” Şaşkınlıktan yüzüne bakakalmıştım. Sormak istediğim bir bu kadar daha şey vardı ama nedense diliime uğrayamadı. O kadar kararlı bakıyordu ki… önüne ne kadar büyük bir engel konursa konsun görmeyecekti, yıkıp geçecekti. Ve belki de bu yüzden… “Tamam,” dedim başımı sallayarak. “Tamam, evlenelim.”

Güldü. “Hemen?”

Güldüm. “Hı hı, hemen.”

Ayırdı ellerini benden, ayağa kalktı. Bir sola gitti, bir sağa… Sakallarını sıvazladı bir yandan da. “Ula…” dedi ansızın durup. “Benim şimdi aşırı horon tepesim geldi. Oni ne edeceğuz?”

Gülerek bacaklarımı divandan sarkıttım. “Düğüne sakla kendini yüzbaşı. Ne de olsa… pek de uzakta değil.”

Gözlerime bakarken gözlerinin içi gülüyordu. “Doğru dedun oni.”

“Eee… Şimdi ne yapacağız?”

Başıyla içeriyi işaret etti. “Söyleyelum da sevinsinler da…” Gözlerimi kısınca anlayacağını anladı. “En azundan bi kismi…”

Yanıma gelip elimi tuttu. Salonun kapısını açtığımızda tüm ahali karşımızdaydı. Ne söylesem, lafa nerden girsem bilmiyordum ama… Tahir elimi daha sıkı tutunca bunun bana kalmayacağını anladım.

“Ne oldi uşağum?” diye sordu Güldane Hanım merakla.

Tahir bana baktı, yüzünde yine o gülüş; vatan gülüşü… “Düğün oldi anacığum, düğün oldi.”

*

Milyonuncu kez saati kontrol ettim, sabaha pek bir şey kalmamıştı ama gözüme bir türlü uyku girmiyordu. Eh… Bünyem de dengesini şaşmıştı, bunca dalgalı duyguyu bir arada yaşamak zavallıcığa ağır gelmişti.

Yani… meseleye neresinden baksak elimizde patlayan bir hikâyeydi bu. Babamla papaz olup kendimi dağ köyüne atmam mı daha tuhaftı yoksa o dağ köyünde yıllar önce yok ben almıyım, sağ ol canım ya, diye geri çevirdiğim adamın bu kez üniformasıyla, hey maşallah temalı bir yüzbaşı olarak karşıma çıkması mı? Hadi onu da geçtim, ben üstüne bir de gidip o adama sırılsıklam âşık oldum. Ama tüm bunlar Meloş kişisine yetmedi, bize bu kadar aksiyon yeter biraz duralım aşkom, demek yerine bir de o adamla evlenmeye kalktım. Tabii kader dediğin şey de boş durmadı, bir gecede hem de şak diye onun ailesiyle benimkileri aynı masaya oturttu. Ama nasıl oturtmak? Sanki avokadoyla isotu aynı tabağa koymuşsun da hadi bakalım kaynaşın demişsin gibi… Resmen kültürel deney ayol! Biri Karadeniz fırtınası öteki Paris Moda Haftası… Ortam zaten baştan yanmaya meyilli. Benim tansiyon mu? Tüm gece su gibi içilen çaydan daha hızlı kaynadı vallahi.

Unutmadan… Tüm gece Hıyar Can’ı Mercan’dan uzak tutacağım diye göbeğimin çatlaması da cabasıydı!

Evlilik haberini verdiğimiz an babalarımızın gözleri bayram sabahı çocukları gibi ışıldadı, annelerimiz ise dizide başrolün öldüğü sahneye denk gelmiş gibi bir ağıt yakmadıkları kaldı.Öte yandan birbirlerine girecekler korkusuyla sandalyede değil dikenli tel üzerinde oturmuştum ama Tahir… Mübarek özellikle evlilik haberini verdikten sonra pikniğe gelmiş gibiydi, öylesi bir rahatlık! Omuzları gevşemiş, sadece çay içerek bilmem kaç promile ulaşmış gibi mutluydu. Müsait bir an yakalasaydım muhtemelen yakasına yapışıp, yüzbaşım, sen hayırdır? Bu özgüveni nereden alıyorsun, bana da bir paket sarsana(!) derdim.

Gece ilerledikçe ben gerim gerim gerilirken - ki bu konuda annemle bile yarışabilirdim- gece bir anda horona bağlanmıştı. Evet evet… bir anda kendimizi avluda horonun ortasında bulmuştuk. Kim başlattı, nasıl oldu hâlâ bilmiyordum ama bir baktım Dağhan abi ve Nurcan abla sağ olsun, annemi kollarından tuttuğu gibi aaa oturmaya mı gelduk(!) diye resmen sürüklediler. Annem… gözler dolu dolu, hayatı sorgularken mecbur ayak uydurmak zorunda kaldı. Adımlar başka, ruh hali bambaşka… Fena halde ortaya karışık bir performans sergiledi sevgili Nezaket Sancaktar.

Ve efsane finalde ne mi oldu? Evimiz iki adımlık mesafedeyken ev sahiplerinin çok yoruldunuz vallahi bırakmayız sizi, ölümüzü kemirin ki bu gece burda kalın(!) ısrarları eşliğinde; o kadar kaosun, duygu geçişlerinin, içsel çöküşün ve tabii horunun ardından kendimi salonun ortasında, üstüme iki beden büyük pijamalarla tavanı izlerken bulmuştum.

Ve işin en trajikomik kısmı? Tüm bu kaosun ortasında içimde bir yer gayet sakindi. Çünkü tüm o gürültünün ve kargaşanın ortasında Tahir adında bir gerçek vardı. Rahatlığı sinir bozucu ama varlığı garip şekilde huzur verici bir Tahir…

Ve şimdi… gece usulca sabaha uzanırken şişe takılmış kuzu tandır gibi dönüp dönüp durdum yer yatağında. Bir ara sırt üstü yatayım dedim ama tavan bana baktı, ben tavana baktım; bakıştık, aramızda derin bir yabancılık… Uykumla arama mesafe koymuşuz, resmen küsüz. Sağa döndüm yok, sola döndüm yine yok… Uykum gelecek gibi değildi. Fena halde yerimi yadırgamıştım ama yerim de yadırganmayacak gibi değildi ki. Resmen Tahir’in evindeydim, buraya kadar sorun yoktu, hatta gayet de güzeldi ama… İnsan Tahir’in evinde olunca otomatikman annesi Güldoşun da evinde oluyordu. Hatta ve hatta yan odasında oluyordu. Daha da hatta horlamasını bile duyuyordu!

 

Ay resmen Güldane Hanımın kaz tüyü yer döşeğinde yatıyordum! Öyle arkadaşlarımın evindeki gibi tatlış misafir odası gibi de değildi; kurbanlık koyun gibi sereserpe yayılmıştım salonun ortasına. Sol tarafımdaki divanda bigudiye sarılmış saçları ve simli uyku gözlükleriyle uyuyan annemdi. Kadın uyumuyordu; az sonra çıkacağı milyonlarca dinleyicili sahne öncesi şekerleme yapıyordu adeta. Sol tarafımdaki divanda yan odadan gayet net bir şekilde horlaması duyulan Hasan Veli amcayla bir horlama düetine girmiş olan babam vardı. Ve bence orkestra şefi kesinlikle babamdı çünkü ritme gayet hakimdi; Hasan Veli amcanın horlaması yavaşladığında babam coşuyor, babamın sessizleştiği yerde ise Hasan Veli Amca horlamasıyla ritim tutarak giriyordu ve öyle bir nokta geliyordu ki aynı anda çoşturuyorlardı. Tam da o an… kulaklarımı kapatmam bile kafi gelmiyordu. Zira gecenin bu saatinde uyku tutmayan tek şanslı kimse olduğum için bu coşkulu konserin biletsiz ve bir o kadar da çaresiz bir dinleyicisi olarak baş köşeden dinliyordum.

 

Hââ hâağ…. Hağ hağ hağ hağ… ve HAAAAĞĞĞĞĞ!

 

Ve zulmüm bu kadar bile değildi.

 

Ayak ucumda felaketin junior boyu, tüm akşam beni bir utanç deryasından diğerine sürükleyen hıyarlar hıyarı kardeşim Hıyar Can uyuyordu. Tüm gece en salak esprilerini yapıp ağzını aça aça gülmemiş miydi bir de? Allahım! Hatırladıkça uykusunda tekmeleyip durdum ama ayı boğanın uykusu öyle ağırdı ki bana mısın demedi.

 

Derken telefonumun yanan ekranında, şu durumda bile yüzümü gülümseten o isim belirdi.

 

Ayıcığım:

 

Uyudun mu?

 

Hemen sarıldım telefona, takır takır içimden geçenleri bir solukta yazıverdim.

 

Gönderilen:

 

Salondan travmay hattı geçerken mi? Mümkün değil.

 

Ayıcığım:

 

Ben buradan duyuyorsam seni tahmin edemiyorum.

 

Ayıcığım:

 

Ama yine de buradan daha katlanılabilir.

 

Ayıcığım:

 

Gelsene

 

NEY! Tahir beni gecenin bu saatinde, kendi evinde, ailelerimiz full paket bir arada uyurken mi çağırıyordu? Yani bir yanda onunkiler, öbür yanda benimkiler… daha birkaç saat öncesine kadar birbirlerini kaş göz işaretiyle öldürmeye çalışan annelerimizle aynı çatı altındayken ben gizli görev ajanı gibi odasına sızacağım, öyle mi?

 

Ve daha önce Güldoş tarafından basıldığımız odasına, bu detayı da unutmayalım Meloşum.

 

Düşününce alt dudağımı dişlerimin arasında sıkıştırmam kaçınılmaz oldu tabii. Bir basılmayı daha kaldıramazdı bu bünye. Bu yüzden değil odasına girmem, kapısının önünden dahi geçmem söz konusu değildi!

 

Gönderilen:

 

Şaka yapıyorsun dimi Tahir? Nasıl geleyim ayol? Yakalanırsak olacakları tahmin bile edemiyorum.

 

Ayıcığım:

 

Seni merdivenlerin başından alırım, biraz koynumda yatırır, biraz da saçınla oynar geri bırakırım. Olmaz mı?

 

Okudum mesajını, bir daha okudum, yetmedi bir daha ve bir daha okudum.

 

Olmaz mı canını yediğim? Hiç olmaz mı aşk bahçem?

 

Bendeniz arsızlar arsızı, utanmazlar utanmazı, hatalarından zerre ders çıkaramayanlar kraliçesi Meloş kişisi olarak mantığımı oldu o zaman canım sonra görüşürüüüüüz, diyerek uğurladım. Ve parmaklarım hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, beni sırtımdan vurmak suretiyle klavyede dans ederek şu mesajı yazdı.

Gönderilen:

GELİYOM YİĞİDİM😌

Eşek ölüsünden hallice olan köy yorganını ancak iman gücüyle üzerimden atabildikten sonra sessizce ayaklandım. Annem sorun değildi, o top patlasa dahi uyanmazdı zira gece uykusunun gençleştirdiğine olan inancı öyle tamdı ki bilinçaltına bunu kodlayarak uzun süre rem uykusunda kalmayı başarıyordu. Hıyar Can desem yattığımızdan beri kaç posta tepiklemiştim de tepki vermemişti, ondan yana da sıkıntı yoktu ama babam… horlamasıyla en ağır o uyuyormuş gibi görünse de en hafif onun uykusuydu. Aniden ampülü patlamış sokak lambası gibi karşımda dikiliverirdi vallahi! Adım atmadan önce tüm önlemimi aldım, öncelikle Mercan’ın paçalarımdan akan pijamalarını şöyle bir yukarı topladım. At gibi hatundu vallahi, boy pos endam… Ben de haliyle kaybolmuştum ona ait pijamaların içinde.

 

Katlanacağız artık Meloşum… Ne demişler? Hedefe giden yolda yenilen kurabiye kutsaldır.

 

Parmak uçlarımda kuğu gibi süzülüp koridora çıktığımda nefesim boğazımda atıyordu. Tam bu noktada yakalanırsam söyleyeceğim yalan hazırdı. Susadım, çişim geldi falan diyebilirdim ama ahşap merdivene ayak bastığım an… tek bir bahane bile üretemezdim çünkü yukarıda sadece ve sadece Tahirişkomun odası vardı.

 

Ve ben biricik aşkıma kavuşmak için tüm rezil olma ihtimallerini sırtlarak çıplak, pembiş ojeli ayaklarımı ilk basamakla buluşturdum. Devamı da ip söküğü gibi geldi. Zaten ben pıtı pıtı çıkarken merdivenleri, ayıcığım beni daha son basamağa ulaşamadan kavrayıp almış, bedenimi o güçlü kollarının arasına hapsetmişti.

 

“Ay Tahir!” dedim nefes nefes fısıldayarak. “Bu yaptığımıza inanamıyorum!”

 

“Valla ben de inanamıyorum,” dedi gülerek, o gülüşte bir hınzırlık vardı. Önce anlamadım ama başımı kaldırdığımda aynı hınzırlığın bakışlarında da olduğunu gördüm.

 

Üzerinde siyah eşofmanı ve atleti vardı. Parmaklarım çıplak kollarına tutunurken göğsüm hararetle inip kalkıyordu. Bir dakika… Göğsüm hararetle inip kalkarken her seferinde bir şeye çarpıyordu… sert bir şeye… onun göğsüne!

 

Ahtapot gibi boynuna sarıldığımız için olabilir mi acaba Meloş?

 

“Vallahi olabilir!”

 

Tahir gülerken kaşlarından biri kalktı. “Tam olarak ne olabilir?”

 

“Sana söylemedim.” Ellerimi göğsüne yerleştirip itmeye çalıştım ama… sadece çalıştım. Dağ nasıl ki itince yerinden oynamazsa, Tahir de o misal… “Çekil şurdan!”

 

“Yoo…” Beni kollarının arasında tutmaya devam etti. Odasındaki kırmızı abajur ışığında bir siluetten biraz daha fazlasıydı. “Çekilmiyorum.”

 

“Nedenmiş?”

 

“Çünkü halimden epey memnunum.”

 

“Demek öyle?”

 

“Tabii kizum, yakinda seni nikâhıma da aldum mi değme keyfime.”

 

“Ya…” dedim göz süzerek. “Ne olacakmış nikâhına aldığında?”

 

Bir iç geçirdi ama nasıl bir iç geçirmek… “Uy…” dedi. “Anlatamam.” Başını omzuna devirdiğinde şirin görünüyordu ama o bakışları yok mu? Pek bir fenaydı. “Ama istersen bi kismini gösterebilirum.”

 

Parmak uçlarımda yükselirken tırnaklarımı hafifçe kol kaslarına batırdım. Beni böyle korkutabileceğini mi sanıyordu? Hey yavrum hey(!) Bir bilse onu Çamlıyayla’da gördüğümden beri aklımdan neler neler geçtiğini…

 

“Göstersene,” diye fısıldadım. Hoş, geldiğimden beri fısıldıyordum ama bu biraz daha farklıydı, biraz daha iç gıdıklayıcı… Dilimin alt dudağıma dokunmasıyla, onun bakışlarının da oraya düşmesi bir oldu. Yok, az önceki iç geçirme değilmiş çünkü tam olarak şu anki öyleydi. “Mesela ne olabi-”

 

Eğer dudaklarımı dudaklarının arasında ezmeseydi cümlemi tamamlayabilirdim. Ama bu, şu yaşıma kadar tamamlanmamış en güzel cümlemdi. Tahir sözlerimi hep böyle bölebilirdi. En baştan izin veriyordum ben. Gönüllü olarak, göpgönüllü olarak!

 

Hele bir de beni öperken o hayran olduğum kollarıyla belimi kavrayışı yok muydu? Sadece ona ait olduğumu kazırcasına, hiç bırakmayacakmış gibi sıkıca sardığında dünya ayaklarımın altından kayıyordu. Ve bu, yalnızca bir benzetme değildi; gerçekten yerden kesiliyordum. Beni doya doya öpmek için kendine çekmesiyle parmak uçlarım farkında olmadan ayaklarının üzerine bastı. Ona verebileceğim en içten karşılığı vermeye çalışıyordum ama zaten gittikçe alevlenen öpüşmemizi birbirimize duyduğumuz özlem yönlendiriyordu. An itibariyle basılmadan gönlümüzce öpüşüyorduk. Resmen mucizeydi bu!

 

Beni tamamen kucağına alıp duvar dibindeki yer yatağına götürürken kalbimin sesini duyduğundan emindim. İki büklüm kıvrıldığımda varlığım kollarının arasında iyice küçüldü ama o her öpüşünde daha da büyüyordu gözümde. Daha güçlü, daha dokunulmaz, daha… benim. Ellerim yavaşça yukarı tırmandı. Biri sakallarına dokunup diğeri ensesine yerleştiğinde avucumun altında hissettiğim her detayı içimde başka bir ateşi körüklüyordu. Kontrollü bir şekilde, usul usul üst dudağımı öpüyordu. Bense onu gönlümce öpüyordum ki bu, kendini frenlediği noktada ona hiç yardımcı olmuyordu. Kasılan kaslarını bedenimde hissederken parmaklarım usulca aşağı, boynundaki sakallara kaydı ve durdurak bilmemeye and içmiş gibi atletinin açıkta bıraktığı göğsüne indi. Avucumu kalbine bastırdığımda ve kendimi kaldırıp kucağındaki boşluğa iyice yerleştiğimde dudaklarım nefes nefese onunkilerden ayrıldı. Onun nefesi dakikalardır öpüşmüyormuşuz gibi kontrollüydü amaben biraz daha dudaklarından ayrılamasaydım yarınki gazetelerin başlığı tam olarak şu olabilirdi.

 

ÇAMLIYAYLA’NIN ÖĞRETMENİ GENÇ YAŞINDA BOĞULDU.

 

NASIL BOĞULDU? - Önemli çünkü burası-

 

ÖPÜŞÜRKEN BOĞULDU(!)

 

“Melek,” dedi hayran olacağım kadar boğuk bir tonla. Azıcık geri çekilip kısılan gözlerinin arasından bana baktı. “İyi ki şu nikâh işini beri çekmişiz.” Gözleri üzerimde gezindikçe yine evi barkı yanmış gibi başını iki yana salladı. “Yoksa halim yamandı.”

 

Başımı geri atıp sessiz bir kahlaha attığımda gün gibi önünde açılan boynuma dudaklarını bastırdı. Hiçbir fırsatı da kaçırmıyordu yiğidim. O öper de ben durur muyum? “Tahir…” dedim en işveli, en cilveli sesimle. Onun dudakları ise boynumda ayrılmak şöyle dursun, kendini frenleyen öpücüklerini oraya bırakmaya devam etti. “ “Tahir’im…”

 

Bir durdu, bir başını kaldırdı. Işıl ışıl parlayan gözleriyle yüzüme baktı. “Tahir’in kurban olsun saa, söyle.”

 

“Hani bana şiir okumuştun ya… Çok hoşuma gitmişti. Bir asker de olsa bir zamanlar edebiyat fakiltesini bitirdiğini, şiirleri çok sevdiğini biliyorum.”

 

“Edebiyat Fakültesini bitirdiğim doğru ama,” dedi ve burnumun ucuna küçük bir öpücük kondurdu. “Şiirleri seviyorsak, var bir sebebi.”

“Peki o sebep… senden bir şiir daha dinlemek istiyorsa?”

 

“O istesin yeter,” dedi. “Başım gözüm üstüne.” Gülümseyip çenemi iki parmağının arasına aldı, usulca okşarken düşünmediğini anladım. Düşünmedi çünkü bana okuyacağı şiir dilinin ucundaydı. Ben söylemeden önce de oradaydı. Orada durmuş, akıp gidecekleri anı bekliyordu. Ve o an gelmişti.

 

“Ey benim gülen yüzüm, sevgilim.

Senin güzelliğin dünyaya dedikodudur.

Bu ne güzellik, bu ne yüz, bu ne güldür.”

 

Bakışları müthiş bir hayranlıkla dudaklarımda, yanaklarımda, gözlerimde ve alnımı süsleyen kahküllerimde gezindi. Dizelerin karşılığını yüzümde aradı ve… buldu sanki.

 

“Acaba saçın amberi görüp misk kokulu mu olmuş?

Bu ne saç bu ne kahkül bu ne zülüftür…

Aklım saçının kokusuyla doludur.”

 

Yüzü yüzüme eğilirken, elinin tersiyle kahküllerime dokundu. Nefeslerimiz birbirine karıştığında ve onun parmakları usulca saçlarımda gezindiğinde o dokunuşu kalbimin en derinlerinde hissettim.

 

“Bu ne güzel koku, bu ne ıtır, bu ne hoştur,

Gözyaşı dalgaların taşıp başımdan aştı,

Bu ne deniz bu ne ırmak bu ne nehirdir.”

 

Kapattı gözlerini, kaşlarının arasında ince bir çizgi belirdi. Kabuk bağlamış bir yarayı hatırlamış, o yaraya yanlışlıkla dokunmuş da sızlatmış gibi. Ve kumral kirpikleri yeniden aralandığında irileslerinde daha öte, daha derin, daha yakıcı bir his vardı.

 

“Muhibbi ansızın divane oldu,” diye fısıldadı, başını usulca iki yana salladı. Parmak boğumlarıyla sevdi yanaklarımı. Ve son dizeler, tane tane döküldü dudaklarından. “Bu ne dert, bu ne aşk, bu ne huydur!”

 

Kocaman gülümserken alnımı alnına yasladım. İçimde kurak bir bahçe varsa bile karşımdaki adam o bahçeyi gül dallarıyla donatabilecek güce sahipti ki donatmıştı, yapmıştı bunu. “Tahir,” diye mırıldandım. “Ben… Böyle şiirler bilmem ama….” Geri çekilip gözlerine bakabildiğim en yakın noktadan baktım. “Seni sevdiğimi söyleyebilidim. Çok sevdiğimi…”

 

Sustu. Susarken ettiğim son sözleri de dudaklarımdan söküp aldı ve yüreğindeki eski ama hâlâ sapasağlam duran bir sandığa kilitledi. “Meleğim,” diye fısıldadı, dudakları yavaşça dudaklarıma sürtünürken içim gidiyordu. Bana böyle dokunmasını öyle seviyordum ki bu ömrümün sonuna kadar sürebilirdi. “Tek kelime etmesen de olur. Yüzüme bak, yeter. Bir bakışından anlarım. Bir tek ben anlarım.”

 

“Bir tek sen anlarsın.” Parmak uçlarım sakalları boyunca kaydığında, “Sadece bakışımdan mı?” diye sordum. Öpücükleri yetmezmiş gibi bir de sesiyle, dizeleriyle mest etmişti beni. İçim kıpır kıpırdı. Nasıl durabilirdim ki bu saatten sonra? “Ya… dokunuşumdan?” Ellerimden biri omzundan tutunurken diğeri aşağı gitti, atletinin altından karnına. Yani tabii sadece karnına demek de olmaz, çarpılma ihtimali var bir kere! Karın kaslarına gitti. Dedim tamam! Ben cennete düştüm… Tepetaklak hem de!

 

“Melek.” Sesi daha alçak, tutkulu ve bir o kadar da tehlikeliydi. “Yapma da,” dedi ama elimi ordan çekecek en ufak hamlede bulunmadı. Aksine, belimi daha sıkı sarıp beni kendine çekti. “Zor durayrum zaten ha buraya.”

 

Omuz silktim. “Demek öyle, demek zor duruyorsun,” dedim utanarak. Yok… Yani şimdi yalan da söylemeyeyim, Tahir’i görünce iyice edepsizliği ele alıyordum ben. Ayıp ama devamke modu ardına kadar açıktı. Adam karşımda kaf dağlarını andıran omuzları, ben geldim hizaya geç(!) diye bağıran duşuru, heybetli endamı, efendime söyleyeyim karizmatik suratı ve tüm bunlara beş tl farkla daha fazla patates kızartması eklenir gibi eklenen şivesi de olunca… yandı buralar!

 

“Melek…” dedi yine bu defa biraz da uzatarak. O ara onun da parmakları boş durmamış, geceliğimin içine ulaşmış, hafif hafif belimi okşuyordu. “Böyle bakmaya devam edersen, sadece koynumda uyutup saçını okşamak kesmeyecek beni. Haberin olsun.”

 

İçimiz bir eridi mi? Oyun hamuru kıvamına geldi mi? Fazlasıyla…

 

Yaklaştım, dudak çukuruna fısıldayarak, “Kesmesin o zaman,” diye fısıldadım. Ve parmaklarım biraz daha yukarı çıktığında baklavaları parmak uçlarımda dans etmeye başladı. Ne dansı ayol? Bildiğim halaydı bu… LİLİLİLİLİ! O kadar tehlikeyi göze alarak buralara kadar gelmiştim neticede… Fazlasıyla hak ediyordum bir şeyleri!

 

“Ula…” dedi ama bence daha çok bir ulamaya benziyordu. Beni sırt üstü yatağına ittiğinde o kadar da nazik olduğunu söyleyemezdim. Söylediği kadar vahimdi durumu. Bunu bacaklarımın arasına girdiğinde ve güçlü parmaklarıyla kavradığı elimi başımın üstüne sabitlediğinde daha iyi anladım. Güğüslerimiz biribine temas etmiyordu ama yemin ederim ki kalp atışlarını hissediyordum. “Bu nasi insafsızlık öğretmen hanum,” diye sordu ama aslında bu bir sorudan daha fazlasıydı çünkü bir eli aşağı inmiş ve etek gibi duran pijamamın parçaları kolayca kavrayıp yukarı sıyırmış, avucunu baldırımdan üst bacağıma doğru yakıcı bir yolculuğa başlatmıştı. Ve aynı anda uzanmamdan kaynaklı açılan yakama bakarken, üst üste yutkunduğuna şahit oluyordum.

 

“Sen da az insafsız değilsin hani?” deyip onu gördüğüm andan beri çoğunlukla yapmak istediğim şeyi yaptım. Üzerindeki atleti sıyırıp attım. Ve Tahir buna o kadar dünden hazırdı ki… iki saniyeden daha uzun sürmedi.

 

İşte şimdi… gerçekten kalp atışlarımın baş düşmanı olacak şekilde karşımdaydı ve ben fazladan bir kelime daha edemezdim çünkü loş ışığın altında bile o kalıplı ve keskin hatlarıyla öyle güzel görünüyordu ki neredeyse dilimi yutacaktım.

 

“Vay canına!” Parmaklarımı bu kez göğüs kaslarına çıkardım ve adamı resmen mıncıklamaya çalıştım. Mıncıklanmadı tabii… Taş nasıl mıncıklansın? “Sen daha da mı kaslandın görmeyeli bakayım? Hı?”

 

Ah Meloşum… Keşke o da bizim ciciklerimize bakıp aynı şeyi söyleyebilseydi.Gerçi… görmeyeli memişlerin mi büyümüş, deseydi biraz ayıca kaçabilirdi ama olsun… o mutluluğa değerdi be aşkom.

 

Başını geriye atıp erkeksi kahkahasını salıverdiğinde bir de ona eridim. “Dağda taşta antrenmansız olmuyor. Hoşuna gitti mi?”

 

“Gitmez mi? Gözümü alamıyorum.”

 

“Ben de alamasam gözümü, nasıl olur?” diye sordu ama cevabı beklemeden ellerinin pijamamı bulmasıyla başımın üzerinden çekip aldı. Birdenbire beyaz üzerine pembe papatyalı sütyenimle kalınca önünde, nihayet ben de biraz utanabildim. Beni bu şekilde ilk görüşü değildi, daha da fazlasını görmüştü hatta gün ışığında! Şimdi ikimiz de loş ışığın altındaydık ama yine de yanaklarım yavaşça ısınmaya başlamıştı. Neyse ki… söylediğini yapmadı. Sadece yüzüme bakarken göğsünü yavaşça indirdi ve göğüslerimizi birbirine kavuşturduğunda ikimizin de dudaklarından sessiz olması için zorlanan birer inilti döküldü.

 

Onun sıcak gövdesini hissettiğim anda yay gibi gerilen bedenim belimi havalandırdığında bacaklarımın arasında resmen hissettiğim çıkıntı alt dudağımı sertçe dişleme sebep olacak kadar belirgindi. Gözlerimi bir an için kapatıp onu bu şekilde hissetmeyi hazmetmeye çalıştım ama… hayır. Kolayca hazmedilecek gibi değildi.

 

Ne bekliyorduk Meloş? Adam iki metre! Demek ki ters orantı denen şey… koca bir yalanmış! O değil de… yürürken de mi zorlanmıyor acaba?

 

Parmaklarından tek birini gerdanımda hissettiğimde yavaşça araladım gözlerimi. Baktığı yer dokunduğu yerdi. Usulca parmağını tersine çevirdi ve dış boğumunu gerdanımda gezdirirken, bakışlarındaki hayranlığı yetersiz ışığa rağmen görüyordum. “Çiçekler…” diye fısıldadı. “Yüzünde ayrı, gerdanında ayrı güzel duruyor.” Başını eğip, dokunduğu yere dudaklarını bastırdı. Öptü… öptü… Sonra öptüğü yere doğru fısıldadı. “Sırtındakileri saymıyorum bile.” Dudakları daha aşağı kaydığında nefesimi tuttum. Kedimi yatağa bırakmış, gerilmek isteyen belime meydan okumuştum ama buna daha ne kadar dayanabilirdim ki? “Sen tam bir çiçek bahçesisin,” cümlesini bitirdiğinde, dudakları sol göğsümde konakladı. Ve ucunu diliyle kavradığında kendime engel olabilmem imkânsızdı! Sesimin duyulmaması için elimi ısırdığımda ve belim birkez daha yataktan yükseldiğinde kendini bana bastırdı. Ve çok daha büyük bir iniltiyi elimi daha fazla ısırarak bastırabildim.

 

Diğer eliyle diğer göğsümü kavradığında ve diliyle ıslattığı göğsümü usulca emmeye başladığında nefesim kesildi. Kendimi yatağa bıraktım ama yeniden yükselmem ve bacaklarımın arasındaki çıkıntıya sürtünmem tamamen iç güdüseldi. Bunu yaptığım an dilinin hareketi göğsümün üzerinde dondu avuçlarının arasındaki göğsümü sıktı. Ama ben… durmadım. Kendimi tekrar yatağa bırakmadım. Aksine bacaklarımı ona dolayıp ellerimden birini saçlarına çıkardım ve onu kendime bastırdığımda dudaklarının arasından ahlaksız bir küfür bırakıp göğsümü öpmeye devam etti.

 

Önceki gibi değil, beni kelimenin tam anlamıyla perişan edecek şekilde… Diliyle göğsümün sivrilen ucuna yaptığı şey işkenceydi. Evet, başka bir isim veremeyeceğim ama sıklıkla çekmek isteyeceğim bir işkence çeşidiydi bu. Elleri ise kesinlikle boş durmuyor göğsümü sıkıyor, okşuyor ve arada bir de ucunu çekiştiriyordu. Diğer üst bacağımda boylu boyunca gidip gelirken patlamak üzere olan iki bomba gibiydi.

 

Belindeki bacaklarımı daha fazla sıktığımda ve kendimi ona daha fazla bastırdığımda hissettiğim çıkıntı mümkünmüş gibi daha da sertleşti. Dudaklarının arasından aynı sertlikte bir nefes vererek kendini biraz daha aşağı kaydırdı. Parmakları pijamamın lastiğinden kavradığında ne yapacağını anlayarak elimi alnıma götürdüm, puslanmış gözlerimin ardından karanlık tavanı izlerken nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama düzelecek gibi değildi. Tahir pijamayı biraz sıyırıp doğrudan burnunu kadınlığımın tepesine gömdüğünde ve oradan derin bir çektiğinde parmakları bacaklarımı sağlam bir şekilde kavramıştı. Çığlık atmamak için kendimi çok zor tutuyordum ve aynı anda ben de ona dokunmak istiyordum. Aslında tüm bunlardan daha fazlasını istiyordum.

 

Elleri çamaşırımın incecik lastiğinde dolaşıyordu. Aşağı çekmek istiyordu, sıyırmak aramızdaki o son engelden kurtulmak istiyordu ama o adımdan sonra kendini artık durdurmayacağından korkuyor olsa gerek son anda yapmaktan vazgeçiyordu. Bacaklarımın iç kısımlarına bıraktığı öpücükleri yer yer ısırıklara dönüştüğünde parmaklarının da baskısı arttı. Canımın yanmadığını söyleyemeyeceğim gibi bundan haz almadığımı da söyleyemezdim.

 

“Tahir…” dedim fısıltıyla karışık bir inlemeyle. “Tahir… Ben…”

 

Çamaşırımın etrafına, sınırına bıraktığı öpücükleri duraksadı, bakışlarını bulunduğu noktadan yüzümde hissettim ama ona bakamadım. “Söyle yavrum,” dedi beni alıp duvardan duvara vuracak kadar etkileyici olan fısıldayışla. “Ne istediğini söyle.”

 

Hiç düşünmedim. Hiç. Tek bir an bile. “Seni…”

 

Hafif bir gülümseme duydum, ağzının içinden, varla yok arası. Dudaklarını bacaklarımın içinde gezdirirken yeni uzamaya başlamış sivri sakalları da oradaki ince deriyi örseliyordu ama bu da korkunç bir şekilde hoşuma gidiyordu. “Beni…” diye tekrar ettiğinde aynı şekilde bundan aldığı hazzı iliklerime kadar hissettim. “Beni nerede istiyorsun?”

 

“Tahir!” Gürültülü fısıltım çamaşırımı aralamasına sebep oldu. Dudaklarını arada hiçbir engel olmadan kadınlığıma bastırdığında çığlık atmamak için bu kez iki elimi birden bastırdım ağzıma. Kötü durumdaydım, altında ihtiyaçla kıvranıyordum, artık ne olacaksa olmasını istiyordum. Ama ne halde olduğum ya da ne halde olduğu onu durdurmadı, çamaşırımı biraz daha araladı ve beni iştahla öpmeye başladığında bacaklarımın arasında müthiş bir zonklama hissettim. Her dil darbesiyle bunu biraz daha arttırdığında kaçmaya, geri çekilmeye çalıştım ama beni öyle sıkı tutuyordu ki o istemeden kıpırdamam mümkün değildi. En sonunda dayanamayıp ağzımdan küçük bir çığlık kaçırdığımda hızla kendini yukarı itti ve dudaklarıyla susturdu. Deli gibi öpüştük, deli gibi! Ve bu kez kendini bacaklarımın arasındaki ıslaklığa sürten oydu. Sırılsıklam olduğumu, onu da ıslattığımı biliyordum ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bana bunu yapan oydu.

 

Dudaklarıyla yaptıkları kesmemiş gibi eli hareketlendi ve aramıza girip kadınlığımı bulduğunda, parmaklarına bulaşan ıslaklığımla birlikte, “Siktir!” diye inledi. “Bu kadar mı istiyorsun beni?”

 

“Çok…” diyebildim ve bu bile eksik kalırdı. “Olmaz mı? Ses çıkarmamdan mı korkuyorsun? Beni nasıl susturacağını biliyorsun.” Ellerimi yanaklarıma koydum ve onu öyle istekli bir şekilde öptüm ki ben öptükçe kendini bana daha fazla bastırmaya, daha akıl almaz bir şekilde sürtünmeye devam etti. Hissettiğim şey öyle kuvvetliydi ki titremem engel olamıyordum. Fark ederek beni daha sıkı tuttu ama o da dayanma gücünün son noktalarındaydı. Deli gibi öpüşüp deli gibi birbirimize sürtünüyorduk. Gecenin karanlığına dizginlemeye çalıştığımız nefes alışverişlerimiz eşlik ederken ten uyumumuz korkunç bir boyutta olduğunu anlıyordum.

 

Gözlerim karanlığa alışmıştı, tam olarak değilse bile ifadesini görebiliyordum. Ciddi bakıyordu; ciddi ve son derece tutkulu. “Sana dokunurken hiçbir şeyden korkmam,” dedi bir hüküm gibi. Sonra bakışları yavaşça başımın yanına kaydı, orada saçlarım vardı. Tam da şu an darmadağın olmalıydı. Parmağı tepe noktama ulaştığında ve yavaşça orada dönmeye başladığında, “İt gibi istiyorum içinde olmayı,” dedi. “Damarlarımın patlamasına ramak kaldı, boğuluyorum ancak içinde olursam nefes alacağım.” Neden diye sormak istedim ama konuşamadım. Konuşamadım çünkü parmağı hiç durmuyordu, parmakları beni mahvetmeye yemin etmiş gibiydi. “Ama olmaz,” dedi, daha da hızlandı. Bana hissettirdiği şey başka bir boyuttu artık, son sürat gökyüzüne doğru yol alıyordum. “Böyle olmaz.” Dudaklarımı yakaladı, sertçe öptü bıraktı. “Özgürce inleyeceksin benim için. Hepsini duyacağım. Yine böyle saçların yatağıma dağılacak, uzun uzun, acele etmeden izleyeceğim. Gelinliğini ellerimle çıkaracağım üzerinden, sana özgürce dokunacağım. Olması gerektiği gibi. Böyle değil, burada değil.”

 

Ve önce sözleri, takip eden dokunuşlarıyla beni gökyüzüne çıkardığında gözlerimin önünde pembe bulutlar toplandı. Hepsi aynı anda şeker bulutu misali ufalanıp kaybolmaya başladığında parmaklarının ucunda birkez daha dağılmanın hazzını an be an yaşadım.

 

Ellerim son gücünü yitirmiş gibi terleyen göğsünden ve omuzlarından kayıp düştüğünde nefes nefeseydim. Tahir önce çamaşırımı düzeltti sonra da pijamamı giydirdi. Bedenini yanıma devirip yalnızca sütyen olan gövdemi göğsüne yatırdığında saçlarımı okşayarak nefesimin düzene girmesini bekledi. Sonra… ne kadar geçtiğini bilemeyeceğim kadar sonra, “Bak,” dedi. “Tuttum sözümü, okşayrum ipek saçlaruni.”

 

Kıkırdadım. “Güzel söz tutuyormuşsun yüzbaşı, bu performansı her zaman bekliyorum.”

 

Saçlarımın arasındaki eli bir an için duraksadı. “Biz bi evlenelim de… sen o zaman görürsün performansı.”

 

“Hiii… Edepsiz seni.”

 

“Sayende.”

 

Gözlerimi kapatıp onu hissettim. Başımın altındaki kalp ritmini, saçlarımda gezinen parmaklarını ve tenindeki dağın, rüzgârı kokusunu… Dakikalar geçse de bedenime bıraktığı zelzele silinip gidecek gibi değildi. Öte yandan aşağıda ailelerimiz uyurken bunu yapabildiğimize inanamıyordum. Ateş ve barut gibiydik, yanyana gelince alev almamız kaçınılmaz oluyordu.

 

“Tahir…” diye fısıldadım, “Hımm,” diye mırıldandı. “Sizinkiler uyanır mı?”

 

“Sanmam, ikisinin de uykusu ağırdır. Ne diyeceğim sana?”

 

“Ne diyeceksin?

 

“Aynan bende kalmış. Ojeni de arabamda düşürmüşsün.” Kolunu uzatıp ahşap komidinden ne ara düşürdüğümü hatırlamadığım şeker pembesi ojemi çıkardı.”Oje burayadur ama aynayı unut.”

 

“Ya… Neden unutacakmışım? Seviyordum ben o aynayı, üzerinde pembe fiyongu vardı bir kere.”

 

Hemen cevap veremedi nedense. Sonra,” Düşürdüm,” dedi. “Camı kırıldı biraz ama atmaya kıyamadım, bende kalsın. Sana yenisini alırım.”

 

“Sorun değil, almasan da olur.” Bir bacağımı üzerine attığımda gözü ayaklarıma takıldı. Aşağıda uyuyamadıkça sıkıntıdan ayaklarımı birbirine sürterken, ojelerimden bazıları çıkmıştı. “Ay kötü görünüyor değil mi? Eve gidince çıkarıp yeniden süreceğim.”

 

“Kötü değil. Sana zorla çorap giydirmeye çalışırken yeni sürdüğün ojelerini bozmuştum. Onu hatırladım.”

 

“Evet, yapmıştın öyle bir ayılık hayatım.”

 

Başını eğip emin olmak ister gibi yüzüme baktı. “Senin o hayatum diyen ağzini bal diye yerum.” Kıkırdadığımda çenemi tutup kaldırdı ve resmen gülüşümden öptü. Sonra da doğrulup yatağın içinde bağdaş kurarak oturdu ve hiç beklemediğim bir şey yaparak ayaklarımı kavradı. “Uzat bakalum patileri.”

 

“Ne? Neden?”

 

Ojeyi salladı. “Bizim kitabımızda hata telafi edilmeden bırakılmaz.”

 

“Telafi?”

 

“He.”

 

“Ne yapacaksın?”

 

“Oje edeceğum.”

 

“Ayaklarıma bir de.”

 

“He. Patilerine.” Elini tutup ayağımın yanına koyarak hizaladı. Eli ayağımdan daha büyüktü. “Boyle ayak mi olur, olsa olsa patidur.”

 

“Ya Tahir, sen nasıl oje süreceksin Allah’ını seversen. Hem affettim ben seni, ayıyı seven hödülüğüne katlanırmış, napalım.”

 

Kaşlarının altından ters ters baktı, hoşuna gitmedi galiba. Sonra ayağımı yavaşça kucağına koyup ciddi ciddi ojenin kapağını açtı. Vallahi de billahi de sürecekti! Ama nasıl? Oje şişesi ellerinde bilye tanesi gibi kalmıştı, fırçayı bir tutuşu vardı ki sanki fırıncı küreği tutuyordu… o şaşkınlığın arasından sırıtmadan edemedim.

Önce ayak tırnaklarıma baktı, sonra elindeki ojeye, sora da fırçaya… Yüzünde sanki sınır operasyonu yönetiyormuş gibi bir ciddiyet…

“Bence sen beni fazla hafif alaysun,” dedi dişlerinin arasından, “Kıpraşma bu iş ben de.”

“Ben bu filmin sonunu görüyor gibiyim Fırçayla olmuyor deyip şişeyi tırnaklarıma devirmezsin inşallah.”

“Ha ha,” dedi gıcık gıcık. Sonra fırçayı batırdı ojeye, çıkardı… ama sanki batırdığı fırça değil, kazmaydı da toprağa hazine bulmak için sallıyordu mübarek.. Fırçayı tırnağımla buluşturduğunda ise… direkt tırnağın yarısını geçip parmağıma doğru taşırdı.

“Oha! Topuğuma da sürseydin!”

“Kipirdama da!” dedi isyan eden bir fısıltıyla. “Oynaşıp duraysun nasi süreyim taşirmadan.”

“Sanki dursam Picasso gibi şaheser yaratacaksın!”

“Durursan görürsün ne edeceğum.”

İkinci parmağıma geçti ama… geçmez olaydı. Tek fırça darbesiyle nasıl komple parmağımı boyadın be adam! Ay Alahım! Ben beş yaşındayken annemin ojelerinin çalıp kuytu köşelerde sürerken bile daha muntazam sürüyordum!

“AY! Tahir! O ne ya! Tırnağımı mı boyuyorsun, evi mi badana ediyorsun?”

Bir durdu, gözlerini kısıp ikaz eder gibi baktı “Sen konuşma. Konsantrasyonum dağılay.”

“Maşallah konsantrasyonun Karadeniz yaylası gibi, her yerden rüzgâr alıp dağılıyor!”

Huh diye bir nefes verdi. Sonra başını eğdi, tekrar denedi. Bu sefer daha dikkatli… Ama dünyanın en dikkatlisi olsa kaç yazar, o koca eller uygun değil mi benim narin tırnaklarıma oje sürmeye. “Ellerin titriyor, ne o korkuyor musun asker?”

Başını kaldırmadan homurdandı. “Sorma, bir düzine düşmandan korkmayrum çenenden korktuğum kadar.”

“Ha ha,” dedim tıpkı yaptığı gibi. “O zaman bir tırnağı düzgün boya da görelim o dağları.”

O ojemi sürerken, daha doğrusu sürmeye çalışırken gözüme telefonu ilişti. “Tahir,” dedim. “Hı,” dedi. “Sen instagramı ne yaptın? Hani Bekir açmıştı da senin adına kullanıyordu ya…”

“Ne işim olur benim instagramla falan. Telefonuma indirdim uygulamayı hesabı kapatmak için ama bir iş girdi araya. Kaldı öyle”

“Tahir…”

“Hı?”

“Kapatmasan? Kullansan olmaz mı? Hem yakında evleneceğiz ya, fotoğraflar atarsın. Ne bileyim beni paylaşıp güzel gelinim falan yazmak istersin belki.”

“Güzelim pek benlik şeyler değil bunlar.” Kaşlarının altından anlık baktı. “Ben yüzüne söylesem…”

“Ya ama…” dedip dudak büzünce beklenen cevabı verdi.

“Tamam, nasıl diyorsam. Ama ben kullanmayı bilmem. Öğretmen gerekecek.”

“Öğretirim tabii.” Heyecanla telefonunu alıp ona uzattım. “Şifresini gir de bir bakayım hesabına.”

“Altmış bir altmış bir,” deyince dayanamayıp göz devirdim. Adamın kredi kartıntından tut da telefonun şifresine kadar memleketinin plakasıydı!

“Sormama gerek yokmuş gerçekten…”

“Konuşturma, iş yapayrum ha buraya,” deyip fırçayı kaldırdı. Ayaklarımı resmen palyaçoya çevirmişti ama o kadar tatlı duruyordu ki sesimi çıkaramıyordum. Neyse… Benim de işim vardı zaten. İnstagramına girdiğimde öncelikle bir şok oldum zira takipçisi hiçbir şey paylaşamdığı halde yüz bine yükselmişti.

Öncelikle çüşünüz!

Ben yıllardır story atıyordum, reels çekiyordum, ışık ayarlıyordum. İçerik bulmak için kafa patlatıyordum! Adam sadece kameraya bakış atarak takipçi sayımı sollayıp geçmişti. Takipçi listesine girdim ama… girmez olaydım. Ülkenin tüm kadın nüfusu buradaydı! Sarışını, esmeri, kumralı, kızılı! İnstagram değil kadınlar matinesi. Renk renk, çeşit çeşit, desen desen…DM kutusuna bakayım dedim. İlk mesaj: çok karizmatiksin. İkinci mesaj: evlen benimle. Üçüncü bol ateş emojili mesajı görünce içimde bir şeyler fokur fokur fokurdadı. Kıskançlık krizinden tahtalı köye direkt uçuş yani! Bunları tek tek nasıl temizleyecektim ki… derken aklıma harika bir fikir geldi. Belki de benim temizlemem gerek yoktu, belki de onlar kendiliğinden birer yıldız gibi kayıp giderdi. Hemen profile girip profil fotoğrafına çullandım ve galeriden, okulda boya yaparken yana yanağa çekilmiş olan fotoğrafımızı buldum. Benim yüzümde pembe boya, saçlarım iki kuyruk, onun yüzünde mavi boya, yüzünde lanet olası karizmatik gülümsemesi… Eli de omzumdaydı, sıkıca tutmuştu. Ne de güzel poz vermişti. Bu güzel pozu herkes görmeliydi, özellikle de takipçileri! Tam da bu düşünceyle şak diye yapıştırdım fotoğrafımızı profile! Ve ekranı kapatıp telefonunu yerine bıraktım.

Yüzümde bunun keyfiyle ayağıma baktığımda şaşırıp kaldım.

Tahir fırçayı yavaşça çekti tırnağımdan aşağı doğru. Hakikaten… azıcık düzgün oluncca gözlerim büyüdü, beklemiyordum. “Vaaay… yüzbaşım. Utandırdın beni ya, böyle gidersen üçüncü günün sonunda on parmağımı da tamamlayabilirsin. Ama ele hiç bulaşma olur mu?” Ters bakışları altında tırnaklarımı açıp açıp kapadım. “Malum uzunlar, onları sürene kadar düğün vakti gelir çatar vallahi.”

Fırçayı ojeye daldırıp aldığı tüm ojeyi ineğin yürürken tezeğini yolun ortasına bıraktığı gibi tırnağıma bırakınca rezil oldu tabii benim minik tatlış serçe parmağım. Pembe deryasında boğulup kaldı. “Tahir!” dedim hararetli bir fısıltıyla. Bağıramıyordum ya içimde patlıyordu resmen. “Ne yaptın sen!”

Ayağımı çekmeye çalıştım ama bileğimden tuttu. “Kipirdama dedum saa! Çenen durmay ki. Vidi vidi etma da dur iki dakka da, halledeceğum.”

“Ay ne olur bırak Tahir! Tırnaklarım tırnak olalı böyle zulüm görmedi yemin ediyorum.”

“Bekle buraya,” deyip ayaklandı. “Banyoda Mercan’ın asedonu olacaktı, alip da geleyim.”

“Neyi olacaktı neyi?”

“Asedon,” dedi öyle dümdüz. “O değil midur şu zımbırtıyı çıkaran.”

Başımı kaldırmış yüzüne bakarken, “Hı hı,” dedim. “O. Al da gel hadi. Ama sessiz ol da kimse uyanmadan temizle rezilliğini.”

Banyo hemen merdivenin dibindeydi. Geri dönmesi bir dakikayı bulmadı. Asetonu, -pardon asedonu- pamuğa boca edip avucunda tuttuğu ayağımı güzelce temizledikten sonra, yüzüne oturan hırsa bakakaldım. “Bu defa başaracağum,” dedi. Adam resmen bana oje sürme işini namus meselesine çevirmişti. Bir de bana parmak sallamasın mı? “Sen de nefes almak dışında kıpırmayacasun.”

“Ya kıpırdarsam?”

“O zaman…” dedi bir miktar kalp çarpıntısına sebep olacak şekilde üzerime eğilerek. “Olacaklardan ben sorumlu değilim.”

Kuaföre gelen orta yaşlı kibirli müşteri kıvamında yüz çevirdim. “İşine bak. Yoksa bir daha müeessenizi tercih etmem. Başka yerlere giderim.”

Ayağımı avuçlarının arasında sıktığında mahsuscuktan inledim. “Ah! Yavaş be. Nerde müşteriye nezaket?”

“Göstereceğum nezaketi müşteriye,” dediğinde ikimiz de güldük.

“O değil de… Benim nezaketi nasıl buldun? Annemi yani..”

Pamukla işi bitince yeniden ojeyi eline aldı. Bu defa daha temkinliydi. Ojeyi fırçaya öyle bolca almadı, fazlasını kenarına sıyırdı, akıllı adam. “Nazik mi olayim, gerçeği mi diyeyim?”

“Doğruyu söyle tabii ki. Biliyorum, annem biraz gariptir. Hatta fazlasıyla gariptir.”

“En az kızı kadar.”

“Cadıyım yani ben de?”

“Değilsin desem şu mübarek ayda Allah çarpmaz mi?”

Adam haklı Meloş… Kızmaya hakkımız yok.

“Ama babana şaşırmadım değil. Annenle oldukça zıtlar. Baban daha bizden biri…”

“Ya annem…”

“Sengillerden ,” dedi. “Prensesin kraliçe annesi.” Yavaşça eğilip fırçayı nazikçe tırnağımda kaydırdığında, “Oldu,” dedi gururlu bir gülümsemeye.

Hakikaten olmuştu. İnanılmaz ama biraz bile taşırmamıştı bu defa. “Oldu valla.”

“Olmaz diyenler utanır mı bilmem.”

“Kim demiş olmaz diye? Ben duymadım öyle bir şey…” demiştim ki beni yatağa devirmesiyle gülmeye başladım. Bir yandan da onu tepikliyordum zira elleri göbüşüme ulaştığı an gıdıklmaya başlayacaktı. “Ya Tahir!” dedim ayaklarımı göğsüne, karnına ve artık neresi denk geliyorsa vurarak. “Bak daha kurumadı ojelerim, bozacaksın yine! Bu defa affetmem diyeyim!”

“Bozayım ne olacak? Yeniden sürerim. Gel buraya, kokoş seni.”

Tam yakalıyordu ki dönerek kaçtım ellerinin altından, “Seviyorsun ama bu kokoşu…”

Beni yakalama çabasına bir an için ara verip kollarını iki yana açtı. “Sevmek laf midur? Öldum da! Geberdum ben o kokoşa.” Birden coşarak ayak bileğimden tuttuğu gibi beni kendine çektiğinde, “Gel bakayim buraya anasi kılıklı seni,” dedi.

Ve buraya kadar her şey ne kadar güzelse… tam bu kısımdan sonra duyduğum davul gümbürtüsüyle kalakaldım. Tahir ile aynı anda pijamamın üstüne uzandık ve acelenin getirdiği saçma sapan hareketlerle üzerime giydirdik. Ama bir dakika…

DAVUL MU?

Ne yazık sadece davul sesiyle de kalmadı çünkü Meloşun çilesi biter mi?

Tokmağın davulu dövmesiyle düet yapan, “Öhö,” nidası yüzünden sadece yer değil, yer kabuğu yarılsın da içine gireyim istedim. Korku dolu bakışlarımı ağır çekimde solumdaki merdivenlere çevirdiğimde ise gözlerimi bir an için kapattım ve içimden şöyle söylediö. Allahım ne olur ölmüş olayım. Evet evet kesin öldüm ben. Ahiretteyim. Bak şekerim yaşasaydın daha bu rezillikleri yaşayacaksın, diye en ibretlik sahneleri full hd olarak izletiyorlar. Onlardan biri de ahan da bu!

Babam ve annem tarafından birkez daha basılmamıza yanararak gözlerimi yavaşça açtığımda acı gerçek suratıma çarptı. Artık sadece annem ve babam yoktu, annelerimiz ve babalarımız da vardı zira Güldane hanım ve Hasan Veli amca da arkadan gelmişti. An itibariyle ailelerimiz merdivenlere inci gibi dizilmek suretiyle bizi izliyordu ama bir detay vardı ki… O en acısıydı. Burada bulunan çoğu kişiye irili ufaklı basılma tecrübelerimiz vardı ama müstakbel kayınpederim Hasan Veli Bey amcaya basılmak… işte bu destansı bir rezillikti. Pro rezillikti.

İkimiz de donduk. Benim donmam biraz daha anlaşılabilirdi çünkü Tahir’in yatağında boylu boyuna uzanıyordum. TAHİR’İN YATAĞINDA. Ama Tahir’in pozisyonu… açıklanacak gibi değildi. Ayak ucumda durmuş, bir elinde ayağım, diğer elinde pembe ojem, adam zaten dizlerinin üzerinde… sahne öyle bir noktadaydı ki tek kelimelik açıklaması, savunması yoktu. Şaka yaptık desek zerre komik değil, ciddiyiz desek daha da beter.

Açınca belki kaybolurlar umuduyla gözlerimi tekrar kapattım. Umut fakirin ekmeği çünkü.

Sessizlik…Ama öyle böyle değil. Mezarlık sessizliği bile bunun yanında düğün kalırdı.

En sonunda Tahir yavaşça doğruldu, en azından bacaklarımın arasından çıktı ve ayağımı yavaşça yere bırakıp boğazını temizledi. “Siz…” dedi ciddiyetle. Benim kadar zor durumdaydı ama soğukkanlılığından ödün vermedi. “Bu saatte neden odamda olduğunu öğrenebilir miyim? Hepinizin birden.”

“Sahur,” dedi Güldane teyze hipnotize olmuş şekilde. Uyandığından emin değildi tahminimce. “Davul çalmadan sahura kaldırayım misafirlerim demiştim amma… keşkem demeseydum.”

Tahir’in bakışları anneme çevrildi, annem başında duran tüylü uyku gözlüklerinin altından aynı donuklukla bakıyordu. “Biz de yüzümüzü yıkayalım açılırız diye banyoyu arıyorduk. Banyoyu bulamadık ama… yeterince açıldık.”

“Bence de…” dedi babam zehir zemberek bir sesle. Hemen toparlanıp oturdum ve pijamalarımı kontrol ettim. Şükür ki açık bir tarafı yoktu. Davul ve merdivenden gelen ayak seslerini duyduğumuz an ancak pijamayı üzerime geçirecek kadar vaktimiz olmuştu.

Annem aklına bir şey gelmiş olacak ki kaşlarını çatarak babama baktı. “Mahmut, bu çocuk az önce kokoş anası kılıklı gibi şeyler mi söylüyordu yoksa ben gaipten sesler mi duydum?”

“Konu o mu Nezaket!” dedi babam kükrercesine. “Bizim kızın burada ne işi var! Biz uyurken…” Adam ben hariç odada her yere baktı, burnundan soludu burnundan. “Onca yoldan geldik gördüğümüz manzaralara bak! Tövbe estağfurullah!”

“Ay ama babiş hep yanlış anlaşılma bunlar. Ben de sizin gibi yoldan geldim!”

Şey... Çok pardon ama araya girmek zorundayım. Biz tam olarak ne diyoruz Meloş?

“Ne yolu!” diye sordu annelerimiz aynı anda. Bir panik oldum çünkü sahiden… ne yolu?

“Şey işte.. Hani aşağıdan geldim ya buraya kadar. Sonuçta o da bir yol sayılır değil mi ama?” Baktım, hepsi birden garip garip bakıyordu, derin bir nefes aldım ve toparlamaya karar verdim. “Yoldan geldim işte. Yolluyum ben zaten!”

Tüm bakışları bir anda lönk(!) diye üzerime döndü ama o kadar bakışın arasından yemin ediyorum ki en fenası Tahir’inkiydi. “Melek,” derken kalıbına sığamadı.. “İkinci bir emre kadar saa kritik anlarda konuşmayı yasaklayrum!”

“Höst!” dedi babam. “Sen benim kızıma neyi yasaklıyorsun delikanlı?”

“Ay ben yanlış söyledim o yüzden o öyle şey etti!” dedim heyecanla. Allahı’ım ne olur doğru açıklamayı yapacak kadar zekâmı kullanabileyim, bir parçacık yeter, valla bak(!) Ne desem nasıl açıklasam diye düşünürken, “SAHUR!” diye yükselirken buldum kendimi. “Sahur hazırlığı yapıyorduk biz!”

Herkes aynı anda bana baktı, yine. “Sahuru benim uşağın yatağa mi edeydun?” diye sordu Güldane Hanım elini ağzına kapatarak. Sanki on beşlik kızdı da ailesiyle film izlerken öpüşme sahnesi çıkmıştı. “Tövbeler olsun.”

“Ha o mu… Ben işte biraz erken uyanınca Tahir’i de uyandırayım dedim.”

“Evet,” diye onayladı Tahir. “Tam olarak öyle dedi.”

“Sonra buraya kadar geldim.”

“Geldi.”

“Uyandırdım.”

“Evet, uyandırdı.”

“Ama tam o anda bir şey oldu!”

Tahir başını salladı. “Oldi bir şey.”

Elimin tersini avucuma vurup, “Pat diye ayağım kaymasın mı!” dedim. “Ben Tahir’in yatağına doyink diye düşmeyeyim mi!”

“Düştü,” dedi Tahir. “Şahidim ben.”

Babam ellerini pijamasının cebine sokup, önce Tahir’e sonra da elindeki ojeye ters ters baktı. “Sen de hazır kız yatağıma düşmüşken ayağına oje süreyim öyle mi?”

Tahir sopa yutmuş gibi kalakalırken kahkahayı bastım. “AHAHAHHAHA… Valla inanır mısın tam olarak öyle oldu babiş.”

Güldane Hanım köpürerek baktı. “Ula sorsan heriflerin korkulu rüyasi yüzbaşi! Gelmiş ha buraya karinin ayağına oje edey!”

“Aaaa!” dedim belirgin bir şaşkınlıkla. “Ama neden öyle diyorsunuz Güldane Hanım. Oje gerekli bir şey sonuçta. Diyelim ki evlendiğimizde bir yerim kırıldı, alçılı alçılı oje süremiyorum. Ne olacak o zaman? Ojesiz mi kalacağım ben? Sorarım!”

“Uyyy… Hasan Veli,” dedi elini yelpaze gibi kendine sallayarak. “Ha burası bi sıcak oldu. Baa bastular!”

“Anne…” dedi Tahir. “Abartma da!”

Geldiğinden beri dili tutulmuş gibi duran Hasan Veli amca elini karısının omzuna koydu. “Yürü hanım, fenalığı sahurdan sonra geçirirsin. Ezan okunacak şimdi, kalacağız aç.”

“Doğru dedun oni,” dedi Güldane Hanım merdivenlere bakıp. “Gidelum hayde.”

Babam da annemin beline dokundu. Ve bunu yaparken bile Tahir’e ters ters bakmayı ihmal etmedi. “Siz de çabuk gelin. Kızım aç aç oruç tutmasın.”

Tahir başını salladı. Ben de saçma sapan el salladım arkalarından. Sonra kıpkırmızı olduğunu tahmin ettiğim yanaklarımı Tahir’e çevirdim. “Şey… Batırdım yine, değil mi?”

“Sen…” Bakışları çözüm arar gibi dolaştı yüzümde. “Bir şeyi düzeltmeye çalışırken nasıl daha kötü hale getiriyorsun?”

“Benim yeteneğim bu galiba.”

Bir an baktı bana… sonra dayanamayıp güldü. “Gel buraya,” dedi.

“Ne var?”

“Elin ayağın birbirine dolandı…” Ojeyi kaldırıp ayağımı işaret etti. “Serçe parmağın kaldi. Ağlamasun sonra. Otur da edeyim şuni.”

Az önce basım basım basılmamış gibi yatağa oturduğumda tekrar ayağımı aldı eline. O ciddiyetle ojemi sürerken… anladım ki evlendiğimizde oje şişeleri artık bana uğramayacaktı.

Bölüm : 07.05.2026 20:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...