26. Bölüm

25.Bölüm

Meri
ygnmeri

Yorum ve görüşlerinizi bekliyorum..

Bedenim bir kor alevin esiri olduğu andan beri sönmüyordu. Şimdi içinde bulunduğum duşa kabin de ellerime yerleşen düşmanımın kanını siliyordum, kan yoktu ama aynı zamanda vardı. Sayısız terörist canı alıp, sakat bırakmıştım ama bu farklıydı rütbem yoktu asker değildim. Şuan görev de sayılmazdım ve aranan azılı bir suçlu olma yolunda ilerliyordum. Yüreğimin amansız çarpışı üzerime dökülen buz gibi suyla kaskatı oldu, hissetmemeyi diledim. Hiçbir şey hissetmemeyi. Beni bu denli yıkan elime bulaşan kan mıydı, dilime dolaşan yalanlar mı?

Su saçlarımdan akıp giderken zeminde bıraktığı yankı beynimde parçalanıp beni tekrar tekrar o ana sürdü. Askerken bunları kafama takmaz üstüne zevk bile alırdım ama şuan her şey bambaşkaydı. Beni görevime geri alacağını iddia eden tim bunu duyduğunda ne olacaktı? Hala iş birlikçileri olur muydum? Bilinmezlik canımı sıktığında suyu kapatıp kabinin dışında asılı duran havluya uzanıp vücuduma sardım. Uzun siyah saçlarımı sıkıp havluya sardığımda adeta sadrazam gibiydim. Duş iyi gelir sanmıştım, artık neyin iyi geleceğini bilmiyordum. Betonun soğuğu ayaklarımdan tüm vücudumdan yayıldığında bu iyi hissettirdi, bu yaşadığımı hissettirdi. Kapıyı açıp Cihan'ın odasına girdiğimde boş olduğu görünce bir nebze rahatladım aptal gibi acele ile banyoya koşmuştum ve hali ile kıyafet almayı unutmuştum. Benim onu gördüğüm gibi onun beni görmesi felaket olurdu. Dolabın karşısına geçtiğimde aynada kendimi görmek beni daha beter yaptı. Gözaltlarım çökmüştü yüzüm olduğundan daha beyazdı ve bomboş bakıyordum.

Ölü bir balık gibi, hissiz.

Kapağı açıp aynanın görüntüsünden çıktığımda benim için ayrılmış olan kısımdan kıyafetlerimi aldım. Aynı boş vermişlikle kapakları örtüp elimdeki kıyafetleri yatağa gelişigüzel fırlattım. Havluyu çözüp sırtımı kurularken izlerin sızını hissettim ama acımadı. Havluyu yere bırakıp iç çamaşırımı altıma geçirdiğim anda kapı açıldı. Ruhum olduğu yerde tökezlerken gözlerim boşlukta, elim öylece havada asılı kaldı.

Bulunduğum odanın içine bir nefes daha karıştığında artık odada yalnız değildim. Kokusu yeni yıkanmış saçlarımı bile indirgediğinde adımları odanın içinde yankılandı. Kalbim kasılırken belim dikleşti. Her şey oradaydı, açıkta görünürdü. Kendimi gizleyecek bir harekette bulunamadım, nefesi ensemi yaktığında gözlerimi acıyla kapattım. Parmaklarının uçları sırtımdaki yanık izlerinde sanki kırılacak bir eşyaymış gibi hafifçe dolandı.

Dokunuşu, aldığım yangın darbelerinden daha kavurucuydu.

Gözlerim kapalı öylece felaketimi beklerken bir eli çıplak belimi kavradı beni kendine yasladığında iç içe gibiydik. Bu kez aramızdaki tek engel onun kıyafetleriydi. Nefesi, ensemi Sahra çölünü andıran bir sıcaklıkla yakarken yumuşak dudaklarını yanık izlerimde hissettim. Belim gerildi kendimi geri çekmek istedim fakat belimdeki eli bunu engelledi.

"Camgöz.. neden sakladın benden yaralarını?" sesi sakindi sanki huzurlu bir anın içindeymiş gibiydi. Yutkundum gözlerimi açmak istemedim. Dudakları sırtımda rotasını bilen kaptan gibi gezindi tüm izlerimi tek tek öptü, dokundu.

"Kusur mu saydın yoksa bunları?" sorusuna yeni bir soru mu eklemişti bilmiyordum odağım kaymış haldeydim.

"Öperek silsem izlerini yine de saklar mısın benden yaralarını?" gözlerim kapalı olduğu halde sulanırken beni bir kız çocuğunu sever gibi seviyordu.

"Cihan.." titrek sesim fısıltıyla duyulduğunda dudakları sırtımın tam ortasında durdu.

"Şşt izin ver öpeyim yaralarını." sustum ama içim avaz avaz bağırıyordu. O her öptüğünde sanki sırtıma bir kova soğuk su boşaltılıyordu.

"Ruhunu göster bana camgöz, saklanma artık benden." sırtımdaki dudaklarını çektiğinde belindeki eliyle beni kendine çevirdi gözlerim kapalıydı ama nefesini artık nefesimde hissediyordum. Elleri bu kez yüzüme dokundu dudaklarımda hissettiğim soğuk parmakları göz pınarlarımı titretti.

"Gözlerini açmanı istiyorum, orada yatan küçük kırgın kızı görmeme izin ver." göz kapaklarım titreyerek bana ihanet etti ve karşısındaki kara kuyulara açıldı. Gözleri gözlerimden başka hiçbir yere bakmıyordu, şuan çıplak ve aramızda onun gövdesine dayanmış göğüslerime bile.. Bir utanç dalgası beni altına aldığında kulaklarımın kızardığını hissettim. Elleri yanaklarımda dolandı çenemin kenarını şefkatle okşarken boynumu yana eğdi ve tam o anda nabzımın hayat bulduğu şah damarımdan öptü. Nefesim kesildi, bir titremenin esiri olurken belimdeki eli sıkılaştı dudaklarını boynumdan çekmedi bir süre. Dudaklarını boynumdan sürterek yukarıya doğru kulağıma çıktı. Nefes alışının sesi zihnimde yankılandı.

"Asıl yangın burada camgöz, tam içinde." yutkundum. Kanım içimde hızla yükselirken bir anda ellerini benden koparıp geri çekildi. Öylece kaldığım da bana arkasını döndü ve büyük asker adımlarıyla kapıya ilerledi.

"Arabada bekliyorum hızlı ol." kapıyı açtı ve ardından getirdiği rüzgarla hızla kapattı. Sanki az önce bana şefkatle dokunan o değilmiş gibi eski benliğine bürünmüş ve öylece gidivermişti. Utanç yerine sinire bıraktığında asıl öfkemin bana daha çok dokunmasını istediğim içindi, lanet. Hızlıca sutyenimi, kotumu ve kazağımı üzerime geçirip başımdaki havluyu açtım. Dakikalardır öyle durmasından dolayı artık sadece nemliydi bu yüzden kurutma gereği duymadan kendi haline bıraktım. Postallarımı ayağıma geçirip çekmeceye koyduğum silahımı belime yerleştirdim anlaşılan yine bizi aksiyonun eşiği bekliyordu. Odanın kapısını açıp kendimi dışarı attığımda kapıda Barlas ile burun buruna denk geldik. Beni aradığını belli eden gözleri parıldadı.

"Konuşalım."

"Cihan bekliyor, sırası değil." normal durumda Cihan istediği kadar bekleyebilirdi fakat Barlas'tan kaçabileceğim tek koz buydu, şuan için.

"Sikimde değil, konuşacağız."

"Dönünce konuşuruz." derken umursamaz tavrımı takınıyordum ya da takındığımı sanıyordum.

"Uzatacak mısın Nalan?!" mecburen kabullenip arkasından boş salona geçtik. O koltuğa rahat bir şekilde yerleşirken ben karşısında dikilip hemen kaçmaya hazır pozisyonda bekledim.

"Ne konuşacağız? Bir gelişme mi var?" asla anlamaz tavırlarımı elimden bırakmazdım, asla.

"Bunu neden yaptın?"

"Neyi?" karşımdaki bir bordo bereli değilmiş gibi rahat davranmam da çabasıydı.

"Şu zırvalığına son ver, bunu neden yaptın?"

"Bak olması gerekiyordu oldu neden boş vermiyorsun?"

"Aptal! Oyun mu sanıyorsun bunu?! Kendini asker mi sandın?!!" öfkeyle konuştuğunda zaten bildiğim şeylerin yüzüme vurulması boğazımı düğümledi.

"Kapat şu konuyu, seni ilgilendirmez!"

"Kes! Bu öğrenilirse neler olacağını biliyorsun bunu yapmayacaktın Nalan."

"Barlas senlik bir olay yok neden karışıyorsun?" en son bana söyledikleri hala kulağımdaydı.
"O iti kaçırdığımda neden gebertmedim sanıyorsun?" sustum bunun bilincindeydim hala bir yerde görevini üstlendiğini hissediyordu.

"O it ölmedi, adım kadar eminim."

"Onu sikine takan kim lan! Sen Nalan sen, asıl sen söyle." kaşlarımı çattım ne demek istediğini anlamamıştım.

"Ne duymak istiyorsun? Seni nasıl memnun edebilirim?"

"Öldürdün mü sahiden geleceğini?" bu muammalı bir cevabı olan soruydu bu yüzden ona bir yanıt vermeden arkamı dönüp salonu terk ettim. Sait'i öldürmediğime inanıyordum pekala yaşamasının sonucunda beni neler beklediğinden bir haberdim. Evden çıkıp kapının önünde beni bekleyen Audi'ye giderken yüzümü ifadesiz kıldım. Barlas varken bir de Cihan'ın sorularıyla boğuşamazdım gerçi adam başlı başlına bir soruydu. Arabanın ön yolcu koltuğunun kapısını açıp sıcak bir hava yüzüme vurduğunda beklemeden koltuğa yerleşip kapıyı kapattım. Cihan'ın bakışları yüzümdeydi. Boğazımı temizleyip az önceki durumumuzu unutmuş gibi davrandım.

"Nereye gidiyoruz?" sesim kar soğuğu gibi üşüten cinsten çıkmıştı.

"Gidince görürsün." arabayı çalıştırıp yola çıktığında onun umarsız tavrına göz devirdim.

"Planını anlat." yoldaki bakışlarını çekmeden belli belirsiz gülümsedi.

"Ne planı tam olarak?"

"Ne bok yediğimizi sorabilir miyim o zaman?" sesim yükselirken bedenim gerilmişti.

"Sakin ol güzelim bugün sinirlenmek yok." kaşlarım çatılırken eli radyoya gidip düğmesine bastı. Arabanın içi ritimli bir yabancı şarkıyla dolarken keyfi yerinde gibiydi.

"Cihan, anlatacak mısın artık?!"

"Bir randevuya çıkıyoruz." şok içinde ona bakarken arabadaki son sözler bu olmuştu.

Cihan ve randevu?

Bir felaketin eşiğine sürükleniyor olabilir miydik?

&&

"Burada ne yapıyoruz?" arabadan inmiş hemen kapıyı kapattığım yerde karşımda duran iki katlı eve bakıyordum, Cihan'ın çocukluğunun geçtiği eve. Randevu diye adlandırdığı yer olarak burayı mı seçmişti?

"Sözlerimde ciddiyim, içeri gel." arabayı kilitleyip eve önden yürümeye başladığında adımlarım onu takip etti. Randevu olarak geldiğimiz yerin bu ev olması garipti, bir lokanta veya çay bahçesi beklediğim daha açıktı. Cihan kapıyı açıp eve girdiğinde parkede yankılanan ayak seslerine eşlik ettim. Ev yine sıcaktı sanırım bu evde doğalgaz asla sönmüyordu. Cihan deri ceketini çıkartıp koltuğun üzerine fırlatırken ne yapacağımdan emin olmayan biçimde ayakta dikildim.

"Gergin görünüyorsun, rahatla seni yemem." sesi benimle her gün randevuya çıkan biri gibi çıkmıştı.

"Sadece anlamaya çalışıyorum." şöminenin önüne çöktüğünde hemen kenarda kalan odun parçaları alıp şöminenin içine attı. Kot cebinden çıkardığı çakmağı ateşlerken bende biraz olsun rahat olmaya karar verdim. Bu kez diğer koltuğa otururken Cihan bu esnada bana sadece bir kez bakmıştı.

"Hikayemin devamını merak ediyorsun sanıyordum." şöminenin önünden kalktığında söylemişti bu kelimeleri. Göz odağından kaçtığımda şöminenin dibinde yer alan tekli koltuğa oturdu. Ona yandan baktığımda gözlerinin ateşinin korunda olduğunu gördüm.

"Anlatacağını bilmiyordum." aramızdaki gerginlik bir fay hattı kırardı.
"Bende her şeyin karşılığı ve zamanı vardır camgöz."

"Ne demeye çalışıyorsun?" kollarımı göğsümde birleştirirken sağ bacağımı kıvırıp sol bacağımın altına sakladığım da şimdi daha rahat hissediyordum.

"Çalışmıyorum, diyorum. Bana o küçük kızdan bahsetmeni istiyorum." yutkundum, geçmişimin dilime dökülmesi isteyeceğim bir şey değildi.

"Böyle bir şey yapmayacağım."

"Kendinden kaçma."

"Kaçtığımı kim söyledi?" atışmamıza hafif tebessüm ederken cebinden telefonunu çıkardı. Ona anlam veremeyerek baktığımda ekranda bir şeyler tıkladı sonra melodi aramıza karıştı. Önce yavaş bir gitar sesi yankılandı içimizde sonra o aşinası olduğum ses karıştı kulaklarıma. Cihan ile birlikte müzik dinliyor olabilmek benim için tuhaf bir tecrübe olacak gibiydi. Cem Adrian şarkının ilk notalarını kulaklarımıza fısıldarken Cihan telefonu bıraktı bu kez ne ara doldurduğunu bilmediğim viski bardağını tutup bana uzattı. Tereddüt etmeden bardağı elime aldığımda ateşin sesine eşlik eden Cem Adrian'ı dinledim.

"Her şey sonra erdiğinde yani hani şu köyümün gözlerimin önünde yok olduğu andan bahsediyorum. Beni bıraktıklarını söylemiştim çünkü öleceklerime emindiler." hiç konuşmadan onu dinledim, hoş Cem Adrian benim yerime konuşuyordu.

"Koca köyde nefes alan tek canlıydım askerler beni bulduğunda kendimi annemin cayır cayır yandığı eve atıyordum, izin vermediler. Bana zorla yaşa dediler, bende yaşadım."

"Bir Albay vardı beni hiç bırakmadı beni kendi oğlu yerine koyup kolladı. Çok kez gitmeye çalıştım her gidişim de beni döve döve geri getirdi. Beni adam etti. Beni kendi olmaya zorladı ve başardı da. Onun gibi yıkılmaz bir asker oldum." gözlerini elindeki kristal viski bardağından çekmeden konuşuyordu. Biliyordum ki şimdi içinde o anları tekrar yaşıyordu. Cihan tuhaf bir adamdı acılarını benden saklama gereği görmeyen cesur bir adam.

"Sonra bir tim kurdu başlarda bu tim de olmak istemiyordum yalnız olmak hep avantajlıydı fakat sonra bu time girmek zorunda kaldım." kaşlarımı çattım.

"Neden?" sorumun üzerine Melek Mosso'nun sesi odada yankılandı.

"Albay ölmek üzereydi ve bu timi benden başka kimseye emanet edemezdi, oğluna bile."

"Oğlu mu? Bir çocuğu vardı ve yine de seni mi seçti." beni onaylamak istercesine başını salladı.

"O da askerdi ama oğluna benim kadar güvenmezdi bir gün onun yolundan sapan bir asker olacağını inanırdı hep."

"Bu yüzden seni seçti."

"Bende öyle sandım, sonra gerçekler gün yüzüne çıktığında oğlunun emri altındaydım."

"Ne?! Neden?"

"Albay öldü timin başına oğlu Barut, Barut Kayahan geçti."

Aklıma timin ismi geldi, Barut timi..

"Peki timi kim kurdu?"

"Albay Cengiz Kayahan."

Oğlunun ismini timine veren bir baba. Vatan sevgisi bu denli ailesinin önüne geçmiş bir adam. Aramıza uzun bir sessizlik girdiğinde şarkı hala devam ediyordu bir noktadan sonra sözleri kaçırmıştım pekala ama bildiğim bir şarkı olması içimi rahatlatıyordu.

"Bizim yerimiz dağlar değil şehirlerdi Barut bunu bile bile beni dağlara sürdü. Aramızda hep bir çekişme vardı ve bunun devam ettiğini biliyorum. Şırnak'a gittiğimde yalnızdım ama asla korkmuyordum. Her ne kadar şehrin askeri olsam da ben korkusuz büyümüş o adamdım." nefeslendiğinde göz bebeğinde hayat döngüsünün sürdüğünü fark ettim, Cihan'ın hala o anılarda yaşadığını gördüm.

"Ne oldu orada?" gözlerini gözlerime diktiğinde kuyunun dibini gördüm.

"Köyümü katleden şerefsizi buldum." kanım damarlarımda donduğunda ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Yutkunmak bir an için o kadar zor gelmişti ki..

"Ne yaptın?" viskisini bitirip bardağı yere bıraktığında omuz silkti.

"Hiç, hiçbir şey." şaşırmıştım çünkü Cihan'ın o şerefsizleri diri diri gömeceğinden emindim.
"Nasıl?"

"Bilerek gönderilmiştim Barut Kayahan tüm geçmişimi eliyle koyduğu gibi bulmuştu. Bu onun beni ilk tehdit sayışıydı. Eğer o şerefsizleri elimde bir kanıt bulmadan öldürürsem kimliğimi yakacağımı biliyordum."

Kimliği, askerliğiydi tıpkı benim gibi.

"Peki ne yaptın?"

"Bekledim, doğru anı doğru intikamı bekledim." nabzım hızlandığında Cihan ayağa kalktı telefonundaki müziği sonlandırırken sessizlik hakimiyetine girmiştik.

"Alabildin mi peki?"

"Sana yemek yapacağım." birden arkasını dönüp rotasını hiç bilmediğim bir yöne çevirdi. Şok içinde elimde viski bardağımla kaldığımda sinirle bardağın dibini görüp rastgele bir yere koydum. Bu kadar tutarsız davranışlar ve dengesizlik benim için çok ama çok fazlaydı. Durup dururken yemek de neyin nesiydi? Koltuktan kalkıp gittiği rotayı takip ettiğimde yakından gelen sesini duydum.

"Daha önce böyle bir spagetti yemediğine eminim." mutfağa girdiğimde küçük ama ferah bir alan beni karşıladı. Mutfak evin diğer kısımlarına göre daha moderndi. Duvarların rengi sütlü kahve rengindeydi tezgahın hemen karşısında küçük bir masa ve etrafında üç sandalye vardı. Dolap hemen tezgahın bitimine pencerenin yanına konulmuştu. Buzdolabının karşısında bir kapı daha yer alıyordu sanırım bu balkona açılan kapıydı.

"Cihan soruma cevap vermedin." beni duymamış gibi yaparak dolaptaki eşyaları alıp tezgahın üstüne dizdi. Yüzünde yer alan o ifade sanki az önce geçmişini dilinden bana döken adam değildi.

"Kola mı Chivas Regal mı?"

"Yine mi viski?" konudan sapmıştık ama yemeğin yanında bile viski içecek olması beni şaşırtıyordu.

"Tercih senin." tercihimi söylemedim ama o benim ne seçtiğimi anlamış gibiydi.

"Orda dikilme gel ve yardım et." sırf o istedi diye değil sadece dikilmekten sıkıldığım için yardım etmeye karar verdim. Sağ tarafına geçtiğim de bir tahta ve bıçak koydu önüme.

"Başla çırak." göz devirip çıkardığı domatesleri dilimlemeye başladım.

Yaklaşık yarım saat içinde bildiğimiz anam babam usulü domates soslu spagetti tabaklarımızdaydı. Hayatımda hiç makarnayla viski tatmamıştım. Ne kadar domatesleri bana dilimletse de yaptığı domates sos efsane olmuştu tabi ki Cihan'ın bunu duymasına gerek yoktu.

"Yavaş ol parmakların sana lazım." biraz hızlı yemiş olmalıyım ki Cihan imayla konuşmuştu.

"Komik olma."

"Tekrar yapmam için yalvaracaksın." ona cevap vermeden viskimi yudumladım. Ağır bir alkoldü fakat makaranın yanında müthiş gitmesi ilginçti sanırım bu adam ağzının tadını biliyordu. Yemeklerimizi bitirdiğimiz de Cihan masayı böylece bırakıp içeriye gitti. Normal bir anda bunu yaptığı için masayı kafasına geçirmem lazımdı şimdilik yemeği o yaptığı için buna ses çıkarmadım. Tabakları bulaşık makinesinin içine yerleştirip içeriye yanına gittiğim de dolabın üstünde duran plağı çalıştırdığını gördüm. Cihan'ın bu derece müzik düşkünü olduğunu ilk kez bugün şahit olmuştum.

Onu ne kadardır tanıyordum?

Üç, dört ay?

Onu tanıdığımdan beri zaman kavramım yok olmuş gibiydi sanki. Plak dönüp çalışmaya başladığını belirten o sesi çıkardığında eski tanıdık bir melodi kulağıma çalındı. Cihan sanki içi yanmış gibi şömineden en uzak yere oturdu.

"Bu Cengiz Albayın dinlediği tek plaktı." Cihan sözünü bitirdiğin de Müslüm Gürses'in acıların bütünleştiği o sesi duyuldu. Sanki can evim vurulmuş gibi olduğum zemine sessizce otururken bedenimi duvara yaslamıştım. Bacaklarımı kırıp dizlerime kollarımı doladığımda çenemi dizlerime dayayıp öylece Cihan'ı izledim. Komut verilmiş gibi sanki sıra bana gelmiş gibi dilim çözülüvermişti o an içinde.

"Kasım ayının ikinci haftasındaydık." Müslüm babanın sesine sesim karıştığında Cihan bakışlarını kaldırıp duvar dibine çökmüş beni gördü. Şimdi dilime pelesenk olmuş geçmişim benim için acıların satırını yazıyordu.

"Ölümle ilk o zaman karşılaşmıştım. Yedi yaşındaki bir kız çocuğunun ölümle ilk tanışıklığıydı." gözlerimi ondan kaçırdığım da bir gözyaşının intiharına sebep olmak üzereydim.

"Hayattaki tek gerçeğimi kaybetmiştim, oysa ki bu gerçekliğim sadece yalandan ibaretmiş. Annemi toprağın kollarına verdiğim de artık kollarına gidecek kimsesi olmayan bendim." annemle yaşadığımız hatırlar bir bir zihnimde yankılanırken küçük Nalan'ı gördüm. Annesinin dizinin dibinde saçlarına dokunmasına yalvaran o küçük kızı..

O küçük kız en çok saçlarına dokunulmasını severdi.
"Takım elbise giyinmiş bir grup insan arasından el konulup kendimi çocuk dolu bir evin içinde bulmuştum. Bu evin bir ismi de vardı; Çocuk Esirgeme Kurumu." dudaklarıma hüznün tebessümü bulaştığında beyaz bir hayalin içinde annemi görüyordum.

"Nasıl oldu?" Cihan ilk kez o an konuşmuştu.

"Onu bir tecavüzcü piçe kurban verdim." duraksadığını gördüm ama sanki devam etmeme izin verir gibi sustu.

"Annem tek başına bir çocuk büyütmek zorunda kalan dul bir kadındı. Oturduğumuz mahalle anneme namussuz bana piç gözüyle bakıyordu. Bu yüzden annem mahalleden kimseyle muhatap olmazdı." plaktaki şarkıyla geçmişimin uyumu tüylerimi ürpertti.

"Sadece o; ev sahibimiz Muhsin. Anneme göz koymuş haysiyetsizin tekiydi hatta bu durumdan yararlanıp evin kirasını almadığı zamanları bilirim." küçük Nalan içimde o anları, o adamın namussuz bakışlarını hatırladı.

"Muhsin bir gece zehir gibi içmiş kapımıza dayanmıştı. Küçücüktüm ama hayat bana her şeyi bildirecek kadar büyüktü. Annem onu kovdu, ona tokat attı yüzüne tükürdü neler dediğini hatırlamıyorum tek bildiğim o sikik dudaklarını anneme hakaret için aralamış olmasıydı." herifin yüzü gözümün önüne geldikçe damarlarımdaki kan çekiliyordu.

"Ayyaş gücü diye bir şey olduğunu o gece öğrenmiştim. Annemi dövdü, beni dövdü bir odanın içine kilitlendiğim de tek derdim annemi kurtarmaktı. O hayvan herif anneme tecavüz etmişti. Tüm gece annemin yakarışlarını, feryatlarını dinledim. Oysa benim annem kimseye sesini yükseltmezdi." gözyaşım intihar ettiğinde sol yanımın kasıldığını hissettim. Artık duymuyordum, görmüyordum sanki o küçük Nalan olup o kilitli odadaydım tekrar.

"Durabilirsin."

Artık duramazdım.

"Sabaha kadar durmadan defalarca tecavüz etti bir an durduğu seslerin kesildiği bir an beni kilitlediği odadan çıkardı. Sıranın bana geldiğine emindim bitmişti o an yedi yaşımda ilk kez ölmeyi diledim. Yedi yaşında kim ölmek isterdi ki?"

"Susmanı istiyorum." duyacakları onun kaldıramayacağı kadar büyüktü ama ben yaşayarak tüm bunları kaldırmıştım.

"Annem yerde ölü gibi yatıyordu üstü paramparçaydı gözlerini açıp papatya kokulum diye beni sevmesini istedim tekrar saçlarımı okşasın istedim. Muhsin beni annemin karşısında diz çöktürdü sonra bak dedi iyi bak senin de sonun onun gibi olacak dedi. Yedi yaşında korkusuzca anneme baktım oysa o bana bakmıyordu bile çok kızdım ona çok kırıldım." gözlerimden dökülen yaşlar yarım yaşlık bu hayatımda hiçbir şeydi. Aylarca susmadan ağladığımı bilirdim.

"Bir şey tutuyordu elinde ne olduğunu bile bilmiyordum elindekini doğrultup gürültülü bir sesin çıkmasını sağladığında anladım onun ne olduğunu; annemi toprağa verilmesinin sebebiydi."

"Ne oldu o ibneye?" göz yaşlarımı dizime silip ona diktiğimde boş bakıyordum.

"Çocuk olduğum için beni sorgulayamadılar tanık da yoktu bu yüzden serbest kaldı; ve annem onların deyişiyle maganda kurbanı oldu. Hayır annem haysiyeti yosun tutan bir piçin kurbanı olmuştu. "

"O herif yaşıyorsa-"

"Asker olduğumda ilk cinayetim o herifti. Onun nefes aldığı bu dünyada benim nefes almam imkansızdı, o ölene kadar ben nefes almadım." plağı duymuyordum sanki hala o anlardaydım. O herifi buluşum, tereddüt etmeden öldürüşüm gözümün önündeydi.

"Bugün gördüğün izler Sait'in işi."

"Ne? Dur biraz bunu nasıl bilmiyorum?"

"Çünkü ben bilinmesin istedim." bana inanamayarak baktı. İlk defa Barlas'tan ayrı bir şekilde başkasına senelerce dilimin altında yatan sırrımı açık ediyordum.

"Neden?"

"Çünkü onunla çok ayrı bir mazimiz var. Onu öldürmek istiyorum fakat bize zarar verdiği için değil." sanki söyleyeceklerimi tahmin etmiş gibiydi.

"Muhsin'in dölünü bu dünyada barındırmam."

"Adının anlamını biliyor musun Nalan?" güldüm.

"Annem ileri görüşlü bir kadınmış."

"Sen feryat edensin, senin sesin ancak sen susarsan kesilir." duvara tutunarak kalktığımda tek bir cümlem vardı dilimde.
"Beni ben bile susturamam."

&&

Annemi çaldılar benden, yedi yaşındaki kız çocuğundan annesini aldılar. Anne çalınabilir miydi? Benim annemi çalmışlardı işte. Baba tarafından yarımken annemi çalarak yok ettiler beni.

Baba.

Bu yabancı kelime bende duygulara yerleşecek bir konumda değildi. Ne nefret edebilmiş ne de sevebilmiştim. Bende anısı olmayan bir insana ne hissedebilirdim? Annem onun ölmediğini sadece bizim yanımızda olmaması gerektiğini söylerdi hep, neden yoktu var olan sadece gereklilikti. O'nun hakkında tonlarca sorum olurdu annem hiçbirini cevaplamazdı eğer cevaplarsa bir gün onu bulacağımdan korkuyordu.

Hoş, bulunmak istemeyen birini bulamazdınız.

Önüme dökülen ormanı izlerken gün hafiften batıyordu plakta bir şarkı yoktu bu kez sadece sessizlik eşlik ediyordu bize. İçime ağır bir nefes çektiğim sırada bu sessizliği delip geçen evin zili olmuştu. İlk defa bu evde zilin çaldığına şahittim. Arkamı dönüp kapıya ilerlerken Cihan oturduğu şöminenin önünden kalkmadan sadece bana bakmıştı, kapıyı da biz açardık öyleyse. Delikten baktığımda simsiyah bir şey vardı sanırım biri deliğe parmağını koymuştu. Göz devirip kapının kulpunu indirip kendime çektim. Kapı arkadan ittirildiğinde sendeleyerek geri çekildim. Görüş alanıma giren ilk şey bourbon şişesi oldu. Bugün kaç yüz daha viski görmenin verdiği bıkkınlıkla göz devirirken Mert şişeyi havada sallayarak bağırdı.

"Parti var dediler geldik!" daha çok cenaze vardı oysa ki.. Kapı ardına kadar açılıp sırayla Emir ve Meyra da içeri girdi. Eslem en son içeriye girdiğinde boynuma sarıldı.

"Seni çok özledim kardeşim." gülümsedim sıcacık oldum.

"Bende kardeşim." Emir oflayarak Mert'in salladığı şişeyi aldı.

"Çok sıkıcısınız." bize arkasını dönüp salona gittiğinde Meyra göz devirip bana sarıldı. Mert hala tepimizde dikilmiş elindeki poşetleri bize uzatıyordu.

"Haydi kızlar bugün alev alacağız." ona manyak manyak bakarken poşetleri elime tutuşturup Emir'in arkasından koşarak gitti.

"Bu çocuk cidden." Meyra sözünü tamamlamadı ki zaten devamını bildiğimizden emindi. Kapıyı kapatıp mutfağa geçerken kızlarda arkamdaydı onları Cihangir mi çağırmıştı emin değildim ama kafamı dağıtmak kesinlikle iyi gelecekti. Tek eksik yanım Barlas böyle bir ortama ne zaman sahip olacaktı bilmiyordum. Çerezleri tabağa doldurmaya başlarken Meyra poşetten bir şey çıkartıp resmen şakıdı.

"Biraz farklılığa ne dersiniz?!" elinde tutuğu bomontiye resmen sarılacaktım Tanrım nihayet viskiden başka bir şey!

"Nasılsın Nalan?" Eslem Meyra'nın elindeki birayı alıp tepsiye koyduğunda hemen dibimdeydi.

"Harikayım ya sen?" inanmadığını gözlerinde okuyordum hoş şuan kötü olabilecek bir durumum yoktu.

"Her zaman dinlerim biliyorsun."

"Eslem kızı rahat bırak bugün eğlenecek." Meyra Eslem'i tutup yanımdan çektiğim de Eslem itiraz edecek gibi olsa da sustu. Onu rahatlatmak adına gerçek diyebileceğim bir tebessüm sundum, bir süreliğine hayal dünyasında yaşayabilirdim.

"Hadi kızlar bakalım nasıl bir gece olacak." herkes eline çerezlerden ve içeceklerden aldığında salona geçtik. Erkekler salonun ortasında bulunan orta sehpayı kenara çekmiş yere bağdaş kurarak oturmuşlardı ve şey Cihan'ı böyle görmek neredeyse beni kahkahaya boğacaktı.

"Beyler! Toparlanın!" Meyra'nın uyarısıyla Mert ayağa kalkıp ikizinin elindeki çerezleri alıp geri yerine oturdu. Bu aç gözlülüğüne gülerken bende Cihan'ın yanında boş kalan yere yerleştim. Sırtım koltuğa yaslarken Cihan sol kolunu arkamdan geçirip koltuğun üzerine bıraktı. Resmen şuan göğsüne yaslı bir halde oturuyor gibiydim, kulaklarım ısındı. Hemen karşımda oturan Emir ile göz göze geldiğimde şat bardağına koyduğunu viskisini bana doğru kaldırıp birden kafasına dikti bu garip bir andı.

"Cihangir'im senin için paraya kıydım bak." Mert bourbon şişesini sallayarak gülüyordu sanki gelmeden içmiş gibi bir hali vardı.

"Ondan bende yüzlerce olduğunun farkında değil mi?" Mert dudaklarını büküp şişeyi indirirken melül melül baktı.

"Ama bunu ben aldım hayatım."

"Hayatına sokturtma." kıkırdarken hemen elimin altında yer alan göğsüne vurdum. Mert'in ona bulaşmasını seviyordum ama Cihan ona küfretmekten asla vazgeçmiyordu.

"Evet gençler bana odaklanın!" Meyra dizlerinin üzerinde dikeldiğinde ellerini çırpıp bakışlarını kendine kitledi, Emir homurdandı.

"Ne saçmalayacaksın acaba?!" Meyra ona kötü kötü bakıp

"Her şeye maydanoz olmak zorunda mısın?" diye sinirle sordu.

"Huyum kurusun."

"Amin." Mert çerezleri tıktığı ağzından zar zor ara bulup konuştu bu mide kaldırıcı bir görüntü oluşturmuştu.

"Hoy hoy kovgo eto-ah" ağzı doluyken konuşamadığı için hem ne dediği anlaşılmıyor hem de ağzındakiler dışarı çıkıyordu. Eslem bu görüntüye dayanamamış olacak ki Mert'in ensesine bir tane geçirip Meyra'ya döndü.

"Sendeyiz kuzum." Meyra odağın tekrar kendine dönmesine sevinerek konuştu.

"Bugün üç yıl önceki geleneğimizi tekrar yapıyoruz."

"Saçmalayacak demiştim."

"Unut bunu!" Cihan anında itiraz verdiğinde şaşırmamıştım.

"İkiz olduğumuzu bir kere daha kanıtladın yürü be!" en son coşkulu bir şekilde Mert havaya girdiğinde tepkisiz kalan ben ve Eslem olmuştuk.

"Neyden bahsediyorsunuz?" soru bana aitti. Meyra hevesle anlatmaya başladı.

"Bizim toplanıp kafaları çektiğimiz belirli günler olur her zaman olmasa da böyle günler de bir oyun oynarız." kaşlarımı çattım.

"Oyun mu?"

"Kes Meyra olmayacak bu." Cihan Meyra'nın susmasını istediğinde itiraz ettim.

"Lütfen anlatır mısın?"

"Oyunumuzun adı iç ya da itiraf et. Cihan bira içmeyi sevmediği için böyle bir oyun çıkarmıştık. Bira şişesini çevirip kapak kısmı kime geldiyse o kişi ya içecek ya da bir itirafta bulunacak. Yalnız en az üç itiraf yapmak zorundasın." şaşkınlıkla Cihan'a baktım.

"Bira sevmiyor musun?" omuz silkti.

"Sidik torbamı doldurmaktan başka bir işe yaramıyor." tamam fazla idrara çıkartıyordu ama tadı hakkında laf söyletmezdim. Meyra'ya döndüm.

"İlk kim başlayacak?" Cihan bana üstten bir bakış attı.

"Ciddi misin? Tabi ki ciddisin ben yokum." deyip iyice oturduğu yere yerleşti ve tabi yerleşirken beni de iyice kendine çektiğinin farkında değildi yani sanırım.

"Oyun bozanlık yapma abi."

"Ben de yokum." Emir de itirazını sunduğunda el atmam gerektiğine karar verdim.

"Birkaç saatliğine cool adam ayaklarını bırakın beyler." Emir bana göz devirirken Cihan oralı olmadı. Ortada duran bira şişesini çevirdiğimde Cihan homurdandı şişe döndü döndü ve ilk olarak Mert'i buldu. Mert kurnazca sırıtarak Cihan'a baktı.

"Başlıyorum öyleyse e şey geçen bana verdiğin arabayı hurdaya çıkardım abi."

"Ne? Ne diyorsun oğlum sen?!" Mert oturduğu yerden zıplayarak kalktığında Cihan öne doğru eğilmiş elini sallıyordu. Dudaklarımı bükerek gelecek kahkahamı engelledim.

"Abi valla bilerek olmadı." derken ayakta sallanıyordu.

"Abini sikiyim yok bir de bilerek olsaydı aptal herif."

"Hey tamam Mert otur ve şişeyi çevir." eğer Mert Cihan ile ilgili böyle itiraflara devam ederse geceyi hastanede geçirmemiz olanaksızdı.

"Abim dövmezse otururum."

"Oturtcam ben seni bekle sen." Cihan geriye yaslanırken Mert korka korka yerine oturdu. Mert korka korka şişeyi çevirdiğinde bu kez hedef Emir'di. Emir bakışlarının odağı olduğunda Mert'e birazdan seni geberteceğim der gibi baktı. Emir bir itiraf bırakmak yerine biradan içti.

"Aaa olmaz ki!" Mert yalancı bir itiraz sunduğunda Emir bira şişesini çevirdi.

"Sana ne lan sikik!" bu adamın yediği küfürleri sayamıyordum artık. Şişe bu kez Eslem de durduğunda Mert haince güldü.

"Eee kankicim sendeyiz!" Eslem Mert'e göz devirdi. Eslem bana bakarak konuştu.

"Çok sevdiğim birinin kalbini isteyerek kırdım."

"Kim o?" meraklı Mert Eslem'e bakarken Eslem bakışlarını benden alıp Mert'e döndü.

"Az önce Emir cevabını sana verdi." bu kez odadaki herkesin yüzünde bir tebessüm belirdi. Eslem'in kimden bahsettiğini biliyordum, üzerinden atamadığımız hala bir kırgınlığımız vardı. Geçerdi kardeşler arasında böyle şeyler normalde değil mi? Mert bozulurken Eslem şişeyi çevirdi ve şişe bu kez Cihan'da durdu. Merakla ona bakarken birayı içip içmeyeceğine bakıyordum. Sinirle elimdeki bomontiyi alıp kafasına dikti. Vay canına itiraf etmek yerine sevmediği bir içeceği içmişti. Şişeyi elime geri bıraktığında yerdeki şişeyi çevirdi. Bu kez kimse buna itiraz edemedi. Şişe döndü dolaştı Meyra'da durdu. Herkes put kesilmiş Meyra'ya bakarken gözlerindeki hüzün dalgasına baktım, sanırım bulunacağı itiraf bazı dengeleri sarsacaktı.

"Beni asla sevmeyecek birini sevdim." gözlerinin hedefi yan oturmuş Emir'deydi. Emir ona bakmadı sadece elindeki şat bardağını içmekle ilgileniyor gibi davranıyordu. Oda da ki kimseden bir ses çıkmadığında Meyra şişeyi çevirmedi.

"Nalan tek sen kaldın seç itiraf mı içmek mi?" yapmam gereken şey elimdeki bomontiyi içmekti ama bu kez cesur olmayı seçtim.

"Sevdiğim birine yalan söyledim." Cihan'a bakmadım. Eğer bakarsam her şeyin deprem etkisiyle tuz buz olacağından emindim.

"Kime?" sorunun Mert'e ait olmasını beklerdiniz oysa ki soru Cihan'dan başkasına ait değildi. Güldüm yerdeki şişeyi çevirdim aynı Emir gibi cevapladım.

"Sana ne lan?" yüzüme bakışı yumuşarken ortamda kahkahalar hava da uçuştu .O akşam hepimiz olduğumuz kişiyi ardımızda bırakmış eğlencenin dibine vurmuştuk. Bir ara Cihan Mert'i kovalamıştı ve bu gülmekten yanak kaslarımı çürütmüştü adeta. Emir ve Meyra şöminenin dibinde diz dize, Mert merdivenlerin üzerinde Eslem ise koltuğun kenarında sızıp kaldığı anda Cihan ile ormana bakıyorduk. Huzurlu bir sessizlikle dolarken bakışları bendeydi.

"Oyun bitmedi."

"Ne?" kollarımı göğsümde birleştirip ona döndüğümde yüzünde gizli bir tebessüm yatıyordu.

"Şişe bana döndü ya içeceğim ya itiraf edeceğim." kalbim göğüs kafesimin ardında temposunu artırırken sordum.

"Hangisini seçiyorsun?" yaklaştı nefeslerimiz birbirinin önünü kesti.

"Ben hiç birini kaybetmekten korkmamıştım Nalan, ben seni kaybetmekten korkuyorum."

Devam edecek..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 17.12.2025 22:39 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...