29. Bölüm

28.Bölüm

Meri
ygnmeri

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum, lütfen eksik etmeyiniz..

Hayat, canımızı ortaya koyduğumuz bir kumar masasından ibaretti. Yani en azından benim için öyleydi. Belki de hayatım boyunca bir daha yapmayacağım bir hata yapmıştım, bana güvenen insanı hayal kırıklığına uğratmak. Güven kazanılması zor, kaybedilmesi kolay bir duygudur. Ben kaybetmiştim, kolay kazandığım bir duyguyu zor kaybetmiştim. Zihnim saatler öncesini önüme sunarken bunun neye sebep olduğunu gösteriyordu. Cihan elbiseyi alacağımızı söylediği andan itibaren her şeyi Selin'e yazmıştım. Parmaklarım o ana şahit olmamak ister gibi gerilirken yutkunamıyordum bile. Selin'e her şeyi yazarken asla aklımdan timin başındakileri göndereceği geçmiyordu. Ona ne pahasına olursa olsun engelleyeceğimi söylemiştim neden böyle bir şeye gerek duymuşlardı? Eğer o yeşil gözlü kız gelmeseydi Cihan gerçekleri öğrenmeden her şeye son verecektim. Neden planıma çomak sokulmuştu?

Peki şimdi bu ihanetimle rütbemin ne önemi kalmıştı?

Vicdan, insanı günden güne tüketen tehlikeli bir duyguydu.

"Ne diyorsun amına koyayım?!" Cihan karmakarışık bir halde karşımda bana elini uzatmış gri gözlü adama çıkıştı.

Barut Kayahan.

Tüm hikayeyi tek gecede mahveden adam.

Barut Kayahan ile göz göze geldiğimiz anda gri gözlerinde yanan cehennem ateşini gördüm. Bizi yakmak, yıkmak isteyen o ateşi. Yeni çıkmaya başlamış sakallı yüzünde bir tebessüm silsilesi geçtiğinde kurumuş kalın dudaklarını açtı. Konuşmasın istedim, tekrar konuşup her şeyi çıkmaza sürmesin istedim. Bu yüzden kendime komut verdiğimde kırık sesimi topladım.

"Be-" fakat benim sesimi kesen başka bir ses oldu. Kulak kepçeme sıfır çizen bir kurşunun ıslık sesi beni durdurmaya yetti. Silahıma davrandığım da Cihan üstüme atlayıp beni kenara çekmişti neyse ki refleksleri yerinde insanlardık, yani sanırım.

"İclal arabaya geç!" Barut yeşil gözlü kıza hitaben konuştuğunda kız şoka girmiş gibiydi. Barut'un ona seslenişiyle silkelenip kapıları açılan arabanın ön yolcu koltuğuna hızla girdi.

"Arabaya geçin hemen!" Barut şoför koltuğuna koşarak giderken ensemizde kurşunlar çarpışıyordu. Cihan aşinası olduğum bir küfür savurup yere attığı adamı aldığı gibi hemen önümüzdeki Mercedes'in bagajına attı. Beni kolumdan çekip arabanın arka koltuğuna yerleştirdiğinde Barut beklemeden ani bir manevrayla sokaktan çıktı. Kulağımda hala çalmakta olan bir ıslık mevcuttu. Bagajdaki adam kapağa tekmeler atarken Cihan sinirle tepeye vurdu ve bağırdı.

"Kes sesini orospu çocuğu!"

"İclal iyi misin?" karmaşanın arasında Barut'un sesini zar zor duyabilmiştim. Bakışlarım ön koltukta İclal'e kaydığında az evvel ki halinden eser yoktu.

"Önüne bak manyak herif." derken Barut'un yanağına dokunarak yola çevirmişti. Barut bu temasla gülümserken dikiz aynasından bakışları benimle buluştu. O bakışlarda başka bir şey daha yakaladım, güven. Güvenle bakıyordu.

"Beni nasıl buldun it herif?" bakışmamızı bölen Cihan oldu. Nihayet bagajdaki Azad Yıldırım sustuğunda -muhtemelen havasızlıktan bayılmanın eşiğindeydi- Cihan en başından beri soramadığı soruyu sormuştu.

"Hala mı anlamadın? Oysa seni zeki bir adam olarak tanımıştım." Barut alaylı bir soru sorduğunda nefesimin içimde kaybolduğunu hissettim.

"Beyler sanırım takip ediliyoruz!" İclal büyük bir coşkuyla olayın ortasına atladığında dikiz aynasından arkayı kontrol ettim, haklıydı eski model bir sedan tam arkamızda bize dokunmak üzereydi. Barut ayağının altındaki gaza yüklendiğinde hızla öne savrulduk ama toplanmamız da bir o kadar hızlı gelişmişti. Öne savrulmamızın etkisiyle Cihan ile gereğinden fazla yakın durmuştuk bunu fark ettiğinde benden uzaklaştı.

"Ulan Cihan bir boku da bensiz becer!" Barut bunu sahte bir asabiyetle söylediğinde Cihan iki koltuğun arasından kafasını uzattı.

"Sana ben mi gel dedim sikik!"

"Ama gelme de demedin kardeşim."

"Boş boş konuşma adamları atlattıktan sonra beni bırakıyorsun." Barut alaycılığı üzerinden attığında kafasını onaylamaz anlamda salladı.

"Öyle bir şey yok."

"İşime karışma! Sana sormadım emrettim."

"Benim emrimde çalıştığını unutmuş gibisin Toralı." Barut'un sesi bu anda emir veren bir komutan gibi çıkmıştı. Komutan olmak için oldukça genç görünüyordu, yaşı yirmilerin sonuna bile gelmediğini düşünüyordum.

"İyi, bu geceden itibaren çalışmıyorum."

"Cengiz babanın vasiyetine böyle mi sahip çıkacaksın, kaçarak mı it herif?!" Barut artık alaydan uzak bir sinirin kıyısındaydı.

"Seni ilgilendirmez."

"İlgilendirir ki buradayım, bundan sonra benim haberim olmadan sıçmaya bile gitmeyeceksin!" iki adamın argo konuşması ön koltukta oturan İclal'i etkilemez gibi öylece dışarıya bakıyordu. Bu kız kimdi? Selin tim de böyle birinin varlığından söz etmemişti.

"Hadi lan oradan!" Cihan kendini geri çektiğinde bakışları bende durdu, o bakışlar da bana bin bir türlü geçen kırgınlık cümleleri yakaladım. Ve pes edip bakışlarımı kaçıran ben oldum.

"Bunları konuşuruz ama önce şu iti halledelim."

"Konuşacak bir şey yok, köşeye döndüğümüz de beni indiriyorsun."

"Bu arabadan ancak ölün iner Toralı."

"Seve seve." atışmaları öfke boyutunu geçtiğinde İclal kıpırdanıp bir şeyler demeye hazırlanmış gibiydi Barut bunu fark ettiğinde onu durdurdu.

"Sen karışma savcının kızı, ayrıca beni dinlememenin hesabını soracağım."

"Kaç kere daha böyle seslenmemeni söyleyeceğim aptal herif."

"Düzgün konuş Keskin." aralarındaki şey her neydi bilmiyordum ama uzun zamandır böyle anlaştıkları belliydi.

"Beni buraya getiren sensin, sonuçlarını da sen katlanacaksın."

"Sana sadece arabada beklemeni söyledim." İclal siyah saçlarını omzunun arkasına atarken dudaklarından bir 'hah' nidası kaçtı.

"Mümkünmüş gibi."

"Bunu oyun mu sanıyorsun sen?!"

"Oyun oynayacağımızı sen söylemiştin oysa ki." Barut bir kelime daha edeceğinde buna tahammül edemeyeceğimi anladım.

"Yeter! Gideceğimiz yere kadar kimse tek kelime dahi etmiyor." ve bu çıkışım üzerine araba sessizliğe gömüldü. Kendimi geriye yaslayıp sıkıntılı bir nefes verirken bakışlarımı camdan dışarıya bakan Cihan'a çevirdim. Yan profilden seçebildiğim kırgınlıklarının parçaları midem de can bulan kelebeklerime battı. O kelebekler bugün tek ömürlük hayatına son verdi.

Kelebekler de intihar ederlermiş meğer, bunu öğrenmiş oldum.

O'na baktığımı biliyordu bilmesine rağmen başını çevirip yanı başında bir af bekleyen beni umursamıyordu. Af hak mıydı? Bunu hak edebilir miydim? Mercedes hızını azaltıp karanlık bir alanda durduğunda İclal emniyet kemerini çıkarttı ne komikti arabadaki tek emniyet kemeri takan oydu. Cihan arabanın durmasıyla kendini dışarı atarken ben kesilmeyi bekleyen bir kurban gibi ağır ağır adımladım. Mercedes'ten indiğimde karşımızdaki fabrikanın üzerinde yanıp sönen levhayla kaşlarımı çattım.

İntikamın Pençesi

Bir yerlerden Barlas'ın çıkıp ironisini tekrarladığını hissettim sanırım bu his dejavu oluyordu. Barut'un neden bizi buraya getirdiği ile ilgili binlerce teori aklımda dolaşırken Cihan bagajın arkasından Azad Yıldırım'ı çıkarıp sanki elinde bir çöp poşeti taşır gibi ensesinden tuttu.

"Yürü lan it!" adamı silkeleyerek öne ittiğinde yere kapaklandı. Eğer haysiyetsiz piçin teki olmasaydı onun bu haline acıyabilirdim. Barut göz devirip söylenirken mezbaha fabrikasına ilerledi. Karanlık alanda ayak seslerimiz, Azad Yıldırım'ın çırpınışları yankılanırken bu seslere İclal'in sesi de karıştı.

"Burada ne yapıyoruz?" etrafa bakışları temkinliydi. Barut fabrikanın kapısını iki yana açtığında yüzünde eğlenen bir gülümseme vardı.

"Biraz eskiyi yad edeceğiz." bunu İclal anlamamıştı ama ben anlamıştım. Cihan fabrikanın içine girdiğinde ensesinden tuttuğu adamı boş alana çuval fırlatır gibi fırlattı. Adam acı içinde haykırırken zemine bilmem kaçıncı kez vurduğu kafasını tuttu.

"Ne istiyorsunuz benden?!" üzerindeki takım elbisesinin şaftı kaymış bir haldeydi. Cihan boynunu öldürücü bir sakinlikle kıtlatırken Barut nereden bulduğunu anlamadığım iplerle adama yaklaştı.

"Ne isteyeceğiz lan senden puşt!" adamı sert bir şekilde tutup az ötesinde bulunan sandalyeye oturttu. Barlas'ın Sait'i oturttuğu sandalyeye. Barut adamı bağlayıp ağzını da bir koli bandıyla yapıştırdığın da ellerini neşeyle çırptı.

"Başlıyor muyuz?" Cihan hiç bir söz etmeden Barut'a baktı. Barut'u sakince izlerken, Barut bundan memnunmuş gibi sırıtıyordu sanırım kaçık bir herifti.

"Anlatmaya başla." Cihan, Azad Yıldırım'ı es geçip hedefini Barut'a doğrulturken İclal boş bulduğu bir kolinin üstüne oturdu.

"Önce bu piçi halledelim kardeşim. "

"Siktirtme kardeşini anlat!" Barut sırıtan ifadesini bozarken göz devirerek en arkada durmuş bana baktı. Bir şey hissetmeden öylece ona bakarken olacaklara ilk kez bu kadar hazırdım.
Bu yüzden kendi idamımı kendim verdim.

Bu yüzden en başından beri bizi bitiren ben oldum.

"Bana seni satmam için bir teklifte bulundular." sessizliğin çöktüğü fabrikada soğuk sesim duyuldu. Cihan konuşmamın etkisiyle sırt kasları gerildi şuan beni duymak istemediği açıktı ama artık istekler bir şey ifade etmiyordu.

"Eğer senin amacının ne olduğunu bulup engellersem mesleğime geri dönebilecektim." bu bahanemdi savunmam ise az sonra dökülecek kelimelerimdi.

"Kabul etmek için bir an bile tereddüt etmedim." kararlı sesim kolilerin üstüne oturmuş İclal'i şaşırttı sanırım kendisini bir ihanet hikayesinin ortasında bulmayı beklemiyordu.

"Bu gece amacına ulaşacağını biliyordum yine aynı şekilde tereddüt etmeden seni engelleyecektim." yalandı tereddüt etmiştim ama yine de Nalan Ata yapacağım dediği şeyi yapardı. Cihan bir adımda bana döndüğünde aramızda metreler vardı ama asıl mesafenin şu andan itibaren Cihan'ın öreceği duvarlar olduğunun bilincindeydim. Bir kuyunun dibini andıran gözlerindeki ifadesizlik beni sarstı, dakikalar öncesinde orada yatan kırgınlık parçaları sanki tuzla buz olmuştu. Konuştuğun da ise artık her şey için çok geç olduğunu biliyordum.

"Bir daha seni etrafımda görmeyeceğim." bir şey söylemek istedim, ben değil sen benim etrafımdasın demek istedim ama susmaktan öte gidemedim.

Bana sırtını döndüğünde şimdi bir duvarla mücadelece edeceğimi o vakit anladım.

&&

Fabrikanın et kokusu kan kokusuna karıştığı vakitte Azad Yıldırım'ın yardım dolu çırpınışları göz hapsimdeydi. Cihan bir an bile durmadan adama yumruklarını geçiriyor kan kusmasını sağlıyordu Barut ise öylece kenara çekilmiş gülerek bakıyordu. Bakışlarım dönüp dolaşıp duvarın dibinde yanıma oturan yeşil gözlü kıza geldi.

"Rütben ne?" bir kamçı darbesi gibi ortaya attığım soruyla kız duraksadı. Keyifli çıkan sesiyle ben de gülecektim, neredeyse.

"Hacette üniversitesi hukuk fakültesi emret komutanım!" alnını eline dayayıp asker selamı vermeye çalıştığında ruhsuz bir tebessüm mevcuttu. Sonra aklıma düşenlerle kaşlarımı çattım.

"Hukukçular ne zamandır silah kullanıyor?" önce bakışlarını çekti sonra Barut'a baktı.

"On beş yaşından beri."

"Asker kızı mısın?"

"Polis yeğeniyim." bu da olabilirdi. Aklıma bu defa da Barut'un arabada ona hitap şekli geldiğinde yeniden bir soru yönelttim.

"Savcının kızı mısın?" kimle muhatap olduğumu bilmek beni her zaman daha iyi hissettirmişti.

"Ankara emniyet müdürlüğünün başsavcısının kızıyım." bunu söylerken ağzının içinde homurdandığını gördüm sanırım baba-kız ilişkileri sallantılıydı. Başka soru sormadım bildiklerim bana yeterliydi fakat bu kez soru soran taraf değişti.
"Ondan uzaklaşacak mısın?" İclal'in bakışlarını takip edip hunharca Azad Yıldırım'ı döven Cihan'ı gördüğüm de bir cevabım yoktu. Kolay pes eden bir kadın olmamıştım hiçbir zaman şimdi de kolay kolay pes edeceğimi düşünmüyordum. En azından buradan gittiğimde ardımda kırık bir kalp bırakmak isteyeceğim son şeydi. Sessiz kaldığım esnada İclal konuşmaya devam etti.

"Seni affedeceğinden eminim, durumu tam bilmesem de seni affedeceğini gözlerinden gördüm."

"Onu tanımıyorsun." yavaşça başını sallarken tebessüm etti.

"Doğru ama gözleri çok iyi tanırım." yaşının üstünde bir bilgiçliğe sahip olması beni şaşırtsa da sevindirmişti. Gelecek İclal gibi güçlü kadınları bekliyordu ve eminim ki yine geleceği kurtaran bizim gibi güçlü kadınlar olacaktı.

Sonuçta yeryüzünde gördüğümüz her şey kadınların eseriydi.

Barut keyif aldığı köşesinden kalkıp üzerime doğru gelmeye başlarken Cihan adamı geri ittiğinde adam sandalyeyle birlikte yere düştü. Azad Yıldırım yattığı soğuk zeminde tir tir titrerken bir erkek çocuğu gibi ağlıyordu göz yaşları kanlarla birleşmiş olsa da yüz ifadesi ne halde olduğunu gösteriyordu. Cihan kanlı elleriyle öylece nefeslenirken Barut yere düşmüş adamı tek seferde kaldırdı ve Cihan'a döndü.

"Bu kadar yeter."

"Karışma lan!"

"Onu öldürmene izin veremem şimdi hınç mı aldın ne sikim yaptıysan yaptın gerisi adaletin işi." iki adam birbirinin gözüne zehir kusarken olaya el atma gereğinden bulundum.

"Onu suç üstü yakalamadık." konuşmam üzerine Barut bana bakarken Cihan Barut'a bakmaktan vazgeçmemişti.

"Doğru aklı mı kaldı sanki. Adamı bırakacağız." bu kez yanımdaki İclal konuştu.

"Adam hepimizin yüzünü gördü." Cihan öfkeyle nefes aldığında sert sesiyle konuştu.

"Onu öldüreceğim tek yol bu."

"Öyle bir şey olmayacak."

"Ne zamandır doğru işler yapar oldun Kayahan?" Cihan'ın imalı sesiyle Barut'un yüzüne bakarken onda iyiden iyiye artan bir sinire şahit oldum.

"Durum bu kez farklı, bilmediğin şeyler var."

"Bilmemeye devam edeyim o halde." Cihan belinden TP9 silahını çıkardığında tereddüt etmeden Azad Yıldırım'a doğrulttu. Barut Cihan'ın bileğini tutup indirmeye kalkışsa da Cihan da milim oynamadı.

"Bu piçin böylece kolay ölmesini mi istiyorsun? Ailen can çekişirken bu herif tek kurşunla yırtacak öyle mi?!" Barut psikolojik baskıya geçtiğinde Cihan sadece namlunun ucundaki Azad'a bakıyordu.

"Sen bu kadar basit intikamların adamı mısın?"

"Bıraksaydın nasıl intikam aldığımı görecektin." iğnenin ucu bana dokunduğunda kıpırdamadan durdum. Ortam birkaç saniyeliğine sessizleştiğinde Cihan silahını indirip beline soktu.

"Onu aldığımız yere bırak." Barut'a bir emir buyurduğunda arkasını döndü ve mezbaha fabrikasının çıkışına yöneldi.

"Aklından ne geçiyor Toralı?" Barut Cihan'ın arkasından bağırdığın da Cihan hiç bir cevap vermeden fabrikayı terk etti. Barut sıkıntıyla saçlarını karıştırıp bize döndü ışıkların yüzünü aydınlattığı alanda aslında gözlerinin gri değil yeşil ve grinin harmanlaştığı bir bütün olduğunu gördüm.

"Albay görevine geri döndü." birden beklemediği bir haberi ortaya attığında olduğum yerde dikleştim.

"Nasıl?"

"Söz sözdür sen görevini yaptın bizde bize düşeni."

"Beni nasıl buldun?" dudağının tek kenarı kıvrılırken omuz silkti.

"O sorular artık geri de kaldı teğmen, sana yeni bir teklifle geliyorum." yine nasıl bir belaya bulaşacağımı düşünerekten ayağa kalktım İclal da beni bekliyormuş gibi o da ayağa kalktı.
"Daha fazla muhbirlik işini sürdüremem."

"Hayır artık sana basit işler yakışmaz teklifim şu; Barut timine katılmanı istiyorum." yalan yoktu bu teklifin en başından beri bana yapılacağını biliyordum ama onlar bu teklife ne cevap vereceğimi bilmiyorlardı. Başka bir açıdan bakacak olursam bana yeni bir hayat sunulmuştu her şeyin daha başka olacağı bir hayat.

Benim hikayem en başından beri tozlu yaprakların arasında belliydi.

Ben Nalan Ata'ydım başka hikayem olamazdı.

"Benim yerim dağlar komutanım; dağ kırlangıcı şehirde yeterince kaldı." rütbesini bir şekilde öğrendiğim karşımda duran üsteğmen Barut Kayahan'a kendimden emin bir şekilde baktı. Sandalyedeki adamı çözüp omzuna alırken umursamazdı.

"Geç oldu nereye gideceksen biz bırakalım." nereye giderdim? Artık Cihan'ın evi benim için bir yer değildi orası artık benim için mayınlı bölgeydi.

"Albay'a bırakın."

Zaten gidebileceğim tek yer orasıydı.

&&

Albayın evine geldiğimde bana sıcak bir bardak dolusu çay vermiş biraz olsun buz tutmuş bedenimin gevşemesine yardımcı olmuştu. Aklımın sınırları Cihan'ın nereye gittiğini sorgulaya dursun Albaya tüm her şeyi bir çırpıda anlatmıştım şimdi ki intihamım onun suskunluğu olmuştu.

"Nasıl inandın onlara?" karşımdaki sandalyesinde oturmuş kendine doldurduğu çay bardağını yudumluyordu tuhaf bir şekilde ifadesi sakindi. Yalan yok bana o kızgın gözleriyle bakmasını beklerdim.

"İnanmadım sadece kaybedecek bir şeyim yoktu." sonradan kazandığım bir şeyi fark etmem geç olmuştu tabi.

"O adamla aranda işten fazlası vardı değil mi?" elimdeki cam bardak derime yapıştığında yutkunmam gecikti bu denli belli miydi? Aramızdaki geçen şeye adını veremiyorduk ama dışarıdan bu kadar belli olması beni bozguna uğratmıştı.

"Bunun bir önemi yok."

"Gözlerin neden öyle demiyor Kırlangıç?" ne denirdi buradaki kilit cevap ne olmalıydı? Sessizlik bana kapılarını açıp bu soruyu sonsuza dek saklar mıydı? Bir şey söyleyememeye devam ettiğinde konuştu.

"Barlas benden bu adamı araştırmamı istedi." bana ağzından bir bakla çıkardığında çayımı yarılamıştım.

"Nasıl yani?"

"Bir şeylerden şüpheleniyordu seni tehlikeye atacağından emindi bu yüzden Cihangir'i araştırmamı istedi."

"Araştırdın değil mi?"

"Haylaz oğlumun istediklerini ne zaman vermedim ki? Araştırdım fakat mesleği ile ilgili önüme sadece görünürde olanlar çıktı bir de acılı bir geçmiş." o geçmişi iliklerime kadar hissettiğimi hatırladım. Bir ailenin, bir köyün, bir geçmişin yanışını tekrardan hissettim.

"Barlas'a anlattın mı?"

"Hayır çünkü söyleyecek bir şey yoktu Cihangir Toralı kapalı bir kutuydu."

"O kutuyu bugün açtım fakat artık kutu bende değil." çayımın son yudumlarımı aldığımda ortamızdaki masaya bıraktım. Üzerimdeki şala sıkı sıkı sarılırken hala elbise ve topuklular ile oluşum başka bir konuydu. Buraya gelirken yanımda eşya yoktu ve Albayda da kadın kıyafetleri olacağını sanmıyordum.

"Benimle gel." Albay sandalyeden kalktığında ona bakmakla yetindim.

"Nereye?"

"Soru yok." bıkkınca sandalyeden kalkıp onu takip ederken evin koridorlarında topuk sesim yankı uyandırdı. Koca evde yalnız başına nasıl kalabiliyordu? Bu ev de ben kendi benliğimi yitirirdim. Albay kapısı kilitli bir kapının önünde durup anahtarı çıkarırken beni amansız bir heyecan sarmıştı. Başı önde eğik odanın kilitli kapısını açtığında tozlanmış bir kitap sayfasını açmış gibi hissetmiştim. Odadan gelen tozla karışmış bir koku vardı ama adını veremiyordum. Albay odanın ışıklarını yakıp parke zeminde ilerlediğinde heyecanla arkasından odaya girdim bizi karşılayan ilk şey beyaz bir pike örtülmüş tek kişilik yatak oldu. Yatağın hemen üstünde perdesi sonuna kadar çekilmiş bir cam, camın karşısında bir makyaj masasına ait olduğunu düşündüğüm ayna.

Bir kadına ait odadaydık.

Albay yatağın solunda kalmış krem rengi gardıroba ilerlerken ondaki telaşlı adımları fark ettim, bu oda sevdiği kadına aitti. Albay dolabı açıp öylece kaldı sanki buraya gelmek hataydı.

"Albay?"

"O'na zarar gelmesin diye bıraktım." yutkundum. Ne denirdi? Ne teselli verilirdi? Bunun tesellisi olur muydu? Bir pijama takımı çekip aldığında beyaz pike örtülmüş yatağın üzerine bıraktı.

"Albay bunu yapma." sertçe dolabın kapaklarını örttüğünde kan çanağına karışmış siyah gözlerini dikti bana.

"Yıllardır bir işe durmadan duruyorlar."

"Yanılıyorsun onlar asıl burada durarak bir işe yarıyorlar." yenilmişlikle yatağın üzerine oturduğunda bakışları odanın her yerindeydi.

"O'nu bırakmamam için yalvardı, biz iki düşman köyün çocuklarıydık aşık olamazdık ama olduk." Albayın hayat hikayesini ilk dinleyişim değildi fakat o kadını ilk dinlemem olacaktı.

" Asker olmaya karar verdiğim de onu daha kolay kaçırabileceğimi sanıyordum."

"Ne oldu?"

"Çok geç oldu, her şey için. Onu İstanbul'a getirdiğim de bu evdeydik bu oda da kaldı, bu oda da nefes aldı." gözleri anılarında tekrar kaybolurken elleri bana verdiği pijamanın üst kısmındaydı. Uzun kollu kırmızı şekilsiz tişörtü alıp göğsüne bastırırken benim burada olduğumu çoktan unutmuştu.

"Bizi bulduklarında evlenmek üzereydik engel olmaya çalıştım tabi o zamanlar toydum ve güçlü bir adam sayılmazdım. Fakat o yani Akşın çok güçlü bir kadındı babasını karşısına aldı ve gitmedi, götüremediler Akşın'ımı."

Akşın.

Ara sıra Albayın bir kadın fotoğrafına baktığını hatırladım, beyaz tenli masmavi gözleri sahip bir kadındı. Sanırım bir isim ancak bu denli bir insana yakışırdı.

"Ben korktum, ne kadar gitmiş olsalar da Akşın'a zarar gelmesinden korktum bu yüzden onu kaçırdığım yere bir gece yarısı geri bıraktım. Bana bir veda cümlesi kuramadı çünkü onu uykusunda benden ayırdım." nasıl terk ettiğini söylememişti duyduğum bu kelimeler şimdi beni yaralamaya yetmişti. O an Akşın'ı düşündüm uyandığında ne yaptığını ailesinin yüzüne nasıl baktığını düşündüm. Albaya kızsam bir şeyler değişmeyecekti şimdi kim bilir Akşın nasıl bir hayat sürüyordu belki de mutludur ve Albaya bunun için teşekkür bile edebilirdi.

Cihan'dan vazgeçmememi istiyordu.

Onu bir şekilde terk etmememi istiyordu.

"Sait piçinin işini bitirdiğim de dağlara geri döneceğim." sözlerim üzerine tozlu sayfalara karışmış oda da Albayın telefon zil sesi duyuldu. Albay sakinlikle telefonu çıkarıp ekrana baktığında kaşlarını çattı sanırım beklemediği biriydi. Elindeki kıyafetleri elime tutuşturup odanın çıkışına ilerlerken çağrıyı yanıtladı.

"Emredin komutanım!" Albay göreve hazır bir er edasıyla konuştuğunda üslerden birinin aradığını anladım bu saatte ne olmuş olabilirdi? Albay odadan çıktığı için ahizeden yankılanan sesi net anlayamıyordum. Dayanamayıp kıyafetleri yatağın üzerine bıraktığım da odadan çıktım ve çıkmamla Albayın salona girişine şahit oldum.

Bir şeyler dönüyordu, yine.

Salona girdiğim anda ayaklarıma prangalar sarılıp beni olduğum konumda durdu. Ekran da yanıp sönen son dakika yazısı geleceğimize önümüze çıkardı.

"Eski bordo berdeli B.Y. bugün akşam saatlerinde Ankara Kara kuvvetleri karargahında görev alan Teğmen Cihat Aksoy'u kaçırdı."

Ekrandaki spiker konuşmaya devam etse de bundan ötesini duyamamıştım. Ekranda Cihat'ın ve Barlas'ın resimleri duruyordu. Sonra ekranda bir video dönmeye başladığında Barlas'ın kameraya arkası dönük bir şekilde aksayarak yürüdüğünü gördüm. Albay hareketsizce ekrana bakarken birazdan bombanın bana patlayacağından emindim. Cihat bir apartman kapısından koşarak çıktığında üstüne eşofmanlar vardı muhtemelen yürüyüşe ya da koşuya gidiyordu. Barlas siyah park halindeki bir aracın ardında durduğunda Cihat artık onun tam önünde durmuş yola bakıyordu. Barlas sakin hareketlerle aracın arkasından çıkıp Cihat'a yaklaştı ve beline taktığı silahını çevik bir hareketle çıkarıp Cihat'ın ensesine geçirdi. Cihat Barlas'ın kucağına düştüğünde belinden tutup sürüklemeye başladı ve video burada sona erdi. Spiker kadına geri döndüğümüzde Albay televizyonu kapatıp arkasında öylece kalmış bana döndü.

"Sana güvenmek istediğimi söyledim."

"Böyle bir şey yapmasını beklemiyordum."

"Ne bekliyordun? Adama gidip çiçek vermesini mi?!" haklıydı ama en azından beni bekleyeceğini düşünmüştüm.

"Onu bulurum, hep buldum."

"Bulacaksın ama onunla da yetinmeyeceksin."

"Anlamadım?"

"Sadece Sait piçini değil bu şehirde dönen tüm pislikleri temizleyeceksin." şok olarak ona baktığımda kararlı gözleri keskindi.
"Bunu yapan zaten bir tim var."

"Umurumda değil gerekirse kendi timini kuracaksın, senin cezanı böyle kesiyorum, dağlar uzun bir süre daha seni bekleyebilir." salondan çıkıp gittiğinde beni belirsizlikle baş başa bıraktı.

Albayın cezasının bana ne getireceği meçhuldü.

Devam edecek..

 

 

 

 

 

Bölüm : 11.01.2026 13:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...