39. Bölüm

36. Bölüm

Meri
ygnmeri

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum..

"Ne çeviriyorsunuz lan siz?"

Barlas, Helin'in manasız çıkışına anlam bulmaya çalışarak bakarken sormuştu bu soruyu. Karşındaki kadının kendisine bir anlığına yürüdüğünün gayet farkındaydı. Helin kahverengi dalgalı saçlarını arkaya savurup giydiği ince topuklularla parke zeminde Barlas'a doğru yürüdü. Barlas çıkan topuk tıkırtısına kaş çatarken Helin yüzüne kocaman işveli bir gülüş yerleştirip Barlas'ın tam hizasında durdu. Ojeli ve uzun tırnaklı elini Barlas'a uzatıp gülümsemesini silmeden konuştu.

"Ben Helin." Barlas, önüne uzatılmış ele kaş çatarak bakmaya devam ederken baş sallayıp konuştu.

"Yani?"

"Helin Kaya." Helin elini indirmeden üstelemeye devam etti. Barlas dik dik bakarken elini asla tutmadı.

"Beni ilgilendiren kısmı diyorum? " Helin göz devirip konuştu.

"Beni koruyacak olan asker sen değil misin?" bir taş yuvarlanıp evin çatısına düştüğünde irkildim. Sahiden Barlas'ın yüzüne bunu demiş miydi? Barlas'ın yüzü iyiden iyiye sinire kaçarken olaya el atmam gerektiğimin farkındaydım. Helin ve Barlas'ın arasına bir anda girip Helin'i diğer tarafa iterken elini indirmiş bana şaşkınca bakıyordu.

"Helin, kes sesini ve otur."

"Ne oluyor ya?"

"Git otur."

"Bana emir veremezsin!" diye ciyakladığında omzundan tutup tam tur arkasına döndürüp koltuğa itekledim.

"Vermekle kalmam uygulatırım." koltuğa şaşkınca düştüğünde Barlas beni durdurdu.

"Bırak kızı."

"Ne?"

"Bir şey yapmadı, abartma."

"Ama-"

"Nalan, bırak dedim." bir anda bu kadar düşünceli olması beni şaşırtmamıştı aslında, Barlas kadınların itip kakılmasına her zaman karşı dururdu. Şuan benim yaptığım da yanlıştı pekala ama Barlas'a askerlik zamanlarını hatırlatıp üzmesini istememiştim sadece. Helin'i bıraktığımda Barlas'a bakışı artık daha da pırıltı doluydu, harika! Salondan ayrılıp kapıda unuttuğumuz Barut'a bakmaya ilerlediğim de ortada Barut'a ait bir rüzgar kıpırtısı bile yoktu. Bir hoşçakal veya gerekçeler belirtmeden gitmiş miydi sahiden? Ardına kadar açık bırakılmış kapıyı örttüğümde beni bekleyen bir Barlas ile karşı karşıyaydım.

"Kim bu kadın?"

"Neden geldin?" koridorun ortasında birbirimize soru bombardımanı fırlatıyorduk resmen. Bileğinden tutup bahçe kapısından girdiğimiz de Helin'in bizi duyamayacağı bir mesafedeydik. Bahçedeki çardağa oturduğumuz da her şeyi anlatmam gereken anın bu olduğundan emindim.

"Neler oluyor?" Barlas'ın aklı sesi gibi karmaşıktı.

"Bazı şeyler oldu, hayat beni bilmediğim bir noktaya sürükledi." bankın üstündeki elimi tuttuğunda şefkati ta en içimde bulmuştum.

"Ne oldu Nalan?"

"Albay, şehit oldu." ağzımdan dökülen kelimeler bana ait miydi bilmiyordum. Yüreğim haftalar sonra bu gerçekliği nasıl dökmüştü onu da bilmiyordum. Barlas karşımda buz keserken yüzü ifadesizdi fakat o çok sevdiğim gözlerinden geçen tek şey, acıydı.

"Anlamadım? Tașșak mı geçiyorsun lan ?" fısıltıyla söylediği sözler onu yutkunduramadı.

"Gittiğin günün gecesi, saldırıya uğradık." ellerini aniden çektiğinde evsiz kalmış bir insandım o an için. Gözlerine bir duygu daha eklendi, hayal kırıklığı.

"Bir saniye saldırıya uğradınız ve ertesi gün seni aradığımda hiçbir şey yokmuş gibi davrandın öyle mi?!" ses tonu artık yüksek ve hırçındı. Bakışlarım evin içine kayarken Helin'in duyup gelmemesini umdum.

"Nasıl söylerdim? Hayatın tehlikedeydi ve Albay'ı kaybetmişken seni de kaybetmeyi göze alamazdım."

"Lan babam bildiğim adamın canına kıymışlar sen hala beni mi düşünüyorsun?!"

"Kardeşimi de kaybedemezdim."

"Sikerim senin kardeşini! Lan sen bana nasıl haber vermezsin?!" kendine küfür etmiş olmasını ayrı bir yana koyarken hırsla çardaktan kalktı.

"Barlas sinirlenmem bir işe yaramaz."

"Nerede lan o yedi ecdadını sikeceğim yavşağı?!"

"Barlas sakin ol."

"LAN NEREDE NEREDE?!!!"

"ÖLDÜ LAN ÖLDÜ, OLDU MU ÖLDÜ!" onun haykırışına bir haykırışla karşılık verdiğimde gözlerinde cayır cayır yanan bir ateş vardı, sanki önüne kim çıkarsa çıksın hiç düşünmeden o ateşte yakmaya hazır gibiydi.

"Lan sen şaka mısın? Lan ne demek öldü?"

"Bak Barlas işler çok karıştı şuan ne halde olduğumu bilemezsin."

"Bak Nalan eğer sana şuan sövmüyorsam hala sevgimdendir ama bil ki saygımı tükettin." hırçın sözleri içimdeki dağı çıtırdattığında öylece çardakta kalakalmıştım.

"Ne?"

"Sana kalmış bir saygım yok artık! Arkamdan iş çeviren birine saygı beslemem kendi saygıma ihanet olur."

"Barlas şuan ne dediğinin farkında değilsin fazla gerginsin." yüzüne alaycı bir tebessüm yerleştirirken bana bakışı bambaşkaydı.

"Buna da mı sen karar vereceksin?"

"Öyle bir şey-"

"Yapıyorsun. Hakkımdaki her sike sen karar veriyorsun ama artık durmanın vakti geldi Nalan Ata." dediği gibi bana saygısını kaybetmiş gibiydi.

"Otur şuraya adam gibi konuşalım."

"Sen benim komutanım değilsin." şaşırarak baktım.

"Ne diyorsun Barlas?"

"Beni o emirler yağdırdığın askerlerinden zannediyorsun ama sana kötü bir haberim var ben gaziyim." derken demir bacağını tutmuş öfkeyle sıkıyordu. O an yapmamasını oturup dinlemesini söylemek istedim fakat artık benim söylemek istediklerimin bir değeri kalmamıştı. Bu yüzden onun kendi harabesini es geçip hiçbir yorum yapmadan kendi gerçekliğimi anlattım.

"İçerideki kadın, üvey kardeşim. Albay ölmeden önce babamı bulmuş, bir şekilde kendisiyle uzaktan tanıştım hayallerimdeki bir baba profili değildi. Kendisi İstanbul'un aranan bir numara zanlısı şimdiki görevim onu yakalayıp içeriye atmak bu yolda da bize içerideki kadın yardımcı olacak." tek nefeste konuştuğumda Barlas öylece kalmış bana bakıyordu.

"Baban mı? Kardeşin mi?"

"Bu arada Albay'ın yerine atanan oldu, kendisi amcam olur. Dediğine göre buraya atanmasını Albay sağlamış."

"Bir saniye başa al."

"Benim gerçekliğim bu karmaşıklık Barlas. Bu karmaşıklıkta emirler yağdıran bir despotum ama sen benim kardeşimsin ve tek ailemsin. Bana saygın bitmiş olabilir pekala sevginde bitebilir ama sen benim için hala o yurt odasındaki Barlas'sın." çardaktan hışımla kalktığımda bir adım attım fakat ona dönüp bakmadan ilerleyişim ümidini kesmişti. Şuan ona trip atmaya hakkım yoktu ama benim kızgınlığım asla beni dinlemeyişine, hakkımdaki düşüncelerindeydi. Israrla çalan telefonumu küfür ederek açarken bahçenin ortasında durdum.

Albay Semih Kaya Arıyor...

Bu adam niye arıyordu ki şimdi? Yeğenini bu kadar çabuk merak etmiş olamazdı değil mi? İstemeyerek aramayı yanıtladım.

"Efendim?"

"Yardımın gerek!" sesi telaşlı değildi ama nefes nefese kalmıştı.

"Ne oluyor?"

"Ferdi peşimde, beni alana kadar durmayacak."

"Ne?!"

"Aptal bir plandı beni alacağını hiç düşünmedik." aptal kafam! Sinirle alnıma vururken bu ayrıntıyı kaçırmış olmama inanamadım.

"Sakin ol adresini yolla hemen geliyorum!"

"Sakın tek gelmek gibi bir hata yapma."

"Adresi yolla dedim." aceleyle aramayı kapatıp başka bir tuşa basarken Barlas yanımdaydı.

"Ne oluyor?"

"Boka batıyoruz." hızlıca yana kaydırıp aramaya başlarken evin içerisine girdim. Çağrım üçüncü çalışta yanıt buldu.

"Güzelim?"

"Cihan beni alman gerek."

"Beş dakikaya oradayım." telefonu kapatıp cebime atarken Helin ve Barlas merakla bana bakıyordu.

"Ne olduğunu söyleyecek misin?" bakışım bir anlığına Helin'e kaysa de kendimi topladım, amcasının babası tarafından kovalandığını bilmesine gerek yoktu.

"Acil işim çıktı, onunla kalabilecek misin?" Barlas'a bunu söylerken aslında Helin ile asla yalnız kalmalarını istemediğimin farkındaydım.

"Sorun yok işine bak sen."

"Zaten Gökalp'ler gelecek merak etme."

"Düşünme beni." ne kadar kavga da etsek o an da birbirimize hasret ve kırgınlıkla sarıldık. Helin'in kıskanç bakışlarının hedefi olduğumun farkındaydım ama bu düşüneceğim en son şey bile değildi. Evin kapısı çalındığında Barlas ile ayrılıp hızla kapıya koştum.

Kurtarmamız gereken bir Albay vardı, bu sefer aynı senaryonun gerçekleşmesine izin veremezdim.

&&

Cihan'ın beni alması hızlı sürmüştü ve açıkçası ilk kez bu kadar şansımın yanımda olduğunu hissediyorum.

"Acil olan nedir?" Cihan trafikteki bakışlarıyla bana soru yönelttiğinde aynı anda Semih Kaya'dan konum bildirimi gelmişti. Telefonu Cihan'ın görebileceği bir yere yerleştirdiğimde baktı.

"Semih Kaya'nın başı dertte buraya gitmemiz gerek."

"Ferdi Kaya mı?"

"Aynen öyle. Ferdi Kaya'dan önce onu bulmalıyız." Cihan sıkıntıyla soludu.

"Korumamız gereken kişi sayısı artıyor." dediğinde evdeki gerçeği de hatırlamış oldum.

"Bu arada Barlas döndü." aniden bana döndüğünde öne sendeledik.

"Anlamadım?"

"Dediğine göre yerleri ifşa olmuş şey kuzenin yüzünden." artık Eslem'den başkası gibi bahsediyor oluşum garipti. Bana kilometrelerce uzaktaki biriymiş gibi geliyordu.

"Eslem mii? Orayı nereden buldu ki?"

"Sence?"

"Ahmak Barut. Ortalık karıştırmayı seviyor pezevenk." göz devirdim artık küfürleri noktaydı benim için.

"Her neyse önceliğimiz değişmedi, Helin ve Barlas şuan için güvendeler." Cihan gülecek gibi oldu.

"Umarım Barlas için de güvende diyebiliriz." kaşlarımı çatıp somurttum.

"Abartma!"

"O kadının nasıl bir şey olduğunu gördük inkar edemezsin." inkar ettiğim yoktu pekala yine de Barlas onu alt etmesini iyi bilirdi. Gerçi son kibar davranışından sonra Helin'in vazgeçeceğinden şüphem vardı. Yol boyunca başka konu geçmedi ikimiz de Semih Kaya'yı bulup kurtarma derdine girmiştik. Semih, tek gelmemi söylemişti fakat bu dikkat çekerdi ki zaten Cihan ile halledemeyeceğimiz bir şey olacağını sanmıyordum. Araba taşlı bir yola saptığında açık camdan yükselen silah sesleri bizi kendimize getirdi. Belimdeki silahımı çıkarıp mermilerini kontrol ederken Cihan'ın bakışları bendeydi.

"Yine yalnızız değil mi?"

"Hallederiz."

"Asla birilerine haber verme tamam mı?! Asla!" göz devirdim.

"Bu kadar korkuyorsan arabada kal." bana kötümser bakışlarını atmaya devam ederken konumun sonundaydık artık, Semih Kaya yakınlarımızdaydı. Cihan aracı bir ağacın altına sakladığında silah sesleri de devam ediyordu. Cihan ile birlikte arabadan uzaklaştığımız da Semih'e geldiğimize dair mesajı ilettim aramam riskli olabilirdi.

"Nerede tam olarak?"

"Bilmiyorum ama bu herifler biliyor gibi." derken boş araziye doğru koşan iki adamı gösterdim. Cihan adamları kamufle olarak takibe düştüğünde tam ardında ilerliyordum. Hem onu koruyor hem de Semih Kaya'yı arıyordum. Adamlar araziden çıkıp başka bir yola saptıklarında sessizliğin en içindeydik.

"Tuzağa yürüyoruz ya hayırlısı."

"Şuan tek planımız bu." dediğim de Cihan'ın arkasından çıkan adamı son anda fark edebilmiştim. Dikkat çekmemek için botumun içine sakladığım çakıyı tek seferde çekip çıkardım. Cihan'ın arkasına dönmesine izin vermeden yaklaşan adamın şah damarına bir a bile düşünmeden çakıyı geçirip tek hamle de çekip çıkardım. Adam üzerime çullandığında yana attırıp kurtuldum. Üstüm tamamen kan içinde kalmıştı, kanı severdim ama benim üzerimde değilken.

"Kızım ne yapıyorsun?!"

"Doğru yerdeyiz." sorusuna tabi ki cevap vermedim ne yaptığım gayet açıktı. Eğilip şah damarın içinde tutunan çakımı çekip aldım. Adam gözlerimin içine bakarak can verirken bunun bana haz verdiğinin gayet farkındaydım.

"Camgöz sana naif kalıyor artık." diye beni alaya aldığında ona bir cevap vermedim. Diğer botumun içine sakladığım çakıyı aldığımda ona uzattım.

"Bunlardan kaç tane var?"

"Kaç tane olmasını isterdin?"

"Seri katil olmaya değil, asker kurtarmaya geldik camgöz." omuz silktim.

"Bir Türk askeri için gerekirse seri katil de olurum." diğer adamı da çalıların arasında saklanmış bulduğumda yakasından tutup çalıların arkasından çıkardım. Cihan, elimdeki adamı alıp ağaca çarptığında adam acıyla inledi.

"Nerede lan?!"

"Bırak lan beni!"

"Siktirme lan ecdadını nerede lan diğer köpekler?!" adam çırpınmaya başladığını çakının kesmeyen tarafını boğazına dayadım.

"3 saniye içinde acı çekerek öleceksin, tek soru tek cevap neredeler?" sesimin sakinliği onu yutkundurduğunda döküldü.

"İki yüz kilometre ilerideler."

"Bakalım doğru mu söylüyorsun, yürü lan it!" adamı ağaçtan çekip öne ittirdiğinde yolculuğumuz tam o anda başlamıştı. Yol boyu Cihan adamı iteklemiş, dövmüş ve bolca da sövmüştü. Silah sesleri hiç susmadı, bu da canımı daha da sıkmıştı. Artık telefonum çekmiyordu ve açıkçası Semih Kaya aradıysa da onu büyük bir hüsran bekliyor olacaktı.

Gecenin karanlığı bize eşlik ettiğinde yolumuzu aydınlatan ayın şaşalı ışığıydı. Cihan adamı itekliyor bende arkasından etrafı kolaçan ederek geliyordum. Arkamı dönüp bir kontrol daha yaptığımda adım sesleri durakladı. Çabucak Cihan'a döndüğümde karşıya öfke soluyarak bakıyordu. Kaşlarımı çatarak baktığı yere baktığımda neredeyse elli tane takım elbiseli adam bize silah doğrultmuş şekilde bakıyordu.

Sıçmış mıydık?

Sıvıyorduk bile.

Ağzımızı açmamıza izin vermeden tetiğe bastıklarında hedefleri biz değil Cihan'ın yol boyu itekleyerek getirdiği adamdı. Adam önümüzde delik deşik olurken kanından bizden nasiplenmiştik. Cihan elimden tuttuğu gibi ağaçların arasına karıştığında bir ses yükseldi.

"Dağılın! Ölüsünü istiyorum onların!" Cihan hızını daha da arttığında silahımı elimde tutup çakıyı belime sokuşturdum. Rüzgarın etkisiyle savurulan saçlarım görüşümü kesse de Cihan bana iyi bir rehber oluyordu. Bir ağacın arkasına yaslanıp soluklandığımız da etrafta koşuşan takım elbiseli adamlar görüyordum.

"Ne yapacağız?" sesim kesik kesik çıkmıştı.

"Vazgeçene kadar kaçacağız."

"O zamana kadar albayı kaldırırlar."

"Başka şansımız yok, kaldırılan olmak istemiyorsak tabi." haklıydı bu kadar fazla adamla mücadele etmemiz artık bir aksiyon filmi konusu olurdu.

"Devam etmeliyiz." onu onayladığım da bileğimden tutup koşmaya devam etti. Ne kadar koştuk bilmiyordum ama bu ormanın her yanı aynıydı sanki. Nereye gidersek gidelim aynı şeyleri görüyor, aynı sesleri işitiyorduk. Tekrar dinlenmek için bir ağacın yanında durduğumuz da artık ses de yoktu takım elbiseli adamlar da. Derin bir nefes almak adına başımı gökyüzüne çevirdiğimde o an kurtuluşumuzu gördüm.

"Cihan!"

"Sadece bir saniye daha!" sitemle konuştuğumda güldüm.

"Buldum."

"Ne?"

"İşte!" elimle ağacın tepesine kurulmuş kulübeyi işaret ettiğimde ilk önce umursamadan baktı daha sonra ne gördüğüne emin olduğunda şaşkındı.

"Vay anasını kamufle diye buna derim!" kulübe dalların ortasına kurulmuştu açıkça bu kulübe bildiğimiz ağaç evdi. Fakat bu evi uzaktan fark etmeniz imkansızdı yeşil ve dal formu kendini iyi kamufle etmişti. Ağacın gövdesine tutunup kendimi yukarı çektiğimde koşuşan bir çift ayak sesi duydum.

"Çabuk ol!" Cihan uyardığında çoktan ağaca tırmanmış ağaç evin verandasına girmiştim. Cihan benden daha atik davranıp iki adımda gelivermişti. Adım sesleri ağacın altında durduğunda Cihan'ı yakasından tuttuğum gibi kulübenin içine kendimle beraber soktum. Karanlık ve küçük alanda tek ses, birbirimize değen nefeslerimizdi. Ayın, kulübeye yaydığı ışıkta onun terli ve kan bulanmış yüzünü inceledim. Hala bir elim yakasındaydı ve bedenlerimiz resmen birbirimizin içindeydi. Cihan bir elini arkamdaki kapıya yasladığında dışarıya dair artık hiçbir şey duymuyordum, tek duyduğum yüzüme nüfuz eden nefesiydi.

"Nalan.." fısıltı ve şehvetin tohumun ekildiği sesiyle konuştuğunda yutkundum.

"Ben-"

"İstiyorum." tek kelime. Tek kelime gözlerindeki yangını harlamaya yetmişti. Tutmadım, önünü sonunu düşünmeden isteklerimizi birleştirdim.

+18 ( Okumak istemeyenler bu kısmı geçebilir, olay akışını etkilemeyecektir.)

Dudaklarımı kor gibi yanan dudaklarına bastırdığımda yakasındaki elimi çekip ensesine tutundum. Şehvetin tohumlarını dudaklarıma aktarırken hiçbir şeyi düşünmüyordum. Duvardaki elini çekip bacaklarıma geçirdiğinde hala öpüşüyorduk. Dilinin dilime çarpışı onu hırlattığında artık bacaklarım beline sarılıydı. Ellerini kotumun üzerinde dolaştırıp kazağımın bitişine geldiğinde irkildim. Bu hareketim onu gülümsettiğinde kazağımın içinden kanlı ve buz tutmuş elini alev alev yanan bedenimde dolaştırdı. Bel oyuntumu şehvetle okşayıp sütyenimin hizasına geldiğinde göz gözeydik. Bu bakış benden izin beklediğini gösteriyordu. Bacaklarımı belinde daha da sıkışıtırıp kendime çektiğimde beklemedi. Sütyenimin altından göğüs ucumun irkilmiş tepelerine dokundu. İhtirasla ağzına inlediğimde bu onu biledi, artık iki avcu da göğüslerimi okşuyor beni çileden çıkarıyordu.

Dudaklarımızı nefes nefese ayırdığımız da gözlerindeki parıltılardan kendimi görüyordum. Beni kalçamdan kavrayıp tamamen kucakladığında sırtım kapıdan ayrılmıştı. Yönüm başka bir yere çevrildiğinde tamamen tutanağım oydu. Sırtım bir çarşafa değdiğinde nerede olduğumun bir önemi yoktu, sadece olacaklar önemliydi. Beni sırt üstü bırakıp ayrık bacaklarımın arasına yerleştiğinde kazağımı tek seferde çıkardı. Yukarı çıkmış sütyenimi de zorlamadan çıkardığında karşısında sadece kotlaydım. Utanç ağır ağır vücuduma ulaşırken Cihan hiç de beklemek istemiyor gibiydi. Öyle ki, o an için vücudumuzun her yerine bulaşan kanlar da önemli değildi.

Bu kez dudaklarım yerine boynuma gömüldüğünde bacaklarımı tekrar beline dolayıp onu kendime sabitledim. Başım geriye giderken her dudaklarının dokunuşuyla zevkle ense kökündeki saçlarını çekiştirdim. Göğüs ayrımıma ıslak bir öpücük kondurduğunda silik bir tebessümüm vardı. Dilini göğüs çevremde dolaştırdığında artık tepelerimin dikleştiğini hissediyordum. Sol göğsümün tepesini dudaklarına hapsettiğinde kısık sesli bir ah döküldü dudaklarımdan. Cihan boşta kalan eliyle sağ göğsümü avuçlayıp okşadı. Diliyle tepeciğime darbeler atarken belim kavisleniyor bana zevkten ahlar bırakıyordu. Ensesinden elimi kaldırıp tişörtünün uçlarını getirdiğimde beni anlayıp bir saniyeliğine üzerimden çekildi. Tişörtünü üzerinden çıkartıp bilinmezliğe fırlattığım da durup bana baktı, koyunun en canlı cam mavisi gözlerime.

"Çok güzelsin." arzunun karıştığı sesinden çıkan kelimeler tüm vücudumu kızarttı. Ne garipti ki beni çıplak görüyor oluşu değil, iltifat edişi utandırıyordu. Kotumun fermuarını çözüp hafif belimi kaldırdığımda kotu bacaklarımdan çekip çıkardı. Tamamen siyah dantelli bir iç çamaşırla karşısında savunmasızdım.

"Nalan'ım, emin misin?" bana tekrar izin isteyen bakışlarıyla baktığında tek yaptığım yerimde doğrulup dudaklarına kapanmak oldu. Artık öpüşü şefkatli değil, şehvetli ve sertti. Dudaklarımı ısırarak öperken onu azdırdığımı iyice anlamıştım. Başımı çarşafa geri koyduğunda boynumdan kasıklarıma kadar her noktama öpücükler kondurdu. Kasıklarımda başlayan kilotun iplerini tuttuğunda gözleri gözlerimdeydi. Kuyuları beni içine çekerken bacaklarımı kırıp dikleştirdim. Kilotu çekip çıkardığında gözleri en özel yerimde, arzuyla bakıyordu. Parmağıyla tepe noktasına dokunduğunda kendimi bir uçurumun kenarından düşüyormuş gibi hissettim.

Rüzgar arkamda, özgürlük tam önümdeydi.

Parmakları işini bilircesine tam özelimi okşarken gözlerim odağından şaşmış zevkten arkaya kaymıştı.

"Çok sıcaksın, sıcacıksın." ona cevap veremiyordum sahi onu duyuyor muydum meçhuldüm. Kasıklarımı öpüp dudaklarını en tepeye değdirdiğinde şimdi buz gibi bir şelalenin tam ortasındaydım. Dudakları, vajinamın dudaklarını öperken fark etmeden saçına tutunmuş onu oraya gömüyordum. Zevk acı veriyordu ama ben acıya aşıktım. Dudakları zevk suyumu kana kana içerken tek yaptığım inlemek, zevkin doruklarına konmaktı. Dili vajinamın her noktasını ezbere bildiğinde vaktin geldiğini biliyordum. Cihan doğrulup pantolonunu çıkardığında siyah baksırın içinde şişmiş aletiyle karşımdaydı.

Bunun dönüşü yoktu.

Gözlerime tekrardan baktığında ona nasıl baktığımı bilmediğim için çabucak baksırı çıkardı. Açıkçası bu kadar büyük bir şey beklemediğim aşikardı.

"Yanımda prezervatif yok." bunu suçlu bir çocuk gibi söylemişti.

"Bu.. bu çok büyük."

"Korkma, canını yakmayacağım." uysal bir kedi gibi başımı salladığımda tekrar üzerimdeydi. Önce beni alıştırmak için okşadı, sevdi, rahatlattı. Bacaklarımı okşayıp kırarken baş parmağı da vajinamın ağzındaydı. Tamamen üzerime paralel bir şekilde uzandığında aletini vajinamın girişinde hissetmiştim. İrkilip endişeyle ona bakarken şefkatle yüzüme dokundu.

"İstemediğin hiçbir şey olmak zorunda değil."

"Hayır, devam et." ellerini başımın iki yanına koyduğunda işte o an gerçekleşiyordu. Aletini vajinamdan soktuğunda inanılmaz bir irkilişin içindeydim. Önce mideme bir kramp sonra acının ta kendisi ulaştı. Hem acı çekiyor hem de bu acıyı istiyordum. Önüne çıkan engelde durduğunda bakışlarında başka bir şey mevcuttu.

"Çok darsın, ah."

Bu sözlerinin eşiğinde engeli yakıp geçtiğinde artık tamamen acıdan kurtulmuştum. Öyle ki zevkin etrafına dolandığımda kırdığım dizlerini beline bağlayıp kaşık pozisyonu aldım. İçimde gel git yaparken altımızdaki şey her ne ise gıcırtısını arttırmış yetmezcesine kulübeyi de sallamıştı. Cihan'ın omuzlarına kendimden bir izler bırakırken uzun tırnaklarımla sırtını çizmiş tırnaklarımı geçirmiştim. Saçımı usulca okşuyor, kulağıma defalarca çok güzel olduğumu söylüyordu.

Zirveye ulaştığımızda artık ikimiz de de güç kalmamıştı. İçimden çıkarken bana bıraktığı spermlerin farkındaydım bunu yarın düşünmeye karar verdim.

+18 (bitti.)

Kendini yanıma bıraktığında terli ve nefes nefeseydi. Altımdaki çarşafı çekip aldığında onu üzerimize örtmek için kullandı. Beni omuzlarımdan tutup çıplak göğsüne çektiğinde beline sarıldım. Sanırım ilk kez bir adama bu anlamda yaklaşmakta rahattım. Omzuna dökülen saçlarımı okşayıp başımdan öptü.

"İyi uykular, güzelim."

"İyi uykular Cihan."

Gözlerimi kapatırken neye kapattığımı bilememiştim. Gerçekliğe mi yoksa rüyaya mı? Uyanışım tamamen bir fiyaskoydu, terden yapış yapıştım ve koala gibi bir bedene sarılmıştım. Çıplak bir bedene. Güneşin yüzümü yaladığı bir anda hoşnut olmayan bir şekilde gözlerimi kırpıştırarak açtım. Güneşin yüzüme gelmesinden nefret ederdim. Gözlerimi açtığım anda karşılaştığım ilk manzara sakallı bir çene olmuştu. O çenenin altında bulunan boyunda gördüğüm morluklar ve diş izleri ise başka bir manzara olmuştu. Utançla bakışlarımı kaçırıp sakallı çenenin yüzüne baktığımda, Cihan'ı huzurlu bir uykunun içinde yakaladım. Uzun kirpikleri yüzüne gölge oluştururken bile seksiydi. Kaslı koluyla bedenimi öyle bir sarmalamıştı ki resmen küçücük kalmıştım. Geri çekilmeye çalıştığımda kolunu daha sıkılaştırmıştı, aniden kasığıma saplanan bir acıyla inlediğimde kıpırdandım.

"Rahat dursana." Cihan gözleriyle kapalı bir şekilde sitemle konuştuğunda kaşlarımı çattım.

"Gitmemiz gerek."

"Hayır gerekmiyor." tekrar kaçmaya çalıştığımda bu kez sinirle gözlerini açtı.

"Sadece beş dakika daha bu anı yaşamak istiyorum." gözlerime bakışında ihtiyacı görebiliyordum.

"Albay tehlikede fazla oyalandık." hiçbir şey olmamış gibi davranmam da oscarlık performanstı gerçekten.

"Oyalandık mı?" sesi kırgındı.

"Yani şey-" konuşmama izin vermeden kolunu benden çekip yattığı yerden dikleşti. Bunu hakkettiğimi bildiğimden pazısına dokunarak kendimi kaldırdığımda her şey birden gerçekleşti. İçinde bulunduğumuz kulübenin kapısı ardına kadar açılıp içeriye avcı kıyafeti giymiş biri girdiğinde savunmasızdık. Adam gözlerinin önüne kadar indirdiği kapüşonunu geriye attığında asıl sürprizin o an olduğunu gördüm.

Albay Semih Kaya, tam karşımızda Cihan'a doğrulttuğu av tüfeğiyle bize bakıyordu, öfkeyle.

"Vay amına koyayım, bizde kurtulmayı bekleyelim."

"Komutanım?!" silahın ucunu Cihan'a sallayarak konuştu.

"Evlenene kadar bu herifle görüşmeyeceksin."

"Anlamadım?!"

"Ya evlenirsiniz ya görüşmezsiniz. Başka ihsan istemem." tüfeğini indirip kulübenin dışına doğru ilerlerken konuştu. "Beş dakika içinde dışarıda olun, hemen!"

Cihan ile birbirimize baktığımız da yüzümüzde tek bir soru ifadesi vardı, evlilik derken?

Devam edecek..

 

Bölüm : 03.05.2026 18:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...