30. Bölüm

29.Bölüm

Meri
ygnmeri

Yorum ve oylarınızı lütfen eksik etmeyiniz..

Barlas'tan

İhanet sırtımın tam ortasından hançerini geçirdiğinde yirmilerin sonlarına adım adım yürüyen bir adamdım. Aldığım her darbe de ayağa kalkmasını bilmiş hedefimden hiç şaşmamıştım. İstanbul benim için kabusun devam ettiği şehirdi daha fazlası olamazdı bir şeylere anlam yüklemeyi uzun zaman önce bırakmıştım. Kasvetli havaya gözleri kısık kaşları çatık bakarken Gökalp'in etrafı kolaçan ederek bana doğru yürüdüğünü gördüm. Nalan'dan öğrendiklerimden sonra durup ah yakmadım direkt tüm her şeyi çıplaklığıyla öğrenmeyi seçtim bu konu da eski timimden yardım alabileceğim tek kişiyi Gökalp'i seçtim.

"Bu işi batırırsak biteriz komutanım." elindeki küçük kağıda sarılmış flaş bellek ile bana uzatırken tedirginliğini alnında biriken ter damlalarıyla belli etti.

"Benim hangi işi batırdığımı gördün?" kağıdı avucuma bastırırken onun yanında bakmayacağımı biliyordum. Gökalp bir şey diyecek olsa da vazgeçti. Onun konuşmamasını fırsat bilip işime koyuldum.

"Ne sen beni gördün ne de ben seni, hadi eyvallah." arkamı dönüp gidecekken Gökalp tabi ki çenesine mani olamadı.

"Komutanım yanlış bir şey yapmayacaksınız değil mi?" dudağımın kenarı alayla kıvrılırken kağıdı kot pantolonumun cebine attım.

"Ne zaman doğru bir şey yaptığımı gördüm?" korkuyla bana bakarken onunla gereğinden fazla muhatap olduğumu düşünerek ilerledim. Gökalp rütbeli bir asker olsa da askeriye için çalışan hackerdi. Bir kütüphane bulup içeriye girdiğim de vücudum alev alev o görüntüleri izlemek için tutuşuyordu. Kütüphanenin içerisinde öğrenciler bırakılmış masa üstü bilgisayarlardan birine geçtiğimde tuhaf bakışların maruzu olmuştum, umurumda değildi. Flaşı takıp görüntüyü öneme sererken sırtıma vurulan hançer darbeleri artık daha güçlüydü. Cihat Aksoy elinde taşımakta olduğu bombayı o gün Nalan ile içinde olduğumuz arabanın altına yerleştirmiş ve daha sonra hiçbir şey olmamış gibi oradan uzaklaşmıştı. Gökalp'in verdiği kağıda baktığım da bir adresin yazılı olduğunu gördüm.

Ankara.

Ata'mın memleketine suç için gidiyordum.

&&

Yaklaşık beş saat sonra Ankara'ya geldiğim de cebimdeki son paralarla araba kiralayabilmem bir mucizeydi sanırım Tanrı ilk defa benimleydi. Dinine bağlı bir adam değildim ağzımdan dua yerine küfür çıkardı dünyadan intikamını böyle aldığını sanan bir kaypağın tekiydim. Kendime nefretim ezeldendi ve böyle de gideceğinden emindim. Hava akşam saatlerini belli etmek ister gibi kararırken apartmanı karşıma alacak şekilde siyah bir jeepin arkasında durdum. Gözlerim etrafı tarıyor her an birinin bu şüpheli hareketlerimi anlamasını bekliyordum aslında bakarsanız pek de şüpheli göründüğüm söylenemezdi sanki birazdan jeepin kapısını açıp binecekmişim gibi duruyordu.

Tetik bir halde beklerken karşımdaki apartmanın kapısı açılıp bir erkek bedeninin koşarak çıktığını gördüm. Üzerinde eşofmanlarla koşarak bahçe kapısını açan kişi Cihat Aksoy'dan başkası değildi. Cihat kaldırımın ortasında durmuş yola bakarken arabanın diğer tarafından dolaşıp görünmemeye çalıştım. Bu fırsatı kaçırmamayı umarak arabanın arkasından sakin hareketlerle çıkıp ona yaklaştım ve belime taktığım silahımı tek seferde çıkarıp kabzasını ensesine geçirdim. Küçük bir iniltiyle kucağıma yığıldığında silahı çıkardığım yere geri sokup belinden tutarak yerde sürükledim.

Kimsenin görmesi artık umurumda olmazdı.

İhanetin vücut bulmuş hali artık esirimdi.

Ankara'nın keskin soğuğu içimden geçtiğinde park ettiğim aracın yanına gelip şerefsizi bagaja tıktım. Nefessizlikten ölmesi işime gelirdi pekala öleceğini de sanmıyordum bu domuza bir sik olmazdı. Şoför koltuğuna geçtiğimde Gökalp'in attığı deponun adresine sürdüm, Ankara'yı bilirdim ama sevmezdim.

Hoş ben hiçbir şey sevmezdim.

Yol boyu şerefsizin sesi çıkmamıştı sanırım sıkı vurmuş olmalıydım yoksa şimdiye uyanmış bagajı tekmelemiş olurdu. Deponun önüne geldiğim de yine aracı saklayarak baygın haldeki Cihat'ı sürükledim. Eminim sürüklerken birkaç yerine darbe almıştı bu daha hiç bir şeydi. Deponun kapısını açıp içeriye girdiğimde ardımdan kilitledim birinin gelip işime burnunu sokmasını istemiyordum. Köşeden bulduğum eski bir sandalyeye onu oturturken İstanbul'dan getirdiğim halatla onu sandalyeye bağladım. Etrafta kısa bir gezintiye çıktığımda boş bir kova buldum daha sonra deponun içerisindeki lavabodan buzlu ve pis suyu kovaya doldurup şerefsizin yanına geri döndüm.

Artık çarklar dönecek hesaplar kesilecekti.

Kovadaki suyun bir kısmını başından aşağı döktüğümde Cihat sandalyesinde öne sallanarak uyandı.

"Noluyor lan!" etrafına ıslak ve şaşkın gözlerle bakarken odağının olmadığının farkındaydım.

"Günaydın prenses." salak herif önce anlam veremedi sonra beni tanıdığında kelimeler boğazına dizildi.

"B-barlas?" güldüm.

"Görüşmeyeli kekeme mi oldun?" gözleri kendi haline kaydığında bağlı olduğunun bilincine yeni uyanmıştı.

"Barlas ne oluyor kardeşim?" uysal bir insan gibi konuşmaya çalışırken oldukça şerefsiz görünüyordu.

Bir itten kardeş lafını duymak bende kusturma isteği uyandırıyordu.

"Sen söyleyeceksin ne olduğunu."

"Niye bağladın beni? Ayrıca beni sen mi bayılttın?" korku gözlerinin en derinindeydi, yetmezdi korkuyu iliklerine kadar hissedecekti.

"İşlerimi başkasına yaptırtmam bilirsin."

"Barlas ne oluyor?" kendime kaptığım bir sandalyeye ters bir şekilde karşısına oturdum.

"Seninle biraz geçmişi yad edelim diyorum ha ne dersin kardeşim?" yutkundu. Son yutkunuşları, son kez burnundan nefesini içine çekişiydi.

"Konuşalım da neden beni bağladın?" alaycılığımı korudum.
"Bilmem yeni fanteziler deniyorum sanırım." yavaş yavaş onu burada tutma sebebimi anlıyor gibiydi fakat açık vermemeye çalıştığı daha anlaşılırdı.

"Sen birini boşuna bağlamazsın." en iyi düşmanda seni tanıyan düşmandır.

"Ne boklar yediğinin gayet farkındasın." ciddileşmem üzerine konuyu değiştirmeye çalıştı.

"Nasıl buldun beni?!" oysa çok iyi kaçmıştın değil mi?

"Bulamayacağım bir şey yoktur, özellikle bana ihanet edeni daha iyi bulurum."

"İhanet mi? Ne demek istiyorsun?" güzel, hiç kalkmadığı salağa yatmaya devam ediyordu.

"Sait ile ne amaçladınız?"

"Sait?"

"Bak sana soruları tek seferde soracağım sende tek seferde cevaplayacaksın, ha yok ben susma hakkımı kullanacağım diyorsan her sustuğunda bir tırnağından vazgeçmiş olacaksın." arka cebime soktuğum kerpetene çıkarıp sandalyeden kalktığımda gözleri korkudan açılmıştı.

Korku, haz noktamdı.

"Barlas ben ne olduğunu anlamıyorum bana mı zarar vereceksin?"

"Niye sen bana veriyorsan da ben sana veremiyor muyum? Alındım şu an." elimi sahte bir kırgınlıkla göğsüme koyarken ne diyeceğini seçmekte zorlandı.
"Sana zarar verm-"

"Kes lan sikik yalanlarını! Bu andan itibaren soruları sadece ben soracağım!" arkasına geçtiğimde işaret parmağını çektim.

"Şimdi; Sait ile ne çeviriyorsun?!" korkuyla hızlanan nefesiyle cevapladı.

"Neyden bahsettiğini bilmiyorum." cıkladım.

"Yanlış cevap." ve tırnağını derisinden koparıp tek seferde çektim. Acı dolu bir haykırış depoyu kaplarken elime onun ihanet dolu kanı bulaştı.

"B-barlas ne yapıyorsun amına koyayım!" acı dolu haykırışları kulağımı sikerken diğer parmağını çektim.

"Sana ne vaat etti?"

"Hiçbir şey amına koyayım, hiçbir şey!"

"Dıtt yanlış!" ve bir tırnak daha. Bu kez acı dolu haykırışına göz yaşları karıştı. Tırnağının senden koparılmasının acısını iyi bilirdim bu acı hiçbir şeye benzemezdi. Sanki biri içinizi oyup deliyor gibi hissederdiniz. Bir askeri konuşturmak tabi ki bir sivili konuşturmaktan daha zor olacaktı.

"Unutma sana on sorum var; on birinci sorum da artık nefes almayacaksın."
"Sorunu da seni de sikeyim!" güzel artık saf iyi çocuk ayaklarına yatmıyordu.

"Bu işte başka kimler var?!"

"Anan var." hırsla tükürerek söylediği kelimeler beni daha da kamçıladı. Beklemeden aniden tırnağını çektiğim de boğazındaki damarlarının hırpalanması an meselesiydi.

"Sait itinin başı kim?"

"Barlas yeter!"

"Yanlış cevap." deyip bir tırnağını daha ondan aldım. Eli kan gölü olurken altı acıya daha dayanabilir miydi emin değildim.
"Bundan sonraki planı ne?"

".. " sessiz kaldığında bir tırnağını daha çekip aldım. Bu iş ilk seferde haz verse de artık bende bir his uyandırmamaya başlamıştı.

"Ne zamandır birlikte çalışıyorsunuz?"

"Barlas ben askerim pes etmeyeceğimi biliyorsun değil mi?" güldüm. Cebimden muştamı çıkarıp sol elime takarken ayağa kalktım ve tam karşısına geçtim. Nefes almasına izin vermeden muştayı yüzüne geçirirken başı yan düştü ağzından oluk oluk fışkıran kan beni tatmin etmediğinde devrilmiş yüzüne muştayı vurmayı devam ettim. Elime muştanın izi işlerken yüzünün yarısı parçalanmış durumdaydı. Durup nefeslendiğimde ağzındaki kan gölünü yere tükürdü ve tükürdüğü gölden döktüğüm dişlerini görüp güldüm.

İşte hazzın doruklarındaydım.

Kanlı muştayı cebime sokup tekrar kerpetenime ilerlerken zar zor konuşmasına şahit oldum.
"D-dur öldüreceksin!"

"Zaten öldüreceğim." kerpeteni alıp tırnağını çekerken ona verdiğim acılar her gün sızlayan yarım bacağımın yanında bir hiçti. Beni sakat bırakan herkesi bu uğurda bitirmeye ant içmiştim.

"B-arlas tamam tamam anl-latacağım n-ne istersen." nefes bulduğunu sandığı anda direnişi bırakmıştı. Ne kadar asker olsa da onun ruhundaki naifliği iyi tanırdım fiziksel şiddete pek gelemezdi.

"Ülkeyi senin gibi piçlere emanet ediyorlar ya, ben asıl buna yanıyorum."

"Ne öğrenmek istiyorsun?"

"Sorularımın hepsini cevaplayacaksın eğer yalanını yakalarsam bu kez durmam." gece bitip yeni bir günün doğumuna geçtiğimiz vakte kadar ona dinlenmesi için zaman vermiş daha sonrasında tekrar karşısında dikildiğimde tüm olanları bülbül gibi şakımıştı. Her şeyin son bulduğunu sandığı anda en başından içimi kemiren o soruyu sordum.

"Neden?"

"Ne?"

"Neden it oğlu it neden?" elimdeki kerpetene ona doğru sallarken korkunun etkisiyle döküldü.

"Çünkü o timi yönetmek benim hakkımdı! Her şey de olduğu gibi bunda da en iyi sen seçildin, neden? Kimsesiz gariban olduğun için mi, sana acıdıkları için mi?! Senin sefil halinle benden iyi olman canımı sıkıyordu! Her şeyi gördüğünü, bildiğini sanıyordun fakat en yakınında duran düşmanını, beni, göremedin.!" uzun soluklu konuşmasına son verdiğinde gözlerim kahvenin en koyu tonuna sahip oldu. Karanlığı göz bebeklerimde hissetmesini istedim, bana şimdi korkarak bakan bu itin o karanlıkta kaybolmasını istedim.

"Senin gibi korkak bir herif nasıl olacak da bir tim yönetecek? İki dişin altı tırnağın gitti diye yolumda bir köpek olmadığın kalmadı." sustu ama bu laflar onun için üç öğün iyi gelirdi. Kerpeteni zemine bırakıp belime yerleştirdiğim silahı çıkarıp emniyetini açtım. Hiç tereddütsüz silahın namlusunu ona doğrulttuğumda son itirazlarını etti.

"Dur, sana her şeyi anlattım."

"Bu hayatta neyi affetmeyeceğimi biliyorsun Cihat Aksoy." gözlerinden yaşama tutunma çabasının yaşları aktı.
"Peki Nalan'ı da mı öldüreceksin?" kaşlarım çattım.

"Ne diyorsun lan, onun adını ağzına alma!"

"Senin arkandan çevirdiklerini biliyor musun? Tekrar askeri görevine döndüğünü biliyor musun?" ihanet hissi tamamen içimi kapladığında ona inanmadım. Bir ihanetçiye inanılmazdı. Ama içimdeki bu kuşku, kandırılmışlık hissi neden bu denli yakmıştı?

Yoksa zaten bunu hissediyor oluşumdan mıydı?

"Sana gram inanmam sikik herif." şuan ki hedefim gerçek bir ihanetçiyi yok etmekti.

"Benim için kendimi yakacaksın? Artık asker değilsin." omuz silktim.

"Senin için olduğunu nereden çıkardın göt? Bunu ölü bir adam için yapacağım, bombayı koyduğun arabada ölen Barlas Yılmaz için." sözlerim bir hakimin kalemi kırışının son sözleri oldu. Arkamdaki kapıdan sesler duyduğum da benim için idam sehpasının ittirilme anıydı.

Parmağım tetiğe dokundu, silah patladı.

Nalan'dan

Hırslarına yenilen insanlar hata yaparlardı, aynı Barlas gibi. Şimdi her zamanki dostluğumu gösterip onu yaptığı hatadan çevirecektim bunu kendim için değil onun için yapacaktım. Tahminlerime güvenen bir insan olarak ilk işim Alfa timinden Gökalp'ı aramıştım.

Gökalp Saydum.

Siber güvenlik uzmanı aynı zamanda işinde iyi bir hackerdı. Ve bu yönünü en çok kullanan Barlas olurdu. Ash'ta oturmuş Gökalp'i bekliyordum ondan aldığım bilgilerle direkt Ankara'ya gitmeliydim ve bunu tek başıma yapmam zor olacaktı. Tek umudum Meyra ya da Mert'in beni kabullenip Ankara'ya götürmesiydi. Önümdeki Türk kahvesinden yudumlarken bir elin koluma dokunmasıyla kahvemi masaya geri koydum. Bakışlarım elin sahibine döndüğünde göz devirmeden duramadım, gel şimdi bununla uğraş.

"Ne istiyorsun?"

"Seninle daha farklı tanışabilirdik biliyorsun değil mi?" Yavuz kaşları çatık karşımda dikilmiş bir şeyler geveliyordu.
"Şuan seninle uğraşamam."

"Nerede o?" bana daha değişik bir soru yönelttiğinde ona bu kez kaşları çatık bakan bendim.

"Ne geveliyorsun?"

"Arkadaşın nerede?" ses tonu bir tık yükseldiğinde sinirim de yükselişe geçmek üzereydi.

"Seni ne ilgilendirir?"

"Abimi kaçırdı o puşt, bana yerini söyle!" kaşlarım çatmaya son verdiğinde taşlar rayına dizildi.

"Abin mi?"

"O piçin yerini söyle!" papağan gibi tekrara düştüğünde oturduğum tabureden kalkıp karşısına dikildim.

"Cihat senin abin mi?!" algı yetimi kaybetmiş gibiydim. Bu kadar tesadüfler silsilesi hayatımı sarması olanaksızdı. Her şey rayına oturmuş bir planı andırıyordu.

"Beklemiyordun değil mi? O'na olacak en ufak zarar da karşınızda beni bulursunuz asker." güldüm.

"Abinin ne boklar yediğini biliyor musun?" bir an duraksadı sonra devam etti.

"O bir asker ne yaptığını biliyordur."

"Yanlış; o yoldan çıkan bir asker. Sana bir tavsiye abini arama ben sana onu ellerimle getireceğim."

"Sana neden güveniyim?" şüpheli gözleri üzerimde dolanırken kapıdan Gökalp'in girdiğini gördüm.
"Kimseye güvenme Aksoy, eğer yanlış bir işe kalkışırsan seni bulan ilk kişi ben olurum bunu da unutma." yanından omzuna vurup geçirirken mekanda beni arayan Gökalp'a ilerledim. Yavuz'un Cihat'ın kardeşi olması hiç iyi olmamıştı bu beklemediğim bir bağlantıydı.

Aklıma bir not daha kazıdım; bundan sonra tanıdığım her insanın soyadına dikkat edecektim.

Gökalp'i kolundan tutup mekanın dışına sürüklerken Gökalp düşen gözlüğünü telaşla takıp bana bir şeyler söylemeye çalıştı. Yüzü baby face bir adamdı özellikle taktığı numaralı gözlükleriyle onu daha da zararsız bir insan gösteriyordu. Mekanın arkasına geçtiğimizde onu serbest kılıp etrafa son kez bir bakış attım en son isteyeceğim şey o ahmağın bizi takip edip bir şeyler öğrenmeseydi.
"Teğmenim!"

"Barlas nerede?" Gökalp titreyen elleriyle gözlüklerini düzeltip şaşkınca baktı.

"Bunu size sormamız gerekmez miydi?"

"Geç bunları Gökalp bana Barlas'ın yerini söyle."

"Teğmenim, komutanımın yerini nereden bilebilirim ki?!" ah Barlas insanları manüpule etmekte üstüne yoktu. Beynimin kıvrımlarında Albayın sesi yankılandığında aklım bir ampulünü yakıp önüme fırsatını sundu.

"Bundan sonra komutanın benim."

"Ne?"

"Uzun hikaye detayları Albaydan öğrenirsin şimdi sana komutanın olarak emrediyorum; Barlas nerede?" Gökalp gözlüklerinin ardından ne yapacağını bilmez bir şekilde bana bakarken nihayet kilitli cümlelerini söyledi.

"Ankara'da."

"Hadi canım! Benimle dalga geçmemeni öneririm sorumu tekrarlamayacağım asker!" sesim dozunu aştığında Gökalp hazır ola geçip cebinden küçük bir kağıt parçası çıkarıp titreyen elleriyle bana uzattı. Kağıdı sert bir tavırla alıp açtığımda Ankara'nın bir ilçesinin yazılı olduğu kağıdı okuyup cebime sakladım.

"Komutanım, gerçekten timi siz mi yöneteceksiniz?" Gökalp'ın çekinerek sorduğu soru benim için de bir muammaydı.

"Albay'a git o sana anlatacaktır."

"Emredersiniz komutanım!" deyip hazır ol da asker selamı verip karşımdan çıktı. Gökalp'in gidişinin ardından mekana geri dönmek üzereydim ki yolum yine hiç istemediğim biri tarafından kesildi.

"Nasılsın teğmenim?" Barut Kayahan tüm sırıtışıyla karşımda dikilmiş elleri arkada bana bakıyordu.

"Gerçekten ilgileniyor musunuz yoksa öylesine mi üsteğmenim?" sorum üzerine gülümsemesi genişledi.

"Beni yakaladınız. Her neyse bugün dönüyorum bundan sonra iş Cihangir'de tabi uzaktan da olsa elim bu işin üzerinde olacak."

"Ne mutlu size!" alayla söylemem üzerine gitmek üzereydim ki beni yine durdurdu.

"Bana kızgınsın değil mi?" resmiyeti bir kenara bırakmıştı.

"Olacakla öleceğe çare bulunmaz demişler, üsteğmenim."
"Yine de ilk senden duymasını dilerdin bunu telafi edeceğim." bir süre sessiz kalıp arkasında duran aracına baktığımda içinde onu bekleyen İclal'i gördüm, o an aklıma yeni bir şey daha geldi.

"Şimdi edin."

"Anlamadım?"

"Ankara'ya dönüyorsunuz değil mi?" Barut anlamayarak cevap verdi.

"Evet de-"

"Güzel benim de Ankara'da bir işim vardı geçerken beni de bırakırsınız değil mi üsteğmenim?" sıkıntıyla oflarken bunu yapmakta kararsız kalmış gibiydi başını arabasına çevirdiğinde omzuna vurup sinsi bir gülümse ile yanından geçtim. Arkamdan bir şeyler mıdırdadığını bilsem de arabasının kapısını açıp kendimi arka yolcu koltuğuna bıraktım. İclal arabaya binmemle şaşkınca bana döndü.

"Yine neler dönüyor?"

"Size eşlik ediyorum." sözlerim üzerine Barut da arabaya binmiş ve kontağı çalıştırmıştı.

"Başa bela olmayı iyi biliyorsun değil mi?" Barut dikiz aynasından bana karşı sorduğu soruya omuz silktim.

"İyi bilmediğim bir şey yok."

&&

Beş saatlik ölümcül yoldan sonra kendimi Gökalp'in verdiği adresin önünde bulmuştum. Ankara'da hava yeni yeni ayarken bu izbe yerde olan tek şey eskimiş bir depoydu. Barut arabadan indiğinde İclal'e beklemesini söylemişti. Şimdi yan yana durmuş karşımızdaki depoya anlamayarak bakıyorduk.
"O'nu buldun değil mi?" Barut eli belinde kaşları çatık bir halde deponun kapısına bakarken gitmesi gerektiğini düşündüm.

"Teşekkürler üsteğmenim bundan sonrasını hallederim." onun sorusuna cevap vermemiş olsam da bunun üzerine gitmedi.

"Telafimi yaptım."

"Biliyorum."

"Hayır henüz bilmiyorsun, bu arada timime katılmak istersen Selin'i araman yeterli." hala bu ısrar da bulunmasına göz devirirken elimi uzattım.

"Hoşça kalın üsteğmenim." uzattığım elimi sıkıp arabasına ilerledi. Nihayet keskin bir manevrayla bir süreliğine de olsa hayatımdan ayrılmışlardı. Şimdi beni daha büyük bir sorun bekliyordu; Barlas Yılmaz operasyonu.

Eğer hala o deponun içindeyse olabilecek her şeye karşı hazırlıklı olmalıydık. Etrafa saçılmış organlar, kan gölü.. Hayalimin sınırlarını bunun için daha fazla kirletmemek için deponun demir kapı kolunu tutup ittirdiğimde açılmadı. Kilitliydi. Sinirle soluyup bir şeyinde beni uğraştırmamasını istedim. Saçıma taktığım tel tokalardan birini çıkarıp kapının deliğine takarken içimden de sövmekle meşguldüm. Umarım bu kapıyı boş yere açmaya çalışmıyorumdur. Birkaç dakika sonunda uğraşım sonucu kapıdan tik sesi duyuldu ve açıldı. Dizlerimin üstüne çöktüğüm betondan kalkıp elime belime attığım da silahımın emniyetini açtım. Dostuma silah doğrultacağım aklıma gelmezdi. Deponun kapısını ittirdiğim de bir gıcırtı oluşup depoda yankılandı ve aynı yankıya başka bir ses eşlik etti.

Silah sesi.

İçten içe bu sesin kimden geldiğini bilsem de hızlı davranarak deponun içinde ilerledim. Gün ışığının içeriye vurduğu depo da arkası dönük elinde doğrulttuğu silahıyla duran o kalıplı adamı gördüm. Üstünde beyaz bir atlet ve altında dağılmış siyah pantolonu vardı. Sessizliğin bizi himayesine aldığında kurumuş dudaklarımı oynattım.

"Barlas." sesim düzdü. Barlas sesimi duyunca bir rüyanın pençesinden uyanmış gibi doğrulttuğu elini indirip öylece kalmaya devam etti. Yavaşça arkasından yaklaşırken silahımı belime geri takıp beni bekleyen vahşete yürüdüm. Artık yan yana durduğumuz anda karşımda sandalye de kafası geriye düşmüş bir şekilde oturan Cihat'ı buldum. Suratının bir kısmı dağılmıştı ve sandalyesinin altı kurumuş kanlardan mevcuttu. Alnın ortasında duran kurşun izi bizi büyük felaketlerin beklediğinin habercisiydi.

"Öldü." hırıltılı sesinden çıkan tek kelime buydu; ölüm. Ne yapacağımı bilemez biçare halde kalmıştım, Barlas tüm ülke tarafından aranıyordu ve artık kayıtlara geçmeliydi ki o azılı bir katildi. Sakin bir nefesi içime çektiğimde depoya şöyle bir göz gezdirdim.

"Burayı bulacaklardır bu yüzden her yeri en ince ayrıntıya kadar temizlemeliyiz."

"İhaneti öldürdüm."

"O'nu ormana gömeriz ama bize malzeme lazım ." tekrardan geri kazandığım mesleğimi tek bir kararla tekrardan geri kaybetmiştim ama bu şuan üstünde duracağım bir mevzu bahis değildi.

"Öldü." Barlas girdiği transtan çıkamadığı anda bende başka bir transa girmek üzereydim. Soğukkanlılığını nerde olursa olsun koruyan adam dostunu öldürüşünü kaldırmamıştı. Karşısına geçip elinde tuttuğu silahı çekip aldığında gözlerini gözlerime dikti. Silahını diğer silahımın yanına yerleştirip soğuk ellerimle yüzünü avuçladım. Bana bakışı, içimi dağladı.

"Buna sonra üzüleceğiz şimdi sana ne dersem onu yapacaksın anladın mı? Vaktimiz yok." bana hala aynı şekilde bakarken yanağına sert bir şekilde vurdum.

"Bana bak ve benimle kal!" hiç etkilenmedi.

"Asker!" yüzüne doğru kuvvetle bağırdığımda irkildi ve transtan kurtuldu.

"Kırlangıç." sesi şaşkındı.

"Bu pisliği temizleyip gidiyoruz vaktimiz yok." bir adım geri çekildiğim de ellerimi de çekmiştim. Olanlara anlam veremezmiş gibi bakarken bana bakıyordu.

"Beni nasıl buldun?" eski Barlas geri geliyordu.

"Ben bulurum. Buraya neyle geldin?"

"Araba kiralayarak."

"Güzel. Şimdi gidip deterjan, villada ve büyük bir çuval alman lazım. Unutmadan kazma ve kürek de al." Barlas çenesini sıkarak konuştu.

"Bu işe karışmanı istemiyorum."

"Çoktan karıştım, sadece dediklerimi yap!"

"Git buradan!"

"Barlas eğer gitmezsen ben gidip alacağım." sıkıntıyla oflayıp arkasını döndü. Tam ona ikna ettiğim için mutlu olacakken ansızın geri dönüp karşıma hiç ummadığım bir ifadeyle döndü.

"Ben mi gidip alayım?" üstelememi umursamadan hiç ummadığım bir soru sordu.

"Bana ihanet ettin mi?"

"Ne?"

"Arkamdan gizli iş çevirdin mi Nalan?" bu soruyu sormasının altında yatan tek bir gerçek vardı, öğrenmişti. Tekrar teğmen olduğumu, onsuz yaptığım bütün planları öğrenmişti. Şimdi ihanetten yanan bu adama ne cevap verilirdi? Senin bir geleceğin yoktu bende kendime bir gelecek mi yarattım demeliydim?

"Ben Barlas-"

"Ne sanıyordun bunun için sana sırt çevireceğimi mi? Ulan herkesten beklerdim ama aklıma hiç sen gelmezdin."

"Elimde değildi!" derken dizlerimin üstüne yenilmişlikle çöktüm, bir tek onun karşısında böyle savunmasız olabiliyordum.

"Tebrik ederim Teğmen hanım, siz artık bu işlere ve bana bulaşmayın." şaşkınlıkla ona bakarken böyle bir tepkiyle karşılaşacağımı zaten biliyordum ama bu kadar canımı yakacağını düşünmezdim.

"Ne saçmalıyorsun? Bir cinayet mailinizdeyiz derdimiz bu mu?"

"Evet burası bir olay yeri ve bende bir suçluyum. O zaman ne yapıyoruz, tutukla beni!" ona inanamayarak baktığımda arkamı dönüp ölmüş Cihat'a baktım. Sakin olmalıydım, vermesi gereken bir tepkiyi veriyordu pekala ama ben bununla nasıl baş edecektim.

"Yoksa ekip arkadaşlarını mı bekleyeceğiz?" çıldırmak üzereyken ona hiddetle döndüm.

"Sen mal mısın?! Az önce sana burayı temizleyip yok olmamız gerektiğini söyleyen bendim!"

"Belki bu da diğer işlerinin bir parçasıdır."

"Barlas kabul ediyorum mesleğimi geri kazanmak için sana hiçbir şey anlatmadım, ama asla seni satmadım satmam da!"

"Ulan neden söylemedin neden?!"

"Çünkü öğrendiğin an beni bırakıp gidecektin yalan mı?!" avaz avaz bağırdığımda duraksadı, beynin rotaları söylediklerimi ölçerken haklılık payımı bulduğunda saçmalamaya başladı.

"Ne alaka kızım?"

"Ben belayım Nalan, senin mesleğine engel olurum Nalan, intikam alacağım Nalan deyip beni bırakıp gidecektin eşek herif, bunu bile bile susmak zorundaydım!"

"Doğru olan olmuş olacaktı."

"Bak Barlas şuan doğru yanlış ne konuşmanın sırası hiç değil. Kimse bizi bulmadan şu ortamdan kurtulmamız gerek önceliğimiz bu sonrasında oturup birbirimizin içinden geçeriz."

"Öyle bir şey olmayacak sen burayı terk edeceksin, ben gereken neyse halledeceğim." silahımı belimden çıkarıp onun suratına yönelttiğimde hiç etkilenmeden baktı.

"Eğer bir daha lafımın üstüne laf söylersen seni önce bayıltacağım sonra da bağlayacağım."

"Yok ya-"

"Daha bitmedi sonrasında bütün bu pisliği temizleyip seni kaçıracağım. Seçim senin." suratıma çatık kaşları ve öfkeli gözleriyle bir süre baktıktan sonra arkasını döndü, silahımı indirip tekrar kemerime sıkıştırdım. Son anda aklıma gelen gerçekle bağırdım.

"Yüzünü saklamayı unutma!" elini kaldırıp tamam anlamında sallayıp depodan çıktı. Cesetle baş başa kaldığımda onun açık gözleriyle karşı karşıyaydım. Son anlarında Barlas'a yalvardığını donmuş mimiklerinden anlayabiliyordum. Bağlı ayaklarını sonra da ellerini çözerken altı- yedi tırnağının olmadığını gördüm. Sandalyenin altındaki kuru kan lekelerinin sebebi de böylece anlaşılmış olmuştu. Cesedi çözmemle sandalyeden kayıp düşmesi bir oldu. İçimden söve söve yerde düzgünce yatırıp kenarda bulduğum kartonu üstüne örttüm en azından göz sağlığım bir süre yerinde olurdu. Sandalyeyi tek seferde yere vurup kırarken çıkan gürültüye kulaklarım hasar aldı neyse ki yakınlarda yerleşim yeri yoktu.

Saatler sonra Barlas depodan girdiğinde bulduğum kovaya soğuk su doldurmuş tüm depoya dökmüştüm. Eşyaları yakınıma bırakırken gözleri yerdeki cesetteydi.

"Onu tek başına nasıl taşıdın?"

"Düştü." sessim düz ve netti. Başka sorusu olmadığında söylememe rağmen aldığı eldivenleri elime geçirip işe koyuldum. Deponun bir ucunu ben bir ucunu o silerken hava kararmaya başlamıştı ve itiraf etmeliydim ki inanılmaz acıkmıştım. Depoda bir cesetle beraberken bile yemek düşünmem inanılmazdı. Her yerdeki parmak izlerini yok ettiğimizde cesedi ben bacaklarından Barlas gövdesinden tuttuğunda çuvalın içine koyduk. Barlas çuvalın ağzına sıkı bir gemici düğümü attığında son kez etrafı kontrol ettim sanki hiç gelmemişiz gibi görünüyordu. Tekrar ben bacaklarından Barlas gövdesinden tuttuğunda Cihat Aksoy'u arabanın bagajına tıktık. Deponun kapısını çekip son kontrollerimi yaptığım da bir aracın sesini işittim. Kalbim gümbürdediğin de bu kadar çabuk bulunmayı beklenmediğimden telaşlandım. Barlas arabasından inip yanıma geldiğinde araba görüş alanımıza girdi. Tanıdık Audi'ye bakarken onun burada olma nedenini anlayamadım. Araba durdu, içindeki beden öfkeyle dışarı çıktı.

Gölgesiyle aynı devliğe sahip adam üzerimize yürürken dilinden aşinası olduğumuz küfürleri savurdu.

"Hay sikeyim! Lan yine mi siz?!" Cihangir Toralı Ankara'nın ayazında tam karşımızda hırçınca duruyordu.
"Ne işin var burada?" soru bana aitti.

"Asıl sizin ne işiniz var?! Sait'in adamları burada olacaktı." kaşlarımı çattım.

"Bunu kim söyledi?"

"Barut." dediğinde kendi kendine çözümü bulmuştu. Anlaşılan Barut Cihan'ı buraya göndermenin yolunu bu şekilde bulmuştu, onu kandırarak. Neden böyle bir şey yaptığına anlam veremesem de şuan daha önemli bir meselemiz vardı.

"Bunun da bir oyun olduğunu anlamalıydım." Cihan gözlerime yediği ihaneti hatırlatmak ister gibi bakarken nefesim düğümlendi. Cihan arkasını dönüp arabasına ilerlerken Barut'un bana sunduğu bu fırsatı değerlendirmek istedim. Ama aklım diğer yanda ihanete buladığım adamı yarı yolda bırakmak istemiyordu. Bakışlarım Barlas'a kaydığında ne demek istediğimi çoktan anlamıştı.

"Yeterince yardım ettin, git hadi!"

"İstanbul'da nerede saklanacağını biliyorsun."

"Ben her zaman yolumu bulurum, git ve biraz da kendin için bir şeyler yap." sözleri üzerine ona sımsıkı sarılırken en son böyle sarılmayalı ne kadar olduğunu unutmuştum. Dostuma son kez sıkıca sarılırken onu bu işten kurtaracağıma kendimce söz verdim. Barlas'ı ardımda bırakıp arabasını geriye süren Cihan'a koştum. Arkaya baktığı için beni görmedi bunu fırsat bilip ağır hızda giden aracın ön yolcu koltuğunu açıp kendimi koltuğa attım. Cihan şaşırarak bana bakarken araba titredi ve hızını kaybetti.

"Arabadan in!"

"Sana yeterince zaman verdim Toralı."

"Bir daha karşıma çıkma demedim mi sana?!"

"Bunu yolda konuşuruz."

"Son kez söylüyorum arabadan in!"

"İndirebiliyorsan indir." elini sinirle vitese koyarken çene kaslarını sıktığını gördüm.

"Pekala, inmek için ağladığında bende bunu umursamayacağım." ve bu sözler üzerine vitesi sertçe takıp keskin bir manevra dönüşüyle deponun menzilinden ayrıldı.

İçimden bir ses uzun bir yolun bizi beklediğini söylüyordu.

Devam edecek..

Bölüm : 22.02.2026 14:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...