34. Bölüm

32.Bölüm

Meri
ygnmeri

Oy ve yorumlarınızı bekliyorum..


Ölüm.

Dört harf bir kelimeden oluşan gerçekliğimdi. Hayatımın her anında yüz yüze kaldığım bu gerçeklik ikinci kez bu denli canımı acıtmıştı. O hissimin köreldiğini, annemden sonra kimseye hissetmeyeceğimi sanıyordum. Ne ironiydi ki iki acı da tam kollarımda, gözlerimin önünde gerçekleşmişti belki de bu denli acıtmasının altında yatan sebep buydu. Ellerimde kurumuş kan lekeleri, kolumda benim hala hayatta olduğumu inandırmaya çalışan bir kurşun yarası. Acı yoktu sadece belirsizlik vardı. Ağlamam etkisini kaybetmiş beni uyumsuz bir boşluğa savurmuştu. Kulağıma uğultuyla dolan sesler netleşmeye başlarken kendimi böylesine kaptırmış olmama kızdım. Şimdi düşmenin değil, görevin sırasıydı. Netice de görev her şeydi. Cihan'ın beni bıraktığı koltuktan kalktığımda Akın'ı albayın başında çaresizce çırpınırken Gökalp ve Cihan'ı da bahçeye bakan camdan çatışırken buldum.

"Komutanım mermimiz azaldı!" Gökalp Cihan'a yüksek sesle konuştuğunda Cihan odağını kaybetmeden Gökalp'e cevap verdi.

"Time haber verdim birazdan burada olurlar." sakin hareketlerle cebimdeki telefonu çıkarıp gerekli yere bir mesaj yazıp benden alınmış olan silahımı aradım.

"Silahım nerede?" sesim ne kısıktı ne de güçsüz. Aynen hiçbir şey olmamışçasına, en yakınımı saniyeler öncesinde kaybetmemiş gibi çıkmıştı. Cihan afallayıp bana bakarken Gökalp camdan uzaklaşarak yanıma geldi.

"Buyrun komutanım!" silahımı tereddütsüz uzattığında seri hareketle alıp camın diğer tarafında yerimi aldım. Gecenin karanlığında bir şey görmeyi bekleyemezdik neyse ki dağ da geceleri ışıkla gezmiyorduk.

"Nalan yaralısın." Cihan'ın telaşlı çıkan sesine bakmadan cevap verdim.

"Ee yani?"

"Geride durman gerekiyor."

"İşine bak Toralı." ona mesafem hissin kaybettiğim acılarımdandı ama şimdi böyle davranmam daha makul olacaktı. Onu terslemem üzerine sessiz kaldığında pustuğum yerden gördüğüm birkaç bedeni hedef alıp düşünmeden indirdim. Bundan sonra düşünmek yoktu.

"Çok kan kaybetti!" arkamızdan Akın'ın sesi geldiğinde gözlerimi yumup silahımı bırakmamak için zor durdum. Şuan zaten bende kan kaybediyordum fakat alışık olduğum bir şeydi. Her gün ruhum, biraz biraz kan kaybediyordu zaten.

"Elinden geleni yap Akın." sert sesim üzerine toparlandı.

"Emrederseniz komutanım!" kurşunlarla verdiğimiz savaşta karşımızdakinin kim olduğunu biliyorduk.

Azad Yıldırım.

O günkü baskınımızdan sonra bir hamle elbette bekliyordum fakat işin içine albayı da katması yapabildiği en büyük hata olmuştu. Buraya hiç gelmemeliydim, Cihan ile dolaşmamalıydım. Bir aptal gibi Albayı peşimden gezdirmemeliydim. Sürekli burnumuzun dibine gitmemiz buna mahal olduğunda elimde sadece keşkeler kalıyordu.

"Tim geldi." Cihan pencereden kafasıyla saat yönünü işaret ettiğinde Meyra, Mert ve Emir üçlüsünü görmem bir oldu. Hepsinin üzerinde çelik yelek ve ellerinde otomatik silahlar mevcuttu. Gökalp kapıyı açıp timi içeri alırken Cihan ve ben camdan asla ayrılmadık.

"Abi getirdik!" Mert heyecanla silahları Cihan'a verirken Meyra bana sevecen bir şekilde güldü. Sonra gözleri anlık vücuduma dolandığında kaşlarını çatıp çığırdı.

"Nalan vurulmuşsun!" sesine yüzümü buruştururken bir tepki de bulunmadım.

"Sarman lazım birazdan bayılacak gibi duruyorsun." Emir bana hitaben bir sezgi yaptığın omuz silktim.

"Bir şey olmaz önce işimizi halledelim." sözlerimden sonra tekrar düşmanla çatışmaya başlarken onlarda sorulardan vazgeçip aramıza katıldı. Eminim ki şuan koltukta kanlar içinde ölü yatan adamı merak ediyorlardı. Telefonum titrediğinde kenara çekilip çağrıyı yanıtladım.

"Komutanım, geldik."

"Arkadan saldıracaksınız şuan en savunmasız oldukları yer orası."

"Anlaşıldı komutanım." çağrıyı kapattığımda Cihan susamadı.

"Ne yapıyorsun?"

"Bu işi bitiriyorum."

"Ne?!!"

"Azad Yıldırım bu gece devletin olacak." kararlı sözlerimin ardından askerlere yardımcı olmak için çatışmadan kopmadım. Biz önden, Albayın askerleri arkadan saldırdığında büyük bir gürültü koptu. Mert'in verdiği çantadan bir bomba bulduğumda kimseye bir şey demeden pimini çektim ve içimden sayma gereği duymadan bombayı camdan tek seferde fırlattım.

"Yatın!" bombadan önce sesim evin içini doldurduğunda neyse ki herkes komutuma uyup olduğu yerde çökmüştü.

"Nalan ne yapıyorsun?!!" Cihan'ın bana olan öfkesinin gitgide arttığının farkındaydım ama bu benim şu anlık umurumda olan bir durum değildi. Bombanın dumanları bize fırsat verdiğinde açık pencereden dışarı atlayıp koştum. Kolum artık tamamen kandı ve gücümün son damlalarını harcadığımın farkındaydım. Duman hattının arkasından dolanırken silahlar susmuş yerini acı çığlıklara bırakmıştı.

"Nalan!" Cihan peşim sıra gelip sağlam kolumdan beni tutup durdurdu.

"Ne istiyorsun Cihan?" ona yine eskiden hitap ettiğim şekilde seslendiğimde duraksadı.

"Fevri davranıyorsun geride kalmalısın." kolumu elinden kurtardım.

"Bana karışamazsın."

"Karışırım! Senin üssünüm bana emir verdirtmek zorunda bırakma!" alayla güldüm.

"Sence emirlerini umursar mıyım?"

"Görevden uzaklaştırılmak mı istiyorsun?" kaşlarım bu denli ileri gitmesinin şaşkınlığıyla kalkarken geri adım atmadım.

"Ne gerekiyorsa onu yap! " ona sırtımı çevirip çatışma alanına giderken bir askerin koşarak yanıma geldiğini gördüm.

"Komutanım!" bana seslenip hazır ola durduğunda bakışlarımla talimat verip konuşturdum.

"Durum nedir asker?"

"Düşman etkisiz hale getirildi komutanım!"

"Nerede?" kimden bahsettiğimi bildiğimde omzunun üstünden arkasını gösterdi. Gözlerim gösterdiği yere kaydığında iki askerin ortasında yere çökmüş Azad Yıldırım'ı gördüm. Emin adımlarla yanına giderken Cihan'ın da arkamdan geldiğini görmüştüm. Azad Yıldırım postallarımın uyandırdığı yankıyla yerdeki bakışlarını kaldırıp bana çevirdiğinde yüzündeki o iğrenç ifadeyle baktı.

"Ooo kimleri görüyorum?" iğrençliğinden bir şey kaybetmeden konuşurken bu sözlerin bana değil Cihangir'e olduğunu biliyordum.

"Azad Yıldırım bu gece itibari ile Türk devleti tarafından tutuklusun!" Cihan ile bir münakaşaya girmemesi adına ona konuştuğumda bana umursamaz bir bakış attı.

"Türk devleti mi? Kıçımın devleti." devletime hakaret etmeye kalktığında gözümün fevri kalmamıştı. Ona biraz daha yaklaştığımda tam tepesinden bakıyordum. Sinirlendiğimde gözlerim kararır ve maviliği korkutucu olurdu tam şuan da görmesem de gözlerimin o rengi aldığını hissediyordum. Azad Yıldırım'ın bakışları değişip ciddiyete kayarken tükürerek konuştum.

"Devletimin ismini ağzına alırken destur çekeceksin lan it!" ve daha fazla onun sözlerine kulak asmadım. Yanımdaki askerin tüfeğini alıp kabzasının ucuyla yüzüne geçirip tek seferde yere devirdim. Azad Yıldırım darbenin etkisiyle yere savrulduğunda hareketsiz kalmıştı. Yanındaki askerlere yere yatmış piçi işaret ettim.

"Götürün bu iti!"

"Emrederseniz komutanım!" askerler emrimle beraber itin kollarından tutup sürüyerek araca götürdüler.

"Komutanım buradaki temizlik bitti karargaha dönüyoruz izniniz olursa." ilk karşılaştığım asker rapor verdiğinde başımı onaylayarak salladım.

"Gidin fakat yarın için hazır olun cenazemiz olacak." asker duraksadı.

"Anlamadım komutanım?"

"Dediğimi yap asker!"

"Emrederseniz komutanım!" asker selamı verip geri geri koşarak yanımızdan ayrıldı. Arkama dönüp eve yürüyecekken beni rahatta bekleyen Cihan ile çarpıştım. Gözlerinin içinde yatan keskinlik beni asla yolumdan döndüremezdi. Yanından geçip gidecekken benimle adım atıp önümü kesti.

"Cihan çekil!"

"Tebrik ederim."

"Ne?!"

"Benim yıllardır almadığım adamı beş dakika içerisinde aldın." gözlerinin ardındaki kırgınlık canımı acıtmış mıydı bilmiyordum. Şuan yaşadığım ruhsal acı, neye mal olduğunu ayırt ettiremiyordu. Albay'a bir söz vermiștim bu ülkedeki tüm pislikleri temizleyecektim, o olsa da olmasa da.

"Olması gerekeni yaptım."

"Ya da başından beri yapmak istediğini yaptın." yine konu benim ihanetime geldiğine derin bir nefes aldım.

"Ne istiyorsun Cihan? O adamı öldürdüğünde acın dinecek mi sanıyorsun? Ben söyleyeyim dinmiyor üstüne acın kabuk bağlayıp her yoluşunda yeniden kanıyor." neden bahsettiğimi bile bile geri durmadı.

"Keşke buna ben karar verseydim."

"Bundan sonra bizim kararlarımızın önemi yok. Bundan sonra tek bir karar var onu da devlet veriyor zaten."

"Ne zamandır? Barlas Cihat'ı öldürdükten sonra mı?" beni nereden vuracağını iyi biliyordu. Susmak istemesem de sustum çünkü o an bu gerçekliğe verecek bir cevabım yoktu.

"Üzgünüm, böyle olması gerekiyordu." omzuna çarpıp yanından geçip gitmeme izin verdi.

"Bir şeyleri değiştiririz sanmıştım, yanılmışım." gidişimin üzerine kurduğu cümle içimdeki isyanı bastıramazken gözlerimin odağı birden şaştı. Alnıma ter tabakası birikirken dünyam kayıp üzerinde bulunduğum kar yuvası sallandı.

"Nalan?" Cihan'ın seslenişini duyduğumda bedenim kar yuvasının üstüne paralel şekilde düşüyordu.

Ben düşmedim ama o beni tuttu.

&&

Bir şehidin naaşı gözlerimin önünde erler tarafından el üstünde taşınırken yüreğim burkuldu.

O şehit, Albay Fehmi'den başkası değildi.

Kollarımın arasında son nefesini çekerken bile beni düşünmüş, beni tanıdığı hayat boyunca peşimden gelmişti. Beni öz kızından ayırmadığının bilincindeydim peki ya ben? Onu öz babamdan ayırmış mıydım? Baba kelimesinin nasıl bir his yarattığını bilmiyordum bu bahane olamazdı netice de albayın da evlat hissinin ne demek olduğunu bildiğini sanmıyordum. Herkesin tişörtün de onun fotoğrafı, yüzlerinde devletimizin kaybettiği bir kahramanın acı yüzü.

Kahramanlar can veriyordu, yurdu yaşatmak için.

Al bayrağımızın sarılı olduğu tabut orta alanda düz beyaz bir masanın üzerine bırakıldığında askerler tabutun yanı başında hazır ol da durdu. İmam ve yardımcıları tabutun başına geçip birkaç kelam etmeye başladıklarında artık orda değildim. Aklımın sınırları albay ile yaşadığımız anılara kaçarken onu ne denli özleyeceğimin farkına yeni varıyordum. Barlas gitmişti ve ardından giderken Albayı da götüreceğinin farkında olmamıştı. Şimdi bu koca şehirde yakın diyebileceğim kimsem kalmamıştı.

Kimsesiz Nalan'dım, yedi yaşındaki o Nalan olmuştum yeniden.

Cihan simsiyah giydiği takım elbisesiyle yanımda elleri önünde bağlı durmuş karşısına bakıyordu. Ben ona göre kamuflaj ileydim ve Albayın cenazesinde bundan başka bir şey giymem olanaksızdı.

"Senin hatan değildi." Cihan'ın sessiz ama gırtlaktan gelen sesi beni gerçek dünyaya geri getirdi.

''Bu bir șeyi değiștirmez Cihan."

"Bu benim hatam. O iti sağ bırakarak suçsuz birinin ölümüne sebep oldum. Sana karışma derken olacakları görüyordum fakat sen her zamanki gibi burnunun dikine gittin." şuan bu oluyor muydu cidden? En yakınımın cenazesinde durmuş Cihan'dan azar mı işitiyordum?

"Burası yeri değil."

"Bizim için yer kavramı niteliğini çoktan kaybetti Nalan."

"Senden azar işitecek durumdaymışım gibi mi duruyor?" ona yükseldiğimde birkaç kafanın bana döndüğünü hissettim. Sinirlerime hakim olup, bu saygısızlığı Albaya yapmamalıydım.

"Sana karışma dediğim de artık geri de kalmasını bil."

"Bana emir veremezsin."

"Aynen öyle emir veririm." daha fazla onunla diyaloga girmemek için yanından uzaklaştım. Gökalp, Akın ve Emrah'ı gördüğümde onların yanına gitmeye karar verdim fakat hemen onların arkasında durmuş Yavuz'u görmem fikrimi değiştirdi. Gözüne taktığı siyah gözlükleriyle ayakta dimdik durmuş bana bakıyordu. Sakinliğimi koruyarak yanına ulaştığımda gözündeki gözlükleri çıkarıp bana ciddi bir yüz ifadesiyle baktı.

"Başın sağ olsun." taziyesini geçiştirdim.

"Ne işin var burada?" çıkışım üzerine gülecek gibi oldu.

"Cenazede ne işim olabilir asker?" bana yine eskiden seslendiği gibi seslendiğinde kaşlarımı çattım.

"Burada işin yok veteriner, gitsen iyi olur."

"Aksine kalıcıyım."

"Ne?"

"Sana verdiğim süre doldu abim nerede?" gözlerimi sinirle kapatıp ona kafa atmamak için kendimi dizginledim. Abisinin ne kadar sikik bir herif olduğunun farkında mıydı? Böyle bir herif aranmaya değmiyordu.

"Belli ki son gelişmelerden haberin yok."

"Ne gelişmesi?"

"Barlas serbest bırakıldı, şüphelilik durumu düştü." yüzü ilk geldiğinden daha gergin bir hale dönüştüğünde bizi bir kavganın beklediğinin farkındaydım.

"Herkes bunu yutar ama Ben yutmam!"

"İstediğine inanmak da özgürsün, gerçek olan bu Barlas suçsuz!"

"Bunu nasıl yaptınız bilmiyorum ama eski asker olduğu için mi bu kadar kolay yırtması hiç adil değil?!" gerçekten bu adamı güzelce dövmediğim sürece bana huzurlu uyku yoktu.

"Sana burada bir şey kanıtlamak zorunda değilim veteriner. Eğer kanıt istiyorsan polise git. " daha fazla muhatap olmamak için arkama döndüğümde Cihan'ın bedeniyle çarpıştım. Ne zamandır buradaydı?

"Ne işin var burada?" Cihan avcı gözlerini Yavuz'a dikerken ondan yayılan sinirin farkındaydım.

"Ben getirdim." ve işte o günün ilk sahnesi gerçekleşti. Eslem'in abisi Hakan sağ tarafımdan çıka geldiğinde Yavuz'a yüklenen özgüvenin sınırı yoktu.

"Kuzen?" Cihan şaşırmış bir şekilde Hakan'a bakarken Hakan'ın gözleri bendeydi.

"Başın sağ olsun Nalan." sözlerinin altında yatan ima can sıkıcı cinstendi.

"Vatan sağolsun." resmiyeti bırakmadım.

"Nesrin aramanı bekledi." bir anda böyle bir cümle kurmuş olması beni bozguna uğrattı. Aramamı mı beklemişti? Kardeşini öldürdüğümüz bir insanı aramak henüz lügatıma eklenmemiști.

"Beklediğini bilmiyordum." taviz vermediğim de kaşlarını çattı.

"Hakan yeri burası değil." Cihan kuzenini ikaz ederken ona kurduğum cümlenin aynısını başkasına kurması ne gülünçtü.

"Sana soracak değilim. Hayatımıza soktuğunuz kızın ne gibi kayıplara yol açtığına dönüp bir bakın." sert konuştuğunda Cihan onu uyardı.

"Kuzen! Böyle konuşmana izin veremem."

"Senden izin almıyorum."

"Hakan neden buradasın?" iki adamın sidik yarışının ortasına girdiğim de Hakan bana tahammülsüz gözlerle baktı.

"Biri için buradayım ama gördüğüm gibi o biri yok." ona biraz daha yaklaştığımda aramızdaki boy farkı yüzünden kafamı biraz kaldırmak zorunda kalmıştım.

"O birimi hiç göremeyeceksin."

"İddialısın, güzel. O birini gördüğüm de tereddüt etmeyeceğimden iddialıyım bende." bu adamın nefreti şefkatinden daha tehlikeliydi. Ona böyle kafa tutmaya hakkım yoktu bir bakıma çocuğunu kaybetmesine vesile olmuştuk. Günahsız bir bedenin vebalini taşımak ömür boyu sırtımda bir ağrı yaratacaktı.

"Elinden geleni yap." gözlerime uzun uzun bakıp Yavuz'a döndü. Mezarlığın çıkışını işaret ettiğinde ikisi de bir veda cümlesi kurmadan dönüp gittiler. Kalbim öfkeyle çırpınırken bu işin bizi beklediğimden daha fazla zorlayacağını anladım. Barlas'ı orada bulurlar mıydı? Onu göndermek bir hata mıydı?

"Merak etme onu bulamazlar." Cihan yanımda beni teselli etmeye çalıştı.

"Önümüze çıkacaklar."

"Daha dikkatli oluruz."

"Umarım bu kez oluruz." cümlemden sonra yanından geçip defnedilmek üzere olan tabuta ilerledim. Albayın cenazesinde bile onunla ilgilenemiyordum ben bu adamı hak etmiyordum, hak etmediğim gibi kaybediyordum da.

Saatler sonra mezarlık boşalıp herkes dağıldığında sadece Cihan ve ben kalmıştık. Önümde duran mezara ne konuşmalıydım bilmiyordum. Bir dizi veda cümlesi, bir ton özür harfleri.. Bunların bir anlamı olur muydu şimdi? Giderken kullandığı son kelime hala aklımdaydı; Akşın beni çağırıyor demişti. Sevdiği kadını da toprağa vermişti bu acı gerçeği Albayı kaybederken öğrenmem içimi sızlattı. Son nefesinde bile sevdiği kadının ismini zikretmesi ondaki aşkın büyüklüğünü yeterince belli ediyordu.

Düşündüm, bir gün son nefesimi verirken benim sözlerim ne olurdu? O can havlim de hala düşündüğüm biri olur muydu yoksa ahtlarım mı dilimden dökülürdü?

"Yalnız bırakayım sizi." Cihan duasını edip geri çekildiğinde bu kelimeleri kullanmıştı.

"Gerek yok, gideceğim."

"Konuşmayacak mısın?" omuz silktim.

"Bir önemi kaldı mı ki?" boşvermişlik halimi kaşlarını çatarak baktığında ona arkamı dönüp mezarlığın çıkışına ilerledim. Arkamdan gelen adım sesleriyle bugün peşimden ayrılma niyetinin olmadığını biliyordum.

"Nereye gidiyorsun?"

"Yalnız kalmam gerek Cihan."

"Şu ara gerekmiyor." Akın'dan aldığım aracın önüne geldiğim de ikimizde durduk. Karşı karşıya geldiğimiz de onun kuyularında saf endişeye rastladım.

"Cihan buna ihtiyacım var kafamı toplamam gerek."

"Bu bir işe yaramayacak inan bana." arabanın şoför kapısını açıp kendime çektiğimde aramızda kalan kapının arkasından konuştum.

"Bırak buna da ben karar veriyim."

"Nalan."

"Görüşürüz." konuşmasına fırsat vermeden şoför koltuğuna oturup hızla kapıyı kapattım. Arabanın kapılarını kilitlediğimde artık bana ulaşması zordu. Cihan kapının arkasından cama tıklayıp çırpınmaya devam etse de takılmadım. Kontağı çalıştırıp yola koyulmadan önce ona camdan el sallayıp hızla sürat aldım. Dikiz aynasından baktığımda bıraktığım yerde öfkeyle giden arabaya bakıyordu, üzgünüm Cihan öğrenmem gereken bir dünya gerçek beni bekliyordu. Defin için Ankara'dan Istanbul'a gelmiștik, albayın tüm kökleri bu șehirde yatıyordu.

Mezarlık Albayın evine uzak olmadığından gelmem on beş dakika sürmüştü. Arabayı evinin hizasında durduğumda ellerimin titremeye başladığını hissettim. Şimdi hazır mıydım? Bu arabadan inip gerçeklerle yüzleşmeye güç bulamıyordum. Şuan bir çatışma ortasında olmak için nelerimi vermezdim..

Kapıyı açıp toprak yola atladığımda etraf sessizdi. Sanki bütün dünya, bir sır dünyasının açığa çıkacağını hissetmiş gibi yok olmuştu. Aracı kilitleyip eve sakin adımlarla yürürken cebime sıkıştırdığım evin anahtarını yavaşça çıkardım. O an her şeyin yavaş çekimde ilerlemesine izin verdim. Evin önündeki ilk üç basamağı çıkıp kapının önünde durduğumda kendime komut veremeden anahtarı deliğe soktum ve hiç tereddüt etmeden kapıyı açtım. Kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldığında evin içinden yüzüme bir matem havası süzüldü. Botlarımı parke zemine bir adım attığında boş evde yankılanan tek ses bu oldu. Evin uzun süredir kullanılmadığı ilk giriște anlașılıyordu. Șimdi sanki Antalya'daki evdeki gibi albayın çalıșma odasına gidicek ve bir münakașaya girecektik.

Bu kez değil.

Boğazıma bir yumru oturduğunda artık koridorun ortasındaydım. Evin içi Albayın son bıraktığı gibiydi, bir askere yaraşır biçimde derli ve topluydu. İlk olarak hiçbir yere dokunmadan tüm evi dolandım, ondan kalan izlerde kayboldum. Çalışma odasına girdiğimde beni ölümü andıran bir soğukluk ve sessizlik karșıladı. Masasının iç tarafına geçtiğimde siyah tekerlekli sandalyeyi kenara itip masanın üst çekmecesini açtım.

Boştu.

Seri davranıp hemen altındaki çekmeceyi açtığımda bir sürü ıvır zıvır evrak buldum. Hiçbirinde bana ait bir şey yoktu. Bu işin beni daha çok uğraştıracağını anladığımda kaşlarım çatıldı. Son çekmeceyi çekip açtığımda bir çerçeve bulmuştum.

Ben, Albay ve Barlas'ın olduğu bir fotoğraf çerçevesi.

Üçümüzde üniformamızlaydık ve kameraya otuz iki diş sırıtıyorduk. Fotoğrafın çekildiği gün aklıma geldiğinde yüzümde hasretli bir tebessüm oluştu. Elim çerçeveye gidemeden çekmeceyi kapattım.

Bizi çekmecesinde saklaması kırık kalbimi nahoş etmişti.

İttiğim sandalyeye yenilgiyle oturduğumda sanki o an Albayın ruhu ensemdeydi. Beklenmedik ayrılıklar daima kalpte yara bırakırmış bunu çok iyi anlıyordum. Masanın etrafında dönerken gözüme kitaplıkta duran bir kitap ilişti. Merakıma yenik düşüp sandalyeden kalktım, masanın karşısındaki kitaplığa ilerlerken bir kitabın beni bu denli çekmesi ilginçti. Kırmızı kaplı kitabı çekip aldığımda epey ağır olduğunu gördüm.

Kitabın bir ismi yoktu.

Merakla kalktığım sandalyeye geri oturduğumda kitabı masanın üzerine bırakıp dışını inceledim. Sadece tek renkten oluşuyordu ve üstünde hiçbir yazı yoktu, nokta bile.. Kitabın kapağını açıp ilk sayfaya baktığımda boştu.

Boş bir kitap için bu kadar meraklanmış olamazdım değil mi?

Histerik bir şekilde diğer sayfaya geçtiğimde büyük harflerle el yazı ile yazılmış yazıyı gördüm.

NALAN ATA.

Sayfanın orta yerinde aynen böyle yazıyordu. Merakımın boşa çıkmadığını anlayaraktan sayfalarda ilerledim. Bir başka sayfada hayatımın başladığı yer, kaldığım yurt, sevdiğim yemekler varken bir başka sayfa da öğrenim hayatım başlıyordu.

Hayatımın bir biyografi kitabına rastlamış gibiydim.

Okuduğum okullar, aldığım başarılar tek tek sıralanmıştı ki bazısını aldığımı bile unutmuştum. Albay bu bilgileri ne yapıyordu?

Bir sayfada annemin acısı aktarılmıştı o sayfada fazla duramadan ilerledim. Askerliğe başladığım zamandan birkaç kare ve yazılar da bulduğum da canım iyiden iyiye sıkılmıştı.

Barlas'a ait de bir kitap var mıydı?

Hayatımın resmedilmiş sayfaları hızlı hızlı geçerken gözüm birkaç yerde Cihan'a rastlamıştı. Sadece eskiden değil şimdiden de yazılmış yazılar vardı. Ve nihayet asıl istediğim sayfaya geldiğimde durdum. Bu kez artık başrolde olan ben değildim, Albay'ın düşünceleri yer alıyordu.

20 Kasım 2020

Bugün teğmen Nalan Ata hakkında hiç bilmediği bir bilgiye ulaştım. Doğruluk payında emin değilim fakat o çok beklediği babasını bulmuş olabilirim. Adamı gördüm gözleri aynı Nalan gibi duygusuz bakıyordu fakat bu babası olduğu gerçeğini yansıtmazdı.

Eğer babası oysa Nalan asıl hayal kırıklığını o zaman yaşayacaktı.

Kelimeler gözlerimin önünden akarken takıldığım tek yer son cümle olmuştu. Devam etmekte kararsız olsam da bir sayfa daha geçtim.

19 Aralık 2020

Neredeyse bir ay olacak ve şüphelerimi kanıtladım sayılır. Sadece emin olamıyorum, Nalan babasını tanımalı mı? Böyle bir adamla yüz yüze gelip ona baba diye hitap etmeli mi? Eğer böyle bir gerçekliği ortaya çıkarırsam bilmesini engellemeye hakkım var mıydı?

1 Ocak 2021

Artık eminim Nalan'ın babasını buldum. Fakat adam çok asabi oturup iki kelime etmek beni epey zorlayacak yine de Nalan için çabalayacağım.

20 Ocak 2021

Bugün adamla yumruk yumruğa geldik. Mesleğimden uzaklaşmışken üstüne Nalan'ın babasıyla kavga etmem tuzu biberi oldu. Nalan'ın yüzüne bakamaz olmuştum, babasını bilirken gözünün içine baka baka bunu nasıl saklayabilirdim?

En yakın zamanda her şeyi söylemeliyim.

İki hafta öncesine ait bir tarih gördüğüm de kalbim tekledi. Ölmeden önce buraya mı yazmıştı sözlerini? Bunu okumaya cesaretim yoktu ama artık bir şeylerden vazgeçmek için çok geçti.

9 MART 2021

Bugün her şeyi anlatacağım beni nasıl bir tepki bekliyor emin değilim. Babasıyla konuşmak ister miydi? Nalan ne isterdi bilmiyordum ama o adamın ne istemediğini biliyordum. Bir evlada sahip olmak o adamın isteyeceği en son şeydi.

Nalan bunu kaldırabilir miydi?

Hala benim için çırpınışlarda bulunması bu körpe yüreğimi yakıp geçmişti. İçimde dolanan yakıcı pişmanlık gözlerimde yaşa dönüştüğünde yan sayfada sıralanmış yazılara baktım.

FERDİ KAYA

Eski tuğgeneral.

Şimdilerde ise Türkiye'nin en büyük kaçakçı lideri.

Hiç evlenmemiş fakat Nazlı Ata ile yasak bir aşk yaşadığı biliniyor.

Annemin ismini cümlenin içerisinde okuduğumda kimin bilgilerini okuduğumu anlamıştım. Babamı böyle bir tanıyacaktım sahiden? Bir kağıt parçasından?

Türkiye'nin her yerinde görev yapmış fakat son görev yeri Şırnak'tan sonra vatanına ihanet etmiştir.

Kırk beş yaşına kadar herkesi vatanına sahip çıkan bir asker olduğunu inandırmıştır. Şırnak'ta yapılan bir operasyonda suç üstü yapılıp beş yıla kadar hapis sistemiyle yargılanmıştır. Fakat yolsuz avukatları Ferdi Kaya'yı kurtarmanın bir yolunu bulmuşlardır.

Ferdi Kaya yaptığı kaçakçılık dolayasıyla Türkiye'de kırmızı bültenle aranmaktadır.

Cümlenin sonunu okuduğumda Albayın neden bu adamla görüşmemi istemediğini anlıyordum. Tepkisiz bir halde arka sayfaya geçtiğimde asıl şokun beni orada beklediğimden bir haberdim.

Benzinlikte baskın yaptığımız gün gördüğüm gözler, şuan karşımda defterin arasına konulmuş fotoğrafta bana bakıyordu. Fotoğrafı elime aldığımda arkasını çevirip baktım. Yine aynı el yazısı ile yazılmış bir yazı vardı, bu kez ben değil onun adı yer alıyordu.

FERDİ KAYA.

Hislerim doğruymuş, o adam hayatımın bir noktasından geçmişti.

Devam Edecek

Devam Edecek...

Not: Hikayemiz 2021 yılından devam ediyor.

 

Bölüm : 22.03.2026 14:27 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...