33. Bölüm
Meri / NALAN. / 31.Bölüm

31.Bölüm

Meri
ygnmeri

LÜTFEN YORUM VE OYLARINIZI ESİRGEMEYİNİZ.
3 GÜN SONRA

"İfadem de belirttiğim gibi pişman olup Cihat Aksoy'u evine geri bıraktım ki kamera görüntülerinde de gördünüz yarım saat sonra geri geliyoruz."

“Neden pişman oldun?" omuz silkti.

“Eski bir askere yakışmayacak bir davranıştı öfkem dindiğim de bunu ancak fark edebilmiştim." Barlas tüm rahatlığıyla karşısındaki memura ezberini döktü. Üç gün önce Albay bizi yakaladığın da her şeyin sona erdiğini düşündük fakat düşündüğümüz gibi olmamıştı. Albay tabi ki bizi hakaretlerinden mahrum bırakmamıştı ama bize yardım edecek oluşu beni şaşırtmıştı. Tamam her zaman yardım ederdi ama konu yasanın dışına çıktığında onu yanımızda beklemiyordum. Albaya planımızı anlattığımız da mantıklı buldu fakat eksik yerleri doldurmakta ona düşmüştü. Devletin Barlas'ı öylece bırakmayacağını söylemiş ve yeni kamera görüntüleri çıkarmıştı. Bu da bizim tekrardan Ankara'ya gitmemize neden olmuştu. Bu kez Cihan faciası yoktu zaten onu da üç gündür görmüyordum.

"Cihat Aksoy'u neden kaçırdın?" memur aynı soruyu yirmi beşinci kez tekrarlarken camın arkasından göz devirdim. Barlas'ın avukatı konuştu.

"İfadesin de yazılı memur bey."

“Ben zanlıya sordum.”

“Yazılar da zanlıya ait." avukatı Albay bulmuştu dişli olmaması mantıksız olurdu.

“Avukat işimi zorlaştırıyorsun." avukat sinir bozucu bir tebessüm edip konuştu.

“Hayır sizin değerli zamanınızı genişletiyorum. Böylelikle dışarı da asıl suçluyu bulmak için bolca zamanınız olur." kaşlarım şaşırmışlıkla yukarı kalkarken memurun sırtının gerildiğini gördüm. Masaya vurup ayağa kalktığında sinirini apaçık belliydi.

”İfadesini imzalatın gönderin!" derin bir nefes verirken memur sorgu odasının kapısına ilerlemeye başlattı. Barlas'ın cama bakan gözleriyle gözlerim buluştuğun da hissettiğine inanarak gülümsedim.

"Bu arada Barlas bir süre şehir dışına çıkma. Tekrar ifadene başvuracağız." memur son sözlerini söyleyip odadan çıktı. Barlas önüne konulan kağıdı imzalayıp masaya kelepçelenmiş ellerini çözdürdü. En zoru da bir askerin hüküm giymeseydi.

”Kırlangıç bir ara konuşalım." yanımda camdan içeriye bakan Albaya döndüğümde yüzündeki ifade ciddi.

“Peki komutanım." ona yeniden komutanım diyebilmiş olmak benim için rüyadan öteydi.

“Barlas'ı güvenli bir şekilde gönderdikten sonra seninle halletmemiz gereken bir mesele var." kaşlarımı çattım.

“Konu ne?"

"Bilmediğin gerçekler diyelim." sonra beni dinleme odasında yalnız bırakıp çıktı. Canım şimdi düşünce havuzunda sıkışıp kalmıştı. Yine ne çıkmıştı? Sait itini artık sorun etmemiz gerekmiyordu derdimiz Azad Yıldırım'dı ve şu ilk defa gördüğüm mavi gözlü adam. Acaba konunun onunla bir ilgisi olabilir miydi? Albaya henüz söz edememiştim bu yüzden bilmesine düşük bir ihtimal veriyordum. Odadan çıktığımda Barlas'ı da sorgu odasından çıkarmışlardı. Ona sımsıkı sarılırken tek eliyle belimden sarıldı.

"İyisin."

"İyiyim."

Sarılmamız bittiğinde emniyetin dışında bizi bekleyen time ilerledik. Gökalp jeepin şoför koltuğunda, Akın arka koltukta Emrah ise arabanın dışında otuz iki diş sırıtarak bize bakıyorlardı. Bu hallerine göz devirirken Emrah ön yolcu koltuğunu açtı.

"Buyrun komutanım."

"Hayırlı olsun komutanım."

"Komutanım geçmiş olsun." üçü ayrı bir havadan çalarken gülmeden edemedim.

"Lan oğlum bir timde kaç komutan olur?" Barlas Emrah'ın ensesini kavrayıp babacan sandığı bir tavırla öne eğerken gülmeye devam ettim.

"Estağfurallah komutanım."

"Lan soru soruyorum soru!" aynı pozisyonda durmaya devam ettiklerinde Emrah can çekerek cevap verdi.

"Bir komutanım."

"Ulan bak hala, ben size demedim mi abi diyeceksiniz bana diye?! Sizin bir komutanınız var."

"Ama komuta-"

"Sikeceğim komutanını şimdi ha!! Bir daha bana komutanım dediğinizi duyarsam konuşacak bir ağzınız olmaz. Anlaşıldı mı asker!" diye gürlediğinde kollarımı göğsümde kavuşturdum. Aynı eski zamanlardaki gibi çocuklarla uğraşmaya bayılıyordu. Eskiyi özlediğimi bu an içinde bir kere daha anlamıştım.

"
EMREDERSİNİZ KOMUTANIM!" üç adamdan çıkan gür sesle kıkırdadım.

"Geç lan arkaya dangalak!" Emrah'ın kafasına bir tane geçirip arka koltuğa iteklerken onaylamaz anlamda başımı salladım. Açılmış ön yolcu koltuğun kapısına ilerlerken Barlas bana tip tip baktı.

"Hayrola?" omuz silktim.

"Biniyorum."

"Ne zamandır ön koltuğa biniyorsunuz Nalan hanım?" yalancı bir alaycılıkla baktım.

"Komutan olduğumdan beri." koltuğa bindiğimde bana çatık kaşlarla baktı.

"Senin dilin benim ayaklar kadar oldu bakıyorum da."

"Hadi asker hadi işimiz var." ona elimi geçiştirerek salladığım da bu halime hem şaşırdı hem de gülmek istedi.

"Herkes artist anasını satayım!" kapımı kapatıp kendi de paşa paşa arka koltuğa geçtiğinde kıkırdadım. Barlas ona söylediklerime alınacak biri değildi ki dediklerimi onu üzmek için söylemediğimin de farkındaydı. Üç adam arkada sıkışarak otururken o kadar komiktiler ki.. Bu anın içinde hapsolup çıkmamak istedim.

"Ulan Barlas sen bu hallere düşecek adam mıydın?" Barlas kendine kendine söylenirken Gökalp yola çıktı.

"Komutanım bir sorum var size; yani Barlas komutanıma." Akın parmağını konuşmak için izin alan bir öğrenci edasıyla kaldırdı.

"Oğlum taşşak mı geçiyorsun lan?! Bak ben sinirliyim diyorum anlamıyorsunuz. İlla dayak mı atıyım?!!"

"Ama komutanım sadece bir soru-"
"Seni de sikeyim komutanını da sikeyim böyle vaziyetin içine de sokayım! Lan Emrah kalk bacağımın üzerinden, gevşek!" Emrah iğne yemiş gibi anında irkilip Akın'ın üstüne devrilirken Akın cama yapıştı.

"Komutanım vallahi görmedim."

"Yok yok suç siz de değil sizi asker yapan angutta!" Barlas artık sinir haddini aşmış çıldırma aşamasına ulaşmıştı.

"Komutanım niye öyle diyorsunuz?" Akın cama yapışarak sorduğu soru beni daha güldürdü.

"Boş ver şipşak anlatsam da anlamazsın."

"Komutanım canınız acıdı mı?" Emrah küçük bir çocuk gibi Barlas'a korkarak yönelttiği soru beni daha da krize soktu.

"Ben senin canını yakmadan kes sesini!" tam her şeye normale dönecek derken Barlas susmak bilemedi.

"Lan gözlük! Bisiklet mi sürüyorsun aslanım!"

"Anlamadım komutanım?" yanımda direksiyonu kullanan Gökalp gözlüğünü düzeltip dikiz aynasından Barlas'a baktım.

"Ya biriniz şaşırtın be biriniz! Bas ulan şu gaza!" Gökalp , Barlas'ın gürlemesiyle gaza abandığında gülmelerim biraz biraz son buluyordu. Ağrımaya başlayan karnımı tutarken yol önümüzde hızlıca akmış, Barlas'ın askerlere laf sokmasıyla gitmişti. Ara sıra bana sataşsa da ona dişli çıkmam üzerine benden vazgeçmişti. Havaalanına geldiğimizde bizim için hazırlanmış özel piste ilerledik. Barlas omzuna attığı çantasıyla yanımda ilerlerken arkamızda Gökalp, Emrah ve Akın vardı.

Onunla birazdan yollarımızın ayrılacak olması yüreğimi pare pare delerken yutkunmak istemedim. Her yutkunuşum boğazımda tıkanıklığa sebep oluyordu. Otomatik kapı açılıp küçük uçağı pistin ortasında gördüğümüz de adımlarımız artık fark etmeden daha yavaş olmuştu. Cihan uçağın içinden çıkıp bize ilerlerken taktığı güneş gözlüklerini çıkarıp tişörtüne astı. Tamam adam, en seksi sensin! Cihan önümüzde durduğunda Barlas ile selamlaştılar.

"Her şey tamam." Cihan'ın bana bakarak söylediği sözlerin altında asıl şu yatıyordu; veda vakti. Yanımda duran Barlas'a baktığım da onun da kafasını eğmiş bana baktığını gördüm. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da üzüldüğünü anlayabiliyordum.

"Seni sevmesem de bu yaptığını unutmayacağım Toralı." Barlas'ın Cihan’ı karşı kurduğu cümle tebessüm edilecek cinstendi ama şuan tebessüm edecek bir ruh haline sahip değildim. Keşke o arabanın içinden hiç inmeseydik ve Barlas hala bize söyleniyor olsaydı.

"Barut seni karşılayacak ona bana güvendiğin kadar güvenebilirsin." Barlas kaşlarını çattı.

"Sana güvenmiyorum."

"Bende ondan bahsediyorum." göz devirdim. Cihan bana döndüğünde bir şey söyleyecek gibi oldu sonra vazgeçti.

"Fazla uzamasın." deyip yanımızdan geçti gitti. Şimdi üç gündür ertelediğimiz gerçeklikle baş başaydık. Ona tamamen döndüğüm de o da bana dönüp omzuma dokundu.

"Seni ben yetiştirdim Nalan. Seni ülkesine aşık bir kadın olarak büyüttüm ve hep öyle kalacağından şüphem yok. Her kararsız kalışında yurttaki çınar ağacının altındaki halimiz gelsin aklına. O anı düşün, işte o zaman ne yapacağını bileceksin." bana bir veda cümlesi girişi yaptığında kalbim tekledi. Aile kavramını bilmezdim, fakat eğer aile böyle bir şey ise Barlas benim ailemdi.

"Her gün arayıp senin başını şişireceğim."

"Aramayacaksın."

"Ne?"

"Beni unut diyemem ama bana biraz ara ver. Bu rüzgar dindiğinde ben seni gelip bulacağım."

"Ya kaybolursam?"

"Bulmadım mı? Her kaybolduğunda seni bulan kimdi?" doğruydu ne zaman kaçıp kaybolsam beni bulan oydu.

"Ya bu sefer bulamazsan?" soruma sarılmakla karşılık verdi. Öyle sıkı sarmaladım ki onu bırakmak istemedim. Ağladığım pek görülmezdi ama şuan gözümden onun omzuna düşen gözyaşım acının iziydi.

"
Başka yol bulalım." omzuna gömdüğüm sesim boğuk çıkmıştı.

"Başka yolu yok." o çoktan kabullenmişti peki ya ben? Ben ailesizliği yeniden nasıl kabullenecektim? Birbirimizden ayrıldığımız da çabucak göz pınarlarımı kuruladım. Alnıma dudaklarını bastırdığında bana böyle bir veda öpücüğü bırakmıştı. Gözlerim bıraktığı izin hüznüyle kapanırken Barlas önümden çekilip arkada bekleyen askerlere döndü.

"Bana bakın dangalaklar, daima tek bir göreviniz var anlaşıldı mı?" gözlerimi hüzünlü bir tebessümle açarken Akın, Emrah ve Gökalp aynı anda gürleyip pisti inletti.

"EMREDERSENİZ KOMUTANIM!" Barlas içten bir gülümsemeyle arkasını dönüp uçağa ilerlerken İstanbul onu böyle uğurlardı. Bir şubat ayının soğuk rüzgarını arkasına alıp uçağın merdivenlerine adım attığında silkelendim.

"DİKKAT!" diye bağırdığımda hazır ola geçip elimi şakağıma koyup direkt Barlas'a döndüm. Barlas sesimi duyup basamaklarda bana döndüğünde asker selamıma karşılık verdi. Bu, ona yakışan bir veda oldu. Barlas uçağa girip kapılar kapandığında alnımdaki elimi indirip rahata geçtim. Pilot ayarlamasını yapıp havalanmak üzereyken Barlas'ın camdan tek bir noktaya arkama baktığını gördüm. Neyle karşı karşıya kalacağımı bilerek omzumun üstünden arkama baktığımda onu gördüm.

Eslem, tüm yenilmişliği ile kalkan uçağa ağlayarak bakıyordu.

&&

Emrah, Akın ve Gökalp Eslem'i abisinin yanına götürmeye gittiklerinde Cihangir ile yeniden onun arabasında yalnızdık. Aklımın bir köşesi o uçakta Barlas ile beraber gitmişti.

"İyi olacak." yola çıktığımızdan beri konuşmayan Cihan şaşırtıcı bir harekette bulunup ilk adımı atmıştı.

"Emin değilim yalnız bırakmamalıydım."

"Yalnız değil onun başına bir şey gelmesine asla izin vermem Nalan." yoldaki bakışlarını sol kadrajımda hissederken ona bakmaktan kaçındım. Aramızda hala konuşulmamış son öpücük mevzusu vardı. O öpücükten sonra olaylar peşimizi bırakmadığı için oturup adam akıllı konuşamamıştık. Eskisi gibi miydik? Yoksa bizi yeni adımlar mı bekliyordu? Konu ilişkiler olunca kesinlikle sınıfta kalıyordum.

"Beni dinlemiyor musun sen?" bir anda düşünce havuzumda boğulduğumu fark ettiğimde ayıldım.
"Benim Albay ile buluşmam gerek." konudan uzak bir şey söylediğimde şaşırdı.

"Neden?" kaşlarını çatmıştı.

"Bilmiyorum önemli bir mesele hakkında konuşması gerekiyormuş."
"Evinde mi buluşacaksınız?" cebimden telefonumu çıkarıp ona ekranı uzattığımda şaşırdı.

"Neden gizli buluşuyor ki?"

"Genel de gizli kalması gereken konularda böyle yerler de buluşuruz. Büyük bir şey bizi bekliyor sanırım." Cihan telefonu geri uzattığında cebime sokup yola bakmaya sürdürdüm. Albay ile buluştuğumda ilk işim o adamı sormak olacaktı. Kafamı gereğinden fazla meşgul etmişti ve ben meşgul edilmekten hoşlanmazdım. Cihan gösterdiğim adrese beni getirdiğinde burası camdan bir fabrikaydı. Albayın böyle tuhaf yerleri nerden bulduğunu hep merak etmişimdir. Arabadan inmeden önce Cihan'a döndüm.

"Sen bekleme."

"Sen olmadan dönmeyeceğim." bu tavrı beni şaşırttı.

"Merak etme Albay ile güvendeyim."
"Burada bekliyorum Nalan." onunla daha fazla münakaşaya girmemek için araçtan indim. Tozun toprakta rüzgar oluşturduğu arazide postallarım bana zorluk çıkarsa da mızmızlanmadan ilerledim. Albay fabrikanın girişinde rahat vaziyette durmuş bana bakıyordu.

"Komutanım!!"

"Gel Nalan." fabrikanın içerisinden girip ilerlediğinde daha da şaşırdım. Bu kadar ciddi ne oluyordu? Fabrikadan içeriye girdiğimde beni serin bir hava karşıladı. Sanırım etrafının camlarla kaplı olması içerinin ısısını azaltıyordu. Albay bomboş bir odanın içerisine girdiğinde hemen ardındaydım. Arka bahçeyi gören bir camın önünde durmuş izliyordu.

"Albay sana bir şey söylemem gerek." aklımdakiler dilime döküldüğünde bana omzunun üstünden baktı.

"Mühim mi?"

"Bilmiyorum aklımı çok kurcaladı."

"Anlat öyleyse."
"Üç gün önce yani bizi bulduğun gün bir baskına gittim." bahçeyi izlemekten vazgeçip bana döndüğünde kaşları çatıktı.

"Sait itinin bulunduğu baskın."

"Aynen öyle. Mesele bu değil-"

"Buna bandan bahsetmedin Nalan. Böyle bir şeyi nasıl bana söylemezsin?!" birden hiddetlenmesine şaşırmıştım tamam kabul bu gizli tutulması gereken bir bilgi değildi ama böyle bir çıkışta gerekli miydi?

"Albay sakin ol. Bir şey yapmadım zaten."

"Konu bu mu?! Benden habersiz bir şeyler yapman artık çizgiyi aşıyor."

"Anlamadım?"

"Eğer emrimde bir asker olacaksan buna göre davran!" normalde bu kadar tepki göstermeyen adam ne olmuştu da böyle bir tepki göstermeye karar vermişti?

"Albay ne oluyor? Bana söylemek istediğin şey neydi?" camın önünden çekilip odanın içinde voltaya çıktığında bu kez cama arkası dönük kalan ben olmuştum.

"Beni çok zor durumda bıraktın Nalan. Ya seni görselerdi?" kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım.

"Beni zaten biliyorlar?"

"Öyle sanıyorsun. Bu hiç hoş olmadı." stresle volta atması kafamı daha da karıştırıyordu.

"Albay seni anlamıyorum ve zaten karışık olan kafam iyice içinden çıkamayacağım bir hale döndü."

"Orada ne yapıyordun Nalan?" durup bir an bana kızgın gözlerle sorduğu soruya baktım.

"Arkadaşlarımı koruyordum! Artık kimsenin kaçmamasını istiyordum! Aynı istediğin gibi bu şehri boklarından arındırıyordum!" artık ona karşı saygım olduğumuz durum içerisinde yok olmuştu. Albay buna aldanmadı.

"Ne gördün?"

"Nereden biliyorsun? Bir dakika sen o adamın kim olduğunu biliyorsun." birden aklıma dolananları söylediğim de Albay kaldı. Dudaklarını birkaç kelam etmek için aralasa da bundan vazgeçti.

"Buradan git."

"Ne?"

"Şuan sağlıklı konuşamayız ben sana ulaşırım." sonra odadan bir hiddet çıkıp beni tek başıma bıraktı. O mavi gözlü adamı tanıyordu ama benim tanımamdan korkuyordu. Peki ama niye? Omuzlarım düşen başka bilinmezlikle fabrikadan çıktığımda arabanın kaputuna yaslanmış beni bekleyen Cihan'ı gördüm. Bezmişlikle ona ilerlediğim de kaputtan çekilip bir iki adımda yanımda bitiverdi.
"Ne oldu?"

"Gidelim buradan." halimi görmüş olmalı ki üstelemeden şoför koltuğuna geçti. Yanındaki yolcu koltuğunda yerimi aldığımda ön camdan bize bakan Albaya baktım. Aramıza ördüğümüz anlık saydam tabaka tek harekette yıkılabilirdi ama ikimizde o hareket için bir adım da bulunmuyorduk. Cihan iyi bir u dönüşü yapıp fabrikayı ardımıza aldığında artık o tabakadan çok uzaktaydım. İçim ve aklım birbiri için amansız bir savaş halindeyken tek yaptığım başımı cama yaslamaktı. Artık bu ağırlıkları taşıyacak bir bedenim kalmamıştı, cama yaslıyordum.

"Bana gidiyoruz." Cihan kasvetli ortama bir laf attığında yutkundum.

"Tanık koruma evine götür beni."

"Ama-"

"Lütfen Cihan." sanırım ilk defa ondan bu şekilde bir istekte bulunuyordum. Barlas'ın gitmiş olması beni yıkımın kıyısına sürüklemişken Albayın tavırları o kıyıdan beni sallandırıyordu. Tutunacak tek dal, o uçurumdaki Cihan olması da ne gülünçtü. Üç gün önce bana nefret kusan adam şimdi o uçurumdan düşmemem için çırpınıyordu.

Ne var ki Cihan ilk rüzgarda kırılacak bir daldı.

İstanbul sokaklarını talan edip tanık koruma evinin sınırlarına girdiğimiz de gün bitiyordu. Yine bir günü devirmiş, bir insanı kaybetmiştim. Cihan arabayı park etmeye çalıştığında saatlerdir cama yaslı olan başımı kaldırdım.

"Ne yapıyorsun?"

"Park ediyorum." gözlerimi devirdim.

"Kuzeninin yanına git Cihan." arabayı park edip kontağı kapattığında karanlıktaydık.

"Bana emir mi veriyorsun camgöz?" gözlerimi devirdim.

"Evet." kendi kapısını açtığında alaycı bir cevapta bulundu.

"Ne güzel bende emirleri uygulamam." araçtan indi kapıyı şak diye üzerime kapattı. Kimseyle uğraşmadan iki saat yaşayamaz mıydım cidden? Oflayarak kapıyı açıp kendimi dışarı attığımda Cihan beni takmadan evin kapısına ilerledi. Aracın kapısını kapattığım anda anahtarı kaldırıp bir tuşa bastı ve aynı anda kapılar kilitlendi. Kollarımı göğsümde birleştirip onun ardından gittiğim de zile bastı. İçeriden iki saniye sonra bir gürültü kopup sesler yükseldiğinde göz devirdim.

Uslanmaz adamlar.

Kapı Emrah tarafından açıldığında Cihan çocuğun konuşmasına izin vermeden onu itekleyip içeri girdi. Emrah Cihan'ın ardından şaşkınca bakarken gözleri eve girmeye çalışan bana döndü.

"Komutanım?"

"Çay koy Emrah."

"Emredersiniz komutanım." içeri girdiğim de Akın ve Gökalp'in koltuğun tepesinde kavga ederken buldum. Akın, Gökalp'in gözlüğünü elinde tutmuş hava kaldırıyor Gökalp ise Akın'ın saçlarını çekip kafasını yere eğmişti.

"Ne oluyor burada?!" sesimi duyan ikili bir anda birbirlerini serbest bıraktıklarında iki salak yere düştü.

"Komutanım!" Gökalp düştüğü yerden boğuk sesiyle bana seslendiğinde üstünden atlayıp koltuğa geçtim. Kafasını yerden kaldıran Gökalp bana diye başka yere bakıyordu.

"Al salak al!" Akın, Gökalp'e gözlüğünü geri taktığında, Gökalp sinirle Akın'a bir tane geçirip asıl beni görebildi.

"Komutanım kusura bakmayın."

"Gürültü istemiyorum Gökalp."

"Özür dileriz komutanım." Akın da kendince özrünü dilediğinde baş sallamakla yetindim. Cihan tam karşımdaki koltuğa oturmuş bana bakıyordu. Emrah salona elindeki tepsiyle giriş yaptığında Cihan'dan gözlerimi çektim.

"Buyrun komutanım." uzattığı tepsiden çayımı aldığımda evin içinde zil sesi yankılandı. Tüm herkes olduğu anda kalıp gözlerini bana çevirdiğinde bir yudum bile alamadığım çayımı tepsiye geri bıraktım.

"Birini mi bekliyordunuz?" sorum Emrah'aydı.

"Hayır komutanım."

"Burada bekleyin." koltuktan kalkıp çalmaya devam eden kapıya giderken Cihan'ın da ayaklandığını gördüm.

"Bekleyin dedim."

"Unut bunu." belimdeki silahımı çıkarıp ona doğrulttuğum da çıkışıma şaşırıp koltukta kaldı.

"Bekliyor musun yoksa ayağına sıkmamı mı istersin?" dellenmiştim ve dellendiğim de hareketlerim bir açıklaması olmuyordu. Cihan ellerini havaya kaldırıp teslim oluyorum imajı verdi.

"Güzel." silahımı belime geri takıp kapıya ilerlediğim de delikten baktım. Bu kez kapıya taktığımız sensörlü lamba sayesinde kimin geldiğini görebilmiştim.

Albay.

İçeriye seslendim.

"Albay geldi." sonrasında kapıyı açtım. Albay beni karşısında gördüğünde ilk tepkisi derin bir nefes almak oldu.

"Konușmalıyız."

"Haber verecektin."

"Vakit yok." kapıyı açtığımda içeriye gelmeden bekledi.

"Yalnız konuşalım dışarı gel." buna da tamam deyip evin kapısını kıyık bırakarak peşinden ilerledim. Karşı karşıya geldiğimiz de gece karası gözlerinde hüzün vardı.

"Yine azar mi yiyeceğim?" sırtım evin kapısına dönük ona bakıyordum. Dünden kalan kar yığının üstünde yeniden durmuş kar yağışına şahit oluyorduk.

"Beni anlamanı istiyorum Nalan senden. Her şeyin bir nedeni olduğunu bilmeni istiyorum."

"Ne zaman bilmece gibi konuşmaktan vazgeçeceksin? Bana söylemek istediğin her ne ise söyleyemiyorsun."

"Bu çok zor beni anla. Ama daha fazla bu zorluğu kendimde taşıyamam."

"Ne zorluğu ne diyorsun? Albay hasta mısın?" o an yüreğim korkuyla çırpındı.

"Hayır hayır merak etme kırlangıç ben sizi bile gömerim. Bunu söylemek için en doğru anı beklediğimi bilmeni istiyorum." bir nebze rahatlayabildiğimde konuştum.

"Dinliyorum."

"Nalan bab-" ses kesilip anından içinden bir kuş geçtiğinde kulağım uğultuların hedefi oldu. Bir baloncuğun içinde iki kişiydik. Albay donmuş gözlerle bana bakarken koluma tutunuşu bana hayal gibi gelmişti. Şokla ne yaptığımın farkında bile değildim. Bedeni yana kırılıp düşmek üzereyken nasıl bir cevval ile onu tuttuğumu bilmiyordum. Sonra bir kurşun daha yanımızdan geçtiğinde bana dokunduğunu biliyordum ama yaşadığım şok sebebiyle hissedemiyordum. Düştüğümüz kar yığının üstü kan kızılına boyandığında nefes almayı unutmuş gibiydim.

Albay kucağımda ağzından akan kanla bana ölü gibi bakıyordu.

"Albay!" anın içine dönüş noktam burasıydı. Kurşunlar geçiyor, evin içindekiler bizi korumak için savaş veriyordu.

"Nalan." Albay kucağımda nefesi titrek ve kekeleyerek bir şekilde bana seslendiğinde ağladığımı yeni fark ediyordum.

"Albay sakın uyuma seni kurtaracağız!"

"Dinle." zor konuşuyordu.

"Sonra konuşacağız bunları lütfen kendini yorma."

"Babanı buldum." sesi titreyerek söylediği kelimeler canımı tarif edemeyeceğim bir acıyla kıvrandırdı.

"Ne?"

"Baban İstanbul'da. Onun hak-kındaki her şeyi evimde bulacaksın."

"Albay ne diyorsun?! Şuan şok içindesin tamam anlıyorum seni." gözleri yavaş yavaş kapanırken bana ne itiraz etti ne de dediklerinin arkasında durdu.

"Akşın beni çağırıyor." bu kelimeleri fısıldayarak söyledikten sonra başı yan düştü.

"ALBAY!ALBAY UYAN!" onu omzundan ittirirken beni duymadı, bana tepki vermedi. Gözyaşlarımın içinde onu seçebilmem zorlaşsa da uyandırmaktan asla vazgeçmedim.

"Albay UYAN! NE SAÇMALADIĞINI SÖYLEYECEKSİN BANA!" bir el omzumdan tutup beni çekmeye çalıştığında gözlerim karardı.

"Nalan vurulmuşsun!" Cihan'ın endişe dolu sesi bile beni kendime getiremedi.

"Nalan içeri girmeliyiz sayıları çok fazla." kucağımdaki Albay'ı sarsarken beni durdurup Albayı kendine çekti.

"İçeri yürü! Onu ben taşırım." Cihan Albayı sırtlandığında öylece karların arasında tek başıma kanlar içinde kalmıştım.

Albay gittiğinde ardında kan dolu geçmişimi önüme sermekten çekinmemişti.

Devam edecek…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 15.03.2026 15:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...