
Oy ve yorumlarınızı bekliyorum...
'Elim gerçeklerle dolu olsaydı, onu açmadan önce çok düşünürdüm.' bu sözü bir düşünürün mısralarından hatırlarken elimde gerçekliğin kitabını tutuyor olmam gülünçtü. Hiç düşünmeden açmıştım o gerçekliği, hiç hesap kitap yapmadan dalıvermiştim gerçeğe.
Albay Fehmi Yavuz.
Geride bıraktığımız üç ay boyunca beni kandırmış gözlerimin içine baka baka geçmişimi saklamıştı. Şimdi burada onun evinde oturup ona kızmam neyi değiştirecekti? En önemlisi onu geri getirecek miydi? Ölümü bizim yüzümüzdendi fakat benden geçmişimi saklaması tamamen onun suçuydu. Kabul bende ondan birçok şey saklamıştım ama asla onun hakkında yatan bir gerçekliği değildi sakladıklarım. Bu evde daha fazla kalmamak için çalışma odasından çıktım tabi çıkmadan önce o adamın adres bilgilerini de almayı unutmamıştım.
Onunla nasıl karşılaşmam gerektiğini bilmiyordum. Birden karşısına geçip, şerefsiz ben senin kızınım mı demeli miydim? Yoksa geçerken bir tanımak istedim seni, mi demeliydim? Kafam karman çormandı, ilk kez böylesine bir şey yaşadığım için nasıl bir tepki vermem konusunda kararsızdım. Evden çıkıp aracı park ettiği yere ilerlerken toprak yolda bir tekerlik sesi ve görüş alanıma giren tanıdık arabayla olduğum yerde kaldım. Cihan vazgeçmemiş olmalı ki Audi'siyle beraber üzerime gelmekteydi. Hoş, bu saate kadar beni benle bırakmış olması bile mucizeydi. Kaputun önü dizlerime birkaç santim kala durdu. Arabanın içinden tüm asabiyetiyle çıktığında ellerimi belime yerleştirip savunma pozisyonuna geçtim.
"Rahat bırakmanı söylemiştim?"
"Yeterince zaman verdim." sesi en son görüşmemizin üzerine daha kırılmazdı.
"Ne istiyorsun Cihan?"
"Benim ne istediğim belliydi fakat sen buna engel oldun." konu Azad Yıldırım'a dönüp dolaşıp geldiğinde burun deliklerimden iyi bir hava çektim, buna fazlasıyla ihtiyacım olacak gibiydi.
"En ağır cezayı çekeceğinden şüphen olmasın."
"Sen neden bırakmadın o zaman?" kaşlarımı çattım.
"Ne?"
"Annenin katilini neden devlete bırakmadın? Eminim ki o da ağır bir ceza çekerdi." bam telime bastığında belimdeki elimi çekip yanıma indirdim.
"O piçin olaydan yırttığını biliyorsun."
"Sonrasında dağlarda terörist olup oğlunu kendi gibi yaptığını da biliyorum."
"Bu bir şeyi değiştirmez o an öyle gerekti." yeni bir kaybım varken neden üzerime geliyordu?
"İşte bende bundan bahsediyorum Nalan, benim de yapmam gerekenler var ama sen sürekli yolumda bir engelsin!" bana olan bir nefreti var mıydı bilmiyordum ama öfkesi olduğu kesindi.
"O adam Albayı öldürdü!"
"Bıraksaydın bunun da hesabını sorardım!"
"Kendi adaletimizi yaratırken nelerden vazgeçtiğimize Barlas gayet iyi bir örnek oldu." yüzünde sahte bir alay tebessümü oldu.
"O'na tereddüt etmeden yardım ediyorsun da bana niye edemiyorsun?" bu soru bende tıkandı. Olaylara hiç bu yönden bakmadığımı ilk kez o anda fark edebilmiştim ve ilk kez ciddi anlamda Cihan'ın kırgınlığını iliklerime kadar hissetmiştim.
"Ben-"
"O senin dostun, kardeşin peki Nalan ben senin neyinim? Ben senin hayatının tam olarak neresindeyim? Acı çektiğinde yanında olan basit bir adam mı yoksa canın istediğin de öpeceğin bir adam mıyım?" Cihan'ın bu sözleri onu kullanmışım gibi gösterse de olan şey bu değildi. Fark etmediğim şey bu soruları daha önce kendime hiç sormayışımdı, ona gerçekten ne anlam yükleyeceğimi bilmeyişimdi.
"Cihan sağlıklı bir düşünce de değilim lütfen birbirimizi kırmayalım."
"Kırmak? Ulan paramparça ettin beni!" ses tonu yükseldiğinde o an yalnız bir alanda olduğumuz için sevindim. Bir de milletin içinde bana bağırdığı için onu azarlayamazdım.
"Sen farklı olduğunu mu sanıyorsun?!"
"Beni sırtımdan vurmana rağmen affettim kızım ben seni! Ulan ben sana kıyamadım, senden uzak kalamadım! O kadar ben hariç herkesle meşgulsün ki bana ne yaptığını görmüyorsun!" onun sesi yükselirken benim ki sabit ayarında kalıyordu.
"Sana bir şey yapmıyorum!"
"Yapıyorsun! Beni yakıyorsun! Beni bir ateşe atıp ne bok yersen ye diyorsun!" bir rüzgar üzerimizden esip geçerken yerdeki topraktan gelen tozlar gözlerime kaçtı. Ani acıyla gözlerimi kısırken Cihan öylece durmuş bana bakıyordu. Ona ne söyleyebilirdim? Aynı ateşteyim ama bana dokunursan ikimizde yok oluruz mu demeliydim? Bugün kararsızlığımın, bilinmezliğimin had safasındaydım.
"Bir cevabın yok değil mi?" artık sesi düşmüştü böyle konuştuğu zamanlar onun pes ettiğini anlıyordum.
"Şimdi değil Cihan."
"Merak etme hiçbir zaman da olmayacak." bu onun son sözü oldu. Seri hareketle arkasını dönüp açık bıraktığı arabasının kapısından girip sertçe kapattı. Direksiyona geçtiğinde ön camdan bir kez olsun bana dönüp bakmadı. Motoru çalıştırdı ve ani bir manevrayla benim alanımdan çıkıp gitti.
Bana kalan ise arkasından öylece bakmak olmuştu.
Cihan net bir adamdı, ya varsındır ya yoksundur. Ama anladığım tek şey bu netliği bana geldiğinde tökezliyordu. Ne var olmamı istiyordu ne de yok olmamı.. Hep o bilinmezlikte asılı kalmamı istiyordu. Ne ondan gidebileyim ne de ona gelebileyim..
Yorgunlukla direksiyonun başına geçtiğimde nereye gideceğim hakkında en ufak fikre sahip değildim. Tanık koruma evi artık olay yeriydi ve kalmamız mümkün değildi. İstanbul daha ilk dakikasında üstümden geçmesini bilmiști. Alnımı direksiyona yaslayıp bu yalnız kalışımı birkaç saniye de olsa değerlendirmek istedim. Cihan, Azad Yıldırım'dan vazgeçecek miydi? Kuşçuları suç üstü yapabilecek miydim? Ve babam denilen o şahısla görüşmeli miydim?
Yapmam gerekenler listesi önümde bir dağ olduğunda nefes alamadığımı hissettim. Bir fanusun içinde günden güne biten o balıktım ben. Cebimdeki telefon titrediğinde rahatlığımın buraya kadar olduğunu anlamış oldum. Sinirle telefonumu çıkardım ve kim aradığına bakmadan yanıtladım.
"Ne var?" sesim beklediğimden saldırgan çıkmıştı.
"Sadece bir gün oldu." ve onun sesi beni ciddi derece kendime getirmeye yetmişti.
"Barlas!"
"Oo hatırlandım demek, güzel en azından bir değerim varmış." alaylı çıkan sesi ruhsuz yüzümü birkaç saniye de olsa aydınlatmaya yetmişti.
"Beklememi söylemiştin."
"Ama ben bekleyemedim." işte Barlas ile olan bağımızın değeri tamda buradan anlaşılıyordu. Bizi ölümün bile ayıracağından şüpheliydim.
"Nasılsın? Barut seni iyi karşıladı mı?" karşı taraftan derin bir nefes alma sesi geldi.
"Sıkıntıdan patlamak üzere de olsam bu herif bana iyi bakıyor sanırım sağlam yere kapak attım." kıkırdadım.
"Lütfen başına bir bela alma."
"Yok zaten burada bela var yeterince." duraksadım.
"O da ne demek? Bir şey mi oldu?"
"Boş ver önemsiz detaylar. Sesini duymak için aramıştım fakat hiç hoş bir ses duymadım." kendi dediklerinin üzerine örtüp bana geldiğinde sıyrılmaya çalıştım.
"Her zamanki asabiyetim işte bilirsin."
"Yemedim Nalan."
"Bir şey yok Barlas olsa söylemez miyim sanıyorsun?" öyle sanıyorsan çok doğru sanıyorsun kardeşim. O'na telefondan Albay'ın şehit haberini veremezdim, ilk duyduğu anda buraya gelmeye çalışacaktı biliyordum.
"Yine yemedim diyorum ama kapatmam gerek şimdi." bu kadar kısa süren sohbetimize gönlüm burkulsa da bir şey diyemedim.
"Peki dikkat et kendine."
"Sende."
"Barlas!" son anda aklımın ucuna konmuş soruyu sormadan edemezdim. Durdu.
"Ne oldu?"
"O'na kırgın mısın?" kimden bahsettiğimi iyi biliyordu, havaalanında gördükten sonra neler hissettiğini deli gibi merak ediyordum. Soluklandı daha sonra hiç ummadığım bir cevap verip telefonu yüzüme kapattı.
"Benim kalbim kırılmaz, tıpkı demir bacağım gibi."
Telefonu kulağımdan çekerken bu soruyu sormakla hata ettiğimi o an anladım. Telefonu cebime atıp arabayı çalıştırdım nereye gideceğimi bilmesem de o yola çıktım.
&&
Bir masa, masanın üstüne vuran bir lamba ve karşımdaki eli masaya kelepçeli oturan bir zanlı. Bu üçlü nasıl mı buluştu? Aynen şöyle, yola çıkarken aklımda sahiden bir fikrim yoktu ama Cihan yanıma geldiğinde az da olsa bana bir fikir verebilmişti. Azad Yıldırım ile işimizin bittiği tamamen doğru sayılmazdı bu herif Kuşçulara ve babama ulaşmam da yol alan bir köprüydü. Bu yüzden İstanbul serüvenime kısa bir ara verip kendimi Ankara'ya atmıștım, tabi ki İstanbul unutmuș değildim.
"Hala benden ne istiyorsun?" kırışık göz kenarları gözlerini kıstığında daha da kırıştırdığın da cevap vermedim. Ondan ne istediğimi söylemeyecektim, ona ne yapması gerektiğini söyleyecektim.
"Bir anlaşma yapacağız." karşısındaki sandalyede otururken bir bacağımı diğerinin üstüne erkeksi bir tavırla atıp rahat duruşumu bozmadım.
"Askerlerle anlaşma yapmam ben." güldüm ama gülüşüm samimiyetten yoksundu.
"Sence düşüncelerin sikimde gibi mi duruyor?" bir teröristin dilinden ancak bu şekilde anlayabilirdiniz.
"Ne istiyorsun asker?" hala ondan bir şeyler isteyeceğimi sanması gülünçtü.
"Bak Azad ben senden bir şey istemeyeceğim ama anlattıklarımdan sonra senin bir şeyler isteyeceğin kesin." yaşlı herifin yüzü bozarırken keyiflenmemek elde değildi.
"A-anlamıyorum." üstüne kekelemesi de tuzu biberi olmuştu.
"İçeride seni bekleyen bir misafirin var Azad Yıldırım." böyle herifleri ailesiyle ya da şöhretiyle korkutamazdınız, böyle adamlar ancak kazak attığı insanlardan korkarlardı.
"Ne? Sandığım șeyi yapmıș olamazsın." Konuyu hemen kavraması benim açımdan iyiydi, anlașma kolay olacaktı. Azad karşımda şoktan ve korkudan titreme eşiğine ulaşırken yerimde genleştim.
"Haberin yok sanırım Sami Demir iki ay önce İstanbul cezaevine getirildi." yalan değildi tam iki ay önce buraya tahliye olması kaderin bize sunduğu bir parçaydı.
"Hayır o Şırnak'ta kaldı."
"İçeride gözlerinle gördüğünde inanırsın Azad." bacağımı indirip yerimden kalkar gibi yaptığımda hiddetlendi.
"DUR! İÇERİDE Mİ? AYNI YERE KOYMAYACAKSINIZ DEĞİL Mİ?!" adam resmen böğürüyordu. Yakasından tutup yerinden çekip aldığında ışığın vurduğu yerde kan kusan gözlerim, korku salan gözlerinin dibindeydi.
"Sesinin tonuna dikkat et lan!" yüzüne tısladığımda bu kez konuşurken sesi kısıktı.
"Lütfen aynı yere koyma bizi." yakasını saldığımda arkasındaki sandalyenin üstüne geri düştü. Kendi sandalyeme geri döndüğümde artık rahatlığı bırakıp gerçek bir sorguya dönüştü.
"Bunu neden yapayım ki?"
"Haklısın, sen benden değil ben senden istiyorum." adamı böyle dize getirmek bu kadar kolaydı işte. Azad Yıldırım, bir yıl önce has ortağı Sami Demir'e uyuşturucu sevkiyatı sırasında kazık atmış ve Sami Demir'in tutuklanmasını sağlamıştı. Sami Demir içeri girdikten bir hafta sonra ona kazık atanın Azad Yıldırım olduğunu öğrenmişti fakat iş işten geçeli çok olmuştu. Sami Demir içeride, Azad Yıldırım dışarı da kalmıştı. İçeride gün ve gün intikam planı kuran bir adam, elindeki kan hırsıyla Azad Yıldırım'ı bekliyordu.
"Kuşçular ile bir buluşma ayarlayacaksın."
"Tutuklandığımı biliyorlardır inanmazlar bana."
"O beynini kendine kullan Azad. Fakat sadece Kuşçular değil." sözümü yarım bıraktığında kaşlarını çattı.
"Anlamadım?"
"Birini daha istiyorum."
"Kim?"
"Ferdi Kaya." Azad Yıldırım bir saniye sessizlik yaşarken böyle bir şey beklemediği açıkça ortadaydı.
"Ferdi babayı mı istiyorsun?" baba mı? Bana baba olamayan adam başkalarına mı baba olmuştu? Trajikomikti.
"Kimseyi şüphelendirmeden onlarla buluşmanı sağlayacağım fakat asıl iş sende."
"Bu olmaz Ferdi baba her şeyi çakar."
"Çakmamasını sağlayacaksın." o adamdan sürekli baba diye bahsetmesi sinirime dokunuyordu. Kendisinin de ondan çok küçük olmadığının farkında mıydı?
"O adam eski general böyle bir şeyin oluru yok!"
"İçeri de Sami Demir ile iyi şanslar o halde!" bu kez gerçekten sandalyeden kalktığımda aniden serbest eliyle bileğimden yakaladı. Çabucak bileğimi elinden kurtardığımda beni tuttuğu elini kıvırıp büktüm.
"Ne yapıyorsun lan?!"
"Sakin ol, tamam gitme diye durdum!" acıyla yüzünü buruştururken elini savurarak bıraktım.
"Bir daha bana dokunma!" gözlerim nasıl bir nefret ile baktıysa, gözlerini kaçırmak zorunda kalmıştı.
"Yapacağım." vızıltı gibi konuştuğunda alayla sordum.
"Anlamadım?" bal gibi anlamıştım da işime gelmemişti.
"Yapacağım, tamam!" ona son kez yukarıdan bakarken işlerin istediğim gibi gidiyor oluşu ilk kez beni şaşırtıyordu.
"Düşünmeye başlasan iyi edersin, yarın bu iş hallolacak." arkamı dönüp giderken bir şeyler bağırdığını duydum ama umurumun kıyısında bile olmamıştı. Sorgu odasından çıktığımda kapıda beni bekleyen Emrah ve Akın ile karşılaştım.
"Ne yapıyoruz komutanım?" soru Akın'dan gelmişti.
"Planı uygulamaya koyuyoruz."
"Hazırlıklara başlayayım mı komutanım?" Emrah heyecanla bana bakarken gülmemek için kendimi kastım.
"Gökalp'e söyleyin bize şüphe çekmeyecek bir arazi ve telefon kulübesi bulsun. Yarın sabah beşte burada bulaşacağız."
"Emredersiniz komutanım!" asker selamı verip yanımdan ayrıldıklarında aklımdaki tek düşünce yarın sabah o adamla görüşecek olmamdı.
&&
Sabah 05.00
Arazi yolda bir pikabın içinde yanımda suçlu Azad Yıldırım ile ilerliyorduk. Gökalp İstanbul'un en tenha bölgesinde bir telefon kulübesi bulmuştu ilk işimiz Kuşçuları avımızın içine almak olacaktı.
"Ne söyleyeceğini biliyor musun?" yanımda elleri kelepçeli oturan Azad'a baktım.
"Hala bunun çok riskli olduğunu düşünüyorum." göz devirdim.
"Düşüncelerini değil, soruma cevabını duymak istiyorum."
"Her şey istediğin gibi olacak." dikiz aynasından Gökalp ile bakışlarımız kesinleştiğinde ikimizin de gözlerinden aynı şey okunuyordu, aksi mümkün olamazdı. Arabayı Gökalp kullanırken yanında ön koltukta Emrah vardı. Ne kadar suçlunun yanında oturmak istese de reddedip kendim oturmuştum. Akın ise ardımızdan siyah bir sedanla peşimizdeydi. Gökalp boş arazide duran telefon kulübesine yaklaştığında planımıza giden ilk ayak seslerini duydum. Burası emniyete ne çok yakındı ne de çok uzak. Azad Yıldırım sorgu sırasında kendini kaçtı gösterecekti ve kaçarken bulabildiği en makul yol burası olmalıydı. Araba kulübenin çaprazında durduğunda silahımı belimden çıkartıp Azad Yıldırım'ın kafasına tuttum.
"En ufak yanlış hareketinde beynini dağıtacağımdan şüphen olmasın!"
"Böyle bir şey olmayacak."
"Göreceğiz, in şimdi!" aracın kapısını açıp inerken Emrah çoktan inmiş Azad'ı bekliyordu. Gökalp benim kapımı açtığında beklemeden araçtan atlayıp etrafıma bakındım. Bu saatte boş olması zaten beklediğimiz bir şeydi.
"Yürü!" Azad Yıldırım'ı öne katıp telefon kulübesine ilerlerken Emrah'ta benim arkamdaydı. Gökalp ve Akın araçlarda kalıp etrafı kolaçan edecek aynı zamanda Gökalp telefon kulübesinden sinyal tespiti yapacaktı. Kulübenin içine girdiğimizde Azad Yıldırım tuşlara bastı ve ahizeyi ortada tuttu. Telefon üçüncü çalışta açıldı.
"Alo?" ses Hanzade'ye aitti.
"Hanzade benim, Azad Yıldırım!" Azad sesini rolüne uygun olarak biraz heyecanlı tutmuştu.
"Azad bey! Siz nasıl? İçeride değil misiniz?!" Hanzade'nin sesi baya şaşkın geliyordu.
"Dinleyin vaktim yok ben polislerin elinden kaçtım!" hakkını vermeyelim ki Azad kaçış rolüne gayet iyi oynuyordu.
"NE? ŞUAN NEREDESİNİZ?" Hanzade artık şoktan dolayı bağırıyordu. Sesine kusmamak için kendimi zor tuttum. Silahı Azad'ın beline dayadığımda irkilip olduğumuz yerin adresini bir çırpıda söyledi. Salak herif öylece durmuş bana bakıyordu.
"Tamam hemen geliyoruz." Hanzade telefonu kapatacakken Azad neyse ki benim onu uyarmamı beklemeden konuştu.
"Ferdi babayı da getirmelisin."
"Anlamadım?"
"Hanzade hanım durum ciddi Ferdi babayla görüşmem gerek!" bu cümlesi ilk cümlesine göre daha az dikkat çekiciydi. Sinirle burun kemiğimi sıkarken bu adamı kurşuna dizmeme ramak kalmıştı.
"Ferdi baba ayağına gelmez bunu bilmiyor musun?"
"Helin ile ilgili olduğunu duyunca gelecektir."
Helin mi? Şifreli falan konuşmuyordu değil mi?
"Onu buldun mu?"
"Buradan anlatamam, acele edin!"
"Tamam bir çaresine bakacağım." ahizeyi alıp çat diye kapattım. Kulübenin içinde silahın ucunu Azad Yıldırım'ın boynuna doğrulttuğumda korkuyla duvara yapıştı.
"İstediğin her şeyi yaptım!"
"Helin kim? Şifreli mi konuştun it oğlu it?!"
"Hayır hayır. Helin, Ferdi babanın manevi kızı." silahım elimden kayıp düşecek gibi olsa da direndim, asla düşmanıma renk vermedim.
"Kayıp mı?" silahım hala boynuna dayalıydı.
"Evet. Kasım ayından beri onu arıyor."
"Eğer ki yalan söylüyorsan veyahut şifreli konuştuysan neler olacağını gayet iyi biliyorsun."
"Yalan söylemiyorum." silahı boynundan çekip onu kulübeden dışarı itti. Albayın yazılarında Helin'e dair bir iz yoktu acaba o da mı bilmiyordu? Aklıma Albayın yazılarında onun bir evlada sahip olmak istemeyeceği yazıyordu peki Helin? O'nun ne farkı olmuştu? Beni bekleyen bir çuval gerçeğin farkındaydım ama artık öğrenmek istediğimden emin olamıyordum.
Kendimizi çalıların arkasına sakladığımız da Gökalp bulduğu sinyalden Kuşçuları takip ediyordu. Azad Yıldırım'ı ne zaman geleceklerini bilmeden başı boş salmak bizim için büyük bir hata olurdu.
"Sapaktalar." Gökalp yaklaştıklarına dair haberi verdiğinde istemeye istemeye Azad'ın ellerini çözdüm.
"Bundan sonra sana uyarı yapmayacağım Azad Yıldırım, tüm yaptıklarından ve yapacaklarından sen sorumlusun!" ellerini serbest bıraktığımda sözlerime karşılık vermeden kulübenin yanına gidip yere çöktü. Gökalp, Emrah ve Akın silahlarını alıp yerlerine geçtiklerinde kendimi psikolojik olarak ayarlıyordum. Bir porsche görüş alanımıza girdiğinde silahımı çıkarıp sığındığım ağaca yaslandım.
Araba kulübenin önünde durduğunda neyse ki görüş alanım kesilmemişti. Azad'a yerleştirdiğimiz dinleyici sayesinde de ne konuştuklarını duyabilecektik. Aracın içinden önce Hanzade ardından da Deniz çıktı. Ve ilk konuşan tabi ki Hanzade olmuştu.
"Azad bey!" sesi her zamanki gibi cırtlak ve cilveliydi.
"Şükürler olsun geldiniz!" Deniz şüpheli bir şekilde konuştu.
"Azad bey nasıl kaçabildiniz?" sorusu senden şüpheleniyorum haberin olsun tarzındaydı.
"Zor oldu fakat emniyet ana-baba günü gibiydi. Beni sorgu odasında kelepçesiz bir şekilde bıraktıklarında ben de bunu değerlendirdim fakat hemen bulunmamak için sabah olmasını bekledim." Azad ona söylediğim şeyleri birebir aktarırken yüz ifadesi de kendini açık etmemişti.
"Çok talihsiz bir şey yaşadınız Azad bey." Hanzade yılışıklığına devam ederken Deniz bir soru daha sordu.
"Helin'i bulmuşsun?" bu soruydu çünkü sesindeki ima belliydi. Azad Yıldırım rolüne devam etti.
"Nerede olduğunu biliyorum fakat bunu Ferdi babadan başkasına söylemem riskli olabilir."
"İyi mi peki o?" Deniz'in endişeli çıkan sesi beni şaşırtmıştı.
"İyi." neredeyse Azad'ın gerçekten Helin'in yerini bildiğini zannedecektim.
"Ferdi baba çok sinirlendi onu ikna etmem çok zor oldu Azad bey." Hanzade yavaş yavaş da olsa istediğim konuya gelirken cebimdeki telefon üst üste titredi. Şuan durup kimin böylesine bir anın içine ettiğine bakamayacaktım.
"Gelecek değil mi?" Deniz atıldı.
"Geçen günkü yarım kalan teslimatı tamamlayacağımızı söyledim, gelecek." Deniz avucumuza bir operasyon bıraktığında timle kısa bir bakışma yaşadık. Dördümüzün içinden de aynı hissin geçtiğine yemin edebilirdim.
Yaklaşık yarım saat geçen boş konuşma sonunda arazide bir çift tekerlek sesi yankılandığında herkes dikkat kesilmişti.
"Teslimat gerçekleşirken alıyoruz herkes hazır olsun."
"Emrederseniz komutanım!" üçü ağız birliği ile komutuma yanıt verdiğinde parlak gri bir range rover araç görüş açımızdaydı. Araba yolun tam ortasında durduğunda içinden siyah takım giyinmiş bir adam çıktı ve koşarak arka kapının kapısını açtı. Kapı açıldı, heybetli bir beden araçtan indi.
Bedenin arkası bana dönüktü ve bu yüzden nasıl bir yüz ifadesinde olduğunu göremiyordum.
"Hoş geldin Ferdi baba." Deniz yalakacılığı ile konuştuğunda asıl duymak istediğim o ses konuştu.
"Hangi cüretle beni ayağına çağırıyorsun lan it?!" adamın sesi kalın ve kirliydi. Yaşının verdiği olgunluk sesinde kendini bariz belli ediyordu.
"Baba Hel-"
"Kes! Buraya seni dinlemeye değil, mallarımı almaya geldim. Eğer bir diyeceğin varsa paşa paşa kendin gelirsin." Ferdi Kaya, Azad Yıldırım'ı pusturduğunda işime gelmişti açıkçası. Sonuçta bir konu da yalan söylemişti ve adam gelip bunu irdeleseydi o zaman her şey bombok olurdu.
"Peki baba."
"Ben malları getireyim baba." Deniz koşar adım aracına giderken Ferdi Kaya etrafı gözleriyle tarıyordu bu alışkanlığının askerlik zamanından kaldığına emindim. Gözleri olduğum tarafa kaydığında bir rüzgar esti ve siyah saçlarım ağacın arkasından uzandı. Kısık sesle küfür savururken hızla saçlarımı sakladım. Fark ettiğini biliyordum fakat ne gördüğünü düşünüyordu şuan. Ferdi Kaya tam anlamıyla olduğum konuma döndüğünde Azad konuştu.
"Ne oldu baba?" sanırım fark edildiğimizi o da anlamıştı. Ferdi Azad'a cevap vermeden belindeki silaha dayandığında olduğumuz alan içinde yankılanan araba ve silah sesleriyle ne olduğunu kavrayamamıştım. Biri deli gibi havaya sıkıyor, diğeri tekerleklerini yakmak istiyordu. Ferdi ve adamları silah sıkan kişiyi göremeseler de kendilerini savunmaya almıştı.
"Ne oluyor amına koyayım?!" Ferdi ondan beklenen bir tepki verirken Azad'ı artık göremiyordum ama Ferdi'nin yakınlarında olduğunu biliyordum.
"Baba ne oluyor?" ve aynı zamanda Hanzade'nin de.
"Araçlara geçin!" Ferdi'nin uyarısıyla harekete geçen ben olmuştum onların böyle kolayca kaçmasına izin veremezdim. Ağaçların arasından koşarak çıktığımda timimde benimleydi. Azad Yıldırım'ın tarafına koşarken onlarında Ferdi'nin dediğini yaptıklarını gördüm. Silahımı hizalayıp ilk gördüğüm Ferdi'nin adamını indirdim.
"Allah kahretsin!" Ferdi adamının yığılışını görse de beni görmedi. Bu kez hedefim o olduğunda yanımdan geçen tanıdık Audi ile odağım kaymıştı.
Bu olamazdı değil mi?
Cihan şuan da operasyonumun ortasında olamazdı değil mi?
Audi boş arazide bir drift atıp döndüğünde duruşu inanılmaz kötü bir ses çıkarmıştı. Gözüm anlık koşan Azad Yıldırım'a kaydığında kaçtığını gördüm.
Şerefsiz.
Audi'nin kapısı açılıp içinden Cihan çıktığında kendi kafama o an sıkmak istedim. Her şey saniyeler içerisinde gerçekleşmişti. Cihan, tereddüt etmeden doğrulttuğu silahıyla kaçmakta olan Azad Yıldırım'ı vurmuştu. Azad olduğu yerde savurulurken Ferdi ve adamları aracına doluşmuş gidiyorlardı. Elimden geldiğince arabanın tekerleklerine sıkmıştım fakat aracı kullanan kişi kurşunların hedefi olmaktan iyi kaçmıştı.
Tim, Kuşçuları etkisiz hale getirmişken Cihan vurduğu Azad Yıldırım'ın başında bekliyordu. Öfkeyle silahımı belime takıp yanına ilerledim. Cihan namlunun ucunu yerde yarı baygın yatan Azad'ın başına doğrultmuş bekliyordu.
"Cihan!" bedeni oynamadan başını bana çevirdiğinde gözleri ifadesizdi.
"Ne yapıyorsun Cihan?" silahını çekmeden konuştu.
"Yarım kalan işimi bitiriyorum."
"Geri zekalı herif! Senin bir bok bitirdiğin yok!" öfkem çığır aşmıştı. Avucuma konan bir talih kuşunu Cihan hiç çekinmeden avlamıştı.
"Bu herifi geberteceğim Nalan!"
"Hay sikiyim herifini! Sen benim operasyonumu nasıl sabote edersin!" bir anlık şaşırdı. Sonra arkasında elleri kelepçelenen Kuşçular'ı gösterdi.
"Yakalamışsın işte." alayla konuşması üzerine saçlarımı çekiştirdim. Bu fırsat bir daha ne zaman elime geçirdi ki?
"Az önce kaçan adamlar var ya.." sözümü bıraktığımda umursamazdı.
"Ne olmuş? Bulmamız zor olmaz." güldüm.
"O adamlardan biri Ferdi Kaya'ydı." yüzünde donan alaycılığı bana kafası karışmış bir halde bakıyordu.
"Ne?"
"Duydun,kendisi biyolojik babam olur." yüzüne bir gerçeklik daha çarptığımda artık doğrulttuğu silahı indirmiști.
"Ne diyorsun sen?"
"Az önce babamın kaçmasına sebep oldun, üzülme neticede senin tarafından ödeşmiş olduk." Sırtımı dönüp giderken sinir her hücremdeydi.
"Nalan!" arkamdan seslense de dönüp bakmadım, artık geriye dönüp bakacak tahammülüm kalmamıştı.
Devam edecek..
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 11.57k Okunma |
2.19k Oy |
0 Takip |
39 Bölümlü Kitap |