31. Bölüm

Acar Bir Afet

Sude ben
sudenoloji

 

 

 

 

 

 

31.ACAR BİR AFET

 

                                                                                            🔥

 

 

 

 

 

Bir yerde tesadüfi bir söz okumuştum: 'Daha yükseğe sıçramak için önce alçalmayı kabul etmen gerekir.' Diyordu sözde. Yani daha doğrusu İngilizce aslından çevrilişi buydu. Ben bu sözü kendime uyarladım. Tam da şu an içinde bulunduğum durumu en çok yansıtan şey bu söz değil mi? Bilinçsizce yitirdiğim aklım ve haddini aşan acım güçsüzleşerek alçalmamı sağladı ve fakat bu alçalma çok çok daha büyük bir yükselme ile sonuçlanacaktı. İşte benim hikayemin, Hazan'ın Kandemir oluşunun sonunun başlangıcı da bu söze dayanıyor. En son yere hatta yerden de aşağı düştüğümde kızımın kaçırılışıyla ve dostumun benim yüzümden hayattan kopuşuyla sınanmıştım. Ancak o düşüşün kalkışında dimdik ayakta duran güçlü bir kadındım. Şimdi ise o güçlü kadın olarak düştüğüm yerden gücün ta kendisi olarak kalkacağım.

 

Kendimi Çelik olduğum dönemle tanıtırken veya o dönemden bahsederken genelde 'Genç kız' ifadesini kullanıyorum. Fark ettiniz mi hiç? Peki eğer fark ettiyseniz bunu neye yordunuz? Zira Kandemir olduğum dönemden bahsederken sözlerim her zaman 'kadın' kelimesi ile nihai oluyor. Sıradan terimlerde ya da sıradan düşüncelerde bu anlatış şeklim sayesinde insanlar benim Çelik olduğum halimde Alparslan ile beraber olmadığımdan öyle söylediğimi düşünebilir. Ya da Kandemir olduğum süreç için kadın dememi anne olmama yorabilir. Fakat gerçek ikisi de değil. Gerçek şu ki genç kızlıktan kadınlığa esas geçiş hayatı acısıyla tanımakla olur. Hayatın acısını tanırsın ve tadarsın. Tattığın o acıyla dimdik ayakta durduğun gün ise kadın olursun. Kadın demek benim evrenimde güç demek bu yüzden; Kandemir demek. Genç kızlık ise masumiyet demek. Hayatın o zalim yüzünü bilmeden denk düştüğün her yüzde yüreğindeki temizliği aramak demek. En sevdiğinin bile senden esas kimliğini sakladığını bilemeyecek bir adama iki günde güvenerek babandan dayak yediğini anlatacak kadar masum olmak demek.

 

İşte bu yüzden İnfial'de güç de acı da Kandemir'den gelir.

 

Gözlerim yanıyor. Gözlerimin içinde bir acı var. Kırparak büzsem de geçmiyor bu acı. Ben de bu yüzden kaşlarımı çatarak veriyorum tepkimi. Ardından gözlerim bitkin bir hızda açıldığında etrafım hafif de olsa bulanık bir hale geliyor. Yutkunarak tepki veriyorum buna da. Yutkunuşumsa daha net görmek adına gözlerimi kapatıp açtığım an son buluyor. En nihayetinde bakışım loş ışıkla aydınlanan bir odada olduğumu idrak ederek meraka bürünüyor.

 

Duvarlarının antrasit olduğu bir oda burası. Yerler parke ve koyu bir gri ile kaplı yine. Eşya yok ama bu odada. Bomboş içerisi. Yalnızca küçücük olan odanın yine küçük kalan penceresini kaplayan kalın bir tül perde var. Haricen hiçbir eşya konumlanmamış. Kokusunda ise herhangi bir yaşanmışlık yok. İzbe bir harabe gibi değil de yuva olarak ısınmamış, anıların kokusunun sinmediği bir oda gibi burası. Kokusu tam olarak onu andırıyor. Bakışım odayı incelerken bir yandan da burada ne yaptığımı zihnim sorguladı. Öyle bir karanlıktaydım ki hatırladığım en son şey kızımın fotoğrafıydı. Gerisi hayalden ibaretti sanki, net değildi. Net olmasa da Alparslan'ı hatırlıyordum. Bir de uyandıktan sonra yenilettiği ve benim yeniden k*nıyla kirlettiğim parkelerini.

 

Alya...

 

Gözlerinden ve bakışından tanımıştım onu. Varlığı aklıma tekrardan düştüğü an irkilerek içimden içli bir nidayı serbest bıraktım. Bu sırada bakışlarım çaprazımda oturarak bana öfkeli gözlerle bakınan adama kaydı. Arslan Tufanlı nefret dolu gözlerle izliyordu beni. Dizlerini hafifçe kırarak oturmuştu ve kollarını dizlerinden sarkıtarak bakıyordu yüzüme. Uyandığımı daha doğrusu onu fark ettiğimi anlayarak öfkeli bakışına sırıtma ekleyerek oturduğu yerde hafifçe doğruldu.

 

"Sonunda..."

 

Tekrar yutkunup bir elimle önüme düşen saçımı kulağımın ardına verdim ki o an dizinden aşağı bıraktığı ellerinden birinde bulunan s*lahı görerek ellerimin titremesine engel olamayışımı izledim. Ne olduğunu bilmediğimden daha doğrusu zihnimin bu karmaşayı çözecek hali olmadığından titriyordu elim. S*lahı elinde çevirerek hareket ettirmeye başladığında ben bakışlarımı nefret dolu yüzünde tutmaya çalışarak olana bitene hakimiyet kurmak adına detaylara dalmaya çalışıyordum.

 

Ellerinde kızarıklıklar vardı ve loş ışığa rağmen net bir şekilde belli olan bir şey vardı; günlerdir uyumamışçasına yorgun bakıyordu. Üstü başı ise toz içindeydi. Öyle ki anladığım kadarıyla lacivert olan gömleği bile yer yer griliğe bürünmüştü ve buruş buruştu.

 

"Seninle kapanmamış bir hesabımız vardı, şimdi iki oldu. Hatta sonuncuyu da sayarsak üç." S*lahını çevirerek kurduğu cümlelerine tek kaşını havalandırarak eklemede bulundu. "Cık. Beş ayrı hesabımız var Hazan Kandemir. Önce kardeşimin bacağına s*ktın. Benim canım, ciğerim 'karışma' dese de unutmadım. Sonra gittin Dayı'ma, baba bildiğim adama zarar verdin, sakat bıraktın. Benim gardaşım yine 'karışma' dedi. Ben yine sustum." Bakışı bana döndüğünde sözlerine devam ediyordu ama gözlerinde daha önce hiç görmediğim türde bir öfke vardı. "Yetmedi, bitmedi! Benim aslanımın k*nını bir daha akıttın. Dayı'm da bunu kaldıramadı. Adamın yüreğine indi; yine senin yüzünden."

 

Çevirdiği s*lahını bana doğru nişan alarak emniyetini kaldırmadan sırıtarak konuşmaya devam etti. "Şimdi de diyorsun ki ben senin canına, k*nına bin k*rşun sıktım, zarar verdim ama gardaşının çocuğunun annesiyim." Tek kaşını havalandırarak devam ettiğinde yüzünden hem sorgular hem de inanmayan bir ifade hakimdi. "Ne saçmalıyorsun lan sen?"

 

Son cümlesini normal bir tınıda da olsa hiddetle ve nefretle bana duyurduğunda ben gözlerimi kapatıp açarak ona ne zaman kızımdan bahsettiğimi anımsamaya çalışıyordum. Zihnim karmaşıktı. Üstelik karnımda da derin bir acı vardı. Bitkindim. Sözlerine ve muhtemelen yapmış olduğum şeylere bu sebeple odaklanamıyordum ki odağımın daha da bozulması bulunduğumuz odanın kapısının sertçe çalınması ile bölündü. Arslan belli belirsiz bir sesle gelmesini söylediğinde tam karşımda Toygar vardı. Elinde bir tepsi tutarak bize doğru yaklaşsa da Arslan'a bakıyordu.

 

"Abi kaç saat oldu. Acıkmışsınızdır diye bir şeyler hazırlattım."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek boynunu kıtırdattığında Toygar müsaade beklemeden elindeki tepsiyi aramıza bırakarak hafifçe yere çömeldi. Bu esnada Arslan konuşuyordu.

 

"Yemek lazım değil paşam. Sen aslanımdan haber ver bana."

 

Toygar onun sözlerine rağmen iki ayrı tabağa konulan ve kağıt ile alt kısmı sarılan ekmekleri önümüze bıraktı. Bu esnada aldığım kokuyla yutkunarak gülümsediğimde daha şimdiden bana uzatılan yemeği yemenin hayalini kuruyordum. Buram buram Adana kokuyordu. Bütün kokusu etrafımı sarmışken ezmeler ve ayran da göz kırpıyordu bana. Gülüşümü büyüterek iç çektiğimde Toygar benim yemeğe duyduğum aşkı göremiyordu. Zira bakışları Arslan Tufanlı'daydı.

 

"Alparslan abim aynı. Saadettin Dayı iyiymiş ama abi. Yarın odaya alacaklar."

 

Arslan'ın sesini işittiğimde ellerim Alparslan'ın adını duymama rağmen önümdeki kebaba uzanıyordu. Kağıdı sertçe dürümden ayırarak ağzıma oldukça büyük bir lokma atıp gözlerimi kapattım. Bu sırada Nişancı'nın sert ama rahatlık dolu sesi ilişiyordu kulağıma.

 

"Şükür... Darısı aslanımın başına."

 

Toygar ile olan konuşması o kadar çekmiyordu ki ilgimi birkaç konuşma daha olmasına rağmen onları yalnızca mırıltıdan ibaret bir şekilde duydum. Zira açlıktan belki de günlerdir kavrulmuştu bedenim. Zamanı algılama özelliğimi yitirmiş olduğumdan en son ne yediğimi hatırlamıyordum. Esasen şu an yemekten çok daha önemli sorunları vardı zihnimin. En önde geleni az önce işittiklerimdi. Fakat açlık her şeyi geride bırakarak öncelik yarışını kazanmıştı. Öyle ki elimdeki dürümü bitirmem kesmemişti beni. Toygar'ın ortaya bıraktığı ezmelere ve salatalara saldırmıştım. Bir yandan da boğazımda kalmaması için ayran içiyordum. Açlığım onları da tüketmemle azalsa da son bulmadı. Bu yüzden anlık da olsa bir duraksama yaşayarak iç çekip yutkundum. Bedenim hafifçe doğrulduğunda Toygar ayağa kalkıyordu ve bakışları bendeydi. Gözlerini kapatıp açıyordu. Muhtemelen bana bir şey söylemeye çalışıyordu ancak benim bunu anladığım falan yoktu.

 

"Sen çık Toygar. Hazan hanım emin ellerde. Dayı'mın endişesi olmasın."

 

Bakışlarım cümleyi kuran kişiye yani Arslan Tufanlı'ya kaydı. Büyük bir öfkeyle bana bakarak derin nefesler alıp veriyordu. Yutkunup bakışımı ondan önündeki kebaba çevirdiğimde dokunmadığını anladım. Sözleri şu an umurumda değildi. Umursadığım tek şey açlığımdı. O dindiğinde zaten kiminle konuştuğunun ve kime ne söylediğinin farkına varacaktı. Kapı sesini işiterek bakışımı refleksle o yöne çevirdiğimde gözlerim yemekten ayrıldı. Ardından tekrar kebaba baktığımda dokunmadığını yeniden fark ederek yutkundum. Bu sırada bakışım sesiyle istemsizce ona döndü.

 

"Yiyeceksen al ye! Ha varsa son bir yemek isteğin çocuklar onu da getirsin."

 

İlk cümlesini duyduğumda devamında söylediklerinin hiçbir önemi kalmadı. Zira sağ elimi sertçe dürümün olduğu tabağa atarak önüme çektim. Sonra sol elimi de yerleştirerek iki elimle birden yemeği kavrayıp hızla ağzıma yerleştirdim. Bu sırada gözlerim açlığın verdiği o baygınlıktan yavaş yavaş kurtuluyordu. Dişlerimse ağzıma ittirdiğim yiyecekleri öğütmekte oldukça zorlanıyordu. Ona rağmen koca bir dürümü daha çok kısa bir süre içinde yiyerek boğazımda kalmaması için onun önündeki ayrana da uzandım. Kenarını titreyen ellerimle açarak tek dikişte bitirdiğim esnada midemde bir ağrı oluşuyordu. Onca saatlik açlığın verdiği boşluğun ani dolumundan kaynaklanmış olmalıydı. Ya da sadece çok aç olduğumdan midem değil de gözüm doymamıştı. Bu da nedenler arasındaydı. Yaşadığım ağrı yüzümde kaşlarımın çatılmasıyla yer edinse de görmezden gelmeye çalışarak karşımdaki adamın öfkeli gözlerine aynı öfkeyi giyinen bakışlarla karşılık verdim. Bir yandan da az önceki hayvani doyumsuzluğumun dinişinin izlerini, dudaklarımdaki lekeyi kolumun tersiyle siliyordum.

 

"Son yemeğimi bugün yemeye hiç niyetim yok Tufanlı iki."

 

Kaşlarını hafifçe çatarak ağzına şaşkınlık açıklığını verdiği esnada konuşuyordu.

 

"Tufanlı iki, ben?"

 

Başımı sallayarak onu onaylayıp dudaklarımı yaladığımda içimdeki karmaşık düşüncelere rağmen dik bir duruş ve bakışı bedenime yer etmeye çalışıyordum. Zira kendime verdiğim en önemli sözlerin başında her ne olursa olsun ne yaşarsam yaşayayım sorgulamaktan da önce dik durmak geliyordu.

 

"Koltuğunu kardeşine verdiğine göre gözümde Tufanlı ikisin Arslan Tufanlı."

 

Öfkeyle gülümseyerek başını sallayıp elindeki s*lahı sağa sola çevirmeye başladı.

 

"Benim de gardaşımın da koltuk hırsı yok çok şükür. Birmiş ikiymiş... Sen boş ver bunları. Canının derdine düş. Elimden nasıl kurtulacaksın? Benim elimden kurtuldun diyelim, başına sardığın diğer beladan nasıl kurtulacaksın? Döktüğün o k*nı senin damarında koyar mıyım sanıyorsun?"

 

Döktüğün k*n dediği an bakışım sekteye uğradı ve öfkeli gülüşümde de kesinti yaşandı. Gözlerim bu nedenle kapanırken Arslan sözlerine sırıtarak devam ediyordu.

 

"Ne halt ettiysen teker teker anlatacaksın bana! Aslanımı niye vurdun?"

 

Sözlerini işitmemi sağladığı esnada bir yandan da yere vuruyordu. Vuruşuyla gözlerim refleksin etkisine tutularak açıldı. Bakışım öfkesine denk düştüğünde ise yutkunuşumun sesi odayı sardı. Onu vurmuştum ben. Alparslan'ı, kızımın babasını. Hem de kızımızı söylemek istediğim an vurmuştum. Beynim bana hiç bitmek bilmeyen türlü oyunlar oynuyordu ve bu oyunlar benim zihnimi mahvediyordu.

 

"Bilerek yapmadım."

 

Yutkunarak fısıltıyla karışık bir tınıda duyurdum ona sesimi. Arslan ise buna karşılık olarak yere elini sertçe vurdu ve ayağa kalkıp üzerime eğildi.

 

"Özür de diledin mi? 'kusura bakma bir daha olmaz.' Da deseydin!"

 

Gözlerimi sıkı sıkıya yumarak ellerimi de yumruk yaptım. Sözleri için ya da sitemi için kızamıyordum ben ona. Haklıydı. Esas olarak haklı olmasına rağmen benim aynı durumda olsam yapacağımdan çok daha azını yapıyordu. Zira şu an v*rulan Nare olsaydı ben hiçbir açıklamasını duymak istemezdim. Sonunu bir an önce getirirdim onun. Kardeş sevgisinin başkalığı gibi acısı da beterdi. O yüzden kendimi savunamıyordum ama gerekli açıklamayı kendimi zorlayarak da olsa yapmalıydım. Çünkü zihnim en azından bu kadarını idrak edebileceğim düzeye erişmişti.

 

"Ben...Aklım gidip geliyor. İstediğini söyleyebilirsin ama ben ona bilerek zarar vermem. Masum olduğunu bile bile...Ona kıyamazdım."

 

Doğruydu sözlerim. Bir haftada ne kadar çok içsel çatışma yapılırsa o kadar çoğunu yapmıştım. Defalarca s*lah çekmeme rağmen bir kez bile t*tiği çekememiştim ben ona. Yani o ilk vurulmasını daha doğrusu evlat acımın baskınlığını görmezden gelirsek eğer içten içe hep masumiyetini kanıtlamak adına çabalamıştım. Bunu yaparken de zarar verememiştim. Zarar veremeyişimi bilinmezliklere yorsam da bunun ana nedeni taşlaşan kalbimin nefes alan o küçücük parçasının hisleriydi.

 

"Kıyamazmış(!) Kıydın ama Hazan hanım! Ben de sana kıyacağım lan! Kızımın ö*üsüne yemin ettim! Gardaşımın soluğu kesildiği an ben de senin s*luğunu k*seceğim!"

 

Nefretle üstüme eğilerek fısıldadığında soluğunun tenime çarptığı her an irkilerek gözlerimi daha sıkı kapattım. Haklı olması yakıyordu canımı. Karşı koyamamak engel olamamak incitiyordu kalbimi.

 

"Söyleyeceksin şimdi bana! Yediğin her haltı anlatacaksın! Ne demek oluyordu o? Bayılmadan önce bana ne söyledin?"

 

Gözlerim istemsizce açılırken bakışlarım ona döndü. Sorgu ve sinir yan yana yer alıyordu gözlerinde. Yutkunarak başımı daha çok havaya dikerek kaşlarımı çattım. Neyden bahsettiğini anlamaya çalışıyordum ancak zihnimde herhangi bir şey belirmiyordu. Karışıktı her şey. Bayıldığımı hatırlamıyordum. Kesik kesik de olsa zihnimde Alparslan'a gittiğim anlar ve ayaklarımın yaralanması vardı. Fakat o yoktu.

 

"Ne...Ne bayılması? Ne söyledim ben sana?"

 

Sert bir ifadeyle gözlerime bakıp sustuğunda bakışları farklı bir yöne çevriliyordu. Ben ise bu bakışa ve tepkisizliğine aldanarak duvara tutunup ayağa kalktım. Hareketimle senkronize bir şekilde birkaç adım geriledi. Bu sırada ben başımı havaya dikerek konuşuyordum onunla. Arslan Alparslan kadar uzun olmasa da oldukça uzun boyluydu. Ortalama olarak aralarında beş altı santim fark vardı fakat kalıp ve sima olarak birbirlerine oldukça benziyorlardı. Bu yüzden gözleri yeşil değil de kara olmasına rağmen ona her baktığımda karşımda kızımın babasını görüyordum.

 

"Söylesene! Ne söyledim ben sana?"

 

Bu sorunun cevabını gerçekten merak ediyordum ama sesim merakımı yansıtamayacak kadar çok kısık çıkıyordu. Zira yemek yemiş olmama rağmen bedenimde bir ağırlık vardı. Öyle ki bu ağırlık az önce söylediğim şeyi zikretmiş olmasına rağmen ona sual etmeme neden oluyordu. Yutkunarak sorgular ifadesini yeniden takınıp bakışlarını bana çevirdi.

 

"Kızının babası kim? Sen niye bana sevgilim dedin? Alparslan... Alparslan mı sandın sen beni? SÖYLE! BENİM..." Sonda bağırarak irkilmeme sebep oldu. Ardından göğsüne sertçe vurarak devam etti sözlerine. "O ÇOCUK BENİM... BENİM K*NIMDAN MI?"

 

Yutkunarak gözlerimi kapattım. Ardından dudaklarımın içini ısırdığımda ona kızımdan ne zaman bahsettiğimi anımsamaya çalışıyordum ancak zihnim karmaşıktı ve hatırlamama engel oluyordu. Başımı sağa sola salladığımda bunun nedeni olanı biteni hatırlamıyor olmamdı ama o reddediş olarak algılayıp sesine daha çok hiddet bürüdü.

 

"KONUŞSANA HAZAN! KİMDEN O ÇOCUK? SEN NİYE BANA ÖYLE BİR ŞEY SÖYLEDİN? CANINI..." yutkunarak duraksayıp daha kısım ama öfkeli bir tınıda tamamladı sözlerini. "Canını bağışlayayım diye mi?"

 

Gözlerim duyduklarımla hızla açıldı. Canımdan korkum yoktu benim. Ö*üm annemi kaybettiğim günden beri benim için kurtuluştu. Öfke bürünerek bu nedenle konuştum.

 

"NE CAN BAĞIŞLAMASI BE? SENDEN CANIMI BAĞIŞLAMANI MI İSTEDİM? Ö*ÜMDEN Mİ KORKACAĞIM! HER GÜN Ö*ÜYORUM BEN ZATEN!" göğsüme sertçe bastıra bastıra sözlerimi tekrarladığımda boğazım acıyordu ama acıtan şey bağırmam değil de yaşadıklarımın acıydı. "HER GÜN Ö*ÜYORUM BEN ARSLAN TUFANLI! ANNEM..." gözlerimi kapatıp açtığımda bir yaş istemsizce döküldü. "Annem ö*dü benim! Yıllarca kardeşlerimin eskilerini giydim. Yemek yedirmediler. Aç uyudum her gece. Babam bile sevmedi beni! Bir senin kardeşini sevdim." Yutkunup yanaklarıma dolan yaşları temizledim. "O da bıraktı beni. Kızıma sığındım sonra. Ondan bana kalan tek şeydi, kızımızı sevdim. Onu da çok gördüler ama bana. Evladımı da aldılar benden. Yaşıyor muyum sanıyorsun sen? Yaşıyor muyum ki ö*ümden korkayım?"

 

Yutkunarak başını salladığını gördüğüm esnada gözlerimin harelerinde gördüğü tek şey bu değildi. Buğu da vardı kara gözlerinde. Gözlerimin içine, en içine bakarak tekrar yutkunup konuştuğunda sesinde öfke yoktu.

 

"O çocuk... Benim yeğenim...O benim aslanımın yavrusu."

 

Benden onay almak ister gibi konuştuğunda başımı sallayarak verdim cevabımı. Bu sırada bir yandan da tekrar siliyordum gözümdeki yaşları. Öyleydi. Kızım onun aslanının yavrusuydu. Bizim yavrumuzdu.

 

"Şimdi ö*düreceksen ö*dür! Umurumda bile değil!"

 

Sözlerimle birlikte kollarımı genişçe açtım. Bu ona teslim olduğumu gösteriyordu fakat Arslan teslimiyetimi reddedercesine konuştu. Başını sağa sola sallayarak tekrardan öfkeyi bürüdü yüzüne.

 

"Yalan söylüyorsun! Niye inanayım lan sana? Sen kimsin ki ben sana inanacağım? Sen benden kaç can aldın, sen benim yüreğimi kaç kez dağladın lan! Ben sana niye inanayım?"

 

Omuz silkip geri geri adımlayarak kıkırdadığımda kim olduğumu sormasına ya da diğer sözlerine değil de düştüğüm duruma gülüyordum. Zamanı bile yitirmiştim. Burada onunla neden kavga ettiğimi bile bilmiyordum. Hayatım o kadar b*ktan bir yere saplanmıştı ki ben ne olduğunu bile göremeyecek kadar derin bir çukurdan bakıyordum hayatıma.

 

"Dayı'ya sorarsın. Her şeyi biliyor. Sana bir şey kanıtlamak zorunda değilim."

 

Kıkırtıların arasında konuştum onunla. Arslan ise buna tuhaf bir bakışla karşılık vererek yüzünü buruşturdu ama sözlerime duyduğu şaşkınlık bunun önüne geçti.

 

"Dayı'm bilmiyor bir şey. Bilse söylerdi. Yalan söylüyorsun."

 

Başımla onu reddederek iki koca adım atıp başımı sonuna dek kaldırarak bir elimle göğsüne sertçe vurarak kurdum cümlemi. İçimde ona karşı derin bir öfke vardı. Her şeyin sorumlusu oydu. Aklına yalnızca tek bir an gelseydim eğer bana Alparslan'ın komaya girdiğini söyleseydi eğer hiçbir şey böyle olmayacaktı.

 

"Sana yalanı söyleyen Dayı'n. Ben kimseye yalan söylemem Arslan Tufanlı. Nefret bile etsem kendimi ya da kızımı korumak zorunda değilsem kimseye yalan söylemem."

 

Gözlerini kapatıp dudaklarını yalayarak duraksadı bir süre. Ben de bu bir süre boyunca bakışlarımı üzerinde tutarak boşluğa daldım ve olanları anlamaya zorladım beynimi. Hatırlamaya da çalışıyordum bir yandan. Neyin ne olduğunu idrak etmeye çalışmaktı niyetim.

 

"Niye yapsın bunu? Dayı niye kandırsın bizi?"

 

Sözlerini mırıldanarak bana duyurduğunda cevabını da hiç duraksama yaşamadan işiterek gözlerini gözlerime dikti.

 

"Korkuyor çünkü. Kardeşinin öfkesinden korkuyor ama biliyor musun? Umurumda değil. İstediğiniz kadar korkun, istediğinizi yapın. Zerre kadar umurumda değil! Ben kızımı bulup bu şehirden de hepinizin hayatından da s*ktir olup gideceğim. Siz ne b*kunuz varsa yemeye devam edin! Hayatımı mahvettiniz, şimdi kızımın da hayatını mahvetmenize izin vermeyeceğim!"

 

Duraksaması duyduklarına rağmen sürdü ama bakışı gözlerimde değil de boşlukta kaldı. Ben de bunu fırsat bilerek kapıya doğru bir adım attım ama bakışımı onda tutmadan duyurdum sözlerimi. Gitmem gerekiyordu. Ö*dürecekse bana yalnızca bir gün süre verecekti. Olanı biteni anlayarak gereken her şeyi yapmak için yalnızca bir güne ihtiyacım vardı. Bu süre içinde peşime adam da takabilirdi, bizzat peşimden de gelebilirdi ama o bir günü verecekti.

 

"Gitmem lazım Arslan Tufanlı! Ö*düreceksen bunu yarın yapman gerekiyor. Tak peşime birilerini ama bırak gideceğim!"

 

Başını hafifçe çevirerek döndü arkasını. Ardından reddedişini yüzünün her bir santimine yayarak bana doğru bir adım atıp kolumu kavradı ve ona bakmamı sağladı.

 

"Hiçbir yere gidemezsin! Bedelini ödeyeceksin. Duydun mu? Yaptığının bedelini ödemeden ödüllendirir gibi salmayacağım seni!"

 

Tuttuğu kolumu çekerek sert bir hareketle yutkundum. Ardından kaşlarımı çattım ve bütün öfkemi sesime vererek omuzlarına vurup ittim onu. Bedel ödemekten bahsediyordu. Kendisi bana, bize yaptıklarına rağmen tek bir bedel ödememişken bana bedel ödemekten bahsediyordu.

 

"NE BEDELİ YA, NE BEDELİ? SEN NEYİN BEDELİNİ ÖDEDİN? SÖYLESENE! NE BEDEL ÖDEDİN SEN? BEN SENİN YÜZÜNDEN EVLENDİM! SEN BANA SAHİP ÇIKTIN MI? İKİ HAFTA, KOSKOCA İKİ HAFTA MERAK ETTİN Mİ BENİ? BEN KARNIMDA ÇOCUĞUMLA NELER YAŞADIM BİLİYOR MUSUN? BEN HAMİLE HALİMLE DAYAK YERKEN ONU NASIL KORUMAYA ÇALIŞTIM BİLİYOR MUSUN? HER GÜN NASIL..." Boğazımdaki yumru yüzünden duraksayarak iç çeksem de sözlerimi titreyen ellerimi ona uzatarak sürdürdüm. Bu sırada gözlerim yaşların etkisinden kapalıydı. "Her gün nasıl ö*ümü bekledim biliyor musun?"

 

Gözlerimi açarak devam ettiğimde yaşları koluma özensizce silerek harelerine baktım. Yutkunuyordu ve gözlerinde hiç sevmediğim bir hisle karışık buğu vardı. Acımaydı bu his. Acıyordu bana.

 

"Aklıma...Sen de benim ne yaşadığımı bilmiyorsun. Kızımı bile düşünemeyecek bir haldeydim. Gözüm evladımı bile görmedi."

 

Başımı sağa sola sallayarak tepki verdiğimde bu reddedişin nedenini bilmiyordum. Yalnızca başımla onu reddederek içli bir nefes verip yüreğimde taşıdıklarımı döküyordum ona. Gözlerim boşlukta tutarak devam ettim bu yüzden sözlerime.

 

"Benim gözüm de evladımdan başkasını görmüyor. Tek..." Derin bir nefes verip onunla göz göze gelerek devam ettim sözlerime. "Bir gün ver bana Arslan. 'Şu gün şu saatte alacağım canını' de. Son nefesime kadar onu bulmaya çalışayım ben de. Sen n*mluyu alnıma dayayana kadar evladım için elimden geleni yapayım. Bana bunu çok görme!"

 

Gözlerimdeki yaşlara ve boğazımdaki yanmaya rağmen sözlerimi tamamladığımda bakışları bendeydi ve içli bir nefes vererek buğusunu bir damla yaşla süzdürüyordu. İki elini birden yüzüne yaslayarak omuzlarını kaldırıp indirdi. En nihayetinde merakla ona bakınan gözlerime cevabı verdiğinde bakışları gözlerimde değildi ve ellerini yumruk yapmıştı.

 

"Tamam. Tek bir günün var. Canımın anası da olsan al*cağım canını, bakmayacağım gözünün yaşına! N*mlunun ucundasın."

 

Acı bir tebessümü yüzüme yayarak başımla sevincimi gösterdim ve hiç düşünmeden kapıdan dışarı adımlarımı attım. Az sonra dış kapıdan da çıktığımda bunu yaparken hiç zorlanmadığımı fark ettim. Zira bulunduğum ev onların evi, yalıydı. Nefesimi evin dışında verdiğimde bakışım demir kapıdaydı. Adımlarımsa asla duraksamadan o yöne ilerliyordu. Fakat duyduğum ses buna engel oldu.

 

"Hanımefendi!"

 

Tanıdık bir sesi işitmemle arkama döndüğümde Toygar'ı gördüm. Gözlerini kapatıp açıyordu ama bunu bana bakmadan yapıyordu. Bu ifadesini anlayamayarak duraksadığımda bakışım evin önünde sert bakışlarıyla beni izleyen Arslan Tufanlı'ya kaydı. Bu esnada Toygar'ın yanına onun en yakın adamı Hüseyin geçiyordu.

 

"Size biz eşlik edeceğiz, Nişancı'nın emri."

 

Bakışım tekrar Toygar'a döndüğünde arkasındaki arabayı işaret ediyordu ama yüzüme bakmıyordu. Garip olansa bunu Hüseyin'in de yapmasıydı. Gözlerimi kapatıp açarak derin bir nefes verdiğimde içimde ılık bir sıvı akıyordu sanki. Bu ılıklık öfkenin bedenime akın etmesiydi. Fakat duraksama nedenim olmayacaktı. Her saniyenin önemi vardı ve benim onlarla tartışacak vaktim yoktu. Atlatmanın bir yolunu bulacaktım. Bulmak zorundaydım.

 

Adımlarımı sert atarak arabanın arka koltuğunu açıp bedenimi içine yerleştirdim. Bu hareketimle şoför koltuğunda ve yanında iki kişinin olduğunu görerek yutkundum. Tükürüğüm boğazımdan geçerken Hüseyin soluma Toygar ise sağıma oturdu. Bakışım ikisi arasında gezindiğinde yüzüme bakmadıklarını görsem de bulunduğum konum canımı acıttığı ve öfkemi kaşıdığı için onlara bakarak konuşmaya başladım.

 

"Siz şaka mı yapıyorsunuz? Oldu olacak kucağıma oturun!"

 

"Hanımefendi..."

 

Hüseyin başını eğerek mırıldandığında bakışımı onda sabit tutup bir elime tehdit pozisyonunu verdim. Bu sırada istemsizce de olsa kolunun bana değmesinden irite oluyordum.

 

"Kes sesini Hüseyin! O kolunu da çek k*rmayayım!" Bakışımı Toygar'a çevirerek sözlerimi sürdürdüğümde öfkem mantığıma engel oluyordu.

 

"Başka araba bulamadınız mı? G*t kadar arabada beni ortanıza almaya utanmıyor musunuz?"

 

Toygar'ın da başı eğikti fakat kabulleniş gösterir türdeydi. Öyle ki bu kabullenişi sözlerine de yansıdı.

 

"Haklısınız. Benim hatam."

 

Sözleriyle paralel arabadan indiğinde çok geçmeden daha geniş ve arka kısmında iki ayrı koltuk bulunan bir araca geçtik. Toygar ve Hüseyin karşımda oturuyordu. Ben ise onların karşısında tek başıma oturuyordum ve daha şimdiden planımı yapmaya başlamıştım. Eve gidecektim. Ne olup bittiğini anlamak için telefonuma ihtiyacım vardı ama çantam ortada yoktu. Böyle durumlar için evimde bulundurduğum yedek telefon ve ikinci hattım kurtarıcım olacaktı. Ne olduğunu anlayarak hareket etmem ve gerekiyorsa Arslan Tufanlı'yı atlatmam gerekiyordu.

 

Kısa bir süre sonra evime ulaştığımda aldıkları emrin katılığı yüzünden salonda bekleyeceklerini söylediler. Açıkçası kendi evimde kaçmak gibi bir fikrim yoktu. Aksine asla kaçacağımı düşünmedikleri bir yerde kurtulacaktım onlardan. Ancak evde kimse olmaması içimde derin bir kuşkuya neden olmuştu. Odama girdiğim an aklıma düşen ilk şey gördüğüm o fotoğraf oldu. Kalbime dolan kelebek hissiyle evden çıkmadan hemen önce bıraktığım yere baktığımda şokla ağzımı aralayarak yutkundum.

 

Boştu.

 

Masanın üstü boştu.

 

Ne içtiğim kahve ne de zarflar vardı.

 

Kızımın fotoğrafı da yoktu.

 

Gözlerime inanamayarak kapatıp açtım. Fakat doğru görmüştüm. Yoktu, hiçbir şey yoktu orada. Bomboştu masa. İçli ve derin bir nefes vererek gözlerimi tekrar kapatıp açtığımda bir yanılmanın içinde olduğumu düşünerek defalarca kez dua ettim içimden. Hayır dedim kendi kendime. Gerçekti benim gördüklerim. Evladımı görmüştüm ben. Kızımdı gördüğüm ama yoktu. Başımı ellerimin arasına alarak gördüğüm manzaraya tekrar baktım. O an bulunduğum yer dönmeye başladı ve gözlerimi sıkı sıkıya yumarak yere çöktüm. Bir yandan düşünüyor bir yandan da yaşadıklarımın gerçekliğini sorguluyordum. Bu sorgulama ne kadar sürdü bilmiyorum. Zira bildiğim daha doğrusu o anlardan sonra aklımda kalan son şey telefonuma erişerek Çisem'i aramamdı.

 

"HAZAN! ÇOK ŞÜKÜR! NEREDESİN? DANTE YANINDA MI?"

 

Yutkunarak kaşlarımı hafifçe havalandırdım ama bu esnada başım hayli fazla dönüyordu. Gözlerim aynı nedenden istemsizce kapandığında içimdeki bitmek bilmeyen sorulara bir yenisi daha eklenmişti.

 

"Ne Dante'si? Dante nerede?"

 

Karşıdan aradığım cevap çok kısa bir sürede geldiğinde zihnimin karmaşası tavan yapıyordu ve ellerimdeki titreme buna eşlik ediyordu.

 

"NE DEMEK DANTE NEREDE? DELİRDİN Mİ SEN HAZAN? NE DEMEK DANTE NEREDE! O P*ÇİN ABİSİ KAÇIRDI KOCAMI! SEN YOKSUN, DANTE YOK! BEN KAÇ GÜNDÜR NE HALDEYİM HABERİN VAR MI?"

 

Gözlerimi daha sıkı yumarak ellerimden birini saçıma daldırdım ve yutkunarak dişlerimi sıkmaya başladım. Şimdi delirecektim. Aklım şimdi zihnimden sıyrılacaktı.

 

"Çisem ben iyi değilim. Bak...Gerçekten anlayamıyorum. Hatırlamıyorum! S*ktiğimin beyni bir b*ku hatırlamıyor!" Son cümlemi tamamladığım esnada saçımdaki elim başıma baskı uyguluyordu.

 

"İyi misin sen? Neyin var, ilaçlarını aldın mı?"

 

Az öncekine kıyasla çok daha normal ama yine endişe dolu bir tınıda konuşarak peş peşe sorular sordu bana. Ben bu sorulara gözlerimi daha çok sıkarak güçlükle cevap verdiğimde içimden kendime kızıyordum. O ilaçlar yüzündendi her şey. Başladığımda donuk, ruhsuz biri olmama bıraktığımda ise gerçekle hayali ayırt edememe yarıyordu.

 

"Ben... Hatırlamıyorum. Hatırlamak için yardım etmen lazım. Çisem... Söz veriyorum kocan her neredeyse bulacağım ama bana yardım etmen lazım."

 

Çisem yine hiç bekletmeden sorumu yanıtladığında zihnim karmaşık da olsa bir şeyleri çözümlemek için düşüncelere gömülmüştü. Tahminimce ve duyduğuma göre o babasının devletteki bağlantılarından yararlanarak bizi bulmaya çalışmıştı. Bu benim olası bir durumda Arslan Tufanlı'yı tehdit etmeme yarayacaktı. Zira elimde hâlâ onlara dair belgeler vardı. Ancak Çisem ile esas konuşma nedenim bütün olan biteni öğrenmekti ki bu fazlasıyla işime yaramıştı.

 

.....................................

 

Dört saat sonra

 

İnsan ne için risk alır? Ya da aldığı risklerin artılarını ve eksilerini neye göre belirler? Yeni bir iş kurarken risk almış oluruz. Öyle değil mi? Peki bu iş için birikmiş bütün paramızı kullanmak risk midir? Hayır, kesinlikle değildir. Bu aptallıktır. Risk almak insanı ileriye taşır. Her zaman konfor alanında tekdüze bir hayat yaşamak olduğun yerde saymanı sağlarken aldığın riskler senin çok daha iyi bir hayat yaşamana avantaj sunar. Fakat bu avantaj işin batmasıyla dezavantaj olabilir. İşte öyle bir durumda bütün parasını işe yatıranlar aptal, az miktarda da olsa parayı kenara ayıranlar ayakta kalmayı başaran olur. Zeki demiyorum, yapılan her aptallığın tersi zekilik değildir zira. Bu konunun zekayla bir ilgisi de yoktur. Yalnızca düşmekten korkarak risk alırken garantici olmak yani ayakta kalmayı başarmak vardır.

 

Hazan Kandemir hikayesini anlatmaya başladığı daha ilk gün düşmekten her anlamda korktuğunu söylemişti. Korkuyorum evet. Bu korku beni ayakta tutuyor; tıpkı şu an olduğu gibi. Başıma gelebilecek her ihtimali düşünerek atıyorum ben adımlarımı. En dibe düşsem dahi oradan kurtulmam sırf bu yüzden tahmin ettiğimden çok daha kısa sürede oluyor.

 

Başıma bunun bir noktada gelebileceğini düşünmüştüm. Yani Arslan Kardeşler ve Dağhan Taşdelen gibi iki devle mücadele ederken üçünden birinin benim tüm adamlarımı ve bana destek çıkan yegâne adamı kaçırma ihtimali ilk akla gelenlerden. Yaptığım arama ise bu akla düşenin devam etmesine engel olacak tek şey.

 

Önlemimi daha İstanbul'a gelmeden aldım. Avrupa'da yığınla adamım var. Tek bir telefonla hepsini acilen İstanbul'a çağırdım. Doğrusu zihnimdeki karmaşa bunu akıl edebilmeme ilk başta engel oldu. Bu yüzden ilk bir saat yok kafamda. O bir saatte ne yaptığım da ne düşündüğüm de yok. Doğrusu şu an bile beynimin içindeki sesler susmuyor. Hatta aynadaki yansımama dalan gözlerim bile sorgular bir ifadeye bürünmüş. Fakat buna rağmen bakışlarım öfkesini ve soğukluğunu korumaya çalışıyor. İlk aynaya baktığım o anki berbat halim zihnimin en derinine yer edindi. Karşılaşacağım düşmanlarım olmasa üstüme çeki düzen vermekle uğraşmazdım. Fakat bedenimden gelen ağır koku- kızımın babasının k*nının kokusu- beni mecburi kısa bir duşa ardından da hızlıca temiz çamaşırlar giyinmeye itti. Saçlarım ıslak ve tepeden at kuyruğu olarak bağlı. Üstümde ise ilk bulduğum şeyler var. Siyah bir tişört ve tenime yapışacak kadar dar bir pantolon. Ayaklarımdaysa muhtemelen aldığımdan beri bir kez bile giymediğim bir bot. Yüzümde tek bir makyaj dahi yok. Doğrusu olmasına gerek de yok.

 

Planımı kafamda iyice kurarak aynadaki yansımama attığım bakışları sekteye uğratarak içli bir nefes verip parmaklarımın klavyeye dokunmasına izin verdim.

 

Vezir:

 

Arslan Tufanlı'nın elinden kaçmayı başaran olduysa diye toplu mesaj bırakıyorum. Bir saat sonra Sancar'ın Beykoz'daki evine baskın yapacağım. Mesajı gören herkes beni arasın.

 

Gönderme tuşuna bastığım an çift tik olmasıyla yüzüme bir gülüş yerleştirip bakışlarımı boşluğa dikerek dudaklarımı yaladım. Ardından derin bir nefes verdiğimde maziden bir anı beni karşılıyordu.

 

"Yaklaş!"

 

Yalçın verdiğim emirle başını hafifçe eğerek bana bakmaya başladığında yüzünde meraklı bir ifade hakimdi.

 

"Duydu mu?"

 

Kast ettiğim kişi onu görmediğimizi zanneden adamlardan biriydi. Bu oyuna onu içimize aldığımız ilk gün karar verip doğru zamanın gelmesini beklemiştik. Yalçın gerekli cevabı gözlerini kapatıp açarak verdiğinde ise sırıtarak başımı salladım. Ardından dudaklarımı yalayıp s*garamı ateşe vererek bir d*manı içime çekip bırakırken fısıltıyla karışık konuşmaya başladım.

 

"Emri verdiğim an çağır Vezir'i! Kime çalışıyor, bu kişinin benimle hatta kızımla derdi ne öğreneceğiz. Vezir beni Alper'in k*tiline götürecek."

 

Yalçın başını aşağı yukarı sallayarak beni yeniden onayladığında bir d*manı daha keyifle çekerek yaslandım arkama.

 

"Müsaade edelim de yerleştirsin adamlarını içimize. İstediği yetkiyi de vererek neler yapacağını görelim. İllaki açık verecek."

 

Göz göze geldiğimizde tekrar başıyla onaylayarak gülümsedi. Ben de onun onayına ve yaptığım planın beni götüreceği kişinin büyüklüğüne gülümsedim. Bu kişi belki Tufanlı belki de hiç ummadığım biri olacaktı ama bildiğim tek bir şey vardı; bu yolun sonu kızımı kaçıranlara çıkacaktı.

 

.....................................

 

Bir saat sonra

 

Gözler de yalan söylerler. Hissetmekten ve kalpten ırak kalan her göz ruhuna kör olmaya mahkumdur.

 

Derin bir nefes vererek karşımdaki eve baktığımda sessizlik içimi soğuttu. Fakat bu soğukluğun sıcaklığa karışması fazla uzun sürmedi. Zira içimde her geçen saniye şiddetle artan bir intikam ateşi yanıyordu. Dört saat boyunca zihnimi geri getirmek için çabalamakla yetinmemiştim. Bir yandan da tüm olan biteni idrak etmek için Toygar'a dahi sorular sormuştum. Tahminlerim doğruydu. Dağhan ve amcası vardı bütün bu işlerin içinde. Aklımı yitirdiğim ve hayalden ibaret olarak hatırladığım o anlardan yalnızca birinde anımsadığıma göre oradalardı. Zaten duyduğuma göre de ben bayıldığımda Arslan Tufanlı beni oradan almış. Yani Sancar'ın elinden kurtarmış. Bakışlarım düşecekleri tuzağa kaydığında yüzüme sinsi bir gülüş yerleşti. Sancar haberi olduğu an adamlarının çoğunu Beykoz'daki evine gönderecekti. Kalan adamlarıyla birlikte olanı biteni izlemek adına yakınlardaki bir eve geçecekti. Ancak bilmediği şey şuydu ki Beykoz'daki evinde tek bir kişi bile yoktu. Adamları az biraz zekaya sahip olup tuzağı anlasalar dahi haber verecek vakitleri olmayacaktı. Zira Sancar daha eve girmeden bitecekti bu iş. Hazan Kandemir kendisini hafife alan herkese gününğ gösterecekti.

 

Bulunduğum yere onların arabası yavaş yavaş yaklaşırken derin bir nefes vererek yutkundum. Ardından elimdeki s*lahı daha sıkı kavrayarak başımla arkamdaki adamlarıma işaret verdim. Bu sırada yanımda yer alan Toygar ve Hüseyin de ellerini beline atıyordu. Sanırım yalnızca benim kaçmama engel olmak değil; işin içinde de bulunmak istiyorlardı. Doğrusu bunun nedeni Dağhan'a ve Sancar'a olan nefretleriydi. Adımlarım yavaş yavaş evin arka kısmından önüne doğru ilerlemeye başladı. Geniş bir araziye yayılmıştı ev. Arka bahçeden girmiştik bu yüzden.

 

Adımlarım evin ön bahçesinin köşesinde durduğunda araba sesleri bu yöne doğru yaklaşıyordu. Yani evin bahçesine doğru geliyorlardı. Vezir yanlarında değilse bile onlara çalışıyordu. Bunu artık anlamamış olmam mümkün değildi ki en başından beri ona karşı şüphelerim oldukça fazlaydı. Daha ilk günden belli etmişti kendini. İlk günden beri bütün kuşkularım onda birleşiyordu.

 

Evin önündeki duvara yavaşça pustum. Arkamda kendi adamlarımdan Avrupa'ya gönderdiklerim vardı. Aslında aklım yerine geldiğinde yaptığım ilk iş onları çağırmak olmuştu. Zira bu benim çok çok önceden düşünerek planladığım bir durumdu. Vezir'in adamlarını yerleştirmesine izin verme nedenim de buydu. Yaptığım araştırmalara göre kendisi hariç tüm adamları Arslan'ın elindeydi. Onun elinden aldığımda da bende olacaktı ama asla yeniden Sancar'ın himayesine girmeyeceklerdi.

 

Bahçenin siyah, demir kapısı yavaş yavaş açıldığında bu otomatik kapının açılmasına neden olan şey tahminime göre Sancar'ın hatta Dağhan'ın içinde olduğu arabaydı. Lüks kırmızı bir araçtı bu. Başımla sola doğru bir işaret yaptığımda arkamdaki adamların bir kısmı yönünü tersine çevirdi. Bu esnada zaten çoktan bölünmüş olduğumuzdan evin diğer kısmı da adamlarımla doluydu. S*lahımı sakince kaldırarak doğrulttuğumda bakışım arabadaydı.

 

İlk inen şanslı kişiye gelmeyecekti m*rmi. Hepsinin inmesini bekleyecektim önce. Ardından adamlarıma verdiğim işaretle m*rmilerini sıkmalarını sağlayacaktım. Bu esnada aracın içinde olan herkes k*rşunlarını tüketecekti. Tek bir k*rşunları dahi kalmadığı an ise kime bulaştıklarını göreceklerdi.

 

Ön koltuktan biri indiğinde bu kişinin koruma olduğunu gördüm. Önce evi süzdü. Ardından adımlarını arka koltuğa ilerlettiğinde şoför koltuğundaki kişi de arabadan iniyordu. Bu sırada diğer korumanın açtığı kapıdan bir adam yavaşça indi. Yaşlı sayılacak bir yaştaydı. Zira bastonu vardı elinde. Onu sertçe yere vurarak bir ayağını dışarı atmıştı önce. Ardından korumanın uzattığı koluna diğer elini yaslayarak bedenini yavaşça çıkardı araçtan. Boyu çok uzun sayılmazdı. Kıyas yapacak olursam eğer benim için boy statüsündeki en üst seviyeyi taşıyan Alparslan'ın yarısı kadardı. Hafice çıkan bir göbeği de vardı üstelik. Teni esmerdi. Bakışları ise tanıdıktı. Sima olarak Dağhan'ı andıran kara gözlere sahipti bıyığı vardı sonra. Oldukça kalın bir bıyığa sahipti. Başındaki şapka ve bedenindeki siyah takımla bastonu uyum içindeydi. Yutkunarak daha önce yalnızca fotoğraflarını gördüğüm o adama bakındım.

 

Bu oydu. Dağhan'ın amcasıydı. Turan Taşdelen yani Sancar'dı. Bakışlarıyla evini tarayarak gülümsüyordu. Gülüşünde bile gizlenen bir sinsilik vardı sanki. İki elini yasladığı bastonundan tutunarak gülümsediği evine ilk adımını atmadan önce soluna dönerek şoförün açtığı kapıdan çıkacak olan o adamı bekledi. Benim bakışlarım da onunla birlikte o yöne kaydığında bu eve hiçbir koruma yerleştirmemiş olmalarına rağmen gelmelerini garipsiyordum.

 

Zira yan koltuktan inerek ona bakınan kişi Dağhan'dı. Üstünde gri bir takım elbise vardı. Takımının üstü ise k*nla kaplıydı. Yer yer lekeler vardı ve bu lekeleri ayağa kalkıp amcasına baktıktan sonra tiksinti ile fark ederek iç çekti.

 

Ben de onu gördüğüm an derin bir nefes vererek elimden nasıl kurtulduğunu düşündüm. Zira en son ben onu da en iyi adamlarını da almıştım. Ardından gitmiştim Alparslan'ın yanına. Bunu yapma nedenim ona kızımızı söyledikten sonra muhtemel şüpheliyi beraber sorgulamak istememdi. Her şey yolunda gitseydi yani ben ilaçlarımı aksattığım için yeni bir atak geçirmeseydim eğer belki de şu an karşımdaki iki adam da yaşamıyor olacaktı. Gözümü kapatıp açarak öfkemi bedenime giyindim. Dişerim titrediği an ise bulunduğum köşeye sinerek adamlarıma elimde duran topu camlardan birine atarak gerekli mesajı verdim.

 

Bu sayede kırılan camın sesiyle dördü de refleksle benim olduğum yöne bakarken dağılan dikkatleriyle adamlarımın saldırışına normalde olacağından çok daha az tepki verebildiler. İki koruma ö*ecekti. Emir buydu. Dağhan ve amcası ise bana canlı lazımdı. Yalnızca etrafları sarılacaktı ve şarjörleri boşaltılacaktı.

 

Yaklaşık üç dakika içinde istediğim her şey gerçekleşti. Çatışma başladığı an m*rmilerini sonuna dek tüketirken destek çağırmak istediler. Dağhan bunun için elini telefonuna attı hatta. Fakat bilmediği şey şuydu ki bulunduğumuz yerdeki şebekeyi kesmek için Çisem'in babasından destek almıştım. Kimseye ulaşamayacaklardı.

 

Gizlendiğim yerden yavaşça çıktığım anda Dağhan da amcası Sancar da neredeyse üç dakikadır tek bir kurşun dahi sıkmadan saklanıyordu. Bedenimi arabanın önüne getirdiğimde bakışım saniyelik olarak arkamdaki bir ordu adama döndü. O adamların içinde Hüseyin ve Toygar da vardı. Tek bir an dahi tereddüt etmeden s*kmışlardı üstlerine. Bakışımı onlarda da gezdirdiğimde başlarının yerde olduğunu gördüm. Sinsi ama güçlü bir gülüşü yüzüme yerleştirerek arabanın tam önünde durup s*lahımın emniyetini kaldırarak gövde kısmını tek elimle okşamaya başladım. Bu esnada güçlü bir gülüşle bakışım ikisi arasında geziyordu.

 

"Nerede kalmıştık Dağhan? Sen korkudan amcanın eteklerine sığındığına göre çok bir yol alamamışız."

 

Dağhan sesimi duyduğu an pustuğu arabanın arka kısmından hızla çıkarak gözlerime bakındı. Bakışlarında öfke ve şaşkınlık vardı. Yüzünde ise asla gocunmayan ve utanmayan bir ifade hakimiyet kuruyordu.

 

"SEN, SENİN A*INA KOYDUM ŞİMDİ LAN! GEL BURAYA I*ZINI C*BİLİYETİNİ S*KTİĞİMİN K*LTAK OR*SPUSU!"

 

Küfrederek bana doğru ilerlediği ve elini kaldırdığı an gülümseyerek kıkırdadım. Tam karşımda bittiği an ise hiç düşünmeden s*lahımı alnına yasladım ve iç çekerek dudaklarımı yaladım. Bu sırada Dağhan alnındaki s*lahla anlık bir duraksama yaşıyordu.

 

"Küfrün ancak senin gibi s*kiklere etki eder. Sen o küfrü bana yaşatacak adam değilsin."

 

Gözlerimi devirerek biraz daha kıkırdayıp gülüşümü sürdürdüğümde Dağhan bana doğru bir adım atıp kolumu sertçe kavradı. Anlık duraksamayla gülüşümü sertçe kestiğim esnada kolumu sallayarak diğer kolunu boğazıma atmaya çalışarak bağırıyordu. Bu sırada alnında atan bir damarla sallıyordu başını. Öfkesi her yanından akıyordu.

 

"O KÜFÜRLERİ SANA S*KİMLE YAŞATACAĞIM KANDEMİR, S*KİMLE!"

 

Kolumdan sallamaya devam ettiği esnada arkamda bir hareketlilik hissederek bağırdığımda ona cevabını bizzat vermek istiyordum. Bu yüzden kimse bana destek çıkmayacaktı. Benim ardımda bulunan erkeklere sığınarak elinden kurtulmadığımı, kendi çabalarımla onu alt ettiğimi görecekti.

 

"KİMSE YAKLAŞMASIN! DURUN YERİNİZDE!"

 

Sözlerimi ardıma dönerek duyurduğumda başım hızla ona döndü. Ancak bu dönüş başıma çarpan bir şeyle son buldu. Gözlerimi kapatıp yüzümü buruşturduğumda dudaklarımda bir acı vardı. Muhtemelen dişim nedeniyle oluşmuştu bu acı. Derin bir nefes vererek güçlükle gözümü açtığımda karşımda az önceki o esmer adam da vardı. Bir elim başıma gittiğinde Dağhan'ın kollarımı sıkıca kavraması nedeniyle bu istem sonuçsuz kaldı.

 

"P*k yiyenun uşağu! "

 

Gözlerimi Sancar'a diktiğimde bana nefretle baktığını görerek ani bir hamlede bulundum. İkisinden de kendi çabamla kurtulacaktım ve bunun için dikkat dağıtmam gerekiyordu. Hamlem ise tükürüğümü ağzımda biriktirerek Sancar'a püskürtmek oldu. Bu sayede Dağhan anlık olarak amcasına baktı. Ben de bakışından faydalanıp tek dizimi kırarak bacaklarının arasına vurdum. Vuruşumun sertliği nedeniyle inleyerek iki büklüm olduğunda ise yutkunup birkaç adım gerileyip s*lahımı yeniden ona doğrultuyordum.

 

"Koruyamadığın ağırlığa güvenmeyeceksin Taşdelen! O taşı böyle delerler!"

 

Bakışımı toparlanmaya çalışan Dağhan'dan çekerek amcasının karşına geçtiğimde nefret dolu gözlerle bakınmasına elindeki bastonu bana doğru kaldırması eşlik ediyordu. Fakat tam vaktinde yaptığım hamle nedeniyle bu isteğinde başarısız oldu.

 

"Şş...."

 

Bastonunu tutarak indirmeye çalıştığım esnada bana karşı homurdanıyordu. Dağhan da bir yandan doğrularak amcasının yanına doğru ilerlemeye çalışıyordu ama ona yeniden dönmeme gerek kalmadı. Zira Toygar bu işi benim yerime yaparak alnına s*lahı dayadı. Ben de bunu görerek rahat bir tınıda amcasıyla konuşmaya devam ettim. Bu Sancar hikâyenin tam olarak neresindeydi ve amacı neydi bilmiyordum. Öğrenmek için ağzımı araladığımda onun da benim yüzüme tükürmesi yüzünden dudaklarımı sıkı sıkıya kapattım. Derin ve öfkeli nefesler verdiğim esnada bir elimin tersiyle tükürüğünü silerek iğrenir bir ifadeye bürünüp hızla gözlerimi açıp dişlerimi sıktım. Ardından hiç düşünmeden diğer elimle b*ğazını s*ktım. Bu o kadar saniyelik oldu ki ağzını aralamasına rağmen konuşmaya fırsat bulamadı.

 

"BANA BAK! DİĞER BACAĞINI DA BEN ÇOLAK BIRAKIRIM SENİN! HADDİNİ BİL!"

 

İki elini birden boğazına atarak elimi sertçe kavrayıp ittiğinde tahminimden çok daha güçlü olduğunu fark ederek yutkundum. Dayı'nın yaşlarında bir adamdı. Üstelik baston olmadan yürümekte zorluk çekiyordu. Ancak gücü yerindeydi. Bir eline tehdit pozisyonu vererek sinirle soluduğunda ben bu gücün şokunu yaşıyordum.

 

"ULA P*K YİYENUN KİZU! SENİ HA BU EVE GÖMMEZSEM BANA DA OFLU TURAN DEMESUNLER!"

 

Yutkunarak sıktığı elimi kavrayıp masaj yaptım. Ardından gözlerine ve bastonuna bakarak başımı salladığımda gözlerim kara harelerinin üzerindeydi. Derdi neydi benimle? Alya Alparslan'ın kızı diye olmamış mıydı bütün bunlar? Bana olan bu nefret, bu kin...

 

Çözemiyordum nedenini. Yeğeni bir şekilde ona haber uçurmuş olmalıydı. Ancak Dağhan'ı kaçırdığımızdan Vezir'in de adamlarının da haberi yoktu. Nasıl öğrenmişti? Öğrenerek bana kin duyduysa bu saçmaydı. Zira yıllardır görüşmüyorlardı. Bu denklemde anladığım tek şey mevzu her neyse bana daha doğrusu bize karşı besledikleri kin onları ortak paydada buluşturmuştu. Zira Dağhan bütün ailesini kaybettiğinde dahi amcasını aile bilip himayesine girmeyi reddetmişti. Bunun yerine kendine sıfırdan bir hayat kurmuştu. Aralarındaki bu derin uçuruma rağmen karşımda birlik olmalarının bir nedeni olmalıydı. Ancak şu an bunu düşünecek zamanım yoktu.

 

"Ben seni gömeceğim asıl! O b*ku ikinize de yedirip kardeşinizin yanına g*meceğim sizi!"

 

Öfkeyle soluya soluya konuştuğumda sinirle gülümseyerek bastonunu havalandırdı bana. Bu esnada yanımızda Dağhan Toygar'ın elinden kurtulmak için bağırıyordu. Toygar ise Alparslan'dan bile uzun boylu ve iri biri olduğu için onu hiç zorlanmadan tutarak gülümsüyordu. Aralarında çözemediğim türde bir nefret vardı. Belki de bana şu an yardım etmesinin nedeni buydu. Zira onu tutmaya başladığı andan beri ağza alınmayacak küfürleri kulağına fısıldıyordu. Üstelik bu küfürlerin arasında er*tik sözler de yer alıyordu. Ancak benim ilgim onların ilginç sohbeti yerine Sancar'daydı. Bana doğrultmaya çalıştığı bastonunu kavrayarak aramızdan çektiğimde sendeleyerek arabaya tutundu. Ardından ben elime geçen bastonu onun boğazına yaslayarak sözlerime devam ettim.

 

"SENİ MAHVEDERİM! O ELİN BANA BİR KALKSIN KIRARIM! DUYDUN MU?"

 

Bastonuna ellerini atarak sertçe ittirdiğinde kollarım geriledi ama bedenim kollarıma karşı koyarak durdurdu. Bu karşı koyuşuma en çok etki eden şey ayaklarıma verdiğim güçtü. Derin derin nefesler alıp vererek bastonu boynuna daha çok y*sladım. Sancar ise buna homurdanıp bağırarak ve hareketlerime karşı koyamaya çalışarak tepki verdi.

 

"CELLADIN OLACAĞIM SENİN! BABASINI S*KTİĞİMİN UŞAĞI! CELLADIN OLACAĞIM SENİN!"

 

Kara hareleri sözlerini bana duyurduğunda gözlerimi buluyordu. Derin derin nefesler alıp vermeye çalışıyordu ama baskım nedeniyle nefesleri kesik birer soluktan ibaret çıkıyordu. Üstelik acı çektiği her halinden belliydi. Acısından faydalanarak içimdeki her soruyu ona duyuracaktım. Cevabını alamayacak olsam da bedenim sorularını duyurarak rahatlayacaktı.

 

"DERİN NE SENİN BENİMLE? SÖYLE! KİMSİN SEN? NE İSTİYORSUN SEN BENDEN? NE İSTİYORSUN!"

 

Sözlerimle boğazına daha çok bastırdığımda acı bir inlemeyle buruşturdu yüzünü. Ancak bu buruşukluk fazla uzun sürmedi. Zira sözlerini bana duyurmak için yüzünü hafifçe serbest bırakarak konuşmaya başladı.

 

"Bilmeyeceksin ulan! Derdimi bilmeden g*berip gideceksin! Kur...Kurşun'umun altına yatıracağım seni! Seni otobana sermezsem bana...Oflu Turan demesinler!"

 

Kıkırdayarak onun aslını yansıtmayan sözlerine karşılık verip sert bir hamleyle bastonu fırlatıp iki eliyle birden yapıştım b*ğazına. Dağhan arkamdan bağırıyordu. Kısa bir anlığına bakışım ona döndüğünde beş adamın onu zor tutarak yere yatırdığını gördüm. Toygar ise başında duruyordu ve kemerini çözüyordu. Ağzım aralanırken istemsizce meraklı bir nidayı dudaklarımdan serbest bırakıp yutkundum. Ardından arabanın ön kısmına başını yasladığım ihtiyara dönmek zorunda kaldım. Zira o küçücük boşluktan faydalanarak beni itmeye başlamıştı. Bakışımı ona çevirdiğim gibi öfkeyle kahkaha atarak ellerimi sıkı sıkı b*ğazına yaslayıp dişlerimi göstererek sırıttım.

 

"Celladı görmeye hazır mısın? " Kahkahamı arttırarak bağırdığımda başım istemsizce göğe doğru kalkıyordu ve boğazım bağırmamla titriyordu ancak nefesim buna rağmen kesilmiyordu. "CELLADA GİTMEYE HAZIR MISIN LAN! HAZIR MISIN? HEPİNİZİ Ö*DÜRECEĞİM! HEPİNİZİ MAHVEDECEĞİM! DUYDUN MU?"

 

Gülüşlerimi daha çok arttırarak yüzüne doğru öfkemi püskürdüğümde yüzü kızarmıştı ve bacakları ile bana tekme atmaya çalışıyordu. Zihnimdeki karmaşaya rağmen neyin ne olduğunu idrak edebilecek gücüme yeni yeni kavuşmuştum. Açık konuşmak gerekirse eğer bütün bunlar son bulacaksa son bulduğu an yapacağım ilk şey doktoruma gitmekti. Ancak şu an bu mümkün değildi sanki. Hayatım bir illüzyona dönüşmüştü. Ne yaşadığımı idrak edemediğim bir süreçten geçiyordum. Sancar bu esnada ellerini ellerimin üstüne atarak nefes almaya çalışıyordu. Yutkunarak yeteri kadar iler gittiğimi düşünerek başımı sallayıp yüzüne tükürdüm ve kahkaha attım tekrar. Sonra omzumu dikleştirerek ellerimi gevşetip sağ elimle ona tokat attım. En nihayetinde bir adım gerilediğimde yüzümdeki zafer gülüşü ile saçlarımı geriye atarak onun acı çeken ifadesini izliyordum.

 

"OLİVER! ALIN BUNLARI!"

 

Sesimi duyurduğum esnada nefes almak için iki büklüm olan adamın koluna adamlarımdan ikisi girdi. Oliver ise tam önünde dikilerek onlara emir veriyordu. Bakışım tekrar Dağhan'ın olduğu yöne döndüğünde Toygar'ın elindeki kemeri kavrayarak kahkaha attığını duyup sert bir ifade takınarak onlara doğru bir adım attım. Benim yakaladığım adama her kim olursa olsun benden izinsiz işkence yapamazdı. Kişisel sorunlarını ve nefretini benim sunduğum esaretle dindiremezdi.

 

"TOYGAR!" bakışı bana dönmese de bedenini bana doğru çevirerek yutkundu. Ben de ona doğru bir adım daha atıp bağıran ve gözlerini kan çanağına çeviren Dağhan'a bakınarak konuşmaya devam ettim.

 

"Sen ne yaptığını sanıyorsun? Senin haddin mi benden habersiz ona vurmak?"

 

Başını sağa sola salladığı esnada Dağhan'ın üstüne oturan bir adama rağmen bağırarak ayağa kalkma girişimi sürüyordu. Bu halde bile elimden kurtulmaya çalışıyordu ve beni tehdit ediyordu.

 

"HEPİNİZİ S*KECEĞİM LAN! SENİ S*KECEĞİM LAN KANDEMİR! TETİKÇİ'NİN Y*RRAĞINI MUMLA ARATACAĞIM LAN SANA! A*INI PARÇALAMAYAN ADAM DEĞİL ALN! S*KECEĞİM LAN SENİ!"

 

Tek kaşımı havalandırarak göz devirdiğim sözleri beni kışkırtsa da buna engel olarak Toygar'a bakınmayı sürdürdüm. Bu esnada öfkeyle gülümseyerek bakıyordum yüzüne.

 

"Ya da boş ver! Ne istiyorsan onu yap."

 

Başını sallayarak kıkırdadı Toygar. Elindeki kemeri daha çok sıkarak Dağhan'a doğru bir adım attığında başı eğikti. Her ne olursa olsun yüzüme bakmadan sürdürüyordu hareketlerini. Eskiden de daha doğrusu Alparslan ile sevgiliyken de bakmazdı yüzüme. Çisem ile sevgili olduğu o dönemde dahi adımı bir kez ağzına almamıştı. Alparslan'ın bütün adamları bu konuda katıydı.

 

Bir elimi kemerine atarak onu durdurduğumda bakışı yüzüme dönmese de gözlerini hafifçe olduğum yöne çevirdi. Dağhan en azından az önce söylediklerinin bedelini bizzat benden ödeyecekti. Derin bir nefes vererek tuttuğum kemerini aldığımda Dağhan'ın ardı arkasını kesilmeyen küfürlerini adamlarımdan biri ağzını kapatarak susturmaya çalışıyordu. Küçük bir baş hareketi ile onun kenara çekilmesini sağladım ve hiç düşünmeden üzerine eğilerek hâlâ elimde olan s*lahı ağzına s*ktum. Gözleri kocaman açıldığındaysa kıkırdayarak baktım yüzüne. Kıkırtım kahkahaya dönüştüğü an ise diğer elimdeki kemerin tokası b*ğazına baskı uyguluyordu.

 

"Ne dedin az önce? Tetikçi'yi mumla arayacaktım. Öyle değil mi? Söylesen Dağhan, senin altına yatan kaç kadın Tetikçi'den gördüğü erkekliği mumla aradı? Ne senin bu kuyruk acın?"

 

Ağzındaki s*laha rağmen boğuk boğuk konuşuyordu. Fakat ben onun sözlerini ve sinirini umursamadan tekrardan kıkırdadım. Bu sırada hiç kimse yüzüme bakmasa da hepsinin bıyığının altından gülerek onu alaya aldığını fark ediyordum. B*ğazındaki kemeri daha çok bastırarak yavaşça bulunduğum yerden kalkarak s*lahı ağzından çıkardım. Ancak ona bu sırada konuşma fırsatı tanımayacaktım. Zira sözlerinin ve yaptıklarının bedelini çok daha ağır bir şekilde ödeyecekti. Bu sebeple hiç düşünmeden ve gözümü kırpmadan n*mluyu iki bacağına da sırayla d*ğrultarak bağırmasına neden oldum. Sonrasındaysa s*lahımı belime yerleştirerek hiçbir şey olmamış gibi saçımı düzenledim ve sol arka cebimden aynamı çıkararak yüzüme bakındım. Bu esnada etrafı saran çığlıkların kulağımı sarmasını umursamıyordum.

 

"Emre, alın paşam bunları! Oliver siz de yapbozun kalan parçalarını toplayın."

 

"Emredersin abla!"

 

"Okay patron!"

 

İkisinden de birkaç saniye arayla duyduğum onayın ardından dağılan saçlarıma aynadan bakınarak çeki düzen verdim. Ruj da sürmem gerekiyordu ama bunu arabada yapacaktım. Burada artık daha fazla işim kalmamıştı. Gücümü bilerek düşük göstermem de adamlarımın sayısını yanımda az tutmam da ve hatta Vezir'e iyi davranıp yetki vermem de meyvesini fazlasıyla vermişti. Bakışım Toygar'a döndüğünde sürem dolmadan yapmam gereken iki şey için adım atmaya hazırlanıyordum. Toygar benim bakışıma anlık bir göz göze geliş ve gözlerini hafifçe kapatıp sırıtış ekleyerek cevap verdi. Sanırım iyi bir iş çıkarmış olduğumu söylemeye çalışıyordu. Derin bir nefes vererek onun hemen yanında duran Hüseyin'e baktım. O ise benimle değil de Dağhan'ın yerdeki haliyle ilgilenerek fotoğraf çekiyordu. Yutkunup başımı aşağı yukarı sallayarak saçımı arkaya attım. Bu kadardı işte. Kimin ne olduğunu anladıktan sonra Hazan Kandemir'in o kişinin mezarını kazması bu kadar kısa sürüyordu.

 

....................................

 

Yarım saat sonra

 

Dağhan benim bütün adamlarımın Arslan Tufanlı tarafından alınmasını fırsat bilerek elimden kaçmayı başarmıştı. Fakat bu başarısı amcasıyla beraber elime düşmesine neden olmuştu. Kendine fazla güvenen bir kibir abidesiydi. Benim baskın yapacağımı bilmesine rağmen diğer eve gidip benimle karşı karşıya gelmeyecek kadar büyük bir korkaktı da. Bütün işlerini adamlarına yaptıran bir korkaktı. Tahminlerim daha doğrusu hislerim yanıltmamıştı beni. Bu sayede ikisi de düşmüştü elime. Geriye ise iki şey kalmıştı: ailem saydığım insanları kurtarmak ve kızımın babasının uyanmasını beklemek. İlki için bir fikrim olsa da ikincisi belirsiz bir süre dahilindeydi. Bu yüzden yapmam gereken şey yalnızca ilkini yapıp Arslan'ın elinden tamamen kurtulmaktı. Bu kadar ileri gitmişken onun eline düşerek elimdeki gücü kaybedemezdim. Adımlarım hastanenin içinde ilerlerken düşüncem buydu. Toygar'dan duyduğuma göre Arslan buradaymış. Dayı uyandığı için gelmiş. Zaten gelecektim ama onun burada olması gelişimin süresini kısalttı. Alparslan'a gelişmeleri söylemem gerekiyordu. Hastaneye esas geliş nedenim ilkinde buydu. Ancak şimdi ailemi kurtarmak ilk nedenim olmuştu. İlerleyişim Saadettin Yüce'nin odasının olduğu katta son bulduğunda Arslan ile koridorda karşılaştım. Üstünde farklı bir takım elbise vardı. Simsiyah giyinmişti. Elindeki telefona pür dikkat dalmıştı. Varlığımı yanına erişene dek görmemesi bu yüzdendi. Tam karşısında durduğumda güçlükle beni fark ederek yutkunup kaşlarını havalandırarak telefonunu ceketinin iç cebine bıraktı. İfadesi oldukça sertti. Yüzündeyse çok yoğun bir yorgunluk hakimiyet kuruyordu.

 

"Hayırdır? Eserlerini görmeye mi geldin, yoksa erken mi teslim oluyorsun?"

 

Başımı sağa sola sallayarak öfkeyle gülümsedim. Bu sırada elim çantamdaki telefonuma gidiyordu. Yutkunarak onu çıkardığım esnada bakışında merak bulunuyordu. Her şeyi anlatmış olmama rağmen bana karşı duyduğu öfkeyi anlıyordum ama o beni biraz bile anlamamak için direniyordu. Ya da ben hiç kardeşimi hastane odasında görmediğimden yaşadığı acıyı anlamıyordum.

 

"İkisi de değil. Konuşmaya geldim."

 

Gözlerini devirerek bıkkın bir nefes verdiği esnada ben fotoğraflar uygulamasına girerek ihtiyacım olan klasörü açıyordum.

 

"Dayı'mla konuştum. Aynı şeyleri tekrar tekrar söylemenin alemi yok. Alma vaktimi."

 

Kaşlarımı hafifçe havalandırarak dudaklarımı ısırdığımda bakışlarım onun gözlerindeydi. Dayı ona her şeyi anlatmış olmalıydı. Ya da kendince bir bahane uydurmuştu. Gerekli klasörü açmış olmama rağmen merakıma yenik düşerek ne konuştuklarını duymak istediğimde dilimden bu dökülüyordu.

 

"Ne dedi?"

 

Bıkkın bir nefes daha vererek gözlerini tekrar devirdiğinde bakışları yerdeydi. Benimle konuşmak istemiyordu ama bunun nedeni yalnızca öfke değildi. İfadesinde sakladığı bir şeyler vardı.

 

"Seni ilgilendirmeyen şeyler."

 

Ona doğru bir adım daha atarak başını eğdiği kısma çevirdim bakışlarımı. Göz göze geldiğimiz an ise alaylı bir gülüş atarak iç çektim.

 

"Benim hayatım, benim kızım ama beni ilgilendirmiyor. Dalga mı geçiyorsun sen benimle?"

 

Başını kaldırıp bakışlarını başka yöne çevirdiğinde gözlerim onu yeniden buldu. Benden kaçamazdı. Buna imkân yoktu.

 

"Sana anlatmak zorunda değilim. Zorlama şansını. Nefes aldığına dua et."

 

Kaşlarımı tekrar havalandırarak omuz silkip kahkaha attım. Aldığım nefes için dua edecektim ona. Kendini benden o kadar üstte görüyordu.

 

"Asıl sen nefes aldığın için bana dua et! Tamam mı? Sen de benim n*mlumun ucundasın bundan sonra!"

 

Kıkırdayarak benimle göz göze geldi. Yüzünde oldukça yoğun bir alay vardı. Bir yandan da dudaklarını ısırıyordu. Arslan Tufanlı da en az kardeşi kadar egoistti ama beni daha hiç tanıyamamıştı.

 

"Yeterli. Kardeşimin k*nı var senin elinde. Bu güvenin oradan geliyor senin. 'Tetikçi'yi vurdum, Nişancı'yı da vururum' diyorsun."

 

Başını aşağı yukarı sallayarak eline tehdit pozisyonunu verdiğinde sözlerini sürdürüyordu. "Değil onun kızının annesi, benim kızımın annesi de olsan elindeki o k*nı temizlemeden durmam! Böyle ortalıktasın diye kendine güvenme!"

 

Başımı sağa sola sallayarak gözlerine nefretle bakındığımda elimdeki fotoğrafa bakarak yutkunuyordum. Çok kaşınıyordu. Beni zerre anlamayarak aklım başımda değilken yaptığımı bilmesine rağmen sınırları zorlayarak yapıyordu bunu.

 

"Senin kızının annesi demişken karının k*nı ellerinde değil mi? Nasıl bu kadar rahat anıyorsun onu?"

 

Bir elini yumruk yaparak dişlerini sıktığında o yumruğu beni buluyordu. Kendine zar zor engel olarak duraksadığında bile devam ediyordu bu hallerine.

 

"NE SAÇMALIYORSUN LAN SEN?"

 

Yutkunarak elimdeki fotoğrafı ona çevirmeden önce duyurdum sözlerimi. Hak ettiği acıyı işitecekti.

 

"Güneş'in hamile kaldığında ö*eceğini bile bile o çocuğun doğmasına izin verdin. Elif suçsuz, günahsız. Annesi de öyle. Peki ya sen Arslan? Sen karının ö*ümünden mesul değil misin?"

 

Gözlerini daha sıkı yumarak kaldırdığı elini çevirip sertçe duvara vurdu. Vuruşu neredeyse bir dakika sürdüğünde ben içli içli nefesler alıp vererek yutkunuyordum. Nihayet öfkesi dindiğinde eline tehdit pozisyonunu vererek gözlerindeki kırmızılığı ve öfkeyi bana göstererek konuşmaya başladı.

 

"BANA BAK HAZAN! ŞİMDİYE KADAR TEK BİR KADINA EL KALDIRMADIM! DUYDUN? BENİM SABRIMI ZORLAMA!" elini tekrar duvara vurarak devam etti sözlerine. "LAN SEN KENDİ ÇOCUĞUNUN BABASINI İKİ KEZ VURDUN! BİLE BİLE BANA NASIL SUÇ ATARSIN LAN? SEN BENİM KARIMIN ADINI NASIL AĞZINA ALIRSIN? SÖYLE!"

 

Başımı sağa sola sallayarak derin bir nefes verip yutkundum. Ardından aramızda kısa bir mesafe bırakarak söze girdim. Onun öfkesine harcayacak vaktim yoktu. Duyması gerekeni duyarak yarasından gocunmuştu.

 

"Sen beni istediğin her konuda nasıl yargılıyorsan aynen öyle yapıyorum. Aynı durumda Alparslan olsa senin yaptığın hataların hiçbirini yapmazdı. Karının ailesiyle de arası açıkmış; senin yüzünden."

 

Bir zamanlar Alparslan'dan merak ettiğim için duyduğum gerçekleri şimdi onun yüzüne vururken amacım öfkemi dindirmekti. Öyle de oldu. Ben rahatlama hissederken o sinir küpüne dönüştü.

 

"TEK KELİME DAHA ETME LAN! BEN KARIMI CANIMDAN ÇOK SEVDİM! ELİF DOĞMASIN DİYE..." gözlerini sıkı sıkıya yumarak fısıldadı sözlerinin kalanını. Sanki duyulmasından utanıyordu ama gerçeklerden de kaçamıyordu. "Kızım doğmasın karım yaşasın diye Allah'ın her günü dua ettim. Sen benim ne yaşadığımı anlayamazsın. Sen benim aileme olan sevgimi de anlayamazsın. Sen elindeki o k*nla bana hesap soramazsın." Sözlerini kısık bir sesle duyururken titremesini gizleme gereği duymuyordu. Son cümlesini gözlerimin içine bakarak duyurduğundaysa bakışlarında hayal kırıklığı vardı. "Seni kardeşim bilip ailemden saydığım güne yazıklar olsun."

 

Kıkırdayarak ona doğru bir adım attığımda gözlerindeki öfkeye de kırıklığa da asla çekinmeden karşılık veriyordum. O aileye hiçbir zaman girmemiştim ben. Hiçbir zaman onlardan biri olmamıştım.

 

"Sen beni o aileden saydın mı hiç ki yazık ediyorsun? Sana yazıklar olsun! Tamam, Alparslan komadaydı. Aklına yanıma gelmek gelmedi. Evlendiğimi öğrendiğinde neden gelmedin? Madem kardeşindim Arslan Tufanlı, madem aileydik. Zorla evleneceğim ya da mecbur kalacağım hiç mi gelmedi aklına?" Arkamı dönüp ellerimi başıma vurarak öfkemi giyindim. Düşüncesi bile delirtiyordu zihnimi. "Ulan her şeyi geçtim, 'Kardeşim komadayken başkasıyla nasıl evlenirsin?' diye hesap sormak bile mi gelmedi içinden? Hı? Aileymiş(!) Kaç kere sahip çıktın sen o aileye?"

 

Gözlerime bakmadan kıkırdadığında bu kıkırdama öfke içeriyordu. Fakat öfkesine rağmen ağzını açıp tek kelime etmeden duraksadı. Ben de bu duraksamasına sözlerime devam ederek yanıt verdim. Yanıtıma elimdeki telefonda bulunan fotoğraf eşlik ediyordu.

 

"Şimdi aileyi de saçma sapan dertlerini de kendine sakla! Nişancı..." Derin bir nefes vererek kıkırdadım bu sözleri ona duyururken. Düşüncesi bile içimdeki öfkeyi harlıyordu. "Ortadoğu'da kullanılması için özel p*tlayıcılar üreten iyi aile babası(!) "

 

Bakışı sözlerim sayesinde bana döndüğünde gördüğü ilk şey bakışımdaki nefret değil de fotoğraf oldu. Yutkunarak kaşlarını çattı.

 

"Burası orası değil mi? Imm.." Havaya bakarak kısa bir an düşünme taklidi yaptım. "Senin p*tlayıcılarını ürettiğin o yer. Suriye'de. Kimsenin aklına gelmez savaş bölgesinde böyle bir halt yemek; senin dışında. Değil mi?"

 

Elimdeki telefona uzanmaya çalışarak sinirle soludu ve gözlerini gözlerimde tuttu. Oldukça sinirli görünüyordu.

 

"NEREDEN BULDUN SEN BUNU?"

 

Telefonumu hızla ondan çekerek kıkırdadım. Ardından hiç vakit kaybetmeden girdim söze. "Tahmininden çok daha güçlü bir kadınım ben Arslan Tufanlı. Senin ailen olmaya da kardeşinin kızının annesi sıfatına da ihtiyacı olmayacak kadar güçlü bir kadınım." Bakışlarımı kollarıma çevirerek sırıttığımda sözlerim alaylı bir tınıyla sürüyordu. "E kollarım da hayli uzun. Her yere uzanıyorlar nedense."

 

Arslan gözlerini sıkı sıkı yumarak sinirli bir tınıda sözlerini bastırıp duymamı sağladı. " Bir halt yapamazsın sen Hazan! Ne yapacaksın? Beni mi tutuklatacaksın?"

 

Başımı sağa sola salladığımda kendimden emin ifademe gözlerimdeki ve gülümsememdeki sinsi ifade eşlik ediyordu.

 

"Hayır. Öyle ucuz tehditlerle uğraşacak kadar aptal değilim ben artık." Cümlemi tamamladığım an telefondaki arama uygulamasına girerek Suriye'ye gönderdiğim adamımın adını tuşladım. Görüntüm ekrana düştüğünde çok geçmeden arama cevaplandı ve telefonu Arslan'a tutarak devam ettim sözlerime. "Çınar göster!" Seslendiğim kişi ekranı Arslan'ın p*tlayıcıları yaptığı yere çevirdi. Ben de gösterdiği an gülümseyerek telefona bakındım. Az sonra Çınar içeri doğru adım attığında içerdeki herkesin eli kolu bağlı bir vaziyette olduğunu Arslan yutkunarak gördü. Gördüğünü ve yutkunuşunu anladığım an ise aramayı sonlandırarak içli ama zafer dolu bir nefes verdim.

 

"Suriye gibi bir yerde o kadar güçlü patlayıcıların olduğu fabrikan p*latılırsa ne olur, Düşündün mü?" yutkunarak sözlerime devam ettiğimde içli bir nefes vererek onun donuk ifadesine gülümsüyordum. "Beraber düşünelim. Maddi zararı s*ktir et! O kadar ülkenin bir arada olduğu topraklarda yaşanacak bir patlama en iyi ihtimalle sizi masadan men eder ama en olası ihtimalde çıkacak savaşla o masa komple yok olur. Bilmem anlatabildim mi?"

 

Gözlerini sıkı sıkı yumarak dişlerini sıktı ve sözlerimi işitmesinden yalnızca on saniye sonra söze girdi.

 

"Savaş da çıkarsan canın elimde! Ö*ümden bu kadar korkuyorsan kardeşime s*kmayacaktın."

 

Cümlesini duyduğum an kıkırdayarak kahkaha attım. Hâlâ ö*ümden korkacağımı düşünüyordu. Aptaldı. Hakikaten aptaldı. Canımın kıymeti yoktu benim gözümde. Bunu anlayamıyordu ama ben anlatmaktan geri durmayacaktım. Anlayana kadar anlatacaktım.

 

"Ö*ümden korkmuyorum! V*racaksan şimdi..." Ellerimi açarak teslim olur bir ifadeye büründüm ve devam ettim sözlerime. "V*r hadi!"

 

O ise omuz silkerek geriledi. Bu esnada eli beline gitmiyordu. Vurmayı en azından şu an burada düşünmüyor olmalıydı.

 

"Ne istiyorsun o zaman?"

 

İçli bir nefesle karışık teslim olan ifademi bozguna uğratarak başımı sallayıp verdim ona cevabımı. Derdim her zaman olduğu gibi sadece ailemdi.

 

" Ailemi serbest bırakacaksın. Dante, Yalçın ve diğer herkes serbest kalacak."

 

 

 

Derin bir nefes vererek bakışlarımı yüzünde tuttum bir süre. O bir sürenin sonunda ise istediğim cevabı her ne kadar vermek istemese de ağzından duyarak bugünün ikinci zaferini de elde ettim. Bu zafer içimdeki öfkenin azalmasına ve rahatlamama sebep olsa da yüreğimdeki acıyla ağırlık daimi kaldı. Öyle ki her ne kadar bir gün istememe rağmen yapmam gerekenleri neredeyse altı saate sığdırmış olsam da bunun tadını dahi çıkaramadan gözlerimi yaşlara teslim ederek onun kaldığı odanın önüne ilerlettim bedenimi. Zulümdü yaşadığım her şey. Zihnimdeki karmaşa, sırtımdaki onlarca yük... yaşadığım her şey zulümdü benim. Kalbimdeki sızı her geçen gün artarak şiddetleniyordu ve ben bu sızının ardından yalnızca bakakalıyordum.

 

 

 

Neden gidiyordum ona? Ya da neden Dağhan'ı amcasıyla birlikte almıştım ben? Ne işime yarayacaktı bunlar? Ne için yaşıyordum, ne için soluk alıyordu bu aciz beden?

 

 

Hiç...

 

 

Hepsinin cevabı koca bir hiçten ibaret. Aldığım ve verdiğim soluklara rağmen bu güçlük dinmiyor. Aksine her geçen saniye artıyor. Adımlarım beni ona götürürken ise önüme hiç istemediğim taşlar çıkıyor. Bedenim bu taşları görmezden gelse de onlar beni görmezden gelmiyor. Ayağıma takılarak kesiyor yolumu.

 

Güliz...

 

Tam karşımda duruyor şimdi. Gözlerimde biriken yaşlar gözüm kapandığı an akmaya başladı. Fakat o bunu görmezden gelerek kavradı kolumu. Yükler yapmam gereken her şeyi yaptığım an omzuma yeniden binmişti ama sanki bedenim yükleri sırtlanmamak için önüme başka görevler çıkarıyordu.

 

" NE YÜZLE GELDİN SEN BURAYA? UTANMADAN NASIL GELDİN?"

 

Sözlerine göz devirerek yanıt verdim. Ardından içimdeki acıyı dindirmek için bir an önce kokusunu almam gerektiğini tekrarladım içimden.

 

" Çekil şuradan, seninle uğraşacak halde değilim."

 

Varla yok arası çıkan sesimi ona duyurduğum an derin bir nefes vererek onu es geçip bir adım attım ama Güliz kolumu sıkı sıkıya kavrayarak gitmeme engel oldu. bakışım kavradığı kolum sayesinde refleksle ona döndüğünde gözlerimde koyu bir öfke beliriyordu. Onun gözlerinin ise benden kalır yanı yoktu.

 

" Ben seninle uğraşırım ama. Ben seninle çok güzel uğraşırım."

 

Duyduğum sözlerle sırıtarak kıkırdayıp tam karşısına geçtiğimde içimde yalnızca delirdiğim anlarda ortaya çıkan bir sıvı beliriyordu. O sıvı kalbimden mideme doğru akıyordu sanki. Ilık ılık akarak öfkeme gülüş eklememi sağlıyordu.

 

" Öyle mi?"

 

Başını aşağı yukarı sallayarak kararlı bir ifade takındı. Eceline susuyordu ama bunu yaparken yalnızca dayak yemeyeceğinin çok daha fazlasını sırf Alparslan'ı görmeme engel olduğu için yaşayacağını bilmiyordu.

 

" Öyle."

 

Tek kelimelik cümlesi karşısında gülümseyerek kıkırdamaya devam ettim. Ardından derin bir nefesle karışık olarak onun kolunu çok daha sert bir şekilde kavradım ve gözüme kestirdiğim ilk odaya doğru ilerletmeye başladım. Ancak bu kez Güliz bu gidişten rahatsız değildi. Aksine kendi isteği ile ilerlettiğim odaya girdi. Bakışım kısa bir an odada gezindiğinde buranın boş bir hasta odası olduğunu görerek derin bir nefes verdim. Daha sonra kollarımı sanki toz varmışçasına temizleyerek gülümseyip arkama döndüm. Bu sırada Güliz de ayağındaki topuklu ayakkabılardan kurtuluyordu ve birini eline alarak bana doğru ilerliyordu.

 

Bir kaşımı havaya dikip şaşkın ama alaylı bir ifadeyle kıkırdadığımda bu tavrın nedeni benim kullandığım taktiği bana uygulamaya çalışmasıydı.

 

" Benim taktik ha? Senin için fazla iddialı değil mi o ya? Saçıma yapışırsın diye düşünmüştüm ben."

 

Sırıtarak bana doğru yaklaşmaya başlarken konuşuyordu.

 

" Üç tutam saçın var zaten, yazık! Onu da ben yolmayayım."

 

Sırıtışına karşılık vererek rahat bir tını takındım. Ardından ellerimi iki yana açarak onun bana gelmesini beklediğimde gayet rahattım. Eceline susamıştı ve onun susuzluğunu sonuna dek dindirecektim.

 

Adımları tam karşımda son bulduğu an ayakkabısının topuk kısmını doğrultarak yüzüme yaklaştırdı. Tam vuracağı an ise gözlerimi gözlerine sertçe yaslayıp kolunu kavrayarak engel oldum ona. Güliz yutkunarak kolunu çekmeye çalışırken ise b*kmeye başladım kolunu. O yüzünü buruşturarak ağzını araladığında ise gülümseyerek ona doğru adımlamaya başladım.

 

Güliz acı ile inlerken ise kıkırdayarak dudaklarımı yalayıp diğer kolunu da tuttum. İkisini birden açıp ayırdığımda ise çığlık attı. Kendisi kaşınmıştı. Çok daha büyük bir acıyı hak ediyordu.

 

" Dur! Dur tamam."

 

Başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. Daha sonra ise gülümseyerek öfkemi takındım yüzüme.

 

" Durmak yok! Uğraş hadi benimle Güliz! Uğraş hadi!"

 

Cümlemi tamamladığım an hızla iki kolunu birden bırakarak sert bir hamleyle ittim bedenini. Kapıya çarparak yere düştü ve acıyla inleyerek kapının kulpuna atıldı. Ancak ben buna engel olmak için koşarak elini tuttum. Sonra ise tuttuğum o eliyle yerde sür*yerek ilerlettim bedenini. Odanın tam ortasına geldiğimizde Güliz çığlık atarak ağlıyordu. Yürek yemişti ve bedelini ödeyecekti.

 

" ALLAH SENİN BELANI VERSİN! ALPARSLAN'I VURDUN SIRA BANA MI GELDİ?"

 

Sözleri karşısında kısa bir anlığına duraksayıp yüzüne bakındım. Dediği şeyde mantık aramak gibi bir hata yapmıştım zira. Hatamı anladığım gibiyse göz devirerek kıkırdadım.

 

" Ondan sonra geleceğini sana düşündüren ne geri zekalı?"

 

Ağzını açarak konuşmaya yeltendiği an kıkırdayarak başımla reddettim duymadığım sözlerini.

 

"Şşş! Hiç konuşmakla yorma kendini. Dayak yerken daha çok bağırmak için sesine ihtiyacın var."

 

Başını ileri geri hareket ettirip bedeni benden çekmeye çalıştı ama artık bunun için çok geçti. O tren kaçmıştı bir kere. Bana saldırmaya çalışmadan çıkacaktı bu odadan. Hâlâ onu sahiplenerek korumaya çalışmak gibi bir hataya da düşmüştü. Alparslan beni seviyordu. Ben onu vurana dek böyleydi bu. Ya da ben onu sırtından b*çağlayana dek böyleydi. Bilmesine rağmen onu sahiplenmeye çalışıyordu. Bu ise benim sinirimi bozuyordu. Neden olduğunu bilmediğim bir şekilde içimde ona karşı nefret vardı. Her Alparslan dediğinde k*nım çekiliyordu sanki.

 

Elinden düşen topuklusuna bu kez ihtiyacım yoktu. Gerçi geçen sefer de ihtiyacım yoktu ona. Tamamen anlık gelişmişti. Bu kez gerçek y*mruğumla tanışacaktı. Derin bir nefes vererek üstüne oturdum. Güliz ise başına geleni işte tam o an anlayarak yardım istemeye başladı.

 

"YARDIM EDİN! YARD-"

 

Bir elimle ağzını kapatarak nefreti yüzümün her bir yanına yaydım. Ardından iç çekip yutkundum ve diğer elimi saçlarının arasına geçirerek dipten kavradım. Benim saçımın kısa olmasına laf ediyordu ama bu kısa saçlı kadın şimdi onun saçlarıyla beynini d*ğıtacaktı.

 

Dipten kavradığım saçları sayesinde başını indirip kaldırarak sertçe yere v*rmaya başladım. Bu sırada bağırmaması için elimle ağzını kapatıyordum.

 

"Seni or*spu! Utanmadan bir de hâlâ Alparslan diyor bana! S*kerim senin ağzını!"

 

Cümlemi ona duyururken saçından tutarak başını sertçe yere vuruyordum. Ancak o buna tepkisiz kalmıyordu. Ağzına koyduğum elimi ısırarak tepki verdi hareketlerime. Ben de refleksle çektim elimi ondan. Güliz ise bunu fırsat bilerek bağırarak kaçmaya çalıştı.

 

"İMDAT! YARDIM EDİN!"

 

Bağırdığı esnada zar zor ayağa kalkarak kapıya koşmaya çalıştı ama ben fark ettiğim an ayak bileğinden tutarak düşmesini sağladım. Güliz tekrar çığlık attığı esnada ise yüzüstü düştüğü için sırtına oturup kavradım saçını. İçimde ne kadar öfke varsa ona kusmak istiyordum. Dinmiyordu sinirim, bitmiyordu öfkem. Tekrar saçını kökünden kavrayıp başını sertçe v*rmaya başladığımda bağırmaması için elimi yeniden ağzına koymuştum ama kendi sesimin dozunu ayarlayamayacak kadar delirmiştim.

 

" SENİN AĞZINA S*ÇACAĞIM! SENİ OR*SPU! UĞRAŞACAKMIŞ BENİMLE! SEN KİMSİN DE BENİMLE UĞRAŞIYORSUN?"

 

Saçından tuttuğum başını bu kez iki elimle kavrayarak yere v*rmaya devam ettim. Bir yandan da sözlerimi ona duyurmaya devam ediyordum.

 

" KİMSİN LAN SEN?"

 

Cümlem tamamlandığında üstünden kalkarak sırıttım. Güliz bu esnada bitkin düşse de bağırmaya devam ediyordu.

 

"YARDIM EDİN!"

 

Ben de onun bedenini düz çevirerek tekrar oturuyordum üstüne. Yumruğumla da tanışacaktı. Bunu çoktan hak etmişti.

 

" GEL BURAYA GEL! GEL SEN HAK ETTİN BUNU!"

 

Yumruk yaptığım elimi yüzüne doğru yaklaştırdım ama aynı anda kapının açılmasıyla duraksamak zorunda kaldım. İkimizin de bakışı o yöne döndüğünde karşımda Yılmaz Yazgın vardı. Beni gördüğü gibi nefretle soluyarak kapıyı arkasından kapattı. Sonra ise hiç düşünmeden belinden s*lahını çıkartarak bana doğrulttu.

 

" Senin suyun çok ısındı artık. Kapatacağım altını."

Cümlesiyle paralel başını aşağı yukarı salladı. Kararlı ve öfkeli görünüyordu ama bilmediği şey benim ondan çok daha kararlı ve öfkeli olduğumdu. Bu yüzden düşünmeden ayağa kalkarak bilerek kızının yüzüne b*sıp tam karşısında durdum. Güliz çığlık atarken ise kendi s*lahımo belimden çıkararak derin bir nefes verip arka cebimdeki susturucuyu o kızına bakarken hızla takıp elimdekini ona d*ğrulttum. Gürültü kirliliğine lüzum yoktu.

 

" Kimin suyunun kapanacağını hızlı davranan parmaklar bilir Yılmaz Yazgın."

 

Başını aşağı yukarı sallayarak bana doğru bir adım attı. Ardından öfkeyle gülümsediğinde Güliz ayağa kalkarak kolumu tutmaya çalıştı. Ani olmuştu bu. Muhtemelen babasına yardım etmek için beni tutmak istemişti. Ben afallayarak ona dönünce ise istediği yardım gerçekleşti. Zira Yılmaz Yazgın s*lahını ateşledi. Ani bir refleks sayesinde eğildiğim için boşa gitti. Bu sırada istemsizce çığlık atarak yere eğildim ve bir elimle beni tutan Güliz'in düşmesini sağladım. Ardından yeniden bana doğru s*lahını ateşlemek için nişan aldığını sözlerinden duydum.

 

" KAÇAMAZSIN LAN ELİMDEN OR*SPU!"

 

Sözleri beynimde yankılandığı an hâlâ elimde olan s*lahım ani bir doğrulma yaşadı. Sonra çok kısa bir an göz göze geldik. O kısa ânın sonunda ise ben saniyelik aldığım nişanla v*rdum onu.

 

V*rdum...

Ben Yılmaz Yazgın'ı v*rdum...

 

"BABA!"

 

Güliz'in kulağımı tırmalayan sesi gözlerimi kapatıp kaşlarımı çatmama neden oldu. Kulağım aynı saniyelerde çınlamaya başladığında bakışlarım onlara kaydı.

 

Ağlıyordu Güliz. Babasına vurarak ağlıyordu.

 

" BABA! BABAM! KALK BABA! NE OLUR KALK! BABA GİTME BABA! BIRAKMA BENİ BABA!"

 

Sözlerini odada belki de katta yankılandığı esnada bakışlarım duraksayarak onda takılı kaldı. Güliz susmuyordu. Babasının bedenine sarılarak kaldırmaya çalışıyordu. O esnada gördüm eserimi. Alnındaydı. Babasına bıraktığım iz tam olarak alnındaydı. Parkeler...

 

Parkeler yine kirlenmişti.

 

Bir elim ağzıma gittiği esnada bedenimi amansız bir titreme sardı. Derin derin nefesler alıp verdiğimde Güliz'in bağırması artık sadece uğultudan ibaretti.

 

Kısa belki de uzun bir süre sonra kapı sertçe açıldı. Toygar vardı kapının önünde. Şaşkın bir bakışla Yılmaz Yazgın'a çevirdi gözlerini önce. Eserimi gördüğü an eli beline gitti ama aynı anda beni görerek duraksayıp yutkundu. Bu sırada kapının önünde bir kalabalık birikmeye başlamıştı.

 

Benim o kalabalığı daha doğrusu kapıdan giren ilk adamı gördüğüm an içimden yalnızca onun adı geçmişti.

 

Alparslan...

 

Adı zihnimde yankılanırken istemsizce gülümseyerek yutkundum. Sonra ise hiç düşünmeden ayağa kalkarak kalabalığı hızla aştım ve odasına doğru koşmaya başladım. Bu sırada fark ettiğim şey odanın önünün ve hatta çevresinin kalabalık olmasıydı. Merakla kaşlarım havalandığında bir elim istemsizce kalbime gitti. Yılmaz Yazgın'ın odasının önü de kalabalıktı. İçime dolan acının nedeni buydu. Adımlarım acımı azaltmak istercesine hızlandı. Bu hız öylesine güçlüydü ki engel olmaya çalışan hemşireyi dahi farkında olmadan iterek girdim odasına.

 

Kapıdan girdiğim an Arslan Tufanlı ile göz göze geldim. Yüzünde beni gördüğü an nefret belirse de tuhaf bir bakış ve yaş vardı gözlerinde. Bakışım yaşlarını gördüğü an odayı daha hızlı taramaya başladı. Kalbim her geçen saniye daha hızlı atıyordu.

 

Dayı...

 

O da buradaydı. Üzerinde hastane önlüğü vardı ve tekerlekli sandalyedeydi ama onun gözünde yaş değil gülümseme vardı. Bir adım daha atarak odanın içine daha çok sızdığımda ise o gülümsemenin nedeni olan gözlerle karşılaştım.

 

Alparslan...

 

Baharın yeşili, Alya'nın babası...

 

Uyanmıştı.

 

Alparslan uyanmıştı.

 

Gözlerini gördüğüm an istemsizce gülümseyerek bir elimi ağzıma kapatıp gözlerimde biriken yaşları serbest bıraktım. Bu sırada dudaklarımdan şaşkın ve acı dolu bir nida döküldü. Bana bakıyordu. Yeşilleri karalarımla anında denk düşmüştü. Yorgundu bakışları. Yorgun ama mutlu görünüyordu. Yatakta uzanıyordu. Sadece gözleri açıktı ve yüzü görünüyordu ama uyanıktı, uyanmıştı.

 

Göz göze geldiğimiz an gülümseyerek bulunduğu yerde doğrulmaya çalıştı. Bu sırada ağzını da aralamak için zorluyordu kendini. Fakat ben bunu yapmaması için hızla onun yanına yaklaştım ve hiç düşünmeden iki elimle yüzünü kavrayarak yüzüne eğildim. Dudaklarım dudaklarını bulurken tek bir an dahi tereddüde düşmedi. Sanki ö*ü bir bedenin yeniden ruh ile kavuşmasıydı öpüşüm. Sertçe dudağına kapandığımda ruhumu ve kalbimi onunla yeniden kazanmayı diliyordum.

 

Birkaç saniye sonra dudaklarından koptuğumda bunun hayal olmadığını görmek için az önce yaşanılanların şokunu atlatamadığımdan titreyen ellerimle yüzünü okşamaya başladım.

 

" Uyandın... Yaşıyorsun."

 

Sanki sözlerim kendini ikna etme çabamın bir yansımasıydı. Öyle konuşuyordum. Hayal geliyordu konuşmama ve ona dokunup sıcak tenini hissetmeme rağmen. Fakat bu hayal sesini duyduğum an gerçeğe dönüştü.

 

" Uyandım... Yaşıyorum."

 

Sesi kısık ve cansız çıkıyordu ama çıkıyordu. Duyuyordum ben o duymak için can attığım sesini. Hissediyordum o sıcaklığı. Yaşlar gözlerimden akarken istemsizce titreyen dudaklarımı bu kez yanağına bastırarak derin bir nefes çektim içime. Kokusunu aldığım an ise gözlerim mest olarak kapandı.

 

" Özür dilerim Alparslan. Özür dilerim ben... Ben seni isteyerek vurmadım. Yapmadım sevgilim. Nasıl yaparım? Masum olduğunu bile bile sana kıyamam ki!"

 

Benim sesim de en az onunki kadar kısık ve cansız çıkıyordu ama belki de sesim duydukları ve yaşadıklarının hayal olmadığını anlamasını sağlıyordu. Öyle ki hâlâ yanağında olan dudağım kaslarının gülüşle gerilmesini hissetti. Hatta gamzesini bile dudaklarımın arasında hissettim.

 

" Bili...Biliyorum baharım."

 

Nefes almaya çalıştığını hissederek başımı kaldırıp gözlerine baktım. Alparslan zorlukla da olsa bir gözünü kapatıp açarak göz kırptı bana. Ben bu hareketi ile gülümseyerek yanaklarını okşadım. Acı çekiyor gibiydi. İstemsizce sorduğumda sorumun mantığı zihnimde yoktu.

 

"Çok acıdı mı canın, çok incittim mi seni? Çok... Çok özür dilerim."

 

Gözlerini kapatıp açarak yüzünde olan ellerimden birini güçlükle serum takılı olan elinin arasına aldı. Ben bu hareketiyle düşünmeden o elini öperken ise konuşuyordu.

 

" Olur öyle. Hiç acımadı." Yutkunarak kaşlarını çatsa da sırıtarak devam etti sözlerine." Senin... Vurduğun yerde gül... biter gülüm."

 

 

Bölüm sonu...

 

Güzelliklerim öncelikle bu bölüm için ve eğer yapma imkanınız varsa diğer bölümler için sizlerden bolca yıldız ve yorum rica ediyorum🥹Zira hesabımda bir sorun var. Dün hiçbir şekilde giriş yapamadım. Bugün ise güncelleme yapıp tabletin bulunduğu ülkeyi defalarca kez değiştirip giriş yapabildim. Bu yüzden bölümümüz cumartesi değil de pazar gecesi geldi Keşke elimde olan bir neden olsa keşke Wattpad erişime engelli olmasa da sınırım olmadan sizlere bölüm atabilsem Böyle kelepçeli bir elde yazı yazıyor gibiyim sanki...

 

Haftaya cumartesi günü inşallah gelecek. Sorunsuz bir hafta dilemek istiyorum artık🥹🥹🥹🥹

 

Neyse gelelim bölüme ve duyurumuza. Bence biraz olayların çok olduğu bir bölüm oldu ve Alparslan bey nihayet uyandı🙂‍↔️🙂‍↔️🙂‍↔️

 

Sancar tamamen dahil oldu ve Yılmaz Yazgın onun gelişine dayanamayarak kitaba veda etti...

 

Hazan kendini korudu aslında. Bence bir suçu yok bu olayda. Siz ne düşünüyorsunuz? Yılmaz ardında sorularla gitti sanki....

 

Hazan karmaşık zihnine rağmen iyi iş çıkardı ve vezir detayı harikaydı Hazan Kandemir farkı diyelim okurları bile atlattı👀👀

 

Duyurumuz ise şöyle kiii Vuslat 32 ye alındı. Sezon finali de tahmini olarak 35 te olacak. 36 ya da 37 de olabilir güzelliklerim ancak ilk kitaptaki olayların ve düğümlerin çözümüne çok bir şey kalmadı

 

Sizleri çokça seviyorum ve yeni bölüme dek güzellikle kalarak vuslatı iple çekmenizi diliyorum💕💕💕💕💕💕💕🤍🤍

 

 

Bölüm : 20.10.2025 16:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...