39. Bölüm

Serâgâz

Sude ben
sudenoloji

 

 

 

1.KORTE İNFİAL

 

Serâgâz

 

💦🔥

 

 

 

Serâgâz (başlangıç, giriş)

 

Bir ay sonra

 

Zaman nedir?

 

Bir bilim insanı olarak sormuyorum bunu. Felsefe de yapmıyorum. Sözlerim edebiyattan da hayli uzak. Yalnızca zamanın ne olduğunu çözümlemeye çalışıyorum. Bir yerde okumuştum ya da duymuştum. Anımsamakta zorlanıyorum. Varlık sahibi insanlar paralarıyla esasen zamanı satın alırmış. Zira diğerlerinin kendilerini geliştirmek, mutlu hissetmek için öncelikle para kazanabilmek için zamanlarını ‘paraya’ değişmesi gerekiyormuş. Bu çok spesifik bir örnek oldu. Daha günlük bir örnek vereyim. Parası olmayan bir insanın sırf daha ucuz olduğu için gideceği yere otobüsle gitmesiyle zengin bir insanın özel jetiyle gitmesini kıyaslayın. Burada para sayesinde elde edilen tek şey konfor değil; zaman. Zira özel jetle en fazla iki saatte gidilen yere otobüsle on iki saatte varılır. İşte… Bu aydınlanmayı yaşadığım gün sorgulamam anlam kazandı. Zira zamanı geri alamıyorum. Aldığım her nefes ömrümden gidiyor. Bu dünyadaki süremi tüketiyorum ve bunu şu an sahip olduğum parayla daha anlamlı, daha yaşanılır kılıyorum.

 

Yani bir zamanlar öyleydi. Bundan bir ay önce bebeğimi kaybetmenin acısıyla apar topar hastaneye yetiştiğim sırada elimizden kaçan Dağhan’ın hakkımda soruşturma açtırarak mal varlığıma el konulmasını sağlamasından önce, öyleydi.

 

Derin bir nefes vererek tezgaha bıraktığım kupaya süt doldururken yaptığım hataları gözlerimin önünden geçirmeye başladım. Acele kararlar vermiştim. Hissesi bana ait olan ve açıkça para aklanan bir şirketi usulsüzlükle ona satmıştım. Ben her şey tıkırında zannediyordum ve onun işlerini batırmak için gün sayıyordum. Lakin Dağhan da fırsatını bekliyormuş. Neyse. Önemi yok bunların. Zamanımı paraya değişmemin de çok bir kıymeti kalmadı. Zira artık hayatımda beş parasız kalsam da umurumda olmayacağı kadar güzel bir şey var.

 

Kızım…

 

Benim süt kokulu bebeğim…

 

En zor anımda bana minicik varlığıyla sığınıp yeniden doğmamı sağlayan can suyum bir aydır koynumda uyuyor. Söylemesi bile öyle zor, öyle duygusal ki…

 

İnanmakta zorlanıyorum. Onun güzel varlığına ilk saniyeden alışsam da bunun gerçek olduğunu kabullenmem bir aya sığmadı. Hâlâ her fırsatta yanımdaki herkese ‘bu yaşadıklarım gerçek mi?’ diye soruyorum. Kupadaki sütü yavaşça cezveye dökerek elektrikli ocağın onu ısıtmaya başlamasını sağladım. Bir yandan da derin nefesler alıp vererek gülümsedim. Fakat bu gülüş istemsizce karnıma giden elimle soldu.

 

Yerini buğulu gözler ve yanık bir geniz aldı. Yanağımdan dökülen bir damla yaş bunun esiri oldu. Küçük bebeğim bir güneş gibi doğmuştu hayatıma. Varlığı cennetti. Akıl hastanesinde delirdiğim evrende bile onun varlığı cennetti. Lakin şimdi cennetin en güzel köşesi bile düş kokmuyordu. Ummadığım anda gelen varlığı yine ummadığım bir anda kaybolmuştu. Sağlıklı bir gebelikti. Sigarayı, ilaçları, alkolü…

 

Bırakmıştım hepsini. Sırf onun için kendimden de vazgeçmiştim ama nasip olmadı. Onun nokta kadar olan varlığı benim et yığını bedenimde yer bulamadı.

 

Derin bir nefes vererek yanağımdan süzülen bir damla yaşı sildim. Ardından ocaktaki sütü hatırlayarak bakışlarımı çevirdim. Cezvenin hemen yanına bıraktığım küçük kaşıkla onun ısısını kontrol ettim. Küçük bebeğimin pembe dilini yakmayacak ama içini ısıtacak sıcaklıktaydı. Yüzüme bunu idrak ederek acı bir tebessümle sütü yeniden kupaya döktüm. Bunu yaparken midem bulanıyordu. Üstelik bütün çocukluğumu esir alan o kâbusu anımsıyordum. Fakat kızım için katlanıyordum. Kupanın dibinde Alparslan’ın Yemen’den sırf kızı için getirttiği bal vardı. Bu evin mutfağına giren her şey en kalitelisiydi.

 

Bu ev demişken yeni evimizden de söz etmem gerekiyor. Zira Alparslan Alya’nın bulunduğu gün satın aldı burayı. Kızımızla birlikte yaşamamız için, daha doğrusu kızının istediği her şeyin elinin altında olacağı bir hayatı olması için. Çok büyük bir ev daha doğrusu malikane burası. Bahçesi oldukça büyük. Bir yanında çiçek bahçeleri, bir yanında koca bir havuz, en uzağında ise meyve ağaçları var. Hatta bahçenin biraz dışında da atlar için ahır var. Alparslan kızımıza benim hayal bile edemeyeceğim bir hayatı yaşatmak için çabalıyor. Öyle ki bu ev dört mevsimi düşünerek inşa edilmiş. Meyve ağaçlarının hemen yanında geniş bir kış bahçesi var. Onun sağında ise koca bir ev var. Oyun evi burası. İçi tamamen oyuncaklarla dolu.

 

Evin içi de en az dışı kadar ince düşünülmüş. Sineması, kapalı havuzu, yine kızı için oyun odası hatta belki sanatla ilgilenir diye ayrılmış bir oda bile var. Aslına bakarsanız ben Alp’in kızımız için böyle bir ev almasına şaşırmadım.

 

Beni şaşırtan şey onun yıllar önce bu evi eğer bir gün ona ‘kızımla’ yeniden dönersem bizi yaşatmak önce tasarlatması oldu. Bunu itiraf ettiğinde evi ilk kez görüyordum. Yaşadığım şok şu an bile zihnimde. Meğerse bu ev yıllardır ona ‘evet’ demem için hazır halde bekliyormuş.

 

Şimdi yuva burası. Kızımızın, bizim yuvamız…

 

Kupayı iki elimle birden kavrayarak sakin adımlarla benim zevkime göre döşenmiş olan bordo ve koyu ‘yeşil’ tonlarının ağırlıklı olduğu mutfağımdan çıktım. Hedefim üst kattaki o huzur dolu odaydı. Adımlarım yaklaştıkça evladımın kokusuyla karışık bir şeker kokusu sardı etrafı. Alya pamuk şeker yemeyi çok seviyordu. Tesadüf belki. Babasının beni ilk öptüğü gün pamuk şeker yemiştik.

 

Kapısının önüne geldiğimde zaten açık olan kapıyı kupayı tek elimle kavrayıp diğer elimle çaldım.

 

Alya çok zor günler geçirmiş. Benim yokluğum evladımın yarası olmuş. Karanlıkta uyumaktan ve kapıların kapalı olmasından korkuyor.

 

Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek içine kapanık olduğundan mı yoksa bana ısınamadığından mı cevap vermediğini bilmediğim kızımın odasına adımladım.

 

Evet, küçük kızım hem içine kapanıktı hem de gerekmedikçe ben dahil kimseyle konuşmuyordu. Pedagogu bunun normal olduğunu dillendiriyor. Lakin yine de benim annelik iç güdüm bu normali normalize edemiyor.

 

Adımımı ilerleterek kapıyı ardımdan kapattığımda göz ucuyla izliyordum onu. Elleriyle oynuyordu. Başı eğikti. Ona uyumak için beni beklemesini söylediğimde cevap vermemişti ama uyumadan yatağın içinde öylece beklemişti. Bu halini görünce gülüşümün sahteliğini yitirerek anlamlanmasını sağladım.

 

Üstünde beyaz, pamuklu bir pijama takımı vardı. Saçları uzun ve siyahtı. Benim saçlarıma benziyordu. Ay gibi teni, o koca gözleri… Gamzeleri ve o yoğun bakışları olmasa tamamen benim kopyamdı.

 

Dudaklarımı ısırarak ona doğru adımlamaya başladım. Prensesim geldiğimi fark etmiş olmalıydı ancak tepki vermiyordu.

 

“Anneciğim…”

 

Yavaşça yanına ilerleyip elimdeki sütü komodine bıraktım. Bulunduğumuz oda esasen üçümüzün uyuduğu odaydı. Alparslan kızımıza bir oda yaptırmıştı. Fakat ne o ne de ben evladımızın kokusu olmadan uyumak istemiyorduk.

 

Derin bir nefes vererek bedenimi yavaşça yatağa yasladım. İki elim birden onun minik ellerine ulaştı sonra. Hâlâ gerçek olduğuna inanamıyordum. Karşımda yıllarca hasretini çektiğim can vardı. Orada öylece duruyordu. Gerçek gibi gelmiyordu bu. Gerçek olamayacak kadar güzeldi.

 

Minik ellerini tutarak dudaklarıma götürdüğümde ıslak öpücüklerim her bir yanı sarmaya başladı. Elleri, parmakları, avuç içleri, hatta tırnakları…

 

Alya ben onu hasretle öperken yalnızca eğik olan başını kaldırmadan gözlerinin ucuyla izliyordu annesini. Utanıyordu belki. Belki de çekiniyordu. Ne acı ki ben evladımı ne hissettiğini anlayacak kadar çok tanımıyorum.

 

“Çok özledim bebeğim…”

 

Sözlerimle paralel bu kez de saçlarının arasından öperek sarıldım ona. Alya tepki vermiyordu ama karşı da koymuyordu. Bunu yalnızca bana yapıyordu. Alparslan ne zaman öpmek dokunmak istese korkarak geri çekiliyordu.

 

Öpüşlerim isteksizce son bulduğunda dolu gözlerimle bir elimi çenesine yaslayıp bana bakmasını sağladım. Kara gözleri abajurun ışığında ay gibi parlıyordu. Gülüşümü büyüterek son olarak burnunun ucundan öptüm ve konuşmaya devam ettim. Bu sırada kızım bana bakıyordu ancak bu bakışlar dahi çekince doluydu.

 

“Süt getirdim sana prensesim.” Ellerimle saçlarının ucuna dokunarak sözlerimi sürdürdüm. “Bugün aklıma geldi. Sana uyurken hiç süt içirmedim.”

 

Kaşlarım son cümlemle çatılmıştı. Sütü sevmediğim için kızımın onun vitaminlerine ihtiyacının olduğunu düşünmemiştim. Anneliğe evladımdan uzak kaldığım yıllarda ara verdiğimden olsa gerek; çoğu konuda hantallaşmışım.

 

Alya yüzünü buruşturarak başını yeniden eğdi. Ben de buna cevaben tekrar gülümseyip kupaya uzandım. İçinde bol bol bal vardı. Bu süt onun gelişimi için önemliydi. Bundan sonra her gece ona kendi ellerimle içirecektim.

 

Elimdeki kupayı minik dudaklarına yaklaştırdım. Lakin Alya başını çevirerek reddetti beni.

 

“Anneciğim… Neden çevirdin başını?”

 

Alya omuz silkerek başını aynı yönde tutmaya devam etti. Ben de şaşkınca ağzımı aralayarak bir süte bir de kızıma baktım. Kolay kolay huysuz davranmazdı. Daha doğrusu herhangi bir hissi yüzünde göremezdim. Ancak şu an oldukça suratsız duruyordu.

 

“Alya…”

 

Küçük dudaklarını büzerek tekrar omuz silkti. Bu sırada dün sabahtan beri duymadığım sesiyle kulaklarım cenneti işitiyordu.

 

“Şüt şevmem ben.”

 

Sözleriyle kıkırdayarak gözlerimin yeniden dolmasına ve o doluluğun yanaklarımdan akmasına izin verdim. Benimle konuşmuştu. Üstelik bunu kendisi hakkında bir şey söylemek için yapmıştı. Boşta olan elimin tersiyle yaşlarımı silerek mırıldandım. Kızım tıpkı annesi gibiydi. Benden uzakta büyüse de bana benziyordu.

 

“Bebeğim… Tamam…Tamam süt içmeyelim o zaman. Ne içelim, ne yapayım sana?”

 

Tekrar omuz silkerek bu kez kollarını önünde bağladı. Ben ne yapacağımı bilemiyordum. Zira bu tarz huysuzlukları ilk kez yaşıyordum. Ondan dolayı afallamıştım. Sözlerim tuhaflaşıyordu.

 

“Tamam anneciğim. Ben… Başka bir şey getirmeyeceğim.” Dudaklarımı ıslatarak ona daha çok yaklaştım. “Biliyor musun? Ben de süt sevmem.” Alya bu sözlerimi umursamıyordu. Zira başını bana çevirmemişti. “Buraya bırakayım sütü. Ziyan olmasın. Geldiğinde baban içer.”

 

Son sözlerimi kızımın beni dinlemiyor oluşuyla buruk bir tınıda duyurdum ona. Sık sık babasından bahsediyordum. Varlığına biraz olsun alıştırmaktı niyetim. Fakat Alya daha benim varlığıma bile tam olarak alışamamıştı. Belki de annesi olmama rağmen onu tanımıyor oluşumdan huysuzlanıyordu.

 

Yavaşça ona sokularak yataktaki kendi yerime uzandım. Alya ortamızda uyuyordu. Ben genelde onunla beraber sağ tarafta uyusam da Alparslan geldiğinde uyanarak onun tenine en yakın olan yerde tekrardan uykuya dalıyordum.

 

“Masal anlatayım mı sana?”

 

Alya tekrar omuz silktiğinde gözlerim yeniden dolmaya başladı. Bana bakmıyordu. Sarılarak yanına uzanmıştım ama o aynı pozisyonda duruyordu. Ağlamamak için dudaklarımı ısırarak yutkundum.

 

“Anneciğim… Bebeğim…” Alya bana bakmamayı sürdürerek aynı pozisyonda duruyordu. Ben de buna karşın bir elimi saçlarına dolayarak son kozumu oynamaya karar verdim. “Kahvaltıda patates yiyelim mi?”

 

Alya sorumla başını bana çevirerek kafasını hızla aşağı yukarı sallayarak gamzelerini gösterdi. Konuşmuyordu ama bu haliyle bile patatese olan aşkını dillendiriyordu. Onun hakkında öğrenebildiğim nadir bilgilerden biri buydu. Bulunduğu gün ben tedavi görürken amcası ona pizza ve patates kızartması almış. Alya sadece patatesleri yiyerek onun gözlerine bakınca anlamış Arslan. Daha sonra pizzayı önünden çekerek koca bir tabak patates kızartması vermişler. Aslında kızımın en sevdiği yiyeceği bile ben öğrenmedim. Belki orada bir kız babası olan amcası değil de öz annesi olsaydı o patateslerle doyduğunu zannederek kızının aç kalmasına göz yumardı.

 

Tanımıyordum onu. Bilmiyordum anneliği.

 

Burnumu çekerek zorlansam da konuşmaya devam ettim.

 

“O zaman önce anneye sarılıp uyuyalım. Uykumuzu güzelce alalım ki patateslerden daha çok yiyebilecek enerjimiz olsun. Değil mi anneciğim?”

 

Alya küçük başını tekrar sallayarak beni onaylayıp şeker kokusunu göğsüme yasladı. Minik kolları bedenime dolandı sonra. Dünyam durdu. Nefesim bile bir anlığına kesildi. Hatta ciğerimdeki acı dahi son buldu.

 

Gözlerimi usulca kapatarak onun küçük bedenine sarıldım ve istemsizce kapalı olmasına rağmen üstünü örtmeye çalıştım.

 

………………………………

 

Aynı günün devamı, gece üç civarı,

 

Her gün güneşe her güneş geceye kavuşur. Lakin bazı geceler bedeni yeni güne kavuşturamayacak kadar ağırdır. Bebeğimi kaybettiğim gece gibi. İhanetle sarsılarak ş*ddet görüp düşük tehlikesi geçirdiğim gece gibi. Bir anne için evladını kaybetmek, onun cennet kokusundan uzağa düşmek kabir azabından beterdir. Ancak yine aynı azabı dindirecek şey de evlattır.

 

Kaybettiğim meleğimin her gece bebeğim uyuduktan sonra düşüyor içime. Güzel kızımın saçlarının kokusunu içime çekerken ağlıyorum. İçimdeki acının dermanını sığındığım kokuyla azaltıyorum.

 

Gözümden düşen bir damla yaş bebeğimin kömür karası saçlarının arasına düşünce irkilerek iki elimle birden yüzümü sildim. Korkum yaşlarımla onu hem kirletip hem de uyandırmak. Özellikle böyle anlarda ne kadar yıllardır uzağında olsam da onun annesi olduğumu hatırlıyorum. Bu içgüdü evladımı doğuralı belki bin yıl olsa da içimde daim kalacak kadar sağlam.

 

Derin bir nefes alarak kızımın saçlarına burnumu tekrar yasladım. Lakin bu kez işittiğim kapı sesi cennet kokusundan mahrum kalmama neden oldu. Refleksle başımı komodindeki telefonuma çevirerek saati kontrol ettim. Üçe geliyordu. Alparslan gelmişti. Neredeyse bir haftadır hep bu saatlerde geliyordu.

 

Nefesimi verdiğim an kızım uyanacakmış gibi hissederek onu tuttum ve hassas huzurundan uzağa dalmaması adına bedenimi yavaşça yataktan çektim. Paralelde adımlarım önce odanın dışına ardından da merdivenlere yöneldi.

 

İçimde küçük bir korku vardı. Neredeyse bir aydır evden çıkmıyordum. Kızım bu dört duvarın arasındayken intikamım da ondan gayrısı da bekleyebilirdi. Yıllardır hasret olduğum ten benim önceliğimdi. Lakin Alparslan için öyle olmamıştı. Tanıyamıyordum onu. Öyle öfkeli öyle kin doluydu ki bana karşı bakışları bile farklılaşmıştı.

 

Merdivenin son basamağından aşağı ayaklarımı sarkıtarak soğuk parkelerle temas etmelerini sağladım. Bu esnada Tufanlı kapının önünde üstünü silkiyordu. Elleri pantolonundaydı. Başımı merdivenlerin çaprazında kalan kapıya uzatarak yavaşça o yöne ilerlemeye başladım.

 

Tam karşısında durduğumda ancak fark etti beni. Gözlerimde sorgular bir ifade vardı. Zira Alparslan’ın pantolonu çamur içindeydi. İçimdeki korku onu bu halde görmemle katlanarak arttı. Ardından ona doğru bir adım daha atarak tam karşısına dikildiğimde fark ettim bakışlarını.

 

Duygusuz ve boş gözlerle bakıyordu bana. Pantolonunu silkeleyen elleri durmuştu. Alışık olduğum bir bakıştı bu. Alparslan Alya’nın bulunduğu ve küçük meleğimin bana veda ettiği günden tam bir hafta sonra; bu eve tamamen taşındığımız gün bana evlenme teklifi etmişti.

 

Fakat ben bu teklifi kabul etmedim. ‘Erken’ dedim. Zira hem ona olan hislerimin boyutundan ve bu kararın doğruluğundan emin değilim. Hem de evladıma henüz kavuştum. Alya bu teklifi aldığım dönemde şu an olduğundan da kötü durumdaydı. Ona kesin bir dille ‘hayır’ demedim. Sadece bunu biraz düşünüp zamana bırakmamız gerektiğini söyledim. Ancak Alparslan her zaman olduğu gibi bu kez de onu sevmediğimi düşündü.

 

‘Sevginden emin olsaydın düşünmeden kabul ederdin.’ Dedi. Kırıldı. Ona erken olduğunu söylediğim andaki bakışlarını hatırlıyorum. Gözleri doldu, yutkundu. Birkaç dakika cevap vermeden öylece yüzüme baktı.

 

Bakışları şu an o gün olduğundan daha donuk ve keskin. Öyle ki göz göze geldiğimiz an dizlerindeki ellerini yerinde konumlandırarak başını eğdi. Lakin eğmesine rağmen ben yüzündeki o izleri gördüm ve hiç düşünmeden ona yaklaşarak adını zikrettim.

 

“Alparslan…”

 

İçeri doğru bir adım atarak onu zikredişimden kaçmayı denedi lakin başarılı olamadı. Elimi koluna yaslayarak durmasını sağladım. Yüzünde ve boynunda k*n vardı.

 

“Bu k*n ne?”

 

Yutkunarak başını kaldırmadan kısık bir sesle konuşmaya başladı. Korkum o k*nın sahibindeydi. Alparslan her geçen gün daha da vahşi bir adam oluyordu.

 

“Önemsiz…”

 

Kaşlarımı çatarak kolunu bırakmadan tam karşısına geçtim. Kaçamak cevap veriyordu.

 

“Önemsiz mi?”

 

Başını eğdiği yerde sallayarak sıkıntılı bir soluk verdi ve elimden kurtulup adımlamaya başlarken konuştu. Sözünü işittiğimde çoktan merdivenin ilk basamağını çıkıyordu.

 

“Aynen.”

 

Omuz silkip kısa bir süre arkasından bakındım. Cevap vermeye gerek dahi duymamıştı. Teklifi reddettiğim günden beri hu haldeydi. Lakin halinin tek nedeni bu değildi. Alparslan kızımızı öğrendiği günden beri içinde tuttuklarının patlamasını yaşıyordu. Eğer Alper’in sahte ö*lümü olmasaydı veya onun bana ihanet etmediğini bilmeseydim hiçbir zaman bir kızı olduğunu bilmeyecekti. Alya’ya her baktığında içinden bunun geçtiğini biliyorum.

 

Onun dışında Dante mevzusu ve özellikle Alper’in ihaneti konusunda da bana karşı kırgınlıkları var. Hiçbirini sözlü olarak dile getirmiyor. Bir kez bile karşıma geçip ‘neden?’ demedi. Hesap sormadı. Sadece susarak ve kaçırdığı bakışlarıyla anlatıyor kırgınlığını.

 

Kırgınken bile çok düşünceli. Kırgınken bile kırmaktan korkuyor. Öyle ki onu yanlış anlamamdan dahi ürküyor. Alya bulunduktan sonra onun doğum lekesini kontrol etmemize rağmen Dağhan’a güvenmeyerek test yaptırmak istedik. Daha doğrusu Alparslan bunu ‘Dağhan p*çine güven olmaz gülüm. Senin için test yaptıralım.’ Diyerek anlattı. Yani Alya’nın çocuğumuz olduğunu anlamak için sadece ben test yaptırdım. Alparslan kendi adını bu konuda bir kez bile geçirmedi. Ne sonucu beklerken ne de sonucu aldıktan sonra ‘acaba?’ demedi. En başından beri onun kendi kızı olduğuna inandı.

 

Peşinden merdivenleri adımlamaya başladığımda o çoktan koridorun sonuna doğru yürümeye başlamıştı. Odaya girerek kapıyı arkasından geldiğimi bildiği için aralık bıraktı. Ben de o aralığın arasından sızarak adımlamaya devam ettim. Genelde ilk hedefi bebek gibi uyuyan kızımız olurdu. Ancak bu kez üstündeki k*n nedeniyle kızımızın uyanıp onu o halde görmesinden korkmuş olmalı. Direkt banyoya ilerledi. Ben de kısa bir an Alya’ya bakarak kapattığı banyo kapısını aralayıp peşinden içeri girdim.

 

Kapıyı ardımdan kapattığımda Alparslan lavaboda ellerini yıkıyordu. Kapı sesiyle bakışları aynadan beni buldu. Tekrar derin bir nefes vererek ona doğru bir adım attığımda ise gözlerini ellerine çevirdi.

 

“Bir soru sordum sana. Ne bu k*n?”

 

Soluğu bu kez yalnızca sıkıntı değil, öfke de doluydu. Ellerini daha sert yıkamaya başlayarak konuştu. Yüzünde hâlâ k*n lekesi vardı.

 

“Ben de sana önemsiz dedim.”

 

Sözleriyle bedenimi öfkeye bürünerek hızla adımladım ve tam arkasına geçerek sürdürdüm sözlerimi. Önemliydi. Kime ne yaptığını bilmem gerekiyordu. Zira Dante bir aydır kayıptı ki onun elinde olduğuna emindim.

 

“Delirtme beni Alparslan. Adam akıllı cevap ver!”

 

İkinci cümlemle bakışlarını tekrar aynadan sertçe bana çevirdi. Bu sefer tek kaşı da havalanmıştı. Anladığım kadarıyla bu cümle onu öfkelendirmişti. Derin bir nefes verip çenesini kasarak yıkadığı ellerini musluktan çekti. Suyun kesilmesiyle lavabonun ortasında yer alan rulo halindeki havlulardan birini ellerine sertçe yaslayarak onları kuruladı. Ardından aynı sertlikle havluyu aldığı yere fırlatıp bakışlarını bana dikti.

 

“Adam akıllı… Öyle mi?” sözleri oldukça sertti. Onu başımı sallayarak onayladım. “Bu gece de adamlığımı mı sorgulayacaksın?”

 

Derin bir nefes vererek dün geceki tartışmamıza ithafta bulunduğunu anlamanın savunuşuna büründüm. Ona Çisem’in hamile olduğunu ve ne kadar çok acı çektiğini söyleyerek ne kadar vicdansız olduğundan bahsetmiştim. Şu an bundan yakınıyordu.

 

Bu konuda tartışmasız bir şekilde haklı olan taraf bendim. Zira Dante’nin kaderi Çisem’in elinde olacaktı. Söz konusu olan hem masum bir bebekti. Hem de benim kardeşimdi. Üstelik o kızımızın yokluğuyla sadece bir ay baş etmişti. Ben yıllarca bu acıyla yanmama rağmen evladımın kaçırılmasında payı olan adamın kaderini karısına bırakıyordum. Lakin o bana da Çisem’e de söz hakkı tanımıyordu.

 

“Alpa-“

 

Onu zikredişimi derin bir nefes vererek aynı öfkeyle böldü.

 

“Hazan yeter! Çok yorgunum. Bir duş alıp kızıma sarılarak sızacağım. Ha… Diyorsan ki ‘Alparslan ben illa senin adamlığını sorgulayacağım, tartışmak istiyorum.’ Yarın tüm gün şirketteyim.”

 

Sözlerinin ağırlığıyla birkaç dakika duraksayarak gözlerine bakındım. Ardından şimdiye kadar tattığım en yoğun öfkeyi onun yüzüne püskürmeye başladım. Sadece endişe etmiştim. Lakin o buna dahi müsaade etmiyordu.

 

“Sen bana randevu mu veriyorsun?” ona doğru bir adım atarak bedeninin bedenime değmesini sağlayıp parmak uçlarımda yükselerek gözlerine yaklaştım ve devam ettim. “Ne hakla…” burnumdan soluyarak sözlerimi tekrarladım. “Ne hakla?”

 

Alparslan ona yaklaşmamla anlık olarak gözlerime değil de dudaklarıma baktı. Ardından derin bir nefesle paralel yutkunarak iç çekti.

 

“Alya evdeyken tartışmak istemiyorum. Altında bir anlam arayıp o güzel kafanı böyle şeylere yorma.”

 

Omuz silkerek yeniden ayaklarımın yere basmasını sağladım. Anlamıyordu ve işine geldiği gibi konuşuyordu. Yarın şirkete gitsem de aynı tonda benzer cevapları verecekti.

 

“O güzel kafamı neye istersem ona yorarım. Cevap ver bana! Kimin bu k*n?”

 

Yeniden yutkunarak başını bir anlığına havaya kaldırdı. Adem elmasının oynayışını izlediğimde ise sıkıntıyla soluyarak hızla bakışlarını bana çevirdi.

 

“O güzel kafanı sadece kızımıza yor. Tamam mı?”

 

Başımla onu reddederek bir elimi yumruk yapıp böbreğine denk gelecek şekilde sertçe bastırarak tekrar parmak uçlarımda yükseldim ve gözlerine öfkeyle bakmaya başladım.

 

“D*şerim seni! Soruma cevap ver!”

 

Alparslan tehdidime karşın derin bir nefes vererek başını eğip burunlarımızın birbirine değmesini sağladı.

 

“Sabrımı zorluyorsun, yapma.”

 

Ben ona cevaben parmak uçlarımda biraz daha yükselerek ona daha yakın bir konumda yer aldım. Sözleri kinaye doluydu. Benim yanıtımsa öfke yüklüydü.

 

“Sabrın umurumda değil Tufanlı! Cevap ver bana! Kime… Ne… Yaptın?”

 

Son sözlerimi heceleyerek duyurdum ona. Alparslan ise bu cümlelerin hepsini dudaklarıma bakarak dinledi. Tamamladığım an ise yutkunarak sırıtmaya başladı.

 

“Boşuna köpürüyorsun. Anlatmayacağım.”

 

Omuz silkerek bir adım gerilediğimde sabrının son deminde olan kişi bendim. O değildi. Elim, önce ona doğru havalandırdım. Sonra o eli saçım atarak yutkundum. Alparslan bu sırada lavaboya yaslanarak beni izlemeye başladı.

 

“Sadece iyileşmeye ve kızımla vakit geçirmeye çalışıyorum. Bu sana istediğine istediğini yapma hakkını vermez. Tamam mı? Yalçın dışında adamlarımın biri bile ortada yok! Onlara ulaşmama ne b*k yediğinden haber almama da izin vermiyorsun! Sen ne yapmaya çalışıyorsun Alparslan? Ben yıllarca bunun için mi uğraştım, gecemi gündüzüme katıp senin iki lafına köle olmak için mi güç kazandım?”

 

Öfke dolu kelamlarım son bulduğu an yutkunarak yaslandığı yerden kalkıp yavaşça arkasını dönerek yüzünü yıkamaya başladı. Bu sırada benim sözlerimdeki öfkenin aksine oldukça sakindi.

 

“‘Uzak kalmak istiyorum.’ Dedin. Ben de uzak kalmanı sağlıyorum.”

 

Derin bir nefes vererek dudaklarımı ısırdığımda uzak kalmaktan kastımın bu olmadığının farkında olduğunu biliyordum. Zira ben her şey bilgim dahilindeyken uzak olmak istemiştim. Kast ettiğim uzaklık bu değildi. Nefesimi yeniden içime çekerek konuyu esas merak ettiğim yere çektim.

 

“Dante nerede Tufanlı? Bu üstündeki k*n onun mu, Alper’in mi?”

 

Sorumla paralel olarak arkasını hızla döndü ve iki koca adım atıp tam karşıma dikildi. Gözlerinden ateş çıkıyordu.

 

“Anmayacaksın o or*spu ç*cuğunun adını!” kast ettiği kişi Alper’di. Evliliğimiz gerçek olmasa dahi onun teklifine olumsuz yanıt versem bile kıskanıyordu. “Anmayacaksın Hazan! Duydun mu?”

 

Tekrar derin bir nefes vererek ben de ona doğru bir adım attım. Ona istediği cevabı vermek gibi bir niyetim yoktu.

 

“Dante nerede?”

 

Sorumu bir kişi eksik şekilde yineledim. Alparslan bunun öfkesini yanımızda duran duşakabinin camına sertçe vurarak çıkardı.

 

“Soruma evime zarar vermeden cevap ver!”

 

Elinde yaptığı y*mruğu indirmeden dişlerini sıkarak gülümsedi. Ardından başını olumlu anlamda sallayarak iç çekti.

 

“Kafeste…”

 

Aynı cevap. Tam bir aydır Dante hakkında sorduğum her soruya bu cevabı veriyor. Başımı olumsuz anlamda sallayarak yeniden onun yüzüne yaklaştım. Amacım biraz olsun dikkatini dağıtarak ağzından laf almaktı. Lakin Alparslan ağzımı araladığım an buna son verdi ve konuşmaya duruşunu dikleştirerek devam etti.

 

“Duş alacağım.”

 

Bir elini gömleğinin düğmelerine yaslamaya başlamıştı. Yani soyunup yıkanacağını ve dışarı çıkmam gerektiğini söylüyordu. Kaşlarımı havalandırarak ani bir öfkeyle sertçe b*ğazına yapıştım. İki elimi birden boğazına yaslayarak konuştuğumda Alparslan şaşkınca gözlerini aralamıştı. Bu hamlemi beklemiyordu.

 

“Ö*dürürüm seni! Bir de utanmadan kovuyor musun?”

 

Cümlemi işittiği an sırıtarak yeniden lavaboya yaslandı. Lakin bu kez bacaklarını da açarak yaymıştı ve iki elini s*ktığım b*ğazındaki ellerime yaslayarak iç çekiyordu.

 

“Kalmak mı istiyorsun?” ben ağzımı aralarken o bir elini saçlarımın önüme gelen tutamına yaslayarak devam etti. Bakışları sözlerinin aksiydi; donuktu. “Yerinde olsam…” Yutkunarak dudaklarıma bakıp devam etti. “Evlenmeyi düşünmediğim bir adamın beni duşta s*kerek ikna etmesine izin vermezdim.”

 

Sözlerini p*ç sırıtışı ile tamamladığı an b*ğazındaki ellerimi daha s*rt sıkarak öfkeyle soludum. Bilerek yaptığı çok aşikardı.

 

“Düzgün konuş, g*bertirim seni!”

 

Bu kez kıkırdayarak saçımdaki elini sırtıma yasladı ve kısık bir sesle devam etti.

 

“Yalan mı?”

 

Başımla onu reddederek tamamladım sözlerini. İkna etmesi çok muhtemeldi ki zaten ben ona hayır dememiştim. Anlamak istemediği şey bunu zamana yaymaya çalışmam olmuştu.

 

“Değil.”

 

Sırtımdaki elini sertçe bastırarak bedenimi havalandırdı. Ardından yutkunarak hızla adımlamaya başladığında yalnızca birkaç saniye sonra sırtım kapıya çarpmıştı. Ben bedenimin yaslanışını hissederek derin bir nefes verirken Alparslan boşta olan eliyle kapıyı kilitleyerek devam etti sözlerine.

 

“Bence de değil yavrum. Sabaha kadar s*ksem ikna olur musun?”

 

Başımı olumsuz anlamda sallayarak gözlerine öfkeyle bakınmaya başladım. Üç haftadır aramızda böyle tuhaf bir durum vardı. Birkaç gün üst üste kavga ediyorduk. Sonrası ise tam olarak böyle sonuçlanıyordu. Doğrusu kavgalarımızın ana nedeni de onun bir şeyleri hazmedemiyor oluşuydu.

 

“Olmam. Daha çok s*kmen lazım.”

 

Alparslan kıkırdayarak diğer elini de bedenime yasladı. Ben de bacaklarımı beline doladım.

 

“K*pana kadar senin. Her santimini içine k*kleyerek bağ*rtmazsam adam değilim.”

 

Cümlesi son bulduğu an ben de kıkırdadım ve ellerimi boynunda sardım. Alparslan ise fırsatını bekliyor gibi koca elleriyle p*pomu kavrayarak bedenimi biraz yukarı kaldırdı ve öpmeye başladı.

 

…………………………………….

 

Dört saat sonra

 

Gözlerim yorgunluktan kapanma raddesine geleli on beş dakika oluyor. Tam on beş dakikadır jakuzinin içinde onun göğsüne yaslanarak uyukluyorum. Alparslan ise sadece bedenimi sarmalayıp derin nefesler alıp vermekle yetiniyor. Al*ımda çok yoğun bir sızı var. Her seferinde yaşanan onca şeyin acısını çıkarır gibi s*rt yaklaşıyor. Şu an burada bu halde olmamızın nedeni onun değil de benim tükenmiş olmam. En sonuncu seferde gözümden gelen yaşlarla bunun son olmasını neredeyse yalvararak istediğim için Alparslan jakuziyi hazırladı.

 

“Baharım…”

 

Sözleriyle göğsüne daha çok yerleşerek mırıldandığımda içimde bir yerlerde ona kırgın olan kız çocuğu yatıyordu. İlişkimiz bir süredir toksik bir hal almıştı. Birbirimizi affedemiyorduk. Onun kırgınlıkları olduğu gibi benim kırgınlıklarım da vardı. Alparslan bunun çözümünü aramızdaki bu şeye isim vererek sonlandırmak istemişti. Ben bunu da kabul etmeyince bu tuhaflık baki kaldı.

 

“Hı…”

 

Mırıldanışımla saçlarımın arasına ıslak bir öpücük bıraktı. Saç diplerim onun s*rt davranışıyla terden ıslanmıştı. Lakin duşa gidecek kadar vaktimiz olmadığından kalanı kuruydu.

 

“Devam edelim mi?”

 

Refleksle ona inanmayan bakışlar göndererek kaldırdım başımı. Delirmiş olmalıydı. Adım atacak halim olmadığından yatağa kucağında gitmeyi düşünüyordum ben.

 

“Hayır! Adım atacak halim kalmadı.”

 

Kıkırdayarak tekrar saçımı öptü.

 

“Çok iddialıydın ama. Ne oldu?”

 

Omuz silkerek başımı tekrar göğsüne yasladığımda içimden öğrendiklerimin ağırlığı geçiyordu. Doğrusu uzun zamandır kızımın varlığına sığınarak kaçıyordum. Uzaklaştığım tek şey işim ve intikamım değildi. Gerçeklerden de uzaklaşmıştım. Daha doğrusu kaçmıştım.

 

“Bebeğimi özledim.”

 

Konuyu istemeden değiştirmiştim. Zira bir süredir zihnim yoğunluktan taşıyordu. Bu nedenle de düşüncelerim karmaşıklaşarak farklılaşıyordu.

 

Alparslan bir elinin işaret parmağını tüy misali omzumdan aşağı indirerek iç çekti. Sesi hayli yorgun geliyordu.

 

“Ben de özledim güzelim.” Bu kez öptüğü yer alnım oldu. “Sabah olmuştur çoktan. Yıkayayım mı seni baharım? Alya uyanmadan girelim yatağa.”

 

Başımı olumlu anlamda sallayarak olduğum yere daha çok sindim. Alparslan ise hafifçe doğrularak duş başlığına uzanıp suyun derecesini ayarladı. Sanırım en sevdiğim kısım buydu. Her seferinde bedenimi özenle temizleyerek bütün yüklerden arındırıyordu. Ardından sanki bir bebekmişim gibi giyinmemi sağlayarak yatağa kucağında taşıyordu. Önceliği bendim. Zira beni yatağa bırakmadan duş almıyordu.

 

Her şey sonlanıp kızımızın yanına uzandıktan bir süre sonra onun da gelmesiyle gözlerimi yorgunlukla kapattım. Son gördüğüm şey Alparslan’ın Alya’nın saçlarını okşayarak küçük burnuna buseler kondurmasıydı. Sonrası yüksek bir yerden pamuklara düşmek kadar rahatlatıcıydı.

 

……………………………………..

 

Aynı günün öğle saatleri

 

Gözlerimi yavaşça aralarken esneyerek kolumu yanıma attım. Kolum boşluğa düşünce ise refleksle gözlerimi sonuna dek açıp doğruldum. Yanım boştu. Daha doğrusu yatak tamamen boştu. İçime dolan korkuyla irkilerek ayağa kalktım ve bir elimi kalbime yaslayarak koşar adım banyoyu kontrol ettim. Ardından giyinme odasına baktığımda odanın tamamen boş olduğuna kanaat getirerek kapıyı sertçe açıp merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Bu sırada kızımın adını kaç kez zikrettiğimi hatırlamıyorum.

 

“ALYA?”

 

Bağırarak merdivenlerden indiğimde koridorda birkaç mırıltı duydum. Paralelde Çisem’in sesini işiterek derin bir nefes verdim.

 

“Mutfaktayız! Buraya gel!”

 

Verdiğim nefes ciğerlerime yeniden dolarken adımlarım sakinleşti. Elimi göğsümden çekerek saçlarıma çeki düzen verdim ve yüzüme zoraki bir gülümseme yerleştirdim. Ardından adımlarım mutfağa yöneldiğinde yavaşça kapının pervazına yaslanarak dünyamı izledim.

 

İlk gördüğüm kişi Çisem oldu. Üstünde özensiz, kahve tonlarında bir elbise vardı. Kısa kızıl saçlar da her sabah olduğu gibi bu sabah da kıskaçlı toka ile aynı özensizlikle arkaya toplanmıştı. Karnı hafifçe belirgindi artık. Bebek dört aylık olmuştu; erkekti. Geçtiğimiz bir ay hem benim için hem de onun için çok zor olmuştu. Düşük tehlikesi geçirmişti. A*dırmak gibi bir şansı yoktu. Lakin bebeği a*lması için doktoruna defalarca kez yalvardı. Şu an ise ne yapacağını bilemediği bir geleceğe doğru yol alıyor. Bebeğini kabullenmesi uzun sürdüğü gibi uğradığı ihaneti sindirmesi de çokça uzun sürdü.

 

Öyle ki uzun sarı saçlarını kestirerek kızıla boyattı. Her zaman cıvıl cıvıl giyinen o güzel kadın gitti. Yerine sabahları yüzünü zor yıkayan, saçını haftada bir gün tarayan hatta benim taramamla saçlarına şekil gelmesini sağlayan o acılı kadın geldi.

 

Onun şansı farklı şekilde de olsa aynı acıyı tadan bir kardeşinin olması. Onu tanıdığım ve daha da önemlisi anladığım için bu süreçte tek bir an bile yalnız bırakmadım. O ise şu an bunun verdiği rahatlıkla abur cubur dolabından çikolata seçiyor.

 

Hemen yanında Nare var. Eline küçük bir sepet almış. Çisem’e sepete çekmecedekilerden koyması için eliyle komut veriyor.

 

Bu bir ayda ortadan kaybolan tek kişi Dante olmadı. Alparslan bir hafta önce Tuğrul’u da kaçırmış. Nare tahmin ettiğimden daha küçük bir tepki verdi. Daha doğrusu annesi ve ablası Kenan sayesinde rahat olduğu için bu durumun çok fazla üstünde durmadı.

 

Üstelik bu bir ayda spor yapıp sağlıklı beslenmeye ve derslerine daha sıkı asılmaya başladı. Kardeşimin yüzünde anlam veremediğim bir neşe var. Açıkçası anlam vermeyi tercih etmediğim bir neşe. Poyraz ile görüştüğünün farkındayım. Ancak şu an buna karşı duracak bir neden bulamıyorum.

 

Bakışlarım bu ikiliden çekildiğinde mutfak tezgahına döndü. Gülüşüm ise o an yayıldı. Alya tezgahın üstünde oturuyordu. Üstünde çiçekli toz pembe bir elbise vardı. Saçları iki yandan özenle örülmüştü ve uçlarına elbisesi ile aynı renk birer fiyonk takılmıştı. Minik ayaklarında ise dizlerine kadar olan ve üstünde yine fiyonk olan beyaz çoraplar vardı. Ayakkabı giymediğini düşünerek ağzımı araladığım an yerde duran iki küçük pembe babeti görerek iç çektim. Alya evde ayakkabı giymeye çok alışık değildi. Bu nedenle onları sürekli bir yerlere fırlatıyordu.

 

Bakışlarım kızımın al yanaklarından ve tombik ellerinden onun hemen yanında tezgahta bir şeyleri tabağa koyan babasına kaydı. Alparslan onun yanındaydı. Üstünde siyah bir tişört ve pantolon vardı. Lakin duruşu biraz salaştı. Sanırım şirkete gitmek yerine kızıyla vakit geçirmeyi tercih etmişti.

 

“Babacığım çilek de koyalım mı?”

 

Alya ona beklentiyle bakan babasının yüzüne bakmadan omuz silkti ve başını daha çok eğdi. Alparslan’ın bakışlarındaki o acıyı dolan gözleriyle gördüm. Lakin bunu o görmek istemedi. Acı bir tebessüm ederek yutkundu ve konuşmaya devam etti.

 

“Koyalım. Babasının gülü, inci tanesi… Çilek de yiyecek bal kaymak da.”

 

Alya bu sözlere binaen başını sola çevirerek kaşlarını çattı. Alışamıyordu. Baba kavramına ve babasına uzaktı. O yüzden Alparslan ile konuşmuyordu bile. Bakışları başını çevirdiği yönde beni buldu. Ben de gülümseyerek ona doğru bir adım attım. Lakin adımım Alya’nın başını eğerek dudaklarını büzmesiyle çakılı kaldı. Benim varlığımdan tuhaf bir şekilde haberdar olsa da bana ada alışamamıştı. Bir aydır yanımızda olmasına rağmen ikimizi de kabullenmekte zorluk çekiyordu.

 

Ben onun bu halini görerek duraksattığım adımımı sürdürdüm ve tam karşısına geçip iki elimi birden yüzüne yaslayıp bana bakmasını sağladım. Bu sırada Alparslan geldiğimi fark etmişti.

 

“Anneciğim…”

 

Kızım sözlerimi duyarken kısa bir an gözlerime baktı. Kara gözlerinde buğu vardı. O yaşların oluşumunu gördüğüm an korkulu bir nida dökerek çattım kaşlarımı.

 

“Ne oldu anneciğim?”

 

Alya omuz silkerek dudaklarını daha çok büzdüğünde Alparslan ile göz göze geldik. Onun gözleri de dolmuştu. Lakin bunun nedenini bildiğimden tüm odağımı kızıma verdim.

 

“Bebeğim…”

 

Yanaklarını okşayarak ona yaklaştım. Fakat Alya tekrar omuz silkerek huysuz bir mırıltı çıkarıp başını eğdi. Bu sırada Alparslan da bize yaklaşmıştı.

 

“Anne-“

 

Alya kısık bir sesle sözlerimi bölerek huysuz mırıldanışının altındaki o duygusal tınıyı duyurdu.

 

“Git… Ali gelşin”

 

Ali dediği kişi dadısı olduğunu öğrendiğimiz kadın, Aliet’ti. Alya’yı o büyütmüş. Ş*refsiz Alper ö*dürdüğünü itiraf etti. Doğrusu onun olmaması kızımın bize alışmasını daha da zorlaştırdı. Zira Alya özellikle geldiği ilk hafta her gün dadısını sayıkladı.

 

Bu benim için öylesine zor oldu ki…

 

Kendi canımdan, kendi kanımdan bir parça var karşımda. Dokuz ay karnımda taşıyıp bin bir emekle doğurduğum evladım bir başka kadına düşkün, onun yokluğuna yanıyor. Bu bir anne için benim tahmin dahi edemeyeceğim kadar zormuş. Yaşayarak öğrendim.

 

Bakışlarım kızımın sözleriyle yeniden Alparslan’a döndü. Gözünden düşen bir damla yaş ile kolumu hafifçe sıkarak varlığını gösterdi. Bu daha fazla konuşup kızını korkutmak istemediğini ama burada olduğunu gösteren hareketti.

 

“Anneciğim Aliet bir daha gelmeyecek. Konuşmuştuk bunları.”

 

Alya suratını daha çok asıp ellerini önünde birleştirerek sitemini duyurmayı sürdürdü. Pedagogu ona dadısının ö*ümünü uygun bir şekilde açıklamıştı. Bizim de dillendirmemizi istemişti. Lakin küçük bebeğim onun yokluğunu ufacık bir pürüzde dahi hissederek yakınıyordu.

 

Yutkunup doluluğun akışına teslim olan yüzümü silmeden kızıma dokunmak adına yaklaştım. Lakin Alya bu çabamı da karşılıksız bırakıp dudaklarını daha çok büzdü. Kara gözleri doluydu evladımın. İçime bir acı doldu bununla paralel. Onun ufacık sancısı canımı kül ediyordu.

 

“Bebeğim… Güzel kızım…”

 

Alparslan’ın kollarının belime dolandığını hissederek kısa bir irkilme yaşadım. Ancak bu irkilme omzuma çenesini yaslamasıyla yerini rahatlığa bıraktı. Ardından Nare’nin sesini duyarak bakışlarımı yanıma çevirdim. Zira Nare de Çisem de kızımızın huysuzlandığını duyarak yanımıza geldi.

 

“Teyze balıyla kahvaltıdan sonra evcilik oynayacağız annesi.”

 

Kaşlarımı havalandırarak içimdeki acıya rağmen gülümseyerek neşeli bir tınıyla kardeşimin sözlerine eşlik ettim.

 

“Öyle mi? Anneciğim teyzenle oynayacak mısın?”

 

Alya ona dönerek konuştuğum an başını iyice eğdi. Fakat teyzesinin sözlerini duyduğunda ilgisi nihayet bizi buldu.

 

“Tabii! Benim stetoskopumla oynayacağız annesi. Alya oyuncaklarının sırtını dinleyecekmiş.”

 

Kızımın bakışları küçük bir kalkış yaşadı. Göz ucuyla teyzesine bakıyordu. Nadiren de olsa yalnızca onunla konuşuyordu ve sanırım ben uyurken onun giyinmesine Nare yardım etmişti. Zira Çisem Alya’nın uyandığı saatlerde yatağından kalkmayı tercih etmiyordu. Depresyon onu uyku aşığı yapmıştı.

 

“İnci taneme de bir tane alalım. Nerede satılıyor abim?”

 

Alparslan omzumdan çenesini dolayısıyla başını kaldırmadan konuştuğunda sesiyle bedenime çarpan nefesi ısınmama neden oldu. Nare ona dönerek sıcakkanlılıkla sorusunu cevaplarken Alya başını biraz daha kaldırmıştı.

 

“Ben bizim hastanenin karşısından almıştım Alparslan abi. Her rengi var; pembe, mor, kırmızı, sarı, mavi…”

 

Alya’nın bakışları daha çok yükseldiğinde gözlerindeki doluluk sürüyordu ancak hevesini yanaklarına yayılan dudaklarıyla gösteriyordu. İfadesini fark ettiğim an gülüşümü sahici yaparak öne atıldım. Bu sırada Alparslan’ın elleri karnımı sarıyordu.

 

“Benim güzel kızım hangisini beğeniyorsa onu alırız. Hatta…” Bakışlarımı omzuma, yani kızımın babasına çevirerek devam ettim. “Her rengini alırız. Değil mi?”

 

Alparslan önce dudaklarıma ardından da gözlerime bakarak başını salladı. Bakışlarımız aynı anda kızımızı bulduğunda konuşmaya başlıyordu.

 

“Alırız baharım. Babasının güzel kızı ne istiyorsa onu alalım. Bugün alalım mı babacığım? Götüreyim mi seni?”

 

Alya Alparslan’ın sorusuyla başını tekrar biraz eğdi. Ondan çekindiği için alalım diyemiyordu. Zaten büyük teyzesi yani annesinin baş belası onun cevap vermesine izin vermemişti. Alparslan’ın kafasına sertçe vurarak Alya’nın tam yanında dikilip saçlarını okşamaya başladı. Bu esnada Alparslan’ın yaşadığı şoka sözlerini ekliyordu.

 

“Bir de soruyor musun ‘ister misin?’ diye. Kafasız dağ yarması! Git al Alyoş’uma her rengini.”

 

Onun en mutsuz olduğu an dahi kurduğu cümleler gülmeme neden oluyordu. Öyle ki kıkırdayarak dudaklarımı ısırdım. Alparslan afallamıştı. Başını bana çevirerek omzumdan kaldırdı. Ben de omuz silkerek Çisem’i onayladım. En nihayetinde boğazını temizledi ve bedenimden ayrılarak zoraki bir gülümsemeyle konuşmaya başladı.

 

“Alırım babam… Baban kurban olsun sana!”

 

Tekrar kıkırdayarak kızıma yaklaştım. Paralelde Çisem ile göz göze geldiğimizde aklıma bir fikir düştü. Kızımızın babasıyla anlaşabilmesi adına daha çok vakit geçirmesi gerekiyordu.

 

“Anneciğim babanla beraber gidin olur mu? Hem o sana pamuk şeker de alır. Sonra da ne istiyorsan sen seçersin. Tamam mı?”

 

Alya yalnızca gözlerime bakıp tekrar başını eğmekle yetinince buna kahvaltıdan sonra devam etmeye karar verdim. Kızımın küçük bedenini kavrayıp yere indirirken aldığım kokuya şükrederek iç çektim. Aynı saniyelerde Alparslan ayakları yere değmesin diye çıkardığı ayakkabılarını küçük ayaklarının önüne koydu. Ben de çevik bir hareketle onları elime alarak kızımın yere indiği an ayaklarına geçirmesini sağladım.

 

“Hadi masaya geçin anneciğim. Teyzen sana renklerini göstersin. Tamam mı?”

 

Alya gözlerini sadece bana dikip başını tekrar eğdiğinde dudaklarını birbirine bastırıyordu. Lakin yaşadığı sevinç o küçük dudakların basıklığından dahi belliydi.

 

“Tamam annesi. Biz masaya oturalım. Gel teyzeciğim!”

 

Alya Nare’nin uzattığı eli küçük parmaklarının ucuyla tutarak peşinden ilerlemeye başladı. Gülüşüm bu manzarayla öyle çok arttı ki başım istemsizce yana eğildi. Onun varlığına tekrar şükrederek ellerimi göğsüme dayadım. Manzarama öyle çok daldım ki Alparslan’ın kızımızın peşinden gidişini dahi görmedim. Dalgınlığım Çisem’in kolumu tutmasıyla bölündü. Bakışlarımı kahve gözlerine çevirdiğimde onun benim uzunca bir süre tattığım acıya esir olduğu gerçeğiyle yeniden yüzleştim. Zira en az benim kadar duygusuz bakıyordu. Bu bakışı uzunca bir süre sonra ilk kez gördüğümden yutkunarak bedenimi ona çevirdim.

 

“Hazan…” bana bir adım daha yaklaşarak devam etti sözlerine. “Hata yapıyorsun.”

 

Kaşlarımı kaldırarak yüzüme hem sert hem de merak dolu bir ifade ekleyerek onun sözlerinin altında yatan anlamı sorguladım.

 

“Ne hatası, ne yapıyorum ben?”

 

Çisem bunu bekliyor gibi yeniden öne atıldı.

 

“Dün gece duydum sizi. Mahremiyet sağlayamadığım için üzgünüm ama banyo giderleri ortak. Denyo Alparslan’ın alacağı ev bu kadar olur işte!”

 

Yutkunarak başımı hafifçe eğdiğimde neyi kast ettiğini az çok anlamıştım. Ancak o anlamamla yetinmek istemiyordu. Derin bir nefes vererek devam etti.

 

“Sorunlarınızı s*vişerek çözemezsiniz. Zaten çözebiliyor olsaydınız barışmanız iki gün sürmezdi.”

 

Başımı eğdiğim yerde tutarak ellerimi birbirine yasladım. Haklı oluşu can yakıcıydı. Zira doğruyu söylüyordu. Üç gün önce de birlikte olmuştuk ve iki gün boyunca bir sorun yaşamadan sürdürmüştük ilişkimizi. Lakin üçüncü gün tekrar kavga etmiştik.

 

“Ben ne yapacağımı bilmiyorum Çisem.”

 

Kelamlarım esas düşüncelerimi yansıtıyordu. Zira hakikaten de ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Kızımızın bulunduğu gün hem hayatımızın ikinci can suyu bize veda etmişti. Hem de ikimiz de birbirimizden sakladığımız şeylerin ortaya çıkmasıyla ilişkimizin en büyük sınavını vermiştik. Çisem bunların hepsini biliyordu.

 

“Onun farkındayım.” Başımı kaldırarak duygusuz gözlerine bakındığımda tekrar derin bir nefes vererek tezgaha yaslandı. “Hazan lütfen bunu yapmaya devam etme.”

 

Omuz silkerek onun gözlerine çaresiz bakışlarımı gönderdim. Yapmamam gerektiğinin farkındaydım. Lakin savaşacak gücüm yoktu. Yeniden bir şeyleri sindirip mücadele etmek yerine evladımla ve onun babasının aşkıyla huzur bulmak istiyordum.

 

“Kaçıyorsun sorunlarından. Yüzleşmek zorundasın. Tamam biliyorum. Minik kuşumuz geldi. Acını dindirmeye çalışıyorsun ama…” Ellerini omuzlarıma yaslayarak hiç görmediğim kadar çok ciddi bir ses tonunu bedenine bürüdü. “Kızının varlığına sığınıp her şeyi geride bırakamazsın. Sen kaçsan da gerçek orada.”

 

Eliyle mutfağın kapısından hafifçe görünen dış kapıyı işaret ettiğinde başımı o yöne çevirdim. Doğruydu sözleri. Cidden kaçıyordum sorunlarımdan. Bir aydır bir kere bile Alper’in yanına gitmemiştim. Ona ‘neden?’ dememiştim. Bütün öfkem kızımı bulduğum an kül olmuştu. Dağhan’ın kaçması bile umurumda olmamıştı. Hatta o gün öğrendiğim diğer şeylerle dahi ilgilenmemiştim. Ancak gerçek tam da oradaydı; kapının arkasındaydı. Kaçtığım cehennem beni orada bekliyordu.

 

“Sen olsan ne yapardın?”

 

Çok değil, bundan bir ay önce bana ‘Çisem’den akıl alacaksın.’ Deseydi birileri en çok içki içip sarhoşluğun dibine vurduğum gece attığımdan dahi büyük bir kahkaha ile yanıt verirdim. Ancak hayat bize her geçen gün ummadığımız şeylerle karşı karşıya gelmemizi sağlayarak yeni dersler veriyor. Bu bir ayda aldığım en büyük derslerden biri de bu;

 

Acı en gamsız insanı bile kederin sızısıyla harmanlayarak olgunlaştırandır.

 

“Yüzleşirdim. Yani… Şu an yaptığımı yapardım.”

 

……………………………………………

 

Bir ay öncesi, olay günü, ilahi bakış

 

İnsan kendi kurduğu düzenin mahkumudur. İraden vardır elbette ki. Lakin o iradenin seni götürdüğü bazı yolların dönüşü yoktur. Alparslan’ın Hazan ila kayalıkta karşılaştığı ilk gün bir iradesi vardı. Ona tüm gerçekleri anlatabilirdi. Fakat yapamadı. Belki onun dilini lal eden kaderiydi. Belki de aylardır uzaktan sürdürdüğü aşkın mahkumiyetiydi. Alparslan biliyordu. Hazan’ın Tuğrul’un kızı olmaktan ve bu hayattan nefret ettiğini biliyordu.

 

Bu son cümlemle beraber hepiniz bunu bilmesini platonik olduğu dönemde yaptığı araştırmalara bağladınız değil mi?

 

İnfial’i ve evrenini henüz yeteri kadar tanımıyorsunuz. Zira bu düşünce külliyen yalan. Alparslan Hazan’ın babasını sevmediğini ve bu işlere olan nefretini yengesinden öğrendi. Yıllar önce bir gün abisinin sevdiği kadınla tanışıyordu. Nereden bilebilirdi? O kadının sevdasının teyzesinin kızı olduğunu nereden bilebilirdi?

 

Ve bu ihtimal aklına nasıl gelecekti? Alparslan Seçil’in ona komşumuzun kızı diye bahsettiği o küçük kız çocuğunun nefesi olacağını aklına nasıl getirebilirdi?

 

Aklımızın ucundan dahi geçmeyen çoğu şeyin kaderimiz olma olasılığı zihnimizde belirenlerin ihtimalinden yüksektir. Bu hikaye; bu yangın ve bu öfke bunun kanıtıdır.

 

Alparslan yengesinden öğrendiği şeyleri yıllar sonra sevdiği kadını kaybetmemek için kullandı. Hazan kendinden bahsederken korktu. Anlatmak istedi. Ağzını defalarca kez aralayıp yeniden kapadı. Yapamadı.

 

‘Ben babandan da zalim bir adamım. Alper’in ablası sandığın kuzeninin kayınbiraderiyim.’ Diyemedi.

 

Deseydi tüm hikayeyi anlatmak zorunda kalacaktı. Yapamadı. İşte bu irade onun mahkumiyeti oldu. Şimdi ellerindeki k*na bakarak donup kalması bu yüzden; esaretten.

 

Alya’nın dünyadaki cennetine, annesine kavuşmasının üstünden henüz yarım saat geçti. Arslan Alper’in Dağhan’ı kaçırma girişimine engel oldu. Alya’yı kendi elleriyle ailesine vermesini sağladı. Dayı Sancar’ı esir aldı. Lakin tam o esnada Hazan’ın sancısı ağırlaştığından bedeni bitkin düşerek bayılmasına neden oldu. İşte kader iradeden bağımsızlığını orada ilan etti. Zira Hazan’ın bayılması Alparslan’ın dünyasının durmasıydı. Öyle büyük bir şok yaşadı ki Alya’yı depoda unutarak sevdasını kucağına aldı. Hemen yanlarında Yalçın’ın olması küçük bebeklerinin ve Dağhan’ın kaderi oldu.

 

Zira, Yalçın Alya’yı tutarken Alper krizi fırsata çevirerek Dağhan’ın kaçmasını sağladı. Paralelde kendisi de kaçacaktı ki kader ikinci düğümünü Arslan’ın onların depoda olduğunu hatırlamasıyla attı.

 

Sonucunda Dağhan Güliz ile beraber kaçarken Alper Tetikçi’nin celladıyla tanıştı. Şimdi Alparslan’ın bir eline bir de karşıdaki müdahale odasına bakarak duraksaması bundan. Olanların şokunu atlatabilmiş değil. Hemen yanında abisi, Yalçın ve Toygar var. Toygar Dağhan’ın kaçışına engel olamamanın pişmanlığını yaşarken diğer üç adam içeride yaşam mücadelesi veren kadını; Hazan’ı düşünüyor.

 

Bir de üçünün de şoktan varlığını unuttuğu küçük bir can var orada; Alya… O masum, habersiz… En son sık sık seyahat etmekten sıkıldığı için Zeytin’e huysuzlanmıştı. Zeytin de onun keyfi yerine gelsin diye patates kızartmaya gitmişti. Küçük aklı anlamaya yetmiyordu. Patatesi yiyemeden neden evden çıktıklarını da Zeytin’in onu nereye götürdüğünü de anlamamıştı.

 

Bir kadın çıkmıştı karşısına. Ona ‘annem’ demişti. O kelimeyi duyduğu an gülümsedi. Dadısı ona yıllardır annesinin geleceğinden söz ediyordu. Lakin bu söz onun yaşadıklarını anlamasına yetmiyordu. Sözün doğruluğu buradandı. Çocuktu ve çocuk aklıydı.

 

Şimdi nerede olduğunu bilmiyordu. Korkuyordu. Çok gürültülü ve tuhaf kokan bir yere gelmişti. Onu buraya getiren adamın elini tutmuştu ama korkmuştu. Alya bu kadar çok insan görmeye alışık değildi. Korkuyordu, çok korkuyordu. Gözleriyle dadısını ve Zeytin’i arıyordu ama ikisi de yoktu. Etrafında bir sürü yabancı yüz vardı ve hiçbiri onunla ilgilenmiyordu.

 

Hastanede bir anons yapıldı. Bir doktorun adı okundu. Ses öylesine yüksek çıktı ki Alya zaten korkudan dolan gözlerini yaşa teslim etti. Bir yandan da küçük ellerini kulaklarına bastırdı. Koridordaki duvarın dibindeydi. Gözlerini sıkı sıkıya yumdu. Çok korkuyordu. Bazen kabuslarında dadısının kaybolduğunu görürdü. Hiç bilmediği bir yerde olurdu. O kabuslardan ağlayarak uyanırdı Alya ama her uyanışında Aliet yanında olurdu. Şimdi bir başınaydı ve uyumadığını anlayabiliyordu.

 

Küçük dudaklarını büzerek gözleriyle etrafı süzdü. Sindiği duvarın hemen yanında duran birbirine bağlı duran bekleme koltuklarının arkasını gördü. Saklanacak bir yer arıyordu. Saklanırsa güvende olurdu. Küçük adımlarını yana doğru kaydırarak koltukların arkasına girdi ve kulaklarını daha çok sıkıp gözlerini yumdu. Yaşları istemsiz akıyordu artık. Dudakları ise titriyordu. İçinden dadısını düşünüyordu. Uzun zamandır yoktu. Onu çok özlemişti.

 

Alya’nın koltukların arkasına saklandığını gören ilk işi Arslan oldu. Bedenini yana kaydırdığı an daldığı yerden bakışlarını kaldırmıştı. Küçük kızın yaşadığı korkuyu az çok tahmin ediyordu. Öyle ki onun babasını koluyla sarsarak hiç konuşmadan kızını işaret etti.

 

Alparslan ise baba olduğunu ilk o an anladı. Zira sevdası bayıldığında küçük kız aklına gelmemişti. Buraya geldiği andan beri düşündüğü tek şey sevdasının canı ve dilinden düşen o kelimeydi. ‘Bebeğim’ demişti Hazan. Hamileydi. Alparslan o kelimeyi işittiği an bunun mümkün olabileceğini düşündüğünden bedenini korkuya salmıştı.

 

Lakin şu an karşısında duran kanlı canlı bebeğin, kendi yavrusunun varlığını unutmuştu. Dolan gözlerini kızına çevirdi ve istemsizce tebessüm etti. Alya koltukların arasına saklanmıştı. Kırmızı pabuçları ele veriyordu onu. Yalnızca onlar net olarak görünüyordu. Dudaklarını ısırarak dolan gözlerini kollarına sildi ve kızına doğru bir adım attı. Ancak attığı o adımla paralel olarak bakışları ellerine kaydı ve duraksadı. Başını abisine çevirdi sonra. Elleri bu haldeyken kızına dokunamazdı. Arslan bakışlarıyla Toygar’a komut verdi. Söz konusu olan bir babanın kızıyla tanışmasıydı. Bu nedenle Toygar koşar adım gördüğü ilk hemşireden bolca ıslak mendil aldı. Ardından tekrar koşarak Alparslan’ın yanına ilerledi. Alparslan ellerini özenle temizlediğinde en nihayetinde o kavuşma gerçekleşti.

 

Tufanlı iri yarı bedenini koltukların arkasına ilerletip yere çöktürdü. Dizlerinin üstünde durduğunda gördü o canı. Tıpkı demek bile azdı. Sanki karşısında sevdasının çocukluğu vardı. Alya yanına birinin yaklaştığını fark ederek açmıştı gözlerini. Başı eğikti ama göz ucuyla bakıyordu babasına. Babasıydı ama bir yabancıydı o adam. Korkuyordu. Kim olduğunu bilmiyordu. Daha da doğrusu ve acısı Alya babanın ne olduğunu bilmiyordu.

 

Alparslan kızının ona göz ucuyla baktığını görerek yaşlarını durdursa da ellerindeki titremeye engel olamadı. Koltuklara uzanan yerdeki boşluktan uzattı ellerini. Dudakları da titriyordu. Bu kelimeyi zikretmek onun için yeniden doğmak kadar anlamlı ö*ümü tatmak kadar da zordu.

 

“K-kızım…” tuttuğu yaşları yeniden serbest kaldı. “G-gel…Gel…Babanım ben senin.”

 

Alya ona uzatılan eli ve yaşlı gözleri gözlerinin ucuyla izledi. Kaşları çatıktı. Dudaklarındaki büzgü ve kulaklarındaki ellerin duruşu da yerini koruyordu. O adamın ne dediğini az çok anlamıştı. Kızım demişti. Aliet ona bazen ‘akıllı kızım’ derdi. Kızın ne olduğunu biliyordu. Gel kelimesini de anlamıştı ama baba ne demek bilmiyordu. Bu nedenle karşısındaki yabancı adamı anlamayarak başını yeniden önüne eğdi. Korkuyordu. Çok korkuyordu.

 

Alparslan kızının bu tavrını gördüğü gibi nefesini tutarak iç çekmeye çalıştı. Nefesini verdiğinde ise daha çok ağlamamak adına yutkunmaya çalışıyordu.

 

“Gel hadi babacığım.” Dudaklarını titreterek elini kızının yumuşak koluna değdirdi. İşte o an kalbinin durduğunu hissetti. “Gel…” son sözüyle paralel olarak kolunu tuttu.

 

Alya korkusunu en içinde hissediyordu. Ona uzatılan elin bedenini çekmeye başladığında buna karşı koyabileceği fikri zihninde belirmiyordu. Küçücüktü. Küçük aklı korkuya teslim olsa da kendisini korumaya yetmiyordu. Karşısındaki adamın en güvenli limanı olduğunu bilmese de o limana ulaşma konusunda sıkıntı yaşamadı. Zira yalnızca on saniye sonra saklandığı yerden babası onu çıkarmıştı. Teninde zerre acı duymamıştı Alya. Zeytin her zaman tenini biraz sıkardı. Bu iri yarı adamın onun canını yakmadan onu kendine çekmesine anlam veremediğinden ellerinin kulaklarından çekilişine ağzındaki aralıklığı ekledi. Paralelde babası yaşlı gözlerle onu kucağına aldığında gözlerine bakıyordu. Zeytin’in evden almayı unuttuğu ayıcığı Lili ile aynı renkti gözleri. Bu rengin adını bilmiyordu ama çok sevmişti.

 

Bu nedendendir belki de; tebessüm ederek babasına dünyaları verdi. Alparslan kucağında tuttuğu cenneti sıkı sıkı sarmalayarak yavaşça ayağa kalktı. Gözlerinden akan yaşlarla sanki ilk defa gülüyormuş gibi tebessüm etti. Kızı ona bakıyordu, ona gülümsüyordu. Bu onun için yaşadığı ve yaşayacağı tüm acılara bedel bir histi.

 

Tenini sıkı sıkı sarmaladı kızının. Hatta Alya onun gözlerinde ayısını ararken minik burnunu ve yanaklarını bile öptü. Tam kokusunu içine çekmek için burnunu saçlarına dayadığı an ise sevdasının içinde olduğu odanın kapısı aralandı. İstemsiz olarak da olsa kızının da onun da bakışları kapıya çevrildi.

 

Gelen kişi doktordu. Alparslan’ın ö*üm haberini alan kişilerden biriydi. Hastanedeki herkes gibi o da şok içindeydi. Lakin bu şoku vereceği acı haberin önüne geçemiyordu. Ancak bunu düşündüğü an dahi karşısında gördüğü manzaradan o hissi aldı. Tufanlı’nın kucağındaki küçük kızın içerideki kadınla onun kızı olduğunu anlamıştı. Bu nedenle kısa bir afallama yaşayarak Alya’ya baksa da boğazını temizledi ve başını yavaşça öne eğdi.

 

Bu sırada Alparslan kızının belinden sıkı sıkıya tutarak bir elini de diz kapaklarının arkasına yaslayıp onun kucağında daha rahat durmasını sağladı. Paralelde yanındaki üç adam da doktorun karşısına geçmişti.

 

“Ne oldu? Hazan nasıl? Durumu nasıl doktor?”

 

Alparslan soluğu burnundan almayı doktoru gördüğü an bırakmıştı. Bir an kızının kucağında olduğunu unutmuştu bile. Aklı o kadar yerinde değildi. Endişeliydi. Hazan olmadan nefes alamıyordu. Nefesinin canına batacak tek bir kıymık onun canını söker alırdı, biliyordu.

 

“Alparslan bey…”

 

Doktor tekrar yutkunarak sıkıntılı bir nefes verdi. Karşısındaki adamın hastanenin sahibi olduğunu bildiğinden değil de oldukça güçlü ve biraz da tehlikeli olduğundan çekiniyordu. Zira daha önce Hazan buraya, hastaneye geldiğinde onun hıçkırarak ağladığını görmüştü. Sonrasında kızının annesi olduğunu da işitmişti. Hatta Hazan onun yokluğunda burada tedavi olmuştu. Yani doktor korkması gerektiğinin farkındaydı.

 

Karşısındaki adamın kalbi odanın içinde atıyordu ve doktor bunu söylediğinde duyacaklarından da adamın acısından da korkuyordu.

 

“Hazan hanım gayet iyi.” Alparslan bu cümleyi duyduğu an derin bir nefes verdi. Rahatlamıştı ama rahatlaması doktorun sözüyle bölündü. “Ama…”

 

“Ama ne?”

 

Yeniden endişeye büründüğünde doktor açıklamasının kalanını tek nefeste dillendirdi.

 

“Bebeği kaybettik.”

 

Hazan evladını gördüğü an acısını unutarak onu sarmalamıştı. Bunun doğacak evladına vesile olacağını bilmiyordu. Yıllardır dinmeyen sızısı öyle bir yükle sarmalanmıştı ki Hazan karnındaki canı unutmuştu. Evlat sevgisinin en gerçekçi tanımlarından biri buydu onun için. Canının parçasının kokusu ona düşük yaptığını bile unutturmuştu.

 

Alparslan’ın unutacağı bir şey yoktu o an. Korkusu baharıydı, korkusu duyduğu o tek kelimede saklıydı. Kucağında taşıdığı o bebeksi tenin varlığı onun için tek dayanak olmuştu. Aslında düşmesine engel olmuştu. Bacakları duyduklarıyla titredi. Baharı onu karnındaki canla beklemişti. Bir bebekleri daha olacaktı. Kızının varlığını öğrendikten sonra yandığı her şeyi yaşayacaktı. İlk tekmesinde de ilk adımında da yanında olacaktı. Olmamış mıydı? Bu sevinç, bu hisler ona çok mu gelmişti? İlahi yaratıcı ona bu mutluluğu çok mu görmüştü? Küçücük, belki serçe parmağı kadar olan bir canı daha vardı. Alparslan onu mu kaybetmişti? Aklı almadı. Başını sağa sola sallayarak reddetti. Titreyen bacakları sendelemesine neden olsa da aklına kucağındaki can geldiğinden kendine engel oldu.

 

Bu esnada Alya anlamayan bakışlarla üzgün olduğunu gördüğü adama bakıyordu. Arslan tekrar öne atılmıştı. Alya’yı almaktı niyeti. Zira kardeşinin sendelediğini görmüştü. Lakin en nihayetinde yeğenini almak istediğinde Alparslan irkilerek arkasına dönerek engel oldu ona.

 

“Dokunma…”

 

İsyanını işittirerek tek kolunun tersini yüzüne sürerek akan yaşlarını sildi. Sonra da sanki az önce dünyası başına yıkılmamışçasına çekingen bakışlarla başını eğen kızına gülümsedi. Alparslan’ın aklındaki tek şey baharıydı şimdi. Acısı vardı. Fakat bu acı artık ikisine aitti. Ağlayacaksa onunla ağlayacaktı. Üstelik sevdasının canı da yanıyordu. Yani Alp kızına gülümserken bunu da düşünmüştü.

 

“Güzel kızım…” Tekrar dolan gözlerinden yaş akmaması için direnerek dudaklarını titretti. “Baban kurban olsun sana.” Sözlerini tamamladığı an Alya’nın yanağını öperek burnunu çekti.

 

Adımları doktoru da abisini de umursamadan baharının yanına ilerledi. Tekrardan tek kolunu kızından çekerek kapı koluna itti. O sırada Hazan duyduklarının şokuyla boşluğa bakıyordu. İki eli de karnındaydı. Çok istemişti. Bu çocuğu çok istemişti. Anneliği özlemişti. Bebeğinin kokusunu özlemişti. En zor zamanında canına sıkı sıkı sarılan bu miniği çok istemişti.

 

Kapının açıldığını duysa da başını çevirmedi. Bakışları ancak onun sesini duyduğu an çevrildi. Alparslan odanın kapısını kapattıktan sonra Alya’yı yavaşça yere bıraktı. Amacı önce Hazan’ı kontrol etmekti. Kızı annesini kriz geçirirken görsün istemiyordu. Aslında bunu onunla odaya girmeden önce yapması gerekiyordu ama aklına şu an gelmişti. Ellerini baharına doğru yavaşça uzattı. Bu sırada Alya bırakıldığı duvar kenarından eğik olan başına rağmen karşısındaki kadına bakıyordu.

 

Korkmuştu ondan. Zira karşısındaki kadın duvarda tek bir noktaya bakıyordu. Minik dudaklarını eğip gözlerini kapattığında korkusu kalbindeki çarpıntıda yankı buluyordu.

 

“Baharım…”

 

Alparslan kollarını sevdasının bedenine dolayarak yavaşça yanına çöktü. Hazan varlığını bu sırada fark etmişti onun. Bakışlarını yüzüne çevirdiğinde kendi gözlerindeki yaşın benzerini onda görerek başıyla bu gerçeği reddetmeye başladı.

 

“Alparslan…” dudaklarını büzerek acıyla inledi. “Bebeğim…”

 

Tufanlı baharının acısını hissettiği an iki eliyle yüzünü kavradı. Almak istiyordu. O acıyı canının parçasından çekip almaktı niyeti.

 

“Şşş…” alnını öperek sarıldı nefesine. Canı acıyordu ama onun canındaki acı kadar önemsemiyordu bunu. “Buradayım güzelim.” Bir elini onu göğsüne bastırdıktan sonra başına yaslayarak boynunu öptü. Ardından yaşların etkisiyle akan burnunu çekerek daha sıkı sarıldı. “Buradayım…”

 

Hazan Alparslan acısını ilk paylaştığı gün rahatlamıştı. ‘Beni anlayan acımı hisseden biri var.’ demişti. Lakin şu an bunu diyemiyordu. Alparslan ona kemiklerini hiç edecek kadar sıkı sarılıyordu. Niyeti o kemiklerin arasındaki acıyı almaktı. Lakin olmuyordu. Yüreğindeki sızı hafiflemiyordu. Acıyla yeniden inleyerek başını havaya dikti. Bu sırada nefes alamadığını hissediyordu. Ağlaması nefessizliğin etkisiyle boğuk birer soluğa dönüştüğünde yüreğinin sızısı telaşlanmıştı. Öyle ki Alparslan iki eliyle yeniden yüzünü kavrayarak ona bakmasını sağladı. Bir şey diyemiyordu. Diyecek söz kalmamıştı. Geçeceğini söylemek istedi. Fakat bundan kendisi de emin değildi.

 

Aynı anda Hazan onun düşüncelerinden habersizce nefessizlikle kalkıp inen omuzlarının etkisindeydi. Yaptığı şey ağıt yakmak ya da acıyla hırçınlaşmak değildi. Sadece nefes almaya çalışıyordu ama beceremiyordu. Bunu nefesinin karşısında olduğunu bilmeden yapıyordu. Zira Alp’in ellerinin sardığı yüzünü omzunun kalkışıyla istemsizce çevirdiği an gördü kızını. Alya duvarın dibinde çökmüştü.

 

Dudaklarını titreterek ellerini yavaşça ona doğru uzattı. İnanamıyordu. Karşısında ona ait bir can vardı. Gerçek miydi bu? Karşısında gerçekten kızı mı vardı?

 

“Annem…”

 

Alya anne kelimesini tekrar işittiği için gözlerini açtı lakin başını kaldırmadı. Sadece göz ucuyla baktı karşısındaki korktuğu kadına. Alparslan ise baharıyla beraber baktı yavrularına. O kadar oydu ki, o kadar Hazan’dı ki… Karşısında sevdasının çocukluğunu görüyordu. Onun çocukluk fotoğraflarındaki o küçük kız karşısındaydı.

 

Koca bedenini bir çöp gibi değersizleştirerek ayağa kalktı. Amacı evladını annesine kavuşturmaktı. Bu nedenden kızına ilerleyerek sardı onun küçük bedenini. Alya karşı koymayı bilmiyordu. Korkudan ve bilinmezlikten bedeni kendini kabuğuna çekmişti.

 

Alparslan aldığı o kutsal kokuyla ciğerlerini duvarın dibinde bırakarak ilerledi baharına. Adem’in kovulduğu cennete tekrar kavuşmasına tanıklık ediyordu sanki. Cennetin en güzel bahçesi cennete yeniden kavuşmuştu.

 

Hazan canının en özel parçasını kollarına kabul ederken ağzını aralamıştı. Kaşları çatık, dudakları büzüktü. Gözlerindeki yaşlar ise en güzel manzarayı görmek adına duraksamıştı. Hareleri bile yaşadığı bu ölümsüz anın farkındaydı.

 

“Annem…”

 

Kızını kucağına alarak farkında olmadan olması gerekenden çok daha sıkı bir şekilde sarıldı. Paralelde elleri saçlarına gitti. Bu kadar uzun değildi yavrusunun saçları. Bu kadar ağır da değildi. Kokusu aynıydı. Bir tek kokusu ve bakışları aynı kalmıştı kızının.

 

“Bebeğim…”

 

Hıçkırarak burnunu saçlarına gömdü. Yaşları yeniden akmaya başlamıştı. Alparslan bu manzaraya ait olmadığını düşündüğünden bir anlığına ayakta kalmayı seçti. Lakin ardından dayanamadığını düşündü. Zira sevdası ve sevdasının canı yanındaydı. Onlardan uzakta duramazdı. Baharının yanına çöktü yeniden. Elleri bu kez kızını sardığında Alya anne ve babasının arasında kalmıştı.

 

Alparslan bir eliyle sevdasının elini tuttu. Diğer elini de kızının beline koyarak ona da arkadan sarıldı. İkisini birden hissetmek istiyordu. Bütün dünyası bu sedyedeydi. Hayal bile edemeyeceği kadar büyük bir güzellik ona bahşedilmişti.

 

“Anneciğim…” Hazan elleriyle kızının yüzünü avuçlayıp kaldırdı. Zira bakmak istiyordu. “Gerçek misin sen?”

 

Alya kısa bir an annesiyle göz göze gelse de bakışlarını eğerek yeniden korkuya teslim oldu. Annesinin onu alacağını biliyordu ve yıllardır gelmesini bekliyordu. Ancak küçük aklı böyle bir durumu anlamaya yetmiyordu.

 

Hazan ise kızının kaygısını ve korkusunu gözlerinden okuyarak yutkundu ve Alparslan’a baktı. Onun yaşlı gözleri yalnızca sorgular bir anlama bürünmüştü. Zira baharının ne dediğini anlamamıştı. Hazan da bunu anlatacak kadar çok bakmamıştı yüzüne. Elleri bu kez korkusuna rağmen kızının elbisesine gitmişti.

 

“Ben…” Yutkunup iç çekerek zar zor gülümsedi. “Korkma…” Elleri kızının doğum lekesini bulmak adına üst bedenini aralamakla meşguldü. “Korkma bebeğim… Ben sana zarar vermem.”

 

Son cümlesini kızına duyurduktan sonra ellerini elbisesinin üst kısmını aralamak adına kullandı. Titrek bir nefes verdiğinde gerçeklik gözlerinin en ön perdesinde yer alıyordu.

 

Kucağındaki can ona aitti.

 

Doğum lekesi oradaydı.

 

Tekrar hıçkırarak hızla Alya’yı bağrına bastı.

 

“ANNEM…”

 

Sesi bu kez istemsizce çok yüksek çıkıyordu. Kendi bedenini öne ve arkaya doğru ilerletiyordu. Lakin bu sırada kızının bedenini de savurduğundan habersizdi. Hıçkırıkları odanın dışına taşıyordu. İçeride kopan en coşkulu fırtınadan habersiz olan Arslan’ın dahi gözlerini dolduracak kadar çok ağlıyordu. Onun evladıydı. Onun canı onun kanıydı. Doğruydu. Eğer ilaçların etkisi onu yeniden delirtmediyse hasreti bitmişti. Aklına dahi gelemeyecek kadar güzel bir düş bu dünyadaki cenneti olmuştu. Yası, kederi bitmişti.

 

“BEBEĞİM…”

 

Tekrar hıçkırarak Alya’nın saçlarını burnuna bastırdı. Yine unutmuştu. Yaptığı düşüğün sızısı yine silinmişti.

 

Alparslan sevdasının kendinden geçerek ağlamasından onun evlatlarını tanıdığını anlamıştı. Zaten Alya’nın elbisesinin üst kısmını hafifçe araladığı an doğum lekesini aradığını tahmin etmişti. Bu anı bozmak da istemiyordu ama kızının annesinin halinden etkilenmesini de istemiyordu. Yavaşça ayağa kalkarak baharının önünde eğildi. Gözlerinden yaşlar pare pare akıyordu.

 

“Gülüm…”

 

Hazan onu duymadı. Duysa da duymazdan gelirdi zaten. Sızısı diniyordu. Yıllardır aç olduğu yanı, evladının boşluğu ilk kez doyuma ulaşıyordu. Bir anneyi bu anın içinden ö*üm bile alamazdı.

 

Öne arkaya sallanarak kızını sıkı sıkı sarmaya devam etti. Alya korkulu bir ifadeyle gözlerini sıkı sıkı kapatmıştı. Ne olduğunu anlamıyordu. Küçük kalbi çok hızlı atıyordu.

 

“Güzelim…”

 

Alparslan burnunu çekip kolunun tersiyle yaşlarını sildi ve dizlerini biraz dikleştirerek nefesinin kollarını tuttu. Hazan buna rağmen durmayınca istemese de tutuşunu biraz sertleştirdi. Bununla paralel olarak konuşuyordu.

 

“Hazan…”

 

Hazan nihayet kolunun sertçe tutulması ve adının zikredilmesiyle duraksayarak baktı ona. Gözlerinde yalvarış vardı. ‘Alma benden kızımı.’ Diyordu. Onun evladını almasından korkuyordu. Ellerini sıkarak başıyla reddetti bunu.

 

Alparslan ise tuttuğu kolunu serbestleştirerek sevdasının yüzünü kavrayıp gözlerinin içine bakmasını sağladı.

 

“Kızımız korkuyor baharım. Alya korkuyor.”

 

Hazan sözleriyle reflekse bürünüp ellerinden kurtuldu ve başını önüne yani kızına eğdi. Gördüğü manzara ile Alparslan’a hak verdi. Alya küçük gözlerini yummakla yetinmemişti. Minik elleri de sıkı sıkıya yumruk yapılmıştı. Kendini kasıyordu. Soluklarını annesi de babası da duyuyordu. Nefesinde bile korku vardı.

 

Acı bir tebessümle bir elini kızının çenesine iletti. Diğer eliyle de kendi yaşlarını sildi. Ardından konuştuğunda sesini kontrol etmekte zorlanıyordu.

 

“Bebeğim…” Alya korkmaya devam ederken annesi burnunun ucunu öperek iç çekti. Korkusunu nasıl dindireceğini bilmiyordu. “Korkma bebeğim. Ben…” Bu kez yanağını öptü. “Ben seni çok özledim. O yüzden… Ne… Yaptığımı bilmiyorum.”

 

Hıçkırıkları sözlerini sekteye uğratsa da dudaklarını ısırarak buna engel olmaya çalıştı. Lakin başarılı olamadı. Yaşları tekrar süzülürken Alya minik dudaklarından korkulu bir nefes vererek gözlerini açtı. Karşısındaki bakışlardan korku değil de sevgi duydu. Belki de bu kadın gerçekten annesiydi. Küçük zihni ona masumluğuna yakışır bir sevgi bahşetti. Büzdüğü dudaklarını gevşeterek küçük elini annesinin yaşla dolan yüzüne ilerletti.

 

Hazan kızının elini yüzünde hissettiği an kalbinin durduğunu düşündü. Sadece kalbi değil dünyası da durmuştu. İçli bir nefes alarak titreyen leblerini birbirine bastırarak yüzünü hafifçe çevirip kızının elini öptü.

 

“Anneciğim…” öptüğü eli elleriyle kavrayarak yanağından çekti ve avuç içlerine buseler bıraktı. Alya korku duymuyordu artık. Sadece tuhaf bir yabancılık hissediyordu. “Bebeğim…”

 

Hazan kızını defalarca kez öperken Alparslan yeniden onların dibinde diz çöktü. Başını sedyeye yasladı. Gözleri kızındaydı. Onu izliyordu. Baharının özlemi dindiğinde saracaktı yavrusunu. Tuhaf hissediyordu. Onun kızı olduğu gerçeğini bile bile böyle burada durmak ona tuhaf hissettiriyordu. Alya nefes aldıkça ve sadece öyle durdukça kalbinde oluşan sancıya alışık değildi. Tuhaf bir hayranlık vardı bedeninde. Kızının saçının her teline hayran olduğunu hissediyordu.

 

Hazan kızının ellerini öpmeyi bırakıp kendi ellerinin içine bastırdığında yaşlarının ne denli aktığından habersizdi. Ancak aklına düşen başka bir haber vardı. Söz vermişti evladına. ‘Akşam sütüm olur, emziririm.’ Demişti ona. Kaç akşam geçmişti. Kaç sabah kızının karnını mamayla dahi doyuramamıştı. Aç mıydı şimdi evladı? Annesinin ona verdiği sözü tutma zamanı gelmiş miydi? Bakışlarını pencereye çevirdi. Hava kararıyordu. Bunu fark ettiği an sorgulamadan ağzını araladı.

 

“Aç mısın…” Dudakları öyle çok titriyordu ki sözlerini tamamlamakta zorluk çekti. “Annem… Akşam olmuş… Doyuralım mı seni?”

 

Ellerini tekrar kızının yüzüne yaslayarak tebessüm etti ve bedenini bu kez göğsüne özenle bastırdı. Hıçkırıkları tekrar sardı her zerresini. Alya bu sırada ona aç olduğunu söylemek istemişti ama çekindiği için söyleyememişti. En son ne zaman yemek yediğini hatırlamıyordu. Küçük midesi patates kızartması ve çikolatalı ılık pudingin hayaliyle yerinde duruyordu.

 

Hazan yeniden acı inlemelerinin galip geldiği yaşlarına teslim oldu. Sesi varla yok arasındaydı. Lakin oradaydı. Zira kızının aç olma ihtimali dahi onu senelerdir kavurmuştu. Yuttuğu her lokmada evladının aç olacağını düşünerek vicdan azabı çekiyordu. Şimdi o vicdanı da azabını da yok etme zamanı gelmişti. Hayal gibiydi ancak gerçekti.

 

“Alparslan…”

 

Burnunu çekerek gözlerini hafifçe yere diz çöken yaşlı yeşil harelere çevirdi. Alparslan adının zikriyle refleksle ayaklanıp baharına baktı.

 

“Gülüm…”

 

Yutkunarak kızını sıkı sıkıya sarıp dudaklarını ısırarak baktı onun yüzüne.

 

“Kızımız aç sevgilim. Ona… Yiyecek bir şeyler getirir misin?”

 

Alparslan dudaklarından kopan istemsiz hıçkırıkla başını aşağı yukarı sallayıp yutkundu ve başını kızının saçlarına eğip oradan derin bir nefes aldı. Hazan bu sırada zaten ağlıyordu. İkisinin yaşları da yüzlerini yıkıyordu. Fakat artık bu yaşlar acıdan değil de mutluluktandı. İnanamayacakları kadar güzel bir cennet ayaklarının altına serilmişti.

 

“Getiririm gülüm. Getiririm… İste dünyayı önünüze sererim.”

 

Hazan ona minnet dolu bakışlar göndererek kızının bedenini daha sıkı kavradı. Alparslan da onun saçlarının arasından öpüyordu. Alya korkmasa da tuhaf bir hisle sessizliğini koruyordu. Zira yemek yiyecekti. Bu mutluluk onun korkusunu dindirmeye yeterdi.

 

…………………………………..

 

Yaklaşık yirmi dakika sonra, ilahi bakış

 

Hazan her ne kadar evladını doyurmak için Tetikçi’den yemek istese de o yemeği bekleyemeden uyuyakaldı. İlaçların etkisi onu mahvetmişti. Alparslan ise baharının uykusunu bölmeden kızlarını kucağına aldı. Esasen isteği kızının karnını doyurmaktı. Lakin bunu baharı olmadan yapmak ihanet gibi gelmişti. Bu nedenle baharını yalnız bırakmamayı seçti ve abisine Alya’ya yemek almasını söyledi.

 

Zor bir karar olmuştu. Zira Alparslan evladından ayrılmak istemiyordu. Fakat sevdası olmadan bunu yapmayı da sevdasını yalnız bırakmayı da istemiyordu.

 

Sonucunda şu an hastanenin kapatılan kantininde tek bir masa doluydu. Alya yükseltilmiş sandalyede oturuyordu. Hemen yanında amcası vardı. Diğer yanında babasının küs olduğu manevi babası; Dayı yer alıyordu. Tam karşısında ise teyzesi Nare vardı. Üçünün de gözleri doluydu ve Alya’nın üzerindeydi. Dayı ona bakarken diğerlerinden farklı bir sızı hissediyordu. Hazan’ın çocukluğu karşısındaydı. Bu onun içini sızlatan bir acıydı. Geçmişi hatırlamak ve onunla sınanmak bugünkü sınavıydı.

 

“Hadi amcam, soğudu yemeğin.”

 

Arslan pizza tabağını Alya’nın önüne biraz daha itti. Aslında ona sormuştu. Ne istediğini söylemesini beklemişti. Ancak Alya utandığı için söyleyememişti. Arslan da her çocuğun seveceği seçeneklerden birini masaya getirmelerini emretmişti. Orta boy karışık bir pizza, biraz patates ve kola vardı Alya’nın önünde. Alya patatese bakıyordu ama öne atılıp yemiyordu. Bu biraz utançtan biraz da üstünde sos olmamasındandı.

 

“Arslan abi pizza sevmiyor belki de. Başka bir şey mi söylesek?”

 

Arslan Nare’nin sözlerine omuz silkerek ve sıkıntılı bir nefes vererek yanıt verdi. Haklı olabilirdi.

 

“Uşak çocuk yemez ki bunları. Bir çorba getirseydiniz.”

 

Arslan Dayı’ya da omuz silkerek ağzını araladığında bir koruma onlara doğru yaklaşıyordu.

 

“Elif pizza seviyor diye şey yapmıştım. Amcam…” Alya’ya seslenerek devam etti. “Sen pizza sevmiyor musun?”

 

Alya başını daha çok eğerek elleriyle oynamaya devam etti. Zira utanıyordu. Pizza severdi. Üstüne barbekü sos sıkılırsa yiyordu. Sade haliyle yemezdi. Patatesi de ketçap olmadan yemezdi. Çok açtı ve karnı gurulduyordu. Hatta bu yüzden onlar karnından gelen sesi duyuyor olabilir diye de utanıyordu.

 

Arslan küçük kızdan cevap alamayınca sırayla Dayı ve Nare’ye baktı. Üçü de ne yapacaklarını bilmiyordu.

 

“Abi…”

 

Yaklaşan koruma masaya çikolatalı pasta bıraktı. Diğer elinde ise küçük bir sos tabağı vardı. Arslan başıyla adamını onaylayarak masaya bıraktığı tabakları yeğeninin önüne itti.

 

“Pasta da çok güzelmiş. Çikolatalı…” bakışları tekrar küçük kızdaydı. “Bundan yer misin amcam? Ben yedireyim mi sana?”

 

Alya çikolata kelimesini duyduktan sonra yutkunsa da başını kaldırmadı. Severdi. Çikolatanın olduğu her şeye bayılırdı. Üstelik sos tabağında istediği soslar da duruyordu. Çok acıkmıştı ama utanıyordu. Başını daha çok eğdiğinde Dayı dolu gözlerle küçük kızın neden yemek yemediğini düşünüyordu. Lakin gerçeği yalnızca teyzesi anımsamıştı.

 

“Bizden utanıyor olabilir mi?” Arslan’a doğru eğdi başını ve fısıldadı. “Diğer masaya geçip öyle denesek?”

 

Arslan tekrar yeğenine baktı ve iç çekerek yutkundu. Mümkündü. Zira masaya oturduğundan beri hiç başını kaldırmamıştı. Sıkıntılı bir nefes verip başıyla onu onayladığında Dayı da ayaklanmıştı. Çok kısa bir süre sonra üçü de diğer masaya geçti. Hatta Dayı utanma ihtimaline karşın onlarla sohbet ederek dikkatlerinin Alya’da olmadığını düşünmesini sağladı.

 

“Hazan kızım nasıl?”

 

Arslan bakışlarını Dayı’ya çevirdi.

 

“İyi Dayı’m. İlaçları uyutuyormuş. Doktor ‘bir şey yok.’ Dedi.”

 

Dayı başını sallarken içinden şükretti. Kutlu bir gündü bugün. Hem Hazan iyiydi hem de onun kuzusu.

 

“Ben bir şey merak ediyorum…”

 

Nare bakışlarını Arslan’da tutarak konuşmaya başladı. Farkında değildi ama Alparslan küs olduğu için Dayı ile fazla konuşmuyordu. Aslında Dayı ablası hastanedeyken her gün gelmişti. Dolayısıyla Hazan’la araları iyiydi. Lakin Nare sanki Alparslan ile kardeşmiş gibi Dayı’ya tavır alıyordu.

 

“Alper abi gerçekten…” Kaşlarını havalandırarak öfkeyle karışık bir şaşkınlık arasında konuşmaya başladı. “Gerçekten yaşıyor mu?”

 

Arslan kafasını sinirli bir nefretle salladı. Yaşıyordu. Buna o bile ihtimal vermemişti ama yaşıyordu. Nare onun onayıyla devam etti. Sözlerini bastırarak sitemle duyuruyordu.

 

“Neden? Ablama neden yaptı bunu?”

 

Nare’nin odak dolu sorusundan en çok yararlanan Alya oldu. Zira yere değmeyen ayaklarını deminden beri sallayarak onlara kulak kabartmıştı. Ondan bahsetmediklerini hatta adını bile anmadıklarını fark ettiği an ise düşünmeden elini patatese attı. Küçük elinin arasındaki patatesi ketçaba batırıp ağzına götürdü. Gözleri daha şimdiden parlamaya başlamıştı. Ancak onun yemek yediğinden henüz üçünün de haberi yoktu.

 

“Uşağum… O p*ç güya aklınca ablasının intikamını almaya kalkmış.”

 

Nare’nin sorusuna Dayı cevap verirken tüm bakışlar onda toplandı. Nare yeniden kaşlarını havalandırarak öfkeyle gülümsedi.

 

“Ne ablası?”

 

Bu kez öne atılan Arslan oldu. Bu olayı daha detaylı bir şekilde Alparslan’dan öğrenen kişi Hazan olacaktı. Lakin ilk duyan kişi Nare idi.

 

“Alper Elif’in annesinin kardeşi.”

 

Arslan onun kafası karışmasın diye Seçil ya da Güneş demedi. Karısının esas adı Seçil’di. Ancak o sarı saçlarına hitaben ‘güneşim’ dediği için Seçil, hiç sevmediği adını evden kaçtıktan sonra Güneş olarak değiştirmişti.

 

Nare şaşkınca bir nefes vererek ağzını araladı. Bu sırada Dayı Alya’nın patatesleri yediğini görmüştü. Gülümseyerek başıyla küçük kızı işaret etti ve üçünün bakışları da yan masaya döndü.

 

Alya oldukça keyifli bir şekilde önce önüne aldığı sosa patatesi batırıp daha sonra minik ağzına yemeğini götürüyordu. Küçük dudaklarının her kapanışında gözlerini de kapatıp gülümseyerek çiğnemeye başlıyordu. Bir yandan da kırmızı pabuçlarının dikkat verdiği ayaklarını sallıyordu.

 

Üçünün yüzünde de hayranlık dolu bir sevgi belirdi. Zira Alya bu haliyle sevilmeyecek gibi değildi.

 

Arslan yeğeninin patatesleri bitirmek üzere olduğunu fark ederek korumaya eliyle küçük bir işaret verdi ve daha fazlasını getirmelerini sağladı. Paralelde Alya utanmasın diye üçünün de yeniden önüne dönmesini sağlayan kişi oldu.

 

“Maşallah… Aynı anası.”

 

Dayı Alya’ya ithafen konuşurken Nare gülümseyerek yeğenine tekrar baktı. İlk gördüğü an tanıyamamıştı onu. Zira Alya çok büyümüştü. Ancak Dayı sözlerinde haklıydı. Ablasına oldukça çok benziyordu.

 

“Çok büyümüş ama bebekken de böyle iştahlıydı.”

 

Arslan Nare’nin sözleriyle arkasına kısa bir bakış atıp yutkundu ve gülümseyerek salladı başını. İlk kez gördüğü yeğeni daha şimdiden kalbinde büyük bir yer edinmişti. Bütün ömrünü onu korumakla geçirecekti.

 

“Babasına çekmiş. Alparslan küçükken çok iştahlıydı. Gerçi hâlâ aynı.”

 

Son cümlesini kıkırdayarak duyurduğunda bu küçük kızın kardeşinden olmama ihtimalini artık o da düşünmüyordu. Bunu Alper’i gördüğü an anlamıştı. Ortada oldukça kapsamlı bir plan vardı. Bunu Arslan Kardeşler yerle bir edecekti.

 

“NARE!”

 

Alya iştah dolu yemek zevkini duyduğu yüksek ses yüzünden korkuyla sıçrayıp bölerken yan masadaki herkes bakışlarını arkaya çevirdi. Gelen kişi Çisem’di. Bir eli karnındaydı. Gözlerinde yoğun bir yaş seli vardı. İçinde ise büyük bir telaş yer alıyordu. Zira kocasından sabahtan beri haber alamıyordu. Alparslan hastaneye giderken adamlarına onu almaları için emir vermişti. Bundan habersizdi. Bir yandan da Alya’nın bulunduğunu duymuştu ve bunun sevinci gözlerindeydi.

 

Nare ayağa kalkıp gülümseyerek ona doğru ilerlemeye başladı.

 

“Çisem abla…”

 

Çisem de kollarını ona uzattı ama ilerleyişi sürerken gördüğü manzara ile duraksayıp bedenini çevirdi. Karşısında küçük bir kız çocuğu yer alıyordu. Ağzını şokla araladığı an bu kızın kim olduğunu duymak için dahi kendine fırsat tanımadan kollarını açarak ona uzattı. Hızla sarıldığında sevgi dolu sözleri Alya’nın şaşkınlıkla yutkunmasına sebep oluyordu.

 

“Alyoş’um… Teyzesinin küçük lolipopu…” onun yanaklarını defalarca kez öperek kucağına aldı. Alya’nın açlığı şu an korkusundan önce geliyordu. Bu yüzden bakışları masadaki patateslere kaydı. “Yerim seni…” Çisem yanaklarını tutarak öperken konuşmaya devam etti. “Ne kadar büyümüşsün…” Bakışlarını Nare’ye çevirdiğinde çevirdiği tek şey bakışı değildi; Alya’ydı. Küçük kızı teyzesine göstererek devam etti. “Aynı zilli anası!”

 

Nare omuz silkerek Çisem’e doğru bir adım attı. Fakat onun adımını kesen kişi Arslan oldu. Baba oluşundan dolayı çocuklara karşı fazla korumacıydı.

 

“Çocuğu bırak bir. Yemeğini yesin.”

 

Çisem omuz silkerek gözlerini devirdi. “Sana mı soracağım çam yarmasının büyük boyu!” kaşlarını havalandırıp Alya’yı daha çok sarmaladı ve yanağına ıslak bir öpücük bıraktı. “Siz yokken ben vardım. Doğduğu an ben vardım bu kızın yanında. Annesinden çıktığını gördüm!”

 

Arslan bir elini alnına atıp derin bir nefes verdi. Çisem’e ve bu hallerine alışkın değildi. Nare ise alışkınlığını sürdürerek yutkunup konuşmaya başladı.

 

“Biliyoruz Çisem abla ama Alya aç şimdi.”

 

Çisem yeniden omuz silkerek Alya’yı yerine bıraktı ve yanındaki sandalyeyi de kendisi için çekti. Gülüşü sürüyordu. Çok tatlıydı Alya. Başını önüne eğerek utancına bürünmüştü ama sanki o başından bal damlıyordu. Dudaklarını büzerek yeniden yaşlarını akıtmaya başladı.

 

“Ay yiyeceğim şimdi seni! Şıllık!”

 

Son kelimesini duyururken Alya’nın omzuna hafifçe dokundu. Bu sırada Dayı öne atılıyordu.

 

“Kizum sen buraya gel da çocuk utanıyor.”

 

Çisem bakışlarını ona çevirip omzunu silkti. Paralelde onları gördüğü an sormak istediği şey geldi aklına.

 

“Alyoş benim yanımda güvende. Siz…” Saçını geriye atarak devam etti. “Benim kocamı gördünüz mü? Sabahtan beri yok. Alya için yanınızda mıydı?”

 

Dayı ve Arslan sorusuyla paralel birbirine bakındı. Ona verecek bir cevapları yoktu. zira kocasının ihanetini de bu ihanetin cezasını verecek olan kişiyi de biliyorlardı.

 

…………………………………..

 

Aynı günün gecesi, eş zamanlı iki sahne, ilahi bakış

 

Annelik kutsal kelimesinin varoluş nedenidir.

 

Korte aşıktaşlık iken infial öfke anlamına gelir. İnfial korte öfkenin aşkı iken kitabın ikinci kısmı olan korte infial aşkın öfkesidir.

 

Neden dillendirdim bunu? Bu sahneyi okurken hissetmeniz gereken şey tam olarak bu olduğu için. Alya yemeğini yemeye devam ederken Çisem kocasının ihanetini Arslan Tufanlı’nın ağzından işitti. Geçirdiği ağlama krizlerinin paralelinde Alya pedagoga götürüldü. Amcası bunu yemekten sonrasına planlamıştı.

 

Ona içinde bulunduğu durumu ve ailesini bir uzman anlatmalıydı. Lakin bu uzmanın Alya hakkında söyleyeceklerinden hepsi habersizdi. İstedikleri tek şey Alya’nın bu duruma daha çabuk adapte olmasıydı. Lakin işittikleri çok daha acısı oldu.

 

Alya dadısının ö*ü bedeninin yanında saatlerce oturmuştu. Üstelik dadısının gördüğü her ş*ddette oradaydı. En acısı ve en ağırı ise Alper ona da v*rmuştu. İlk vuruşu dadısının hayata veda ettiği gün olsa da daha sonrasında yaşadığı her öfkenin acısını küçük kızdan çıkarmıştı. Pedagog Arslan’a Alya’nın küçük göbeğindeki m*rluğu gösterdi. İşte o an infialin ateşi ilk kez bu kadar büyük bir ateşle yandı.

 

Arslan duyduklarını kardeşine ilettiğinde ilettiği tek şey bu olmadı. Alparslan abisindeki öfkeyi ve kini de alarak büyüttü. Yetmedi, bu öfkenin taşması için elinden gelen her şeyi yaptı. Abisinden Alper’i önce onun sorgulamasını istedi. Her şeyi önce o öğrendi. Bunları işittiğinde öfkesinin boyutu cehennem ateşini geçmişti.

 

Şimdi aynı anda yaşayan bir kalbin iki yarısını işitiyoruz. Bir yanda Hazan var. Kızını bebekliğinde söylediği ninni ile uyutuyor. Diğer yanda ise Alparslan var. Evladının tenine zeval veren adama işkence çektiriyor.

 

“Adalardan çıktım yayan…”

 

Hazan kızının kokusunu içine çekti. Yattığı sedyede iki kişilerdi. İlacın etkisi geçmişti. Bedeni yan konumdaydı ve başını ellerinden birine yaslayarak uyuyan kızını izliyordu. Alya korkusu sadece hafiflediğinden gözlerini normalde olduğundan daha sıkı kapamıştı. Tuhaf bir huzurun tesliminde ellerini sıkı sıkı yumarak uyuyordu. Annesi saçını yüzünden çekince irkilse de uyanmadı. Hazan da bunu fırsat bilip alnından öperek onu göğsüne bastırdı.

 

“Di gel bu dertlere dayan…”

 

Bu kez öptüğü yer yanağı olduğunda evladının varlığına şükrediyordu.

 

Alparslan ise anne kızın kavuşmasından çok uzaktaydı. Kızının da sevdasının da kâbusu olan adamın tam karşısında öfkeyle gülümsüyordu. Elinde m*şta vardı. Diğer elinde ise oldukça büyük bir b*çak taşıyordu. Adımlarını Alper’in sandalyede bağlı bulunan bedenine ilerletmeye başladı.

 

“Bebeğim uykudan uyan...”

 

Hazan’ın verdiği derin nefesle paralel Alparslan Alper’in tam karşısına geçti ve yüzüne tükürerek b*çağı b*ğazına yasladı.

 

“Senin a*ını ananın önünde s*kmezsem…”

 

Başını aşağı yukarı sallayarak öfkesini sürdürdüğünde sol bacağını kaldırarak b*çağı çekmeden Alper’in yüzüne t*kme attı. Alper acıyla inlerken ise gülümsedi.

 

“Nenni nenni… Nenni… Bebek ey…”

 

Alparslan derin bir nefes vererek ona yapacağı i*kenceleri düşünürken Hazan kızının mis kokusuyla mest olarak ellerini onun yüzünde gezdiriyordu.

 

“KONUŞ LAN! KONUŞ Ö*MEK İÇİN YALVARACAKSIN BANA! IRZININ A*INA K*YDUĞUMUN EVLADI!”

 

Sözleriyle paralel b*çağı yüzüne getirdi. Küçük k*sikler atacaktı. Çünkü ö*mek için her gün yalvaracağı bir hale gelecekti.

 

“Bebeğin beşiği çamdan…”

 

Hazan kızının saçlarıyla oynamayı bırakıp başını boynuna gömdü ve onun kokusunu içine çekti.

 

Alparslan ise elindeki b*çakla Alper’i bağlı olduğu yerden kurtardı ve sertçe bedenini kavrayıp yere atarak t*kmelemeye başladı.

 

“Yuvarlandı düştü damdan…”

 

Alparslan b*çağı elinde çevirip onun üstüne eğildi. Bacağını b*ğazının üstüne koymuştu. B*çak ise onun mavi harelerinin hemen altındaydı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

 

“KONUŞ LAN! DAĞHAN NEREDE? İKİNİZİ ÜST ÜSTE KOYUP S*KECEĞİM LAN!”

 

Alya uykusunda mırıldandığında Hazan burnunun ucunu öperek ninnisine devam etti.

 

“Bey babası gelir Van’dan…”

 

Bu nakaratta aklına Alparslan geldi. Lakin aklı onu düşünemeyecek kadar çok kızıyla doluydu. Alya minik elini yüzüne atarak bedenini annesinin olduğu yöne çevirdiğinde Hazan duyduğu aşktan kalbini durdurarak dudaklarını ısırdı.

 

“Nenni… Nenni… Nenni bebek ey…”

 

Tekrar burnundan öptüğünde kızı gözlerini kırpıştırıyordu. Kızının babası ise Alper’in gözünü o*makla tehdit ediyordu.

 

“D*ŞERİM LAN G*ZÜNÜ! GÖZÜNÜN MAVİSİNİ S*KERİM SENİN! KONUŞ!”

 

Alper ağzını zar zor araladığında canının bir kıymeti yoktu. Tek istediği Arslan Kardeşler’i bitirerek Elif’i almaktı. Lakin yapamamıştı. Hayat bitmişti onun için.

 

“O*acaksan oy! Tantana…Yapma…”

 

Alparslan bağırarak b*ğazına bacağını daha sert yasladı. Bu sırada Alper inliyordu. Hazan ise kızına aşkla bakarak gülümsüyordu.

 

“Anneciğim… Sen gerçek misin?”

 

Burnunun ucunu tekrar öperek yüzüne getirdiği minik elini tuttu. Bu sırada kapının açılma sesiyle bakışlarını ilk kez huzurla oraya çevirdi. Ancak duyduğu huzur gördüğü yüzle son buldu.

 

Karşısında Çisem vardı. Elinde Alparslan’ın Alper’in gözüne tuttuğundan daha küçük ama çok daha büyük bir tehdit taşıyan bir b*çak taşıyordu. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Öyle ki b*çağı tutan elleri de titriyordu.

 

Hazan bakışlarını ona çevirdiğinde kardeşim dediği kadının halinden ve her şeyi bildiğinden habersizdi. Şaşkınca kızını uyandırmamaya dikkat ederek yerinden doğruldu.

 

“Çisem…”

 

B*çağı henüz görmüştü. Yutkunarak paniğe kapıldığında Çisem başını sağa sola sallayarak b*çağı k*rnına dayadı.

 

“Özür dilerim…”

 

Hazan sedyeden yavaşça doğrularak ona yaklaştığında hafifçe belli olan karnındaki çıkıntıya bakıyordu. Çisem b*çağı evladına dayamıştı.

 

“Dur… Ne yapıyorsun?”

 

Çisem başını daha çok sağa sola sallayarak Hazan’a çok tanıdık gelecek olan o acılı ve delirmeye yüz tutmuş titrek sesini duyurdu.

 

“Özür dilerim…”

 

B*çağı karnına sıkı sıkı bastırdığında kapıda beliren başka biri vardı. Çisem başını yana çevirerek bakındı gördüğü adama. Hazan ise yaşadığı korkuyla b*çağı onun elinden almak için öne atıldı. Bu sırada Çisem onun boşluğundan faydalanarak b*çağı hızla b*ğazına dayadı. Hazan şokla gözlerini araladığında kardeş bildiği kadının onun tenine k*ymak üzere olduğunun farkına varıyordu.

 

Bölüm sonu...

 

Güzelliklerim 2. Kitabın ilk bölümünü daha doğrusu giriş bölümünü bitirdik😭😭😭 cok duygusalım ne olur dokunmayın yazarınıza 😔😔😔

 

Bölüm günümüzü de kararlastiramadik daha doğrusu tamamen benim suçum😔

Kitabıma ve sizlere değer vermediğimi ne olur düşünmeyin...

Sadece vaktim yok cok zor bir bölümde okuyorum haftada beş gün dersim var:(( Aynı zamanda staj yapmaya başladım ve dil kursuna gidiyorum. İnanın ki hafta içi her günüm dolu Bunlar yetmiyormuş gibi bir de vizeler geldi😭

 

Yazariniz biçare bir halde sizden özür diliyor 🥹🫶🏻

İnanın ki şu hayatta yapmayı en sevdiğim şey yazmak. Kitabıma ve sizlere verdiğim değeri tahmin edemezsiniz🤧🤧🤧🤧 Lakin hayatımın yoğunluğu yüzünden en sevdiğim şeye vakit ayıramıyorum...

 

Infialin bir an önce basılıp yazarinizi bu hayattan kurtarması için dua seli yapalım olur mu:(((

 

Sizleri Alparslan'ın baharini sevdiği kadar cok seviyorum🤍

 

Dediğim gibi giriş bölümünü okuduk. Kitabin ilk kısmından biraz daha farklı ve heyecanlı olan 2. Kısma başladık🥹

Umarım beğendiğiniz bir bölüm olur güzelliklerim💞

 

Yeni bölüme kadar kendinize cok cok iyi bakın ve güzellikle kalın 💞🩷💕🩷💞💕💞💕

 

 

Bölüm : 31.03.2026 23:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...