26. Bölüm

İntikam Ateşi

Sude ben
sudenoloji

26. İNTİKAM ATEŞİ

   

                                   🔥

 

 

İntikam ve ateş...

 

Bu iki kelimeyi yan yana düşününce aklınızda nelerin canlandığını biliyorum. İntikam diyorsunuz, öç almaktır anlamı. Yapılana karşılık vermektir. Çoğunlukla bunu yaparken dozunu kaçırmaktır hatta. Yapılana misliyle karşılık verip yeni bir intikamı doğurmaktır.

 

Peki ya ateş? Ateş yanıcı bir tutuşma ile ortaya çıkan ısı ve sıcaklığa denir. Bu yanıcı bazen bir odun bazen de bir nesnedir. Ateşin sözlük anlamı bu iken mecazi anlamı çok başkadır. Ateş yakar, değdiği teni mahvedecek sızıdan acıtacak kadar çok yakar. Bu yanma öyle çoktur ki tene değmeden dahi sıcaklığı ile nüfuz eder. İşte ateşin mecaz anlamı da budur. Yakar, intikamın ateşi ile yakar. Bahsedilen nesne intikamdır ve eğer bu intikam İnfial'de yaşanıyorsa eğer her seferinde misliyle karşılık bularak yeni bir infial yaratmaya mahkumdur. Zira infial öfkedir. Öfke ise intikamın dozunu kaçırıp yeni yeni intikamlar türetmekteki en önemli nedendir.

 

Dağhan'ın benim intikamıma vereceği cevabı bilmeden masanın toplantısından ayrıldım. Ardından Arslan Kardeşler'in özel uçağı ile ülkeye döndük. Şimdi havaalanından evime doğru bir yola çıktım. Aynı günün gecesinde dönmek benim fikrimdi. Zira gelmemdeki tek neden o masada neler olup bittiğini görmekti. Bir de Tufanlı'nın bunu istememiş olması vardı. Bu da bir nedendi tabii ki ama orada kalarak vakit kaybetmeye niyetim yoktu. Bunu daha gelirken söylememe rağmen benim için oda ayırttığını söyleyip diretti. Ben de onu reddederek en erken uçağı sordum. Sonucunda ise şu an arabada sağımda Alparslan karşımda ise Arslan Tufanlı oturuyor. Beni tek başıma gönderemezmiş. Bu onun kalıbına sığmayacak bir şeymiş. Ben göz devirip onun kalıbına ihtiyacım olmadığını söyledim. Hatta içimden senin kalıbına s*çayım da dedim ama tabii ki planım gereği bunu sesli dile getiremedim. Benim itirazlarıma abisinin 'Kızı yalnız göndermem Alparslan.' Sözleri de eklendiğinde ise manzara tam olarak böyle şekillendi. İkisi de benimle beraber döndüler. Şimdi tahminimce önce benim evime gidiyoruz. Ne uçakta ne de arabada doğru düzgün konuşamadık. Zaten Arslan Tufanlı yol boyu uyudu. Konuşulmamasının bir nedeni de bu oldu. Alparslan abisinin uykusuna rağmen öne atılarak konuşmaya başladığında ben camda olan bakışımı ona çevirdim.

 

"Abi önce seni bırakalım. Ayakta uyuyorsun."

 

Arslan Tufanlı kardeşinin sözleriyle tek gözünü açarak bakındı. Ardından başını sallayarak mırıldandığında gerinerek esniyordu.

 

"Yok aslanım. Hazan'ı bırakalım, beraber geçeriz."

 

Alparslan abisinin kelamını duyduğunda önce bana baktı ve göz kırptı. Ardından konuştuğunda bir yandan da arkasına yaslanıyordu.

 

"Ben çiftliğe gideceğim abi. Sabah erken oraya adamlar gelecek. Veteriner de gelecekmiş atlar için. Seni bırakalım. Hazan'ın evi zaten yolumun üstü."

 

Arslan derin bir nefesle esnedi. Ardından gözlerini tekrar kapattığında oldukça uykulu görünüyordu. Ben de onların renksiz sohbetinden sıkılarak tekrar cama çevirdim bakışlarımı. Bu esnada Alparslan abisinin ona mırıldanmasını dinliyordu.

 

"Tamam."

 

Az sonra onların yalısının bahçesinden içeri girdik. Arslan Tufanlı da ayakta sürdürdüğü uykusunu yatağında sonlandırmak için kısa bir veda faslı ile yanımızdan ayrıldı. Araba tekrar hareket ettiğindeyse Alparslan abisi olmadığı için bacaklarını hafifçe açarak yayılmıştı. Ben de onu görmezden gelerek içli bir nefesle bakışlarımı dışarıda tuttum.

 

"Ee..."

 

Sesini işittiğim an ise gözlerimi devirerek dudaklarımı ısırdım. Belli ki konuşmak için abisinin gitmesini beklemişti.

 

"Yoruldun mu?"

 

Bakışlarımı ona çevirmeden mırıldandığımda bir yandan da dudaklarımı ısırıyordum. Asla pes etmiyordu ve her fırsatta konuşmak için çaba gösteriyordu.

 

"Hayır."

 

Derin bir nefes vererek onun gerindiğini gördüğümde bu görüş yalnızca göz ucumda gerçekleşti. Zira bakışlarım ona dönük değildi.

 

"Güzel. O zaman baş başa bir yemek yiyebiliriz. Ya da bir şeyler içeriz."

 

Bakışlarını tamamen bana çevirerek devam ettiğinde istemsizce başımı ona çevirerek yeşil harelerine denk düştüm. Alparslan bu esnada göz kırparak konuşmaya devam ediyordu.

 

"Senin evinde..."

 

Yarım cümlesini kurduğu an iç çekerek bir elini saçıma atıp önüme düşen tutamı geriletti. Ben de bu esnada içimden sıkıntıyla soluyarak belli belirsiz mırıldanıp bedenimi geriletiyordum.

 

"Geç oldu."

 

Alparslan duyduğu bu sözler karşısında kıkırdayarak çekinmeden elini elimin üzerine kapatarak yeniden iç çekti. Reddedecektim tabii ki. Gecenin bir vakti onu evime davet edecek kadar delirmemiştim daha.

 

"Fazla uzun sürmez zaten yavrum. Uyuruz sonra."

 

İşittiğim cümleler karşısında refleksle olduğu yöne bakarak istemsizce öfkemi gözlerimden dahi gösterdim ona. Fazla olmaya başlamıştı. Çok fazla olmaya başlamıştı. Plan dahilinde de olsa bu mevzudan dolayı ona iyimser yaklaşamazdım. Alparslan bakışımdan bile cevabını alarak dudaklarını birbirine bastırıp kabulleniş gösterdi. Ben yine de cevabını işitmesi için öne atıldım.

 

"Tufanlı... Uykun varsa evine git."

 

Başını sallayarak kıkırdadığında bir yandan da dudaklarını ısırarak sırıtıyordu.

 

"Peki, öyle olsun."

 

Ben cümlesini tamamladığı an yeniden cama dönerek sürdürdüm bakışımı. Zira oldukça yorgun hissediyordum ve bu yorgunluk azalmak bilmiyordu. Bir an önce evime giderek uyumak istiyordum. Bu saatte yemek yiyip bir şeyler içmeyi de ancak onun gibi midesizler yapardı zaten. Ben o midesizlerden değildim. İma ettiği şey de oldukça midesiz bir şeydi ancak buna yeterli cevabı kısa süre sonra yapacağım o mevzu sayesinde verecektim.

 

"Evine yaklaştık. Kararını gözden geçirmek için son dakikaların gülüm."

 

Yeniden ona bakarak sıkıntı ile soludum. Alparslan ise gülümseyerek tekrar elimi tuttu. Midemdeki acıyla gözlerimi sıkı sıkıya yumdum bu esnada. Alparslan da kıkırdayarak tekrar konuşmaya başladı.

 

"Artık aynı tarafta sayılırız. Tam olarak aynı tarafa geçmeden seninle düşman olarak s*vişmek istiyorum."

 

Gözlerim duyduklarım karşısında kocaman açılırken elimi ani bir hareketle kurtardım elinden. Ardından homurdanarak konuştuğumda içimdeki öfke dışıma sesim aracılığıyla vuruyordu. İyice yüzsüzleşip arsızca davranmaya başlamıştı. Söylemekten bile çekinmiyordu artık.

 

"Kes şunu!"

 

Alparslan tekrar elime uzandı. Ben çekmeye çalıştım ancak durmadı. Sıkıca elime atılarak sert bir hareketle tutup çekti. Ardından ıslak bir öpücüğü elime bıraktı. Daha sonra ise konuştuğunda ben öfkeyle ona bakarak elimi kurtarmaya çalışıyordum.

 

"Kesmiyorum. Seni istiyorum."

 

Ben elimi daha sert bir hareketle ittiğimde sözleri bitmişti. Elim ani çekişimle yüzüne doğru ilerledi. Çarpmak üzereyken o refleksle başını çekti. Ardından ben elimi bedenime yaslayıp koltuğun en köşesine geçtim. Bu esnada Alparslan sırıtarak başını dikleştirdi. Aynı saniyelerde araba yavaşça durdu. Ben de durduğu an camdan bakarak evimin bahçesini gördüm. Ardından yutkunup hafifçe kaldırdım başımı. Bedenim ayaklanıp kapıya ilerlediği esnada ise eli gidişime engel oldu. Yavaş bir hareketle önce elimi ardından kolumu kavrayarak bedenimi kendi bedenine çekti. Arabanın tavanı alçaktı. Koltuklarının geniş olmasına rağmen alçak oluşu tam olarak ayakta durmama engel oluyordu. Aynı şey onun için de geçerli olacaktı ki ayağa dahi kalkmadı. Zira boyu benden hayli uzun olduğu için neredeyse oturarak binmişti. Bunun yerine benim bedenimi kendi bedenine çekerek hafifçe doğrulup başlarımızın karşı karşıya olmasını sağladı. Ardından elini belime koyarak nefesini verip yutkundu.

 

"Bugün benim kadınım olduğunu bir kez daha kanıtladın. Korkusuz, dik başlı ve güçlü... Benim kadınım işte bu. Gurur duyuyorum seninle, her zerrenle."

 

Bıkkın bir nefes vererek bedenimi geriletmeyi denedim. Aynı saniyelerde o ellerinden birini belime atarak beni kendine çekti. Ardından nefesini yüzüme üflediğinde öfkeden her bir yanım titriyordu ancak yalnızca tek ve en hafif cümle dilimden dökülüyordu.

 

"Ben senin kadının değilim."

 

Bu sözlerim onun kulaklarına eriştiği ilk an gözleri kapalıydı. Ancak Alparslan gözlerini eriştiği ikinci saniye açarak gülümseyip belimdeki eli ile sırtımı o*şamaya başladı. Sonra da fısıldayarak konuştu. Bu esnada benim öfkemi elini yasladığı belimdeki titremeden bile anlıyor olması gerekiyordu.

 

"Benim için öylesin. Hatırlatmamı istiyorsan eğer bunun için hâlâ vaktimiz var." Belimdeki eli ile bedenine bedenimi daha çok yaslayarak devam etti. "Eve gitmekle vakit kaybetmeye gerek yok. Hemen burada..."

 

Yarımlık içeren son cümlesi ile belimi daha çok çekerek bedenine iyice yaslanmamı sağlayıp nefesini yeniden üzerime üfledi. Aynı saniyelerde o nefesi dudaklarımda sonlandırmak adına başını eğerek dudaklarımın üzerinde bir nefeslik mesafe kalmasını sağladı. Yeniden konuştuğunda bu mesafe nedeniyle irkiliyor bir yandan da öfkeden terliyordum. Aklımdan onu şu an şu mesafede b*ğmak geçiyordu çünkü. Bunu istiyor ve arzuluyordum.

 

"Dağhan bugün olanlardan sonra sessiz kalmayacaktır. Sana da saldırabilir. Önlem almak gerekiyor. Seni korumaları için birilerini görevlendireceğim."

 

Öfkemi egomu zedeleyecek bu sözler böldü. Ona da bir başkasına da asla boyun eğmezdim. Eğmeyecektim. Bunu o da şimdi işiterek anlayacaktı.

 

"Haddini bil Tufanlı! Benim kimsenin korumasına ihtiyacım yok. Kendimi de ailemi de korumasını bilirim."

 

Başını sallayarak sırıttı sözlerimle. Anlaşılan o ki bu karşı çıkışım onun hoşuna gitmişti. Bu kadarı ile kalmaktansa sırıtmasını belimdeki eline enseme sertçe yasladığı eliyle eşlik etti. Ani bir hareketle dudaklarını aynı sertlikle dudaklarıma bastırdı sonra da. Ben bu kez aklım başımda olduğundan pişmanlık yaşamamak adına karşılık vermedim. Ancak Alparslan diliyle sertçe ağzımı aralayarak öpüşünü derinleştirdi. Öyle ki bu derinlik belimden ani bir hamleyle elini çekip sırtıma yaslayarak k*cağına düşmemi sağladı. Ardından öpüşlerini haşince sürdürerek dudaklarıma saldırdı. Ben asla ona karşılık vermedim. Aksine o öptükçe k*cağından kalkmak ve dudaklarından kurtulmak için hamleler yaptım. Belki de bu yüzden öpmesi tüm haşinliğine rağmen kısa sürdü. Öyle ki k*cağında olmama rağmen bedenimi bedenine bastırmadı. Dudaklarımı yavaşça bıraktığında içli bir nefes vererek yanağımdan öptü. Ben de bırakmasını fırsat bilerek hızla k*cağından kalktım. Tam o esnada asla düşünmeden öfkeme yenik düşerek bir elimi kaldırıp yanağına indirdim. Alparslan beklemediğinden vurulan yöne doğru başını çevirdi. Bir elini yanağına koyarak derin bir nefes verdiğinde gözleri sıkı sıkıya kapalıydı. Bu esnada ben kapıya doğru eğik başımla ilerlemeye başladım. Ardından işittiğim sesle küçük adımım havada kaldı.

 

"İyi geceler."

 

Onu duyduğum gibi başımı hafifçe çevirerek bakındım yüzüne. Az önce tokat yememiş gibi gülümseyerek göz kırpıyordu. Göz devirerek sözlerini de gülümsemesini de görmezden geldim. Daha sonra da kapıya ilerleyen adımıma son verip camı yumrukladım. Arabayı kullanan kişi anlamış olacak ki otomatik kapıyı açtı. Şoförün olduğu kısmı ayıran bir duvar vardı ve o duvarda televizyon asılıydı. Az önce Alparslan'ın rahatça beni kucağına çekmesi de bu yüzdendi. Adımımı arabadan dışarı attığım an evimin bahçesine eriştim. Rahat bir nefes vererek bahçenin içine doğru ilerlediğimde ise araba yavaşça geri geri gidiyordu. Bu esnada esas dikkatimi çeken arabanın gidişi değil de bahçenin boş oluşuydu. Kapının önünde her zaman iki adam olurdu. Kimse yoktu. Bunu fark ettiğim an şüphe ile arkamı döndüm. Bahçeye açılan evin büyük kapısının önü de bomboştu. Orada da her zaman yığınla adam olurdu. Şüphem artarken bakışım bu kez evimin ilerisinde ve bahçenin en köşesinde olan müştemilata kaydı. Işıkları yanmıyordu. Üstelik oranın da önü boştu. Evimde iki müştemilat vardı. Biri korumalar diğeri de evde çalışan kişiler içindi. Diğeri arka tarafta kaldığından bakamadım ama içimdeki şüpheye kulak vererek tek kaşımı havalandırdım. Ardından çantamdan s*lahımı çıkararak eve doğru yavaş ve temkinli adımlar attım. Az sonra kapının önüne geldiğimde derin bir nefes vererek bedenimi yan konumlandırıp kapıyı çalmak için bacağımı kullanmak istedim. Ani verilmiş bir karardı. Düşünecek kadar vaktim olsaydı eve girmek yerine telefondan birilerini arayarak destek isterdim. Ancak düşünecek vaktim olmamıştı ve kapıyı çalmama gerek de kalmamıştı. Bacağımı kapıya değdirdiğim an açık olduğunu gördüm. Derin bir nefes vererek kaşlarımı daha çok çattım. Ardından tekmemi savurarak evle aramda engel olmasına karşı koydum.

 

Adımım evimin içini bulduğunda her yerin karanlık olduğunu gördüm. Işıklar kapalıydı. Ancak bu bir tuzak olabilirdi. Temkinle adımlarımı salona doğru ilerlettim ama tek bir ses dahi gelmemesi nedense evde yalnız olduğumu hissettirdi. Salonun en başındaki duvara yaslanarak derin derin nefesler verip kısa bir süre öylece bekledim. Ardından sessizliğin sürdüğünü fark ederek boşta kalan elimi duvarda sürüyerek zar zor elektrik anahtarını buldum. Işığı açtığım an ise nişan alarak bakışımı salona çevirdim. Gözlerim bakışının durduğu yerde takıldı. Kısa bir an, çok kısa bir an duraksadım. Ne olduğunu idrak edemediğim belki üç belki de beş saniye geçti. Sonra elimdeki s*lah gevşeyerek yere düştü. Aynı saniyelerde dilimden amansız bir çığlık koptu.

 

Bütün, bütün adamlarım, Nermin abla; kıymetlim, kızımdan bana kalan tek yadigarım, Nur gencecik yaşında üvey babasının eziyetine tesadüfen rastlayıp himayeme aldığım o su gibi kız...

 

Hepsi a*ılmış. Hepsinin başı yerde. O koca salonum, kızım için işim için tüm vaktimi harcadığım o koca salonum evimi emanet ettiğim insanların ruhsuz bedenleri ile kaplanmış. Hepsinin bedenleri yan yana, arka arkaya sıralanmış. Bu çok, çok farklı bir şey. Ne hissettim? Ne yaptım? Bilmiyorum. Bağırdığımı hatırlıyorum. Bağırarak önce Nermin ablama koştuğumu hatırlıyorum. Sabah çıkarken 'Kızım gece kaçta gelirsin, bekleyeyim mi?' dediğini anımsıyorum. Her sabah yemeyeceğimi bile bile yaptığı o kıymalı börekleri gözlerimin önüne seriyor zihnim. Bağırarak onun yalnızca bacaklarına dokunuyorum. Yalnızca onlara erişebiliyorum. Bedeni tavanda, bana anne gibi yaklaşan o kadının bedeni yuva yapmak için çabaladığı evin tavanında a*ılı. Dakikalarca belki çırpındım başında. Nur'a koştum sonra. Ona koştuğum an aklıma Yalçın geldi.

 

Teker teker bütün hepsinin siy*laşmaya yüz tutmuş yüzüne baktım. Onu aradım. Ceza vererek yetkisini azalttığım ama yine de kardeşim görmekten vazgeçemediğim Yalçın'ı aradı gözlerim. Yoktu. Şükrettim. Olmayışına şükrettim. Sonra teker teker hepsine sarılmaya çalıştım. Evde gezindim, neler yaptım hatırlamıyorum ama bütün evin odalarını teker teker gezindim. Yetmedi, s*lahımla her yere kurşunlar yağdırdım. Geçmedi sinirim. Bağırdım. Sesim kısılana çıkmayacak kadar çok kısılana kadar bağırarak inlettim evimi. Evim evim olmayı bırakana dek, onları korumaya yetmeyen gücümü tüketene dek bağırdım.

 

Ama yapamadım. Yalnızca çırpındım. Hiçbirini geri getiremedim, benim yüzümden yitirdikleri canlarına karşın onlardan helallik dahi isteyemedim.

 

....................................

 

Bir hafta sonra

 

Hayat çok anlık değil mi? Tek bir an, tek bir soluk. Bir saniye sonramın garantisi olmadığını geçen hafta Nermin ablanın göremeyeceği gece için beni beklemeye söz vermesiyle tekrar anımsadım. Ancak asıl bildiğim ve gördüğüm, ilk deneyimlediğim bu değildi. Hafızamda silinmeye yüz tutmuş bir an vardı. Annem, küçücük yaşımdayken yitirdiğim canımın diğer yarısı...

 

Bir sabah uyandığımda yoktu. Önceki gece içmeyeceğimi söylediğim, sevmediğim sütü bana zorla içirmişti. Normalde diretmeden gecemin iyi geçmesini dileyen annem o gece sütümü zorla içirip uyumam için başımda beklemişti. Uyandığımda ise yoktu. Bütün odaları gezdim. Bütün evde onu aradım o sabah. Gül kokusu vardı, annem yoktu. Kokusunun gezindiği evi bedeni terk etmişti. Benim hayatın tek bir an olmasını ilk deneyimlemem annemle oldu. Sonra ikincisi Şükran teyze olmuştu. Yine silik bir anı, Şükran Teyze kızı evi terk edince yatağa mahkum oldu. Bir gece önce, yalnızca bir gece önce saçımı örüp bana annemden bahseden yine ben uyuyana dek başımda bekleyen o kadın da tıpkı annem gibi sabahına hayatımdan çıktı. Yıllardır görmüyorum onu. Ahmet bey izin vermiyor. Ben onun saçlarını tarayıp öpmek istiyorum. O bana nasıl kızı gibi baktıysa ben de ona evladı gibi bakmak istiyorum ama olmuyor. Zaten olsa da oğlu benim yüzümden ö*dkten sonra onun karşısında duracak gücüm yok. Oğlu demişken, ani kayıplarımın üçüncüsü Alper. Sırdaşım, dostum. Ecel beni aniden varlığı ile üçüncü kez onun canı sayesinde yüzleştirdi. Ancak bu kez ilk ikisi gibi değildi. Kader değildi. Eceli o gün o parka birileri zorla getirmişti. Alper de o zorlamanın sonucunda yitti. Onu aniden kaybedişim bu yüzden oldu.

 

Şimdi ise Nur ve Nermin abla...

 

Her sabah yemeyeceğimi bile bile bana kahvaltı hazırlayan o kadın ve benim istememe dahi fırsat vermeden yine her sabah kahvemi önüme koyan o genç kız, ikisini de tıpkı Alper'de olduğu gibi ecelin zorla çağırılmasıyla kaybettim. Ben daha Alper'in intikamını alamamışken omzuma ve vicdanıma iki yeni yük bindi.

 

Dağhan, Dağhan Taşdelen...

 

Taşı yarıp üstüne o*urtacak kadar nefret dolduğum o eli kanlı, vicdansız adam...

 

Annesi yaşındaki kadını a*arak ö*dürtecek kadar cani olan o ş*refsiz...

 

Ona olan nefretim öyle çok öyle diri ki bir haftadır öfkeden başka bir his hissedemiyorum. Sıkışıp kaldığım bu otel odasında düşündüğüm tek şey ise intikam. İntikamımı düşleyerek geçiriyorum zamanımı. Bu öyle basit bir şey değil, benim mahremime girip orayı koruyan yuva yapan insanlara saldıramaz. Hele ki o insanlardan biri kızımın doğumuna dahi şahitlik edip beni ilk günden beri tek bir an bile yalnız bırakmayan o kadınsa. Sadece adamını vurmuş olmamla bana bu karşılığı veremez. Poyraz'a karşılık Yalçın dese bile belki intikamını anlarım. Sessiz kalmam ama anlarım. Ancak bu yaptığına ne sessiz kalırım ne de unuturum. Ben bu yaptığına yalnızca haddinden de büyük bir hamleyle karşılık veririm.

 

Bir cd var, Tufanlı'nın elinde olan bir cd. Onun babasının başka bir adamla, bir erkekle ilişkiye girdiği bir cd. Bunu zamanında Alparslan kullanmış. Abisi ile bir olup yaymışlar. Aynı zamanda da servetlerini de batırıp Rıfat Taşdelen'in aklını yitirmesine de sebep olmuşlar. Ancak Dağhan'a kalmadan o videoları amcası zamanında mahkeme kararı ile yok etmiş. Şimdi onların yeniden yayılması gerekiyor. Bu kez yayan ben olacağım. Başlığında ise İş insanı Dağhan Taşdelen'in merhum babası olarak anılacak. Bu kadar la da kalmayacağım üstelik. K*na karşılık k*n alacağım. Alacağım bu k*n oldukça içeriden olacak. Onun adamlarını değil, mahremini hedef alacağım ve bu kez bana yaraşır şekilde hareket edeceğim.

 

Elimde tuttuğum Nermin ablanın tülbentinin işlemelerinde ellerimi gezdirirken bunu düşünmeye dalmıştım. Gözlerim tek bir noktada kilitliydi. Alacağım intikam ise sahibi en başından net bir şekilde ortada olduğundan oldukça büyük ve öfke dolu olacaktı. Ben düşüncelerle öfkemi harlarken kapının tıkırtısını duydum.

 

Evden o gece çıkmıştım. Daha doğrusu Yalçın'ın ve Vezir'in gelişiyle çıkartılmıştım. Kader, onların evde olmaması tam olarak kaderdi. İşe yeni başlayan yardımcım Seda bütün olan bitenden habersiz Maran'ı besliyormuş. O esnada oldukları odaya Vezir girmiş. Nasıl olduysa Maran'ı sevmek istemiş. Belki de Seda'ya asılmak için korkusuz davranmış. Bilmiyorum. Sonucunda ise Maran onu ısırmış. Zararsız yani zehirsiz bir yılan. Bir şey olmamış ancak yine de her ihtimale karşı hastaneye gitmek istemişler. Yalçın arabayı kullanırken Seda da onlara eşlik etmiş. Hastane çıkışında da yine her şeyden habersizce yemek yemek için bir mekana gitmişler. Sonra ise Dante onları iş için acil olarak çağırınca Seda'yı kendi isteği üzerine bir arkadaşının evine bırakıp Dante'nin yanına gitmişler. En nihayetinde eve geldiklerinde benim gördüğüm manzaranın aynına şahit oldular.

 

İç çekerek düşüncelerime ara verip tülbenti oturduğum koltuğa atarak ayağa kalktım. Adımlarım kapıyı bulduğu an bir elim belimdeki s*lahtaydı. Diğer elim ise kapının gözünün kenarını tutuyordu. Nare, küçük bebeğim gelmişti. Derin bir nefes vererek kapıyı açıp acı tebessümümü yüzüme yaydım. O annesinin yanındaydı. Aslında bu olaylar olmasa eve dönecekti. Neyse ki o evde değildi. Olaylar olurken evde olsaydı ve canına zarar gelseydi benim aklımdan milim eser kalmazdı. O akılsızlık kızımın kaybına rağmen canımın da yitişiyle son bulurdu.

 

"Hoş geldin meleğim."

 

Nare yüzüme bakmadan içeri adımını attığında ben zaten elimle gelmesini işaret etmiştim. Bilerek otelde kalıyordum. Yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Çisem de Dante de defalarca kez ısrar etse de burada kalmıştım.

 

"Keşke hoş bulsaydım abla, çok kötüyüm."

 

Sözlerine karşın kaşlarımı çatarak kolundan tuttum. Yüzümde meraktan çok endişe vardı. Zira ona da bir zarar gelmesinden korkuyordum. Hem Yalçın hem de Vezir yeni adamlar getirmişti. Kısa sürede eski sayımıza erişsek de yıllardır yanımda olan güvenilir adamlarımdan tek bir kişi dahi yoktu yanımda. Kardeşimi bir ordu koruyor olsa da korkum bu yüzdendi.

 

"Ne oldu?"

 

Nare benim cümlemle yüzüme sert bir bakış atıp içeri adımlamaya devam ederken kurdu cümlesini. Halsiz ve üzgün görünüyordu.

 

"Abla inan ki tartışmak istemiyorum. Nermin ablayı rüyamda gördüm. Uyandığımda da günler sonra Poyraz'a ulaştım ve onu senin v*rduğunu öğrendim ama gelme nedenim ikisi de değil. İyi olup olmadığını öğrendikten sonra gideceğim."

 

Omuz silkerek bıkkınca bir nefes verdiğimde onunla tartışmak istemediğimi içimden kendime yineliyordum. Öğrenmemesi için bir haftadır verdiğim çaba sonuçsuz kalmıştı. Onunla iletişime geçmemesi için çabalamam ise v*rduğum günden beri sürüyordu. Ancak Nare öğrenmişti. Afallamak yerine bunu olağan bir durum gibi karşıladım. Zira Yalçın'a sürekli olarak onu sormasın dan dahi anlıyordum aralarında bir şeyler olduğunu. Kardeşim onunla hangi ara arkadaş olmuştu bilmiyordum ancak anlıyordum.

 

"Kendimi bu konu için savunmayacağım."

 

Nare öfke ile başını salladığında odanın orta yerine geçmişti. Sonuçlar açıklanmıştı bu bir haftada. Kardeşim resmen Cerrahpaşa'lı bir tıp öğrencisi olmuştu. Bunun da verdiği sorumlulukla işime daha çok karışıyordu. Hele ki Nermin ablanın gidişinden sonra tavırları oldukça değişmişti.

 

"Savunulacak yanın mı var senin abla? Neyini savunacaksın?"

 

Az önce oturduğum koltuğa tekrar kurularak ellerimi saçlarıma atıp önüme eğildim. Şu an en son istediğim şey dahi biri ile kavga etmek değilken Nare beni suçlamayı seçmişti. Yine ve yeniden yapmıştı bunu. Her zor durumda kaldığımda varlığına sığınsam da suçlamaları ile sıkışıyordum. Bu an da tam olarak öyle bir andı. Mırıldanarak öfkemi değil de bıkkınlığımı sesime vurduğumda onun yalnızca susarak sarılmasını istiyordum. Yaptığının aksine isteğim buydu.

 

"Nare lütfen, suçlamanı dinlemeyeceğim."

 

Ancak kardeşim sözlerimi duymasına rağmen tavrını sürdürerek odanın içinde volta atıp konuşmaya devam etti. Onun sesi de en az benimki kadar öfke doluydu.

 

"Poyraz söylemese bilmeyecektim vurulduğunu. Öğrenir öğrenmez yalan söylediğini duymak için sana geldim. Bir de kapıda kimi göreyim? Yalçın. Sordum hemen 'Ablam masum değil mi? 'Dedim. Sağ olsun çok dürüst çocuk. Sen onunla nasıl arkadaş olduğunu anlatmadın diye başladı konuşmaya. Anlattı da anlattı. Neymiş? Bana göre değilmiş. Arkadaş olamazmışım(!)"

 

Başımı kaldırmadan en iyi adamımı savunduğumda sözlerim yalnızca onu savunmuyordu. Düşüncelerimi de dillendiriyordu. Nare onunla ne zaman samimi olduğunu anlatmamıştı. Şimdi biliyor olsam da sanırım öncesinde onu yeterince iyi koruyamamışım. Zira Poyraz gibi biri etrafında dolaşabilmiş.

 

"Yalçın haklı. Nasıl arkadaş oldun sen onunla?"

 

Nare tam karşımda dikilerek sözlerine devam etti. Ben de istemsizce onun öfke dolu bakışlarına denk düştüm. Benim gözlerimde onunkinin aksine öfke yoktu. Sadece yorgun bakıyordum. Yorgunluğumu bir ondan gizlemiyordum.

 

"Sen neden vurdun onu? Neden abla? Elinde kaç kişinin k*nı var? Nermin abla da gitti. Yetmedi mi, dinmedi mi öfken?"

 

Sözleri ile hızla kalktım ayağa. Ardından iç çekerek gözlerine bakındığımda bu ithaflardan sıkıldığımı yineliyordum içimde. Hem sıkılmıştım hem de bıkmıştım. Nare her olayda bana sarıyor ve suçluyordu. Ben yalnızca onun varlığıyla güç bulurken o yanımdaki varlığını zedeliyordu.

 

"Ne yetti, ne de bitti! Benim sabrımı zorlama Nare, yeter! Yüküm yeterince ağır, bir de sen üstüme gelme! Ben bir haftadır bu otel odasında bir başıma ne çekiyorum, düşündün mü? Arkadaşını vurmuşum ama onunla nereden arkadaş olduğunu sormaya neden hakkım yok. Bunu düşündün mü? Peki beni suçlarken o arkadaşının senin yaşlarında cıvıl cıvıl bir sürü genci zehirleyerek ö*düren bir satıcı olduğunu biliyor musun?" Sinirle gülümseyerek devam ettiğimde kardeşime patladığımın farkına dahi varamıyordum. "Ben kötüyüm, ben katilim. Ellerim k*nlı, Nermin ablayı da Alper'i de ben mahvettim. Her şeyin suçlusu benim. Peki o? Sen doktor olacağım diye yırtınırken bir satıcı ile yan yanasın. Utanmadan bir de ablana onu savunuyorsun!"

 

Nare başını sağa sola sallayarak gözlerini doldurdu. Ardından iç çekerek konuştuğunda bu kez öfkeli değil duygusaldı. Ben de rahatlamış hissediyordum. Zira oldukça doluydum. Kardeşimin onunla yakın olması beni rahatsız ediyordu. Bunun farkına bu şekilde varmak ise kendimi suçlamama neden oluyordu.

 

"SAVUNMUYORUM! BANA NE ONDAN? SEN BENİM ABLAMSIN! HER GÜNE ACABA HAYATTA MI DİYE KORKARAK BAŞLAMAKTAN YORULDUM! BU SEFER KİM Ö*ECEK DİYE DÜŞÜNMEK İSTEMİYORUM!"

 

Dudaklarımdan oldukça fazla sıkıntıyı içeren bir nefesi bıraktım önce. Ardından kardeşimin dolu gözlerine bakarak ellerimi ellerine uzattım. Ona fazla geliyordu hayatım ve yaşadıklarım. Ancak Nare elimi iterek benden bir iki adım geriye gitti. Bu esnada ben de öfkemi daha çok harlayarak öne atıldım. Bu atılım bir nevi mecburiyet biraz da doluluk hissini barındırıyordu.

 

"YETER DEDİM SANA NARE! BEN ÇOK MU MEMNUNUM SANIYORSUN? SÖYLE!"

 

Gözlerimi onda dikili tutarak sürdürdüm cümlelerimi. Sözlerim onun tarafından işitilirken sesim yüksek de olsa çatallı çıkıyordu. Zira bir hafta önceki bağırmamın etkisi hâlâ geçmemişti. Kardeşim ben bağırırken sinirle yüzüme bakmayı sürdürüyordu.

 

"BEN BU HAYATTAN ÇOK MU MEMNUNUM? ANLAMIYOR MUSUN? MECBURUM! KIZIM İÇİN MECBURUM! ONA DOKUNAMAYACAK KADAR ÇOK KİRLETTİM ELİMİ, EVET! BUNU DA BİLİYORUM AMA ONU BULMAK İÇİN MECBURUM!"

 

Nare sözlerime daha büyük bir öfke ile karşılık verdiğinde kardeşimle tartışıyor olmanın verdiği üzgünlüğü bile görmüyordu gözüm. Benim ona ihtiyacım vardı. Ben de en az onun kadar üzgündüm, benim de sorunlarım vardı ama o bunları görmüyordu. Yalnızca beni suçluyordu. Annesinin int*harı yüzünden üzgünken üstüne bu yaşadığı kayıp ve değerini henüz çözemediğim arkadaşının vur*lması onu üzmüştü ama bilmiyordu. Ben kızımdan bana kalan tek kişiyi kendi ellerimle toprağa vermiştim. Evimi emanet ettiğim bütün adamlarımı kaybetmiştim. İşlerimde aksaklıklar vardı. Nereden ne geleceği belirsizdi. Bir saldırı anında beni koruyacak adamların hepsi bir haftadır himayemdeydi. Yara almıştım. Birden fazla yerden darbe almıştım. Üstelik ağır ilaçlar kullanıyordum ve psikolojim yerinde değildi. Kızımın yokluğu zaten yegane derdimdi.

 

"BİRAZ BENİ ANLAMAYA ÇALIŞ! NE OLUR, BİR KERE DE BENİ HAKLI BUL NARE! BİR KERE DE ELLERİMDE K*NLARLA DEĞİL DE NEDEN ORADA OLDUKLARIYLA İLGİLEN!" başımı sallayarak iç çektiğimde boğazım düğüm düğümdü ve o bana donup kalmış bir bakış atıyordu. O esnada bir yandan da içimden geçmişimin aynası dışa vurmaya başlamıştı. Canım yanıyordu ve canımın acısı kendi kendine dışa vuruyordu. "MECBUR KALDIĞIM HAYATI YAŞIYORUM! MECBUR BIRAKILDIĞIM HAYATI YAŞIYORUM!" İki elimi başıma yaslayarak bir iki adım geriledim önce. Ardından sözlerimi geçmişimle sürdürdüğüm esnada bedenim koltuğa düşmüştü.

 

"Ben neden hep az yemek yiyorum biliyor musun? "Bakışlarım ondayken sürdü sözlerim. Nare gözlerinden yaş dökerek izliyordu beni. "Eskiden, eskiden de az yiyordum ya hani? "Acı bir tebessümü yüzüme ekleyerek devam ettim. "Küçükken annen akşamları sofraya inmeme izin vermezdi. Annem hayattayken elleriyle yedirirdi yemeğimi. Ben de küçüğüm tabii. Döke saça yiyordum. Şevval hanım rahatsız olurdu bundan. Ben yıllarca doğru düzgün akşam yemeği yemeden aç uyudum Nare. Babana 'onu yedirip yatırdım.' Derdi. Halbuki ben sabahtan beri ağzıma lokma koymamış olurdum." Kıkırtıyla sözlerimi sürdürdüğümde içimde bir rahatlama oluşuyordu. "Siz annenle her hafta sonu anne kız gezmesi yapardınız. Bazen masaja bazen alışverişe giderdiniz. Ben de odamda akşama kadar boş boş oturarak ö*meyi dilerdim, belki annemin yanına gidersem ben de sizin gibi onunla gezebilirim diye. Haber bile vermezdi kimse bana. Hazan kim ki? Beni adam yerine koyan olmadı o evde."

 

Nare ellerini dizlerine koyarak önümde eğildi. Gözlerinde yaşlar vardı. Benim gözlerim de ondan farksız değildi. Ellerimi tutmayı deneyip mırıldandığında sesinde acısı vardı. Normalde olsa ona asla anlatmayacağım şeyler dilimden peydah oluyordu ama ben buna engel olamıyordum.

 

"Abla- "

 

Sözlerini daha tam anlamıyla başlamamışken bölmem de bu yüzdendi. Canımın acısı sesimi kesintisiz sürdürmemi sağlayacak kadar çok birikmişti içimde. Kesilmeden akıyordu yüreğime. Geçmişim dilimden sansürsüz dökülüyordu.

 

"Ayakkabımın tabanı çıkmıştı bir keresinde. Yapıştırıp giymeye devam ettim. Narin'e en iyileri alınırken ben aylarca altı sökük ayakkabı ile idare ettim. G*tüme don almaya bile gönlü olmazdı annenin. Babam desen baba değildi zaten. İç çamaşırlarımı bile Narin'in eskilerinden almamı istemişti anne bir keresinde. Unutmuyorum hiç. Ortaokuldayım, ilk kez regl oluyorum. Bütün çamaşırlarım k*n olmuş, bilmiyorum ki ne yapacağımı! Utana sıkıla anlattım Şevval'e. Lekelerini de çıkaramadım dedim. On dakika sonra elinde g*tü yırtık bir donla ve pedle geldi." Bu sözlerimi gözlerinin içine bakarak sürdürdüğümde kendi gözlerim yaşlara teslim olmuştu. "Bana Narin'in çamaşırlarından birini getirmiş. Yeni külot almak zor gelmiş ona. Kızının eskisini layık görmüş."

 

Nare ittiğim ellerini tekrar ellerime kapayarak tuttu. Ardından dizlerime başını koyarak ağladığında istemsizce bir elim saçlarına gitti. Ben rahatlıyordum ama yükümü ona döktüğümü bilmeden rahatlıyordum. Kardeşim benim acılarımı sırtlıyordu.

 

"Abla...Özür dilerim..."

 

Burnumu çekerek devam ettiğimde onun sözlerini bitirmesine yine fırsat vermiyordum. Yüküm hafifledikçe dilim çözülmeye devam ediyordu.

 

"Geçti, geride kaldı hepsi. Adam yerine koymadıkları Hazan hepsini dize getirdi. Şimdi senin için, kızım için çabalıyorum. Ben de isterdim şu tuttuğun ellerim temiz olsun, ben de isterdim Nermin abla ö*memiş olsun ama mecburum. Ben bu hayata mecburum Nare. Kolay ya da güzel olduğunu düşündüğümü mü sanıyorsun? Sanma. Ne kolay ne de güzel yaşadığım hayat. B*ktan beter. Sürünüyorum ben, güçlü görünmeye çalışarak sürünüyorum."

 

Nare başını kaldırarak iç çekti. Ardından gözlerimden akan yaşları silerek titreyen dudaklarına rağmen konuştuğunda acısını görüyor ancak yarasına derman olamıyordum. Zira benim acım daha ağır basıyordu yüreğime.

 

"Abla, ablam... Özür dilerim. Özür dilerim bilmediğim için. Yanında olmadığım için, her şey için..."

 

Gözlerimi onun gözlerinde sabitleyerek dudaklarımı dişledim. Ardından acımı geriye atmayı deneyerek yutkunduğumda onunla konuşmamın devam etmesi gerekiyordu. Bu bir görev gibi dilime işlenirken zihnim yüklerimi ona aktarmamam gerektiğini düşünüyordu. Ancak ben bu düşünceye rağmen dilimi durduramıyordum.

 

"Böyle olacağını, kızımdan bana kalan tek kişinin gideceğini bilseydim Poyraz'ı değil de Dağhan'ı vururdum. O an öyle yapmam gerektiğini düşündüm. Belki hata yaptım ama mecburdum. Ben orada ona kendimi kanıtlamak zorundaydım. Pişmanım şimdi. Vicdanımın sesi susmuyor ama zamanı geriye alamıyorum. Omzumdaki yükleri taşıyamadığım için şu s*kik odadan dışarı adımımı bile atamıyorum. Ayağa kalkıp Nermin ablanın olmadığı bir eve gidecek gücüm yok benim."

 

Nare yavaşça doğrularak gözümdeki yaşları özenle sildi önce. Sonra da içli bir nefesle kollarını boynuma dolayarak konuştu. Ben bu esnada yeniden boşluğa dalmıştım.

 

"Seni suçlamamam gerekirdi. Senin suçun değil, benim hatam. Hep bir suçlu arayıp suçu birilerine yıkmak benim hatam. Buradayım abla, hep burada olacağım. Özür dilerim. Sana yeterince destek olmadığım için özür dilerim."

 

Önce kollarını dolamasına karşılık verdim. Ardından sıkıntıyla soluyarak bedeninden yavaşça sıyrıldığımda istemsizce gülümsüyordum ama bu gülüş acı bir tebessümün yansımasıydı. Nare gülüşüme eşlik ederek saçlarımı okşadı. Ben de içimden sorumluluklarımı geçirerek atıldım öne. Belki de bugünlük bu kadarı yeterliydi. Kardeşimin yaralarını sarmam gerekiyordu. Onun yanında olmam gerekiyordu. Bu yüzden her şeyi öğrenmek zorundaydım. Her ne olursa olsun abla olan bendim. Ayakta, güçlü durması gereken de bendim.

 

"Şimdi anlat bana. Hangi ara arkadaş oldun onunla?"

 

Nare yutkunarak bedenini bedenimden çekip yeniden dizlerimin dibine oturdu. Bu esnada başını dizime koyarak iç çekiyordu. Ben istemsizce dizimdeki başından saçlarına dokunduğumda ise buğulu bir sesle konuşmaya başlamıştı.

 

"Herkesi kırıyorum. Annemi Kenan abiyle odamda gördüğümden beri herkese saldırıyorum. Sana bile dilim sivrildi abla. Sana bile kıyıyorum ben artık. Bir ona kıyamıyorum. Ya da o ne dersem diyeyim alınmıyor."

 

Kenan...

 

Aklıma onunla yapmam gereken hesaplaşma düştü. Son olanlar yüzünden aksamış olsa da kardeşimi bu hale getirmesinin de benim hayatımı mahvetmesinin de bedelini en ağır şekilde ödeyecekti ve bu ödeme üç vakte kadar gerçekleşecekti. Kardeşimin çözülen dili karşısında merakımı daha çok dillendirirken bundan asla çekinmedim. Onun hayatındaki herkes beni ilgilendiriyordu. Üstelik bahsettiği kişi düşmanım olan Nermin ablanın k*nına giren itin adamıydı. Her ne kadar ben onun şahsi olarak zararını görmesem de tehlikeli bir adamın gölgesinde o tehlikenin tam ortasında yaşıyordu. Yani benim küçük meleğime uygun değildi.

 

"Aşık mısın, seviyor musun onu?"

 

Belli belirsiz nefesle karşılık mırıldandığında ben bu sorunun cevabının olumlu olmasından korkuyordum. Onu her ne kadar bu hayattan uzakta tutamasam da geleceğini buraya mahkum edecek biri ile olmasını istemiyordum.

 

"Bilmiyorum. Sen ne hissetmiştin, ona aşıkken ne hissetmiştin?"

 

Yüzümde belli belirsiz acı dolu bir gülüş belirdi. O gülüşe iç çekişim ve gözlerimi kapatarak aşk dolu mazime dalışım eşlik etti. Ben buna kapılarak olduğum yerden soyutlanırken onun baharı olduğum o günlerdeydi aklım. Dudaklarım sevinçle kıvrıldı bu yüzden. Sevincim ruhuma dahi yansıdı. Gözümün önüne bembeyaz elbisemle onun evinin bahçesinde, göğsünde uzandığım o an gelmişti. Kokusuna kapılıp kalbinin bir dakikada ne kadar teklediğini merak edecek kadar çok sevmiştim. Aşk böyle bir histi. Seven sevdiğinin kalp atışının sayısını dahi merak edecek kadar delirirdi. Ona dair her şeyi bilmek isterdi. Bu düşüncelerle onun sorusunu cevaplarken içimdeki o ses tek bir an dahi tereddüt etmemişti. Ona olan ilk hissimi dile getirirken ruhumu o güzel günlere götürmüştü.

 

"Heyecan, onunlayken ilk önceleri heyecan duyuyordum. Sonra o heyecan yerini içimi ısıtan ev gibi hissettiren bilmediğim bir hisse bıraktı. Aşk o işte. Ne olduğunu bilmediğin ama sana yaşama sevinci veren o huzur dolu his."

 

.......................

 

İlahi bakış

 

Çisem elinde tuttuğu kalemi sağa sola savuruyordu. Morali bozuktu. Zaten Nermin ablanın ö*ümü onu yeterince sarsmıştı. Hazan da iyi değildi. Yetmezmiş gibi kocasının nişlerinden ona vakit ayıramamasından yakınıyordu. Bir an önce üstüne düşmeleri gereken bir konu vardı. Evlat edineceklerdi. Belgeler, resmi evraklar gerekiyordu ama Dante ortada yoktu. Üstelik çizim de yapamıyordu. Bir zamanlar ailesinin zoruyla yazdığı bölümü bırakırken aklında moda tasarım okumak vardı. Ancak şimdi hayatın ve evliliğin stresleri nedeniyle buna dahi vakit ayıramıyordu. Ayırdığı kısıtlı vakitte de aklı başka yerlerde oluyordu. Ailesi ile görüşmüyor oluşu zihnini yeterince yoruyorken yalnızlığı da fazla can sıkıcı olmaya başlamıştı. Etrafında hiç arkadaşı kalmamıştı. Güvenip en mahremine alacağı kimse yoktu. Hazan da çalışıyordu. Üstelik işleri de yeterince yoğundu. Hayatındaki en kıymetli kişi, kocası da üstüne düşmeyince yapayalnız kalmıştı. Kalemi fırlatarak kocasının çalışma odasından yatak odasına hızla yürüdü. Bu esnada içinden geçen şey her zaman olduğu gibi giyinip süslenip maskesini takarak alışveriş yapmaktı. Belki çalışanlarla sohbet ederdi. Belki de bir kafede tesadüfen arkadaş edinirdi. Hazan onun için arkadaştan da ötedeydi. Ancak hayatının bu denli yoğun olmasından dolayı birlikte vakit geçiremiyorlardı. Üstelik onun uğraşması gereken tonla derdi vardı. Çisem'in yalnız oluşunu dillendirmeye bu yüzden yüzü yoktu.

 

Odasının solunda bulunan giyinme odasının kapısını hafifçe açtı. Ardından içeri adımını attığında onu neredeyse her renginin ve her serisinin bulunduğu Hermes koleksiyonu karşıladı. Bu odada parmak izi bulunuyordu. Nedeni ise tam olarak karşısındaki çanta koleksiyonuydu. O çantalar bir servet değerindeydi. Çisem servetine teker teker dokunarak gülümsediğinde kendini bu şekilde tatmin ediyordu. Yalnızlıkla, duvarlarla çevrili hayatını bu şekilde renklendiriyordu. Acı bir tebessümle elbiselerinin olduğu yöne ilerlemeden hemen önce çantaların içinden lila renginde olanı seçti. Ardından elbiselerden de aynı ton olanı bularak çıkardığında hazırlanmak için oyalanmamaya çalıştı. Tek başına geçireceği koca bir günü vardı. Özenle süslenmek ona vakit kaybettirmezdi.

 

Yaklaşık bir saat sonra evden çıkarak arabasına ilerlediğinde üzerinde çantasıyla aynı renkte lila, mini bir elbise vardı. Ayakkabı olarak kar beyazı önü açık bir topuklu tercih ederek sarı saçlarına lila bir fiyongu özenle yerleştirmişti. Takıları ile de uyum sağladığında dışarıdan oldukça zengin ve güzel görünüyordu. Kimse içindeki yangınları görmüyordu. Aracına binmesi için şoförün açtığı kapıya ilerlediği esnada ise bir ses duydu.

 

Dante arka bahçeden bu yöne doğru ilerliyordu. Çisem onu gördüğü gibi gülümseyerek açtı kollarını. Kocası ise adımlarına hız kazandırarak onun bedenini sıkı sıkıya kavradı. Saçlarına kondurduğu öpücükle aşkını o ipeklere yerleştirirken ise mırıldandı. Aksanı düzgün olsa da kelimeleri tam anlamıyla seçemediği için yabancı olduğunu hayli belli eden bir tınısı vardı.

 

"Baby, nereye?"

 

Çisem kocasının kollarından kurtularak dudaklarını büzdü. Ardından Dante onun yanaklarını iki eliyle kavrayıp gülümsediğinde ise ona nazlanmak için ses tonunu gerekli tınıda ayarlıyordu.

 

"Çok sıkıldım evde. Tüm gün tek başıma oturmak istemiyorum kociş."

 

Dante karısının haklı isyanına boyun eğerek karşılık verdi. Bu aralar çok fazla sorunla birden baş etmeye çalışıyordu. Kendi iş sorunları bir yana Hazan'a da adam göndermeye çabalıyordu ve bunu yaparken risk alıyordu. Yine de kardeşi gördüğü kızı koruyordu. Sevdiği kadının ailesine saygı duyuyordu. Şimdi de güzel bebeğinin dertleriyle yani esas sorunlarıyla mücadele edecekti. Çok işi vardı, çok çalışması gerekiyordu ama hiçbiri karısının bıkkın halinin karşısında önemli değildi. Çisem üzgündü ve kocası onun moralini yerine getirecekti.

 

"İşler dursun. Karım her şeyden önemli."

 

Sözlerini tamamladığı an ön koltuğa doğru ilerleyen şoföre ıslık çalarak elinden anahtarı kaptı. Ardından karısının alnından öptüğünde Çisem yerinde duramıyordu.

 

"Yaa kociş! Ne oldu?"

 

Dante gülümseyerek arabanın kapısını açtığında karısına da binmesi için komut veriyor ve gülümsemesinin ona da yansımasını sağlıyordu. Karısı için bir vakıf satın alacaktı. Çisem'in kendini oyalayacak bir uğraşa ihtiyacı vardı. Hem sıkılmayacaktı hem de kendini iyi hissedecekti ve kocası bu görevi seve seve üstlenecekti.

 

.............................................

 

İlahi Bakış, sahne şarkısı- No1, Heja Dünya Gül Bana

 

Alparslan giyindiği kamuflajın altından etrafına bakınıyordu. Bir hafta önce sevdasını evine bırakıp rakısını içerek demlenmişti. Ardından ipin ucunu kaçırarak sızmıştı. Sabah uyandığında ise bu uyanışın kıyamet olduğundan habersizdi. Dağhan'ın bu kadar hızlı hareket edeceğini düşünmemişti. Dağhan tahmininin de ötesinde hızlı hareket etmişti. Onun barış tazminatı olarak aldığı kumarhaneye bir saldırı düzenlenmiş. Alparslan'ın Amerika'daki adamlarının orayı mesken tuttuğu gece saldırı olmuş ve bütün kasa boşaltılmıştı. Alparslan bunu onun yaptığını biliyordu. Kanıtlayıp masaya sunarak acizliğini onun yaptığı gibi sunmayacaktı. Aksine cevabını verecekti. Dağhan iti bu kadarıyla da kalmamıştı üstelik. Hazan, sevdası... Onun evine baskın düzenletip önüne geçen herkesi katarak ö*dürtüp a*tırmıştı. Alparslan bunları Seda sayesinde erkenden öğrenmişti. Ardından sevdasına giderek desteğini gösterse de Hazan her zaman olduğu gibi dik başlı yaklaşıp ona karşı güçlü görünmüştü. Bu Alparslan'ın hoşuna giden ve sevdasının gücüne dahi a*masını sağlayan bir durumdu. Onun dik başlılığını yatakta da görmek istiyordu. Sevdası ona orada da itaat etmesin karşı çıksın istiyordu. Bu isteğini onun sert halini her görüşünde içinden tekrar tekrar yineliyordu. Şimdi durduğu yerde bile aklına Hazan geldiği için olmadık şeylere heves ediyordu ama hayır. Şu an burada düşünmesi gereken şey çok farklıydı.

 

Dağhan ona yaptığının bedelini ödeyecekti. Ancak önce kendinden de önce gelen sevdasına yaptığının bedelini ödeyecekti, bunun için planı belliydi: sevdasının evindeki masum insanları ö*düren herkesi teker teker d*şecekti. Sonra içlerinden en önemli olanlardan küçük olduğuna çok emin olduğu birer parça alacaktı. Alparslan bu yaptığının cevabını Tetikçi olarak verecekti ve tetikçi biraz iğrenç bir adamdı. Dağhan ise o iğrençliği fazlasıyla hak ediyordu. Kendine yapılanın bedelini abisiyle beraber ödetecekti. Ancak sevdası için geldiğinde yalnız olmayı tercih etmişti. Öyle ki Toygar bile yoktu. Tüm planı tek başına yapıp hamleleri de kendisi belirlemişti.

 

Bu kez şehrin orta yerindeydi. İzbe bir köşeye sinmemişlerdi. Aynı yerde de toplanmamışlardı. Risk alacaktı, sevdası için risk alarak teker teker temizleyecekti herkesi. Gittiği yer adreslerin ilkiydi. Ele başının, Dağhan'ın bütün pis işlerini yaptırdığı adamın yanıydı burası. Alparslan önce onun başını ezecekti. Büyük balığı tek lokmada yiyebilene küçük balıklar çerez gelirdi. O da şu an tam olarak bunu yapacaktı. Önce büyük balığı yiyerek kendisine çerez için yer açacaktı.

 

Üzerinde siyah bir kapüşon vardı. Onun altında ise yine siyah bir kar maskesi. Belindeki s*lah kapüşonun bolluğundan görünmüyordu. Eve giriş şekli de yine kendine özel olacaktı. Adamın telefonuna sızmayı başarmıştı ve gerekli komutu da almıştı. Yaklaşık yirmi dakika önce yakınlardaki bir marketten bir şeyler sipariş etmişti. Alparslan da siparişi getiren kurye gibi sızacaktı içeri. Güvenilir bir siteydi burası. Dağhan itlerinin elebaşını güzel besliyordu. Motoruna binerek güvenliğin önüne geldiğinde yüzündeki maske kasktan dikkat dahi çekmiyordu. Maske kameralara yakalanmamak içindi.

 

"Samet Soy. Siparişi vardı da..."

 

Güvenlik telefonun ekranından başını dahi kaldırmadan onu onaylayarak yanda duran ahizeyi kaldırdı. Kulübenin masasına ayaklarını uzatmıştı. Çay içerek sosyal medyada son ses video izliyordu. Muhtemelen onun bu ilgisiz tavrı yarın işine son verilmesi ile sonuçlanacaktı. Zira Alparslan olay duyulduğunda kamera kayıtlarından güvenliğin yüzüne dahi bakmadığının anlaşılacağına emindi.

 

"İyi akşamlar Samet bey, siparişiniz geldi."

 

Sesi ağzına ahizeyi kaldırdığı an attığı kraker sayesinde boğuk çıksa da onayı almış olacak ki kafa sallayıp onun geçmesi için site ile kulübe arasındaki engeli tek tuşla kaldırdı. Alparslan motoruna gaz vererek onun evinin olduğu yöne ilerledi. Bu esnada işini öyle iyi yapmıştı ki kurye tahmininden erken gelerek oyununu bozmasın diye yakınlarda bulunan salladığı adreslere çok fazla sipariş vermişti. O kuryenin yoğunluk nedeniyle buraya ulaşmasına en az yarım saat vardı. Tetikçi içinse yarım saat bir adam için oldukça uzun bir süreydi. Motorunu sitenin önüne park ederek kasını çıkarmadan önce arka taraftan marketin logosunun yazdığı paketleri aldı. Bu detaya kadar düşünmüştü. Ardından kaskı yine çıkarmadan kapıya geldiğinde sesini değiştirerek konuşmak için diyafona bastı. Samet kendine çok güveniyordu. Zira kim olduğunu dahi sormadan kapıyı açarak hata yapmıştı.

 

Alparslan emin adımlarını onun oturduğu kata çıkmak için asansöre ilerletti. Bu esnada başı eğikti. Gözlerine lens takma detayını dahi düşünmüştü. Az sonra on yedinci katta indiğinde onun dairesine girerken de bir zorlama olmasını yani insanların duymasını istemiyordu. Bu yüzden temkinli olacaktı. Önce zile bastı. Ardından Samet kapıyı açtığında sakince konuştu.

 

"İyi akçamlar Samet bey."

 

Sesini alamamış olacak ki Samet istediği hamleyi yaparak ona cevap verdi.

 

"Ver kardeşi-"

 

Sözünü onu sertçe iterek içeri girmesiyle böldü. Konuştuğu için bağıramamıştı. Şaşkınca sözünü böldüğü ile kalmıştı. Alparslan bundan faydalanarak evine girip kapıyı arkasından sertçe kapattı. Ardından vakit kaybetmeden ağzına elini bastırdı.

 

Oldukça çok rahatsız edici olacağını düşünüyorum (+18)

 

Kaskını dahi çıkarmadan onu kavradığı yüzünden sertçe yere fırlattı. Samet başını vurduğu için afalladığı an ise üstüne oturarak peş peşe yumruklar attı yüzüne. Yüzün k*nlar içinde kaldığında ise artık bağıracak hali kalmadığı için gördüğü son yüz olmak adına kaskını ve maskesini peş peşe çıkararak ona bakıp gülümsedi. Samet yaralı yüzüne rağmen ona korkuyla bakarken o korkusuzca konuşuyordu.

 

"Selamın aleyküm." Kıkırdayarak devam ettiğinde üzerine eğiliyordu. "Öteki tarafa yolladıklarıma selam söyle. Tetikçi en kısa sürede size abinizi de yollayacakmış de!"

 

Samet ağzını aralayarak belli belirsiz mırıldandığında gözündeki lense rağmen tanıdığı Tetikçiden korkusunu her yanından akıtıyordu. Buradan dönüşü yoktu. Gizliydi adresi. Bu adresi dahi bulduğuna göre onu kurtarmaya gelecek tek bir kişi dahi yoktu. Ö*üme yani ona teslimiyet göstermeye mecburdu. Bu mecburiyete Tetikçi'nin gözlerinden de denk düşüyordu. Alparslan ise onun kabullenişini anlayarak belinden s*lahını çıkardı. Fazla oyalanmayacaktı. Gideceği başka adresler de vardı. Yapması gerekeni yapıp alması gerekeni alacaktı. S*lahına susturucuyu özenle taktı. Ardından bir eliyle ağzını zorla açarak onu içine itti. Samet'in gözleri refleksle sonuna dek açıldığında ise başını başka yöne çevirerek tetiği ç*kti. Ardından s*lahını ağzından çekerek derin bir nefes verdi. Yüzüne baktığında içi bir nebze de olsun soğumuştu. Dağhan bedel ödeyecekti. Dağhan o bedeli her gün ödeyecekti. Sonra hiç vakit kaybetmeden elini belinin diğer yanına atarak bir b*çak çıkardı. Bunu yapmak onun için hiç hoş olmayacaktı ama sevdasının intikamı ve adının şanı için mecburdu. Samet'in p*ntolonunu bakmadan indirerek bıçağı oraya s*play*p gözlerini sıkı sıkı yumarak k*sti.

 

"Hay a*anı s*keyim!"

 

El*ne *lmak dahi istemediği için m*desi bulanıyordu. Bunu Toygar'a da yaptırabileceğini düşündü kısa bir an. Ancaka rtık çok geç olduğunu fark ederek k*na bulanan eline rağmen parçayı sertçe kopardı. Ardından öğürmek üzre olan bedenini nefesini tutarak susturdu. En sevmediği işi yapıyordu. Bunu bir başkasına bırakmadığı için salaktı. Elini getirdiği poşetlerden birine attı. Ardından o poşetin içindeki kaba bırakarak poşeti sıkı sıkıya bağladı.

 

İşini hallettiği an kendinden iğrenerek hızla ayağa kalktı. Etrafı temizlemesi gerekiyordu. Buna kendinden başlamalıydı. Zira elleri mahvolmuştu. Tüm odaları teker teker gezerek banyoyu buldu. Ardından elini özenle yıkayıp temizledi. Yüzüne de birkaç damla sıçramıştı. Onları da özenle sildi. En son ise banyonun lavabosunu da temizleyerek koridora tekrar döndü. Buradaki işi ise manzarayı görmezden gelerek delilleri temizlemekti. Ardından birkaç adam gelecekti. Ancak yine de o delil bırakıp kimseye avantaj sağlamak istemiyordu. Pantolonunu çekti önce. Sonra ise olay yerini banyodan çıkmadan önce çamaşır suyuna buladığı bir bez yardımıyla sildi. Aslında ellerinde olay esnasında maske vardı. Ancak k*n eline de bulaşacak kadar çok olmuştu. Bu yüzden o maskeyi cebine atıp elini yıkayıp diğerine geçiş yapmıştı. Alparslan bu işlerde hayli temiz çalışıyordu.

 

En sonunda işini tamamlayarak maskesini ve kaskını takıp evden çıktı. Az sonra siteden de çıktığında hedefi yeni yerdi. Burada yapacağı şey ise tam anlamı ile mekan basmak olacaktı. Dağhan'ın İstanbul'da birkaç gece kulübü vardı. Alparslan bugün en ünlü olanını tarayarak onun hem onurunu hem gururunu hem de markasını zedeleyecekti. Üstelik bunu da tek başına yapacaktı. Arka taraftan girmekti amacı. Kaskı çıkararak motoru köşeye bir yere bıraktı. Ardından kulaklığını kulağının içine yerleştirerek telefonundan şarkısını ayarladı. Planını çok önceden yapmıştı. Her şey hazırdı. Şarkısı çalmaya başladığında ise kendini tamamen Tetikçi olarak hissediyor ve buna göre hareket ediyordu.

 

Arka kapının hemen önüne geldi önce. Adamlar içeriden tutardı bu kapıyı. O yüzden sesi işitmeseler bile titreşimini fark ederek açmaları için kapıya sertçe tekme attı. Tam üç saniye sonra adamlardan biri kapıyı hafifçe açarak başını uzatınca da tam isabet yaparak onu etkisiz hale getirdi. Ardından yanında olan ve ötekinin yığıldığını fark eden adamı da v*rduğunda kapının önü temizlenmişti. Bu yüzden vakit kaybetmeden hızla daldı içeri.

 

Mekan oldukça gürültülüydü ve kırmızı, yanıp sönen ışıklar her yerdeydi. Gözlerini kısarak içeri doğru adımını tekrar attığında bu gürültüde kimsenin onu duymuyor oluşuna seviniyordu. Asıl gösteri az sonra olacaktı. Adımlarını ilerleterek arka kapının hemen yanındaki merdivenden tırmandı. Burayı yöneten kişinin locası oradaydı. Alparslan onu bulacaktı. Temkinli hareket ederek s*lahını etrafından geçtiği insanlara asla göstermedi. Tam locanın önüne geldiği an ise şarkının nakaratıyla paralel kapıyı hızla açtı.

 

Kıyasla! Bak aynaya, kim daha çok hasta?

 

Satırla gitar çalıyor bir deli terasta.

 

İçeride toplam dört kadın vardı. Oda yine mekan kadar kırmızı ışıklarla doluydu. Odanın tam ortasında ise kırmızı başlıklı ve beyaz çarşafın serildiği bir yatak vardı. Oktay o yatağın tam üzerindeydi. Kadınlardan ikisi ç*plak bir şekilde yatakta yanında uzanırken diğer ikisi ise k*di kostümüyle karşılarında dans ediyordu. Ancak onun hızla odaya girmesiyle dans da eğlence de son bulmuştu. Önce ayaktaki kadınlar irkilerek ona baktı. Ardından Oktay başını kaldırdı. Üstünde bir şey yoktu. göz çevresinden anlaşılana göre de m*dde etkisindeydi.

 

Alparslan gülümseyerek kapattı kapıyı. Ardından kilitleyip konuştuğunda herkes şaşkınca ona bakıyordu ve Oktay mırıldanarak da olsa burada ne işi olduğunu söyleyip küfrediyordu. Onu kendi adamlarından zannetmiş olmalıydı. Alparslan aksi olduğunu şimdi kanıtlayacaktı.

 

"Bensiz eğlence de s*ks de olmaz gençler! Yatakta yer açın abinize."

 

Oktay bu duyduğu söz ile küfrederek tamamen doğrulduğunda kızlar anlamaz bakışlarını birbirlerine göndererek korkuyla bedenlerini kapatmaya çalışıyordu. Alparslan ise o bedenlere zaten bakmıyordu.

 

"S*ktir git lan! Kimse gelmesin demedim mi? Ta*ak mı geçiyorsun sen?"

 

Alparslan kıkırdayarak yatağa doğru ilerledi. Bir yandan da boynunu kütletiyordu. Kask takmak çok ona göre değildi. Canı acımıştı. Sıkıntıyla soluyarak ilerlemesini sürdürdüğünde ise onun sözlerinin doğru oluşu geçmişti içinden. Ta*ak geçiyordu. Geçmekle kalmayıp onu almak istiyordu. Ancak ufak bir pürüz vardı. Bunun için de kızları göndermesi lazımdı. Onlar buradayken o çükü oradan alamazdı. Kısık da olsa şarkısı ona eşlik ederken s*lahını çıkararak kızların bağırmasını sağlamıştı.

 

Yanlışım tamam da, neden tek doğrunuz buydu?

 

Az yanan bir çakmak için yirmi lira bozdur

 

Kızların çığlığını umursamadan ona doğru adım atarken gelen kısma gülümseyerek eşlik ediyordu. Bu esnada Oktay yarı açık gözüyle ayağa kalkmak için çabalıyordu ama Alparslan tam vaktinde gelerek karşı koyamayacak haline denk düşmüştü.

 

"Özellikle b*ktan, özellikle s*ktir!"

 

Tetiği ç*kerek dudağını yaladığı esnada ona korkacağı bakışlar atarak yatakta üzerine doğru eğiliyordu. Oktay bu esnada eliyle onu itmişti ancak engel olamamıştı.

 

"Örnek olsun, hayatımı özellikle s*ktim."

 

Oktay ise karşısında tanımadığı bu maskeli adamı gördüğü andan beri yarı açık zihniyle içinden sorduğu soruyu onun üstüne eğilmesiyle dillendiriyordu. Alparslan ise o esnada kızları yollamak için bir yol arıyordu.

 

"Kimsin lan sen?"

 

Sesi bağırmaya yetecek kadar yüksek değildi. Alparslan'ın da onun ne dediği ile ilgilenecek hali zaten yoktu. Bakışını kızlara tamamen çevirmeden yalnızca başını o yöne eğdi. Gitmeleri gerekiyordu. Onlar varken yapması gerekeni yapamazdı.

 

"Kızlar, kimseye tek kelime etmeden nereden geldiyseniz oradan çıkmak için beş saniyeniz var. Ayık olun, kimse şüphelenmesin."

 

Alparslan'ın sözleriyle Oktay korksa da tepki veremedi. Çünkü Alparslan onun ağzını eliyle kapamıştı ve bir bacağı ile bedenine baskı uyguluyordu. Kızlar ise korkuyla birbirlerine baktıktan sonra hızla odadan çıkmak için öne atıldılar. Ç*plak olanları yaşadıkları korkuyla elbiselerini almayı dahi unutmuştu. Alparslan ise yalnızca onların çıkmasını bekleyerek çevirdiği başı sayesinde vaktin geldiğini gördüğü an öne atıldı. Tetiği ç*kmek için tek bir saniye bile beklememişti. Yapmasını gerekeni hemen yaparak yeniden bıçağı çıkarıp alması gerekeni almıştı. Ardından onun zaten ç*plak olmasını fırsat bildiğinden sırtına alarak kapıyı zar zor açtı. Kızlar yoktu ve müzik devam ediyordu. Anlaşılan o ki kızlar korkudan kaçmıştı. Alparslan yine de her ihtimale karşı vakit kaybetmeden hareket edecekti. Sırtındaki l*şi aşağı atmak için üst katın en ortasına geçti. Bakışları saniyelik aşağı kaydı. Koca koca lambalar yanıp sönüyordu. Aşağısı da hayli kalabalıktı. Oktay muhtemelen birilerinin üstüne düşecekti ama bu olayı daha sansasyonel kılacağından Alparslan yalnızca içindeki kıpırtıyı hissediyordu. Hissi ile paralel olarak bedenini hızla aşağı fırlattı. Ardından duyduğu çığlıkların desibeli kadar yüksek bir hızla merdivenleri inerek boş olan arka kapıdan dışarı çıktı. Hızla motoruna binerek oradan da uzaklaştığında Dağhan'a vurduğu darbenin gururunu yaşıyordu.

 

..........................................

 

İntikam ve onun ateşi demiştim, değil mi? Evet. Şu an tam olarak onu yapmaya gidiyorum. Lakin bu intikamım geçmişten ve ateşi de közden. Zira Dağhan için gerekli komutları verecek akla ancak eriştim. Bütün günümü kardeşimle geçirdim. Günler sonra zar zor uyumamı sağlayan bu güzel gün sayesinde biraz olsun iyiyim. Yükümün daha çok ağırlaşması öfkemi harlıyor ve bu öfke kardeşimden de duyduklarımla daha da gecikmeden hedefine ulaşıyor. Şevval Kenan için int*har etmiş. Kızlarını, ardında bıraktıklarını düşünmeden canına kıyması bir erkek içinmiş. Ne acı, bir kadın daha da önemlisi bir anne için ne kadar acizce! Hazan Kandemir'in asla gelmeyeceği bir oyun bu.

 

Yalnızca onun gibi zayıf kadınların düşeceği bir ağ. Ancak bu ağ benim kardeşime de yansıyor. Kenan ve onun ilişkisi benim küçük bebeğimin zihnini kurcalıyor. Ona yaşadığım olayı, Kenan'ın yaptıklarını anlatmasam da korkuyorum. Bir gün onun o kirli ellerinin kardeşime ulaşmasından korkuyorum. Söyleyemediğim için ailesinin yanına gitmesine de engel olamıyorum. İşin sonucu ise işte böyle korkunçluklarla son buluyor ama yeter. Artık yetti. Kenan artık hesabını verecek, Hazan Kandemir daha fazla susmayacak ve kardeşini koruyacak.

 

Verdiğim emir sayesinde Yalçın onu bir yere kapattı. Vezir'e aile işlerime dahil olmasını sağlayacak kadar güvenmiyorum. Sırf bu yüzden uzak tutuyorum. Yalçın ise cezasına rağmen yanı başımda. Zira onun buradaki varlığı işim bittikten sonra cezasından aldığı dersi tartacak görevi için önemli. Adımlarım onu kapattıkları harabe evin yanında son bulduğunda iç çektim. Üzerimde siyah bir bluz vardı. Altımda ise normalin aksine kot bir pantolon. Bu pantolonun bacaklarımı saran kısmı aşağı doğru bollaşıyordu. Bu sayede altımdaki hafif topuklu ince ayakkabı görünmüyordu. Saçlarım ve makyajım her zaman olduğu gibiydi. Giyimime erişen bu değişimin nedeni ise bulunduğum yerdi. Yalçın onu evin yanındaki ahıra kapatmıştı. Sırf gücümü ona kanıtlamak pahasına o pahalı elbiselerimi ahır kokusu ile mahvetmeyecek kadar seviyorum. Bu yüzden daha salaş bir tarzı benimsedim ancak ahıra dahi topuklu ile girecek aklımı ardımda bırakamadım.

 

Adımlarım evin yanına doğru eriştiğinde yanımda yalnızca Yalçın ve Dante'nin güvenerek bana gönderdiği adamlar var. Diğerlerine henüz güvenmiyorum ve bu durum canımı hayli çok sıkıyor. Yine de bu sıkkınlığı görmezden gelerek adımımı leş kokulu ahırda sonlandırıyorum. İçerisi çoğunlukla karanlıktı. Yalnızca Kenan'ın bağlı olduğu sandalyenin üstünde küçük, sarı bir lamba vardı. Kenan ahırın tam ortasında bağlanmıştı. Gözleri açıktı. Kapının açılmasıyla bu yöne, yani bana bakmıştı. Ben bakışına güçlü bir gülüşle karşılık verirken içimdeki o bulantı hissini baskılıyordum. Onu görür görmez aldığım meyveli yoğurt tadını itiyordum. Geçmişim bırakmıyordu yakamı. O gecenin izleri tenimden silinmiyordu ama Kenan bunun yerine benim güçlü yanıma denk düşecekti. Aynıydı, tek bir yeri bile değişmemişti. Yüzü, elleri aynı tiksinç halindeydi. Şevval'in onun yüzünden canına k*yması da yıpranmasına neden olmamış gibiydi. O şimdi sağlıklı olsa dahi iki gün yoğun bakımda kalmıştı. Belli ki Kenan bu süreçte dahi zerre üzülmemişti.

 

Başını dikerek bana baktığında bulunduğu konuma rağmen boyun eğmeyeceğini gösteriyordu. Ben de adımlarımı tam karşısında sonlandırırken içimdeki o yaralı kıza rağmen onu inciteceğime söz veriyordum.

 

"Oo Hazan hanım, bu ne şeref! Kaç yıl oldu, sayamadım?"

 

Öfke dolu bir gülüşle yanıtladım bu sözlerini. Utanmadan benimle alay ediyordu ancak az sonra bunun için pişman olacaktı.

 

"Haddini bil, sen benim adımı anacak adam değilsin!"

 

Kenan sözlerime sinsi bir gülüşle karşılık vererek başını salladı. Ardından gülüşünü sürdürerek konuştuğu esnada içimdeki yanma hissi her geçen saniye artıyordu. Bedenim ve ruhum o anların pençesinde esir düşmüştü. Yalnızca öfkemi gün yüzüne çıkarıyordum ancak yorgunluk nedeniyle belki de o küçük kız gözlerimden gizliliğini bozarak açığa vuruyordu.

 

"Adam yerine koymuyorsan ne b*kuma ayağına getirdin lan?"

 

İşte duymak istediğim sözler ve takınmasını beklediğim tını buydu. Gülüşüm sürdü. Gülüşüm güçleri eline alarak sürdü. Ona gerçek gücün sahibini göstermenin vakti gelmişti. İntikamım Dağhan'da olduğu gibi hızlı olmayacaktı. Yavaş yavaş, parça parça silecektim onun hayatını. Elimdeki silgi zayıf olacaktı. İzlerini yok etmem sürecekti ama o silgiyi izlerini silmek için her bastırışımda içimde büyük boşluklar açılacaktı. En nihayetinde uzun uğraşlarla onun izlerinden arındığımda ise verdiğim çaba ile bütün yüklerim de silinmiş olacaktı. Kenan bundan habersizce Tuğrul'dan çaldığı paralarla servet yapmıştı kendine. Benim onu da servetini de yok edeceğimi bilmeden yapmıştı.

 

"Ayağını s*kmek için seni ayağıma getirdim Kenan. Sana asıl gücün de paranın da sahibini göstermek için seni buraya getirdim."

 

Sinsi bir gülüşle başını salladığında sarı ve oldukça loş ışıktan gözlerinin karası çarpıyordu yüzüme. O karalar benim en nefret ettiğim tondu. Kokusu içime dolduğu her an içimde bir yerlerde birer parça hiçliğe sürükleniyor ve midemi bulandırıyordu. Bu kokunun hakimiyetine ahırın tiksinç kokusu dahi söz geçiremiyordu. İçimdeki o kız çocuğu öyle çok acı çekiyordu ki ahır kokusu bile o kokuyu duymasına engel olmuyordu. Kenan sinsi gülüşüyle ağzını araladığında üzerinde başımı daha çok eğerek konuşmaya devam ettim. Zira onu konuşturmak istemiyordum. İçimdeki kız çocuğu konuşacaktı ve onu susturmaya benim bile gücüm yetmeyecekti.

 

"Yaptığın her şeyin hesabını vereceksin, teker teker bedelini ödeyeceksin. Bunları yaparken de kardeşimden ve annesinden uzak duracaksın."

 

Şevval umurumda dahi değildi. Elimde olsaydı eğer yani Nare'nin annesi olmasaydı eğer onun canını kendi ellerimle alırdım. Ancak o anneydi. Üstelik benim kardeşimin annesiydi. Ona bir zarar veremediğim gibi kardeşimin üzülmemesi için zarar görmesini de engellemem gerekiyordu. İçimdeki o yaralı ve aç kız çocuğu bunu yapmayıp intikam almamı istese de bu böyleydi. Kenan duyduklarına karşın kahkaha atarken bir yandan da bana alaylı bakışlarını yolluyordu. Ben de bu esnada üstüne eğdiğim başımı dikleştirerek cebimden eldiven çıkarıyordum. Ellerimi kirletmemek adına kullanacaktım bu eldiveni. Az sonra ise esas cezasını vermek üzre bu eldivenli ellerle onu korkunun ateşine salacaktım.

 

"S*ktir lan oradan! Adam ol da şu itlerini çıkar, tek başına geç karşıma! Bak bakalım sonra kim hesap veriyor!"

 

Kenan nefretle püsküre püsküre konuşurken ben deri ve siyah eldivenlerimi özenle ellerime geçirerek gülümsüyordum. Son gülen iyi güleceği gibi son püsküren de esas öfkeyi kusan olurdu. Şu an boş boş konuşmaları ancak kendi zararına oluyordu. Az sonra bana buradan kurtulmak için yalvaracaktı.

 

"Sana çektireceklerim bugün burada olanlarla sınırlı kalmayacak. Yalnızca küçük bir uyarı gibi düşün. Haddini bilip nerede durman gerektiğini öğrenmen için küçük bir uyarı."

 

Sözlerimi ona işittirirken az önce kurduğu cümleyi umursamaz bir tavır takınıyordum. Dudaklarım cümlemin bitişiyle yavaşça kapandığı an ise cevabına mahal vermeden eldiven geçirdiğim ellerden biri ile sol yanağına tokat attım. Yüzü sağa doğru savrulurken tıslayarak küfretti ve ben bu küfrü duymazdan gelerek aynı elimle çenesini kavrayıp bana bakmasını sağladım.

 

"OR*SPU!"

 

Kavradığım çenesini sıkı sıkı tuttuğum esnada onun tükürmeye çalıştığını görerek diğer elimle tekrar tokat attım. Bu esnada yüzüm iğrenme ile buruşmuştu. Ancak içimdeki öfke onun önüne geçerek Kenan'a saldırmama engel olmuyordu.

 

"Haddini bileceksin, senin karşında Hazan Kandemir var! Ben ne dersem yapmak zorundasın ve ben o evden gitmeni istiyorum. Duydun mu? Nare evdeyken o eve adımını bile atmayacaksın. Attığın an seni ö*dürürüm. Elimi bile sürmeden alırım o canını!"

 

Kenan duydukları karşısında kahkaha attı. Ardından sert bir hareketle yüzünü elimden kurtararak sırıttığında alaylı ifadesine gözlerindeki kibir eşlik ediyordu.

 

"Senin karşında da Kenan Solak var. O babanın emrinde çalışan köpek değilim artık ben. Ne tehditlerine boyun eğerim ne de senin gibi bir or*spuyu ciddiye alıp dediklerini yaparım."

 

Küfrünü yeniden işittiğim an burnumdan soluyarak iki elimle birden b*ğazına yapıştım. Gözlerim öfkeyle yerinden çıkacak kadar büyürken sesim sinirden titriyordu ama Kenan onu b*ğmama rağmen ifadesini bozmadan gülümsüyordu bana.

 

"SENİ KÖPEĞİM YAPAR TASMAYLA SÜRÜRÜM! DUYDUN MU? KENAN SOLAK' MIŞ! SOLUNU AYRI SAĞINI AYRI S*KERİM SENİN!"

 

Küfrüme b*ğazında olan ellerim nedeniyle karşılık veremezken ellerimi iyice sıkmamla kaşlarını çattı. Hareketime verdiği tepki yalnızca buyken ben öğürme hissi ile mecburen ellerimi gevşettim. Daha çoğunu yapıp onu daha çok b*ğmak istesem de midemdeki acı buna engel oluyordu. Hareketlerim mecburi olarak duraksadığı için hızla kendimi çekerek geriledim. Kenan bu esnada yalnızca bir kez öksürüp kahkaha atıyordu. Ben de benim gücüme boyun eğmeyen bu arsıza haddini bildirmek için ikinci adıma geçmeye yeltendiğimden Yalçın'a bakıyordum. Mesajı almış olacak ki ahırın en köşesindeki kutuya gitti. İki ayrı kutu vardı orada. Birinin içinde benim değerlim, Maran vardı. Evime saldırı düzenlenmesine rağmen hayvanlarımın ikisine de zarar gelmemişti. Bunun nedeni Norman'ın evin dışındaki kulübede bağlı olmasıydı. Muhtemelen gelenler yalnızca havlamasını duymuştu ve o yöne gitmemişti. Maran ise kendine ait odadaydı ve sanırım o odaya da giren olmamıştı. Zira kapısı her zaman kilitliydi. Bu bir haftada vicdanım nedeniyle ikisiyle de ilgilenemeyeceğimden Yalçın'a emanet etmiştim onları. Maran'ı buraya o getirmişti.

 

Uzattığı ilk kutudan yılanımı alırken bakışlarımı Kenan'a asla çevirmedim. Yalnızca gözünü korkutacaktı Maran. Çünkü o beni temsil ediyordu. Yalnızca korkutmak için vardı. Diğer kutu ise Kenan'ın cezalarının yalnızca bir gecesini temizleyecek olandı. Sıra ona henüz gelmemişti. Maran tıslayarak koluam dolanırken gülümseyerek derisini öptüm. Özlemiştim onu. Hemen koluma dolandığına göre belli ki o da beni özlemişti. Başını elimle tutarak olduğu yerde sabit kalmasını sağladığımda gövdesinin tamamı koluma dolanmıştı ve adımım tam karşımda son buluyordu. Kenan hafif çatık kaşlarla bakıyordu bana. Başı ise yavaş yavaş geriliyordu.

 

Karşısına geçtiğim an Maran'ın bedenini ona doğru eğdim. Kenan bu esnada gözünü kapatarak dudaklarını birbirine bastırıyordu. Korktuğunu bana belli etmek istemiyordu belli ki. Ancak daha çok korkarak bana yalvaracağından şimdilik habersizdi. Bu nedenle ani bir hareketle Maran'ı tam da onun k*barıklığının üstüne bıraktım. Bu esnada dilime sabah içtiğim sütün tadı geliyordu. Midemde ekşi ve kötü bir tat vardı. Bu tat kusma isteğini içime sonuna dek köklüyordu. Kenan gözlerini refleksle açarak bağırdığında ben bütün acılarıma ve midemdeki sancıya rağmen gülümseyerek içimdeki o yaralı kıza sarılıyor ve tüm intikamlarını alacağıma yemin ediyordum.

 

"LAN! AL LAN ŞUNU! İMDAT!"

 

Bağırarak ve a harfini uzatarak konuştuğu esnada daha şimdiden boncuk boncuk terliyordu. Ben bu haline gülümseyerek karşılık verip yeniden üzerinde eğildim. Bu esnada Kenan bağlı olduğu sandalyeyi düşürmeye çalışarak çığlık atıyordu. Beni çok önemsediği söylenemezdi. Tek derdi korkusu olan yılandan kurtulmaktı. İnsan oğlu çok garipti. Onun karşısında onu ö*dürmeye yemin etmiş s*lahlı biri vardı. Benden korkmuyordu ama yılanımdan korkuyordu. Benden belki kadın olduğum için belki de zayıf halimi hatırladığı için korkmuyordu ama o yılanın benim olduğunu ve ben istemeden onu s*kmayacağını akıl edemiyordu. Bunun yerine bana kafa tutmayı seçerek hata yapıyordu.

 

"Z*rla d*kunmaya çalıştığın, iftira attığın ve yerlerde süre süre d*vdüğün o yaralı kızı hatırladın mı?"

 

Kenan bağırarak bedenini geriletti. Öyle ki sandalye benim son anda tutuşum olmasa yere düşecekti. Başını arkaya vererek bedenini sallıyor ve bir yandan da Maran'ı üstünden atmaya çalışıyordu. Ben bu hallerini umursamadan iç çekip sözlerimi sürdürürken içimde büyük bir rahatlama hissediyordum. Midemdeki o lanet hisse rağmen hissediyordum bu rahatlamayı.

 

"Şimdi o kız büyüdü ve senden ilk önce o gecenin intikamını alacak. Bu gece burada uzun uzun düşün. Beni karşına aldığın her an seni nasıl mahvedeceğimi düşün."

 

Başımı yeniden gerilettiğim esnada Yalçın'a gözlerimle tekrar komut verdim. Yalçın da yılanımı onun üzerinden alarak kutuya tekrar koydu. Maran benimle gelecekti ama önce onun temizlenmesi gerekiyordu. Kenan'ın kiri sinmişti üstüne. Ardından Kenan'ın verdiği rahat ve derin nefesleri umursamadan adımlarımı ahırın çıkışına yönlendirdim. Yalçın ise Maran'ı kapıdaki adama verdi. Ben tam kapının önüne dikilirken de diğer kutuyu açtı. Kutuyu Kenan'a doğru çevirerek içini boşalttığında irili ufaklı sayamadığım kadar çok yılanın onun üstüne düştüğünü gördüm. Kenan bu esnada bağırıyordu ve bağırması bütün ahırı hatta evi ve hatta sokağı inletiyordu. Ben yüzümü buruşturarak iç çekerken de Yalçın bu yöne geliyordu. Kenan yalnızca bağırarak başını havaya kaldırabilmişti. Elinden gayrısı gelmiyordu. Ancak dilinden dökülüyordu zehirli sözleri.

 

"LAN HAZAN SENİN ALLAH'INI S*KECEĞİM LAN! K*LTAK KARI! SENİ Ö*DÜRMEZSEM NEYİM LAN! ÇIKARIN LAN BENİ! ÇIKAR!"

 

Sözleri kulağımı doldurduğu an artık dışarıdaydım. Yalçın da arkamdan çıkarak ışığı kapatıp kapıyı kilitlemişti. Ona benim kim olduğumu anımsatmak için tek bir gece vermiştim. Bu bir gece içimi bir nebze soğutacaktı. Ancak şu an içimde hissettiğim tek şey öğürme hissiydi. Ahırın tahtadan yapılan duvarına zar zor tutunarak gözlerimi kapatıp derin derin nefesler alıp verdim. Bu esnada Yalçın iyi olup olmadığımı soruyordu. Bir elimi kaldırarak ona gerekli mesajı verdim. Bu esnada gözlerim sıkı sıkıya kapalıydı ama içimdeki o his artarak çoğalıyordu. Az sonra aldığım nefese rağmen dilimdeki hissettiğim o acı tat ile yüzümü buruşturdum. Ardından refleksle yere çöktüğümde midem içindeki sütlü gofreti ve sütü istekle dışarı atıyordu. Gözlerim hâlâ kapalıydı ve yaşlar onlardan usulca süzülüyordu. Akan yaşların mutluluktan olmasını dilerdim, intikamımın ufak bir parçasını aldığım için gözlerimin mutlulukla yaş dolmasını dilerdim. Ancak akan o yaşlar bütün ömrümü intikam alarak geçirsem dahi o yaralı kızın yaralarını, travmalarını geçiremeyeceğimin işaretiydi. Zira içimde kusmama rağmen o rahatlama oluşmuyordu. Bu acı bu tiksinti intikamla dahi dinmeyecek kadar çoktu. Yıllardır evlat acısı ve vicdan sızısı ile ötelediğim bu yara kendini yüzleştiğim ilk an gün yüzüne çıkararak varlığını hatırlatmıştı. Geriye kalan tek şey ise içimdeki her şeyi çıkarmama rağmen midemden atamadığım o tiksinti hissi ve yaralı kızın sızısıydı.

 

...............................................

 

Kenan'ın olduğu yerden ayrılırken iki adamımı kaçmaması adına orada bıraktım. Şimdi otele, temizlenmeye gidiyordum. Gün yüzüne çıkan intikamımı yeniden öteleyip toprağı kurumayan masum canların intikamı için adımlar atacaktım. Bu sebeple yanımda oturan Yalçın'a bakmadan konuşmaya başladım. Vezir intikam işiyle değil de adam toplama işiyle ilgileniyordu ve bu benim emrimdi. Yanımda tamamen güvendiğim adamı cezalı olmasına rağmen tutuyordum. Bunu yaparken de zerre pişmanlık duymuyordum.

 

Dillendirdiğim şey ise esas intikamımın dışında, ailevi bir mevzu olacaktı. Zira kardeşim ile konuştuğum andan beri içimi kurcalayan bir mevzu vardı ve onun bir an önce çözülmesi gerekiyordu. Nare'nin Poyraz'a âşık olması onu hayatına alması beni korkutuyordu. Gerekli önlemleri almak için bizzat hareket edecektim.

 

"Poyraz..."

 

Yalçın onun adını işittiği an anlamsız bakışlarla bana döndü. Ben bu esnada ona ne yapacağımı içimden düşünüyordum. Halletmek zorundaydım. Bu sorunun üstesinden gelmem gerekiyordu. Kardeşimin benim yaşadığı hayatı yaşamaması için bunu halletmem gerekiyordu.

 

"Efendim abla?"

 

Anlamaz tınısını sesine de döktüğünde ben içli bir nefesle dudağımı yalayarak bir bacağımı diğerinin üzerinde konumlandırıyordum. Ardından konuştuğumda planım kafamda az çok oturmuştu.

 

"Poyraz'ı getir bana."

 

Yalçın oturduğu yerde hafifçe doğrularak baktı bana. Ardından yutkunarak konuştuğunda onu onun dahi bilmediği bir sınava sokuyordum. Yalçın bana olan sadakatini iş birliği yaptığımız dönemde arkadaş olduğu adamı kaçırarak doğrulayacaktı.

 

"Ne...Neden abla?"

 

Sert bakışlarımı ona çevirerek yutkunup başını öne eğmesini sağladım. Yeniden nefes alarak konuştuğumda başım cama dönmüştü. Ona az da olsa anlatmam gereken şeyler vardı.

 

"En kısa sürede onu dizlerimin dibinde istiyorum. Ne gerekiyorsa yapın."

 

Yalçın eğdiği başını kaldırmadan birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından yutkunarak konuştuğu esnada bir gözüm ondaydı. Zira mimiklerini dahi takip ettiğim bir sınavın içindeydi.

 

"Emredersin abla!"

 

Başımı sallayarak onu onayladığımda otele varmamıza az kalmıştı. Biraz sonra hemen odama çıkarak duş alacağımdan ona hemen söylemem gereken çok önemli bir konu vardı ve bu omzumdaki masum canların yükü ile ilgiliydi.

 

"Şu kaset işi için Dante ne diyor?"

 

Ben kardeşimin yanındayken işlerle alakadar olamamıştım. Bu yüzden Yalçın'ın araştırmasını istediğim bir mevzu vardı. Kızlar işi hallolmuştu, Dağhan kime bulaştığını bu gece görecekti ama kaset mevzusu hallolamamıştı. Zira onu nasıl alabileceğime hâlâ karar verememiştim.

 

"Bay Dante ortalık yere koymaz, kasadadır dedi."

 

Göz devirerek sözlerine cevap verdiğimde bunu benim de düşünmüş olduğumu ona duyurmaya çalışıyordum. Yalçın da anlayarak yutkunup başıyla kabulleniş gösterdi.

 

"E zaten." İçli ve sıkıntılı bir nefesle konuşmaya devam ettiğimde aklımda birtakım hinlikler mevcuttu. "O kasayı açamam ama laptopuna kaydettiyse eğer ulaşabilirim. Öyle değil mi?"

 

Yalçın başını sallayarak onayladı beni. Alparslan'ın evine ve çalışma odasına girmem gerekiyordu ancak bu kez kast ettiğim ev ailesinin evi olacaktı.

 

"Bir ihtimal vardır abla. Evinden almak gerekiyor. Sonra şifreyi kırar alırız videoyu. Mevzu evden onu almak."

 

Başımı sallayarak kıkırdadım sözlerine. Ardından iç çektiğim an bunun benim için ne kadar kolay olduğunu yineliyordum içimde. Tufanlı o eve girmem için can atıyordu. Unuttuğum kadınlığımı kullanarak evine girebilirdim. Hazır girmişken o evden vakti gelen bir emaneti de alabilirdim.

 

"Orası kolay, hatta benim için çocuk oyuncağı."

 

Çocuk oyuncağı dememdeki asıl neden cümlenin içinde gizliydi ve bu hinlik yüzüme sinsi bir gülüşle yerleşiyordu. Az kalmıştı, bütün bunların bitmesi ve yolun kızıma çıkması için çok az kalmıştı. Gülüşümü sürdürerek camdan dışarıyı izlemeye devam ettiğimde araba otelin önünde durdu. Ben kapıyı açarak bedenimi yan konumundan ayaklandırdım. Ardından çantamı koluma takarak içeri doğru adımladığım esnada otelin kapısının önünde bir adam bana bakıyordu. Gözlerimi kısarak o yöne doğru ilerlediğimde karşımdaki kişinin de bana doğru ilerlediğini fark ettim. Az sonra yüzü görüş alanıma girdiğinde o adamın Tufanlı olduğunu gördüm. Oldukça şık bir takım elbisenin içindeydi ve bana gülümseyerek yaklaşıyordu. Öyle ki bu gülüş nefretim olan gamzelerini görmemi sağlıyordu. Az sonra tam karşımda durduğunda gülüşünü büyüterek konuştu. Ben de bu esnada yutkunarak ona bakınıyordum.

 

"Hoş geldin, ben de seni bekliyordum."

 

Kaşlarımı çatarak anlamaz bir ifadeye bürüdüm bedenimi. Beni neden beklediği hakkında bir fikrim olmadığı gibi günlerdir telefonlarını açmadığım için ufak da olsa tahminim vardı.

 

"Beni mi bekliyordun?"

 

Başını sallayarak onay verdi sözlerime. Sonra gülüşünü sürdürerek iç çekip etrafa bakınarak konuştu. Bu esnada benim bakışlarım onun nefretin en koyu tonuna sahip yeşillerindeydi.

 

"Günler sonra dışarı çıktığını duyunca iki dakika da olsa görmek için geldim."

 

Başımla anladığımı ifade edip bakışlarımı boşluğa diktim. Aynı saniyelerde konuştuğumda ufak tahminimin doğruluğunu zihnimde tekrar ediyordum.

 

"Sürekli görüşemeyiz Tufanlı. İkimizin de işleri var."

 

İçli bir nefesle bana doğru bir adım attığında benim boşluğa bakışım sürüyordu. Ardından bir elini saçıma daldırarak başını eğdi. Derin bir nefesi saçlarım arasından almadan hemen önce konuştuğunda sesi yalnızca ikimizin duyacağı bir kısıklıktaydı.

 

"Benim en önemli işim sensin."

 

Nefesini hissederek istemsizce başımı kaldırdığım an bakışlarım tereddüt doluydu. Bu tereddüdün nedeni sözleriyken kaşlarımı esas çatan şey ise onun aldığı nefesten sonra yüzünü buruşturması oldu. Tekrar nefes alarak yüzünü daha çok buruşturduğunda yutkunarak konuşuyordu.

 

"Ne kokuyorsun sen?"

 

Gözlerimi sıkı sıkıya kapattığım an çok uzun kalmamış olsam da leş gibi kokan bir ahırdan geldiğimi kendi kendime tekrar ettim. Burnu keskindi. Almıştı hemen kokuyu. Dudaklarımı içten dişleyerek mırıldandığım esnada geriye doğru bir adım atıyordum.

 

"Hiç...Hiçbir şey."

 

Alparslan attığım adımın üstüne kendi adımını ekleyerek tekrar dibime ulaştı. Ardından saçımdan yeniden nefes alarak fısıldadığında o benim aksime gayet temiz ve erkeksi kokuyordu.

 

"Değişik bir koku var."

 

Gözlerimi açarak gözlerine denk düştüm önce. Sonra yüzünde şüphe içeren bir tavır görerek ona gerçeği açıklama mecburiyeti hissettim. Zira Tufanlı aldığı kokunun peşine düşecek kadar meraklı bir adamdı. Aklıma gelen ilk yalanı dilimden döktüğümde konuşma nedenim tamamen bu merakı ötelemekti.

 

"Ahırdan geliyorum. Yalçın'la kurban almaya gittik."

 

Kurban kısmı Kenan için doğru olsa da kast ettiğim anlam bundan çok farklıydı. Alparslan kastımı anında anlayarak sırıtmaya başladı. Gamzelerini göstere göstere güldüğünde alaylı bir eğlence yüzünde hakimiyet kuruyordu.

 

"Kurban mı?"

 

Onu başımı sallayarak onaylarken bir yandan da yutkunarak içimdeki utancı bütün bedenime yayıyordum. Alparslan benim aksime oldukça memnundu bu durumdan. Ben de batan balığın yan gitmesini örnek alarak yalanıma detay eklemeye devam ettim. Ona Kenan ile olan geçmişimi de onu ahıra kapattığımı da söyleyemezdim.

 

"Evet. Kesim için talimatları verdim."

 

Alparslan bu cümlemle küçük bir kahkaha atarak yerinde dikleşti. Ardından konuştuğunda sesindeki o eğlenir ifadeden utandığım için yavaşça etrafıma baktım. Yalçın ve benim adamlarım dışında kimse yoktu etrafta.

 

"Bayram geçti diye biliyorum ama..."

 

Bıkkınca nefes vererek iç çektim önce. Sonra da avuç içlerimi kaşıyarak kaşlarımı çattım. Yalanıma inanmış gibi görünüyordu ve bu benim işime geliyordu. Utancıma rağmen böyle düşünerek ağzımı araladığımda bakışlarındaki alay ve eğlence sürüyordu.

 

"Neden gülüyorsun? Ben kurban kesemez miyim?"

 

Alparslan anında gülüşünü sonlandırarak ciddi bir ifadeye bürünüp yeniden duruşunu dikleştirdi. Bu esnada bir elini saçıma atarak bakışını kontrol ediyordu.

 

"Estağfurullah gülüm. Allah kabul etsin."

 

Gülüm kelimesini görmezden gelebilmek adına gözlerimi kapatıp dudaklarımı dişledim. Ardından vermem gereken detayı da vererek bu konuşmayı sonlandırmaktı niyetim.

 

"Nazar varmış üstümde. Onun için de k*n akıtmak lazımmış. Yani hayvan k*nı, ben de gerekeni yaptım."

 

Alparslan anladığını başı ve bakışlarıyla belirterek bir elinin işaret parmağını saçımın ön tutamına dolamaya başladı. Bu esnada yeniden ilk geldiği an gibi gülümseyerek bakışlarını dudaklarımda tutuyordu.

 

"Güzele çok nazar değermiş. Senin her gün kurban kesmen lazım."

 

Cümlesi ile bakışım saniyelik olarak gözlerine denk düştüğünde göz kırpışı ile yutkunup yeniden boşluğa daldım. Bu esnada bir an önce gitmem gerektiğini düşünüyordum. Çünkü nedense içimde şu an onun karşısında bakımsız olduğum için kötü bir his vardı. Bu his doğrultusunda bir an önce temizlenmek istiyordum.

 

"Neyse. Ben artık gideyim. Duş alıp dinleneceğim."

 

Sözlerimle paralel otele doğru bir adım attım ancak adımım onun kolumu hafifçe kavrayarak durmamı sağlamasıyla havada kaldı. Bakışım anlık olarak ona döndüğünde gözlerindeki o ayni ifadeye denk düştüm.

 

"Gitme, konuşmamız lazım."

 

Başımla onu reddederek havada asılı kalan adımımı sürdürmek adına yeniden önüme döndüm. Bu esnada sözlerim sürüyordu.

 

"Duş alacağım Tufanlı."

 

Alparslan yeniden kolumu kavradı ancak bu kez kavraması daha sert oldu. Zira yeniden karşısında durmama sebep olmuştu. Ben afallayarak ona bakarken o gülümseyerek gözlerime dalıyordu.

 

"Ya gülüm ne duşu? Mis gibisin. Öyle değişik falan dediysem de gül kokusu alamadım diye. Gitme bir yere, konuşmamız lazım."

 

Göz devirerek kollarımı önümde birleştirdim. Öfke bütün bedenime harlanıyordu. Yine saçma sapan bir konudan söz etmek adına burada böyle boş boş dikilmemi sağlayacaktı. İçimdeki düşünceler sesime yansıdığında huysuzluğum ve suratsızlığım dışımdaydı.

 

"Ne konuşacaksak acele et. Gerçekten duş almam gerekiyor ve çok yorgunum."

 

Alparslan kıkırdayarak önümde birleştirdiğim kollarımın üzerine ellerini koydu. Ardından iç çekip konuştuğunda sesindeki eğlenir tını yeniden kulaklarıma ilişmişti.

 

"Önce bir sakin olalım, sonra da güzel bir yemek yeriz. Sabahtan beri açım yavrum. Yemekte konuşuruz."

 

Yeniden onu reddederek ellerini koyduğu kollarımı çözerek bedenime getirmeye çalıştım ama Alparslan çözdüğüm an ellerimi tutarak buna engel oldu. Ardından arkadan bizi izleyen benim adamlarıma rağmen iki elimi birden sırayla öptü. Bu esnada gülümseyerek konuşuyordu ve ben de utançla arkama bakıyordum. Neyse ki hepsinin başı yere eğikti ama muhtemelen görmüşlerdi. Onların karşısında küçük duruma düştüğümü düşünerek ellerimi çekmeye yeltenmeden hemen önce işitmiştim onun sesini.

 

"İtiraz istemiyorum."

 

Ellerimi çektiğim an kısa bir an şaşkınca duraksadı ancak bunu görmezden gelerek gülüşünü sürdürdü. Ben de aynı esnada öfkeli bir tınıyla konuşuyordum.

 

"Ne yapıyorsun? Arkamda adamlarım var Tufanlı, ortalık yerdeyiz."

 

Başını sallayarak beni onaylayıp sırıttı. Sonrasında konuştuğunda benim yüzümdeki öfkeye rağmen oldukça neşeli görünüyordu.

 

"O zaman odaya çıkalım. Sen duş alırken yemeğimiz gelir. Sonra da güzelce konuşuruz. Gece uzun..."

 

Son sözleriyle paralel yeniden göz kırptı. Ben bu esnada çarpılmış gibi elektrik yükledim bedenime. Bunun sayesinde öfke her bir zerremde yer edinirken gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp birkaç saniye sakinleşmeyi bekledim. Ardından ona bakarak konuştuğumda gözlerimde her ne gördüyse gülmeyi kesti. Ancak bakışlarındaki o eğlenir tını öfkeme rağmen sürüyordu.

 

"Yeter, ne konuşacaksan şimdi burada konuş. Konuşmayacaksan da güle güle!"

 

Alparslan alaylı bir tını takınarak iç çekti. Ardından omuz silkerek konuştuğunda ben derin derin nefesler alıp vererek onun gözlerine bakmayı reddediyordum. Gözlerine baktığım an o bakışla üzerine saldırıp her şeyi berbat edecek kadar öfkeliydim. Zira oldukça utanmazdı bu adam. Her geçen saniye dozu arttıracak kadar utanmazdı.

 

"Yemekte konuşacağız, mevzu Dağhan."

 

Bakışlarımı dakikalar sonra ilk kez gözlerinde tuttum. Daha sonra derin bir nefes vererek yüzündeki o kararlı ifadeye denk düştüm. Eğer mevzu o ise konuşmam gerekebilirdi. Sırf bu yüzden öne atılarak onunla konuşmaya başladım.

 

"Konu ne?"

 

Alparslan sırıtarak içli bir nefes verdi. Sonra dudaklarını ısırarak bir eli elimi buldu ve usulca konuşmaya başladı. Sesinde imalı ve erkeksi bir tını vardı.

 

"Yemekte konuşacağız konuyu."

 

Başımı olumsuz anlamda sallayarak reddettim onu. Ardından dudaklarımı dişleyerek sıkıntıyla soluduğumda gözlerimde öfkeden ateş vardı. İnatlaşıyordu benimle. İnat ediyordu ancak ben onun oyununa gelmeyecektim.

 

"Yemek yemeyeceğiz, anlat hadi."

 

Tufanlı yeniden içli bir nefes vererek ısırdı dudaklarını. Ardından iki elimi birden sıkı sıkıya kavrayarak içli nefesiyle karışık sözlerini dillendirerek benim daha çok öfkeye bürünmeme neden oldu.

 

"Ciğer mi istersin, yoksa başka bir şey mi yiyelim?"

 

Ellerimi ellerinden kurtararak sertçe yutkundum. Ardından aynı sertliği aldığım soluğa da ekleyerek bakışlarımı onda tuttuğumda onu sonsuza kadar reddedeceğimi ve asla bunu yapmayacağımı içimden dillendiriyordum. İstediği kadar inatlaşabilirdi benimle. İstediğini yapabilirdi. O yemek asla yenmeyecekti.

 

"Sana afiyet olsun, bekliyorum. Konu ne?"

 

Alparslan aynı soluğun bol sabır içerenini kendi dudaklarından peydah etti. Daha sonra kıkırdayarak ellerimden kurtardığım ellerinin yalnızca birini saçlarıma dolayarak iç çekti.

 

"Anladım. Ciğer yemek istiyorsun. Sana ciğer bana kebap, üstüne de künefe!"

 

Cümlesiyle paralel gözlerini üçüncü kez kırparak sırıtışını sürdürdü. Ben de saçımdaki elinden de kurtularak ellerimi yeniden önünde bağlayıp sırıtışına eşlik ettim. Ancak benim sırıtmam onunkinin aksine öfke içeriyordu.

 

"Hiçbirini yemeyeceğiz. Konuya gelebilir misin artık?"

 

Alparslan hafifçe koluma girip ilerlemeye başladı. Ben de boş bulunarak arkamı dönüp ona eşlik ettiğimde kıkırdayarak konuşuyordu.

 

"Üç kebap bir künefe diyorum. Ne dersin?"

 

Kaşlarımı çatarak ayaklarımı durduğu yerde tutmaya çalıştım. Ancak Alparslan buna rağmen adımlamaya devam ettiğinde takılarak düşme tehlikesi geçirdim. Neyse ki anında fark edip durdu ve kolumu daha sıkı kavrayıp kıkırdayarak konuşmaya başladı.

 

"Yavrum dikkat etsene, düşecektin."

 

Kolundan hızla kurtularak kararlı bir ifadeyle nefes verdim. Ardından konuşmaya başladığımda içimdeki öfke ses tonuma tamamen yansıyordu. İstemediğim halde yemeğe götürmek için diretiyordu ve beni ciddiye almıyordu.

 

"Yeter Tufanlı! Gelmeyeceğim ben hiçbir yere!"

 

Alparslan benim ağzımdan duyduklarını umursamadan sırıtarak kolumu daha sıkı kavradı. Bu esnada bakışım adamlarıma döndü ancak hiçbiri orada değildi. Şaşkın bir bakışla etrafa baktığımda otelin çevresinde tek bir kişinin dahi olmadığını görerek dumura uğradım. Bu esnada Alparslan beni tahminimce arabasının olduğu yere doğru ilerletiyordu. Eli elimi sıkı sıkıya kavramıştı. Hangi ara kolumdan elime geçtiğini anlamadığım için ani bir hareketle durdum. Durmamla bakışını bana çevirerek şaşkın ifadesini takındığında ise elinden kurtularak çığlık attım. Bunu neden yaptığımı bilmememe rağmen yaptım. Fakat zaten bir faydası da olmadı. Zira Alparslan çığlık atmaya başladığım an bacaklarımdan tutarak baş aşağı bir şekilde kucağına aldı beni. Ben çığlığımı sürdürerek elinden kurtulmaya çalışsam da bunun bir faydası olmadı.

 

.....................................

 

Neredeyse yarım saat sonra sahil tarafında bir mekanda otururken buldum kendimi. Karşımda Alparslan sırıta sırıta bana bakıyordu. Beni istememiş olmama rağmen buraya getirmesi yetmemişti ona. Bir de mekanı kapatmıştı. Daha doğrusu kapattırmıştı. Geldiğimizde saat akşam sekizi geçiyor olmasına rağmen tek bir kişi bile yoktu. Masalardan yalnızca birinde servis açılıydı üstelik. Diğerleri kaldırılmıştı. Koca salonun en ortasına, boğaz manzarasının karşısına konumlandırılmış olan masada şamdanlar vardı. Yerler ise güllerle doluydu. Bir dakika sonra evlenme teklifi etse şaşırmayacağım kadar romantik bir ortamdı burası. Ancak biz bu romantikliğe asla uymayan kişilerdik. Zaten söylediğimiz daha doğrusu Alparslan'ın söylediği yemekler de ne ortama ne de ambiyansına uyuyordu. Şırdan bile söylemişti. Ne kadar sakatat varsa yığmıştı masaya. Şalgam ve ayran ile de muhtemelen özel olarak hazırlattığı bu ortamın içine bir güzel etmişti. Bunun farkına varmıyor ya da umursamıyor olmalıydı. Öyle ki benim bütün suratsızlığıma rağmen o oldukça memnundu halinden. İç çekerek başımı olduğum yerde eğdiğimde ise bana kendi elleriyle lavaşa yerleştirdiği et şişi uzatıyordu.

 

"Al bakalım, afiyet olsun."

 

Daha derin bir iç çekerek göz devirip masada bulunduğum yerde doğruldum. Bakışlarım onu bulduğunda ise elinde tuttuğu eti görmezden gelerek konuşuyordum. Sesim oldukça sertti. Zira içinde bulunduğum durumdan asla memnun değildim.

 

"Ne yaşıyorsun sen? Zorla getirdin beni buraya!"

 

Alparslan sırıtışını sürdürerek elindeki yemeği benim tabağıma bırakıp şalgamından bir yudum alarak oldukça rahat bir tavırla konuşmaya başladı.

 

"Yemeğini de zorla yedirmemi istiyorsun herhalde?"

 

İki elimi birden masaya yaslayarak tane tane konuştuğumda az önce beni bozmuş olmasını umursamıyordum. Çünkü Alparslan ben neyi umursasam aksini yapıyordu. Umurunda değildi onun. İstediğinin olması dışında bir şeyi umursamıyordu.

 

"Bak, ben yemek yemek istemiyorum. Zaten bu saatte ne yemeği, ayı mıyım ben? Ne konuşacaksak konuşalım. Sonra gideceğim."

 

Ben konuşurken o umursamaz tınısıyla ağzına ciğerleri teker teker atıyordu. Ayı dediğim an tek kaşını havalandırarak bana baktı. Ardından sözlerimi tamamladığım an lokmasını yutarak ağzının içinde cık yaptı. Sesi alaylı bakışları ise eğlenir tınıdaydı.

 

"Bir ayı olmadığım kalmıştı, o da oldu."

 

Göz devirerek yeniden ağzımı araladığım esnada kendi önünde bulunan mezeleri teker teker benim önüme doğru itip göz kırptı. Hakikaten benim ne dediğimle ilgilenmiyordu. Ardından ben tekrar öfkeyle ağzımı açtığım an ise kıkırdayarak bir elini bana uzatıp susmamı sağladı.

 

"Tamam tamam. Konuşalım."

 

Konuşurken bir yandan da elini cebine atıyordu. Telefonunu çıkararak bir şeyler yaptıktan sonra eliyle uzatıp almamı sağladı. Ben telefonunu elime aldığım an ise o gururlu bir ifade takınarak konuşuyordu.

 

"Evine dadanan itleri hallettim."

 

Ben sözünü işittiğimde ciddi bir ifade takınarak telefonu bakış hizama getirdim. Bir fotoğraf açılıydı telefonunda. Önde iki tan adam sandalyeye oturulmuş bir şekilde bağlıydı. İkisi de ö*üydü ve her yerleri k*n içindeydi. Asıl dikkatimi çeken şey k*n içinde olmaları değil de pantolonlarının olduğu kısımda yoğun birer kırmızılık olmasıydı. Nedenini anlayamadığımdan yüzümdeki tiksinen ifadeye merak eklerken fotoğrafın arla kısmına baktım. Daha doğrusu tamamına. Bir daire oluşturulmuştu. Dairenin içinde iki sandalyede o adamlar oturuyordu. Arkalarında ve önlerinde ise daireyi çizgi niyetine başka ö*ü adamların c*setleri sarıyordu. Hepsinin yüzü gözü berbat haldeydi. Bu berbatlık midemi bulandırdığından telefonunu ona geri uzattım. Ardından iç çekerek kısa bir süre düşündüm. Benim evime saldıranları temizlediğini söylüyordu. Yani benim intikamımı almaya yeltenmişti. Bunu idrak ettiğim an takındığım öfkenin nedeni kimsenin, hiç kimsenin benim namusuma yapılan saldırıyı üstlenmemesi gerektiğiydi. O adamlar benim evime saldırmış benim çalışanlarımı hedef almıştı. Bu konu onu ilgilendirmiyordu. Üstelik zaten bu gece intikamımın bir kısmı gerçekleşecekti.

 

"Sana defalarca kez haddini bilmeni söyledim ama bu had bilmenin de ötesinde Tufanlı. Sen kendini ne zannediyorsun? "Sıkıntıyla soluyarak işaret parmağımı masaya vura vura tamamladım sözlerimi. "Hiç kimse, hiç kimse benim mahremime yapılan saldırının intikamını üstlenemez. Mezarından kalkıp annem gelse bile benim adıma bu işi yapamaz." Öfkem bedenimden taşarken sıkıntılı soluğumla hızla ayağa kalkıp gözlerine sert bakışlar yollayarak devam ettim. "Duydun mu?"

 

Alparslan ciddi bir ifade takınarak ayağa kalktığında bana eşlik ettiğinin farkındaydım. Onun yüzünde de aynı öfke ve aynı sertlik hakimiyet kuruyordu. Benden tek farkı ise elini masaya vurmak yerine havaya kaldırmasıydı.

 

"Duydum, sen de şunu duy o zaman! Benim o masaya elinden tutup oturttuğum namusum olduğunu cümle aleme duyurduğum kadının evine kimse saldıramaz! Saldırırsa evelallah karşılığını da misliyle alır."

 

Namus kelimesini onun ağzından duyduğum an kıkırdayarak masadan uzaklaştırdım bedenimi. Aynı saniyelerde o da masadan uzaklaşarak bana yaklaştığında omuz silkerek onu işaret edip üstüne basa basa konuşmaya başladım.

 

"Ben senin namusun değilim! Hecelememi ister misin? Kendi intikamımı da kendim alırım, başımın çaresine de kendim bakarım. Kimseye ihtiyacım yok benim."

 

Alparslan tam karşımda durduğu an öfkeyle gülümseyerek sağ elinin işaret parmağını hafifçe göğsüm ile boynumun arasındaki o boşluğa bastırarak konuştu. Heceliyordu. Ben heceleme sorusu sorduktan sonra sorumu emir farz ederek konuşuyor ve benden daha sert bir biçimde üstüne bastırıyordu.

 

"Sen- benim- namusumsun! Duydun mu?"

 

Başımı hafifçe yukarı kaldırarak sabır çektim. Ardından gözlerine tekrar baktığım an çene kaslarının dahi seğirdiğini görerek kıkırdadım. Boşuna sinirleniyordu. Ben cevap vermeyince sözlerini yineledi ama bu çabası boşunaydı.

 

"Sen benim namusumsun Hazan! Sen benim mahremimsin, kadınımsın. Bunu sakın aklından çıkarma!"

 

Başımla onu reddederek kıkırdadığımda öfkesinin aksine sakinlik sarıyordu bedenimi. Öyle ki gayet normal ve fısıldar bir tınıyı sesime yansıtarak bunu ona da gösterdim.

 

"Ben senin namusun da mahremin de kadının da de-"

 

Cümlemi tamamlamama fırsat vermeden başımı sertçe tutarak dudaklarıma kapandı. İki elimle birden onu itmeyi denedim. Ancak öyle güçlü bir şekilde çekiyordu ki dudaklarımı bu mümkün değildi. Bedenimi sıkı sıkıya kavrayarak kendi bedenine yapıştırdı önce. Ardından başını daha çok eğmek istemediğinden olsa gerek bedenimi hafif bir poşeti eline alır gibi kaldırarak başının olduğu yöne kadar çıkardı. Ardından dili dilimi zorla buldu. Ağzımın arasına zorla girerek alt dudağımı hapsettiğinde bir yandan da iki elini birden p*poma yaslamıştı. Öpüşlerini iyice sertleştirerek alt dudağımı vakumlamaya başladığı an ise istemsizce küçük bir iniltiyi dudaklarımdan kopardım. Daha sonra kollarımı tamamen kendi isteğimle boynuna doladığımda Alparslan küçük adımlarla ilerliyordu. İlerleyişini az önce yemek yememek için direndiğim masanın dibinde sonlandırarak bedenimi yavaşça bıraktı. Oturmamı sağladığı an ise öpüşlerimiz karşılıklı ve oldukça çok şehvet doluydu.

 

............................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan sevdasının dudaklarını tavaf ederken ve Hazan onun öpüşlerine yıllar sonra ilk kez isteğiyle karşılık verdiğini kabul ederken Dağhan bu iki aşığın birbirlerinden bağımsız olarak ondan almak istedikleri intikam planının pençesinde olduğunu bilmiyordu. Masadaydı şimdi. Yemek yiyecekti. Alparslan'ın adamlarını getirdiği halden habersizdi. Çünkü şehir dışında bilinmeyen bir adresteki evindeydi. Kafa dinliyordu. En yakın adamı Poyraz'ı da yanına almıştı. İkisi beraber yemek yiyip kafaları çekeceklerdi. Ardından Dağhan bir kadının tadına bakarak gecesinin geri kalanını onu oyuna getiren aşıkları nasıl mahvedeceğini düşünerek bitirecekti.

 

Bardağına konuşan viskiden bir yudum aldığında çalışan kızlardan biri elinde küçük bir borcamla oldukları yöne geliyordu. Dağhan iç çekip arkasına yaslandığında ise borcam masanın orta yerine bırakılmıştı. İçinde et vardı ama bu et kavurma gibiydi. Dağhan biftek severdi. Üstelik et oldukça yağlı görünüyordu. Görünüşünü bile beğenmediğinden yemeği getiren kıza bakarak sert bir üslupla konuşmaya başladı.

 

"Biftek nerede?"

 

Kız başını eğerek gözlerine bakmadan konuştuğunda neredeyse her gece yanına gelen ama asla onunla bir bağ kurmayan patronunun karşısında çekingen bir tavır sergiliyordu. Buradan kurtuluş bileti bu eti yemesiydi. O yüzden yalan söyleyecekti.

 

"Biftek kalmadı efendim. Yarın sabah alışveriş yapacaklarmış."

 

Dağhan sabır çekerek yağlı görüntüsüne rağmen ortadaki etten tabağına aldı. Et olmadan akşamları yemek yemezdi. O yüzden şu an kavurmaya bile razıydı. Poyraz ise boşluğa dalmıştı. Ne etin geldiğinden ne de bifteğin bittiğinden haberi yoktu. Bu esnada Dağhan viskisinden bir yudum daha alarak çatalını ete batırıp ağzına attı. Çiğnemeye başladığı an ise tadının değişik geldiğini anlayarak yüzünü buruşturdu. Birkaç kez daha ağzından çevirdikten sonra daha da berbatlaşan tat ile peçeteye uzanarak lokmasını oraya tükürdü. Ardından hızla ayağa kalkıp yanında dikilmeye devam eden kıza bağırdığında ağzındaki leş tadın nedeninin etin bozuk olmasından kaynaklandığını düşünüyordu.

 

"KIZIM BU NE? BOZUK ET Mİ KOYUYORSUNUZ LAN ÖNÜME!"

 

Poyraz onun bağırmasıyla irkilerek ayaklandığında kız yutkunup bir iki adım geriledi. Aynı saniyelerde bahçeye giren orta yaşlardaki göbekli adam ise Dağhan'a hayatının şokunu yaşayacağı o notu vermeye hazırlanıyordu.

 

"Abi bu not sana geldi."

 

Dağhan öfkesini bir kenara atarak sıkıntıyla soluyup adamın uzattığı kağıdı sertçe çekerek aldı. İkiye katlanmış küçük notu açtığı an ise beyninden vurulmuşa dönerek kendinden tiksindi.

 

Afiyet olsun ortak

 

Tarifi veriyorum. Biraz Oktay'ınkinden biraz da Samet'inkinden koydum. Artan malzemeyi yollayacaktım, belki bir daha yapar yersin diye ama adamlarınınki de seninki kadarmış.

 

Dağhan okuduğu notu fırlatarak hızla banyoya koştu. Az sonra içinde ne var ne yoksa çıkardığında zihninde yankılanan tek şey ona bunun daha beterini yapacağıydı. Masa lideri olduğundan saldırıyı ilkinde küçük tutmuştu. Ancak şimdi bu yaptığı ile bütün her şeyi unutacağı bir hale getirmişti mevzuyu. Her şeyinden vazgeçecekti. Gerekirse her şeyini feda edecekti ama o Tetikçi'nin tetiğini ona s*kacaktı. İç çekerek bağırmaya başladığında ise içindeki öfkeyi sırf bu yüzden kusuyordu. Midesindekileri kusması yetmemişti. Öfkesi tüm şehri yakacak kadar çok olduğundan onu da kusuyordu.

 

Saatler boyu banyoda bağırıp yine atamadığı sinirini boks torbasından da çıkarmıştı. Bu esnada çok fazla planı bir arada yapıyordu. Herkesin ipini ortaya çıkaracaktı. Kozlar hâlâ onun elindeydi. Öfkesi torba ile de geçmeyince son çare avlanmak için t*feğini alarak akşamın hatta gecenin bir vakti ormana dalmıştı. İçinde gezinen tilkilere vurduğu ne olduğunu bilmediği hayvanlar eşlik etti. Yine yetmedi. Öfkesini yine atamadı. Şimdi harekete geçerse kaybedecekti. Beklemesi gerekiyordu. Beklemek için ise öfkesini dindirmek zorundaydı. Bu yüzden amacı eve gidip o çalışan kızı yürüyemeyecek hale getirmek olmuştu.

 

(Çok küçük bir erotik sahne ve bu son sahne güzelliklerim. Okumak istemeyenler yalnızca son cümleyi okusun, yeterli)

 

Hızlı adımlarını evinde sonlandırdığında ise o kızı aramasına gerek bile kalmamıştı. Dağhan için Poyraz bir kadın çağırmış. Kendisi ortalarda yoktu ama kadın salonun orta yerinde liseli kostümü ile oturuyordu. Sarışın, uzun bacaklı ve büyük m*meliydi. Tam onun sevdiği gibiydi. Gülümseyerek kendi ayağı ile ona gelen avının kolundan tuttu. Az sonra odasını açıp kadını içeri ittiği an ise öfkeden hiçbir şeyin tadını çıkaracak hali yoktu. Eliyle köşede bulunan k*rbaç masasını işaret etti.

 

"Soyun ve oraya otur!"

 

Genç ve güzel kadın başı ile onu onaylayarak masaya doğru ilerledi. Ancak soyunmadı. Zira soyunacak kadar uzun süre burada kalacak bir anlaşma yapmamıştı. Hazan Kandemir bu gece karşılığında ona bir servet ödemişti. Anlaşmanın karşılığını fazlasıyla yerine getirecekti.

 

Dağhan arkası dönük bir şekilde soyunuyordu. Amacı bir an önce hedefine ulaşmaktı. O kadını ağlata ağlata görmek istiyordu işini. Öfkesi ancak böyle dinecekti. Arkasını döndüğünde ise tamamen çıplaktı ama karşısındaki kadın masaya aynı kostümle oturmuştu. Tek kaşını kaldırarak öfkeyle ona doğru ilerleyip konuşmaya başladığında konuşma nedeni daha başlamadan sözüne itaat edilmemesiydi.

 

"Sana soyun demedim mi?"

 

Sarışın kadın güzel bir gülümseme ile masadan kalkarak tam karşısına geçti. Ardından içli bir nefes vererek konuştuğunda bir eli ile a*etini k*vrayarak onu pençesine almıştı.

 

"Önce bir tur seni rahatlatmak istiyorum sahip. İznin var mı?"

 

Dağhan kadının şehvet dolu sesine ve hareketine karşı koyamayarak başını arkaya atıp nefes verirken onu olumsuz anlamda reddederek dudaklarını yaladı. Karşısındaki kadın ise bunu fırsat bilerek d*zlerinin üz*rinde ç*ktü. Ardından d*lini öne doğru atıp onu tam anlamıyla pençesine aldığı an ise eteğinin köşesine sıkıştırdığı küçük h*nçeri çıkardı. G*beği ile k*sığının birleşimi olan yere küçük bir ç*zik at*rak ayağa kalktığı an ise Dağhan refleksle gözlerini açarak bağırdı. Kadın ise bu esnada ondan üç adım uzaklaşmıştı ve Dağhan anlık gelen acı ile kadının onun malum bölgesini k*stiğini düşünerek acı içinde yere kapaklanmıştı. Genç kadın ise bu esnada sinsi bir gülüşle aldığı emrin son kısmını layığıyla yerine getiriyordu.

 

"Hazan Kandemir dedi ki ' Erkek gibi karşıma çıkıp benimle savaşmak yerine tek bir masumun canını daha alırsa bir dahaki sefere s*kini kendi ellerimle k*parırım!"

 

Bölüm sonu....

Yeni bölümden tekrardan merhaba güzelliklerim♡

 

Bu hafta da küçük bir gecikme yaşadık maalesef. Bunun nedeni tamamen benim sağlık sorunlarım ve özel hayatımda yaşadığım birtakım zorluklar. Hepinizden ayrı ayrı özür diliyorum. İnşallah bir sonraki hafta cuma gecesi gelir bölümümüz. Tarih olarak aynı günde atabilmiş olsam da saat olarak hayli gecikme yaşattım sizlere, emin olun farkındayım ve çok üzgünüm🥹

 

Bu Bölüm biraz daha kısa bir geçiş bölümü diyebilirim. 27. Bölüm oldukça uzun ve zor bir Bölüm olacak çünkü. Olaylar da konular da kısa bu yüzden♡

 

Hazan da Alparslan da ayrı ayrı ne güzel cevap verdiler Dağhan'a🤭🤭

Ama Dağhan boş durmayacak tabii ki. Ters köşe bir olayla geleceğim haftaya:)))

 

Bir de küçücük hot sahnemiz var, bizimkiler ilk kez uzun soluklu bir şey yaşıyor ve ben size devamını yazmadım 🥵🥵🥵🥵 neler olduğunu sonraki hafta göreceksiniz ya da evime baskın yapacaksınız:)))

 

Tarafınızı seçin♡♡♡♡

 

Bu bölümdeki favori sahnenizle birlikte sormak istediklerinizi de yorumlara bekliyorum güzelliklerim♡

 

Her hafta instagram hesabımdan soru cevap yapıyorum. Dilerseniz oraya da gelebilirsiniz♡

 

Haftaya yeni bölümde buluşana dek kendinize çok çok iyi bakmayı ve güzellikle kalmayı unutmayın, sizleri çokça seviyorum♡♡♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...