
20.İNFİAL
Acının Kevaşesi
🔥
Güzelliklerim merhaba, tekrar kafa karışıklığı olmaması adına uyarımı yapayım. En son Alparslan’ın Alya’yı bulduğu sahneyi okumuştuk. Hatta bir aylık bir zaman atlamamız olmuştu. Şimdi o bir ay öncesinde neler oldu, Alya nasıl bulundu onu okuyarak bölüm sonunda küçük bebeğimize kavuşacağız! Evet yanlış okumadınız. Sezon finalindeyiz ama ben size bölüm başlamadan son sahneyi söyledim:) Sizi seviyorum, keyifli okumalar!
Alya’nın bulunduğu günden bir ay, üç gün öncesi
Zor, çok zor bir yolculuğun ilk yarısındayım. Gözlerimdeki yaşlar kısa süreli bir diniş yaşayacak. İçimdeki o yoğun sızı bir nebze de olsa bu anlatacaklarımla dinecek. Lakin sözlerime ve hikayeme verdiğim belki de benim için en anlamlı söz daimi kalacak.
Acının Kevaşesi…
Evet, Hazan için en uygun tanım budur. Hazan Çelik ya da Kandemir demiyorum artık. Zira sadece Hazan olmayı öğrendiğim yaşıma bir aydan az vakit kaldı. Herhangi bir soy değil, sadece Hazan’ım. Adımla varım, acımla nefes alıyorum. Aldığım her nefes ciğerime batarken acının kevaşesi olduğumu yineliyorum kendime. Nedir peki bu? Neyden söz ediyorum?
Kevaşe eski Osmanlıcada kullanılan Arapça kökenli bir kelimedir. Argo sayılır. Bilakis…Bence argonun kelime karşılığıdır. Aşağılayıcı bir hakaret çünkü. Kötü, ahlaksız kadın manasına gelir. Peki nedir onu bu anlama iten şey? Birden fazla erkekle birlikte olarak namusunu yitirmesi midir? Peki kime göre, neye göre namustur bu? Ahlaksızlık denince neden ilk akla kadının bedeni gelir, ahlak yalnızca bacakları saran organa mı mahsustur? Bir erkeğin ya da kadının daha doğrusu yalnızca bir ‘insanın’ ahlaksız olması bedeninde değil de ruhunda taşıdığı kalıntılardan olamaz mı? Yalan gibi, iki yüzlülük gibi, cehaletle övünmek gibi şeyler esas ahlaksızlık değil midir?
Çok tartışılacak ve benim için çokça uzayacak bir konunun sadece birkaç sorusu bunlar.
Lakin ben kadın varlığının bu kadar onursuz manalarda kullanıldığı hiçbir ortamda bulunmadım. Yani bunu tartışmayacağım.
Zaten tartışmama da hiç lüzum yok. Çünkü her kelimenin olduğu gibi kevaşenin de İnfial’de başka bir anlamı var:
Kevâ eski Osmanlıcada yuva manasına gelir. Kevaşe de yaygın anlamının aksine yuvasız kalmış kadındır benim için. Gururunu böyle ahlaksız bir kelimeyle hiç edecek kadar yuvasından uzaklaşmış çaresiz bir kadındır.
Acı ise beni ben yapan ruhumu tamamlayan unsurdur.
Sözün özü; İnfial’de acının kevaşesi yuvasız kalarak acıyla yeniden doğan kadındır. Hazan’dır.
Acım ne zaman bedenimden taşacak olsa ne zaman aklımı yitirecek kadar çok yanıp kül olsam aklım başımdan uçar. Bu beynimin beni hayatta tutmak için kurduğu bir tuzak. Benim her seferinde yenik düşerek güçsüz kaldığım bir tuzak. Uzandığım sedyeden aldığım onlarca sakinleştiricinin etkisiyle tavanı izliyorum. Zihnim yerinde değil aslında. Bu sözleri size şu andan yazmıyorum. Gözlerimden yaşlar akıyor ama neye ağladığımı bilmiyorum. Adımı dahi zar zor hatırlıyorum. Alparslan’ın arabasının uçurumdan düşüşünü gördüğüm andan sonrası yok kafamda. Hastanede açtım gözümü. Harelerim onun yeşillerini aradı. O kadar kesik ki her şey. Arslan Tufanlı’nın kulağıma sakin olmamı fısıldadığı o kesikliklere dahi anlam yükleyemiyorum. Nefes alıyorum sadece. Ne zamandır böyleyim bilmiyorum ancak soluğum doluyor içime.
Yutkunarak koluma dolan soğukluğa bakışlarımı yavaşça kaydırdım. Sanırım şu an hissettiğim tek şey bu dedim içimden ama hayır. Aynı saniyelerde hissettiğim bir diğer şey yalanladı beni. Sedyenin dibindeki camdan sızan bir soğukluk vardı. Kolum yalnızca serumdan değil o soğukluktan üşüyordu. Kaşlarımı zar zor çattığımda soğukluk artarak ayaklarımı ve bacaklarımı da dondurmaya başladı. İç çekerek gözlerimi yavaşça kapattım. Yatakta doğrulup camı kapatma fikri zihnimde oluşmuyordu.
Karanlığa bedenimi yeniden teslim edip ilaçların huzuruna tekrar kavuşarak uykuya daldığımda keskin bir soğukluğa karşın tenimi kavuran bir yangın istemsizce gözlerimi açmama neden oldu.
Kaşlarım saniyesinde sızıyla çatıldığında karşımda tanıdık bir yüz vardı. Alp…
Saçı, üstü… Her yanı toz içindeydi. Yalnızca hareleri temizdi. Yutkunup ağzımı aralamaya çalıştım. Lakin o buna fırsat vermeden sedyenin önünde diz çökerek tuttuğu elimi öpmeye başladı. Başı eğikti.
“Baharım… Affet beni güzelim. Affet…” elime bıraktığı sayısız ıslak öpücüğün arasında devam ettirdi sözlerini. “Yine koruyamadım. Yine tutamadım sözümü.”
Kısıktı sözleri. İçinde yoğun bir sızı olmalıydı. Fakat nedenini idrak edecek halde değildim.
Dudakları ıslaklığı bu kez hafifçe doğrularak alnıma bıraktı. Ardından iki elini birden yanaklarıma yaslayarak acı bir tebessümle burnumun ucunu öpüp yüzünü yüzüme yakın tutarak konuşmaya devam etti.
“Baharım… İ-ilaçlar ağırmış. Abim söyledi. ‘Sabah kendine geldiğinde ararım seni, öyle söyle yaşadığını’ dedi. Dayanamadım gülüm. Senin nefesini duymadan nasıl giderim?”
Bu kez öpücüğü dudağıma ulaştı. Gözlerinde hafif bir ıslaklık vardı. Bu sebepten belki de kaşlarımı çattım.
“Hatırlıyor musun? ‘Bana senin dokunuşların en büyük pişmanlığım demiştin. Hatta…” kıkırdayarak devam etti. Gözlerinde yaş varken gülüyordu. “Senin c*nını kendi ellerimle alacağım demiştin. Şimdi…” Ellerini yasladığı yanaklarımı öptü. “Çok kötü bir yalancısın baharım. Çok…”
Gözlerim istemsiz olarak kapanmaya başladığında onun elleri boynumda geziniyordu. Yeniden uykunun esiri olduğumda tanıdık bir koku sardı içimi. Sanki bir el başımı yastıktan dahi rahat bir yere çekiyordu. Merak ettim. Yaslandığım yeri merak ettim. Ancak göz kapaklarım o kadar çok ağırlaştı ki onları açarak karşıma bakacak gücü bulamadım. Yeniden daldım uykuya. Yeniden kavuştum huzura.
………………………………………………
Ciğerime dolan yoğun bir sızıyla derin bir nefes alarak açtım gözlerimi. Ancak ayağa kalkamadım. Zira bedenim bir yere sıkıca bastırılmıştı. Havalandırdığım kaşlarımla sorguladım bunu. Neredeydim ki? Harelerimi etrafta gezdirmeye başladığımda en azından zor gücün başım havalanıyordu. Dudaklarımı ısırarak başımda beliren o acıya göğüs gerip etrafı izledim. Aynı saniyelerde içimde beliriyordu dün olanların sızısı. Zira hastanedeydim.
Alparslan…
Kızımın babası, bir zamanlar aşkı için ö*ümü göze aldığım adam…
Canımın canı, şimdilerde varlığından aldığım güç olmadan yaşama tutunamayacağımı düşündüğüm adam…
Boğazıma dolan acıyla başımı biraz daha dikmeye çalıştım. Rüya değildi. Gerçekti. Dün gördüklerim uyandığım o hastane odasıyla, ciğerimdeki yarayla gerçekti. İçli bir nefesi dudaklarımdan döküp acıyla mırıldandım. Gözlerime yaşlar çoktan dolmuştu. Lakin bu yaşlardan ve dün olanların gerçekliğinden de çok canımı yakan bir şey vardı. Kaldırdığım başımın yaslı olduğu bir beden vardı.
“Baharım…”
Onun sesi… Gözlerimi kapatıp bir elimi göğsüme koyarak yaşlarımı tekrar serbest bıraktım. ilacın etkisiydi bunlar. Alya kaçırıldığında da bir hafta yastığı kızım sanarak sarılmıştım. Şimdi aynı yastığı o sanıyordum. Başımın altında bedeni var sanıyordum.
Fakat bu da gerçek değildi. O beden doğrularak yanaklarımı sıkı sıkıya kavradı. Harelerim korkuyla aralandığında karşımda bir başkasını görmeyi bekliyordum. Yaşamıştım bunu. Gördüğüm her yüzü en sevdiğimle karıştırmayı aylarca yaşamıştım.
Ancak oydu. karşımdaki yüz, gözler ve o bakış… Alparslan yorgunluktan kızarmış gözlerle izliyordu beni. Başımı sağa sola sallayarak reddettim gördüğüm gözleri. Yalandı işte. Her şeyin yalan olduğu gibi bu gözler de yalandı.
Yaşlarım akmaya başladı sonra. Fakat uzun sürmedi. Görmeyi reddettiğim o yüz özenle yaşları silerek gözlerime dudaklarını yaklaştırdı. Yavaş yavaş kapanan harelerim onun masum öpücüklerine teslim oldu.
“Sonunda…” Gözlerini tekrar gözlerime sabitlediğinde gamzelerini de gördüm. Gördüğüm hayalde gamzeleri dahi vardı. Zihnim varlığını kabullenemiyordu. “Uyandın gülüm. Az daha uyanmasaydın doktoru evinden aldırtacaktım. ‘Ne ilaç verdin, bu nasıl uyku?’ diye.”
Yutkunarak gözlerimi kapatıp içimden ona kadar saymaya karar verdim. Amerika’da tedavi olurken bir dönem geçirdiğim ataklara karşın doktorum bunu önermişti. Lakin yalnızca üçe kadar sayabildim. Çünkü ona ulaştığımda, onun gözleri kaybolacaktı. Cesaret edemedim. Bakışlarım tekrardan onun yeşillerine döndü. Güçlükle gülümseyerek uçurumdan atlamaya çalıştığım için yara bere içinde kalan ellerimi yüzüne uzattım.
Gözlerimde yaşlar, içimde yoğun bir keder vardı.
“Alparslan…”
Uzattığım elleri tutup öptüğünde dudaklarım hem sevinç hem de keder dolu bir mırıltıyı duyurdu hayaline.
“Baharım…”
İç çekip yüzüne uzun uzun bakmaya başladım. O öpülen eller bu kez serbest kalmıştı. Benim zorlamamla kurtulmuştu. Çünkü yüzüne dokunmak, gamzelerini son kez hissetmek istemiştim. Alya’nın yokluğunda hayalinin kokusunu yeterince alamadığım için günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Aynısını bu kez yaşamak istemiyorum.
Gerçek gibiydi. Dokunduğum o ten, o sıcaklık… İlk günkü gibiydi. Yüzüne ilk dokunduğum an aklımda. Tıraş olurken küçük bir yeri kest*ğini söylemişti. Kayalıkta oturuyorduk. Ellerim sanki dokunursa iyi edecekmişçesine yüzüne uzanmıştı. O ilk hissettiğim an sanki teninin sıcaklığından boğulacakmış gibi olmuştum. Ellerimde küçük bir elektriklenme olmuştu. Sevgili olduğumuzda itiraf etmişti o günü. Benim tenine dokunma ihtimalim için tıraş b*çağı kullanıp bilerek yüzünde yara oluşturmuş. Normalde tıraşını berberine yaptırıp onda da makine kullanıyormuş. Çocukluğundan ö*düğü güne kadar babasına özenerek j*let kullanmış.
Ayrıldığımız hatta bu olayı konuştuğumuzdan beri aklıma bu sözleri düşmemişti. Şu an onun hakkındaki en gereksiz bilgiler dokunduğum yerde hissettiğim o küçük izle beliriyordu. Sakalları da batıyordu. Alparslan kirli sakal severdi. Bu görüntüyü kendine çok yakıştırdığını söylediği için öptüğümde batmasına rağmen bir kez bile onları kesmesini söylememiştim. Aslında tuhaftı bu. Bakıldığında küçük bir fedakarlıktı. Lakin Hazan Kandemir için oldukça büyük ve kabul edilemezdi. Çelik olduğum zamanlarda düştüğüm hatalardan birini uzun süredir yineliyordum ve bu şu an aklıma geliyordu.
“Sakalların… Çıkmış.” Başımı sağa yatırarak iç çekip dokunduğum yere ıslak bir öpücük bıraktım. Dudağıma batan sert sakalları belki de son öpüşümdü. Bundan duyduğum son rahatsızlıktı.
Belimi sarmalayarak bedenine doğru çekti beni. Bakışlarımız o an kesişti. “Kesmemi ister misin?”
Başımı iki yana sallayarak reddettim onu. Aklımda ona ilk dokunduğum an vardı. Bir yandan da kokusunu içime çekiyordum. Belki dışarıdan bakan biri bir köpek misali nefes aldığımı düşünebilirdi ama bu şu an son düşündüğüm şey dahi değildi.
“İstemem. Ben…” Bakışlarımı gerçeği kadar çok içimi yakan harelerine çevirdim. “Ben senin sakallarını sevmeyi öğrendim. Biliyor muydun?”
Bir eliyle çenemi kavrayıp dudaklarıma bakmaya başlayarak içli bir nefes aldı. “Şu an öğrendim yavrum.”
Yüzüme acı bir tebessüm yerleştirerek yutkundum. İlk kez söylediğim için bu sözleri fazlasıyla mantıklıydı. Sevdiği bir şeyden vazgeçmemesi için dillendirmemiştim hiç.
Bakışlarıyla paralel başını hafifçe eğip çenemi ona doğru kaldırarak yutkunup devam etti. “Doktoru çağırmam gerekiyor. Her şeyi en başından sana anlatmam gerekiyor ama şu an sadece seni s*kmek istiyorum.”
Dolu gözlerle yüzünü seyretmeye başladım. Bakışları o kadar çok güzeldi ki ömrümün son anında, son nefesimde karşıma çıkan büyülü bir meyve gibiydi. Sonum olacaktı, beni sevdiklerimden ve hayatımdan koparacaktı ama dayanamayacağım kadar güzeldi.
“Ben de hayalinle se*işmek istiyorum. Son kez olduğunu bilsem de gerçek olmadığını bilsem de… İstiyorum.”
Bakışlarında bir tuhaflıkla karışık olarak sertleşme gördüm. Boğazını temizleyerek devam etti. “Baharım… Ben buradayım.” Ellerini elime yaslayıp yüzüne götürdü. “Dokun bak… Buradayım.”
Başımla onu reddederek dolu gözlerimden yaşların tekrar akmasına izin verdim. “Yalan söylüyorsun sevgilim. Daha önce de yaşadım ben bunu.” Soluğum boğazıma dolandığı için ağzımı aralayıp birkaç saniye boyunca gevelendim. Nihayet kelimelerim nefes bulduğunda bakışları beklentiye susamıştı. “Gerçek olmadığını biliyorum. Olsaydın… Olsaydın ben bu halde olmazdım.”
Dudaklarıma kısa ama yakıcı bir öpücük bıraktı ve aramızda bir nefeslik mesafe bırakarak konuşmaya başladı.
“Gerçeğim güzelim.” Eliyle elimi kalbine götürerek devam etti. “Hissediyor musun?” Sözlerini tamamladığı an avuç içleriyle yüzümü kavrayarak tekrar göz göze gelmemizi sağladı. “Buradayım ben gülüm.” elleri sayesinde yüzümü yaklaştırarak alnımı öptü sonra. “Bırakmam seni. Gerekirse Azrail ile hasım oluruz. Dert değil.”
Gözlerim istemsiz olarak kapanmaya başladığında içimden hislerimin de zihnimin de yarım yarım geldiğini ve gittiğini düşündüm. Az önce onun hayal olduğunu ve beni dün bu dünyada yalnız bıraktığını düşünüyordum. Ancak şimdi onun gerçek olduğunu ve beni burada sarmaladığını düşünüyordum. Bu iki kavram esasen öylesine zıttı ki olabilme ihtimali dahi beni delirtmeye yetti.
“Anlamıyorum… Ben…” Kekeleyerek dudaklarımı ısırdığımda onun dolgun dudaklarını yakınımda hissederek irkildim.
“Kızımız için… Bizim için yapmak zorundaydım.” Derin bir nefes vererek kıkırdadığında acı bir neşeyi yüzüne yerleştiriyordu. “Peşimden geleceğini düşünmedim. Beni ö*üme gidecek kadar…” Dudaklarıma daha çok yaklaşarak devam etti. “Ben beni sevdiğini düşünmemiştim Hazan. Gözünde zerre kadar kıymetim yok sanıyordum. ‘Benim sevdam ikimize de yeter.’ diyordum.”
Birkaç saniye ya da dakika gözlerine bakarak dediklerini zihnime aktarmaya çalıştım. Bu sırada gevelenerek konuşmaya çalışıyordum.
“Ben…”
Ancak o bu gevelenmelerime de fırsat vermedi. İlaçlardan bitap düşen zihnim kendimi açıklamama da engel oluyordu.
“Bakışlarından anlıyorum gülüm. Eskisi gibi bakmıyorsun bana.” Gözlerinde bir doluluk vardı ve buna konuştuğu her saniye tebessüm ekliyordu. “Dokunurken bile… Eskisi gibi değilsin. Alya için yanımda olduğunu sanıyordum.” Gözlerini sıkı sıkı kapadı. “Kızımız için onu sana getirmem için bana…” Yeniden gözlerini açtığında doluluğu yaşlara teslim olmuştu. “Ben bana sadece tahammül ediyorsun sanıyordum ama sen beni seviyormuşsun gülüm. Peşimden geldiğinde anladım.”
Ellerini yüzüme sıkı sıkı yaslayarak dudaklarıma doğru iyice yaklaştı ve onları aralamamı sağlayarak öpmeye başladı. Önce alt dudağımı kavradı. Ardından içine çekerek öptüğünde ellerimi istemsizce boynuna atıp karşılık vermeye başladım. Lakin o benim karşılık verdiğim esnada dudaklarımızı aramızda bir milim mesafe bırakarak ayırdı.
“Bilsem izin vermezdim. Bu halde olman benim suçum.”
Başımı iki yana sallayarak ona bakındım. Gözlerimde ve yüzümde sorgular bir ifade vardı. “Anlamıyorum Alparslan. Ben…”
Kaşlarımı çatarak bakışlarımı boşluğa yönelttiğimde zihnimdeki kesik anları birleştirmeye çalıştım. Gözlerimin önünde abisinin beni tuttuğu ve aşağı gitmeme engel olduğu bir an vardı. Kaşlarımı daha çok çattığımda hastanede Nare’ye sarıldığım bir anı hatırladım. Dayı oradaydı. Hatta Huriye Hanım bile yanımızdaydı.
“Anlamak zorunda değilsin güzelim. Zorlama kendini.” Bedenimi yavaşça kucağına çekerek devam etti. “Ben sana her şeyi anlatırım. Teker teker bütün her şeyi…”
Gözleri dudaklarıma yeniden kaydı ve sağ elinin baş parmağıyla okşam*ya başladı. Nefesi hem dudağıma hem de yüzüme çarpıyordu. Harelerimi kapatıp yutkunarak ellerimi boynuna daha sıkı doladım. Bu sırada zaten kucağında olmamı fırsat bilerek bedenimi kendine daha çok çekti.
“Çok seviyorum seni. Çok…”
Dudağımı tekrar öpmeden hemen önce kurduğu son cümle bu oldu. Paralelde az öncekinden çok daha sert bir öpücüğü tenime yaslıyordu. İlaçların etkisinden ve bedenimin uyuşukluğundan ona ayak uydurmakta ve anda kalmakta güçlük çekiyordum. Zira öpüşürken kısa bir an uyukladığım için dudağımı ısırarak bedenimi kendine bastırdı. Kısa bir süre sonra yeniden ondan kopmamı sağladığında sesi oldukça kısıktı.
“Gitmem gerekiyor. Doktor akşama kadar her şeyi hatırlayacağını söyledi ama o kadar vaktim yok.”
Bir eliyle saçımı kulağımın arkasına yaslayarak devam ettiğinde adem elmasının hareketlerini izliyordum.
“Uyandığında yanında abim olacak. Sana her şeyi detaylı bir şekilde anlatacak. Sonra beni arayacak. Tekrar konuşacağız. Tamam mı güzelim?”
İstemizce başımla ona onay verip yutkunarak kafamı göğsüne yasladım. Alparslan bu hareketimle kısa bir duraksama yaşasa da kollarını bedenime dolayarak saçlarımın arasına bir öpücük bırakıp devam etti.
“Ne kadar sürecek bilmiyorum. Abime emanet ettim seni. Dayı’yla konuşmuyorum ama o zaten etrafından ayrılmaz. Ben geldiğimde her şey çok güzel olacak. Aile olacağız.”
Derin bir nefes verdiğinde dudaklarının ıslaklığını saçımın pek çok yerinde hissettim. “Belki bir daha göremem baharımı. Kokunu içime kazıyacağım.”
Derin bir nefes alarak saçımı tekrar öptü. Ben sözleriyle bakışımı yeniden ona çevirip acı bir tebessüm ettim.
“Hayal olduğunu kabul ediyorsun yani? Bu acı gerçek… Hissettiklerim gerçek. Öyle mi?”
Başıyla beni reddederek dudaklarını yalayıp bakışlarını tekrar aynı noktaya sabitleyerek iç çekti.
“Öyle olmaması için ö*ümle savaşacağım yavrum.”
Bulunduğum yerde dikleşerek gözlerine acı bir ifadeyle bakındım.
“Ama öyle…”
Ellerini yüzüme yasladı ve sözlerimi tamamladı.
“Değil, şimdilik değil.”
Dudaklara sabitlenen bakışlar bu kez bana aitti. İç çekerek bakışlarımı o dolgun ama soluk leblere kaydı.
“Olmasın. Bunu da kaldıramam.”
Elleri önce omzuma ardından çeneme ulaştı. Kaldıramam dediğim için belki de omzumu ve çenemi dikleştirmeye çalışıyordu.
“Kaldırmayacaksın güzelim. Bundan sonra taşıyacağın tek yük karnındaki can olacak. Ömrüm boyunca sadece kızımızın kardeşlerini taşımana izin vereceğim.”
Bakışım yeniden gözlerine kaydı ve ağzımın kenarında ufak bir kıpırdama oluştu. Gözlerimde fer yoktu belki. Lakin o ufacık kıpırtı dahi ona karşı duyduğum minneti hissettiriyor olmalıydı.
“Rüyaysa bile öyle güzelsin ki…” iç çekerek yanağını okşayıp sürdürdüm sözlerimi. “Biliyor musun? Ben geçmişimizi özlüyorum. Keşke o günlere dönebilsem… Keşke tek derdimin o evden kurtulmak olduğu günlerde yaşasam bir ömür.”
Yanağındaki elimi tutup ıslak bir öpücüğü oraya bırakıp gülümsedi. Gördüğüm düşte dahi hareleri parlıyordu.
“Çok daha güzel günler yaşatacağım sana. Söz, Alparslan sözü, erkeklik sözü… Ne sözü varsa yeminim olsun. Ben yanında olduğum sürece ağlamayacaksın.”
Gözlerimi kapatarak omzuna yasladığımda içime çektiğim o koku düşümden sıyrılmamı sağlıyordu sanki. İçimden bir ses gerçek olduğunu, yaşadığım her şeyin sahiliğini söylüyordu.
“Sen hayatımdayken yaşamadım mı zaten her şeyi?” Bir mırıltı duydum. Konuşmak için yelteniyordu. Fakat yorgun zihnim farkında olmadan dillenerek susturdu onu. “O gün, bana ‘bedenini kullandım’ dediğin gün hamile olduğumu söylemek için gelmiştim yanına.”
Kısa bir süre sessizlik oluştu. Alparslan hayalde dahi bunları duymayı beklemiyordu. Belki de sözlerimin ağırlığı altında ezilip yok olmuştu.
“Yapma…Yapma bana bunu.”
Başımı sindiğim yere daha sıkı yaslayıp kollarımı da sırtına doladım. Ona sıkı sıkı sarılarak kapalı gözlerle yarı ayık bir bedenle konuşuyordum.
“Sonra Tuğrul öğrenmiş. Ona demişsin ki ‘kızınla yatıyorum.’”
Sözlerimi ani ve sert bir doğruluş ile bölüp gözlerimin en içine bakınmaya başladı. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı.
“Ne?”
Yutkunup başımı sallayarak onayladım onu.
“Eve gittiğimde kemerle d*vdü beni. Ellerimi karnıma koyarak korumaya çalıştım bebeğimi.”
Çenesinin kasıldığını gördüm. Yüzünde hiç görmediğim türde bir ifade vardı. Sinir değildi bu. Nefret bile değildi. Başka bir şey vardı gözlerinde. Burnundan soluyarak kaşlarını zar zor havalandırıp ağzını araladı.
“Ben… Tuğrul…” elini yumruk yapıp yatağa vurarak konuşmaya devam etti. “O or*spu çocuğu biliyordu. Ben ona en başında söyledim. Sana zarar vermesin dedim.” Durduğu yerden tekrar yumruk atarak devam etti. “Ö*düreceğim onu Hazan. Baban olması s*kimde değil.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak başımı tekrar göğsüne koydum. Alparslan sıkıntı ve öfkeyle soluyordu. Lakin bedenimin varlığıyla beni tekrar kucağına çekerek kollarını belime doladı.
“Çok canın acıdı mı?”
Ağzımın içinde cık yaparak ellerimi göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım.
“Acımadı. Ben alışkındım zaten ama Alya’nın canı acımıştır. O gece k*namam olmuştu.”
Bir süre konuşmadı. Derin derin nefesler alıp verdiğini duydum. Aklım başımda olsaydı eğer o an yüzünün aldığı şekli görmek isterdim. Lakin bu mümkün olmadı. Bedenim yavaşça uykuya teslim olma sürecine girdi. Ancak bir süre sonra sanki bir şeyi hatırlamışım gibi tekrar mırıldandım.
“Ben sana hiç seni özlediğimi söyledim mi?”
Boğazını temizleyerek ellerini saçımda gezdirmeye başladı ve sorumu yanıtladı.
“Söylemedin güzelim.”
Onu duyduğum an yutkunarak başımı bulunduğum yere daha çok yasladım.
“Özledim. O gün de özlemiştim. Şimdi de özledim. Kimse sevmedi beni biliyor musun? Ben sadece seni değil sevilmeyi de özledim.”
Kolları bedenime daha sıkı dolandı ve bir eli başımı kaldırarak ona bakmamı sağladı. Gözleri doluydu. Çenesi kasılmıştı. Duygusal mıydı, yoksa sinirli miydi? Bakışları bana bunu göstermeyecek kadar çok tuhaflık barındırıyordu.
“Kimse sevmesin benim güzelimi. Ben severim. Ben seni istemeyeceğin kadar çok severim.” Alnımı öperek devam etti. “Boşuna baharım demedim. Seni sevmeden yaşayamam.”
İçli bir solukla başımı bu kez de boynuna gömdüm. İçimdeki tuhaf sızı yerini uykuya bırakıyordu.
“Bahar olmayı sevecek kadar çok tatmadım.”
Saçlarımı öperek sözlerime eklemede bulundu.
“Önünde koca bir ömür var. Seversin.”
Kıkırdayarak kollarımı boynuna doladım. “Koca bir ömür…“
Başımı kaldırıp gözlerine bakmamı sağlayarak çattı kaşlarını. “Ne oldu?”
Derin bir nefes vererek bakışlarımı dudaklarına yönelttim.
“Ömür dediğin bir an değil mi?”
Saçlarımı omzumun arkasına atarak yüzüme doğru nefesini verip dudaklarını yaladı.
“Öyle mi?” Onu başımı sallayarak onayladığımda belimdeki elleriyle bedenimi kendine daha çok çekiyordu. Konuştuğu an tamamen kucağındaydım. “O zaman bu anın tadını en güzel şekilde çıkarmak istemez misin?”
Başımı sallayarak onu onaylayıp öne atılmasına fırsat vermeden dudaklarını öpmeye başladım. Alparslan anında karşılık vererek üstümdeki önlüğün eteklerini iyice yukarı kaldırarak p*pomu kavradı. Elleri bedenimin en mahrem yerinde gezerken öpücüğümü ustalıkla devraldı. Bir yandan çamaşırımı kenara çekiyordu. Benim ellerim de boş durmadı. Hızla kemerinin tokasını çözerek pantolonunun en azından üst kısmını açmaya çalıştım. O soyunacak kadar çok vaktimiz varmış gibi değildi. Zira çamaşırımı kenara çektikten sonra hiç beklemeden pantolonunun sürgüsünü indirerek başımı elleriyle dudaklarına bastırdı.
Öpüşümüzden yalnızca birkaç dakika sonra kucağında havalanmamı sağlayarak sertç* içim* itt*.
İnlem*m hastanenin koridorunu sararken başımı geriye attım. Ardından onun bu hareketini devralarak dakikalarca gözlerinin içine baka baka onun en derinini kendi içime hapsettim. Sonuna geldiğimizde Alparslan üstünden kalkmama müsaade etmedi. Aksine, bedenimi olduğum yere daha çok bastırarak tamamen içime hapsoldu. Sonrası çok bulanık. Zira en son onun önlüğümü düzelterek başımı yastığa koyup alnımı öptüğünü ve kulağıma ‘seni seviyorum’ dediğini hatırlıyorum. Gerisi yok. Sonrası boşluğun ve karanlığın bir de uykunun esiri olduğum o anlardan ibaret.
……………………………………
Düşlerimde de düşüşlerimde de yalnızca sen varsın sevgilim.
Hazan Kandemir
Ömür dediğin tek bir andır. Evet, doğru. Zira ömrün vaktini ölçmek mümkün değildir. Tam şu an içine bir nefes çek. O nefesi vereceğinin garantisi yok. Verdiysen eğer şükret. Veremediysen ömrün tek bir an olduğunu anımsayarak son nefesle veda et. Tattığım hiçbir huzurda, yaşadığım hiçbir acıda ömrümün bir an olabileceğini düşünmedim. Belki de benim en büyük yaram budur. Hayatımı her anımın sonum olacağını düşünmeden yaşıyorum. Bu da beni haddinden çok melankolik yapıyor. Doğrusu bunu düzeltmek için çabalamıyorum da. Zira umudun demir atmadığı bir ruh taşıyorum. Çaba salt ümide mahsustur. Bu da acının kevaşesinin tek bir miliminde dahi yoktur.
Harelerimi yavaşça aralayarak etrafıma bakınmaya başladım. Soğuk bir odadaydım. Tavan beyazdı. Çatıldı kaşlarım. Neredeydim ki? Başımı hafifçe doğrultarak yutkunup bakışlarımı gezdirmeye devam ettim. Hastaneydi burası. Bir sedyedeydim. Lakin kolumda serum yoktu. Üstümde lekeli bir hasta önlüğü vardı. Ellerimi sıkarak ne yaşadığımı hatırlamak için kendimi zorladım. Fakat buna gerek kalmadı. Çünkü süren bakışlarım koltukta uyuklayan adama kaydı. Arslan Tufanlı kahve, deri koltuğun üstünde yarı ayık bir vaziyetteydi ve uyandığımı fark ederek boğazını temizleyip doğrulmuştu.
“Hazan…”
Kolunu sedyeye doğru yaklaştırarak bana bakıp tebessüm ettiğinde gözlerimi sıkı sıkı kapatarak yaşadıklarımı zihnime hatırlattım. Alparslan…
O bir kaza yapmıştı. Ö*düğünü düşünmüştüm. Sonra… Zihnim sonrası için kısa bir sekteye uğrasa da onun dokunuşlarını hatırlayarak tereddütle harelerimi aralattı ve karşımdaki yorgun yüze bakınmamı sağladı.
“Uyanmanı bekliyordum. Nasılsın, var mı ağrın sızın?”
Tekrar yutkunup sedyeden çıplak ayaklarımı sarkıtarak ona doğru döndüm. Gözlerinde onu en son gördüğüm an olan çaresizlik yoktu. Yalnızca yorgunlukla bana bakıyordu.
“Ben…” dudaklarımı ıslatarak iç çektim. Neler olduğunu düşünüyordum. Tuhaftı, çok tuhaftı. Zira kazadan sonra onu yitirdiğimi düşündüğüm anlarda varlığını hissetmiştim. “Neler oluyor? Anlamıyorum Arslan.”
Ona adıyla hitap etmeme takılmadan ellerini birleştirip dizlerinin üstüne yaslayarak bana doğru eğildi. Sesi fısıltı doluydu.
“Alparslan anlatmadı mı abim?” Başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. O ise devam etti. “Biz bir plan yaptık. Alparslan kızını bulmak için ö*müş gibi yapacak.” Sol kolunu kaldırıp saatine bakarak devam etti. “Öğle namazına az kaldı. Cenazeye gideceğiz birazdan.”
Kaşlarımı merakla çatarak sıkıntılı bir solukla paralel şaşkınca sualimi yönelttim.
“Ne cenazesi?”
Arslan ise bunu bekliyor gibi rahat bir tınıyla arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı.
“Tetikçi’nin cenazesi.”
Ona inanmayan bakışlar göndererek ayaklarımı yere değdirdim. Bu sırada üstümdeki önlüğün ucu biraz açıldığı için ellerimi oraya yaslayarak dizimi sıktım. Anlamak için zorluyordum bedenimi. Arslan yalnızca yüzüme baktığından bu halimi anlayamıyordu. Lakin sessiz kalışımdan bir cevap almış olmalı ki derin nefesini yere doğru vererek bana doğru biraz daha yaklaştı.
“Hazan…” başını iyice eğerek devam etti. “Anlıyorum abim. Ne olup bittiğini anlamadın. Hatta delirdiğini düşünüyorsun.” Oturduğu yerde yeniden arkasına yaslanarak iç çekti. “Tane tane anlatacağım. Sonra da Alparslan’ı ararsın. Onunla da konuşursun.”
Yere değdirdiğim ayaklarımın üstüne basarak hafifçe doğruldum. Karşısında ayakta durduğumda bakışlarım kararlıydı ve ellerimden biri ona doğru uzanıyordu.
“Şimdi ara.” Yüzüme sorgular bir tınıyla baktığında sözlerime detay verdim. “Eğer o hayattaysa şimdi ara.”
Yutkunup başını olumlu anlamda sallayarak başını yeniden eğdi ve telefonuna uzanmak için elini cebine attı. Fakat aynı esnada bakışları saniyelik olarak sedyeye kaydı ve orada şaşkınlıkla sabitlendi.
Ben ilk önce onun şaşkınlığını önemsemeden elinde titreyen telefonunu açıp kardeşini aramasını bekledim. Lakin donup kalışı biraz fazla olduğunda daha doğrusu bunu ben anladığımda kaşlarımı çatarak o yöne döndüm.
Sedyenin üstünde daha doğrusu ortasında nemli bir leke vardı. Koca bir halka ıslaklık kırışarak kurumuştu. İfademe sorgular sertliğimi ekleyip yutkunarak karışık aklıma gelen bir anı zihnimde canlandırdım. Uyandığımda bacaklarımda da ıslaklıklar vardı. Aklım bu iki ihtimali de harelerine getirerek o anlara döndüğünde içimdeki karmaşayla uyku ile uyanıklık arasında anımsadığım anılar dizildi karşıma. Alparslan’ın o keskin kokusu ve içimi parç*layan sertl*ğini anımsadım. Üstündeydim zihnimde. Yeşil gözleri koyuydu ve belimden tutarak bastırıyordu beni. Hatıram zihnime üşüştüğünde utançla ve sorgular bir tınıyla karşımdaki adama bakarak o anların gerçek olup olmadığını onun anlayışıyla sorgulamak istedim.
Yanılmadım. Zira Arslan benimle benzer bir düşünceye girmiş olacak ki kısa bir anlığına sorgular bakışlarını gözlerime değdirdi. Ardından utanç dolu bir ifadeyle başını eğerek boğazını temizledi ve daha çok titreyen eliyle telefonunu havalandırarak konuşmaya başladı.
“B-ben arıyorum şimdi abim Alparslan’ı.”
Bir elini telefonda tutarken diğer elini alnına yaslayarak ovmaya başladı. Ben de halen kopuk olan ve kısım kısım bir şeyleri anımsayan zihnimi susturmak için dudaklarımı ısırarak çıplak olan ayaklarımı tekrardan yatağa çıkardım. Bedenimi bilerek o ıslaklığın tam üstüne getirdim sonra. Bir suçu örtbas ediyor gibiydi halim. Arslan benim sedyeye uzandığım an ağzının içinde beklentiyle mırıldanarak konuşmaya başladı.
“Hah… Alparslan neredesin?”
Gözlerimi ona dikerek şaşkın bir ifadeyle kaşlarımı kaldırıp derin bir nefes verdim. Başım ağrıyordu. Bir elimi göğsüme atıp derin derin nefesler alıp vermeye başladım paralelde. İçimde anlam veremediğim kadar çok tuhaf bir his vardı.
“Hazan…”
Adımın zikredilmesiyle bakışlarımı arkamdaki adama çevirdim. Telefonu bana uzatıyordu ama hâlâ yüzüme bakmıyordu. İçli bir nefes vererek neden yaralı olduğunu anlayamadığım elimi uzatarak telefonu alıp kulağıma yasladım.
“Alo?”
Sesim tereddüt doluydu. Halen anlamıyordum. Tuhaftı her şey. Bulanıktı. Bana her ne verdilerse gerçeğim yitmişti.
“Yavrum…”
Onun erkeksi ve kalın sesini duyduğum an içimde küçük bir kıpırtı oluştu. Dudaklarımı ısırarak verdim nefesimi. Sonra gözlerimi kapatarak huzura teslim olmak istedim. Lakin harelerim karanlığa hapsolduğu an önüme bir an getirdi. Bu anda Alparslan’ın içinde olduğu araba uçurumun aşağısındaydı. Çığlık atarak o yöne koşuyordum. Çığlığımı kulağımdan işiterek refleksle gözlerimi açıp derin bir nefes aldım ve korkuyla adını zikrettim.
“Alparslan…”
“Baharım…” onu yeniden duyarak bu kez nefesimi hakikaten rahatlıkla verip gülümsedim. Alp bu sırada konuşmaya devam ediyordu. “Aldın mı bakalım uykunu?”
Saçımı kulağımın ardına vererek yanıtladım onu. “Sanırım…” Paralelde bakışlarımı cama kaydırıp orada kısa bir an oyalandıktan sonra boşluğa dalarak adını yeniden zikrettim. Zihnimde bir kazan vardı ve sanki o kazan her anımı birbirine katarak aklımı çor ediyordu.
“Alparslan…” Gözlerimi yeniden kapatarak dudaklarımı ısırdım. “Kafam…” Ellerimden birini başıma götürerek devam ettim. “Kafam çok karışık.”
Onun nefes vererek söze başladığını duyduğumda gözlerimin önüne yeniden onun tenine karıştığım bir an geliyordu. Altımda oluşan yoğun bir sızıyla dinledim sesini.
“Biliyorum güzelim. Halledeceğim her şeyi. Sen sadece benim gelmemi bekle. Anlaştık mı?”
Başımı sanki beni görüyormuş gibi olumsuz anlamda sallayarak reddettim onu.
“Hayır. Anlamıyorum. Sen…” Kaşlarımı çatarak sesimin desibelini arttırdım. “Sen beni anlamıyor musun?”
Sözlerimin tamamlandığı an endişe yüklü bir tınıyla konuşmaya başladı. “Anlıyorum baharım, anlıyorum ama konuştuk biz bunları.” Birkaç saniye duraksadıktan sonra devam etti. “Banyoya git.”
Dudaklarımın içini ısırarak şaşkınca mırıldandım. “Ne?”
Cevabını hiç geciktirmedi. “Banyoya git güzelim. Bekliyorum.”
Bakışlarımı abisine çevirerek yutkunup ayaklarımı tekrar yere yasladım ve kısa bir an yerde terlik aradım. Bulamayınca umursamadan ayaklarımı yerde yürüyerek zorlukla banyoya ulaştım. Kapıyı ardımdan kapattığımda telefonu elimde sıkı sıkı tutuyordum. Gözlerim birkaç saniyeliğine aynaya değdi. Yüzümü incelemeye başlarken ona cevap verdim.
“Dinliyorum.”
Yutkunuşunu duyduğumda gözlerimle yüzümü inceliyordum. Harelerimin çevresi başta olmak üzere yüzümün çoğu yeri kızarmıştı. Sanki canımı ortaya koyduğum bir savaştan çıkmış kadar bitkin görünüyordum. Gözlerimi kısarak bunun da nedenini sorguladım. Lakin cevap bulamadım. İçimdeki o tuhaf şey her geçen saniye artıyordu. Antidepresan değildi. Olamazdı. Zira hiçbir antidepresan baş dönmesi yapmıyordu. Daha doğrusu bedenimin ilaçlara verdiği tepkileri biliyordum. Bu değildi. Bunun olmaması gerekiyordu.
“Bacaklarını aç…” Derin bir nefes vererek devam etti. “Sağ bacağının bal kutunla birleştiği yerde küçük bir ben var.”
Kaşlarımı çatarak afalladım ve yüzümü ekşi bir hale bürüdüm. Ne saçmalıyordu? “Ne…” Sayıkladıktan sonra dudaklarımı ısırıp gözlerimi kapattım tekrardan. Öfke bedenime harlanırken o konuşmaya devam etti.
“Dediğimi yap.”
Derin bir nefes vererek gözlerimi açıp klozete oturarak bacaklarımı açtım. Dediği yerde gerçekten de küçük bir ben vardı. Bunu biliyor olmasına şaşırmama fırsatım olmadı. Zira tam da tarif ettiği yerin üstünde koskoca bir morluk vardı. Elimi morluğun üzerine atarak yutkunduğum sırada devam etti.
“O gördüğün iz geçmeden geleceğim yanına, kızımızla beraber.” Hınzır bir gülüşü telefonun ucundan duydum. “Çok daha büyüğünü dişlerimle yapacağım bu kez yavrum. Acelem vardı ondan biraz küçük oldu o iz.”
Yutkunup dönen başımı durdurmak ister gibi elimi oraya attım. Derin derin nefesler alıp verdim paralelde. Sesi oldukça neşeli geliyordu. Ben ne olduğunu dahi bilmezken o çok mutluydu. Neyin mutluluğunu taşıyordu böyle? Ben aklımı yitirirken ne yapıyordu? Zihnimin pençesinde büyük bir yük hasıl oldu. Anlaşılamamak ve bir şeyleri tek başına sırtlamak en büyük acıydı. Bu acı ise öfkelenmeme neden oldu.
“YA DUYMUYOR MUSUN SEN BENİ? ANLAMIYORUM DİYORUM! NE İZİ, NE GELMESİ!”
Telefonun ucundan birkaç saniye ses gelmedi. Ben o saniyelerde dönen başımı kontrol altına almak adına klozete daha sıkı yaslanarak bir yandan da lavaboya tutunmaya başladım.
“Hazan…” birkaç saniye daha konuşmadı. Sesi kısık ve sorgular bir tınıdaydı. “Neyin var güzelim? Dün gece konuşmadık mı her şeyi? Sana kızımızı getireceğim dedim. Adresini tespit ettim dedim. Bak…” Yutkunarak devam ettiğinde sesi gerçekten kısıktı. “Hollanda’dayım. Dağhan’ın burada bir adamı var. Onu takip ediyorum.”
Başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. Gözlerimde bu kez yaşlar vardı ve boğazım düğümleniyordu.
“Sen ö*dün… Sen ö*dün Alparslan sen… “Bir elimin işaret parmağını ona sallayarak yutkundum. Ve nefretle konuşmaya devam ettim. “Sen beni bu s*kik dünyada bir başıma bırakıp gittin.”
Sıkıntılı bir solukla paralel sesini duydum tekrardan. “Yavrum abime ver telefonu.”
Hiddetle ayağa kalkarak omuz silkip ileri geri yürümeye başladım. Yaşlar gözlerimden istemsiz akıyordu bu kez.
“KES SESİNİ! ABİSİNE VERECEKMİŞİM! SENİ O GİTTİĞİN YERDE DE BEN GEB*RTİRİM! KES!”
Telefonun ucundan inanamadığını belirten bir mırıltı çıkaran o erkek sesi duyulduğunda banyonun kapısı da tıklatılıyordu.
“Hazan…”
Telefonu yere fırlatarak çalınan banyo kapısından dışarı çıkıp derin derin nefesler alıp verdim. Arslan’a çarpmıştım çıkarken ama umurumda değildi. Başım dönüyordu. Az önce sinir krizi geçirip bağıran ben değilmişim gibi şimdi de gözlerimden yaşlar akıtarak yere çöküyordum.
Omuzumda çöktüğüm yerde bir el hissettim ve irkilerek başımı yana çevirdim. Lakin gözlerim kapanmanın eşiğine geldiğinden onun kim olduğunu göremedim. Sesini duydum sadece. Fısıltılı, tedirgin bir sesi idrak etti zihnim.
“Tamam abim. Sakin ol ben doktorla konuşurum.” Başımı bu kez öne doğru istemsizce eğdiğimde ses daha da yakından geliyordu. “Oğlum tamam dedim. Alparslan tamam lan tamam!” Ses yüksek bir sınıra ulaştığında irkilerek çöktüğüm yerde gözlerimi açtım ancak etrafım bulanıktı. “Lan… Küfretme bana lan! Benim ne suçum var?”
Gözlerimi sıkı sıkı yumup baş dönmemin geçmesini ellerimi sıkarak beklediğim sırada sesler sürüyordu. Bu kez telefonun ucundaki sesi de yüksek olmasından işitiyordum.
“Seni de o doktoru da o hastaneyi de aynı kefene koyar z*plata z*plata s*kerim lan! Getirtmeyin beni oraya!”
“AĞZINI TOPLA LAN! ABİN VAR SENİN KARŞINDA!”
Duyduğum yüksek sesle korkuyla inleyerek ellerimi kulaklarıma atarak cenin pozisyonunda yere uzandım. Bu sırada sesler bir bıçak gibi kesildi sanki.
“Kız ürküyor. Manyak manyak konuşma! Kapatıyorum s*ktir git işini hallet.”
Daha fazla ses duymadım. Konuşmayı bitirdiler ya da benim zihnim onların sesine perde oldu. Bilmiyorum. Bir süre sonra fısıltı ile karışık birkaç ses duydum. Bedenim havaya kalktı. Gözlerimi o esnada açamadım ama yabancı bir koku alarak irkildiğimi hatırlıyorum. Ardından belirsiz bir süre daha geçtikten sonra göğsümde bir soğukluk hissederek refleksle gözlerimi açtım. Karşımda kır saçlı bir adam vardı.
Elindeki stetoskop ile bedenime eğilmişti. Gözlerimi tekrar kapatıp açtığımda bu kez karşımda mavi gözlü bir adam vardı. Bakışlarımı kısarak güçlükle seçtim yüzünü. Dayı vardı karşımda. Elindeki tülbenti saçlarıma yaklaştırıyordu. Gözleri yaşlıydı. Harelerim yeniden kapanıp açıldığında karşımda gördüğüm son kişi Nare oldu. Elinde kızımın beresi ile bakıyordu bana. Onu gördüğüm an ilk kez sadece gözlerimi açmakla kalmayıp kaşlarımı da çattım ve bebeğimin kokusunu duymak için ona elimi uzattım. Fakat başarılı olamadan yeniden karanlığa teslimiyet gösterdim.
…………………………………
Kalbin huzuru akılda saklıdır. Aklında olan kalbine şifa verdiği an gerçek huzura erişirsin.
Dilendiğim şifa bir zamanlar Alparslan’ın aşkıydı. Fakat şimdi dilendiğim tek şifa evladım. Zihnimin bir nebze de yerine gelmesi iki günümü aldı. Şu an yarı ayık haldeyim. Baş dönmelerim daimi. En azından Alparslan ile yaptığım konuşmayı, onun kızımızı bulmak için gittiğini hatırlayacak kadar aklım yerinde. Bundan aldığım güçle düzelttim şalımı. Gerçeklik algım an an yitiyor ve gözlerim o anlarda kararıyor. Öfke nöbetleri geçiriyorum. Doktor uyguladığı tedavinin başlangıcında bunun normal olduğunu dillendirdirdi. Lakin sanrılarım sanki her geçen gün daha çok artıyor.
Öyle ki bu sanrıların varlığı Alparslan için düzenlenecek olan sahte cenaze merasimini dahi ertelememize daha doğrusu Arslan abinin benim aklım yerinde değilken ertelemesine neden oldu.
Şu an siyah şalımı düzeltip duvardan destek alarak ayağa kalkmamın nedeni de bu. Yadırgatıcı bir his esasen. Zira her canın yaşayacağı bu sonu bir gün elbette ki Alparslan da görecek. O gün nefes alıyorsam eğer şu an sahte olan bu gören benim de cenazem olacak. Bunu bile bile karalara bürünüp oraya gitmek yakıyor canımı.
Ona karşı beslediğim duygunun ne olduğunu bilmiyorum. Aşk diyor kalbimin dört odasından biri. Bir diğeri kara sevda diyor. Üstündeki siyahlar kadar kara bir aşk diyor. Diğeri nefret diyor. Saplantılı ve aşk dolu bir nefret. Sonuncusu ise canımı en çok yakan kelamları işitmemi sağlıyor. Yaşadığın sevgisizliği dindiren tek şey diyor onun için.
Kaçamazsın, kurtulamazsın. Zira onda tattığın hissin güzelliğini de ona ait olan Hazan’ın özlemini de başka hiçbir yerde bulamazsın.
İçli bir nefes vererek hangisine hak vereceğimi düşündüm bir süre. Paralelde aynadaki yansımama bakınmaya başladım. Yüzüm solgundu. Siyah saçlarım, kara gözlerim dahi parlamıyordu. Göz bebeklerimde hastaneye geldiğim günden beri olan bir kırmızılık var. Üstelik yine aklımın başımda olduğu anlarda anlayabildiğim üzere iki gündür uyuyamıyorum. Doktorumun sözlerine göre bu tedavinin başında normal. Ancak bedenim bu normali aykırı olarak kabul ediyor.
Kızaran gözlerimi yumarak yutkunup kaşlarımı çatıp çıktım banyodan. Üstümdeki bu ilginç melankolik havaya anlam veremiyordum. Kapının eşiğinden odaya adımımı attığım an Nare dolu gözlerle karşıladı beni. Alparslan’ın yaşadığından haberi yoktu. Sadece o değil, kimse bilmiyordu. Bu Dayı, Arslan ve benim aramdaki bir sırdı. Alparslan kızımızı bildiği halde ondan sakladığı için Dayı ile konuşmuyor. Bu yüzden ona da yaşadığını söyleyecek kadar güvenmiyormuş. Arslan Tufanlı Dayı’nın ona olan düşkünlüğünü bahane ederek ondan gizlememeyi seçse de kızımızı bulma konusundaki plana da Alparslan’ın hayatına da artık dahil değil.
Ona hak veriyorum. Ona hak vermeyi Alparslan’ın öfkesini tadarak öğrendim. Bana kızmıyor, bana küsmüyor. Sanki bana yapamadığı ne varsa babam dediği adama yapıyor. Yani adil davranmıyor. Bakışlarımı komodine çevirdiğim an pembe, mor örgülü bilekliği görerek onun uğradığı haksızlığı yineledim. Her gece yanıma geliyor ve sabaha kadar uyumadan başımda bekliyor. Dün de bana elleriyle ipten yaptığı o bilekliği verdi. Alya için yapmış.
Nefesimi tutarak elime aldım bilekliği. Çok küçüktü. Hissizliğime rağmen yüzümde derin bir gülümseme kızımın bileğinin bu denli küçük olabilme ihtimaline karşın yayıldı. Tuttuğum nefesi vererek siyah tişörtümün üst kısmını hafifçe aralayıp bilekliği sütyenimin askısına geçirerek bağlamaya başladım. Evladım gelene kadar onu bir zamanlar en sevdiği ve en çok sindiği yerde, koynumda saklayacaktım. Yüzümde peydah olan gülüş Nare’nin şaşırmasına neden oldu.
“Abla…” Elini omzuma atarak refleksle ona dönmemi sağladığında devam ediyordu. “İyi misin?”
Başımı olumlu anlamda sallayarak geri çekilip komodinde duran ilaçlardan birini ağzıma attım. Sakinleştirici alıyordum. Doktor öfke nöbetleri için önermişti.
“İyiyim.”
Kaşlarını çatıp şaşkınca mırıldanarak koluma girdi. “Bu sefer ilaçların biraz fazla etkili sanki ama böyle olması daha iyi.”
Yüzüne anlayamadığımı belirten bir bakış göndererek başımı eğdim. Nare buna cevaben sözlerini detaylandırmak yerine iç çekerek reddetti beni.
“Boş ver abla. Gidelim hadi.”
Sesi titriyordu. Gözleri de kızarmıştı. Günlerdir yanımda harap olmuştu. Lakin ben ne onun üzülmesiyle acı çekebiliyordum. Ne de Alparslan’ın yaşadığını söyleyebiliyordum. Zira onun ağzından özellikle Tuğrul veya Kenan’a kaçacak tek bir kelime dahi evladımın kaderinden geçiyordu. Bu riski ona kendimden dahi çok güvensem bile alamıyordum.
Nare girdiği kolumu sıkı sıkı kavrayarak odadan dışarı çıkmamızı sağladı. Adımlarım koridora eriştiğinde karşımızda bu kez Yalçın vardı. Onun da gözleri doluydu. Alparslan’ın ö*ümüne üzülebileceği aklımın ucundan dahi geçmezdi ama o da iyi değildi. Bizi gördüğü an bakışlarıyla birkaç saniye Nare’yi süzerek gülümsedi. Ardından yavaş adımlarla yaklaşıp diğer koluma girdi ve bedenimi yanında duran tekerlekli sandalyeye iteledi. Aslında yürümekle ilgili bir sorunum yoktu benim ama baş dönmem zorluk çıkarıyordu. Bir de cenazede duruşumun gerçekçi olması için Arslan bunu özel olarak istemişti.
Yalçın’ın yardımıyla oturduktan sonra iç çekerek gözlerimi kapattım. Geçecek dedim içimden. Hepsi bitecek. Nare gitmemden ve zarar görmemden korktuğunu elimi sıkı sıkı tutarak gösterirken Yalçın sandalyenin arkasına geçerek itmeye başladı. Hastanenin koridorunda ilerleyip asansöre bindik önce. Ardından o geniş, gösterişli girişten çıkmak için ilerlemeye başladık.
Gözümün önünde ilerlediğimiz her an yeni bir anı geliyordu. O kapıdan adımımı ilk attığım günü hatırladım. Saçım başım dağınıktı o gün. Çisem’in çapkınlıkları olmasaydı belki de hiç görmeyecektim onu. Hayır, sanırım görecektim. Alparslan bana aşkını ilan ettiği gün beni ilk kayalıkta gördüğünü ve uzun bir süre uzaktan izlediğini, o süreçte aşık olduğunu söylemişti. Yani aslında ben onu ilk kez görüp elini sıkarken o aylardır uzaktan izlediği aşkının tenine dokunmanın heyecanını yaşamıştı.
Bakışlarım koridorun ortasındaki danışmaya kaydığında Çisem ile olan anılarımdan uzaklaşıp acılarıma doğru kaymaya başladım. Danışmada iki kız vardı. İkisini de onu v*rduktan sonra geldiğimde görmüştüm. Bakışlarım o gün konuştuğum kıza kaydı.
Gözleri gözlerimdeydi. Acıyarak bakıyordu bana. Ona Alparslan’ın kızının annesi olduğumu söylediğimde şaşırmıştı. Fakat şimdi bakışlarından görüyordum ki bunun gerçek olduğunun ve kızımın babasını yitirdiğimin farkındaydı. Gözlerimi kapatıp bir damla yaşın dökülmesine izin verdiğimde acı tebessümünü bana göndererek önüne döndü. Ardından ben de bakışlarımı önüme çevirdiğimde Toygar karşıdaydı ve bize doğru yaklaşıyordu. Zihnimin karmaşasından unuttuğum bir gerçek vardı. Alparslan’ın hayatta olduğunu o da biliyordu.
Başımı eğip derin bir nefes verdiğimde sandalyeyi o ilerletmeye başlamıştı ve Yalçın’ın eline anahtarı bırakmıştı. Fısıltıyla konuşuyordu.
“Tetikçi geldi. Kendi cenazesini izlerse belki imana gelirmiş.”
Refleksle başımı kaldırıp ona baktığımda göz göze gelmekten çekindiği için bakışlarını kaçırdı.
“Kızım?”
Sorgular bir tınıyla evladımı zikrettiğimde kalbim hissizliğime rağmen gürültüyle atıyordu. Toygar yutkunarak konuştuğunda sesini ben zorlukla duyuyordum.
“Az kaldı hanımefendi. Abi sadece cenazeye değil şüphelendiği adamları indirmeye geldi.”
Başımı sallayarak önüme döndüm ve sıkıntıyla soluyarak kardeşimin elini daha sıkı tuttum. Toygar bu sırada konuşmaya devam ediyordu.
“Döndüğümüzde odada tek olun.”
Yutkunup boğazımı temizleyerek onu onayladım. Alparslan beni görmeden gitmeyecekti ve bu nedensizce içimde bir rahatlama oluşturmuştu.
……………………………
Yaklaşık yarım saat sonra, Kandemir’den
Toprak kokusu insana geldiği ve gideceği yeri anımsattığı için sevilirmiş. Tüm insanlık bu kokuyu severmiş. Batıl olduğunu düşünüyorum. Zira ben toprak kokusunu sevmem. Annemin mezarına ilk gidişimde kokusunu duymak için eğildiğimde gül değil de toprak kokusu alarak o kokuyu nefretle kazımıştım içime. En sevdiklerini toprak alan kimse bu kokuyu sevmez. Aksine, canından can koptuğu için toprağa nefret besler.
Nefretin en yoğun kokusu ciğerlerimi delerken başımı eğerek hem bu kokudan hem de bulunduğum ortamdaki yoğun acıdan kaçmaya çalışıyorum. Arslan Tufanlı sert bir ifadeyle en ön safta Dayı ile birlikte yer alıyor. Yanında sırayla dizilen Toygar, Dante ve Yalçın var. Tanımadığım çok fazla ünlü ve siyasi de buradaymış. Çisem ilk geldiğinde söz etmişti. Daha doğrusu mezarlığa giriş yaptığımız ana kadar gördüğü her ismin kim olduğunu zikretmişti. Ben onun Alper’in cenazesinde nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Kızım kaçırıldığında yanıma geldiğinde ağlıyordu. Lakin yanıma geldiği o ilk bir saatteki rahatlığı ve konuşma şekli bana Alparslan’ın hayatta olduğunu bilmesini sorgulattı. Ancak mezarlığın kapısından girdiğimiz an bu şüphe yok oldu.
Çisem şu an yanı başımda hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Arada dönüp beni kontrol ederek ağlamaya devam ediyor. Hissizliğimi ilaçlara yorarak kendimi bir şekilde kurtarmaya çalışıyorum ama onun bu yoğun duygusal halinin yanındaki tepkisizliğim istemsizce de olsa sırıtıyor.
“Nare…” burnunu çekerek devam ettiğinde kardeşim o olduğunu belirten bir mırıltı çıkarmıştı. “Bu mezar aile mezarlığı olacak değil mi?”
Nare birkaç saniye cevap vermedi. Ağlarken sorduğu soru karşısında şoka uğramış olmalıydı.
“Bilmiyorum ki. Babasının yanına gömeceklermiş. Aile mezarlığı herhalde.”
Çisem’in hıçkırıkları bu sözlerle şiddetlendi. Bakışım anlık ona kaydığında burnuna dayadığı mendile püskürerek ağladığını gördüm.
“Babasına mı gömeceklermiş…” burnunu çekerek devam etti. “Şerefsizdi, ahlaksızdı, benden nefret ederdi ama dağ gibi adamdı.” Tekrar hıçkırarak devam etti. “Dağ ayısı…”
Derin bir nefes verip tekrar önüme dönmeye çalıştığımda başım döndüğü için ellerim titriyordu. Zar zor elimi alnıma atarak başımı eğdim.
“Giderken de mahvetti beni. Bak kocişime…” burnunu silerek sürdürdü sözlerini. “Bamya Toygar’ın yanında duruyor.” Ses tonunu yükseltti bu kez. “Ya utanmadan bir de namaz kıldırdılar adama! Gerdeğe sokar gibi döve döve saf tutturdular.”
Bahsettiği kişi Arslan Tufanlı’ydı. Adamlarına Dante’yi zorla namaza sokmaları için emir vermişti. Nedenini anlayamasam da o bu sahte törende Dante’yi görmekten büyük bir zevk duyuyordu. Daha doğrusu ona işkence çektirmeye çalışıyordu ve bundan zevk alıyordu.
Başımı daha çok eğerek hocanın sesini duymamak için kendimi zorladım. İçimde bir şey kopuyordu. Alparslan olabilirdi oradaki kişi. Bunun beni üzmemesi gerekiyordu ama yüreğimden parçalar yere sürülerek eziliyordu.
“Çisem abla Allah aşkına sessiz ağla ve sus artık! Yeğenimin babası ö*dü. Benim abim gibiydi o. Bırak acımı yaşayayım.”
Nare titreyen bir sesle konuşarak elimi daha çok sıktı. Ben de bu sırada onun sesini duymanın verdiği kederle hissiz bedenime derdi yük edindim. Gözlerim kardeşimin sesiyle doldu. Bedenim yavaşça zehrini dışarı akıtmaya başladı. Bu sırada erkeklerin olduğu kısımda bir hareketlilik oluyordu. Tabutu açmışlardı. Mezara konulacak kişi onun boyunda ve kilosunda, gerçek insan silüetine büründürülmüş ancak yapay bir bedendi. Bu detayı Dayı ö*üye saygısızlık olarak gördüğünden düşünmüştü.
Beyaz kefeni gördüğüm an irkilerek kardeşimin elini daha sıkı sarıp gözlerimi kapattım ve arkamı dönmeye çalıştım. Nare başını eğerek benimle konuşmaya çalıştı.
“Canım ablam… Ben buradayım bak, bırakma sakın elimi.”
İstemsizce hıçkırarak başımı çevirdiğim yönde bir kadının ağladığını gördüm. Kendini yere atarak ağıt yakıyordu.
“Aslanım… Gitti … Gitti dağ gibi oğlum gitti…Senin k*nına girenlerin canı çıksın oğlum…”
Gözlerimi açarak buğunun yüzümü ıslatmasına ve görüş alanımı açmasına izin verdim. Ağlayan kadın Huriye hanımdı. Yanında Elif’in dadısı vardı. Ancak beni esas şaşırtan onların hemen yanında duran o kadındı. Güliz oldukça bitkin bir halde hıçkıra hıçkıra ağlayarak Elif’in dadısına tutunuyordu. Bakışlarımız saniyelik kesişti. Beni gördüğü gibi gözlerini başka yöne çevirdi. Harelerinde yoğun bir suçlama ile karışık nefret vardı.
Zorlukla önüme dönüp başımı eğdiğimde boşta olan elimi sıkarak bu berbat anının bir an önce son bulmasını diledim. Zira en esas gerçeği yüzüme vurmakla kalmayıp bunu bir prova gibi görmemi sağlıyordu. Eğer Alparslan benden önce bu hayata veda ederse manzaram böyle olacaktı. Ben yine bu tekerlekli sandalyenin üstünde olacaktım. Belki yanımda kızım olacaktı. Elimi o tutacaktı ama tam karşımda abisi ve baba bildiği adam mezarın içine girerek onun bedenini yerleştirecekti.
İstemesem de kendimi zorlasam da gözlerim oraya kayıyordu. Arslan ile bakışlarımız kısa bir saniye kesişti. Onun gözlerinin de dolu olduğunu gördüğümde aynı şeyi hissederek düşündüğünü anladım. Bu acı dolu merasim uzunca bir süre boyunca sürdü. En nihayetinde son bulduğunda tekerlekli sandalyeyi tekrar Yalçın itmeye başladı. Biraz buruk, biraz acılı biraz da şaşkındım.
Şaşkınlığımın nedeni başsağlığı dileği için sayısız insanın yanıma gelmesiydi. Her kim ne zaman ne söyledi bilmiyorum. Yanıma gelen bütün insanlar Alparslan’ın karısı olduğuma binaen konuştu benimle. Hatta aralarından birkaç kişi kızımızın nerede olduğunu da sordu. Bu soru benim canımı yaksa da bütün hepsine kaçamak cevaplar vererek bakışlarımı kaçırdım.
Arabalara doğru gittiğimiz sırada abisiyle yeniden göz göze geldim sonra. Bu kez gözleri dolu değildi. Parlıyordu. Bakışlarıyla ağaçların arasında bir yeri işaret ederek önüne döndü. Ben de istemsizce yorgun gözlerimi oraya çevirdim.
Alparslan oradaydı. İçli bir nefes verip gülümsediğimde yüzünü zar zor seçmiştim. Teni normalde olduğundan daha esmer duruyordu. Gözleri de yeşil değildi. Lens takmış olmalıydı. Bütün bedeni siyah bir takımla kaplıydı ve başında da şapka vardı. Ona baktığım an gülümsemeseydi eğer bu kişinin Alparslan olduğunu anlayamazdım. Gülüşüne karşılık verdiğim an gözlerini sıkı sıkı yumup açtı. Sanırım bu beni öptüğü ya da özlediği anlamına geliyordu. Ya da yalnızca ben öyle olmasını diliyordum. Hareleri yeniden açıldığında sağ işaret ve orta parmağını dudağına götürüp küçük bir buse bırakarak o iki parmağı bana doğru uzatıp iç çekti. Ben de tekrar gülümsemek için yeltendim. Fakat kalabalıktan bir kişi ile göz göze gelerek başımı eğip Nare’nin elini tuttum tekrar. Bu öpücük zaten burada kalmayacaktı. Bunu onu azıcık tanıyan bir insan dahi söyleyebilirdi.
…………………………………….
Uzandığım hasta yatağında gözlerimi sıkı sıkı kapatarak en azından birkaç saat uyumayı diliyorum. Uyumam, güç toplamam ve uyandığımda kızım için savaşmam lazım. Zihnim uykusuzluktan en basit işlevleri dahi yerine getiremiyor. Doktorum normal olduğunu söylüyor. Ancak ben normal hissetmiyorum. Dizlerimi bükerek yatakta az daha kıvrandım. En güzel uyku pozisyonuna ulaşmıştım ama gözlerim açılmak için can atıyordu. Derin bir nefes verip ellerimle harelerime baskı uyguladım. Bu sırada kapının çalınmadan açılmasıyla irkilerek hafifçe doğruldum.
Alparslan…
Gelmişti. Cenazede gördüğüm gibiydi üstü başı. Gülümseyerek bana doğru yaklaşıyordu. Yutkunup yerimden doğrulup saçlarımı geriye attım. Ayağa kalkacak vaktim olmadan koca adımlarla yanıma yaklaştı ve henüz düzelttiğim saçımdan tutarak kafamı ona çekti. Bedenini saçlarıma eğerek kafamın en ortasından öperek iç çekti.
“Gülüm…”
Çenemi dikerek onun gözlerine baktığımda gülümseyerek bu kez çenemi kavrayıp dudaklarıma kısa bir öpücük bıraktı ve dizlerini kırarak önümde eğildi. İki eli birden yüzümü kavradığında gözlerim yorgunluktan yanıyordu.
“Nasıl oldun yavrum?”
Gözlerinde sorgular bir ifade vardı. Başımı yana eğip ağırlığımı eline vererek yutkundum.
“Kızım…”
Yanaklarımdaki ellerinden yüzümü tutarak kendine çekti ve gözlerimi açmamı sağladı. Bakışlarında oldukça korkutucu ve sert bir ifade vardı.
“Kızımız…” başımı sallayarak onu onayladığımda acı bir gülümseme benim yüzümde yer edinmişti. “Hollanda’da yoklar ama iz sürüyorum. Az kaldı.”
Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp yüzümü ellerinden kurtardım.
“Bırak!”
Alparslan ellerini uzatıp öne atılırken ben öfkelenmeye başlamıştım bile. Az önce duygusal bir ifadeyle ona teslim olan kadın şimdi karşısında değildi. Bambaşka bir kişi olmam sadece birkaç saniyemi alıyordu.
“Hazan…”
Ellerini sertçe itip yataktan doğrularak çıplak ayaklarımı yere sürüyüp karşısında dikilmeye başladım. Gözlerimden yaşlar istemsizce akarken sözlerim ona öfke püskürüyordu.
“Sen…” başımı kararlılıkla sallayıp kaşlarımı çattım. “Sen bana kızımı getirmeyeceksin. Aldın…” konuşurken gözlerine bakınmaya başladım bu kez. “Onu aldın ve benden saklıyorsun.”
Alparslan ellerini öne atarak bana yaklaşmaya çalıştı. “Güzelim… Nasıl yaparım ben sana bunu? Canımı yoluna sermişim… Nasıl saklarım canımı senden?”
Başımı inatla sağa sola sallayarak elime tehdit pozisyonu verip sayıklamaya başladım.
“Yaptın…Yaptın sen…Sen beni mahvettin. Sen beni mahvettin… Sen beni mahvettin… Sen beni-“
Gözlerimi kapatarak aynı cümleyi tekrar tekrar dillendirdiğimde Alparslan belimden kavrayarak bedenimi bedenine yaslayıp sıkı sıkıya sarmaladı. Kolları gövdemi sararken fısıldamaya başladı. Bu sırada benim sesim kısılsa da bedenim titremeye devam ediyordu.
“Şşş…” saçlarımı öperek devam etti. “Ben sana kızımızın eşyalarını getirdim.”
İçimde küçük bir yara kanamaya başladı sözleriyle. Başımı kaldırıp kara gözlerine bakındım. Koyu lense rağmen yeşillerinin parıltısını görüyordum.
“Ne?”
Başını onaylar anlamda salladığında gözleri buğulanmıştı. Benim yanaklarımdan yaşlar süzülüyordu. Ağzım da aralanmıştı.
“Baharım…”
Alnımı öperek bedenlerimizi yavaşça ayırıp yere eğildi. Ben onun beni bırakmasıyla sendelediğim sırada daha önce görmediğim siyah naylon bir poşetin içini açıyordu. Titreyen dizlerim sendelemelerime daha fazla karşı koymayı reddederek yere düşmemi sağladı. Doğrusu bu düşüş işime yaramıştı. Zira düştüğüm yerde Alparslan ve onun elindeki poşet vardı.
Titreyen ellerimi poşete uzatmaya çalıştım ama onun eli bu uzanışıma engel olarak muhtemelen ben düşerken eline aldığı küçük bir şeyi bıraktı avuçlarıma. Onun elleri de titriyordu. Avuçlarımdan önce ellerine sonra da gözlerine bakarak buğularımı gösterdim harelerine. En az benim kadar duygusaldı. Ağlıyordu. Gözlerinden yaşlar usul usul akarak poşete düşüyordu. Bakışlarımı elime çevirerek avucumdaki o küçük metal parçasını gördüm.
İstemsizce kıkırdayarak yaşların omzumu sarsmasına müsaade ettim.
Küçük, minicik bir toka…
Kırmızı, kirazlı bir toka…
Baş kısmında gri bir metal, ucunda ise kırmızı küçük bir kiraz var. Avucumun içinde bir dünya var sanki. Küçücük ama tüm evreni kapsayan bir dünya. Hıçkırığım dudağımdan peydah olurken bedenim şiddetle sarsılmaya başladı.
Alparslan ellerinden birini tokaya diğerini de sırtıma yaslayarak bedenimi kendine çekip alnımdan öptü. Dudakları ve yüzü ıslaktı. Ağlıyordu. Aramızda sessiz bir anlaşma vardı sanki. Yaşların sözleşmesiydi hislerimiz. Konuşmaya, derdimizi anlatmaya ihtiyacımız yoktu. ’Bu toka kızımın mı?’ diye sorup olumsuz yanıt duyma ihtimalime dermanım da yoktu. Değilse bile onundu benim için. Değilse dahi canımdan bir parçaydı artık. Umudumun simgesiydi elimdeki soğukluk.
Titreyen dudaklarını tekrar tekrar alnıma yaslayarak her defasında iç çekti. Sanki acısının bir parçasını eliyle sıktığı tokadan, diğer yarısını da tenimden dindirmeye çalışıyordu.
“Yetişemedim… Hollanda’da küçük bir kasaba… Küçük bir ev…”
Gözlerimi gözlerine dikerek yaşları silmeden titrek bir nefesle yönelttim sorumu. “Kızım… O evde…”
Sözlerim eksiltili bir cümleyle sual olduğunda Alparslan’ın anlaması için düzgünce konuşmama ihtiyacı olmamıştı. Dudaklarını bu kez de elimle beraber kaldırarak tokaya bastırıp kolunun ters yönüyle yüzünü silerek başını salladı.
“Odasını gördüm. Toplamışlar evi. Başka bir yere götürmüşler baharı.”
Gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp başımı göğsüne yasladım. İçimdeki sızı ilk defa daha çoğunu duymama rağmen diniyordu. Zira acımı paylaşan, benimle aynı yükü taşıyan biri vardı yanımda.
Elini yavaşça tokadan çekerek yeniden poşete atıldığında onun hışırtısı dahi rahatsız ediyordu bedenimi. Sanki o küçük ses bile ayırıyordu yavrumu benden. Koca ellerini küçük poşetten çektiğinde avuçlarının arasında çok daha gerçek bir dünya vardı. Küçük, pembe bir atlet tutuyordu elinde. Tokayı tuttuğum elimi ona uzatarak hıçkırığımı dudağımdan serbest bıraktım. Ciğerimde bir sızı vardı şimdi. Az öncekinden çok daha yoğun bir sızı. Hiç düşünmeden atleti onun elinden çekerek burnuma bastırdım. Gözlerim sıkı sıkıya kapalıydı. Aklımda, hayalimde ve anılarımda kızımın kokusu vardı. O kokuyu arıyordum. Uzun uzun solukları çektiğim atlette bulduğum şey dünyanın bütün çiçeklerinden de daha güzel bir kokuydu. Masumiyetin; evladın kokusuydu bu.
Kokuyu tanıdığım an gözlerimin önüne onu kucağıma aldığım gün geldi. O kokuyu ilk duyduğum ana gittim. Nefesim hıçkırıklarıma karışırken başımı aşağı doğru yavaşça eğildi. Burnuma daha çok bastırdım o kokuyu. Eskisinden de güzeldi sanki. Şeker de kokuyordu artık yavrum. Teninin aşk dolu kokusuna belki de yediği bir şekerlemenin kokusu sinmişti. Gözlerimdeki yaşlar yüksek sesli hıçkırıklara karıştığı an bedenimi saran o kolları hissettim tekrar. Başımı boynuna gömerek hem evladımızın hem de benim kokumu içine çekti. Omzu sarsılıyordu. Ben kendi sesimin yoğunluğundan onu duyamıyordum ama Alparslan hıçkırarak ağlıyordu.
“Bebeğim…” Başımı hafifçe kaldırarak baktım onun yüzüne. “Alparslan… Benim bebeğim…”
Yanağımı sıkı sıkıya tutarak başını olumlu anlamda sallayıp burnunu çekti ve yüzünün her yanına yayılan yaşlara rağmen acı bir tebessüm etti.
“Bizim gülüm… Bizim canımız…”
Sözlerini eksilti ile tamamlayarak yeniden alnımı öptü. Ben de kızımın kokusunu tekrar tekrar içime çekerek kapattım gözlerimi. Yaşıyordu. Hayattaydı benim kuzum. Ö*memişti. Üstelik babasının kaldığı evi bileceği kadar yakınındaydı ama…
Nasıl yaşıyordu?
İçime dolan ani korkuyla atleti burnumdan çekip incelemeye başladım. Parmaklarım ilk önce etiketi buldu. Daha önce duymadığım bir markaydı. Korkum hafifleyeceğine daha çok arttı. Kumaşı incelemeye başladım bu yüzden. Eski miydi? Kızım ben bunca lüksün içinde yaşarken fakirlikle mi yaşıyordu?
Kumaşı tok ve kaliteli duruyordu ama inceydi. Üşürdü belki. Soğuktur oralar. Bu atlet onun sırtını sıcak tutmaz. Üşür, üşürse ağlar belki. Bakışlarımı korkuyla beni izleyen şaşkın bakışlara çevirdim.
“Başka kıyafet yok muydu evde? Montu var mıydı?”
Yutkunarak kaşlarını çatıp başını önüne eğdi. Bu soru onun ifadesini sertleştirerek öfkelenmesine neden olmuştu. Lakin bu öfkenin nedeni ben değildim. Kızımızın üşüyor olma ihtimali ve onu üşütenlerdi.
“Başka…Kıyafeti yoktu.” başını daha çok eğerek devam etti. Bunu söylediği için utanıyordu. “Kapının arkasında buldum bunu. Tokası da ayağıma battı. Bırakmamışlar gülüm…” Omzunu sarsarak devam ettiğinde yaşları tekrar hız kazanıyordu. “Bana kızımın kokusunu bile bırakmamışlar. “
Dudaklarımı bastırarak ağlamamı dindirmeye çalıştım. Lakin başaramadım. Olmuyordu. Yaşlarım her geçen saniye daha çok akıyordu. İçimdeki korku dinmemişti. Evladım üşüyor olabilirdi. Karnı aç olabilirdi. Tekrardan ona döndüğümde bu kez bakışlarımda en azından biri için içim rahatlasın der gibi bir ifade vardı. Bu nedenden belki de… Bu kez yakasına yapışarak yalvaran bir tınıyla konuştum.
“Buzdolabına baktın mı?” Hıçkırarak devam ettim. “Dolu…Muydu? Aç mı uyudu benim bebeğim? Aç mı bıraktılar onu?”
Alparslan gözlerini sıkı sıkıya yumarak dudaklarını ısırıp yaşlarını serbest bıraktı ve ellerimi yakasından çekerek kalbine bastırdı. Gözlerindeki yaşlar akmaya devam ediyordu.
“Baktım baharım.” Ellerimden birini dudaklarına götürerek devam etti. “Baktım güzelim.” Yüzüne beklentiyle baktığım için olsa gerek devam etti. “Doluydu…” Acı bir tebessüm yüzünde yer edindi. “Bir kasa çilek vardı. Ç…Çilek seviyor….H-herhalde…”
Kekeleyerek konuştuğunda yaşlarımın arasında gülüşümü yerleştirdim. En azından aç değildi. Yaşıyordu. Nefes alıyordu bebeğim. Karnı toktu. Karnı toksa üşümüyordur belki. Üstünde montu vardır. Benden uzaktadır ama yokluğumu aramıyordur. Onu saran birileri vardır.
Gözlerimi usulca kapatarak keyifli bir mırıltıyı dudaklarımdan dökerek başımı boyun çukuruna gömdüm. Alparslan bedenimi istekle sarmalayarak saçlarımın arasından tekrar öpüp burnunu çekerek yaşlarını dindirmeye çalıştı.
“Şimdi gideceğim. Sana kızımızı getireceğim. Sen de ben bu kapıdan tekrar girene kadar iyileşeceksin. Tamam mı baharım?”
Sesi çok kısıktı ve normalin aksine nazikti. Benim tanıdığım Alparslan bu denli kibar konuşmazdı. Gözlerimi hafifçe araladığımda zihnimde tekrardan bir uyuşma başlamıştı.
“Hayır! Tamam değil. Kızım…”Derin bir nefes vererek tekrar ettim kendimi. “Kızım... Kızım… Kızım…” Alparslan tenime tenini daha sıkı yasladığında devam ediyordu sözlerim.
Gözlerimle etrafı tarayarak aradım onun bedenini. Yoktu. Alparslan burada değildi. Harelerimi sıkı sıkı kapatıp içimden üçe kadar saydım ve bekledim. Geçmesini bekledim. Onun bana dönmesini, bunun hayalden öte bir şey olmasını bekledim ama değildi.
Dudaklarımı ısırıp iç çekerek açtım gözlerimi. Aynıydı her şey. Alparslan yanımda yoktu. Başımı tekrar sağa sola çevirerek zikrettim adını. Bacaklarım tir tir titriyordu.
“Alparslan…”
Duşakabinin camına tutunarak adını tekrar zikredip ayağımı dışarı attım. Su akmaya devam ediyordu ama önemsizdi. O burada değildi. Yanımda olması gerekiyordu ama değildi. Yoktu. Ayaklarım geçtiğim zemini suya bularken bakışlarım onun yokluğu ile tekrar tekrar sınandı. Derin derin nefesler alıp vererek adını defalarca kez dilime doladım. Kasvetli hastane banyosu da ilaç kokan o leş oda da boştu. Yoktu. O
Onun olmadığını fark ettiğim an başım dönmeye başladı. Ellerimi başımın arasına alarak gözlerimi sıkı sıkıya tekrar kapattım. Kafamdaki döngüler işte o an şiddetini çok daha fazla arttırmaya başladı. Öyle ki gözlerimi yeniden sıktığımda dahi şiddeti azalmadı. Sonra… Bir an içime korku düştü. Alparslan yoktu. Öyleyse kızımın kokusu da yoktu. Gittiyse eğer benden onu da aldı giderken. Harelerimi refleksle açarak koşar adım sedyeye ilerledim ve yastığın kenarına baktım. Kızımın atletinin orada olması gerekiyordu. Yoktu. Yoktu ben… Aklım karışmış olmalıydı. Alparslan bana onu getirmişti. Getirdiyse kızım neredeydi? Ellerimi tekrar başıma yaslayarak derin derin nefesler alıp verdim ve etrafıma bakınmaya devam ettim. Odanın içi dönüyordu. Kolum ayakta kalabilmek için yatağa tutundu ama faydası olmadı. Ağzımın içinde acıyla inleyerek dudaklarımı ısırdım. Yoktu. Kızım da babası da yoktu. Hıçkırarak ağlamaya başladığımda ellerim çaresiz kızımın kokusunu aradı.
Canımın sızısı belki de o an yaşadığım acıyla deliliğe döndü. Zira hıçkırıklarımın çığlığa döndüğü anı hatırlamıyorum. Çok silik bir ânın sonunda elime geçen ilk şeyi cama fırlatarak sedyeyi dağıtmaya başladım. Bağırışım sürerken bedenim etrafı yakıp yıkıyordu ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyordu.
Elime geçirdiğim telefonu kapıya doğru fırlatmak için tekrar bağırarak ağzımı araladım. Lakin karşımda şaşkın gözlerle beni izleyen Nare’yi gördüğüm an gülümseyerek duraksadım ve telefonu sanki bir b*çak gibi boğazıma dayadım.
“Ablam…Hoş geldin…”
Kıkırdayarak başımı sağa sola salladığımda o bana korkarak bakıyordu. “Seni de ö*düreyim mi?” Kahkaha atıp devam ettiğimde kast ettiğim değer verdiğim her canı yitirmemdi. “Gel gel! Gel beraber ö*elim!”
Nare bana doğru karasız bir adım atıp yutkunarak tekrar geriledi ve mırıldandı. “Abla…” ellerini öne atmak için kaldırdı. Lakin her ne gördüyse ya da düşündüyse bundan vazgeçerek adımını banyoya doğru attı. Ben kardeşimin benden uzaklaşmasıyla tekrar kahkaha atarak iç çektim. Birkaç saniye sonra Nare tekrar kuşku ile yanıma gelip başını eğdi ve korkak adımlarla bana yaklaştı.
“Abla dur, üstünü kapatalım tamam mı?”
Sesi fısıltıyla karışıktı. Belli ki korkuyordu benden. Kahkaha atarak karşıladım bu korkusunu. Benden en yakınım bile korkuyordu. Azrail’i olmuştum sevdiklerimin. Tekrar kahkaha atarak bu gerçeği kendime yineledim. Lakin Nare bu kez korkmadan bana yaklaşıp dağıttığım sedyedeki çarşafı üstüme uzatmaya çalıştı.
Ancak benim gördüğüm şey çarşaf değil de kefendi. Ondandır belki, tekrar çığlık atarak ittim kardeşimin gül tenini.
“BIRAK! DOKUNMA BANA! BIRAK!”
Nare itmemle sendeleyerek yere düştü ve korkuyla çığlık attı. Onun çığlığı ve benim bağırışımın etkisiyle de kapıda bir hareketlilik oluştu. Yalçın’ı görür gibi oldum kısa bir an. Bedenini içeri uzatmasıyla geri çekmesi bir oldu. Ardından Çisem girdi içeri. Üstü başı dağınıktı. Gözleri önce yüzüme ardından bedenime kaydı ve bana doğru kararsız bir adım attı.
“Hazan…”
Elimdeki telefonu ona doğru tutarak gelmesine engel oldum.
“Yaklaşma…” Uzak dur benden!”
Çisem de buna karşın iki eliyle birlikte gülümseyerek duraksamamı sağladı. “Tamam… Tamam gelmiyorum!” gözlerinin dolduğunu gördüm. İfadesinde yoğun bir acı hakimiyet kuruyordu.
Başımla onu reddederek iç çektim. Yaklaşacaktı. Yalan söylüyordu. Dokunacaktı bana. Kızımın kokusu burnumdaydı. Onu da alacaktı benden.
“ÇIKIN DIŞARI!” elimdeki b*çak sandığım telefonu onun başına fırlatarak bağırdım. Çisem refleksle başını eğdi. O sırada Nare de ayağa kalkıp onun önüne geçmişti.
“Abla yeter. Ne olur, kendine gel bak…” Eliyle Çisem’i işaret etti. “Çisem abla hamile.”
Dolu ve öfkeli gözlerle onlara bakarak dudaklarımı ısırdım. Yalan söylüyordu. Beni burada zorla tutmak için yalan söylüyordu ikisi de.
“SUS! DEFOLUN GİDİN!”
Ellerimi onlara doğru attığımda odanın dört bir yanındaydı gözlerim. Başka bir suç aleti arıyordum lakin hiçbir şey yoktu. Harelerimin hızlı dönüşüne başım eşlik etmeye başladığında gözümün ucunda küçük bir biblo ilişmişti ama artık çok geçti. Zira baş dönmem işimi gittikçe zorlaştırıyordu. Bir elimle alnımı ovarak kesik nefesler almaya başladığımda Çisem’in sesi dışarıdan geliyordu sanki.
“GELMEYİN! ÜSTÜ MÜSAİT DEĞİL!”
Sol kolumda bir el hissettiğimde baş dönmem ağrı olarak enseme de vurmuştu. Acı dolu bir inlemeyle yere yığıldığımda az önce bağırmıyormuş gibi şimdi de hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Üstümde kolumda bedenimin her yerinde bir el yavaş yavaş geziniyordu ama görmüyordum o elin sahibini. Gözlerim öylesine karanlığa teslim olmuştu ki sadece görmek değil anda kalmak da hayal olmuştu benim için.
“Yapma… Dokunma bana…”
Hıçkırığım daha çok arttığında midemde bir bulantı oluşuyordu. Kenan vardı gözlerimin önünde. Ellerim istemsizce bana dokunan bedeni itmeye çalıştı bu yüzden. Kaç yıl geçerse geçsin dün gibiydi yaşadığım o iğrenç anlar. Geçmiyordu. Benim çilem de derdim de bitmiyordu.
“Dokunma…Dokunma…Lütfen…”
Hıçkırarak sözlerimi sürdürdüğümde bir ses duyuyordum. Kısık bir sesti. Anlamıyordum ama asıl acı olanı bu değildi. Duyduğum o kısık ses dahi midemi bulandırarak Kenan’ın nefesini etimde hissetmeme neden oluyordu.
Kolumda bir soğukluk hissedene dek yaşlarım da feryadım da sürdü. Lakin bedenim uyuşmaya başladığında öfkem tekrar baş gösterdi. Gözlerimi yavaşça açtığımda karşımda Arslan Tufanlı vardı. Gözleri dolmuştu ve yere eğiliyordu. Başımı ümitle yanıma çevirdim onu görünce. Belki kardeşi de buradadır dedim ama yoktu. Yanımda Çisem vardı. Onun gözleri de doluydu. Elime masaj yapıyordu. Bakışım onun dokunuşunu hissedince elime eğildi.
Ellerimin arasında kızımın atleti vardı. Gülümseyerek dudaklarımı ıslattım. Atlette bir parça k*n da vardı ama o mühim değildi. Başımı elime eğdim. Aklım elimi kaldırabileceğimi bana hatırlatmıyordu. Bu nedendendir, etrafımdaki herkesin delirdiğime emin olmasını sağlayacak o hamleyi yaparak elime seslendim.
“Alya… Anneciğim uyandın mı?”
Sözlerimle bulunduğum o leş hasta odasının buz kestiğinden de kızımın ellerimin arasında olmadığından da habersizdim. Uykum bu habersizliğimin içinde gözlerime zuhur etti. Bedenim yalnızca acıya uyum sağlıyordu. Zaman kavramım bu andan sonra tamamen yok oldu.
…………………………………………
Üç hafta sonrası; Hazan Kandemir için belirsiz bir zamandan
Hisler sezgiseldir. Aşk ise hisseldir. Bu bağlamda insan aşık olacağı insanı sezer. Alparslan’ı ilk gördüğüm gün midemde uçuşan kelebekleri hatırlıyorum. Şimdi dokunduğum karnımda uçuşan şey kelebek değil. Acı diyeceksiniz biliyorum lakin bu kez o da değil. Ne zamandır bu s*kik hastane odasındayım bilmiyorum. Aklım gidip geliyor. Doktorum normal diyor. Alışmaya iyileşmeye çalışıyorum. Olmuyor ama deniyorum. Zihnimin bedenimde olduğu her an kızımı bulmak için çabalıyorum. Fakat bu çaba bu kez dört duvar arasına hapsoldu. Zira ne Dayı ne de Arslan bu odadan çıkmama izin vermiyor. Birkaç kez kaçıp adamlarımla kızımı aramaya çalıştım. Hepsinin sonu hüsran oldu. En fazla üç saat… Aklımın başımda kaldığı ve evladım için çabalamama izin verdiği süre bu. Çaresiz kalınca insan dört duvarı deva sanmayı da kabulleniyor.
Kabullendim. Bu odadan çıkışım olmadığını da eskisi gibi olamayacağımı da biliyorum. Bu nedenle kızımı aramaları için aklımın başımda olduğu anlarda adamlarıma emirler veriyorum. Eh tabii bir adamdan da iyi olup sağlığıma kavuşmam için canını vereceğine dair mesajlar da alıyorum.
Tufanlı…
Üç haftadır duymuyorum sesini. Her gece üçte mesaj atıyor. Birkaç cümle; kısa birer konuşma.
Bu kadar. Fazlası yok. Yani daha doğrusu onun için yok. Oturduğum klozette hissedemediğim zamanın geçmesi için ne zaman parçaladığımı bilmediğim telefonumun alarmının çalmasını bekliyorum.
Bedenimin her yanında değişimler var. Bu ilaçların etkisinin de ötesinde olan şeyler. Bir süredir aklımın başımda olduğu anlarda düşünüyordum. Lakin bu sabah hemşirenin ilaç içeceğim için yememde ısrar ettiği peyniri yiyemediğim an düşünceden de ötesine giden ve aklımı başıma getiren bir gerçekle yüzleştim.
En son bu kabus başlamadan önce birlikte olduk. Cenazeden önceydi. Belki de sonraydı ama o güne yakın bir tarihti. Bir de kızımı söylediğim günün bir önceki gecesi olmuştu. İkisinin de zamanını hatırlamıyorum. Sadece ilkine hazırlıklı gittiğimi ve korunduğumu hatırlıyorum. Fakat hastanede olanında korunmamıştım. Yani eğer korunduysam da o an aklım başımda değildi. Zira bunu hatırlamıyorum.
Düşüncelerden çalan alarmın o tiz sesiyle sıçrayarak kurtuldum ve refleksle ayağa kalkıp baş dönmemi umursamadan mor*ran ellerimi önce telefona sonra ise yanındaki teste attım.
Ellerimi ne zaman yaraladığımı ve bunun nasıl olduğunu bilmiyorum. Gözlerim yanıyor. Bunun nedenini de bilmiyorum.
Testi sıkı sıkı tuttuğumda önünü çevirecek gücü bir anlığına bedenimde bulamadım. Bakışlarım aynaya kaydı. Başımda bandaj vardı. Burnumun üstünde bir yara bandı duruyordu. Çenemde ve omzumda da m*rluklar vardı. Kaşlarımı çattığımda bunların ne zaman olduğunu düşündüm. Yutkunup korkuyu bedenime verdiğimde göğsüm o cılız nefesle havalandı. Bakışlarım nefesimle önce göğsüme kaydı ama asıl durağı burası değildi. Gözlerim yavaş yavaş aşağı inerek karnımı buldu ve istemsizce yan döndüm.
Küçücük bir göbeğim vardı. Benim; yemek yemediği için her gün yığınla insandan azar işiten Hazan Kandemir’in göbeği vardı. Ellerimden birini oraya, göbeğimin tam üstüne götürdüm. Harelerim yavaşça kapandı sonra. Hissetmeye çalışıyordum. Orada bir can olabilirdi. Bedenimin kendi canımı zor taşıdığı şu zor günlerde içimde hayata tutunmaya çalışan bir can olabilirdi.
Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda testi çevirmekten yana bir korku yoktu içimde. Korkum o testin olumsuz olmasıydı artık.
Derin nefesler alıp vererek ince parmaklarımı avcumun içini görecek şekilde çevirerek testin ön yüzüne eriştim. Tek bir kelime; hamile.
Test dijital olduğu için bu kelime İngilizce yazılı ama yazılı. Hamileyim. İçimde ondan yeniden bir can var. Daha çok korumam; sahip çıkmak için her yolu denemem gereken bir can daha var benim içimde. Kıkırdayarak elimi tekrardan karnıma yasladım. Bir canım daha vardı. Üstelik bu kez aldırmak aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Mutlu olmuştum. İlk defa içimdeki can beni mutlu etmişti.
“Anneciğim…”
Tekrar kıkırdayarak test olan elimi de karnıma yasladım. “Bebeğim…” gülüşüm adeta yüzümden taşıyordu. Biliyordum çünkü. Bu can beni iyileştirecekti. Yeniden yaşayacaktım her şeyi. Belki bu sefer evladımın ilk adımlarında yanında olacaktım. Sırıtışımı sürdürerek testi elimde sıkı sıkı tutup banyodan dışarı adımımı attım. Lakin çıktığım an başım bir bedene çarptı ve refleksle gülüşüme ara vermeden başımı kaldırdım.
“Hazan…”
Arslan Tufanlı karşımdaydı. Geceleri Dayı geliyordu yanıma. Gündüz de o uğruyordu. Nare ve Çisem de dönüşümlü olarak hep hastanedeydiler. Ancak şu an Nare okuldaydı. Çisem de midesi bulandığı için bugün gelememişti.
Derin bir nefes verip yutkunduğunu duydum. Alparslan ona her ne söylediyse abisi kaçmamdan ö*ümden bile çok korkuyordu.
“Odada göremeyince…”
Kıkırdayarak tamamladım sözlerini. “Kaçtığımı mı sandın?”
Başıyla beni reddederek gülüşüme eşlik etti. “Banyodasın diye düşündüm abim. Kapıyı çalacaktım tam sen çıktın.”
Kafam olumlu anlamda sallanışını ona gösterdiğinde bitkin bedenimdeki mutluluğu fark ederek tek kaşını havalandırdı ve beni incelemeye başladı. Anlaşılan o ki normal insanlar gibi gülümsemem onu kuşkulandırmıştı. Çok geçmeden elimde sıkı sıkıya tuttuğum testi fark etti. Yutkunuşunu duydum. Paralelde elimdeki testi hafifçe eline aldı ve yüzüne ciddi bir ifade ekleyerek araladı ağzını.
“Sen...” Kaşlarını çattı önce. Sonra da gülümseyerek sordu. “Hamile misin?”
Başımı olumlu anlamda sallayarak onayladım onu. Arslan ise keyifli bir mırıltı çıkararak gülümsedi. Bakışları gözlerimin en içindeydi.
“Bir bebeğim daha olacak.”
Bu sözlerim ona değil de ruhumdaki anneyeydi. Alya için kendimi öyle çok harap ediyordum ki içimdeki canı düşünmem gerekiyordu. İkisine de anne olacaktım. Bir canım varsa ikisi için yitecekti.
“Hayırlısıyla gelsin abim.”
Sözlerini neşeyle duyuruyordu ama bunu yaparken yüzüme bakmıyordu. Mutlu olduğunu anlasam da bu tavrını utancına yordum. Yani bence benim hastanede tedavi gördüğüm ve Alparslan’ın bilmediğim bir yerde olduğu dönemde bu haber onu utandırmıştı. Bir de evli olmamamız detayı vardı. Belki de bundan çekinmişti. Ancak benim umurumda dahi değildi iki ihtimal de. Ellerim sıkı sıkıya karnımı sarıyordu. Sağlıklı beslenecektim artık. Kendimi yormayacaktım. Arslan’ın gülümseyerek karnıma baktığı o anlarda içimden kendime sözler veriyordum.
“Alparslan’a söyledin mi abim?”
Harelerim tepeye tırmanarak onun gözlerine ulaştı. Karalarında merak vardı. Yutkunup bakışımı yeniden boşluğa sabitleyip ellerimle karnımı sıkı sıkıya sardım.
“Söylemem gerekiyor değil mi?”
Sözlerimi dillendirirken içimden kendime yineliyordum. Alya’yı söyleyememiştim. Yetmemişti, yıllarca saklamıştım ama şimdi… Yeni bir canım vardı. Belki de bu can her şeyi değiştirecekti.
“Yani…” Son harfi uzatarak mırıldandığında kısa bir anlığına düşündü. “Şimdi söylemesen daha iyi.” Cümlesini duyunca gözlerine şaşkınca bakındım. “Aklı karışır.”
Yutkunarak bakışlarımı onda tuttuğumda o da yutkundu ve boğazını temizleyerek ciddiyete büründü.
“Şu an sadece amcasının gülünü bulmaya odaklı. Arayıp desek kalkar gelir.”
Zihnim yeniden karmaşaya büründüğünden ağzımı hafifçe açarak dinlemekle yetindim onu. Verecek bir cevabı düşünecek kadar halim kalmamıştı.
“Hazan…” Adımı zikrettiğinde elleri ellerimi buldu ve gülümsedi. “Gel abim, yerine götüreyim seni. Deminden beri ayaktasın. Yorulma.”
Halsizliğimi anlamış olmalı. Sesinde yoğun bir şefkat var. Ben beni aslında sevmediğini kardeşinin ve yeğeninin hatırına bana iyi davrandığını düşünüyordum. Yani ne zaman bu düşüncem değişti hatırlamıyorum. Sadece eskide kaldığını biliyorum. Onun komutuyla sedyeye oturarak testi yastığımın kenarına bıraktım. Arslan bu sırada tenime çok dokunmamaya özen göstererek ayaklarımı uzatmamı sağlayıp pikeyi üstüme örtüyordu.
Bu işkence dolu zamanın içinden çıkardığım en büyük ders bu olmuştu sanırım. Kimse tanıdığım gibi değildi. Bin yıl düşünsem Arslan Tufanlı’nın benim ayak bileklerimi tutarak uzanmamı sağlayacağı aklıma gelmezdi. Yanımdaki tekli koltuğa oturarak tekrardan derin bir nefes verdi.
“Abim…” Başımı ona çevirmemle devam etti. “Ben bu gece Alparslan’ın yanına gideceğim. Sen artık biz gelene kadar Dayı’ma emanetsin.”
Kaşlarımı çatıp Alp’in nerede olduğunu sorguladım içimden. Zihnimde bu bilgi yer almıyordu. “Alp nerede ki?”
Bakışları bir süre donuklaşarak yüzümde gezindi. Ardından boğazını temizlediğinde yüzünde acı bir ifade vardı.
“Dağhan Danimarka’ya gitmiş. Onun peşinde. Biliyorsun abim biz onlar meydanı boş bulup Alya’yı bana tehdit sunsunlar diye Alparslan’ı ö*dü gösterdik.”
Tekrar kaşlarımı çattığımda başım bu sefer öne eğiliyordu. Dağhan ö*müştü. Alparslan onu depoda ö*dürmüştü. Anlamıyordum ki! Neyden bahsediyordu?
“Ben…” Ellerimi birbirine kenetleyip karnıma bastırarak kısık bir sesle devam ettim. “Dağhan ö*memiş miydi?”
Bakışlarım onda olmadığından ne yaptığını göremedim. Yine bir süre sessizlik oluştu ve sanırım bu kez onun da sesi kısıldı.
“Hatırlamıyor musun?” boğazını temizleyerek sesini yükseltti. “Doktor ilaçlara alışana kadar normal demişti abim. Üzme kendini.” Derin bir nefes verdiğinde sesinde keyif vardı. “Dağhan iti yaşıyor. Alparslan’ı Kurşun intikam için ö*dürmüş olsun diye ö*dü dedik. Yani Kurşun bizim oğlanın arabasına pusu kurdu ya? Bir sebep lazımdı. Alparslan da ‘Böyle yapalım abi.’ Dedi.”
Kafamda tüm sözleri karman çorman olmuştu. Anlayamıyordum onu. Aklım başımdaydı oysaki. Bunları anımsamam lazımdı.
“Hatırlamıyorum…”
Mırıldandığımda koltuktan bana doğru yaklaştığını hissettim. Sesinde bir abi şefkati vardı.
“Bir hafta… Sadece bir hafta daha dayan abim. Bak andım olsun…” Bakışlarımı iddiasının büyüklüğünün merakıyla ona çevirdim. “En baba bir haftaya amcasının gülünü sana getirmezsem bana Arslan demesinler.”
Gülümseyerek karnıma yasladığım elime dostça vurarak iç çekti. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama sanki çok yorgundu.
“Alya gelince sizi Paris’e göndereceğim. Özel bir hastanede bir doktor varmış. Şizofreni belirtilerini minimuma indiriyormuş. Yani hasta değil gibi yaşatıyormuş. Bir süre orada yaşayacaksınız abim. Belki bakarsın çok seversiniz oraları. Hiç dönmezsiniz.”
Yutkunup ellerimi sıktım. Ne dediğini anlamıyordum ki! Cümleler kulağıma ulaşıyordu ama zihnime yerleşmiyordu. Bu sebepten mırıldandım ama Arslan benim sözümü şaşkınlık olarak anladı.
“Ne?”
Elleriyle sedyenin kenarındaki ne olduğunu çözemediğim çöpleri toplamak için uzatırken neşeli olmaya çalışan bir tınıda konuşuyordu.
“Size kocaman bir malikane aldı Dayı’m.” Kıkırdayarak devam etti. “Bizim yalıdan güzel ha! Kocaman valla! Üç değil üç yüz kişi yaşar orada abim.” Tekrar kıkırdayıp ekledi. “Pardon… Artık dört kişi.”
Bedenim istemsizce ileri geri sallanmaya başladığında neşeli kıkırtısını boğazını temizleyerek kesti ve ciddiyetle konuşmaya başladı.
“Doktora gitmeden hamile olduğunu söyleyeyim. Ona göre ilaç versinler sana.” Kısa bir duraksamadan sonra bir detayı unutmuşçasına devam etti. “Ha… Bu şimdilik ikimizin arasında kalsın abim. Söylemeyelim kimseye.”
Ben ona cevap verecek hali bulamadım kendimde. O da bu halime sanki alışıkmış gibi kendi kendine konuşmaya devam etti.
“Hemşireyi çağıracağım. Sana şu geçen gün yaptığı iğneyi yapsın. Biraz kendine gelmen lazım. Nişantaşı’nda bir doktor var.” Yutkunup sesini acılı bir kısıklığa düşürdü. “Güneşim de o doktora gidiyordu. Gitmeden seni bir de ona götüreyim abim. İçim rahat etsin.”
…………………………………..
Takribi bir buçuk saat sonra, Hazan Kandemir için birkaç gün sonra
En son Arslan abinin bana bir doktordan söz ettiğini hatırlıyorum. Tuhaf… Çok tuhaf ki geçtiğimiz birkaç gün boyunca geceyi hiç görmedim. Alparslan da bana bir kez bile yazmadı. Arslan arabayı park ederken onu sokağın başında beklemeye başladım. En azından aklım yerinde diyorum kendime. En azından düşünebiliyorum. Zaman algım yerine ‘zamanla’ gelecek. Kızım bana geldiğinde ve içimdeki bu can doğduğunda da bütün her şey bitecek. Başımı yere beklediğimden daha sağlam basan ayaklarıma çevirerek sanki ayağımdaki ayakkabıyı ilk kez görüyormuş gibi bir bakışı gözlerime yerleştirdim. En son ne zaman dışarı çıkarken spor bir ayakkabı giydiğimi hatırlamıyorum. Üstelik o ayakkabının renkli olduğunu da hatırlamıyorum. Bordo bir ayakkabı bu. Yan kısımlarında krem rengi üç adet çizgi var. bağcıkalrı da dahil olmak üzere kalan her yanı bordo ve kadife. Kaşlarımı çatarak şaşkınca sağ ayak bileğimi hafifçe kırıp ayakkabının yanlarına bakınmaya başladım. Güzel ve şık görünüyordu.
Arslan’ın bu esnada yanıma gelerek konuştuğundan habersizdim. Bu yüzden sesini duyduğum an irkildim.
“Güzelmiş…” bakışlarımı ona çevirdiğimde ayakkabılarımı işaret ederek devam etti. “Bizim çocuklara aldırttım ama Elif seçti.” Kaşlarımı anlamsız bir tınıyla tekrar havalandırdığımda eliyle yürümem için komut vererek devam ediyordu. “Alparslan ‘baharıma siyah giydirmeyin.’ Dedi de abim. E ben de dışarı çıkacağız diye önce senin evden giyecek bir şeyler getirsinler diye Nare’yi yolladım. Baktım getirdiği her şey siyah. Dolapta başka renk bir şey yokmuş.”
Adımlarım onun koca adımlarına yavaş yürüdüğü için rahatlıkla yetişirken Arslan abi yürüdüğümüz yola bakarak konuşmaya devam ediyordu. Aklım başımdaydı esasen. Lakin bitkin hissettiğim için onunla aktif bir konuşma yapamıyordum.
“Nare’nin dersi varmış. Elbise almaya o gidemeyince ben de Elif’in dadısını göndereyim dedim. Balımla beraber seçtiler üstündekileri abim. Hastanedeki dolapta da var bir şeyler. Dışarı çıkarken onları giyersin.”
Sözlerini tamamladığında bedenime tekrardan bakındım. Muhtemelen bu kıyafetleri benim bilincim yerinde değilken giymemi sağlamışlardı. Zira üstümde hasta önlüğü olmadığını dahi yeni idrak ediyordum. Üstümde gri omzumdan hafifçe düşen bir kazak vardı. Altında ise biraz bol olsa da vücudumu saran yine gri renk bir kumaş pantolon vardı. Şaşkın bakışlarımı üzerimde gezdirdiğimde tuhaf bir his içimi kaplıyordu. Zira en son ne zaman siyah dışında bir şey giydiğimi hatırlamıyordum bile.
Bakışlarım şaşkınlığını korurken gideceğimiz yere varmış olmalıyız ki Arslan Tufanlı kapıyı açarak eliyle önden girmem için bir harekette bulundu. Ben de başımı hafifçe eğerek komutunu uygulayıp içeri girdim.
Temiz kokan bir yerdi burası. Yeşil ve altın renginin yoğun olduğu şık koltuklar karşıladı bizi. Yerler fayanstı ve ışıkta parıldıyordu. Sol köşede ise doktorun adının büyük harflerle yazıldığı danışma kısmı yer alıyordu. Orada oturan sarı saçlı, mavi gözlü güzel kadın beni gördüğü an gülümseyerek ayağa kalktı.
“Hoş geldiniz Hazan hanım. Doktor hanım sizi bekliyor.”
Adımı ben daha söylemeden bilmesiyle şaşkınca arkama dönüp Nişancı’ya baktım. O ise gözlerini kapatıp açarak iç çekti ve bana yaklaşıp kulağıma fısıldadı.
“Bizim haylaz oğlan kliniği kapattırmadan seni muayene ettirdiğimi duyarsa burayı başıma yıkar.”
Dakikalar sonra ilk kez konuştuğumda sesim mırıltıdan ibaretti. “Ne?”
Arslan iç çekerek karşıma geçip konuşmaya başladı. “Kapattırdım burayı abim. Doktor bugün sadece sana bakacak.”
Onu başımla onaylayarak yutkundum. Haklıydı bence. Zira Alparslan’ın bu tarz egoist huyları vardı. Yalnızca ilk buluşmamızda gittiğimiz mekanları kapattırmamıştı. Onda da gözümü korkutmak istemediği için yapmamıştı. Daha sonrasında bir gün kayalıkta otururken itiraf etmişti bunu.
“Tamam.”
Fazla sorgulamadan onu onayladığımda gülümseyerek başını eğdi ve karşıdaki koyu yeşil kapılı odayı işaret etti. “Sen gir abim. Ben seni burada bekliyorum.”
Onu onaylayarak arkamı döndüğüm an bir ses yükseldi ve refleksle başımı çevirdim. Telefonu çalıyordu. Bakışları gördüğü isme takılı kaldı bir süre. Ardından yutkunarak ciddi bir ifadeye büründü ve bedenini çıkışa yönelterek konuşmaya devam etti.
“Kapının önünde bekliyorum ben seni.”
İç çekip yeniden arkamı döndüm ve seri adımlarla doktorun odasına ilerleyerek kapıyı çaldım. İçeriden tok bir kadın sesi duyduğumda ise kapıyı hafifçe aralayarak içeri girdim.
“Hoş geldiniz Hazan Hanım, buyurun şöyle oturun.”
Ciddi ve sevecen bir ses tonuyla seslenen kadın eliyle karşısındaki koltuğu işaret etti. Orta yaşlarının sonunda görünüyordu. Saçları koyu kahve, teni ise esmerdi. Gülümseyerek temkinli adımlarla karşısına oturduğumda sözlerine hız kesmeden devam etmeye başladı. Yüzümü gördüğü an tebessümü büyümüştü.
“Tufanlı ailesinden bir kadının daha muayenesini yapmak benim için çok büyük bir onur.” Gülüşünü sürdürerek cümlelerine bildiğim bir detayı ekledi. “S…Güneş…” boğazını temizleyerek devam etti. “Güneş hanımın da doğumunu ben yapmıştım.”
Başımı sallayarak onu onayladım. “Biliyorum. Arslan abi o yüzden size gelmemi istedi.”
Tebessümü bu kez acıydı. “Sağ olsun… Sizin de başınız sağ olsun bu arada.” Önüme dönerek ellerimi karnıma bastırdığımda sürüyordu sözleri. “Güneş Hanım bana ilk geldiği gün doğum yapma şansı olmadığını, bebek sağlıklı doğsa da onu kaybedeceğimizi söylemiştim ama işte...” gözleriyle karnımı işaret etti. “Annelik… Bebeğine kıyamamıştı.”
Mırıldanarak yanıt verdiğimde içimden Alya’ya kıyamadığım anlar geçiyordu. Annelik öylesine büyülü bir histi ki ucunda kendi canım da olsa son nefesimi onunla vermek için minik bedenine sıkı sıkıya sarılmıştım.
“Onu anlıyorum.”
Doktor boğazını tekrar temizledi ve devam etti. Önündeki dosyayı aralıyordu.
“Evet… Muayeneye başlamadan önce birkaç küçük sorum olacak size. Bir kızınız var değil mi? Gazetede okumuştum.”
Kaşlarımı havalandırarak bahsettiği haberi bilmediğimi ona belirttim. Lakin buna rağmen yutkunup başımı salladım.
“Evet. Bir kızım var.”
Haberden bahsetmek yerine dosyaya bir şeyler yazarak devam etti. “Ne zaman doğum yaptınız?”
Fısıltıyla karışık konuştuğumda ilacın yan etkisi olan uyku bedenime baskı yapıyordu. “İki bin yirmi iki… Yirmi iki Nisan…”
Derin bir nefes vererek devam etti. “Normal doğum mu olmuştu?”
“Hayır sezaryen oldum.”
Sözlerine devam ettiğinde kâğıda bir şeyler yazmayı sürdürüyordu. “Öyleyse bu gebeliğinizde de aynını uygulayacağız. Kendi isteğinizle mi sezaryen oldunuz Hazan Hanım?”
Başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. Zor bir gebelik olmuştu. İlk anından son anına kadar zorlanmıştım. Antidepresan kullandığım için her şey belki de beş katı daha zordu. Normal doğum istemiştim ben. Bebeğimin nefes aldığı ilk anda gözlerine bakmak istemiştim. Lakin gecenin bir vakti başlayan k*namam beni tamamen narkoza maruz bir doğuma sürüklemişti.
“Hayır. Antidepresan kullanıyordum. Zor bir hamilelikti. Mecburen oldum.” Derin bir nefes alarak konuşmaya devam ettiğimde bakışım beni dikkatle dinleyen doktora döndü. “Şu an da antidepresan kullanıyorum.”
Başını önüne eğerek dudaklarını ısırdı. “Biliyorum. Arslan bey bahsetti. Başınız sağ olsun. Ben… Öğrenince çok üzüldüm.”
Birkaç dakika sözlerini idrak etmek adına yüzüne donuk bir bakışla bakındım. Ardından Alparslan’ın sahte ö*ümünü kast ettiğini anlayarak başımı salladım. Cevap dahi vererek bunun gerçek olma ihtimalini düşünmek istemiyordum.
“Test yapmış mıydınız, en son ne zaman adet gördünüz?”
Tekrar yutkunup elimi karnıma bastırdığımda bu sorular bunalmamı sağlamıştı. Zira Alya için doktora gittiğimde bu kadar detaylı sorularla karşılaşmamıştım. Üstelik bir de şu an ilaçların verdiği bıkkınlık bedenimdeydi.
“Testi birkaç gün önce yaptım. En son ne zaman regl olduğumu da hatırlamıyorum.”
Başını tekrar sallayarak ayağa kalktı. “Tamam o zaman bir bakalım.” Eliyle odanın köşesindeki muayene masasını işaret etti. “Şöyle buyurun.”
Yavaşça koltuğa tutunarak ayağa kalktım ve gösterdiği yere giderek sedyeye uzandım. Ellerim aynı yavaşlıkta karnımı buldu. Ardından kazağı yavaşça yukarı doğru sıyırıp pantolonun düğmelerini açarak biraz aşağı çektim.
Ben bunları yaparken doktor eline ultrason cihazını almıştı. Göbeğime soğuk jeli dökerek hafifçe bastırmaya başladı. Ben de başımı cihazın ekranına merakla çevirdim. Çok uzun zaman olmasına rağmen bu anı daha dün gibi hatırlıyordum. Alya’yı ilk gördüğüm gün sevinçten ve üzüntüden ağlamıştım.
Birkaç dakika boyunca ekrana bakarak cihazı göbeğimin çevresinde hareket ettirdi. Daha sonra bir şey bulmuş gibi mırıldanarak diğer elinin işaret parmağını ekrana yaslayıp bana baktı.
“İşte burada…”
Başımı hafifçe kaldırıp gösterdiği yere çevirdim bakışlarımı. Küçük, minicik bir nokta… kıkırdayıp dudaklarımı neşeyle ısırdım.
“Beş haftalık gibi görünüyor. Çok güzel yerleşmiş. Kesesi güzel… Bir sorun yok gibi görünüyor.”
Gülüşümü biraz daha büyüterek dişlerimi göstermeye başladığımda gözlerim çoktan dolmuştu. Lakin bu kez doluluğu evladımın babası yanımda olmadığından değildi. Mutluluktandı. Nedense içimden bir ses bu bebeği babasıyla; ablasıyla büyüteceğimi söylüyordu. Belki de bu yüzden işitiyordum onu. Belki de bu yüzden aldırmak aklımdan dahi geçmemişti.
“Her şey yolunda. Gayet güzel, sağlıklı bir bebeğiniz var. Endişeniz olmasın.” Cihazı karnımdan yavaşça çekerken ben sevinç patlaması yaşadığımdan fark etmediğim o fotoğrafı eline alıyordu. “Şimdi size birkaç vitamin yazacağım. Bir de diyet listeniz olacak. Beslenmemize dikkat edip vitaminlerimizi alırsak hiçbir sorunumuz olmaz.”
Eldivenini elinden çıkararak ayağa kalktı. Ben refleksle doğrulup karnımdaki peçeteyle jeli temizlemeye başladım. O bu sırada konuşmaya devam ediyordu.
“Arslan beyden doktorunuzun iletişim bilgilerini de aldım. Siz gittikten sonra onunla da bir görüşme sağlayacağım. İlaçlarınızı ve dozlarını gebeliğinize göre birlikte yeniden düzenleyeceğiz.”
Doktor konuşurken üstümü düzeltiyordum. Bu yüzden onunla göz kontağı kuramadım ama başımla her an onu onayladım. Ayağa kalktığımda o masasına yeniden kurulmuştu ve bir şeyler karalıyordu.
“Geçin oturun lütfen. Sormak istediğiniz bir şey var mı?”
Yutkunarak tekrar koltuğa kurulduğumda içimden bir ses o anormal baş dönmelerimi ve mide bulantılarımı gebeliğe yormaya başlamıştı.
“Bir süredir…” Zaman algım olmadığından dilimi ısırarak sözlerimi düzelttim. “Benim çok başım dönüyor. Bazen yürüyemiyorum. Midem de çok bulanıyor.”
Başını sallayarak beni onaylayıp iç çekti ve önündeki kâğıda bir şeyler karalamayı bırakıp tekrar gülümsedi.
“Bunlar ilk aylarda çok normal ama isterseniz bunun için de bir ilaç yazabilirim.”
Yüzümü buruşturarak refleksle ellerimi olumsuz anlamda salladım. İlaç görmek bile bulandırıyordu midemi.
“Hayır hayır. Lütfen… Ben ilaçlardan çok sıkıldım artık. Sadece normal olup olmadığını merak ediyordum. Yani…” Kızımdan bahsettiğim için içime oturan acıyla sesim biraz kısıldı. “İlk seferinde bu kadar çok olmamıştı.”
Doktor hanım gülümseyerek anladığını belirtti. Sevecen birine benziyordu. Soğuk olmama rağmen ona kanım ısınmıştı.
“Her gebeliğin hikayesi farklıdır. Yani ilkinde olmadı diye ikincisinde çok olması anormal değildir Hazan Hanım. Endişelenmenize hiç gerek yok. İlaç istemiyorsanız zencefil çayı için. Bulantıyı hafifletir. Öğünleriniz küçük ama sık sık olsun. Yağlı yiyeceklerden uzak durun. Tuzlu kraker kurtarıcı olabilir. Ha bir de… Bol bol su ve istirahat…”
Bütün sözlerini başımı sallayarak dinledikten sonra gülümsedim. Doktor da aynını bana yaparak elindeki dosyayı uzattı.
“Şimdilik bu kadar Hazan Hanım. Dosyada diyet listeniz ve almanız gereken vitaminler yazıyor. Bebeğinizin fotoğrafı da orada. Bir sorun olursa kartım da var. İstediğiniz saatte çekinmeden arayabilirsiniz. İki hafta sonra tekrar bekliyorum sizi.”
Yavaşça yerimden doğrularak bana uzatılan sert kartonu elimle kavradım ve gülümseyişimi sürdürdüm. Bu odadan çıkıp o küçük fotoğrafı incelemek için kalbim daha şimdiden kıpırdıyordu.
“Teşekkür ederim doktor hanım, kolay gelsin.”
Sözlerimi tamamlayarak kapıya ilerledim ve kulpu sıkı sıkıya kavradım. Lakin duyduğum tanıdık bir ses duraksamamı sağladı.
“Ya anlamıyor musunuz? Vaktim yok diyorum size. Yasal süre dolmadan kürtaj olmam lazım.”
“Anlıyorum Güliz Hanım ama size bugün için yardımcı olamam. Doktor hanım bugün tek bir hasta bakacak. Başka birini kabul etmiyor. İşlem de yapmaz.”
Güliz’in sesini tanısam da danışmadaki kadının adını zikretmesiyle ellerimi kulpa sıkı sıkıya yasladım. Kalbim bu kez heyecandan değil de şoktan atıyordu.
“Ya ne demek tek bir hasta bakıyor? Randevum vardı diyorum!”
Ses tonu öylesine yüksekti ki karşısındaki sakin ton ona ayak uyduramıyordu.
“Bugün için alınan randevuların hepsi iptal edildi. Lütfen kusura bakmayın. Size de mesajla bilgilendirme yapılmış olması lazım ama bir aksilik olmuştur. Yarın sabah için bir randevu oluştursak-“
“Yarını bekleyemem! Bugün kurtulacağım bu şeyden!”
Kelimeleri bastıra bastıra zikrediyordu. Yutkunarak dengemi güçlükle kurdum. Güliz hamileydi. Bebeğinden kurtulmak için dışarıda olay çıkarıyordu ama… O hamileydi. İnanmakta zorlanıyor olsam da içimde belki de aylardır uyuyan kurtlar canlanmaya başlıyordu.
“Güliz Hanım lütfen-“
Ses tonu çok çok fazla yükseldiğinde doktor hanım da arkadan sorgular bir tınıyla bana sesleniyordu. Anlaşılan o ki o, dışarıdaki sesleri henüz duymamıştı.
“Kes be kes! Ben başka doktor bulurum kendime! O Ayşen hanıma da söyle! Güliz Yazgın’ı karşısına aldı! Muayene edecek hasta bulamayacak artık!”
“Hazan Hanım bir sorun mu var?”
Başımı ona doğru çevirerek gülümsediğimde Güliz’in gittiğinden emin olmak adına vakit kazanıyordum.
“Yok… Bir an başım döndü sadece ama iyiyim.”
Yavaşça ayağa kalkarak bana doğru adımladı. “İsterseniz oturun biraz. Tansiyonunuza bakalım mı?”
Başımla onu reddederek tekrar gülümseyip kapıyı açtım. “İyiyim doktor hanım. Çok teşekkür ederim, kolay gelsin.”
Sözlerimi tamamlayıp onun ricasını da duyarak bedenimi eşikten dışarı çıkardım. Bakışlarımla etrafı taradım sonra. Güliz gitmişti. Bunu fark ederek rahat bir nefes verip yutkundum. Sarışın kadının ise elleri titriyordu. Öylesine sinirliydi ki çıktığımı dahi görmemişti. Kapıya doğru birkaç adım attığımda zihnimde Güliz’in bebeği canlanıyordu. Daha doğrusu o bebeğin babası…
Onu Dağhan’ın kucağında gördüğümü hatırlıyorum. Hayal gibi, ne zaman gördüğümü dahi anımsayamadığım bir hayal gibi. Lakin gerçek olduğuna emmin olmamı sağlayacak kadar güçlü bir hayal bu. Zira bundan Çisem’e bahsetmişim sanırım. Dün gece bana ‘Güliz’i gördüm ama Dağhan’ın kucağında değildi.’ Dedi. Yutkunup elimdeki dosyayı sıkı sıkıya tutarak adımlarımı çıkışa ilerletmeye devam ettim. Bu sırada içimdeki kurtlar uyanışlarını sürdürüyorlardı.
“Hazan…”
Adımın zikredilmesiyle refleksle sıçrayıp karşıma baktım. Arslan abi elindeki telefonu cebine koyarak gülümsüyordu.
“Nasıl geçti abim, doktor ne dedi?”
Sorgular bir ifadeye bürünüp nefesimi yavaşça verdim. Kapının önünde bekleyecekti beni. Onu görmüş olması gerekiyordu.
“Güliz’i gördün mü?”
Şaşkınca mırıldanarak omuz silkti. “Ne Güliz’i?”
Yutkunarak salladım başımı. “Az önce buradaydı. Hamileymiş.”
Ağzını hayretle araladı. O an anladım. Güliz’i görmemişti. Gözlerine ifadesindeki donukluğu görmeme rağmen beklenti ile bakındım. Lakin o bunun karşılığını dumura uğrayarak verdi.
“Hamile mi?” Derin bir nefes verip bir elini alnına atarak öfkeyle gülümsedi. “Nasıl hamile…” yutkunup tekrar nefes vererek gözlerini boşluğa sabitledi. “Adamlardan birini kapıya bırakıp arabaya gittim ben. Görmedim ki kimseyi!”
Onun bu şaşkın ifadesine daha çoğunu içimdeki tilkiler ekliyordu. Zira o uyuyan dev; Hazan Kandemir ve öfkesi gördüklerinden az önce düşünme süresi tamamlandığında emin olmuştu.
“Sana daha çok şaşıracağın şeyler söyleyeceğim Nişancı ama…” Gülümseyerek elimi karnıma yaslayıp devam ettim. “Bunu önce bebeğimin babasına anlatmam lazım.”
………………………………………..
Yarım saat sonra, Danimarka, ilahi bakış
Alparslan neredeyse bir aydır doğru düzgün uyumamıştı. Yemek yiyip duş almamıştı. Berbat bir haldeydi. Ancak halini düşünecek vakti yoktu. Zira varlığını dahi tam olarak kabullenmeye fırsatının olmadığı canı; evladı düşmanlarının elindeydi. Baharı yaban ellerdeyken onun yaşamaya hakkı mı vardı? Yoktu. Onun nefesi bile tenine haramdı. Uzunca bir süredir Alya’yı arıyordu. Yerini aslında tespit etmişti. Lakin hareket edip zor kullanarak alamazdı kızını. Zira s*lahların patladığı bir ortamda onun zarar görme ihtimali vardı. Zarar görmese bile psikolojisi bozulabilirdi. Alparslan bu ihtimali göze alamazdı. Onun saçının tek bir teline gelecek zarar dahi yüreğini yerinden koparırdı. Bu yüzden günlerdir gözünü dahi kırpmadan kızını zarar görmeden o evden alma işini nasıl yapacağını düşünüyordu. Abisi gelecekti bugün. Planları belliydi. Alparslan kızını burada korurken Arslan Dağhan’dan istediği her şeye karşılık yeğenini isteyecekti. İşin sonunda da Alparslan bir şekilde kızını kaçıracaktı. Abisinin ve sevdasının yeni planından habersiz bir şekilde bu düşüncelerle boğuşurken cebinde titreyen tuşlu telefonu çıkardı.
Abisi arıyordu. Derin ve sıkıntılı bir nefesi dudaklarından düşürerek aramayı onayladı.
“Efendim abi?”
“Alparslan…”
Sevdasının sesi…
O güzel, aşk dolu sesi duyduğu an istemsizce iç çekerek bir elini kalbine attı. Yüreği göğsünü delecek kadar güçlü bir atımı Hazan’ın sesiyle başlatmıştı.
“Baharım…”
Alparslan gülümseyerek sesini en içten haliyle duyurdu ona. Bütün derdi de sıkıntısı da küçücük bir mırıldanmayla son bulmuştu. Hazan onun adını zikredişinin bile böyle bir etki yarattığını bilmiyordu. Bundan habersizce elini karnına sıkı sıkı yaslayıp konuşmaya devam etti.
“Konuşmamız lazım. Abin arayıp şansımı denememi istedi ama açacağını tahmin etmiyordum.”
Alparslan kıkırdayarak elini kalbinden başına attı. Hınzır gülüşü kızlarının içeride olduğunu bildiği eve bakarken devam ediyordu. Onu yalnızca bir kez uzaktan görmüştü. Yüzünü de seçmeye fırsatı olmamıştı ama kızı olduğunu hissediyordu. Bu nedenle evin çevresinde kuş dahi uçmaması adına nöbet tutuyordu.
“Senin arayacağını bilsem telefonu sen aramadan açardım gülüm. Ben arardım hatta. Sen yorulma.”
Hazan ilacın etkisi yavaş yavaş geçtiğinden yalnızca mırıldanarak gülebilmişti. Huzursuz atakları tekrardan baş gösteriyordu. Alparslan ise uzun zamandır tadamadığı bu huzuru, sevdasının güzelliğini doyasıya yaşamak istiyordu.
“Çok özledim ben güzelimi. Konuşsana biraz daha, sesini duyayım.”
Hazan tekrar kıkırdadığında arabadaki şoför koltuğunda oturan Arslan kardeşinin ne söylediğini merak etmeye başlamıştı. Doğrusu o öğrendikleri bilgi nedeniyle oldukça ciddi bir konuşma bekliyordu. Lakin Hazan ve Alparslan şu an resmen flört ediyordu.
“Alparslan…”
Hazan yalnızca adını söyledi. Onun kalbine mühürlenen adam ise yeniden iç çekerek aşkla mırıldandı.
“Alparslan kurban olsun sana.” Hazan bu kez dudaklarını ısırarak tepki verdi kelamına. Tufanlısı ona aşkını büyük bir ustalıkla sunuyordu. “Baharım benim… Güzelim…”
Hazan son sözleriyle iyice mayışarak oturduğu koltuğa biraz yayıldı. Bu sırada ışıklara takıldıklarından fren yapan Arslan’ın duymaması için telefonun sesini utançla kısıyordu.
“Ben aslında bir şey söyleyecektim sana.”
Sesi oldukça kısık çıkıyordu artık. Alparslan bu kısıklığı telefonun kötü oluşuna yoruyordu. Baharının bıraktığından da kötü olduğundan habersizdi. Arslan ona her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu.
“Söyle güzelim. Söyle ömrüm yoluna feda olsun.”
Hazan yutkunarak ne söyleyeceğini hatırlamaya çalıştı. Zihni yeniden bulanıyordu. Bundan dolayı bakışını Arslan’a çevirdiğinde Arslan onun bir şeyleri unutmasına ya da olmayan bir şeyi kafasında kurmasına alıştığı için öne atılıp fısıldadı.
“Güliz…”
Hazan onun yardımını havada kaparak oturduğu yerde doğrulup yutkunarak Alparslan ile konuşmaya başladı.
“Hah… Güliz…”
Alparslan Güliz’in adını duyunca bütün kemiklerinin korkudan k*rıldığını hissetti. Baharı yine bir kıskançlık krizine girmiş olabilirdi. Bunun olmasından çok korkuyordu. Bulunduğu yerde dikleşerek korkusunu esprili bir tınıyla bastırdı.
“Yavrum şimdi niye anıyorsun onun adını? Ne güzel konuşuyoruz. Ben sana nasıl âşık olduğumu anlatacaktım daha.”
Hazan omuz silkerek onu umursamadan devam etti sözlerine. Alparslan’ın korkusuna kısa süre içinde alışmıştı.
“Hamileymiş.”
Alparslan duyduğu tek kelimelik cümleyle korkusunu da esprisini de bir kenara atarak kaşlarını kavislendirdi. Yüzünde öfke ile karışık bir şüphe belirdi. Baharı ona daha önce Güliz’i Dağhan ile gördüğünü söylemişti. Alparslan o an bunun üstünde fazla duramamıştı. Aklı kızıyla doluydu çünkü. Zaten Hazan da ona anlattığını hatırlamıyordu. Ancak şimdi bu duyduğu şey bütün taşları yerinden söküyordu.
“Ne…”
Mırıldanarak verdiği cevabı dillendirirken bile yeni planı kızının olduğu eve bakarken kurmaya başladı. Hazan da bu sırada yeniden arkasına yaslanarak elini karnına yaslıyordu. Aslında o da hamileydi ama bunu Alparslan’a geldiğinde söyleyecekti.
“Evet, doğru duydun. Güliz hamile. Abin…” bakışını Arslan’a çevirdiğinde göz göze geldiler ve Hazan onu şikayet ettiği için küçük bir çekince duydu. “Bazen aklım karıştığı için çok inanmadı ama ben bebeğin Dağhan’dan olduğunu düşünüyorum. Hem…” elini karnına daha çok bastırarak devam etti. “Çisem’e de anlatmışım. Kucak kucağa görmüşüm onları. Tam hatırlamıyorum ama olmuştu öyle bir şey.”
Alparslan sevdasının bu unutkan halini yeniden duyduğunda ciğerine saplanan acıyla kederli bir soluk vererek s*garasını ateşledi. Onun iyi olmadığını gördüğü her gün vicdan azabından kavruluyordu. Bir de şizofreni tanısı aldığını duysa ne yapardı? Bunu onun aklı bile kestiremiyordu. Zaten Arslan da bu yüzden anlatmamıştı ona. Kardeşini korumak istemişti.
Lakin esas acı olan bu değildi. Hazan’a verilen ilaçlar onu bu hale getiriyordu. Hiç kimse- az önce onu muayene eden doktor bile- Arslan Kardeşler’in hastanesinde çalışan bir doktorun onlara ihanet edebileceğini düşünmüyordu.
“Doğru hatırlıyorsun güzelim. Bana da anlatmıştın.”
Hazan Alparslan’ın onu doğruladığı an büyük bir sevinçle telefonun sesini yükseltti ve Arslan’a bakarak onaylanma maksadıyla yineledi cümlesini.
“Doğru hatırlıyorum değil mi?”
Alparslan hiç düşünmeden aynı cevabı verirken kızlarının evine bakıyordu ve onun buna nasıl bir tepki vereceğini kestiremediğinden söylememek için dudağını ısırıyordu.
“Evet baharım. Doğru hatırlıyorsun.” S*garasından bir duman çekerek devam etti. “O zaman bebek Dağhan’dan. Öyle mi?”
Hazan sanki o görüyormuş gibi salladı başını. “Evet. Yani öyle değilse bile Dağhan birlikte oldukları için bebeği kendinden zanneder.” Bakışını karnına çevirerek devam etti. İçindeki tilkiler ona hastalık barındıran aklıyla dahi mükemmel bir plan yaptırmıştı. “Bir planım var benim. Güliz’in hamile olduğunu öğrenince yaptım. Kızımızı nasıl bulacağımızı biliyorum.”
………………………………………….
Yaklaşık üç saat sonra, Hazan Kandemir’den
Umut insanın gözünün aynasıdır. Gözlerimdeki o acıyı gördüğümde yineledim bu sözü kendime. Umudun varsa gözünde kendini görürsün. Yoksa bir yabancıya bakarsın. Eskiden gözlerime bakınca bakışlarımdan kendimi tanıyamazdım. Ancak şimdi öyle değil. Elimdeki küçük aynaya bakarken eski Hazan’ı görüyorum. Bunun sevinciyle tebessüm ederek aynayı yatağın kenarına bırakıp kızımın atletini avuçlarımın arasına alarak uzandım. Benim uzanışımla paralel kapı tıklatıldı. Mırıldandığımda hemşirenin serum için geldiğini düşünüyordum. Bittiği için bir süre önce çıkarmıştı.
“Gel…”
Kapının açılma sesini ve adım seslerini işittim. Uzandığım sedye kapıya uzak olduğundan hemen göremiyordum geleni. Gözlerimi yarı açık bırakarak bakınmaya devam ettiğimde renkli gözlüklerinden gelen kişinin Dante olduğunu anlayarak gülümseyip yatakta doğrulmaya çalıştım.
“Marino…”
Dante yavaş adımlarla geldi yanıma. Bu sırada gözlerimi aralamıştım. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı.
“Hazan…”
Gülüşümü arttırarak onun yanımdaki koltuğa oturmasını bekledim. Hastaneye yattığımdan beri daha doğrusu uzunca bir süredir pek yan yana gelemiyorduk.
“Gelsene böyle…”
Mırıldanarak onu yanıma çağırdığımda gözlüğünü bir kenara bırakarak koltuğa oturdu ama sanki oturduğu yer ona emanetmiş gibi bir tavırdaydı.
“Sen nasıl oldu?”
İç çekerek yatağıma biraz yayıldım. Hamile olduğumu o da dahil olmak üzere kimse bilmiyordu. Bu nedenle karnımdaki elimi de yatağa yasladım.
“İyiyim Marino. Çisem’in ve senin beni ihmal etmeniz dışında bir derdim yok.”
Çisem sadece iki gündür yoktu. Yani hatırladığım kadarıyla iki gündür yoktu. Çok bulantısı olduğundan gelemiyordu ve saat başı arayarak kontrol ediyordu. Lakin Dante beni gerçekten ihmal ediyordu. Esasen derdim çoktu. Zaman algım tamamen yitmişti. Aklımın yerinde olduğu anlarda dahi düşünmekte zorluk çekiyordum.
“Haklısın sen. Ben… İşler çok.”
Başımla onu onaylayarak kafamı yastığa daha çok yasladım. Bedenim yorgunluktan sızlıyordu ama bir süredir uykuya dalamıyordu. Lakin onun yanımda olmasının verdiği güven gözlerimin ağırlaşmasına neden olmuştu.
“Hazan… Konuşmak lazım…”
Mırıldanarak kapalı olan gözlerimi aralamadan iç çektim. Şu an konuşacak halde değildim.
“Konuşuruz sonra Marino. Uykum var.”
Sözlerimi ona duyurdum lakin Marino sıkıntılı bir solukla yanıtladı beni.
“No(hayır) Şimdi konuşacak.”
Gözlerimi biraz açıp onun yüzüne doğru başımı çevirdim. Çok ciddi bakıyordu. Onun o bakışını gördüğüm an kızıma bir şey olmuş olmasının korkusuyla refleksime büründüm.
“Ne oldu? Alya’ya mı bir şey oldu, bir haber mi var?”
Marino gözlerini yavaşça kapatıp açarak bana yaklaştı.
“No(hayır) Başka… Hazan ben…” acı bir tebessüm etti. “Kaldıramıyor artık.” Başını ellerinin arasına alarak sürdürdü sözlerini. “Bugün baby(bebek), baby(bebek) elbise almış. Küçük tulumlar…”
Başını kaldırıp bana dolu gözlerle baktığında yanıma dertleşmek için geldiğini anladım. Zira Dante her ne kadar hevesli görünse de baba olmaktan biraz korkuyordu.
“Ben de Alya için alışveriş yaparken böyle duygulanmıştım. ‘Bunların içine nasıl girecek? Hepsi çok küçük.’ Diyorsun değil mi? Çok normal.”
Cümlemi tamamladığımda başını kaldırıp yüzüme daha önce görmediğim kadar korkunç bir ifade ile baktı. Öyle ki ifadesiyle paralel gülüşüm buz gibi kesildi.
“Cık… ‘Ben nasıl baba olacak?‘ diyorum.”
Ağzımı aralayarak ona iyi bir baba olacağını söylemek istedim ama Dante buna izin vermedi. Duygusuz bir tınıyla konuşmaya başladı.
“Bugün doctor(doktor) ile konuştu ben. Sana daha ilaç vermeyecekler.”
Başımı hafifçe eğip dalga geçtiğini düşünerek ona inanmayan bir ifadeye bürünüp dalgasına eşlik ettim. Daha fazla ilaç almamam için herhalde bulutların pamuk şeker ile kaplanması gerekiyordu.
“İyileştim mi yani?” kıkırdayarak arkama yaslandım. Hakikaten de karşıma geçmişti ve dalga geçiyordu benimle.
Dante şakayla karışık ironik cümleme aynı ciddiyetle yanıt verdi.
“No(hayır) Sen sanıyor sabah… Arslan iğne yaptırdı. Ondan iyi ama no(hayır) ben sabah doctor(doktor) ile konuştu. Sana ilaç vermiyor. Sen ondan iyi.”
Bakışlarım bir süre onun gözlerinde takılı kaldı. Zira sözleri akıl alır gibi değildi. Ne anlattığı da sözleri de bakışları da ilginçti. Benim anlayamayacağım kadar çok ilginçti.
“Dante sen…” kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım. “Ne saçmalıyorsun?”
Yeniden öne eğilerek ciddiyetini sürdürdü. Ben bu sırada sözlerini mantıklı bir zemine oturtmaya çalışıyordum.
“Ben diyor ki… Sen iyileşemiyor benim sayemde.” Derin bir nefes vererek devam etti. “Yıllar tedavi aldın. Hiç ilerleme yok. Daha kötü sen her gün. Düşünmedin hiç? Neden böyle demedin Hazan?”
Omuz silkerek bakışlarımı kaçırdım. Evet, yıllardır tedavi oluyordum ama benim esas dermanım evladımdı. Ondan iyi olamıyordum. Bunu Dante de gayet iyi biliyordu.
“Biliyorsun neler olduğunu.”
Dante başını sertçe sağa sola sallayarak iki elinin işaret parmağını da kendine bastırdı.
“Bilmiyor… Ben yaptırdı Hazan. Düşün…Düşün…” Gözlerine dumur dolu bir ifadeyle bakındığımda devam ediyordu. “Diazem… Alkol yoksunu verilir. Doğru.” Kıkırdayarak başını sallamaya başladı. “Alkolle alırsa ö*dürür. Sen şarap içiyor. İlaçla içiyor. Yemekle içiyor. Uyurken içiyor. Doctor(doktor) sana o ilaç neden veriyor?”
Başımı anlamadığımı belirten bir ifadeyle salladığımda bu ilacın nasıl alınması gerektiğini ve yan etkilerini bir kez bile araştırmadığımı yeni yeni anlıyordum.
“Kısa süre verilir. Bağımlı olur sen. Doctor(doktor) sana yıllar veriyor! Neden?” yeniden omuz silktiğimde devam etti. “Ben… Yaptı. Kaç doctor(doktor) gitti sen. İyi olmadı. Ben yaptı. Seni ben delirtti.”
Seni bilerek delirtti…
Ağzımı aralayıp bir şey söylemeye çalıştım. Ona bir cevap vermek istedim. Onu yalanlamak istedim. Sen yapmazsın demek istedim ama yapamadım. Sadece içimde bir yerde kopan o fırtınanın sesini dinlemeye daldım.
“En başta sana kim dedi? Tetikçi suçlu seni kim inandırdı? Sana para, s*lah kim verdi?” derin bir nefes alarak sırıtmaya başladı. “Önüne Dağhan fotoğrafı kim koydu?”
Yaşadığım her şey gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı. Doğru söylüyordu. Ben Alper’i vuran adamın onun adını anmasına rağmen bazen tereddüde düşüyordum. Bütün o şüphelerimde Dante bana yol gösteriyordu ve içimdeki nefreti körüklüyordu. Daha en başında, Çisem’in ailesinin evine sığındığımda Dante bana mafya olup karşısına öyle çıkmam gerektiğini söylemişti. Alper’in hisselerinin hepsini avukatı aracılığıyla o almıştı. Ben yıllarca onun yanında Dağhan ile iş birliği yapabilmek için çalışmıştım. Ancak bütün bunlar çok saçmaydı. Ona abi diyordum ben. En yakın arkadaşımın; kardeşim dediğim kadının kocasıydı. Aile olmuştuk biz. Ben Dante’yi ailem biliyordum.
“Neden yapıyorsun bunu?”
Mırıldanarak konuştuğumda daha şimdiden, hiçbir detay öğrenmeden duyduklarımın bana yaşattığı o hayal kırıklığı canımı yakmıştı. Sesim ondan çıkmıyordu. Dante gözlerini kapatarak ayağa kalktı ve yavaşça pencerenin önüne adımlayarak konuşmaya başladı.
“Ben artık saklamak istemiyor. Baba olacak. Bir aile olacak.” Başını bana çevirerek dolu gözlerle devam etti. “Aylardır uğraşıyor ben Hazan. Bu pislikten çıkmak için aylardır uğraşıyor.”
Omuz silkerek oturduğum yerden kalkarak ona doğru yürümeye başladım. İçimde küçük bir yerde; Göğsümün hemen altındaki tenimin koyu bölmesinde bir su kaynıyordu. Bu benim öfkemdi. Henüz belirmişti içimde.
“Pislik? Ne pisliği?”
Arkasını dönerek utanmadan gözlerime bakmaya başladı. Ben hâlâ bu sözlerinin bir şaka ya da yalan olmasını umarken o benimle utanmadan konuşmaya devam ediyordu.
“Bu…” kollarıyla olduğumuz yeri işaret etti. “Bu hayat bu…” Öfkeyle gülümsedi. “Dünya…” başıyla kendi kendini reddettiğinde ifadesinde hem kin hem de pişmanlık görüyordum. “Ben on yıldır Dağhan için çalışıyor.” İfadem sözleriyle buz keserken devam ediyordu. “On yıldır veiled(Çok gizli, üstü kapalı) yapıyor.”
Başım duyduklarımın etkisiyle dönerken elimi alnıma atarak gözlerimi usulca kapadım ve kaşlarımın havalanmasına izin verdim. Bu kadarı çok fazlaydı. Doğru olmamalıydı. Zihnim çok mantıklı olduğunu ve doğru olabileceğini söylüyordu ama kalbim…
Ona değer veriyordum. Güvenmiştim. Bütün hayatımı, kızımın geleceğini emanet edecek kadar çok güvenmiştim.
“Affet demeyecek sana. Affetme ama… Telafiye izin ver.”
Gözlerimi ani bir öfkeyle açıp gülümsemeye başladım. Sözleri doğruysa eğer bu onu ipe götürürdü. Asla, ASLA kimseye ikinci bir şans vermezdim ben. İnsan şansını kendisi yaratmalı. Bu dünya gül bahçelerinde zevk ve sefa sürülmek için yaratılmadı. Bu dünya insanın sınanarak yolunu çizmesi için yaratıldı. Düzen böyleyken kimse ikinci hatta ilk şansı hak etmez. İnsan kendi alın teriyle o şansı elde ederek galibiyet kazanır.
“Telafi?” ona doğru küçük bir adım attığımda başımdaki dönme gözlerimi karartıyordu. Sanırım aylar sonra ilk kez gerçek bir öfke nöbeti geçiriyordum. “Neyin telafisi?” o ağzını aralarken sözlerim sürüyordu. “İhanetinin mi?”
Dante başını hızla olumsuz anlamda sallayarak öne atıldı.
“No(hayır) Sana yardım yapacağım. Alya nerede biliyor. Kimin elinde onu da biliyor.”
Ellerimi yeniden başıma atarak duyduklarımı kaldırabilmesi adına zihnimi tutmaya başladım. Olmaması gerekiyordu. Doğru değildi. Yapmazdı. Yapmamalıydı. Konuşması bitsin, şaka yaptığını söylesin diye defalarca kez dua ettim lakin susmadı.
“Ben ilaçları kestirdi. Dağhan ile bağ kalmadı. Siz baby(bebek, Alya’yı kast ediyor) alınca ben gidip diyecek. Bitti diyecek.”
Öfkeyle kıkırdayarak arkamı döndüğümde baş dönmem de bulantım da hislerim aracılığıyla sekteye uğramıştı. Artık yalnızca aklımın almadığı o öfke vardı bedenimde.
“Ben sana abi dedim ya! Sen ne saçmalıyorsun?”
Onu omzundan tutup iterken parmak uçlarımdaki acıyı hissediyordum. Canım yanıyordu. İhanetinin ve bunu kabullenememenin sanrısı dört bir yanımı sarmıştı.
“Hazan… Dur…” elleriyle ellerimi tutmaya çalıştı kısa bir an. Ardından pes eder gibi omzunu düşürerek başını eğdi. “Böyle olsun istemedim.”
Sözlerine cevaben bağırarak öne atıldım. Öfkem şimdi o küçük karartıdan yüreğime düşmüştü.
“Ne olsun istedin? NE OLSUN İSTEDİN SEN YA? YALAN DESENE! İNKÂR ETSENE HADİ!”
Bağıra bağıra bedenini geriye doğru sarsmaya başladım. Dante tepki vermeden gözlerini sıkı sıkı yumup açmakla yetindi. Dahasını bekliyordu sanki. Daha fazlasını hak ettiğinden emin gibiydi. Bu yüzden susarak duruşunu korudu. Benim öfkem ise bedenimden şok ile karışık taşıyordu.
“SEN BANA NE YAPTIN? BEN…” derin derin nefesler alıp vererek dudaklarımı birbirine bastırıp ellerimi başıma vurdum. “Ben seni ailem bildim.”
Gözlerimden akan yaşlar sözlerimi daha düşük bir tınıda ona duyurmamı sağlamıştı. Canım çok acıyordu. İnkâr etmiyordu. ‘Yapmadım, nasıl yaparım?’ demiyordu.
“Üzgün olm-“
Onu tekrar iterek bu kez düşmesini sağladığımda gözlerimden yaşlar akıyordu ve boğazım bağırdığım için acıyordu.
“ÜZGÜN MÜ HİSSEDİYORSUN? SENİN ÜZÜLMEYE HAKKIN VAR MI? NEDEN!” düştüğü yerden kalkmaya çalıştığı sırada yakasını sıkı sıkıya kavrayarak tekrar bağırdım. “NEDEN YAPTIN? NE İSTEDİN SEN BENDEN? NE İSTEDİN YA BENİM SANA NE ZARARIM DOKUNDU?” öfkeden ellerim titriyordu. Hiç düşünmeden yakasını kavramama rağmen bana çevirmeyen bakışlarına karşılık olarak ona tokat attım.
Dante tokatla irkilse de üzgün bir ifadeyle başını eğmeye devam etti. Ben de bu halini gördüğüm an iğrenç bir şeye dokunuyormuş gibi yüzümü büzerek yakasını itip bıraktım bedenini. Yeniden ayağa kalktığımda soluklarımın keskinliği sanki yokuş çıkıyormuşum gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum. Başımı yeniden ellerimin arasına alarak tavana bakmaya başladım. Dakikalardır gerçek olmamasını dileyerek öfkemi dizginlemeye çalışıyordum ama olmuyordu.
“En…Başta ben…” Öksürerek fısıltısını sürdürdü. “Onlardan intikam alacaktı.” Bakışlarımı ona çevirerek tiksinen bir ifadeye yeniden büründüm. “O…Benden aldı.” Gözlerime bakarak yavaşça ayağa kalktı ve oldukça küstah bir tınıyla ses tonunu yükseltti. “Sevdiğim kadın…Aldı!”
Omuz silkerek ona doğru bir adım attım. Bakışlarımda sorgular bir tını vardı ve buna mide bulantısı eşlik ediyordu. Kardeşim dediğim kadınla evliydi. Karşıma geçip bana başka bir kadından söz etmeye cüret ediyordu.
“Kim?” Dante öfkeyle ağzını aralayınca onu tekrar iterek üstüne yürüdüm. “KİM NE B*K YERSE YESİN! ADAM MISIN SEN?” derin derin nefesler alıp vererek ellerimi göğsüme bastırıp yaşlarımı tekrar serbest bıraktım. Gözlerime bakmıyordu. O acıyı da öfkeyi de görmeyi reddediyordu. “Benden bebeğimi aldılar…” hıçkırarak elimin tersiyle yaşlarımı silip devam ettim. Sesim acıdan çatallaşıyordu. “Sen bilmiyor musun? Ev…deki buzlukta hâlâ sütümü sakladığımı, kızım geldiğinde onun karnını doyurmak için dört yıldır beklediğimi bilmiyor muydun?”
Yeniden omuz silkerek yaşlarımın akmasına izin verdiğimde canımdaki acı her geçen saniye katlanarak artıyordu. Acılarıma en yakından tanıklık etmişti. Ne çektiğimi en iyi o biliyordu.
“Ben… Senin yanında kaç ö*ü bebek teşhis ettim. Hiç mi… Hiç mi…”m yeniden öfkeye bürünerek yaşlarımı s*ktir edip onu ittim ve bağırmaya başladım. “VİCDANINI S*KEYİM SENİN! OR*SPU ÇOCUĞU!”
Dante itmeme rağmen düşmedi. Yalnızca yutkunarak karşımda durmaya devam etti. Bu benim öfkeme daha çok kuvvet vermişti.
“HİÇ Mİ UTANMADIN? BEN…” başıma öfkeyle vurarak devam ettiğimde onun için yaptıklarım geçiyordu gözümün önünden. “BEN TUĞRUL BENİ KAPIYA KOYDUĞUNDA BANA EVİNİ AÇAN İNSANLARA SENİN İÇİN İHANET ETTİM! HİÇ Mİ VİCDANIN SIZLAMADI?” tekrar onun yakasını kavradığımda sözlerime gözlerimdeki ateş eşlik ediyordu. “SIRF SİZ MUTLU OLUN SEN ÇİSEM İLE EVLEN DİYE BEN O İNSANLARA YALAN SÖYLEYİP KIZLARINI EVLERİNDEN KAÇIRDIM!”
Doğruydu bu. Çisem’in ailesi en başından karşı çıkmıştı. Hatta Dante ile görüşmesin diye onu eve kilitlemişlerdi. Bana öyle çok güveniyorlardı ki eve o an bile girmeme karşı çıkmıyorlardı. Ailemin bana sahip çıkmadığını bildiklerinden her zaman ‘biz senin de anne babanız.’ Demişlerdi. Ben bana böyle yaklaşan insanlara onlar aşklarını yaşasın diye yalan söyledim. Çisem’in o gece Dante ile kaçması için evden çıkmasını ben sağladım.
“Hakkın…Çok…Ben ödeyemez.”
Dante utanmazlığını konuşturarak mırıldandığında kıkırdayıp onu tekrar ittim.
“Ne hakkı… Ne hakkı sen benim hayatımı s*kmişsin! Bir de haktan mı bahsediyorsun bana?” ona tekrar vurarak başımı başına yaklaştırmak adına parmak uçlarımda yükselerek gözlerimi öfkeyle büyüttüm. “Küçücüktü benim bebeğim. Bir yaşında bile değildi. El kadar çocuğu annesinden ayırırken ne hissettin? Utanmadan o bebeğin teyzesine nikah kıyınca ne hissettin?”
Öfkem bedenimden hiddetle taşınca sözlerime elime geçen ilk şeyi duvara vurup kırarak devam ettim. Dante kırılma sesinden irkilmedi. Yalnızca başını eğdi.
“Niye yaptın, NİYE? KONUŞ! HESAP VERECEKSİN SEN BANA!” sesimi iyice yükselterek kırdığım her neyse onu omzuna vurarak sözlerimi hecelemeye başladım. “BANA HESAP VERECEKSİN! KIZIMI BENDEN SAKLADIĞIN HER GÜNÜN BEDELİNİ ÖDETECEĞİM SANA!”
Dante geriye doğru birkaç adım atıp sinsi bir gülüşle dakikalar sonra ilk kez gözlerime bakmaya başladı.
“Onlar… Benden sevdiğim karı aldı. Ben de onlardan baby aldım.”
Cümlesini duyduğumda sanki beynimdeki bir trafo patladı. İçimde çok yüksek bir ses yankılandı. Ben bu sese kulak vermek adına başımı yana eğip yutkunarak gülümsemeye başladım. Yetmedi. Gülüşüm kahkahaya dönüşürken hızla ona doğru ilerleyip boğazına yapıştım.
“SENİ S*KERİM! YEMİN EDİYORUM Ö*DÜRÜRÜM SENİ! S*KİNİN DERDİNE Mİ DÜŞTÜN? BUNUN İÇİN Mİ ALDIN YAVRUMU BENDEN! KONUŞ! KONUŞ Ö*DÜRÜRÜM SENİ!”
Dante bu kez de ona uyguladığım ş*ddete karşılık vererek bedenimi sertçe iterek yere düşmemi sağladı. Ben şok ile bağırırken o üstüme yürüyüp bir eline tehdit pozisyonu verdi.
“NE YAPACAKTI? O P*Ç BENİM SEVDİĞİM KADIN ALDI! BEN EVLENECEKTİ ONUNLA! KAÇIRDI! NE YAPACAKTI?” arkasını dönüp komodine sertçe tekme atarak devam ettiğinde ilk kez gördüğüm bir öfkeyi yüzüne yerleştiriyordu. “DAĞHAN GELDİ! DEDİ BENİM BİR PLAN VAR! BİLMİYORDUM!” bakışlarını bana çevirdiğinde başıyla reddediş gösteriyordu. “BABY AŞIK OLACAK BİLMİYORDUM! SANA ABİ OLACAK BİLMİYORDUM! TEHDİT ETTİ! BEN GİTTİ HİSSE SANA SATTI, BABY ÇANTA ALDI!”
Çanta dediği an kaşlarımı çatarak ona şaşkın bir bakış attım. Sözlerini hiddetime rağmen merakla dinliyordum. Dante ise bunu biliyor gibi devam ediyordu.
“TEHDİT ETTİ! MANY(PARA) HEP ALIR SENİ BIRAKIR DEDİ! NE YAPACAKTI? GİTTİ BEN TÜM SERVET ÇANTA YATIRDI! BENİM KARI İÇİN! SANA HİSSELERİ VERDİ! SENİN YOL ŞAŞIRTMADI!”
Zihnimde yavaş yavaş yerine oturan taşlara göre Dağhan onu parasız bırakmakla tehdit etmişti. Dante de çözümü çanta satın almakla bulmuş olmalıydı. Bu doğru olabilirdi. Zira Çisem’in her biri servet değerinde olan binlerce Hermes çantası vardı. Dante kendini bu çantalarla garantiye almaya çalışmış olmalıydı ama bu onu temize çekmezdi. En başında nedeni her ne olursa olsun küçük bir çocuğun annesinden ayrılmasına razı olmuştu. Üstelik bu adam şimdi baba olacaktı. Benim yeğenimin babası olacaktı.
Olduğum yere daha çok çökerek ellerimi dizime yasladım. Gözlerimdeki yaşlara öfkem değil de ona karşı duyduğum hayal kırıklıkları ekleniyordu.
“Ben mecbur kaldı Hazan... O benden sevdiğim aldı. Ben de onların aile bitsin istedim.”
Yeniden sorgular bir tınıyla konuştuğumda artık ona bakmıyordum bile. Duyduklarımın bir önemi kalmamıştı. Belki ilaçlar belki de yediğim kazık yerimden hareket etmeme artık izin vermiyordu.
“Kim…” yutkunarak dalga geçercesine kıkırdadım. Benim, kızımın hayatını hangi kadının aşkı bitirmişti? “Kim için aldın evladımı benden?”
İç çekerek daha önce onun ağzından hiç duymadığım bir tınıyla konuşmaya başladığında bu aşkın çok da eskide kalmadığını anlamam uzun sürmedi.
“Güneş…” duyduğum isimle bakışlarım refleksle ona döndü. Boşluğa dolu gözlerle bakarak acı bir tebessüm etti. “My sunshine(gün ışığım) my only sunshine( tek gün ışığım)”
Çok ünlü bir şarkının sözlerini diline doladığında ben şaşkınlıktan yerime daha çok kazınmıştım. Zira Güneş’e aşık olması bir yana; sırf bu aşk uğruna beni evladımdan ayırması tuhaftı. Hakikaten de anlam veremediğim bir tuhaflıktı bu. Derdi Arslan’dı. Alparslan’ın, benim kızımla ne işi vardı?
Bu soruyu kendime sorduğum an başımı eğerek dumurla yüzümü gerdim. Dante biliyordu. En başından beri… Alya’nın Alparslan’ın kızı olduğunu biliyordu. Bana yıllarca bile bile oynamıştı. Kızımın babasını bildiği halde onu kızımızı kaçırmakla suçlamıştı.
Anlamıyordum. Güneş’e duyduğu aşk bunu açıklamazdı. Bu yetmezdi ki! Hangi neden küçücük bir bebeği annesinin kucağından almayı sağlardı? Bu nasıl bir öfkeydi? Aklım almıyordu. Ben kızımın acısıyla hissiz, merhametsiz bir kadın olduğumu zannediyordum. Değilmişim. Benim en vicdansız halim bile bunların şeytanlığı yanında masum kalıyormuş.
Öfkeyle gülerek kıkırdadığımda o duyduğu aşkın etkisiyle sarhoş olmuştu. Midemi bulandırıyordu. Benim can parçam içinde ondan bir parça taşırken o burada bir başka kadının aşkının acısını çekiyordu.
”Aklını s*keyim senin! Ö*üm sana çok yakışacak Marino… Çok yakışacak.”
Başımı onaylar anlamda sallayarak öfkeyle gülüşümü sürdürdüm. Dante de bana bakmaya başlamıştı. Bir itirazı yok gibiydi.
“Ne dersen…”
Yutkunup başını tekrar önüne eğdiğinde içimdeki tilkiler bana yeni şeyler fısıldamaya başlamıştı. Dante İstanbul’a ilk geldiğim zamanlar hep yanımdaydı. Ancak her ne olduysa Alparslan ile görüşmeye, yakınlaşmaya başladığım an aramıza mesafe koymuştu. Taşların yerine oturduğunu belirten bir mırıltıyı dudaklarımdan serbest bırakarak onayladım kendimi. Onun görevi beni yolumdan çıkarıp doğrudan uzaklaştırmaktı. Belli ki doğruya yaklaştığımda suçluluktan uzaklaştırmaya yeltenmemişti. Lakin buna ortak olmak da istememişti.
“Bu yüzden aylardır yalnızım ben değil mi? Alparslan’a inanmayı seçtiğimi duyduğunda yüzünün aldığı hali hatırlıyorum.” Ağzımı aralayıp birkaç saniye duraksadıktan sonra aklıma yeni geleni dillendirdim. “Dağhan ona numara yapmama rağmen aramızın iyi olduğunu bu yüzden biliyordu. Sen…” Başımı sallayarak devam ettim. “Ona attığım her adımı sen söyledin.”
Refleksle beni reddederek elleriyle oynamaya başladı. “Ben yapmadı. Ben anlatmadı. En azından seni… Ben… Tetikçi evine cihaz koymuş. Dağhan’a sadece onu dedi.”
Aklıma bu sözlerinin yaşandığı zamanı getirmeye çalıştım. Alparslan bunu bana söylemiş miydi? Hatırlamıyorum. Söylediyse bile ben böyle bir şeyi Dante’ye söylememiştim. Zira onunla hareket etmeye başladığımız zamanlarda Dante işini bahane ederek uzaklaşıyordu benden.
“Sen bunu nereden biliyorsun? Yoksa…” aklıma onun da benim evime dinleme cihazı koyabilme ihtimali geldiğinde şüpheyle konuşmaya başladım. “Sen benim evime…” Başını önüne eğerek kabulleniş gösterdi. Ben de inanamadığımı ona duyuran bir mırıltı çıkararak yutkundum ve güçlükle yerimden doğruldum. “Allah senin belanı versin!”
Kalktığım yerde ona arkamı dönerek sakinleşmeyi denedim. Bu sırada Dante konuşuyordu.
“Ben seni korumak için yaptı. Dağhan’a evde duyduğum şeyleri söylemedi. Her adımını bilip… Ona göre korudu seni.”
O kelamlarını duyururken ben öfkeyle başımı sallayarak sırıtıyordum. Zira döndüğüm arkamda uzun bir ip vardı; örgü ipi. Nare geceleri yanımda kalırken battaniye örüyordu. O ipi gördüğüm an zihnimde beliren şeyi uygulamak için tek bir an bile düşünmeden öne atılarak elime aldım ve arkamı dönüp ona cevabımı ipi b*ynuna sertçe dolayarak verdim.
“KORUDUN BENİ ÖYLE Mİ? SEN BENİ ZATEN Ö*DÜRDÜN! NE KORUMASI?” ipi b*ğazında sıkmaya başladığımda Dante karşı koymaya çalışıyordu ama ben ona kaçacak yer bırakmamak adına çevik bir hamleyle ipi ellerinden de geçirmiştim. Hareket edemiyordu. Gözlerimdeki o koyu öfkeyle ve benden yıllarca sakındığı merhametim ile baş başaydı. Kaderi kızımı koparıp aldığı iki elimin ucundaydı.
“SENİ Ö*DÜRECEĞİM! DUYDUN MU? SANA ABİ DEDİĞİM O HER GÜNÜN BEDELİNİ C*NINLA ÖDEYECEKSİN!”
Ben öfkemi tenine hırsla bularken telefonum çalmaya başladı. Umursamadan onu b*ğmaya devam ettim. Gözleri kocaman olduğunda ayağa kalkıp elimden kurtulmaya çalıştı ama durmadım. Bacaklarımı üstüne atarak ağırlığımı ona verip kalkmasını zorlaştırdım. İçimdeki o bitmek bilmeyen acı bana şu an bütün mantığımı bir kenara atarak onu mahvetmemi söylüyordu ve ben de bunu yapıyordum.
Lakin Dante birkaç dakika sonra güçlükle de olsa ayağa kalkıp bedenimi itmeyi başardı. Ben sarsılarak yana savruldum ve elim refleksle karnıma gitti. Düşmemem gerekiyordu. Bebeğimi korumam gerekiyordu. Onun bakışları bir anlığına karnıma kaysa da umursamadan elini bana doğru savurup nefes nefese konuşmaya başladı.
“Şimdi değil. Yapacaksan da kızın geldiği zaman… Bekle… Bekle ben kaçmıyor bir yere.”
Derin bir nefes verip ipi elime tekrar dolayarak öne atıldım. Ancak telefonun tekrar gürültü ile çalmasıyla şüpheye düşüp onun gözlerine bakarak yatağıma uzandım. Çisem arıyordu. Dante de arayan kişiyi gördü ve başını eğdi. Açmak istemedim. Bildiğim bu gerçekle esas sınanacak olan kardeşimdi. Ondan bunu saklamak istemiyordum ama saklamam gerekiyordu. Kararsız bakışlarım Dante ile Çisem’in araması arasında gidip geldi. Hamileydi. Bu gerçek en çok onu yaralardı. Belki de yaralamıştı. Korkuyla Marino’ya baktığımda neyi merak ettiğimi anlayarak konuşmaya başladı.
“Baby bilmiyor. Söylemedi.”
Gözümden bir damla yaş ekrana düştüğünde onu başımla onayladım. Telefonun sesi artık rahatsız etmiyordu beni. Zira zihnim öylesine gürültüyle konuşuyordu ki başka bir sese mahal yoktu. Şimdi de aklımda kardeşim vardı. Eğer dediği gibi bunları yaparken onu seveceğini düşünmemişse sonrası için bir planı olmuştu. Çok büyük ve acımasız bir plandı bu.
Aklımda Çisem’in Alya kaçırıldıktan sonra yaşadıkları belirdi. Uzunca bir süre Dante’nin git gellerini yaşamıştı. Daha sonra ise Dante ailesiyle arasını açmaması için çaba göstermemişti. Üstelik evlendikleri ilk aydan itibaren çocuk istediğini söylemişti.
Bunun anlamı şuydu: Çisem’i önce ailesinden koparıp kimsesiz bırakmıştı. Sonra da bir çocuk ile kendine bağlamak istemişti. Zira onun beni ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Kocasının bana yaptıklarını öğrendiğinde terk edeceğini de biliyordu. Dante Çisem ondan gitmesin diye hayatını zindana çevirmişti.
“Bu yüzden çocuk istedin. Öğrendiğinde gidecek bir yeri yok sanıyorsun.” Ağzımın içinde cık yaparak ona nefretle bakınmaya başladım. “Senin karşında oyuna getirdiğin o gözü yaşlı kız çocuğu yok. Senin karşında Hazan Kandemir var. Ben dört yıl boşu boşuna belimde s*lah taşımadım. Uykusuz kalmadım. Senin gücün onu benden almaya yetmez Marino. Senin gücün kendi canını korumaya bile yetmez.”
Sırıtarak başını salladı ve beni onayladı. “Senin arkada Tetikçi var. Ona güveniyorsun. Ne diyor siz Türkler? Sırtı yere gelmez…”
Başını aşağı yukarı salladığında Alparslan’dan bahsettiği an yüzünde beliren o nefret ondan kısa bir an ürkmemi sağladı. Fakat bu fazla uzun sürmedi. Telefonum tekrar çaldığı için bakışımı oraya çevirdim. Çisem tekrar arıyordu. Aramayı tek bir saniye verdiğim kararla onaylayarak telefonu kulağıma götürdüm.
“Efendim Çisem?”
“Şükür…” Ses anında geldiğinde fazlasıyla neşeliydi. “Neredesin kızım sen? Meraktan ö*düm. Az daha hastaneyi arıyordum ‘Yetişin zilli turşucuk kayıp!’ diyecektim.”
Kıkırdayarak konuştuğunda gözlerim onun bu her şeyden habersiz mutluluğu ile doldu. Bakışlarım ise bu neşeli kadını zerre hak etmeyen kocasına döndü. Dante de farkındaydı olan bitenin. Çisem’in onu affetmeyeceğini biliyordu. Hayatını hapse çevirmesi de bebeğinin varlığı da kardeşimin onu bırakmasına yetmeyecekti. Ben Çisem’i azıcık tanıdıysam bu kadar korkunç bir adamla evli kalmaya devam etmezdi. Evet zorluk görmemişti hayatında. Ancak onda yeri geldiğinde günlerce aç uyuyacak kadar çok büyük bir gurur vardı. İşte bu gurur kocasının sonu olacaktı.
“Merak etme, iyiyim. Banyodaydım. Şimdi gördüm aradığını.”
Sesim mırıltıyla çıkıyordu ama Çisem bunu sorgulayamayacak kadar mutluydu.
“Ay tamam tamam! Ben de yanına geliyorum şimdi. Bugün bulantım hafifledi de. Nare’ye yanında kalacağımı söyledim.” Gözümden bir damla yaş daha düştüğünde o mutluluğunu benimle hevesle paylaşıyordu.
“Minik bezelyem için bir sürü kıyafet aldım teyzesi. Alya için de çok tatlış bir etek aldım. Geleyim beraber bakalım hepsine.”
Boğazıma oturan yumrunun etkisiyle iç çekerek gözlerimden düşen yaşları sorumlusuna gösterdim. Hak etmiyordu. Benim güzeller güzeli kardeşimi zerre kadar hak etmiyordu.
“Tamam baş belası. Gel bekliyorum ben seni.”
Aramayı sonlandırarak hıçkırıklarımı yutup bakışlarımı Dante’nin üstünde tuttum ve başımı hafifçe eğerek onunla nefretimin konuşmasına izin verdim.
“Seni şu an şurada ö*dürürüm!” Başını eğerek onayladı beni. “Ama benim kardeşimin, doğmamış yeğenimin canını senin s*kik canın için yakmam. Duydun mu?” bakışlarını bana çevirdiğinde ifadesinde şaşkınlık vardı. Bu sözleri beklemiyordu. “Benim o çocuğa olan merhametim senin s*kik canından daha önemli ama Alparslan…” dakikalar sonra ilk kez içimde olumlu bir kıpırtı hissederek ifademin istemsizce yumuşamasına izin verdim. “O bunu düşünecek kadar çok vakti kendine bile tanımaz.”
Birkaç adım gerileyerek öfkeyle gülümsedim ona. “Dante Marino… Bundan sonra alacağın her nefesin son olduğunu düşünerek yaşayacaksın. Bütün servetine ben el koyuyorum. Dağhan iti alacaksa paraları benden alacak. Ne biliyorsan anlatacaksın. Sonra…” Yeniden onunla göz göze gelerek sürdürdüm sözlerimi. “Seni ö*mekten beter edip akıbetini karına bırakacağım.”
Bu cümleleri kurmak için fazla düşünmemiştim. Zira düşündüğüm her an ona merhamet edecektim. Bunun olmasına izin vermeyecektim. Şimdilik kaderi benim iki dudağımın arasındaydı. Sonrasını Alparslan’ın öğrendiği daha doğrusu önce Çisem’in öğrendiği gün düşünecektim.
……………………………..
Şimdi, Güney Vietnam, ilahi bakış
Bazen yaşadığımız hayata ait hissetmiyoruz ya hani? Her insan hayatının bir ya da çok döneminde bunu yaşamıştır. Nedenini sorguladınız mı hiç? Zira bu evrenin sahibi, Hazan Kandemir’i düşlerken defalarca kez yaşadı bunu. Bir şeyi içselleştirmek hatta daha çoğu o şeye ait hissederek zihninin pençesine esir düşmek insanı hayatından soyutlar. Hayal dünyası işte bu yüzden şevk doludur. Tehlikelidir. Onun en önemli özelliği bilinenin aksine tehlikedir. Zira; hayalini kurduğunuz hayata olan bağlılığınız sizi “maladaptive daydreaming” denen bir hastalığa itebilir. Tehlikeli olduğu kadar huzur vericidir. Bazen gerçek hayattan kopmanın bu uçuk tehlikesi sizi rahatlatır. Düşünün; bulunduğunuz yerde mutlu değilsiniz. Belki anne babanız kavga ediyor, belki sınıfın ortasında gülünç duruma düştünüz. Belki de sevgilinizden ayrıldınız. Hatta belki de gerçek olmasını dahi istemeyecek kadar opsiyonel, zor bir şey yaşadınız. İşte… Tam o an hayal dünyanızın eli kolunuza yapışır. Sizi uçsuz bucaksız bir evrene götürerek dilediğiniz hayatta, dilediğiniz insan olmanıza olanak sunar. Söylemek istediğim şeyler hikayenin tam da burasında saklı. Sadece düşleyin. Zira düştür insanı mutlu etmenin en kolay yolu. Hiç çaba göstermeden; hiçbir engele takılmadan yaşama tutunabilmenin tutkulu bir kaçışıdır. Şimdilik yalnızca Tetikçi’yi düşleyin.
Zira Tufanlı onu kayalıkta gördüğü günden beri bıkmadan usanmadan baharını düşlüyor. Şu an bile, kızının o güzel yüzünü gördüğü an bile sevdasını düşünüyor. Aşk değil bu. Artık farkında ki yaşadığı hissin adı aşk değil. Tutku, heyecan, sevgi… Hiçbiri değil. Hazan onun için nefes demek artık. Bahar bile bu kadar vazgeçilmez ve yaşama bağlayacak kadar derin olamaz. Bahar bile Alparslan’ın içindeki Hazan’ı anlatmaya yetmez. Yalnızca nefes insanı hayata bu denli adayabilir.
Alparslan aldığı derin nefesle paralel kurduğu cümlenin esiri olduğu an içinden tam olarak bunu geçirdi. Nefesinin can suyu tam karşısındaydı.
“Har…Harekete geçiyoruz. Onu buldum.”
Alya’nın annesinin aynı olan saçlarına ve gözlerine bakarken dahi baharına daha doğrusu nefesine duyduğu aşkı tadıyordu. Lakin abisinin sesi bu huzuru bozmuştu.
“Tamam abim. Uçağın içindeyim. Her şey kontrol altında.”
Alparslan derin bir nefes vererek devam ettiğinde planları sorunsuz ve tıkır tıkır işliyordu. Gözleri dolmuştu. Daha şimdiden kızına kavuşma ihtimalinde dahi ağlayacak kadar çok hisle doluydu.
“Burada da her şey yolunda. Dağhan bahçede oturuyor.”
Alparslan Hazan’ın o güzel, kadınsı sesini duyar duymaz gamzelerini göstererek kızına yeniden baktı. Alya attığı şapkadan sonra yüzünü görmediği adamın omzuna başını koymuştu ve gözlerini kapatmıştı. O kadar tatlıydı ki babası bu tatlılığı anlatacak kelime bulamıyordu.
“Tamam gülüm. Sen kendine dikkat et, gerisi bende.”
Hazan ilaçların tamamen kesilmesiyle uzun zaman sonra iyi hissetmeye başlamıştı. Ara ara ataklar geçirerek zihnini geçici olarak da olsa yitiriyordu. Lakin şu an oldukça iyiydi ve ruhunun her bir yanı intikam sızısıyla kavruluyordu. Alparslan’ın sözleriyle istemsizce gülümsediğinde onun kızlarını görüp görmediğini merak ediyordu. Lakin sorması halinde dikkatler dağılabilirdi. Bu nedenle dilini ısırdı.
“Sen de kendine dikkat et. Her şey yolunda mı? Güliz’i kim alacaktı?”
Alparslan baharının yalnızca iyi dilekte bulunmasıyla dahi kalbindeki çarpıntıya yenik düştü. Ardından dudaklarını hafifçe ısırdığında kızını uçağın içine yerleştirmelerini izliyordu. Lakin aklında olan tek şey Hazan’dan bir çocuk yapmakla yetinmeyeceğiydi. Her şey bittiğinde, kızlarını uyuttuktan sonra onunla yorgunluktan bayılana kadar s*vişecekti.
Yalçın derin bir nefes vererek zar zor kullanmasını öğrendiği telsizi tutarak konuşmaya başladı.
“Ben aldım abla. Yanımda Nişancı’nın adamları var.”
Hazan derin bir nefes verdiğinde en güvendiği adamının en önemli kısmı halletmiş olmasının rahatlamasını yaşıyordu. Planın kilit noktası Güliz; daha doğrusu onun karnındaki bebekti. Henüz hiçbiri o bebeğin Dağhan’ın değil de Kurşun’un olduğunu bilmiyordu. Keza Güliz bunu sır gibi saklayacaktı.
“Uşaklar Sancar buraydır. Paket ettuk.”
Dayı yılların hıncını sakat eline rağmen zorlanmadan Sancar’dan çıkarmıştı. Kurşun’un Alya konusundaki ikinci yardımı onun yerini açık etmek olmuştu. İlki herkesin malumuydu. Alparslan’ın kendini ö*ü göstermesi konusunda yardım ederek verebileceği en büyük desteği vermişti. Lakin bunu karşılığında bir şey almak için değil de küçük bir çocuğun ailesine kavuşması için yapmıştı. Hakkında düşünülenin aksine Kurşun oldukça merhametli bir adamdı.
Alparslan hâlâ öfke duyduğu Dayı’nın sesini duyduğunda cevap vermek yerine yutkunarak başını kızının olduğu uçağa doğru çevirdi. Hazan ise o sesi duyduğu an gülümsemeye başlamıştı. Zira Dayı tam bir aydır her gece Hazan’ın yanında durmuştu. Ellerine, bileklerine defalarca gocunmadan masaj yapmıştı. Ağrısını dindirmek istemişti. Acısı hafiflesin diye karnına sıcak su torbası koyacak kadar düşünmüştü onu. Hazan bunlardan uzak büyümüştü. Bu küçük ama ince hareketler onu mest ediyordu. Öyle ki kimseye söylememek için direndiği doktorunun değişmesiyle Nare’nin zar zor öğrendiği gerçeği; karnındaki küçük bebeği ona bir gece sevinçle söylemişti.
“Tamamdır Dayı’m ömrüne bereket.”
Arslan sessizliği işitince hiç düşünmeden öne atılarak yanıtladı onu. Dayı bu cevabı Alparslan’dan bekliyordu. Zira onun affını istiyordu. Lakin Alparslan canı ve canının canı söz konusu olduğunda oldukça kindar bir adamdı.
Bu nedenle abisinin sözlerini de duymazdan gelerek çalıların arkasında gerilemeye başladı ve iç çekerek konuştu.
“Herkes üstüne düşeni biliyor. Abi adamlar uçağa bindi. İnişten önce kendini açık etme. Sançar, Dağhan Güliz… Hepsini paket edin. Ben İstanbul’a geldiğimde kızımı Dağhan kendi elleriyle bana verecek.”
………………………………………………
Dört saat sonra, Beykoz’da harabe bir depo
Alparslan oturduğu koltukta ardına sonuna değin yaslanarak bir bacağını ötekinin üstüne attı. Karşısında Dağhan yanı başında ise dünyası; Hazan vardı. Her şey istedikleri gibi oluyordu. Arslan Alya’nın sağ salim geldiğinden emin olarak uçaktan inip peşlerine düşmüştü. Onu kendi elleriyle getirmelerini istiyorlardı ama tedbiri elden bırakmıyorlardı. Dayı Sancar’ı Hazan ise Dağhan’ı almıştı. Sancar boş bir arazideydi. Dayı onun yanındaydı. Yani Alparslan her şeyin yolunda olduğunu düşünüyordu.
“Ee ortak? Hortlamam hakkında ne düşünüyorsun?”
Dağhan onu gördüğü ilk an sandalyede bağlı olmasına rağmen korkudan düşmüştü ve gözleri dolmuştu. Bu sayede Alparslan’ın eline gülmesini sağlayacak büyük bir koz vermişti. Tufanlı bu kozu dakikalardır gülerek kullanıyordu. Hazan ise Alparslan’ın yanındaki koltukta içindeki bebeğin varlığına sığınarak sakin sakin oturuyordu. Esasen sakin kalmak onun tarzı değildi. Ancak kızının bulunacak olmasının heyecanı onu bu hale getirmişti.
Depoya girdikleri ilk an Alparslan Hazan’ın oturması için getirilen koltuğu deponun bir diğer ucundan kendi koltuğunun yanına taşımıştı. Evet… Tufanlı bu durumda dahi baharının yanındaki yerini düşünüyordu. Öyle ki Dağhan ile dalga geçerken bir elini sevdasının karnının dibindeki eline yaslayarak iç çekti.
“Muhtemelen…” Dağhan başını dikerek o dalga dolu ifadesini giyindi. “Muhtemelen kazandığını düşünüyorsun ama savaş daha yeni başladı ortak.”
Alparslan kıkırdayarak karşılık verdi ona. Ardından Dağhan’ı hiç umursamadan yanındaki gül kokulu kadına fısıldamaya başladı. “Bütün bunlar bittiğinde… Bu gece… Sev*şir miyiz?”
Hazan sözleriyle şaşkın bir tınıda bakışlarını ona yöneltti. Ağzı hafifçe aralanmıştı. Şu an bile bunu düşünüyordu. Kaşlarını çattığında duyduğu tek his öfkeydi.
“Ben bu gece kızımla uyuyacağım Alparslan.”
Alparslan onun o kızmış sesini duyunca bile dudaklarına bakınmaya başladı. Bir ay öylesine uzun gelmişti ki sanki karşısındaki kadını ilk kez görüyor gibi inceliyordu yüzünü.
“Ben de kızımla uyuyacağım baharım. Beraber uyuyacağız.”
Hazan trip dolu bir ifadeyle kaşlarını daha çok çatıp önüne döndü. Alparslan ise sırıtarak onun bu haline tav olmaya devam etti ve yeniden Dağhan’ın olduğu yöne doğru konuşmaya başladı.
“Savaş da oyun da bitti ortak.”
Dağhan arkasına sıkı sıkıya yaslanıp kıkırdadı. Kolay olduğunu sanıyordu. Bütün hayatını bu plana adamıştı. Öyle kolay vazgeçmezdi Dağhan. C*nını verirdi ama Alya’nın yerini açık etmezdi.
“Sen öyle zannet ortak. Dağhan’da belgesel de taktik de tükenmez. Ben girdiğim her savaşta aslanı mağlup eder, kral olurum.”
Alparslan tek kaşını havalandırıp sig*rasını cebinden çıkararak dudağına götürürken mırıldandı.
“Sen anca y*rramın başının kralı olursun.”
S*garasını ateşe vermeden önce bir tane daha çıkarıp baharının o dolgun dudaklarına uzattı. Lakin Hazan kaşlarını çatıp başını sallayarak reddetti onu. Hamile olduğunu bilmediğinden oluyordu hepsi. Bilse Alparslan kokusunu bile almasın diye tiryakisi olduğu s*garayı bırakırdı. Fakat Hazan anlatmamaya mecbur kalmıştı. Zira bilseydi eğer şu an bu depoda olmasına izin vermezdi. Bu yüzden saklıyordu.
“İçmeyeceğim ben. Sen de içme.”
Huysuz bir tınıda konuştuğunda Alparslan onun bu haline anlam veremiyordu. Telsizde konuşurken gayet iyilerdi. Tam da kızlarının bulunacağı gün bu asık surat onun hoşuna gitmemeliydi ama garip bir durumdu ki onun bu haline bile kül oluyordu.
“Tamam yavrum. Nasıl istersen.”
Kendi ağzındakini ve elindekini pakete geri koyarak cebine yerleştirdi. Dağhan deminden beri konuşuyordu ama Alparslan onu dinlemiyordu. Kulak kabarttığında Dağhan’ın o leş sesi işitiliyordu.
“Senin ırzını s*keceğim lan! Sen bekle… Bekle ben buradan da çıkarım.”
Alparslan göz devirerek ayağa kalkıp yavaşça Hazan’ın yüzünü kavrayarak alnını öptü ve ona fısıldadı.
“Bu gece kesin se*işelim.”
Hazan onun gözlerine sorgular bir manada bakarken Alparslan adımlarını Dağhan’a doğru atmaya başladı. Bir yandan da kollarını sıvıyordu. İntikamı esas şimdi başlayacaktı.
“Başını alır öyle çıkarsın Dağhan. Kendini adamdan sayma.” Boğazını temizleyerek adımlarını onun bağlı olduğu sandalyeye sertçe atmaya başladı. Lakin bu sırada öfkesinin dişlerinin gıcırtısından dahi duyulduğunu bilmiyordu. “Seni hangi p*zisyonda s*kmemi istersin? “Dağhan öfkeyle ona doğru tükürünce ağzının içinde cık yaparak devam etti. “Yok ortak. Olmaz o dediğin. Ö*meden önce bir kere tadına bakacaksın.”
Dağhan bu sözleriyle paralel olarak bağırmaya başladığında Alparslan ona vurmak için sıvadığı kollarını öne atıyordu. Aralarında küçük bir arbede yaşanmak üzereydi. Hazan bunu gördüğü gibi ayağa kalkarak onlara doğru adımlamaya başladı. Ayırmaya çalışmayacaktı. Hem Dağhan’ın ş*ddetten kurtulması gerektiğini düşünmüyordu. Hem de küçük bebeğini korumaya çalışıyordu. Henüz beş haftalık, bezelye tanesi kadardı. Lakin kalbindeki yeri daha şimdiden koca bir ormandı.
“BAĞIRMA LAN!” Alparslan kolunu b*ğazına dayayarak tükürüklerini püskürte püskürte konuşmaya başladı. Öfkeliydi. Dağhan’ın ondan çaldıklarına öfkeliydi. Dindiremeyeceği kadar çoktu öfkesi.
Dağhan ise bağırarak b*ğazı sıkıldığı için anlamsız sözlerini ona işittiriyordu. Egosu zedeleniyordu. Hazan’ı şimdiye kadar bir kez bile ciddiye almamıştı. Karşısında elinde s*lahla gördüğünde sırıtarak karşısında durmuştu. Lakin şimdi sırıttığı o kadının gücü yüzünden eli kolu bağlı bir şekilde oturuyordu. Üstelik can düşmanının uyguladığı ş*ddete de karşılık veremiyordu.
Hazan yavaş adımlarla onlara yaklaştığında yüzünde büyük bir zafer gülümsemesi vardı. Bugünü yıllarca beklemişti. Sırf bugün için bembeyaz giyinmişti. Üstünde tok saten bir kumaşın sardığı ince askılı beyaz elbisesi vardı. Şık olmak istemişti. Yasını böyle bitirecekti. Karalara veda ederek ömrüne çiçek açmasını sağlayacaktı. Elbisenin üstüne hava biraz estiği için beyaz, boğazlı bir kazak geçirmişti. Ayaklarında da gümüş renginde bir babet vardı. Uzun zaman sonra ilk kez babet ayakkabı giyiyordu. En son Alya’ya hamileyken giyinmişti. Ne tesadüftür ki bedeni bu ayakkabıları tekrardan başka bir hamilelikte sarmıştı. Saçları her zaman olduğu gibi hafif dalgalıydı. Lakin bu kez ortadan değil de soldan ayırarak tutamların çoğunun sağda kalmasını sağlamıştı. Kulaklarındaki gümüş, pırlanta detaylı halka küpenin görünmesini sağlıyordu.
Gülüşünü büyüterek Dağhan’ın tam karşısına geçti ve ellerini önünde birleştirdi. Alparslan’ın öfkeden kızaran yüzünü ve ağza alınmayacak küfürlerini duymazdan gelmeye çalışıyordu.
“Oyun bitti Dağhan Taşdelen. Ne kaplan ne de jaguar olmadığını ayaklarımın altına serildiğinde göreceksin.”
Alparslan öfkeli hareketlerine nefesinin sözleriyle ara verdi. Dağhan’ı hareketsiz bırakmaya devam ederken bir yandan da Hazan’ın o duru güzelliğini izliyordu. Evet, oyun bitmişti. Dağhan hayatını mahvettiği baharının ayaklarının dibine serilecekti. Bu nedenle ani bir hareketle onun bağlı olduğu sandalyeye te*me atarak Hazan’ın tam da ayaklarının dibine düşmesini sağladı.
Hazan refleksle birkaç adım geriye gidip onun yüzüne şaşkınlıkla bakınırken Alparslan ona göz kırparak sırıtıyordu. Sevdasının emrini bir saniye bile beklemeden yerine getirmişti. Dağhan da bu sırada bağırmaya devam ediyordu.
“SENŞN A*INA KOYACAĞIM LAN! SEN BEKLE TETİKÇİ! BEKLE LAN BEKLE!”
Alparslan tekrar sırıtıp baharının gözlerine bakarken iç çekti. Çok özlemişti. Şu an Dağhan’ın yanındayken dahi aklından geçen şeylere kendisi bile şaşırıyordu. Eteği bacağını sarmıştı ama Alparslan o süt beyazı bacakları görmek için can atıyordu.
“Bekliyorum ortak, gelsene!”
Sırıtışıyla paralel sözlerini duyurduğunda Hazan onun bakışındaki anlamı sezmişti. Alparslan sırıtarak eteğine bakıyordu. Göz ucuyla onun bakışına karşılık verip bir elini eteğinin kenarına atmayı çok kısa bir an düşündü. Duygularındaki bu ani değişimlere anlam veremiyordu ama Alparslan’ın sevgisi de ilgisi de hatta bedenine olan tutkusu da hoşuna gidiyordu. Dağhan’ın yüzü yere eğikti. Hazan bundan da güç alarak eteğinin sol ucunu kavrayıp hafifçe yukarı doğru kaldırmaya başladı. Gözleri onun gözlerindeydi. Vereceği tepkiyi ölçmek istiyordu.
Beklediğinden çok daha fazlasını bulacağından habersizdi. Öyle ki Alparslan baharının ince parmaklarının eteği kavrayarak kaldırdığını gördüğü an bakışlarını oraya kilitleyerek gözlerini kararttı ve derin bir nefes verdi. O güzel manzarayla karşılaştığında ise hafifçe eğilerek sırıtıp dudaklarını onun gözlerine bakarak yaladı. Hazan bunun anlamını bildiğinden edepsiz imasına kıkırdayarak karşılık verdi. Bazen onun yanında kendini tanıyamıyordu.
Nefesini tutarak cesaretinin boyutunu arttırıp eteği biraz daha yukarı çekti ve sol bacağını Dağhan’ın sırtına atarak ona daha yakından göstermeye karar verdi. Ancak bu kararı Toygar’ın hızla içeri girmesiyle ani bir şekilde sonlandı. Hazan eteğini düzeltip geri geri adımlarken Alparslan refleksle onun önüne geçerek Toygar’a öfke dolu bakışlarını gönderdi.
“Abi her şey hazır.”
Alparslan bir dakika kadar önce sadece baharını ve onun o güzel bedenini düşünürken duyduğu tek cümleyle kendine gelerek boğazını temizleyip ciddiyete büründü ve Hazan’ın bileğini kavrayarak onun yanına geçmesini sağladı. En fazla bir saat dedi içinden. Bir saat sonra kızı burada olacaktı.
“Tamam. Kaldırın şu s*ki yerinden!”
Toygar emre karşın başını olumlu anlamda sallayarak yanına kapıda duran iki adamını da alıp derin bir nefes verdi ve Dağhan’a doğru adımladı. İkisinin bakışı da yerden bir çöp torbası misaliyle kaldırılan Dağhan’daydı. Bunu izlemekten zevk alıyorlardı.
“ALPARSLAN! S*KİCEM SENİ! BEN BURADAN DA ÇIKARIM LAN! O EVDEN NASIL ÇIKTIYSAM BURADAN DA ÇIKARIM!”
Alparslan başını olumlu anlamda sallayarak baharının bileğiyle beraber elini de kavramaya başladı. Onu ciddiye almıyordu artık. Poyraz haricindeki bütün adamlarını kendi elleriyle yakalamıştı. Mal varlığı denen bir şey kalmamıştı. Hepsini yakıp yıkmıştı. Hazan’ın henüz haberi yoktu ama Poyraz’ı da Nare istediği için serbest bırakmıştı. Zaten araştırmalarına göre Poyraz üç aydır onun yanında çalışmıyordu.
“Çıkarsın ortak, çıkarsın.”
Baharının elini havaya kaldırarak öptükten sonra Dağhan’ın yeniden yerine yerleştirilmesini büyük bir keyifle izledi. Hazan onun öpmesine de dokunmasına da hiç itiraz etmiyordu ve bu onun yeryüzündeki cennetiydi.
“Yalçın Güliz’i on dakikaya buraya getirir.” Sözlerini nefesine hitaben söyledi. “On dakika vaktimiz var.” hazan sorgular bir tınıyla ona bakarken devam etti. Oldukça ciddiydi. “Arka tarafta bir oda var yavrum.”
Hazan anlam veremediği sözlerine cevaben yutkunarak tek kaşını havalandırdı ve mırıldandı. “Ne odası?”
Alparslan sırıtarak dudaklarını ısırdı ve ona doğru eğilerek kulağına fısıldadı. “Tetikçi’nin tadım odası… S*kimin tadını özlemişsindir diye düşünüyorum yavrum. Yanlış mıyım?”
Hazan duyduğu davet dolu sözlere kızgınlıkla yanıt verdi ve hızla celallenerek başını ona çevirdi. Burada onun yıllardır ulaşmaya çalıştığı şeyin son raddesine gelmişlerdi. Hazan senelerdir uykusuz kalarak bu anın hayaliyle yaşıyordu. Aklındaki tek şey kızının kokusuydu. Lakin Alparslan depoya geldiği ilk andan itibaren ona sapık tekliflerde bulunuyordu.
Gelir gelmez ilk işi onu köşeye çekerek öpmek olmuştu. Hazan öpücüğüne istemsizce karşılık verse de daha ileri gitmesine anlam veremiyordu.
“Yanlışsın Tufanlı. Kes artık sesini! Alya’yı bulmak için buradayız. Senin s*kinin derdine düşemeyiz.”
Alparslan baharının öfke dolu haline kıkırdayarak yanıt verip bu kez de iki elini birden tuttu. Çok özlemişti. O da istiyordu ciddiyetle sadece âna odaklanmayı ama özlemi her şeyi gölgeliyordu.
“Sonra düşebiliriz yani?” Sorgular tınıdaki sorusunu tamamladıktan sonra sevdasının boynuna ıslak bir öpücük bırakıp kokusunu içine çekerek fısıldadı. “Daha doğrusu sen düşebilirsin güzelim. Alacak mısın iç*ne?”
Hazan onun arlanmaz haline karşın bu kez hiç düşünmeden elini havaya kaldırdı. Alparslan ise kıkırdayarak birkaç adım gerileyip ellerini havalandırarak nefesine teslim oldu.
Onun teslimiyetine eklenen şey Hazan’ın sözleri ya da sert ifadesi değil de kapının gürültüyle açılması oldu. Yalçın Güliz’in gözlerini bağlamıştı. Elleri de aynı şekilde bağlıydı. Hazan onları gördüğü ilk an yaralı bir hisle Güliz’in karnına bakındı. Neredeyse aynı zamanda hamile kaldıklarını düşünüyordu. Zira hesaplamalarına göre o Alparslan’a Alya’yı söylemesinden önceki gece hamile kalmıştı. O gecenin sonraki akşamında da Dağhan ve Güliz’i kucak kucağa görmüştü.
Alparslan Güliz’i gördüğü an boğazını temizleyerek ciddi bir halde ona doğru adımlamaya başlamıştı. Baharı teklifini kabul etse de özlemini dindirecek kadar uzun bir süre vakit geçiremeyeceklerdi. Evet, Güliz’i gördüğü ilk an bunu düşünmüştü.
“Ortak… Bak sana kimi getirdim.”
Dağhan’ın ağzını Toygar bağlamıştı. Bakışları karşısındaki yaşlı gözlere takıldığında dudaklarındaki prangaya rağmen bağırmaya çalışarak bedenini salladı. Güliz buradaydı. Saçının teline dokunmaya kıyamadığı kadınla tehdit edeceklerdi onu. Bu Dağhan için öyle zordu ki! Aklını yitirecekti ama daha yeni başlıyordu. Yıllardır ahını alarak delirttiği kadın onun bu haline zevk alarak bakıyordu.
Hazan güzel gözlerini öfkeyle perdeledi. Güliz’in koluna Yalçın’ın kenara çekilmesini sağlayarak girdi ve Dağhan’ın tam karşısına getirdi. Alparslan da bu sırada gülümseyerek atılıyordu öne. Beslediği kin yalnızca bir ayda egosunu dahi geride bırakmıştı.
“Ortak…” Başını olumsuz anlamda sallayıp sıkıntıyla soluyarak devam etti. “Eskileri hatırlıyor musun? Güliz’ aşık olduğun için sabahlara kadar spor yaptığın günleri hatırladın mı?”
Dağhan daha çok bağırmaya çalışıp sandalyesini salladığında hissettiği şey Hazan’ın üstüne eğildiği anda adamlarının zar zor tuttuğu Alparslan’ın aynısıydı. Dejavu yaşıyordu şu an. Yaşattığını misliyle yaşamak nedir? Onu tadıyordu.
“Ben unutmadım y*rram! Güliz’i sırf sen seviyorsun diye bacım bildiğim günleri unutmadım lan şerefsiz!”
Alparslan’ın bu sözlerinin ne manaya geldiğini yalnızca Dağhan anlıyordu. Dağhan Alparslan’ın ona olan bu yaklaşımına Hazan ile iş birliği yaptığı ilk gün ihanet etmişti. Her fırsatta Hazan’ın yanına yaklaşarak aralarında bir şey varmış gibi göstererek delirtmişti onu. Alparslan karakter yoksunu olduğunu düşünüyordu. Doğrusu Güliz’i gördüğü an bunu Dağhan da düşünmüştü.
Hazan onların bu kin savaşının tam ortasında Güliz ile yer alıyordu. Ellerini Güliz’in gözlerine atarak bağı yavaşça çözdü. Güliz ondan kızının hayatını çalmıştı. O gün Alparslan’ın komada olduğunu itiraf etseydi eğer şu an burada, bu depoda kimse olmayacaktı.
Güliz açılan gözleriyle etrafı taradığında duyduğu tek his korkuydu. Buraya neden getirildiğini biliyordu. Yalçın yolda kadınlara olan tüm saygısını bir kenara bırakarak ona ana avrat küfredip yaptıklarının bedelini ödeyeceğini söylerken ne olduğunu anlatmıştı. Gözleri ilk Dağhan’ı gördüğünde korkusu katlanarak arttı. Zira karşısında tanıdığı o egoist, kibirli adam yoktu. Dağhan aciz bir duruma düşmüştü. Güliz onun acınacak haline tiksinir bir tınıyla bakınmaya başladı. Bu sırada ağzı kapalıydı ama kulakları takıntılı sevgisini taşıyan adamı; Alparslan’ı duyuyordu.
“Düşman olduğumuzda bile ona bir gün yan gözle bakmadım. Yaşasaydı ailene de sataşmazdım. Çünkü niye? BEN ADAMLIK NE BİLİYORUM LAN!” bağırarak önündeki masayı tekmeyle devirdiğinde öfkeden şah damarı belirginleşiyordu. “BEN AİLE NEDİR, NİYE DOKUNULMAZ BİLİYORUM A*IN OĞLU! BEN ADAMLIĞI BABAMDAN ÖĞRENDİM LAN!”
Dağhan işittiği sözlere karşın cevabını ona duyuramıyordu. Zira ağzı hâlâ bağlıydı. Hazan ve Güliz ise onların bu tartışmalarını yan yana dinliyorlardı. Lakin ikisinin hisleri de farklıydı. Biri korku, diğeri ise rahatlama duyuyordu. İnfial evreninde bugün bu depoda devran tersine dönmüştü.
Alparslan tek bir el hareketi ile Dağhan’ın ağzının açılmasını emretti. Toygar mesajı alarak onun ağzını açtığında Dağhan’ın iniltisi tüm depoyu hatta sokağı sarıyordu.
“SENİN A*INA KOYAYIM LAN! BIRAK O KIZI! BIRAK SANA BUNU ÖDETİRİM LAN! ÖDETİRİM LAN SANA BUNU TETİKÇİ! SENİ MUHTEMEL HER EVRENİNDE S*KERİM LAN!”
Alparslan onun küfrüne sertçe yanına adımlayarak karşılık verdi. Hazan bu sırada az da olsa bir korku duymuştu. Zira Tufanlı’nın öfkesinin her şeyi mahvedecek kadar çok olduğunu yaşayarak görmüştü. Sinirlendiğinde gözü kimseyi görmüyordu.
“GELSENE LAN! GEL GÖ*ÜNÜ S*KTİĞİMİN OĞLU!”
Dağhan onun bu öfkeli sözlerine bağırıp sandalyesini devirerek karşılık verdi. Tekrar yere düştüğünde Alparslan’ın kahkahası hepsinin kulaklarını inletiyordu.
“Bu kadarsın işte sen oğlum! Bir s*kim yapamazsın!”
Eliyle bu kez kaldırmalarını emrettiğinde Toygar emri yerine getirdi. Yalçın kapıyı tutuyordu. Her ihtimale karşı kaçmalarını önlemesi lazımdı.
Alparslan Dağhan’ın kaldırıldığı an bakışlarını nefesine çevirdi. Hazan gözleriyle anlattığı şeyi anında anlayarak yutkunup salladı başını. Paralelde elleri Güliz’in ağzına gidiyordu ve Alparslan konuşmaya devam ediyordu.
“Tek bir seçim hakkın var Dağhan! Senin canın ne b*k yersen ye alınacak. Kolay olmayacak ama. Seni kızımı kaçırdığın gün sayısı kadar yaşatacağım. Her gün tüm adamlarımın önünde d*malacaksın.”
Hazan içinden ‘bin yüz altmış iki’ diye geçirerek doldurdu gözlerini. Kızından o kadar uzun bir süre ayrı kalmıştı. Bu gün sayısı bir anne için ömür uzunluğundaydı. Hazan bir ömürdür ayrıydı evladından.
Dağhan duyduklarına karşın kesik kesik soluklar alıp vererek Güliz’e baktı. Bir şekilde kurtulacağına olan inancı sürüyordu. Hüseyin onun adamıydı. En olmadı o kurtarırdı. Poyraz abisini reddederek gitmişti ama onu burada bırakmazdı. Lakin bütün bunlar değil de Dağhan egosunun çokluğundan kurtulacağına inanıyordu.
Alparslan öfkesini bedeninin her bir yanına yayarken içinden bu sözleri gerçek kılacağının yeminlerini etti. Ardından dudaklarını sertçe ısırarak başını salladı ve sinir dolu gülüşünü yüzünde yaydı. Az kalmıştı, çok az kalmıştı.
“S*ktir git lan! S*ktir a*na ç*ktığımının!”
Dağhan başında bir acı hissediyordu. Ona rağmen kısık bir sesle de olsa küfrederek hissettiği şeyleri dillendirdi. Bu sırada Hazan Güliz’in ağzını çözmüştü ve Alparslan tam o esnada sözlerine devam etti.
“Çok komiksin ortak! Ben sana daha komik bir şey söyleyeyim! Sadece senin değil onların nefesi de benim elimde!”
Güliz’i işaret ederek ‘onların’ dediğinde Dağhan şok yaşayarak kaşlarını çattı. Anlamamıştı sözlerini. Alparslan buna binaen cümlesine detay ekledi.
“Güliz hamile…” kıkırdayarak devam etti. “İlk defa doğru d*liği tutturmuşsun ortak! Lisedeyken s*kini s*kmayı bile beceremezdin!”
Dağhan yutkunarak gözlerini kapattığında solukları kesikleşmeye başlamıştı. Gözünün önüne Güliz ile yaşadığı o eşsiz anlar geliyordu. Mümkündü. Bunun olması mümkündü ve onun elini, kolunu bağlayacak artık iki şey vardı. Gözlerini Güliz’e diktiğinde Güliz Alparslan’ın bu gebelikten haberdar olduğunu bildiği halde utanç duyuyordu. Onu tamamen kaybettiğini başka bir erkekten hamile oluşunu dünyanın en basit şeyini dillendiriyor gibi anlatmasından anlamıştı.
“Doğru mu?”
Dağhan o kadar cılız ve çaresiz bir sesle konuştu ki Hazan kısa bir anlığına içinde acı hissetti. Ardından hormonlardan olduğunu dillendirdi içinden. Hamilelik onu duygusal yapmıştı. Ne kadar çabalarsa çabalasın eskisi kadar çok öfkeli olamıyordu.
Güliz yalnızca gözünü kapatıp bir damla yaş dökerek karşılık verdi ona. Evet hamileydi ama o bebek ona ait değildi. ‘Bebeğimin babası Azad’ demekten korkuyordu. Zira Dağhan ile birlikteyken onunla bir şeyler yaşamıştı. Dağhan gibi takıntılı bir adamın bu ihanete vereceği cevaptan korkuyordu. Evet demekten başka şansı yoktu.
Dağhan gözlerini sıkı sıkı yumarak sessiz kalmayı yani çaresizliği seçti. Alparslan da işte tam o an öne atıldı. Vakit gelmişti.
“Şimdi şartlar eşitlendi…” Derin bir nefes vererek zafer gülüşünü en büyük düşmanına göstermeye başladı. “Benim kızımın canına karşılık senin bebeğin ve o çok sevgili papatyan.” Sırıtışını sürdürerek ona doğru bir adım attı ve başını eğdi. “Şunu da söyleyeyim. Kızımın yerini zaten biliyorum. Hatta biliyor musun? Abim onu sakladığınız evin içinde.”
Kahkaha atarak başını geriye yasladığında Dağhan bu bilgiyi kimseye diyemeyeceğinden oldukça rahattı. Gülüşü yavaşça solarken yeniden ona doğru eğilip egosuna bir balyoz daha vurdu.
“S*lahlar konuşmadan almak istiyorum onu. Anlarsın ya ortak? Neticesinde artık sen de babasın!”
Son cümlesini oldukça ironik bir tınıda duyurduğunda Dağhan başının tam orada k*pmasını diliyordu. Yaşamasının bir anlamı kalmamıştı. Şu hayattaki en büyük amacı yerle bir olmuştu.
Güliz girilen iddiayı duyunca daha fazla dayanamayarak öne atıldı. Alparslan Hazan’dan olan çocuğunu hiç çaba göstermeden alacaktı. Üstelik mutlu, huzurlu bir ailesi olacaktı ama buna karşın Güliz’e tek bir şey bile bırakmayacaktı. Dağhan onu gerçekten seviyordu. Karnındaki şeyden kurtulsa da kurtulmasa da sevildiği bir hayatı olabilirdi.
Güliz Alparslan’ı beklemeyi bıraktığı gün kaktüsünü sulamayı da bırakmıştı. Onun dünyanın sonu gelse bile suyu sevmeyeceğini o gün anlamıştı.
Şimdi karşısında suya aşık olan bir adam vardı ve onu kaybetmek istemiyordu.
“YETER ALPARSLAN! BENİM CANIMI NE HAKLA İDDİA MALZEMESİ YAPARSIN SEN?”
Alparslan kendisine seslenen kadını duyduğu an başını refleksle çevirdi ama ona cevap verecek vakti bulamadı. Zira Hazan Güliz bağırdığı an saçlarını ellerinde toplayarak çekmeye başladı.
“KES SESİNİ YELLOZ OR*SPU!”
Tufanlı sevdasının küfrünü ve gözündeki öfkeyi görerek kıkırdamaya başladı. Güliz ise inleyerek saçını kurtarmaya çalışıyordu. Dağhan bu sırada delirmişti. Yeniden bağırdığında Hazan üçünü de duymuyordu.
“BIRAK LAN ONU! SAÇININ TEK TELİNİ KOPARTISAN YAŞATMAM SENİ!”
Alparslan bu sözleri duyduğunda hızlı adımlarla ona doğru ilerleyip hiç düşünmeden b*ğazını tekrar sıkmaya başladı. Hazan da Güliz’i saçından tutarak oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu ama bunu yaparken karnındaki bebeği de düşünüyordu. O yüzden hareketleri sert değildi.
“SEN KİME EMİR VERİYORSUN! AÇMAYACAKSIN LAN AĞZINI! BENİM KADINIMIN GÖZÜNE BİLE BAKMAYACAKSIN! BAKTIĞIN AN DEŞ*RİM LAN SENİ! A*INI YOL YAPAR EZ*RİM SENİN S*KİNİ S*KTİĞİM!”
Hazan Güliz’i biraz daha uzaklaştırırken o Dağhan’ın zarar görme ihtimalinden korkarak Alparslan’a bırakmasını söyleyen uyarılarda bulunuyordu. Ancak Alparslan Alparslan olmayı bırakıp Tetikçi’ye dönüşmüştü. Yani şu an onu duyması mümkün değildi.
Birkaç dakika boyunca Alparslan Dağhan’ı b*ğdu. Gözlerinin ferinin kaydığını gördüğü an ise refleksle bıraktı ve soluk soluğa konuşmaya başladı.
“Öyle kolay kurtuluş yok! Yok öyle hemen g*bermek ortak! Her gün ö*lmek için dua edeceksin!”
Dağhan acıyla soluyarak dişlerini sıktı ve ona karşın korkusuz görünmeye çalıştı. Fazla düşünecek vakti yoktu esasen. Kuyruğu dik tutmak adına çabalasa da kaçışı yoktu. Kabul edecekti.
“Kurtulacağım lan! Sonra da seni buraya g*meceğim!”
Alparslan kıkırdayarak onayladı onu. Dalga geçtiğini, yapamayacağına inandığının o da farkındaydı. Gözlerinden anlamıştı.
“Y*rrak gömersin!”
Derin bir nefes verip arkasına döndüğünde Güliz’e bakıyordu. Dağhan’ı daha çok kışkırtması lazımdı. Bu sayede onayını daha çabuk alacaktı.
“Kız mı oğlan mı?”
Güliz dişlerini sıkarak ağlamaya başladığında Hazan onun bu sorusundan rahatsız olduğunu bakışlarıyla belirtti. Lakin Alparslan bunu görmezden gelerek konuşmaya devam etti.
“Bence erkek olursa babasının adını koyarsın. Adıyla yaşasın.”
Son cümlesini Dağhan’a dönerek duyurdu. Bunun anlamı onun evladının yaşadığı günleri göremeyecek olmasıydı. Keza Dağhan bu anlamı anında anlamıştı.
“Alparslan… “ Hazan yutkunarak kinayeli bir tavra büründü. “Yeter artık. Dağhan kendi elleriyle kızımı getirmeyi kabul etmiyorsa…” Güliz’in saçını tekrar yavaşça tutup eteğinin arasına sıkıştırdığı s*lahı b*şına d*yayarak öne doğru adımlamasını sağladı. “S*kacağım kafasına!”
Alparslan bu beklemediği sabırsız tavır karşısında bozguna uğrarken Dağhan bağırmaya başlamıştı. Güliz ise ağlıyordu.
“ÇEK O S*LAHI! DOKUNMAYIN ONA!”
“Yapma… Ne istersen yaparım yapma…”
Güliz ağlayarak yalvarırken aynı anda Dağhan bağırdığından onun sesini yalnızca Hazan duymuştu. Gözleri dakikasında dolmuştu. Zira hamile bir kadının yalvarmasını istemiyordu. O yüzden buna mecbur kaldığı için kendinden nefret etti ve bir an önce Dağhan’ın kabul etmesini dileyerek onun saçlarını serbest bıraktı.
Dağhan ise Hazan’ın gözlerindeki kararlılığı görerek korkuyla konuşmaya başladı. Bu sırada Alparslan sevdasına bakmaya devam ediyordu.
“Tamam…” bakışları Dağhan’ın kabullenişi ile ona döndü. “Tamam ne istiyorsanız tamam!” Dağhan derin derin nefesler alıp vererek dolan gözlerini Hazan’a çevirdi. “Çek o s*lahı! Ne istiyorsanız yapacağım.”
Alparslan zafer gülüşünü yeniden yüzüne yayarak ona doğru adımladı. Aynı saniyelerde Hazan s*lahı bırakmak için doğru zamanı bekliyordu ama bir yandan da Güliz’e fısıldıyordu.
“Korkması için yapıyorum. Bir şey yapmayacağım sana.”
Bu sözlerinin nedeni Güliz’in karnındaki masum bebekti. Onun korkmasını istemiyordu. Hamile olmasa da takınacağı tavır aynı olurdu. Zira bu hassasiyeti gebeliğinden de anneliğinden de gelmiyordu. Kadın olması bir bebeğe karşı hassas olması için yeterliydi.
“Güzel…” Alparslan e harfini uzatarak keyifle konuşmaya başladı. “Ne yapacaksan yapman için s*kimin keyfine göre bir dakikan var ortak.”
Dağhan gözlerini kabullenişle kapatarak dişlerinin arasından öfke ile mırıldandı. “Telefon ver!”
Alparslan ise başını ona doğru eğip kulak kabarttı. “Anlamadım ortak?”
Dağhan bu kez sesini olabildiğince çok yükseltti. Sabrı taşmak üzereydi. Zira kabul etmesine Rağmen Güliz’i rahat bırakmamışlardı.
“TELEFON VERMEZSEN NASIL KIZI GETİRSİNLER DİYE EMİR VERECEĞİM LAN! G*TÜMLE Mİ?”
Alparslan öfkeyle kurduğu sözlere kahkaha atarak karşılık verdi ve dudaklarını büzerek kıkırdadı. “Fena fikir değil sanki…”
Dağhan tekrar bağırmak için ağzını araladığında Alparslan buna mahal vermeden bakışlarıyla Toygar’a emir verdi. Toygar ise onun telefonunu eline alarak Dağhan’a yaklaştı. O cihazı eline almadan verecekti haberi.
“Söyle Dağhan! Kime ne yazacaksın?”
Toygar’ın sözlerine mırıldanarak cevap verdiğinde aklında birden fazla senaryo dönüyordu. Zeytin ile yola çıktıkları ilk gün bunun olması halinde bir plan yapmışlardı. Eğer olur da bir gün Dağhan Tetikçi’nin eline düşerek tehdit edilirse ona kızı atacağım konuma getir yazacaktı. Buradaki mesaj ‘kız’ kelimesiydi. Zira Dağhan da Sancar da Alya için velet kelimesini tercih ediyordu. Zeytin mesajı buradan alarak emrindeki adamlarla yola çıkacaktı. Ya da çıkamayacaktı. Zira Nişancı’nın o evde olduğu detayını Zeytin bilmiyordu.
“Z diye biri var. Ona ‘kızı atacağım konuma getir.’ Yaz ve konum at.”
Toygar başını olumlu anlamda sallayarak denileni yapıp telefonu cebine attı. Eş zamanlı olarak Zeytin aldığı mesajla şaşkın bir ruh haline bürünüp telaşa kapılmıştı. Hemen adamları koordine etmek adına ayaklandığında minik Alya anne babasına kavuşacağından habersizce Zeytin’in ona patates kızartması getirmesini bekliyordu. Çok acıkmıştı. Öyle ki en sevdiği çizgi filmi elini karnına koyarak izliyordu.
Alparslan Toygar’ın bakışını görerek rahat bir nefes verip baharına döndü. Hazan ise gördüğü yeşil gözlerle s*lahı indirerek Güliz’i serbest bıraktı. Paralelde Tufanlı telefonundan abisine mesajın atıldığını yazıyordu. Aynı saniyelerde mesajı alan Arslan evdeki hareketlenmeyi görerek adamlarına emirlerini vermeye başlamıştı. Yeğeni babasına kavuşurken ona büyük bir gururla eşlik edecekti.
Güliz bu sırada başındaki tehdidin inmesiyle rahat bir nefes verse de yerinde duramıyordu. Zira Dağhan kabul etmişti. Yine onlar mutlu olacaktı. Hazan’ın elinde babasının nefesi vardı. Güliz yalnızdı. Yapayalnızdı. Artık Dağhan da olmayacaktı. Kimsesi kalmamıştı. O bu haldeyken Hazan’ın onun hayalini kurduğu hayatı yaşamasını istemiyordu. Bu nedenle Arkasını dönüp Hazan’ın kara gözlerine nefretle bakarak konuşmaya başladı.
“Ne kadar güzel… Alparslan’ı aldın. Şimdi kızını da alacaksın. Mükemmel bir hayatın var.”
Hazan omuz silkerek yutkunduğunda kollarını önünde birleştiriyordu ve öfkesini giyiniyordu.
“Benden çaldığınız hayat… Büyük bir zevkle yaşayacağıma emin olabilirsin.”
Güliz kahkaha atarak bakışlarını Alparslan’a çevirdi. Oyun bitmişti. Artık eteğinde tek bir taş bile bırakmayacaktı.
“Öyle mi Alparslan?”
Alparslan Güliz’in imasını anlayamayarak onlara doğru bir adım atıp kaşlarını havalandırdı. Güliz bu sırada sözlerine devam ediyordu.
“Hazan hiç düşündün mü bu ‘mükemmel’ hayatın gerçekte nasıl bir hayat?” Hazan gözlerini büyüterek ona baktığında mükemmel kelimesini parmaklarıyla tırnak içine almak adına kaldırdığı ellerini etrafına çevirerek omuz silkti ve kıkırdadı. “Düşünme hiç kuşum. Ben sana anlatırım.”
Bakışını tekrar Alparslan’a çevirdiğinde ne demek istediğini Dağhan dahi anlamıyordu. Güliz ise derin bir nefes vererek büyük bir zevkle konuşmaya başlamıştı.
“Alparslan sana hiç teyzenden bahsetti mi?”
Hazan refleksle Alp’e döndü. Alparslan ise gözlerini sıkı sıkı kapatıp elini yumruk yaptı. Hayır dedi içinden. Şu an bunun sırası değildi. Güliz bilerek yapıyordu. Belki dikkatleri dağıtmak istiyordu. Belki de intikam almak istiyordu ama bilerek yapıyordu.
“Ya da Güneş Tufanlı’nın kim olduğunu, nasıl ö*düğünü anlattı mı?”
Hazan duydukları karşısında şoka uğrayarak bakışlarını kızının babasında sabitledi. Kaşları çoktan çatılmıştı. Onun bakışlarında o yakalanma hissini görmüştü. Hissediyordu. Kötü şeyler vardı ve Alparslan ondan bunları saklıyordu.
“Alparslan?”
Tufanlı adı en sevdiği sesten zikredilse dahi gözlerini açıp o aşık olduğu yüze bakmaya cesaret edemedi. Zira buna hazır değildi. Yapamazdı. Hazan şu an burada onu anlayamazdı ve duyduklarını kaldıramazdı.
“Sus…”
Alparslan dişlerinin arasında tısladığında emrinin muhatabı Güliz’di ve o bu söze kahkaha ile karşılık veriyordu.
“Susmayacağım. Madem bizim hayatımızı mahvedip mutlu olacaksınız. O zaman aranızda gizli saklı da kalmasın. Ö*üm demişken Hazan…” bakışlarını tekrar karşısındaki güzel kadına çevirerek devam etti.
“Annenin nasıl ö*düğünü biliyor musun?”
Hazan duyduğu soruyla buz keserek sendeledi. Anlamıyordu. Güliz ne saçmalıyordu ve daha da önemlisi bunları nereden biliyordu? Bakışlarını zar zor Alparslan’a çevirdiğinde onun gözlerinde ufacık bir şaşkınlık görmeyi diliyordu. Fakat gördüğü tek şey hâlâ açılmaktan korkan o hareler oldu. Alparslan asla beklemediği bir anda hayatının en büyük korkusu ile karşı karşıya kalmıştı.
“Ne diyorsun sen?”
Hazan zar zor mırıldanarak konuştuğunda gözleri çoktan dolmuştu ve yaşları yüzünü yıkıyordu. Yeniden Alparslan’a bakarak çaresizce bağırdığında yaşadığı şeye anlam veremediği gibi bunun canını acıtmasından da yakınıyordu.
“NE DİYOR BU? BİR ŞEY SÖYLESENE BANA! NE SAÇMALIYOR?”
Alparslan ellerini yumruk yapmaya devam ederek boğumlarını beyazlattı. Sevdasına itiraf edemeyeceği bazı gerçekler vardı. Bunlardan biri de buydu. Suçu yoktu ama onu korumaya çalışıyordu. Bilmemesi zaten yitik olan akıl sağlığı için çok daha iyiydi.
“Hiçbir şey saçmalamıyorum. Sadece sevdiğin adamın altına yatarken aklında olması gereken gerçekleri-“
Alparslan gözlerini açarak refleksle ellerinin tehdit pozisyonunu almasını sağladı.
“SUS ARTIK SUS! KONUŞMA GÜLİZ!”
Hazan karşısında öfkeden deliye dönen adamın tam karşısına yavaşça geçti ve bakışlarını hayal kırıklıkları ile süsledi. Yaşları akmaya başladığı an karnına bir ağrı saplanmıştı. Lakin bu acı merakını gölgeleyemiyordu.
“Neden konuşmasın? Bırakalım anlatsın her şeyi. Sen ne saklıyorsun benden?”
Alparslan Hazan’ın ellerini tutmaya çalışarak ifadesine duygusal bir anlam kattı. Bunun olmasını istemiyordu. Tam her şey bitti, sevdasına kavuştu derken ondan ayrı kalmak istemiyordu.
“Hazan…Güzelim…”
Hazan ona uzatılan elleri sertçe iterek başıyla Alparslan’ı reddetti. Dinlemeyecekti bu sözleri.
“Kes sesini soruma cevap ver!” bakışlarını karartıp yüzüne oldukça yoğun bir nefreti ekledi ve devam etti. “Ne saklıyorsun sen benden?”
Dağhan duyduğu son sözlerle öne atılarak kıkırdamaya başladı. İşte o an anlamıştı. Güliz tam olarak onun için yaratılmıştı. Zira onun yerinde olsa aynını yapardı ki yapmak için ağzını aralıyordu.
“Böyle hiç olmadı ama ortak! Adalet istiyorum ben. Eşit şartlarda kavga edin.”
Alparslan ona dönmeden ağzının içinde öfkeyle mırıldandığında bakışları sevdasındaydı. “Sus lan!”
Lakin Dağhan onun bu sözlerini umursamak yerine kıkırdamakla yetindi. “Sen Dante’nin benim adamım olduğunu ve çok sevgili ‘baharının’ bunu bildiğini biliyor musun ortak?”
Alparslan’ın refleksi bu kez Dağhan’a dönmesini sağladı. Ardından hızla Hazan’a baktığında o gözlerini sıkı sıkı yumarak az önce Alparslan’ı düşürdüğü duruma düşüyordu.
“Doğru mu bu?”
Alparslan öfkeli değil de sakin sesini duyurdu ona. İnanmıyordu çünkü. İnanmak istemiyordu. Hazan ona abim diyecek kadar çok değer verirken Dante’nin hain olduğuna da baharının bunu bildiğine de inanmak istemiyordu.
“Doğru ortak!”
Dağhan Hazan yerine konuşarak öne atılırken Güliz de sırıtarak dudaklarını ısırıyordu. İstediği fazlasıyla olmuştu. Aralarında yalnızca birkaç dakikada açılan bir uçurum vardı artık.
“Hazan… Doğru mu dedim sana!”
Hazan gözlerini açarak bakındı onun yüzüne. Alparslan ise sadece bakışlarından doğru olduğunu anlayarak başını sağa sola sallayıp döndü arkasını.
“Ulan…” ellerinin arasına başını alarak yüreğinin sızısını dinledi. Yine yapmıştı. Yine ondan bir şey saklamıştı. “Yetmedi mi gülüm? Benden sakladığın yetmedi mi?”
Hazan hızlı adımlarla ona yaklaşarak kaşlarını çattı ve kolundan tutup kendisine dönmesini sağladı. Küstahtı. Daha az önce Güliz bir şeyler saçmalamıştı ve sakladığını inkâr etmemişti.
“NE DİYORSUN SEN BE? SEN SAKLAMADIN MI? DAHA ŞİMDİ DUYMADIM MI?”
Alparslan baharının öfke dolu bakışlarına dudaklarını birbirine bastırıp acı bir tebessüm ederek karşılık verdi. O baharından bile isteye bir şey saklamamıştı. Tek isteği onun zarar görmemesiydi. Ne yaptıysa onun iyiliği için yapmıştı ama Hazan…
Nefesi ondan bile isteye saklıyordu her şeyi. Onun acı çekmesinden zevk alıyordu sanki. Alparslan’ın bu zoruna gidiyordu. Gözleri de aynı nedenle doldu.
“Ben sen zarar görme, üzülme diye yaptım ne yaptıysam.” Sağ elinin işaret parmağını havalandırarak devam etti. “Bir kere… Bir kere bile bile isteye yakmadım ben senin canını.”
Hazan omuz silkerek reddetti onu. Başına ne geldiyse Alparslan hayatına girdikten sonra gelmişti. Onun hayatını Alparslan mahvetmişti. İsteyerek ya da istemeyerek de olsa yapmıştı bunu.
“Sen benim hayatımı mahvettin. Ne can yakmaması? Hayatımı s*ktin sen benim Tufanlı.” Birkaç adım gerileyerek ses tonunu da yükseltti. “SEN BENİM HAYATIMI S*KTİN!”
Bağırdığı an karnına saplanan yoğun ağrıyla kaşlarını çattı. Ancak Alparslan bunu fark edemeyecek kadar çok sinirliydi. Başını inatla sallayarak konuşuyordu.
“Eyvallah gülüm. Buna da eyvallah.”
Hazan iç çekip elini karnına yaslarken Alparslan gözlerine bakmadan konuşmaya devam ediyordu.
“Neden yaptın? Tek bir sebep söyle bana! ‘Kızımı korumak istedim. Ondan sakladım.’ dedin. İnandım. Kurban olurum senin acına dedim. Sustum. LAN BUNU NİYE SAKLADIN? DÜŞMANIN MIYIM BEN SENİN?”
Hazan onun son cümlelerinde sesini yükseltmesiyle irkilerek sendeledi. Dolan gözlerinden akan yaşlara kapılıp dudaklarını birbirine bastırarak iç çekti. Mecbur kalmıştı. Çisem için yapmaya mecbur kalmıştı.
“Mecbur kaldım Alparslan. Çisem için mecbur kaldım.”
Alparslan hızla ona doğru dönerek başını inatla sallamaya başladı.
“Mecbur kaldın öyle mi? Mecbur kaldın?”
Sözleri kinaye doluydu. Hazan onu başıyla onaylayarak devraldı sözlerini.
“Söylesem dakikasında ö*dürecektin onu. Çisem benim kardeşim-“
Alparslan tekrar öne atılıp dolu gözlerini baharına acıyla göstermeye başladı. Çisem onun kardeşiydi. Dante onun abisiydi. Alya ve Nare de onun evladıydı. Peki Alparslan kimdi? Onun uğruna defalarca kez canından vazgeçen aşkından bitap düşen bu adam kimdi? Hayatında hiç mi yeri, kıymeti yoktu?
“Ben kimim Hazan? Ben kimim?”
Hazan beklemediği bu soruyla sarsılarak yerinde tekrar sendeledi. Bu sırada karnındaki ağrı şiddetlenmeye başlamıştı. Bunun normal olmadığını anlamıştı. Ancak şu an bu tartışmanın ortasındayken düşünecek vakti yoktu.
“Çisem hamile. Biliyorsun… Ben bu vebali nasıl alırım?”
Alparslan başını ellerinin arasına alıp ona doğru bir adım attı ve gözlerinin tam en içine bakarak öfkeyle tebessüm etti.
“Bana gelip söyledin mi? ‘Ben o çocuğu babasız bırakmak istemiyorum.’ Dedin mi? Kurban olayım gülüm dedin de ben mi karşı çıktım sana? Tek lafını emir biliyorum. Sen niye bana kıymet vermiyorsun Hazan? Niye her b*ku saklıyorsun benden?”
Hazan gözlerini sıkı sıkı yumarak dudaklarını büzdü ve başını eğdi. Kabul etmişti hatasını. Alparslan haklıydı ama o da haklıydı. Dante’nin kaderini Çisem çizecekti. Ona bir hafta süre vermişti. Bir hafta içinde Çisem’e itiraf edecekti. O bir haftanın sonunda Hazan da Alparslan’a anlatacaktı ama geç kalmıştı. Dağhan’ın bunu nereden bildiğini sorgulamıyordu artık. Güliz’den duydukları da umurunda değildi.
Umursadığı tek şey yeşillerini ondan kaçırarak arkasını dönüp sessiz sessiz ağlayan adamdı. Alparslan’a bu kadarı ağır gelmişti. Bir aydır kızını ondan yıllarca saklamasını ve onun başka bir adamı baba bilme ihtimalini taşıyordu. Üstelik bunu yaparken baharına kin kusmak yerine kendi kendini telkin ederek onu affediyordu ama bu onun omzundaki yüklere göğüs geremeyeceği kadar çoktu.
Keza benzer bir durumu Hazan da yaşıyordu. Öyle ki karnındaki ağrı çok daha fazla şiddetlenerek ayaklarının bedenini taşıyamamasını sağladı. İnleyerek yere düştüğünde karnındaki o ağrı hiç olmadığı kadar çok şiddetlenmişti. İki elini birden karnına bastırıyordu. Güliz şaşkınca ona bakarken Dağhan gördüğü manzaradan zevk alıyordu.
Alparslan ise baharının acılı sesini duyduğu an endişeyle arkasını dönüp yerde olan bedenine sorgular bir şekilde baktı. Onun karnında birleşen ellerle ve dolu gözlerle kendisine baktığını gördüğünde bütün öfkesi geçti. Hızla ona yaklaşmaya başladı. Tam o sırada düşüşüyle açılan etek sayesinde görünen bacaklarındaki k*nı gördü ve olduğu yere mıh gibi çakıldı.
Bu esnada Hazan da altında bir ıslaklık hissederek bakışlarını bacağına çevirmişti. Canı öylesine çok acıyordu ki düşük yaptığını anlaması bile onun harekete geçmesinden uzun sürdü. Nihayet ağzını zar zor araladığında sesindeki acıyı kapının önündeki Yalçın dahi duyuyordu.
“Alparslan…” Tufanlı sevdasının sesiyle yeniden kendine gelerek bir adım attı ona doğru. Bu sırada Hazan acısını onun kollarında dindirmek için gerçeği fısıldıyordu. “Bebeğim…”
Alparslan yerine yeniden çakıldı. Duyduğu şey… Aklı bunu almadı. Bakışları refleksle karnına kaydığında baharının iki elinin de orada olduğunu gördü. Gözleri ışık hızından da hızlı bir şekilde doldu ve bedenini hemen öne attı. Orada, baharının iki elinin arasında ikisine ait bir can vardı.
“Güzelim…”
Dizlerini yavaşça ona doğru kırmak için yeltendiği esnada kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Alparslan kapıya dönmüştü. Korumacı tavrı ağır bastığından nefesine doğru eğilmek yerine tekrar ayağa kalktı ve elini beline attı. Ancak karşısında gördüğü manzara elini oradan çekmesine bile fırsat veremeyecek kadar büyüleyiciydi.
Geniş ve paslı demir kapının önünde, Yalçın’ın hemen yanında küçük bir kız çocuğu vardı. Bakışları onlardaydı. Korkuyla bakıyordu. Başı yerdeydi ve göz ucuyla görüyordu. Alparslan gördüğü eşsiz güzelliği anında tanıdı. Saçlarında baharının esintileri vardı.
Hazan’ın gözleri de Alparslan’ın kitlendiği yöne kaydı ve korkuyla karışık bir heyecanla inleyerek doğrulmaya çalıştı. İnanamıyordu. Gördüğü şeyin gerçek olduğuna inanamıyordu. Tekrar inleyerek elini ağzına bastırdı.
Karşısında küçük bir kız çocuğu vardı. Uzun, siyah saçları tıpkı onun saçları gibi gürdü. Teni ay gibiydi. Hazan bir an karşısında kendisinin küçük versiyonunu gördüğünü düşündü. Ardından bakışları inanamadığından o çocukta daha çok gezindi. Üstünde kırmızı bir elbise vardı. Elbiseyle aynı renk kadife, siyah bir ceket giyinmişti. Elleri önünde birleşikti. Onlarla oynayarak bakıyordu karşısındakilere. Utanıyordu. Hazan gördüğü bakışlardaki utancı sezdi. Sevinçle gülümseyerek bakışlarını onda gezdirmeye devam etti. Bacaklarında beyaz çorap vardı. Küçük ayaklarında ise kırmızı bir ayakkabı vardı. Çok tatlıydı. Tahmin edemeyeceği ve hayaline bile sığamayacak kadar çok tatlıydı.
Bir elini yere yaslayıp ondan güç alarak en azından dizlerinin üzerinde durmayı başardı ve yaşlı gözlerle ellerini açtı. Kalbi yerinden çıkacaktı. Kesik kesik nefesler alıp veriyordu Hazan. Nefesi bile sığmıyordu içine.
“Gel…”
Elleriyle ona gelmesini işaret ettiğinde Alya bütün şaşkınlığına rağmen karşısındaki yabancıya küçük adımlarla yaklaşmaya başladı. Korkuyordu. Hazan’ın ise dudaklarından acıyla karışık sevincin olduğu mırıltılar daha evladının kokusunu duymadan etrafı sarmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Bir yandan sonuna dek açtığı kollarının aşkla dolmasını ve acısının dinmesini bekliyordu. Diğer yandan ise karnındaki sızının geçmesi için nefesini tutuyordu.
Alya tüm bunlardan habersizce adımlarını sürdürüp Hazan’ın o yaralı bedeninin tam karşısında durdu. İşte o an annesi onu kucağına çekmek için tek bir saniye bile düşünmedi. Kolları onun minik bedenini dolayarak bedenine bastırılmasını sağladı.
Hazan derin bir nefes aldı onun saçlarının arasından. Sonra yaşlarına hıçkırıklar ekleyerek yüksek sesle ağlamaya başladı. Oydu. Bu bebeğinin kokusuydu. Yıllardır berelerinde, zıbınlarında hatta oyuncaklarında aradığı hasretiyle yandığı koku kollarının arasındaydı. Derin bir nefes daha aldı kızının saçlarının arasından. Sonra o saçları öperek yaşlarını daha çok akıttı.
“Annem…”
İki eliyle Alya’nın yüzünü kavradı. Küçük kız şaşkındı. Neye uğradığını anlamaya çalışıyordu ama duyduğu kelime ile istemsiz gülüşüne de engel olamıyordu. Zira Aliet ona yıllarca annesinden bahsetmişti. Bu nedenle ‘anne’ kelimesi onun dünyasında kutsaldı.
Hazan kızının gülüşüyle yanaklarını, gözlerini defalarca kez öperek buğulu gözlerle yineledi. “Bebeğim…”
Tekrar sarıldı kızının bedenine. Yaşları da hıçkırıkları da kesilmiyordu artık. Acısını unutmuştu. Kanaması devam ediyordu ama evladının kokusu bu acıyı da dindirmişti. Kızını sıkı sıkıya sararak bedenini kucağına aldı. Omzu kalkıp iniyordu ama aldığı koku onun için her şeye bedeldi. Lakin bir adım arkasında duran adam için aynı değildi.
Hazan Alparslan’ın tepkisizliğinden şüpheye düşerek başını ona çevirdi. Ancak Alparslan ne ona ne de Alya’ya bakmıyordu. Bakışları öfke ile karışık bir şokla karşısına kilitlenmişti. Hazan hızla o yöne döndüğünde hayatının en büyük şokunu yaşayarak refleksle kızını arkasına çekeceğini bilmiyordu.
Korkulu bir nidayı dudaklarından döküp kapının tam önünden ona nefretle bakınan mavi gözlere kaşlarını çatarak yanıt verdi.
“Alper…”
Bölüm sonu....
Bir devrin sonu, kapanışı...
Ağlayarak yazıyorum bu satırları. Kitabın ilk kısmını hep beraber bitirdik güzelliklerim 🥹 bu yolda yanımda olduğunuz için cok şanslıyım 🥹🫶🏻 varlığınız hep daim olsun, hep benimle ve kitaplarımla olun🩷 sizleri öyle cok seviyorum ki.....
Bölümümüz ilk ters köşe meyvelerini verdi, en büyük sırların bir kısmına kavuştuk 🤧
Şimdi duymak istiyorum, en başından beri zeytini kim dogru tahmin etti??? Güzelliğim kendilerini belli etsin hemen sizleri özel olarak öpeceğim 💞
Haftaya aynı günde kitabın ikinci kısmı olan Korte İnfial'de görüşelim❤️🔥
O zamana kadar kendinize cok cok iyi bakın ve güzellikle kalın güzelliklerim 🤍🤍🤍🤍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |