27. Bölüm

Girift Sarmalı-I

Sude ben
sudenoloji

27. Girift Sarmalı-I

 

                                   🔥

 

Yüreğimi yüreğine denk kılmıştı bir adam. 'Al, gönlüm de baharları da senin olsun.' Demişti. Sevgisizlikten, ilgisizlikten açlığa gömülen bedenimse o gönlünü kabullenmişti. Baharın gelişiyle başlayan aşk fırtınası ise güz yağmurlarına teslim olarak son bulmuştu. Sonrası ömür boyu o güz yağmurlarına sarılışla, aşka inancı yitirmekle geldi. Güven vardı benim ilişkimin içinde. Ancak şimdi düşündüğümde o güvenin varlığının nedeni daha ilk günden yüreğimi açacak kadar yalnız oluşumdu.

 

Hiç sarılmamıştı yüreğim, hiç okşanmamıştı saçım. Bundandır gayrısı, bundandır gayrısında çektiklerim. Yüreğimin dermanı dediğim o adamın yüreğime derman olması değildi mesele. Mesele o adamın bana yüreğin varlığını hatırlatmasıydı. Mesele onun bana hissedebileceklerimin olduğunu göstermesiydi.

 

Derler ya hani? 'Babası tararsa kızının saçını, el oğlu yolamaz tek bir saçını.' Diye? Ondan gayrı bütün mesele bu olmuştu. Babam saçımı bir kez bile taramadığından beri yolunmuştu benim saçlarım. Yüreğimi de hislerimi de onda bilseydim, güvendiğim ilk adam babam olsaydı, Alparslan yolar mıydı tek tel saçımı? Onun aşkının acısı yüreğime yük olur muydu? Evladımın kokusunu çekerken içime, babasının sevgisini onun kokusunda arar mıydım?

 

Hepsinin cevabı aynı. Hepsi olumsuzluklarla dolu. Doğduğum evin kaderim olması da burada saklı. Babam kaderim, Tuğrul Çelik'in kızı olarak doğduğum o gün alnıma sevgisizlikten ilk gördüğü ilgi kırıntısına kapılıp mahvolacak yazılmış. Acı da göz yaşı da hayal kırıklığı da benim alın yazım.

 

Şimdi alnımdaki o yazının vesilesi olan erkek öpüyor alnımı. Kokusu ciğerlerimi kavurarak yakarken ben yine istemsizce ondan gördüğüm ufacık bir ilgi tanesine kapılıyorum. Ettiğim onca yemine rağmen ben yine onun kollarındayım. Niye? Çünkü Hazan Çelik ve Hazan Kandemir'in tek ortak yanı bu: sevgisizlikle aç kalan kalp. Kalbim istiyor onu. Kalbim onun tenime duyduğu ilgiyle doymak istiyor. Ruhum yalnızlıkla sarmalandığı ondan koptuğu günden beri baharı olduğu günlerin neşesini arıyor.

 

Hazan Kandemir ise...

 

Yalnızca boyun eğiyor. İçimdeki nefret ve öfke bile boyun eğiyor ona. Yüreğim daha büyük bir sızı ile, evlat hasreti ile yanarken dahi sanki şifası oymuşçasına saldırıyor yüreğine. Sanki derdimin dermanı o yürekte saklı. O yürek benim için yaratılmış, onun alın yazısı da benim yazımla karılmış.

 

İhtimaller yüreğimde dillenirken onun alnıma yeniden ıslak bir öpücük kondurmasıyla içli bir nefes verdim. Nefesim dudağının bıraktığı o milimlik mesafe ile kaybolurken usulca tekrardan kapandı gözlerim. Beni masaya bıraktığı andan beri dakikalardır aralıksız öpüşüyorduk. Alparslan dudaklarımı uzunca bir süre bırakmadan dişleyerek öpmüştü. Bir yandan da ellerini bedenimde gezdirmişti. Nefessizlikten zorlukla ayrıldığımızda ise dudaklarını alnıma yaslayarak vermişti nefesini. Şimdi hiç konuşmadan ve gözlerime bakmadan dudaklarıma yeniden saldırırken sanki ona teslim olacağımı biliyor gibiydi. Islak tadı dudaklarımın içine aktığı an iki eli de yanaklarımı sarıyordu. Benim ellerimse tekrardan boynuna dolanmıştı. İstekle verdim karşılığını. Başını başımın üzerinde eğerek yavaş yavaş öptüğünde ise başına daha doğrusu dudaklarına yaklaşmak için boynumu hafifçe diktim. Alparslan da bu hareketime karşın ellerinden birini saçıma atıp dudaklarımıza sertlik ekledi. Diğerini ise popomun sol lobuna koyarak sertçe sıktı. Oradaydı eli. Sıktıktan sonra çekmemişti. Benim ellerim ise boynunda birbirine dolalı değildi. Ensesini okşayarak karşılık verdim öpücüklerine. İradem yoktu. Yalnızca ruhumun doyumsuzluğu vardı. Aklım belki de az sonra gelecekti başına. Ancak az sonra çok geç olabilirdi. Zira ellerim kapalı olan gözlerime rağmen gömleğine atılmıştı. Alparslan da fark etmiş gibi bedenini hafifçe gerileterek yer açmıştı bu hareketime. Aynı saniyelerde saçımdaki eli üstümdeki bluzun kollarına gitmişti. Hızla ikisini de kenara kaydırdığı an gömleğinin düğmelerinin çoğu açıktı. İki elimi de göğüs boşluğuna yasladım önce. Ardından hissettiğim sıcak ten ile yutkunarak öpüşünü yavaşlattım. O yutkunuşumla paralel hafifçe dudaklarımdan koptu. Ardından gülümseyerek iç çektiğinde elleri yeniden yanaklarımdaydı ve gözlerine bakmamı sağlıyordu.

 

"Baharım, benim güneşim, ayım..."

 

Eksiltili cümlesini kendince tamamlayıp sevgi sözlerini dudaklarından düşürdükten sonra iç çekerek alnımdan öptü. Ben tekrar gözlerimi kapatarak yutkunurken de sesindeki erkeksi tanı kulaklarımdaydı.

 

"Kül oldum ben sensiz. Özlemekten küle döndüm."

 

Dudağını alnımdan uzaklaştırarak iç çekti. Sonra yeniden gözlerime baktı. Bu esnada içimdeki sızı tekrardan baş gösteriyordu. Acılarım birer birer yüreğime yüklerim ise aynı yavaşlıkta omzuma çöküyordu. İfadem sırf bu nedenle donuklaşırken o gülümseyerek devam etti sözlerine. Bir yandan da yanaklarımı okşayarak iç çekiyordu.

 

"Baş başa kalacağımız bir yere götüreceğim seni." Dudağıma küçük bir öpücük bırakarak devam etti. "Hem özlemimi hem aşkımı duyacaksın bu gece." Kulağıma fısıldayarak sözlerini tamamladığında benim donukluğum sürüyordu. "Sonra tüm gece boyunca inl*melerinle karşılık vereceksin bana."

 

Yutkunarak gözlerine bakındığım esnada o çoktan kulağımdan çekilmiş ve gülümseme ile bana bakınıyordu. İç çekip doğruldum. Bu esnada zar zor gülümseyerek ona karşılık vermeye çalışıyordum. Alparslan ise indirdiği askılardan boynumu okşayarak iç çekiyordu.

 

"Bu anı çok düşündüm, çok bekledim. Her saniyesinin tadını çıkaracağım."

 

Bu sözünün ardından dudağı boynumu buldu. Önce içli içli öptü. Ardından öpüşlerine yavaş yavaş ıslaklıklar kazandırdı. Bu ıslaklıklar dilini dışarı çıkararak boynumu boydan boya dolaştırmasıyla taçlanırken dudaklarımı yalayarak başımı geriye attım. Bu esnada ona daha çok yer açmış olmamla Alparslan boynumdan köprücük kemiğime doğru yol almaya başladı. Dili kemiğimin üzerinde gezinirken içli bir nefes vererek istemsizce bacaklarımı beline doladım. Bu esnada aklım başıma henüz ulaşıyordu. Zira hareketleri karşısında mayhoş olan bedenimin pençesindeki baygın gözlerim bu sebeple açılmıştı. İçimden Yalçın ile olan konuşmam geçti önce. Evine gidersem eğer alma ihtimalinin olduğu o laptop geldi aklıma. Ardından haftalardır ona yakın olmamın nihai nedeni Elif gözlerimin önüne geldi. İçimden kendimi tam sırası olduğuna ikna ederek sinsi bir gülüşü dışıma yansıttım. En sonunda yeniden gözlerimi baygın hale getirerek iç çektim. Doladığım bacaklarımı biraz sıkarak bedenini bedenime çekmeye çalıştığım an Alparslan hareketime karşılık olarak boynumu ısırdı. Sonra da iki eliyle birden p*pomu kavrayarak hafifçe kaldırdı beni. Bu esnada kucağında oluşum nedeniyle kollarım yeniden boynuna dolandı. Göz göze geldiğimiz an gülümseyerek dudaklarını dudaklarıma kısa bir öpücükle mühürledi.

 

"Yemeği s*ktir et, ben seni yatağımda d*yuracağım yavrum."

 

Cümlesinin bitimiyle aynı saniyelerde içli bir nefes vererek bedenimi yavaşça indirdi. Ben bu esnada yutkunarak sona geldiğimi kendime hatırlatıyordum. Alparslan ise indirdiği askıları yerine doğrultarak üzerimi düzeltiyordu. Kısa bir süre sonra hafifçe dağılan saçlarıma da eliyle şekil verip alnımı öperek gömleğinin düğmelerini iliklemeye koyuldu. Yeniden nefes vererek elini uzattığı an ben sorgulamadan onun sıcacık elini kavradım. Alparslan ise elimi sıkı sıkı tutarak dudağına götürdü. Tam o an mekandan çıkıyorduk ve o bununla paralel sözlerini işitmemi sağlıyordu.

 

"Bizim evimize götüreceğim seni, dağ evine."

 

Kaşlarım sözleri karşısında şüphe ile havalandı. Bu yüzden duraksayarak bakışımı gözlerine çevirdim. O evin adını duymam dahi içimde kapanamayan bir yarayı deşmişti.

 

"O ev hâlâ duruyor mu?"

 

Alparslan başını sallayarak gülümsedi. Saçımı kulağımın arkasına vererek elimi yeniden öptüğünde bu kez öptüğü kısım avuç içimdi.

 

"Bıraktığın gibi, ilk günkü gibi duruyor."

 

Yutkunarak hafifçe tebessüm ettim önce. Ardından gözlerimi kısarak bakışımı boşluğa daldırdığımda gitmem gereken ev hakkında az çok fikrim vardı ve bunu uygulamak adına öne atılım gerçekleştiriyordum. Ancak bahanem onun belki de amacımı anlayacağı kadar riskli olacaktı. Zira bahane sunmak adına vaktim kalmamıştı.

 

"Ben yalıya gitmek isterdim aslında. Yani..." Duraksayıp yutkunarak yüzüne baktığımda şaşkınca beni dinlediğini görerek bozuntuya vermemek için direnip devam ettim sözlerime. "O eve yeniden gitmeye hazır değilim."

 

Alparslan ikinci cümlem ile şaşkınlığını dağıtarak yerini tebessüme bıraktı ve bedenimi kendine çekerek tekrar alnımdan öptü.

 

"Sen nasıl istersen gülüm. Başka bir ev de olur. Yatak olsun yeter."

 

Göz kırparak sonlandırdığı cümlesinin ardından bana olan bakışları ima kazandı. Ben tekrar yutkunarak önüme dönerken bu imayı hem reddetmeyi hem de o eve gitmeyi düşünüyordum. Bir yandan da onun baş başa kaldığımız an yelteneceği şeyi reddetmek için bahanemi daha şimdiden hazırlamaya başlamıştım. Bahaneye de gerek yoktu esasen. Periyodum dün başlamıştı.

 

"Yalı olsa olmaz mı? Elif'i görmek istiyorum."

 

Alparslan yeniden duraksayarak iç çekti. Ardından elimi daha sıkı kavrayıp arabasını park ettiği yöne doğru ilerlediğinde cümlesini işitmemi sağlıyordu.

 

"Sabah götürürüm seni ona. Şimdi baş başa kalacağız."

 

Adımlarımı duraklattığımda en iyimser ifademi takınıyordum. Bu esnada aklıma gelmiş olan düşünce olmasa belki de onun ailesinin evine gidemeyecektim. Zira birkaç gün önce hiç cevap vermediğim halde atmaya devam ettiği o mesajların birinde abisinin şehir dışına gittiğinden söz etmişti.

 

"Elif evde yalnız diye hatırlıyorum. Yani ben tamamen onu düşündüğüm için söyledim. Yardımcılar da olsa dadısı da olsa babası yok. Amcası da sırf benim yüzümden yanında olmazsa suçlu hissederim kendimi."

 

Alparslan duraklattığım adımlarıma ayak uydurarak gülümsedi. Sonra de tekrar iki eliyle birden yüzümü kavradı. Bu esnada gözlerimiz birbirine denkti ve gülüşlerimiz bu denkliğe eşlik ediyordu.

 

"Öyle düşünme güzelim. Uyumuştur zaten o çoktan. Eve gitsem de varlığımı anlamaz."

 

Başımla onu reddederek ellerimi ellerinin üzerine yasladım. Sonra gülüşümü büyüttüğüm esnada son şansım olduğunu geçirdim içimden. Sondu bu, şimdi kabul etmezse plan ertelenecekti.

 

"Sen bilirsin. Yani zaten karışmak bana düşmezdi. Fikrimi söylemek istemiştim."

 

Alparslan iç çekerek ellerimi yasladığım elinin ikisi ile birden yanaklarımı okşadı. Daha sonra gülümsediğinde bu gülüşteki kabullenişi görerek az da olsa rahatladım ama asıl rahatlamam sözleri sayesinde olacaktı.

 

"Fikrin emirdir benim için gülüm. Arayım şimdi evi, çalışanlar çıksın bari evden."

 

Cümlesini başımla onayladım. Onayımı başıma komut olarak verdiğim esnada ise o burnuma küçük bir öpücük kondurup ilerlemeye devam etti. Başarmıştım. İlk kilit açılmıştı. Üstelik evde çalışanlar da olmayacaktı ki bu iyiye işaretti. Beni zorla bindirdiği arabasına bu kez kendi rızamla bindiğimde yol boyu bedenimi sararak öpmesine izin verdim. Hatta ayakkabımı çıkararak bacaklarımı ona doğru uzatmamı istemesine dahi karışmadım. Üstümdeki o ahır kokusu hâlâ geçmemişti. Ancak Alparslan buna rağmen beni koklamaktan çekinmiyordu. Üstelik bunu yaparken yüzünde de iğrendiğini belirten bir ifade olmuyordu.

 

Yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun sonunda araba onun ailesinin evinde, yalıda durdu. Aklıma burayı ilk gördüğüm gün yaşadığım o hayranlık geldi nedensizce. Dışının dahi zenginliği temsil ettiği ama bir o kadar da sade görünen ev gözlerimi kamaştırmıştı. Şimdi gecenin karanlığında dahi ışıklandırmanın doğruluğu sayesinde bu ev o ihtişamı koruyordu. Ben bunları düşünerek istemsizce dalmışım. Dalgınlığım onun kapımı açmasıyla son buldu. Uzattığım ayaklarımı toparlayıp acele ile topuklularımı ayağıma geçirdiğimde kapının önünde gülümseyerek benim çıkmamı bekliyordu. Bedenimi aracın dışına çıkararak ayağa kalktığım an dengemi kurmama dahi izin vermeden kucağına aldı bedenimi. Ben istemsizce irkilerek nefes verdim bu hareketine. Alparslan da alnımı öperek karşılık verdi nefesime. Az sonra kapının önüne geldiğimizde bile bedenimi yere bırakmadı. Bir koluyla beni vücudunda daha yukarı taşıyarak diğer kolundaki elini cebine attı. Ardından kapıyı sanki ben kucağında değilmişim gibi zorlanmadan açarak içeri adımını attı. Kapıyı kapatarak ikimizin bedenini de evde ilerlettiğin de ben gözlerimi kapatarak bekliyordum odaya çıkmayı. İlaçlarımı almamıştım. Bu yüzden içime çöken ağırlığa da yavaş yavaş teslim oluyordum. Otele girer girmez almam gereken o haplar bedenimde neredeyse iki saattir yoktu. Neyse ki acısı yeni yeni çıkıyordu. Daha öncesinden bedenimi esir almamıştı. Gözlerimi istemsizce araladığımda buna neden olan şey saçlarımın arasına bıraktığı öpücüktü. İç çekerek açtığım gözlerimin parıltısının nedeni bulunduğumuz merdivende yukarı çıktıkça yüzüme vuran ayın yansımasıydı. Ancak Alparslan'ın yüzünde ve gözlerinde gördüğüm parıltının nedeni çok başkaydı.

 

Muhtemelen onun odası olan kapının önüne geldiğimizde boşta olan kolunun tersiyle kapıyı açarak bu kez de odasına girmemi sağladı. Ardından kapıyı kapattığı an bedenimi yavaşça yere bırakarak tam karşıma geçti. Bu esnada bakışları odanın karanlığında dahi parlayacak kadar güçlüydü. İki eli birden belimi bularak hızla bedenini bedenime yasladı. Aynı saniyelerde vakit kaybetmeden dudaklarıma atılarak öpmeye başladı. Öpüşüne karşılık verdiğim an ise kendine bastırarak s*rtliğini hissetmemi sağladı. Bu sırada elleri bedenimde geziniyordu. Ben plan dahilinde bundan kaçabilmek adına dudaklarımı bıraktığı ilk an bahanemi sunacaktım ama geceyi burada geçirmek zorunda olduğumun da bilincindeydim. Ancak Alparslan bundan çok uzak olduğundan olsa gerek üzerime doğru adımlar atarak sürdürdü öpüşlerini. Öpmek kelimesinin şu an tek nedeni eylemi dillendirmekti. Zira o öpmekten daha çok vakumluyordu dudaklarımı. Bir yandan da üzerime doğru attığı adımlarla gerilememi sağlıyordu. Yaklaşık yirmi saniye sonra ise bu gerileme dudağımdan hızla kopup bedenimi sertçe itmesi ile sonuçlandı. Ben ani hareketine küçük ve korkulu bir nida ile tepki verirken yumuşak bir zemine düştüğüm için çok geçmeden ne olduğunu idrak ederek yutkundum. Tufanlı bu sırada sırıtarak gömleğinin düğmelerine atılıyordu. Bir yandan da zihnime hiç tanıdık gelmeyen bir tınıda konuşuyordu.

 

"Yarın sabah yürümen mümkün olmayacak."

 

Cümlesiyle paralel çoğu düğmesi açılmamış olan gömleğini üstünden yırtarcasına atarak karşımda üst bedenini örtüsüz bıraktı. Ben bu hareketi ile yutkunarak yatakta doğrulurken de asla ara vermeden hızla pantolonunu da çıkararak üzerime doğru eğildi. Bunu yapmadan önce ise doğrulttuğum bedenimi düşürmek adına ayak bileğimden çekmişti. Ben yeniden nidamı dudaklarımdan serbest bırakırken o dudağıma doğru nefes vererek iç çekiyordu. Reddetmezsem eğer olacak olanlardan kaçamayacaktım ve bu bütün planı berbat etmek pahasına onu üstümden iterek evinden kaçmamla sonuçlanacaktı. Daha fazla bu konumda numara yapamaz ve öfkemi ondan gizleyemezdim. Alparslan bunlardan habersizce ellerini pantolonumun üstüne atarak açmak adına bir girişimde bulunuyordu.

 

"Regliyim."

 

Bir eli fermuarımı açmak için kıpırdanıyordu sözlerimi ona duyurduğumda. Saniyesinde hareketleri durdu ve anlamaz bir ifade ile bakındı yüzüme.

 

"Ne?"

 

Sorusunu sorduğu an bir yandan da yutkunuyordu. Anlamaması gerekiyordu. Anlasa da sözlerim zaten gerçeklik içeriyordu. Yine de ona oyun oynadığımı bilmemesi gerekiyordu. Benim kast ettiğim anlama tam olarak buydu.

 

"Regliyim dedim. Yani-"

 

Alparslan olmaması gerektiğini dillendireceğim esnada anlamış gibi öne atılarak sözümü kesti. Bir yandan da başını olumsuz anlamda sallayarak kendi cümlesini onaylıyordu.

 

"Sorun değil. K*ndan tiksinmem ben. Senden de."

 

Daha önce birlikte olduğumuzda k*namam olduğu için kısa bir süre de olsa ara vermiştik. Ben çok sonra o k*nın gebelik nedeniyle yerleşme için olduğunu anlamış olsam da Alparslan o zaman bedenimi çok zorladığını düşünerek pişmanlık duymuştu. Ardından k*nın devam etmesi ile bunun kendisi yüzünden olmadığını anlamıştı ama 'Canının acımasındansa beklemeye razıyım.' Demişti. Yani daha önce k*namam varken hiç yapmamıştık. Bir elimi yanağına atarak iç çektiğimde sahte de olsa cilve yapmak mecburiyetindeydim. Bu sebeple iç çekişime dudağımı yalamamı ve gözlerine istekle bakmamı ekledim. Ardından kulağına eğilerek fısıltıyla konuştum.

 

"Seni çok özledim ama yapamam. Özel olmalı, onca yıldan sonra vuslatımız çok daha özel ve anlamlı bir şekilde gerçekleşmeli. Senin için uzun uzun hazırlanmak istiyorum. Sonrasında da tüm gün iç*mde olmanı hayal ediyorum."

 

Sözlerimle kulağından çekilsem de başımı fazla ileriye ittiremedim. Zira Alparslan dudaklarımızda milim mesafe bırakarak iki elimi birden ani bir hareketle başımın üstünde sabitledi. Nefesi tenime çarpıyordu. Nefesi tenimi yakacak kadar keskindi.

 

"Hazırlanırsın, benim için uzun uzun hazırlanırsın. Sonra da tüm gün aralıksız s*kilerek kim olduğumu hatırlarsın ama şimdi bundan kaçışın yok. K*n da özel oluşu da s*kimde değil. Seni istiyorum Hazan, hemen şimdi istiyorum."

 

Başımla onu reddederek iç çektim. Oldukça kararlıydı ve bakışları korkutucuydu. Kaçmam gerekiyordu bundan. Kaçmak için asla riske edemeyeceği bir şeyi bahane etmem gerekiyordu ama bunu yaparken güvenini de sarsmamam lazımdı. Aklıma onun ilgi alanına girmeyen bir sağlık sorunu uydurmaktan başka çözüm gelmediğinde buna inanacağına neredeyse emindim ve sırf bu yüzden harekete geçtim. Harekete geçtiğim an ise inandırıcı olmak adına dudağına yaklaşarak küçük bir buse bıraktım.

 

"Mecburum sevgilim. Seni çok istiyorum ama mecburum. Tedavi görüyorum. K*nımda enfeksiyon var ve bunun artmaması için dikkat etmek zorundayım."

 

Alparslan kollarımı serbest bırakarak üstümde hafifçe doğruldu. Ardından bakışlarına merak yükleyerek vakit kaybetmeden öne atıldı.

 

"Ne enfeksiyonu, neyin var senin?"

 

Yutkunarak kısa bir an duraksadım. Rastgele salladığım bir hastalıktı. Daha doğrusu ilk aklıma gelendi bu. Çisem de de olmuştu. İdrar yolu enfeksiyonu tedavisinde bölgenin temiz tutulmasının yanı sıra bol su tüketimi de şarttı. Çisem o kadar çok anlatmış o kadar çok büyütmüştü ki aklımda bu bilgiler yer edinmişti.

 

"Önemli bir şey değil. Sadece biraz titiz davranmam gerekiyor, o kadar."

 

İçli bir nefes vererek yanağıma sulu bir öpücük bıraktı. Bir yandan da daha normal bir tınıda konuşuyordu.

 

"İlaç verdi mi doktor? Ne zaman geçermiş, ağrı yapıyor mu?"

 

Başımı tekrar sallayarak onu reddedip ellerimi ensesinde birleştirip gülümsedim. O bilmese de bu gülüşte benim zaferim de gizliydi. Onu kandırmayı başarabilmiştim. Nihayetinde ağıma düşmüştü.

 

"İlaçlarımı alıyorum ve gayet iyiyim. Şimdi olması başka bir enfeksiyona neden olabilir. Sadece dört gün sonra seninim."

 

O dört günün sonunda muhtemelen Tufanlı yeğenini benden alabilmek adına işlerin peşinde olacaktı ama bundan da haberi yoktu ama olmasına çok az bir zaman kalmıştı. Gülümseyerek başını boynuma gömdü. Islak bir öpücükle orayı nemli hale getirdikten sonra ise o ıslaklığı sürdürmek adına art arda öptü. Öpücükleri yetmediğinde yer yer ısırdı ve yer yer tenimi içine çekti. Bu öpüşler çenemde ve en sonunda dudağımı bulduğunda ise yeniden saldırarak esir aldı dudaklarımı. Ancak bu sefer daha narindi bu öpücükler. Daha sakin öpüyordu beni. Üstelik öpüşlerinin arasında bedenini yana devirerek üzerimden de inmişti.

 

Az sonra isteksizce dudağımdan koptuğunda koluyla bedenimi kendine çekiyordu. Ben de bu sırada üstümden gelen o kokuyu alarak yüzümü buruşturuyordum. O alıştığı için kokuyu almıyordu muhtemelen ve dahi az önce yanlışlıkla bluzuma burnumu sürtmesem ben de almıyordum. Fakat kokuyu aldığım an buruşan yüzümle bulanan midemi kusmaması için iteledim. Alparslan bunu fark etmeyerek saçlarımı okşuyor bir yandan da konuşuyordu ama ben onu dinlemektense bu gece bu kokuyla yanında uyursam ne kadar utanacağımı düşünüyordum. Bunu düşündüğümü aklım almıyordu ama düşünüyordum. Onun yanında şu an bakımsız olmam canımı sıkıyordu. İçimde büyük bir yer düşünceme isyan etse de engel olamıyordu.

 

"Baharıma sarılarak uyuyacağım bu gece. O bile yeter bana."

 

Diğer elini koluyla birlikte sırtımdan omzuma atarak bedenimi bedenine yaslayıp göğsüne çekti. Sonra saçımdan öperek diğer elini gezdirmeyi sürdürdü. Bu esnada sözleri sürüyordu.

 

"Rahat bir şeyler giyinmek ister misin?"

 

Yutkunarak dudağımı ısırdığım an utancımın ağır basması sayesinde gözlerimi kapatarak içimden geçeni dillendirdim. Zira şu an o koku ciğerlerime buram buram doluyordu ve bence kesinlikle kokuyu alıyordu.

 

"Duş almak isterim aslında. Yıkanmam lazım."

 

Başını hafifçe kaldırarak yüzüne bakmamı sağladı. Gülümsüyordu ve bu gülüşünde ima saklıydı.

 

"Ben yıkarım seni."

 

Kaşlarıma sert bir ifadeyi onun sözleri sayesinde vererek yerimden biraz doğruldum. Bu sırada dilimden dökülen o sert sözcük onun cümlesiyle anlık olarak dökülmüştü dudaklarımdan.

 

"Yavaş..."

 

Yüzüne şaşkın ama sırıtış dolu bir ifade ekleyerek dişlerini gösterip yanağımın kenarını tek parmağı ile okşadı. Ben de sözümü idrak ederek yutkunup yeniden göğsüne başımı koyup iç çektim.

 

"Yani ben kendim yıkanırım. Hiç gerek yok."

 

Sözlerime karşın kıkırdayarak sırıttı. Ben kıkırdaması ile başımı biraz kaldırarak yüzüne baktığımdaysa yerinden yavaşça doğrulup benim de doğrulmamı sağladı.

 

"Banyo karşıda güzelim. Önce sana giyecek bir şeyler bulalım."

 

Ayağa kalkarken elimi tutup benim de kalkmamı sağladı. Ardından adımlarımı peşinden sürüklediğimde benimki kadar büyük olmasa da dev bir saat koleksiyonunu barındıran giyinme odasına ilerledik. Odasında da burada da yalnızca sarı led ışıklar açıktı. Yani ortam hayli loştu. Alparslan bir elini başına atarak bakınırken ben her ihtimale karşı laptopu burada olabilir diye düşünerek etrafı inceledim. Dolapların çerçevesi siyahtı. Köşede duvara sabit bir ayna ve aynanın hemen yanında camdan yapılan büyük dolabın içinde saatleri vardı. Karşıdaki duvar ise tamamen kıyafetlerle doluydu. Başımı uzatarak odanın görünmeyen kısmına bakındığımda ise o arada da ayakkabılarının olduğu ayrı bir bölme gördüm. Ancak burada muhtemelen ayakkabısını giymek için kullandığı küçük puf dışında bir şey yoktu. Yalnızca odanın orta yerinde siyah ve küçük bir halı vardı. Merakla etrafı daha çok incelediğimde onun bana bakmasıyla istemsizce bakışımı çevirdim. Alparslan hafifçe tebessüm ederek bana eliyle siyah bir tişört uzatıyordu.

 

"Yavrum uzun bir tişörtten başka bir şey bulamadım. O olur sana ama çamaşır yok. Otelde kadın çalışan varsa ayarlarım. Ben gidip alırım sen duştan çıkana kadar."

 

Sözlerini zihnimde idrak ederek hafif bir gülüşü yüzüme yerleştirdim. Sonrasındaysa bakışlarımı yavaş yavaş başka bir yöne çevirirken anlık olarak onun yıllar geçmesine rağmen hâlâ aynı olduğunu geçiriyordum. Zira geçmişte dahi bu denli kıskançtı. Ona ait olduğunu düşündüğü şeyleri paylaşmak şöyle dursun başkalarına göstermeyi bile göze alamayacak kadar kıskançtı. Sırf bu yüzden gidip bizzat kendisi bana çamaşır alacaktı.

 

"Gerek yok uğraşma hiç."

 

Mırıldanarak onu reddettiğim an bir an önce duş alarak uyku moduna geçmeyi ve o daldığı an laptopunu aramayı düşünüyordum. Esasen uğraşmasını istemememin nedeni buydu. Çünkü yanında çamaşırsız uyuyacak olmak hele ki bunu regliyken yapmak deli saçmasıydı. Ancak ondan bunu isteyerek vakit kaybetmek de planımı aksatacaktı. Alparslan beni başıyla reddederek elini cebine atmayı denedi. Aynı saniyelerde karşımda boxer ile olduğunu hatırlayarak sırıtmaya başladı.

 

"Odadan telefonumu alıp Toygar'a mağaza açtırmasını söyleyeceğim. Gecelik falan da alırsın."

 

Sözleriyle paralel olarak bulunduğumuz yeri onun yatak odasına bağlayan kapıya doğru ilerlemeye başladı. Ben de yanımdan geçtiği an kolunu sıkıca kavrayarak durmasını sağladım.

 

"Hayır, istemiyorum. Rahatım ben böyle."

 

Alparslan durdurmamla bakışını gözlerime dikti. Evvelinde gülümsemeye başlamıştı. Başlattığı gülüşü büyüterek kolunu tuttuğum elimi diğer kolundaki eli ile kavrayarak iç çekti. Ardından burnuma minik bir buse kondurmasıyla birlikte iç çekmesini işitmemi sağladı.

 

"Sen nasıl istersen güzelim."

 

Ben sözlerini duyurduğu esnada kolundaki elimi gevşettim. Alparslan ise buna cevaben iki eliyle birden yüzümü kavrayıp alnımdan öperek yüzümü boynuna yasladı. Ardından bir eli saçımı okşarken diğeri ensemde birleşiyordu. Nefesi tenime çarpa çarpa harlandı sonra. Bu har ürpererek tenimdeki yangına teslimiyet gösterip gözlerimi miskince kapamama neden oldu.

 

"Tamponun var mı?"

 

Bakışlarım yavaş da olsa yüzünü bulduğunda bunun nedeni az önce sorduğu soruydu. Önce şaşkın bir ifadeyi mimiklerime giydirdim. Yaklaşık bir dakikanın sonunda ise hafifçe tebessüm ettiğimde bunun sebebi büründüğüm rolün aksine gerçekten tebessüm etmek istememdi. Zira Alparslan'ın bunu düşünmüş olması benim az da olsa içimi ısıtarak eritmişti. İnce düşüncelere Hazan Çelik gibi Hazan Kandemir de eriyordu. Onsuz geçirdiğim yılların değiştirmediği nadir huylarımdandı bu.

 

"Çantamda olacaktı."

 

Elleri yanağımı okşarken konuşmasına aynı ciddiyetle devam etti.

 

"Yoksa alırım."

 

Başımla onu reddettiğim an içimden çantama tampon koyduğum anı geçiriyordum. Her ihtimale karşı periyodum yaklaştığında bir tane bulundururdum. Zaten şu an döngüde olduğumdan da çantamda üç tane vardı. Doğumdan sonra k*namam azalmıştı. Eskiden olduğu kadar çok sık değiştirmeme de bu yüzden gerek kalmıyordu. Yani üç tane beni yarın sabah plan sonuna kesinlikle çıkarırdı.

 

"Var. Çantamda hep olur zaten."

 

Alparslan duyduğu sözlerle birlikte gülüşüne baş sallamasını da ekleyerek kafamı yeniden boynuna bastırdı. Çok geçmeden onun tenimi sarmalaması son bulmuştu. Bu son buluş benim duşa girmem neticesinde olmuştu. Alparslan sanki ilk kez duş alıyormuşum gibi banyoyu dolaştırmıştı. Sonra da benim için dolaptan kullanılmamış lif, kese, diş fırçası gibi hijyen ürünlerini çıkararak beni banyoda yalnız bırakmıştı. Tabii bu yalnız bırakışın öncesinde yeniden teklifini sunmuştu. Üstelik bunun için ısrar da etmişti. Ancak benim tavrım nedeniyle bu ısrar sırıtma ile sonlanmıştı. Banyosunda da sarı ışık hakimdi. Fayanslar kırık beyaz ve parlakken duşa kabin, jakuzi ve dolaplar siyahtı. Üstelik banyosu fazlasıyla lükstü. Bu lükslüğe büyüklüğü de eşlik ediyordu. Kısa bir süre etrafı inceledikten sonra oyalanmadan duş aldım. Ardından çıkardığı temiz bornoz ile kurulanarak giymem için vermiş olduğu tişörtü bedenime geçirdim. En nihayetinde yeni tamponumu da takarak ıslak olan saçlarımı havluya sarıp odaya ilerledim. Alparslan yanına ulaştığım an hiç konuşmadan tam karşımda durdu. Kokumu boynumdan içine çekerek havluyu yavaşça çekti ve bu kez de saçlarımı kokladı. Sonra hiç beklemediğim bir şeyi yaparak oturmamı sağlayıp saçlarımı özenle tarayarak kuruttu.

 

Bu gece benim yıllardır düşündüğüm adamın aksine oldukça nazik ve ilgili biriydi. İşin kötü yanı ise benim onun bu ilgisinden hoşlanmam olmuştu. İçimdeki duygusal boşluk buna bile neden olacak kadar büyüktü.

 

Yaş kısıtlamasına gerek görmüyorum ama belki okumak istemeyen olabilir :))

 

Duştan çıkmamın üzerinden neredeyse on dakika geçtiğinde yatakta yan konumlanarak uzanmışken onun ay ışığında parlayan nefret yeşili gözlerine bakarak tam da bunu düşünüyordum. İçimdeki boşluk nefretim olan gözlerin ilgi dolu bakışına dahi kanacak kadar büyüktü. Alparslan sol elini yanağıma sürerek yanımdaki bedenini bedenime daha çok yaklaştırdı. Burunlarımız birbirine değdiği an yutkunduğunu duyarak gözlerimi kapattım. O da hiç konuşmadan dudaklarımı ıslaklığı ile kavradı. Yanağımdaki eli öpüşleri sürdükçe çıplak bacağıma doğru ilerliyordu. Dokunuşları bir tüy gibi sürerken bir yandan da iştahla öpüyordu dudağıma. Ben isteksizce değil de sanki susuz gibi öpüşüne karşılık verirken ok*adığı bacağımı hafifçe tutarak bacağının üzerine yerleştirerek açtı. Ardından diğer elini de belimden geçirerek p*poma ulaştırıp yavaşça kavrayarak sıktı. İki eli birden tenimin ç*lak olan kısmını keşfe çıkarken ben yalnızca öpüşüne karşılık veriyordum. Bu yaptığım şeyin zihnimde bir yeri yoktu. Yorgun olduğumu söyleyerek uyuyabilirdim ama içimde karşı koyamadığım bir şey vardı. Aklımın yeni yitişi buna sebep oluyordu. Zira aklım başımda olsaydı eğer ben şu an öpmesine engel olurdum. Kendimi çekerdim ama karşı koymak şöyle dursun zevkle karşılık veriyordum ve bunu yaparken maalesef ki aklıma ne kızım ne de Alper geliyordu. Tuhaftı, düşünerek gitmeye yakın bir düzeye gelen aklımı savuracak kadar tuhaftı ama bunu sonraya ertelemem gerekiyordu.

 

Ben erteleme işini düşünürken Alparslan bacağımdaki elini tişörtümden içeri doğru daldırdı. Oldukça yavaş bir şekilde elini yukarı doğru tırmandırdı. Nihayetinde sol göğsümü kavradığında şaşkınlıkla dudağından koptum. Şaşırmış olmamı anlamış olacak ki yutkunarak yerinden küçük bir hareketle doğruldu.

 

"İzin ver."

 

Kaşlarımı hafifçe havalandırarak ne izninden söz ettiğini sorguladım. Zira emir kipi ile konuşmuş olsa da Tufanlı istediğini ve onay beklediğini mimikleriyle, ses tonuyla belirtmişti. Ben de buna karşın bir mimik yapmıştım. Anlayarak isteğini detaylandırdı.

 

"Dokunup öpmeme izin ver." Yutkunarak sırıttığında sözlerine devam ediyordu. "Bu kadarla sınırlı değil tabii. E*erek ısırmama da izin vereceksin."

 

Dudağımı ısırarak yutkunduğum esnada nihayet bunu reddedecek kadar aklım başıma ulaşmıştı. Ancak Alparslan cevabımı beklemeden elini tişörtün eteğine atmıştı. Yani tek bir bakışla ç*plak kalmamı sağlayacaktı ama o bakış onun gözlerine ulaşmayacaktı. Başımı soğuk bir hareketle sallayarak yeniden yutkundum.

 

"Bunu sonraya erteleyemez misin sevgilim? Çok yorgunum."

 

Oyunumun son saatleri olduğu için sesimdeki o cilve ve sevgi sözcükleri onun şüphelenmemesini sağlıyordu. Bu yüzdendi sözlerim. Aptaldı. Küçücük anlamsız bir kelimeyle gamzesini bana gösterecek kadar aptaldı. Elini tişörtten çekerek iç çektiğinde gülüşü sürse de hareketleri durmuştu. Yeniden yanıma devrildiğindeyse başını sallayarak onaylıyordu beni.

 

"O zaman uyutalım küçük sevgilimi."

 

Ben onun kelimelerini dinlerken Alparslan kolunu omzuma atarak bedenimi bedenine çekti. Başım göğsünün tam üzerine yerleşirken saçlarımı okşayarak iç çekiyordu. Ben de hiç konuşmadan uykuyu düşünüyordum. Daha doğrusu onun uyumasını. Zira ben o uyuduktan sonra evde küçük bir gezintiye çıkacaktım. Az sonra saçımdaki hareketlerine nefesi ve iç çekişi daha sakin bir tınıda eşlik etti. Tam uyuduğunu düşünerek başımı kaldırıp onu kontrol edecektim ki o benden önce davranarak göğsüne yasladığım elimi tutup avuç içimi ıslaklıkla öptü.

 

"Baharım... Uyu hadi. Ben kokunun tadını çıkaracağım."

 

Başımla onu onaylayarak derin bir nefes aldım. Uykusu yok muydu bu adamın? Ben onun o da benim uyumamı bekliyordu. Girdiğimiz bu küçük çıkmaz dolayısıyla içimde küçük bir sinir peydah oldu. O sinir dakikalar boyu zihnimde hakimiyet kurarken Alparslan bundan habersizce saçımı okşayarak uyumamı bekliyordu. Ne yazık ki istemsizce uykuya dalışıma da bu sebep oldu.

 

Uyandığımda farklı bir pozisyondaydık. Alparslan bana arkamdan sarılmıştı ve başı boynumdaydı. Ellerinden biri elimi tutuyordu üstelik. Diğeriyse belimi geçerek karnımın tam üzerinde konumlanmıştı. Neyse ki uyuyordu. Onunla hırıltılı nefesini duyacak kadar yakın bir konumda da olsam uyuması bunu gölgelemişti. Gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp açarak uykumu dağıttım önce. Sonra da bedeninden sıyrılmak adına sakince ilerlemeyi denedim. Ancak o esnada Alparslan karnımdaki eli ile baskı uygulayarak hareketime engel olup boynumu öptü. Hemen ardından da bacağını üzerime atarak bedenimi kendine kenetledi. Uyuyordu, bu nefeslerinin ritmik oluşundan ve hırıltısından belliydi ancak uykusunda dahi ondan uzaklaştığımı hissediyordu. Bıkkınca nefes vererek duraksadığımda bedeninden bir an önce kurtulmam gerektiğini içimden tekrar ediyordum. Zira laptopu bulmam şarttı. Sabah buradan gittiğimde o yanımda olacaktı ve Dağhan için planımın ikinci kısmı hallolacaktı.

 

Kısa bir süreliğine hareketsizce bekledim. Alparslan benim beklediğim esnada elini karnımda ve bacaklarımda dolaştırdı. Hareketleri yüzünden uyumadığını birkaç kez düşünsem de ara ara horuldamasından bu düşünceden kurtuldum. Bacaklarıma ve karnıma dokunurken ara ara boynumu da öpüyordu. Anlık olarak bedenimi sıkıp özellikle p*pomu kendine bastırdığı ve s*rtlik hissettirdiği anlar dahi oluyordu fakat bu anlarda bile asla uyanmıyordu. Anladığıma göre uykusunda bile yanında olduğumu bildiğinden azgınlığını belli ediyordu.

 

O kısa süre benim için sabırsızlık getirdiğinde az öncekinden daha yavaş bir hareketle bulunduğum yerden hafif hafif yana kaydım. Şükür ki Alparslan bu kayışımı ilkinde olduğu gibi hissetmedi. Aramızdaki mesafe biraz daha arttığında dudağımı ısırarak duymayacağı bir tınıda nefes verip doğruldum. Ayağa kalktığım an çekildiğimi fark ederek kaşlarını çatıp homurdandı. Neyse ki bu homurdanış gözünü açmasıyla değil de bana k*çını dönerek uyumaya devam etmesiyle sonuçlandı. Ben de buna karşın derin bir nefes vererek parmak uçlarımda adımlar atıp odadan çıktım.

 

İlk hedefim hatırladığım kadarıyla en üst katta olan onun ikinci odası olmuştu. Bu eve en son yıllar önce geldiğimden zar zor odayı hatırlasam da çok vakit geçirmeden adımımı orada sonlandırdım. Telefonu yanıma almadığımdan her yer karanlıktı. Ben de bu yüzden riske atarak ışığı açmak yerine hızla hafifçe ayın aydınlatmasını vuran pencereye ilerledim. Perdeleri sonuna dek açtığımda en azından camın hemen önünde duran masası aydınlıktı. Ancak masanın üzerinde laptop yoktu. Dahası tek bir eşya dahi yoktu. Bomboştu. Umutsuz bir nefes vererek bakışımı etrafında gezindirdim. O esnada gözüme masanın altında yer alan çekmeceler takıldı. Sert bir nefesle elimi oraya attığımda ikisinin de kilitli olduğunu gördüm. Nefesimi daha da sertleştirerek odaya biraz daha bakındım. Kapının yakınlarında dolap vardı. Boydan boya görünüyordu. İlerleyişimi orada sürdürerek içini açtım. Ancak pencereye uzak olduğum için haliyle etraf kararmıştı. Bu yüzden mecburen ellerimle hissederek laptopu aradım. Fakat yalnızca kağıt ve dosya olduğunu düşündüğüm şeyler geldi elime. Oradan da bir şey bulamayınca bıkkın bir nefes vererek iki elimi birden saçıma attım. Zihnimde nerede bulacağıma dair sorular cirit atıyordu ve bu benim başımı zonklatıyordu. Derin derin nefesler vererek kısa bir anlığına düşündükten sonra yeniden masasına ilerledim. Önünü arkasını iyice kontrol ederek çekmecelere tekrar yöneldim. Açma konusunda başarılı olamayarak etrafa az daha bakındığımda karanlığın hafif gölgesi nedeniyle dolabın karşısında büyük bir şifonyer olduğunu gördüm. En üst rafı yine kilitliydi. Alt raflardaysa dokunduğum yüzeyde aradığımı bulamadım.

 

Bulamayışların peşi sıra zihnime odasına ilk girdiğimiz an yaşanan kıvılcımın neticesinde çıkardığı pantolonu geldi. Hiç düşünmeden parmak uçlarımda yürüyerek adımlarımı yeniden oraya yönelttiğimde aklımdan bu kez de evin kapısını da açtığı o büyük anahtarlık geçiyordu. Kilitler yanında olabilirdi. Adımlarım yatak odasında son bulduğunda hiç olmadığım kadar sessiz davranarak girdim içeri. Pantolonu tam olarak çıkardığı yerde duruyordu. Sessizce eğilerek cebine elimi attığımda göz ucuyla ona bakıyordum. Uyuyordu. Uykusunun da hayli derinliklerinde olmalıydı ki yastığına sarılarak yatağı çaprazlamıştı. Anlaşılan o ki bu derinlik yokluğumu da ona fark ettirmemişti. Dudaklarımdan rahat bir nefes koparken anahtarları cebinden aldım. Ardından geldiğim yöne aynı sessizlikte döndüğümde elimde bir de telefon vardı, onun telefonu. Işık sorunu olmaması adına yaptığım mantıklı bir hamleydi bu. Odaya girer girmez ilk hedefimse kapıya yakın olan şifonyerdi. Hızla telefonunun flaşını açtığımda bir yandan da elimdeki anahtarlıktaki anahtarları teker teker deniyordum. Neredeyse iki dakikamı alan uğraşın sonucunda kilidi açtım. Hızla çekmeceyi çektiğimde aradığımın yani laptopun orada olduğunu görerek rahat bir nefes verdim. Ancak orada olan tek şey benim aradığım değildi. Zira çok sayıda cd, flaş bellek ve başka anahtarların olduğu anahtarlık vardı. En köşede ise büyük bir zarf yer alıyordu. Laptopu ve merak ettiğim için zarfı elime alarak masasına ilerledim. Onu açmakla uğraşmayacaktım. Çünkü eminim ki Tufanlı oldukça güçlü bir şifre koymuştu ve yalnızca işin ehli olan biri bunun üstesinden gelebilirdi. Benim hedefim bu yüzden zarf oldu. İçine elimi daldırarak çıkardığımda yığınla fotoğraf olduğunu fark ederek teker teker almak yerine aşağı doğru tutarak masaya düşmesini sağladım. Hemen ardından masaya koyduğum telefonu alarak feneri bir elimle tuttuğum an ise yalnızca donakaldım.

 

Gözlerimi dahi kırpamadan yutkunmadan sürdürdüğüm bu donma istemsizce irkilmem le son bulurken titreyen ellerimden boşta olanını fotoğraflardan birine uzattım. Bendim oradaki. En fazla on iki yaşımda olduğum bir fotoğrafım vardı burada. Üstelik habersiz çekilmişti. Zira okul çıkışında Narin ile her zaman durduğum yerde muhtemelen şoförü beklediğim bir anda çekilmişti. Titreyen elimle onu bırakarak diğerine uzandığımda belki benim bile hatırlamadığım bir halimi gördüm. En fazla dört yaşındayım ve Tuğrul'un kucağındayım. Evimizin hemen önünde beni kucağında tutarak fotoğrafta tam olarak görünmese de bahçe kapısından içeri giren kırmızı elbiseli bir kadına, anneme bakıyor. Diğerinde lisedeyim. Yanımda Çisem var. Bana uzattığı çekirdeği avcuma daldırıyorum. En fazla on beş yaşında olduğum bu fotoğraf ise okulun bahçesinden çekilmiş. Diğerini elime aldığımda daha çok şaşırıyorum. Zira bunu çeken kişi Alparslan. Kayalıkta tam karşısında otururken öpüştükten sonra yanaklarımın ne kadar kızardığını göstermek için çektiği bir fotoğraf. Elim diğerine uzandığında az önceki şaşkınlığım çok daha fazla artıyor. Alper var yanımda. Amerika'daki evimizin bahçesindeyiz. Uzaktan çekilmiş bu da. Benim kızımı uyuttuğum için uykusuz halime rağmen hava almaya çalıştığım o güzel anlardan biri. Alper elindeki kupa ile bana en sevdiğim çaydan uzatıyor. Bu an zihnimde hayat bulurken gözümden bir yaş istemsizce süzüldü. Bir parmağımda Alper'in yüzünü okşadı.

 

İçime acı omzuma yük onu görmemle daha çok binerken diğerine uzattım elimi. Bunda kızım kucağımdaydı. Alper korkudan onu çok dışarı çıkartmazdı. Yani yanımda geçirdiği o cennet zamanda kızım çok az dışarı çıkmıştı. Bu da o anlardan biriydi. Marketteydik birlikte. Ben ona mama alıyorken kızım ağladığı için kucağıma almıştım. Hava soğuk olduğundan kundaktaydı. Görünmüyordu. Ancak kucağımda kızımın olduğu hem örtüden hem de gözümdeki parıltıdan belliydi. Gözlerimi kapatarak o pudra kokusunu alıp acılı bir tebessümü yüzüme vererek yanan genzime rağmen bakınmaya devam ettim.

 

Benim fotoğraflarımdı hepsi. Hayatımın belirli dönemlerinden fotoğraflar vardı. Yalnızca hamile olduğum ve yeni doğum yaptığım dönemden fotoğraflar yoktu. Onun dışında çoğu yaşımdan anıları gördüm. Ancak bunların onda neden olduğunu anlayamadım. Zira zarftakilerin çoğu onu tanımadan önce çekilmişti. Çocukluğuma kadar varan eski fotoğraflar da vardı. Ancak bunları kimin çektiği belirsizdi. Zira Alparslan kızım için peşime düşmüş olsa bile geçmişe giderek bunları çekemezdi. Kısa belki de uzun bir süre düşünerek donup kaldım. Öyle ki masanın solunda duran tekli koltuğa bedenimin yığılmasına göz yumdum. Bacaklarımı karnıma çekerek uçsuz bucaksız nefeslerle düşündüm. Nihayetinde tek bir cevap dahi alamadan elimi çabuk tutmak adına zarfı yerine bıraktım. İçlerinden yalnızca kızımın ve Alper'in olduğu fotoğrafları almayı da asla ihmal etmedim. Ardından cd ve flaş bellekleri tek tek inceledim. Bazılarının üzerinde tarih bazılarında ise isim yazıyordu. Hatta bir tanesinde babasının adı dahi vardı. Ancak nedensizce onları oradan alarak başıma büyük bir bela almak istemedim. Zira Alparslan her yerde eli olan biri olduğundan hiç görmemem gereken şeyleri görerek edinmemem gereken bilgileri de edinerek kendimi dert ve düşman sahibi edebilirdim. Bundan kaçınarak çekmecelere yöneldim. Kasa tahminimce evin kilitli odalarındaydı. Zaten orayı açmam da mümkün olmazdı.

 

Az öncekinden daha çok süren bir uğraşla çekmecenin en üstünü açtığımda kaşlarım çatıldı. Beyaz bir örtü vardı burada. Bir şeyi o beyaz örtüye sarmıştı. İçli bir nefes vererek örtüyü aldığımda bileğim anlık olarak aşağı sarktı. Bir değil iki şey vardı ve bu örtü oldukça ağırdı. Masanın üzerine bırakarak atılan düğüm olmaya yaklaşmış bağı açtım. Ardından örtüyü yavaşça çekerek bakındığımda az öncekinden çok daha büyük bir şok yaşayarak yutkunup onun masasının koltuğuna titreyen bacaklarımı zar zor konumlandırdım.

 

İki hançer vardı önümde. İlki çok tanıdıktı. Ondan dağ evinde aldığım hançer, onun hançeri. Siyah taşlarla bezenerek süslü bir yazıyla adının yazıldığı ve benim iade ederken Dayı'nın elini d*ştiğim o hançer. İkincisi ise asla tanıdık gelmeyen ve beni şoka uğratan hançer...

 

Yeşil, onun gözlerinin yeşili olan ve muhtemelen oldukça değerli olan taşlarla bezenmiş bir hançer tam önümde. Yeşillerin arasında küçük küçük siyah taşlar da var. O kadar güzel ki istemsizce elimi taşlara atarken bunu sorgulayacak vakti dahi bulamadım. Taşları irili ufaklı ama sanki muazzam dizilmiş. Bıçak kısmında ise süslü bir yazı ile Hazan yazıyor ve bu yazı onunkinde olduğu gibi siyah bir boyadan ibaret değil. Küçük küçük pırlantalar var yazının üzerinde. Neredeyse toz olacak kadar küçük olduklarından gümüş yazılmış gibi görünerek parlıyor ancak pütürlü oluşuyla dokunulduğunda pırlanta parçacıkları olduğu anlaşılıyor. İçli bir nefes daha vererek elimi hançerde gezdirmeye devam ederken gözlerim istemsizce kapandı. Kapandığı an ise zihnimde o anılar belirdi. Kalbimi hissettiğim ve bedenimde şehveti tattığım ömrümün belki de o zamana dek en özel anları...

 

Kısa bir süreyi de o şekilde, elim hançerde düşünerek geçirdim. Göz pınarlarımdaki ıslaklık ile yavaş yavaş bakışlarımı doğrulttuğumdaysa derin bir nefesle toparlandım. Ardından yutkunarak hançerleri bulduğum hale getirerek yerine bıraktım. İçimden herhangi bir düşünce geçmiyordu. Bir şey bile düşünemediğim bir andı bu. O hançeri yaptırarak sözünü tutmuştu. Öyleyse neden benden ayrılmıştı? Neden yıllarca ortadan yok olmuştu, o fotoğraflar neydi? Kızımı o mu tutuyordu? Öyleyse neden bana hesap sormak yerine eskisinden de özel davranıyordu? Kızımı o kaçırmadıysa neden o adamlar adını zikretmişti? Neden tek bir kanıt dahi yokken bu fotoğraflar buradaydı?

 

Düşünceler beynimi öyle yoğun bir şekilde esir aldı ki istemsizce saçlarımı yolmak ister gibi çekip dişlerimi sıktım. Ardından elimi yeniden çekmeceye daldırdığımda bir cevap arıyordum. Küçük bir kutuyu avcuma alarak düşünmeden açtım. Bu açış bana cevap değil de yeni bir soru işareti getirdi. Fenerime lüzum kalmadan kendi ışığını saçan pırlanta bir yüzükle bakışlarım kesişti. Oldukça büyük bir yüzüktü bu. Oval kesimdi ve parmağı saran kısmı da başka pırlantalarla bezenmişti. Gözlerimi kamaştıracak kadar büyük ve parıltılı olan bu yüzüğün Güliz'e ait olup olmadığını kısa bir anlığına sorguladım. Ancak kesin bir cevap alamadığımdan belki de içimdeki bir ses hançerlerin yanında olduğu için bana almış olabileceğini söyledi. Fakat ben bu sesi reddederek sertçe kutuyu kapatıp yerine bıraktım. Zira o yüzük benim değildi ve asla benim olmayacaktı.

 

Yüzüğü de gördüğüm için duraksamamı daha çok derinleştirerek dudaklarımı ısırdım. Ardına düşen birkaç dakika öylece boşluğu seyrederek parçaları birleştirmek istesem de sonuçsuz kaldığımdan silkinerek planıma odaklandım. Çekmecenin diğer kısımlarından benim işime yarayacak bir şey çıkmamıştı. Bu yüzden kilitleyerek laptopu da şifonyere koydum. Ancak kilitlemek yerine kapatmayı tercih ettim. Zira yarın sabah Elif ile birlikte bu evden çıkarken ona ihtiyacım olacaktı.

 

Parmak uçlarımda yeniden yürüdüğümde içimdeki soru işaretlerinin ağırlığından dengemi zor kurarak odaya döndüm. Alparslan bıraktığım gibi uyuyordu. Ona belli etmeden anahtarı ve telefonunu bırakarak yatağa ilerlediğimde yüzünü gördüğüm an bana yaptırdığı hançeri anımsayarak içimde küçük bir sızı hissedip yutkundum. Ardından iç çekerek ondan kalan küçük boşluğa bedenimi sığdırarak arkamı döndüm. Alparslan da tam o an varlığımı hissetmiş gibi yatakta toparlanarak belimden tutup kendine çekti. Sonrasında yanağıma sulu bir öpücük bırakıp hırıltılı uykusuna devam etti. Yokluğumu da belki hissetmişti ama uykusunun ağırlığından yerinden doğrulmamıştı. Ben bütün geceyi sorgulayarak olan biteni anlamak adına tüketeceğimi düşündüğümde henüz odaya yeni ulaşmıştım. Fakat teninin sıcaklığı ve yatağın rahatlığı bu düşünceme ters düşerek kollarının arasında uyumama neden oldu.

 

Yeniden uyandığımda bu kez uyanmamı sağlayan şey onun tenimde hissettiğim nefesiydi. Gözlerimi usulca açtığımda Alparslan bana gülümseyerek bakıyordu. Bakışlarımı onda tutarak ayılmak için kaşlarımı çattım. Alparslan da belki de işimi kolaylaştırmak adına yaklaşarak mırıldandıktan sonra elini p*poma atarak dudaklarımı öpmeye başladı.

 

"Günaydın baharım."

 

Sözlerinden hemen sonra öptüğü için ben onun cümlesine karşılık veremedim. Bunun yerine istemsizce öpüşüne karşılık vererek ellerimi saçına attım. Alparslan da bu sırada bedenini üzerime çıkararak daha sert ve ıslaklık dolu bir öpücüğü dudaklarımla buluşturdu. Uzun uzun öperek az da olsa tatmin olduktan sonraysa başını hafifçe kaldırarak gülümseyip saçlarımı geriye verdi ve yüzümü okşamaya başladı.

 

"Çok güzelsin, yeni uyanmış halinle bile çok güzelsin."

 

Cümlesinin ardından tekrar fırsat vermeyerek öpmeye devam etti. Ben de öpüşlerine karşılık vererek bulunduğum yere biraz sindim. Alparslan bu sırada tişörtümü havaya doğru kaldırarak bedenimi o*şuyordu. Az sonra yeniden dudağımdan koptuğunda refleksle tişörtü indirmeye çalıştım ve doğruldum fakat o mırıldanarak buna engel olup dizlerinin üzerinde durarak gülümsedi. Tişört göbeğimin üstünde kalmıştı. Yalnızca alt bedenim gözleri önündeydi fakat bu bile benim içimde tuhaf bir his bırakıyordu. Yutkunarak tekrar doğrulmaya çalıştığımda gülüşünü büyüterek bir elini karnımın altına koyarak tüy gibi gezdirdi. Başımı hafifçe kaldırdığım esnada elini koyduğu yerin küçük bir kesi gibi görünen sezaryen izim olduğunu gördüm. Gülümsüyordu, benim doğum sonrasında iz kaldığı için üzülüp kusur saydığım, kızımı yitirdikten sonra onu anımsattığı için içim kanaya kanaya tutunduğum o ize gülümsüyordu. Ben idrak ederek gözlerinin içine bakarken de bu gülüşünü sürdürüp başını eğdi ve ıslak bir öpücüğü oraya bıraktı. Ardından bir milim yanını da aynı ıslaklıkla öptü.

 

Dudağını kaldırıp hemen yanını da öperek yara izimi baştan sona ıslatacağı esnada ise aniden duraksayarak yutkundu. Bu esnada ben de uzaktan gelen bir sesi anımsayarak başımı kapıya doğru çevirdim. Bu sırada Alparslan hızla ayağa kalkarak yerde bulunan pikeyi bana fırlatıp pantolonunu hızla bedenine geçirdi.

 

"Üstünü kapat yavrum."

 

Gömleğini de üstüne hızla geçirerek kapıya doğru ilerlediğinde yeniden bir ses işittim ve bu sese kapının açılma sesi de eşlik etti.

 

"Böcüş..."

 

Daha yakınımdan duyduğum o tatlı sesle yüzüme istemsizce bir gülüşü yerleştirdim. Ardından tişörtü indirerek diz kapaklarımın biraz altına düşmesine izin verip ellerimle saçımı düzelttim.

 

"Bal arısı, uyandın mı?"

 

Alparslan en neşeli sesini duyurduğunda ben kapıyı tam olarak göremeden ayağa kalkıyordum. Bir adım atarak o yöne dönmek istedim önce. Fakat ardından cesaret edemeyerek yutkunup onları dinlemeye karar verdim.

 

"Uyandım, evde kimse yok. Sen de yoksun diye korktum."

 

"Ben seni bırakır mıyım hiç bal arısı? Acıktın mı, ne istiyor canın?"

 

Elif'in kıkırdadığını ve birkaç öpücük sesi duydum. Sanırım sabah sevgisi zamanıydı. Onun hakkında onlarca kötü düşüncem olsa da asla reddetmeyeceğim tek gerçek yeğenine olan sevgisiydi. Bir zamanlar bu sevgiye imrenerek bir an önce baharı doğurmanın hayallerini kuruyordum. Nasip olmadı. Baharım Alya oldu. Babası da o olmasına rağmen bu görevi Alper üstlendi.

 

"Krep..."

 

Alparslan bu sözlere kıkırtı ile karşılık vererek sesini hiç düşünmeden ona duyurduğunda olduğum yere sinerek onları dinlemeyi sürdürdüm. Kalbimde yıllar sonra Elif ile karşı karşıya gelecek olmanın kıpırtısı son sürat artış gösteriyordu.

 

"Hım, bir düşünelim bakalım güzel krep yapan yerleri."

 

M harfini oldukça çok uzatarak konuştuğunda yüzümde istemsiz bir gülüş hakimiyet kurdu.

 

"Hayır, evde yiyelim böcüş, bahçede. Sonra beraber yüzeriz."

 

Alparslan küçük bir kahkaha atıp içli bir nefes verirken ben ilişkilerine imrenme kısmına odaklandım. Bu odağın ardına da kızım aklıma geldiğinden acım eklendi. İçimde küçük bir sızı belirerek yüzümdeki gülüşü yavaş yavaş soldurdu. Sırf bu yüzden gözlerimi sıkı sıkıya yumup ellerimi sıktım.

 

"Ama çok özel bir misafirimiz var bal arısı. Yardımcılarımız da izinli. Üstesinden gelebilecek miyiz?"

 

"Kimmiş o çok özel misafir, Güliz mi geldi yine? "

 

Öfke ve sitem dolu sesi ile paralel homurdanmasını duyarken gözlerimi refleksle açtım. Ardından kulaklarımı kabartarak onlara odaklandığımda içimden Güliz ile aralarında olanlar konusundaki tereddütlerim geçiyordu.

 

"Hayır prensesim. Güliz abla değil, senin çok sevdiğin biri."

 

Elif ellerini birbirine vurduğunda bu sesin ondan geldiği konusunda şüpheye dahi düşmedim. Zira Alparslan sevincini bu şekilde göstermezdi. Anladığım kadarıyla da konuyu bana getirmek için gayret gösteriyordu.

 

"Kim geldi? Yoksa Unicorn mu geldi amca?"

 

Kahkaha ile karışık bir öpücük sesi daha duyduğumda bulundukları yönde küçük bir hareketlilik oluştu.

 

"Buna da hayır bal arısı! Kendin görmek ister misin?"

 

Hareketlilik tam karşımda son bulduğunda Alparslan bir elini bana uzatarak gülümsüyordu. Yutkunarak ona bakındım ben de. İçimde heyecanla karışık bir korku vardı.

 

"Gel hadi güzelim."

 

Yutkunarak başımı salladığım an adımım ona doğru ilerliyordu. Üç küçük adımdan sonra sindiğim duvarda değil de yanındaydım. Uzattığı eli tutmadan gözlerine baktığımda karşımdaki küçük kızın neşe dolu sesi sayesinde bakışım o yöne döndü.

 

"Hazan abla!"

 

Sesiyle paralel hızla koşarak bacaklarıma sarıldığında duraksayarak karşımdaki adama bakındım. Alparslan da buna küçük bir tebessümle eşlik edip gülümsedi. Ben bu esnada şaşkınlığımı az da olsa öteleyerek dizlerimi kırarak Elif'e bakınıyordum. Yüzünü gördüğüm an gözlerimin dolduğunu ve içime bir acı çöktüğünü hissettim. Gülümseyerek bakıyordu bana. O güzel gözlerindeki parıltı da bu gülüşe eşlik ederken daha konuşmama fırsat vermeden boynum atıldı. Kollarımı dolayarak kokusunu içime çekip gözlerimi kapadım. İçimdeki sızı aldığım kokuyla arttı.

 

"Çok özledim ben seni! İyi ki geldin!"

 

Sıkı sıkı sarılıp saçlarını okşadım. Bu esnada burnumdaki sızı arttıkça arttı. Gözlerimdeki doluluk kapattığım an yanaklarımdan süzülürken de mırıldanarak canımın acısındansa özlemimi dillendirdim.

 

"Ben de çok özledim meleğim."

 

Sözlerimle birlikte okşadığım saçına küçük bir öpücük bırakarak içli nefesimi o öpücükle karıştırdım. Elif de bana sıkı sıkı sarılarak keyifle kıkırdadı. O esnada arkamda hissettiğim nefesle Alparslan'ın da eğildiğini fark ettim. Başımı istemsizce ona çevirdiğimde Elif boynumdan kollarını çekiyordu. Alparslan ise gülümseyerek ıslanan göz çevremde elini gezdirip özenle temizleyerek yanağımdan öptü.

 

"Seni seviyorum."

 

İşittiğim sözlere karşın duraksayarak kısa bir süregözlerine bakakaldım. Alparslan benim duruşumun duraksamasını umursamadan birelimi kaldırarak avuç içimi öptü. Dün kafam yeterince karışmamış gibi bukarışıklığa yenilerini ekliyordu. Her geçen saniye kafamı daha çok karıştırarakcanımı acıtsa da bunu yapmaya devam ediyordu. Gözlerimi dahi kırpmadan iç çeke çeke duraksayışımı sürdürdüğümde Elif yeniden boynuma atlayarak amcasının sözlerine eşlik etti.

 

"Ben de seviyorum ki!"

 

Derin bir nefes vererek gözümü kapattım. Pınarında biriken yaş gözümden süzülerek yüzümü ıslattı. Islaklığa yenilerini eklemektense diğer elimin tersiyle yüzümü temizleyerek Elif'e tekrar sarıldım ancak zihnimin durgunluğu her halimden belliydi.

 

"Bu kadar sevgi seli yeter yav bal arısı! Acıkmadın mı?"

 

Elif amcasının sözlerine iç çekerek karşılık verirken ben toparlanarak duruşumu düzelttim. Zira planım tam olarak şu raddede onun bizi yalnız bırakmasıyla devreye girecekti.

 

"Çok açım amca!"

 

Elif o harfini uzatırken kıkırdıyordu. Alparslan da buna karşılık olarak saçlarına elini atıp karıştırarak dudaklarını o karışıma götürdü. Sonrasında ise ben boğazımı temizleyerek öne atıldım. Bir saatten az vaktim vardı.

 

"Krep için hazır hamur alabilir misin? Kahvaltıyı Elif'le beraber hazırlarız."

 

Alparslan sözlerimle kaşlarını çattı ve yutkundu. Ardından gülümsediğinde bakışları ikimizde geziniyordu.

 

"Aldırırım çocuklara yavrum."

 

Beklediğim cevabı duyduğum an cilveli tınımı takınarak dudaklarımı büzdüm. Hemen ardına da gülüşümle iç çekerek dudaklarına baktım. Eskiden bu hareketime tav olurdu. Kumardı belki ancak bundan başka şansım yoktu.

 

"Simit de istiyorum ama ben. Kıymalı börek aldığın pastaneden, çok canım çekti."

 

Sözlerime iç çekerek eşlik ettiğimde o gülüşünü arttırarak alnımdan öptü. Bu esnada konuşuyordu ve onun sözünün bittiği an da Elif sevinçle elini çırparak öne atılıyordu.

 

"Alırım yavrum. Simit neymiş? Ben sana komple pastaneyi alırım."

 

"Simit al bana da böcüş! Krep de al, kıymalı börek de..." Yutkunarak devam ettiğinde küçük elinin parmakları ile isteklerini sayıyordu. "Çikolatalı hasan da al, peynirli top da al amca! Pasta da istiyorum ben!"

 

Çikolatalı Hasan'ı duyduğum an istemsizce kahkaha atarak başımı geriye attım. Alparslan da kahkahama eşlik ettiğinde onun kruvasanı kast ettiğini ikimiz de biliyorduk. Elif onca yıl geçmesine rağmen bu kelimenin doğrusunu öğrenmemiş olmalıydı.

 

"Alırım prensesim. Saydıkların köpeğin amcan kurbanın olsun senin."

 

Alparslan sevgi dolu bir halle yeğenine sarılıp saçlarını öptü. Ben de derin bir nefes vererek planımın en önemli adımlardan birini daha geride bıraktığım için rahatladım. Zira o evden çıkmadan Elif'i evden çıkarmam mümkün değildi.

 

Az sonra ben Elif'i giydirme bahanesi ile odadan ayrıldım. Onun odasına geldiğimizde masal gibi bir yere ulaştım. Zira ancak masallarda olacak kadar güzel dekore edilmişti bu oda. Toz pembeydi her yer. Yatağı ve dolabının kenarlarında koyu pembe detaylar varken küçük oyun masası gül kurusuydu. Yatak başlığı da odanın duvarlarının her bir yanı da kelebeklerle doluydu. Kızımı bulduğum zaman en sevdiği renk ve nesnelerle hatta hayvanların resimleriyle donatmak istediğim ve hayal ettiğim o oda gibi hissettim. Burnuma dolan sızı ile Elif'in küçük yatağına oturduğumda bakışlarım ondaydı.

 

Büyümüştü. Ben onu tanıdığımda beş yaşındaydı. Şimdi dokuz yaşına gelmişti. Okula başlamış hatta okuma yazmayı dahi öğrenmişti. Alparslan asla cevap vermediğim o mesajlardan birinde Elif'in de İngilizce bildiğinden ve dadısının İngiliz olduğundan söz etmişti. Hatta yarı İngiliz olduğu detayına kadar vermişti.

 

Boyu uzamıştı bal saçlı kızın, saçları da. Üzerindeki açık yeşil pijama takımıyla çok tatlı görünüyordu. Beline dek uzanan sarı saçlarını muhtemelen dadısı uyumadan önce örmüştü. Ancak uykusunda dağılarak çoğu açılmıştı ve şu an karışık ama güzel bir görünümdeydi. Tam karşımda dolabından üzerine tutarak elbise seçiyordu. Karşımda bir zamanlar hayatını kurtardığım ve bu yaşını görmesini sağladığım kız değil de kendi kızım var gibi hissediyordum. Canımın yanması da gözlerimin dolması da bu yüzdendi. Elif de her şeyden habersiz gülümseyerek elindeki elbiseyi bana çevirip neşeyle konuşuyordu.

 

"Hazan abla bu nasıl? Böcüş bana Paris'ten almış. Babam 'özel bir günde giyersin' demişti. Giyeyim bunu?"

 

Kıkırdayarak onu başımla onayladığımda elindeki elbisenin günlük için uygun olmadığını görüyordum. Muhtemelen özel günden kastı bugün benim gelmiş olmamdı. Zira elbise abiyeye yakındı. Etek kısmı tüllüyken üst kısmı sıfır koldu. Ayrıca üstündeki küçük işlemelerden de parıltılar geliyordu. Gözlerimi kısarak gördüğüm etiketle ise yutkunarak dudaklarımı kapattım. Zira Paris'in en ünlü butiklerinden birinden alınan oldukça pahalı bir elbiseydi. Alparslan muhtemelen özel bir davette giymesi için almıştı bunu ona. Parasını yeğenine harcamaktan geri durmuyor gibi görünüyordu.

 

"Çok güzel meleğim. Kahvaltı için biraz fazla ama giymek istiyorsan bence sana çok yakışır."

 

Elif dudaklarını büzdü önce. Sonra hafifçe tebessüm ederek iç çekti. Ben de bu esnada dolan gözlerimi ondan saklamak adına başımı eğmiştim.

 

"Peki! Pembiş elbisemi giyeceğim. Hem amcam bunu bana doğum günümde almıştı."

 

Başımla onu onaylayarak gözümden bir damla yaşı daha düşürdüm. Yaşlarımın nedeni ruhumun şu an kızımla onun odasında vakit geçiriyormuş gibi hissederek zihnimin bunu reddetmesinden kaynaklanıyordu. İçimden şu an aklımın yerinde olmamasını ve bu anı gerçek sanmayı geçirsem de bunun mümkün olmadığını bilerek yeniden acıma teslim oldum. Elif de elinde bir başka elbiseyle tam karşımda bitip minik eliyle çenemi doğrulttu. Tek kaşı havalanmıştı ve saçlarıma bakıyordu.

 

"Saçların kısa diye mi ağlıyorsun yoksa? Ben de çok ağlamıştım Hazan abla. Babam benim saçımla kendi saçını da kazımıştı. Sonra beraber oturup ağlamıştık."

 

İçli bir nefes vererek elbiseyi yanıma bırakıp iki eliyle birden gözlerimdeki yaşları silip yanağımdan öptü. Ben acı bir tebessümle onu izlerken Elif kollarını boynuma dolayarak konuşuyordu.

 

"Ben biliyorum ki, sen saçını bana verdin diye saçın kısacık kaldı. Şimdi ben de sana saçımı vereceğim. Hem benimkiler çok uzadı. Birazını sana veririm."

 

Kollarını çekerek bu kez minik elleriyle yüzümü kavrayarak gülümsedi. Ben gözlerimdeki yaşları ötelemek için burnumu çekiyordum bu esnada. Elif de umut dolu sözlerini işitmemi sağlıyordu.

 

"Üzülme tamam mı? Ben sana saçımı veririm."

 

Başımı sallayarak onu onaylayıp derin bir nefes verdim. Bu sırada biraz olsun toparlanmam gerektiğini düşünüyordum ve bunun için yaşlarımı silerek onun yüzünü kavrayıp iki yanağından da öpüp en sahtesinden bir gülüşü yüzüme yerleştirdim.

 

"Üzülmem bebeğim. Sen de üzülme."

 

Gülümseyip başını sallayarak tekrar iç çektiğinde omuz silkiyordu.

 

"Üzülmem ki! Sen üzülmezsen ben de üzülmem."

 

Tekrar yanağından öperek ona sarıldığımda bakışlarım yanıma bıraktığı elbiseye kaydı. Kottu kumaşı. Odası gibi toz pembeydi üstelik. Sade ama çok şık bir elbiseydi. Etiketini göremesem de yine çok pahalı olduğu kumaşın kalitesinden dahi anlaşılıyordu.

 

"Elbisen çok güzelmiş. Beyaz çorap da giyecek misin altına?"

 

Başıyla beni reddederek gülümsedi.

 

"Hayır. Ben tek başıma giyemiyorum. Amcam da giydiremiyor."

 

Sol elimle ipekten yumuşak olan sarı saçlarını okşayarak iç çektiğimde bu küçük kızın bana iyi geldiğini düşünüyordum.

 

"Ben giydiririm sana. Hava yağmurlu, üşürsün."

 

Tekrar sarılarak gözlerimi kapattığımda Elif merakla ve neşeyle mırıldanıyordu. Ben de onun aksine hüzün dolan sesimi gizlemeye çalışıyordum.

 

"Sen benim annemi gördün mü?"

 

Başımla olumsuz anlamda cevap verdiğimde gözümden akan bir yaşı daha silerek iç çekiyordum. Elif de merakla cevabımı daha net duymak için bedenimden sıyrılmıştı.

 

"Görmedim bebeğim."

 

Elif iki elini birbirine vurarak heyecanlandı. Ardından o ellerden biriyle dolabın üstünü işaret ederek yerinde zıpladığında ben şaşkınca ona bakınarak gülümsüyordum.

 

"Orada annemin resimleri. Hadi getir Hazan abla. Bakalım birlikte. Babam aynı annensin diyor bana. Hadi anneme bakalım!"

 

Kafamı sallayarak ona onay verip kıkırdadım. Bu esnada bir yandan da ayağa kalkıp neşesine ortak oluyordum. Eskiden, Alparslan'la sevgiliyken görememiştim annesinin fotoğraflarını. Ancak hep merak etmiştim. Zira Arslan Tufanlı'yı ö*meşine rağmen yıllardır mest eden o kadını merak etmiştim. Adımlarım bu merakın da etkisiyle hızla dolaba yönelirken neşeli kelimelerim dudaklarımdan dökülüyordu.

 

"Bakalım bakalım bal arısı!"

 

Dolabın dibinde durduğumda iki ayağımı birden hafifçe kaldırarak ellerimi yukarı uzattım. Sağ elimin ucuna değen sert albüm kapağına biraz daha yaklaştığım esnadaysa kapı tıklanarak açıldığı için bundan vazgeçip o yöne bakındım. Alparslan elinde büyük bir poşetle odanın içine doğru ilerleyerek gülümsüyordu. Gülüşüne sahte tebessümüm ile eşlik ettiğimde bakışı anlık olarak Elif'i buldu.

 

"Giyinmedin mi bal arısı?"

 

Elif omuz silkerek yerine oturduğunda Alparslan ona kıkırdıyordu.

 

"Anneme bakacaktık!"

 

Alparslan benim gözlerime bakarak göz kırptı. Ardından elini belime atıp yanağımdan öptüğünde bedenimi geriletmeye çalıştım. Zira yanımızda küçük bir çocuk varken çekinmeden öpüyordu ve bu oldukça yanlıştı.

 

"Yapma!"

 

Fısıldayarak konuşarak çekildiğimde tekrar göz kırparak yeğenine döndü ve ona doğru adımlayıp önünde diz çöktü. Koca elleri onun saçlarını bulurken derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.

 

"Prensesim, annene kahvaltıda hep beraber bakalım olur mu? Şimdi sen güzelce giyin. Ben de sana istediklerini alıp geleceğim. Akşam da baban gelecekmiş. Almış istediğin oyuncaklardan."

 

Elif son cümleye dek omuz silkmesini sürdürerek suratını astı. Ancak babasının geldiğini ve oyuncakları duyduğu an yerinde sıçrayarak gülümseyip öne atıldı.

 

"Gerçekten mi? Güllü lego da almış mı amca? Küçük Çilek kız da var mı?"

 

Alparslan yanağını öperek başını salladı. Ben de hayranlıkla onları izlemeye devam ettim.

 

"Almış, şu küçük ayıcıklardan da almış. Hem de her rengini almış."

 

Elif tekrar gülümseyerek ellerini çırpıp ayağa kalkarak etrafında dönüp zıplamaya başladı. Bu esnada sevinç dolu sesler çıkarıyordu. Sanırım bir çocuğun gönlünü almak ve onu mutlu etmek bu kadar kolaydı. Hiç gönlü alınan ya da mutlu edilen bir çocuk olamadığımdan bilmesem de görmenin mutluluğunu tadıyordum. Bir yandan da içimden uzakta bir yerlerde kızımın da oyuncak istediğini, yemek yemek istediğini, canının bir şeyler çektiğini düşünerek genzime onlarca acıyı yüklüyordum. Elif benim kızımın bulunması için bu akşam babasına da aldığı oyuncaklara da kavuşamayacaktı ama yanımda olduğu süre boyunca mutlu olacaktı.

 

Alparslan yeğeninin sevincine kısa bir süre ortak olduktan sonra ayağa kalkarak bana doğru ilerledi. Ardından elindeki paketi uzatarak gülümseyip iç çekti.

 

"Baharım, sana yakınlardaki bir mağazadan sipariş verdim. İç çamaşırı kıyafet falan var. Tampon da aldırdım çalışan kızlara."

 

Paketi bana doğru uzatarak gülüşünü sürdürdü. Ben de yutkunup bu beklemediğim şey karşısında duraksadım. Zira onun bunları almasını da düşünmesini de aklıma dahi getirmemiştim.

 

"Ben istediklerinizi alıp geleceğim hemen. Döndüğümde konuşalım. Sana her şeyi anlatmak istiyorum."

 

Kaşlarımı havalandırarak yeniden yutkunduğumda içimi bir merak yavaş yavaş sarıyordu.

 

"Neyi?"

 

Ne anlatacağını şu an bilmem gerekiyordu zira döndüğünde ne ben ne de Elif evde olmayacaktı. Bu sebeple sorduğum soruya alnımı öpüp iç çekerek cevap verdi.

 

"Geldiğimde konuşuruz güzelim. Sen de giyin üstünü. Yirmi dakikaya gelirim ben."

 

Ben başımla onu onaylayarak elimdeki pakete bakındım. Bu esnada Alparslan tekrar alnımdan öperek geldiği yöne ilerleyip odadan çıktı. Ben de merakla yatağın üzerine paketi bırakıp içini açtım. Bildiğim bir butiğin ürünleriydi. Oldukça da pahalıydı fakat yalnızca bu civarda mağazası olduğundan daha önce denememiştim. Ancak merak ettiğim bir marka olduğu kesindi. İlk önce kısa kollu siyah simli bir üst çıkardım paketten. Gömleğe benziyordu ancak tam gömlek değildi. Zira tişörtten yapılmıştı ancak ön kısmında üç tane altın sarısı düğme vardı. Etiketine bakarak kaşlarımı havalandırdıktan sonra diğerlerine bakınmak için elimi pakete attım. Bu kez siyah kumaş bir pantolon geldi elime. Düz siyah pantolondu, bir olayı yoktu. Fakat fiyatı bunun da oldukça uçuktu. Ardından bel hizasında bitecek kadar kısa ve altın sarısı Düğmeleri olan bir ceket çıkardım. Kumaşı tişört ile aynıydı. Muhtemelen ikisi takımdı. Sonra paketin altındaki kutuyu da elime aldığımda siyah küçücük bir topuğu olan ayakkabıyı gördüm. Deriydi ve ön kısmı üçgen şeklindeydi. Numarası ise tamdı. Kıyafetlerin de aynı şekilde bedeni tamdı. Hiç vakit kaybetmeden pakete tekrar uzandığımda elim bu kez dantelli siyah bir çamaşır takımına denk geldi. Onun içinde bulunduğu pakette yalnızca bu takım yoktu. Bir adet de jartiyer ve siyah çorap yer alıyordu. O da aynı şekilde siyahtı ancak yok denecek kadar az bir kumaşa sahipti. Aynı pakette topuklu ayakkabı ile giymem için ince çorap da vardı. Bir de saç tokasının bulunduğu paketi de kenara koyduğumda bu kez kutudaki son parçaya elimi uzattım. Bunun içinde ise yine altın sarısı olan takılar vardı. Takıya kadar düşünmüştü. En son olarak da tamponu çıkardığım paketi yatağın kenarına bıraktığımda iç çekerek konumumu dikleştirdim. Elif giyinirken ben de giyinecektim ve daha fazla oyalanmadan evden çıkacaktık. Sırf bu yüzden onun önünde eğilerek en inandırıcı tınımda konuştum.

 

"Elif, bebeğim... Amcan simitleri benim evime getirecek. Kahvaltıyı da ben de yapacağız, havuza da benim evimde gireceğiz. Tamam mı? "Derin bir nefes vererek onun başını sallamasıyla devam ettim. "Şimdi sana küçük bir çanta hazırlayalım. Birazdan çıkmamız gerekiyor."

 

Sözlerimin ardından önce Elif'i hazırladım ve çantasına birkaç günlük kıyafet yerleştirdim. Ardından kendim giyinerek Yalçın'a bizi alması için haber verdim. Kapıdaki adamlar tam tahmin ettiğim gibi hiç zorluk çıkarmadan çıkmamıza izin verdiğinde ise onun gitmesinin üzerinden yalnızca on dakika geçmişti ve artık yolun sonuna gelmiştik. Evinden çıktığım an maskemi kenara atarak devam ettim yoluma. Tufanlı esas düşüncelerimi de şimdi görecek ve uğradığı ihaneti sindiremeden yeğeni için kızımı aramak zorunda kalacaktı.

 

..............................

 

İlahi bakış

 

Alparslan mutlu ve hevesli bir şekilde evden çıktıktan sonra önce isteklerini yerine getirmek adına pastaneye gitmişti. Diledikleri ne varsa fazla fazla alıp baharının en sevdiği tatlıları da almayı unutmamıştı. Hazan tatlıya çok düşkündü. Onun düşkün olduğu tek tatlı ise baharıydı. Bir süredir yakınlığını çözemeyip temkinli yaklaşmaya çalışsa da dudaklarına ve tenine karşı koyamıyordu. İyi ki de koyamıyordu. Zira bu sayede dün gece onun kokusuyla uyumuştu. Tahminince regli bittikten hemen sonra da tenini tenine hapsedecekti. İşleri de bir süreliğine salıp yalnızca sevdasına harcayacaktı vaktini. Uzunca bir süre yataktan çıkmayı dahi düşünmüyordu. Huzurdan ve mutluluktan içi öyle kıpır kıpırdı ki bir süre yalnız kalıp odadan çıkmamaları için tatil planı yapmıştı. Üç aktarma ile gidecekleri güzel ve ıssız bir adada dindirecekti hasretini. Sürpriz olması için söylememişti ama Dayı Alya'ya dair bir iz de bulmuştu. Akşam geldiklerinde öğrenmiş olacaktı. Ayrıca bu akşam onları barıştırmayı da düşünüyordu.

 

Pastanede işi bittikten sonra aklındaki diğer şeyi yapmak adına çiçekçiye gitti. Elif küçüktü ama kadınlığın şanını bu yaşında gösteriyordu. Ona saçları gibi sarı bir lale buketi yaptırdıktan sonra esas amacı olan sevdasına koca bir buket kırmızı gül aldı. Ardından oradan da çıkarak sahildeki seyyar satıcılardan iki adet pamuk şeker ve kalpli kırmızı balon aldı. Çok yere gittiğinden işleri biraz uzun sürmüştü. Neredeyse on dakika fazla bekletmişti onları. İkisinin de aç olduğunu bilerek vicdan azabı çekip arabasını süratle eve doğru sürdü. Az sonra evin bahçesine geldiğindeyse ağzı kulaklarındaydı. Gülleri, pamuk şekerleri ve balonları zar zor kucağına sığdırmıştı. Elleri ise paketlerle zaten doluydu. Bu sebeple kapıyı dirseği ile çaldı. Ardından kısa bir süre beklese de açan olmadı. Alparslan tekrar çalarak bekledi. Sonra tek kaşını çatarak duymadıklarını düşünüp ellerindekileri bırakarak anahtarına uzandı. Sonra eve girdiğinde ikisinin de adını zikretti. Fakat yine bir cevap alamadı. Paketleri holdeki köşelerden birine bırakarak üst kata çıktı. Neredeyse tüm odalarda gezinerek ikisinin de adını zikretti ama bir cevap alamadı.

 

Sonra bahçededirler diye düşünerek yalının koca bahçesini adım adım dolaştı. Orada da kimse yoktu. Alparslan neye uğradığını şaşırarak tuhaf bir ifadeyle bakındı etrafına. Ardından aklına en sonunda mantıklı bir şey gelmesiyle sevdasını aradı. Fakat telefonu kapalıydı. Yutkunarak gözlerini kapattığında içinden hâlâ ne olduğuna dair bir düşünce geçmiyordu. Bu yüzden hızla adımlayarak korumaların olduğu yöne ilerledi. İlk karşısına çıkana sert bir tınıyla sordu sorusunu.

 

"Hanımefendi nerede? Elif de yok!"

 

Koruması yutkunarak ona baktığında şu durumda bile onun sevdasının adını duymasını istemeyecek kadar kıskanç olduğunu içinden geçiriyordu.

 

"Abi sen çağırmışsın, gittiler."

 

Alparslan duydukları ile buz keserek nefesini tuttu. Ardından kaşlarını çatıp gözlerini kapattığı an dahi zihninde bir düşünce belirmiyordu. 'Nereye gidecekler?' diyordu içinden. Yalnızca ne olduğunu sorgulamaya çalışıyordu ve aklından asla sevdasının ona ihanet edeceği geçmiyordu. Halbuki onun ilk sıcak davrandığı zamanlarda şüphe etmişti. Ondan kuşku duyarak temkinli yaklaşmıştı. Ancak aşk öyle büyük bir aptallıktı ki kısa sürede hem kuşkusunu hem de temkinli yaklaşımını unutarak aşka kapılmıştı.

 

"Ne diyorsun lan sen?"

 

Adamı başını iyice eğerek koca cüssesini cüceleştirdi. Zira korkuyordu. Belli ki haberi yoktu olan bitenden. Sevdiği kadınla yeğenini görünce kimse tereddüt etmemişti bu durumdan. Dün gece burada kalmasından da yengeliğe tekrar terfi ettiğini düşünüp asla şüphelenmemişlerdi. Muhtemelen bu şüphesizlik onların ö*üm fermanı olacaktı.

 

"NE DİYORSUN DEDİM LAN SANA!"

 

Alparslan yakasına yapışarak salladı onu. İçinde birden beliren bir öfke vardı ve bu öfkenin tek nedeni belirsizlikti.

 

"KONUŞ LAN A*INI S*KTİĞİM! KONUŞ!"

 

Adamı çaresizce kekeleyerek konuştuğunda bakışları ondaydı ve göz bebekleri bile sinirden titriyordu.

 

"A-abi yenge küçük hanımın elini...Tutmuştu. Birlikte çıktılar. Küçük hanım 'Amcam bekliyor, kahvaltı yapacağız.' Dedi.

 

Alparslan duyduklarıyla aniden yakasını bırakarak birkaç adım geriledi. Bu esnada içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir öfke vardı. Belirsizlik yakıyordu canını.

 

"ADAMLARI TOPLA LAN! BİR DAKİKANIZ VAR!"

 

Emrinin ardından peşi sıra dökülen adamlarının hepsini teker teker dinledi önce. Ardından belirsizliğe rağmen içine oturan sıkıntıyla ona haber vermeden gidişlerini sindiremeyip hepsine teker teker s*ktı. Yetmedi, hırsını alamadı. Hazan'ın adamlarına ve Dante'ye ulaşmaya çalıştı. Ancak ne adamları vardı ne de Dante. Yanına verdiği ajan Seda da Hazan otelde kaldığından beri izinliydi. Alparslan bütün bir gün boyunca nerede olduklarını öğrenmek için canını dişine taktı. Vardı bir izahı. Sevdası Elif'i alıp ne yapacaktı ki? Nereye gideceklerdi birlikte? Hazan ona sürpriz yapıyordu belki de. Uzun bir süre kendini buna inandırarak sakinliğini korudu. Ancak ona rağmen öfkesini dindiremedi ve bütün şehri talan etti. Neredeyse bütün gününü böyle geçirdikten sonra artık ikisinin de canından şüphe ederek bulduğu ilk banka çöküp hayatı sorgulamaya başladı. Abisi yalnızca iki saat sonra gelecekti. Giderken ona emanet ettiği yeğenini bulmak için sadece iki saati vardı ama yoktu. Alparslan, Tetikçi yıllar sonra ilk kez çaresizdi. Çaresizce kanat çırpmaktansa onu yemek için hazırda bekleyen kediye teslim olan yaralı bir kuş gibiydi şimdi. Yalnızca duruyor ve o kedinin onu almasını bekliyordu.

 

İçindeki o şüphe ve Hazan'ın oyununa gelmiş olması ihtimali katlanarak artarken aptal aşkı buna karşı koyacak tek bir iyimserlik bile bulamıyordu.

 

Yağmurlu havada donacak kadar çok uzun duraksayarak o bankta oturduğu esnada neredeyse on bir saat sonra telefonu çaldı. Arayan yabancı bir numaraydı. İçine çöken umutla telefonu açtığında duyduğu ses onu aptallaştıran o sesti. Ancak sesin tınısı ise oyuna geldiğinin daha şimdiden habercisiydi.

 

..............................

 

Evden çıktıktan sonra planımı uygulamak adına önce Elif'e Dante'nin evlerinden birinde güzel bir kahvaltı yaptırdım. Ardından havuzda eğlenmesine izin vererek onunla vakit geçirdiğimde bütün yüklerimden arınacak kadar güzel vakit geçirmiştim. Planımın son adımını uygulamadan önce Tufanlı'nın yeğenini bulmak için delirmesine izin verecektim ki bunu başardım. Bütün gün boyunca bizden tek bir haber dahi alamadı. Zira ben Elif'in gönlünü yapıp 'Amcanın işi çıktı.' Diye kandırdıktan sonra onu kılık değiştirerek yük gemiyle Şile'den gemiyle Zonguldak'a yaklaşık sekiz saatte gittik. Buradan hedefimiz Artvin. Kara yoluyla onu Artvin'e annemin memleketine götüreceğim. Bu esnada beni de onu da bulmalarına imkan olmayacak. Zira Tufanlı izimizi sürene dek ben Elif'i ve dadısını internetin bile çekmediği hatta hayatın dahi olmadığı ücra bir dağ köyüne yerleştireceğim. Bütün plan çok çok önceden yapılarak ilmek ilmek işlendi. Öyle ki Dante ve Çisem dahi onlara yakalanmamak adına yurtdışına çıktılar. Nare ise Bursa'da dedesinin çiftliğinde. Üstelik onun orada olduğunu da kimse bilmiyor. Zaman ise tamamen onun aleyhine işliyor. Şu an konumu tespit edilemeyecek kadar eski bir telefondan saatler sonra onu ararken de bu zamanın onun aleyhine akışına bizzat şahitlik etmeye hazırlanıyorum. Elif arabada uyuyor ve uzun bir gece yolculuğu için benim yanına gitmemi bekliyor. Dadısı ise farklı bir araçla önlem amaçlı çok daha önceden yola çıktı.

 

Ben de bunun bilincinde olarak elimdeki telefona sıkı sıkı sarılıp iç çekerek numarasını tuşluyorum. Vakit geldi. İntikamın vakti tam şu an geldi. İlk çalışta açıp seslenmesinden dahi belli olan endişesine sesindeki titreme eşlik ediyor.

 

"Alo?"

 

Sinsi gülüşümün yüzümde yer etmesine izin vererek ona cevap verdiğimde içimde büyük bir rahatlama vardı. Zira arabada uyuyan o küçük kız benimle olduğu sürece Arslan Kardeşler var güçleri ile kızımı arayacaklardı.

 

"Tufanlı..."

 

Benim sesimin telefonun ahizesinde yankı bulduğu an onun cevabını işiterek yutkunup başımı diktim. Hiç beklemeden telaşla konuşarak tahminimde haklı olduğumu bana bir kez daha kanıtladı.

 

"Hazan, neredesin sen? Elif nerede? Ne b*k yiyorsun, ne oluyor?"

 

Sırıtarak sözlerine cevap verdiğimde bakışım kısa bir anlığına arkama, arabaya döndü. Elif filmli camlardan görünmese de melek gibi uyuyordu.

 

"O kadar salaksın ki sana nasıl Tetikçi dediler, hayret ediyorum."

 

Sözlerim onun kulaklarında yankılanırken ben içimden geçenleri direkt olarak ona duyurmuş olmanın rahatlığını bedenime teslim ediyordum. Zira uzun süredir taktığım maske nedeniyle ona hak ettiği gibi davranmıyordum. Rahatlığın nedeni esasında buydu.

 

"NE SAÇMALIYORSUN KIZIM SEN, NE!"

 

Bağırdığı için telefonu hafifçe kulağımdan uzaklaştırarak yüzümü buruşturdum. Ardından iç çekerek yeniden kulağıma tutup konuştuğumda sesimdeki o soğuk ve nefret dolu tınının onu üşüttüğünün pek tabii farkındaydım.

 

"Bağırma bana. Senin karşında hafife alacağın biri yok."

 

Derin bir nefes vererek iç çektiğini duyduğum esnada bağırmasa da oldukça gergin bir ses tonunu duymamı sağladığının farkındaydım.

 

"Neredesin Hazan, Elif nerede? Sabahtan beri sizi arıyorum. Bana bir cevap ver! Nereye götürdün onu?"

 

Küçük bir kıkırtıyı dudaklarımdan peydah ederek yaladığımda ruhum dahi soğumuştu. Günler sonra ilk kez bedenimde tek bir yük dahi yoktu. Rahatlamış hissediyordum ve bu rahatlık beni mutlu hissettiriyordu. Tufanlı ise başına gelenden henüz haberdar değildi. Belki de konduramıyordu.

 

"Elif benimle ve güvende ama nerede olduğunu ben sana söyleyene dek bilmeyeceksin Tufanlı."

 

Uzun soluklu cümlemin ardından bir süre karşıdan cevap gelmedi. Ancak cevabını işittiğim an sesindeki öfke küçük bir ürkme yaşamama sebep oldu. Fakat ben buna boyun eğmemek adına başımı dikerek gülümsedim.

 

"NE SAÇMALIYORSUN LAN SEN?" Cümlesine sesini alçaltarak devam etti. "Hazan sana bağırmak da kötü konuşmak da istemiyorum. Elif nerede? Ne istiyorsun ondan?"

 

Dudaklarımı yalayarak boşta olan elimi cebime atıp gülümsedim. Bu gülüş ona pahalıya patlayacak kadar çok intikam hırsıyla doluydu.

 

"Elif'ten ne isteyebilirim? Abin ve senden yani Arslan Kardeşler'den kızımı istiyorum. Elif siz bana kızımı kaçıranın yerini ya da kızımın adresini verene dek benim yanımda. Kızım sende değilse bile kimde olduğunu bana söyleyeceksin Tufanlı. Bana kızımı getireceksin. Benim kızım gelmeden de ben size sizin kızınızı vermeyeceğim."

 

Son cümlemi üstüne basa basa söylerken kendimi öyle çok kaptırdım ki bir elim tehdit pozisyonunu alırken dişlerim sıktığımdan gıcır gıcır ediyordu. İçimde bitmek tükenmek bilmeyen bir öfke vardı. Korkarım ki bu öfke kızımı bulsam dahi dinmeyecek kadar çoktu. Alparslan tekrardan kısa bir süre konuşmadı. Hatta bu süre bir anlığına bana o kadar çok geldi ki telefonu kulağımdan çekerek kapatıp kapatmadığını kontrol ettim.

 

"Bana bunu yapmadığını söyle, bana beni koynumda sırtımdan bıçaklamadığını söyle!"

 

Sırıtarak o görmese de onu başımla onaylayarak kıkırdadım. Bu esnada içimdeki soğukluk benim dahi bedenimi ürpertiyordu.

 

"Yaptım Tufanlı. Sen her şeyi bir kenara atıp sana kanacağımı düşünecek kadar aptaldın. Ben de bu aptallığını kullandım. Tıpkı senin bir zamanlar bedenimi kullandığın gibi ben de seni kullandım."

 

Telefonun ucundaki o öfke dolu adamın sesi bir süre daha kesildi. Ardından konuştuğunda bu kez onun sesi de buz gibiydi.

 

"Yanlış, ben aşık olduğum kadının bedenini tek bir gün bile kullanmadım ama şimdi karşımdaki bir çocuğu ailesinden ayıracak kadar merhametsiz bu kadının her şeyini büyük bir zevkle kullanacağım."

 

Ben ağzımı aralayıp ona cevap verecekken öne atılarak sözlerine aynı soğuklukla devam etti.

 

"Dinle, Hazan Kandemir! Bana Elif Tufanlı'yı getirmek için bir saatin var. Bir saatin sonunda sana duyduğum saygı da aşk da bitecek ve nefretimle, gerçek Tetikçi'yle tanışacaksın."

 

Son cümlesini tamamladığı an benim cevap dahi vermemi beklemeden telefonu yüzüme kapattı. Ben de bu esnada kısa bir an duraksasam da duruşumu toparlayarak arkamı döndüm. Zira onun bu sözlerine boyun eğmeyecektim ve amacımdan sapmayacaktım. Adımım arabaya doğru ilerleyeceği an ise Yalçın sıkıntılı bir ifade ile bana doğru ilerlemeye başladı. Onu gördüğüm an duraksayarak meraklı bir ifade takındım. Yanıma geldiği an telaşlı halini bana göstererek dolu gözlerinden nefretini akıtmaya başladı.

 

"Abla, Nare... Nare abla... O or*spu çocuğu Dağhan Nare'yi kaçırmış."

 

Duyduğum sözlerle beynimden vurulmuşa dönerek sendeledim. Anlık olarak başımın dönmesine yüreğimdeki yangın ve içimdeki acıya teslim olarak ağzımı araladım. Bu esnada Yalçın düşmemem için beni tutuyordu ancak benim düşecek takatim dahi kalmamıştı. Titreyen elim kalbimi bulurken derin derin nefesler alarak duyduklarımı sindirmeye çalıştım. Sonra beynimde çalan o ıslık sesiyle yüzümü buruşturdum. Bu buruşturma içime bitmek tükenmek bilmeye bir öfke yüklerken aniden yere düşerek dizlerimin üstüne vurup avazımın çıktığı kadar bağırıp kardeşimi zikrettim.

 

......................................

 

İlahi bakış

 

Dağhan babasının yıllar önce yok edilen kasetinin yeniden ortaya çıkarak basına sızdırılmasını dün yaşadığı öfkenin çok daha büyüğü ile karşılamıştı. Zira babasına zerre kadar değer vermese de onun soyadını taşıyordu ve haberlerde bizzat Dağhan Taşdelen'in babası olarak anılmıştı. Yani bu haber direkt olarak onun onurunun kırılması için yapılmıştı. Yapanı bulması da fazla uzun sürmediğinden gerekli aksiyonları alarak Hazan'ın en değerlisini kaçırtmıştı. Şimdi içtiği keyif kahvesinin içindeki o keskin viski tadı hem uykusunu açıyordu hem de ona müthiş bir zevk veriyordu.

 

Muhtemelen birkaç saat sonra kardeşinin canını a*arak onun geçen hafta kurşunlattığı evinin önüne atacaktı. Hazan bunu çoktan hak etmişti. Fakat planda değişiklikler vardı. Zira aslında olması gereken onun Hazan ile arasının iyi olmasıydı. Anlaşma bu şekilde yapılmıştı. Çünkü Hazan onların sayesinde Tetikçi'ye düşman olarak onu bitirecekti. Dağhan bu konuda Hazan'a yardım ettikten sonra en nihayetinde intikamını almış olacaktı. Ancak son durumdaki tabloya bakıldığında Hazan'ın asla rahat durmayışına mecburi karşılıklar vermek zorundaydı. Zira diğer türlü yaptığı onca şeye sessiz kalsaydı eğer hem kibrinden ödün verecekti hem de Hazan'ın şüphe etmesini sağlayacaktı. Bu yüzden onun planı az da olsa şekil değiştirmişti. Günün sonunda yine onun istediği olacaktı. Bundan zerre şüphesi yoktu.

 

Tam karşısından ona doğru hızlı adımlarla gelen Poyraz'ın ise bundan çok büyük şüphesi vardı. Zira Dağhan bu kez haddini fazlasıyla aşmıştı. Ona boyun da eğmeyecekti. Emrine itaat de etmeyecekti. İkisi kimse bilmese de bu savaşta eşit söz hakkına sahipti ve sırf bu yüzden Dağhan onun hoşlandığı kadını kaçıramazdı. Poyraz öğrendiği gibi onun yanına geldiğinde direkt olarak yakasına yapışmayı planlıyordu ki öyle de oldu.

 

Bahçedeki koltuğunun üzerinde keyifle kahvesini içen Dağhan'ın üstüne yürüyerek yakasına yapıştı. Dağhan neye uğradığına şaşırırken o öfkeden titreyen ellerini yakasından çekmek yerine daha sıkı kavramayı tercih ediyordu.

 

"NE YAPTIN LAN SEN! NE YAPTIN ABİ?"

 

Dağhan sinirle soluyarak kolunun tersiyle onun yakasına yapışan ellerini itti. Ardından kahvesini sertçe masaya bırakıp ayağa kalktığında Poyraz yeniden yakasına yapışıyordu. Fakat bu kez aynını Dağhan da yapmıştı, öfkesini karşısındaki gözü dönmüş adama o da gösterecekti.

 

"NE YAPMIŞIM LAN!"

 

Poyraz öfke ile gülerek bir iki adım geriye gidip kesik kesik soludu. Bu esnada bir eli tehdit pozisyonunu alıyordu. Diğeri ise titreye titreye başını buluyordu. On altı yaşından beri ilaçlarla akıl sağlığını koruyordu. Kontrol edemediği bir öfke problemi vardı ve o problem şu an baş gösteriyordu. Kesik nefesleriyle dudağını yalayarak başını sola doğru eğdi. Bir yandan iç çektiğinde kısık sesle deliliğini dışa vururcasına konuşuyordu.

 

"Sen... Sen onu nasıl kaçırırsın abi?" Bedeni yavaş yavaş sallanırken gözlerini kapatarak nefeslerini hizaya sokmaya çalışıyordu. "Babam gibi... Sen benden en sevdiğimi nasıl alırsın abi? Ben... Ben sana söyledim. Ben sana söyledim. Ben sana... Sen onu da benden aldın. Sen de benden aldın abi. Sen de aldın."

 

Dağhan karşısında sallanarak mırıldanan kardeşine attığı iki koca adımla destek vermek için harekete geçti. Yıllardır bitmek tükenmek bilmeyen bir acının esiriydi. O gün olanları gördüğünden beri yitirdiği aklını zar zor koruyordu ancak yaşadığı her zorlukta yeniden başa dönüyordu. İki eliyle yüzünü kavrayarak kardeşinin ona bakmasını sağladığında dolu gözleriyle karşılaşarak yutkunup gülümsedi.

 

"Atakan sakin ol abim. Sakin ol!"

 

Poyraz başını sağa sola sallayarak onun ellerinden kurtulup iç çekti. Bu esnada derin derin nefesler alıp veriyordu. Şu anda gerçek adını duymaya da hazır değildi. Atakan olmaya da o soyadını taşımaya da hazır değildi. Kendine seçtiği isimden ve hayattan memnundu o. Bu memnuniyeti yüklerinden arınarak sürdürmek istiyordu ve fakat abisi ona asla izin vermiyordu. İntikam demişti. O da abisine yanında olduğunu göstermişti. Onun canı için elinden gelen her şeyi fazlasıyla yapmıştı ama şimdi göre göre sevdiği kızın kaçırılıp ö*me götürülmesine göz yummayacaktı.

 

"Sus, sus bana anma onu! Anma o pisliği!"

 

Dağhan sıkıntılı bir nefes vererek sözlerine başladığında Poyraz öfkeli soluklarını sürdürerek boşluğa bakıyordu. Bu mevzu hem onun hem de kardeşinin hislerinden çok ötedeydi. Bu mevzu onların soyadlarına atılan bir darbeydi ve cevap verilmesi zorunluydu.

 

"Muhtemelen, muhtemelen o kızı kaçırdığım için bana kızgınsın. Tamam, haklısın ama buna mecburdum Ata. Ben buna mec-"

 

Poyraz abisinin sözlerini işiterek hiddetle ona dönüp yeniden yakasına yapıştı. Tükürüklerini savura savura konuştuğunda sinirden her bir zerresi titriyordu.

 

"NEYE MECBURDUN? NEYE! BABAMIN YEDİĞİ B*KLAR YÜZÜNDEN ONU BENDEN NASIL KOPARIRSIN? BU HAKKI KENDİNDE NASIL GÖRÜRSÜNA ABİ? SEN KİMSİN?"

 

Dağhan başını arkaya doğru atarak boynunu çıtlatarak dişlerini sıktı. Onu anlıyordu ama Poyraz abisinin mecbur kalışını anlamıyordu. Esasen Dağhan empati kurarak kardeşinin yaşadığı acıyı tahmin etmek istemiyordu. Zira onun Güliz'e duyduğu aşkla kardeşinin Nare'ye duyduğu aşkı kıyas edemiyordu.

 

"Yeter Ata! Bizim soyadımız lekelendi. Bizim, soy-adımız-lekelendi! Duydun mu? Hazan bedelini en sevdiğiyle ödeyecek."

 

Heceleyerek öfkeyle konuşsa dahi sesini ona yükseltmiyordu. Zira Poyraz, esas adıyla Atakan Taşdelen ona bağırıldığı an babasının gözleri önünde geçirdiği cinneti anımsıyordu. Özellikle böyle atak anlarında bağırılmaması gerekiyordu. Dağhan bu yüzden öfkesini gölgeliyordu. Sırf bu yüzden kardeşine sessiz kalıyordu. Poyraz ise sinirle gülümseyerek ellerini iki yana açtığında az önceki titrek ve yardıma muhtaç halini canavarlığa bırakıyordu.

 

"NE SOYADI LAN? NE SOYADI ABİ! SENİN UTANA SIKILA TAŞIDIĞIN O SOYAD MI? O OR*SPU ÇOC*ĞUNUN OĞULLARIYIZ BİZ! UNUTTUN MU? BABAM GÖRDÜĞÜ HER D*LİĞE S*KUYOR DİYE O KADIN MI SUÇLU? SENİN BABAN BİR OR*SPU ÇOCUĞU! SENİN BABAN BİR OR-"

 

Dağhan iki koca adım atarak kardeşinin yakasına öfkeyle yapıştı. Poyraz anında sustuğunda abisi alnında atan damarla ve kızarmış yüzüyle konuşuyordu onunla.

 

"Sus, sus Ata! Yeter, kendine gel! Evet, bizim babamız bir or*spu ç*cuğu, ş*refsiz bir p*ç! Öyleyse bunu herkese duyuralım! O videoyu bir de biz yayalım! Ne dersin? Hatta ben çıkıp diyeyim ki 'Benim kardeşim ö*medi, ben yıllarca onu koruyabilmek için ö*ü gösterdim. Yanımdan bir an ayırmamak için de en iyi adamım dedim herkese. Sonra bir günde zillinin birinden hoşlandı diye onun canını tehlikeye attım.' Diyeyim mi bunu abim? İster misin?"

 

Poyraz abisine öfkeyle hırıltı çıkararak tepki verdi. Abisi ona iyileştiğinde bu teklifi sunmamış dayatmıştı. 'Seni ö*dü gösterdim.' Demişti. Üstelik bu planı amcası ile birlikte yapmışlardı. Poyraz asla itiraz etmeyip boyun eğdiğinde yalnıza babasının adından ve soyadından kurtulmak için kabullenmişti. Abisi ise hayatta kalmak için başını eğdiğini düşünmüştü. Ancak şimdi gerçeği öğrenecekti. Poyraz'ın artık sabrı kalmamıştı. Berbat bir hayatları vardı. Yalnızca k*n ve gözyaşı hüküm sürüyordu hayatlarında. Poyraz bundan sıkılmıştı. O kadar zenginliğe rağmen huzurun zerresi olmayan hayatlarında tek bir his de yoktu. Abisinin biraz olsun mutlu hissetsin diye geceleri odasına gönderdiği kadınlar da mutlu etmiyordu artık onu. Çünkü o gerçek mutluluğu keşfetmişti. Nare hayatına girdiğinden beri bir şeyler hissediyordu. Yıllardır tek bir duyguyu bile beslemeyen zihni mutlulukla karışık huzura teslim olurken yüreğinin yükü hafifliyordu.

 

"Ben sırf o s*kik adamın soyadını taşımayayım diye kabul ettim. Ne sandın sen? Ö*lmekten mi korktum ben abi? Ö*MEKTEN Mİ KORKTUM? Ö*MEK İÇİN CAN ATIYORUM BEN LAN! Ö*ÜP DE BABAMIN YAKASINA YAPIŞMAK İÇİN CAN ATIYORUM!"

 

Dağhan gözlerini yumarak iç çekti. Kardeşi babasına ondan daha çok nefret duyuyordu. Zira babası gözlerinin önünde önce annesini sonra ablasını ö*dürüp onu da bıçaklayarak yaralıyken i*tihar etmişti. Bütün bunlar Atakan'ın gözleri önünde olmuştu. Ailesinden uzak büyümüştü o. İsviçre'de başlamıştı eğitim hayatına. Alparslan dahi ayda yılda bir gördüğünden onun kimliğini değiştirip yeni bir imajla adamı olarak hayata katması zor olmamıştı. Ancak şimdi bunlar yüzünden pişmandı. Kardeşini en çok yanında güvende tutacağından adamı yapmıştı ama ona huzur dolu bir hayat verememişti.

 

"Affet diyemem Ata, varlığın daim olsun. Affetme ama bana gönül koyma."

 

Poyraz başını sallaya sallaya reddetti abisini. Yaptıklarına daha fazla ortak olmak istemiyordu. Çok sıkılmıştı bu durumdan. Çok sıkılmıştı başlarına gelen her halttan onları sorumlu tutmaktan. Babası adam değildi. Babalarının adamlıkla uzaktan yakından alakası yoktu. Annesine yaşattıkları aklındaydı. Beş parasız kapıya koymuştu annelerini. Onun haberi uzakta olduğundan olmasa da abisi aylarca annesini aramıştı ama onun da gücü yetmemişti. En sonunda bir gün Arslan Tufanlı annelerini kerhanede bulduğu için Dağhan ila konuşup onu evlerine getirmişti. Dağhan annesinin başına gelenleri utançla dinleyerek bir süre gizlese de babasının öğrenmesiyle ö*ümden dönmüştü. Annesinin kırık parmaklarını görmüştü Atakan. Eve geldiğinde annesinin yüzü tanınmayacak haldeydi. Abisi ise b*çaklandığı için ayağa dahi kalkamıyordu.

 

"Yeter abi. Bana s*k s*k sözler söyleme. O kızı bırakacaksın. Bırakmazsan benim yüzümü bir daha göremezsin."

 

Dağhan dudaklarını ısırarak adımlarını geriletip tek kaşını havalandırdı. Karşısındaki öfke dolu bakışlarda gördüklerine yutkunarak veriyordu cevabını. Bu kıza olan hisleri akıl alır bir boyutta değildi. Bu kadar kısa sürede bu şartı koyacak seviyeye gelmesi de onun hayatında ne denli bir boşluk olduğunun göstergesiydi. Fakat Poyraz yani Atakan bilmiyordu ya da bilmek istemiyordu. O kız Dağhan'ın can düşmanının sevdiği kadının kardeşiydi. Hazan Kandemir onların ö*ümüne nefret ettiği kişiler listesinde yedinci sırada yer alıyordu. Üstelik intikamlarının da en önemli parçası bu kadındı. Tek bir yanlış hamlesi her şeyi berbat edebilirdi.

 

"Ata, kendine gel! O kadının kardeşinden sana fayda gelmez. Yıllardır ne için uğraşıyoruz biz? Her şeyi berbat mı edeceksin? İsteğin bu mu?"

 

Poyraz başını sallayarak abisini reddettiğinde boşluğa tekme atarak iç çekiyordu. Bu intikam mevzusundan sıkılmıştı. Babalarının cinnet geçirerek annelerini ve ablalarını hayattan koparmasından Arslan Kardeşler'i sorumlu tutmak artık ona saçma gelmeye başlamıştı. Zira babası onları ne tek bir gün sevmiş ne de değer vermişti. O yüzden tamamen cinnete dayalı yitirmeler yaşamamışlardı. Rıfat Taşdelen o olanlar olmasa da annelerini ö*dürmeyi kafasına koymuştu.

 

"Yıllardır boşa uğraşıyoruz abi. İntikam intikam diye başımızı yediniz. Söyle onlara, o büyük patrona, Hollanda'daki ite, Merkür'e, Hepsine! Bundan sonra ben yokum."

 

Dağhan adımlarını hızla kardeşine yönelterek elleriyle yüzünü avuçladı. İçinde kuşkulu bir tedirginlik vardı. Bu his onun kalbini hızlı hızlı attırarak soluklarının dışa vurumuna yansıyordu. Bunu yapamazdı. Bütün hayatını bu plana harcamıştı. Ö*meden öne onların yıkılışını görecekti. Sadece o değil, kardeşinin saydığı ve sayamadığı adını dahi anmak istemediği o adam da dahil olmak üzere hepsinin tek bir amacı vardı; Arslan Kardeşler'i yok etmek. Dağhan annesinin ve ablasının k*nı için, elinden kayıp giden aşkı için yapacaktı bunu ve kardeşinin lüzumsuz hisleri yüzünden planını tehlikeye atmadan o kızın canını alacaktı.

 

"Hayır oğlum. Yapmayacaksın. Bir kız için benim dokuz yıllık emeğimi heba edemezsin. Annem için, ablam için unutacaksın. Unutmazsan ben senin kalbini sökeceğim."

 

Atakan abisinin öfke dolu sözlerine gülümseyerek karşılık verip ellerinden kurtularak içinden geçenleri dillendirdi. Zira az sonra bu içinden geçirdiklerini dışa vurarak bir masumu kurtaracaktı.

 

"Ben o kız sayesinde yıllar sonra ilk kez acı çekmeden mutlu oldum abi. Yıllar sonra ilk kez bir şey hissettim ve bedelini ödedim. Şimdi sen de ödeyeceksin."

 

Sözlerini tamamladığı an abisine omuz atarak oradan uzaklaştı. Derin derin nefesler alarak evden ayrıldığı an içinden geçen şey onu kurtarmaktı. Zor olsa da yapacaktı. Bu yüzden abisinin en yakın adamı olma statüsünü kullanarak yola çıktı. Nare abisinin herkesten gizlediği evlerinden birindeydi ve Poyraz'ın o adresi bulması zor olmuştu. Zira abisi oldukça paranoyak olduğundan ondan bile gizlediği adresleri vardı. Fakat evi bulduktan sonrası kolay olmuştu. Yaklaşık bir saat sonra o eve varıp adamlara kendini göstererek içeri girdiğinde Nare'yi depoya kapattığını öğrenerek deliye dönmüştü. Üstelik bu depo karanlıktı. Adımını içeri atarak bakışlarını etrafta gezdirdiğinde temkinliydi. Bu temkini ışığı zar zor ulaştığı duvardan bulana dek sürmüştü. Ardından etraf aydınlanırken Nare'yi görerek içli ve rahat bir nefes verdi. Nare ise ağlamaktan yaş kalmayan gözlerini titreterek ona bakınıp gülümsedi. Sandalyeye bağlanmıştı. Karanlık bir odada yalnız bırakılmıştı. Saatlerdir ağlıyor ve ablasının onu bulmasını diliyordu.

 

"Poyraz!"

 

Umutla bağırarak mutluluğunu gösterip derin bir nefes verdi. Poyraz ise hızlı adımlarla ona koşarak yanında bitti. İçi acıyordu. Abisinin zalimliğine içi acıyordu ve onun kardeşi olmaktan utanıyordu.

 

"Geldim, geldim Nare! Korkma, geçti."

 

Sözleriyle paralel ipleri çözdüğünde Nare merakla arkasını dönerek ona bakınıyor bir yandan da gülüşünü sürdürüyordu. Ancak gülüşü yaşlardan boğazının düğüm oluşu sayesinde buruktu. Bu burukluk sesine de yansıyordu.

 

"Ben...Ben çok korktum. Ablam... Ablam nerede? Ne...Oldu ona?"

 

Poyraz ona bakarak gülüşünü sürdürdü. Endişesini anlıyor ve görüyordu. İçinden onu bu hale getiren düzene söverek iç çektiğinde kendisini az daha ö*dürecek olan ablasının durumundan bihaber olmasına rağmen ona iyimser bir cevap verecekti.

 

"Seni arıyordur ablan. Dağhan bey ona bir zarar veremediği için seni kaçırdı."

 

Nare derin bir nefes verdiğinde kollarındaki bağlar çözüldüğü için rahatlamış hissederek bileklerini ovuşturdu. Bu esnada Poyraz onun önünde dizlerini kırıyordu. Göz göze geldiklerinde ise gülümseyerek kızaran bileklerini tuttu. Nare ise hızla ayağa kalkıp buna bir son verip kollarını boynuna dolayarak sarıldı. Poyraz kalkması ile dizlerini dik konuma getirdiğinde sarılmasına karşılık veriyordu. Fakat Nare bu esnada hıçkıra hıçkıra ağlayarak karşılık veriyordu ona. Çok korkmuştu, aklından bin tane şey geçmişti. Ablasının onu almaya gelmediği her saniye ise içindeki kuşku katlanarak artıp ona bir zarar geldiğini düşündürmüştü. Nare ö*ümden çok ablasını kaybetmekten korktuğu için gözünde yaş kalmayacak kadar çok ağlamıştı.

 

"Te...Teşekkür ederim. İyi ki...İyi ki varsın." Yaşların arasında kurduğu cümlelerin sarıldığı adamın yüreğini okşadığını bilmeden konuşmuştu. Ancak içindeki kıpırdama onun yüreğini de dağlıyordu. Bu esnada ikisi de Artvin'e doğru zorla yola çıkan Yalçın'ın saatlerdir ağladığından habersizce aşklarının ilk tohumunu atıyordu. Poyraz saçlarını okşayarak gözlerini kapattığında yıllar sonra ilk kez işe yaradığını düşünerek onu sakinleştiriyordu.

 

"Şş sakin ol, geçti. Ben bırakmam seni. Yerin dibine de girsen bulur çıkarırım Nare."

 

Nare derin bir nefes verdiğinde bedenleri yavaşça ayrılmıştı ve Poyraz eğdiği başına rağmen gözlerindeki yaşları özenle siliyordu. Nare de bu esnada titreyen dudaklarını esas endişesi için aralıyordu. Ablası kurtulmuş olmasından da önemliydi. Bu endişeyi nedeniyle birlikte dillendirirken ise utanç ve mahcubiyet duyuyordu.

 

"O adam beni ablam seni vurdu diye kaçırdı. Şimdi ablamın peşinde mi?" Bakışlarını ona çevirerek karşısında acı acı tebessüm eden o adama bakınıp devam etti. "Ablam beni almaya gelirdi. Gelmediyse ona bir zarar gelmiştir. Bana doğruyu söyle! Ne oldu ona?"

 

Poyraz elleriyle yüzünü avuçlayıp en samimi gülüşünü yüzüne yerleştirerek iç çekti. Bu esnada eskiden sempati duyduğu ancak başına son gelen olayla günahı kadar sevmediği o kadının iyi olduğuna emindi ve Nare için bunu dilemekten de geri durmuyordu.

 

"İyi, ablan iyi. Buna eminim. Hem zaten Dağhan Bey malikanesinde. Ablana saldırsaydı haberim olurdu."

 

Nare küçük de olsa bir rahatlama yaşayıp gözlerini usulca kapatarak derin nefesini dudaklarından yavaşça bıraktı. Poyraz bu sırada karşısında ona mutluluğu ve masumiyeti getiren kızı gördüğü için kendini şanslı sayarak söze giriyordu.

 

"Sen iyisin değil mi? Sana zarar verdiler mi?"

 

Bu sözleri dudağına yerleştirdiği an içinde büyük bir öfke vardı. O öfke sesinin sertleşmesiyle dillenirken Nare yutkunarak başını sallayıp onayladı onu.

 

"İyiyim, çok iyiyim."

 

Poyraz da bu sözleri duyduğu an rahatladı ve ona yeniden sarıldı. Nare kendisine uzanan kolları sıkı sıkı sararak karşılığını verdiğinde güvende hissediyordu. Poyraz ise onun aksine burada ikisinin de güvende olmadığını bilerek onu nasıl çıkaracağını düşünüyordu. Kısa bir süre öyle kaldıklarında Nare güvenin Poyraz ise güvensizliğin hüküm sürdüğü kalplerde barındı. En nihayetinde Poyraz'ın zihninde bir fikir belirince usulca bedenini onun bedeninden ayırarak gözlerine bakındı.

 

"Seni buradan çıkaracağım ama kimseye görünmemen gerekiyor."

 

Nare sözleri ile kaşlarını şüpheyle havalandırdı.

 

"Nasıl?"

 

Poyraz iç çekerek başını salladığında planın kalan kısmını da içinde oturtmuştu.

 

"Seni almaya gizli geldim. Şimdi benimle beraber ön kapıdan çıkacak olursan adamlar Dağhan'a kız gidiyor diye haber verir ve yolda enseleniriz. O yüzden ben önden çıkarak arabayı ormanlık alana çekeceğim. Sonra da arka kapıdaki adamları bir şekilde oyalayacağım. Sen de bu sırada sana tarif ettiğim yerden arkana bakmadan koşarak kaçacaksın. Tamam mı?"

 

Nare şaşkınca yüzüne bakarak afalladı. Ardından yutkunarak başıyla onu reddettiğinde korkmuştu. Yapamazsa adamlara yakalanmaktan korkmuştu.

 

"Olmaz. Ya yakalanırsam? Ne olacak o zaman?"

 

Poyraz ellerini tutarak gülümsedi. Bu esnada varlığıyla ona güç vermeye çalışıyordu. Yapacağına da sonuna dek inanıyordu ancak aksi olduğu halde sözleri geçerliydi.

 

"Ben buradayım. Ben yanındayken sana kimse zarar veremez."

 

Nare tekrardan başını salladığında endişe ve korku duyarak konuşuyordu onunla.

 

"Yapamam. Korkuyorum Poyraz. Yakalanırsam ne yapacaklar bana? Ya koruyamazsan? Ya senin haberin olmadan beni v*rurlarsa?"

 

Poyraz bu kez endişesine kıkırdayarak tepki verdi. Nare olayların başrolü olduğu halinde bayağı komik bir kızdı ve yüzüne söyleyemeyecek kadar ondan korksa da ablasının yarısı kadar bile bir yüreğe sahip değildi. Eğer kaçırılan ablası olsaydı tek bir s*lah dahi kullanmadan buradaki tüm adamları paket ederdi.

 

"Seni isteseler de vuramazlar. Ablana sağ salim teslim etmek zorundalar. O yüzden yakalansan da buraya dönersin. Sonra ben yine gelir sana yeni planı söylerim. Tamam mı?"

 

Nare sözlerini bu kez mantıklı bularak kafasını salladı. İçinde yoğun bir korkuyla karışık heyecan vardı. Heyecanı korkudandı. Korkusu ise artık başını belaya sokmak değildi. İlk seferinde buradan kaçmayı başaramayıp bu karanlık yerde daha fazla kalmaktı. Sırf o nedenden var gücüyle savaşacaktı. Bu savaşı sürdürürken ise örnek aldığı güç ablasına aitti.

 

..............................

 

İlahi Bakış

 

Arslan elindeki koca koca paketlerle eve doğru ilerliyordu. Dayı uzun süre ortadan kaybolmuştu. Zar zor izini bulup aradığında ise Alya'yı aradığını öğrenerek kardeşinden gizli onun yanına gitmişti. Neticesinde şimdi ikisinin elinde güzel bir delil vardı. Ancak bu delili edinmek için kızına söylediği pembe yalan için Avrupa'ya gitmesi de gerekmişti. Sonucunda yanındaki kır saçlı mavi gözlü adamın da onun da eli kolu kızına aldığı oyuncaklarla doluydu. Gülümseyerek evin kapısını çaldığında içindeki özlemin az sonra kızının 'Baba' diyerek ona sarılmasıyla dineceğini biliyordu. Elif onun yaşama nedeniydi. Şu hayata bağlandığı tek şey kızının varlığıydı. Evlat sevgisi öyle güzel öyle büyülüydü ki bu sevginin tek bir zerresi için bütün servetinden vazgeçerdi. Kapı açıldığında bakışlarını içeride gezdirerek sağa sola gönderdi. Aynı saniyelerde tek kaşı havalandığından bakışları Dayı ile kesişti. Dayı da sarı kızının sesini duymadığı için şaşkındı ve omuz silkiyordu. Arslan kısa bir an uyumuş olabileceğini düşündü. Ardından aklına kızı uyumadan hediyelerini görebilsin diye uçak saatini özellikle belirlediğini hatırladı. Zaten Elif babasının geleceğini ve oyuncaklarını getireceğini bildiği için o gelene kadar heyecandan uyuyamazdı. Arslan bu nedenle şüpheli bakışlarını evde gezindirerek salona doğru adımladı. Bu esnada elindeki paketleri sıkı sıkı tutarak ilerliyordu.

 

Az sonra salona adımını attığında girişteki iki basamaklı merdivenin altında oturan kardeşini gördü. Alparslan kafasını ellerinin arasına almıştı. Omuzları çöküktü ve olduğu yerde sallanıyordu. Kaşları daha çok havalanırken içine dolan korkuyla yutkunup yüreğinde kalan o ufacık umut tanesine sığınarak bakışlarını salonda gezdirdi ve kardeşinin az ilerisinde yerdeki paketleri gördü. Sarı lale vardı, kalpli balon ve pamuk şeker de vardı. Arslan onları yerde gördüğü an beyninden vurulmuş gibi sarsıldı. Ellerindeki paketler hızla yere düşerken donuk bedeni zar zor arkasındaki duvara yaslandı. Bu esnada kaskatı kesilen o beden yavaşça yere düşüyordu. Zira aklına gelen düşünce bedenini ayaklarının tutamayacağı kadar ağırlaştırmıştı. Dayı ise onun gördüklerinin aynını gördüğünden bir elini yüreğine koyarak yutkunuyordu. Mavi ve çökmüş gözleri daha şimdiden yaşla dolduğundan iki büklüm olan bedeniyle zar zor oğlu saydığı adamın yanına çöküp titreyen sesiyle konuştu.

 

"Elif nerede uşak? Sarı kızım nerede?"

 

Alparslan duyduğu sese asla şaşırmadan ve duruşunu bozmadan gözünden düşen damlayla sallanmaya devam etti. Aklını kaybedecekti. Biraz daha böyle devam ederse aklını kaybedecekti. Bulamıyordu, onu bulamıyordu. Ne Hazan'dan ne de bal arısından iz yoktu. Hazan yıllar sonra yüreğine yeniden dalıp ona baharı getirmişti. Ancak bu kez o bahar yalancıydı. Bu kez o bahar maskeyle gizlenmiş bir kara kıştı. Gidişiyle geçtiği her yeri cehenneme çevirecek bir kıştı. Alparslan cehennemi de kışı da saatlerdir tadıyordu. Öyle ki bu tadım ona baharının aşkını nefrete çevirecek kadar ağır gelmişti.

 

"Yok."

 

Mırıldanarak sallanmaya devam ettiğinde Dayı istemsizce sarı kızının babasına, büyük oğluna baktı. Arslan kabullenmişti. Daha ne olduğunu bile öğrenmeden karısından sonra kızını da kaybetmeyi kabullenmişti. Acısını sessiz sessiz ağlayarak dile getiriyordu.

 

"Ne oldu oğlum, benim..." Hıçkırıklara boğulurken devamını güçlükle getirdi. "Benim sarı kızıma ne oldu?"

 

Alparslan ağzını birkaç kez araladığında Dayı'sına cevap vermek istiyordu. Ancak içindeki acı buna maniydi. Zira sevdası onu da ailesini de bu hale getirmişti. Abisi bir zamanlar ona 'hislerin başına bela olacak.' Demişti. 'Seni ne Dağhan ne de bir başkası değil o mahvedecek.' De demişti. Cümleleri aynen bunlar olmasa da abisi ana teması bu olan onlarca konuşmayı yapmıştı ve Alparslan onu asla dinlememişti. Bildiğini yapmak ister gibi bir tavır takınmıştı ve şimdi abisi haklı çıkmıştı. Onun yüzüne bakmaya da açıklama yapmaya da cesareti yoktu. O gelene kadar kızını bulmak için canını ortaya sermişti ama başarısız olmuştu. Ellerini birbirine dolayarak iç çektiğinde başını daha da aşağı eğmişti. Bu esnada yerin yarılmasını ve onu almasını diliyordu. Bu söyleyeceği sözler onun için ö*ümden de ağırdı.

 

"Hazan... Hazan kaçırdı."

 

Arslan duyduğu sözle yaşları silmeye bile gerek duymadan derin bir nefes verip hiddetlenerek ayağa kalktı. Bu esnada Dayı kaşlarını çatıp yüzüne inanmaz bir bakış yerleştirerek öne atılıp ayağa kalkıyordu.

 

"Sen ne diyorsun uşak? Hazan yapmaz öyle şey!"

 

Arslan Dayı konuşurken hızla basamaklardan zıplayıp kardeşinin karşısına geçerek onu yakasından kavrayıp ayağa kaldırdı. Bu esnada dudağını öfkeyle büzmüştü ve iki eli birden onun yakasını kavrıyordu.

 

"NE DEDİN LAN SEN? NE DEDİN?"

 

Alparslan başını eğerek yutkunurken Dayı hızla ilerleyip Arslan'ın kollarını tutarak onları ayırmaya çalıştı.

 

"DUR OĞLUM YAPMA!"

 

Arslan onları ayırmaya çalışan yaşlı adamı kolunun tersiyle iterek homurdandı. Bu esnada kardeşinin bedenini sallıyordu. Alparslan ise mahcubiyetinden yüzünü dahi kaldıramıyordu.

 

"DAYI KARIŞMA!"

 

Dayı sendeleyerek geriye doğru giderken tekrardan öne atıldı Arslan.

 

"KALDIR LAN BAŞINI! KALDIR! KIZIM NEREDE? O K*HPE NE YAPTI BENİM KIZIMA?"

 

Alparslan abisinin yakasına yapışarak sevdiği kadına saygılı olmamasının cezasını veremedi. Küfrünü geri alması için de uyaramadı. Yüzü yoktu bunları yapmaya. Onun sevdiği kadın için abisinden hesap sormaya yüzü yoktu. Her şeye rağmen içine dolan öfkeyi bu sebeple yalnızca elini yumrul yaparak dışa vurdu. Arslan da tepkisizliğine bedenini tekrar sarsarak cevap verdi.

 

"KONUŞSANA LAN! KIZIM NEREDE? ELİF'İM NEREDE?"

 

Alparslan yeniden yutkunarak ağzını aralayacak cesareti bulmuşken Dayı Arslan'ın delilik yaparak kardeşine saldırma imkanına karşın tam yanlarında dikiliyordu. Karışmayacaktı. İkisinden biri el kaldırana kadar karışmayacaktı. Alparslan ise o cesareti nihayet bulurken etrafını saran iki adamdan da utanıyordu.

 

"Hazan'da, ben... Ben onu bulamadım abi. Kızımı getirmezseniz vermem diyor. Alamadım, koruyamadım."

 

Son cümlesiyle omzu kalkıp inmeye başlarken yaşlar gözlerinden birer birer süzülüyordu. Canı yanıyordu onun. Canı çok yanıyordu. Suçluydu, hislerine kapılıp ona güvendiği için suçluydu. Yeğeni ile onu yalnız bıraktığı için de suçluydu. Kapıdaki adamların aptal oluşu ve bal arısının gidişine karşın önlem alamadığı için de suçluydu. Bu yüzden konuşurken ve ağlarken dahi eğikti başı. Bu esnada bile abisine bakamıyordu.

 

Arslan ise ağladığı an sertçe onu iterek sarsılmasına izin verdi. Bu esnada iki eli birden saçlarını bulmuştu. Öyle b*ktan bir durumdalardı ki kızının yaşıyor olmasına bile sevinememişti. İki kardeş de benzer sebeplerden darmadağındı ve Dayı'nın öne atılarak olayı çözmekten başka şansı yoktu.

 

"Hazan nasıl aldı sarı kızımı? Ne oldu oğlum? Doğru düzgün anlat da gidip alalım uşağımızı!"

 

Dayı sesindeki gerginliğe rağmen bağırmıyordu. Bunun tek nedeni ikisinin de oldukça çok öfkeli olmasıydı. İçlerinden biri bile sakin olsaydı eğer en çok o bağırırdı. Ancak Dayı nerede nasıl konuşacağını iyi bilirdi ve şu an burada tampon görevi görmeliydi. Aksi halde Arslan kardeşine dahi kıyacak kadar barut olduğundan bu salonu k*n götürecekti.

 

Alparslan ise ikisine de bakmadan ruhsuz bir sesle ö*üm fermanını tüm gerçekliğiyle abisine duyuruyordu.

 

"Evdelerdi. Gece yanımda kaldı. Sabah Elif krep istedi. "Öfke ile kıkırdadığı an oyuna geldiğini anlamıştı. Yine de devam ettiğinde bozuntuya vermiyordu. "Ben de almaya gittim. Geldiğimde yoklardı. Tek bir iz yok. Tüm gün aradım. Her yere baktım, herkesi aradım. Tüm imkanlarımızı kullandım ama bulamadım. Sonra Hazan aradı. 'Elif iyi, bana kızımın adresini ya da kaçıranı getir' dedi."

 

Arslan pür dikkat kardeşini dinledikten sonra yeniden yakasına yapışmadan hemen önce hızla ona doğru ilerleyerek sert bir yumruğu sol yanağına geçirdi. Ardından Dayı refleksle öne atılırken elini kaldırıp onu durdurarak geriledi. Bu esnada Alparslan yediği yumrukla yere yapışmıştı ancak tek kelime etmeden devamını bekliyordu. Arslan da bu esnada onu ö*dürmemek için sakinliğini koruyarak derin derin nefesler alıyordu.

 

"YAPMA OĞLUM! KARDEŞİN ULA O SENİN! KARDEŞİN!"

 

Dayı amansızca yumruğa cevabını verse de Arslan devamını zihninden getirerek arkasına dönüp kardeşine yeniden ilerledi. Dayı engel olmak için öne atılsa da onun hızına yetişemedi. Arslan ise kardeşini yakasından kavradığı gibi ayağa kaldırarak konuşmaya başladı. Alparslan ne sesindeki nefrete ne de yaptıklarına karşılık vermiyordu. Hak etmişti. Abisi onu şurada çekip v*rsa hak etmişti.

 

"SEN O K*HPEYİ KOYNUNA ALACAKSIN DİYE BEN KIZIMDAN MI OLDUM LAN? SÖYLE! NASIL GÜVENDİN LAN? NASIL GÜVENDİN! BEN SANA CANIMI EMANET ETTİM! SEN BENİM CANIMI KİME NASIL EMANET ETTİN LAN!"

 

Sözlerini nefretini kusa kusa tamamladı Arslan. İçindeki öfke dinmek bilmiyordu. İçindeki o öfke yüreğini yakacak kadar çoktu. Ellerini yeniden yumruk yaparak kardeşini köşeye savurduğunda bu kez Dayı aralarına girerek yaralı elini siper etti. Önüne geçip Arslan'ı tuttuğu gibi ayırdı iki kardeşi. Alparslan tepkisizken Dayı bu olanlara göz yumamadı.

 

"DUR OĞLUM DUR! NE YAPIYORSUN?"

 

Arslan omuz silkerek onun korumasından kurtulup geriletti bedenini. Ardından iç çeke çeke arkasını dönüp bu kez yumruklarını kendi başına savurdu. İçindeki öfke dinmiyordu. O öfke onun canına öyle bir batıyordu ki Arslan bunu kullanmaktan geri duramıyordu. Bu yüzdendi kendine vuruşu ama Dayı onun kendine zarar verişine de karşı durdu ve kollarını öne atarak ellerini tuttu. Zar zor durdurduğunda Arslan bağırarak bedenini savuruyordu. Dayı durmasını söylese de odayı dağıtmaya başlamıştı bile. Alparslan ise tekrar düştüğü yerde sessizce ağlıyordu. Her şeyi mahvetmişti. Bütün bu olanlar onun suçuydu.

 

Arslan odanın içinde kırılacak ne varsa yere atarken Dayı onu tutmak için direniyor ve durmasını bağırarak söylüyordu. O ise acısına ve öfkesine dayanamayarak daha fazlasını yapıyordu. Kaptığı koltuklardan birini boydan boya cam olan bahçe kapısına attı. Cam tuzla buz olurken bulduğu diğer koltuğu ise odada kardeşinin olduğu yöne fırlattı. Öfkesi öyle çoktu ki dinmek bilmiyordu. Kardeşini ö*dürmemek için öfkesini böyle kusuyordu. Kızını bu halde arayıp hata yapmamak için bulduğu yönteme sığınıyordu. Bütün tabloları, masaları, sandalyeleri kırdı. Camları parçalayarak bahçeye savurdu. Hatta bulduğu bir vazoyu da kendi kafasında parçaladı. Bu esnada Dayı durdurmaya çalışırken nasibini fazlasıyla almıştı. Arslan kafasında kırdığı vazoyla zar zor kendine gelerek yalpalaya yalpalaya kardeşinin karşısına dikildi. Bu esnada bir eli tehdit pozisyonunu alıyordu.

 

"Sen... Komadayken ona olan biteni anlatmadım diye, evlendi diye beni suçladın. Ben yıllarca her hakaretine göz yumdum. Kardeşim dedim, aslanım dedim, yiğidim dedim. Yine diyorum, kardeşimsin, gözümsün ama bil ki kızımın saçının tek bir teline zarar gelirse namlunun ucundasın."

 

Alparslan tek kelime etmeden abisini başıyla onaylayarak yaşlarını sessizce akıtmaya devam etti. Bu esnada Arslan salon kapısının önündeki iki adama bakıyordu. Hüseyin ve Toygar oradaydı. Yalnızca onlar cesaret edebilmişti. Yalnızca onların olanı biteni görmeye gelecek yüreği vardı. Bakışları kendi adamını bulduğunda tok ve öfke dolu sesini kızını bulmak adına ona duyuruyordu.

 

"Hüseyin, ne kadar adam varsa hepsini topla! Çevre illerdeki yurtdışındaki adamlara da eşimize dostumuza da haber ver. O karıyı bu gece bulacağım."

 

Sözlerini tamamladığı an adamının başıyla onaylayışına dahi dikkat etmeden rüzgar gibi eserek odadan çıktı. Bu esnada belinden s*lahını çıkararak emniyetini daha şimdiden çözüyordu. Dayı ise iç çekip içinden dua ederek peşinden ilerlemeye başladı. Korkusu onun öfkesiydi. O öfkenin kendi yeğeninin annesini yakmasından korkuyordu. Hazan için endişelenerek adımlarını güçlükle attı. Bu esnada kısa bir solukla duraksadığında amacı ağlayan yaralı adama az da olsa destek vermekti. Sebebi buyken omzuna babacan bir tavırla vurarak iç çeke çeke konuşmaya başladı.

 

"Dik dur oğlum, eğilme! Ben abinle gideceğim, bir delilik yapıp seni de sevdanı da yakmasın diye."

 

Alparslan yutkunarak ona destek olan adama sessiz kalırken Dayı daha fazla vakit kaybetmeden Arslan'ın peşine koşar adım ilerleyerek takıldı. Toygar ise herkesin gitmesiyle sessizce yaşlarını sürdüren bitik haldeki dostuna doğru adımlar atarak yanına oturdu. Sessizliğine eşlik edip tüm geceyi onunla bu soğuk merdivende geçirmekti. Ancak Alparslan ona hiç beklemediği şeyleri söyleyerek beklentisini bozguna uğrattı.

 

"En güvendiğin adamlarını yanına alıp hazırlan. On dakikaya çıkıyoruz."

 

Yutkunarak meraklı ifadeyi iri yarı bedenine takındığında Alparslan içindeki acıya göğüs germek yerine teslimiyet göstererek yalnızca yapması gerekeni yapmak için boynunu eğiyordu. Hazan bu yaptığının bedelini Tetikçi ile tanışarak ödeyecekti.

 

"Nereye abi?"

 

Hiç beklemeden bu soruya cevap verirken içinden ona ödeteceği bedelleri geçirerek yüreğinin acısını katlayacağını düşünüyordu. Zira şu an bile onu kalbinden söküp atamadığı için ona çektirdiği her acıda kendisini de ateşlere atacağını biliyordu.

 

"Sevdamı toprağa gömmeye."

 

Bahsettiği sevda yüreğindeki sevdaydı. Zira Hazan yüreğinde oldukça ona verdiği her zararda en çok kendini yakacaktı ve Alparslan artık bunu istemiyordu. Artık ateşlerde yanmak değil de baharda nefes almak istiyordu.

 

.........................................

 

İnsan kendini kaybetmeye hazırlayabilir mi? Bu neyi kaybettiğine göre değişir. Öyle değil mi? Hayır. Öyle değil.

 

Bir silgi olsun benim çantamda. Yıllardır tek bir kez bile kullanmadığım bir silgi. Orada, var olduğunu biliyorum ama onu kullanmaya gerek dahi duymuyorum. Sonra bir gün o silgi çantamda yok oluyor. Arıyorum ancak bulamıyorum. Belki de düşürdüm diyerek yoluma devam etsem de huzursuzlanıyorum. Zira o silgiye bir kez dahi ihtiyacım olmasa da ihtiyacım olacağı ilk an yanı başımda olduğunu biliyorum. Ben ona hiç dokunup varlığına denk düşmesem de var olduğu bilinciyle güvende hissediyorum. Yol boyu bu yüzden sızlanarak huzursuz hissettiğimden dayanamayarak ilk bulduğum kırtasiyeden yenisini alarak atıyorum çantama ama bu kez aynı hissi hissedemiyorum.

 

Çünkü kaybettiğim o silgi çantamdaki rujumun izini de yediğim kurabiyenin kırıntısını da parfümümün kokusunu da taşıyor. Yenisi ise yalnızca eskisinden daha temiz bir şekilde silmeye yarıyor. Ancak benim isteğim bu değil, ben ihtiyacım olduğu an daha temiz silen bir silgiyi değil de gittiğim her yerde yanımda olarak bütün anılarıma, eşyalarıma sinen o kirli silgiyi istiyorum.

 

İşte bu yüzden bir gün bana o hiç kullanmadığım silginin kaybı bile sorulduğunda hazırlıksız hissederek duraksıyorum. Kaybetmek bir eşya olduğunda dahi bağlanma sorunu yaşayan bir insan için bu kadar zorken bir başka insanın kaybıyla üstelik en yakınının kaybıyla sınanarak buna hazırlanmak ve alışmak mümkün mü?

 

Değil.

 

O kayıp ö*üm de olsa belirsizlik de olsa değil. Bu yük her yiğidin değil hiçbir yiğidin kaldıramayacağı kadar ağır. Hele ki o yük belirsizliklerin esaretiyle yüklenmişse. Açık bir mezardır o yük.

 

Açık bir mezar...

 

Yalnızca toprak atılmayı bekleyen ö*ü bir bedeni belki de yıllar boyu taşımaktır belirsizliğin yükü. Ben o yükü kızım benden gittiğinden beri taşıyorum ve şimdi aynı yükün evladım dediğim kardeşim için de sırtıma yüklenmesine direniyorum. Bu yükü kabullenemem çünkü. Bu yük de omzuma binerse eğer o mezar kendiliğinden kapanır. Kabullenmeyerek isyan etmem bu yüzden.

 

Öğrendikten sonra geçirdiğim krizle küçük çaplı bir sağlık sorununu geride bıraksam da aldığım ilaçlarla bunu öteleyerek zamanım fazla olmadığından hızlı bir karar verdim. Şu an arabanın önünde Vezir var. Dağhan'ın adresini zar zor buldum. Saatler süren araştırma esnasında ise Yalçın'ı ikna ederek Elif'i ona emanet ettim ve bana ulaşamaması halinde Dante ile iletişime geçmesini, ne olursa olsun Elif'i vermemesini söyledim. Şimdi onlar gitmeleri gereken eve doğru yola çıktılar. Ben de Tekirdağ il sınırlarına girmek üzereyim. Az sonra Dağhan'ın evini yanımdaki tek adamımla basacağım. Daha doğrusu onun l*şini oradan kazımak için tek bir adama dahi gerek duymadan Vezir'i burada bırakacağım. O da geri dönmemem halinde Dante'ye haber verecek.

 

Sıkıntıyla soluyarak s*lahımı kontrol ettiğim an araba yavaşladı. Ben de hiç düşünmeden nefesimi vererek arabadan indim. Her yanım s*lahlarla dolu. Adımlarım ise oldukça kararlı. Hızla evine doğru ilerlediğim esnada ellerimdeki s*lahı hiç düşünmeden varlığımı fark edemeyen adamlarına doğrultarak s*ktım. Toplamda beş kişilerdi ve bunu yapmak belki de öfkeden benim elli saniyemi dahi almamıştı.

 

Öfkeli adımım ve hareketlerim kapıdaki l*şleri iterek içeri girmemle sonuçlandı. Susturucu vardı ellerimdekilerde. Duymamıştı kimse. Bahçe büyüktü. Evin kapısında vardı adamlar ve sayıları çoktu. Onları gördüğüm an gülümseyerek ceketime bağlı olmasına güvenip ellerimdekileri bıraktım ve sırtımdakini çevirerek öne getirdim. P*mpalıydı bu. İşimi ancak o görürdü. Sayamadığım kadar hızlı bir şekilde hepsine teker teker s*karken deneme kullanımı hariç hiç kullanmadığımdan ağırlığı nedeniyle dizlerimi bükmek zorunda kalıp biraz da ıskalasam da hedefim başarılıydı. Kapının önü de temizdi.

 

Gülümseyerek bu kez namluyu eve d*ğrulttum. Evini delik deşik edecektim onun. Gerekirse onu da delik deşik edecektim. Hak etmişti. Bunu da çok daha fazlasını da hak etmişti. Layığını önce evine verdiğim esnada yedek şarjöre geçmek için nefes vererek adımlarımı bulunduğum yerden gerilettim. Bu esnada evin içinden t*fekle çıkan Dağhan'ı görmeyi zaten bekliyordum. Hızla işimi hallederek karşıma öfkeyle dikilen adama gülümsedim ve evine tekrar ateş etmeden önce n*mluyu ona doğrulttum.

 

"CELLADIN GELDİ DAĞHAN! SENİN DAĞINI AYRI SENİ AYRI G*MECEĞİM!"

 

Dağhan sözlerime kıkırtı ile cevap vererek dudağını ısırdı. Bu esnada bana doğru nişan alıyordu.

 

"SENDEN KORKAN SENİN GİBİ OLSUN S*KİK KARI!"

 

Kaşımı çatarak ağzımı araladığım esnada ona doğru adım atarak elimdekini daha alışık olduğum ve hafif olanı ile yalnızca iki saniyede değiştirip etrafına dönmeye başladım. Bu esnada nişan alıyordum ve Dağhan da bana yetişmek adına başını çevirerek izliyordu hareketlerimi. Evin dışından çıkan diğer adamları görmezden geliyordum. Zira hepsi bana çekmişti tetiği. Görmeye başladığım an belki de korkarak bu ifademi bozacaktım.

 

"KORK BENDEN DAĞHAN, KORK! SENİ BABANIN YANINA G*MMEYE AND İÇTİM! G*BERECEKSİN! GEBERECEKSİN K*DUĞUMUN P*Ç YELLOZU!"

 

Dağhan bağırarak tekrardan nişan alıp bu kez bana doğru tükürdü. Ben bu esnada öfke ile soluya soluya onu nasıl mahvedeceğimi düşünüyordum. Kardeşimi bana vermediği her an onu ö*mekten beter edip aldığım an da babasına aktarmasız gönderecektim.

 

"SEN KARŞINDA KİM OLDUĞUNU BİLMİYORSUN LAN! SÜLALENİ AYRI SENİ AYRI S*KER ATARIM, KİMSE P*RÇANI BULAMAZ!"

 

Başımı sallayarak onu onayladığımda onun karşısında kim olduğunu göstermek adına hızlı bir hamleyle eğilerek bulduğum ilk taşı özel bölgesine atıp aynı hızla p*mpalıya geçerek etrafımı sarmak yerine karşımda dikilen zekasızlara s*ktım. Bunu yaparken de tam yanımdaki ağacın arkasına yaslanmıştım. Şimdi eşitti işte şartlar. Şimdi her şey eşitti. Adamlarının hepsi yerdeydi ve onun canı acıyordu. Acının yeri de derecesi de farklı olsa da en azından canı acıyordu. Tekrar karşısına dikilerek bileğimi acıtmaya s*lahıma geçip gülümsedim. Bu esnada Dağhan zar zor doğrularak burnundan soluyordu. Bend e az önce yaptığım şeyin haklı gururu ile saldırıyordum ona.

 

"Şimdi sen karşında kim olduğunu öğrendin."

 

Cümlemin ardından başımı sallayarak öfkeli bir gülüşü gönderdikten sonra deliliğime daha fazla boyun eğemeden zıplayarak bağırdım. Dağhan da yeni yeni doğrulup s*lahını kavrıyordu.

 

"BANA KARDEŞİMİ VER! VER LAN ONU BANA! NE DEDİM SANA? K*PARIRIM DEDİM! K*PARIRIM ONU!"

 

Bir yandan öfkeyle bağırıp diğer yandan da s*lahı tutsam da istemsizce yerimde zıplıyordum. Dağhan da cevaben hızla bana doğru ilerleyip benim bağırmamı fırsat bilerek tek bacağıyla karnıma doğru tekme attı. Ben aynı saniyelerde evin demir kapısına sertçe düşerek çığlık atarken o hiç vakit kaybetmeden s*lahını alnıma d*yadı.

 

"Sen kaşındın ve cevabını aldın. Senin gibi küçük insanlar benim soyadıma dil uzatamaz. Uzatırsa da cevabını böyle alır. Kardeşin ö*ecek. Kardeşin tam da doğum gününde, iki gün sonra ö*ecek."

 

Az önce benim karnıma sert bir tekme atıldı ve o tekme acıyla düşmemi sağladı. Ancak az önce duyduklarım sayesinde sanki o tekmeyi bana yüz kişi aynı anda attı. Canım öyle çok yandı, içimdeki sızı öyle derinden yaktı ki beni kullandığım ilaçlar sayesinde azalan deliliğim en koyu tonuyla yeniden baş gösterdi. Dönen gözlerime rağmen zeki olmak adına elimde sıkı sıkıya tuttuğum silahı az önceki yere tekrar vurdum. Ancak bu kez öyle sert vurdum ki sendeleyerek küfretti. Onun bu anından faydalanarak az öncekinden çok çok daha büyük bir tekmeyi salladım bedenine. Daha zayıf olduğumdan olsa gerek canını o denli acıtmadı tekmem ama güçlü bir şekilde düşmesini sağladı. Ben de hiç vakit kaybetmeden üzerine oturarak b*ğazına sarıldım. Bu esnada gözlerimden ateşler çıkıyordu. O ateşlere teslim olarak dişlerimi sıka sıka b*ğmaya çalışıyordum onu.

 

"SENİ S*KE S*KE Ö*DÜRÜRÜM LAN! SEN KİMSİN? KİMSİN BENİM KARDEŞİMİN CANINI ALACAKSIN? SENİ S*KİM OLMADAN S*KE S*KE Ö*DÜRÜRÜM!"

 

Ben bağırarak var gücümle ona saldırırken Dağhan kısa bir süre yüzünü buruşturarak tepkisiz kaldı. Ardından hızla elini kaldırıp bana tokat atarak üzerime çıktı. Aynı hareketi bu kez o yaptığında ben tırnaklarımla yüzünü çizerek ona tekme atıyordum.

 

"BEN SENİ S*KİMLE BİLE S*KMEM LAN! SEN BENİM GÖZÜMDE KADIN BİLE DEĞİLSİN!"

 

Başını sallayarak ellerini biraz gevşetti. Bu esnada ben s*lahıma davranarak ondan kurtulmaya çalışıyordum.

 

"GEB*RTMEYECEĞİM SENİ! BU KADAR ÇABUK KURTULAMAZSIN ELİMDEN! ADİ OR*SPU SENİ!"

 

Ellerini tamamen çekerek üzerimden kalktığı an s*lahıma davranarak bacağını nişan aldım. Dağhan da aynını yaparak kalkmama dahi fırsat vermeden s*lahını alnıma dayadı. Bu esnada ikimizin gözünde de benzer nefretler vardı. İkimiz de birbirimizi nefessiz bırakmak için sessiz yeminlerimizi gözlerimizden ediyorduk ve bu yeminleri başka s*lahlardan duyulan seslerin böleceğini bilmiyorduk. Dağhan kafamdaki s*lahını karşısında doğrultarak gerilediğinde ben refleksle başımı çevirip bakındım. Bu esnada zar zor ayağa kalktığımda yalnızca saniyeler içinde evin etrafında karınca kadar çok adam vardı. Her yerdelerdi. Her yerde ellerinde çeşit çeşit s*lah olan adamlar vardı. İçli ve korkulu bir nefes vererek zar zor s*lahımı doğrulttuğumda kime doğrultacağımı bilemediğimden titreyen ellerimi karşımda tutmaya çalıştım. Bu esnada tam da karşımda tanıdık iki yüz belirdi.

 

Arslan Tufanlı yani Nişancı ve Dayı...

 

Dayı'nın elinde s*lah yoktu ve gözlerinde hüzün vardı. Arslan ise hiç görmediğim kadar korkutucuydu. Üstelik s*lahını tam olarak bana nişan almıştı. Nefretle gülümseyerek tiksinir bir ifade takındığında sesindeki soğukluk aniden kışı getirmişti.

 

"İkinizi de burada yakaladığım iyi oldu. Toplu temizlik yapacağım."

 

Ben başımı arkama çevirerek Dağhan'a baktım. O da en az benim kadar şaşkındı ama korkusuzdu. Üstelik s*lahı kime doğrultacağını biliyor gibiydi. Namlusunun ucunda Dayı vardı. Burada olmalarının nedeni Elif'ti. Benim onlardan nasıl kurtulacağım ise tamamıyla soru işaretiydi. Kısa bir anlığına donarak duraksamamamın nedeni de buydu.

 

Ancak duraksayışım fazla uzun sürmedi. Zira tam önündedurduğum kapının bitişiğindeki yoka bir araba son sürat giriş yaptı. Sert freniherkesin bakışını refleksle o yöne çevirdiğinde karşımda Tufanlı vardı. Arabadanaceleyle çıkmıştı. Üzerindeki beyaz gömleğin özellikle alt kısmı kırmızıydı. Yüzündekollarında da kırmızılık vardı. Gözlerinde de aynı ton hakimdi. Üstelik ogözler de yüz de yorgun görünüyordu. Ben yutkunarak ona baktığımda o bana ilkkez soğuk bir bakışla karşılık verdi. Onu yıllar sonra ilk kez gördüğüm gündedahi olmayan bu soğukluk hızla tam karşımda dikilmesiyle son buldu.

 

Zira o soğukluk yerini hiç düşünmeden bana doğrultarak alnıma dayadığı s*lahın ucundaki sıcaklığa bırakmıştı.

 

Bölüm sonu.....

Maalesef ki bir süredir sağlık sorunlarımla uğraşıyorum güzelliklerim. Geçen hafta atlattığım küçük kaza ve hastalığım sizleri bölümsüz bırakmama sebep olacak kadar zor geçti benim için🥹

 

Bu yüzden hepinizden ayrı ayrı özür dileyerek affınıza sığınıyorum♡

 

Umarım bu bölümü sevmişsinizdir zira kitabın en önemli olaylarının başlangıcı bu bölümdeydi🔥

 

Ortaya bir ateş yakıldı, bu ateşi Hazan Kandemir yaktı ama herkes payını alacak. Önümüzdeki bölümlerde bunu çok net bir şekilde göreceğiz 🫣

 

Onu dışında tabii ki favori sahnenizi yorumlarda merak ediyorum ve en geç yarın Instagram hesabımdan soru cevap yapıyorum♡

 

Bir de unutmadan duyurularımı da yapayım guzelliklerim♡ Bölüm günlerimiz benim ay sonunda derslerimin başlaması nedeniyle sanırım pazartesi olarak değişti, net tarihi haftaya kadar vermiş olurum zira bu konuda fikrinizi almak istiyorum 💕🎀

 

Sizleri çok çok çok fazla seviyorum, bir yere bağlanmayacak bu cümle, içimden geldi sadece 🥹🫶🏻

 

Bir diğer duyurum da şudur ki güzelliklerim diğer bütün platformlara bölümleri bu haliyle atarak vakit buldukça düzenlemeye karar verdim. İnşallah yarın hepsini atmış olurum🤍

 

Sizleri çok çok çok fazla öpüyor ve yeni bölüme dek kendinize güzel bakmanızı istiyorum güzelliklerim, güzellikle kalın ♡♡♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:37 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...