22. Bölüm

Müphem

Sude ben
sudenoloji

22. MÜPHEM

 

                                    🔥

 

İlahi bakış

 

Bir gün küçük bir tesadüf yaşandı. Alparslan çocukluğundan beri sığındığı kayalıkta masum, su gibi bir kıza rastladı. Sonra o tesadüf aylarca uzaktan yaşanan bir aşka ve en nihayetinde bir hastane koridorunda tanışmaya dönüştü. Aşk önce karşılık buldu. Sonra da kaderin cilvesiyle ayrılıkları getirerek sevdaya döndü. O sevda ise bir kalpte öl*msüzleşirken diğerinde evlat ve dost acısıyla mühürlendi. Bu mühürse kalpte izbe bir köşeye çekilerek yerini koca bir öfkeye bıraktı. O öfke de en nihayetinde bu hikayenin kıyımını, infiali doğurdu.

 

Şimdi geriye dönüp bütün hikayeye bakıldığında bu infialin yani yaratılan öfkenin yaratıcısının Hazan olduğunu düşünüyorsunuz. Öyle değil mi ?

 

Yanlış. Bu düşünce koca bir yanlıştan ibaret. Çünkü Hazan'ın infiali başka bir infialin gölgesinde yaşama tutundu. Bu aşk masalını yıkımların kitabına dönüştüren esas infialin sahibi Dağhan, Dağhan Taşdelen.

 

Onun öfkesi harladı ilk ateşi. Onun ailesinin acı kaybıyla attığı adımlar neticesinde doğdu ilk infial. Dağhan'ın öfkesinden de öte olansa belki de bu iki infiali de yaratan kişi.

 

Koca bir sis bulutu var tam karşımızda. Önce Hazan'ın infialini, ardından Dağhan'ın infialini geçiyoruz ve o koca sis bulutuyla karşı karşıya kalıyoruz. Ardından kısarak ilerlettiğimiz bakışlarımıza birer kukla düşüyor. Yukarda koca koca eller var. O eller birden fazla kuklayı aynı anda oynatacak bir güce sahip. Bu güç öyle büyük ki infiallerin içinde girifti yaratıyor. Karmaşanın ortasında kalarak kim suçlu, kim masum ayırt edemiyoruz. En nihayetindeyse tuzağa düşerek o koca koca ellerin yeni kuklaları bizler oluyoruz.

 

Bu öyle bir oyun öyle bir kurmaca ki bir süre sonra zaman ve mekan algımızı yitirerek ellerin hükmünde birer kukla değil de özgür birer insan olduğumuzu düşünüyoruz ve hatta bir zaman sonra da kendimizi ellerin sahibi zannederek kuklalara zihnimizde hükmetmeye başlıyoruz.

 

Dağhan ailesinin yokluğu ile geçirdiği altı yılı öyle sancılı öyle zor geçirdi ki bu infialin neresinde olduğunu unuttu. Ellerin sahibi mi yoksa kendini el zanneden bir zavallı mı? Bilmiyor. Ara sıra o aptal kuklalardan biri olduğunu da kabullenerek egosunu zedeliyor. Tıpkı şu an, oturduğu rakı masasında içkisini yudumlarken olduğu gibi. Hazan Kandemir ile iş yapmaya başladığı günden beri Dağhan onun karşısında küçüldükçe küçüldü. O kadının sırf onun karşısına çıkabilmek için bile aylarca uğraştığını bilirken yaşadı bunu. Bir erkek için ne denli zedeleyici olduğunu bir kenara attı daha sonra. Asıl düşünmesi gereken Alparslan'a bir kez daha nakavt oluşuydu. Üstelik Hazan hakkında şüpheleri vardı. Hazan tuhaf davranışlar sergiliyordu. Hatta tıpkı onun yaptığı gibi şeffaflıktan uzak hareket ediyordu. Dağhan yan yana oldukları her an Alparslan'ın delirdiğini bilerek keyiflense de o kadınla iş yaparak Alparslan'ı devirme planının bu denli başarısız oluşunu sindiremiyordu. Planlar yaparak hareket ederdi her zaman. Bütün hayatı saat gibi işlerdi onun. Dakik bir adamdı. Bu dakiklik takıntı düzeyindeydi. Öyle ki içinden zamanı saymadığı neredeyse tek bir anı bile yoktu. Uykusu uyanıklığı hatta tuvalette geçirdiği zaman bile belirli aralıktaydı. Zamanını güzel değerlendirir yaşadığı hayatın tek bir saniyesini dahi çarçur etmeden ailesinin intikamı için geçirirdi. Ancak bir süredir bu yönettiği zaman dahi onun başarısızlığını örtbas etmiyordu. Dağhan bunun için büyük planlar peşindeydi. İçinden o planları geçirerek kederli masasında dahi sırıtış sergilediğindeyse yanında bulunan Poyraz bu sırıtmayı sorgulayarak öne atılıyordu.

 

" Ne oluyor abi ? Sen rakı içerken gülmezsin."

 

Dağhan bakışlarını anlık olarak ona çevirerek gülümsedi. Bu esnada bir elinin işaret parmağı rakı kadehinin ucunda geziniyordu. Tercihi her zaman viski olsa da özellikle efkarlanıp planlarını düşünmek istediği gecelerde çilingir sofrasını yanı başından eksik etmiyordu. Alparslan ile ortak huyları buydu. İkisi de efkar için rakıyı tercih ederlerdi. Farkları ise Alparslan'ın bunu her gece yapıp viskiyi nadir içmesi Dağhan'ın ise bunun tam tersini uygulamasıydı.

 

" Muhtemel nedenleri ve muhtemelen yaşanacakları düşünüyorum."

 

Poyraz dudaklarını büzerek kafayı sıyırmış olan Dağhan'a baktı. Hakikaten de Dağhan da en az Hazan kadar kafadan kontak biriydi. Belki de ikinci ortak noktaları buydu. İlkinin öfkeleri olduğunu söylemeye Poyraz gerek bile görmüyordu.

 

"Abi rakı falan...Uymaz bize ya! Ben kapayım içerden viskimizi, kolayla karıştırırım. Çağıralım bir de şöyle en taşından da üç Rus sana."

 

Poyraz'ın davet dolu sorgular tınısına Dağhan başıyla reddediş gösterdi. Tercihi genelde tek seferde üç kadın olurdu. Üç ve on üç sayılarına takıktı. Babası kendisine üç kurşun s*karak ö*düğünden beri Dağhan üç kadından azıyla yetinmemeye çalışıyordu. Sağlıklı bir insan için saçma bir sebep olsa da Dağhan üç kadına da üçer p*sta attığında rahatlamanın yanında babasının canını yeniden aldığını hissediyordu. Psikolojik olarak normal bir ruh haline sahip değildi. Ancak şu an istediği şey bu gece babasını yeniden gömmek değil de düşünmekti. Aldığı yenilgilere yenisini eklemek yerine galibiyet kazanmak istiyordu.

 

" Yok, kalsın bu gece Ruslar. Hem belki bir iki saate Kandemir gelecek. Evde karı görmesi racona uymuyor. "

 

Poyraz işittikleriyle yüzünde derin bir gülümsememin oluşmasına izin verdi. Aklına Nare gelmişti çünkü. Tanıdığı ve dokunduğu kadınlardan çok uzak, saf, temiz ve masumdu. Bütün bunların da üstünde olan şey ise Nare'nin kalbinin ve iç dünyasının kapalı bir kutu olmasıydı. Merak uyandırıyordu onda. Tatlı bir merak ablasının adını işittiği an içinde peydah olurken Poyraz boğazını temizleyerek yeniden düşüncelere dalan Dağhan'a baktı. Hazan Kandemir'den açılmıştı konu. Poyraz bu sayede bir süredir vakit kolladığı konuyu dillendirerek onun ağzını aramak istiyordu.

 

" Hazan hanım çok güzel kadın ya abi!" dudaklarını memnuniyetle kıvırarak haklı konuşmasını sürdürdü. " Hayalet gibi simsiyah giyiniyor, yine de ay gibi parlıyor kadın."

 

Dağhan duyduklarıyla başını aşağı yukarı sallarken iç çekti. Alparslan ağzının tadını çok iyi biliyordu. Hazan yalnızca güzel değildi, onda farklı bir hava vardı. Parıltısının esas nedeni de teninin beyazlığı değil de ona göre güçlü ve sağlam duruşuydu. Ancak yine de Dağhan bile kabulleniyordu onun güzelliğini. Çok güzel olduğu gibi bakışlarındaki derinlik sayesinde de oldukça çekici bir kadındı. Bunu kabullenerek başını sallayışını sürdürürken bir yandan da iç çekişini yineleyerek onun o güzelliğinin bile mutluluğu getirmediğini içinde yineledi.

 

" Güzel, çok güzel ama kadersiz. Tetikçi'nin hayatına girdiğinden beri masum bir ceylan misali timsahtan kaçıyor."

 

Sırıtarak başını aşağı yukarı salladığında Hazan'ın çevresindekilerin birer timsah olduğunu içinde yineliyordu. Poyraz ise onun iç çekişini ve sırıtışını görerek düşüncesini dillendirmek adına öne atılacak cesareti buldu. Aralarında bir şey olması belki de ona Nare'nin yollarını açacaktı. Poyraz dillendirirken dahi duyacağı cevabı az çok biliyordu ama yine de ümit ediyordu.

 

" Hazan hanım da seninle aynı intikamı alıyor. Acılarınız, acılarımız bir abi. Belki bu acı bir aşkı-"

 

Dağhan işittiği sözle bakışını aniden ona çevirerek kahkaha attı. Poyraz onu tanıdığı halde bunu söyleyerek dalgaya vuruyor olmalıydı. Dağhan gönlü bu denli doluyken tatmin olmak dışında bir kadına o gözle bakmazdı. Göğüslerine baktığı her kadına bir obje gibi yaklaşıyordu. Yalnızca sevdiği kadının göğüsleri ona orada bir kalp olduğunu hatırlatıyordu. Onun dışındaki bütün kadınlar Dağhan için aynı anlamı ifade ediyordu ki bu kadın Alparslan'ın yatağından geçen bir kadınsa eğer göğüsleri göğüs dahi sayılmıyordu.

 

" Alparslan'ın artığına el sürecek kadar küçülmedim daha."

 

Poyraz beklediği cevabı almanın bitkinliğiyle gözlerini kapatıp içkisinin kadehini elinde sıktı. Onun sevdiği kadına olan hislerinden hoşlanmıyordu. O kadın tehlikeliydi. Saf bir kötülük vardı içinde. Güzelliği ile bütün erkekleri alt ederek önünde diz çöktürmek gibi narsist isteklere sahipti. Üstelik onun az önce artık demesi her ne kadar sevmese de Dağhan'ın kalbinin tomurcuğuna da saygısızlık oluyordu. Poyraz< bu konuyu konuşmak ve saygısızlığı dillendirmek için öne atıldığında Dağhan yeniden düşüncelerin esiri olmuştu.

 

" Abi artık falan yengeye haksızlık gibi."

 

Dağhan yenge kelimesini işittiği an ona dönerek gülümsedi. Haksızlık değildi. O bir dünya erkeğin koynuna da girse artık olmazdı. Üstelik aralarında sahte bir nişandan gayrısı yoktu. Alparslan Dağhan'ın bakışlarından ve onu tanımasından anladığı kadarıyla Hazan'a divaneydi. Onun Güliz'e dokunmasına bu nedenden imkan yoktu. Alparslan çevresinde olan bir kadına bir his beslemedikçe dokunmazdı. Dağhan onu çocukluğundan beri tanıdığı için bu konudan emindi. Emin olup içine dert olan konu ise Güliz'in hisleriydi. Aşk acısı yaşadığı acılara tuz ve biber oluyordu. Dağhan bütün bunlar bittiğinde yaşama tutunmak için sevdiği kadınla bir aile kurmak istiyordu. Her şeyden önemlisi ise o sevilmek istiyordu. Sevgiye açtı gönlü. Yalnızlık esir almıştı ömrünü. Küle dönerek tek bir bitkinin dahi yetişmeyeceği bir ormandı onun kalbi. Şimdi yeni topraklar ekerek o külleri yok ederek ormanını yeşertecek bir dermana ihtiyacı vardı ama dermanı başkasının yüreğine derman olmak için uymayan anahtarı kilide zorlayarak o yüreğe girmeye çalışıyordu ama Dağhan biliyordu. Güliz bir gün pes edip o anahtarı fırlatarak evine, esas yuvasına, ona gelecekti.

 

" Yengeni artık yapmak yürek ister. Nişan da sahte zaten."

 

Dağhan bu sözleri söylerken ümit dolu bir ifadede konuşuyordu. Poyraz da bundan rahatsızlık duyarak içli ve sıkıntılı bir nefes verdi. Dağhan inatla onun nasıl biri olduğunu görmemek için direniyordu.

 

" İşine karışmak gibi olmasında abi, geçen gün karşılaşınca yüzüğü gözümüze sokacaktı. Tetikçi de sahte mahte dememiş, dayamış kafam kadar yüzüğü."

 

Dağhan işittiği sözlerle yerine anlık bir çakılma yaşasa da boğazını temizleyerek bu çakılmaya son verdi. Narin papatyası nişanın sahte olduğunu bildiğini bilmiyordu. Dağhan çocukluğundan beri içinde özenle taşıdığı bu güzel sevgiyi öyle büyük bir aşkla beslemişti ki Güliz ne yaparsa yapsın onu affediyordu. Aklınca şimdi ona nispet yaparak ondan uzak durmasını sağlamak istiyordu. Ancak Dağhan bunu dahi hoş görerek yoluna devam etmekte kararlıydı.

 

"Nişan mevzusunu bildiğimi bilmiyor."

 

Poyraz duyduğu cümleye karşın kaşını şüphe ile havalandırarak öne atıldı. İçindeki merak sesine de yansıyordu.

 

"Sahte olduğunu bildiğini mi ?"

 

Dağhan onu başıyla onaylayınca Poyraz sinirle gülümseyerek büzdü dudaklarını. Güliz çok tehlikeliydi ve abisi bunu asla görmeyecek kadar kör kütük aşıktı. Yeniden öne atılarak konuştuğunda Dağhan'ın düşünceli halini sekteye uğratmak peşindeydi. Onun için hayli zor olmalı diye düşünüyordu. Zira Dağhan çocukluktan beri sevdiği kadını 'ortak' dediği dostu ile kendi elleriyle tanıştırmıştı. Lisenin ilk günlerinde yaşanmıştı bu mevzu. Daha sonra Güliz onların sınıfına geçtiğinde de Dağhan masumca kendisi için geldiğini düşünmüştü ama Güliz gördüğü ilk günden Alparslan'ı takmıştı kafasına. Dağhan ise masumiyetine devam ederek sevdiğinin sevgisini hiç beklemediği bir anda görmüştü.

 

" Tamam be abi ! Bilmezse bilmesin. S*ktir et ! " kıkırdayarak konuşmaya devam ettiğinde Dağhan kadehi kafasına dikiyordu. Poyraz ise şu an kuracağı cümleyi kurarken onun egosunu düşünüyordu. " Açayım mı Mihriban'ı ? Senin ufaklığı (!) görüp bağımlısı olan hatunlara gelsin bro !"

 

Dağhan onun cümlesiyle kıkırdayarak içli bir nefes verdiğinde başını aşağı yukarı sallayarak şarkının esas anlamını yineledi.

 

" Mihriban sadece sarı saçlı papatyama gelir koçum. Sen tak plağı."

 

Poyraz onun sözünü emir sayarak ayaklanıp masanın arkasında bulunan plağı özenle pikabına yerleştirerek şarkının ritminin duyulmasını sağladı. Aynı saniyelerde içli bir nefes vererek arkasını dönüp abisinin kadehine rakıyı sek koydu. Yerine yeniden oturduğundaysa asla ona göre olmayan bu efkarlı ortama iç çekerek kendisine viski doldurmaya başladı.

 

Bu esnada Dağhan ise işittiği sözlerle kendi diyarına yolculuğa çıkmıştı. Geçmişiydi rotası. Geçmiş ona yalnızca ailesini değil çok sevdiği papatyasını da getiriyordu.

 

" Günaydın Dağhan, okula mı ?"

 

Dağhan onun yarısını içine büktüğü eteğine bakarak yüzünü kızarttı. Ardından donup kalsa da yeniden papatya sarısı saçlarına ve ela gözlerine bakarak gülümsedi.

 

" Ya..." Öksürerek boğazını temizleyip devam ettiği esnada titreyen elleriyle gözlüğünü düzeltiyordu. " Okula."

 

Güliz ise küçüklüğünden beri yan komşularının oğlu olan içine kapanık ve obezite ile mücadele eden saf arkadaşına güzel gülüşler yolladı. Dağhan iyi çocuktu. Zararsızdı. Arada bir omzunda ağlardı, dertleşirdi. Hatta evdekilerle tartıştıkça onlara giderek Dağhan'ın oyunlarını oynarlardı. Ancak bu kez gülüşü zararsız arkadaşının yanındaki oğlana kaydı. Kaşları şüphe ile havalanırken dudaklarını büzdü. Yemyeşil gözleri anında dikkatini çeken bu oğlan Dağhan'ın aksine gayet fit bir bedene sahipti. Üstelik oldukça karizmatikti. Güliz içinde oluşan kıpırtıyla öne atıldığında Alparslan ise dostunun anlata anlata bitiremediği aşkıyla karşılaştığı için onun mimiklerinden nasıl biri olduğunu çözmeye çalışıyordu.

 

" Sen kimsin ?"

 

Dağhan masumca gülümseyerek Alparslan'ın omzuna elini attı. Ardından tellerin sardığı dişlerini göstererek Güliz'e gülümsediğinde dostu ile papatyasını tanıştırmanın haklı gururunu yaşıyordu.

 

" Doğru ya, tanıştırmadım sizi. Alparslan, hani şu sana ortak diye bahsettiğim kankam var ya ? O işte!"

 

Güliz beline dek uzanan saçlarını savurarak dudaklarını ısırdı. Ardından elini eteğine silip ona doğru uzattığında Alparslan onu dosta selamlamaya hazırlanıyor ve bir yandan da başıyla memnun olduğunu belirtiyordu ancak içinde tuhaf ve rahatsız edici bir his çoktan hakimiyet kurmuştu. Güliz'in bakışları onda iyi şeyler uyandırmıyordu.

 

" Memnun oldum Alparslan. Güliz ben."

 

Alparslan kendisine uzatılan eli sıkarken en sert ifadesini takınarak çene kaslarını sıktı. Niyetini en başından belirleyip çizgisini çekerek korkulanın yaşanmaması için önlem alıyordu.

 

" Eyvallah."

 

Dağhan anımsadığı anıyla dişlerini sıkıp kadehi yeniden kafasına dikerken arkada çalan şarkıyla öfkesini dindiriyordu. Acısı da acısının dermanı da aynı kadında gizliydi.

 

Sarı saçlarına deli gönlümü

 

Bağlamışım çözülmüyor

 

Mihriban Mihriban

 

Poyraz'ın yenilemesine fırsat vermeden kadehe yeniden rakı doldururken öfkesini tekrardan harlıyordu. Sevmişti, çok sevmişti. Kendisine hiç değer vermeyen aynalara bile bakmayan bir ergenken spor salonlarından çıkmayıp onun yanına yakışacak bir adam olmaya çabalayacak kadar çok sevmişti. Günün sonunda ise sevdiği kadının ağzından dostum, ortağım dediği adamın aşkını işitmişti. Dağhan bunları düşünerek iç çekip ağzında bir küfür mırıldandığında kadehi sıkı sıkıya tutuyordu. Ancak bilmediği bir şey vardı. Dağhan acısına dalmaktan saati kaçırmıştı ve vakti çoktan gelmiş olan Hazan onun yanına, bahçeye doğru adımlıyordu. Üstelik bu adımlayışlar esnasında çalan şarkıyı da işitmişti. Kaşları şüphe ile havalansa da sıkıntıyla soluyarak bunu sonraya ertelemeye karar vermişti.

 

Adımlarını kararlılıkla ona doğru yönelttiğindeyse içinden geçen her bir düşünce Dağhan'ın aleyhine işliyordu. Gelişini ilk fark edense Poyraz oldu. Boğazını temizleyerek ayağa kalktığında Hazan başını eğerek oturması için eliyle işaret verdi. Aynı saniyelerde Dağhan da gelişini fark ederek bakışlarını ona çevirmişti. Hazan üzgün ifadesini görerek bir zaafına rastlamak umuduyla ona yakın davranmaya karar verdi. Dağhan da bu esnada içli bir nefes verip maskesini takınarak ona fırsat vermeden acısını gizledi.

 

Hazan onun eliyle verdiği komut sayesinde yanına oturduğunda ise Poyraz plağı yerinden çıkararak özenle kutusuna koyuyordu. Kısa bir an bakıştıklarında aralarındaki o sözsüz savaşın ve zaaf arayışın sonuna gelindiğini ilk anlayıp öne atılan Dağhan oldu.

 

" Hoş geldin Kandemir."

 

Hazan da aynı maskeyi takınarak gülümsediğinde onu gayet iyi tanıdığını düşünüyordu. Benziyorlardı birbirlerine. Acılarını ikisi de aynı yöntemle gizliyordu. Ancak hazan bu acının gizlenişini fark ederek sonrasında kullanmak için beyninde ücra bir köşeye kaldırdı. Dağhan ise bu esnada onun şüphelendiğini anlayabiliyordu.

 

"Hoş bulduk."

 

Hazan'ın sözlerinin ardından Poyraz ona bir kadeh açtığında çalışanlardan biri de önüne servis tabağı koyuyordu. Hazan yüzünü anlık olarak buruşturup yemek istemediğini dile getirmek istedi ancak bunu dudaklarını birbirine bastırarak dillendirmekten kaçındı. Dağhan da tam o sırada sek olan kadehi kafasına dikiyordu. Hazan bunu fırsat bilerek konuşmak için öne atıldığında Poyraz'ın ayakta dikilmeye başladığını görerek engel olmak adına öne atıldı.

 

"Poyraz, otur lütfen. Çekinmene lüzum yok."

 

Poyraz işittiği sözle başını kaldırarak ona baktığında gülümseyerek Dağhan'a döndü. Dağhan bu sözlere sessiz kaldığındaysa onayını aldığını düşünerek eski yerine yeniden oturdu. Bu esnada mırıldanarak konuşup bir yandan da Hazan'ın gelişiyle yenilenen mezelere bakıyordu.

 

"Teşekkürler."

 

Hazan başını sallayarak onu onayladı. Ardından yeniden Dağhan'a döndüğünde en son ki görüşmelerini anımsadı. Dağhan hapisteydi. Şimdi de karşısında rakı içiyordu ve dün hapiste olduğundan da efkarlı duruyordu.

 

" Ee Dağhan, iş konuşacağız demiştin. İşten kastın efkarlanıp demlenmekse buna vaktim olmadığını söylemem gerekecek."

 

Dağhan işittiği söz ile kurduğu planı yineledi kafasında. Aslında önceki planı Alparslan'ı aşık olduğu kadınla bitirmekti ancak şu an bu plan onun her şeyini sevdiği kadının canına takas etmekle değişiyordu. Dağhan ona Hazan ile son bir darbe vurup ardından Hazan'ı esir alarak işleri hızlandırmayı düşünüyordu. Bu süreç fazla uzayacaktı ve onun artık bekleyecek zamanı kalmamıştı. Tufanlı ailesinin sonu hızla gelmek zorundaydı. Bu hıza ivme kazandıracak şey ise yanında oturan güçlü, zeki ve kurnaz olduğu kadar nefretiyle kör olan bu kadındı. Dağhan planını tekrarlayarak gülümsediği esnada onunla son oyunlarını oynamak istiyordu.

 

" Demlenmekte bir iştir Kandemir. Marula yiyen hayvanlar bile sarhoş oluyor ama asıl ilginç olan yanı ne biliyor musun ? O hayvanlar tadını ve verdiği hissi bilmelerine rağmen marula yemeye devam ediyorlar."

 

Hazan işittiği sözler ile kaşlarını havalandırıp sıkıntılı bir nefes verirken mevzunun yine belgesellere geldiğini görerek ona istediği verme niyetindeydi. Zira bahsettiği şeyin ne olduğunu bilmiyordu.

 

" Marula ne demek ?"

 

Dağhan bilmediğini tahmin ettiği için sırıttı ve aynı saniyelerde konuşmaya başladı. " İçinde yüzde on altı, on yedi civarında alkol bulunan bir meyve. Vahşi doğada yeterince beklerse serinlemek için yiyen hayvanları sarhoş yapıyor."

 

Hazan onu dikkatle dinleyerek başıyla onaylayıp içli bir nefes verdi. Dağhan ilginç bir adam olsa da gayet kültürlüydü. Ancak yine de sözleri Hazan'a mantıklı gelmemişti ve bu konuda onunla tartışmak istiyordu. Zira dediği gibi eğer hayvanlar marulayı tekrar tekrar yiyorsa eğer bu onların insanlarda olduğu gibi bir zihne sahip olmadığı anlamına gelirdi ki zaten öyleydi.

 

" Hayvanlar o meyveyi tekrar tekrar yiyorsa bu düşünme yetilerinin kıtlığı sayesinde anlaşılabilecek bir durum."

 

Dağhan onun sözlerine göz devirerek kahkaha attı. Ardından konuştuğunda kendinden emin ifadesi her zaman olduğu gibi hakimiyet kuruyordu. Hazan kendince mantıklı bir cümle kurmuştu ve fakat bilmediği ya da bilmek istemediği şeyler vardı.

 

" Hayvanların insanlardan aşağıda bulunduğuna inanarak egosunu tatmin etmek isteyenlerden olduğunu düşünmek istemiyorum Kandemir. Sonuçta hepimiz aynı sınıftanız ve her zaman bir hayvanın yaptığı şeyleri yaparak hayvani içgüdülerle hareket ediyoruz."

 

Hazan kaşlarını havalandırıp başını hafifçe eğip kaldırarak salladı. Bununla birlikte ne olduğunu sormak niyetindeydi. Dağhan da onu ve söylediğini anlayarak yutkunarak sözlerine devam etti.

 

" Ben boşuna mı belgesel izliyorum sanıyorsun Kandemir ? Hepimiz birer hayvanız. Olaylara verdiğimiz tüm tepkiler onlarla aynı. Hissettiklerimiz aynı."

 

Hazan omuz silkerek dudaklarını yaladığında konunun meyve ile ilgisini sorguluyordu ama asıl sorguladığı şey mevzunun buraya nasıl geldiği olmuştu. Zira kısa bir kültürlenme aşamasından sonra iş konuşmak istiyordu ancak Dağhan bu mevzuyu uzatacak gibi duruyordu.

 

" Konumuzla ilgisi ne bunun Dağhan ?"

 

Dağhan omuz silkip öne atıldığı esnada Hazan'ın parçaları birleştirme konusunda bir sıkıntı yaşadığını düşünüyordu ve bunu dillendirmekten geri durmuyordu.

 

" Muhtemelen...Muhtemelen hiç yapboz oynamadın Kandemir." Hazan göz devirerek sıkıntılı bir nefes verdiğinde sinirle gülümseyerek sürdürdü sözlerini. " Biz de birer hayvan olduğumuza göre hayvanların da rahatlamak için alkole kaçmasına şaşırmamak gerek."

 

Hazan yeniden göz devirip gülümserken aklından geçen düşünceyi dillendirerek kendi teorisini öne sürüyordu. " Ya da yalnızca sıcak havalarda serinlemek için o meyvenin verdiği sarhoşluğa razı oluyorlar. Tıpkı bizim bir acıdan kurtulmak için daha azına sıkı sıkıya sarılmamız gibi."

 

Hazan çok doğru ve yerinde bir cümle kurmuştu. Öyle ki buna Dağhan da hak vererek arkasına yaslandı. Hakikaten de insanlar için durum bundan ibaretti. Örneğin insan kendisine zarar veren bir insanı hayatından çıkarırken onu sevdiği için hayatında oluşan boşluğa ve onsuzluğun verdiği acıyı aldığı zarar karşısında tercih eder. Bilir, olması gereken budur. Bazen hayatta bazı acılardan vazgeçmenin yolu da başka acılara çıkar. Bazen doğru olan dahi yakar insanın canını. Önünde duran iki yol da acılarla doludur ve doğrusunu seçerken dahi göğüs gereceklerinin gücüne sığınarak yola koyulur insan.

 

Hazan daha yolculuğunun en başında bunu yaşadığı için olayı kendine göre bu şekilde yorumlamıştı. Alparslan onca olanın üstüne onu hiç sevmedi ve ayrıldıklarında dahi o kadınla birlikte oldu diye bardağı taşıran o son damlayla Alper'in karısı olmayı seçmişti. Ufacık bir umuda tutunarak çıktığı yoldaki o yol ayrımında en azından doğru olan bu diyerek daha az acılı olan yolu seçmişti. Üstelik şimdi yanlış karar verdiğini de biliyordu. Alparslan'a güvenmiyordu ancak söylediğine göre onu aldatmamıştı. Eğer ki bu sözler doğruysa Hazan o gün Alper'in karısı olmayı seçerek üçünün kaderini de geri dönülemez bir seviyede etkilemişti. Şimdi bugün burada olmasının nedeni de kaderin bir başka cilvesiydi. Alparslan yapmamış olabilir diye düşünüyordu ve onu bitirmek için yola çıktığı adamın yanında yalnızca kızı hakkında bilgi toplayabilmek için duruyordu.

 

Dağhan ise bütün bu olan bitenden habersizce Hazan'ın kuyusunu kazmayı düşünüyordu ancak biliyordu. Hazan da bir şeyler vardı. Farklıydı, tavırları ve hatta bakışları. Üstelik Alparslan'ın onu kaçırdığındaki konuşmalardan da Dağhan bihaberdi. Bunu düşünmek dahi güvensizliğini harlarken Dağhan Hazan'ın onunla iş birliği yapma ihtimalini de göz önünde bulunduruyordu. Sonuç olaraksa şu an oturdukları masa bu iki insanın düşünceleri nedeniyle çilingir masasından çok kurtlar sofrasıydı.

 

" Muhtemel, çok muhtemel. Neyse, iş konuşalım Kandemir. Alparslan'ın işlerine değil de zaaflarına saldırmayı düşünüyorum."

 

Hazan onun sözlerine karşın merakla yutkunarak öne atıldı. Aklında bir şüphe vardı. Zaaf dediği eğer çevresindeki insanlarsa Hazan bu konuda onun yanında olup olmayacağına o kişiye göre karar verecekti.

 

" Ne tür bir zaaf bu ?"

 

Dağhan kıkırdayarak dudaklarını ısırdı. Alparslan'ı en az onun kadar iyi tanıdığı için aklından geçenleri dillendirmeyi düşünerek ağzını araladı önce. Sonra da koynuna giren bir kadın kadar onu tanıyamayacağını düşünerek topu ona attı. Hazan bütün bu işlerin sonucunda kurban olacaktı ancak işi de o başlatacaktı.

 

" Sen söyle Kandemir. Yola çıkarken bana bütün zaaflarını bildiğini söylemiştin."

 

Hazan başını aşağı yukarı sallarken kısa bir an düşündü. Bakışlarını saniyelik olarak boşluğa daldırdığında Poyraz ile göz göze gelse de yeşillik alana bakmayı sürdürdü. Alparslan öyle çok zaafı olan bir adam değildi. Ailesi vardı bir tek. Bir de arabası daha doğrusu arabaları vardı. Bahsini ona çok etse de hiç gezdirmediği bir garajı vardı. Antika arabalar vardı içinde. Spor arabalar da. Büyük bir koleksiyon olduğundan söz etmişti. Öyle ki o koleksiyondaki arabaların hepsinin minyatürünü küçükken alarak koleksiyona o şekilde başlamıştı. şimdi tüm o minyatürler arabanın gerçeğinin yanında duruyormuş. Hazan arabalarını hatırlayarak içindeki nefrete sığınıp öfkeyle gülümsedi. Ardından bakışlarını ona çevirerek kararlı bir tınıda konuştu.

 

" Araba, araba koleksiyonu var. Küçüklüğünden beri meraklıymış. Onlara zarar gelmesi canını çok yakar."

 

Dağhan ise kıkırdayarak öne atıldı. Bu koleksiyonu yeraltında oldukça popülerdi. Herkesin imreneceği türde çok arabanın içinde bulunduğunu bilse de Alparslan'ın onları sır gibi sakladığını bildiğinden bunu yapmak için çok uzun bir zamana ihtiyacı olduğunu düşündü. Ardından konuştuğunda bunu hemen yapamayacağını söylemek yerine Hazan'ın gayet bilindik bir şeyden söz ettiğini dillendirecekti.

 

" Bana bilmediğim bir şey söyle Kandemir. O koleksiyon çok popüler."

 

Hazan bakışlarına bir sertlik ekleyerek karşısına baktığında Poyraz'ın gülümseyen yüzüne denk düştü. Gülüşünde farklı bir anlam sezse de üstünde durmayarak sıkıntılı bir nefes verip dudaklarını yaladı. Ardından uzun süredir kadehte içilmeyi bekleyen rakısından bir yudum alarak yine basit bir nedeni sıralamayı düşündü. Bu sebepten öne atıldığında Dağhan ile onun ortak zaafından bahsettiğinden haberi yoktu.

 

" Nişanlısı, Alparslan kendisi ile birlikte anılan bir kadının parmağına diken batsa mahvolur ve mahveder."

 

Hazan nişanın yalan olma ihtimalini bilerek kaçamak bir cevap vermek adına kurmuştu bu cümleyi. Şu an aklında bir fikir yoktu zira. Alparslan'dan geçen ve kızına gidecek yolu bulmamıştı henüz. Bulmuş olsaydı eğer Dağhan'a onu söyleyecekti. Sırf bu nedendendi kaçamak cevapları.

 

Dağhan da işittiği sözle çene kaslarını kasarak sert bir ifadeye büründü. Hazan hislerini bilmeden de olsa papatyasını anarak onu sinirlendirmiş ve yarasına dokunmuştu. Dağhan ise intikamını onun da yarasına dokunarak alacaktı ve şimdi kuracağı cümle ile birlikte hatların daha çok gerilmesini göze alıyordu.

 

" Nereden biliyorsun Kandemir ? Yoksa seninle birlikteyken de mi öyleydi ?"

 

Hazan duydukları karşısında onunla göz göze gelerek sırıttı. Dağhan da bu sırıtmaya eşlik ettiğinde ikisi de içten içe beslediği o kin tohumlarını gözlerinde saklıyordu. Poyraz ise birbirlerine attıkları korkutucu bakışlar karşısında buz gibi olan ortamda aralarında bilmediği bir şeyler döndüğünü düşünüyordu. O düşünmeye devam ederken Hazan da maziye anlık olarak dalıp Alparslan'ın onu Alper'den ve bazen Kenan'dan bile kıskandığını hatırladı. Kıskanç bir adamdı. Öyle ki gittikleri mekandaki tek bir erkek bile ona bakmazdı. Özellikle birlikte olduktan sonra Alparslan ' Artık tamamen bana aitsin.' Diyerek hayatına karışmaya başlamıştı. hazan bunları minimal bir seviyede tutmaya çalışsa da Alparslan özellikle giyimine ve etrafında bulunan erkeklere dikkat ediyordu. Tabii bir de Dağhan'ın da söz ettiği gibi onu kendi gözünden bile sakınıyordu. Hazan yaptıkları ile yaşattıkları arasındaki uyuşmazlık nedeniyle iç çekse de doğru olduğunu düşünerek sorusuna içinden cevap vermişti.

 

" Öyle olsa şu an burada olmazdım. İki tarafın da aşk yerine heyecan beslediği bir ilişkiydi."

 

Dağhan sırıtarak öne atıldığında onun zaafını kullanmanın haklı zevkini yaşıyordu. " Birbirimizi kandırmayalım Kandemir. Ondan nefret ediyorsun."

 

Hazan omuz silkerek ve başını sallayarak onu onayladığında gerçekten ondan nefret ettiğini içinden de kabul ediyordu. Dağhan ise bu onayı bekler gibi vakit kaybetmeden konuşmaya devam etti.

 

" Nefret çoğu zaman bir zamanlar derin duygular beslenilen insanlara duyulur; aşk gibi."

 

Hazan içli bir nidayı dudaklarından dökerek arkasına yaslandığında dudak içlerini kemiriyordu. Niyetini nihayet şimdi anlamıştı. Dağhan onun zaaflarına oynuyordu. Onu geçmişi ile vurmaya çalışıyordu. Hazan oyununa gelmemek adına çırpınışlarını sürdürdü.

 

" O halde sen de ondan nefret ediyorsun. Çünkü bence nefreti besleyen bir diğer güçlü duygu da sevgidir." Dağhan ona boş bir ifadeyle bakarken eksiğini tamamlayarak sürdürdü sözlerini. " Çocukluk arkadaşıydınız. Öyle değil mi ?"

 

Dağhan sorusunu görmezden gelerek sırıttığında parmağını şıklatarak açığını yakaladığı düşüncesiyle keyifli bir tınıda konuşuyordu. " Aşık olduğunu kabul ediyorsun yani?"

 

Hazan sinirle soluya soluya konuştuğunda bu konuşmanın gerçekten iş dışına çıkmanın da ötesine giderek iğneleyici bir hal aldığını düşünüyor ve ona göre hareket etmek için kılıcını kuşanıyordu. " Etmiyorum."

 

Dağhan kıkırdayarak onun sinirli haline gülümsedi. Daha sonra bakışlarını hipnoz olmuş bir şekilde onları izleyen Poyraz'a çevirerek kendini onaylatmak istedi. Zira Hazan'ın bu sayede daha çok öfkeleneceğini düşünüyordu.

 

" Poyraz oğlum, sence de Hazan hanım aşık olduğu için nefret etmiyor mu ?"

 

Poyraz anlık olarak daldığı için duraksasa da duruşunu toparlayarak yutkundu. Ardından kendisine dönen o iki çift göze bakarak nefesini tuttu. İkisi de korkutucu gözlerle ona bakıyordu ve Poyraz ikisini de karşısına almak istemiyordu. Kaçamak bir cevap vermeyi düşündü önce. Ardından konuştuğunda bunu dile getirdiğine kendisi dahi inanamamıştı. Deminden beri Hazan'ın yüzüne bakarak kardeşi ile arasında bir benzerlik aradığından boş bulunmuş olmalıydı.

 

" Abi ben aslında şeyi merak ediyorum. Şeyi..." Boğazını temizleyerek devam etti. " Hazan hanım kardeşinizle hiç benzemiyorsunuz. Yani.. Bu benim dikkatimi çekti de..."

 

Hazan duydukları ile duraksayarak ifadesine şaşkınlık ve biraz daha öfke eklerken Poyraz dilini ısırarak bunu gerçekten söylediği için kendine küfrediyordu. Dağhan ise şaşkınca sırıttığında Poyraz'ın çapkınlığından Hazan'ın kardeşinin de nasibini aldığını düşünüyordu. Bu esnada Hazan niyetini az çok anlayıp daha önce karşı karşıya geldiklerini hatırlayarak kardeşini korumak amacıyla içgüdüsel olarak öne atıldı.

 

"Ben de bunu neden merak ettiğini merak ediyorum."

 

Poyraz işittiği ses tonu ile soğuk terler dökmeye başlayarak Dağhan'a baktı. Dağhan ise bir elinin bileğini öne itip gerileterek argo kullanıp cevapladı onu. Poyraz o el hareketini görerek derin bir nefes verip irkilerek konuştuğunda Hazan çatık bir kaşla ona bakıyordu.

 

" Öylesine, yani gereksiz bir merak."

 

Hazan başını aşağı yukarı sallayarak onu onayladığında onayladığı kısım aslında onun gereksiz demiş olmasıydı. Kardeşini sorması Hazan'ı rahatsız hissettirmişti. Derin bir nefes vererek ' Oldukça gereksiz bir soru.' Diyecekken dilini ısırarak daha sakin bir tınıda sorusunu cevaplamaya karar verdi. Bu kararın nedeniyse onların karşısında kardeşine bu denli bir kıskançlık beslediğini göstermemekti. Yani zaafını gizleme niyetindeydi.

 

" Annelerimiz ayrı. Ben kendi anneme benziyorum."

 

Poyraz cevabı ile rahat bir nefes verip sırıtırken hiç düşünmeden merakını dillendirmeye devam etti. " Ha doğru ya! O zaman o da kendi annesine benziyor."

 

Dağhan içli bir nefes vererek Poyraz'ın uçkuru söz konusu olduğundaki aptallığını sorguladı. Bu esnada Hazan ise o rahatsız hisse rağmen Poyraz'la konuşmaya devam ediyordu.

 

" Hayır. Babasına daha çok benziyor. annesiyle sadece yüz hatları benzer."

 

Dağhan baba kelimesini işittiği an toparlanarak gayet ciddi bir tavır takınıp öne atıldı. Şimdi yeniden top ona gelmişti ve seve seve karşılama niyetindeydi. Bu esnada Poyraz'ın araladığı ağzına lafı geri tıktığının da farkında değildi.

 

" Baba demişken Kandemir, babana babalıktan ret davası açman..." Dudaklarını büzerek yüzüne gururlu bir ifade eklediğinde içinden yeni iğnelemesi için sevinç naraları atıyordu. " Herkes yapamaz bunu. Farkını tekrardan koymuşsun ortaya. Doğrusu..." Duraksadığında Hazan'ın bir elini yumruk yaparak gözlerini sıkı sıkıya yumduğunu görüp keyifleniyordu. " Çoğu kişi kolay kolay ailesine sırtını dönmez."

 

Hazan cümlesini tamamladığı an gözlerini açarak derin bir nefes verip başını salladı. Ardından sinirle gülümseyip ona baktığında babasından konu açılmasını fırsat bilerek attığı oku ona misliyle iade edecekti. Çünkü Dağhan az önceki cümleyi kurarak ona büyük bir koz vermişti. Hazan da bu kozu seve seve kullanacaktı.

 

" Öyle. Herkes yapamaz ve ben yaparak farkımı ortaya koydum." Dağhan keyifle arkasına yaslanıp kadehine rakı koyarak arkasına yaslandığında Hazan gülümseyerek sözlerine devam ediyordu. " Sen peki, yaşasaydı babanı reddeder miydin? " Dağhan'ın elinde kadehle buz kestiğini görerek keyifle konuşmaya devam ettiğinde arkasına yaslanıyordu." Yoksa elinde annenin ve kardeşlerinin kanı olduğu için sorunu kökünden çözüp onu *ldürür müydün ?"

 

Dağhan en büyük yarasından bir gol yiyerek gözlerini sıkı sıkıya yumarak elindeki kadehi sıkı sıkıya kavradı. Bunu beklemiyordu. Hazan ile karşılıklı çektikleri kılıçların onun en gizlideki yarasına geleceğini Dağhan beklemiyordu. Öfkeyle dişlerini sıkarak onun dilini k*stiğini düşünerek kendini rahatlatmayı denedi ancak olmuyordu. Dağhan da işine yarayacağı için şu an hayalini dahi kuramadığı şeyi yanında keyifle oturan kadına yapamıyordu. Hazan bu esnada onun ifadesini fark ederek daha da keyiflenip yanında bulunan mendile ağzını silerek içli bir nefes verdi.

 

" Neyse, bence işi sonraya erteleyelim. Zira benim aklımda şu an öyle çok parlak bir fikir yok. Hem..." Bakışlarını Dağhan'da sabit tutup gülümseyerek devam etti konuşmasına. "Demli çaydan da demlenmekten de pek haz ettiğim söylenemez. O yüzden müsaadenizle Dağhan bey , evime gidip şarabımı içerek babama çekebildiğim resti düşüneceğim."

 

Sözlerini tamamladığı an saniyelik olarak Poyraz'la göz göze geldi. Sert bir bakışla onu izlediğini gördüğünde ise gülümseyerek ayağa kalktı. Bu esnada Dağhan boğa gibi nefesler vererek dişini sıkıyordu. Hazan ise daha çok keyiflenip arkasını dönerek geldiği yöne ilerledi. Az sonra bahçe kapısına ulaştığında büyük bir gürültü işiterek saniyelik arkasına baktı. Dağhan masayı devirmişti ve yeri yumrukluyordu. Hazan bu manzara karşısında gülümseyerek adımlarını evine doğru ilerletti.

 

.................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan son hızla arabasının motoruna yükleniyordu. Birkaç gündür işlerin yoğunluğuyla ertelemek zorunda kaldığı işini gazetede gördüğü haberle hatırlamıştı. Güliz ile bu yılın sonuna dek evlenecekleri yazılmıştı. Üstelik bunu söyleyen kişi de Güliz'di. Gazeteye röportaj vermişti. Yoğunluktan Elif'i görme işi geç saate kaldığı için ancak şimdi haberi olmuştu. Abisi göstermişti haberi. Alparslan ise küplere binerek gazeteyi eline aldığı arabasına atlayıp yollara düşmüştü. Öfkesi her geçen saniye artarken içinde tuttukları onun canını hiç olmadığı kadar çok sıkıyordu. Hazan kendi ağzıyla ona geldiğini ancak kapıyı Güliz'in açtığını söylemişti. Üstelik bütün bu saçmalıklar olurken o komadaydı. Güliz onun ne halde olduğunu bile bile sevdasının gerçeği öğrenmesine mâni olmuştu. Hazan belki de son kez onunla konuşmak aşklarını yitirmemek için gelmişti yanına. Kapıyı Güliz açmasaydı ya da belki de saçma sapan işlere bulaşarak Hazan'ın aklını karıştırmasaydı Hazan onun komada olduğunu ve hayatını kurtarmak için 'Bedenini kullandım.' Yalanını attığını öğrenecekti. Alparslan bunun aksinin olmasıyla onu yitirdiğini düşündükçe gaza daha çok basıyordu. O bastıkça içindeki acı çoğalıyordu. Belki evlenmeyecekti, belki o küçük kız onun kızı olacaktı. Bütün bunlardan Güliz yüzünden mahrum kalmıştı. Adamlığa ve karakterine sığsaydı eğer gittiğinde düşünmeden s*kardı kafasına. Ancak Alparslan bir kadına el kaldıracak kadar şerefsiz bir o*ospu çocuğu değildi. Aciz de değildi. Yapamazdı. Olmazdı. Bağırıp çağırıp o işi bozmaktan öteye en azından şimdilik gidemezdi. Eliyle direksiyona vururken bu kadarıyla yetinmeyeceğini ve bu işin burada kalmayacağını düşünüyordu. Şimdi değildi, şu an sırası değildi ama Güliz bedelini çok ağır ödeyecekti.

 

Nihayet arabasını korumaların açtığı kapıdan büyük yeşil bir evin bahçesine sert fren hareketiyle park ettiğinde hızla kendini dışarı atarak kapıyı da aynı sertlikte çarptı. Ardından hızla evin kapısına koştuğunda önce yumruğunu kaldırdı. Aynı saniyelerde Yılmaz Yazgın'ın evde olabileceğini düşünerek sertçe tokmağı indirip kaldırdı. Her ne olursa olsun babasının yakın dostunun evini yumruklayarak kendini bu konuda tek bir haksız konuma dahi düşürmeyecekti. Kapı açıldığında gördüğü yardımcının kenara çekilmesiyle bedenini içeri itti. Bakışları sağı solu tararken bir yandan da sesinin yüksekliğine dikkat edemiyordu.

 

" GÜLİZ NERDE ?"

 

Bağırdığı an Güliz'in karşıdan hızla ona doğru yaklaştığını görüp öfkeyle gülümsedi. Güliz de bu esnada üzerindeki mor elbisenin eteğini yukarı kaldırarak gülümseyip ona doğru ilerliyordu.

 

" Alparslan, canım hoş geldin !"

 

Kollarını açarak ona doğru yaklaştığı an Alparslan geriye doğru iki koca adım attı ve hiç düşünmeden yere doğru tükürdü. Tükürüğünü bilerek onun ayaklarının dibine bırakmıştı. Güliz bu hareketiyle duraksayıp öylece kalakalırken Alparslan bir elini tehdit pozisyonuna verip sıkıntıyla soluyarak bağırmaya devam etti.

 

" ULAN DUA ET, DUA ET KADINSIN! SENİ TEK ELİMLE BOĞ*P Ö*ÜNÜ AYRI DİRİNİ AYRI S*KMİYORSAM KADIN OLMANA DUA ET !"

 

Güliz anında gözlerini doldurarak çatallaşan sesiyle öne atılırken hıçkırdı. Bugün yayınlanan röportaj için böyle delirdiğini düşündü önce. Sonra da tek bir röportaja bu denli delirmeyeceğini düşünerek ondan gizli yaptığı şeyleri düşünmeye başladı. Bu esnada amansızca nedenleri sorguluyordu.

 

" Alparslan ne oluyor ? Ne diyorsun ?"

 

Alparslan öfkeyle başını aşağı yukarı sallayarak yüzüne en tiksinir ifadesini takındı. Ardından bakışlarını onda tutarak gözleriyle ateş püskürüp konuşmaya devam etti.

 

" SENİ DOST BİLİP HAYATIMA ALDIM YA, KENDİMİ DE ECDADIMI DA S*KEYİM LAN ! DAHA NE OLDU DİYOR !"

 

Sözleriyle paralel ona doğru öfkeli bir adım atıp diğer elinde bulunan gazeteyi yere savurdu. Ardından konuştuğunda bu kez tükürüklerini ağzında tutamayacak kadar büyük bir öfkeyle bağırıyordu.

 

" BU NE LAN ! BU NE !"

 

Güliz yerdeki gazeteyi görerek ellerini ağzına kapadı. Ardından gözleri seğirirken Alparslan'a bakarak rahat bir nefes verdi. Evet dedi sonra içinden. En azından Gazeteyi görmüş, hallederim dedi ve öne atıldı. Alparslan ise ağzını açtığı an yerdeki gazeteye tekme savurarak susturdu onu. Ardından onun açıklamasını yerine yaparak sinirli gülüşünü sürdürdü.

 

" DUR DUR ! BEN SÖYLEYEYİM YERİNE! DİYECEKSİN Kİ ' NİŞAN İŞİ İNANDIRICI OLSUN İSTEDİM ! ' " sinirli gülüşünü sürdürerek devam ettiğinde Güliz çoktan ağlamaya başlamıştı. " AT YALANINI, BU SEFER İNANANI S*KMEZSEM EN ADİ OR*SPU ÇOCUĞUYUM !"

 

Güliz elini ağzına daha çok bastırarak içli bir nefes verip ağlayışını sürdürdü. Alparslan'ın tavrını anlayamıyordu. Bir haber için bu kadar çileden çıkmak ona göre değildi. Güliz ağlayışına yalvarma da eklerken Alparslan sinirle soluyordu. Ondan alınanların esas mimarıydı karşısındaki kadın. Sindiremiyordu bunu.

 

"Alparslan bir haber için değer mi ? Niye..." Hıçkırıklarının böldüğü sözlerini hızla devam ettirdi. " Niye kırıyorsun kalbimi ?"

 

Alparslan bu lafı bekliyormuş gibi öne atılarak öfkeyle salladı başını. Ardından konuştuğunda tiksinerek yüzüne bakmayı sürdürüyordu. " Sen benim kalbimi elimden aldın ama."

 

Güliz sözleriyle ona anlamaz bakışlar göndererek içli bir nefes verdi. Ne dediğini anlayamıyordu. Alparslan ise bunu da beklediği için hiç şaşırmadan sürdürdü sözlerini. İçindeki nefret ve kin her geçen saniye daha da çok artarak bütün bedenini kaplıyordu.

 

" Hazan'ı ben senin yüzünden kaybettim."

 

Güliz onun sevdiği kadının adını işiterek gözlerini öfkeyle kapatırken Alparslan aynı öfkeyle gözlerinin içine bakarak yakarışlarını sürdürdü. İçinde kocaman bir yangın vardı. Elinden alınanlar öyle ağırdı ki Alparslan bu acıya karşı koymakta güçlük çekiyordu.

 

" BEN SENİ DOST BİLİP ONU SANA ANLATTIM LAN ! HİÇ Mİ VİCDANIN SIZLAMADI ? HİÇ Mİ DEMEDİN ' BU ADAM KÖPEK GİBİ AŞIK ' DİYE ?"

 

Güliz sözlerini işitse de konuyu net bir şekilde kavrayamıyordu. Ne olduğunu bir türlü anlayamadığı yetmezmiş gibi bir de o kadının adını ve ona olan aşkını işiterek içini kıskançlıkla doldurmaya başladı. Bu kıskançlık az sonra gözlerinden dökülürken Alparslan onun kısa süreli sessizliğini fırsat bilerek konuşmaya devam etti.

 

" BANA UYANDIĞIMDA 'HAZAN BİR KERE BİLE GELMEDİ, BEN HER GÜN BURADA, SENİNLEYDİM.' DEMİŞTİN DEĞİL Mİ ?"

 

Güliz nihayet kast ettiği mevzuyu anımsayarak gözlerini sıkı sıkıya yumup bir elini ayakta dikildikleri zeminin yanında bulunan masaya yasladı. Zar zor taşıyordu bacakları bedenini. Alparslan'ın geldiğini görerek boynuna atlamak için gelmişti. Sevinç vardı içinde gelirken ama şimdi o sevinç yerini tarifsiz bir acıya bırakıyordu. Güliz onu tamamen kaybettiğini o kadının adını işittiği an zaten anlamıştı ancak şu an işittikleriyle Alparslan'ın hayatından silindiği gibi onun hayatını da sileceğini anlamıştı. Alparslan onun bozulan ve titreyen ifadesine karşın konuşmayı sürdürdüğünde içindeki bütün öfkeyi kusuyordu.

 

" BEN YUKARIDA CANIMLA CEBELLEŞİP Ö*Ü GİBİ YATARKEN SEN AŞAĞIDA BENİM BAHARIMA KOYNUMDAN ÇIKTIĞINI SÖYLEMİŞSİN! ÖYLE Mİ LAN !"

 

Güliz diğer elini de nefesi kesildiği için boğazına atarken o anları ve o günü anımsayarak bütün korkusunu ve acısını yavaş yavaş içine saldı.

 

Kapıdaki korumalar kim gelse önce içeriye haber verirdi. Güliz Hazan'ın geleceğini tahmin etse de planı uygulamak için tam olarak o anı bekliyordu. İstediği haber gelmişti. Hazan kapıdaydı. Duyduğuna göre de Alparslan'la ayrılardı. Kötü bir ayrılıktı üstelik. Alparslan uyandığında hallolabilecek bir mevzu olsa da onun uyanmasına kalmadan Hazan'ın hayatından tamamen gitmesi gerekiyordu ki bu görevi de onun yegane aşığı Güliz yerine getirecekti. Bu yüzden geldiğini duyar duymaz Alparslan'ın yanında sessizce dua eden babasının da olduğu odanın kapısını hafifçe kapattı. Arslan Tufanlı yoktu. Kardeşini vurduğu için Azad'ın kafasına sıkmış. Haberlerini almıştı. Bir süre daha düşmanlarla savaşmak adına evden uzak olacakmış. Dayı ise bu süreçte Elif'i zarar görmemesi adına uzaklara götürmüş ve bizzat kendisi koruyormuş. Yani en azından sular durulana kadar Alparslan Yılmaz Yazgın'a emanetti. Dolayısıyla Güliz de her an onun yanındaydı. Daha korunaklı olduğu ve bütün eşyalar buraya taşındığı için ameliyattan çıktığından beri özel olarak hazırlanan odasında sterilize bir şekilde uyuyordu Alparslan. Öyle illet bir durumdu ki bu Yılmaz Yazgın bile ' Onu hastanede koruyamam.' Diyerek evlerine götürtmüştü.

 

Güliz de bunu fırsat bilerek Alparslan'ın odasına gidip üzerindeki pembe takımı yavaşça sıyırdı bedeninden. Ardından dolaba yönelip Alparslan'ın en sevdiği gömleklerden birini üzerine geçirdi. Son olarak rujunu dağıtmak için eliyle öpüştü. En nihayetinde saçlarını da dağıtıp on sekizinci yaş gününden beri düzenli olarak yaptığı o eğlencesinin ardından kalan manzarayı edindi. Yavaş adımlarla aşağı inip kapıyı açtığında ise karşısında ağlamaktan gözleri şişmiş olan Hazan vardı. Bakışları bedeninde takılı kaldı. Bitkindi, muhtemelen çok zor günler geçiriyordu. Ancak bilmeyecekti. Hazan sevdiği adamın canı ile cebelleştiğini değil de az önce Güliz ile olduğunu bilecekti. Güliz bunu o gece büyük bir ustalıkla yaparak Hazan'ı ondan sonsuza dek uzaklaştırmıştı.

 

Güliz hatırladığı o anlar ile elini tutunduğu yere daha sert bir şekilde yasladı. Alparslan öğrenmişti. Hazan söylemişti belki. Belki de bir başkasından işitmişti ama biliyordu şimdi. Güliz'in sevdiği kadının ondan tamamen gitmesine sebep olduğunu biliyordu. Sessizliğini sürdürerek yenilgiyi bu sessizlikle kabullenmeye devam etti. Alparslan ise haykırışını onun elini yasladığı masaya vurarak sürdürdü. Güliz masaya attığı yumrukla irkilerek elini çekse de sendelediği için bu kez masanın kenarına tutunmuştu.

 

" HAYATIMI MAHVETTİN LAN ! HAYATIMI S*KTİN SEN BENİM !"

 

Güliz içli bir nefes vererek gözyaşını yeniden akıttı. Alparslan da bu esnada ellerini saçına atarak arkasına dönmüştü. Ne yapacağını bilmiyordu. Güliz bitecekti. Her anlamda biterek yaşayan bir öl*ye dönecekti ama Alparslan'ın bunun için şu an yapacağı kısıtlı şeyler vardı. İşin ucunda hayatını borçlu olduğu adam olmasa yapacağı çok daha fazla şey olsa da Alparslan daha azıyla yetinmeye mecburdu. Yeniden arkasını dönerek konuştuğunda dile getirdiği şeylerin daha çoğunu yapmak için gün sayıyordu.

 

" Hayatımdaki yerin hiç olmamış gibi silindi Güliz Yazgın. Bundan sonra benim için de ailem için de yoksun." Arkasını dönerek devam ettiğinde bakışları titreyerek ona dönen Güliz'i ve yalvarmak için araladığı ağzını eliyle kapatarak konuşmaya devam etti. " Milano'daki modaevinin satışlarını durdurdum. Hakkında da başka bir tasarımcının projelerini çaldığına dair bir iddia yayıp kariyerine son vereceğim. İstanbul ve Paris'teki modaevleri ise kapatılacak."

 

Güliz işittiği sözlerle hızla ona doğru ilerleyip ellerine atıldı. Alparslan anında ellerinden kurtularak gerilediğinde onu şu an burada b*ğamadığı için, kadın olduğu için küfürler savuruyordu içinden. Güliz ise kariyerinin bitme noktasına gelişini duyarak Alparslan'ı kaybetmeyi de göze alıp yalvarmak için atılım gerçekleştiriyordu. Hayatı biterdi. Hayatı tüm anlamları ile biterdi. Çocukluğunda annesi modacı olduğu için onu daha beş yaşında resim kursuna göndermişti. Ardından annesi sağ elinde oluşan bir hasar nedeniyle yaşadığı titreme sonucu çok sevdiği tasarım kariyerine veda etmişti ve kariyerini kızına miras bırakarak bütün hayatını onun kendisinden de başarılı bir modacı olmasına adamıştı. Annesini geçen yıl trafik kazasında kaybetmişti ve Alparslan şu an ona hak ettiğinden de büyük bir darbe vuruyordu. Semahat Yazgın markası Alparslan Tufanlı'nın soyadını kullanmasıyla tamamen bitecekti.

 

" ALPARSLAN, YALVARIRIM YAPMA BANA BUNU ! NE İSTERSEN YAPARIM, CANIMI BİLE VERİRİM AMA ANNEMİN ADINA DOKUNMA !"

 

Güliz sözleriyle paralel diz çökerek ayaklarına kapanmıştı. Alparslan bunu fark ederek gerilese de Güliz sürünerek pantolonuna yapışıp bacaklarına sarılarak sürdürmüştü ağlamasını. Ona çok aşıktı. Yetmezmiş gibi şimdi sevdiği adam tarafından kariyerine ve annesine veda etmek zorunda kalıyordu. Alparslan onun bu hareketi karşısında eğilip sertçe ellerini tutunduğu yerden çekip bir yandan da haykırmıştı. Güliz bu hakareti kendisine yapmamalıydı. Her kim olursa olsun kimseye minnet etmemeliydi. Karakterini bu yaptığıyla bir kez daha gözler önüne serişi karşısında Alparslan ona puanını yeniden vermişti.

 

" KALK ! S*KİK S*KUK HAREKETLER YAPIP DAHA DA KÜÇÜK DÜŞÜRME KENDİNİ !"

 

Güliz hıçkırarak omuz silkerken yeniden bacaklarına sarılarak ağlamasını sürdürdü. Bu esnada Alparslan ellerini saçına atarak sabır diliyordu. Aynı saniyelerde işittiği sesle ikisinin de bakışları o yöne döndüğünde Güliz istifini bozmadan daha da çok sarıldı bacaklarına. Yılmaz Yazgın ise kızının halini görerek öfkeyle onlara doğru ilerleyip bağırışını sürdürüyordu.

 

" NE OLUYOR LAN BURADA ?"

 

Alparslan onu görerek kollarıyla kızını işaret ettiğinde Yılmaz Yazgın büyük bir öfkeyle ilerleyip eğilerek kızının koluna sertçe yapıştı. Ardından onu aynı sertlikte çekerek odanın içinde bir köşeye savurdu. Aynı saniyelerde bağırması sürüyordu.

 

" GÜLİZ ! NE YAPIYORSUN SEN KIZIM ? KİMSİN SEN ? YILMAZ YAZGIN'IN KIZI YERLERDE NASIL SÜRÜNÜR ? SEN BU HAKARETİ BANA NASIL YAPARSIN ?"

 

Güliz ağlamasını sürdürerek yüzüne yapışan saçlarını geriletti. Ardından konuşmaya başladığı esnada Alparslan'ı babasına şikayet ederek bu durumdan kurtulmayı umuyordu.

 

" Baba ! Annemin adını, markamı bitirecekmiş ! Mahvetti hayatımı ! Mahvetti!"

 

Yılmaz duyduklarıyla bakışlarını ışık hızıyla Alparslan'a çevirirken gözlerindeki öfkeyi saklama gereği duymadı. Alparslan ise gerinerek kabullendi bu sözleri. Ondan korkacak hali yoktu. Allah'tan başka tek bir şeyden korkusu da yoktu. Yılmaz öne atılarak onun yakasına yapıştığında ise sırf bu nedenden sırıtmakla yetindi.

 

" LAN ! SEN KİMSİN LAN ! BENİM KARIMIN MARKASINA NE HAKLA EL SÜRERSİN TETİKÇİ! ADAMLIĞA SIĞAR MI ŞU YAPTIĞIN ?"

 

Alparslan işittiği sözler karşısında yakasına yapışan elleri tuttu. Bıkkın bir nefes verip gözlerini kapatırken dudaklarını yalayarak yutkunuyordu. Bu adama sert davranmaya hakkı yoktu. ona vefa borcu vardı. Gerekli açıklamayı yapmak zorundaydı bu yüzden.

 

" Abi sana saygım büyük ama-"

 

Yılmaz sarsarak bağırmaya başlayınca Alparslan mecburen sustu.

 

"NE SAYGISI LAN ! BU YAPTIĞINLA SAYGIMI MI BIRAKTIN ?"

 

Alparslan ellerini sıkı sıkıya kavrayıp gözlerini açarak kararlılığını gösterdi. İstese onu da kızını da tek lafıyla bitirecek bir güce erişmişti bu dört yılda. Ancak ona olan vefasından dolayı bu yöntemi seçiyordu.

 

" Yılmaz abi büyüğümsün , üstümde emeğin çok. Canım yoluna feda ama bırak. Bırak, kızın hatasının bedelini ödeyecek."

 

Yılmaz hata kelimesini işittiği an kızına dönerek sorgular bir ifadeyle yüzüne bakındı. Güliz başını eğerek ağladığında ise sıkıntıyla soluyarak ne halt ettiğini sorgulamak istedi. Kızının ona olan hislerini az çok tahmin ediyordu. Bu sebepten delice bir şeyler yapabileceğini de biliyordu.

 

" Ne yaptı ?"

 

Alparslan yakasındaki elleri hafifçe ittiğinde konuşmak için hazırlanıyordu. Yılmaz ise fark ederek ellerini bırakıp iki adım gerileyip karşısında dikildi. Bu esnada ne olduğunu duymak için can atıyordu.

 

" Hazan'a oyun oynamış, ben komadayken..." Alparslan bir kız babasına bunları gözünün içine bakarak diyemeyeceği için gözlerini kapatıp öfkeli bir nefes vererek tamamladı sözlerini. " Yarı çıplak açmış kapıyı. Hazan da yanlış anlamış."

 

Yılmaz duyduklarıyla kızına yeniden baktıktan sonra o kadının adını işittiği için içine dolan öfkeyle sinirli bir soluma gerçekleştirdi. Ardından yeniden Alparslan'a baktığında bu kadarının fazla olduğunu bilse de taşma noktasına geldiğinden kendi derdini dillendiriyor ve kızınınkini görmezden geliyordu.

 

" O kadın için yaptıkların da istediklerin de yetti Tetikçi. Kızımı dövdü, yüzü gözü k*n içinde kaldı kızımın. Geçtin karşıma ' Abi benim hatırım için sus.' Dedin. Ben kızımın tek damla k*nına dünyayı yakacakken senin hatırına o kadının k*nını dökmedim. " Derin bir nefes verip omuz silkerek devam ettiğinde sesi normal ama oldukça sinirli bir tınıdaydı. " Şimdi de yine aynı kadın için benim karımın adını yok edeceksin. Öyle mi ? "

 

' Benim karım' derken kelimelerin üstüne basa basa konuşuyordu. Alparslan ise bıkkın bir nefes vererek ağzını araladığında Yılmaz eline tehdit pozisyonunu vererek öfkeyle soludu. " Hiç kimse, hiç kimse benim karımın adını silemez. İzin vermem. Senin değil İmparator'un hatırı da olsa izin vermem."

 

Alparslan işte bu sözlerine öfkeyle gülerek ona doğru adımlayıp gözlerinde kararlılığını gösterdi. Gücünü onunkiyle kıyas ederek hata yapıyordu. Alparslan vefasından ona ses etmez diye buna güveniyordu.

 

" Ben izin almam zaten abi. Yapacağım derim, yaparım. Bir Allah kulu da karşıma geçip engel olamaz. Senin karşında iş bilmez yeni yetme bir bebe yok ! Senin karşında Tetikçi var. O kadın dediğin kadın da benim sevdam. Onun için değil karının markasını yıkmak gerekirse tüm alemi s*kip atarak yıkarım." Eline tehdit pozisyonu vererek konuşmaya devam ettiğinde içindeki öfkeyi kusuyordu. " Kızın sevdamı benden almanın bedelini ömür boyu eline makas almamakla ödeyecek." Kıkırdayarak devam ettiğinde nefreti karşısındaki adama değil de ağlayarak yerden onları izleyen kadınaydı. " Bilgin olsun diye söylüyorum, bu kadarla da kalmayacak."

 

Yılmaz son işittiğiyle ona bakarak öfkeyle soluyup dişlerini sıktı. Ardından konuştuğunda karşısında gördüğü gözleri tanıyordu. Alparslan , Alparslan değildi artık. Gözlerinde olmaktan en çok korktuğu kişi, babası vardı. Yılmaz bu bakışlardan çekinse de bozuntuya vermemeye çalışarak sürdürdü konuşmasını. " Sen beni tehdit mi ediyorsun lan ? Ne çabuk unuttun bir yıl seni koruyup kolladığımı ?"

 

Alparslan beklediği sözleri işiterek bıkkın bir nefes verdiğinde ifadesini yumuşatarak yutkunuyordu. Unutmamıştı, unutmayacaktı da. Güliz bitecekti ama babası için gerekirse canını verecekti.

 

" Unutmadım abi, unutmam da. Ömrümün sonuna kadar verdiğim sözü tutup işleri bıraktığında seni koruyacağım ama kızın benim için de adamlarım için de yok hükmünde." Yılmaz omuz silkerek ağzını araladığında onu görmeden bilemeyerek kesti sözünü. " Bana devrettiğin işlerin hepsini aynen iade ediyorum. Bu saçma nişan işi de burada bitti."

 

Arkasını dönerek kapıya ilerlemeye başladı Alparslan. Daha fazla kimseyi kırıp incitmeye gerek yoktu. kimseden kastı da hem karısı hem de Yılmaz Yazgın'dı. Güliz ne halde, ne yapıyor ? Sorgulamıyordu bile. Bu esnada Yılmaz ise işlerin mahvolma korkusuyla onu durdurmak istiyordu. İşlerini bırakacaktı. Yaşlanmıştı. Yorulmuştu da. Karısı da yoktu ve herkesten uzaklaşıp sessiz bir hayat sürmek istiyordu. Bu hayat için ise mal varlığının çoğunu devredip ömrünün son günlerini korunaklı bir şekilde geçirmek için birine ihtiyacı vardı. Masadaki yerini bıraktığı an onu koruyacak güçteki tek adam ise az önce rest çekmişti. Öne atıldığında düşündüğü şey kendisinin ve kızının canıydı.

 

" Masa ne olacak Alparslan ? Böyle bitirdim deyip gidemezsin. Bitmesi için bana ihtiyacın var. Yeniden masanın lideri olmak için koltuğuma ihtiyacın var."

 

Alparslan işittiği sözlerle arkasına döndüğünde gülümseyerek bakıyordu ona. Son çırpınışları olduğunu anlayacak kadar tanıyordu karşısındaki adamı ama kendisini de tanıyordu. Tek bir tereddüdü olmadan konuştuğunda bakışlarını bilerek onun kızına dikmişti.

 

" Masadaki kendi yerime de senin yerine de ihtiyacım yok. Bırakacağım ben liderliği. Köşeme çekilip sevdiğim kadınla ve onun kızıyla bir aile kuracağım. Masadaki yerin de malın da mülkün de senin olsun."

 

Kapıya hızlı adımlarla ilerledikten sonra Yılmaz'ın kızaran yüzüne gülümseyerek tamamladı sözlerini. " Hadi Allah'a emanet."

 

.......................................

 

Kafamdaki karışıklıkları bitirdim, her şeyi yoluna koydum dediğim her gün daha da fazla karmaşaya maruz kaldım. Şimdi düşünüyorum. Bütün bu olan biteni düşünüyorum. Alparslan'ın delil sunmasa da bana olan tavrını, kızım elindeyse sorgulayarak hesap sormayışını, Dayı ile yüzleştirme isteğini sorguluyorum. Sonra anlıyorum. Anlıyor ve diyorum ki o yapmamış. İçimde küçük bir yerde şüphem kendini korusa da diyorum. Elimde elle tutulur bir şey yok yine. Tek bir delil yok. Onun masum olduğuna dair yalnızca bir şey bile yok. Ellerim kollarım bağlı. Tek ümidim bulduğum o adam. O da Dayı yaptı diyerek geveleniyor. Ancak beni inandıramıyor. Sorgularıma verdiği cevaplar bir yerde birbirinden ayrılıyor. Üstelik benim aksini iddia etmeme ilkinde şaşırdı. Bütün bunları düşündükçe karmaşıklaşan duygu durumuma içtiğim ilaçlar da etki etmiyor.

 

Eve geldikten sonra önce küçük çaplı bir ağlama krizi geçirdim. Ne kadar güçlü görünsem de kızımın yokluğunun kalbimi dağlayışı içimde koca bir yara ve ben bu yaraya katlanamıyorum. Krizim yavaş yavaş dinerken ilaçlarımı şarabımla beraber alıp salonun orta yerine çalışmak için kuruldum. Şu an yanımda Norman var. Başını karnıma yaslayarak uyuyor. Varlığı güçlü durmamı sağlasa da şu an onun varlığını hissedemeyecek kadar yoğun bir şekilde çalışıyorum ben de. Nare yok. Günler sonra ilk kez annesini görmeye hazır hissettiği için evine gitti. Bu gece de orada kalarak onunla son bir kez konuşmak istediğini söyledi. Duyduğuma göre de zaten haftaya da Narin gelecekmiş. Ailesi ile arasına sınırı koyamıyor ama ben ona bu konuda saygı duyuyorum.

 

İçli bir nefes vererek elime aldığım dosyayı incelemeye devam ettim. Bu Amerika'da ifadesi alınan kişilerin ifadeleri. Yıllardır okuduğum için artık hepsi ezberimde olsa da ilk kez okuyormuş gibi bir dikkat göstererek okumaya devam ediyorum. İlginç olan bu ifadeyi verenlerin çoğunun şu an ö*ü ya da kayıp olması ancak polisin bundan şüphelenip yeni bir dava açmaması. Defalarca kez talepte bulunsam da yok, kızıma dair tek bir iz yok. Dosya Tufanlı'nın masumiyetine ve delil yetersizliğine bağlı olarak kapatılıyor. Yeniden başvuruyoruz ama üç yıldır olan aynı. Her seferinde mahkeme aynı kararı veriyor. Yeniden içli bir nefes vererek elimdeki dosyayı masaya savurduğum esnada ne yapacağımı ve nasıl ilerleyeceğimi bilememenin verdiği bıkkınlıkla başımı kaşımaya başladım. Bu esnada yanımda bulunan telefon çaldığında bakışlarım o yöne döndü ve Norman da ses ile irkilerek havladı.

 

" Şş bir şey yok oğlum."

 

Başını okşadığımda o uykusuna yanımda devam etmeye başlarken ben de telefonu elime aldım. Kayıtlı olmayan bir numara arıyordu. Kaşlarım şüphe ile havalanırken yutkunup dudaklarımı yalayarak toparlandım. Ardından aramayı cevaplandırdığımda sesim hayli tereddüt dolu çıkıyordu. Zira gece yarısını neredeyse geçmiştik.

 

" Alo ?"

 

Birkaç saniye ses gelmese de kısa ve tereddüt dolu bekleyişimin ardından tanıdık bir ses işiterek irkilip daha çok doğruldum. Aynı saniyelerde şoktan kalbim kıpır kıpır olmuştu.

 

" Hazan ?"

 

Yutkunarak kaşlarımı çattığım esnada bir elim göğsüme gidiyordu. Ardından tekrar konuştuğumda bu kez sesim çatallaşmıştı.

 

" A-" Yanlışlıkla adını anacağımı fark ederek dilimi ısırıp sıkıntıyla soluyarak kendimi düzelttim. " Tufanlı ?"

 

Benim sözlerimin hemen ardından alaylı ve kıkırtı dolu bir ses işittiğimde bir elim saçlarımın arasındaydı . Onun neden aradığını sorguluyordum. Bu sorgu beni daha da kuşkuya düşürürken o oldukça rahattı.

 

" Aynen, Alparslan ben."

 

Sinirle soluyarak tekrar yutkunduğum esnada başıma saplanan ani ağrı ile boşta olan elimi bu kez alnıma yasladım. Ardından güçlükle konuştuğumda beni yıllar sonra ilk kez aramasına şaşkındım. Numaramı nereden bulduğunu gücünü bildiğimden sorgulamayıp sıkıntıyla yeni bir soluk verdim. Bu esnada sözlerim yarım yamalak bir şekilde dilimden dökülüyordu.

 

" Neden...Aradın ?"

 

Benim uzunca bekleyişimin aksine o hiç beklemeden konuştuğunda sesindeki o alaylı ve keyif dolu tını sürüyordu.

 

" Sesini duymak istedim."

 

Kaşlarım sözlerine karşın şüphe ile havalanırken yeniden yutkunduğumda istemsizce bir nida döküldü dudaklarımdan.

 

" Ne ?"

 

Kıkırtısını işittiğimde sesimi duymak istediğini yeni yeni idrak ederek bir gözümü kısıp bunu sorguluyordum. Aynı saniyelerde Alparslan ise keyifle konuşuyordu.

 

" Hem sesini duyayım hem de müjdemi vereyim dedim yavrum. Prangalarımdan kurtuldum. Güliz'le olan sahte nişanım da yok artık, özgürüm."

 

Yavrum...

 

Göz devirerek yutkunduğumda onun bu rahat tavırlarını görmezden gelmeye zorluyordum kendimi. Bu ukalalığının nedeni sanırım benim istemsizce onun öpücüğüne karşılık vermiş olmamdı. Onun yanından bakıp haklı olduğuna kanaat getirdim . ben de olsam bu şekilde düşünürdüm ve Alparslan bana yavrum demekte şu an maalesef ki oldukça haklıydı. Sıkıntıyla soluyarak önümdeki dosyalara daldığımda kısa bir süre verecek cevap aradım. Ardından sesini işitene dek dalmış olmalıyım ki erkeksi sesini duyduğum an küçük bir sıçrama yaşadım.

 

" Hazan, orada mısın ?"

 

Başımı sallayarak yutkunduktan sonra kaşlarımı çatıp onun bu onayımı fark edemeyeceğini geçirdim içimden. Ardından güçlükle konuştuğumda ne demem gerektiğini sorguluyordum hâlâ. Beni ilgilendiren bir durum değildi. Zira masumiyeti dahi onunla yeniden olacağım ihtimalini getirmiyordu önüme. Ben onca yaşananı sırf aldatmadı diye unutamazdım. Benden bunu beklememesi gerekiyordu.

 

" Buradayım."

 

Sesim ona ulaştığı anda yeniden keyifle konuşuyordu.

 

" Hıh, güzel. Diyordum ki ' Güliz'le hiçbir işim kalmadı."

 

Omuz silkerek dudaklarımı dişlediğim esnada bana bunu söyleme nedenini tekrar içimden geçirerek yutkundum.

 

" Anladım Tufanlı. Bunun için mi aradın ?"

 

Sesi benim sert üslubuma denk düştüğü an biraz buruklaşsa da yine de oldukça keyifli bir tınıya sahipti.

 

" Evet, haber vermek istedim."

 

Başımla tekrar onaylayarak saçımın bir kısmını ardına verdim. Ardından konuştuğumda bu kez ona karşı biraz daha nazik davranarak esas niyetini anlamak peşindeydim. Çünkü beni bu nedenden aramış olması bana karşı umut beslediği anlamına geliyordu ve sırf bu bile kızımın onda olma ihtimalini hafifletiyordu. Zira benim tanıdığım Alparslan ondan bunu gizlediğimi bile bile bana karşı ümit beslemezdi. Aksine hayatımı mahvetmek adına çabalayarak çıkarırdı acısını. Gerçi benim onu tanıma şeklim de pek normal değildi. Onu gerçekten tanıyıp tanımadığıma emin olmadığımdan başımı hafifçe tepeye dikerek gözlerimi kapattım. Bu esnada daha nazik bir tonda konuşma kararımı uyguluyordum.

 

" Güzel, ben senin adına çok sevindim. O iyi birine benzemiyordu."

 

Kıkırtısını işiterek başımı yeniden eski konumuna eriştirdiğimde sesi dolduruyordu sağ kulağımı.

 

" Sadece kötü biri olduğu için mi sevindin ? " Ben ağzımı aralayarak cevap verecekken o konuşmasını sürdürdü. " Kendin için sevinmedin mi ?"

 

Yüzümü buruşturarak ne için sevineceğimi soracakken dilimi ısırarak engel oldum buna. Ardından içli bir nefes verip konuştuğumda planımı aynen uyguluyordum.

 

" Sevindim."

 

Kısa bir an ses gelmediğinde duraksasam da şaşıracağını tahmin ettiğimden buna engel olarak öfkeyle gülümsedim. Ardından o konuştuğunda sesinde büyük bir neşe hakimdi.

 

" Gerçekten mi ? "

 

Hiç düşünmeden sorusunu yanıtladığımda dudaklarından içli ve keyifli bir nida döküldüğünü işitiyordum.

 

" Evet."

 

Nidası yavaş yavaş bir kıkırtıya dönüşürken şarabımı yudumlamak adına boşta olan elimi masaya uzattım. Daha sonra bir nefes vererek dudaklarımı ısırıp bardağı dudaklarıma götürdüğümde onun hâlâ kıkırdadığını işitiyordum. Az sonra boğazını temizleyerek konuştuğunda sesi konuşmanın başından beri duymadığım kadar sevinç doluydu.

 

" Sabah kahvaltı yapalım mı beraber , ister misin ?"

 

Başımla yeniden reddediş gösterirken gözlerimi kapatıp içli bir nefes vererek içimden telefonla konuştuğumuzu tekrar ettim. Onun huyuna giderek yakın davranacaktım ona. Tıpkı onun istediği gibi. Bu savaşta yalnızdım ama onu da karşıma alarak boşa kürek çekmek yerine hem Dağhan hem de Alparslan'ın adını kullanarak ulaşacaktım kızıma. Yeni hedefim şimdilik buydu. Ancak onunla kahvaltı yapmak benim düşüncemin de ötesine geçiyordu. Tamamen masum olduğuna inansam dahi istemeyeceğimden ağzımı araladığım esnada o kısa süreli sessizlik sonrası konuşmasını sürdürme gereği duymuştu.

 

" Ciğer yeriz. İstersen normal kahvaltı da olur ama geçen gün o ciğerleri yiyemedik ya, içimde kaldı."

 

Ben ağzımı tekrar aralarken ondan bir söz daha işiterek lafımı yuttum. " Geçen gün demişken..." Kıkırdadığını işittiğim esnada devam etti. " Dudaklarının tadı hâlâ aynı,ilk günkü gibi." İçli bir nefes vererek devam ettiğinde ben gözlerimi kapatarak utancımı ve vicdan azabımı yineliyordum. " Ama haberin olsun, benim o tadı almak için bir dört yıl daha beklemeye niyetim yok."

 

Onun cümlesini tamamladığı an zilin sesini işiterek başımı sola döndürdüm. Norman kulaklarını dikerek havladığı esnada ise hiç düşünmeden kapıya koştu. Ben de bu sırada ayaklanarak kapıya adımladım.

 

" İstersen bu dudak mevzusunu uygulamalı olarak kahvaltıda konuşalım. On gibi uygun mu ?"

 

Yinelediği teklifini işittiğim esnada Norman da havlıyordu ve bir yandan ısrarla çalan kapıyı açmaya çalışıyordu. Ben de bıkkın bir nefes verirken onun adımı zikrettiğini işiterek göz devirdim. Bu esnada kelimelerimi hızla sıralayıp cevabını beklemeden kapatıyordum telefonu. Norman çıldırmış gibi saldırıyordu kapıya. Aldığı kokudan sinirlenmiş olabilirdi ve şu an bu konuşmayı sürdürecek bir ortamda bu nedenden değildim.

 

" Olmaz. Kapatmam lazım şimdi."

 

Kapının tam yanına ulaşarak dudaklarımı ısırdığımda Norman'ı sakinleştirmeden önce yandaki çekmeceden silahımı alarak tetiği çektim. Saat hayli geç olmuştu ve bu saatte Norman'ın da bağırması normal değildi. Korka korka ellerimi kulpa uzattığımda kapıda her kim varsa Norman saldıracağından dikkati dağılacaktı ve ben de basitçe etkisiz hale getirecektim onu. Öyle olması için öne atılarak kapıyı hızla açıp silahımı doğrulttuğumda karşımda Yalçın'ı görerek içli bir nefes verip gözlerimi kapattım. Bu esnada Norman onun üzerine zıplıyordu. Verdiğim nefes sonrası gülümseyerek Norman onu tanıdı diye havladı dedim içimden. Ardından bakışlarım önce yüzünde daha sonra da bedeninde gezince gülüşüm hızla solup yerini sert bir ifadeye bıraktı.

 

Yalçın'ın gömleği k*n içindeydi. Norman muhtemelen k*n kokusunu duyarak saldırganlaşmıştı. Sıkıntıyla soluyarak kaşlarımı çattığım esnada bakışlarım bu kez hızla k*nın kaynağını aradı. Bu esnada öne atılarak üzerini yokladığımda Yalçın içeri giriyordu.

 

" Yalçın, ne oldu ? Ne bu k*n? Kim, kim yaptı ?"

 

Adımını atarak omuz silktiğinde Norman üzerine atladığı için onu tutarak sakinleştirmeyi denedim. Bu esnada Yalçın kolunu tersiyle yüzünü silip mırıldanarak içeri adımlamaya başladı ancak bu adımlar ö*ü bir bedenin taşınması gibiydi.

 

" Ben iyiyim abla."

 

İyi olduğunu işiterek köşedeki sehpadan Norman'ın tasmasını boynuna geçirerek arkasından adımlamaya başladım. Norman bu esnada bile bağırmaya devam ediyordu ancak biraz olsun sakinlemişti. Kaşlarımdaki çatıklık yerini şüpheli bir havalanmaya bırakırken içli birer nefes vererek arkasından yürümeye devam ettim. Yalçın ise salonda az önce benim oturduğum yere çökerek i-k*n içinde kalan iki eliyle başını sıkmaya başladı. Göğsü kalkıp iniyordu. Ağladığını anlayarak Norman'ı yavaşça bırakıp önünde eğildim. Bu esnada tavrını ve olanları sorguluyordum.

 

" Ne oldu Yalçın, niye ağlıyorsun ?"

 

Hıçkırarak yüzüme dahi bakmadan içli bir nefes verdi. Ben tavrını sorgulayarak duraksarken de bu kez ağlayışını sesine yansıtıyordu.

 

" Abla...Özür dilerim abla." Hıçkırıklara boğularak kafasına vurdu birkaç kez. Ben de öne atılıp durmasını söyledim. Bu esnada Yalçın bir eliyle ağzını kapatarak boğuk çıkan sesiyle konuşmaya devam etti. " Hakkını helal et abla."

 

İşittiğim sözlerle bir terslik olduğunu ve bu tersliğin benimle yani kızımla ilgili olabileceğini düşünerek irkilip ayağa kalktım. Gözlerimi aniden karartarak sıkıntıyla dişlerimi dilime geçirdiğimde öfkeyle konuşuyordum.

 

" Ne oldu ? Anlat !"

 

Yalçın başını sağa sola sallarken tekrardan ağlayarak omuzlarını kaldırıp indirmeye başladı. Ben de sıkıntıyla soluyup masada bulunan şarap şişesini elime alıp kenara fırlattım. Bir şey vardı. Belli ki kızıma dair bir mevzu vardı. Yalçın bu denli ağlayarak sızlandığına göre kızıma bir şey olmuştu. Bir haber vardı ve susuyordu. Yıllardır belirsizlikle mücadele ettiğim için sessizliğe de göğüs geremezdim. Bu nedenden öne atılarak tekrar konuştuğumda o ağlamaya devam ediyordu.

 

" NE OLDU DEDİM SANA ! ANLATSANA !"

 

Yalçın gözlerindeki yaşları silerek hıçkırmaya devam ederken ben ellerimi saçıma daldırarak bağırdım. Ardından arkamı dönüp bulduğum vazoyu da yere attığımda Norman da havlayarak öfke kusuyordu. Onun öfkesinin nedeni de odadaki yoğun kan kokusuydu.

 

" Abla..."

 

Sesini işiterek hızla arkama dönüp başımı salladım. Ardından bakışlarımla anlatması için komut verdim. Bu sırada Yalçın da konuşmak için ağzını aralamıştı ancak yüzüme dahi bakmadan konuşuyordu.

 

" Şu...Bulduğumuz adam...Var ya abla?" kesik kesik konuşarak ellerinin etlerini yolmaya çalışıyor bir yandan da ağlayışını sürdürüyordu. Büyük bir adım attım ona doğru. Yalçın bu esnada hıçkırmaya devam ediyordu. Ben de adımlarımı sürdürerek tam karşısına dikilip hafifçe başımı eğdim. Ardından konuştuğumda öfkem sesime ve bakışlarıma vuruyordu.

 

" Ne olmuş ona ?"

 

Yalçın yeniden ağlayarak ellerini yüzüne kapatınca dayanamayıp sesimin tonunu evi inletecek kadar yükselttim.

 

" NE OLMUŞ ONA ! KONUŞ! NE OLDU ?"

 

Yalçın ellerini sözlerimle hafifçe yüzünden çekerek ağlamasına ara verip burnunu çekti. Ardından konuştuğunda bakışlarımdaki sertlik hem onu hem de beni korkutuyordu. Kendimi kaybederek ona zarar vereceğimi hissediyordum. Zira bakışlarım delirdiğim andaki gibi olmaya başlamıştı.

 

" Ö*müş."

 

Ağzım şaşkınlıkla aralanırken ellerimi saçlarıma atarak küfrettim. Ardından bir adım gerileyerek masaya tekme attığımda o konuşmaya devam ediyordu. Ben de bu esnada boğulduğumu ve duvarların üstüme üstüme geldiğini hissediyordum.

 

" S*kmışlar...Hem onun hem bizim adamların..." Hıçkırarak devam ettiğinde ağlamaları arasında sıralıyordu cümlelerini. " Yetişemedim abla... Adamlardan biri beni aradı. ' Baskın yedik.' Dedi. Yetişemedim..."

 

ağlamaları daha da şiddetlenirken genzimin yandığını hissediyordum. Boğulma hissim de sürdüğü için ellerimi boğazıma atarak havaya baktım. Ardından nefes almayı denediğimde gözlerim doldu. Çare, çarem kalmamıştı. Yoktu. kızıma dair tek izim, tek kozum da kayıp gitmişti ellerimin arasından. Benim evladım yoktu. ilk adımı, ilk kelimesi, her şeyi benden uzakta olmuştu. Belki de olmamıştı. Mezarı bile yoktu kızımın. Genzim daha çok yanarken gözümden düşen bir damla yaşa aldırmadım. Dudaklarım titriyordu. Ben ne zorluklarla taşımıştım onu karnımda! Öğrendiğim günden beri ben nelere katlanmıştım! Doğumunda ne acılar çekip büyütmek için ne fedakarlıklara göğüs germiştim ama şimdi... Kızıma dair tek izim de yoktu. Ne için , ne içindi benim gözyaşlarım ? Anneliğime evladıma doyamadan yitirdiğim kaçıncı can, verdiğim kaçıncı kayıptı bu ?

 

öfke içime tekrar dolmak istedi. Hissettiğim sızı bana bunu getirecekken bir el engel oldu ona; kinimin eli. Kinim öfkemin önüne geçerek gözlerime hapsoldu. Aynı saniyelerde arkamı yeniden dönerek kin dolu gözlerle Yalçın'a baktığımda dudaklarımdan ellerimi seve seve k*nına bulayacağım kişinin sorgusu çıktı.

 

" Kim, kim yaptı ?"

 

Yalçın dakikalar sonra ilk kez kızarmış gözlerini bana dikerek baktığında mahcubiyet ve gözlerimdeki ifadenin korkusuyla başını yeniden eğdi. Ardından konuştuğunda sesi korkudan titriyordu.

 

" Gittiğimde sadece bizim adamlar yoktu yerde. Çatışmışlar. Birini...Gördüm sonra abla; Seyfi." Bakışlarımla bu ismi sorguladığım an o yutkunarak konuştu. Sesi titriyordu. Bu titremenin nedeni olacakların ya da benim öfkemin korkusuydu. " Tetikçi'nin Şişli'deki deposunun adamı. Tırlara s*lahları bu yüklüyor."

 

Duyduğum isimle sinirle gülümserken aklımdan çokça şey geçti. Önce gerçekten onun yapmış olacağına inanarak bir adım attım. Ardından o adımı havada asılı bırakarak gülüşümü sürdürdüm. Yalçın'ın bile tanıdığı bir adamıyla benim tanığımı ö*dürecek kadar aptal değildi Alparslan. Üstelik onu daha önce tuttuğum depoya gelmişti. Önlem amaçlı o adamı farklı bir yere göndertmiş olsam da ona bir zarar geldiğinde ilk kendisinin suçlanacağını biliyordu. Bu bir tuzaktı, bir yemdi. Benim o yemin peşine düşmem isteniyordu. Tam da Alparslan beni kaçırıp benimle konuştuktan sonra olmuştu. Tesadüf olamayacak kadar aptalca bir plandı ancak bu planı yapanlar henüz Hazan Kandemir'i ve zekasını tanımıyordu.

 

" Sen de buna inandın. Değil mi Yalçın ?"

 

Bakışları bana dönerken yutkundu. Aynı saniyelerde omuz silktiğinde masadaki kadehi de fırlatarak ellerimi sonuna dek açıp omuz silktim.

 

" TUFANLI İLK ONU SUÇLAYACAĞIMIZI BİLE BİLE KENDİ ADAMIYLA ONU Ö*DÜRTECEK KADAR SALAK ÇÜNKÜ! DEĞİL Mİ ?"

 

Yalçın başını sağa sola doğru sallayarak ağzını aralayıp hızla ayağa kalktı. Ben de bu esnada elime tehdit pozisyonunu vererek ona hak ettiği ayarı çekiyordum. Şu an o adamın ö*mesi de kolay olanı yapıp Tetikçi'yi suçlaması da onun suçuydu. İşini düzgün yapmazsa ona bile ikinci şans yoktu. kalemini keseceğimi bildiğinden korkuyla yaklaşıp öne atılmıştı ancak öfkem ve bakışlarım onu susturmaya yetmişti.

 

" GİTTİN ORAYA, İLK GÖRDÜĞÜN ADAMLA 'TAMAM TETİKÇİ YAPTI' DEYİP ÇIKIP YANIMA GELDİN DEĞİL Mİ ?"

 

Yalçın başını sağa sola sallayarak yeniden öne atıldı. " Abla kurban olayım dinle !"

 

Başımı sağa sola sallayarak bedenimi gerilettiğim esnada öfkeden ellerim tir tir titriyordu. Kendine çeki düzen vermesi lazımdı. Yaptığımız işte hataya yer yoktu ama Yalçın bunu bile bile tek bir araştırma yapmadan yanıma geliyordu.

 

" KES SESİNİ!" elime tehdit pozisyonu vererek ona doğru hızla adımladığımda gözlerini yere indirerek suçunu kabullenip başını eğdi. Ardından ben bağırınca irkilerek dişlerini sıktığını gördüm ancak susmadım.

 

" BANA BAK YALÇIN ! TEK BİR HATADA SENİ BİLE TANIMAM, ÖNCE SENİN SONRA TÜM ADAMLARININ KAFASINA S*KARIM! ZERRE DE CANIM ACIMAZ ! DUYDUN MU ?"

 

Yutkunarak başını salladığını duyduğumda içli bir nefes vererek başımı aşağı yukarı sallayıp sinirle gülümsedim. O ise kısık bir sesle mırıldanıyordu.

 

" Anladım abla."

 

Yeniden gülümsediğim esnada öfkeden titreyen ellerimle kapıyı işaret ederek sinirle solumaya devam ettim. Tam o esnada da sesimi sonuna dek kullanarak yeniden bağırıyordum ona. Verdiğim değerle kızımın canı konusu çok başkaydı. Karşıma kim çıkarsa çıksın bu konuda acımazdım ki bunu o da gayet iyi bilmesine rağmen adamların halini gördükten sonra hiç vakit kaybetmeden buraya gelmişti. Yaptığı hatayı bilmese bu bağırmama karşın verdiği değeri de aldığı parayı da s*ktir eder kapıyı vurur çıkardı. Yalçın gururlu çocuktu. Hatasını bildiğinden dinliyordu azarını. Dinliyordu ki bir daha yapmamak için hareket edecekti.

 

" ŞİMDİ S*KTİR GİT BANA ADAM GİBİ DELİL TOPLA ! KİMİN YAPTIĞINA DAİR TEK BİR İZ BULMADAN DA SAKIN GÖZÜME GÖRÜNME !"

 

Başıyla kabulleniş göstererek yutkunduktan sonra içli bir nefes verip yüzüme dahi bakmadan kapıya doğru ilerledi. Ben de taşan öfkemi hizaya getirmek adına elime geçen ilk şeyi de fırlatacağım esnada dakikalardır havlayan Norman'ı görerek elimdeki dosyayı yerine bıraktım. Ardından içli bir nefes verip ellerimi saçlarıma atarak onu yanıma çektim. Zaman geçtikçe işler çözüleceğine daha karmaşık bir hâl alıyordu ve bu karmaşıklık kalan üç gram aklımı da yerinden oynatıyordu. Şimdi önümde düşünüp doğruyu yanlışı ayırt etmek için koskoca bir gece vardı. Öyle zor bir gece olacaktı ki kızımın kokusuna sığınıp uyumaya bile vaktim olmayacaktı. Kızım için kokusuna hasret kalarak bir gece daha geçirip onun varlığına sığınıp güç toparlayacaktım. Ardından bulduğum çözümler ya da çözülmemeler ile yoluma devam edecektim.

 

.......................................

 

İlahi bakış

 

Çisem elinde tuttuğu gebelik testiyle birlikte çıktı banyodan. Bugün doktorun söylediği tarihti. Yumurtlama iğnesi sonucu iki hafta önce birlikte olarak denemişlerdi bebek yapmayı. Şimdi sonuç günüydü. Bu kez de olmazsa eğer tüp bebek tedavisini deneyerek uzun ve yorucu bir sürece gireceklerdi ancak Çisem artık tükenme noktasına gelmişti. Dante ile yeniden görüşmeye başladıktan sonra evlenene dek korunmuştu. Evlendikleri ilk gece ise Dante ona ' Senin gibi bir bebek istiyorum.' Demişti. O ana kadar aklında hiç belirmemişti çocuk fikri. Önce gezer eğleniriz diyordu ancak kocasının isteğine karşı heveslenerek hiç korunmamıştı. İlk iki ay nasıl olsa olur diye düşündükten sonra üçüncü ay şüphe ederek doktora gittiğinde ise doğuştan oluşan bir rahatsızlık sonucu vücudunun yumurta hücrelerini olması gerektiği gibi atamadığını öğrenmişti. Bunun sonucunda ise doğal yöntemlerle bebeği olmaması ihtimali ile karşı karşıya kalsa da o günden beri her güne kendini suçlayarak başlayıp her geceyi aynı suçlulukla bitiriyordu. Dante oldukça sağlıklıydı. Sorunun onda olması suçunu katlayarak arttırırken bu suçluluk hissini ve yükünü artık taşıyamıyordu ve o yüzden bir karar vermişti. En yakın ve hatta tek dostuna bile söyleyememişti bu kararını ancak fikri bakiydi. Çisem bu kez de olmazsa boşanmayı teklif ederek Hazan'ın yanına taşınacaktı. Ailesi ile arasını düzeltip gerisin geri o eve dönmek gibi bir fikri de yoktu. Kardeşinin yanında kalıp kendine yepyeni bir hayat kuracak canından dahi çok sevdiği kocasına ise 'Sağlıklı bir kadınla evlen.' Diyecekti.

 

Dante ise tüm bunlardan habersiz bir şekilde ümitle banyodan çıkan karısına doğru koştu. Çisem onun için renk demekti. Hayatının bütün rengi bu kadındı. Yokluğu simsiyah bir hayattan ibaretken varlığı ona can veriyordu. Dante ona o kadar çok aşıktı ki onunla tanışmadan önce yaşadığı travmalar sonucu çok severek yaklaşamadığı bebeklere bağlanıp ondan bir bebek isteyecek seviyeye gelmişti. Sevinçle kollarına atıldığında karısının düşünceli halini de görüyordu.

 

" Baby... Ne oldu? Bebek var mı?"

 

Çisem elindeki testi sıkı sıkıya tutarak içli bir nefes verdiğinde çoktan dolan gözlerini görmemesi için başını kaldırmadan testi ona uzattı. Öyle çok bıkmıştı ki bu durumdan banyodan teste bakmadan çıkmıştı. Dante kendisine uzatılan testi hevesle elinden alırken içindeki kıpırtıyı hissediyordu. Öyle ki bu heyecanı karısının elinden testi bir hışımla almasına yani sertçe çekmesine neden olmuştu. Çisem içli içli nefesler vererek içindeki o küçücük umuda sığınırken sıkı sıkıya ellerini karnına koyuyordu. Dante ise aldığı teste baktığı an o umuda veda etmişti. Tek çizgi vardı. Güzeller güzeli karısı hamile değildi. Bir bebekleri olmamıştı. Anında düşen yüzüyle bakışlarını ona çevirdiğinde karısının yüzüne bile bakmadan ellerini karnına koyduğunu görünce boğazındaki düğümü hissetti. Ardından içli bir nefes vererek dudaklarını ısırdığında ona bunu nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Çisem ise sessizliğin sürmesiyle yine olmadığını tekrar anlamıştı. Şimdi içinden sıkı sıkıya tuttuğu karnında hiç olmayan bebeğine veda ediyordu. Acı bir tebessümle dudaklarını titrettiğinde ise Dante testi bir kenara bırakarak ellerini karısının ellerine yaslayıp alnından öptü.

 

Çisem bu öpücük ile gözünden bir damla yaş dökerek kabullendi gerçeği. Dante ise onu daha fazla kırmadan yüreğine umut yerleştirmeye çalışıyordu.

 

" Küçük baby annesi gibi inatçı. Geç gelecekmiş."

 

Çisem duymaktan korktuğu gerçekle yüzleşirken başını sağa sola sallayıp ellerinden kurtuldu. Aynı saniyelerde iki adım geriye gittiğinde içinden akıttığı gözyaşlarını dışına da vuruyordu.

 

" Artık hiç gelmeyecek Dante."

 

Dante işittikleri ile onun pes ettiğini ve çok yorulduğunu fark etse de teselli etme girişimini sürdürüyordu.

 

" September( Eylül) gelecekmiş. Anne üzülmesin istiyor."

 

Çisem başını sağa sola sallayarak sildi gözyaşlarını. Ardından gözlerini kocasının gözlerine diktiğinde gördü. Dante gözlerini buğulandırmıştı. Karısı ile baş başayken takmıyordu gözlüklerini. Çisem rahatça dalıyordu onun kahvelerine ama şimdi o kahvelerde hüzün vardı. Dante onun gözlerindeki kızarıklığı görerek öne atılıp elleriyle yüzünü avuçladı ancak Çisem tekrar gerileyerek kurtuldu ellerinden.

 

" Bırak Dante, olmuyor işte ! Zorlamanın alemi yok."

 

Dante başını sağa sola sallayarak öne atılıp sarıldı karısına. Öyle sıkı sarıldı ki Çisem kaçıp kurtulamadı ellerinden. Öylece çırpındı ancak bir süre sonra kokusuna ve kalbinin sesine teslim olarak kollarını sardı bedenine. Dante karısının saçından bir buse alırken Çisem sessizce gözyaşlarını onun omzuna yasladığı başıyla dökerek kocasıyla sessizce vedalaştı. Biliyordu, o gitmezse Dante ömrünün sonuna dek bırakmazdı. Çisem ise aynı ömrün sonuna dek vicdan azabı ve suçluluk duyardı. O yüzden bu cümleyi kurarken canının acısını görmezden geliyordu.

 

" Boşanalım."

 

Dante işittikleriyle kolunu biraz gevşetip yüzüne baktı. Ardından derin bir nefes vererek salladı başını. Asla, asla boşanmazdı ondan. Çisem olmadan nefes alamazdı. Renklerin varlığına alışmışken bir çocuk için yokluğu ile sınanamazdı. Bu yüzden başıyla yaptığı reddedişleri sürdürerek inkar etti. Kabul etmeyecekti.

 

" Olmaz, bırakmam."

 

Çisem de aynı şekilde başını salladığında onun reddediş nedeni bırakmamasıydı. Bırakacaktı, bırakmak zorundaydı. Çisem ona bu bencilliği yapamazdı. Ömrünün sonuna dek aşkını kalbinde beslese de hiç doğuramayacağı çocuğunun varlığına sığınarak ondan uzak duracaktı.

 

" Bırakacaksın, bırakmak zorundasın." İçli bir nefes vererek bir adım daha geriye gittiğinde Dante elini tutmaya çalışıyordu. Çisem ise elinden kurtulup bir eliyle ağzını kapatarak sürdürdü ağlamasını. " Ben sana bir çocuk veremiyorum, olmuyor."

 

Dante karısının isyanını duyarak tek bir anda vazgeçti bu istekten. Önce ağzını ' Olmuyorsa olmasın.' Demek için açtı. Ardından onun çocuğu olmadığı için bu isteğinden vazgeçtiğini düşüneceğini idrak etti. Sırf bu yüzden de ağzını kapadı. Daha sonra ise küçücük bir anlığına aklında bir fikir belirdi. Bu fikirle gülümseyerek ağzını araladığında karısı her ne kadar dirense de zorla ellerini tuttu. Konuştuğunda ise kendisini ağlayan gözlerle izleyen karısına aşkla bakıyordu.

 

" Bebek alalım."

 

Çisem ağzını şaşkınlıkla açtığı an kıkırdadı. Dante manavdan meyve alalım der gibi çocuk almaktan söz ediyordu. Çisem kocasının esasen evlat edinmekten bahsettiğini anlamıştı ancak bu komik söyleme kayıtsız kalamamıştı. İçli bir nefes verdiğinde ise doğal yollarla kendi k*nından bir çocuk yapmak yerine bu yolu sırf onun için seçtiğini biliyordu. Reddedişi de yine bu nedenden olacaktı.

 

" Olmaz, babasının sen olduğu bir çocuğun olmasına hakkın var. Ben bundan vazgeçmeni istemiyorum."

 

Dante işittikleri karşısında sıkıntıyla soluyup elini eline daha sıkı yasladı. Ardından konuştuğunda dilinden içinden geçenler dökülüyordu.

 

" Anne sen değilsen baba olmuyorum." Karısının bir elini dudaklarına götürüp ıslak bir öpücük bırakarak devam etti. " Çok bebek var, anne yok, baba yok. Biz olalım anne baba."

 

Çisem başıyla reddederek hızla ağzını araladığında Dante teklifini kabul etmesini istiyordu. Bunun için evrene mesajlar yolluyordu. Çisem ise aynı şekilde kendi içinden geçenleri dillendiriyordu.

 

" Başka bir kadından-"

 

Dante duyduğu sözleri anında bölerek yüzüne sinirli bir ifade ekledi. Bunun sözünün edilmesinden dahi rahatsız oluyordu.

 

" Bu kadından..."

 

Sözleriyle paralel karısını işaret ettiğinde Çisem yutkunarak çattı kaşlarını. Onun kendisi için bu denli ileri gitmesini, bu fedakarlığı kabullenemiyordu.

 

" Lütfen..."

 

Dante onun eksiltili cümlesini zikrettiği an iki eliyle birlikte belinden kavrayarak bedenini bedenine yasladı. Ardından dudağına kısa ama yakıcı bir buse kondurup zihnindeki o aile tablosunu söylemeye başladı.

 

" Kız ve erkek bebek; iki tane. Toplam üç baby..."

 

Çisem onun aşkla bakan gözlerine ve sözlerine kayıtsız kalamayarak gözlerini yeniden doldurduğunda kocası bu kez iki eliyle yüzünü avuçladı. İçinden geçenleri dillendirerek aynı zamanda karısının yaralı yüreğine su gibi bir dokunuş sergiliyordu.

 

" Baby, ben sana aşığım. Anne sensen baba olmak istiyorum. Sahip olmayan iki baby'e anne baba olalım."

 

Çisem avuçlan yüzünü biraz daha eğerek içli bir nefes verip yaladı dudaklarını. Dante onun için çok güzel bir yola girmek istiyordu ama Çisem bu konuda kararsızdı. Zira kolay bir karar olmamalıydı bu. Bildiği kadarıyla zaten oldukça zor olan bir durumdu ki bu duruma kalkışacak cesareti olup olmadığını da bilmiyordu.

 

" Bunu biraz düşünmek istiyorum. Belki..." Gözlerini gözlerine yaslayarak devam etti. " Kendimi hazır hissedersem tüp bebek-"

 

Dante tekrar sözünü kestiğinde onun yıpranmış olduğunu görüyordu. Bu yıpranmışlığı hafifletmek için de omzundaki ağır vicdan ve günah yükünden arınmak için de baba olmak istiyordu. Ancak bu sürecin karısını daha fazla üzmemesini istediğinden en doğru kararın bu olduğuna kanaat getirdi. Zira sahipsiz bir cana yuva olmak normal yollarla evlat sahibi olmaktan daha kutsaldı. Dante bu kutsallıkla ikisinin de gönlüne ferahlık vermek istiyordu.

 

" Zor, doctor ( doktor) dedi. Baby.." Alnını öperek devam etti sözlerine. Çisem ise yumuşacık olan içiyle kabullendi dudaklarını. " Sen zorlanma, bebek alalım ona ev olalım."

 

Çisem başıyla kabulleniş gösterip ellerini yüzüne yasladı. Bu adamı çok seviyordu. En büyük şansı onun gibi biriyle olmaktı. Dante kocaman bir kalbe sahipti. Şimdilik düşünecekti. Bebek mevzusunu akıl aldıktan sonra değerlendirecekti. Bu esnada ise kocasının bu güzel kalbinin tadını çıkaracaktı.

 

" Tamam, bunu düşünelim olur mu ?" Dante başı ile kabullenerek gülümserken Çisem dudaklarına bakarak sürdürdü sözlerini. " Şimdi seninle s*vişmek istiyorum."

 

Cümlesini tamamladığı an dudaklarına yapıştığında ise Dante müptelası olduğu kadının dudaklarını iştahla kabullenip bedenini kucağına aldı. Az sonra sabırsız bir adam olduğu için elbisesinin fermuarını yırtarak açtığında ise onunla yalnızca bir eş olmadıklarını bu evliliğin bir hayat yolculuğu olduğunu içinden tekrar ediyordu. Çisem ise yaşadığı yoğun duygusallığın ardından esas karakterine dönmek için kocasının tatminkâr bedeninden faydalanıyordu.

 

...................................

 

Bir gün sonra

 

Derler ya hani, bir ilaç dozunda alınırsa şifa dozu kaçarsa zehir olur diye ? Korku da öyledir işte. Dozunda olduğunda insanın kendini savunmasını sağlar. İnsan korkuyla kendini koruma altına alır. Ancak o doz kaçarsa eğer korkusunun karşısında savunmasız kalır. Ben hiç savunmasız kalmadım şimdiye dek. Şimdi sıkı sıkıya bağladığım saçıma aynadan bakarken dozunu aşmadığım korkuma gülümsüyorum ama asla hiçbir zaman da korkusuz olduğumu iddia etmiyorum. Zira korkusuzluk da korkunun pençesine düşerek savunmasız kalmanın aynıdır. İki durumda da insan kendini savunamaz. Birinde kendine olan güveni diğerindeyse dozu kaçırışı neden olur buna.

 

Bugün belki de aylar sonra kızım için dolu doluya k*n dökeceğim. Sırf bu sebeple hazırlandım. Altımda bacaklarımı tamamen saran siyah sıkı bir pantolon var. Üzerine giyindiğim tişört ise aynı darlığa sahip. Hatlarım tamamen ortada olsa da örtülü. Yüzümde ise tek bir makyaj yok. Düşmanlarımın makyajımı inceleyecek ömrü olmadığı için değil, güçlü görünmek için o makyaja ihtiyacım olmadığından makyajım yok.

 

İçli bir nefes verdiğimde zırhımı kuşanmak için hazırladım kendimi. Çelik yeleğim, her iki bacağıma aparatı ile yerleştirdiğim s*lahım, kollarımı savunmasız bırakmamak adına eldiveni ile sıkı sıkıya giyindiğim zırhlı kolluklarım ve belime sardığım yedek mermilerim...

 

Hazırım. Bu geceye ve intikamıma hazırım. Kararlı adımlarla odamdan çıktığımda saati son kez kontrol ettim. İki Ağustos'un gecesindeyiz. Saat üçü geçiyor. Düşmanları tam da uykusunda yakalayacağım ve mat edeceğim.

 

Yalçın olanlardan sonra geniş çaplı bir araştırma yaptı. O araştırmanın sonucunda ise kamera kayıtları neticesinde adamları ve saklandıkları yeri buldu. Aslen İtalya'ya bağlı olan bir çete yapmış bütün bu olanları. Sahipleri belirsiz. Ki zaten ben de sahiplerini bulmak adına onların inini basacağım. Başlarında ' Zero' isimli bir çakal var. O çakala ulaşana dek önüme çıkanları ö*dürüp onu esir alacağım ve işte o zaman kızımı kaçırıp Alper'e kıyanlara ulaşacağım.

 

Kararlı adımlarımı evin dışına yönelttiğimde beni gördüğü an baş selamı veren Yalçın'ı da geçerek hızla aracıma bindim. O ve diğer adamlar ise arkadaki arabalara binerek beni takip etmeye başladı. Yalnızım arabada, tıpkı şu an olduğu gibi. Dante'nin haberi yok bu işten. Bilerek sakladım, Çisem için, yapmak için uğraştıkları küçük bebekleri için ondan gizli hareket ediyorum. Bu yüzden yanımda da sadece benim adamlarım var.

 

Verdiğim sıkıntılı nefesle öfkeden kararttığım gözlerim sayesinde son gaz hedefe doğru ilerlemeyi sürdürdüm. Bir saatten uzun sürdü gidişimiz. Şehrin dışında bir yerdi burası. Terk edilmiş ve perili olduğu iddia edilen eski bir akıl hastanesinin yanına mesken kurmuşlar. O arazinin içinde ağaçların arasında küçük bir kulübe var. Hedefimiz ve az önce ulaştığımız yer de orası.

 

Adımlarımın ilki aracın dışından çimene değdiği an etrafımı saran orduya kararlılıkla baktım. Az sonra içlerinden en öne elindeki taramalı t*fek ile gelen Yalçın'ı gördüğümde yeniden verdiği baş selamına bu kez karşılık verdim. Biraz uzağa park etmiştik araçları. Fark etmemeleri gerekiyordu ve bu yüzden adamlarımdan keskin nişancı olanları arazinin içinde konumlandırmam gerekiyordu. Yalçın öne atılarak konuştuğunda ben de planı anlatmak için onun vereceği malumatı dinlemeye koyulmuştum.

 

" Abla nişancıların üçü hastanenin çatısında olacak. Diğerlerini de şu taşların aralarına yerleştireceğiz."

 

Sözlerine başımı salladığım esnada içli bir nefesle işaret ettiği yere bakıp talimatı yenilemek adına öne atıldım.

 

" Hastanenin üst katlarına üçer nişancı daha bırak. Arazide fazla dağılım riskli."

 

Başıyla onaylayarak devam ettiğinde oldukça sert çıkıyordu sesi. Bu işi hayli ciddiye alıyordu.

 

" Herkes Zero'nun eşkalini biliyor. Gören bacağına sıkıp etkisiz hale getirecek."

 

Başımla yeniden onayladığımda gözlerinin içinde kararlılık gördüğüm tüm adamlarımda bakışlarımı teker teker gezdirip kinimle gülümsedim onlara. Ardından konuştuğumda içimde kocaman bir heyecan gizliydi. Tek korkum ise kızıma dair bir iz bulamamaktı.

 

" Yeniden planı baştan alıp vaktimizi çalmayacağım aslanlarım. Size iki emrim var, ilki ne olursa olsun ö*meyin ve canınıza mukayyet olun. İkincisi ise o Zero'yu bana sağ getirin. Şimdi..." derin bir nefes vererek karşımdaki kararlı topluluğa en sert ve inançlı bakışımı gönderdim. " Merminiz isabetli olsun."

 

Mesajı alarak hepsi yavaş ve temkinli adımlarla yerlerine ilerlerken ben içli bir nefes verip içimden besmele çektim. Aslında tuhaftı zira can almaya gidiyordum ama bu can alış esnasında dahi inancımı koruyordum. Ardından silahımı elime alarak önden yürümeye başladığımda etrafımdan siper alarak giden beş adamım vardı. Az sonra hastane ve kulübe arasındaki taşlardan birinin önüne geldiğimde Yalçın'ın uzattığı dürbün ile içeriyi izledim. Etrafında dört adam vardı. İçeride ise kulübenin görünen kısmında üç kişiydiler ve Zero ortalıkta görünmüyordu. Sıkıntıyla soluyarak dürbünü uzattığımda ne gördüğümü merak eden Yalçın'a cevabını verdim.

 

" Dışarıda dört içeride üç adam var ama Zero yok."

 

Yalçın sıkıntıyla soluyarak elini yumruk yaptı. Ardından konuştuğunda sesinde öfke hakimdi.

 

" Abla s*çıyordur k*duğumun piçi! İçeride o it."

 

Gözlerimi devirerek onu onayladığım esnada bir elimle komut vererek nişancıların dışarıdaki adamları tek hamlede ve aynı anda etkisiz hale getirmesini izleyerek gülümsedim. Ardından elimle yeni bir komut verdiğimde arkamdaki adamlarımla temkinli adımlar eşliğinde vakit kaybetmeden etrafı sararak kulübeye ilerledik. Az sonra yaklaştığımızda camdan görünmemek adına herkes köşelerden geçmişti. İlk işim korumaların üstünü taratarak s*lahlarını aldırmak olduktan sonra adamlarıma elimle içeriyi işaret ettiğim esnada bir ses duydum. Güçlü ve yoğun bir s*lah sesi.

 

Dışarıdan geliyordu bu ses. Tuzak dedim içimden. Küfrederek yere eğildiğimde telaşla bağırıyordum.

 

" BİR YERLERE PUSUN, HEMEN !"

 

Adamlarım anında senkronize olarak kenara köşeye geçtiğinde korkuma hakim olarak s*lahımı ateşe verdim. Aynı saniyelerde karşıdan gelen kalabalığın sayısının yirmiden çok olduğunu gördüm. Bu esnada nişancılarımın varlığı sayesinde bir kısmının düşüşüne şahit olarak anlık sevinsem de arkadan daha çoğunun geldiğini görerek yutkunup gözüme kestirdiğim adamların hepsine s*ktım. Birer birer düşseler de sayıları azalmak bilmiyordu ve adamlarımın canından endişe ediyordum. Bu niyetle bağırdığımda içimdeki korku yavaş yavaş taşıyordu.

 

" YALÇIN ! HERKES İYİ Mİ ? CEVAP VERİN! KORUYUN KENDİNİZİ !"

 

Adını zikrettiğim an Yalçın'ın sesini ve t*feğinin ağır sesini aynı anda işittim.

 

" İYİYİZ ABLA! ŞİMDİ S*KECEĞİM HEPSİNİ!"

 

Bulunduğum yer küçük bir tahta parçasının ardı olduğu için onun sözlerini işiterek derin bir nefes versem de isabet eden bir iki mermi nedeniyle güvende olmadığımı düşünerek arkamı dönüp yeni siper yeri aramak için bakındım ancak o esnada ise arkadan da gelenler olduğunu fark ettim. Nişancılar direkt onları hedef alıyordu. Ben de deminden beri karşıdaki adam neden bitmedi diye iç çekiyordum oysaki.

 

" YALÇIN ARKADAN GELİYORLAR ! MUSA, VEZİR ! KORUYUN KENDİNİZİ !"

 

Bağıra bağıra sözlerimi tüm kalabalığa işittirdiğim esnada arka tarafta bulunan ö*ü adamlardan birinin ardına geçtim. Saklanacak başka yerim yoktu. sırtım da kulübeye dönüktü. Ona güvenerek s*lahımı bu kez arkaya doğrultup teker teker birilerine sıktığımda mermilerim azalıyordu. O kadar çoklardı ki benim mermilerim yetişmiyordu. Zaten hepsine de isabet alamıyordum. Adamlarımdan birkaçının vurulduğunu görerek içli bir nefes verip soluyarak son şarjörü titreyen elimle doldurduğum esnada arkamda bir el hissettim.

 

Refleksle korkulu bir nida döküp arkama döndüğümde ise onu gördüm. Alparslan'ı, tam arkamdaydı. Bana bakıyordu. Bir gözünde mercek vardı. Diğer gözünü ise kırparak elini omzuma koydu. Ardından boşta olan eliyle elime yeni bir s*lah bırakarak bağırdı.

 

" BUNU KULLAN , SENİNDİ !"

 

Sözlerinin ardından şaşkınca ağzımı araladığım esnada ise o arkasına doğru bakarak konuşmaya devam etti.

 

" BAZEN SORUNLARLA TEKER TEKER İLGİLENMEK YERİNE ONLARI KÖKÜNE KADAR S*KMEK GEREKİR!"

 

Cümlesini kurduğu an belinden bir şey çıkararak karşıya fırlattı. Ardından bağırarak üstüme kapanıyordu.

 

"EĞİLİN !"

 

Üstüme kapandığı an yüksek bir ses işittim. Ardından kulaklarım çınlarken yüzümü buruşturdum. Alparslan ise vakit kaybetmeden üzerimden kalkarak tam yanıma eğildi. Ben şaşkınca ona bakarken o merceğini kaldırarak ağır silahlar grubundan bir p*mpalıyı karşıya doğru hedef alarak ateşlemeye başladı.

 

Az sonra adamlar teker teker yere düşerken Yalçın'ın ve diğer adamlarımın da vakit kaybetmeden işlerine devam ettiğini görerek irkilip bana verdiği s*kahı kullanarak arkama döndüm. Arkası temizdi. Bu sebeple yeniden önüme dönerek ona yardım ettiğimde az sonra ne ön ne arka tarafta tek bir kişi bile kalmamıştı. Ben şaşkınca birkaç saniye duraksayıp derin bir nefes verirken Yalçın'ın yanıma gelmesiyle ayağa kalktım. Alparslan ise bu esnada ayağa kalkmak için s*lahının aparatlarını topluyordu.

 

Yalçın şaşkın bir ifadeyle yüzüme baktı önce. Daha sonra sıkıntıyla soluyup konuşmak için atıldığında onun gelip bize yardım ettiği için bende şaşkındım.

 

" Abla ne işi var bunun burada ?"

 

Sözleriyle duyduğunu bilerek Alparslan'a baktığımda o ayağa kalkmıştı ve üstünü silkeliyordu. Aynı saniyelerde önce benimle ardından da Yalçın'la göz göze gelerek gülümseyip öne atıldı.

 

" Yardıma geldim."

 

Yalçın öfkeli bir gülüşle öne atıldığı an gözlerimle onu uyarıp durmasını sağladım. Az sonra küfreder gibi konuştuğunda ise ona olan nefretiyle bir kez daha göz göze geliyordum.

 

" Senden yardım isteyen mi oldu lan p*ç?"

 

Küfrünü işiterek kolunu sertçe sıkıp tekrardan öne atıldım. bu kez sesimde uyarı ve öfke birlikte geziniyordu. Az önce her ne olursa olsun hem benim hem de adamlarımın hayatını kurtarmıştı. Hiçbirimizde b*mba yoktu. Belki de hepimiz telef olacaktık ama Tetikçi her ne sebeple olursa olsun yanımızda yer almıştı.

 

" Yalçın..."

 

Yalçın sıkıntı ile soluyarak gerilerken Alparslan'ın bedenini yanımda hissettim. Gözlerimle etrafı tarayarak bakındığımda ise Yalçın'ın elini yumruk yaptığını fark ederek bütün sinirimi ona püskürdüm. Çünkü elimizde tek bir artı dahi yoktu. kaç adamım yitti belirsizdi. Zero neredeydi? O da belirsizdi. Bunu kim yaptı, bizi pusuya kim düşürdü? O da belirsizdi. Yanımda dikilip en iyi adamımı öfkelendiren adamın varlığı da kahretsin ki belirsizdi. Öfkeyle saçlarımı ellerime dolayarak püskürdüğümde muhatabım Yalçın'dı.

 

" YALÇIN YETER ! BAK ETRAFINA BİR ! SEN BİR ZAFER GÖREBİLİYOR MUSUN ? YA DA ZERO NEREDE GÖRÜYOR MUSUN ? ONUN VARLIĞINI TARTIŞACAK ZAMAN MI ?"

 

Yalçın arkasına dönerek yeşillikleri tekmeledi önce. Sonra yeniden bana baktığında öfkeden dişleri titriyordu. Anlık bakışlarım Alparslan'a döndüğünde ise onun Yalçın'a daha korkutucu baktığını görerek anlık olarak duraksayıp sorguladım. Daha sonra ise Yalçın derin bir nefes verip ellerini yüzüne atarak bağırdı.

 

" SAMİ ! BAKIN YERDE YATANLARA ! ZERO ORDA MI ?"

 

Sami aldığı komutla diğer adamlara el işareti yaparken onayladı onu. " TAMAM ABİ !"

 

Adamlarım teker teker arazide yerde yatanları kontrol ederken benim bakışlarım kulübeye takıldı. Az sonra içinde üç kişi olduğunu hatırlayarak sıkıntıyla soluyup bakışlarımı yeniden onlara çevirdim.

 

" Kulübede üç kişi vardı. Çıkan oldu mu ?"

 

Bu kez öne atılan kişi kapıya yakın yerden ateş eden adamım Vezir'di. Bakışlarım ona döndüğünde öfkeli yüzünden bir cevap bekledim.

 

" Üçü de çıktı abla. Ellerinde silah vardı. Tam bizim keresteciye sıkacaklarken v*rdum onları."

 

İşittiklerimle öfkeyle ellerimi saçıma atıp arkama döndüm. Yoktu, yine tek bir iz dahi yoktu. sıkıntılı solumamı sürdürerek dudaklarımı dişlediğim esnada Alparslan'ın kulağıma eğilerek konuştuğunu fark edip irkildim.

 

" Yem o adamların hepsi. İşine yaramazdı zaten."

 

Bakışlarım sözleriyle ona döndüğünde sert ifademe karşın onun öfkeli bakışlarını hissederek başımı diktim. Alparslan ise öfkeli solumasıyla öne atıldı.

 

" Ben bir eve bakacağım. Sonra konuşalım da bir b*k çıkmaz buradan."

 

O öne atıldığı ve cümlesini kurduğu an kolundan sertçe tutarak durmasını sağladım. Yardım etti ya da etmedi umurumda değildi. Benim kızım için yaptığım operasyonda yönetimi devralarak liderliğini ilan edemezdi. Bu sebepten öfkeli bakışlarıma denk düşen bakışlara karşın hiç düşünmeden konuştum.

 

" O şeref bana aittir. Geri bas Tetikçi!"

 

Sözlerime omuz silkip iki adım gerileyerek cevap verdiğinde hızlı ve kararlı bir adımla içeri daldım. Bakışlarım bütün odalarda teker teker gezinirken içerinin toplu oluşuna şaşkınlıkla yanıt vererek en büyük odaya girdim. Girdiğim odada ise şaşkınlığım katlanarak artıp devleşti. Bir elim istemsizce ağzıma giderken şaşkınlıktan omzuma atılan eli ve önüme geçen bedeni fark etmedim bile.

 

Zero...

 

O ahşap bir sandalyeye bağlanmıştı. Gözleri açık bir vaziyette ö*müştü. Her yeri yara bereydi. En önemli olanı ise onun ö*müş olması değil de ö*ü bedenine yerleştirilen pankarttı.

 

ARADIĞINIZ ZEROYA ŞU ANDA ULAŞILAMAMAKTADIR. LÜTFEN TEKRAR DENEMEYİNİZ!

 

Beynimden vurulmuş gibi bir hisse kapılarak içli bir nefes verip elimi saçıma attığım an önümde dikilen Alparslan'ı fark ettim. O gayet sakin görünüyordu. Şaşırmamıştı. Üstelik bu sakinliğini eline aldığı telefonla resim çekerek ö*ümsüzleştiriyordu. Zero'yu dört bir yanından çektikten sonra donup kalan bedenime yaklaşarak kararlı bir tınıyla konuşmaya başladı.

 

" Zero da diğerleri de yemdi. Buraya geleceğini bilerek hareket ettiler."

 

Saçıma attığım ellerimi indirerek öfkeli bir ifade takındım. İlk yem de oydu oysaki. Benim adamlarımın bulduğu adamlar da mı yemdi yani? Peki o bu işin neresindeydi , burada ne b*k yiyordu ?Bu sorularla öne atılarak konuştuğumda içimden geçenler bütün şeffaflığı ile dışıma vuruyordu.

 

"NEREDEN BİLİYORSUN TUFANLI? SEN NERESİNDESİN BU İŞİN, NASIL HABER ALDIN DA GELDİN VE EN ÖNEMLİSİ NEDEN BANA YARDIM ETTİN?"

 

Sözlerimle bir adım gerileyerek kollarını açıp içinde bulunduğumuz yeri gösterdi. Ardından kararlılıkla konuştuğunda ben öfkeden tir tir titriyor ve bu öfkeyi kusacak yer arıyordum.

 

"BEN SENİN ETRAFINDAYIM HAZAN! GÖLGENİM, BİR ADIM GERİNDEYİM !"

 

Ellerimi yeniden saçlarıma atarak arkamı dönüp yukarı bakıp derin derin nefesler verdim. Ardından sakinleşmek adına kendimi zorlayarak içli içli yutkunarak içimden sayıları saymaya başladım. Alparslan ise bu esnada konuşmaya devam ediyordu.

 

" HABERİM OLMASINI İSTEMİYORSAN ADAMLARINA DAHA İYİ İŞ ÖĞRET! TAKİP EDİLMEMEYİ ÖĞRENSİNLER !"

 

Sözlerine karşın sinirle gülümseyerek gözlerimi kıstım. Ardından bakışlarım ona döndüğünde yüzümde öfkeli bir gülüş vardı. Adamlarıma sarıyordu demek. Bedelini ödeyecekti.

 

" SEN KİM OLUYORSUN DA ADAMLARIMA LAF EDİYORSUN ? HADDİNİ BİL !"

 

Alparslan dudaklarını bükerek sıkıntıyla soludu. Ardından bana doğru iki koca adım atıp dibimde bitti. " Ben haddimi zaten biliyorum, endişen olmasın."

 

Alaylı bir nidayı dudaklarımdan peydah ederek atıldım öne. Ardından tekrar konuşmadan önce içimde bütün bu olan biteni tarttım. Sakin kalarak öğrenmem gerekiyordu her şeyi. Ona bu şekilde davranmak beni bir yere götürmeyecekti.

 

" Tamam, düzgünce soruyorum. Ne işin var burada ?"

 

Alparslan sözlerimle elini kapıya doğru uzatarak işarette bulundu. Benim bakışlarım o yöne döndüğünde teklifini sunuyordu.

 

" Daha sakin bir yerde baş başa konuşalım."

 

Gözlerine bakarak davetini bir de gözlerinde yinelediğini görüp nefes verdim. Ardından başımla kabulleniş gösterdiğimde içimdeki merak beni buraya itiyordu. Öğrenmek için onunla baş başa kalmayı da dinlemeyi de kabul ettim. Ardından önden yürümem için komut verdiğinde kulübeden çıkarak meraklı bakışlarla beni izleyen Yalçın'a döndüm.

 

" Adamları toplayıp araçların önünde bekle beni."

 

Yalçın merakla öne atıldığında bakışları arkamdan gelen Alparslan'daydı.

 

" Sen nereye abla ?"

 

Omuz silkerek Alparslan'ı işaret ettiğimde onun ve diğerlerinin gözlerindeki nefreti görmezden geliyordum. Çünkü buna mecbur hissediyordum. Onu dinlemeye ve onunla konuşmaya mecburdum. Yardım etmişti bana ve altındaki nedeni bilmem gerekiyordu.

 

" Benim küçük bir işim var."

 

Yalçın öfke ile soluyup başıyla kabulleniş gösterirken Alparslan'ın arkamdan geldiğini bilerek önden yürüdüm. Adımlarımın hedefi belliydi; hastane. Oldukça izbe bir yer olduğundan bu konuşma için doğru alan orasıydı. Alparslan gittiğim yönü fark ederek öne atıldığında sesinde keyif oldu bir tını hakimdi.

 

" Orası için cinler mesken tuttu diyorlar. Gece gece korkutmayalım seni."

 

Sözlerine kıkırtı ile karşılık verip adımımı içeri attığımda bakışlarımı ona çevirdim. Yüzümde alay dolu bir ifade vardı. Korkacak değildim tabii ki. Daha gerçekçi korkular vardı hayatta. Rivayetler ve hayaletler beni korkutmuyordu.

 

" Cinlerden korkacak yaşı çoktan geçtim."

 

Alparslan da arkamdan adım atarak ağzını araladığı esnada nişancılarımın çıktığını gördüm. Hepsi baş selamı vererek başını eğip çıktığında ise Alparslan çıktıklarından emin olduğun an konuşmaya devam etti.

 

" Ben o yaşa doğuştan geldim ama senin korkmamana şaşırdım."

 

Oldukça karanlık ve cam kırıkları ile dolu olan koridordan ay ışığının yansıdığı merdivene ilerleyip adımımı attığım an başımı çevirerek ona bakındım. Alparslan da gülümseyerek bana baktığında içli bir nefes verdim. Korkusuzluğuma- en azından bu konuda- şaşırıyordu. Ben de bu şaşkınlığa kıkırtı ile karşılık veriyordum.

 

" Kusura bakma Tufanlı, seni şaşırttım ama çatır çatır adam v*rup inden cinden korkmayı saçma buluyorum."

 

Sözlerime attığı kahkaha ile cevap verdiğinde içerinin boş olması nedeniyle sesi yankı buldu. Alparslan bu yankı karşısında daha çok gülerken merdivenlerden ilk kata ulaşmıştık. Çoğu oda ve koridor karanlıktı. Bakışlarımı etrafta gezdirerek konuşmak için en aydınlık yeri seçmeye çabaladığım esnada omzumda bir el hissederek irkildim. Alparslan ise buna yeniden kahkaha atarak cevap verdi.

 

" Hani korkmuyordun ?"

 

Arkamı dönmek yerine başımı ona çevirerek öfkeyle soluduğumda korkudan değil de dalgınlıktan o nidayı döktüğümü anlatmak niyetindeydim. Alparslan ise oldukça keyifli bi şekilde bakıyordu bana.

 

" Ne korkması ? Dalmışım."

 

Başını sallayarak kıkırdadığında bana inanmaz bakışlar atıyordu. " Hıhı... Merak etme, benim yanımda sana bir şey olmaz."

 

Sert bakışlarımı yeniden ona çevirdiğimde bakışlarımda her ne gördüyse korkarak ağzını fermuar gibi kapadı. Ben de bu esnada oturmak için doğru odayı yani en çok ışık alan yeri seçmiştim ve ona sormadan o yöne ilerliyordum. Alparslan peşime takıldığında muhtemelen pencere kenarı olan ama pencerenin söküldüğü bir köşeye geçtim. En çok ışık alan ve en küçük oda burasıydı. Elimle yerdeki tozları hafifçe temizleyerek oturduğumda ayaklarım pencerenin boşluğundan aşağı sarkıyordu ve burası kulübeye değil de arka kısma yani yola bakıyordu. Alparslan da tam yanıma oturduğu an onun konuşmasına fırsat vermeden öne atılıp konuşmaya başladım.

 

" Seni dinliyorum."

 

Alparslan ise sözlerimle başıyla bir kabulleniş göstererek derin bir nefes verdi. Konuşmaya başladığındaysa benim bakışlarım ondaydı ve pür dikkat onu dinliyordum.

 

" Adamlarını takip ettim. Neden diye soracak olursan Seyfi'nin haberini aldım. Bana saldırırsınız diye bekleyip önlem almaktı niyetim ama valla sen beni şaşırttın gülüm. Beklemiyordum bunu."

 

Gülüm kelimesini duyduğumda göz devirerek lafını bölüp araya girdim. Gül ile olan husumetim bir yana onun bana rahatça bu kelimeleri kullanmasından da oldukça rahatsızlık duyuyordum.

 

" Yalnız gülüm falan demezsek iyi olur."

 

Başını hafifçe eğerek konuşmasına devam etmeden önce sözlerime kabulleniş gösterdi. " Öyle olsun." Sıkıntıyla soluyup cebinden bir paket çıkardığında önce bana uzattı. Ardından reddedişimi görerek sigarasını yakıp konuşmaya devam etti.

 

" Neyse, ben anladım mevzuyu. Önce niyetim gelip bir yardımım dokunur mu diye uzaktan izlemekti. Allah'tan ekipmanım arabadaydı da baskını gördüğüm gibi yetiştim."

 

Bakışlarımı ona çevirerek gözlerine baktığımda sigarasını üflüyordu. Baktığımı görerek toparlandıktan sonra gülümsedi. Ben de bu esnada içimden sözleri doğruysa bile neden yardım için geldiğini sorguluyordum. Ona o kadar güvenmiyordum ki suçsuz olduğunu hissetsem dahi onu suçlayıp yakasına yapışmak için can atıyordum. Hatta bu güvensizlik öyle bir boyuta erişmişti ki ben Alparslan sırf ondan şüphe etmeyelim diye yardım etti ama bu işi planladı diye düşünüyordum. Kısa bir an gözlerine bakarak sessiz kaldıktan sonra mırıldanarak konuştuğumda düşünceli halim hakimdi bedenimde.

 

" Neden yardımım dokunur diye geldin ?"

 

Hiç düşünmeden konuştuğu esnada sigarasını bitirmeden aşağı attı. Ardından daha çok doğrularak gözlerini gözlerime sabitledi. Konuştuğundaysa sesinde kararlı bir tını hakimdi.

 

" Çünkü sen beni suçluyorsun ve kendimi aklamamı istiyorsun."

 

Başımla onu onaylayarak yutkunup gözlerine bakakaldım. Ardından onları yumduğumda bitkince soluyordum. Mantıklıydı sözleri. Ne dese dediği mantık dolu geliyordu kulağıma. Ben de olsam ben de gelirdim dedi içimden bir ses. Diğeri de o suçlu diye bağırarak susturdu ilk sesi. Kaşlarımı çatarak iki sesi birden susturmayı denediğimde Alparslan sessiz kalışımı değerlendirerek yeniden konuşmaya başladı.

 

" Her kim yaptıysa o gün orada suçu bana yıktığı gibi yine üstüme yıkıyor. Bulacağım ama Hazan. Çalışıyorum, kendi işlerimi aksatıp kızın için uğraşıyorum."

 

Kızım dediği an gözlerimi açarak bakışlarımı ona diktim. Bir şey aradım o gözlerde. Kızım dediğini , kızımız dediğini düşünerek sorguladım gözlerini. Alparslan bu sorgular halime gülümseyerek yanıt verdiğinde birden duraksayarak çattı kaşlarını. Ardında yutkunarak gözlerimin en içine bakıp başını başıma yaklaştırıp dudaklarımız arasında milim mesafe bırakarak bir soru sordu.

 

" Benden sakladığın bir şey var mı ?"

 

Sözleri karşısında irkilmemek ve şaşırmamak için dilimi ısırdım. Belki dedim içimden. Belki de biliyor ve beni sorguluyor. Ya da yalnızca şüphe edip ifademden bir şeyleri çözmeye çalışıyor dedim. Tıpkı benim yaptığım gibi gözlerimden sezmeye çalışıyor dedim. İçli bir nefes vererek dudaklarımı ısırdığımda ise sorgular bir ifade ile yanıtladım onu. Kalbim korkudan deli gibi atarken ona bir şey belli etmemek için zorladım kendimi.

 

"Ne gibi ?"

 

Gülümseyerek bir elini yanağıma değdirdi. Aynı saniyelerde benim gözlerim istemsizce kapanırken o konuşmasını sürdürüyordu.

 

" Hislerin gibi."

 

Gözlerimi işittiklerimle yeniden açarak onun yeşillerine denk düşüp zorlukla gülümsettim kendimi. Gülüşümü sürdürerek konuştuğumda içimde bir ağrı vardı. Nefretim şüphem azalsa da azalmıyordu.

 

" Buna daha sonra cevap vereceğim."

 

Alparslan gülümseyerek kıkırdadığında onu kendime çekerek planımı uygulamak adına harekete geçeceğimi düşünüyordum. O ise yeni bir soruyu zikrederek beni şüpheye daha çok itme derdindeydi.

 

" Başka bir şey var mı ; sakladığın ?"

 

Gözlerimi onda tutarak başımı hafifçe sağa sola salladığımda gülümseyerek cevap vermeme dahi müsaade etmeden iki eliyle birden yüzümü avuçlayarak sertçe dudaklarımı ağzının içine aldı. Başımı bastırarak öptüğünde onu itmek için ellerimi kullansam da ağzımı aralayarak alt dudağımı ve dilimi tavaf etmesine engel olamadım. Az sonra öpüşlerini derinleştirerek bir elini belime yerleştirdiğinde ise istemsizce ya da içgüdüsel olarak karşılık verdim. Öpüşlerimizi bu hareketimle daha da derinleştirdiğinde ise ne yaptığımı fark ederek irkilip var gücümle göğsünden ittirdim. Nihayet ittiğimi fark ederek dudağımı bıraktığında ise yüzünde sorgular ve üzgün bir ifade vardı. Ben bu ifadeye içli bir nefes verip kendimi suçlamayı erteleyerek olması gereken cevabı verdim.

 

" Bir daha asla yapma bunu."

 

Alparslan ağzını aralayıp bana cevap vereceği esnada ise bakışını hızla sola çevirdi. Aynı esnada ben de istemsizce o yöne döndüğümde karşımda şaşkın gözlerle bana daha doğrusu bize bakan Yalçın vardı.

 

Bölüm sonu....

Son sahnede yeniden opsumelerini beklemiyordunuz değil mi ? Ben de beklemiyordum:)) Alparslan tutamadı kendini :))

 

Hazan'ın tavırlarında bir değişiklik ve uyuşmazlık var. Ne düşünüyorsunuz bu konuda ?

 

Ve tabii ki bölümdeki favori sahnenizi merak ederek kemerlerinizi bağlamanızı rica ediyorum. Şu bölümden sonra yavaş yavaş ya da son hız olacak olan olaylardan ben bile korkuyorum 🫢

 

Bu arada Kurşun'a adını veren o başından vurulma işini yapan kişinin Arslan olması sizi şaşırtmıştır umarım. Zira diğer bölümlerde onun nişancı oluşunu da okuyacağız:)))

 

Ve son olarak yorumlarınızı ve yıldızlarınızı bekliyorum güzellikler♡

 

Yeni bölümde görüşene dek güzellikle kalın ve kendinize çok iyi bakın ♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...