
🔥
30. KÖRDÜĞÜM
Kördüğüm...
Kör ve düğüm....
Nedir bu iki kelimeyi birleştiren?
Kör kelimesi gözleri gün ışığından mahrum kalan insanlar için kullanılır. Düğüm ise ip, halat gibi eşyaların birbirine dolanarak boğum haline gelmesine denir. Peki ya kördüğüm?
Bu kelime esasen mecaz anlamların sanat denizinin hırçın dalgalarla boğuşarak türemesinden doğar. Zira anlamı hırçın denizlerde dalgalarla boğuşulmuş kadar derindir. İpin iki ucunun birbirine sıkı sıkıya dolanarak boğum haline gelmesiyle oluşan düğüm mecazen bir olayın başıyla sonunun birbirine bağlanarak karışması anlamına gelir. Kördüğümse esas anlamında bu düğümün çözülemez halde oluşuyken mecaz anlamında olayların düğüm haline gelişiyle olayı yaşayan o bahtsız kişinin gerçeği göremeyecek kadar körleşmesidir.
İşte kördüğüm kelimesinin İnfial'deki anlamı da budur:
Hazan Kandemir'in kaderine atılan düğüm sayesinde gerçeği göremeyecek kadar körleşmesi.
Gözümün önündeki gerçeği göremeyecek kadar körüm ben. Yıllardır için için ağlayan kalbimin sesini duyamayacak kadar da sağırım. Yalnızca yaşıyorum. Zira yaşadığım hayat ötesini barındırmayacak kadar ucuz. Hayatı zenginleştiren şey kalbi hissetmektir. Kalbini hissettiğin kadar zenginsindir. Yalnızca mutluluğu değil, acıyı da hisseden her insan zengindir. Zira hissizlik bir insana verilmiş en ucuz ve en zor sınavdır. Babamı her görüşümde nefret dahi edemeyen kalbimin boşluğu benim sınavım. Sevdiğim adamı sevmeme rağmen kalbimin sesini duymayarak hislerimden bihaber yaşamak benim sınavım. Bu kadar ucuz bir hayat yaşadığım yetmiyormuşçasına düğümlerime kör kalışım benim sınavım.
Şimdi ise bu sınavlardan belki de en ağır olanını taşıyorum içimde. Kızımın, can suyumun babasının k*nı var ellerimde. Yerde kesik kesik soluk alarak korkusunu belli etmemeye çalışıp ellerimi sıkı sıkı dolayan ama soğukluğunu saklayamayan o adamın yükü benim sırtımda.
Gözleri yarı açık, yarı kapalı. Ellerimi sıkı sıkı tutmaya çalışıyor. Ona güç verecek en önemli gerçeği söylememin üzerinden yalnızca üç saniye geçti. Duyduğunda hafifçe araladı gözlerini ve elimi tutarak tepki verdi sözlerime. Şu an ise ağzına dolan k*na rağmen gülümsemeye çalışıyor ama başarılı olamıyor. Çünkü kırmızılaşan dişlerini bana gösterdiği an öksürerek başını hafifçe öne attı. Ben de refleksle iki elimi yanaklarına attım.
"Alparslan, iyi misin?"
Öksürerek az miktarda k*nı ağzından attığında dahi başını sallayarak beni onaylamaya çalışıyordu. Fakat çektiği acı yüzünün her miliminden yansıyordu. Tekrar başını dizime koyarak gözlerini açmayı denedi.
"İyi...İyiyim." Yutkunarak ve kaşlarını çatarak zar zor duyurdu bana tek kelimelik cümlesini. Ardından yeniden yutkunup dudaklarını yalayarak bir sözü daha yavaş ve cansız çıkan sesi aracılığıyla işitmemi sağladı.
"Kı...Kızım..."
Kızım...
Onun kızı...
Bizim kızımız...
Başımı hızla sallayarak gülümsediğimde yarı açık olan gözlerine bakarak okşuyordum yanaklarını. Kara harelerimden sonuna dek akan yaşlar ise benden bağımsızdı.
"Evet, evet sevgilim. Alya senin kızın."
Benim cümlem kısıklığı ile yalnızca onun kulaklarına ilişti. Alparslan ise duyduğu sözlerle gülümsemeye çalıştı tekrar. Bu esnada ellerimi sıkıca tutmaya çalışıyordu ama cümlem tamamlandığında bu sıkılık yerini oldukça hafif bir boşluğa bıraktı. Gevşedi elleri. Gözleri de yavaşça kapandı. Bakışlarım korkuyla yüzünde gezindi sonra. Onunsa başı ellerimin arasına düştü.
"ALPARSLAN! ALPARSLAN! UYAN! UYAN! SAKIN GİTME! DUYDUN MU BENİ? KE...KENDİNE GEL!"
Başımı sağa sola sallayarak hıçkırdım. Bu esnada ellerim yüzünde gezinerek umutsuzca onu uyandırmayı deniyordu. Bir yandan da yüreğim kavrulduğu acının esiri olduğundan yaşlarla doldurmuştu boğazımı. Nefes almak bile öyle zordu ki! Başım havaya kalktı ve içimdeki sancı nefes alışımla yeniden ses buldu. Ağlamalarımı ve isyanımı sürdürdüm kısa bir süre. Ardından onun uyanmayacağını ve yardım çağırmam gerektiğini hatırlayarak ayağa kalktım. Bu esnada deminden beri elimi yarasından çektiğimi bu yüzden k*n kaybettiğini idrak ediyordum. Zihnim bulanıktı. Bir an önce yardım çağırmam gerekiyordu. Ellerim pantolonumun ceplerini yokladı. Fakat telefonu bulamadım. Cebimde değildi. Bu yüzden bakışlarım hızla odayı taradı. Çantamda olmalıydı. Acele bir kalkışla sendeleyerek de olsa bakışlarımın çantamı taramasına adımlarım eşlik etti.
Birkaç koca ve seri adımın ardından masanın üzerindeki çantamı görerek ilerleyişimi o yönde sürdürdüm. En nihayetinde çantama elimi uzattığımdaysa yaşlardan buğulanan gözlerim işittiği sesle kısıldı.
Ö*DÜRDÜN ONU!
O Ö*DÜ!
İNTİKAMINI ALDIN!
Başımı sağa sola sallayarak reddettim içimdeki o lanet sesi. Ardından ellerimi kafama vurduğumda ses içimde yankılanıyordu. Yankısı öyle güçlüydü ki başıma vurduğum darbelerin dahi sesi ilişmiyordu kulağıma.
SUSMA!
KURTARDIN KIZINI!
NİYE SUSUYORSUN?
SUSMA!
Gözlerimi sıkı sıkıya yumarak başıma daha sert darbelerle vurmaya başladım. Bu sırada dişlerimi ve her bir kasımı sıkarak gerginliğimi istemsizce dışıma vuruyordum.
"SUS! SUS ALLAH'IN BELASI! SUS!"
Ancak içimdeki o illet ses susmuyordu. Bağırmaya devam ediyordu. O bağırdıkça paralelde başım da dönmeye başladı. Ellerim iki yanından kafamı tuttu ve bu döngüye engel olmaya çalıştı. Ancak nafileydi. İçimdeki o sesin yüksekliği başımı öyle şiddetli savuruyordu ki ellerim yetersiz kalıyordu. Derin derin nefesler alıp vererek bağırdım. Bağırırken ki amacım o sesi az da olsa bastırabilmekti. Zira aklım şu an yerindeyse bile ses yüzünden onun sözlerini duyamıyordum.
"YETER! YETER DAYANAMIYORUM! SUS!"
SUSMA!
KIZIN NEREDE?
SUSMA, KONUŞ HAZAN!
BEBEĞİN AÇ SENİN!
KIZIN NEREDE?
Ellerimi sertçe başıma vurarak gözlerimi hiç olmadığı kadar çok sıktım. Bir yandan da bedenimi saran titremeye teslim olmamak için bağırmaya devam ediyordum. Fakat titremeler bağırmama rağmen artış gösterdi. Bu artış ise istemsizce dizlerimin bükülmesine yani yere düşmeme sebep oldu. Düştüğüm an refleksle ellerim zemine tutundu. Bu tutunma nedeniyle ellerimi olduğu yere vurmaya başladım. Başımsa yere alnımı yaslayacak düzeyde kapaklanmıştı.
"SUS! Ne olur sus!"
Ellerimi bir kez daha vurarak hıçkırıp ağlamaya başladım bu kez de. Hıçkırıklar omzumu kaldırıp indiriyordu ama yere kapaklanan bedenimi bulunduğu yerden kaldıramıyordu. Zira bedenim yaşadığım krizin etkisindeydi. Soluklarımın arasında yeri yumruklayarak isyanımı dillendirdim. İçimdeki o acı verici ses neden oluyordu bütün her şeye. O sesi susturamadıkça zihnim bulanıklaşıyordu. Derin fakat amansız nefesler vermeye devam ederek bir süre yaşlarımın dinmesini bekledim. Ardından gözlerimi açarak cansız bedenimi hafifçe dikleştirdim ve bakışlarım çevremde gezindi çok kısa bir süre. Etraf dönüyordu. Taramaya devam eden harelerim bu nedenle kısıldı ve başım hafifçe yana eğildi. Ardından kısık bir ses duydum.
Ağlama sesi...
Çok tanıdık bir ses ama bu. Küçücük bir bebeğin ağlama sesi. Benim bebeğimin ağlama sesi. Acıktığında ağladığı gibi bir ses. Kaşlarım çatılırken duydum ben o sesi. Kulaklarımın aracılığıyla beynim idrak ettiğindeyse yüzümdeki o kasılmaya son vererek hızla ayağa kalktım. Umut vardı içimde. Kızım buradaydı. İntikamımı almıştım çünkü. Alya annesi intikamını aldığında gelmişti. Benim kızım, süt kokulum gelmişti. Adımlarım teklemeden merdivenlere ulaştı. Bir kulağım bu esnada kabartılıydı. Zira onun sesinin nereden geldiğini çözmeye çalışıyordum. Oldukça kasvetli bir holün başında sonlandı adımlarım. Bakışlarım holde gezindiğindeyse her bir odanın birbirinden karanlık olduğunu fark ettim. Toplamda beş oda bulunuyordu bu katta. Fakat kızımın sesi sanki beşine de yakın geliyordu. Bu nedenle bakışlarım etrafta küçük çaplı bir tarama gerçekleştirerek odalardan ilkine doğru ilerlememi sağladı. Kapı kulpunu kavrayarak adımlarımı içeride sonlandırdım. Tanıdık, oldukça tanıdık bir odaydı burası.
Duvarlarında benim çizimlerimin olduğu, en son annemi çizmeye karar verdiğim ve o tabloyu tamamlayamadan Hazan Çelik'e veda ettiğim odam...
Alparslan yaptırmıştı bana bu odayı. Sürpriziydi, ilk sürprizlerinden biriydi. İhtiyacım olabilecek bütün malzemelerin en iyisini alıp onlarca tuvali ve dahasını yerleştirmişti odama. Banaysa yalnızca sevgilimin sürprizini resimlerimle taçlandırmak kalmıştı. İçimde küçük bir ukde oluştu önce. Ardından başımda ve gözlerimde döngü başladı. Bu esnada görüş alanımda renkler oluşuyordu. Kafamı hafifçe eğerek net görmek adına harelerimi kıstım. Kısışımın ardına baktığım yerde, yarım bıraktığım tablomun önünde oturan o kadını gördüm.
Hazan...
Hazan Çelik...
Upuzun ve kara saçlarını serbest bırakmış. Üzerinde bir gömlek var. Sevgilisinin gömleği bu. Gülümsüyor. Öyle güzel gülümsüyor ki ben o gülüşe hayranlıkla bakıyorum. Zira gülüşüne gözlerindeki parıltı eklenmiş. Ben yıllardır nadiren gülümsüyorum. Hepsi de soğuk ve içtenlikten uzak gülüşler. Gözleri parlatacak kadar çok mutlu olmayı çok uzun süredir yaşayamadım. Yaşadığım hayat beni bundan mahrum bıraktı.
O ise mutlu ve muhtemelen benim aksime oldukça huzurlu. Gözlerinin içi parlıyor. O parıltı benim soluk gözlerimi yakıyor. Canlı teni ve al yanakları baktığım her an bedenimin ö*ü olduğunu düşünmemi sağlıyor. Beden derken bedeninde geziniyor bakışlarım. Dolgun ve kıvrımlı hatları kalemle çizilmiş gibi. Tıpkı sevgilisinin sözleri gibi. Benim ise bedenim harabeden ibaret. Kemiklerim sayılıyor. Etimde küçücük bir çocuğun itişine dahi karşı koyacak can yok. İmrenerek bakıyorum karşımdaki o kadına. O ise bu bakışımı imrendiğim ilk an fark ederek bana dönüyor ve gülüşünü büyüterek ayağa kalkıyor.
"Hoş geldin. Biz de seni bekliyorduk."
Sesindeki huzur içimi yumuşatırken kaşlarımı çatarak meraklı bir ifade takındım. Kimle bekliyordu beni? Neden bekliyorlardı. Bunu sormak için şaşkınlıkla ağzımı araladığımda benden erken davrandı. Doğrusu Hazan Çelik Hazan Kandemir'in aksine enerjikti. Öyle ki bu enerjisi benim ağzımı zor araladığım o kısacık anda sözlerini beynime kazıyacak kadar güçlüydü.
"Annemle ben... Seni bekliyorduk. Eğer izin verirsen annemin resmi bittikten sonra Alparslan'ın kefenini çizeceğim. İster misin?"
Duyduklarımla başımı sağa sola sallayarak ellerimi ona doğrulttum. Hazan gülüyordu. Bana gülerek bakıyordu. Sevgilisinin kefeninden söz ederken gülüyordu. Yaşlar gözlerimden akarken içime dayanılmaz bir acı çöktü. Bu acının esaretinde sürünürken titrek nefeslerle reddettim onu. Konuşacak takatim olmadığından bunu yalnızca bakışımla yaptım. Reddedişim sürerken ise bedenim bir başka bedene çarparak irkildi. Hızla arkamı dönerek bakındım o bedene.
Anne...
Annem...
Bıraktığım gibi bakıyor bana. Beyaz elbisesi var üzerinde. Nikahımda kefen niyetine giydiğim o elbiseyle bakıyor bana. Ancak bakışı benim bakışlarım gibi; cansız. Teni ise solgun. Ruhunda bile can kalmamış sanki. Onu fark ettiğim an önce korkulu bir nida döküyorum dudaklarımdan. Ardından zaten dolu olan gözlerime acısı bürünüyor ve öne atılarak ellerini tutmaya çalışıp özlemimi dillendiriyorum.
"Anne..."
Annemse başıyla beni reddederek gülümsüyor. Annen değilim diyor sanki. Fakat mimikleri ve ellerimi kavradığı buz gibi elleri yalanlıyor bunu.
"Hazan'ım, ömrümün son baharı..."
Yutkunarak bir adım atıyorum ona. Bu esnada sözlerini kulağım değil de zihnim işitiyor. Geçmişten bu sözler. Onunla ilgili anımsadığım birkaç hatıradan. Ellerini daha sıkı tutarak ona sarılmak için öne atıldım. Varlığını zar zor anımsadığım annemin yokluğu canımı öyle çok yaktı, öyle deli kavurdu ki canına sığınmak için tek bir an beklemedim. Fakat o gerileyerek bu hamlemi durdurdu. Ben kaşlarımı çatarak onu sorgularken ise kapkara harelerini esas kızına dikerek konuştu. Bakışım arkamdaki annesinin neredeyse tıpatıp aynı olan Hazan'a döndüğünde sesi kulaklarıma doluyordu.
"Kızlar annelerinin kaderini taşır. Benim kaderim senin yükün olmasın kızım."
Yutkunarak annesinin bakışına rağmen gülümseyerek bana bakan Hazan'da tuttum bakışlarımı. O ise gülüşünü daha çok büyüterek bana doğru bir adım atıp elini uzattı. Tam o an gözlerim istemsizce kapandı ve kulaklarımda kızımın ağlama sesi yeniden yankılanmaya başladı. Refleksle gözlerimi açarak Hazan'ı ve hatta annemi umursamadan çıktım o odadan. Hızla sesin geldiği odaya attım kendimi.
Yatak odasıydı burası. Alparslan'ın bedenine ömrümü hapsettiğim odaydı. Köşedeki kırık küvete kadar her şey bıraktığım gibiydi; bir şey hariç. Tohumunun rahmime atıldığı yerdeydi yavrum. Kızım bu yatağın üzerindeydi. İçli bir nefes vererek gülümsedim ona. Ardından adımlarımı yatağa doğru attığım her an kokusuyla bayram etti ciğerlerim. Ağlıyordu kızım. Eskiden olsa bu ağlama ciğerimi dağlardı benim. Ağlamaması için ne yapmam gerekiyorsa aceleyle yapardım. Fakat şimdi ağlaması bile kulağıma hoş geliyordu. Özlemdendi hepsi, özlemektendi.
Gözlerimden sel olup odayı dolduran yaşlara rağmen adımlarımı yavaşça atarak yatakta yanına oturdum. Sonra titreyen elimi küçük benine attım. Üzerinde beyaz bir tulum vardı. Ben almıştım ona bunu. Gördüğüm ilk an tanıdım. Yine yavaş hareketlerle bedenini kucağıma alarak içli ve derin bir nefesi kokusundan aldım.
"Annem..."
Yanağını öperek devam ettim sözlerime.
"Bebeğim benim, süt kokulum..."
Diğer yanağını da öperek bedenini bedenime hapsetmek ister gibi sardım. Kokusuyla yıllar sonra ilk kez nefes alarak gülümsedim. Bu sırada bebeğim küçük elini bedenime atarak mırıldanıyordu. Ağlamıyordu Alya. Ağlamazdı. Annesi varsa güvende hissederdi. O küçük eli bedenimden göğsüme doğru indi. Bir yandan başı da aşağı doğru atılım gösteriyordu. Açtı benim kuzum. Açlığı kara harelerinden bile okunuyordu. Yutkunarak nefes verdiğimde aklıma sütüm olmadığı ama akşama az da olsa emzirebileceğim geldi. Bu yüzden yutkunuşumu sürdürerek bedenime vicdan azabı yükledim.
"Annem, kızım... Şimdi sütüm yok ama akşam emzireceğim seni. Söz veriyorum. Bu seferlik mama içelim olur mu?"
Akışlarım sanki beni anlıyormuş gibi bakan bakışlarına değdi. Ardından onay almışçasına burnunun üstünü öpüp gülümseyerek yatağa bıraktım kızımı.
"Hemen geleceğim annem. Hemen yapacağım mamanı."
Sözlerimi tamamlar tamamlamaz koşar adım holü geçerek merdivenlerden indim. Ardından mutfağa koştuğumda aradığım şey kızımın biberonu, süt ve mamaydı. İlk elimin gittiği ise süt oldu. Arayışım onunla başladı. Fakat dolapta da mutfağın herhangi bir yerinde de süt yoktu. Üstelik diğer aradıklarım da yoktu. Omzum düştüğünde içimi büyük bir korku kapladı. Açtı benim yavrum. Doyurmam lazımdı onu ama süt yoktu evde. Bakışım düşen omzumla paralel mutfağın az ötesindeki karartıya çöktü. Adımlarım ise o yöndeydi. Az sonra karartıya ulaştığımda o karartının yerde uzanan Alparslan olduğunu gördüm. Gülümseyerek iç çektim sonra. Çok uykusu gelmiş olmalıydı. Burada uyuyakaldığına göre uykusu haddinden fazlaydı ama kızımız açtı. O açken uyuyamazdı. Bu nedenle dizlerimi kırarak bedenine eğildim ve sakin ama uyanmasını sağlayacak hareketlerle dürttüm onu.
"Alparslan, uyan hadi! Alya acıkmış. Süt al kızımıza."
Dürtmeme rağmen istifini bozmadan uyumaya devam etti. Ben de buna sinirlenerek onu daha sert bir şekilde dürtmeye başladım. Uyanması gerekiyordu. Uyumanın sırası değildi.
"Kalk hadi! Süt de mama da yok evde." Uykusunu bölmediğini görerek bedenini sertçe sallayıp iterek daha yüksek bir tınıda sürdürdüm sözlerimi. "Alparslan kalksana! Bebeğimiz aç! Kalk hadi!"
Derin ve sıkıntılı bir nefes verdiğimde bu pes edişimin hamlesiydi. Nefesimi bedenimden bıraktığım an uzandım yanına. Uyuyorsa yanında bana da yer açacaktı. Beraber dalacaktık orada uykuya. Başım göğsüne gitti bu yüzden. Kokusunu çektim içime. Kokusu bile hafifletti sanki yükümü. Gözlerim yavaş yavaş kapanırken tenim soğukluğu ile yandı. Eskiden aksi olurdu. Onun sıcaklığı soğukluğumu hafifletirdi. İki gözüm birden varlığı karşısında eriyerek kapandığında içim istemsiz bir huzura teslimiyet gösterdi.
Ardından nefeslerim tenine işlediğinde dizimde bir titreşim hissederek irkildim. Bedenimi doğrulttuğumda o titreşimin Alparslan'ın telefonu olduğu fark ettim. Üzerine uzanmışım. Elimi atarak onu aldığım an ise bakışlarım telefonun sahibindeydi. Uyumaya devam ediyordu. Arayan her kimse yerine açabilirdim. Zira onun benden gizlisi saklısı yoktu. Kayıtlı olmayan numaranın aramasını cevaplandırarak kulağıma yasladığımda bakışlarım kapağının altına gizlenen o yeşil harelerdeydi.
"Alo?"
"Abla?"
Genç bir erkek sesi ilişti kulağıma. Fakat bu ses tanıdık değildi.
"Sen kimsin?"
"Yalçın ben abla. Neredesin? Sana ulaşmaya çalışıyorum."
Kaşlarımı havalandırarak asla tanıdık gelmeyen o sese cevap verdim. Bu esnada zihnimde onun sesi karmaşa yaratıyordu. Bakışlarım ise aynı yerdeydi.
"Ben..." Yutkunduğum an gülümseyerek duyduğum kelimeyi içimden tekrar ettim ve sözlerimi tamamladım. Nare arıyordu. Kızıma sütü o alacaktı. Anne ve babası da sütü gelene kadar uyuyacaktı. "Gelirken süt alır mısın Nare? Alya çok aç."
Sözlerimi tamamladığım an duyacağım cevabı umursamadan telefonu sol arka cebime yerleştirdim ve sevgilimin göğsüne uzanmaya devam ettim. Boş kalan kısmında kırmızı bir boya vardı. Alparslan belli ki bana yeni resimlerim için boya almıştı ama getirirken yere dökmüştü. Gülümseyerek iç çektiğimde rolleri değiştiğimizi düşünüyordum. Zira ben ondan sakardım. Neyse ki sevgilisi yere dökülen boyayla bile resim yapacak kadar yetenekliydi. Soluna yakın olan elimi o boyaya uzattım. İşaret parmağım parkeye özenle işlendiğinde zihnimden geçen tek şey kızımın adını yazmaktı.
Dikkatle defalarca kez adını yazdım yavrumun. Balon çizdim sonra yanına. Kalpler yapıp babasının gözlerini çizdim. Fakat babası derin uykusundan uyanıp çizimlerime bakmadı. Ben de pes etmeden kızımızı çizmeye koyuldum. Ne kadar süre onun uyanması için çizim yaptığımı bilmiyorum. Tek bildiğim kapının şiddetle açılma sesi irkildiğim an çizimlerimin yarım kalmış olması.
Karşımda genç bir adam var. Ağzı aralanmış. Oldukça şaşkın görünüyor. Kahve gözlerindeki titreme ise bu şaşkınlığa korku ekliyor sanki. Bu korku öylesine yoğun ki adımı havada kalarak duraksıyor.
"Abla... Abla sen ne yaptın?"
Bakışımı bedenimi dikleştirsem dahi yanımda uzanan adama kaydırarak gülümsedim önce. Sonrasına çizimlerimi eklediğim bakışımla gülüşüm büyüdü ve o yabancı erkeğe cevabını verdi.
"Kızımı çizdim. Bak! Nasıl olmuş?"
Omuz silkerek iki elini birden başında birleştirerek korkuyla bize doğru adımladı. Bu esnada sesindeki gerginlik ürkmemi sağlıyordu.
"HASS.... ABLA NE YAPTIN SEN ABLA!"
Sözlerini işitmemi sağladığı an Alparslan'ın bedenine eğildi ve ellerinden birini boynuna attı. Bu esnada soluklarındaki korku benim dahi duymamı sağlayacak kadar yoğundu. İçli bir nefes verip gözlerini kapattığında üstündeki ceketi çıkarıyordu. Ben de onun ne yaptığını anlamak için sorgular bir ifadeyle bakınıyordum yüzüne.
Ceketini onun bedenine yaslayarak bana döndüğünde gözleri kızarmıştı. Fakat kızarıklık nefesiyle aynı duyguyu taşıyordu.
"Çabuk olmamız lazım. Onların hastanesine götürelim abla. Polis bilmesin. Dante'yi arayacağım. Dante..." Yutkunarak devam etti sözlerine. "Kaçırmamız lazım seni."
Anlamsız bakışlar attım ona. Ne demek istediğini anlamıyordum çünkü. Karşımdaki o genç adam ise iç çekerek kalkmam için bedenime komut verdi.
"HADİ ABLA! YARDIM ET DE ARABAYA TAŞIYALIM!"
Ben tepkisiz kalarak ona bakındım. Zira hâlâ anlamıyordum ne demek istediğini. O ise Alparslan'ın bedenini kucaklayarak kaldırmaya çalıştı. Ardından kaşları çatıldı ve yüzü kızardı. Ben de bu haline kıkırdadım. Benim sevgilim ağır bir adamdı. Cüsseli olduğu kadar iyi bir ağırlığa sahipti. Onca kebabı boşuna yemiyordu. Derin bir nefes verip besmele çektiğini duyduğumda yutkunarak ona bakınmayı sürdürdüm. O ise zorlanarak da olsa sevilimin bedenini sırtına aldı. Bacakları titriyordu. Yürümekte zorlanıyordu. Zar zor adım atıp oldukça titrek bir nefes vererek inledi. Ben de bu hareketiyle zar zor onu götürdüğünü idrak ederek ayağa kalktım ve önüne geçtim.
"Dur! Kimsin sen, nereye götürüyorsun Alparslan'ı?"
Alnındaki bir damar sözlerimle eşdeğer olarak atıyordu. Genç adam ise gözlerini yerde tutarak zar zor konuşuyordu. Fakat sesi oldukça çok kısıktı.
"Abla Kur'an'ıma böbreklerimi salacağım aşağıya! Bir dur kurban olayım!"
Kaşlarımı daha çok çatarak önünde dikilmeye devam ettim ama o umursamadan yanımdan iki koca adım atarak geçti. Sonra ise bakışım o yöne kaydığında bağırarak yere doğru çöktü. Alparslan hâlâ onun üzerindeyken çöktü yere. Onu taşıyamamış olmalıydı. Ben bir adım atarak onlara ilerlerken ise pes etmeden tekrar besmele çekerek ayağa kalktı ve kapının dışına adımladı. Bu sırada bir yandan da başım dönmeye başlamıştı. Gözlerimi kapatarak ellerimden birini başıma yasladım.
Sonrası...
Hatırlamıyorum. Kara bulutlardan ve boşluktan ibaret. Gözlerimi tekrar açtığımda bir arabanın içindeydim ve o genç delikanlı arabayı kullanıyordu. Alparslan ise dizimdeydi. Başı dizimin üzerindeydi. Gülümseyerek ellerimi saçına daldırdım. Ardından yanağını öperek iç çektiğimde arabada bile uykusuna devam ettiğini düşünüyordum. Ağırdı zaten onun uykusu. Horlardı bir de. Benimle uyuduğu o birkaç geceden yalnızca birinde dalmıştı. Diğerlerinde sabaha kadar beni izlemişti. Ben bunu romantizm sanmıştım. Esasen horladığını öğrenmemem için uyumadığını fark ettim. Zira son beraber uyuyuşumuzda neredeyse iki gündür uyumadığından istemsizce dalmıştı. Bu anları düşünerek kıkırdadım. Fakat şimdi derin uykuda olmasına rağmen horlamıyordu. Tuhaftı. Alparslan horlardı.
"Abla, arabada kal! Tamam mı? Hastaneye giriyoruz bak şimdi. Ben Tetikçi'yi içeri bırakacağım. Sonra gaza basıp seni Dante'ye götüreceğim. Duydun mu? Sınırda Oliver bekliyormuş seni. Amerika'ya döneceksin."
Başımı olumlu anlamda salladığımda neyi onayladığımı bile bilmiyordum. Tek bildiğim şey sevgilimin tatlı bir şekilde uyuyor olmasıydı. Az sonra onu tanıdığım yerin önünde durduğumuzda genç adam koşar adım arabadan inerek ilerledi. Beraberinde sedye ve sağlık personelleri ile geldiklerinde sevdiğim adamı ve bahar yeşili gözlerini benden kopardılar. Ben onun gittiğini görerek arabanın kulpunu kavrayıp peşlerinden koşmaya başladım. Bu esnada genç adam ardımdan bağırarak koşuyordu. Az sonra hastanenin içine girdiğimde ne kadar çok koşarsam koşayım ona yetişemedim. Zira büyük beyaz bir kapı ayırdı bizi. Ben de o kapıyı yumruklayarak aramızdaki engelleri kaldırmaya çalıştım.
"AÇIN KAPIYI! AÇIN SEVGİLİMİ GÖRECEĞİM! AÇIN DEDİM SİZE!"
Arkamdan bir elin sarılarak beni durdurmaya çalıştığını fark ettiğimde hareketlerim duraksadı. Bu bizi buraya getiren o genç adamdı. Kolumdan çekerek endişeyle konuşuyordu.
"Abla Allah için sözümü dinle! Çıkalım şuradan bak haber vermişlerdir! Evleri yakın, gelirler şimdi!"
Başımı sağa sola sallayarak kolumu ondan kurtarıp kapıya vurmaya devam ettim.
"AÇIN DEDİM SİZE! AÇIN KAPIYI!"
"Abla dur artık! İkimizin de k*faşına sıkacaklar!"
Kolumu tekrar çekerek ilerlemeye başladığında ben onun gücüne karşı koyamadan peşinden sürükleniyordum ama ayal direyerek hareketlerini duraksatmayı deniyordum. Ancak buna çok uzunca bir süre gerek kalmadı. Zira genç adam adımlarını ışık hızıyla duraksattı. Bakışım onun duruşuyla sendeleyerek de olsa karşıma döndü.
Arslan Tufanlı tam karşımızdaydı. Nefes nefeseydi. Yüzünde ve gözlerinde ise yoğun bir telaş hakimdi. Beni gördüğü daha doğrusu göz göze geldiğimiz an bakışı ellerime kaydı ve gözlerini kapatarak iç çekti. Ardından dudakları büzülerek titremeye başladı. Bununla paralel gözlerini açtığında güçsüz adımları karşımda durdu. İki elini birden omuzlarıma yaslayarak gözlerime bakındığında harelerindeki acıyı iliklerime kadar hissedip sorgular bir ifade takındım.
"Arslan abi..."
Derin ve titrek bir nefes vererek sıkı sıkı gözlerini kapatarak güçlükle konuşmaya başladı.
"Abim... Koçum nerede? Nerede benim aslanım?"
Omuz silkerek yutkunduğumda başım dönüyordu. Kaşlarımı da sırf bu sebepten çattım. Arslan abi ise gözlerini yavaşça açarak yaşlarını serbest bıraktı. Bu sırada arkamızı bir ordu adam sarmıştı ve içlerinden biri ona cevap veriyordu.
"Ameliyata almışlar abi. M*rmi karın boşluğuna gelmiş ama çok k*n kaybetmiş."
Tanımadığım o adamın sözlerini işittiği an omzunu düşürerek ellerinin omzumdan düşmesini sağladı. Bu esnada onun omzu kalkıp iniyordu. Gözlerinden yaşlar akıyordu ama kimse görmesin diye başını eğmişti. İki eli ile birden yüzünü kavrayarak içli içli soluklar alıp verdi. Fakat yaşlarını gizleyemedi.
"Kim.... Kim kıydı benim yiğidime?" Sorusuyla paralel yaşlı gözlerini çekinmeden gözlerime dikerek omuzlarımdan tekrar bedenimi tuttu. Gözlerinde yoğun bir kin ve öfke vardı ama bu hislerin muhatabı sorusunda saklıydı. "İsim ver bana abim. Söyle! Kim akıttı gardaşımın k*nını? Söyle alacağım o or*spu çocuğunun c*nını!"
Bakışlarına boş bakışlarımla karşılık vererek yutkundum. Ancak bu onu sinirlendirdi. Öyle ki tuttuğu omzumdan bedenimi sarsarak hiddetle konuşmaya başladı.
"SÖYLE HAZAN! SÖYLE! SÖYLE Kİ SOĞUSUN İÇİM! ANASINDAN DOĞDUĞUNDA PİŞMAN EDECEĞİM O P*Çİ! SÖYLE ABİM KİM?"
Başımla onu reddederek içli bir nefes verdim. Söyleyemezdim bunu. Bilmeyecekti. İntikamımı almıştım ben ama o beni anlamazdı. Benim ne yaşadığımı bilmiyordu. Kızım evde bekliyordu beni. Karnı açtı onun. Şimdi olmazdı. Şimdi yapamazdı bunu bana.
"Ben... Ben sadece... Sadece kızımı korudum."
Cümlemi duyduğu an bana inanmaz bakışlar gönderdi. Tek kaşı havalandı bununla aynı saniyelerde. Ardından omzumdaki elleri hızla indi ve başını sağa sola sallayarak reddetti beni.
"Hayır, yapmadın."
Boş bakışlarla onu dinlediğimde gözleri ve başı reddediyordu beni. Fakat ben onu onaylamıyordum. Ya da reddetmiyordum. Arslan ise bu hareketimin sürüşüyle kabulleniş göstererek ifadesini ani bir bozguna uğratıp kolumdan sertçe kavradı.
"BİTTİN LAN SEN! BİİTTİN T*PUNUZUN ANASINI S*KECEĞİM!" bedenimi sürüklemeye başladığı an istemsizce çığlık attım. Arslan Tufanlı bu esnada bağırmaya devam ediyordu. "TOYGAR! TOPLAYIN LAN TOPUNU! HEPSİNİ AL TOPLA!" ben çığlık atarak acımı dilendirirken hareketlerini daha sert bir şekilde sürdürerek bağırmaya devam etti. "SUS! NASIL KIYDIN LAN BENİM CANIMA? NASIL KIYDIN LAN!"
Çığlığımı sürdürerek elinden kurtulmaya çalıştığım an tek gayem kızımdı. Benim evladım açtı ve bir başınaydı. Eve dönmem gerekiyordu bu yüzden. En kısa sürede kızımın yanında olmalıydım.
"BIRAK BENİ! KIZIMA GİDECEĞİM! ÇEK ELLERİNİ! KIZIM BEKLİYOR BENİ BIRAK!"
Arslan seslenişime rağmen durdurmadı hareketlerini. Bedenimi yerde çekerek götürdüğünde az önceki genç oğlanın ardımdan bağırdığını fakat onu tutan kişiler nedeniyle gidişime engel olamadığını gördüm. Anlık bir görüştü bu. Zira o görüşümden çok kısa bir süre sonra gözlerimin önüne siyahlar serildi.
.........................................
Görmek....
Görmek nedir? Gözler aracılığıyla etrafında olup biten şeyleri anlamak mıdır yalnızca? Hepimiz hayatımızın bir döneminde görme yetisini kaybeden insanların nasıl gördüğünü daha doğrusu ne gördüğünü merak etmişizdir. Hazan Kandemir bu tarz mevzulara vaktini tüketmeyecek kadar hırslı bir kadın olsa da Hazan Çelik kendine bir şeyler katma gayreti ve merakı neticesiyle bu konuda uzun araştırmalar yaptı.
Hiç...
Hiçliği görüyorlar. Daha doğrusu hiçliği görmeyerek tanımlıyorlar. Siyah gördüklerini düşünürdüm ben hep. Belki de bu yüzden yasımı siyahla taçlandırarak hayatımda karanlıktan başka renk bırakmadım. Kırmızı rujum hariç tabii. Onun nedeni en başından beri Alparslan'ın kırmızı ruj takıntısıydı. Esas konuya dönersek aslında siyah da görmüyorlar. Yani tamamen bir hiçlik söz konusu. Fakat bu hiçlik görmeme durumunu deneyimleyemeyen insanların anlayamayacağı kadar hayal dünyasından uzak. Zira düşünsem bile hiçliği anımsayamamıştım. Gözlerimi kapatıp uzunca bir süre hiçliği düşünerek gördüğüm o siyahlığın da ötesine varmak istemiştim. Olmadı ama. Hiçlik o kadar uzaktı ki o zaman aşkı tadan aklıma karanlığın ötesindeki o ışığa erişemedim.
Şimdi ise tam olarak bir hiçliğin üzerindeyim. Gözlerim kapalı ama karanlığı değil hiçliği görüyorum. Zira aklım başımda değil. Aklım gördüklerimi sezecek kadar bile başında olmadığından hiçliği değil de karayı gördüğümü bilmiyor. Ben de kendimi kandırıyorum. Gözlerimin hiçliğe açıldığını düşünerek kandırıyorum yitik zihnimi. Kandırışım içimde yankı bulurken de kulaklarımda bir uğultu hissediyorum. S*lah sesi gibi sanki bu. Yüksek, oldukça yüksek bir sesle yüzümü buruşturuyorum. Bu esnada kolumun sertçe kavranması nedeniyle de gözlerimi istemsizce açıyorum.
Arslan Tufanlı var karşımda. Harelerim ilk onun yüzünü seçiyor. Ardına gözlerimin ışıkla seçtiği şeyse oda oluyor. Farklı bir odadayım. Etrafta pek eşya yok. Daha doğrusu hiç yok. Gri bir duvar var. Bir de kapının hemen yanında tepede küçücük bir pencere. Rutubet kokuyor üstelik bu oda. Kokunun da etkisiyle gözlerim kapanırken onun kolumu tekrar sıkarak konuşması yakıyor canımı. Yeniden kara gözlerine bakıyorum bu yüzden. Göz çevresi kızarmış. Yüzü de aynı kırmızılığın esiriyken yaşlar yanaklarına sıra sıra bezenmiş. Ağlıyor, benimle konuşurken ağlıyor.
"Nasıl kıydın sen benim gardaşıma? Söyle Allahsız söyle! Sen benim ciğerimi nasıl kopardın?"
Başımı sağa sola sallayarak iç çektiğimde neden bahsettiğini bile bilmiyordum. Kızım vardı sadece aklımda. Fotoğrafını görmüştüm en son onun. Babasına anlatacaktım. Derdim buydu. Derdim yalnızca kızımdı.
"Kızım..."
Arslan Tufanlı kızımın adını sayıkladığım an bedenime eğilmiş olan cüssesini dizlerini kırarak sertçe yere, karşıma düşürdü. Ağlıyordu. Karşımda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ellerini yüzüne kapatmıştı. Acı çektiği her halinden belliydi ama ben bu acının ne olduğundan bihaberdim.
"Gardaşım... Yaktın lan gardaşımın başını! Hayatımızı s*ktin!"
Yutkunarak ağlayışını izledim kısa bir süre. O ise acısını doyasıya yaşamak ister gibi omzunu kaldırıp indirerek ağlamalarını sürdürdü. O kısa süre dolduğundaysa omzunu dikleştirerek yaşlarını özenle temizledi. Ardından ayağa kalkıp burnunu çekti. Başı eğik bir konumdaydı. Bana bakıyordu. Ben de anlamsız bakışlarla karşılık veriyordum onun bakışlarına. Ancak benim aksime onun bakışlarında anlam vardı. Bu anlam öfke ve kindi. Başını aşağı yukarı sallayarak iç çekti. Sonra ise derin bir nefes vererek elini beline attı. Aynı saniyelerde s*lahını hiç düşünmeden başıma yaslıyordu.
"Bu tetiği çekeceğim! Namusum, şerefim olsun çekeceğim! Hele bir o haber benim ciğerimi yaksın, önce ciğerini sök*ceğim. Sonra da k*fana s*kacağım senin!"
İçli bir nefes vererek dudaklarımı yalayıp gözlerimi kapattım. Midem bulanıyordu. Midem çok bulanıyordu. Başımda ise yoğun bir ağrı hakimiyet kurmuştu. Ne dediğini anlayamasam da sırf bu iki nedenden zihnimi anlamak için zorlamadım. Gözlerimi yeniden hiçliğe teslim ederek başımdaki sancının dinmesini bekledim. Fakat benim beklentimi duyduğum çok daha yüksek bir ses böldü.
Gözlerim refleksle açıldığında karşımda iki adam vardı; Dayı ve Arslan Tufanlı'nın en yakın adamı, Hüseyin.
İkisinin gözlerinde de korku ve endişe vardı. Dayı'nın gözlerindeyse bundan çok daha fazlası hakimiyet kuruyordu. Kırmızıydı onun gözleri de. Tıpkı alnıma s*lahı yaslayan adam gibi o da ağlamıştı. Bize doğru bir adım attı. Lakin adımı zorlukla yeri buldu. Bedeninde güç yoktu. Zor yürüyordu.
"Oğlum..." Gözlerini kapatıp bir elini havaya diğerini göğsüne bastırıp güçlükle devam etti sözlerine. " Dur oğlum, kıyma uşağıma!"
Bakışlarım duyduklarımın etkisiyle yeniden Arslan'a döndüğünde o Dayı'nın sözlerini başıyla reddedip öfkenin pençesinde soluklar alıp veriyordu.
"Sus Dayı! Kimse karışmasın. Ellerimle k*seceğim nefesini!"
Gözlerimi sıkı sıkı yumarak kıkırdadım sözlerine. Nefes alan kimdi ki? Yaşıyor muydum ben, yaşamak bu muydu? Yıllardır üç saatten fazla uyumadığım kendimi aç bıraktığım mecbur kaldığımdaysa sevmediğim yemekleri midem bulana bulana yediğim bir hayat mıydı yaşamak? Gülümsemenin ve renklerin olmadığı yaşamın nefesi mi olurdu? Yaşanmamış boşa geçmiş bir ömürdü benimkisi. O nefesin yitmesi bayramım olurdu.
"Ona zarar vermeyeceksin Arslan! Bilmez gibi ne aldın eline o s*lahı?"
Gözlerim kapalıyken işittiğim ses oldukça gür ve sertti. Ardına düşen ses ise ondan çok daha gür ve sert çıkmıştı.
"VERECEĞİM LAN! GARDAŞIMI V*RMUŞ! VERECEĞİM!"
Onun sözlerinin ardından yaklaşık üç saniye sessizlik oluştu. Saniyeleri sayıyordum evet. Nedensizce içimden sayılar geçiyordu. Üç saniyenin sonunda ses gelmedi. Başıma sert bir cisim çarptı. Ben de irkilerek refleksimin etkisiyle gözlerimi açtım. Dayı tam karşımda Arslan'ın elinden s*lahı almaya çalışıyordu. Aralarında küçük bir arbede yaşanıyordu. Dayı s*lahı almak için kollarını savurarak Arslan'ın b*ğazına yapışmaya çalışıyordu. Arslan ise geri geri adımlayarak ona engel olmaya çalışıyordu.
"VER ULA O S*LAHI BANA! VER DİYORUM SANA!"
Arslan başını sağa sola sallayarak s*lahı daha sıkı kavrayıp doğrultarak engel olmaya çalıştı. Dayı ise korkusuzca ellerini savuruyordu ona.
"DAYI KURBAN OLURUM YOLUNA! ÇEKİL ÖNÜMDEN KIRMAYIM KALBİNİ!"
Gözlerim sözleri zihnimde yeniden yankı bulurken kapandı. Sıkı sıkıya sarılıydı hiçliğim. İçimdeki o bulantı ise ağzımda değişik bir tat bırakarak yüzümü buruşturuyordu.
"KIR ULA! KIR! O KIZA ELİNİ SÜRMEYECEKSİN! SÜREMEZİN LAN O UŞAĞI ANASIZ KOMAYACAKSUN!"
Son sözünü işittiğim an başımdaki ağrı gözüme vurmaya başladı. Ani bir şekilde oldu bu. Aniden vuran ağrıyla başımı hafifçe geriye attım. Sonrasındaysa dengemi sağlayamadım. Bedenim yanıma doğru savruldu paralelde. Bu sırada gözüme vuran o ağrı şiddetlenerek artıyordu.
"HAZAN! HAZAN KİZUM!"
Gözlerimi acıdan açamayıp daha sıkı bir şekilde yumduğumda işitiyordum Dayı'nın sözlerini. Sözlerini işittiğim anın hemen ardından bedenimde bir el hissettim. O el çift olduğunda biri belimde diğeri ise sol yanağımdaydı. Buz gibiydi yanağıma değen el. Acıma rağmen soğukluğuyla irkildim.
"Aç kızım gözlerini! Aç uşağını bulacağuz daha!"
O soğuk el yanağımı tokatlamaya başladığında hislerim de gözümdeki hiçliğe doğru savrulmaya başlıyordu. Hissetmiyordum. Bir elin yanağıma dokunduğunu idrak etmeme rağmen tepki veremiyordum. Eşdeğer olarak yanağımdaki soğukluk bedenimi de sarmaya başladı sonra. Bu soğukluğa ise o elin eksikliğiyle yükselen bir başka ses eşlik etti.
"DAYI! AMBULANS ÇAĞIR LAN! DAYI'M! DAYI KALK! KURBAN OLAYIM SEN DE GİTME!"
......................................................
İnsanın nefesi değil de umudu kesildiğinde yaşamı son bulur. Umutsuz bir nefes en güçlü intihardır.
Boğazımda hissettiğim kurulukla öksürerek uyandım. Bedenim buz tutmuş. Hissettiğim o soğuklukla tek kaşımı havalandırarak doğruldum yerimden. Ardından gözlerimi sonuna dek açıp bakındığımda karanlıktan gayrısını göremedim etrafımda. Gözlerimi tekrar kapatıp açtığımda da sonuç aynıydı. Ellerimi saçlarıma atıp zar zor ayağa kalktım sonra.
Neredeydim ben?
Zihnimi en son yaşadığımı anımsadığım şeyleri hatırlamaya zorladım. Alparslan... Yerdeydi o. Benim yüzümden k*nlar içinde yere yığılmıştı. Son işittiği şeyse kızımızın varlığı olmuştu. Hatta son sözü bile buydu.
Kızım...
Bizim kızımız...
Sevgilimin baharı...
Kesik kesik soluklar alarak bakındım etrafıma. Belki de evdeydim hâlâ. Ambulansı çağıracaktım en son. Çağıramadan kaldım orada. Bilmiyorum. Zihnim karmakarışık. Bakışlarım etrafta gezinmeye devam etti bir süre. Bulunduğum yer her neresiyse hiç ışık yok civarında. Gözlerimi kapatarak ellerimi ovuşturdum. Soğuktu. Çok soğuktu. Kalktığım yerin çevresinde tek bir şey dahi yoktu. Muhtemelen zeminde uyumuştum. Ellerim karanlıkta olsam dahi ovuşturması bittiğinde yerde gezindi. Aradığım şey onun bedeniydi. Fakat yoktu. Yerde tek bir şey dahi yoktu. Karanlık olduğundan emekleyerek bütün zemini dolaştım. Bu dolaşma bana en nihayetinde küçücük bir ışık kaynağını gösterdi. Çok az da olsa ışığın sızdığı bir yer vardı. Fark ettiğim an hızla ayağa kalkarak oraya koştum. Pencereydi burası. Küçüktü. Küçük olduğundan ışık az sızıyordu. Bakışlarımı orada tutarak ayaklarımı havalandırdığımda niyetim tepede olduğundan ona ulaşmaktı. Fakat boyumu aşıyordu. Derin ve sıkıntılı bir nefes vererek bu isteğime de son verdiğimde dudaklarımı yalayarak ne yapacağımı düşündüm.
Telefon...
Telefonumun ışığıyla görebilirdim etrafımı. Bu niyetle ellerimi cebimde gezindirmeye başladım. Sağ arka cebimde hissettiğim sertlikle umut dolu bir nidayı dudaklarımdan peydah ederek telefonumu sıkı sıkıya kavradım ve ekranını açtım. Fakat açtığım an şaşkınca yutkunarak irkildim.
Bu benim telefonum değildi.
05.07
11 Ekim
Dudağımı ısırarak saati ve tarihi kontrol ettim. En son anımsadığım zaman akşamüstüydü. Ya da akşamdı. On ekimdi tarih. On ekimde Alparslan'ın yanına, dağ evine gitmiştim. Bir gün geçmişti üstünden. Koskoca bir gün...
Derin ve sıkıntılı bir soluk daha verdim. Ardından oyalanmadan feneri açmak için telefonun ekranını tekrar açtım. Bu esnada gözüme takılan şey az önce dikkat etmediğim o detay oldu. Telefonunun ana ekranında bir şarkı vardı. Tarih ve saat üstte küçük görünüyordu. Yutkunarak kısa bir an saate tekrar bakındım. Ardından şarkıya bakındığımda tanıdık gelmemesi nedeniyle ona odaklanmak yerine sol alttaki fener tuşuna tıkladım. Ardından etraf aydınlandığında rahatladığımı belirten bir nidayı dudaklarımdan serbest bıraktım. Boş bir odaydı burası. Tek bir eşya dahi yoktu. Duvarlarına kadar karanlıktı.
Ne işim vardı burada?
Ne zaman, nasıl gelmiştim?
Sorgularıma herhangi bir cevap bulamadım. Bu nedenle bunu sonraya erteleyerek bakışlarımın yeni hedefini odanın çıkışı olarak belirledim. Neyse ki bu hedefi bulmam fazla uzun sürmedi. Zira pencerenin hemen yanındaydı. Açmak için kulpu kavradım sonra. Tek seferde açılan kapı yine oldukça boş bir odaya çıktı. Fakat bu odanın farkı az öncekine nispeten daha geniş bir penceresi olmasıydı. Elimdeki telefonu etrafta gezdirdiğimde adımlarım pencereden dışarıyı bulmuştu.
Issız bir karanlık vardı dışarıda. Etrafta tek bir yaşam belirtisi yoktu sanki. Her yer karanlıktı. Ağaç dahi görünmüyordu. Korkuyla sürdürdüm bakışlarımı. Ben buradan nasıl çıkacaktım? Nerede olduğumu anlamam gerekiyordu önce. Sonra da başıma ne geldiğini hatırlamam lazımdı. Ya da tam tersi olmalıydı. Bilmiyorum. Tek bildiğim daha doğrusu bilmek istediğim Alparslan'ın sağlık durumu. O iyiyse nerede ve nasıl olduğumun zerre önemi yok.
Boşta olan elimi saçıma atarak arkamı döndüm. Bu sırada başım döndüğü için küçük çaplı bir göz kararması yaşayarak arkamdaki pencereye tutundum. Gözlerimi sıkı sıkıya kapattığımda kalbimin sesi hem duvarında hem de tenimde yankılanıyordu. İçli bir nefes verip yutkunarak sonlandırmaya çalıştım bu hissi. Fakat damağım kurumuştu. Yutkunamadım. Yutkunamadığım için de yüzüm buruştu. Başım da ağrıyordu. Buraya nasıl geldiysem ve ne olduysa uzun süredir aç olmalıydım. Zira bedenim açlığa alışkın olsa da katlanamayıp belirtiler verdiğinde aynen böyle oluyordum. Ancak bulunduğum yerde yemek şöyle dursun eşya dahi yoktu. Tek çare nerede olduğumu bilmesem dahi buradan çıkmaktı.
Fenerin yardımıyla dış kapıyı buldum. Ardından hızla oraya yönelerek araladım kapıyı. Bedenimi dışarı adımımı attığım an bir ürperti sarsa da üşüme hissini görmezden gelerek hızla sürdürdüm adımlarımı. Bu sırada adımlarım hızlı olduğundan geç fark ettiğim bir gerçek ilerlememi durdurdu. Ayaklarımın altında acı bir his attığım her adımın ardından beliriyordu. Feneri ayaklarıma tuttuğumda hissettiğim soğukluk yüzünden zemine bastığımı dahi fark edemeyecek kadar uyuştuğumu anladım. Ayaklarımda ayakkabı yoktu. Yalnızca evden çıkmadan önce topuklu ile daha rahat olabilmek adına giydiğim ince çorap vardı. İrkilerek bir adım geriledim. Sonra verdiğim nefes tenime çarptı. Ne olmuştu bana? Ayakkabılarım bile yoktu. Neredeydim ben? Alparslan neredeydi?
Etrafıma aval aval bakındım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Fenerin aydınlığı sayesinde az da olsa rahat hissediyordum ama çıktığım ev boş bir arazinin içindeydi. Ayaklarım acısa da yürümekten başka çarem yoktu. En azından yol görüp birinin geçmesini beklemem gerekiyordu. Alparslan'ın telefonu elimde olsa da şifresini bilmiyordum. Bu yüzden herhangi birini aramam ya da konuma bakmam da mümkün değildi. Ayağımdaki acıya, bedenimdeki titremeye rağmen yürümekten başka şansım yoktu.
Uzun belki de kısa bir süre boyunca toprak yolu takip ederek ilerledim. Vakit azdı belki ama dediğim gibi çektiğim acıdan ve içimi kavuran o meraktan bana bin yıl gibi hissettirmişti. Yüreğim yanıyordu onun acısıyla. Yüreğim bu acıyla kavruluyordu. İlerleyişim nihayet toprak yolun az ilerisinde gördüğüm dar bir araç yolunda durdu. Doğrusu orada yol olmasa da duracaktı. Zira bedenimde takat kalmamıştı. Başım dönüyordu ve dudaklarım, damağım kurumuştu. Zar zor yolun başına oturarak feneri kapattım. Her yer karanlığa gömüldü sonra. Hiçliği barındıran bir karanlıktı bu. Bomboş bir hiçliğin tam ortasındaydı bedenim. Ellerimi önümde birleştirerek beklemeye başladım sonra. Bu bekleyiş üşümenin de etkisiyle araftan cehenneme ilerleyiş kadar sancı doluydu.
Ellerim üşüdüğü için birbirine sürterek kuruluğa teslim olan ağzımdan nefesimle destek verdim bu ısınma hareketine. Fakat boşunaydı. Belki açlıktan belki de sabaha karşı çöken o ayazdan üşüyordu bedenim. Gözlerim ise bu üşümeye doluluğunu yaşlara teslim ederek cevap veriyordu. Konuşmuyordum ama yüreğim yaşadığı acıya teslimiyet gösteriyordu. Ellerim, ısınmak için çabaladığım o ellerim...
Kızımın babasının kurumuş k*nı var ellerimde. Gözlerimden akan yaşların nedeni buydu. Evladımın babası benim yüzümden belki de şu an nefes almıyordu. Sırtımdaki onca yüke bir ömür razı olacağım kadar ağırdı bu. Canımı hepsinden daha çok yakacak kadar ağırdı.
Derin bir nefes verdiğimde elimdeki telefonu sıkı sıkıya tutarak yola bakıyordum. Küçücük bir ışık, umuduma ışık olacak küçücük bir parıltı yeterliydi. Bekledim. Gözlerim yorgunluktan kapanıp bedenim açlığın halsizliğine teslim olana dek bekledim.
Bekleyişim belki de içimde bir asrı geçti. Bu geçişse bir bedenin kollarımı sarmasıyla son buldu. Gözlerim usulca açılırken onu gördüm. Sevgilim karşımdaydı. Gülümseyerek bana gamzelerini gösteriyordu. Gözlerimle tebessüm ettim gamzelerine. Bir vakitler ö*düğümde gömülmek istediğim o çukuru okşadım elimle.
"Sevgilim..."
Alparslan yutkunarak saçlarımı toparladı. Ardından alnıma derin bir öpücük bırakarak bedenimi kucağına aldı. Ben hiç vakit kaybetmeden kollarımı ona sararken de hareket ederek beni bulunduğumuz yerden uzaklaştırmaya başladı.
"Çok özledim seni." Yanağını öperek devam ettiğimde yüzüme değil de yola bakıyordu. "Evimize mi gideceğiz? Acıktım ben. Üşüdüm de..."
Bana bakmadan yolu izleyerek adımlarını sürdürdü. Kaşlarım tepkisiz kalışıyla çatılırken iç çekerek bedenine daha sıkı dolandım. Alparslan ise kollarımı sıkı sıkı ona doladığım an ani bir hareketle ellerini çözerek yere düşmemi sağladı. O esnada çığlık attım. Çığlığım gözlerimin açılması ve kâbus olduğunu anlamamla son buldu.
Hava aydınlanmıştı. Bulunduğum yol daha netti şimdi. Zar zor ayağa kalkarken ellerimi yere yaslayarak güç aldım. Sabaha kadar buradan araba geçmemişti. Geçseydi eğer biri illaki görürdü ve dururdu. Adım atacak halim yoktu ama buna mecburdum. Adımlarım güçsüz, yavaş ve cansızdı. Soluklarım ise adımlarıma karışacak kadar ruh içermiyordu.
Zaman kavramı yoktu içimde. En son ne olduğunu o yolun ortasına dahi nasıl geldiğimi anlayamadım. Bir süre bunu düşünerek adımladım. Ardından aklıma gece bilmediğim bir yerde uyandığım ve Alparslan'ı v*rduğum geldi. Onun canının acısıyla ellerimdeki k*nı anımsadığımda ise cansız da olsa adımlarım hızlandı. Onu v*rmuştum. K*nı elimdeydi. Gitmem lazımdı. Nerede olduğunu bilmesem de gitmem lazımdı. Uzun belki de kısa bir süre boyunca o yolu takip ettim. Bu süreçte ayağıma batan dikenleri, bedenime açılan yaraları görmezden geldim. Canımın acısı canım yanımda olmadıkça önemsizdi.
Adımlarım daha büyük bir yolda son buldu. Asfalt bir yoldu ve tabelalar vardı. Bu tabelaların birinde Çatalca yazıyordu. Neredeyse İstanbul dışındaydım. Zira Çatalca'ya yüz kilometre kaldığı yazıyordu tabelada. Buraya nasıl geldiğim kısmıyla ilgilenmektense nasıl kurtulacağımı düşünerek sürdürdüm adımlarımı. Eğer o hayattaysa hastanedeydi. Kendi hastanesindeydi. Yaralandığında orada tedavi olurdu. Oraya gitmem lazımdı. İlerleyişim bu nedenle şehrin içine doğru sürdü. Fakat araba olmadan Sarıyer'e gitmem mümkün değildi. Bedenimde onun acısına rağmen can yoktu. Ağlayarak ve yaşlarımı istemsizce akıtarak ilerliyordum. Ancak yoldan geçen ilk arabaya binmem gerektiğini bildiğimden elimden geldiğince hayattan da kopmamaya çalışıyordum.
Bedenimde daha doğrusu onun telefonunun olduğu kısımda bir titreme hissederek irkildim. Ruhsuz bir hareketle telefonunu elime aldığımda hislerim yoktu. Zira eğer olsaydı umutla dolarak açardım telefonu. Fakat gördüğüm arama ile irkilerek yutkundum.
Güliz Yazgın
Sağ kısımdaki güç düğmesine bastırarak aramaya son verdim. Muhtemelen sevgilimin başına geleni öğrendiğinden arıyordu. Açamazdım bu aramayı. Adımlarım aramaya son verdiğim an istemsizce sürmeye devam etti. Ancak bu adımlarıma eşlik eden şey telefonu yeniden elime aldığım an düşünmeden oynattığım şarkıydı.
Sahne şarkısı- Yaşamdan Ö*üme, Kıvırcık Ali& Arzu
Bir dakika yirmi sekizinci saniye...
Alparslan şarkıyı tam o saniyede durdurmuş. Tahminimce ben eve geldiğimde dinliyordu. Kapı çaldığı için durdurdu. Belki bir daha hiç dinleyemeyecek. Kalan kısmına aşina olmayacak kulakları. Belki de ilk defa dinliyordu. Devamını bilemeyecek. Belki de ben ona mezarı başında söyleyeceğim devamını. Bir zamanlar berbat olduğunu bildiği sesime methiyeler dizdirmişti. O sesimi duyduğu an yüzünü hafifçe buruştursa bile gülümsüyordu. Belki bunu toprağın altında da yapacaktı. Adımlarım bu düşünce beynimi esir aldığında hızlandı. Onu görmek için son şansımdı belki de. Ne çok belki dedim değil mi? İhtimaller sardı içimi. Onun nefes almadığı korkusu zihnimi de bedenimi de bu berbat ihtimallerle kapladı.
Yaşamdan ö*üme bir soluk yolda
Bu isyanlar kime, bu feryat kime?
Kuşların bile yuvası dalda
Bu endişe niye, bu telaş niye?
Dağ gibi adamı tek bir mermiyle yıkıp yitirecek kadar dalda bir hayattayım. Hayatım zindan benim. Ancak şimdi o dağ, evladımın ardındaki; benim kalbimdeki dağ yıkıldıysa zindan mezar olacak. Koşuyorum. Belki de günlerdir açım ama koşuyorum. Çünkü eğer bu tek solukluk yaşamın soluğu vereceğim anındaysam o dağa son kez de olsa sarılmak zorundayım. Özür dilemek zorundayım sonra. Özrümü ona işittirmeye mecburum. Yıllardır işlemediği bir suçun pençesinde esir tuttum onu. Günahını, günahlarını ve hatta ahını aldım. Yetmedi, kızımın öz babasının canında kendime pay aradım. Şimdi ise bütün bunlara sebep olmamış gibi koşarak ona son bir kez sarılmaya çalışıyorum. Son bir kez bedenini, kokusunu içime çekmek istiyorum. Sonra saracaksa sarsın toprak bedenimi. Onun kokusunu son kez almadan canım kimsenin yoluna serilmesin.
Eğer ki gelmeler topraktan ise
Demek ki gitmeler aynı yeredir.
Adımlarım birbirine dolana dolana sürdü. Fakat duraksamadı. Düşecek gibi olduğum an bile tek bir saniye durmadım. İlerledim. Ona, kızımın babasına koştum. En nihayetinde bu koşuşum bir umuda, genç bir kadının arabasına sığındı. Tek bir şey söyledim; tek bir yer. Onların hastanesi. TF Hospital...
Ne kadar olduğu belirsiz bir süre sonra oradaydım. Onların hastanesinin önünde. Ayakta duramıyordum ama. Bacaklarım titriyordu. Gözlerimdeki yaşlar ise yol boyu durmadan akmıştı. Öyle ki gözlerim zar zor açılıyordu. Muhtemelen ağlamaktan şişmişti. Bakışlarım hastanenin tabelasına kaydığında zihnimden onunla tanıştığımız gün geçiyordu. Burada görmüştüm ilk. Buradan arabasına binmiştim. Bir umuda ışık olarak geldiğim bu hastane şimdi benim hayatta kalmamı sağlayacak son umut tanesini içinde taşıyordu. Yapamazdım. Onun suçsuz, günahsız olduğunu bildiğim halde k*nına girdikten sonra kızımı bulup mutlu bir hayat süremezdim. Bu kadar gücüm yoktu benim, kalmamıştı. Bakışım hastanenin tabelasından ayaklarıma kaydı. Siyah ojelerimin çevresinde bile kan vardı. İnce ten rengindeki çorabımın taban kısmıysa tamamen k*na karışmıştı. Tuhaf olansa bu görüntüye rağmen canımda acısının olmamasıydı.
Adımlarım belirsiz bir süre duraksadıktan sonra hastanenin danışma kısmına ilerledi. Orada bulunan çalışanların tuhaf bakışına rağmen çekinmeden Alparslan'ın durumunu ve nerede olduğunu sormak adına öne atıldım.
"Alparslan Tufanlı hangi odada? Durumu nasıl? Ya...Yaşıyor değil mi?"
Umutla sorduğum sorunun ardından danışmadaki saçını sıkı sıkıya topuz yapmış ve birbirinin aynı gibi görünen çalışanlar göz göze geldi. Ardından ben titreyen ellerimle onlara bakmayı sürdürürken de soldaki yutkunarak konuşmaya başladı.
"Yalnızca aile bireylerine bilgi vermekteyiz. Alparslan bey de hastanemizde tedavi görmüyor."
Başımı sağa sola sallayarak reddettim sözlerini. Buradaydı. Burada değilse nefes almıyordu. O yüzden burada olmak zorundaydı.
"Ben..." Gülümseyerek sözlerimi sürdürdüğümde bunu ilk defa dile getiriyor olduğumdan dahi habersiz bir haldeydim. "Ben onun kızının annesiyim. Tamam mı? Ailesiyim. Şimdi söyleyin bana! Du...Durumu nasıl? Yaşıyor mu?"
Cümlelerimle paralel olarak yeniden göz göze geldiklerinde bu kez renkli gözlü olanı öne atılarak konuşmaya başladı.
"Hanımefendi Alparslan beyin çocuğu yok. Ne öğrenmeye çalıştığınızı anlayamıyorum ama-"
Elimi sertçe masaya vurarak susmasını sağladığımda iki elim birden titriyordu. Üstelik bacaklarım ve bedenim de eşlik ediyordu bu titremeye.
"SANA DURUMU NASIL DEDİM! YAŞIYOR MU? TEK BİR ŞEY SÖYLE BANA!"
Yeniden göz göze gelerek duraksadıklarında öfkeli bakışlarımı ikisi arasında gezindiriyordum. Az önce konuşan kadın duraksayışını telefona sarılarak durdurdu. Ben de hiç düşünmeden ahizeyi hiddetle kavrayıp fırlattım. Kadın hızla ayağa kalktığında ise öfkeden titreyen elime tehdit pozisyonunu hiç düşünmeden veriyordum. Öğrenmem gerekiyordu. Nasıl olduğunu hemen öğrenmem gerekiyordu.
"BANA BAK Ş*LLIK! BANA ŞİMDİ ONUN DURUMUNU SÖYLEMEZSEN SENİN AKLINI ALIRIM! DUYDUN MU? BEN HAZAN KANDEMİR! İSTEDİĞİMİ ALMADAN ŞURDAN ŞURAYA GİTMEM!"
Diğer kadın da ayağa kalktığında öfkeli sözlerim sürüyordu. Ancak bu öfke bana sorumun cevabını vermelerine yetmiyordu. Zira bağırdığım an etrafımı bir ordu adam sarmıştı. Bakışlarım fark ettiğim an kalabalığa döndüğünde içlerinden bazılarının yüzünü tanıdım. Onların adamlarıydı bunlar. Arslan Kardeşler'in adamları sarmıştı etrafımı. Omuzlarımı düşürerek gözlerimi kapattım kısa bir an. Ardından eğer buradalarsa ona ne olduğunu bildiklerini düşünerek umudumu bedenime yeniden yükledim.
"Alparslan nasıl? Yaşıyor mu?"
Hepsine teker teker bakarak sorumu sorduğumda başlarını başka yöne çevirerek sessiz kaldılar. Ben de onlara doğru bir adım atarak derin ve sinirli bir nefes verip tekrarladım sorumu. Bu sırada içlerinden biri telefonunu çıkarıyordu.
"SİZE SORDUM! TEK BİR ŞEY SÖYLEYİN BANA! YAŞIYOR MU?"
İki elimi birden başıma yaslayarak derin derin soluklar alıp verdim sonra. Cevap vermiyor hatta beni duymazdan geliyorlardı. Ben de buna karşın delirmemek için ellerimle başımı tutuyordum. Tam o anda kalabalığı yaran dev cüsseli bir adamın gelişiyle deliliği düşünmeye son verdim.
Toygar...
Adamları tam ortadan bölerek tam karşımda durdu. Gözlerinde koyu bir öfke vardı. Çenesi titriyordu. Göz göze geldiğimizde bunu gördüm harelerinde. Fakat o gözümün onun gözüne değdiği an başını önüne eğerek kolumu tenime dokunmamaya çalışarak kavradı.
"Gel benimle!"
Sözlerinin ardından bedenimi ilerlediği yönde sürüklemeye başladı. Az sonra beni bir odaya getirdiğinde kapıyı arkadan kilitliyordu. Gözleri gözlerime değmese de öfkesinin sürdüğü her halinden belliydi. Yutkunarak ne yaptığını düşündüm kısa bir süre. Sonrasında ise umudumu tekrar bedenime sırtlayarak sordum sorumu.
"Alparslan nasıl? Lütfen..." Sesimdeki titreme genzimi yakarken devam ettim sözlerime. "Lütfen söyle! Ya...Yaşıyor mu?" Hıçkırıklar cümlemi sürekli olarak sekteye uğrattı. Fakat ben bunu umursamadan tamamladım cümlemi. Toygarsa bana bakmadan karşılık verdi sözlerime.
"Hayatta. Çok kan kaybetti ama yaşıyor."
Derin ve rahat bir nefes vererek gülümseyip dudaklarımı yaladım. Ardından onda doğru bir adım atıp göz göze gelmek adına başımı hafifçe eğdim. Görmem lazımdı onu. Kokusunu içime çekmem lazımdı. Buna ihtiyacım vardı. Onu son bir kez de olsa görmeye ihtiyacım vardı.
"Onu görmem lazım."
Toygar gözlerime bakmasa da cümlemle aniden başını kaldırarak sinirli bir ifadeyi takınıp bakışlarını duvarda sabitleyerek konuştu.
"Vurduktan sonra mı?"
Başımı sağa sola salladım ve içli bir nefes verip gözlerinin en içine baktım. Ben bunu nasıl yapmıştım? Ben sevdiğim adama, kızımın babasına nasıl kıymıştım? Ne olmuştu bana, ne olmuştu aklıma? Karmaşıktı her şey. Zihnim bu karmaşayı alt edemiyordu.
"Ben...Ben ne yaptığımı bilmiyorum." Sözlerimin ardından istemsizce gerileyerek dizlerimin üstüne düştüm. Bedenim yükünü taşımıyordu. Bedenime yüküm de canım da ağır geliyordu. "Ben ne yaptım? Nasıl kıydım ona? Toygar... Ben..." Bir elimi göğsüme koyarak cümlemi sürdürdüğümde ellerim titriyordu. "Ben onu çok seviyorum. Nasıl... Nasıl severim? Bilmiyorum ama ben... İyi değilim."
Derin ve sıkıntılı bir nefes verdiğini duydum önce. Sonrasında da zerre duygu içermeyen sözlerini.
"Saadettin abi kalp krizi geçirdi. Apar topar çıktık evden." Bakışım duyduklarımla ona çevrilirken ağzım sonuna dek açıldı. Dayı kalp krizi mi geçirmişti? "Arslan abi yolda eve birilerini göndermemi söyledi. Sen yani siz kaçma, kaçmayın diye. Ben göndermedim. Kaç ve kendini Nişancı'dan kurtar istedim hanımefendi. Abi canını da alsan senin canına kıyamaz. Uyanık olsaydı benden sizi korumamı isterdi."
Ağzım sözleriyle birkaç kez aralansa da geri kapandı. Ardından ellerim başımda birleşti ve bedenim istemsizce ileri geri sallanmaya başladı. Hangi ara olmuştu bütün bunlar?
"Siz kaçın diye eve adam yollamadım. Burada olmamanız gerekiyor. Kaçmanız lazım. Arslan abi yukarıda, Dayı'nın yanında. Alparslan abi desen..."
Başını sola yatırarak derin bir nefes verdiği an ben onun adını duyduğum an sallanmayı bırakıp hızla ayağa kalktım ve yakasına yapıştım.
"Ne, Alparslan abi ne? Yaşayacak değil mi? Bana doğruyu söyle!"
Toygar yüzüme bakmamak için büyük bir gayret göstererek iki adım gerileyip ellerimi yasladığım yakasını benden kurtardı ve hissiz bir tınıda konuşmaya başladı.
"Alparslan benim bin yıllık dostum. O öyle ufacık mermiyle yıkılacak adam değildir evelalllah. Aklınız kalmasın."
Derin bir nefesle yüzüme yeniden gülümseme yaydığımda sözlerine devam ediyordu. Benimse içimde değişik ama rahat bir his vardı.
"Gitmeniz lazım. Alparslan uyanana kadar sizi koruyacak kimse yok. Gerçi olsa da şu alemde Nişancı'nın karşısına dikilecek adam tanımıyorum."
İfademe dikkat yükleyerek yüzüne bakındığımda kaçmanın aklımın ucundan dahi geçmediğini düşünüyordum. Arslan en fazla canımı alırdı. Ondan da korkum yoktu. ö*üm kurtuluştu bu zindan hayatına. Korku zindanımda barınacak bir his değildi.
"Kimsenin korumasına ihtiyacım yok. Korunmak istediğim de yok. Bir canım var. Alacaksa gelsin, bekliyorum."
Toygar derin bir nefes vererek başını aşağı yukarı salladığında kararlılık içeren sözlerim son bulmuştu.
"Dante, Yalçın ve diğer tüm adamların elimizde. Çisem hanım nasıl babasıyla iç işleri bakanlığına gidip Arslan abiyi şikayet etmiş. Gayet legal yöntemlerle sizi arıyor."
Başımdan aşağı kaynar sular dökülür gibi olduğunda zihnim duyduklarımın karmaşasını içinde taşıyordu. Ne olmuştu? Tüm adamlarım esir, Çisem babası ile beni ve muhtemelen kocasını arıyor. Ne demek oluyor tüm bunlar? Ellerim yeniden başımı bulurken gerçeklik algım yitiyordu. Zihnim karmakarışıktı ve başım dönüyordu.
"Ne...Ne demek oluyor...Bu...Ne...Ne oldu?" Kesik kesik soluyarak sürdürdüğüm sözlerimin ardından göz kapaklarım yavaşça kapandı. Fakat bu kapanış bir bedenin kolumu kavramasıyla son buldu.
"Dur, dur otur şöyle!"
Kolumdan tutarak arkamdaki yumuşak bir zemine oturmamı sağladığında boğazımdaki kuruluk öksürmeme sebep oluyordu. Toygar fark ederek etrafına bakındı. Muhtemelen su arıyordu ki çok geçmeden köşedeki sürahiden su doldurarak uzattı. Ben de hızla elindeki suyu kaparak kana kana içtim. Boğazımdaki kuruma yerini rahatlamaya bırakırken gözlerimin önü biraz olsun ışıldıyordu.
"Biraz..." Yutkunarak gözlerine bakıp devam ettim. "Biraz daha su verir misin?"
Toygar başını sallayıp yeniden su doldurduğu esnada sıkıntıyla soluyarak konuşuyordu. Yüzünde kederli bir ifade hakimdi.
"Öylece bıraktık sizi orada. Açsındır da."
Sözlerini gözüme bakmadan söylediğinde ben uzattığı bardaktaki suyu tek dikişte içiyordum. Bitirip derin bir nefes vererek yutkunduğumda ise başımla reddediyordum onu. Çok açtım ama yemek yemekten çok daha önemli bir işim vardı; Alparslan'ı görecektim. Alparslan'ı görmek zorundaydım. Kokusunu son bir kez içime çekmem kulağına kızımızı tekrar fısıldamam gerekiyordu.
"Hayır. Alparslan'ı göreceğim." Cümlemi işittiğinde başıyla sallayarak beni reddediyordu ki ben reddedişini daha sert ve kararlı bir cümleyle böldüm. "Son kez göreceğim onu. Engel olamazsın bana."
"Arslan abi hastanede. O öğrenmeden gitmeniz lazım."
Başımı sallayarak reddettim sözlerini. Alparslan'ı görmeden hiçbir yere gitmeyecektim. "Öğrense de umurumda değil. Onu göreceğim."
Toygar kararlı ifadem karşısında omuzlarını aşağı düşürerek pes edip sıkıntı dolu bir nefes vererek öne atıldı. Bu esnada bir şey düşünüyor gibiydi.
"Tamam. Bir yol bulacağım."
Bakışlarını odada gezdirerek nefes vermeye devam etti. Tam o esnada gözleri yerde bir yere takıldı ve yutkundu. Ben de onun bakışıyla istemsizce yere çevirdim harelerimi. Toygar ayaklarıma bakıyordu. Çorabın her yanı kırmızılıkla sarılmıştı ve ıslak bir his de mevcuttu. Acı ise hâlâ yoktu. Bakışımı baktığını anladıktan sonra yeniden ona çevirdiğimde göz göze geldik. Fakat o yüzüne utanç ekleyerek bakışlarını kaçırdı ve boğazını temizleyerek söze girdi.
"Ben size ayakkabı getireyim önce hanımefendi. Şey de lazım... Şey..." Elini başına atarak iç çekip parmağını şıklattı. "Kıyafet..."
Kaşlarımı havalandırarak sözlerini tekrar ettiğimde başım döndüğü için gözlerim yarı açık yarı kapalıydı. "Kıyafet?"
Toygar başını sallayıp olumlu anlamda yanıtladı beni. Sonra ise iç çekerek yeniden boşluğa daldı ve fazla vakti olmadığını mırıldanarak odadan hızla çıktı.
Az sonra ya da çok sonra üzerimde hemşire önlüğü ve maskesiyle Alparslan'ın olduğu odaya doğru ilerliyordum. Toygar ayakkabı bulamadığı için terlik getirmişti. Doğrusu buna gerek yoktu ama sanırım gizlenmem gerektiği için şarttı. Derin ve sıkıntı dolu bir nefes vererek adımlarımı bir ordu adamın olduğu odanın önünde sonlandırdım. Yoğun bakım ünitesiydi burası. Beni gördükleri gibi kenara çekildi adamlar. Ben de kalbimin ağzımda atmasını görmezden gelerek adımlarımı başım eğik bir şekilde onun bulunduğu yere doğru ilerlettim.
Alparslan...
Kızımın babası...
Tam karşımdaydı.
Koca koca cihazların arasındaydı bedeni. Küçücük kalmıştı. Etrafında öyle çok büyük bir kalabalık vardı ki küçücük kalmıştı Alparslan. Ağzında soluk almasını sağladığını bildiğim bir şey vardı. Derin ve içli bir nefes verdiğimde genzime bir acı doluyordu. Onun canındaki sızı içime doluyordu sanki. Karnıma bir sancı oturdu. Derin bir nefes alarak ağzımı araladım ve duvara tutunarak ilerledim ona doğru.
"Alparslan..."
Sedyedeydi bedeni. Gözleri kapalıydı. Yeşilleri yoktu. Gamzeleri de yoktu. Onsuzlukla sınanıyordu ruhum. Buradaydı ama yoktu. Beni görür görmez gülümserdi normalde. Gülmüyordu ama. Yüzünde tek bir mimik yoktu.
Kokusu...
Yoktu. Gelmiyordu. Burnumu ve genzimi ne kadar zorlarsam zorlayayım yoktu. Kokusu yoktu. Hastane kokuyordu. O leş hastane kokusu sarıyordu bedenimi. Genzimdeki yanma ise yanına geldiğim an artarak şiddetlendi. Dudaklarım titriyordu. Onu gördüğüm andan beri dudaklarım titriyordu.
"Se...Sevgilim..."
Bir elim titreyen dudaklarıma doğru giderken diğeri eline uzandı. Damar yolu vardı tutmaya çalıştığım elinde. Kavrayamadım. Sarılamadım tenine. Buz gibiydi eli. Benim elimin bile daha çok sıcak olacağı kadar soğuktu. Gözlerim kapandı elim elini kavrayarak soğuğunu tattığı an. Bacaklarımsa bu soğukluğun karşısında takatsiz kaldı. Dizlerimin üstüne çöktüm ama elini bırakmadım. Sıkı sıkı tutarak dudağıma götürdüm. Bu sırada iki elimle birden kavrıyordum elini.
"Özür dilerim. Ben... Ben ne yaptım? Alparslan..."
Dudağım bir hıçkırıkla aralandığında adı dilimde lal oldu. Devamı gelmedi anlamı olmayan sözlerimin. Buz gibi olan o elini yasladım yanağıma. İçime, yüreğimin en içine tenini hapsetmek ister gibi yaslayarak bakındım yüzüne. Gözlerimdeki buğundan göremiyordum yeşillerini. Ya da belki de gözleri kapalıydı. Ben yanındayken kapalı kalır mıydı onun gözleri? Uyuyorsa kalırdı. Uykusu derindi benim sevgilimin. Kolay kolay uyanmazdı. Bu kez de öyle olacaktı ama uyandığı an ilk beni saracaktı.
Burnumu yaşlardan tıkandığı için çekerek dudaklarımı yaladım önce. Sonra da gözlerimi kapatarak eline başımı yasladım. Derin derin nefesler alıp vererek olduğum yerde sallanıp ağlamaya başladım sonra. Ne dediğimi de ne yaptığımı da bu esnada bilmiyordum.
"Bebeğin beşiği çamdan, yuvarlandı düştü damdan. Bey babası..." Dudaklarım istemsizce kapanırken derin bir nefes vererek devam ettim. "Gelir Van'dan. Gel sevgilim, gel bebeğimiz evde bekliyor seni." Yutkunup başımı sallayarak devam ettiğimde bedenim sallanmaya ve şiddetini arttırmaya devam ediyordu. "Süt...Süt de al gelirken. Alparslan..." Gözlerimi açıp yüzüne baktığım an gülümseyerek ellerimden birini en az eli kadar soğuk olan yanağına yasladım. "Alparslan'ım... Uyan sevgilim! Kızımız aç. Süt al hadi ona! Ben... Ben de sana kahvaltı hazırlarım. Olur mu?" Başım istemsizce sağa sola sallandı sonra. Bedenim bunları yaptığım an irkiliyordu. İki elimle birden yanaklarını kavrayarak bana bakmasını daha doğrusu yüzünün bana dönmesini sağladım.
"Alparslan'ım.... Benim canım, canımın canı! Affet beni. Affet ben... Ben nasıl kıydım sana? Nasıl kıydım günahsız canına?"
İstemsizce bir elimi yanağından çekerek yaşlarımı özensizce silmesini sağladım. Bu sırada sözler dilimden fısıltı olarak düşüyordu. Günahsızdı o. Bile bile kıymıştım ben onun canına. Senelerce boşuna yakmıştım canını. Bilseydim... Bilseydim böyle mi olurdu? Beklerdim ki ben onu. Uyanmasını ömrümün son anına dek beklerdim. Her günümü her anımı onun yanında geçirirdim. Güzel yüzünü izlemek için kırpmazdım ben gözümü.
Kızımız...
Küçük bebeğimiz doğduğunda götürürdüm onu babasına. 'Kızımız oldu sevgilim, Bahar doğdu.' Derdim. Ben... Ben onu aldatıldığımı düşünürken beni kullandığına inanırken bile sevdim. Bir gözüm hep kapıda, kulağım telefonda olacak kadar çok sevdim. Gelip bizi aldığı o imkânsız hayalleri kuracak kadar çok sevdim ama geldiği gün her şeyi göz ardı edip gururumdan vazgeçip peşine takılamadım.
Ben...
Hamileyken her gece onun olduğumu ve karnımı okşadığını hayal edecek kadar delicesine aşıktım. Korkardım itiraf etmeye. Aşerdiğim zeytinleri kilo kilo alarak eve getirdiğini bana her sabah ve her akşam mangal yaptığını düşleyecek kadar çok aşıktım. Şimdi tuttuğum bu soğuk eller bir zamanlar bana aşkı tattırmıştı. Bedeninin her miliminde bulmuştum ben o aşkı. Sonra da mecburiyetinin yalanı yüzünden yaşadığım tüm gerçeklikleri sahte zannederek aklımı yitirmeye başlamıştım.
Gözlerim tekrardan kapandı. Ancak bu kez kapanmasının nedeni yanağına yaklaşmamla aldığım kokuydu. Mest olmuştum o kokuya. Odunsu bir baharat kokuyordu teninde. Beni mest edecek kadar yoğun ve güzel bir kokuydu bu. Derin bir nefes daha çektim içime. İşte o an yüzüme büyük bir gülümseme yerleşti. Ardına düşen şey ise o kokuyu daha yakından, boynundan almak için yavaşça yanına uzanan bedenim oldu. Başımı göğsüne yasladığımda kablolar yüzünden tenini hissedemiyordum ama kokusu...
Başım göğsünde olsa da burnum boynuna yaslıydı. Kokusuyla mest olarak ellerimi bedenine yaslıyordum. Bu esnada göz kapaklarım değil soluğum da kapanarak beni derinlere daldırıyordu.
"Sevgilim..."
Alparslan sözlerimle birlikte bedenimi sıkı sıkıya kavrayarak alnıma derin bir öpücük kondurdu.
"Baharım..."
Kıkırdayarak sözlerine karşılık verdiğimde az önce yaşadığım rahatlamanın huzuruna biraz da neşe eklemek istiyordum. Aklımda ona sormak istediğim tuhaf sorular vardı. Bunları sıralayarak eğlenecektim biraz. Fakat Alparslan kıkırtıma rağmen neşeli moduna geçmemişti. Hâlâ dudaklarıma bakarak açık olan bacaklarımı okşuyordu.
"Diyelim ki ıssız bir adaya düştük ve adadaki yerliler beni ö*dürmek istiyor."
Alparslan sözlerimle kaşlarını çatarak çenesini kastı. Ardından üstte kalan sol bacağımı bacağına çekerek soluklanmaya başlamadan hemen önceki pozisyonumuzu almayı sağladı.
"Kim kimi ö*dürüyormuş? Hele bir tırnağına dokunsunlar, onların ebesini s*ke s*ke d*maltırım! Or*spu ç*cukları!"
Küfrettiği an yüzümü düşerek bacağımı ondan çekmeye yeltendim. Trip atmaya hazırlanıyordum esasen. Fakat buna son vermek zorunda kaldım. Çünkü Alparslan oldukça sinirli bakıyordu. Dudakları bile titriyordu sinirden. Yalnızca işitmesi yetmişti.
"Sevgilim misal veriyorum. Küfretme lütfen."
Başını sallayıp sıkıntılı bir nefes vererek bacağımı okşamaya başladı. Bu esnada fısıltıyla karışık konuşarak yutkunuyordu.
"Anca misal verirsin zaten gülüm. Olmaz öyle şey! Ö*sem bile dirilir korurum ben seni onlardan."
Kıkırdayarak hafifçe elime batan kirli sakallarını okşamaya başladım. Bu esnada Alparslan da altta kalan bacağımı çekiyordu kendine. Daha yakınında daha doğrusu üstünde olmamı istiyordu. Derdi belliydi. Deri gözlerinden bile belli oluyordu. Daha az önce sonlanmış olmasına rağmen tenime tekrardan karışmak istiyordu.
"Ben kendimi korurum bir kere ama sen yine de ö*me."
Başını tekrardan olumlu anlamda sallayarak gamzelerini gösterdiğinde bedenimi bedeninin üstüne çıkarmayı başarmıştı ve saçlarımı kulaklarımın arkasına vererek gülümsüyordu.
"Olur, ö*mem."
Cümlesini tamamladığı an bedenimi biraz aşağı kaydırmaya çalıştı. Tek koluyla çektiği için göbeğinin üstüne gelmişti bedenim. Aşağı kaydırarak hedefe ulaştırmaya çalışıyordu ve bir yandan da konuşmaya dudağıma eğilerek son vermek istiyordu. Ancak ben bu sorunun araya kaynamasını istemiyordum. O yüzden tam göbeğinin üstüne oturarak bedenimi hafifçe dikleştirip boğazımı temizledim. Alparslan ise komutlarını devralacağımı düşünerek sırıtıp kollarını ensesinde birleştirerek göz kırptı.
"Konumuza dönelim hemen. Soru diyorduk." Bu sözlerimle sırıtışına son vererek yeniden ellerini bedenime yaklaştırdı. İki eli birden belime geldiğinde aşağı doğru itmeye çalışıyordu beni. Fakat ben bunu görmezden gelmeyi tercih ederek sorumu ona duyuruyordum.
"İşte bir şart sunuyorlar sana. Ya süt içeceğim ya da beni ö*dürecekler. Ne yapardın? "
Alparslan derin bir nefes vererek soruma kıkırdadı. Sonrasındaysa belimi itmeyi bırakıp doğrularak kucağına düşmemi sağladı. Artık ikimizde yatakta oturur pozisyondaydık ama farkımız benim onun kucağında oturuyor olmamdı. Bir elinin işaret parmağıyla içli bir nefes vererek yüzümü tüy gibi okşamaya başladı.
"Ö*dürürüm ben onları! Kim oluyorlar da benim baharıma şart koşuyorlar lan?"
Derin bir nefes vererek göz devirdiğimde mızmızlanma modum istemsizce açılıyordu. Soruma cevap arıyordum ben. Bunları duymak istemiyordum.
"Ya Alp! Ö*düremiyorsun işte kimseyi. Ne yapardın?"
Ağzının içinde cık yaparak sağ elini sırtıma atıp okşamaya başladı. Bu sırada dudaklarıma bakarak konuşuyordu.
"Ö*dürürüm ben onları!"
Ben de sözlerine karşın yeniden gözlerimi devirdim. Cevap vermemek için kaçtığını düşünmeye başlıyordum artık.
"Ne kolay diyorsun öyle ö*dürürüm diye. Kaç kez adam ö*dürdün sanki!"
Yutkunarak anlık gözlerime baktığında sitemim son bulmuştu. Yutkunuşunu sürdürüp nefesini tuttu sonra. Ardından da ellerinin ikisini de belime yaslayarak bakışlarını başka yöne çekti. Ben bu sırada tekrar kıkırdayarak kucağında kıpırdanıyordum.
"Hadi! Bir cevap ver soruma! Süt mü içmemi isterdin yoksa ö*memi mi?"
Anlık olarak gözlerime bakıp boynuma dayadı başını. Derin bir nefes alıp boynumu e*meye başladığında fısıltıyla karışık erkeksi bir tınıda duyuluyordu sesi.
"Sütümü içirirdim."
Duyduğum cümleyle başımı çekerek boynumdan uzaklaşmasını sağlayıp tek kaşımı kaldırdım ve ellerimi önümde birleştirdim. Yanlış cevap vermişti. Ben süt içmektense ö*meyi tercih ederdim. Bilmiyordu ama o bunu. Üstelik daha önce söylemiştim.
"Yanlış cevap! Sütten nefret ederim ben. Ö*ürüm daha iyi."
Alparslan tek kaşını havalandırarak kıkırdadığında benim kaşlarım sinirlendiğim için çatıktı. Omzumu öperek iç çektiğinde yine sinirimden dolayı sertçe çektim bedenimi. Fakat Alp bu hamlemi tahmin etmiş gibi belimden sıkıca tutarak kucağında s*rtliğine yaslanmamı sağlayarak fısıldadı.
"Ne demek nefret ediyorum? Az önce bayıla bayıla hepsini içtin ama."
Yutkunarak başımı öne eğdim sözlerine karşın. Her dediğimi farklı yere yoruyordu. Aslında o da biliyordu hangi sütten bahsettiğimi ama mevzuyu başka yere çekmek işine yarıyordu. Utancım bedenimi ısıttığında bazı anlarda-aslında onun olduğum her anda- yaramaz bir kıza dönüştüğüm gerçeğiyle yüzleşiyordum. Eskiden düşüncesinin bile utanç verdiği hatta midemi bulandırdığı bir şeyi artık kendi isteğimle yapıyordum. Üstelik bu onun çok hoşuna gidiyordu. Hoşuna gittiğini görmek yapma isteğimi daha çok arttırıyordu.
Belimdeki elleriyle bedenimi ileri geri hareket ettirerek yutkunmamı sağladığında derin bir nefes verdi. Sonra ise boynuma gömülerek ıslak öpücüklerini bırakmaya başladı. Bu sırada bir yandan da fısıldıyordu.
"Çok mu seviyorsun tadını?"
Başımı olumlu anlamda salladım ama bunu farkında olmayarak yaptım. Zira onun söylediği her söze istemsizce olumlu karşılık veriyordum. Alparslan ise bu hareketime karşın sırıtarak dudağıma kısa ama yakıcı bir öpücük bıraktı.
"Çok kötüsün. Ben ondan bahsetmemiştim."
Başımı kaldırmadan mırıldandığımda utancımın farkına daha çok vararak kıkırdıyordu. Bir elini çeneme koyup yüzüne bakmamı sağladı.
"O da süt bu da süt yavrum. Ne fark eder?"
Omuz silkerek huysuzlandığımda huysuzluğumun nedeni yalnızca eğlenmek istediğim bir konuda beni utandırmış olmasıydı. Benim aksime o eğleniyordu. Bunun tam tersi olmasını isteyerek sormuştum ben sorumu ama yine kazanan o olmuştu. Tekrardan boynumu öperek saçlarımı okşadı.
"Şşş! Gel buraya!"
Dudağıma doğru başını eğerek erkeksi bir tınıda fısıldadı. Sonra ise asla vakit kaybetmeden ve benim idrak etmeme fırsat tanımadan öpmeye başlayarak yeniden tenine karışmamı sağladı. Bu esnada i*lemem sert öpücüklerinin arasından duyuluyordu.
Gözlerim açıldığında hatırladığım anının anlık mutluluğu terk etti bedenimi. Dört yılda hayatım öyle çok değişti ki bir zamanlar bayıla bayıla içtiğim o sütten nefret ettiğim sütü kusa kusa içecek hale geldim. Gülmediğim tek bir mutluluk hissi dahi olmayan bir hayatın pençesindeyim. Sırtımdaki ağırlıklardan kamburum ama tuhaf olan şu ki ben yıllar sonra ilk kez şu an huzurlu hissediyorum. Sanki yeniden Hazan Çelik oldum. Onun yanında saflaşan mutluluktan içi kıpır kıpır olan o kızım. Mutluyum. Onu v*rmuş olmama bütün hayatımı, ailemi kaybetmiş olmama rağmen duyduğum kalp atışıyla üstünde yattığım o güvenli bedenle mutluyum. Tek bir söz kaldı geriye. Bana verdiği o sözü tutarak ö*se bile dirilecek. Ben de o dirilene kadar düşmanlarımla tek başıma savaşacağım.
Kopmak istemedim bedeninden. Gözlerimi uzunca bir süre kapalı tutarak durdum yanında. Ya da belki de bir nefeslikti kokusunu içime çektiğim o an. Huzurum ise ömrümün sonuna dek bana yetecek kadar bakiydi.
Alıp verdiğim derin nefeslerle ve hatta tenine sindiğim an daldığım uykuyla mest oldum. Gözlerim açılmak istemedi. Benim gözlerim onun yeşillerini görmeden açılmak istemedi ama maalesef ki açılmak zorunda kaldı. Bir el yaslandı koluma. Refleksle açtım bu yüzden gözlerimi. Toygar karşımdaydı ve benim değil de Alparslan'ın yüzüne bakarak acı bir tebessüm ediyordu.
"Hemşire gelecek şimdi. Çıkmanız lazım.
Başımı olumlu anlamda sallayarak uzandığım yerden ona zarar vermemeye özen göstermek adına dikkatle kalktım. Ardından iki elimle yanağını kavrayarak dudağına küçük bir buse bıraktım. Gözlerim onu öptüğüm an tekrardan kapandı. Açıldığında ise yaşlar yeniden yerini alıyordu.
"Yine geleceğim sevgilim. Sen dirilene kadar geleceğim. Dirilmezsen ben de..." dudaklarımı ısırarak kulağına fısıldadım cümlenin devamını. "Ö*eceğim. Eğer sen dirilmezsen kendimi korumayı bırakacağım. Kızımızı beraber arayacağız. O yüzden uyanacaksın. Tamam mı?"
Sanki ondan onay almış gibi gülümseyerek iç çektim ve yanaklarını öptüm. Sonra tekrar dudağını öperek yaşları yüzümden özensizce silmeye başladım. Bu sırada kopamıyordum bedeninden. Kokusunu içime çektiğim her an kalmak istiyordum. Toygar ise buna son vermek ister gibi bedenimi ilerletmeye çalışıyordu. Geri geri adımlayarak kokusundan uzaklaştığım o bir asırlık saniyede nefesimi tuttum. Kokusunu içimde tutabildiğim kadar çok tuttum.
Toygar bu halimden bihaber olduğundan kolumu çekerek odanın kenarına ulaşmamı sağladı. Sonra elimi tuttuğu an refleksle ona döndüm. Bu esnada istemsizce nefesimi bıraktığımdan çene kaslarımı kasmaya başladım. O ise yüzüme bakmadan tuttuğu elimi açarak avcuma bir şey bıraktı. Bakışım avcuma kaydığında elimde bir anahtar tuttuğumu fark ederek yutkundum.
"Benim arabamın anahtarı. Hastanenin arka çıkışında bir bahçe var. O bahçenin arasındaki ağaçların oraya park ettim."
Bakışlarımla sözlerini sorgulayarak tek kaşımı havalandırdığımda zihnim yeniden bulanıyordu ve karşımdaki adamın yüzünü seçmekte zorlanıyordum.
"Ne?"
Yutkunarak kararlı bir tınıda ve bakışta tekrar konuşmaya başladı.
"Kaçmanız lazım. Arslan abi iyidir, merhametlidir ama tersi çok pistir. En son Alparslan'ı v*ran adamın k*faşına s*ktı. Babasının ö*ümüne sebep olan itleri de d*ğr*mıştı. Allah'tan Dayı fenalaştı. Yoksa siz de arada kaynardınız. Yani..." elini saçına atarak devam ettiğinde yüzünde saçmaladığını düşünen bir ifade vardı. "Dayı'nın durumu ağır. Arslan abi mecnun gibi, çok kötü. O yüzden ya şimdi kaçar elinden kurtulursun. Ya da gerisini hayal gücünüze bırakıyorum hanımefendi."
Sen ve siz hitap şeklini karıştırarak konuşması zihnimi daha çok bulamaç haline getiriyorken yüzümü buruşturdum. Karşımdaki iri yarı dövmeli adam ise konuşmaya devam etti.
"Torpidoda bir telefon var. Ben o telefona konum gönderdim. Benim evim orası. Anahtar da torpidoda. Ben size haber edene kadar orada saklanın. Tetikçi uyanana kadar ortalıkta görünmeseniz iyi. Arslan abi sizi Bay Dante ile tehdit edecektir ama bir b*k yapamaz. Dante ö*ürse masa karışır. Ortadoğu'dan iş almış. Neyse. Arabada para ve s*lah da var. O sizi bir süre idare eder. Ben vakit buldukça uğrar yoklarım ama sakın dışarı çıkmayın. Tamam mı? Bir şey lazım olursa da konum gelen numaraya mesaj çekersiniz."
Sözlerini tamamladığında kısa bir süre zihnimin bulanıklığını dinledim. Sonra ise birdenbire aklımda sessizlik oluştu ama onun söylediği şey mantıklı bir zemine oturmadı.
"Neden yapıyorsun bunu?"
Alparslan'ın ailesindendi o da. Eğer Arslan düşmansa onun da düşman olması gerekirdi ama Toygar bunu reddederek bana yardım etmeye çalışıyordu. Ben ise ne yapacağımı bilemeyecek kadar çok karmaşık bir haldeydim. İçimde sadece Alparslan'ın acısı vardı. Tüm adamlarımın kaçırılmış olmasına dahi kafa yoramıyordum.
"Alparslan şu an konuşabilse aynen böyle yapmamı isterdi çünkü. Sizlik bir durum değil, ben dostumun olmasını isteyeceği şeyi yapıyorum. Gücümün yettiği yere kadar korumak zorundayım."
Yutkunarak duraksadığımda içimden geçen tek şey onun dirilmese bile beni koruyor oluşuydu. Bu düşünce yeniden arkama dönerek onun yüzüne bakınmamı sağladığında tebessüm ettim. Tebessümümün nedeni olmadığı yerlerde bile beni koruyor olmasıydı. Yoktu ama vardı, hep olacaktı.
Az sonra adımlarım bahçenin içinden arabanın olduğu ağacın altına doğru ilerlediğinde başım dönüyordu ve midem bulanıyordu. Üstelik renkler yeniden karmaşık olmaya başlamıştı. İçli içli nefesler alıp vererek kontrol etmeye çalışıyordum bu olanları. Paraleldeyse elimdeki anahtarı sıkıca tutarak arabaya ilerliyordum. Arabanın olduğu ağaca yaklaşık on adımlık mesafem kaldığında ise gözlerimin önüne yeniden bir karartı çöktü. Bu karartı nedeniyle gözlerimi sıkı sıkı yumarak dudaklarımı ısırdım. Ardından nefesimi tuttuğumda bakışlarım refleksin etkisiyle karşımı buldu. Sert bir daha doğrusu birkaç fren sesi duydum. Tam karşımda ondan fazla araba vardı. Korkuyla geri geri adımladım ama bu adımım arabadan ilk çıkan kişinin çıkardığı s*lahla son buldu.
Az sonra s*lahı tutan o kişi geri geri adımlayarak arkasındaki arabanın kapısını açtı. Bakışım kısılarak araçtan inen adama kaydı.
İlk gördüğüm şey sertçe yere basılan siyah deri bir baston oldu. Ardından simsiyah parlak deride bir ayakkabı ve en nihayetinde bedenin çıkmasıyla yine siyah takımlı bir adam ilişti gözüme. Ellili yaşlarda biriydi. Gözünde gözlük vardı. Güneş gözlüğüydü bu. Bana doğru bir adım attığında yanına yerleşen bir diğer adam gözlüğü gözünden alarak omzuna siyah bir palto bıraktı. İşte tam o an benim meraklı ve kısık bakışlarıma göz göze geldi.
Tanıdık bir göz vardı karşımda. Simsiyah ve hissiz bir gözdü. Teni esmerimsi bir buğdaydı ve yüzünde yer yer kırışıklıklar vardı. Dudaklarının sol yanı gülerken sağ yanı tepkisiz kalıyordu. Attığı her adımda ise bastonunu yere sertçe vurarak dikkatimi dağıtıyordu. Ben yutkunarak tekrar geriye doğru bir adım attım. Fakat bu adımım onun bana daha çok yaklaşmasıyla son buldu. Tam karşımda durduğu an ise sadece dikkatim ve adımım değil aklımın hakimiyeti de son buldu. Zira tam karşımda durduğunda onun sol arkasına bir adam geçti.
Dağhan...
Yüzünde zafer naraları atan bir gülümseme vardı. Şaşkınca ağzımı araladım. En son ben onu kaçırmıştım. Şimdi buradaydı. Olukça dinç ve güçlü görünüyordu. Gözlerim ve bakışlarım onu gördüğüm an sekteye uğrarken gördüklerime inanamayıp gözlerimi kapatıp açtım. Bu sırada karşımdaki adam konuşmaya başladı.
"Hazan Kandemir..."
Karşımdaki yabancıdan adımı duyduğum an refleksle ona bakarak korkulu nefesleri dudaklarımdan bıraktım. Ardından meraklı bir ifadeyi yüzüme ekleyerek iğrenir bir bakışı takındım yüzüme. Bakışları çok rahatsız ediciydi. Bütün bedenimi süzüyordu bakışlarıyla. Süzerken de iğrenç bir şekilde sırıtıyordu.
"Oflu Turan derler bana ama... Sen hülaseten celladım de!"
Sözlerini işiterek sorgular bir ifade takınıp ağzımı araladığımda tam arkamdan gelen yüksek bir ses nedeniyle refleksimi tekrar takınarak o yöne döndüm. Karşımda gördüğüm kişi ile gülümsediğimde aramızda yalnızca beş adımlık mesafe olduğundan gülüşümü büyüterek kokusunu içime çekmeye çalıştım. Fakat Alparslan bana benim aksime aşkla değil de nefretle bakıyordu. Bu yüzden şaşkınlığa uğrasam da sonuna dek dinledim sözlerini.
"LAN SANCAR! ŞİMDİ S*KTİM LAN SENİN EB*Nİ!"
Elindeki s*lahı tam karşımdaki adama doğrulttuğunda tek başınaydı. Nefes nefese kalmıştı üstelik. Bakışları saniyelik bana dönüyor ardından karşımdaki bir ordu adama bakmaya devam ediyordu. Ben buna son vermek istedim. Çünkü onlara değil bana bakacaktı. Ben vardım burada, baharı vardı. Üç koca adım atarak tam karşısında durup gülümsedim. Alparslan ise şaşkınca yüzüme bakınıp çene kaslarını kastı.
"Arkama geç Hazan. Senin hesabın sonra görülecek."
Cümlesini tamamladığında elindeki s*lahı daha sıkı kavrayarak karşısındaki adam gülümsüyordu. Ben de şaşkın ifademi sürdürerek başımı olumsuz anlamda sallıyordum. Bana bunu yapamazdı. Ondan yıllarca yavrumuzu saklamış olsam da beni görmezden gelemezdi.
"Hayır sevgilim. Şimdi konuşacağız her şeyi. Kızımızı bulacağız önce. Senden sakladığım için kızıp küseceksen bunu sonraya saklayacaksın."
Onun soğuk tavrına rağmen gülümseyerek kurduğum cümleme karşın yutkunup kaşlarını çatarak bana baktı. Ardından gözlerini kapatıp açtığında elindeki s*lah az da olsa gevşemişti.
"N...Ne?"
Başımı aşağı yukarı sallayarak gülüşümü sürdürdüğümde bana oldukça tuhaf bir şekilde bakıyordu ama kızmıyordu. İşte istediğim şey de buydu. Bana kızımızı sakladığım için kızmayacaktı. Mecburiyetimi anlayacaktı.
"Mecbur kaldım işte. Alya senin kızın. Unuttun mu?"
Tekrar yutkunarak başını sola doğru eğdiğini gördüm. Ben bu sırada gülümseyerek ona bakmayı sürdürüyordum ama bu gülüş başımda hissettiğim döngü ile paralel olarak yavaş yavaş solmaya başladı. Döngü arttıkça kaşlarım çatıldı. Sonra ise yer altımdan kâğıt gibi çekildi. Karanlığın hakimiyet kurduğu o hiçlikse yerin altımdan kaymasıyla yeniden geldi.
Bölüm sonu....
Evet güzelliklerim önce küçücük bir duyuru yapayım. Ben yine hastayım:(( Biliyorum artık bana küfredeceksiniz ama tüm suç iki yıldır burada yaşamasına rağmen Trabzon'un havasına alışamayıp beni mahveden alerjimde🥹
Bölüm günü ile ilgili de bir güncellememiz var...
Geçtiğimiz haftalarda sizlerle instagram hesabımdan anket yaparak pazartesi olarak seçtik biliyorum fakat ben pazartesi günlerine bölüm yetiştiremediğimi fark ettim. Maalesef bölümlerimiz artık hafta sonları gelecek. Cumartesi gecesi benim için en sağlıklı olanı. Zira derslerimi de göz önünde bulundurarak bu kararı verdim. Sizlerden gecikme için özür dileyerek yeni günümüzün ilk bölümünü sunuyorum huzurlarınıza💕
Daha önce de söylemiş olmam lazım ki otuzuncu bölüm yirmi dokuzun devamı. Önümüzdeki iki bölüm boyunca Hazan Kandemir'in gücünü okuyacağız ve gecikmenin özrü olan sürprizi de duyurayım 33. bölümde vuslat okuyacağız:)) Hepiniz bu anı bekliyorsunuz biliyorum🤭
Alparslan bu bölümde yoktu. Hazan sağ olsun biraz dinlenmesi gerekti ama bomba gibi dönecek. Son sahne kısacık olsa da dehşet yakıcıydı vallahi:))
Turan Taşdelen... Hoş geldin demeyeceğim sana ama geldin işte...
Açık konuşmak gerekirse Sancar'ın kitaba tam olarak dahil olması 40. bölümden sonra olacaktı. gelişi de o şekilde. Fakat düşününce Tetikçi'nin vurulması olayını kaçırmak istemeyeceğini idrak ettim. Zaten işler de çok karıştı. Bizzat teşrif etmek istedi diyelim.
Kısa geçiş bölümümüzün ardından yeni ve uzun soluklu bölümümüze dek güzellikle kalmanızı istiyorum ve kendinize çok çok iyi bakın güzelliklerim 🤍🤍🤍
Sorularınız varsa eğer instagram hesabımdan sorabilirsiniz, her bölüm sonrası soru-cevap yapıyorum💜 Şimdilik cumartesi gününe kadar bu kadar, sizleri çok çok çok fazla seviyorum🥹🤍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |