
19. GÖĞ VE TANSIK
🔥
Alparslan Tufanlı'dan
Hata yapan bir insana rastlandığında 'İnsanlık hâli' derler ya hani ? O söz insanın insan oluşundan ve hatasız kul olmayışından gelir ya, peki insanın yine insanlık hâli ile yaptığı ufacık bir hatanın bedelini yıllarca hatta ömür boyu çekmesine neden herkes sessiz kalır?
Hani insandık, hani insanlık hâliydi ? O insanın insan oluşunun verdiği yükü bir ömür sırtlamasına kayıtsız kalmak hangi insanlık, hangi yiğitlik kitabında yazar ? Bu adaletsizliğe boyun eğip sesiz kalmak mıdır insanlık ?
Değildir. Asla değildir. Bu yalnızca bazı zavallı insanların yaptıkları hatalar karşısında kendisini rahatlatma yöntemidir. Hata insanlığa sığınılamayacak boyutta ise insanlıkta hak da adalet de bir kenara atılır ve o zavallı insanlar hata yapanı insanlığın yüz karası olarak adlandırıp günah keçisi seçer.
Günahlarımın bedelini ödemek ve hatam karşısında sevdiğim kadının ve dahi aşkımın yok oluşuna şahitlik etmek için günah keçisi seçildiğim günden bugüne çok şey değişti. Ben artık eski Alparslan değilim. Tam altı ay boyunca uzaktan izleyerek her bir milimini hafızasına kazıyıp' onu kazanmak için tüm gücümle savaşırım' diyen Alparslan değilim. Ben artık sevdiğim kadın nefes alsın, mutlu olsun da ben gerekirse onun başkasıyla oluşunu da izlerim diyen Alparslan'ım. Ben artık sevdasının kalbini kazanmak için kılını dahi kıpırdatmayı kendine çok gören bir adamım.
Hata yaptım. Çok hata yaptım. Dayak yediğini öğrendiğim gün onu o evden çıkarma şansım varken Kenan'ı tehdit ederek korumasını sağladığımda yaptım ilk hatamı. Korkmuştum çünkü. Düşmanım çoktu. En büyük düşmanım hiç olmadığı kadar kudretli bir şekilde saldırarak beni köşeye sıkıştırmıştı. Tam o zaman diliminde öğrenmiştim yaşadığı acıları. Daha önce de birkaç kez tahmin etmiştim ama kanlı canlı ilk kez görmüştüm.
Yapamadım. Cesaret edemedim. Onu o evden alıp çıkardığımda ne kadar güvenli bir yere saklarsam saklayayım zaafımın, sevdamın varlığının duyulmasından korktum. En sonunda da bu korku bana onu cehennemini güvenli liman haline getirme fikrini verdi. Her şey geride kalana dek o evde kalacaktı.
Her şey geride kalana dek...
Kalmadı. Hiçbir şey geride kalmadı. Ben benim uğruna canımı vereceğim sevdamı o eve hapsettikten sonra her şey b*ka sardı.
Avuç içime söndürdüğüm sigara etimi yakarken bu acıyı görmezden geldim. Daha çoğunu hak ediyordum. Daha çoğu benim içimdeki acıyı anca bastırırdı. Sıkıntılı ve acı dolu bir nefes vererek yutkunduğumda bakışlarım aldığım her nefesin sebebi olan kadının içinde olduğu odanın camına kaydı. Yeniden yutkundum. Bu kez yutkunuşum zor oldu. Boğazıma oturan o yumru benim yutkunmama bile engel oldu. Dudaklarıma dişlerimi geçirip acımı öfkeme gizledim. Bu kez ise öfkemin nedeni gülüme bu acıyı çektiren o adi or*spu çocuklarıydı.
Benim ömrümün tek baharı olan kadının evladı, baharı *lmüş olabilirdi. Onun ayında olduğu tahmin edilen bir bebek bulmuşlar. Gömülü, en az iki yıl önce ö*müş...
Haberi aldığım o ilk an yaşadığım acı içimde. Attığım her adımda ve aldığım her solukta yeniden canıma batıyor. Yüreğimi sevdamın hançerinden daha derin bir sızı sarıyor. Tanıdık bir acı, tanıdık bir his bu. Bir kez bile görmediğim o ufaklığın nefes almıyor olma ihtimali beni yemeden içmeden kesti. En son ne zaman ağzıma lokma koydum ? Hatırlamıyorum. Uyku girmiyor gözüme. Canımdan can kopuyor. Canımın sızısı benim canımın en derinine batıyor.
Duyduğum an hiç düşünmeden kalkıp geldim. Amerika'dayım şimdi. Onun yanındayım. Bir kez karşısına çıkabilecek cesaretim oldu. Onda da yüzüme yediğim tükürük ve tırnak iziyle kaldım. Bıkmadan usanmadan her gün tekrar tekrar gitsem de engel olamadım. O acıyı içinden almaya da kızının canının ortada olmasına da suçlu görünmeme de engel olamadım.
Bir hafta oldu bugün. İki hafta sonra belli olacaktı sonuçlar. O bebeğin Alya olup olmadığını öğrenmemize bir hafta kaldı ama bu bir hafta sanki bir ömür, bir asır. Geçmiyor. Geçmedi. Ona da geçmedi. Sevdam evladının acısına daha fazla göğüs geremedi. Bu bilinmezlik bu sızı onu delirtti. Kaldığı evin önünde gizli bir kamp kurmuştum kendime. Uzaktan izliyordum onun savaşını, mücadelesini. Sabaha karşıydı. Uyku girmiyordu yine gözüme. Toygar bir iz için uğraşırken ben onun kaldığını düşündüğüm odanın camını izliyordum. Sonra birden biri çıktı dışarı.
Yalçın...
Kucağında bileklerinden kanlar akan bir kadın vardı. Benim kadınım dediğim, uğruna canımı ortaya koyduğum kadın ... Kısacık saçları darmadağın olmuş, üzerinde bembeyaz kefen gibi uzun bir elbise var. Başı onun kucağından aşağı sarkmış, sanki ö*ü gibi, sanki bu hayatta hiç var olmamış gibi.
O an beynime bir kurşun saplandı. Nefes alamadım. Yüreğime öyle derin öyle içten bir sızı girdi ki sol yanımın acısıyla ellerim titreyerek göğsümü buldu. Nefes alamadığım o anlarda hislerim dem bir anlığına bedenimi terk etti. Ne hissettim ne yaptım hatırlamıyorum.
Zihnimin kendine geldiği o ilk an Dante ile boğuşuyordum. Bir hastane koridorundaydık. Yalçın zorlukla ayırmıştı bizi. Sonrası yine yok. Ne yaptığımı oradan nasıl çıktığımı yine hatırlamıyorum. İstediğim tek şey ceylan gözlümü görmekti. İstediğim son şeydi hatta bu. Nefesi kesilecek diyorlardı. Nefesim kesilecekti. Onun yokluğu benim nefesimi kesecekti. Son kez dedim.
Son kez...
Göreyim , sonra onunla birlikte ö*eyim dedim. Kokusunu son kez aldıktan sonra yanına gömülmek istedim. Olmadı. Önüme kurdukları barikatları, demir tuğlaları aşamadım. Ben, Alparslan Tufanlı , namıdiğer Tetikçi ; sevdamın yüzünü bir kez görmeyi başaramadım. Yıkılmış kalmışım olduğum yere. Sinir krizi geçirip Dante'yi dövmüşüm hatta ondan dayak bile yemişim. Farkında değilim. Aklım yerinde değil. Benim aklım kalbimin pençesinde. Benim aklım yüreğimin sahibinde. O ise ö*ümle cebelleşiyor. Delirdim. Bunu bilmek beni delirtti.
O normal odaya alınıp hayati tehlikeyi atlatana kadar aklımı yitirdim. Şimdi yitmiş bir akıl ve acıdan kavrulmuş bir yürekle onun uyuduğu hastane odasının camından bakıyorum. Ona , sevdama ulaşıp o güzel yüzünü, ay tenini ve gül kokusunu bir kez daha duyabilmek için planlar yapıyorum. Dante var gücüyle onun yanına girmemem için mücadele ediyor. Kapının önü , ardı , hastane koridorları hatta hastanenin önü bile adamlarla dolu. Onları yıkıp geçemiyorum. Yapamıyorum. Olmuyor. Kendi imparatorluğumda değilim. O hastaneyi basıp sevdamı onlardan alamıyorum. Hoş zaten buna hakkım da yok. Benim hak ettiğim şey tam olarak şimdi yapacaklarım. Onun yanına hırsız gibi girip hiç var olmamış gibi gezinmek benim hakkım. Şimdi...
Hakkımı alacağım. Tam sırası, tam saati. Gece yarısı dörde geliyor saat. Karşıdan ise en sadık adamlarımızdan biri olan Hüseyin geliyor; abi tamamız, sevdanı gör demek için geliyor.
" Abi her şey hazır."
Bakışlarımla onu onaylarken içli bir nefes vererek öne atıldım. planı çoktan yapmıştık. Ben alt kattaki odadan onun odasına tırmanacaktım. Bunun için ise çaprazda bulunan yangın merdivenini kullanacaktım. O merdiven sevdamın odasına yakın değildi. Alt kattan o yüzden tırmanacaktım. Çisem vardı yanında. Hüseyin onu dışarı çıkarma işini halletmişti. Kaldıkları evin sensörünü açtırdım. Bu sayede Çisem ve diğerleri evde bir şeyler olduğunu düşünerek oraya gidecekti. Daha doğrusu yalnızca Çisem. Dante ,Yalçın ve Nare zaten evde. Çisem de haberi alıp endişelenerek oraya gittiğinde sevdam hastanede yalnız kalacaktı. İçime hafifçe bir rahatlama çökerken günün ilk ışıklarından beri görmek için can attığım baharımın yanına gitmek için içli bir nefes verdim. İçime dolan heyecan hissi ile acı bir tebessüm ettiğimde Hüseyin bir aksilik olmaması adına konuşmaya devam etti.
" Çisem hanım az önce gitti. Ev buradan en iyi ihtimalle yirmi dakika uzakta abi. Yani en az kırk dakika vaktin var. Kattaki hemşireye camı açtırdım. Merdivenden alt kattaki odaya, oradan da hanımefendinin odasına çıkarsın abi."
Planı bir de ondan işiterek başımı aşağı yukarı salladım. Heyecanlıydım. Kalbim onu ilk gördüğüm o an gibi atıyordu şimdi. Merak vardı o gün yüzümde. Benim yerime oturup kayalığa kurulan bu küçük kız kim demiştim. Sonra bir iki adım daha atarak o minyon bedenin içindeki güzelliği görerek büyülenmiştim. O ay teninin ayın ışığındaki parıltısı kalbimde tıpkı şu an olduğu gibi bir sızı oluşturmuştu. Hüseyin'in omzunu sıkarak öne atıldığımda bu heyecan ve sızı katlanarak arttı.
" Eyvallah."
Adımlarım tam da planda olduğu gibi önce merdivende daha sonra da benim için çoktan açılmış olan alt kattaki odanın penceresine ulaştı. Girmedim odaya. İki penceresi vardı. İlki merdivenin yanındaydı. Bir ayağımı pencerenin eşiğine attıktan sonra diğer ayağımı yandaki pencereye attım. Üçüncü kattı burası. Yüksek değildi ki yüksek olsa da ucunda sevdamı bir kez görmek varken o yükseklik bana işlemezdi. İçimdeki heyecan her geçen saniye artarken kollarımı sevdamın olduğu odanın penceresinin eşiğine uzattım. Parmak uçlarımla orayı tuttuktan sonra var gücümle tırmandım yukarı. Çok zor olmadı bu benim için. Tetikçilik kariyerimde düz duvara tırmanmak bile vardı. Asıl zor olan tahminimden de küçük olan pencereden içeri iri yarı bedenimi sokmaktı.
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde uğraşım son bulmuştu. Bedenimi çapraz tutarak da olsa içeri sokabilmiştim. Bunun sonucu yüzüstü düşmeme neden olmuştu belki ama benim o an düşündüğüm şey burnumun acıması değil de sevdamın uyanması oldu. Onu uyandırmak son dileyeceğim şey bile değildi. Yavaşça ayağı kalktığımda bir iki saniye üzerimi temizlemekle uğraştım. Ardından kalbimdeki sızının ve acının hem sebebi hem de dermanı olan kadını aradı gözlerim. Çok sürmeden ilk günkü gibi ay ışığında parlayan o ay tenini fark ettim. Soluktu. Hiç görmediğim bir solukluk vardı teninde. Boğazıma bir yumru otururken uyanmamış olmasına şükrederek adımlarımı ona doğru yönelttim.
Soluktu. Teni alışık olmadığım bir solukluktaydı. Boğazıma bu nedenden bir yumru oturdu. Bakışlarım yavaş yavaş bedeninde gezindi sonra. Gül kokulu sevgilim, baharım bir hastane yatağında ruhsuzca yatıyordu. Yavaştı nefesleri. O al dudakları normalde olduğundan açık bir renkteydi ve uyurken biraz aralıklı olurdu ama şimdi tamamen kapalıydı. Yüzünde cansız bir ifade vardı. Kömür karası saçları bile hiç olmadığı kadar soluktu. Bu gördüğüm kadın benim aşık olup uğruna tüm dünyayı karşıma aldığım kadın değildi sanki. Benim baharım değildi. Bir başkası yatıyordu burada. Yüzü çökmüştü. Göz altları mordu. Sıkıntıyla soluyup yanına biraz daha yaklaştım. Bu esnada bakışlarım saçlarında geziyordu. İçimdeki acı onu tanıyamadığım her salise arttı. Her an daha ağır bir acı çöktü içime. Niyetim kokusunu kontrol etmekti. Belki o aynıdır dedim. Baharım kokusunu yitirecek kadar ö*üme yaklaşmamıştır dedim.
İyice yaklaşarak başımı eğdim. Hiç olmadığı kadar derin bir nefesi içime doldurduğumda gönlüme bir rahatlık düştü. Aynıydı kokusu. O kokuyu duyduğum ilk gğn gibi mest etti beni. Büyüledi, büyülendim. Büyünün etkisi tüm vücuduma yavaş yavaş yayılırken içli bir nefes vererek dizlerimin üzerine çöktüm.
Yaşadığım acı ve korku öyle tarifsiz öyle akıl almazdı ki ben o korkuyu yaşadığım anları zihnimde bile tutamadım. Sevdamın canının söz konusu olduğu, onun başka bir dünyaya gittiği ihtimali şu s*kik canımı bu kadar çok yaktı.
Bakışlarım yavaş yavaş gezindi yüzünde, boynunda ve saçlarında. Normalde olduğundan daha çok soluk alıp verdim. Hem onun yanında olmanın heyecanından hem de o gül kokusuna daha çok hapsolmaktan. Dudaklarımı ıslatırken başımı boynuna yaklaştırdım. Onun yokluğu beni bu kadar mahvetmişken evli olması da yasak olması da s*kimde bile değildi.
Boynundaki o yoğun kokuyu aldığım an gözlerim kapandı. Düşündüm sonra. Bu koku olmadan yıllarca ona hasret nasıl yaşadığımı düşündüm. Bir cevap bulamadım çünkü o yokken hiç yaşamadım. Yokluğunda kaybettiğim üç yılım değil ömrüm oldu. Onsuz uyandığım o b*ktan günün gecesinde ö*düm. Onun bir başkasının teninde uyuduğunu bildiğim o ilk gece ö*düm. Hayaliyle yaşadığım o küçük kız çocuğunun babasının bir başkası olduğunu öğrendiğim o gece ö*düm.
Şimdi tenindeki mayhoş tatla soluklandığım o kadın bir başkasının karısı, bir başkasının çocuğunun annesi ama yüreğim dinlemiyor. Sevdası kor olup her gün içimi ilk kez yakıyormuşçasına kül ediyor. En inanılmaz en dayanılmaz olanıysa bu kül oluş bile aşkından vazgeçmemi sağlamıyor. Kül ola ola yanıyorum onun için. Kor ateşlerde aşkı uğruna yüreğimi kavuruyorum. Ellerim titreye titreye ellerini buldu. İçimdeki acı onun pikenin içine sarılı olan eline ulaştı. Soğuktu. Buz gibiydi. Zaten hep soğuk olurdu onun elleri. Isınmazdı hiç teni ama şimdi bu soğukluk başkaydı. Yutkundum. İlk kez onun ellerinin soğukluğu içimi üşüttü. İlk kez sevdamın varlığı benim içimdeki üşümeyi almak yerine arttırdı.
Kesik kesik soluyarak elini avcumun içine aldım. Vardı bir planım. Isıtacaktım ellerini. Nefesimle yapacaktım bunu ama olmadı. Kaldırdığım eliyle bileğindeki sargıyı gördüğüm an soğukluğun nedenini hatırladım. İçimdeki soğukluk ve sızı artarken dilime yavaş yavaş acı bir tat doldu. Aynı saniyelerde göğsüm hızlı hızlı inip kalkmaya başladı. Dudaklarıma götürdüm o soğuk, yaralı ; minicik ellerini. İçimdeki tüm derdi tüm sıkıntıyı onun teniyle iyileştirmek ister gibi içli içli öptüm. Sonra baktım yine yüzüne. Tuttum o küçük elini. Benim koca elimin arasında kayboldu eli. Tüm soğukluğunu almak ister gibi sıkı sıkıya tuttum. Yetmedi. Elimin sıcaklığı teninin soğuğunu almaya yetmedi. İçli içli nefesler verdim ona doğru. Eli avucumdayken nefesimi eline üfledim defalarca. Bir yandan da içimdeki o acıya bıraktım bedenimi. Gücüm kalmadı. Onu bu halde görmeye daha fazla dayanamadım.
Ben onun o minik ellerini tutarken bile canını yakmaktan korkarken o kendi canına hiç acımadan kıymıştı. Tekrar baktım o güzel yüzüne. Kaşlarım çatıldı. Onu bu hale getiren her şeye isyan ettim içimden. Yetmedi. Bitmedi. Acım zerre hafiflemedi. Sıkıntıyla yeniden soludum. Bu solumam bile onun elinin ısınmasını sağladığında bunu idrak ederek acı bir tebessüm ettim. İki elimi daha sıkı doladım o minik eline. Öptüm sonra ; bileğinin tam üstünde öptüm.
İşte tam o an bittiğim , tükendiğim an oldu. Omzum yavaşça kalkıp inmeye başladığında saatlerdir yüzleştiğim o hisle karşı karşıya geldim. O gidebilirdi. Bu dünyadan, hiç bilmediğim bir yere gidebilirdi. Ardından canıma kıysam dahi bir daha mahşere kadar göremeyeceğim bir yere gidebilirdi. Cennet annelerin ayaklarına seriliydi. Benim ceylan gözlü sevdam cennetin en güzel bahçesine; annesine giderdi. Benim yerim değildi orası. Ben o cenneti göz ucuyla dahi göremeyecek kadar günahkar ve zalim bir adamım çünkü. Hak etmiyorum. Bu dünyadaki cennetim olan kadını hak etmediğim gibi esas cenneti de hak etmiyorum.
Bu düşünceler içimde büyüdükçe büyüdü ve bana çok daha büyük bir gerçeği anımsattı : benim sevdama ne bu dünyada ne de esas dünyada kavuşmama imkan yok. Ardından ö*üp gitsem de şu fani dünyada tüm ömrüm boyunca peşinde koşsam da onun yeniden benim baharım olmasına imkan yok. Bunu bilmek soluklarımı daha da çok arttırdı. Gözlerime yavaşça dolan yaşları her şeyi s*ktir ederek serbest bıraktım. yüzümü temizleyen her yaşta haykırdım aşkımı. Her damlada elini biraz daha ısıtmaya çalışarak dudaklarımın arasında tuttum. Aşkını haykırdığım acı dolu sesim, ağlamam bile onun soğuk ellerini ısıttı. Bunu bilerek daha çok ağladım. Daha çok sızlandım.
" Baharım... Hazan'ım... Dayanamıyorum gülüm. Yemin olsun dayanamıyorum."
İçli içli nefes alarak gözlerimdeki yaşların yüzümü daha çok ıslatmasına ve beni acıma daha çok hapsetmesine izin verdim. Bu esnada bile içimden geçen şey onun elinin daha çok ısınması ve sesimi yükseltmemem gerektiği oldu. Uyanırdı belki. uyanır da beni burada görürse şu cansız bedeniyle bile saldırır yanından gitmemi sağlardı. Uykusundan da olurdu. Dinlenmeye, güç toplamaya ihtiyacı vardı benim sevdamın. Acım bile onu düşünerek dil buluyordu bu yüzden. Yüreğimi hançerleyen acım bile onun sevdasına esir konuşuyordu.
" Kurban olurum ben senin teninin her milimine. Sen bu tene nasıl kıydın gülüm ? Nasıl kıydın ?"
İçli bir şekilde gözümden düşen yaşlar hıçkırmama sebep olduğu an dilimi dişlerimin hapsetmesine izin verdim. Uyandıracaktım şimdi gül kokulumu. Uyması lazımdı. O uyuyacaktı ve ben ona bebeğinden bir haber getirecektim. Sonra karşısına çıkıp gerine gerine 'Ben masumum baharım.' Diyecektim. Anlatacaktım her şeyi. Tüm mecburiyetlerimi, tüm acılarımı. Affetmeyecekti belki. bunu bekleyecek bir yüzüm yok zaten. Onun yokluğuna bile razı şu gönlüm. Onun mutlu olduğunu görmek benim şu dünyadaki cennetim artık. Benden uzakta da olsa evladıyla mutlu olması tek hayalim. Uğruna yaşadığım tek şey bu. Minik elini yeniden öptükten sonra bu düşüncelerimi diğer elinin de soğuk olduğu fikriyle böldüm. Küçük adımlarla diğer yanına geçip o elini da ısıttıktan sonra sürekli saatimi kontrol ederek o gül kokusunu doyasıya çektim içime. Yeniden denedim içime hapsolmasını. Olmadı. Yine beceremedim. Yanından isteksizce ayrılarak pencereye yöneldiğimdeyse içimdeki acı ve vicdanımın sızısı hiç olmadığı kadar ağırdı.
Bir sigaraya sekiz dakikasını değişmeyeceğini iddia eden o hayat dolu genç kız bugün bileklerini keserek ö*me korkusuzca yürüyen bir kadına dönüşmüştü. Bunda benim payım vardı. Benim hatamdı hepsi. Ne onu ve kızını koruyabildim ne de doğru kişiye emanet ettim. Avuçlarımdan sevdamın benim haberim dahi yokken uçuşuna seyirci kalmakla yetindim. Şimdi bu seyir yerini bitmek bilmeyen bir acıya ve öfkeye bıraktı. Acımın dermanı bu odada yatıyor olsa da öfkemi dindirecek şey sadece bizim sevdamızı mahşere bile bırakmayanlar olacaktı.
....................
Her acı insanın içinde yatan güçle doğarmış. Acını sana bahşeden içindeki o senin dahi bilmediğin güçmüş. Derler ya hep ' Dağına göre kar' diye. İşte tam olarak bu. Dağı büyük olanın karı çok olur. Gücü büyük olanın acısı çok olur. Hatta bazen bu güç sana ebedi acıları getirir. Düşünüyorum işte tam bu yüzden. Güçsüzlüğü, güçlü olmayı denk düştüğü ufacık bir acıda dünyanın sonu gibi davrana o insanları içten içe hepimiz kınarız. Öyle değil mi ? Zayıflık ve güçsüzlüğü dünyanın her yanındaki insanlar hakaret olarak görür ve sırf bu yüzden esasında güçsüz olan insanlar dahi güçlü kılığında gezinirler. Oysaki güç insana acıyı getirir. Güç seni sınar, sırtına her geçen gün daha ağır yükler bağlar. Sanki hayat karşına geçip der ki ' Güçlüsün ve bu gücü tattığın için acıları sırtlamaya mecbursun.' Kabullenirsin. Yoktur çünkü başka çaren. İçindeki o gücü de her acıya eyvallah diyen cesareti de sen seçmemişsindir çünkü. Hayatın getirdiği bu mecburiyeti yine hayat sayesinde sırtlanarak yoluna devam edersin ama esasında içten içe güçsüz ve zayıf olup da ufacık sorunları dağ gibi büyüterek daha büyüğünden kurtulan o insanlara heveslenirsin.
Gücüm bana daha çocuk yaşımda annesizliği, babasızlığı, ilgisizliği ve hatta sevgisizliği öğretti. Daha altı yaşındaydım hayat bana tadabileceğim en büyük acıyı tattırdığında. O küçücük bedenim henüz ermeyen aklım ilk günler her bir odada annemi aramıştı. Kokusu vardı evde. Kokusunu takip ederdim ben. Şimdi her aklıma geldiğinde acıdığım o küçük kızın acıyarak üzüleceği ve elindeki annesinden anı kalan tatlısını, o çikolatalı kurabiyesini paylaşacağı bir kadın oldum. Onun dahi ermeyen aklıyla yaşadığım acıyı hissedeceği bir hayata mahkum oldum.
Tadacağım belki de çoktan tattığım o acı ; evlat acısı. Belirsizliği ve ihtimali dahi yıktı bedenimi. Yerle bir oldum. Dayanamadım bu acıya. Kullandığım ilaçlar, uyuşan zihnim hatta kızımın kokusunu zar zor bulduğum o bebek pudrası dahi hafifletmedi acımı. Mahvoldum. Bu acı ve belirsizlik beni tüketti. Yitirmişim yalnızca kızımı bulabilmek için zihnimde zar zor yer edinen aklımı. Hatırladığım son hatta tek şey kardeşimin çığlık atarak ağladığı o andı. Ardından koşarak beni kucaklayan Yalçın'ı gördüğümde yaşadığım hissi anımsıyorum. En büyük emrini ve yeminini onun elinden aldığım için kendime kızarak kapatmıştım gözlerimi. O an ki pişmanlık hissime eşlik eden tek şey ise bileklerimdeki derin sızı ve soğukluk hissiydi.
Şimdi bir hastane odasında uyandığımda solumda arkadaşımdan öte kardeşim olan Çisem oturuyor. Bana ne ilaç verdiler bilmiyorum ama bu ilaç idrak etmemi zorlaştırıyor. Çisem'in yanımda oturduğunu dahi zar zor algıladım. Ondan işittiğim sesleri zihnim sorgulamadı. Anlamadım. Sessiz kaldım. Bu sessiz kalışlarım içimde yaşayan belki de en güzel anıları beynimin en özel yerinden çıkararak gözlerimin önüne serdi.
Güzel bebeğim, gökyüzüm, Kızım; Alya'yı kucağıma aldığım o gün. Yalnızca Alper ve Çisem var yanımda. Zorlu bir doğum oldu. Çok zor oldu. Sezaryen acısı bir yana bir de tam olarak uyuşamamam ve sırtıma vuran ağrı yaktı bedenimi. Canımdan can koptu ama bu kopan can bana canımın asıl özünü verdi. Kucağımda, kollarımın arasında bir dünya var şimdi. Kokusu öyle güzel öyle mest edici, bu his öyle doyumsuz öyle tarifsiz ki...
Onu kucağıma aldığım an her şey durdu. Bütün acılarım silindi, yok oldu. İçimde hiç beslemediğim türde bir sevgi belirdi. Saatlerdir sancıdan ağladığım, doktora sırtım ağrıyor diye yalvardığım o anlar çöp oldu. Çektim o mis kokusunu içime. Sıcacık ve bana muhtaç olan bedene daha sıkı sarıldım ve o an gerçek aşkı tattım. Aylardır kendimi uğruna feda ettiğim aşkın bunun yanında bir hiç olduğunu anımsadım. Benim yüreğimin asıl dermanı kızımmış. Ben o an orada bunu anladım.
Uzun uzun baktım yüzüne, o minik ellerine, küçücük fındık kadar burnuna...
Ardından hemşirenin sesini işittim. Aç olduğundan söz etti. Emzirmem gerekiyormuş. Panikledim. Çisem'e baktım önce. Sonra çekine çekine Alper'e. Hiç teklif dahi gelmeden usulca gülümseyerek çıktı o dışarı. Çisem ise bana doğru yaklaşıp gülümsedi.
" Teyzesinin balı çok acıkmış. Doyuralım hadi onu."
Bakışlarım yeniden hemşireye döndüğünde tedirgin oldum. Uzun zaman sonra ilk kez annemin yokluğunu bu kadar çok hissettim o an. Çocuk yaşımda kaybetsem de aldığım her yaşta eksikliği daha çok arttı. İlk karne alışımda , ilk regl olduğum günde ; ilk kez aşık olduğum günde yanımda olmadığı gibi anne olduğum günde de yanımda değildi. Olsaydı şimdi kızımı nasıl emzireceğimi gösterirdi. Olsaydı şimdi bu oda bayram yeri olurdu belki. yanımda yalnızca iki kişi vardı. En özel, en güzel günümde bile cenaze havası vardı. Korkuyordum ben. Kızıma hiç bilmediğim anneliği tattıramamaktan korkuyordum. Onu emzirirken incitmekten, karnını doyuramamaktan korkuyordum. İçli bir nefes vererek korkumu dillendirmek adına açtığım ağzımı hemşirenin öne atılarak üzerimi çıkarmam için kızımı kucağımdan alması böldü. Ardından tedirgin bakışlarım Çisem'i bulsa da onun gülümseyerek yardım etmesiyle biraz rahatladım. Çok geçmeden aldığım yardımla kızımı emzirdiğimde ise korkuma huzur eklendi. O minicik eli göğsüme öyle güzel yaslandı, o tenimi öyle güzel sararak kana kana sütünü içti ki ben hayatım boyunca hiç tatmadığım türde bir huzura teslim oldum. Ağladım sonra. Mutluluktan ağladım. Anne olmanın hissettirdiği o yoğun ve büyülü hisse teslim olmanın güzelliğiyle ağladım.
Gözlerimin önüne gelen anının ağırlığını bedenim de ruhum da kalbim de kaldıramadı. Önüme arkama doğru yavaş yavaş sallanmaya başladığımda hareketlerim beden bağımsızdı. Sanki gözlerimin önüne bir perde indi. Ne olduğunu ve ne yaptığımı fark edemedim. Daha sonra bir elim arkamda bulunan yastığa gitti. Düşünmeden hareket ederek onu alıp kucağıma yasladım. Mırıldanmaya başladığımda gözlerim kapalıydı ve yaşlar benden bağımsız akıyordu. Yeniden kızımın o ilk günkü hali düştü önüme. Mırıldanırken acı acı tebessüm ettiğimde bir yandan da yastığı sallamaya başladım.
Bebeğin beşiği çamdan
Yuvarlandı düştü damdan
Bey babası gelir Van'dan
Nenni nenni nenni bebek oy
Bedenim hızla sallanmaya devam ederken bir elin kollarımı tuttuğunu hissettim. Durmadım ama. İçimdeki acı dışıma hıçkırıklarla vurdu. Süt kokuyordu bu yastık. Kızım kokuyordu. Titreye titreye ileri geri sallanmaya devam ettiğimde yastığı göğsüme daha çok bastırdım. Sanki içimdeki acıyı alsın istiyordum. Evladımın yarasına derman olsun istiyordum. Ö*müştü belki o. Belki evladım yaşamıyordu. Ben neredeyse iki haftadır evladımın ö*müş olabileceği ihtimaliyle, bu bilinmezlikle yaşıyordum. Dayanamadım. Daha fazla bedenim bu acıya göğüs geremedi. Olmuyordu. Bu bilinmezlik sonucu bekletecek kadar yaşatmıyordu beni.
Sarsıntılarım daha çok arttığında bu sefer yastığı kucağıma alarak sıktım. Başımı yasladım. Kızımın, bebeğimin kokusunu duyabilmek adına yasladım başımı. Yüzüm daha çok buruştu. Ağlamalarım hiç olmadığı kadar çok şiddetlendi. Ağladım. Durdurmadım kendimi. Evladımın kucağımda olmayışına, onsuz bir hayat yaşamaya çalışmama ağladım. Yetmedi, bitmedi. Dövündüm sonra. Ağlaya ağlaya boşta kalan elimle dizime vurdum.
" Kızım... Annem... Annem neredesin ? Neredesin bebeğim ? Çok özledim annem." Başım nefes alamadığım için tavana yükseldi. Aynı saniyelerde feryadım daha çok arttı. "Allah'ım, ne olur al canımı ! Dayanamıyorum... Ne olur..." Elim göğsümü bularak sertçe vurduğu esnada devam etti haykırışlarım. Nefes bile alamıyordum artık. Yaşlar nefesimi tıkıyordu. " Annem... Kuzum... Süt kokulum... Gel annem... Gel kurtar anneni."
Sert hareketlerim sürdüğü esnada bir elin sertçe kolumu kavrayarak sıkması isteksizce gözlerimi açmama neden oldu. Ardından bakışlarım elin sahibini buldu. Nare yaşlı gözlerle tutuyordu kolumu. Çisem ise yastığı almaya çalışıyordu. Başımı sallayarak reddettim onları. Kimseyi, hiç kimseyi yanımda istemiyordum şu an. Derdimi , acımı çekmek istiyordum ancak onlar buna mani olmak için çabalıyorlardı. Evladım nefes almıyor olabilirdi. Bunu göre göre, bile bile benim sakin olmamı bekliyorlardı.
"YETER ! DOKUNMAYIN BANA ! Ö*MEK İSTİYORUM ! Dokunmayın..."
Sonlara doğru sesimin oldukça kısık çıkmış olmasının nedeni yeniden hıçkırıklara gömülmemdi. Bu esnada daha fazla direnemeyerek hareketlerimi durdurmak zorunda kaldım. İkisi de sakin olmam için konuşuyor bir yandan da sarılmaya ve dokunmaya çalışıyorlardı. Aynı saniyelerde hemşirenin de gelip sakinleştirici yapmak için öne atılması bütün öfkemi şiddetli bir krizle kusmama neden oldu. Bağırdım önce. ' Bırakın beni ' diyerek bağırdım. Ardından hızlı ve çevik hareketlerle beni durdurmak için bedenime sarılan kollardan kurtuldum. Yetmedi, hızla ayağa kalkarak yalpalaya yalpalaya kapıya doğru atıldım ama bu atılmamı çarptığım geniş ve cüsseli bir beden durdurdu.
Yalçın...
Tam karşımda korku dolu gözlerle beni izliyordu. Yutkundum. Söz vermişti o bana. Benim onu bulduğum ilk gün söz vermişti. Alacaktı canımı. Kızımın ardından yiten canımın nefesini o kesecekti. Ümit dolu bakışlarım bu yüzden gözlerini buldu. Anlamsız ifadelerde izledi beni. Benim ise gülüşüm büyürken başımı aşağı yukarı sallayarak gözlerime dolan buğuları özensiz hareketlerle temizledim. Ardından içli bir nefes vererek konuşmaya başladığımda bu kabusun nihayet son bulacağı gerçeği içimi doldurduğu için yıllar sonra ilk kez mutlu hissettim.
" Yalçın..."
Öne atılarak dudaklarını yalayıp ağzını araladı. Bu esnada sözlerim sürüyordu ve onun konuşmaya fırsatı olmamıştı.
" Hatırlıyor musun? Bana bir söz vermiştin."
Başını aşağı yukarı sallayarak beni onayladığı esnada bakışları saniyelik olarak ardını buldu. Ben de kafamı hafifçe çevirerek arkama baktım. Çisem gözünde yaşlarla iki eliyle birden ağzını kapatıyordu. Nare ise yerdeydi. Yere çökmüştü ve zar zor nefes alarak ağlıyordu. Bakışlarım hemşireyi bulduğunda elindeki iğneyi görerek yeniden Yalçın'a döndüm. O ise benim yerime yerde ağlayan kardeşime bakıyordu. Yüzünde oldukça üzgün bir ifade vardı.
" Hatırlıyorum abla."
Başımla onu onaylayarak gülümsedim. Bu esnada bakışlarımız kesişmiyordu. Kurduğum cümle sebep olacaktı buna. Onun verdiği sözü tutma vakti çoktan gelmişti.
" Tamam, güzel. Şimdi tut sözünü." Bakışları anında bana döndüğü an yüzünde keskin ve korkulu bir ifade hakimdi. " Annenin canına karşılık benim canımı almayı bana borçlusun. Sözünü tut ve beni ö*dür Yalçın ."
Başıyla beni reddettiği an bakışları tekrar saniyelik olarak Nare'yi buldu. Ardından hız kesmeden bana baktığı esnada Nare'nin zar zor ayağa kalkarak haykırdığını işittim. Bakışlarım o yönün aksine celladımdaydı.
" Abla, sakın ! Sakın bana bunu yaşatamazsın ! Hiçbir şey bitmedi. Ne ö*mesi abla ? Ne ö*mesi..."
Yalçın'ın gözlerinin dolduğunu fark ettim. Bıkkınca yutkunarak geriledim bu esnada. Anlamıyorlardı. Hiçbiri anlamıyordu. Benim ne çektiğimi anlamıyorlardı. Başımla yeniden onu reddederek bıkkınca konuştum.
" Hiçbiriniz karışmayın. Anlamıyorsunuz! Ne çektiğimi kimse anlamıyor."
Reddedişim büyürken haykırışım çoğaldı. Dizimde takat kalmadı kısa bir an. Haykırışlarım yeniden dilime vurduğunda dizimde hâl olmayışı bunu sekteye uğratsa da düşmeme neden olarak geç kalınan dile gelişini sürdürdü. Bacaklarım aniden düşmemle acıdı. Ancak bu acı yüreğimdeki sızının yanında bir hiç olduğu için tek bir saniye dahi dikkatim oraya yönelmedi.
" Dayanamıyorum... Olmuyor...Ö*dürün beni ! Nefes almak istemiyorum. Ö*dürün beni!"
Haykırışım acı acı yankı bulurken Yalçın'ın diz çöküşünü hissettim. Gözlerim kapalıydı. Görmüyordum ne olduğunu. Ardından soğuk bir el yüzümü kavrayarak gözlerimi açmama neden olduğunda yutkunarak usulca açtım gözlerimi. Yalçın ağlamak üzre olan gözlerini bana dikmişti ve zar zor yutkunuyordu.
" İki gün abla... İki gün daha dayan. Sonra söz veriyorum anamın hakkı için sözümde duracağım."
.................................
Bir hafta sonra
Yüreğimin yaşadığı acıya tahammül edemeyerek tam iki kez intihara teşebbüs etmeme neden olduğu o zorlu iki haftanın üzerinden bugün tam bir hafta geçti. Yaptıklarımın pişmanlığını kızımın hayatta olabileceği ihtimaline tutunarak yaşadım. O bebek Alya değildi. O bebek benim yavrum değildi ama bu gerçekle, bunun olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek benim canımı kavurmuştu. Bir haftadır ikişer ikişer yuttuğum haplar dahi yüreğimdeki korkuyu ve acıyı azaltmıyordu. Bugün günler sonra ilk kez odamdan dışarı adım atarak bu acıyı hafifletmeyi deneyecek olsam da zihnimdeki düşünceler asla son bulmayacak. Sabrım kalmadı. Tahammül edemiyorum artık buna, bu acı ağır geliyor bedenime.
Cansız adımlarım odamdan dışarı, aşağı doğru ilerlerken derince yutkundum. Bedenimi değil de bir cesedi sürüklüyorum sanki. O bebeğin kızım olmamasına bile sevinemedim. Çünkü o bebek olmasa da başka bir bebeğin kızım olma ihtimaliyle ilk kez yüzleştim. İçten içe kendime bunun olabileceğini zikretsem de bununla ilk kez karşılaşmak beni mahvetti.
Merdivenlerden indiğimde sürüklenen bedenime küçük kıkırtılar doldu. Başımı o yöne çevirdiğimde tam üç haftadır yanımdan tek bir an bile ayrılmayan Çisem ve Dante'nin birbirlerine sırnaştıklarını fark ettim. Normalde olsa güleceğim bir manzaraydı ancak kullandığım ilaçlar hislerimi tamamen devre dışı bıraktığı için bakakaldım.
Çisem ise öne atılarak kocasına daha çok sırnaştı. Bu esnada fısıltıyla karışık konuşuyordu.
" Ya kocişim, yapma hadi ver şunu."
Dante kıkırdayarak başını sağa sola salladı. Ben de bu esnada onun cümlesini işitiyor bir yandan da yanlarına doğru ilerliyordum.
" Olmaz baby, telefonla değil benimle ilgilen."
Çisem ondan daha çok kıkırdayarak beline doğru elini attı ama tam o esnada adım sesimi işiterek irkildi. Ardından beni görmesiyle gülümsedi ve şaşkınca bir tınıda konuşmaya başladı. Sesinde yalnızca şaşkınlık değil sevinçte vardı.
" Hazan ! Güzelim... Gel hadi , gel ! Birlikte oturalım."
Dante de beni fark ederek gülümsedi. Ardından hızla ayağa kalkarak yardım etmek için öne atıldı. Adımlarım cansızdı. Bunu fark ederek yardım etmek istemiş olmalıydı. Bir yandan da yumuşak ve şefkat dolu bir sesle konuşuyordu.
" Yardım yapayım sana."
Kısa bir an sözleriyle ona baksam da başımla reddettim. Zaten koltuğun dibine ulaşmıştım bile. Lüzum yok diye düşünerek titreyen ellerimi kaldırdım ancak Çisem'le kısa bir an göz göze geldikten sonra bu isteğinden vazgeçti. Sanırım benim reddedişim ona güven vermiyordu. Ardından ben küçük ve cansız adımlarımı koltuğun ucunda sonlandırdığımda ikisi de eski yerini aldı. Kısa bir an sessizlik olsa da Çisem bu sessizliği en neşeli tınısıyla böldü. Ortamı yumuşatmaya ve benim ruh halimi değiştirmeye çalışıyordu. Onu tanıdığım günden beri yapıyordu bunu. Etrafındaki biri kötü olduğunda neşesini paylaşmak adına en dışına yansıtıyordu ancak bu neşe her seferinde sahte oluyordu. Yüzüne bir maske takıp ağladığı halde etrafındakileri güldüren bir palyaçodan farksızdı.
" Ay Hazan, Dante sırf ona güleyim diye vermiyor telefonumu. Neymiş ? Çok özlemiş beni."
Başımla onu onaylayarak belli belirsiz gülümsedim. O ise hız kesmeden konuşmaya devam etti.
" Eh tabii ben de çok özledim ama bir süre ayrı olmamız gerekiyor."
Kaşlarım şüphe ile havalanırken bu kez Marino'ya baktım. O ise başını öne eğdi. Aralarında bir sorun olabileceğini düşünerek ağzımı araladığımda hissizliğim yine sürüyordu.
" Neden ?"
Çisem yeniden öne atılarak konuştuğunda Dante yutkunuyordu. Konuyu az çok tahmin etsem de içeriği merak ederek onu bölmedim.
" Bebek için. Doktor önce sperm kalitesini arttırmayı deneyip yumurtlama dönemimde sev*şmeyi önerdi. Yani biz gün aşırı yaptığımız için sperm kalitesi bu sebepten düşük olabiliyormuş. Haftada bir ve sadece yumurtlama dönemimde üst üste dört gün dört kez."
Başımı aşağı yukarı salladığımda aklıma kızıma nasıl hamile kaldığım geldi. Muayene olup tam gününü işittiğimde yaptığım hesaplamalara göre ilk gece hamile kalmıştım. O gün korunmadığım için olmuştu muhtemelen. Alparslan bunu belki de o an düşünmeyip içime aktıktan bir süre sonra aklına getirmişti. Ardından korunup korunmadığımı sormuştu ama bu soru için çok geç kalmıştı.
Ardından düşünceler arasındayken gözümün ucuyla Dante'nin başını eğdiğini gördüm. Utanıyordu. Çisem çok rahat bir şekilde en özel konularını ortaya dökerken onun utançtan yüzü kızarıyordu. Halbuki bilmiyordu, Çisem anlatmamasını özelleri olduğunu söylememe rağmen çoğu ilişkilerini daha doğrusu onun zihnine kazınacak boyutta olan her ilişkisini anlatıyordu. Tabii o bunlardan habersiz olduğu için utanç yaşıyordu ama ben çok daha özel şeyleri defalarca kez işittiğim için bunu normal karşılıyordum.
" Anladım."
Çisem başımı sallayarak mırıldanmamın ardından içli bir nefes vererek arkasına yaslandı. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu.
" Dante'nin kuzeni gelecekmiş. Nereden demiştin kociş ?"
Dante boğazını temizleyerek öne atıldı. Sesinde heyecan vardı. Belli ki kuzenine oldukça düşkündü. " Rusya."
Çisem başını sallayarak yeniden hevesle konuşmaya başladı. " Hah işte oradan. Evimde bir erkek olacağı için sana taşınacağım bende. Yanlış anlama sakın. İzin almak gibi bir niyetim yok şapşik, haber veriyorum."
Başımı yeniden aşağı yukarı sallayarak dudaklarımı yaladım. Bu esnada Dante sinirle soluyarak konuşmaya başladı. " Baby... Niye böyle yapıyorsun ? Oklav çok iyidir."
Çisem omuz silkerek geriledi. " Evime bir erkeği sokarken gencecik taş gibi ve azgın bir karın olduğunu unutuyorsun Dante. Yaban domuzu seni !"
Dante homurdandığı esnada onları tartışırken görmeyi özlediğimi hissettim. Her seferinde daha komik bir konudan tartışıyorlardı ve benim izlemekten zevk adlığım bir olaydı bu. Tartışmalarının ciddi olmayışı ve ikisinin de tavırları özellikle hayatımın en zorlu dönemlerinde ilaç gibi geliyordu. Arkama yaslanarak daha çok izlemek için yayıldığımda komik oluşuna gülemesem de içimde bir yerlerin bundan memnun olduğunu ve yuvasında gibi hissettiğini anladım. Bu ikili benim ailemdi. En zor anlarımda hep sırtımı yasladıklarımdı. Dante bir abi gibi hissettiriyordu hep ama o alıştığımız eteğin boyuna karışan kıskanç höt zöt abilerden değildi. Evin neşesi olan o masum ve kmoik abilerdendi. Çisem'in de zaten şimdiye dek öz kardeşimden bir farkı olmamıştı. Nare neyse oydu benim için.
" Baby ayıp! Hazan burada."
Bakışıyla beni işaret ederek utandığında Çisem omuz silkerek öne atıldı. " Ne olmuş buradaysa ? Gencecik, taş gibi ve azgın olduğumu hazan bilmiyor mu, nesi ayıp ? "
Dante sinirle soluyarak arkasına yaslandı. Bu esnada konuşmama kararı almış olacak ki ellerini birbirine bağladı. Çisem ise bundan rahatsızlık duyarak sinirli bir tınıda konuşmaya başladı.
" Hayır sülale sülale değil, birleşmiş milletler. Rus kuzeni, Arap amcası , Japon üvey babaannesi... Bir bitmediler gitti !"
Duyduklarımla kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Ardından öne atılarak bunu sorgulamak istedim. " Japon üvey babaanne mi ?"
Çisem bana dönüp sinirle gülümsedi. Dante ise bu esnada iki eliyle birden şakaklarına masaj yaparak sakinliğini koruyordu.
" Aynen ondan. Dedesi bütün ırklardan bir karı s*kmeye yemin etmiş."
Ben başımla onaylayarak yeniden arkama yaslandığımda normalde olsa Dante burada diye bile çekinmeden buna güleceğimi düşündüm. Dante ise bu esnada gözlerini karısına dikerek homurdandı.
" Çisem..."
Çisem kocasından uyarıyı işiterek gülümsemeye çalıştı. Dante onun adını zikrederek gerekli olan tüm kelimeleri söylemiş olacak ki karısı bu sayede gülüşünü büyüterek öne atılıp şakağındaki ellerinden birini tuttu.
" Neyse ki benim kocişim sadece beni s*kmeye yemin etti."
Dante sözlerine karşın öksürerek susmasını işaret ettiğinde yüzü kıpkırmızıydı. Ben de uzun zaman sonra bir şey hissederek utanç duydum. Bakışlarım yere eğilirken yutkundum. Bu esnada Dante konuyu değiştirmeyi deniyor olmalıydı. Birkaç saniye ağzında mırıldandıktan sonra aklına bir şey geçmişçesine bir nidayı dudaklarından dökerek doğruldu. Bu esnada ikimizin de meraklı bakışları ondaydı.
" Çisem'in dedikleri önemsiz. Biz sana bir şey diyecektik. Baby ?"
Çisem onunla göz göze gelerek bir iki saniye duraksadı. Ardından bakışları hızla bana dönerken boğazını temizleyerek gülümsedi. Bu esnada sözlerinin neyle ilgili olduğunu sorgulamakla uğraşıyordum. Üç haftadır işle alakamı kestiğim için bu sözlerin işimle ilgili olduğunu düşünerek sıkıntılı bir nefes verdim.
" İşle mi ilgili ?"
İkisi birden başları yardımıyla beni reddetti. Ardından Çisem yutkunarak biraz daha doğrulup derin bir nefes verdi ve konuşmaya başladı.
" Bunu sana söylemek için bir haftadır biraz daha iyi hissetmeni bekliyoruz. Çok şükür ki o bebeğin Alya olmadığını öğrendik ama acımız ve senin acın dinmedi. Neyse. Mevzu başka. Sen o şeyi yaptığın gün..."
Çisem duraksayarak yutkunduğunda içimde bir tedirginlik oluştu. Bu esnada kaşlarımı daha çok çatsam da bu fazla uzun sürmedi çünkü Dante karısının yarıda kalan sözlerini büyük bir ciddiyetle devraldı.
" Alparslan oradaydı. Kaldığımız evin bahçesi... Delirdi. Ben gözüm gördü. Onu gördüm."
Duyduklarımın etkisiyle şoka uğrarken sıkıntılı bir nefes vererek neden orada olduğunu sorguladım. Neden gelmiş ve ne yapmak istemişti ? Ben sorgularken Çisem derin bir nefes alarak kocasının sözlerini devraldı.
" Tufanlı bahçedeymiş. Seni yalçın kucakladı o gün. Kucağından almaya çalıştı. Kekeledi bayağı hatta. Korkmuş gibiydi. Sonra... " Gözlerimin içine bakarak konuşmaya devam etti. " Hiçbirimiz korkudan onu umursamadık. Yalçın kaptığı gibi arabaya koydu seni. Biz de diğer arabaya binip gittik ve... O arabanın peşinden koştu Hazan. Sonra ameliyathanenin önünde beklerken bir baktık orada, ağlıyor."
Duyduklarım beynimde kurşun etkisi yaratırken kaşlarım çatık bir vaziyette kalmaaya devam etti. Ben bunları işitmeyi asla beklemiyordum. Tufanlı'nın benim için korkacağı aklımın ucuna dahi gelmezdi ki hâlâ inanmıyordum. Bu sebepten içimde sorguladığım şey onun benim için korkması değil de neden orada olduğu ve neden endişe ile yaklaştığı oldu. Ben duraksayarak sorgularken Dante öne atılarak konuşmayı devraldı.
" Hastanede gördüm. Kaybetmişim. Kavga ettik."
Çisem başıyla onu onaylarken bakışlarım Dante'nin yüzünde gezimdi. Gerçekten kavga edip etmediklerini sorguladım. Yüzünde belli belirsiz birkaç çizik vardı.
" Dante hırpaladı bayağı ilkinde. Boşluğuna geldi. Sonra karşılık verdi. Yalçın zor ayırdı. Hatta ayırırken Alparslan'dan dayak yedi."
Dudaklarımı yalayarak gözlerimi kapattım. Sorguluyordum yine. Beynim ilaçların etkisiyle allak bullaktı. Neden oradaydı ve neden onlarla kavga etmişti ? Ben aklımı yitirir gibi duraksayarak donakalırken Çisem konuşmaya devam etti.
" Bir haftadır düşünüyorum." Kocasına bakarak sürdürdü cümlelerini. " Düşünüyoruz. Yalçın ve Nare de aynı şeyi düşünüyor." Başımı sağa sola sallayarak neyi düşündüklerini sorguladığımda sıkıntıyla soluyarak devam etti. " O acı çekiyor gibiydi Hazan. Senin normal odaya alınmanı bekleyene kadar gitmedi. Ağladı biliyor musun ? Ağladı."
Boğazıma bir yumru otururken ellerimi alnıma atarak başımı yere eğdim. Bu esnada düşünüyordum . Neden diyordum sadece. Neden ? Bir cevaba ulaşamadığım gibi hareketlerini makul bir zemine de oturtamadım.
" Hepimizin düşündüğü şey... Hazan bize kalırsa o yapmadı. Yapmamış olabilir. Gözlerinde seni kaybetme korkusunu gördüm, gördük. Dante her ne kadar defalarca kovsa da dövse de gitmedi. Orada öylece bekledi."
Başımı hafifçe ona doğru kaldırarak irkildim. Duymayı beklemediğim sözlerdi bunlar. Evet , her zaman onun yapmamış olabileceği ihtimalinin varlığına inansam da bunun imkansıza yakın olduğunu düşünüyordum. Çünkü bütün oklar onu gösterirken bu ihtimal çok uçuktu ve Çisem bu uçuk ihtimalin gerçek olabileceğinden söz ediyordu.
" Hatırlıyor musun ? Bir gün Alparslan'ın korumalarından biriyle denk gelip onu beğenmiştim." Sözleriyle bakışları kocasına döndüğünde Dante kızgın gözlerle ona bakıyordu. Çisem ise yutkunarak konuşmaya devam etti. " Sen de ona söylemiştin. Alparslan ise korumasını da yanına alarak dağ evine götürmüştü bizi. Mangal yapmıştı."
Başımla onu onayladığım an bunun konumuzla ilgisini sorgulayarak yüzüme sorgular bir ifade yerleştirdim. Çisem de tam olarak bunu bekliyormuş gibi beklentili bir nida ile konuşmaya devam etti. " Mutfakta sana ' Ne kadar aşık bakıyor. ' demiştim. İşte o gün ameliyattan çıkarıldığında sedyedeki haline yine aynı şekilde baktı. O bakışı anında tanıdım."
Sıkıntı ile soluyarak dudaklarımı dişleyip kafamı hafifçe sola eğdim. Sinir bile duyamıyordum. Sinir bile bedenimde yer etmiyordu. Hissizliğim o denli artmıştı.
" Kafan çok karışık ilaçlardan dolayı, biliyorum bebeğim ama bunları sana söylemem gerekiyordu. Onun bu işte payı olmayacağı ihtimalini değerlendirsek-"
Sözlerini aniden içime çöken bir öfke ile yanıtladım. Bu ilaçları kullanmaya başladığım günden beri ufak çaplı ataklarım oluyordu ve bu ataklar ani yükselişler yapmama neden oluyordu. Şu an ki yükselişin nedeni ise onun masum olabileceği ve benim bunca yıl boşa kürek çekmiş olma ihtimalimdi.
" NE SAÇMALIYORSUN SEN ? BENİM BEDENİMİ KULLANDI ! ALDATTI ! YAHU ÖLDÜREN KİŞİ ADINI VERDİ ! NE DEMEK O OLMAYABİLİR ?"
Dante hafifçe doğrularak öne atılmak istedi. Bu esnada Çisem eliyle susması için komut verdi ona. Ben de tam o an titreyen ellerimle içimden saymaya başlamıştım bile. Ataklarım yükseliyordu. İstanbul'a geldiğim ilk gün şu an kullandığım ilacı kullanıyordum ancak benim sinirlerimi çok zorladığı ve çevreme zarar vermemi sağladığı için bırakmıştım. Aslında bunun asıl nedeni Nare ve Çisem ile aynı şehirde olacak olmamdı. Yerine en az onun kadar güçlü olan ve sinirlerim yerine başımı zorlayan bir ilaç kullanmaya başlamıştım. Şimdi bu ilaca yeniden dönmemin nedeni hastanede kaldığım süreçte Amerika'daki psikiyatristimin yönlendirmesiydi. En kısa sürede toparlanarak diğer ilaca geçmem gerektiğini içimden sayarak geçirirken Çisem'in öfke dolu sesini işittim.
" Dante dışarı çık !"
Dante şaşkın bir nida ile onu yanıtladı. Bu esnada başımı ellerim arasına alarak derin derin nefesler alıp içimden saydığım için mimikleri yerine yalnızca seslerini işitiyordum.
" Ne ?"
" Yalnız konuşacağım, lütfen bizi yalnız bırak."
Birkaç saniye ses gelmediğinde gözlerimi daha sıkı yumdum. Bu esnada bir yandan da dudaklarımı dişleyerek içli içli nefesler veriyordum. Ardından tenimde bir el hissettim. İrkilerek gözlerimi açtığımda karşımda Çisem vardı. Yüzünde ciddi bir ifade ile yere eğilmişti.
" İyi misin ?"
Başımla onaylayarak biraz gerileyip koltuğa yaslandım. O ise diz çöktüğü yerde bıkkın bir nefes vererek konuşmaya başladı. Konuşmasıyla paralel gözlerim odanın içinde gezdiğinde Marino yoktu.
" Açık konuşmak için onu gönderdim. " Derin bir nefes vererek devam etti. " Alya'nın kendi kızı olduğunu biliyorsa bunu gizlemesi mantıklı mı ?"
Yutkunarak düşüncelere daldım. Benim fikrime göre Alparslan beni bu şekilde cezalandırıyor ve kızımı ondan alma ihtimalimi yok ediyordu. Kanıt olmadığı için sen yaptın diyemiyor onun yapmama ihtimali olduğu için de kızımın babasısın o yüzden aldın onu benden diye haykıramıyorum ama Çisem'in sözleri de düşündüğümde kafamı derince kurcalayacak kadar mantıklı. Ben düşüncelerle savaşıp donakalırken o kendinden emin bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
"Hazan, biliyorum sana çok çektirdi. Çok acı çektin. Hâlâ da çekiyorsun ama ben onu gözlerini gördüm. Gözlerindeki acıyı gördüm."
Düşündüm. Gerçekten onun bana acıyla bakmış olabileceğini, gerçekten aşık olmuş olabileceğini düşündüm. Ancak bir cevap alamadım. Dediği gibi kızımı o kaçırmamış olsa dahi beni aldatan bedenimi ve hislerimi kullanan bir adamdı. Onun yüzünden bebeğimin ve kendi canıma kıymayı düşünmüştüm ben. Şimdi onun acı çekmesi tuhaf ve imkansız geliyordu bu yüzden. Acılı bir iç çekerek hayli karışan kafama ellerimi attığımda ' bilmiyorum.' Diye mırıldandım. Çisem ise ellerini bacaklarıma yaslayarak derin bir nefes verdi.
" Alparslan'ı yine araştır ama artık ne olur başkasının yapmış olması ihtimalini de gözlerinin önüne al Hazan. Dante'yle konuştum. Avukatla da. Sen birkaç gün daha dinlen. Sonra-"
İçime çöken rahatsız bir his onun sözlerini bölmeme neden oldu. Üç koca hafta boyunca berbat ruh halim yüzünden kızımın akıbeti için tek bir adım dahi atmadım. Bu düşünce içime çöktüğü an irkilerek ayağa kalkıp sıkıntıyla konuşmaya başladım .
" Hayır. Dinlenecek vakit yok. Yalçın nerede ?"
Yutkunarak ayağa kalktığı esnada konuşmaya başlayarak güzel gözlerini bana dikti. " Bir teslimat varmış. Onu halletmeye gitti. Dante de eve gitti. Sen sormadan söyleyeyim Nare de evinden kıyafet alıp annesini kontrol etmeye gitti."
Başımla onu onayladığım an haftalardır derin bir uykuya yatan tilkilerimi yavaş yavaş uyandırmaya başlamıştım bile. Hızla cebimden telefonu çıkararak Yalçın'a hemen eve gelmesi gerektiğini yazdım. Ardından Çisem'den az önceki yükselişim için özür dileyerek onunla Tufanlı konusunu daha detaylı konuştum. Kafam karışıktı. Kafam hayli karışıktı. Peşimden Amerika'ya gelip beni takip etmesini önce kötüye yordum. Daha çok kötüye yorulacak bir mevzuydu bu ancak peşimden hastaneye gelerek beni görmek için kavga etmesi ve ağlaması kafamı karıştırıyordu. Üstelik o nişanlı bir adamdı. Çisem'in dediğine göre bana aşık olsa dahi nişanlıydı ki aşık olan bir adam bana bu acıları yaşatmazdı. Şimdilik yaşananlarda oldukça fazla soru işareti olsa da atılan düğümlerin çözülerek her şeyi açığa kavuşturmak ise an meselesiydi.
...........................
Kan , cinayet tarzı olaylar rahatsız olmanızı sağlıyorsa bölümün bu kısmını atlayın lütfen. Yeniden nokta koyarak böldüğüm sahneye dek okumamanızı öneririm.
Çisem'i birkaç saat yalçın ile il konuşmak adına evine zar zor gönderdim. Gitmesini istememin asıl nedeni kocasıyla baş başa kalmasıydı. Üç haftadır ikisi de peşimde haraptı ve zaten Nare gece gelecekti. O yüzden yalnız kalmayacağımı Nare'yi arayarak garantiledikten sonra onu güç bela evine yolladım. Şimdi evimin bodrumundayım. Yalçın işlerini acele hallederek geldi gelmesine ama yanında benim bütün öfkemi kusacağım iki sümsüğü de getirdi. Öfkeyle kıkırdayarak karşımdaki ikiliye baktım. Bir şirketin bizden akladığı paraların olduğu çekleri karşılıksız çeklerle değiştirerek beni, benim işimi dolandırma cüretine girmişler. Karşılığını alacaklar. Öfkemden nasibini hepsi teker teker alacak.
" Yalçın, çeklerin alınmasından sorumlu olan p*çi getirdin mi ?"
Öne atılarak gülümsediğinde adımları ikilinin solunda bulunan hafif şişman ve göbekli olan bir adama yöneldi. Hamza'ydı bu. Türkiye'de işe aldığım adamlardan biriydi. Referansı sağlam olduğu için güvendiğim karşılığını ise gücümün sınanmasıyla aldığım p*çin tekiydi.
Sıkıntıyla soluyarak ayağa kalktığımda Hamza ağlıyordu. Ağlaya ağlaya konuştuğu esnada adımlarım ona doğru ilerliyordu.
" Abla yemin ederim anlamadım abla. Bilemedim. Beni de kandırdılar."
Sıkıntıyla soluyarak ileri adım attığımda boş olan bodrumu topuklu ayakkabılarımın tok sesi dolduruyordu. Onu umursamadım. Önceliğim başlarına poşet geçirilmiş olan o iki sümsüktü. Adımlarım onların tam karşısında durduğunda poşeti kaldırması için Yalçın'a elimle komut verdim. O ise ileri doğru bir adım atarak hızla birinin poşetini çekti. Tam o esnada belimdeki silahı ona doğrultuyordum. Göz göze geldik önce. Ardından gülümseyerek el salladım ona. Korku dolu gözleri silahımı bulup haykırış dolu bir nidayı dudaklarından serbest bıraktığı an kahkaha atarak tetiği çektim. Aynı saniyelerde konuşuyordum.
" Bay bay, cehennemde görüşürüz."
Ardından dağılan yüzüne bakmamak için başımı eğerek yüzümü buruşturdum. Adımım diğerinin karşısında durduğunda Yalçın az öncekinin yüzüne poşeti fırlatarak enkazı kapamaya çalışıyordu. Ben de bu esnada aynı işlemi ona da tekrarlayarak işini bitirdim.
Adımlarım gerilediğinde hedefim az önce es geçtiğim Hamza'ydı. Bakışlarım önce teker teker bodrumdaki adamlarımda gezindi. Daha sonra gülümseyerek ilerlememi sürdürdüm. Bu esnada silahımı belime yerleştirerek belimin diğer kısmındaki bıçağı çıkardım. Bıçağın sivri kısmında elimi gezdirirken yutkunarak sıkıntıyla soludum. İçimdeki öfkeye ve tilkilere zihnim engel olamıyordu. Kinim ve sinirim son raddedeydi. Bu ise etrafımdaki herkesin hayatını riske ediyordu. Kelimeler birer birer dudaklarımdan düştüğünde ona yaklaşmam ve bıçakta elimi gezdirmem sürüyordu.
" Şimdi, sözlerimi hepiniz o s*kik kulaklarınızı açarak dinleyeceksiniz. Dinleyeceksiniz ki aynı b*ku yiyerek karşıma gelirseniz eğer cezanızın ne olduğunu bilesiniz." Kıkırdayarak başımı aşağı yukarı salladığımda adımlarım hedefine doğru emin bir şekilde ilerliyordu. O adımlara sinirimi ve öfkemi daha çok ekleyerek tam karşısına geçtiğimde korkudan titreyen bedenine denk düşerek kıkırdamaya devam ettim. Ardından konuşmasına dahi fırsat vermeden ani bir hareketle bıçağı k*rnına s*pladım. Çığlığı kulaklarımı doldurduğu an göz göze geldik. Gözleri acıyla dolmuştu. Gülümsedim. Gülümserken ona son sözümü iliştirdim.
" Bana ihanet etmenin sonu bu Hamza."
Yerinden hafifçe çektiğim bıçağı daha derine s*pladığımda tiz bir çığlık attı ancak kesik solukları çığlığını böldü. Yüzü kızarmıştı. Gözleri yavaşça kapandı ve dizlerinin bağı çözülerek bedeni yere doğru hafifçe düştü. Bu esnada kıkırdayarak sinsi bir gülüşün eşliğinde bedenini itip tamamen yere düşmesini sağladım. Ardından üzerine çömelerek bıçağı çıkarıp karnında başka bir bölgeye s*pladım. Bu esnada yalnızca bedeni irkilerek tepki verdi. Daha çok gülümseyip derin bir nefes verdiğimde yaptığım bu hareket benim öfkemi dindiriyordu. Aynı saniyelerde öfkem dillenerek diğerlerine yankı buluyordu.
" HEPİNİZ, HEPİNİZ DERS ALIN BU KAN YIĞININDAN ! BANA İHANET EDERSENİZ HEPİNİZİ TEKER TEKER D*ŞER L*ŞİNİZİ DE YOK EDERİM!"
Bakışlarım hâlâ ısrarla bıçağımı doğrulttuğum Hamza'daydı. Kanı ellerime bulaşmıştı. Karnından yukarı çıkıp b*ğazına doğru bıçağı yasladığımda içimdeki öfkenin azalması gülümsememe hatta kahkaha atmama neden oluyordu. Gülerek ve hırsla s*plamaya her s*plamada rahatlamaya devam ettiğimde yutkunarak derin bir nefes verdim. Ardından hiç düşünmeden b*ğ*zını k*s**m. Yüzüme gelen sıvıyla irkilerek başımı geriletsem de gülümsememi bu dahi durdurmadı. Başımı havaya dikerek derin bir nefes daha verip kahkaha attım. Kahkaham öyle güçlü öyle içtendi ki bütün bodrumu inletti.
Ardından yavaş yavaş başımı aşağı indirdim. Bu esnada bir yandan da derin derin nefesler alıp vererek yutkunuyordum. Bakışlarım onun yüzüne ve bedenine denk düştüğünde başımı yavaşça yana eğerek dudaklarımı büzdüm.
" Zavallı Hamza... Ne acı bir son." Başımla cümlemi onaylayarak yeniden kıkırdadım. Bu esnada içli bir nefes vererek yavaşça dakikalardır büküldüğü için uyuşan dizlerimi dik konuma getirdim. Ardından elimdeki bıçağı bir kenara savurarak kirlenen ellerime baktım. Yüzüm yeniden buruşurken bodrumun kapıya yakın olan kısmındaki ıslak mendil kutusunu gözüme iliştirerek o yöne ilerledim. Bu esnada Yalçın dahil adamlarımın hepsi başlarını yere eğmiş bir şekilde duraksıyordu. Görmezden gelerek ellerimdeki kanı yavaş ve nazik hareketlerle silmeye başladım. Ardından Yalçın'a dönerek içli bir nefes verdim. Hamza'dan kurtulmaktı konuşmaktaki niyetim. Öyle de yaptım.
" Hamza'yı yok edin. Burayı da temizleyin."
Yalçın başını asla kaldırmadan aşağı yukarı sallayarak yutkundu ve cevap vermedi. Bu hareketine göz devirerek merdivenlere adımladım. Ardından kolumun tersiyle kapıyı açarak eve giriş yaptığımda aklımdaki tek şey uzun uzun yıkanmaktı. Rahatlamış hissediyordum ve bu rahatlık bir duşla taçlanıp çalışmalarımı ışık hızıyla sürdürmeme neden olacaktı. Adımlarım salonun bulunduğu koridora doğru yönelirken bir ses duyarak irkildim. Aynı saniyelerde kapattığım gözümle bunun bir kabus olmasını diledim. O esnada yeniden aynı sesi duyarak dudaklarımı dişleyip bıkkın bir nefes verdim.
" Abla ?"
Kelimenin sahibi meraklı tınısı ile bana doğru adımlarken ellerimi sıkıp bundan kaçamayacağımı zikretsem de hızla odama gitmek için bir adım daha attım ancak artık bunun için çok geçti. Usulca ve korkuyla açtığım gözlerim en korkulu manzarayı karşıma sermişti. Nare şaşkın ve dehşet verici bir ifadeyle beni izliyordu. Yutkunarak titrek bir nefes verdiğinde gözlerimi bedenimde gezdirdim. Elimde hâlâ elimi sildiğim k*nlı mendil vardı. Yer yer k*n ellerimde yer tuttuğu gibi kollarımda da vardı. Aynı k*n son hamlemle yüzüme de gelmişti ve ben onu tamamen unutarak temizlememiştim bile.
Nare titreyen elini ağzına atarak bir iki adım geriledi. Göz bebekleri bile titriyordu. Göz bebeklerinde dahi endişe ve korku hakimdi. Yutkunarak ne diyeceğimi düşündüm birkaç saniye. Bunu açıklamak istedim ama Nare sunacağım hiçbir bahaneyi kabul etmeyecek yaştaydı ve oldukça zeki bir kızdı. Dudaklarıma dişlerimi geçirerek gözlerimi sıkı sıkıya kapattığımda titrek bir sesle sitem dolu bir tınıda konuştu.
" Ne bu hâlin senin ? Ne yaptın ?"
Bıkkın bir nefes vererek gözlerimi usulca açtım. Bu esnada ağzım aralandı ama Nare titreyen elini kaldırarak buna mani oldu.
" Sus abla. Sus sakın bir şey söyleme bana. Kandırma beni. Çocuk değilim, değilim ben artık."
Öne doğru bir adım atarak dolan gözlerine elimden geldiğince duygu dolu bir bakışla yanıt vermeye çalıştım.
" Nare..."
Ancak o anında gerileyerek başını aşağı yukarı sallayıp eline tehdit pozisyonunu verdi.
" SUS ! SAKIN KONUŞMA ! AŞAĞIDA NE BOK YİYİP GELDİĞİNİ ANLAYACAK YAŞTAYIM ABLA !"
Bağırmasıyla irkilerek gerilesem de susmadım. Şimdi susarsam eğer onu, kardeşimi kaybedebilirdim. Bu korku benim dilime düştüğünde sözlerim yaşadıklarımın ve ilacın etkisiyle çok daha güçlü bir şekilde yankı buluyordu.
" Yapmam gerekeni yaptım. Ablacığım... Şimdi lütfen izin ver , duş alıp geleyim ve konuşalım."
Sinirle soluyarak arkasını döndü. Aynı saniyelerde ellerini başına atarak çığlık attı. Dudaklarımı ısırarak bir şey hissetmeye ve ona yardımcı olmaya zorladım kendimi ama bu mümkün değildi.
" BİR DE UTANMADAN DUŞ ALAYIM DİYOR YA !" yeniden bana dönerek öfkeli gözlerle bakındı yüzüme. Ardından konuşmaya devam etti. " Elindeki, yüzündeki o kan yıkamayla geçer mi ? Ha, söylesene ! Babam gibi olmaktan korkup ondan beter olduğun gerçeğini değiştirir mi bu ?"
Sinirle soluyarak ona doğru bir adım attığımda içimden geçirdiğim tek şey bilip bilmeden yargılayarak beni eleştirmesiydi. Tuğrul konusunu düşünmek dahi istemeyerek duymazlıktan geldim çünkü o, onun babasıydı. Vereceğim cevap onda yara açacağı için konuşmayarak yutkundum. Ardından içimdeki sözler dile geldi. Bu sözlere her zaman olduğu gibi engel olamadım.
" Ne yapacağım başka ? Söyle Nare ! Kızımı bulmak için başka ne yapacağım ?"
Tiksinir bir ifadeyle yüzüme bakarak geriledi. Ardından sıkıntıyla soluyup gözlerini kaçırdığı esnada konuşuyordu.
" İlla katil mi olman gerekiyordu abla ? Ha ! Annesin sen anne! Bir anne nasıl bu denli kendini kaybeder ? Ne düşünüyordun ? Söylesene planın neydi senin ? Bodrumda katil olup hiçbir şey olmamış gibi odana çıkıp duş alacaktın. Sonra yine hiçbir şey olmamış gibi benimle vakit geçirecektin. Öyle mi abla ?"
Gözlerimi kapatarak yeniden ona doğru adımladım ancak iki elini birden kaldırarak daha çok geriledi ve buna engel oldu.
" SAKIN ! SAKIN O PİS ELLERİNİ UZAK TUT BENDEN !"
Ellerimi saçıma atarak sıkıntıyla soluduğumda içimden adını zikretmekten başka düşünce geçemiyordu. Çaresizdim. Hazırlıksız yakalanmıştım ve kardeşimi bu hâle getirmiştim.
" Nare..."
Adını zikredişimi öfkeli sesi böldü. Bu esnada bana bakmadan konuşuyordu. " Ben de aptal gibi bize yemek hazırlamıştım. Kendi ellerimle yemek yaptım sana. İşin bitince abla kardeş vakit geçirelim istedim. Sen... Sen peki..."
Hıçkırarak tamamen arkasını döndüğünde elleri yüzüne yaslıydı. Bu esnada zihnim o kadar boş o kadar donuktu ki tepki dahi veremiyordum. Nare ise hıçkırıklarının arasında konuşarak içindekileri döküyordu bana.
" Ben üç hafta yanında kalabilmek için babamın beni reddetmesini göze aldım. Yetmedi, annemle tartışıp kıyafet bahanesiyle ikna etmeye eve gittim. Yetmedi..."
Hızla arkasına dönerek iğrenen bir ifadeyle bana baktı. Bu esnada gözlerindeki yaşların haddi hesabı yoktu. tüm yüzü sırılsıklam olmuştu. Yaşlara aldanmadan konuşmaya devam ettiğinde içimde tek bir hissin ya da fikrin belirmesi için dua ediyordum.
" Annemle Kenan'ı üst üste gördüm; benim yatağımda. Düşünebiliyor musun ? Benim odamda, benim yatağımda annem babamın oğlum dediği adamla s*vişiyordu."
Gözlerimi hızla kapatarak sıkıntıyla soluduğumda içimden onun acısının büyüklüğünün düşüncesi geçti. Hissedemiyordum. Bedenimde şu an dahi tek bir his yoktu. o ise sessizliğimi fırsat bilerek konuşmaya devam etti.
" Sonra ne oldu biliyor musun ? " Gözlerim merakla açıldığında ıslak yüzüne yapışan saçlarını geriye atarak konuştu. "Topladım tüm eşyamı, buraya geldim. Ablam dedim. Annemden çok sevdiğim kadın dedim. " Sinirle gülümseyerek sözlerini tamamladığında hissizliğim içimi yıkmaya devam ediyordu. " Sen beni nasıl evladın bildiysen ben de seni annem bildim ve ' arkamda dağ gibi ablam var benim ' deyip senin kapına geldim."
Kendi hislerimi hissedemesem de onun hislerini ve üzüntüsünü fark ederek iki koca adım atıp karşısında durdum. Canı yanıyordu onun. Canı acıdan kavruluyordu ve yapabileceğim tek bir açıklama dahi yoktu. ellerimde yüzümde kan varken onunla konuşsam dahi bana bir daha eskisi gibi bakamayacaktı. Beni ilk kez babasına benzetmişti ve bu benzetiş nefret doluydu ama yine de susmayarak onunla konuşmaya devam etmek adına sıkıntılı bir nefes verdim. O ise yüzüme iğrenerek bakıp geriledi.
" Nare, güzelim, ablacığım ne olur dinle ! Mecburum. Başka çarem yok."
Sesim sitem doluydu. Başka bir çarem olmadığı gibi aklım iyice yitmeye başlamıştı ve bu etrafımdaki herkese zarar vermeme kontrolü kaybetmeme neden oluyordu. O ise sözlerime öfkeyle gülümseyerek yanıt verdi.
" Kandır kendini, kızımı bulmak için güçlenip para kazanmam lazım dediğinde yanında oldum abla ama şimdi birinin canını almanı bu şekilde aklamana izin vermeyeceğim. Alya bulunduğunda ben senin ellerindeki kanı gördüğüm için belki de yeğenimin yüzüne bakamayacağım utançtan."
Kızımdan söz etmesi ve bundan utanç duyacağını söylemesi beynimde daha az önce sakinleşen o noktayı uyandırmaya başladı. Gözlerim kısıldı önce. Ardından kaşlarım havalanırken sonuna dek aralanan ağzımdan içli bir nefes kaçtı ve aynı saniyelerde kahkaha ile gülmeye başladım. Gülüşümü durduramıyorken o anlamaz bir ifadeyle beni izleyerek yutkundu. Ben ise daha çok gülerek başımı havaya kaldırdım. Daha sonra aniden bir bıçak gibi kesildi gülüşüm. Sinirli gözlerle ona bakıp başımı hafifçe eğerek dudaklarımı ısırdım. Aynı saniyelerde öfkeli bir tınıda konuşuyordum.
" Ben kızımın tek damla göz yaşı için tüm evreni kana bulamaya ant içtim. Şimdi senin yaşayacağın kum tanesi kadar utanç için yolumdan da yaptıklarımdan da dönmem."
Sinirle gülümseyerek başını aşağı yukarı salladığı saniyelerde gülümsüyordu. " Tamam abla. Aynen böyle devam et olur mu ? Şu gözündeki öfkeye, kine asla ara verme. Bunun uğruna beni kaybedecek olsan bile yapma. Tamam mı ? Ben şimdi gideceğim. Nereye, kime gidip kalacağım bilmiyorum ama bu evde de yaşamayacağım."
İleri atılarak kapıya yöneldiği esnada kolundan tutarak çektim onu. Gidecek yeri yoktu. Dedesini geçen yıl kaybetmişti. Teyzesiyse babasının kaybından sonra dünya turuna çıkarak izini kaybettirmişti. Zaten teyzesiyle pek anlaşabildiği de söylenemezdi. Gidecek yeri olsa dahi bu şekilde gitmesine izin veremezken şu an bu vaziyette önüne duvar olurdum. Öyle de oldu ama o ışık hızıyla elimden kurtularak acı bir çığlık attı.
" DOKUNMA ! O PİS ELLERİNLE DOKUNMA BANA !" gözünden akan iki damla yaşı sildiği esnada içli bir nefes vererek adını zikrettim. O ise başını sağa sola sallayarak konuşmaya devam etti. " Ne yaptın, benim yürürken karıncaları ezmemek için yere bakan ablama ne yaptın ? Nasıl bu kadar değiştin, zalim oldun ?"
Sıkıntıyla soluduğum esnada eskiden sahip olduklarım ve yaşadığım hayat gözümün önünden bir perde gibi geçmeye başladı. Yine çok zor bir hayatım vardı ama en azından yaşama sevincim ve heyecanım vardı. Şimdiyse evladım için nefes alan bir cesetti bedenim. Bunu bile bile eskiyi sorması öfkemi harladı ancak normalde olsa asla sarf etmeyeceğim kelimelerdi bunlar. Aklım o kadar yitik, tahammülüm o kadar düşüktü ki küçük kardeşimi ne denli kırdığımı fark edemeyecek vaziyetteydim.
" KAPA ARTIK ŞU ÇENENİ !BİLMİYOR MUSUN ? NELER YAŞADIĞIMI, BANA NELER YAPTIKLARINI BİLMİYOR MUSUN ? İLAÇLARLA HAYATTA KALDIĞIMI BİLMİYOR MUSUN ?" ani bir hareketle bileğimi kaldırarak ona gösterdiğimde irkilerek geriledi. Korkuyordu. Benim küçük kardeşim benden korkuyordu. Görmezden gelmeye çalışarak sözlerimi sürdürdüğümde bileğimdeki kesiği ve bandajı işaret ediyordum. İyileşmiş olsa da tamamen geçmemişti. " BAK , BEN KENDİME NE YAPTIM! NEDEN NARE ? NEDEN YAPTIM SORSANA !" başıyla reddettiği an korku dolu bir ifadeyle gerilemeye devam etti. Ben yeniden bunu da görmezden gelerek konuşmaya devam ettiğimde içimdeki öfke hiddetle konuşuyordu. " ÇÜNKÜ YAŞAYAMIYORUM ! DUYDUN MU ? YAŞAYAMIYORUM ! BANA NELER YAŞATTILAR ! BEN YILLARDIR ŞU S*KTİĞİMİN KAFASINI SUSTURAMIYORUM ! DELİRİYORUM ! " kesik kesik nefes alarak yutkunduğum sırada ellerim başıma giderek baskı uyguladı. Bu esnada Nare aynı ifadeyle beni izlemeye devam ediyordu. Ben de daha kısık bir tınıyla konuşmaya devam ediyordum.
" Deliriyorum. Susturamıyorum bu sesleri Nare ! Susmuyorlar. Ben... Ben kızımın kokusu olmadan yaşayamıyorum. Duydun mu ? Yaşayamıyorum."
İçli bir nefes vererek kolunun tersiyle burnunu sildi. Ardından bakışlarını bana sabitlediğinde sinirden ve yaşadıklarımın acısından titriyordum. Beynim uyuşuyordu yine. Başımda keskin bir ağrı oluşurken gözlerimi sıkı sıkı yumarak kesik kesik soludum. Ardından onun sesini işiterek gözlerimi açtığımda ağlamaya devam ettiğini gördüm.
" Ben... Ben şu an iyi değilim. Seni böyle, bu halde görmeyi daha fazla kaldıramam. Nedenin her ne olursa olsun. Ben bana tıp fakültesini kazanıp hayat kurtarmamı istediğini söyleyen ablamın evinin bodrumunda adam ö*dürdüğünü bilerek... Bunu sindiremem abla. Benden bunu isteme. Benim birilerinin hayatını kurtarmamı isterken başkalarının hayatına son vermeni kabullenmemi bekleme."
İçli bir nefes vererek başımı yere eğdiğimde düşündüğüm şey belki de en başında olayların iç yüzünü bilmesini engelleyerek onu şu an bu hale getirdiğimi düşünüyordum. Aynı saniyelerde sitemle konuştuğumda kelimelerim benden bağımsızdı. " Ne bekliyordun ki ? Sen mafya olmayı, para aklamayı ne sanıyorsun , evcilik mi bu ?"
Başını sağa sola sallayarak kıkırdadı. Aynı saniyelerde gülüşüne sesi eşlik ediyordu. " Hiçbir şey. Boş ver abla. İçimde seni ne kadar masum bir yere koyduğumu boş ver. Gidiyorum ben."
Adımları çıkışa yöneldiğinde ardından selendim ancak durmadı. Kapıya kadar koştuğumda zar zor karşısına geçtim ama beni geçerek evden çıktı. Bu esnada elimden gelen tek şey Hızlı hareketlerle bodruma inerek Yalçın'ı peşinden göndermek oldu. Gidecek yeri yoktu ve kafasını dinledikten sonra geleceği yer yine benim yanımdı. Yalnızca biraz kafasını dinlemeye benim de kendimi affettirmeyi düşünmeye ihtiyacım vardı.
................................
İlahi Bakış
Nare hızla evden çıktıktan sonra ardından gelen Yalçın'la da kısa süreli bir tartışma yaşadı. Kötü bir gün geçiriyordu ve yaşadıkları çok fazla ağırdı. Bu ağırlığı kaldıramadığı için kafasını dağıtması gerekiyordu ancak ablası buna bile izin vermiyordu. Üstelik Yalçın çok inatçı olduğu için Nare ne derse desin peşini bırakmayarak zorla arabasına bindirmişti. Partiye gideceğini söylemişti Nare. Aslında bu fikir hiç beyninde yer etmemişti bugün. Sabah arkadaşının ayaküstü davetini büyük bir kibarlıkla reddetse de şu an en azından kafam dağılır , rahatlarım diye düşünerek değerlendirmeye almıştı. Yalçın ise bu saatte tek olması bir yana bir de partiye gideceğini öğrenerek onu zorla arabasına bindirmişti. Hazan ona evden çıkmadan hemen önce kavga ettiklerini ve Nare'nin çok üzgün olduğunu söylemişti.
Yalçın onu bu halde asla yalnız bırakmazdı. Ona önem veriyordu. İçinde inkar edip yok saymaya çalıştığı derin ve güçlü bir his vardı. Bu his onu günden güne içine çekerek müptela yapıyordu. Nare ise Yalçın'ın dikiz aynasından bakarak içinden bunları geçirdiğini bilmediği için sıkıntıyla homurdanarak tırnaklarını yemeye başladı.
" İlerdeki ışıklarda bırak beni Yalçın."
Yalçın başını olumsuzca sallayarak reddetti onu. *lse bırakmazdı. Onu bu halde bırakmaktansa şuracıkta son nefesini vermeyi tercih ederdi.
" Olmaz Nare hanım. Ablanız sizi bana emanet etti."
Nare sinirle gülümseyerek arkasına yaslanıp diğer elinin tırnaklarını ağzına attı. Bu esnada içinden ona da sinirli olduğunu geçirmişti. Ablasına bir söz vermişti. Nare bunu Hazan'ın kriz geçirdiği esnada öğrenerek hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Ablası kendini ona ö*dürtmek istiyordu. Yalçın ise buna karşı çıkmayıp zamanı geldiğinde bunu yapacağına söz veriyordu. Nare bunu bilmenin yükünü tam on iki gündür taşıyordu ve on iki günün sonunda ilk kez yalnız kaldıkları için bu yükü ona dökmek istedi.
" Ablam sana sadece beni emanet etmedi. Kendi canını da emanet etti. Ö*dürmen için."
Yalçın sıkıntılı bir nefes vererek yutkundu. Bu onun için zor bir durumdu. Daha tanıştıkları ilk gün sadakatini temsilen verdiği bu söz onun borcuydu. Hazan'a çok şey borçluydu ve Hazan bu borcun tek karşılığının zamanı geldiğinde canını *lması olduğunu söylüyordu. Yalçın bunun için üzülerek yapmamayı ve Alya'nın bulunmasını diliyordu. Çünkü ne kadar söz vermişte olsa Hazan'ı seviyordu. Ona yaptığı ablalık ve verdiği kıymet karşısında bunu yapmak zorunda olmak canını yakıyordu.
" Nare hanım ben zamanında ona söz-"
Nare lafını bölerek öne atıldığında az önce ettikleri kavgayı bir yana bırakarak homurdandı. Ablasıydı o, onun. Ablası... Şu hayatta en çok sevdiği insandı. En çok kıymet verdiği kişiydi. Ne kadar katil de olsa acımasız bir kadına da dönüşse ona sadece kızabiliyordu. Kırılamıyordu bile. İçindeki sevgisi öyle çok öyle derindi ki ablasının yaptığı kötülüklere kırılamıyordu. Homurdanırken sesinin çatallaşması bu yüzdendi. En büyük korkusu ablasını kaybetmekti. Hazan'ın olmadığı bir dünyayı hayal bile edemiyordu. İntihar ettiği o gün yaşadığı acıyı bir ilahi yaratıcı biliyordu. Gayrısı onun içinde bu durum yüzünden yıllardır verdiği savaştan habersizdi.
" Ne sözü ? Ne sözü Yalçın ? Ablam o benim. Sen diyorsun ki söz verdim, gerekirse ö*düreceğim." Arkasına yeniden yaslanarak dolan gözlerini görmezden geldi. Bu esnada bir eliyle yüzüne hava yapıp burnunu çekiyordu. Ardından dikiz aynasından yeniden göz göze geldiklerinde Yalçın'ın sessizliğine karşın konuşmaya devam etti.
" Ben ablamın nefes almadığı bir dünyada yaşayamam. Anladın mı ? Ben onun olmadığı bir hayatta olamam. Alya kaçırıldığından beri her gün korkuyorum, her gün. İntihara çok meyilli. Olur da bir gün canına kıyar diye ben her gece Allah'a dua ediyorum. Diyorum ki ' Rabbim bana ablamın ö*ümünü gösterme. Onsuzluğu tadacağıma ömrüm ondan kısa olsun.' "
Yalçın zar zor yutkunarak gözlerini sıkıntıyla kapadı. Nare ablasına çok bağlıydı. Aynı şekilde Hazan da ona bağlıydı. İlişkilerine her zaman imreniyordu ancak şu an duydukları onu şaşırtmıştı. Çünkü Nare Hazan'ı üstündeki k*nla görmüştü. Hazan anlatmasa da evden çıkarken yüzünü gördüğünde ve o kavga ettiklerini söylediğinde yalçın durumu idrak etmişti. Bunu dile getirmekteki amacı onu kızdırmak değildi. Aksine mevzuyu dağıtmak istiyordu. Çünkü Nare arkada ağlamamak için büyük bir savaş veriyordu.
" Evden çıkarken o kadar büyük bir tartışma yaşadıktan sonra bile ablana olan sevgini söylüyorsun. Bizim oranın insanı da böyledir. He valla amcam babamı döver hastanelik eder sonra da ' gardaşım , gardaşım...' diye ağlardı."
Nare verdiği örneğe anlam veremediği için kaşlarını havalandırdı. Yalçın da anlık kıkırdayarak anlattığı anıya gülmeyi onun bakışlarını fark ederek durdurdu. Ardından Nare içli bir nefes vererek öne atıldı. Bu esnada içinden azılı bir katil bile olsa ablasını sonsuza dek seveceğini geçiriyordu.
" O benim şu hayatta en çok sevdiğim kişi. Katil de olsa acımasız bir kadında olsa ablam."
Yalçın bakışlarıyla ona hak vererek yutkundu. Öyleydi. Bu konuda söyleyecek bir lafı yoktu. Nare ise onun sessizliğine karşın sıkıntıyla soluyarak içinden geçenleri, eski ablasına olan özlemini dile getirdi.
" Ablam eskiden böyle değildi. Yine çok zordu hayatı ama o bir şekilde mutlu olmayı ve kendini sevmeyi başarırdı. Şimdi... Ben onu tanıyamıyorum."
Yalçın yeniden başını sallayarak hak verdiğinde içinden tanıştıkları ilk günden farklı bir Hazan Kandemir'in yanında olduğunu geçiriyordu. Gün geçtikçe daha öfkeli olmuştu. Özellikle İstanbul'a dönüşünden sonra gözlemlediği değişim onu dahi korkutuyordu. Hele ki bugün Hamza'yı ö*dürürken ki halleri... Yalçın ilk kez ondan o kadar ürkmüştü. Delirmiş bir haldeydi. Kahkaha atarak bedeninin her bir yanını yara içinde bırakmıştı. İlk kez oluyordu bu. Hazan ilk kez bu kadar gaddar olmuştu. Düşüncelerini boğazını temizleyerek bölmek zorunda kaldığındaysa zorunluluğunun nedeni beklentiyle duraksayan Nare'ydi.
" Evlat acısı en büyük acıdır derler. Hazan hanım o acıyı yıllardır çekiyor, kolay değil."
Sözlerini tamamladığı an Nare'nin içli bir nefes vererek düşünmek için cama dönmesiyle duraksadı. Nare ise o esnada partinin olduğu evi geçtiklerini fark etti. Refleksle doğrulduğunda konuşarak eve bakıyordu.
" Yalçın, ev... Geçtin. Arkadaki ışıklı yer."
Yalçın sözleriyle arkaya baktığında sıkıntıyla soluyarak başını olumlu anlamda salladı. Ardından arabayı gerilettiğinde içinde sıkıntı peydah oldu. Çok fazla gürültü vardı burada. Üstelik oldukça kalabalık olduğu ışıkların yoğunluğundan ve duyulan çığlıklardan anlaşılıyordu. Kapının tam önüne aracı getirdiğinde Nare inmek için kapıyı açtı. Yalçın ise aynı saniyelerde onunla birlikte indi. Nare bu esnada Kaşlarını havalandırarak meraklı bir ifadeyi yüzüne takındı. Ne yapmaya çalıştığını sorguluyordu.
" Sen nereye ?"
Yalçın hafifçe başını eğdi duyduklarıyla. Onu bu kadar kalabalık bir ortamda yalnız bırakamazdı. O yüzden sözlerine karşın utansa da yüzüne bakmadan da olsa düşüncelerini dile getirdi.
" Olmaz. Seni burada tek bırakamam."
Nare sıkıntı ile iç çekerek dudaklarını ısırdı. Daha çok çatılan kaşlarıyla bu hareketinin ne denli anlamsız olduğunu düşündü. Çocuk değildi ve peşine takılmasına lüzum yoktu.
" Yalçın içeri giremezsin davetli değilsin. Hem zaten ben çocuk değilim."
Yalçın bakışlarını ona çevirerek konuşmaya başladı.
" Seninle beraber girebilirim. Çocuk değilsin ama seni yalnız bırakamam, ablanın emri var."
Nare öfke ile soluyarak öne atıldığında gözlerinin önüne kendi ablası değil de onun ablası düştü. Hazan Kandemir'den söz ediyordu Yalçın. Yüzü gözü insan leşinden k*n olan kadını anlatıyordu. Nare yüzünü buruşturarak sinirli bir tınıda konuşup cevabını dahi beklemeden öne atılarak içeri girdi.
" O zaman kapıda bekle. Ablana da aynen bu şekilde söylersin."
İçeri doğru hızla ilerledikten sonra arkasına bir kez dahi bakmasa da Yalçın'ın gelmediğini biliyordu. Kapıdaki adamlara adını söyleyerek büyük ahşap kapıdan evin bahçesine adımladığında çok yüksek bir ses vardı içerde. Yüzü sesten buruştu. Alışık değildi böyle ortamlara. O narin ablası gibi partiden partiye koşmak yerine Hazan ablası gibi olmayı seçmişti. Daha çok ev kuşuydu. Zaten Şevval Narin'in hırçınlığı dolayısıyla ona karışamasa da Nare söz konusu olduğunda bu tarz ortamlara girmesine oldukça sert bir üslupla karşı çıkıyordu. Bunun nedenini şimdi daha çok anlıyordu. Burası fazla kurtlar sofrasıydı. Ona göre bir ortam olmadığını ilk dakikadan anlayıp arkasını dönse de adımını havada bıraktı. Evine dönmek istemiyordu. Artık o eve dönüp annesinin yüzüne bakamazdı. Utanmadan onun odasında ve yatağında birlikte olmuşlardı. Nare bu anları ömrü boyunca hatırlayarak acı çekecekti. Adımı hâlâ havadayken içinden bu kez de ablasının evine de dönmek istemediğini geçirmişti. Onun yüzü gözü k*n içindeki hali gözünün önünden gitmiyordu. En azından bu gece, iki eve de gitmek değil eğlenerek kafasını dağıtmak istiyordu. Bu yüzden hâlâ havada olan adımını hızla ardına dönerek attığında gülümseyerek etrafa baktı. Evin her bir yanı parlıyordu. Havuzun içinde renkli renkli küçük disko topları vardı. Havuzun ve bahçenin etrafına sıralananlarınsa çoğu onun yaşlarındaydı. Gülümseyerek öne doğru bir adım daha attığında kıyafetine bakındı. Buraya gelmeye yolda karar verdiği için üzerinde kot şort ve beyaz atlet vardı. Yeniden bakışlarını insanlara çevirdiğinde hepsinin hayli süslenmiş olduğunu fark etse de umursamamaya çalışarak hızla adımlamaya başladı. Partiyi düzenleyen arkadaşını bulup selam verecekti. Ardından hayatında ilk kez içki içecek ve çalan eğlenceli şarkılara eşlik ederek kafasını dağıtacaktı. Şu an ihtiyacı olan tek şey böyle bir ortamı deneyimlemekti.
Hızlı adımları havuzun hemen yanına ulaştığında onu davet eden arkadaşı Tuğçe'yi görerek öne atıldı.
" Tuğçe ! Ben geldim."
Tuğçe'nin bakışları ona döndüğünde gülümseyerek öne atıldı. Tamamen şans eseri davet ettiği arkadaşının teklifini değerlendireceğini hiç düşünmediği için şaşırsa da tebessüm ederek sarıldı.
" Hoş geldin. Hiç beklemiyordum, ne güzel sürpriz oldu."
Nare başını aşağı yukarı sallayarak gülümsedi. Bu esnada bakışları kendisini izleyen kişiye döndü. Tuğçe'nin yanında uzun boylu sarışın bir erkek vardı. Gülümseyerek onu izliyordu. Tuğçe ise bakıştıklarını fark ederek arkadaşlarını tanıştırmak niyetiyle öne atıldı.
" Nare bu Selim, kuzenim. Selim bu da Nare, liseden arkadaşım."
Selim öne atılarak elini uzattığında Nare düşünmeden kendisine uzatılan eli sıkarak tebessüm etti. Ardından elini çekmediğini fark ederek rahatsız bir hisle elini çekerek sıkıntılı bir nefes verdi. Bu esnada Tuğçe tüm içtenliğiyle gülümseyerek arkasına döndü.
" Beni çağırıyorlar. Nare kusura bakmazsın değil mi ? Az sonra gelirim."
Nare kendisine bakılarak kurulan cümleye gülümseyerek yanıt verdi. Ardından tebessümle karışık bir tınıda konuşmaya başladı.
" Bakmam tabii. Git hadi sen."
Tuğçe gittiği an Selim ile bakışları yeniden kesiştiğinde önüne döndü. Bu esnada yanına yaklaşan garsonun tepsisinden hiç düşünmeden içeceklerden birini aldı. Kafasına dikerek içtiğinde bunun kokteyl olduğunu düşünüyordu ancak anlık olarak alkollü olduğunu tahmin edememişti. Yüzü ışık hızıyla buruşurken püskürtmemek için zar zor yutkunarak bardağı masaya bıraktı.
Bu esnada Selim kahkaha atarak kendi içkisini yudumlamaya başladı.
" İlk defa mı içiyorsun küçük kız ?"
Nare sözlerinden çok gıcık bir tınıyla 'küçük kız demesine takılarak bakışlarını ona çevirdi.
" Küçük kız ?"
Selim kıkırdayarak öne atıldı.
" Yaşın en fazla on yedidir. Küçük bir kızsın."
Nare sözleriyle sinirle gülümseyerek kıkırdadığında onu ciddiye almıyordu.
" On dokuz yaşındayım."
Selim ise ondan daha çok kıkırdadığında yavaşça bedenini süzdü. Oldukça güzel olduğunu düşünerek iç çektiği esnada daha yakın olmak adına konuşmayı sürdürdü.
" Güzel, çok güzel. " Nare anlamaz bir ifadeyle ona bakınca konuşmasını sürdürdü. " Yani ilk içkini on dokuz yaşında alman güzel."
Nare omuz silerek dudaklarını ısırdığında içinden geçenleri istemsizce dışına vuruyordu. Bu esnada çok sevdiği bir şarkının giriş kısmını duyduğu için hafifçe tebessüm ediyordu.
" Kafamı dağıtmam lazım. O yüzden yani yoksa keyfimden içmem."
Selim sözleriyle aklında hinlikler döndürmeye başladı. Tam olarak o esnada elini cebine atarak küçük şeffaf poşet içindeki h*pları ona doğru uzatarak konuşmaya başladı.
" Alkollü kokteyl kafanı dağıtmaz. Hem zaten ilk içişinde tüm gece kusarsın. Yani başka bir şey içsen de kafan dağılmaz."
Nare kendine uzatılan pakete anlamsız bakışlar atarken Selim konuşmasını sürdürüyordu. Bu esnada daha az önce Nare'yi fark ederek adımlarını duraksatıp karşı köşedeki ağacın arkasından onları izleyen Poyraz ise hayli öfkeliydi. Selim partidekileri h*plaması için ayarladığı adamıydı. Bu partiye ve bu meskene m*ddeyi o satıyordu. Bu gece burada olmasının nedeni de bu kalabalıkta güzel kazanacak olmalarıydı. Ancak gördüğü kişi bütün dikkatini dağıtmıştı. Şu an ise korkudan titriyordu.
Nare o hapı içerse eğer s*çardı. Hazan Kandemir onu ters s*ker düz d*maltırdı.
" Bu h*p kafayı düz yapıyor. Hem bağımlılık da yapmaz. At bundan bir tane."
Cümlesiyle paralel şarkının nakaratı bahçeyi inlettiğinde bu tesadüf olamayacak düzeyde bir rastlantıydı.
Elleri havada
Kufi kafada
Şeker ezer aynada
Nare ise kendisine uzatılan pakete ve karşısında gülümseyerek ona bakan adama baktı. Yutkundu önce. Yapmaması gerekiyordu belki ama kafası oldukça doluydu. Gözünün önüne annesinin üzerinde Kenan'ı gördüğü anlar geldi önce. Buruşturdu yüzünü. Elleri titremeye başladığındaysa kesik kesik soluyarak içkisinden büyük bir yudum daha aldı. Ardından buruşan yüzünü daha çok buruşturdu ve bu kez ablasının kanlı yüzünü hatırlayarak sıkıntıyla soluyup kafasını göğe kaldırdı. Ardından düşünmeden kendisine uzatılan paketten bir tane h*p alarak ağzına götürdü. Aynı saniyelerde yutkunarak içli bir nefes verdiğinde verdiği kararın yanlışlığını idrak etse dahi bunu umursamadan gözlerini kapatarak rahatlamayı bekledi ama tam o anda bedeni hızla yukarı kaldırıldı ve gözleri refleksle açıldı.
Bakışları kaldırıldığı yerde ve onu kaldıran adamda gezecekti ancak başı onun sırtına düştüğü için ellerini vurarak debelenmekten başka bir şey yapamadı.
" BIRAK ! BIRAK BENİ ! YARDIM EDİN !"
Hızla ellerini sırtına çarptığı an homurdanmayla karışık tanıdık bir ses işiterek başını daha çok kaldırıp ona bakmayı denedi ancak başarılı olamayışını boynunun daha fazla dönemeyeceğinden acıması belirtti.
" Bağırma Nare ! "
Bu ses Poyraz'a aitti ve Nare ne olduğunu anlayamıyordu. Anlaması ancak çarpan bir kapıyla aniden yere bırakılması sonucunda gerçekleşti. Poyraz tam karşısına dikildiğinde yüzünde öfkeli bir ifade hakimdi ve kara gözleri bu öfkeyi saçıyordu. Nare ne olduğunu anlamayarak ağzını aralayıp konuşmaya başlayacaktı ama konuşmaya çalışması Poyraz'ın onu sertçe ensesinden tutmasıyla çığlığa dönüştü. Banyoydu burası. Bakışları onun ensesini tutmasıyla odaya dönmüştü ve Poyraz onun başını açık olan klozete doğru ilerletiyordu. Aynı saniyelerde tir tir titreyerek korkulu ve öfkeli bir tınıyla ona emir veriyordu.
" ÇIKAR ÇABUK!"
Nare sözlerine karşın merakla bakınırken bir yandan da başını kaldırmaya çabalıyordu. Ancak mümkün değildi bu. Bir yandan da şarkının evin içinde yankılanmasıyla başına ağır bir sancı oturdu ve bununla paralel çığlık atarak kendisini bırakmasını söyledi.
Padişahı yine deviremedik abi
Bu kuzular çok cahil
Kurtlar şeytani
Bu kurtlar şeytani
Poyraz bırakmak yerine başını daha çok eğdiği an içinden korkuyla bedeninin etkisi altında kalmaması için dua ediyordu. Tek bir kez etkisini hissetmesi yeterdi ve bu melet en hızlı olanlardandı. Acele etmesi gerekiyordu. Bu yüzden bağırmayı sürdürdüğünde Nare ne aldığını gördüğünü anlamıştı bile.
" KUS NARE ! KUS ÇIKAR ŞU S*KİK ŞEYİ !"
Nare başını kaldırmaya çalışarak bıkkınca nefes verip ellerini sağa sola salladı. Çıkarmak için içmemişti. İstemişti bunu yapmayı. Kafası dağılacaktı ve dağıtmaya ihtiyacı vardı.
" BIRAK ! ÇIKARMAYACAĞIM ! ÇEK ELİNİ!"
Poyraz ise onun öfkeli sesine daha çok öfke ekleyerek başını sertçe eğdi. Aynı saniyelerde içinden geçenleri ona söyleyerek korkmasını sağlama amacındaydı. Nare m*dde kullanmamıştı hiç. Bunu anlaması paketi gördüğündeki ifadeyle bile yeterli olurdu ki Poyraz kullananı gözünden tanıyacak kadar profesyoneldi.
" BİR KERE, TEK BİR KERE İÇMEN YETERLİ ŞU ZIKKIMIN MÜPTELASI OLMANA ! Ö*MEK Mİ İSTİYORSUN ? ÖNCE SEN Ö* , ABLAN ARDINA BENİ S*KE S*KE Ö*DÜRSÜN MÜ İSTİYORSUN ?"
Poyraz aynı saniyelerde Nare acı dolu bir çığlık atınca elini gevşeterek onun doğrulmasını sağladı. Bu esnada Nare acı dolu bir ifadeyle ona bakarak sitem dolu cümlesini diline döktü.
" SEN NE ALAKA YA ? BIRAK KARIŞMA !"
Poyraz da omuz silkerek bağırdığında sesleri banyoda yankılanıyordu.
" O İÇTİĞİN ZIKKIMI BEN SATIYORUM BEN ! İÇMENE İZİN VEREMEM!"
Nare'nin bakışları sekteye uğrarken kısa bir an duraksadı. Poyraz bu esnada bir adım atarak kararlı bir tınıda konuşmaya başladı.
" Hadi Nare, kusman gerekiyor. Çok vaktin kalmadı, hadi !"
Nare omuz silkerek gerilediğinde kısa, çok kısa bir anlığına bağımlı olmaktan korktuğunu hissetti. Ardından yutkunarak gerilediğinde bakışları klozetteydi. Mırıldandığında ise Poyraz'a bakmıyordu.
" Ben kusamam."
Poyraz sıkıntıyla soluyarak öne atıldı. Bu esnada aklına bir fikri sokmak istiyordu. " Parmak at boğazına. Hadi, acele et!"
Nare sözleriyle bir ona bir de klozete baktıktan sonra hızla başını sağa sola salladı. Bunu yapamıyordu. Kendini kusturamıyordu. Kusmuğun gelmeye niyeti olmadığı sürece kusması mümkün olmamıştı hiç. Poyraz ise reddetmesini farklı anladı. Ona göre Nare şu an etkisini görüp raahtlamak istiyordu ama Poyraz buna izin vermeyerek başını yeniden sertçe kavrayıp klozete eğdi.
" Gel buraya !"
Aynı saniyelerde Nare çığlık attı. Şaşkındı ve ne olduğunu anlayamıyordu.
" NE YAPIYORSUN ? BIRAKSANA GERİ ZEKALI !"
Poyraz sözlerinin aksini yaparak başını iyice eğdi ve kendisi de eğilerek boşta kalan elinin iki parmağını yeniden bağırmak için araladığı ağzının içine attı. Nare şaşkınlıkla gözlerini belertirken o çok rahat bir şekilde eliyle boğazını hissedene dek parmaklarını içeri itti ve boğazından da aşağı doğru parmaklarını ittirerek üst üste öğürmesini sağladı. Ardından kısa bir süre sonra parmağında ıslaklık hissettiği an hızla parmaklarını çekti.
Nare şaşkınlıkla kusmaya başladığında başını da bırakıp yandaki lavaboya yönelerek ellerini yıkamaya başladı. Sakin hareketlerle elini yıkadığı esnada bakışları anlık olarak yüzüne kaydı. Yine çok yakışıklı olduğunu görüp boynundaki kafatası dövmesine gülümseyerek bakışlarını Nare'ye çevirdi. Nare yavaşça klozetten kalkıyordu. Poyraz bittiğini fark ederek havluyu ona doğru uzattı. Nare ise sinirli bir ifade ile ona bakarak sertçe havluyu kapıp ağzını sildi. Ardından hızla lavaboya koşarak eline yüzüne su çarpmaya başladı. Poyraz ise sifonu çekerek normal yani alaylı tınısında konuşmaya başladı.
" Bak işte, bu kadar kolay."
Nare ise hızla arkasını dönerek ona ani bir hareketle tokat attı. Canı acıyordu. Boğazının ebesini s*kmişti. Yutkunurken bile canı acıdığı için yüzünü buruşturarak kapıyı açıp hızla çıktığında Poyraz da peşinden geliyordu. Nare umursamayarak hızla kapıya doğru yöneldi. Muhtemelen kucağında çıktığı için herkese rezil olmuştu ve canı acıyordu. Bu yüzden buradan gitmek istiyordu.
Poyraz sakin adımlarla peşinden ilerlerken konuşmaya başladı.
" Az önce hayatını kurtardığım için tokat attın değil mi ? Senin yeni ve güzel dünyanda işler böyle mi işliyor yoksa ?"
Nare bakışlarını ona çevirmeden homurdandığında adımları hız kesmeden devam ediyordu.
" Boğazımı tahriş ettiğin içindi o. Benim ne içip ne içmeyeceğim sana kalmadı."
Poyraz sinirlense de bunu belli etmeyerek gülüşünü sürdürdü. Bu esnada ikili kapıya yaklaşmıştı.
" Canın boğazından daha önemlidir yeni Nare. Benim canım da ablana heba olamayacak kadar kıymetlidir."
Nare ablası ve can kelimesi yan yana geldiği an zaten bozuk olan sinirlerini daha da bozarak kahkaha atmaya başladı.
" Ablam bayılır zaten can almaya."
Poyraz cümlesiyle afallasa da başını aşağı yukarı sallayarak onayladı onu. Bu esnada kapının açılmasıyla kolundan hafifçe tutarak çıkmasına engel oldu. Nare meraklı bakışlarla ne yaptığını anlamaya çalışırken de içinden geçen korkulu düşünceleri dışına vuruyordu.
" Bu gece olanlar aramızda. Ablana sakın anlatma."
Nare göz devirerek kolundan kurtuldu. Zaten anlatmaya niyeti yoktu ama onun kendisinden çok ablasından korkmasına şaşırmıştı. Poyraz ise adını zikrederek ardından kapıdan çıktığında siyah lüks bir aracın önünde dikilen Yalçın'la göz göze geldi. Nare ise ona ters bir bakış atarak arabaya binip koltuğuna kuruldu.
Bu esnada yalçın meraklı gözlerle onun neden burada olduğunu sorguluyor bir yandan da tam karşısına dikiliyordu.
" Hayırdır ?"
Poyraz ise karşısına dikilen ,r, yarı adama gülümsedi ve belli, etmemek adına hafifçe omzuna vurdu.
" Nare'yi içerde gördüm. Ona göre bir ortam değil diye ısrar edince döndü. Ben de çıkışa kadar eşlik edeyim dedim."
Yalçın işittiği sözlerle önce arabadaki Nare'ye ardından Poyraz'a hayretle bakındı.
" Nare mi ? " Poyraz başını aşağı yukarı salladığında devam etti. " Dönmeyi kabul etti ?"
Poyraz yeniden başıyla onaylayınca şaşırarak dudaklarını büzdü. Bu esnada içinde rahatsız bir his oluşsa da görmezden gelerek yutkundu. Poyraz ise gülümseyerek numarasını sürdürdü.
" Sen ne yapıyorsun burada ?"
Yalçın sorusuna anında yanıt verdi. " Nare hanıma eşlik ettim de..."
Poyraz başıyla onaylayarak konuşmaya devam etti. " Güzel, o zama bırakıp gel takılalım bro."
Yalçın işittiği davetle gülümseyerek omzunu sıktı. Ardından içinden geçenleri söyleyerek onu reddetti. " Eyvallah, sarmaz beni böyle ortamlar."
Poyraz omuz silkerek gülümsediğinde tehlike geçtiği için rahatlamış hissediyordu. " Sen bilirsin. Hazan hanıma selamlar."
Yalçın elini göğsüne atarak başını eğdiğinde Poyraz geriliyordu. " Aleyküm selam."
Ardından Yalçın arabaya Poyraz ise içeri doğru ilerlemeye başladı. Kafasındaki şey Nare'ye hapı veren s*kik p*çi yardıra yardıra s*kmekti.
.............................
İlahi bakış
Alparslan sevdasının yanına gittiği günden beri Amerika'da Alya'yı kaçıran adamları arıyordu. Çok şükür ki o bebek Alya değildi. Sevdası da o da nefesine son vermemişti. Ümit vardı. Hâlâ sevdasının onun olması umudu içinde saklıydı. Olmasa bile kızını bulup ona götürecekti. Aldığı haberlere göre Hazan oldukça kötü durumdaydı ve yavaş yavaş kendini kaybediyordu. Alparslan bunu bilmenin buruk hissiyle kavrulsa da kızını aramaktan bir an geri durmayarak içten içe sürekli sevdasını düşünüyordu.
Şu an bir depodaydı. Karşısında iplere sarılı halde duran bir adam vardı. James ; Kurşun'un bu civarlarda hükmeden adamı. Sağında ise abisi vardı. Arslan Tufanlı Hazan'ın kızını bulmak için bir süredir tüm öfkesini bir kenara atmıştı. Onun Alper ile evlenmesini ve haksız yere kardeşine, Dayı'sına saldırmasını sindiremiyordu ancak ona olan can borcunu ödemek istiyordu. Bu sebepten üç haftadır Amerika'da olan abi kardeşe en yakın adamları Hüseyin ve Toygar eşlik ediyordu. Alparslan James'in yüzüne soğuk su dökülmesiyle irkilmesini zevkle izleyerek abisine döndü.
Planları vardı. İçlerinde de gayet mantıklı zemine oturan bir düşünce hakimdi. Bu mevzuda Hazan'ın iyileşmesini beklemeden hareket etmek işlerine gelmişti çünkü hazan onun oraya gelişini sorgulayacak takati bulmuş olsaydı ayağına dolanacaktı.
Arslan kendisine bakan kardeşine gülümseyerek içli bir nefes verdi. Yaptıkları işin belki de geri dönüşü yoktu. emin değildi. Kafasında soru işaretleri vardı ve bu soru işaretleri onun sorgular bir şekilde konuşmasına neden oldu.
" Abim, doğru yolda mıyız dersin ? İçim daralıyor."
Alparslan abisinin omzunu dostça sıkarak karşısındaki adama bakmayı sürdürdü ve içinden geçenleri düşünmeden dillendirdi.
" Suçu bana atan p*zevenk Dağhan değilse Sancar abi. Kapanmamış hesabını böyle kapatmaya çalışıyor."
Arslan saniyelik olarak ona bakarak iç çektiğinde bundan emin hissetmiyordu. Sançar alması gerekeni yıllar önce almamış mıydı zaten ? Şimdi neden Alparslan'a bunu yapıyordu? Üstelik mevzunun asıl muhatabı o olmalıyken neydi gerekçesi ? Arslan mantıklı bir açıklama bulamayarak homurdanırken James kendisine atılan tokatla çığlık atıyordu.
" Bilmiyorum abim. Sancar'ın daha derdi mi kaldı ?"
Alparslan James'e daha sert vurması için Toygar'a eliyle işaret yaparak sıkıntıyla soludu. Sançar ona hayatının en derin yarasını vermişti. Üstelik bu yarayı Kurşun'a açtırmıştı.
" Yine de işini tamamlayamadı abi. Şimdi de Hazan'ı bana düşman ederek intikam alma peşinde olabilir."
Arslan başıyla onaylayarak James'e baktı. Oldukça hırpalanmış bir vaziyetteydi. Ardından Alparslan'a dönerek konuştuğunda içinden tam olarak makul bir zemine oturtulamamış nedenlerin olduğunu geçiriyordu.
" Yani diyorsun ki intikamı alamadıkları için sevdiğin kadını kullanarak seni bitirmek istiyorlar."
Alparslan mırıldandığında o da aynı adama bakıyordu.
" Aynen abi."
Arslan ise hiç düşünmeden verdi cevabını. " Bu düşünceye göre onlar değilse bile yapan kişi senin Hazan'a aşık olduğunu biliyor abim."
Alparslan bakışışlarını ona çevirdiğinde içinden sevdasını bilen düşmanlarını geçiriyordu. Aklına üç isimden başka kimse gelmeyince sıkıntıyla soluyarak iç çekti. Oklar hep aynı yerde toplanıyordu zihninde. Ancak bu oklar kanıtlanamıyordu. Hepsi teoride kalıyordu.
" Dağhan, Kurşun ve Sancar." Arslan başıyla onaylarken Alparslan konuşmaya devam etti. " İlişkimizi tahminime göre sadece o üçü biliyor. Dağhan'ı tahmin ediyorum ama diğer iki or*spu çoc*ğu kesinlikle biliyor abi."
Arslan başını aşağı yukarı sallarken o kara günleri düşündü. Dağhan söylemişti belki yerlerini. Onca yıl geçmesine rağmen tek bir iz bulamamışlardı. Sancar'ın nereden bilgi aldığı meçhuldü.
" Çözeceğiz abim. Az kaldı."
Arslan bu cümleyi inanarak kurduğunda Alparslan acı bir tebessüm ederek doğru yolda olmayı diledi. Bu esnada beynindeki tüm düşünceleri abisine döküyordu. Arslan ise bir yandan James'in dayak yiyişini diğer yandan da kardeşinin yeşil gözlerini izliyordu.
" Kurşun'a Sancar herkesin içinde küfretmiş. Kurşun egoisttir. Şimdi araları bozuk. Bunu değerlendireceğiz abi."
Arslan kararlılıkla başını sallarken ellerine bir düşmanı alt etme fırsatı geçtiğini düşünüyordu.
" Ne pahasına olursa olsun Kurşun'u yanımıza alacağız abim. Gerekirse Turan'ın işlerini almasını sağlarız. Zamanında yaptığım hatanın bedelini de can borcumu da ödemek için o kızı bulacağım."
Alparslan omzunu sıkarak abisine desteğini gösterdiğinde ona olan kızgınlığını üç haftadır dile getirmediğini anımsadı. Ardından gülümseyerek desteğine mutluluğunu gösterdi.
" Abi aradığımız adamlar Turan ve itleri değilse bile Kurşun bizim tarafımızda olursa çok iş alırız."
Arslan kendisinin omzuna atılan ele karşılık verdiğinde elini kardeşinin omzunun tam üzerine yerleştirerek gülümsemişti. Alparslan çok yorgun ve bitkin görünüyordu. Uzun zamandır uyumamıştı. Yemek de yemiyordu. Bu haline iç çekerek konuştuğunda şu mevzu biter bitmez ona kebapçı arayacağını içinden geçirdi.
" Kurşun Dağhan ve Turan arasında köprü görevi görüyor. Dağhan için de güzel olacak."
Alparslan başını sallayarak omzuna vurup mırıldandığında harekete geçmek için öne doğru atılıyordu. " Aynen abi."
Sözleriyle paralel James'in yanına adımladı. Tam karşısında dikildiğinde onun leş gibi kokan bedeniyle yüzünü buruşturarak tiksinir bir ifade takındı. Ardından elini kirletmeye kıyamayarak Toygar'a tekrar vurması için komut verdi. Toygar ona yeniden vurduğunda inleyen siyahi adama tiksinerek bakmaya devam etti.
" James... Nasıl, keyifler yerinde mi ? Eğleniyor musun ?"
James kan içinde kalan yüzünü kaldırarak ona baktığında Alparslan gülümseyerek geriledi. Gülümsediğinde açılan ağzından içine o pis koku dolduğu için gerilemişti. Bu esnada James konuşuyordu. Bozuk Türkçesinin nedeni Türklerle iş yapmasıydı. Dilimizi biliyordu.
" Çok... Yerinde Tetikçi."
Alparslan ismini zikredişiyle kahkaha atarak biraz daha geriledi. Bu esnada planı James'i kullanarak Kurşun'u üstüne çekmekti. Kurşun ağına düştüğünde ise yanında yer almamayı seçmesi artık çok geç olacaktı.
" Keyfini s*keyim senin !"
Yeniden kahkaha attığında bakışları abisine döndü. Arslan da keyifle sırıtıyordu. Planları tıkır tıkır işliyordu çünkü. Alparslan ise planını devreye sokmak adına içli bir nefes vererek öne atıldı yeniden.
" Toygar Kurşun'a haber salın. Deyin ki : senin arka kapısı açık James'i Amerika'dan Türkiye'ye kebap yemeye götürüyoruz. Karnın açsa sen de gel."
Toygar kıkırdayarak başını aşağı yukarı sallarken James ağzının içinde birkaç küfür mırıldandı. Ardından Alparslan'a bakmaya cüret ettiği an Hüseyin'den yediği silleyle inleyerek geriledi.
Bu esnada Alparslan göz devirerek sıkıntılı bir nefes verip arkasına döndü. Burada işi kalmamıştı artık. James'i de alarak özel uçağıyla ülkesine dönecek ve ilk fırsatta sevdasına kavuşacaktı. Onu görmeye gittiğinde Hazan'ın ne tepki vereceğini az çok tahmin etse de ayağa kalktığını görmesi kalbinin bin bir yerinden kırılmasına değerdi. O yüzden onun kömür karası saçlarını ve o gül kokusunu düşlemeye başlayarak ağır adımlarla depodan çıkan abisinin peşinden ilerledi. Hazan'a masumiyetini kanıtlamasına az kalmıştı. Tek sorun Hazan'ın bu esnada daha da yanlış hamleler yaparak ona zarar vermesi olacaktı ki Alparslan bu konuda önlemlerini almaya hazırlanıyordu.
...............................
Hayatımın hatırladığım büyük bir bölümünde acılarla, göz yaşlarıyla mücadele ettim. Çocukluğumdan beri hatta. Biliyorum. Hep aynı şeyleri söylediğimi ve tekrara düştüğümü düşünüyorsunuz ama benim yüreğimden bu işittiklerinizden başka bir şey geçmiyor. Kalbim hüzünlerle dolu. Yoruldum, tükendim. Normal insanlar gibi bir hayatımın olmasını, kızımla birlikte huzur dolu bir yaşam sürmeyi hayal ediyorum. Yirmi beş yıllık ömrümün çoğunluğunu acıyla geçirdikten sonra artık biraz olsun nefes almak istiyorum. Olmuyor. Benim ömrüme güneş açmıyor. İsyan ediyorum çoğu zaman ancak bu isyanım da sonuçsuz kalıyor. Dayanamıyorum. Gücüm azaldıkça delirerek etrafımda iyiliğimi düşünen insanlara saldırıyorum. En nihayetinde kaybeden her zaman olduğu gibi ben oluyorum.
Hissizleşmeme yarayarak ataklar geçirmeme neden olan ilacımı bir süre daha kullanmamın doğru olduğunu buradaki doktorumdan işiterek moralimin daha da bozulmasının ardından neredeyse dört saat geçti. Tüm gece hiç uyumadım. Bir yandan beni o halde gören kardeşimi öbür yandan da kızımı düşündüm. Hatta aynı zamanda dosyaları ve delilleri tekrar tekrar inceleyerek kafa patlattım. Alparslan'ın tavrını da sorguladım. Düşünmekten beynim eridi ama düşüncelerim asla son bulmadı. Çektiğim acılara her geçen saniye bir yenisini eklesem de hissetmediğim için durmadan çabaladım. En nihayetinde günün yarısını bitirdim bile. Saat öğleden sonra bire geliyordu. En son ne zaman yemek yediğimi hatırlamasam da acıkmamış olduğum için mutfağa yalnızca kahve almak niyetiyle bir kez gece girdim. O saatten sonra şu anki girişimin nedeni yeni uyanmış olan kardeşimin kahvaltı için orada olmasıydı.
Gece geldiğinde saat geçti. Nerede olduğunu merak ederek sorsam da beni duymamazlıktan gelerek hızla odasına adımladı. Dün geceki kavgadan beri hiç konuşmadık. Nerede olduğunu Yalçın sayesinde öğrenmiş olsam da b,r de ondan duymak istiyordum ancak hesap sorar gibi yaklaşmamak için çekingen bir tavır sergiliyordum.
Ürkek adımlarla mutfağa girdiğimde tost makinesinin önünde olduğunu gördüm. Göz ucuyla bana baksa da başını diğer tarafa çevirdi. İçli bir nefes vererek öne atıldığımda bu yöne bakmıyordu.
" Nare... Günaydın güzelim."
Cevap vermediğinde yeniden içli bir nefes vererek dudaklarımı yaladım. " Tost mu yapıyorsun ? İstersen biraz bekle. Nermin abla gelir şimdi."
Omuz silkerek susmayı sürdürdüğünde tüm gece düşündüğüm o konuşmayı yapmaya hazırladım kendimi. Onun yokluğu yaşadıklarıma eklenirse eğer bunu kaldıramazdım. Hayatımın hiçbir döneminde yokluğunu istemiyordum. Onun bana kırgın olduğunu bilmek içime oturmuştu. Onun gibi bir kız için oldukça ağır bir manzaraydı. Küçüktü daha. Babasının işlerini bilse dahi yakinen şahit olmamıştı. Üstelik oldukça saf ve temiz bir kalbi vardı. Beni o halde görmek sırf bu yüzden onun için çok, çok ağırdı.
Bunu bilmenin pişmanlığına evde olabileceği ihtimalini unutarak bodrumdan o şekilde çıkmanın aptallığı eklendi. Geceden beri kendimi suçluyordum.
" Ablacığım ben gerçekten özür dilerim. Şu hayatta en son isteyeceğim şey bile değildi senin o manzaraya şahit olman. Ne olur yüzüme bak, konuş benimle."
Bakışlarını bana çevirmeden acı bir tınıda konuşmaya başladığında iç çekiyordu. Sesinden anladım üzgünlüğünü. Sesinden bildim yüreğindeki o kırgınlığı.
" Abla lütfen... Yalnız kalmak istiyorum."
Sözlerine karşın başımı sağa sola salladığım esnada içimde fırtınalar kopuyordu ve canım içine içine kanıyordu. Onu bu halde yalnız bırakmamı istiyordu. Üstelik dün çok daha ağır bir olay yaşamıştı. Kötüydü. Eve dönmeyeceğini öğrenen Tuğrul da delirmiş olmalıydı. Neyse ki onun icabına bugün çağırdığım için ben bakacaktım. O yüzden o konuda şimdilik tek bir pürüz dahi yoktu.
" Benden bunu isteme Nare. Yanında olmak istiyorum."
Sözlerime hiç vakit kaybetmeden cevap verdiğinde sesi bu kez sitem doluydu.
" Görmeyi en çok sevdiğim yüze bakamıyorum ben abla. Zaman ver bana. Yalnız bırak beni."
Sıkıntılı bir nefes vererek omzumu düşürdüğümde içimde kopması gereken fırtınalara hissiz oluşum müdahale ediyordu ve daha fazla dayanamayarak pes ettim. Belki de gerçekten onu rahat bırakmam gerekiyor diye düşündüm. O esnada aklıma geleni artık bu evde yaşayacağı için haber verdiğimde bana bakmamayı sürdürüyordu.
" Dante gelecek şimdi. Avukatta var. Bir selam ver istersen."
Başını olumsuz anlamda sallayarak iç çektiğinde yutkunuyordu.
" Bugün müsaitse Çisem ablaya birkaç gün kalmaya gideceğim. Orada selam veririm ben ona."
Sıkıntıyla soluyarak gözlerimi kapattığımda ne kadar çok acı çektiğini ve ne denli çaresiz olduğunu anlayarak yüzümü buruşturdum. " Nare, bebeğim.."
Bana bakmamayı sürdürerek tostunu kontrol ettiği esnada titrek bir tınıda konuşuyordu. " Üsteleme abla. Kendimi toparlamaya ihtiyacım var."
İçime içime nefes vererek dudaklarımı ısırdım ve onu ne kadar çok üzdüğümü anlayarak buna da kabulleniş gösterdim. Çisem'i arayıp durumu anlatmam gerekiyordu. O onu eğlendirerek kafasını dağıtırdı. Emin ellerde olacaktı. İçim bu yüzden rahat olsa da benden kaçması huzursuz olmama neden oluyordu. Yeniden soluyarak kabullendiğimde sesimde kabulleniş vardı.
" Sen bilirsin, ben... Seni evimizde bekleyeceğim."
Bir süre cevap vermesini bekledikten sonra beklediğimin gelmeyeceğini fark ederek bıkkınca yutkunup mutfaktan ayrıldım. Ardından salona yöneldiğimde işittiğim sesle Marino'nun geldiğini fark ederek oturmadan yanıma gelmesini beklemeye koyuldum.
Az sonra gözlerindeki kırmızı yuvarlak gözlük siyah takım ve gözlükleriyle eş kırmızı gömleğiyle yani bütün şıklığıyla Marino gülümseyerek yanıma yaklaştı. Arkasından ise kır saçlı ve gözlüklü avukatım İsmail bey geldi. Gülümseyerek ikisini de oturmaları için elimle yönlendirdiğimde konuşuyordum.
" Hoş geldiniz."
İkisi de aynı anda hoş bulduk dediklerinde sakin adımlarla işaret ettiğim yere doğru ilerleyip oturdular. Aynı saniyelerde koltuktaki yerimi alarak derin bir nefes verdim. Bugün avukatım kızımı bulmak adına atacağımız yeni adımları konuşmak için gelmişti. Dante de sırf bu sebepten yanımdaki yerini her zaman olduğu gibi almıştı. Avukatım öne atılarak konuşmaya başladığında ikimizin bakışları da onun üzerindeydi.
" Hazan hanım, kamera kayıtları ile ilgili bir gelişme yok ancak rüşvet teklifimizi polis şefi kabul etti. El altından araştırma yapacak."
Kıkırdayarak başımı salladığımda hissedemesem de mutlu olmam gereken bir olay olduğu için gülümsedim. Aynı saniyelerde sanki bedenimden küçük bir yük kalktı.
" Güzel, çok güzel. Başka ? Şüpheliler ne durumda ? En son bir çeteyle anlaşma yapmıştım. Bir ay oluyor. Ülkenin dört bir yanındaki sahipsiz çocukları araştırarak bulacaklardı. Çeteden haber aldınız mı ?"
Üç buçuk hafta önce neredeyse bir servet vererek bulunduğum bölgenin en güçlü çetesiyle anlaşmıştım. Yaşadığım olaylar araya girdiği için haber alamamıştım ve sırf bu sebepten belki de henüz bir şey bulmamışlardı. Bu meraklı soruma Dante oldukça ciddi bir tınıda cevap verdiğinde bu kez sorgulayan bakışlarım ona döndü.
" Ben konuştum. Organ mafyalarının dört yılda aldığı çocukları listelemişler. Alya'ya benzer bir bebek bulamamışlar."
Şaşkın bir nidayı dudaklarımdan dökerek homurdandığımda beşe kadar saydım içimden. Ani öfke nöbetimi kovuşturuyordum şu an. Ufacık bir bilgi alabilmek için neredeyse servet ödediğim çete organ mafyasının verilerine ulaşmıştı. Yani koskoca yirmi beş gün boyunca boşa kürek çekmişlerdi.
" Marino benim kızımı organ mafyası mı kaçırdı ? Mal mı bu adamlar ? Ne halt etmeye çalışıyorlar ?"
Marino sesimin tonunun yüksekliğini kaldırarak bir elini bana doğru uzattı. Aynı saniyelerde sakin sakin konuşuyordu.
" Her ihtimal var. Kontrol etmeleri doğru."
Ellerimi saçıma atarak içli bir nefes verdiğimde sinirle soluyarak konuştum.
"Başka ?"
Marino yeniden öne atıldığında bu kez tekrar ciddiyetini takınıyordu. " Alya California'da değil."
Bakışlarım refleksle ona döndüğünde günler sonra ilk kez kalbim kıpır kıpır atıyordu. Heyecan vardı içimde. Gülümseyerek sorduğumda bir iz olması ihtimali bile içimi yumuşatıyordu.
" Ne ?"
Marino gözlerini kapatıp açarak dudaklarını yaladı. Ardından konuştuğunda sesindeki ciddiyet sürüyordu. " Kayıtlı ve kayıtsız çocuklar bakıldı. Yok."
Sinirle yeniden soluyarak ellerimi saçıma attım. Ardından öfkeli bir nefes verdiğimde içimdeki hissizlik yeniden baş gösterdi.
" Nereden biliyorsunuz ?"
Bu kez avukatım öne atıldığında yumuşak bir tonda konuşuyordu. " Çete tüm kayıtlı çocuklara bakmış. Kayıtlı olmayanları da araştırıp bulmuş. Hiçbirinde Alya'ya benzerlik yok."
Alya'yı tanıyabilmelerindeki araç gamzesi ve benim de köprücük kemiğimde bulunan küçük ben vardı. Bu ikisiyle arıyorlardı onu. Saçlarının rengi belki büyüdükçe açılmıştı. Ya da gözler zaten seçici bir etken olmuyordu. Kızım eğer hayattaysa bulmak adına çok çabalıyordum ancak yine hiçbir delil yoktu. hissizliğim bunu hissetmeme engel olsa da başıma saplanan feci ağrı nedeniyle irkilerek ellerimle alnımı ovuşturdum. Bu esnada daha kolay yoldan kızıma ulaşabilmek adına katili sorgulamak istedim. Yalnızca katil değil belki de katil olmayan Tufanlı'da bugünkü sohbetin konusuydu.
" Katil, var mı bir gelişme ?"
Dante sıkıntıyla soluyarak başını olumsuz anlamda salladığında iç çekerek saçlarımı yolmak istercesine çektim. Düşünmem gerekiyordu. Çok düşünmem ve bir sonuca bir an önce erişmem gerekiyordu.
" Yok. Sen toparlan, bakılacak."
Dişlerimi dudaklarıma geçirerek baygın bir ifade takındım. Artık daha fazla vakit kaybedemezdim. " Vakit yok Marino. Harekete geçelim." Sıkıntılı bir nefes vererek bakışlarımı ona sabitledim. " Tufanlı'nın olmama ihtimali var ve o değilse suçu onun üstüne yıkan başka biri. Bütün düşmanlarını araştıracağım. Hem o yapmış gibi hem de o yapmamış gibi aksiyon alacağım."
Dante başını aşağı yukarı sallayarak iç çekip ellerini önünde birleştirdi. " Ben onu sevmem. Biliyorsun. Gözü... Acı vardı. O kötüydü ama suçsuz diyemem. İhtimal var."
Başımla onu onaylayarak bütün gece gözümü dahi kırpmadığım o ihtimali yeniden sorguladım. Bu esnada kısa bir sessizlik oldu. Bu sessizliği ise Dante ciddiyet dolu sesiyle böldü.
" Hazan başa bir konu... Konuşmamız gerekiyor."
Kaşlarım şüphe ile havalanırken yutkunarak başımı salladığımda onu sorguluyordum.
" Neymiş o ?"
Dante içten bir gülümseme ile konuşmaya başladığında avukatta ona eşlik ediyordu.
" Hisse, benim payın bir kısmını almanı istiyorum."
İfademe daha da büyük bir şaşkınlık eklendiğinde bunun nedenini sorguluyordum. Marino benim bunu yapmak istemediğimi biliyordu. Üstelik mecburen kullandığım hisselerden payımı dahi Alper'in babası için saklamaya çalışıyordum. Bunu teklif etmesinin nedenini sesli sorguladığımda o bir cevap bekliyordu.
" Marino biliyorsun ki ben hisseleri kızımı bulduktan sonra Ahmet amcaya vereceğim. Yeni hisse alamam. Alper'in mirasını aynen iade etmek istiyorum. Hem... Sen neden istiyorsun bunu benden ?"
Hiç duraksamadan konuştuğunda bunu zaten çok önceden düşündüğünü anladım. " Oradan alınan para... Ben İtalya'da bin katını alıyorum. Tüm çaba oraya gitsin ve yüz bin katını kazanayım."
Başımla onu onaylarken ne demek istediğini anladım ancak bunu yapmam mümkün değildi. Hisselerimi büyütmek gibi bir derdim yoktu ve Marino eğer isterse hisselerini kullanabilirdim ama satın almak gündemimde dahi değildi.
" Eğer istersen hisselerinin yönetimini bana devret ve uğraşma ama benden satın almamı lütfen isteme."
Yeniden duraksamadan öne atıldığında gülümsüyordu. " Sen yönet ama ad benim. Olmaz. Adım varsa elim var. İçim rahat etmez. "
Başımla reddederek öne atıldığım esnada eliyle işaret edip susmamı sağlayarak konuşmaya devam etti. " Ahmet amca yüzde kırk sekizle değil elli sekizle gitsen sevinir. Parayı sever."
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde bunu yapmayı istemediğimi gözlerimle belirttim. Onun servetini azaltmak ya da katlamak beni huzursuz edecekti ve Marino bunu anlamıyordu. Konuşmaya devam ettiğinde ise gözlerinde gülüş vardı. " Biz aileyiz. Ben istiyorum şirket senin olsun. Para da yok. Hazan..." Yutkunarak daha güçlü bir gülüşle konuştu. " ben senin abin bir de yeğeninin babasıyım. Yani... Gelecekte."
Son cümlesiyle içimde bir kuşku oluşsa da anında toparladığında en kısa sürede olması için dua ettim. Her zaman benim yanımdaydı ve gerçekten ailemden biriydi. O yüzden sırf bu yüzden onu anlamayı deneyerek teklifini düşünmeyi seçtim.
" Peki, ben düşüneyim Marino. " Kısa bir an duraksadığımda dediğinin aksine parasını vereceğim için hesaplarımı kontrol etmem gerektiğini hatırlayarak yutkundum. " Hesaplarıma da bir bakayım. Neredeyse bir aydır ne kadar kâr ettiğime bakmadım."
Dante başıyla onayladıktan sonra kısa bir süre daha oturup ardından gittiler. Bu esnada Nare odasından hiç çıkmadı. Ben de fırsatını bilerek odama çıkıp Çisem'i aradım. Onunla olanları dün kısaca özet geçmeyi unutmamış olsam da onu Nare için uyarmam gerekiyordu.
Üçüncü çalışta açtığında sesinde oldukça neşeli bir tını vardı. " Hazan... Hayatım nasıl oldun ?"
Gülümseyerek konuştuğumda sesi bile rahatlamamı sağlamıştı. " İyiyim güzelim. Sen nasılsın ?"
" Ben de iyiyim."
Daha fazla uzatmak istemeyerek konuya girdiğimde Çisem'in sesindeki neşeye sığınıyordum. " Dün anlattım ya olanları , Nare sende kalmak istiyor."
Hız kesmeden cevap verdiğinde sesindeki aynı neşe sürüyordu. " Biliyorum yavrum. Konuştuk."
Gülümseyerek başımı salladım. Nare belki de eşya hazırladığı için odasından çıkmıyordu. Tam ağzımı araladığım an öne atılarak konuşmaya devam etti.
" Ama keşke bir gececik oyalayabilsen onu. "
Sesinde ufak bir düşüklük sezerek yutkunduğumda sorgular ifademi takınarak konuşmaya başladım. " Neden ki ?"
" Bugün yumurtlama dönemimin ilk günü de sev*şeceğiz."
Duyduklarımın etkisiyle başımı yukarı kaldırıp boşta kalan elimi alnıma atarak sabır çektim. Aynı saniyelerde sinirle soluduğumda dudağımın içini ısırıyordum.
" Gelip aranıza yatacak değil ya ! Terastaki misafir odasına yerleştirirsin. Sesiniz gitmez oraya."
İsteksiz bir tınıda mırıldandığında onu parçalamamak için zor tutuyordum kendimi.
"Ya duyarsa ? Çekiniyorum işte ."
Alaylı bir tınıya büründüğümde çekinecek en son insan bile olmadığını düşünüyordum. Yaşadığı ne varsa gerinerek tüm detaylarıyla anlatmıyormuş gibi çekiniyorum diyordu.
" Sen ve çekinmek ? Ya Çisem saçma saçma konuşma Allah aşkına ! Kız gerçekten çok kötü ve kafasını toplamak için gidecek başka bir yeri yok."
Birkaç saniye cevap vermeyip sustuğunda üzüldüğünü hissetsem de ona sinirlenmeye başlıyordum. Bedenimi yavaş yavaş bir titreme aldığı için sakince sayıları saymaya başladım. Bu esnada o kısık bir sesle konuşuyordu.
" Çok istiyorum gelmesini ama işte benim sesim neyse de, kocişinkini duyar diye şey oluyorum."
Sayarak rahatlama çabam sesini ve cümlesini işiterek son bulduğunda püsküre püsküre konuştum. " Ağzınızı bantlayın o zaman. Çocuk öpüşerek mi yapılıyor sanki ! Tövbe tövbe !"
Şapırtı sesiyle karışık bir gürültü duyduğumda bir şeyler yediğini fark ettim. Aynı saniyelerde konuşuyordu. " Ay tamam Hazan ama bak duyarsa bir şey, ben karışmam. Önlemimi alacağım da işte biraz şey yapıyoruz az yaptığımız için. "
Dudak içlerimi ısırarak yeniden sabır çektiğim esnada tekrar şapırdata şapırdata yemesiyle yüzümü buruşturdum. " Ne yiyorsun lan sen ?"
Yutkunarak konuştuğunda muhtemelen ağzı dolu olduğu için sesi boğuk çıkıyordu. " Şeker sucuğu, cevizli."
Sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğum esnada şapırdatmaya devam ediyordu. " Afiyet olsun."
" Sağ ol bebeğim. Akşam için güç topluyorum."
Yeniden sabır dileyerek iç çektiğimde dudaklarımı ısırıyordum. Aklından başka tek bir şey geçmiyordu bu kızın. Hep s*ks hep s*ks ! Bunaltıcı oluyordu bazen bu halleri. Bıkkın bir nefes verdiğimde seslere devam ediyordu.
" Erkekler yiyor onu. Karı mı s*keceksin sen baş belası ?"
" Ya boş versene sen ! İkimizde güç topluyoruz biz. Gerekli şeyler bunlar. "
Başımı sağa sola salladığım esnada içimden geçenleri olduğu gibi dile getirmekten asla gocunmuyordum. Çisem bazen hakikaten sözlerimi hak ediyordu çünkü.
" A*ına çivi çakacağım senin ! Yetti bu az*ın hallerin."
Kahkahasını duyduğum esnada nihayet yemeyi bırakmıştı. Sesi normal geliyordu. " Sen kendine çaktın mı yoksa kız ? Doğruyu söyle !"
Kaşlarım havalanırken sözlerini anlayamayarak yüzümü buruşturdum. " Ne alaka baş belası ?"
Hiç düşünmeden kendinden emin bir tınıda konuşmaya başladı. " Dört yıldır kimseye vurdurmuyorsun ya hani, onu diyorum."
Sinirle soluyarak adını zikrettiğimde benimle uğraşmak için boş boş konuştuğunu idrak ediyordum. " Çisem..."
" Ay tamam be ! Nare'yi de aynı kendine benzetmişsin zaten. On dokuz yaşında ve sevgilisi bile yok. Aynı ablası."
Daha öfkeli bir nefes verdiğimde o gülmeye devam ediyordu. " Bak sakın kardeşimi kendine benzetmeye kalkma. Yemin ederim yolarım kız seni ! Duydun-"
Telefonun kapanma sesini işiterek kulağımdan çektiğimde sessiz bir küfür mırıldandım. Nare'nin benden ne kadar uzak kalmak isteyeceği belirsiz olduğu için onun Çisem'e benzeme ihtimali ne yazık ki mevcuttu.
........................
Çisem'le olan konuşmamın üzerinden neredeyse iki saat geçti ve bu iki saatte Nare bana veda bile etmeden evden gitti. Hatta gittiğini Yalçın'ın mesajıyla öğrendim. Onun beni bu denli görmezden gelmesi hissiz olmama rağmen canımı yaralıyordu ama ben yine de pes etmeyerek onu kazanmak için mücadele etmek istiyordum. Benim evladımdı o. En değerlimdi. Alya'dan farkı yoktu gözümde. Şimdi iki evladımda kanatlarımın arasında değildi ve şu s*kik ilaçlar olmasa belki de ben hiç düşünmeden üç hafa önce yaptığım şeyi tekrar yapacaktım ama ilaçlar uyuşmamı sağlıyordu. Yine de Tuğrul'un oldukça geciken borç tahsilini ve son olan olayları hatırlayarak Yalçın'ın onu evime getirmesini istedim.
Ne kadar baba olarak görmesem de biyolojik babam olması ve kardeşimin onu baba olarak görmesi onunla insan gibi konuşmamı sağlayacaktı. İnsan gibi konuşmaktan kastım depo yerine salonda bana izahat verecek olmasıydı.
Çok geçmeden önde Yalçın arkasında Tuğrul eve girdiğinde yüzündeki kini ve öfkeyi görmek içimi daha çok kazıdı. İfadesindeki kine karşın benim yüzümdeki hissiz ama korkutucu bakışlar gülümsemeyle karşılıyordu onu. Elimle içeriyi işaret ettiğimde Yalçın benden emir beklemeden kapıyı kapatarak evden çıktı. Çalışanlar da dahil olmak üzere evde tek bir kişi bile yoktu.
Yaşlanmıştı. Saçlarında ak artmıştı ve yüzü buruşmaya başlamıştı. Zamanında bana el kaldıran ve beni sevgisizliğe mahkum eden o adam, babam şimdi düşmanıymışım gibi bakıyordu bana. En son iki yıl önce babalık reddi için mahkemede görmüştüm yüzünü. İki yılda ne kadar yaşlanılırsa o kadar yaşlanarak çökmüştü. Bu üzüntünün aksine keyif verici bir durumdu ve ben eğer hissedebiliyor olsam buna sevinir hatta kahkahalarla kutlardım. Elimle oturmasını işaret ettiğimde konuşmak yerine yüzünü buruşturmayı tercih etti. Ben de sinsi bir gülüşle karşılık verdim bu hareketine. Nihayet derin bir nefes vererek koltuğuma oturduğumda simsiyah dar tulumumun paçaları biraz havalandı ve o çok sevdiğim tabanı kırmızı olan topuklu ayakkabılarım bütün dikkatini çekti. Bilerek özenle hazırlanmıştım. Neredeyse iki gündür uykusuz olduğumu ve alabileceğim en ağır antidepresanla hislerimi yitirdiğimi bilmeyecekti. Makyajım, saçım ve hatta takılarım bile lüks içinde yüzüyordu. Zenginliğimi görerek sokağa attığı o çaresiz ve zavallı annenin ne hâle gelerek onu ezdiğini iliklerine kadar hissedecekti.
" Tuğrul Çelik... Buraya neden getirildiğini biliyorsun, öyle değil mi ?"
Başıyla onaylayarak sinirle soluduğu esnada öfkeli bir tınıda konuşuyordu ama bunu yüzüme bile bakmadan yapıyordu.
" Seni k*hpe... Daha kaç kez utandıracaksın lan beni ? Babana haciz yolladığın yetmedi bir de ayağına mı çağırıyorsun ?"
Sözlerine kahkaha atarak karşılık verdiğimde derin bir nefes vererek yanımdaki masaya bıraktığım el aynamı ve rujumu aldım. Onu umursamadan rujumu tazeleyerek sakin bir tavır sergilediğimde sinirle solumaya devam ediyordu.
" LAN SEN DALGA MI GEÇİYORSUN ?"
Bağırmasına karşın hafifçe gözlerimi açarak ağzımın içinde cık cık yaptım. Bu esnada rujumu ve aynamı yerine bırakarak biraz toparlanıp ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Tam o esnada gayet sakin bir tınıda konuşuyordum.
" Tuğrul Çelik, laflarına dikkat et. Senin karşındaki kadın kızın değil, neredeyse tüm servetine karşılık bir borç aldığın globalde hizmet veren bir yatırım şirketinin sahibi."
Kıkırdayarak arkasına yaslandığında tıslar gibi konuşuyordu. " Sen zaten hiç benim kızım olmadın ki ! Anasının kızı..."
Sinirlenmem için her zaman olduğu gibi annemi kullansa da asla oyununa gelmeyerek kıkırdadım.
" Bundan ancak gurur duyarım. Şimdi mevzumuza gelelim."
Cümlemi tamamladığım an yine masamda bulunan paketimden bir sigara çıkararak sakin hareketlerle yakıp içime çektim. Bu esnada ardıma kadar yayılarak yaslanıp rahat tavrımı sürdürdüm. O ise benim aksime boğa gibi kızarıyordu. Onu ciddiye alamam ve karşımda aciz kalması sinirine dokunuyordu. Bunu bilmenin verdiği o tatlı zevki yaşayarak sırıttığımda asıl konuya giriş yapıyordum.
" Borcu ödemek için nasıl bir plan oluşturdun ? Ah dur dur ! Şöyle sorayım, borcunu ödeyebilmek için iç çamaşırına kadar satmak için bir adım attın mı ?"
Hızla ayağa kalkarak bana doğru öfkeli adımlar attı ancak duruşumu hiç bozmayarak onun kendinden geçişini seyrettim. Beni kızdıramayacak kadar aciz bir durumdaydı şu an ve ben bu durumun tadını çıkaracaktım.
" DÜZGÜN KONUŞ LAN! BABANIM BABAN ! UTANIP BORCU KAPAYACAĞIN YERDE-"
Son cümlesini işittiğim an başımı geriye atarak kahkaha atmaya başladım. Ardından gözlerim de kapandığında gerçekten deliliğim dışıma vuruyordu. Gülüşlerim evi inlettiği esnada yavaş yavaş başımı eski konumuna getirerek onun kızgınlıktan boğaya dönen suratına iğrenerek baktım.
" Sen benim babam değilsin Tuğrul Çelik ve o borcu s*ke s*ke ödeyeceksin!"
Sözlerimi işittiği an bir elini yumruk yaparak atıldı ama rahat tavrımı ve gülüşümü koruyarak konuştuğumda artık ondan zerre kadar korkmadığımı bilmesini istiyordum.
" Hadi, sıkıyorsa dene !"
Eli sıkıntılı soluğuyla beraber yavaş yavaş yerini bulurken sinirle gülümsedi. Siniri bedeninin her bir zerresinden akıyordu.
" Keşke... Keşke Tetikçinin koynuna girdiğini öğrendiğim gün alsaydım o k*hpe canını !"
Yeniden kahkaha atarak ayağa kalktım. Bu kez gözlerime en korkunç ifademi yerleştirerek başımı kararlılıkla salladığımda o korkmak yerine sinirle bana bakıyordu.
" Sen... Sen o gün bana vurduğun her kemer darbesini ödeyeceksin. Borcunu her geçen gün arttıracağım. Hatta yetmeyecek o çeke yenilerini ekleyeceğim."
Öne atılıp eliyle tehdit pozisyonunu alarak sinirle gülümsediğinde sözlerimdeki ciddiyeti yüzüne bakarak belirttim. O ise bunu yapmayacağımı düşünüyordu ve yanılıyordu.
" Yapamazsın. Asla yapamazsın bunu."
Başımla onu reddederek üstünlüğümü büyük bir zevkle kanıtladığımda egom hiç olmadığı kadar çok okşanıyordu ve Tuğrul bundan rahatsızlık duyuyordu.
" Bunlar benim için çocuk oyuncağı. Neler yapabileceğimi tahmin bile edemezsin."
Başıyla beni yeniden reddederek sinirle gülümsediğinde öfkemi yüzüme daha çok yansıtarak derin bir nefes verdim.
" Yaptığın her şeyin bedelini yavaş yavaş ödeyeceksin ama sana oldukça cazip bir teklifim olacak."
Bakışları sekteye uğrarken yutkunarak duraksadı. Ardından konuşmaya başladığında yüzünde umut dolu bir ifade vardı. Ben de teklifimi yapmaya hazırlanıyordum. Nare daha fazla yara almamalıydı. Bunun için çabalayacaktım. Gerekirse borcu silerdim onun için ama şimdilik haczi durdurmak dahi yeterli olup ona ilaç gibi gelecekti. Konuşmaya başladığımda ise o sanki borcu silecekmişim gibi bir havaya kapılmıştı.
" Nare... Senden habersiz evi terk ettiği için ilk fırsatta onu reddedeceksin. Öyle değil mi ? " Anlamaz bakışlar atıp yutkunduğunda cümlemi tamamlayarak anlamasını sağladım. " Kardeşimi arayarak annesiyle arasındaki sorunla ilgilenmediğini ve onu çok sevdiğini, evinin kapısının ona her daim açık olduğunu söyleyeceksin. Ha bir de düzenli olarak arayıp halini hatırını soracaksın. Ben de karşılığında şimdilik haiz işlemlerini erteleyeceğim."
Kaşları şaşkınlıkla aralanırken yutkundu. Aynı saniyelerde yeniden öfkeyle gülümseyerek ağzını araladı ancak duraksayıp yeniden yutkundu. Ardından bir kabulleniş göstermiş olacak ki keyifsiz bir tınıda konuşmaya başladı.
" Sadece bu mu ? "
Başımla onu onayladığımda dudaklarımı büzerek ne kadar kolay bir şey istediğimi dile getirmek yerine belirtmiştim. Bu kadarla sınırlı kalmayacaktı ve bu iş asıl hedefim Kenan'a kadar sıçrayacaktı ancak şu anlık bu kadarı yeterliydi. Nasıl olsa ikisi de artık avucumun içindeydi.
Yeniden konuşmaya başladığında yavaşça omzunu indirerek kabullendi. " Tamam."
Başımı eğerek elimle kapıyı işaret edip ardından yerime kurulduğumda içine küçük bir şüphe tohumu ekerek evimi terk etmesini söyleyecektim. Oturduğum yerde daha çok yayıldığımda kinim hafiflediği için sırıtarak konuşmaya başladım ve o umutla benden gelecek sözü bekliyordu.
" Çıkarken kapıyı kapat ve ah... Unutmadan karına dikkat et."
Ani bir hareketle bana doğru ilerlediği esnada sinirle soluyarak bağırmaya başladı. Bu esnada benim yüzümde oldukça derin bir gülümseme hakimdi.
" NE SAÇMALIYORSUN LAN SEN !"
Gülüşümü daha çok arttırdığım esnada keyifle sırıtarak fısıldadım. Bu esnada bakışları benim üzerimdeydi.
" Karın seni aldatıyor. Yerinde olsam onu takip ederdim."
Sinirli bir solumayla yanımdaki duvara vurduğunda kahkaha atarak ayağa kalktım. Kendini güçlü zanneden bir aptaldı. " Hazan Kandemir'in malı öyle itin kurdun elinde zarar görmeyecek kadar sağlamdır. Şimdi s*ktir git evimden !"
Kesik kesik soluyarak tam karşıma geçti ve eliyle tehdit pozisyonunu alarak konuşmaya başladı. Elleri titriyordu. İfadesinde derin bir öfke hakimdi ve bu öfke beni korkutmak yerine daha çok güldürüyordu.
" Ne saçmalıyorsun dedim sana !"
Bıkkın bir nefes vererek kapıya doğru ilerledim. Bir an önce gitmesini istiyordum. Çünkü amacım ona açıklama yapmak değil şüpheyi iliklerine dek yerleştirmekti ve gayette başarılı olmuştum. Ardımdan bağırsa da umursamadan kapıyı açarak çıkması için komut verdim.
" Ne dediysem o Tuğrul Çelik. İrdelemek yerine borcunu düşün ve evimden s*ktir olup git!"
Elini yeniden kaldırdığı esnada öfkeyle gülümseyerek kapıdaki koruma yığınını işaret ettim ve o korku dolu bir ifadeyle birkaç küfür mırıldanarak hızla kapıdan çıktı. Ardından büyük ve keyifli bir sırıtış atarak kapıyı kapatmak adına elimi kulpa yasladığımda kapıya bir şey çarptı ve kaşlarımı şüphe ile havalandırdım. Ardından bakışlarım kapıya yöneldiğinde Dağhan'ı gördüm. Simsiyah bir takımın içinde gülümsüyordu.
Şaşırarak kaşlarımı havalandırsam da gülümseyip kapıyı sonuna kadar açtım. Bu esnada bakışlarım hemen yanındaki Poyraz'a döndü ve onunla göz göze geldim ama o anında gözlerini kaçırarak bakışlarını yere eğdi. Anlam veremesem de sorgulamadan bakışlarımı yeniden Dağhan'a çevirdim.
" Dağhan, beklemiyordum seni."
Sözlerime sırıtarak karşılık verip dudaklarını yalayarak konuştu. " Hasta ziyareti Kandemir. Geçmiş olsun demeye geldik."
Onun alay dolu sesini işittiğim an yoğun ve samimi bir sırıtış belirdi yüzümde. Amerika'dayken aramıştı ama işler çok yoğun diye gelemediğini söylemişti. Şimdi ise otuz iki diş sırıtarak kapımda bekliyordu.
" Hoş geldin. Gelsenize."
Başıyla onay vererek içeri doğru bir adım attığı esnada daha çok gülümsedi. Benim ise bakışlarım Poyraz'ın elindeki paketlere kaydı. Eşikten geçtikten sonra Dağhan göz ucuyla evi inceleyerek konuşmaya başladığında onun elindeki paketleri işaret ediyordu.
" Baklava." Bakışlarım ona döndüğünde sırıtarak detay verdi konuşmasına. " Kola ve baklava aldık. Kolalar sarı ve siyah. Bu sarı olanları kim içiyor diye düşünüyorum da... Sen sever misin Kandemir ?"
Bakışlarım küçük bir an sekteye uğrasa da duruşumu toparladım. Neden baklava ve kola hatta hem sarı hem siyah kola aldığını sorguladım küçük bir an. Bir başkası geçmiş olsun ziyaretine gelirken alsa asla şaşırmazdım ama alan kişi Dağhan Taşdelen olunca hayli komik bir görüntü oluşuyordu.
" Çok değil."
Sırıtmasını sürdürerek başıyla onay verdi. Ardından içli bir nefes vererek yeniden konuşmaya başladı. " Poyraz dedi. Hasta ziyaretinde böyle şeyler alınıyormuş."
Sözlerine karşın Poyraz cevap vermemi dahi beklemeden yüzüme bakmayarak da olsa öne atıldı ve konuşmaya başladı. " Öyle Hazan hanım. Yani... Kültürümüze göre hastanın evine kuru pasta meyve suyu falan götürüyorlar işte. Biz de baklava aldık."
Başımla onu onaylayarak kıkırdadığımda ikisinin de ne denli deli olduğunu düşünerek iç çekiyordum. " Evet, biliyorum bu kültürü. Teşekkür ederim ikinize de . Hadi geçin içeri."
Elimle içeriyi işaret ettiğimde Poyraz paketleri önce bana uzattı. Ardından bileklerimi gördü ve yutkunarak mutfağın yerini sordu. Ben de gösterdikten sonra Dağhan'ın önünden yürüyerek salona geldim. Az sonra ikisi de az önce Tuğrul'un oturduğu yere oturdu. Bu esnada misafir olduğunu Nermin ablaya mesaj atarak gelesini söyledim. Evin müştemilatı vardı. Orada kalıyordu. Az sonra gelirdi ve o zaman dek Dağhan ilse sohbet edecektim. Aslında kafam onunla yaptığım iş konusunda hayli karışıktı. Çünkü Tufanlı kafamı karıştırıyordu ve boşu boşuna çabalıyor olabilirdim. Görüşmek için dahi üç yıl savaş verdiğim adam sanki üç yıl peşinde koşmamışım gibi samimiyetle yaklaşıyordu bana ama ben iş birliğimizin verimliliğinden emin değildim. Doğrusu çok yol kat edememiştik ve hem bu hem de Tufanlı hakkındaki kafamda dönüp dolaşan soru işaretleri beni tereddüde düşürüyordu. Yine de belli etmemek adına sohbete başladığımda onunla olan ilişkimi de düşünerek kafamda bir yere oturtmak gibi düşüncelerim vardı.
" Ee Dağhan ? Ben yokken neler yaptın ?"
Arkasına yaslanarak bir bacağını diğerinin üzerine attığında keyifli sırıtışı yerini ciddiyete bırakıyordu.
" Filler... Oldukça duygusal hayvanlardır; benim aksime. Düşünsene dünyanın en büyük beynine sahipsin ama sen onu dinlemek yerine kalbini seçecek kadar aptalsın."
Başımla onayladığım an içimden onun yokluğumda zerre değişmeyerek karakterini aynen sürdürdüğünü fark ettim. İçli bir nefes vererek dudaklarımı yaladığımda bu düşüncemi küçük bir tebessümün ardına saklama gereği duydum. O ise benim sessizliğimle konuşmaya devam etti.
" Muhtemelen... Muhtemelen bu aptal yine ne saçmalıyor diyorsun. Doğru, çok doğru. Ben yalnızca etrafımda aklı yerine hisleriyle hareket eden geri zekalı aygır bünyesi arttığı için filler hakkında küçük çaplı bir araştırma yaptığımdan söz ediyorum."
Sözlerine gözlerimi kısarak düşünmekle karşılık verdiğimde her geçen saniye biraz daha çok sıyırdığını fark ederek bunu da tebessümümün ardına sakladım. Ardından alaylı tavrına eşlik ettiğimde bakışları oldukça pahalı olan saatimdeydi.
" Benim o geri zekalı aygırlardan olmadığım belli diye düşünüyorum. Zira yıllardır mantığımla hareket ediyorum."
Başıyla onaylayarak gülümsediğinde bakışları yanına yani Poyraz'a döndü ama o yerdeki halının desenlerini inceliyor ve asla bize bakmıyordu. Dağhan bunu umursamayarak konuştuğunda bakışları saniyelik olarak ona kaydı.
" Hazan hanım aygır olsaydı bile asla geri zekalı statüsünde olmazdı. Değil mi Poyraz ?"
Hızla başını aşağı yukarı sallayarak yeniden halıyı izlemeye döndüğünde değişik bir tonda konuşuyordu. " Aynen abi."
Dağhan da onda bir farklılık olduğunu anlamış olarak yüzüne anlamsız bir ifade ekledi ama bundan vazgeçerek yeniden bana dönmesi uzun sürmedi. Bu esnada ben Poyraz'ın yerine ona cevap vererek kıkırdıyordum.
" Sanırım aygır olsam bile geri zekalı sayılmadığım için şükretmem gerekiyor."
Dağhan da gülümsediğinde hızla başıyla onaylayarak iç çekiyordu. " Hepimizde bir parça aygırlık vardır Kandemir. Bunu keşfetme güzel."
Bakışlarım sekteye uğrarken ne dediğini kısa bir an sorgulasam da fazla üstünde durmayarak iç çekip arkama yaslandım. O ise bu esnada konuşmaya devam ediyordu.
" Ee Kandemir, Arslan kardeşlerin tam üç haftadır Amerika'da oluşuna ne diyorsun ?"
Sözleri duraksamama neden olurken ifademi korumaya çalıştım. Onun biliyor olması da Arslan kardeşlerin üç haftadır orada olması da içimde derin bir merakın nedeni oldu. Ne demek oluyordu bu ? Onlar; Alparslan ve Arslan Amerika'da ne bok yiyordu ? her geçen saniye düşünmem gereken şeylerin sayısı arttığı için duraksamam sürdü ve yine her geçen saniye onun suçsuz olabileceği ihtimali beynimde sızıyla dolu bir yer edindi. Bu yer her geçen saniye kanserli bir hücrenin yayılması gibi hızlı ve kötü huylu şekilde dağıldı ve ben mani olamadım. İçimdeki kuşkuların artışı sessizliğimi uzun süre korumuş olacak ki Dağhan oldukça sorgular bir ifadede yüzüme bakınıyordu. Bakışlarında merakın yanında anlam veremediğim bir duygu daha yatıyordu ve bunu anlamaya fırsat tanımadan mırıldandığımda amacım daha fazla kuşkulanmasına mani olmaktı.
" Haberim var. Sanırım delilleri daha çok yok etmek istiyorlar."
Dağhan başını yavaşça olumlu anlamda sallayarak anlam veremediğim ifadesini sürdürdü. Aynı saniyelerde bakışlarını yüzümün her bir yanında gezdirerek sinsi bir gülüşle konuşmaya başladı.
" Enteresan... Çok enteresan. Neyse ki delilleri yok etmeleri büyük planımıza engel değil."
Yutkunarak onu onayladığımda şüphelenmemiş olmasıyla derin bir nefes verdim. Şüphelenip taklit de yapıyor olabilirdi ve bu ihtimali daha sonra değerlendirmek adına bir köşeye attım. Bahsettiği planı içimde düşünmeye daldığımdaysa nefesimi toparlamak adına yeniden yutkundum. Şüphelerimden çok önce Tufanlı'nın hayatını bile bitirebilecek türde bir plan yapmıştık ve planın çoğu hazırlığı bitmişti. Dağhan bundan bahsediyordu. Onaylar bir mırıltı çıkardığımda planda kalacak olduğumu ona belli etsem de bu planda olmamın amacı artık oldukça farklıydı. Plan sayesinde Tufanlı hapse girdiğinde onun masum olup olmadığını daha rahat bir şekilde idrak edecektim ve eğer masumsa ki masum olmasa dahi muhtemelen bu yaşanacaktı; hapisten çıkmasını sağlayacaktım. Gülüşümü derinleştirirken kafamın içindeki plan çok daha netti. Dağhan belki de bu işte masum değildi. Gözümde Alparslan da Dağhan da artık aynı konumdaydı. İkisi de eşit konumda masum ve suçluydu. Şimdilik suçlayacağım başka kimse olmasa da Dağhan'ı suçlama nedenim eğer Tufanlı yapmadıysa suçu ona ancak düşmanının yıkacağı gerçeğiydi.
Şimdi Hazan Kandemir'in savaşı yeni başlıyordu. Hiç olmadığım kadar öfke dolu bir ifadeyle soğukkanlılığımı koruyarak ikisine de aynı mesafeden bakacaktım.
..................................
Dağhan gideli neredeyse bir saat oldu. Bu bir saatte Çisem ile konuştuk. Evde yalnız kalmadan endişe ettiğini söyledi. Daha doğrusu bunu aklına il düşüren Nare'ymiş. Söylediğine göre küçük kardeşim ne kadar kızgın ve kırgın olursa olsun benim için endişe duyarak böyle bir zamanda evden gittiği için pişmanlık yaşıyormuş. Neyse ki Çisem onu rahatlatarak moralini biraz da olsun yerine getirmiş. Bu esnada da beni de ihmal etmeyip Yalçın'ı tembihlemiş. Şimdi salonun orta yerinde bugün avukatın, Dante'nin, Dağhan'ın; Poyraz'ın ve hatta Tuğrul'un oturduğu kanepeye en sonunda Yalçın kuruldu ve geldiğinden beri telefonuyla uğraşıyor. Ben de koltuğumda oturarak bir yandan sigaramı içip diğer yandan da boş boş bakınarak düşünüyorum. Tufanlı, Alparslan... Zihnimi öyle çok bulandırıyor öyle çok karıştırıyor ki... Acı çekmiş olması ve Çisem'le Dante'nin sözleri kafamı kurcalıyor. Hatta bu kurcalama hiçbir şekilde yeterli olmuyor ve her geçen saniye artıyor. Hislerimi hiçbir şekilde dinlemeyerek yalnızca aklıma kulak veriyorum ve aklım böyle bir ihtimal olsa da şimdilik yalnızca sezgiden ibaret olduğunu söylüyor. Ben de ne yapacağımı bilemez bir şekilde aklımı kazıyorum.
Düşüncelerle boğuşarak derin bir iç çektiğim esnada Yalçın'ın telefonu çaldı. Yayıldığı yerden doğrularak aramayı cevapladığında bakışlarında şaşkınlık dolu bir sertlik vardı. Bakışlarımla ne olduğunu sorguladığımda içimde oldukça kötü bir his peydah olmaya başlamıştı bile. Bu esnada Yalçın aramayı kapatmadan hızla ayağa kalkarak bana baktı. Ardından konuşmaya başladığında sesi nefret doluydu.
" Abla Tufanlı gelmiş, kapıda."
Duyduklarımın şaşkınlığıyla dudaklarımdan bir nida dökerek refleksle ayağa kalktım. Aynı saniyelerde kalbim hızla atmaya başladığında Yalçın telefonun ucundaki kişiye bir şeyler soruyordu.
" Ne istiyor , kaç kişiler ?"
Nefesim yavaş yavaş ciğerime batarken bakışları yeniden bana döndü. İfadesinde daha çok şaşkınlık vardı ve titrek bir sesle konuşuyordu. " Abla tek başına ve silahsız gelmiş. Konuşmak istiyormuş."
Bakışlarım boşlukta bir yere sabitlenirken konuşmak isteme amacını kısa bir an sorguladım. Ardından dudaklarımı ısırarak hızla atan kalbimi görmezden geldim. Belki düşmanım belki de sadece çocuğumun babası ve eski aşkım olan adam kapımdaydı. Bana yaşattığı acılar birer birer önüme düşerken derin bir iç çekerek dudaklarımı yaladım. Ne diyeceğini öğrenmem gerekiyordu.
" İçeri alın."
Yalçın şaşkın ve sorgular bir tavırla tek kaşını kaldırdığında bakışlarımla kararımı gösterdim. O ise telefonun ucundaki kişiye gerekli talimatı verdi.
" Tamam, gelsin içeri."
Ardından cevap dahi beklemeden telefonu kapatarak hızla kapıya doğru ilerledi. Bir eli belindeki silaha gittiğinde her ihtimale karşı temkinli davrandığını fark ettim. Ardından ben de hızla peşinden kapıya ilerlediğimde Yalçın çalınmasını dahi beklemeden kapıyı açtı.
Açılan kapının ardından bir zamanlar aşık olduğum o koyu yeşil gözlerle karşı karşıya geldim. Üzerinde siyah bir gömlek ve pantolon vardı. İfadesi ise oldukça sakin ve yumuşak görünüyordu. Yutkunarak bakışlarımı sertleştirdiğimde Yalçın'ın öne atılışını seyrediyordum.
Üstünü aramak için hamle yaptığında Tufanlı gayet rahat bir tavırla kollarını kaldırdı. Ardından bakışları yeniden bana döndüğünde gülümsüyordu. Yalçın üzerinden ellerini çekerek bana döndüğünde başıyla onaylar bir ifadeye büründü. Bu üstünde bir şey olmadığı anlamına geliyordu. Ben de ellerimi önümde birleştirip sıkıntılı bir nefes vererek onu onayladım. Ardından bakışlarım ona döndü.
" Ne işin var burada ?"
O ise kıkırdayarak gamzelerini gösterdi ve alaylı bir tınıda konuşmaya başladı.
" Sen evine gelen misafirleri böyle mi karşılıyorsun ? Aşk olsun."
Gözlerimi devirerek sıkıntılı bir nefes daha verdiğimde alaylı ifadesinden rahatsızlık duyuyordum. " Kusura bakma, her gün evime can düşmanım gelmiyor."
Sırıtarak başıyla onayladığı esnada içeri doğru bir adım atıp konuşmaya devam etti. " Yok canım, estağfurullah. Aramızda bir kusurun lafı olmaz."
Sinirle soluyarak başımı aşağı doğru eğdiğimde bakışlarım anlık olarak Yalçın'a kaydı. Burada biz konuşurken olmasını istemiyordum. Tufanlı ne diyecek merak etsem de bunu yalnız yapmak tercihim olacaktı. Bu yüzden çıkması için normal bir tonda ona bakarak konuştum.
" Yalçın kapıda beke."
Sinirli bir ifadeyle Tufanlı'ya baktı. Ardından bakışları yeniden bana döndüğünde yüzü kızarıyordu. " Abla-"
Lafını bölerek başımı yukarı doğru diktiğimde kararlılığımı göstermekti niyetim." Yalçın dedim."
Başıyla kabulleniş göstererek henüz kapanmamış olan kapının önüne geçip kapıyı arkasından kapattı. Alparslan bu esnada başını hafifçe çevirerek onu izliyordu. Kapı kapanır kapanmaz ise gülümseyerek bana bakmaya başladı. Bir yandan da dudağını ıslatarak gözlerini kısıyordu. Yutkunarak ellerimi önümde birleştirdiğimde geliş amacını sakin bir tınıyla sormak niyetindeydim.
" Neden geldin ?"
Gözlerimin en içine bakarak samimiyetle gülümsedi ve aynı saniyelerde konuşmaya başladı.
" İçeri davet etmeyecek misin beni ?"
Bıkkın bir nefes vererek dudaklarımı dişlediğimde kalbim hızlı hızlı çarpıyordu. Gözlerimi kapatıp açarak elimle salonu işaret ettiğimde önden yürümeye başladı. Arkasından ilerlediğimde çoktan salona ulaşarak mobilyaları incelediğini gördüm.
" Eskiden bej ve kahve tonları severdin. Antrasit koltukları görmek beni bayağı şaşırttı."
Bahsettiği şey oldukça koyu tonların ev sahipliği yaptığı salonumdu. Evet eskiden daha açık tonları severdim. Hatta Amerika'daki evimi bu yüzden kendi zevkime göre döşemiştim ama şimdi bunun çok aksine koyu tonlar ruhumu yansıtıyordu. Bu sebepten salonum da evim de koyu renklere sahipti. Bunu dile getirdiğimde amacım ona atıfta bulunmaktı.
" Evim karakterimi yansıtıyor Tufanlı."
Sözlerimle bakışları bana döndüğü an tek kaşını havalandırarak gülümsedi. " Yani eskiden daha sakin bir karakterin vardı."
Başımla onaylayarak öne atıldığımda ona bugün tonla kişinin oturduğu o kanepeyi işaret ettim. O ise başını hafifçe eğerek kabulleniş gösterip oturdu. Ben de sabahtan beri neredeyse hiç kalkmadığım koltuğuma geçerek bakışlarıma sorgular bir ifade yerleştirdim. Neden gelmiş olduğunu ve ne istediğini düşünüyordum. Nefret dolu değil de daha sakin bir şekilde yaklaşmaya karar verdim bu esnada. Zira hareketlerini izleyerek onu anlamak istiyordum. Soracağım her soruda ve yapacağımız her konuşmada mimikleri önem arz ediyordu.
" Neden geldin Tufanlı ?"
Bıkkın bir nefes vererek bir bacağını diğerinin üzerinde yan konumlandırdı. Ardından konuşmaya başladığında sesinde sitemle karışık bir alay vardı.
" Misafirim ben Hazan. Geldiğimden beri neden geldin, neden geldin ... Ayıp oluyor ama."
Gözlerimi devirerek dişlerimi birbirine kenetlediğimde onun bu alaylı halini ne kadar sevmediğimi tekrarladım içimden. Bulduğu her fırsatta benimle dalga geçiyordu ve bu artık can sıkıcı olmayı da geçip can boğmaya başlamıştı. benden bir cevap gelmeyince yeniden konuşmaya başladı.
"En son evine geldiğimde camdan girmiştim." Kıkırdayarak gamzelerini gösterip devam ettiğinde bakışlarım ondaydı. " Onda da çok kalmamıştım zaten. Sonrasında halletmem gereken ufak bir pürüz vardı."
Bahsettiği pürüz o gün Tuğrul'un kolunu kırmasıydı. Ne acayip ki şu an da birkaç saat öne Tuğrul'un oturduğu kanepede yayılıyordu. Başımla onu onayladığımda o günleri anımsasam da üstüne düşmeyerek doğrulup dik bir konuma eriştim. Bu esnada bakışlarımız yeniden kesiştiğinde benden önce davranarak yeniden konuşmaya başladı.
"Neyse. Eh o gün beni evinde ağırlayamamış olmasını bugün çıkarırsın. Değil mi ?"
Başımla onu onayladığım esnada daha fazla uzatmadan konuya girmek niyetinde olduğum için sakin bir tınıda konuştum. Bu esnada bakışları sürekli olarak iyileşmekte olan bileğimdeydi.
" Ben ne istediğini merak ediyorum."
Kafasını olumlu anlamda sallayarak gülümsediği esnada fazla düşünmeden konuştu. Bu sırada bakışları yüzümde geziniyordu.
" Aç değilim ya! Kebapçıdan çıkıp geldim ama bir şeyler içebiliriz."
Sözleriyle donup kaldığım esnada ağzım hafifçe aralandı. O ise gülümseyerek göz kırptı bana. Muhtemelen anlamıştı neyi kast ettiğimi ama bunu işine geldiği gibi yorumluyordu şu an. Fark etsem de bozuntuya vermeyerek sıkıntıyla soludum. Ardından mutfaktan Nemin ablayı çağırdım. Yaklaşık bir dakika sonra geldiğinde karşımdaki adamı görerek küçük bir şok yaşadı. O Alparslan'ı tanıyordu. Çisem sağ olsun kendi aşk hayatının yanına benimkini de katarak eski sevgilim ve düşmanım olarak tanıtmıştı. Nermin abla ise ' Dağ gibi çocuk.' Diyerek anlattığımız onca şeye rağmen onun heybetini övmüştü. Birkaç saniye duraksadıktan sonra kendisine en içten gülümsemesi ila bakan Alparslan'a tebessüm etti.
" Ne alırsınız ?"
Alparslan ise başını hafifçe eğerek bana baktı ve bu esnada konuşmaya başladı.
" Türk kahvesi; hatırlı olanından."
Cümlesini tamamladığı an göz kırparak gülümsedi. Bu esnada Nermin abla merakla sorgulamaya devam etti.
" Nasıl olsun ?"
Alparslan hiç düşünmeden cevap verdiğinde bana bakmayı sürdürüyordu. " Şekere şu an hiç ihtiyacım yok." Cümlesini kurarken içli bir nefes çekti ve tamamladığı an ise dudaklarını yalayarak yeniden göz kırptı.
Nermin abla bir ona bir bana baktıktan sora sade demek istediğini anlamış olacak ki başıyla kabulleniş göstererek ayrıldı yanımızdan. Ben de bu esnada rahatsız edici bakışından ve yaptığı imadan dolayı sıkıntı ile soluk veriyordum. Tufanlı yine her zaman olduğu gibi davranıyordu ve bu oldukça sinir bozucuydu. Dalga geçiyordu yine. Nişanlı olduğunu bile bile bana imalarda bulunuyordu ama görmezden gelerek asıl mevzuyu sorgulamam şarttı. Bu yüzden derin bir nefes alarak konuşmaya başladığımda o da arkasına yaslanıyordu.
" Evet, bence şimdi gerçekten neden geldiğini konuşabiliriz."
Başıyla onaylayarak yeniden gülümsediği esnada bileklerime bakmayı sürdürüyordu. İç çekerek konuştuğunda ise ben de saniyelik olarak minicik bir bandın hafifçe kapattığı dikişlerime bakındım.
" Ben hem geçmiş olsun demeye hem de seni büyük bir zahmetten kurtarmaya geldim."
Yüzüme merak dolu bir ifade yerleştiğinde gülümseyerek cümlesini açıklamaya devam etti. " Hastaneye gelişimi öğrenmişsindir. Hiç zahmet etme istedim, ben geldim."
Kaşlarımı hafifçe kaldırarak onu onayladığımda içimden onun yanına gitmeyi hiç düşünmediğimi geçirdim. Ona o kadar çok güvenmiyordum ki karşısına geçip ' Neden geldin, neden ağladın ? ' demek ve doğru cevabı alabilecek olmak aklımdan dahi geçmemişti. O ise bunu düşünmediği için ona gideceğimi aklına getirerek buraya gelmişti ama bu gerçeği yansıtmıyordu.
" Gelmeyecektim ama madem gelmişsin. Seni dinliyorum Tufanlı."
Gülümseyip iç çektiğinde ellerini birbirine bağlayarak dudaklarını dişleyip göz kırptı.
" İçinden ne geçirdiğini çok merak ediyorum." Tam ağzımı araladığım an yeniden öne atılarak konuşmaya devam etti. " Ha bu arada ben sana gül almıştım. Adamların içeri almadı."
Kaşlarım şüpheyle havalandığında bana neden gül aldığını sorguladım. Ardından sözde geçmiş olsun ziyareti olduğu için mantıklı geldi ama sebebi her ne olursa olsun nişanlı bir adamdan gül almak hoş hissettirmemişti. Üstelik onun bana gül aldığı zamanları biz çoktan geride bırakmıştık.
" Gül ?" meraklı bir ifadeyle sorguladığımda başıyla onay verdi. Ben de bıkkın bir nefes vererek içimden geçenleri dillendirdim. " Papatya alsan daha makul olurdu."
Sözlerimle bozuntuya uğradı kısa bir an. Ardından duruşunu düzelterek yeniden konuşmaya başladı. " Unutmamışsın."
Kast ettiği şey yıllar önce bana anlattığı papatya ve kelebeğin hikayesiydi. Evet unutmamıştım. Ondan öğrendiğim bu hikaye ile Alper'in mezarına papatyalar diktikten sonra unutmak ne mümkündü ?
" Unutmadım. Papatyayı da geç kalınmışlığını da."
Gülüşünü daha çok büyüterek iç çektiğinde onun bakışlarını üzerimde hissetmek rahatsız etse de her mimiğini ezberlemek istediğimden asla bozuntuya vermemeye çalışıyordum.
" Ben de unutmadım. Yaşadığımız her şey, her saniye hatta her salise aklımda."
Bu cümleyi kurarken yüzü o kadar ilginç bir hâl aldı ki ben yaptığı imayı anında idrak ettim. Birlikte yaşadığımız en özel anları kast ediyordu. Üstelik bunu söylerken çekinmediği gibi tulumdan hafifçe belli olan göğüslerime göz ucuyla bakıyordu. Rahatsız, çok rahatsız bir his içimi kapladığı esnada kaşlarımı çatarak doğruldum ve tulumun üst kısmını çekerek göğüslerimi kapamaya çalıştım. O ise nihayet rahatsız olduğumu idrak ederek bakışlarını ışık hızıyla başka yöne çevirdi.
Bu esnada ben oldukça sinir dolu olması gerekirken sakinlikle bezenmiş cümlemi dile getiriyordum. " Ben tek bir anını bile hatırlamıyorum. Hayal kırıklıklarıyla dolu olan o sahte ilişkinin yerine gerçeğini koyduğumdan beri tek bir salisesi bile yok aklımda."
Kast ettiğimin yaptığım evlilik olduğunu anlayacak bir kapasiteye sahipti ve öyle de oldu. Bu cümleyi kurma amacım onun ne tepki vereceğini ölçmekti. Eğer Alper'in kanına giren hakikaten oysa bu cümleye vereceği tepkiden belki kendini açığa vuracaktı ama yapmadı. Yalnızca başını eğerek dudaklarını büzdü. Cevap dahi vermedi. Ardından konuşmaya başladığında konuyu değiştiriyordu.
" Sormayacak mısın neden orada olduğumu, neden ağladığımı ?"
Başımla onu onaylarken zaten dakikalardır bunu nasıl sormam gerektiğini düşündüğümü bilmesine müsaade etmedim. Yalnızca elimle anlatması için komut vererek arkama yaslandım. Bu esnada bakışlarımla onu izliyor ve nedenini sorguluyordum. Gayet rahat bir tavırda konuşmaya başladığında ben içimden onun vicdan yapmış olabileceğini geçiriyordum.
" Daha önce de kızını kaçırmadığımı söylemiştim. Haberi alınca da destek olmak için-"
Sözlerini işittiğim an içimde patlamaya hazır olan öfkem birden bedenimde hakimiyet kurdu. Destek olmaktan söz ediyordu. Benim başıma gelen her şeyin sorumlusu olduğu gibi bir de destek olmaktan bahsediyordu.
" Ne desteği ya ? Ne desteği ! Sen mahvettin hayatımı. Sen-"
Cümlemi büyük bir öfkeyle kurduğum esnada Nermin abla kahveyi bırakmak için içeri girdi. Tam bu esnada bu sebepten bıkkınca soluyarak gitmesini bekledim. Alparslan ise sanki az önce ona kızmamışım gibi rahat bir şekilde fincanı alarak kahvesini yudumlamaya başladı. Bu esnada ben daha büyük bir öfkeyi kusmaya başlıyordum.
" Senin yüzünden bu haldeyim ben. Bir de utanmadan destek mi vermek istedin ? Döktüğün o göz yaşları da timsah göz yaşı mıydı ?"
Sözlerimle sıkıntı ile soluyup fincanı yerine bıraktı. Bu esnada kararlı bir ifade ile bana bakarak konuşuyordu.
" Kızını kaçırmadım ve kocanı ö*dürmedim. Yani hayatını ben mahvetmedim. Ben senin hayatını mahvedemem Hazan. Bunu asla yapmam."
Sözlerini işittiğim an gür bir kahkaha attım. Tek mevzu bu sanıyordu. Suçsuz olma ihtimali olsa dahi bu onu gözümde aklamazdı. Beni kapının önüne koyduğu günü de bedenimi kullandığını da o nişanlısını yarı çıplak gördüğümü de unutmamıştım daha.
" Diyelim ki senin dediğin gibi. Bu bana daha önce verdiğin zararları unutturur mu sanıyorsun ? Aldatılıp kullanılarak kapıya koyulduğum günü unutmadım daha Tufanlı."
Onun ifadesinde küçük bir bozulma olduğunda yutkunarak kapattı. Gözlerini ardından bana bakmaya başladığında içli bir nefes verdi.
" Ben seni aldatmadım. Bunu o gün de söylemiştim."
Yalan söylediğini bile bile ne kadar da rahat konuştuğunu içimden geçirerek kahkaha attığımda ifademdeki sakinliğe ben bile şaşırıyordum. O ise bunun aksine oldukça tedirgin görünüyordu.
" Ne kadar da rahat yalan söylüyorsun. Unuttuysan hatırlatayım Tufanlı. O kadın şu an senin nişanlın."
Sözlerimi başını sallayarak onayladığında hiç düşünmeden konuşmaya başladı. Yüzünde kararlı bir ifade vardı bu kez. Oldukça rahat görünüyordu. " Ben Güliz'le-"
Cümlesini işittiğim an öfkeli bir tınıda konuşarak susturdum onu. Utanmadan bana nişanlısından söz edecekti. Bunu hiç utanmadan yapacaktı ama bende bunu dinleyecek bir mide yoktu. bedenimi ona teslim edip çocuğunu doğurduktan sonra benden sonra s*ktiği bir kadının adını duymaya dahi tahammülüm yoktu.
" Kes! Ne nişanlını ne de özel hayatınızı dinlemek istemiyorum Tufanlı. Neden ağladığını söyle bana. Neden ?"
Sıkıntılı bir nefes vererek dikleştirdi bedenini. Ardından konuştuğunda yüzünde aynı rahat ve kararlı ifade sürüyordu.
" Gitmenden korktum. Kızının yaşamıyor olmasından korktum, üzüldüm ve ağladım."
İfademde şaşkınlık yer alırken' olabilir mi ? ' diye içimden düşündüğüm sözleri ondan işitmiştim. Birkaç saniye duraksadım. O bu esnada kararlılıkla yüzüme bakıyordu ama ben duyduklarıma inanamıyordum. Zaten bedenimi kullanmış ve beni sevmemişti. O yapmamış olsa bile neden üzülüyordu ? Buna bir cevap bulamıyordum. Hatta bazen kızımı kaçırmış olmasını da mantıklı bir zemine oturtamıyordum. Beni hiç sevmeyen biri Alper'i sırf ağır geldiği için ö*dürmezdi. Hadi diyelim ki kızımın kendi kızı olduğunu öğrenerek kaçırıp Alper'i de gizlediği için Ö*dürdü. Bu teoride dahi içimde oturmayan parçalar vardı. Bunca yıl benden saklaması mantıklı gelmiyordu ama bir yandan da mantıklı geliyordu. Kızı olduğunu bildiğini kabul ederse suçunu da kabullenmiş olacaktı. Yıllardır bu nedene sığınıyordum ancak o tüm ezberlerimi bozacak şekilde davranıyordu.
Yutkunarak konuştuğumda hislerimle hareket etmediğim için mantığıma kafamdakilerle yaşananların uymadığını düşünüyordum.
" Sana neden inanayım ? Belki de senden şüphelenmeyeyim de karşında yer almamayım diye yaptın. Belki de gerçekten timsah gözyaşları döktün."
Başını olumsuz anlamda sallayarak iç çekti. Bu esnada kararlı ifadesi ve ses tonu sürüyordu. " Aksini sadece reddedebilirim ama günü geldiğinde doğruyu söylediğimi anlayacaksın."
Başımla onayladığımda içimden ona zerre kadar güvenim olmadığını geçiriyordum. Aynı saniyelerde konuşmaya başladığımda onun bunu kanıtlamadığı sürece ona inanmayacağımı ve hep tetikte olacağımı geçirdim. Bu konuda Dağhan'ı da şimdilik onunla aynı kefeye koyarak ilerleme kat etsem de henüz hiçbir suç sahibine ulaşmış değildi.
" Bana masum olduğunu kanıtlamadığın sürece sana inanmamı bekleme Tufanlı. Sırf bir kez ağladın ve kendini üzgün gösterdin, peşimden oralara kadar geldin diye sana inanacak kadar saf değilim."
Bakışlarıyla onayladığı an oturduğu yerden kalkarak karşıma dikildi. Bu esnada kararlı ifadesinde sorgular bir bakışla yanıt verip ben de ayağa kalktım. Göz göze geldiğimiz an midemde oluşan o rahatsız edici hisse yüzüme üflediği nefesi eşlik etti.
" Kanıtlayacağım. Bunun için uğraştığıma ve kendimi aklayacağıma emin olabilirsin."
Şimdi tüm zarlar yeniden dağıtılıyor ve oyun en başından başlıyordu. İçimdeki öfke belki en başından beri püskürüldüğü kişilere belki de hiç tahmin etmediğim bedenlere erişinceye ve gerçeklere gün yüzü gibi erişinceye dek o zarlarda yapılan hileler de masayı birbirine düşürerek oyunu karıştırıp payını alan kumarbazlar da hak ettiğini alacaktı. Belki de hayatımın en büyük kumarı şu andan sonra yapacağım hamlelerle oynanacaktı.
...............................
İlahi bakış
Genç adam sakin adımlarını mutfakta sonlandırarak ısıtılmış sütü alabilmek için ocağa yöneldi. Ardından sütü yavaşça kenarda bulunan bardağa döktüğünde bardaktaki sürülebilir çikolataya bakarak burukça tebessüm etti. Küçük kızın bu karışımla süt içmeyi kabul etmesini umuyordu. İçli bir nefes vererek sütü karıştırdığı esnada eline aldı ve adımlarını bu kez küçük kızın odasına yönlendirdi. Çok dikkat ediyordu; sütü dökmemek için. Çocukken tek bir dokunuşla koskoca vazoyu yerle bir etmişti. Sakardı, çok sakardı. O anları anımsayarak buruk tebessümünü sürdürdüğünde küçük kızın odasında olduğunu fark etti.
Alya yatağının üzerinde ellerini önünde birleştirmiş bir vaziyette oturuyordu. Üzerinde kırmızı ekoseli bir elbise vardı. Elbisesine saçlarının ön tutamlarını arkada birleştiren fiyonklu toka eşlik ederken simsiyah, uzun ve dalgalı saçları beline dek uzanıyordu. Minik ellerinin birbirini kaşıdığını görünce başını yavaş yavaş daha aşağıya kaydırdı. Bu esnada beyaz mus çoraplarının diz kısımlarının hafifçe siyaha büründüğünü görerek iç çekti. Yine düşmüş olmalıydı. Daha sonra bakışları minik ayaklarına kaydığında kırmızı babet ayakkabılarının ayakları yerine yerde olduğunu fark ederek sıkıntıyla soludu. Sıktığını ve dar geldiğini söylediği için giymiyordu.
Genç adam küçük kızı izlemesi bittiğinde sakin adımlarla odasına girerek yatağın yanındaki komodine elindeki sütü bırakarak küçük kızın önünde eğildi. Aynı saniyelerde konuşuyordu.
" Sana süt getirdim Alya."
Alya bakışlarını işittiği sözle genç adama çevirdi. Ardından komodindeki süte bakarak yüzünü buruşturup ellerini önünde bağladı. Sütten nefret ediyordu. Bildikleri halde her gün inatla süt getirmelerinin de onun inadı karşısında hiç şansı yoktu.
" Şüt şevmem ben ."
S harfini tatlı bir pelteklikte 'ş' olarak söylüyordu ve bu onu olduğundan çok daha tatlı yapıyordu. Alya gören herkesin sevmek isteyeceği kadar tatlı bir çocuktu. Fazlaca içine kapanık olması ve sürekli olarak sessiz durması bile tatlı oluşunun asla önüne geçmiyordu.
Genç adam bıkkın bir nefes vererek sözlerini sürdürdü.
" Ama Nutella koydum sütün içine. Sen seversin onu."
Alya kollarını daha çok birbirine bağlayarak kaşlarını da çattı. Bu esnada dudaklarını da büzerek aynı cümleyi tekrar ediyordu ama göz ucuyla süte bakmayı da ihmal etmiyordu. Nutella sütte nasıl durmuştu diye merak ediyordu.
" Şüt şevmem ben."
Genç adam bıkkınca nefes vererek doğruldu. Bugün de kıramamıştı inadını. Aynı saniyelerde küçük kıza bakarak konuştuğunda iç çekiyordu.
" Tıpkı annen gibisin Alya. O da sütten nefret eder."
Alya bakışlarını ona çevirerek gülümsediğinde hevesle bakıyordu. Annesini ve onun huylarını çok merak ediyordu. Bunu genç adama tatlı ve neşeli bir tınıda sorduğunda genç adam çalan telefonunu cebinden çıkarıyordu.
" Geyçekten mi zeytin ? Anni şüt şevmez mi ?"
Genç adam başını aşağı yukarı sallayarak küçük kızı geçiştirdi. Bu esnada arayan kişiyi fark ettiği gibi hızlı adımlarla onun odasından çıkıp bahçeye adımladı. Nihayet bahçeye ulaştığında vakit kaybetmeden aramayı cevaplandırdı.
" Abi?"
Karşıdan erkeksi bir ses tonu tüm ciddiyeti ile yankı bulduğunda işittiği sesle duruşunu daha çok düzeltti.
" Kız nasıl, her şey yolunda mı ?"
Genç adam başını aşağı yukarı sallarken küçük kızın dadısının elinden tutarak bahçenin ortasına doğru ilerlediğini görerek bakışlarını ona çevirdi. Alya bu esnada bahçede gördüğü kelebeği takip etmek için gamzelerini göstere göstere koşuyordu.
" Yolunda abi." Tam cümlesini tamamladığını düşündüğü esnada aklına alınması gerekenler için şehir merkezine gitmek geldi ve bunu da söylemek istedi. " Eksikler var. Kızı şehir merkezine götürmem lazım."
Erkeksi ses bu kez bir tık sert çıkıyordu. " Kızı niye götürüyorsunuz ? Adamlara söyle gidip alsınlar."
Genç adam iç çekerek duraksadı. Bu esnada yutkunuyordu. " Ayakkabısı dar geliyor abi. Numarasını da alıyoruz ama nasıl oluyorsa rahat değil deyip giymiyor. Kendisi denesin diye..."
Erkeksi ses bu kez kahkaha attı. Ardından konuştuğunda sesi neşeli geliyordu. " Enteresan... Çok enteresan. Hiç görmediği babasına huyunun bu kadar benzemesi..." iç çekerek devam ettiğinde sesi bir tık daha normal geliyordu. " Ayakkabı mağazasındaki numarası uyan tüm ayakkabıları alıp eve getirin. Tetikçi'nin kızı o. Zamanı gelene kadar ayağına taş değdirmeyeceksiniz. Gözünüz gibi bakın."
Genç adam onaylar bir mırıltı çıkardığında bakışları küçük kızdaydı ve o kelebeğin peşinden kahkaha atarak koşarken ayağını takıp yere düşmüştü. Acı bir çığlık atarak ağladığını gören genç adam hızla telefonu kapattı.
" Tamamdır. Haberleşiriz yine."
Ardından koşar adım kızın yanına ulaştığında önce yerdeki küçük kıza baktı. İçli içli ağlayarak yanağını silmeye çalışıyordu. Bu esnada genç adam dizinden sızan kanı ve küçük kızın açarak üflemeye çalıştığı minik elindeki yarayı gördü.
Sıkıntıyla soluyarak arkasına döndüğünde dadısının başını sağa sola sallayarak Felemenkçe bir şeyler mırıldanıyordu. Genç adam daha fazla tahammül etmek istemeyerek dadısına sertçe tokat attı.
Alya bu esnada gözlerini kapatarak korkulu bir nidayı dudaklarından döküp daha çok ağlamaya başladı. Genç adam ise yere düşen kadına üst üste tekmeler savurdu.
Ardından öfkesi biraz dindiğinde arkasını dönerek kendisine korkulu gözlerle bakan küçük kıza yaklaştı. Alya kendisine yaklaştığını gördüğü an korkuyla ellerini siper ettiğinde genç adam öfkeli bir nefes verip onu kucağına aldı.
" Korkma, geçti."
Sinirini hafifletmeye çalışsa da küçük kızın korkuları her geçen saniye artıyordu. Bu esnada onun Alya'yı odasına götürmesi ve pansumanını yapıp ilgilenmesi bile küçük kızın gördüğü o manzarayı unutmasına yaramayacaktı. Alya bu evde ne kadar ilgiye maruz kalsa da öfkesini kontrol edemeyen bu genç adam yüzünden sevgisiz ve korku dolu bir hayatın pençesinde kendisine her gün resmi gösterilen annesinin ona gelmesini bekliyordu.
Bölüm sonu...
Uzun ve beni gerçekten yoran bir Bölüm oldu 🥹
Umarım beğenirsiniz güzelliklerim♡
Lütfen yıldıza basmayı ve yorumlarınızı esirgemeyin♡♡♡♡
Sizlere yavaş yavaş olayların iç yüzünü gösteriyorum ve aslında spoi bile veriyorum 🫣
Fark edenler olacak mı bilemiyorum ama evet biz yavaş yavaş madalyonun iç yüzünü görüyoruz.
Çok çok önemli bir Bölüm bu çünkü minik Alya aramıza katıldı 🤧
Onun ilk sahnesini yazarken çok duygulandım....
Anne ve babası kafalarındaki soru işaretleriyle mücadele ederken Alya büyük bir sabırla onları bekliyor...
Ve onun dışında Nare& Poyraz çiftine merhaba dediğimiz bölüm de bu bölüm oldu küçük aşıkları sevip sevmediğinizi merak ediyorum. İlerleyen bölümlerde bol bol sahneleri olacak.
Kafamdaki Hazan Kandemir de tam olarak bu bölümde olduğu gibi biri aslında. Oldukça soğuk zalim ve gözü dönmüş bir kadın. İlk kez bu bölümde tam olarak zihnimdeki Hazan'ı yazdım diyebilirim hatta.
Onun dışında bölümdeki favori sahnenizi merak ediyorum güzelliklerim, yorumlarda buluşalım olur mu ?
!!!!!Ve en kısa sürede bölüm hakkında soru cevabı instagram hesabımda yapacağım!!!!!!!!!
Oradan takip etmeseniz bile sorularınızı sormaktan çekinmeyin ♡
Bu bölümü önümüzdeki günlerde düzenleyeceğimi ve haftaya cuma yeniden bölüm atacağımı söyleyerek sizi yeni bölümle baş başa bırakıyorum güzelliklerim♡
Yeni bölümde görüşene dek güzellikle kalın ♡
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |