
Kitabın Korte kısmı bittiğine göre... İnfial'e hoş geldiniz !
Desteğinizi satır arası yorumlar ile gösterirseniz çok mutlu olurum güzelliklerim 🥹🫶🏻
Keyifli okumalar♡♡
16. İSTİKRAH
🔥
Günümüz
Merhamet merhamete uğradıkça gelişen bir histir. Hiçbir yerden duymadım. Bu söz bana ait. Merhamete uğramayarak merhametimi yitirdiğim günden beri bu söz beynimin en güzel köşesinin en geniş duvarına asılı. Bilerek seçtim orayı. Her nefes aldığımda, kalbim atışıyla duvarına her çarptığında zihnimde o söz yankılansın diye. Unutmamak için. Merhamete en çok ihtiyacım olduğu an insanların merhametsiz yanlarına çarpığım o günleri unutmamak için.
Kimine göre acımasız bir kadınım şimdilerde. Bir zamanlar acınacak haldeyken kimsenin acımasına uğramadım. Bu beni kimilerine göre acımasız yaptı ama hayır. Ben acımasız bir kadın değilim. Ben hislerini yitirmiş bir kadınım. Kalbim evlat acısıyla sınandığından, vicdanım bir masumun yükünü taşıdığından beri ben hislerimi yitirdim. Bir günde olmadı. Canım acıyla yavaş yavaş harlandı. Ateş içimde kordan köze döndü. Bu köz benim kalbimi taş yaptı. Hislerimi aldı.
Şimdi aynaya baktığımda gördüğüm o yoğun siyah makyaja bürünmüş kara gözler hissiz ve bir o kadar da merhametsiz.
Üç koca yıl oldu. Üç koca yıl...
Evladımın sesini duymadan kokusuyla dolmadan üç yıl geçirdim. Üç asır bile az kalır bu üç yılımı anlatmaya. Canım öyle bir yitti ki ilaçlar olmadan ayağa kalkamayacak vaziyete geldim. Her günümü ve her gecemi kızımdan bir iz, bir haber bulmaya adadım. Olmadı. Bir noktadan sonra yollarım tıkandı. Yapamadım. Evladımı bulmaya gücüm yetmedi.
Bu hırs kazandırdı bana. Güç lazımdı. Çok güç. Evladıma kavuşmak için aklımın hayalimin alamayacağı kadar çok güç lazımdı bana. Amerikan polisini dahi satın alacak güçteki o adamlara karşı koyacak güç. Başardım da. İlmek ilmek işledim gücümü. O adam ... Tufanlı yüzünden batma noktasına gelen bir şirketi devraldım. Çalıştım. Çok çalıştım. Beni ve şirketimi alanının en iyisi yapacak kadar çok çalıştım.
Yer altı dünyasıyla tanıştım daha sonra. Arkamda duracak adamlara ve sağlam dostlara ihtiyacım vardı. 'Kadın' dediler. ' Karı kısmından mafya mı olur ? ' dediler. Ciddiye almadılar. Ciddiye alacakları kadar ciddi işler yaparak karşılık verdim onlara. Cinsel bir obje gibi yaklaştılar. Bütün cinsel kimliğinden sıyrılan eril bir kadın olarak yaklaştım onlara. Yapılan imalara, alenen belli olan bakışlara sustum. Yuttum. Kızım için sustum. Onun için yuttum ama hep içimden geçirdim. 'Bir gün gelecek ve ben beni ciddiye almayan aşağılayan kadınlığıma sığınan o p*ç kurularının hepsine meydan okuyacağım . 'dedim.
İşte şimdi o gün geldi. Bir zamanlar aklımın dahi alamayacağı bir güce eriştim. O kadar çok para babasını dize getirdim ki sayısını dahi anımsamıyorum. Kızıma dair tek bir delil bulabilmek için yaptım bunu. Başardım da. Şimdi başladığım noktaya göre güzel bir ilerleme kat ettim.
Evladımı kaçıran ve Alper'i öldüren o adamın adını biliyorum artık. En son görüldüğü yere kadar biliyorum. Üç yıldır hakkında tek bir kayıt yok. Kirli işlerle uğraşan adamları ; onların maşası. Muhtemelen yeni bir kimlikle yeni bir hayat kurdu kendine. O günle öğrendiklerim bu kadarıyla sınırlı değil. O adam eskiden Tufanlı'ya hizmet ediyormuş. Delille kanıtlayabildiğim bir mevzu değil. Onların iş yerlerinin birinin karıştığı kaçak silah baskınında göz altına alınmış. Öyle güzel bir mekanizma kurmuşlar ki o silahlarla ve o adamlarla resmi kayıtta tek bir bağları dahi yok. Kanıtlayamadım. Kızımı kaçıran kocamı öldüren o şerefsiz bu itin adamı diyemedim.
Manevi babası Dayı yani asıl adıyla Saadettin ise olaylardan iki ay sonra Hollanda'da bulundu. Söylediğine göre o gün olayları önceden fark ederek engel olma niyetine girişmiş. Daha sonra ise o adamlar tarafından yakalanıp kaçırılmış. Yalan. O araba ona aitken bu nasıl mümkün olabilir ki? İnanmadım. Herkes inandı. Davada aklandı. Benim gözümde milim aklanmazken o davada suçsuz olduğuna inanıldı. Çok uğraştım bunun aksinin olması için. Defalarca kez mahkeme salonlarında sabahladım. Olmadı. Yapamadım. Evladımı kaçıran o adi özgürlüğüne kavuştu.
Hakkında süreçte çok şey öğrendim. Ben Amerika'ya taşındıktan belirli bir süre sonra her ay düzenli olarak California'ya gelmiş. Her ay... Tesadüf müydü bu kadarı ? Değildi. Aylarca plan yaptı. Aylarca... Kızımı benden almak için aylarca uğraştı. O ise olaydan bir ay ve iki gün önce gelmiş. Benimle konuştuğu o gün ; onu aylar sonra ilk kez gördüğüm o gün. Muhtemelen babası planı yaptıktan sonra evladımı benden kaçırmadan önce son kez sormak istedi.
Son kez...
Bunu isteyerek yaptığımı öğrenince geçtiler harekete. İki gün önce de bu yüzden geldi. Her şey o kadar net bir şekilde ortadayken yargı bunu ısrarla görmüyordu. Bütün oklar Tufanlı'nın etrafında birleşiyordu. O oklar bir gün onun sonu olacaktı ve o gün artık görünecek kadar yakındaydı.
Şu an Dayı farklı bir suçtan hapisti. Kızımın davasında aklandıktan bir ay sonra karısını sokak ortasında döven bir adamı öldürmüş. Olaydan sonra kaçmış ve hiç görgü şahidi yokmuş. Ancak ne hikmetse aynı gün teslim olmuş. Bozuk saat ilk kez belki de doğruyu gösterdi. Adaletin karşısında el pençe olduğu günden beri hapiste.
Dün gerçekleştirdiğim o ziyaretteki pişkin halleri gözümün önüne geldikçe öfkem köpürüyor. Neyse ki bu gece yıllar sonra ilk kez başımı yastığa rahat koydum. Bu rahatlığın nedeni ilk yeminimi bozmuş olmamdı. O rezilin hançerini yapan kansıza kan dökerek iade etmiştim.
Olay sonrası haber tez yayılmış olacak ki saati dolmadan bu mevzu için Dante ile küçük bir tartışma yaşadık. Öfkemin kontrolü etkilediğinden uzun uzun söz etti. Bilmiyordu. O öfke benim yaşama tutunmamdaki en önemli etkendi. Öfkem koruyordu aklımı. O öfke hafiflediği an acım ağır basıyordu. Görmüyordu. Neyse ki mevzu çok uzamadı.
Masanın üzerinde bulunan kırmızı rujuma uzandığım an aklıma geçen gün gördüğüm o haber düştü: Tufanlı seneler önce benimle aldattığı o kadınla gözlerden uzak, aile arasında bir tören ile nişanlanmış. Yüzümde acı bir tebessüm belirdi. Bir zamanlar kırmızı ruju yalnızca onun yanında sürmem için direten adam şimdi nişan töreninde kırmızının en şehvetli tonunu dudaklarına layık gören bir kadınla birlikteydi.
Kalbim onun nefreti ile kül olmasaydı eğer, ben eski Hazan olsaydım eğer, bunun için saatlerce göz yaşı dökerdim. Şimdi benim gözümden akan her yaş kıymetli. Canıma can olanların dışında kimseye akmayacak kadar kıymetli. Yüzüme yerleşen acı tebessüm kırmızı ruju dudaklarıma özenle sürmeme engel olamadı. Bütün dikkatimi oraya yoğunlaştırdığım anda kara harelerim dolgun dudaklarımı dikkatle izledi. Nihayet makyajım bittiğinde derin bir nefes vererek aynaya bakındım.
Kara harelerime siyah tonlarında buğulu makyajım güzellik katmıştı. Gözlerim bütün gecemi evladımı düşleyerek geçirmemişim gibi görünüyordu. İfadesizdi. Pürüzsüz beyaz tenime dudaklarımdaki yoğun kırmızı eşlik ediyordu. Siyah , boyun hizamdaki hafif dalgalı saçlarımı geriye attım. Güçlü görünmek en büyük silahımdı ve bunun en kıymetli yolu ise giyim ve makyajdı.
İnce ve zarif parmaklarıma yılan desenli pırlanta yüzüklerimi geçirdikten sonra ayağa kalktım. Bir iki adım attığımda boy aynam karşımdaydı. Üzerimdeki siyah , kalın askılı, diz hizamda biten elbisenin eteklerini düzelttim. Kolumdaki pahalı saatimi ve takılarımı da düzelttiğimde bakışlarım bu kez ayakkabılarımdaydı. Tercihim her zaman dik duruşumu daha da sağlamlaştıran uzun topuklu stilettolardan yanaydı. Bu kez ayaklarımdaki pahalı, siyah ve arkası kırmızı olan ayakkabılardan başlayarak süzdüm bedenimi. Uzun bacaklarımı saran ince siyah ten çorap parlak bir görünüm sağlıyordu. Elbise ise bedenimi sıkı sıkı sararak hatlarımı ortaya çıkarıyordu. Yüzümde memnun bir gülümseme ile siyah ceketimi omzuma attım. Son olarak oldukça pahalı ve zengin bir görünüşe sahip olan siyah gözlüklerimi de taktığımda hazırdım. Derin bir nefes vererek adımlarımı odamın dışına yönelttim.
Uzun koridora girdiğimde bakışlarım koridorun sonundaki geniş merdivendeydi. İlk kazandığım para ile almıştım bu evi. İçini Dante'ye özel olarak yaptırmıştım. Gücün en önemli simgelerinden biri tahttı. Bu lüks ev benim onun karşısındaki gücümün en önemli simgelerindendi.
Adımlarım merdivenden aşağı ilerlerken tanıdık bir ses işittim. Yüzümde derin bir gülümseme oluştuğunda çoktan sesin geldiği yöne ilerlemeye başlamıştım. Yalçın mutfakta Nermin abla ile sohbet ediyordu.
Yalçın...
Benim sağ kolum. Aslında bundan çok daha fazlası. Şu kurtlar sofrasında güvendiğim iki kişiden biri. İlki evladımı bulmam için bana sonuna kadar destek veren Dante iken ikincisi tanıştığımız ilk gün dahi gözünü kırpmadan bana siper olan bu genç delikanlı ; Yalçın.
Mutfak kapısının önünde boylu boyunca dikilerek yaslanmış. Hafif sarıya çalan kumral saçları özenle taranmıştı. Boyu hayli uzundu. Başını eğmemiş olsa kapıya yaslanamayacak kadar uzundu. Kalıplı olmasından olsa gerek kapıya yan dönerek yaslanabilmişti. Bu manzara gülmeme neden olurken adımlarım yanında son buldu. Gözlüğümü çıkarttığım esnada beni gördü ve kahve gözleri yere eğildi. Daha sonra duruşunu dikleştirdi.
" Abla...Hoş geldin."
Tam karşısında durarak içtenlikle gülümsedim. Hayli saygılı bir çocuktu. Çocuk diyorum çünkü güzeller güzeli kardeşim Nare'den yalnızca iki yaş büyüktü. Yani yaşı benden küçüktü. Yaşının küçük olması onu sağ kolum yaparken tereddüde düşmeme neden olmadı. Bu alemin içinde doğmuştu. Yaşına rağmen hayli tecrübeliydi. Üstelik oldukça cevvaldi. Derin bir nefes vererek koluna dostça vurdum.
" Asıl sen hoş geldin. " Bakışlarım mutfakta gezintiye çıktığında tek kaşım şüphe ile havalandı. Erken gelmişti. Onu daha geç bekliyordum.
" Hayırdır ? Erkencisin."
Boğazını temizlerken bakışlarını dikleştirerek gözlerimin içine baktı. Derin bir ışık vardı gözlerinde. Heyecanlı görünüyordu.
" Abla bugün büyük gün ya. Erken geleyim dedim."
Bugün büyük gün...
Yıllardır hayali ile tutuştuğum gün. İntikamımı almak adına atacağım en önemli adımın atılacağı, benim asıl miladım olan o gün. Bugün için yıllardır savaşıyorum. Dante daha ilk bahsi geçtiği gün söylemişti. Dediği gibi de oldu. Dağhan Taşdelen'in beni ciddiye alıp karşısına çıkmama izin vermesi bile üç yılımı aldı. Hakikaten de o parası, gücü olmayan biriyle karşı karşıya dahi gelmiyordu. Üstelik paramın ve gücümün olması da onunla kolaylıkla görüşmeme neden olmamıştı. Bugün için ondan yarım saatlik randevu alabilmem neredeyse iki ay Yalçın'ın araya aracı sokması ile olmuştu ve nihayet o gün gelmişti. Alper'in kanını temizleyeceğim , kızımı bulacağım o miladımın en önemli rolü olan adamla bugün tanışacaktım.
Derin bir nefes vererek başımla kabulleniş gösterdim. İşine ve bana olan sadakati her geçen gün takdirimi topluyordu.
" İyi yapmışsın. Kahvaltı yaptın mı ? "
Sırıta sırıta Nermin ablaya baktı bu kez. Benim başım da o yöne döndüğünde onun anaç bakışlarına denk düşüp gülümsedim. Sanırım sormam dahi hata olmuştu.
" Yaptım abla. Sağ olsun Nermin sultan gözleme yapmış."
Kıkırdadığımda Nermin abla öne atıldı. Üç yıldır yanımdan ayrılmayan bir diğer kişi de oydu. bana kızımla olan saadet dolu günlerimden geriye kalan bir emanetti. Gitmek isteseydi de bu yüzden onu bırakmayı hiç düşünmezdim.
" Sana da vereyim hemen kızım. Sofra hazır."
Eliyle mutfak masasını işaret ettiğinde yüzümü buruşturdum. Evladım yokken yediğim her lokma zehir tadındaydı. Eskiden de az yemek yerdim ama şimdi... Ölmeyecek kadar yiyordum. Ölmeyecek kadar... Kızımın kokusunu duymadan ölmek istemediğim ve mecbur olduğum için boğazımdan geçmese de zorlaya zorlaya yiyordum. Çoğunlukla akşamları tek başımayken yapıyordum bunu. Bilhassa sevmediğim yemekler tercihim oluyordu üstelik. Yaşadığım hayattan keyif duymak vicdanımın yükünü arttırdığı için yapıyordum bunu da ; Alper için.
Derin bir nefes verirken başımla reddettim onu. Mis gibi kokan patatesli gözleme kokusunu reddettim. Güne güzel başlamaya hakkım yoktu. O yüzden sabah klasiğimi yerine getirmek istedim.
" Sen bir kahve yap abla bana. Mailleri kontrol edeyim. "
Başıyla kabulleniş gösterdiğinde bakışlarım yanıma, Yalçın'a döndü. " Sonra da çıkarız."
Küçük bir duraksama yaşadığında sol kolundaki saate baktı. " Abla daha erken değil mi ?"
Derin bir nefes vererek yutkundum. Görüşme öğleden sonraydı. Ancak görüşmeden önce uğramam gereken bir yer vardı. Bakışlarım boşluğa daldığında içli bir nefes verdim.
" Öncesinde ziyaret etmek istediğim biri var. Çok önemli biri."
Göz göze geldiğimizde yüzünde sorgular bir ifade hakimdi. Tebessüm ederek ona bakmayı sürdürdüğümde kapı çaldı. Kaşlarım şüpheyle havalanırken Yalçın'a baktım. Boş boş göz kırpıştırdığında emin oldum ki o da birini beklemiyordu. Yalnızca akşam için Çisem'e söz vermiştim. Dante bana sinirliydi. Dün olanlar yüzündendi siniri. Çisem ise arayı bulmak adına bir yemek organize etmişti. Onun dışında herhangi bir planım olmadığı için tereddüt ederken kapıya doğru ilerlemeye başladım. İçimdeki şüphe kapıya ilerledikçe büyüyordu. Bir elim holde bulunan aynalı şifonyerin en üst çekmecesinde bulunan silaha gitti. Evde olduğum için henüz silahımı almamıştım. Yedeklerden biri neyse ki holdeydi. Yalçın ise kapıyı açmak için temkinli hareketlerle ilerliyordu. Silahı elime aldığım an Yalçın büyük bir dikkatle kapının gözüne bakındı. Elinde bulunan silahı daha sıkı kavradığında silahımı kapıya doğrulttum. Bu esnada o içli bir nefes vererek tebessüm etti. Kapı kolunu sıkı sıkı kavradığında diğer eliyle silahı beline yerleştirdi. Sorgular bakışımla donup kalmıştım bende. Fark ederek yavaşça gözlerini kapatıp açtığında elimdeki silah gevşedi. Belli ki endişe edecek bir durum yoktu. Fakat yine de içimdeki merak sürüyordu.
" Kim gelmiş ?"
Gülümseyerek konuşmaya başladı.
" Nare hanım. Silahı bırak istersen abla. Korkmasın."
Yüzüme büyük bir gülümseme yerleşirken hızla bıraktım silahı yerine. Yüzümde öyle içten bir gülümseme vardı ki... Nare'yi, bal bebeğimi çok özlemiştim. Neredeyse bir aydır görmüyordum onu. Hızla kapıya koştum bu yüzden. Yalçın heyecanımı fark ederek geri çekildi. Bende büyük bir neşe ile açtım kapıyı.
Karşımda bütün güzelliği ile kardeşim salınıyordu. Nare çok güzel bir genç kız olmuştu. Kahve saçlarını küllü kumrala boyatmıştı. Neredeyse belinde olan uzun gür saçları hayli güzeldi. Buğday teni ve kahve gözleri ile inanılmaz bir uyum yakalıyordu. Kiloları ile barışmaya daha doğrusu mücadele etmeye çalışan o küçük kız artık inanılmaz sağlıklı bir bedene sahip ve kendisiyle barışık bir genç kız olmuştu. Elimde büyümüştü bu güzellik. Onun gün gün güzelleşmesine şahitlik etmiştim. Dolgun dudakları beni görmesiyle büzüştü. Bende farklı bir halde değildim. Duygusal yanım onu görmemle baş göstermişti. Evladımın yarasına en çok kardeşimi bağrıma basmam iyi geliyordu. Çünkü benim ilk evladım oydu. Şevval'in yapmadığı anneliği yapmıştım çoğu zaman. O cehennem yuvasında birbirimizin derdine derman olmuştuk biz. İki kardeş birbirimize sığınıp sarılmıştık. Tıpkı şu an olduğu gibi bedenlerimiz sarmalamıştı birbirini.
Kokusunu içime çekerken kapattım gözlerimi. İçli bir nefes aldım. O ise ellerini bedenime doladı. Beklemiyordum bugün gelmesini. Akşam Çisem'e giderken onu da alırım diye düşünmüştüm. Haberi de vardı üstelik. Sanırım erken gelip beni görmek istemişti. Nefesimi bırakırken ayırdım bedenlerimizi. Gülen gözlerine eşlik ettiğimde ellerimi tuttu. Elini daha sıkı sarmalarken yanağına sulu bir öpücük kondurup konuşmaya başladım. Özlemim sesimden dökülüyordu sanki.
" Güzelim... Hoş geldin."
Kıkırdayarak öne atıldı.
" Asıl sen hoş geldin ablam. Çok özledim seni."
Sesi neşeli ve bir o kadar da özlem doluydu. Benim de ondan kalır yanım yoktu aslında. Özlemim haddinden fazlaydı. İşleri devralarak Amerika'ya kesin dönüş yaptıktan kısa bir süre sonra onu da yanıma almıştım. O evde öyle zorlu günler geçiriyordu ki benim en zor anımda yanımda olmayışları onun için çok değer verdiği ailesini karşısına aldıracak son damla olmuştu. Bir süre uzak kalıp benimle yaşadıktan sonra dönmüştü. İstemese onu bir daha o eve asla göndermezdim ama annesinde kalıyordu hep aklı. Benim evlenmemin ardından evde olan bitenleri öğrenmesine engel olacak biri kalmadığı için her şey açık seçik önüne düşmüştü. Bu sebepten Kenan ve Şevval'in ilişkisini ve hatta Tuğrul'un işlerini öğrenmişti. Annesini korumak istiyordu biraz da. Onu anlamaya çalışarak son kararı ona bırakmıştım bu yüzden.
Bütün bunlardan sonra sık sık yanıma Amerika'ya gelerek desteğini göstermişti bana. Hem ailesinden vazgeçemiyor hem de ablasından uzak kalamıyordu. Bu mevzu bir süre sonra babasının kulağına gidince görüşmememiz için engel olmaya çalışmıştı ama ben bir şekilde onu susturmayı başarmıştım. Kendi öz babamı kardeşimle görüşmeme engel olmasın diye işlerini açığa çıkarmakla tehdit ederek susturmuştum. Bunun ne kadar ağır olduğunu düşünmeden sorgulamadan yapmıştım. Ağır olabilirdi. Acı verici olabilirdi. Onun gururunu da kırabilirdi. Ancak bunların hiçbiri benim sorunum değildi.
O beni en çaresiz en savunmasız halimde evden, evimden kovmuştu. Yedi kat el kucak açmasa sokakta kalacaktım belki de. Hazan Kandemir bu olanları unutacak bir kadın değildi. O yüzden Tuğrul Çelik tehdit edilmenin çok daha ağırını dahi hak ediyordu. Aramızda geri dönülemeyecek kadar zorlu yollar vardı. Hiç olmayan baba kız ilişkisini tamamen ona babalıktan ret davası açarak bitirmiştim. İmajı ve adı onun için her şeyden önce gelirdi ve ben onu en önem verdiği yerden vurmuştum. Ona yapabileceğim en ağır şey buydu ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum çünkü kardeşimin varlığı ve dahi babam olması ona karşı içimde biriken kini ve öfkeyi kusmama engel oluyordu. Yapabildiğim en büyük şeyi yapmama rağmen soğumuyordu içim. Ne yapsam acım hafiflemiyordu.
Bütün bu düşüncelerden sıyrılarak kardeşime yeniden sarılıp bir adım geriledim. İçeri geçmesi için komut verdiğimde eşikten geçiyordu. Bu esnada neşeli bir tınıda konuşmaya başladım.
" Gel hadi. Durma orada."
İçeri girdiğinde bakışları Yalçın ile kesişti. Nare bir iki adım gerilediğinde Yalçın küçük bir baş selamı verdi. Bakışım ikisi arasında gezinirken küçük bir gülümseme yerleşti yüzüme. Yalçın hakkında tereddütlerim vardı ancak bunu şu an dile getirmek ve kardeşimi sorgulamak için erkendi. Gülümseyerek kardeşimin peşine takıldığımda Yalçın geride duruyordu. Boğazını temizleyerek konuşmaya başladığında Nare çoktan içeri ilerlemeye başlamıştı. Duraksayarak arkasını döndü. Benim de bakışım o yöne döndüğünde Yalçın başını dahi kaldırmadan sessiz bir tınıda konuşmaya başladı.
" Hoş geldiniz Nare hanım."
Nare gülümseyerek ona baktığında tam yanında durup koluna girdim. O da aynı çekingen tavır ile yaklaşmak yerine Yalçın'a karşı oldukça içten duruyordu. Gülüşü büyürken konuştu.
" Hoş bulduk Yalçın. Sen de hoş geldin."
Yalçın başı ile kabulleniş gösterirken Nare'yi kolundan tutarak ilerletmeye başlamıştım bile. Aklımda Nermin ablanın yaptığı gözlemeler vardı. Güzel kardeşime onlardan yedirmek istiyordum.
" Gel hadi. Nermin abla gözleme yapmış. Hem de patatesli."
Bakışı bana dönerken gözleri büyüdü. Yemeğe olan aşkı asla azalmıyordu. Sevinçle ellerini birbirine vurarak mutfağa doğru yürümeye başladı.
" Yaşasın ! Çok açım."
Aç olduğunu söylerken göz devirmişti. Bu hareketine gülerken bakışlarım olduğu yerde dikilmeye devam eden Yalçın'a takıldı. Normalde bülbül gibi çocuktu ama mevzu Nare olduğunda kabuğuna çekiliyordu. Ona bakmayı sürdürerek konuşmaya başladım.
" Hadi Yalçın. Mutfağa."
Bakışları anlık beni bulduğunda gülümseyerek yeniden önüne döndü.
" Yok abla tokum ben."
Sıkıntılı bir nefes verirken konuşmayı sürdürdüm. Çekingen halini kırmaktı niyetim.
" Aç mısın demedim. Mutfağa dedim."
Bakışları beni bulduğunda sıkıntılı bir nefes verip başıyla kabulleniş göstererek adımlamaya başladı. Tam yanıma geldiğinde omzuna iki kez vurup kıkırdadım. Bu halleri fazlasıyla komik geliyordu bana. Gözümün önünde ayı gibi beş adamı yere seren çocuk ne hallere düşüyordu.
Mutfağa girdiğimizde Nare Nermin abla ile tezgaha yaslanmış sohbet ediyordu. Nermin abla ise hamur açarak katılıyordu ona. Muhtemelen onu görünce gözleme yapmaya devam etmeye başlamıştı. Keyifli sohbetlerini boğazımı temizleyerek böldüğüm esnada Yalçın masanın en ucuna geçip kurulmuştu.
" Nermin abla, benim güzel meleğime güzel bir sofra hazırlayın."
Nare öne atılıp tekrar sarıldı. Kollarımı ona dolarken Nermin ablanın gülüşünü duydum.
" Hazırlamam mı kızım ? Hemen yapıyorum şimdi. Yalçın oğlum da ' Abla bu gözlemeler beni kesmedi' demişti. Bolca yapayım. Doyasıya yiyin."
Sözleriyle bedenlerimiz yavaşça ayrıldı ve bakışlarımız Yalçın'a döndü. Onun bakışları da anında bu yöne döndüğü için yüzündeki o şaşkın ifadeyi gördüm. Kıkırdadığımda utanarak bakışını yeniden önüne çevirdi.
" Yok abla. Onu da nereden çıkardın ya ? "
Nermin abla gülerken bir yandan da gözlemeyi ocağa alıyordu. Ben de Yalçın'a bakarak kıkırdıyordum bu esnada.
" Dedin ya oğlum ! Doymadım abla dedin. Bak şimdi ıspanaklı yapacağım sana. Üç yeter mi ?"
Sıkıntılı bir nefes verirken dişlerini dudağına geçirip homurdandı.
" İstemem abla ya! Nare hanıma yaparsın. Hiç zahmet etme."
Gülüşüm büyürken yandan Nare'ye baktım. Tebessüm ederek izliyordu onların sohbetini. Daha sonra sağ kolumu daha fazla zorda bırakmamak adına sohbete dahil oldum. Bir yandan da masada onun yanına oturmakla meşguldüm.
" Doymuştur Nermin abla ama yap sen yine de. Belki tadına bakar."
Göz kırptığımda omuz silkerek önüne döndü. Bu esnada gülümsemeye devam ediyordum. Nare tam karşıma oturduğunda masadaki kahvaltılıklara dadanmıştı bile. Önümdeki söğüş tabağını ona doğru ittiğimde iştahlı bir vaziyette konuşmaya başladı.
" Valla Nermin abla Yalçın'ı bilmem de ben çok açım. " Bu esnada söğüşü elimden alarak tabağına yerleştiriyordu. Gözlerimin içine bakıp konuşmaya devam etti. " Dün akşam yemeği bile yemedim."
Kaşlarım şüphe ile havalanırken sıkıntılı bir nefes verdim. O evde yemekler hep bir kavga yüzünden yenilmezdi. Kimsede iştah kalmadığı, Tuğrul herkesin ağız tadını bozduğu için. Nefesimi içime çekerken sıkıntıyla konuşmaya başladım.
" Ne oldu ?"
Nare neyi kast ettiğimi anlayarak yutkundu. Ardından Yalçın'a bakarak önüne döndü. Onun yanında anlatmak istemediği aşikardı. Yalçın kendisine dönen bakışlara gülümserken kardeşimin neyi kast ettiğinden habersizdi. Nare yeniden önüne dönerken gülümseyerek bunu sonraya ertelemek için ağzında gevelendi.
" Yok bir şey."
Başımla kabulleniş gösterirken masaya bakındım. Yemeklerin güzelliği canıma battı. Acım derinleşti. Hiç kabuk bağlamayan yaram daha içli kanamaya başladı. İçimde hep olan o soru aklımdaydı şimdi. Evladım tok muydu ? Nerede , kimler doyuruyordu onu? Yutkunarak boğazıma gelen acıyı def ettim. Maskem yüzümdeyken acımı belli edemezdim. Ettiğim sayısız yeminden biri de buydu. Karşımdaki her kim olursa olsun asla acımı bilmeyecek, görmeyecekti. İçli bir nefes verirken bakışlarımı ardıma çevirdim. Düşüncelerden sıyrılmanın tek yolu çalışmaktı. Bu yüzden tabletime ihtiyacım vardı. Bakışım evin diğer çalışanı Nur'a kaydığında gözleme dolu tabağı masaya getirdiğini gördüm. Gülümseyerek bakışımı sürdürdüm. Nermin ablanın yeğeniydi. İyi bir kızdı.
" Nur tabletimi getirir misin ?"
Başıyla onaylarken elindeki tabağı masaya bıraktı.
" Tabii Hazan hanım."
Bu esnada Nare çatık bir kaşla beni izliyordu.
" Abla kahvaltı yapalım önce. Sonra halledersin işleri."
Omuz silkerken sıkıntılı bir nefes verdim. Bu üç yıldır onunla değişmez bir rutinimiz olmuştu. Asla az yemek yememi kabullenemiyor her seferinde yemem için ısrar ediyordu. Evladım aç mı susuz mu bilmezken bana yediğim her lokma zehirdi. Anlayamıyordu. Onun o anlayışlı güzel kalbi bile yaşadığım acıyı anlayamıyordu. Anne olmayan kimse de anlayamazdı. Bu soru ile savaşırken ölmemek için zorla yediğim yemeklerin bile bana nasıl işkence çektirdiğini evlat sahibi olmayan kimse anlayamazdı. Güçlükle yutkunarak kaçırdım bakışlarımı.
" Yemeyeceğim ben. İşleri halledeyim çıkmam lazım."
Yüzüne sıkıntılı bir ifadeyi mesken ettiğinde bunu görmezden gelerek Nur'dan bu kez sade Türk kahvesi istedim. Muhtemelen Nermin abla gözlemeye daldığı için araya kaynamıştı isteğim. O ise tableti önüme bırakarak kahvemi hazırlamaya koyuldu. Nare bu isteğime karşılık ağzının içinde sıkıntıyla mırıldandı .
" Her sabah aynı şey. Benim hatırım için bile yemiyorsun."
Omuz silkerken daha fazla uzatmak istemeyerek tableti açtım. Mailleri kontrol etmem gerekiyordu. Bakışlarım işime kayarken onlar sessizce yemeye devam etti. Şirketin asıl patronu Marino'ydu. Yani hisselerin çoğunluğu ona aitti. Buna rağmen bütün sorumluluk bendeydi. Dante İtalya'da ve Avrupa'da farklı paravan şirketleri yönetiyordu. Zamanında Alper ile de aynı şekilde anlaşmışlar. Alper ilk kez bu tarz bir işte çalıştığı için önder olan kişi Dante olmuş. Hem dikkat çekmemesi hem de Alper'in iş öğrenmesi adına yapılmış bir planmış. Daha sonrasında Alper para kazandıkça Dante'nin hisselerini satın alacakmış. Nasip olmadı. Sırf bu yüzden şirket yükselişe geçtiğinde dahi Dante'ye hisselerin bir kısmını bile bana satmasını teklif etmemiştim. Yüzüm yoktu. Zaten evladımı bulduğum gibi de bütün hisseleri Ahmet amcaya devredecektim. Her ne kadar ona da öfkeli olsam acısını anlayabiliyordum. Üstelik bunca olan bitene rağmen kızımın Alper'in kızı olmadığını kimselere söylemeyerek yalanıma ortak olmaya devam etmişti.
Bu yüzden ve yaşadığım suçluluk yüzünden onu bir kez bile görmeye cesaret edememiştim. Hiçbir zararım da dokunmamıştı ona. Onun da aynı şekilde bana. Arada bir avukatla şirketteki hisselerim için tartışması hariç aramızda bir sorun olmamıştı. Alper'in hisseleri hariç hiçbir mal varlığına da ortak olmamıştım da. Hakkım yoktu. Hisseleri de kızımı bulduğum gün devredecektim.
Derin bir nefes vererek mailleri kontrol etmeye başladım. Rutin işlerdi aslında. Şirketin yaptığı para aktarımları gün gün belgeleniyordu. Paravan olduğunun açığa çıkmaması için de normal bir şirketmiş gibi işliyordu sistem. Şu an baktığım mailler ve verdiğim cevaplar bu yüzdendi. Dikkat çekmemek için her hamleyi ince eleyip sık dokuyarak atıyorduk.
Kahvem geldiği esnada ise teşekkür ederek yudumlamaya başladım. Bu esnada Yalçın ve Nare kendi arasında konuşmaya başlamıştı.
"Ee Yalçın, gelmeden barınağa uğradın değil mi ? "
Bakışlarımı tabletten kaldırmadan dinliyordum onları. Nare'nin sesi hayli keyifliydi. Yanıma geldikçe uğradığı sevimli dostlarımızın olduğu bir barınak vardı; Yakışıklı oğlum Norman'ı sahiplendiğim barınak.
Yüzüme yerleşen gülümseme ile bir yandan onları dinlemeye bir yandan da işleri halletmeye devam ettim.
" Siz gittiğinizden beri her gün uğradım Nare hanım. Sizin Vito'nun maşallahı vardı. Tüm köpeklere korkuyu vermiş. "
Yalçın da keyifli bir tınıda konuşmaya başlayınca dudağımı dişleyerek sırıttım. Vito Nare'nin sevimli(!) dostuydu. Barınaktaki en uslanmaz köpek olduğu için Nare cesaret edemiyordu onu eğitmeye. Sahiplenip yanına almamasının nedeni buydu. Bu yüzden her gelişinde yanına uğruyor uğrayamadığında ise Yalçın'ı tembihliyordu.
Sırıtmam sürerken onlar da gülmeye başladı. Ardından Nare meraklı bakışlarla bana bir soru yöneltti.
" Vito demişken... Abla Norman nerede ?"
Bakışlarım bana seslenmesiyle onu buldu. Norman üç yıl önce sahiplendiğim köpeğimdi. Sıradan bir köpek değildi aslında. Ona yalnızca köpek demek küçük bir hakaret olurdu. Cüsseli bir Cane Corso ırkına sahipti. Dış görünüşünün korkutucu olmasına rağmen özellikle bana karşı çok uysaldı. Ancak dış görünüşü yabancılara karşı geçerliydi. Koruma iç güdüsü ile oldukça sadık bir dosttu. Üç hafta önce Dante'nin özel uçağı ile eşyalarımı ve çok sevgili köpeğim Norman'ı ülkeye göndermiştim. Üç haftadır o Dante'nin evindeydi.
Sıkıntılı bir nefes verirken ona olan özlemim içime doldu. Aynı sıkıntı ile konuşmaya başladım daha sonra.
" Dante getirdi Norman'ı. Şu an onların evinde."
Nare burukça tebessüm edip tabağına döndüğü an yeniden konuşmaya başladı.
" Ne zaman alacaksın onu abla ?"
Sıkıntılı bir nefes daha verirken düşünmeye başladım. Bu akşam olabilirdi ancak günün yoğunluğu Norman'ı eve alıştırmama engel olabilirdi. Üstelik yalnızca o değil Maran'ın da eve alışması gerekiyordu ki bu çok daha zorlu olacaktı. Verdiğim nefesi aynı sıkıntıyla içime çektiğimde konuşmaya başladım.
" Sanırım yarın alacağım ablacım. Maran da yok. Alışmaları sürecek biraz."
Maran'ın adının geçmesiyle Yalçın kıkırdayarak dahil oldu sohbete.
" Norman neyse de Çisem hanım Maran'la nasıl aynı evde kalıyor ? Hayret ediyorum."
Maran...
Meksika Kara Kral Yılanı. Yaklaşık sekiz ay önce Meksika'ya yaptığım bir ziyaret esnasında heveslenerek sahiplendim onu. Çoğu insana göre yılan evcilleştirip beslemek korkutucu olsa da bana çekici gelmişti. Evcilleştirmesinin zor olması ve bir yılana dokunma fikri beni korkutmamıştı. Hoş ben asıl yılanı altı ay koynumda besleyip büyüterek hayatımı mahvetmesine müsaade etmiştim. Zehirsiz ve tehlikede olmadığı müddetçe saldırmayan masum bir hayvanın bana saldırması ne mümkündü ?
Asıl korkutucu olan en güvendiğimin benim sırtımı delik deşik etmesiyken bir yılandan korkacak kadar aciz değildim.
İçli bir nefes vererek bakışlarımı Yalçın'a çevirdim. Haklıydı. Çisem Maran'dan çok korkuyordu. Bu yüzden Dante Norman'ı kendi evlerine Maran'ı ise özel bir kliniğe emanet etmişti. İki emanetim de üç haftadır emin ellerdeydi. Bunu onlara açıklamak adına sakin bir tınıda konuştuğumda ikisinin de bakışları bendeydi.
" Maran bir klinikte zaten. Çisem Dante'ye ' O bu eve girerse ben giderim.' demiş."
Çisem'in sözlerini taklit ettiğimde ikisi birden güldü. Bu üç yılda değişmeyen bir şey varsa o da baş belamın şu tavırlarıydı. Hakikaten Dante'ye bu cümleyi kurmuştu. Neyse ki Dante sabırlı ve aşık bir adam olduğu için yine hoşlukla yaklaşmıştı.
Nare öne atılarak kahkahasını sürdürdü.
" Çisem abla haklı. Valla abla kusura bakma ama ben bile alışamadım Maran'a."
Göz devirerek kahvemden bir yudum daha aldığımda Yalçın onu onayladı.
" Sürekli aynı evde olmasak bende alışamıyordum."
Derin bir nefes verirken haklılık paylarının olduğunu düşünerek sohbetlerine dahil oldum. Toplum simsiyah ve bir metreyi aşan bir boyutta yılanı beslememe henüz hazır değildi. Maran görünüşünün aksine uysal bir canlı olsa da ön yargılar onu korkunç kılıyordu. Bunu sözlerime döktüğümdeyse sesime bir tutam da sitem eklenmişti.
" Korkunç görünebilir ama oldukça uysal. Ön yargınızı kırıp sevmeyi denemiyorsunuz bile."
Yalçın öne atılıyorken elimle susmasını işaret ederek yerimden doğruldum. Aklıma işleri bir an önce halletmemiz gerektiği gelmişti çünkü. Acilen evden çıkmazsak Dağhan ile olan görüşmeye geç kalabilirdim. Dante'nin söylediğine göre oldukça dakik bir adammış. Bunu asla riske atamazdım. Ayağa kalkıp eteğimi düzelttiğim esnada Yalçın ve Nare merakla beni izliyordu. İçli bir nefes vererek meraklarını gidermek adına konuşmaya başladım.
" Çıkmamız lazım Yalçın. Geç kalacağız."
Yalçın başını sallayarak bardağın dibinde kalan çayını içip ayağa kalktı.
" Tamamdır abla."
Nare de ayağa kalktığında meraklı bakışları üzerimizdeydi.
" Abla nereye ?"
Bakışlarımı ona çevirerek gülümsedim. Onu evde bırakmam gerekecekti. Arabasıyla gelmiş olması çok muhtemeldi ama çıkmak isterse bunu adamlarımla yapması en doğrusu olacaktı. Telefonumu elime alırken bu yüzden ona bakarak konuşmaya başladım.
" İşlerimiz var ablacım. Senin bir işin varsa kapıdakilere söylersin."
Eliyle önüne düşen bir iki tutam saçı geriye atarak konuşmaya başladı.
" Çisem abla iki saate alacak beni. Alışveriş yapıp onlara geçeceğiz."
Yüzümde şaşkın bir ifade oluşurken sırıtmaya başladım. Yokluğumda ikisi arayı baya bir ısıtmıştı. Bununla paralel içimde bir rahatlama oluştu. Dante'nin korumaları da yeterince güvenilirdi. Sırıtmam devam ederken keyifle konuşmaya başladım.
" Selam söyle zilliye. Akşam direkt oraya gelirim ben."
Ben cümlemi tamamlarken o bu esnada yeniden masaya kurulup gözlemeye daldı ve ağzına büyük bir lokma atarak konuşmaya başladı.
" Anlaştık!"
Ben de başımla Yalçın'a komut vererek mutfaktan ayrıldım. Yalçın arabayı hazırlamak için önden çıktığında odama uğrayarak siyah bir başörtüsü aldım elime. Silahımı da bacağımdaki jartiyerin ipine sıkıştırdığımda hazır olduğuma karar kılarak ayrıldım odadan.
Topuklu ayakkabılarımın tok sesiyle çıkışa yöneldiğimde kapının önünde arabam hazırdı. Omzuma ceketimi atarak siyah gözlüklerimi gözüme yerleştirdim ve eşikten çıktım. Yalçın ve diğer korumalar beni gördüğü an baş selamı verdi.
Derin bir nefes vererek bütün gücü içimde toplayıp hafifçe başımı eğdim. Daha sonra benim için açılan kapıdan arabaya yerleştim. Yalçın diğer tarafa yanıma oturduğunda ise öteki korumalardan biri de öne oturdu. Çok sürmeden şoför koltuğundaki korumam arabayı çalıştırdı. Derin bir nefes daha verdiğimde gözlerimi camdan dışarı diktim.
İstanbul ne kadar kötü anılarım olsa da güzel şehirdi. Manzaraya daldım bir süre. Hiç görmediğim belki de üç yılda çokça değişen bir sürü sokaktan geçtik. En nihayetinde araba üç yıl da geçse değişmeyen ya da benim gözümde aynı kalan yerlere doğru ilerletti arabayı. Şimdi büyüdüğüm mahallenin bir alt sokağında ilerliyorduk. Gözümde çocukluğumdan, annemden, Alper'den ve hatta nefretimden tonlarca anı belirirken içimde bir sızı oluştu. Dudaklarımı dişleyerek bastırdım bu sızıyı. Gözlerimden akmak için can atan yaşları içime gömdüm. İçli bir nefes verdiğimde ise araba çok tanıdık bir yerde ; esas evimin tam önünde durdu.
Kapım açıldığında daldığım noktadan çektim bakışlarımı. İçli bir nefes daha verirken başıma dakikalardır sıkı sıkı tuttuğum şalı doladım. İçimdeki acıyı gizlemeye çalışarak ilk adımımı attım. Daha sonra attığım her adımda içimdeki acı ve özlem biraz daha arttı. Hedeflediğim mezara doğru adımlarken içime bu kez heyecan doldu. Çok , çok uzun zaman olmuştu.
Adımlarım yıllardır yalnızca mezar taşıyla denk düştüğüm o ismin önünde duraksadığında yutkundum. İlk gördüğümde yabani otlarla çevrili olan bu mezar şu an annemin en sevdiği çiçeklerle doluydu. Gülümsemeye çalışarak mezar taşının köşesine oturdum. Bir elim toprağına gömüldü. Kapattım gözlerimi. Onunla olan bir anımı getirdim gözlerimin önüne. Kokusunu, sesini hatırlamaya çalıştım. Beynimi zorladıkça dişlerimi sıktım. Dudaklarım titremeye başlarken dişlerim gevşedi. İçli bir nefes verirken ağlamamak için sıktım dişlerimi.
En güvendiğime açtım yüreğimi sonra. Sesini bile hatırlamayacak kadar uzun süredir bedenimden ayrı düşen o tene ; anneme sığındım.
" Anne..."
Sesim titriyordu. Derin bir nefes verirken yeniden sıktım dişlerimle dudağımı. Genzimdeki yanmaya aldırış etmeden sürdürdüm sızlanan sesimi.
" Ben geldim anne. Sana geldim. Evime geldim."
Yutkunurken konuşmaya devam ettim. Ellerime gelen çiçeklerdeydi bakışlarım. Mezar taşına bakmayı kesmiştim.
"Şu çiçekler... Onların yerinde olmayı öyle çok isterdim ki! Gül teninin üzerinde çiçek olsaydım keşke anne. Keşke senin, evladımın yokluğuyla sınanmak yerine mezarındaki solmuş güllerden biri olsaydım."
Genzimdeki yanma boğazıma doğru adım adım ilerlerken içli bir nefes verip başımı gökyüzüne kaldırdım. Gülümsedim sonra göğe. Gökyüzündeki anneme gülümsedim. Ağlamak için gelmemiştim yanına. Önemli bir gündü. Anneme bu yüzden sığınmaya gelmiştim. Derin bir nefes daha verirken adının olduğu mezar taşına kaydı bakışlarım. Konuşmak için topladım nefesimi. Gücüm bedenimde toplanırken konuşmam en acıklı ama güçlü tınısında sürüyordu.
" Neyse. Buraya bunları söylemek için gelmedim. Bildiğine eminim ama... Annem, benim canım, canımın en içindeki yaram..." Derin bir nefes daha verdim. Konuşmak zor geliyordu. " Ben bugün torununu bulabilmek için önemli bir adım atacağım. Senden şans istemeye geldim. Varlığını solumdan eksiltme olur mu ? Rüyalarıma gel yine. " Uzun bir süredir kendime dahi itiraf etmekten çekindiğim o gerçeği dillendirirken bir yandan da acımı tırnaklarıma etimi bastırarak yansıttım. "Sesin... Ben senin sesini unuttum anne."
Dudaklarım titrerken ellerimi bastırdım sıkı sıkıya. Gözlerim buğudan önünü görmüyordu. Derin bir nefes verirken gözümde yaşlar birikti. Bir nefes daha verirken yüzleştim gerçeklerimle. Hissetmek dillendirmek kadar acı değildi. Hissetmek bu gerçekle yüzleşmek kadar ağır gelmiyordu. Konuşmak için son kez topladım gücümü. Anne olmak annesizliğin acısını ve zorluğunu tekrar tekrar vurmuştu yüzüme.
" Anne ben..." Derin bir nefes daha verirken toprağı daha çok sıktım. " Alper'e de gideceğim. Yine gelirim olur mu ? Ait olduğun yerde; gökyüzünde izle beni. Toprağına da yanına da geleceğim."
Nefesimi toparlarken güçlükle kalktım ayağa. Zaten gözümde olan gözlüklerim buğuları gizliyordu. Derin bir nefes çektim içime. Aldığım toprak kokusu anneme aitti. İçime daha çok çektim o kokuyu. Ciğerlerim annemin kokusuyla dolarken adımlarım bu kez vicdanımın yüküyle ağırlaştı. Asıl zor olan şimdi başlıyordu. Asıl yürek sızım şimdi baş gösterecekti.
Adımlarım canımın acısını en çok körükleyen soğuk mezar taşında son bulurken bu kez oturmadım. Karşısında dizlerimi kıracak gücü kendimde bulamadım. Genzimdeki yanmayı ve omzumdaki yükü görmezden gelmeye çalışarak ifademi koruyup konuşmaya başladım.
" Alper..."
Derin bir sessizlik oluşurken başımı mezarına ekilmiş olan papatyalara diktim. Hayatını kararttığım için, aşkına geç kaldığım için papatyalar sarıyordu mezarını. Gözlerim papatyalara dalmaya devam ederken mezar taşına bakacak yüzüm yoktu. Sanki mezar taşından izliyordu beni. Onun gözlerine bakacak cesaretim bu sebepten yoktu. Gözlerimi kapatıp kederli bir nefes verirken bu kez daha hızlı hareket etmem gerektiğini düşündüm. Annemde olduğu gibi olmam onu üzmem anlamına gelirdi ki zaten karşısında en çok bugün güçlü durmam gerekiyordu. Zorlukla da olsa gücümü koruyarak konuşmaya başladım.
" Ben... Seni çok özledim."
Sesim fısıltıdan ibaret çıkarken gözümden bir damla yaşın süzülmesine engel olamadım. Bir elim akan yaşın süzülmesine izin vermezken içli bir nefes vererek devam ettim konuşmaya.
" Aslında... Güzel şeylerden bahsetmeye geldim." Nefesimi daha çok toparlarken gülümsemeyi denedim. Daha sonra devam ettim sözlerime. " Dağhan... Ben bugün ona gideceğim Alper. Kızımız için."
Ellerim tir tir titriyordu. Ağlayamadığım için kasıyordum kendimi. Ağlayamayacağım bir ortamda olduğum için yapıyordum. Bedenim içini boşaltamamaya bu şekilde bir tepki veriyordu. İçli bir nefes daha verirken sessizliğe isyan ettim. Eskiden olsa benden çok o konuşurdu. Şimdi o üç yıldan uzun süredir susuyordu. Ben konuşuyordum yalnızca. Ben haykırıyordum. Ben isyan ediyordum.
Verdiğim nefesimi acı ile içime içime batan ciğerlerime yeniden doldururken dudaklarım titriyordu. Görmezden gelmeye çalışarak onu düşünmeyi denedim. Şu an yanımda olsaydı benimle nasıl gurur duyacağı geldi aklıma. Yüzümde acı bir tebessüm belirirken yutkundum.
Titrek sesim yeniden nefes buldu. Onun söyleyemediklerini dile getirecektim bu kez. Duymasına rağmen veremediği cevap olacaktım.
" Biliyorum. Benimle gurur duyuyorsun. Kızımız için savaşımı hayranlıkla izliyorsun."
Mezarına doğru bir adım atarak içli bir nefes daha verdim. Sırtımdaki yükün ağırlığı her şeye engel oluyordu. Onunla istediğim gibi konuşup karşısında göz yaşı dökmeye bile çekiniyordum. Bu kadarına hakkım yokmuş gibi hissediyordum ama vicdanım her ne söylerse söylesin aklımdan geçen şeyi şu an yapacaktım. Bir adım daha atıp sol elimi mezarına daldırdım. Toprağını avuçladığımda akmak için direnen göz yaşlarıma titreyen dudaklarım eşlik ediyordu.
Öfkeme sığınarak def ettim onları. Kaldırdım daha sonra başımı. Mezar taşına baktım. Gencecik yaşında benim yüzümden canından olan çocukluk dostuma baktım. Kızımın ve benim hayatımı defalarca kurtaran o adama...
Gözümden bir damla yaş düşerken bütün öfkem şimdi bedenimdeydi. Öfkeli bir nefes verirken ağzımı araladım.
" İntikamını... Alacağım Alper. Kanını yerde bırakmamak için kanımın son damlasını bile verene kadar durmayacağım."
Öfke bütün bedenimde hakimiyet kurarken gözlerim esir olmuştu. Gözlerim bile artık öfkemin esiriydi. Sıkı sıkı tutmaya devam ettiğim o toprak, baktığım mezar taşı ve mezarda ekili papatyalar şahit oldu sözlerime. Öfkeyle ettiğim yemine yer gök bile şahit olmuştu.
....................
Öfke bir kez acı ile harlanırsa yeniden harlanmaya ihtiyacı yoktur. Köz de olmaz; küle de dönmez. Çünkü acı öfkenin sonsuzluğa sürüklenişidir. Bu sonsuzluk hiçliğe dek sürecektir. Öfke hakikaten bir hiç haline dönene dek.
İçime attığım hatta içimden taşan öfkem ve sırtımdaki vicdan yükümle birlikte üç yıldır uğruna savaş verdiğim yere gidiyorum. Koskoca üç yılımı onun karşısına çıkmaya adadım.
Dağhan Taşdelen ...
Hakkında kerelerce araştırmalar yaptım. Birazdan yanına ulaştığımda öğreneceğim ne varsa beynimin en önemli yerlerine çoktan kazıdım. Düşmanımın düşmanını dost edinmek zorundaydım. Hata payım yoktu. Hata yapma lüksüm de yoktu.
Arslan Kardeşler ile arasında sonsuza dek sürse dahi bitmeyecek bir savaş hakimdi. Dağhan Taşdelen'in babası Rıfat Taşdelen ile Arslan Kardeşlerin babası Kürşat Tufanlı çocukluk arkadaşıymış. İkisi de benzer işler yaptıkları için birtakım ortaklıkları varmış. Zamanla aralarında her ne olduysa ortaklık bitmiş. Düşmanlık başlamış. Bu düşmanlık bir taht savaşına dönmüş adeta. Şu an Arslan Kardeşlerin ve daha çok Tufanlı'nın sahip olduğu o taht; yeraltı dünyasının tahtı. Para babalarının tahtı .
Bu taht savaşı Kürşat Tufanlı'nın liderliği ile sonuçlanınca Rıfat Taşdelen bunu hazmedemeyerek onu; çocukluk arkadaşını öldürmüş. Bu olay üzerine ise Arslan Kardeşler intikam almak için Rıfat Taşdelen'in bütün işlerini ortaya sererek polisin mal varlığına el koymasını sağlamış. Daha sonra ise hakkında bazı iftiralar ve videolar yayarak soyadını da bitirmişler.
Rıfat Taşdelen birkaç ay içinde bütün parasını ve soyadını yitirince cinnet geçirerek karısını ve iki çocuğunu öldürüp intihar etmiş. Ailenin en büyük çocuğu Dağhan ise o sırada evde değilmiş. Duyduğuma göre olay sonrası eve giderek onları o halde gören ilk kişi de oymuş. Bütün ailesini yerde kanlar içinde gördüğü o anı düşünüyorum da...
Aklımın dahi almakta zorluk çektiği türden bir acı bu. O travmayı atlatabilmesi dahi güçken Dağhan her şeyi geride bırakarak sıfırdan bir hayat kurmuş kendisine. Kurduğu bu yeni hayattaki tek gayesi Arslan Kardeşleri bitirmek. Tıpkı benim gibi. Düşündüğümde çok fazla ortak yönümüz var ve bu ortak amacımızın başarılı olmasındaki en büyük etken olacak.
Araba DT Holding'e doğru hızla ilerlerken mezarlıkta dağılan yüzümü toparladım. Gözlerimde görünen hiçbir his yoktu. Olması gerektiği gibi. Hissizlik benim gücümün kaynağıydı. Derin bir nefes vererek dakikalardır yüzümün en ince ayrıntısına kadar izlediğim el aynasını çantama attım. Bu esnada Yalçın ile bakışlarımız kesişti.
Gülümseyerek eğdi başını.
" İyi geçecek abla. Ben biliyorum."
Tebessüm ile yanıtladım onu. Bende bilmek istiyordum. İçimde bir tedirginlik hakimdi. Kızımı bulabilmek için onunla yapacağım iş birliği hayli önemliydi. Derin bir nefes verirken saçımı geriye attım. Bakışlarım camdan dışarı yönelirken konuşmaya başladım.
" Bunun olacağına inanmak istiyorum Yalçın."
İçli bir nefes daha verdiğim anda Yalçın konuşmaya başlamıştı.
" Abla biliyorum sırası değil ama..."
Sözleriyle başımı yan çevirerek sorgular bir ifade ile yüzüne bakmaya başladım. O ise bu esnada konuşmaya devam etti.
" Tuğrul Naci'den çekle senet almış."
Kaşım şaşkınlıkla havalanırken sinirli bir nida dudaklarımdan peydah oldu. Naci benim sayemde akladığı paraları ile bana sormadan Tuğrul'a borç veriyordu demek. Türkiye'de iş yapan bir kuyumcuydu. Görünürde kuyumcu tabii. Esasında yaptığı işlerden dosyası hayli kabarıktı.
Sıkıntılı bir nefes verirken kararlı bakışlarımı Yalçın'a çevirdim. Naci bunun bedelini ağır ödeyecekti. Benimle iş yapan kimsenin sadakatsizlik gibi bir şansı yoktu.
" Demek Naci dostunu düşmanını ayırt edemiyor." Yüzümde sinirli bir gülüş belirirken sırıtarak sürdürdüm cümlemi. " O zaman biz Naci'yi ayırt edelim Yalçın. Ayırt edelim ki kimi karşısına aldığının farkına varsın."
Yalçın gülümseyerek başını salladığı esnada içimde hileli bir kumar oynanmaya başlanmıştı bile. Aklımdaki tilkiler Naci'nin sonunu hazırlarken gülümseyerek yolu izlemeye devam ettim.
Nihayet araç lüks bir rezidansın önünde durduğunda başımı havaya dikerek bakındım. DT Holding yazısını gördüğüm an içimde oluşan heyecanı bastırdım. Derin bir nefes verdiğim esnada omuzuma atılı olan ceketi üzerime geçirdim. Son kez aynadan saçımı ve makyajımı kontrol ettiğim anda kapım açıldı. Şoförüm baş selamı verdiği an derin bir nefes daha vererek arabadan çıktım.
Adımlarım kararlı bir şekilde hedefine doğru ilerlediği esnada Yalçın bir iki adım gerimden yürüyordu. İçeri girdiğimiz an gözlüğümü gözümden çıkararak etrafı incelemeye başladım. Oldukça büyük bir yerdi burası. Yüksek tavanı, ışıltılı büyük avizesi, lüks tabloları ile değişik bir izlenim kazandırmıştı. Çok geçmeden bakışlarım karşıdan bana doğru yürüyen bir kadına takıldı. Gülümsüyordu. Muhtemelen otuzlu yaşlarının başında olan kadın sarışın ve renkli gözlüydü. Yanıma ulaştığı an gülümseyerek konuşmaya başladı.
" Hoş geldiniz Hazan Hanım. Dağhan bey sizi tam vaktinde odasında bekliyor olacak. Dilerseniz o zamana kadar size bir kahve ikram edelim."
Bakışlarım Yalçın'a dönerken kadın eliyle yandaki odayı işaret ediyordu. Biz yalnızca on dakika erken gelmiştik. Muhtemelen bir görüşmesi olduğunu düşünerek tebessüm ettim. Bu tebessümü sürdürürken konuşmaya başladım.
" Kahveye lüzum yok. Bekleyelim bakalım."
Kadın gülümseyerek önden ilerlerken Yalçın ile bende onun ardından yürüyorduk. Nihayet işaret ettiği odaya ulaştığımızda bakışlarımla etrafı taradım. Geniş bir salondu burası. Bej rengi bir koltuk takımı ve masa bulunuyordu. Köşede ise büyük bir televizyon vardı. Onun hemen yanındaysa ikramlıkların olduğu bir masa daha bulunuyordu. Muhtemelen burası vaktinden evvel gelen insanların dinlendiği bekleme odasıydı. Derin bir nefes vererek koltuğun kenarına oturup yaslandım. Bu esnada Yalçın ikramlıkların olduğu masaya ilerliyordu. Gördüğüm an göz devirerek kıkırdadım. Yemek yemek için sürekli fırsat kolluyordu ama bunun şu an hiç sırası değildi.
" Yalçın... Yeme onlardan."
Ağzına bir kanepe attığı esnada bakışları hızla bana döndü. Yüzünde şaşkın bir ifade hakimdi.
" Ne olacak ki abla ?"
Sıkıntılı bir nefes verirken kalktım yerimden. Ona doğru adımlarken başladım konuşmaya.
" Hazan Kandemir sağ kolunu aç bırakıyor mu desinler ?" Sitemli sesime bu kez kıkırtım eşlik ediyordu. Onun her gördüğü yemeğe saldırması komik geliyordu. Kıkırdayarak konuşmaya devam ettim. " Sanki aç bırakıyorum seni."
Yalçın lokmasını yutmaya çalışırken kıkırtıma eşlik ediyordu. Yutkunduktan sonra buğulu bir sesle konuştu.
" Abla Kur'an'ıma sorun bende! Doymayı anam bana öğretmemiş."
Doğu ağzı ile konuşmaya başladığı an kıkırtım daha çok arttı. O da gülerek bir kanepeyi daha ağzına attığı an kapı açıldı. Az önceki kadın yeniden gülümseyerek yaklaşıyordu.
" Hazan hanım Dağhan bey sizi bekliyor. Dilerseniz çıkalım."
Başımı onaylar anlamda sallayarak ayağa kalktım. Bu esnada Yalçın da ağzındaki lokmayı yutmaya çabalıyordu. Derin bir nefes vererek kadını takip etmeye başladığımda önce asansöre bindik. Ardından on yedinci katta indiğimizde uzun iki koridordan geçerek siyah geniş bir kapının önünde durduk. Bu esnada heyecan bastırdı. Ne konuşmam gerektiğini çok kez tekrarlasam da bu heyecan içimi sarıyordu. Kadın kapının önünde durduğumuz an sol kolunu kaldırarak saate baktı.
Bu esnada Yalçın ile birbirimize sorgular bakışlar gönderdik. Derin bir nefes vererek kadının ne yaptığını sormaya karar verdim. Kapının önünde dikiliyor olmamızın ne gibi bir amacı vardı ?
" Ne yapıyorsunuz ?"
Yüzüme bakarak tebessüm ettiğinde tek gözü saatteydi.
" Bir dakika kal-" Gülümseyerek kendi sözünü böldü. " Hah şimdi tam saati. Buyurun !"
Eliyle kapıyı işaret ettiğinde tıklatarak geri çekildi. Ne yaptığına anlam veremediğim şaşkın ifadem sürerken Yalçın'a bakışımla kapıda kalmasını belirterek derin bir nefes verdim. Kulpu sıkı sıkıya kavrayıp yavaşça açtığımda içeri adımladım.
Bakışlarım kısa bir süre odayı taradı. Boydan boya cam olan odada pek eşya yoktu. Camın tam kenarında geniş deri bir koltuk ve siyah cam masa vardı. Odanın solunda yığınla dosyanın olduğu bir dolap ve onun hemen yanında kahve barı bulunuyordu. Bakışlarım odada gezmeye devam ederken odanın tam ortasında çalışma masasını gördüm. Bakışlarım saniyelik olarak masanın arkasındaki duvarda bulunan çıplak kadınla kaplanın karışımından oluşan ilginç tabloya kaysa da çok geçmeden onu gördüm.
Arkası dönük bir şekilde koltuğunda oturuyordu. Duvara dönük olduğu için tabloyu izlediğini düşündüğüm esnada bakışlarım eline kaydı. Sağ elinde büyük bir puro vardı. Geldiğimi fark etmediğini düşünerek boğazımı temizledim. Bu esnada koltuğu yavaşça döndü.
Oldukça esmer hatta neredeyse kara diyeceğim koyulukta bir ten rengine sahipti. Simsiyah gözleri ve sakalı yüzünde değişik bir hava katıyordu. Bakışları ifadesizdi.
Göz göze geldiğimiz an hafifçe tebessüm ederek ayağa kalktı. Bu esnada uzun boylu ve kalıplı bir adam olduğunu fark ettim. Tebessümüne eşlik ederek ona yaklaştığımda elini uzattı.
"Hazan Kandemir... Hoş geldiniz."
Güçlü adımlarım tam karşısında son bulduğunda elini sıkıca sıkarak gülümsedim.
"Dağhan Taşdelen... Hoş bulduk."
Elini bıraktığım an tebessüm ederek masanın ucunda bulunan sandalyelerden birini işaret etti. Gülümseyerek yerime kurulduğum an koltuğuna oturarak purosundan bir duman daha çekip söndürerek yana bıraktı. Derin bir nefes verdiği an bakışları bendeydi.
"Kahve? "
Başımla onayladığımda içimde bir ürperti vardı. Rahatsız bir histi ya da. Bilemiyorum. Arkama yaslanarak onayımı doğruladığımda bu hissi görmezden geldim.
"Olur."
Gülümseyerek ayağa kalktığında gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Telefonuna atılmak yerine ayağa kalkarak bara ilerlemesi tuhaf gelmişti. Bakışım ardıma, ilerlediği yöne döndüğü an şaşkın ifademe yutkunmam eşlik etti. Sormak istedim neden kendisinin hazırladığını fakat bu esnada kalın sesiyle o konuşmaya başladı.
" Seviyorum."
Kaşlarım şüpheyle havalanırken meraklı bakışlarımla sorguladım sözünü. Neyden söz ettiğini anlayamamıştım.
" Ne ?"
Bakışı saniyelik bana döndüğü esnada iki adet siyah kupa çıkardı.
" Misafirlerime kahve yapmayı.... Seviyorum."
Kıkırdayarak bir nefes verdiğim esnada gülümsedim. Merakım dinerken sözlerine karşılık verdim.
" Güzel. Yani kahveyi sizin yapmanız..."
Gülümsediği esnada sözlerimin anlamsızlaştığını fark ederek duruşumu düzelttim. Bu esnada eline köşede bulunan viski şişesini alarak bana doğru döndü. Derin bir nefes verdiğinde elindeki viskiyi işaret ediyordu.
" Viski, keskin, katranlı ve odunsu. Bu elimde gördüğünse en çok alkole sahip olanı. Özel bir seri."
Merakla havalanan kaşlarımla ne söylemeye çalıştığını idrak etmek için zorluyordum kendimi. Bana neden viskiden bahsettiğine anlam veremezken boş boş göz kırpıştırıyordum. O bu esnada viskiyi şat bardağına doldurmaya başladı. Aynı saniyelerde konuştuğunda sesi hayli sakindi.
" Muhtemelen... Ne saçmaladığımı merak ediyorsunuz." Bakışları bana dönmeden kupalara az önce hazırladığı espressoları doldurmaya başladı. Bu esnada yeniden konuşuyordu.
" Espresso da en az viski kadar keskin ve acı bir tatta. Ve..." Bu sırada az önce şat bardağına doldurduğu viskiyi espressolardan birine döktü. Ben merakla onu izlerken konuşmaya devam etti.
" Bum! " Eline aldığı kupayı bana doğru uzattığı esnada yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Şaşkın ifademle gülümsemeye çalışarak uzattığı kupayı elinden aldım. Alkol kullanmamaya çalışıyordum aslında. Antidepresan kullandığım için yasaktı. Uyumakta ve uymakta zorluk çekip içki alsam da yasak olduğu için en azından gün içinde uzak kalmaya çalışıyordum. İçli bir nefes vererek hiç değilse tadına bakmak için yutkundum. Yavaşça bardağı dudaklarıma götürdüğümde yüzüm buruştu. Şimdiye dek içtiğim en acı şey olabilirdi. Dediği gibi keskin bir tadı vardı. Genzim bu keskinlikle yanarken tebessüm etmeye çalışarak kahveyi önümde bulunan sehpaya bıraktım. Bu esnada teşekkürümü ilettim.
" Teşekkürler."
Başıyla onaylarken az önceki ifademi görmemişti bile. Yeniden şat bardağına viski dökerek diğer kupaya viskiyi boşalttı. Daha sonra kendi kahvesini de eline alıp masasına ilerleyerek oturdu. Bu esnada derin bir nefes vererek ellerini önünde birleştirip arkasına yaslandı. Boğazını temizlerken konuşmaya başladığında bakışlarım dikkatle onu seyrediyordu.
" Evet. Dinliyorum."
Kaşlarım merakla havalanırken bir iki saniye boş boş göz kırpıştırarak neyden söz ettiğini sorguladım. Daha sonra neden burada olduğumu sorduğunu anlayarak derin bir nefes verip arkama yaslandım. Ne söyleyeceğime çoktan karar vermiştim.
" Bu odada olduğuma göre ne sebeple geldiğimi zaten biliyorsunuz."
Sözlerime derin bir gülümseme ile karşılık verirken başını olumlu anlamda salladı.
" Ben yine de sizden duymayı tercih ederim."
Derin bir nefes vererek arkama yaslandım. O bu esnada pür dikkat beni izliyordu. Bir yandan da kahvesinden bir yudum daha aldığında kelimelerimi toparlayarak konuşmaya başladım.
" Aynı adamı bitirmek için çabalıyoruz."
Başını onaylarcasına salladığında yüzünde tuhaf bir sırıtış belirdi.
" Birlikte bitirelim diyorsun yani ?" Sırıtarak kahvesinden bir yudum daha aldığında ardına sonuna kadar yaslanarak bir bacağını diğerinin üzerinde yan konumlandırdı. Bu esnada bakışlarını yeniden bana çevirerek konuşmaya başladı.
" Ben her zaman kendi işimi kendim görürüm."
İçime sinir dolarken başımı yana doğru eğip dilimi dudaklarımda gezdirdim. Beni ciddiye dahi almıyordu. En sinir olduğum şeyi yapıyordu bana karşı. Sinirime yenik düşmeden onu kontrol altına alarak konuşmaya başladığımda ne söyleyeceğim az çok kafamda belirmişti. Onu ikna etmek için sonuna dek çabalayacaktım ve söylediği cümleleri kuracağını zaten tahmin ediyordum.
" Bahsettiğim şey bir alışveriş. Ortak bir amaç için uğraşan iki kişinin alışverişi."
Derin bir nefes vererek ağzını açtığı an elimi kaldırarak durdurdum. Tamamlamam gerekiyordu. Böldüğü an belki de ezberlediğim cümlelerim kesintiye uğrayacaktı. " Lütfen..."
Bu kez ben içli bir nefes vererek arkama yaslandım. Bir bacağımı diğerinin üzerine attığımda ellerim önümdeydi. Bu duruş benim gücümü simgeliyordu. Konuşmaya başlayacağım esnada gücümü ve kararlılığımı bakışlarıma da yansıttım. Sözlerim onun geçmişine , daha doğrusu yarasına değinecekti. Onun en derinine dokunmak beni anlamasına sebep olacaktı. Amacım tam olarak buydu.
" Duyduğuma göre ailenizin mahvından Arslan kardeşleri sorumlu tutuyorsunuz. Bütün ailenizin ölümünden onlar sorumlu. Öyle değil mi ? "
Bakışları sertleşirken biraz doğrularak yutkundu. Ben ise ifademi korumaya çalışarak cevapsızlığını fırsat bilip konuşmaya devam ettim.
" Bende... Bende aynını yapıyorum. Ailem... Kocam... Kızım... Bütün hayatım..."
Derin bir nefes daha verdiğimde sözler boğazımda düğüm oluyordu. Her düğüm yutkunmam için daha da zorlaşırken içime acıyla birlikte yavaş yavaş öfke de oturmaya başladı. O öfke benim bütün acımı daha da harlarken kelimelerim güçlükle tane tane çıkıyordu ağzımdan. Zar zor nefesimi toplayarak yeniden öne atıldığımda bakışları yüzümdeydi. Acımı gizliyordum. Elimden geldiğince güçlüydüm karşısında ama yetmiyordu. Yetmeyecekti de. Bu yüzden öfkeme sığınarak acımı gölgeledim. Daha sonra öfkemi sesime yansıtarak konuşmaya başladım.
" Tufanlı yüzünden kaybettim. Şimdi yapmak istediğim tek şey onu yerle bir etmek ; tıpkı sizin gibi. "
Sıkıntılı bir nefes vererek öne atıldı. Konuşmaya başladığı an ise sıkıntısına sinsi bir gülümseme eşlik ediyordu.
" Tufanlı ?" Kıkırdayarak işaret parmağını şıklattı. " Alparslan... Muhtemelen adını anmamaya yemin ettin. " Kıkırdamaya devam ederken arkasına yaslandı. " Öyle değil mi ?"
Bu kez sıkıntılı bir nefes veren bendim. Fazla rahat bir adamdı. Ya da yalnızca hâlâ beni ciddiye almıyordu. Gülmeye devam ettiği esnada sıkıntı ile solumaya devam ettim. Tahmininde haklıydı.
" Öyle."
Kıkırdaması kesilirken derin bir nefes verip yutkundu. Bu esnada purosunu yakmak için hareket etmeye başlamıştı. Purosundan derin bir nefes çekip dumanı soluna doğru üflediği an konuşmaya başladı.
" Alparslan gibi bir adama s*ktiri çekip başkasıyla evlenmek... " Bakışları beni bulurken dudaklarını takdirle buruşturdu. " Her kadın yapamaz bunu."
Arkama yaslanırken sıkıntılı bir nefes daha verip yutkundum. Konuyu dağıtmak ya da ilgilendiği kısma odaklanmak için büyük bir çaba gösteriyordu. Ben ise onun aksine benim ilgimi çeken kısımla daha doğrusu işime yarayacak olan kısımla ilgileniyordum. Ayrıca belirtmek isterim ki yine de onun Tufanlı ile yalnızca eski sevgili olduğumuzu bilmesi işime gelmişti.
İçimden ne söyleyeceğimi geçirirken bunu sesli bir şekilde dile getirdim.
" O her kadından herhangi biri olsam burada oturuyor olmazdım . Öyle değil mi ?"
Tebessüm ederek beni onayladığında konuşmaya başladı.
" Öyle. İşte bu yüzden görüşme talebinizi kabul ettim. Şimdi..." Toparlanıp purosunu bir kenara bıraktığında yüzünde ciddi bir ifade vardı. Bende bu ifadeye başımı daha da dik tutarak yanıt verdim. O ise bu esnada konuşmaya devam etti.
" Sizli bizli konuşmayı bir kenara bırak ve... Bana bu alışverişin detaylarından bahset."
Ardına sonuna kadar yaslanıp purosundan bir duman daha çektiğinde derin bir nefes vererek toparlandım. Nihayet konuşma istediğim gibi seyretmeye başlamıştı. Bunun sevinci ile konuşmaya başladım. Kararlı bir ifade ile detayları anlatacaktım ona. Benim onun hakkında bildiklerim ve ona karşı olan öfkem onun Tufanlı'yı tahtından etmesine olanak sağlayacaktı. Bunu bildiğim için sesimde ve bakışlarımda planımdaki kararlılığım hakimiyet kuruyordu.
" Tufanlı hakkında tahmin edemeyeceğin kadar çok şey biliyorum." Kaşları şüphe ile havalanırken konuşmaya devam ettim. " Zaaf. Bütün zaafları..." Derin bir nefes verirken iki elim birbirini sardı. Daha çok kararlı duruyordum. Devam ettiğimde pür dikkat beni dinliyordu.
" Tüm savaşlar silahla ve kan dökerek kazanılmaz. Bazen soğuk savaşlar vermek gerekir."
Arkasına yaslanıp ellerini önünde birleştirerek ciddiyetle beni dinlemeye devam etti. Ben de onun dinlemesini fırsat bilerek konuşmamı daha da detaylandırdım. Dersime aylar öncesinden ve hayli iyi çalışmıştım.
" Onun zaaflarını zayıf yönlerini kullanmak işine yarayacaktır ve tabii ki ona daha çok yara vererek daha hızlı galip gelmeni sağlayacaktır. " Derin bir nefes vererek tamamladım konuşmamı. " İşte bu noktada senin işine yarayabilecek tek kişi benim."
Yavaşça arkama yaslandığım an içimde bir rahatlık hakimdi. Görünüşüne göre konuşmamdan etkilenmişti. Tahminimden daha ötesini duymak için bakışlarımı tamamen ona çevirdiğim an derin bir nefes vererek doğruldu.
" Güzel. Çok güzel ama yetersiz."
İfadem bozuntuya uğrasa da bunu ona belli etmemeye çalışarak toparlandım. Bu esnada Dağhan konuşmaya devam etti.
" Başlangıç için güzel ama... İş bittiğinde ? Hazan Kandemir... " Derin bir nefes verdiğinde ayağa kalkarak karşıda bulunan camın önüne doğru ilerlemeye başladı. Bende bu esnada yutkunarak cümlesini bitirmesini bekledim.
"Ben karşılıksız iş yapmam. Pazarlığını yapmadığım bir işe de hiç başlamam."
Bakışları dışarıyı izlediği an ben de hiddetle bulunduğum yerden kalkarak ona doğru ilerlemeye başladım. Duymayı çoktan beklediğim cümlelerdi bunlar. Sinirle gülümseyerek cümlelerimi toparlayıp derin bir nefes verdim.
" Dağhan Taşdelen... Ben de kendimi garantiye almadan tek bir adım dahi atmam. Önce kendim. Önce kendi çıkarlarım."
Tam yanında durduğum an bedeni bana döndü. Başını eğerek bir kabulleniş gösterdi.
" Güzel." Derin bir nefes verdiği an işaret parmağı beni gösteriyordu. " Bana bir adım attın ama önce bu adım için kendini garantiye aldın." Benim onayıma gerek duymadan başını sallayarak kendi kendini onayladı. Daha sonra bakışlarını gözlerime dikti.
Ben de bu esnada derin bir nefes vererek kelimelerimi topladım. Tam olarak öyle olmasa da genel itibariyle mevzu bundan ibaretti. Kendimi ve işimi garantiye almadan onunla yapacağım konuşmayı içimden bin kez tekrarlamadan görüşme yapmak için tek bir adım dahi atmamıştım. Bunu bilmenin gururu ile başımı daha da dikleştirdiğim an beynimdeki cümleler çoktan hazırdı.
" Adım attım evet. Sağlam bir adım attım. Kendi çıkarımı ve feda edeceklerimi düşünmeden görüşme talebinde dahi bulunmadım."
Bakışlarını yeniden dışarı çevirdiği an sıkıntılı bir nefes verdi.
" Muhtemelen bu çıkar kızın. Duyduğuma göre ona dair tek bir iz bile yok elinde."
Evladımdan söz edilmesi bakışlarımı sekteye uğratırken yutkunarak gözlerimi kapattım. Zaafımı deniyordu. Karşısında acımı ne kadar belli edeceğimi görmek istiyordu. Veya ailesinden söz ettiğim için misilleme yapıyordu. Onu yeterince tanımadığım için seçenekler arasında boğulurken yaptığım tek şey gözlerimi açarak yüzümde öfkemi yansıtmak oldu. Acımı gizlemeyi öğreneli çok olmuştu. Derin bir nefes verdiğim an gözleri merakla mimiklerimde ve gözlerimde geziniyordu. Hızla toparlanarak konuşmaya başladım.
" Evet. Tek isteğim evladım. Bütün her şey bittiğinde bana kalan yegane şey kızım olacak. Anlaşma bu."
Şaşkınlıkla yüzüme bakarken şaşkın bir ifadeyle sırıtmaya başladı.
" Koskoca bir imparatorluğu devirip beş kuruş bile almayacak mısın ?"
Başımı hızla sağa sola sallarken sinirle soludum. Onun beş kuruş parası bile geçmeyecekti boğazımdan. Malda mülkte gözüm yoktu. Hiç olmamıştı. Benim tek isteğim yavruma kavuşmaktı. Sol yanımdaki acıyı dindirmekti. Burnumun direğindeki o sızının dinmesiydi. Evladımdan gayrısında benim için hayat yoktu. Bunu bilmenin kararlılığı ile diktim başımı.
" Hayır. Ne Tufanlı'nın ne de bir başkasının tek kuruşunu istemiyorum."
Şaşkınca yüzüme bakmaya devam ettiği an sıkıntılı bir nefes vererek köşede bulunan kahve barına doğru ilerlemeye başladı. Ben bu esnada omuz silkerek sıkıntılı bir nefes verdim. Beni asla ciddiye aldığına inanamıyordum. Dante'nin bahsettiğinden de beter biriydi. Dante keyfine düşkündür. Çıkarcıdır demişti ama bu kadarı hayrete düşürecek türdendi. Ben sinirle ona doğru bakarken o gayet normal bir tavırla kendine viski doldurarak içmeye başladı. Bu esnada bakışlarımız denk düştüğü an bardağı işaret etti. İsteyip istemediğimi sorduğunu fark ettiğim an hızla başımı sallayarak cama doğru döndüm. Öfkemi sakin tutmaya çalışıyordum ama bu adam tahminimden de zor biriydi.
" Muhtemelen seni ciddiye almadığımı düşünüyorsun. Haklısın. "
Sözlerini duyduğum an bakışlarım hızla ona döndü. Yüzümde ise oldukça sorgular bir ifade hakimdi. Ciddiye almıyor üstelik bunu kendi ağzı ile dile getiriyordu. Bakışlarımda ani bir öfke belirirken yutkunarak alt dudağımı dişledim. Daha sonra yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdiğimde bardağını bana doğrultup içmeye devam etti. İçkisini tek dikişte bitirdiği an sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya başladı. Ben de bu esnada ne söylemem gerektiğini düşünüyordum.
" Hakkında çok şey duydum. Kimlere kafa tuttuğunu, nasıl sıfırdan yükseldiğini ve hatta bu alemdeki tek kadın olduğunu duydum ama... Ben duyduklarıma inanmam Hazan Kandemir. Ben gördüklerime inanırım." Derin bir nefes daha verirken bana doğru adımlamaya başladı. Tam karşımda durduğu an konuşmaya devam etti. " Ve yalnızca gücünü gördüğüm insanları ciddiye alırım."
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde kafamda bir şeyler netliğe oturmuştu bile. Ne dediğini az çok idrak ederek yutkundum. Bir şey bekliyordu. Benden bir şey isteyecekti. Ne kadar ileri gidebildiğimi görmek için yapacaktı bunu. Seve seve kabul ettim. Canıma minnetti. Şu alemde yapmayı en sevdiğim şeylerden ilk sıralardaydı bu. Gücümü gösterip gövde gösterime ayak uydurmaya bayılıyordum. Başımı dikerek ona baktığımda yüzünde bir sırıtış vardı.
" Ne istiyorsun ?"
Sırıtışı büyüdüğünde gözlerini gözlerime daha çok sabitleyerek konuştu.
" İşte şimdi aynı dili konuşmaya başladık." Başını sallayarak devam etti. " Sana bir fırsat veriyorum. Bana gücünü kanıtlaman için güzel bir fırsat." Derin bir nefes verdiğinde bir iki adım gerileyerek konuşmaya devam etti. " Sinaloa Karteli'yi biliyor musun ?"
Bir iki saniye düşündükten sonra ünlü bir çeteyi anımsayarak başımı olumlu anlamda salladım. O ise bu esnada konuşmaya devam etti.
" Uzun süredir alışveriş yaptığım ve büyük ölçüde benim için çalışan bir çete." Gülümseyerek devam etti. " Geçen hafta Meksika'da büyük bir vurgun yaptılar. Yüz milyon dolar... Şimdi o para güvenli bir yerde önce ülke sınırlarından çıkarılmayı daha sonraysa aklanmayı bekliyor."
Derin bir nefes vererek bana yaklaştığı esnada ifadem sertleşti. Ne dediğini idrak etmeye çalışıyordum. Daha doğrusu bunu benden istemediğine kendimi inandırmaya çalışıyordum. Sıkıntılı bir nefes vererek düşüncelerden sıyrıldığım an kulağıma doğru eğilip konuşmaya devam etti.
" Benim param..."
Yutkunduğumda fısıltıyla konuşmaya devam ediyordu.
" Amerika'da neler yapabildiğini duydum. Şimdi görmek istiyorum Hazan Kandemir. O parayı ülke sınırlarından çıkarıp Rusya'daki hesabıma aklanmış bir şekilde geçirebilmek için sana koskoca iki hafta veriyorum."
Kaşlarım daha çok çatılırken iki adım daha gerileyip kollarını açtı. Gülümseyerek konuştuğunda benim halimden memnun olmadığım fazlasıyla belliydi.
" İşte ! Al sana fırsat ! Gücünü kanıtla ve seni ciddiye almamı sağla ."
Sinirle gülümsediğimde içimde öfke hakimiyet kuruyordu. Onun parasının karşılığında yalnızca ciddiye alınacaktım. Öyle mi ? Beni bu kadar hafife alması egomu zedelerken ona doğru iki koca adım atıp tam karşısında dikildim. Püskürürcesine konuştuğumda ifadesinde bir değişiklik yoktu.
" Karşılığı ? Sadece sen beni ciddiye alacaksın diye mi yapacağım bunu ?"
Sırıtarak gerilediğinde gülümsemeye başladı.
" Hayır. Payını alacaksın. Hah tabii ki Tufanlı'dan alacağım intikamın da şimdilik küçük bir parçası olacaksın. Zamanla plandaki yerin netleşir."
Tufanlı derken elleriyle tırnak işareti yapıp gülümsemişti. Sinirle solduğum esnada gülümsemeye devam ediyordu. Bahsettiği şeyi yapmak inanılmaz bir zorluğa sahipti. Üstelik hiç dahil olmadığım ve elimin ulaşmadığı ülkelerden söz ediyordu. İçim içimi bunu düşünerek yediği için planın bir parçası olacağıma sevinemedim bile. Bir süre öylece kalakaldım. O bu esnada yüzümü inceliyordu. Daha fazla sessiz kalmam doğru olmayacağı için sıkıntılı bir nefes vererek gülümsedim. Kabul etmekten başka çarem yoktu.
" Tamam. Bana konuyla alakalı ihtiyacım olan bütün evrakları verin. İki hafta içinde parayı aklayacağım."
Gülümseyerek öne atıldığında elini uzatıp konuşmaya başladı.
" Güzel. İşte şimdi tanıştık ve memnun oldum. Hazan Kandemir..."
Uzattığı elini sıkı sıkıya kavrarken gülümsedim. Parayı nasıl aklayacağımı düşünmeyi erteleyerek şimdilik kazandığım bu zaferin anlık sevincini yaşadım. İşte şimdi asıl savaş başlıyordu. Önce yapmam gerekenleri yapıp onun yanında yer alacak daha sonraysa Tufanlı'nın kökünü kazıyacaktım. Onunla aramızda başlayacak olan bu soğuk savaşın temelleri ise oldukça soğuk bir yerde ve soğuk savaşın bizatihi kendisinde; Rusya'da atılacaktı.
.............................
Genel itibariyle güzel geçen görüşme sonrası holdingden ayrılarak arabaya bindim. İlerlemeye başladığımızda gideceğimiz yer belliydi. Geç kalmamak adına saatimi kontrol ettiğimde öğleden sonra üçü geçtiğimizi fark ettim. Sıkıntılı bir nefes vererek soluma döndüm. Yalçın telefonu ile uğraşıyordu. Gülümseyerek önüme döndüm bu esnada. Yolu yıllardır nefret dolu olduğum İstanbul'u izleyerek geçirecektim.
Araba en nihayetinde uzun siyah bir kapının önünde durduğunda kapıdaki korumalar beni görerek baş selamı verdi. Ardından büyük siyah kapı açıldığında Dante'nin görkemli evi karşımdaydı.
Kocaman bir bahçenin ortasına konumlanmış olan krem kahve villa oldukça geniş ve görkemliydi. Daha önce mecburi İstanbul ziyaretlerim sayesinde birkaç kez gelmiştim. Bahçenin dört bir yanı yeşilliklerle doluyken en sol kısımda bir at ahırı vardı. Dante çocukluğundan beri at bindiği için özel olarak tasarlanmıştı bu alan. Derin bir nefes vererek arabanın evin önüne doğru ilerleyişini seyrettim. Bu esnada bakışlarım etrafta geziniyordu.
En sonunda araba durduğunda kapının önünde beni bekleyen birileri vardı. Evladımdan sonra bu dünyada ailem saydığım kişiler buradaydı. Çisem ve Nare kapının önünde gülümseyerek beni bekliyordu. Yanlarında ise büyük bir gürültü ile sevincini gösteren Norman vardı. Havlayarak öne atılıyor bu esnada Nare'nin onu tutmasını zorlaştırıyordu.
Hızla kapıyı açarak dışarı çıktım. İlk koştuğum kişi beni gördüğü andan itibaren ortalığı ayağa kaldıran oğlum Norman oldu. Hızla ona doğru ilerleyip dizlerimi çöktüm.
" Oğlum..."
Havlayarak öne atıldığı an başını sardım. Simsiyahtı. Geçmişim gibi geleceğim gibi siyahtı bedeni. Sadıktı sonra. Benden başkasına kolay kolay kendini sevdirmez ya da bağlanmazdı. Yalnızca varlığına alışırdı. Koruyup kollardı beni. Değerlim ve dahi kıymetlimdi. Aramızda güzel bir bağ vardı. Norman'ın başından öpüp kucakladıktan sonra yavaşça ayağa kalkıp bakışlarımı soluma, baş belama ve can bağı ile kardeşim olan o güzel kadına çevirip ona doğru ilerledim.
Sarı saçlarının rengi daha bir açılmıştı. Buğday teni güneyden yeni döndüğü için bronza yakındı. Kilo almıştı biraz. Uzun boyuna artık eskisine nazaran daha iri ama daha sağlıklı görünen bedeni eşlik ediyordu. Kahve gözleri ise her zaman olduğu gibi neşe doluydu. Kollarını açtığı an yalnızca iki aydır değil de iki yıldır görüşmüyormuşuz gibi sarıp sarmaladık birbirimizi.
Şekerli parfümü içime dolarken gözlüğümü çıkararak yanağından öptüm. O ise bu esnada bedenimi kemiklerimi kırmak ister gibi sıkmakla meşguldü.
" Hazan ! Çok özledim kızım ! Deli gibi özledim !"
Kollarımı daha sıkı dolarken bende özlemimi dile getirdim.
" Bende çok özledim baş belası. Çok özledim."
Bedenlerimiz yavaşça ayrılırken ikimizin de yüzünde içten bir gülümseme hakimdi. Derin bir nefes vererek tebessüm ettim. Onu daha doğrusu onunla olan mutlu günlerimi çok özlüyordum. Lise sıralarında yaptığımız dedikoduları ve kaygısız günlerimizi özlüyordum. Çok kısa bir sürede ikimizin hayatı da geri dönülemez şekilde değişmişti. Gelecekle ilgili hiçbir kaygı gütmeyen o kız çocuklarını geride bırakmıştık. Büyümüştük ve büyümek zannettiğimiz kadar güzel değildi. İki koca kadın olarak bakıyorduk şimdi birbirimize. Gözlerimizde ilk günkü ergen kız çocukları yatarken karşı karşıya olan iki büyümüş kadındık.
Aynı şeyleri düşünmüş olacağız ki o da acı bir tebessüm etti. Dante ile güzel giden bir ilişkisi daha doğrusu evliliği vardı ama hayat bazen sevmenin ve sevilmenin güzelliğini tattırsa da başka şeylerle sınayarak o güzelliklerden mahrum bırakıyordu. Çisem Dante ile sevgili olduktan sonra ondan cesaret alarak ailesinin zoruyla yazdığı bölümü bırakmıştı. Tabii ki de ailesi buna karşı çıkarak onunla bitmek tükenmek bilmeyen bir kavgaya girişmişti. Aslında düşündükleri Çisem'in geleceğiydi. Suna abla ve Murat amca benim de çok çok sevdiğim inanılmaz iyi insanlardı. Gidecek yerim yokken bana kapılarını açıp aylarca en güzel şekilde misafir etmişlerdi evlerinde. Çisem için ise ellerinden gelen her şeyi yapıp onu en iyi şekilde yetiştirmişlerdi. Bir anne olarak kaygılarını anlıyordum. Çisem de anlıyordu ama anlamak yeterli gelmiyordu bazen. Ailesiyle arası zaten bozukken bir de bunun üstüne Dante ile kısa sürede evlenme kararı almaları ipleri daha çok germişti.
Murat amca Çisem'le neredeyse bir yıldır konuşmuyordu. Suna teyze ise kızının yalnızca sesini duymakla yetiniyordu. Gayet düzgün işlerle uğraşan zararsız bir aileydiler. Bu aileye göre Dante gibi biriyle yapılan evlilik alenen intihardı. Mevzuların içinde olmama rağmen bana göre bile maalesef ki öyleydi. Dante oldukça tehlikeli işlerle uğraştığı için Çisem'in hayatı her zaman tehlikedeydi. Üstelik her dakikasını onu merak ederek geçiriyordu. Üstüne bir de ailesi ile olan durumlar eklenince... Baş belam özellikle son bir yıldır oldukça zor günler geçiriyordu.
" Eh tabii Çisem ablayı gördün beni unuttun."
Nare'nin keyif dolu sesini işiterek ona doğru döndüm. Tebessüm ettiğimde bana en içten gülümsemesi ile cevap verdi. Bu kez ona doğru ilerlediğimde yanağına iki koca öpücük bıraktım.
" Güzelim... Sabah görüştük diye es geçtim seni."
Dudaklarını büzerek kollarını önünde birleştirdi. Nazlanıyordu. Onu nazlamayı da nazını çekmeyi de çok seviyordum. Derdimin en güzel dermanıydı. Sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya başladığında saçlarından öptüm bu kez.
" Aşk olsun abla. Dilinle de söylüyorsun es geçtiğini."
Ağzımı aralayıp konuşacağım esnada Çisem öne atıldı.
" Ay yeter! Bu kadar sevgi pıtırcıklığı yeter kızlar ! Biraz daha devam ederseniz koşup kapıdaki Ulvi abiye sarılacağım. ' Her seferinde kapılarda karşılıyorsun ' diye."
Çisem'in taklit dolu cümlesine ikimiz de kahkaha atarak yanıt verdik. Yıllar ve zaman geçse de bazı şeyler asla değişmiyordu. Buna Çisem'in bu halleri dahildi tabii. Çapkın halleri ise artık yalnızca kocasına özeldi. Erkek şakaları ise yerini bolca bel altı içeren göndermelerine bırakmıştı.
Gülmeye devam ederken içeri doğru ilerlemeye başladık. Bu esnada Norman'ın tasmasının ipini devralıp onun önümden ilerlemesine izin verdim. İlk fırsatta Maran'ı da almam gerektiğini hatırladım daha sonra. Norman kadar büyük bir bağ geliştirecek vaktimiz henüz olmamıştı. Evcilleştirme süreci ancak bittiği için birbirimize daha doğrusu o bana alışmaya çalışıyordu. Bunları düşününce içime bir sıkıntı dolsa da bunu görmezden gelerek ilerlemeye devam ettim. Adımlarımız geniş salonda son bulduğunda kısa bir an etrafa göz gezdirdim.
Tamamen Çisem'in zevkini yansıtıyordu burası. Fazlaca renk barındıran bir salondu. Buz mavisi koltuklar, Antrasit perdeler, el işlemesi kırmızı ve bordo ağırlıklı halı, rengarenk tablolar ve köşedeki kırmızı balerin heykeli ile tam anlamı ile Çisem'di .
Renk karmaşasına rağmen oldukça ferah bir salondu üstelik. Boydan boya cam olan oda yeşilliklerle dolu bir manzara sunuyordu. İçli bir nefes verirken koltuğun en köşesine oturdum. Norman hızla zıplayarak hemen yanıma kurulduğunda ellerim sırtında gezindi. Bu esnada Çisem sıkıntılı bir nefes vererek soluma oturdu.
" Norman hiç kalıbının adamı değil."
Kaşlarım şüphe ile havalanırken Norman'a baktım. Daha sonra kıkırdayarak sorma gereği hissettim. Muhtemelen bir haylazlık yapmıştı. Çisem onu sitemle karışık şikayet edecekti.
" Nedenmiş o ?"
Kıkırtıma eşlik ederken uzaktan gülümsedi Norman'a.
" Görünüşüne baksan olduğu yere adım atamazsın. Bir de senin yanındaki şu haline bak ! Soğan erkeği resmen."
Kıkırdamaya devam ederken ağzımla mırıldanarak susturdum onu.
" Öyle deme oğluma. O benim yanımda öyle sadece. Geçenlerde az daha kuryeyi parçalayacaktı."
Çisem korkulu bir ifade ile toparlanırken boğazını temizledi.
" Neyse. Norman onu evimde misafir ettim diye bana saldırmaz zaten. Demi ? Alıştı hem bak havlamıyor bile artık."
Kıkırdarken başımı sağa sola salladım. Çisem hayvanlardan korkuyordu. Norman'a bile yanıma gidip geldikçe dahi alışamamıştı. Şu sözlerine bakılırsa iki hafta aynı evde kalmakta onlara yaramamıştı. Gülüşüm büyürken derin bir nefes verip arkama yaslandım.
" Yakınlık göstermez ama ısırmaz da. Benim seni sevdiğimi biliyor."
Gülümseyerek arkasına yaslandığında Nare de tam ortamıza oturarak Norman'ı sevmeye başladı. İçli bir nefes verdiğinde bugün beraber alışverişe gittiklerini anımsayarak nasıl geçtiğini sormak istedim. Belli ki Dante evde değildi. O gelene dek kızlarla sohbet edecektim. Bugünkü görüşme hakkında konuşmamız gerekiyordu. İşle alakalı bazı mevzular da birikmişti. Hepsini aradan çıkarmak iyi olacaktı. Bunları düşünmeyi onun gelişine saklamaya karar vererek içli bir nefes verip konuşmaya başladım.
" Ee... Alışveriş nasıldı ? "
Çisem öne atıldığında yüzünde keyifli bir ifade hakimdi.
" Ay valla harikaydı. Nare'ye çeyizi için jartiyer falan aldık."
Nare öksürerek ters ters Çisem'e baktığında Çisem omuz silkti. Benim yüzümde ise sinirli bir ifade oluştu. Nare daha üniversiteye hazırlanıyordu. Ne çeyizi ? Üstelik bir de fantezi takımı almışlar. Kafayı yiyecek gibi olduğum esnada sıkıntılı bir nefes verdim. Çisem kıkırdıyordu bu esnada. Nare ise utançla başını öne eğmişti. Bende sinirle soluyarak Çisem'e kızmak için öne atıldım. Her fırsatta kardeşimi kendine benzetmek için bir girişimde bulunuyordu.
" Çisem ! Ne jartiyeri ya ? Bu kız daha üniversiteye hazırlanıyor. Test kitabı alacağına jartiyer mi aldın kardeşime ? "
Ben sinirle solurken Çisem kıkırdamaya devam etti. Bu esnada konuşmaya başladığında Nare hâlâ utançla başını eğik tutuyordu.
" Ay ne var be ? Test kitabı en baba bir ay daha lazım kıza. Ben ömürlük yatırım yaptırdım. "
Sıkıntılı bir nefes daha verdiğim esnada Çisem beni işaret ederek konuşmaya devam etti.
" Hem diyene bak ! Sen Nare'den bir yaş büyükken çatır çatır veriyordun."
Refleksle bakışlarımı ona çevirdiğimde kıkırdamaya başladı. Benim yaptığımın hata olduğunu bile bile bunu kullanıyordu. Sinirden deliye döndürecek kadar uğraşıyordu benimle.
Bakışları Nare'ye döndüğünde öfkeden yüzümün her bir yanı kızarmıştı. Sinirle soluduğum esnada o da konuşuyordu.
" Çisem!"
" Ne utanıyorsun kız ! Ablanın yediği naneleri bir bilsen... Ohooo! Hele bir küvet mevzusu var ablanın . Üf yani!"
Bahsettiği mevzuyu aklıma dahi getirmemeye çalışarak gözlerimi kapattım. Daha sonra hızla gözlerimi açtığımda sinir gözlerimde beliriyordu. Sinirle tekrar adını zikrederken arkamda bulunan yastığı ona fırlattım. Havada kaparken sinsi bir bakış atarak yeniden yerine kuruldu. Bu esnada sinirle Nare'ye döndüm. Aklının başka şeylerle karışmasını istemiyordum onun. Doktor olmak istiyordu. Olacaktı da. En iyi üniversitelerden birinde alacaktı eğitimini. Neye ihtiyacı varsa hepsini sağlayacaktım. Benim güzel kardeşim benim yaşayamadığım ne varsa yaşayacaktı. Çeyiz zaten bana oldum olası saçma gelen bir adetti ki yapılacaksa bile çeyize öyle şeylerle daha doğrusu Çisem ile başlanmazdı. Derin ve sıkıntılı bir nefes verirken sakin kalmaya çalışarak Nare ile konuşmak için öne atıldım.
" Ablacığım sen bakma bu salağa ! Senin şu an odaklanman gereken tek şey derslerin. "
Yutkunurken bu konuda her genç kızda olduğu gibi Nare'nin de bir merakı olacağını düşünerek fısıltılı bir tınıda konuşmaya başladım. Ona çoğu mevzuda arkadaş gibi yaklaştığım için rahattım aslında.
" Hem seks çok abartılıyor. İlla erkenden olacak ya da hayatında illa olacak diye bir kural yok. Zamanı geldiğinde olacak ve yaşanacak güzel bir deneyim."
Çisem kıkırdayarak öne atıldı.
" Az bile abartılıyor. Kandırma şimdi kızı."
Sinirle soluyarak belerttim gözlerimi. Kardeşimle medeni bir konuşma yapmama dahi izin vermiyordu. Tamam güzeldi. Aşık olduğunla olduğunda sadece zevk değil farklı hisler de sağlıyordu ama benim gibi yanlış verilen bir karar sonucunda yapılan seks hayatı şu an olduğum konumda olduğu gibi mahvedebiliyordu. Bunu pek ala Çisem de biliyordu. Dante ona aşık olmasa ya da kötü bir adam olsa ne yapacağı kendini nasıl toparlayacağı belirsizdi. İkimiz de olmayacak zamanda yanlış kararlarla yaşamıştık bu deneyimi. Bunu bile bile beni kışkırtmaya çalışıyordu. Homurdanarak adını zikrettiğimde sesim tehdit doluydu.
" Çisem !"
Omuz silkerken geriye doğru yaslandı yeniden.
" Ay ne var be ? Çisem de Çisem! Kızım yalan mı söylüyorum ? Öğrensin bilsin kız neyin ne olduğunu. Hem ben kendime alırken içimden geldi de şey yaptım. İlk çeyiz eşyası benden olsun istedim."
Sıkıntılı bir nefes daha verdiğimde öfkeden yüzüme sıcak bastırdığı için elimle yüzüme hava yaptım. Daha sonra öfkeyle Çisem'e doğru atıldım.
" İyi b*k yedin ! İlk çeyiz eşyasının jartiyer olduğu nerede görülmüş ? Fincan takımı alsaydın bari."
Kıkırdadığında kıkırtısı yavaş yavaş kahkaha dönüşürken konuşmaya başladı.
" İç giyim mağazasında mı ? "
Kahkaha atmaya devam ettiğinde Nare de başını kaldırmadan alttan alttan gülüyordu. Sinirli bir nefes vererek doğrulduğumda Çisem konuşmaya devam etti.
" Sen evlenirken çeyizine jartiyer almadım diye böyle yapıyorsun değil mi ? "
Nare de açık açık gülmeye başladığında öfke ile soludum. Bilerek bu şekilde konuşuyordu. Başka bir zaman soracaktım ama hesabını. Şu an sırası olmadığı için geçiştirmekle yetinecektim.
" Ya ya! Ne demezsin ! Alsan giyecektim çünkü. Yer arıyordum giymeye."
İkisi birden gülmeye başladığında Nare dakikalar sonra başını kaldırıp konuşmaya başladı.
" Abla sana da alalım mı aynısından ? Hatta bendekini sen al."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken bakışlarım Çisem'e döndü. Aynısından diyordu. Yani Çisem kendine aldığının aynısını almıştı. Kıkırdayarak yönelttim sorumu. Gerçekten bu kızın işlerine akıl sır ermiyordu. Gerçek bir baş belasıydı.
" Aynısından mı aldın Allah'ın cezası ?"
Çisem ellerini önünde birleştirirken keyifle gülümsedi.
" Evet aynısından aldım. Dante çok seviyor o takımı. Eh tabii her seferinde yırtıldığı için yenisini alıyorum."
Sıkıntılı bir nefes verirken kıkırdamaya devam ettim. İşte şimdi başlıyorduk. Bu konuşmanın sonu yaptıkları pozisyonlara kadar giderdi. Çenesinin ayarı yoktu ki ! Genç kız da olsa yanımda kardeşim vardı ya ! Baş belası işte. Nerede ne diyeceğini bilmiyordu. Bakışlarımı yavaşça Nare'ye çevirirken onun utançtan yeniden önüne döndüğünü gördüm. Sıkıntılı bir nefes verdiğinde konuşmaya başladı.
" Abla en iyisi sen bendeki takımı al."
Küçük bir kahkaha attığımda Çisem suratsız bir şekilde öne atıldı. Nare utançtan kızarırken Çisem tüm utanmazlığı ile konuşmaya başladı. Ben de onun utanmasına gülmekle meşguldüm. Belli ki utancına yırtma mevzusundan dolayı korku da eklenmişti. Zamanında benim de çok fazla yaşadığım bir durumdu aslında. Yırtılan tek şey üstümdekiler de olmamıştı üstelik. Kısa süreli de olsa cinsel deneyimim hayli yoğun geçmişti. O anları hatırlayarak sıkıntılı bir nefes verdiğimde kahkaham yavaş yavaş dindi.
" Kız niye ? Yırtıyor diye mi ? Senin kociş yırtmaz belki. Verme sakın ablana. Bu salak turşusunu kuracak. Çürür gider güzelim takım."
Nare omuz silkerken sıkıntı ile konuşmaya başladı. Ben de bu esnada Çisem'e bir yastık daha fırlattım. Benim şeyimin derdi ona düşmüştü. İşi gücü yoktu. Her fırsatta gönderme yapıyordu. Derdimi ve bu halde nefes alsam dahi suçluluk çektiğimi bilmiyor gibi saçma sapan konuşuyordu geri zekalı.
" O yüzden değil. Ablam doğru söylüyor. Çok var daha benim bunları yaşamama."
Çisem geriye doğru yaslanırken ' İyi b*k yedin ' der gibi yüzüme baktı. Bende omuz silkerken önüme döndüm. Kardeşim çok şükür ki Çisem gibi yarım akıllı değildi.
Çisem içli bir nefes verirken konuşmaya devam etti. Amacı konuyu dağıtmaktı şimdi de.
" Eee ? Anlat bakalım benim yerli ve milli mafyam! Nasıl geçti günün ?"
Derin bir nefes verirken saçlarımı geriye attım. Yorgundum aslında. Söz vermemiş olsam eve atacaktım kendimi. İlaçlarımı alıp acımla baş başa kalmak istiyordum artık. Onca yolun üstüne maskemi takmak çok ağır ve zor geliyordu. Derin bir nefes alırken düşünceleri bir kenara bırakıp konuşmaya başladım.
" Fena değildi. Yorgunum çok. Dante ile konuşup eve gideyim diyorum."
Öne atıldığı esnada yüzünde sinirli bir ifade belirdi.
" Sakın! Onca zaman sonra kardeşim gelmiş. Öyle hemen bırakmam. Yemek yiyeceğiz. Sonra arka bahçedeki havuzun başında kokteyl içeriz. Hava çok güzel bugün."
Derin bir nefes daha verirken zar zor gülümsemeye çalıştım. Bunun için enerjim kaldığı söylenemezdi. Başka bir zaman - İlaçlardan bolca alıp her şeyi unuttuğum bir zaman- doyasıya yapabilirdik söz ettiği her şeyi. Şu an gerçekten enerjim saatler geçtikçe tükeniyordu.
" Başka zaman yapalım güzelim. Hiç halim kalmadı."
Sıkıntılı bir nefes verirken somurttu. Bu esnada Nare öne atılarak konuşmaya başladı.
" Ama yemek yeriz Çisem abla. Yemekten sonra ablam beni eve bırakır . Sonra da kendi evine gider. Olmaz mı ?"
Son cümlesini kurarken ikimize birden baktı. Benim kaşlarım şüphe ile havalanırken bir elimi saçıma doladım. Sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya başladığımda Çisem önce benim konuşmam için fırsat tanımıştı.
" Benimle gelmeyecek misin ?"
Başını olumsuz anlamda sallarken sıkıntılı bir nefes verdi.
" Babam istemiyor abla."
Öfke bütün hücrelerime yavaş yavaş dolarken sıkıntılı bir nefesi bu kez ben verdim. O kim oluyor da kardeşim ile yaşamama karışıyordu ? Hayatı bile iki dudağımın arasındayken bu haddi kendinde nasıl buluyordu ? Nare' ye tek kelime edemiyordum üstelik. Benim küçük kardeşim kabuğunu kırmaktan korkuyordu. Bir zamanlar benim de yaşadığım ancak mecbur kaldığım zaman kırdığım o kabuğu kırmaktan korkuyordu. Onu anladığım için ona asla ses etmesem de bu Tuğrul için asla geçerli değildi. Öfkem sesime yansırken konuşmaya başladığımda sesim bütün öfkemi döküyordu.
" Ne hakla karışıyor ?"
Nare yutkunarak konuşmaya başladı.
" Biliyorsun işte. Tek tek anlatmasam ? Aranızda olanlar belli."
Sıkıntılı bir nefes verirken öne doğru eğilerek onunla konuşmaya başladım. Olanlar belliydi evet. Onun için de belliydi. Şevval ve Kenan Tuğrul evdeyken bile birlikte olacak kadar ileri gitmişlerdi. Nare'nin bildiğini bilmelerine rağmen seslerini ona kadar duyuracak kadar ileri gitmişlerdi. Kardeşimi gerekirse zorla o evden çıkarmam gerekiyordu çünkü o evde olan o iğrençliklere daha fazla şahit olmasını istemiyordum.
" Nare babanın ne dediği de ne düşündüğü de umurumda değil. Benimle geleceksin."
Kafasını olumsuz anlamda sallarken sesi sitem doluydu.
" Abla bilmiyor gibi konuşma ne olur ! Gelsem bir daha hiçbirinin yüzünü göremem. Annem... Onu o evde tek bırakamam."
Sıkıntılı bir nefes daha verdiğimde ona çok kısa bir süre daha zaman tanımaya karar verdim. Annesinin onu zerre düşünmediğini biraz daha idrak ederse belki fikri değişirdi. Değişmezse de olacak olan zaten belliydi. Gözlerim Çisem'e kayarken onun sevinçle mırıldanarak ayağa kalktığını gördüm.
" Aşkım ! Hoş geldin !"
Hızla kapıya doğru koştuğunda bakışlarım o yöne döndü. Dante tüm asaletiyle kapının tam önünde duruyordu. Çisem ise koşup kucağına atladı. Tam bu esnada dudaklarımdan küçük bir kıkırtı koptu. Dante boynunu öperek olduğu yerde onu döndürürken İtalyanca bir şeyler mırıldandı. Ne dediğini anlamadığım için duymazdan geldiğimde Dante Nare'nin ve benim içerde olduğumuzu fark ederek Çisem'i yavaşça yere bıraktı. Boğazını temizlediği esnada Çisem somurtarak kolunu dürttü.
" Köpek ! "
Dante afallayarak acı içinde inlerken Çisem bize doğru ilerlemeye başladı. Bu esnada Dante arkasından hafif bozuk Türkçesi ile konuşmaya başladı.
" Bebeğim... Ne yaptım şimdi ? "
Çisem arkasına dönüp omuz silktikten sonra eski yerine yeniden kurularak ellerini önünde birleştirdi. Bu esnada ben ve Nare çıt çıkarmadan izliyorduk olacakları. Çisem Dante'nin birileri evdeyken çekinmesinden hiç hoşlanmıyordu.
Dante sakin adımlarla yanımıza geldi. Ayağa kalkarak karşısında durduğumda elini uzattı. Düşünmeden elini kavradığımda gülümsüyordu. Dün ettiğimiz kavga hiç olmamış gibi davranıyordu. Muhtemelen bunun nedeni Çisem ve Nare'nin şu an burada olmasıydı.
" Hoş geldin Hazan."
İçtenlikle gülümseyerek yanıtladım onu. İşin dışında aramız gayet iyiydi aslında. Bana bir abi gibi yaklaşıyordu ama söz konusu iş olduğunda deyim yerindeyse babasını bile tanımıyordu. Bu yüzden aramızda sorunlar olsa da bana verdiği destek onun bu keskin prensiplerinden yara almamamı sağlıyordu.
" Hoş bulduk Marino."
Başını eğdiği esnada renkli sarı gözlüklerinin ardından Nare'ye bakıyordu.
" Sen de hoş geldin Nare."
Nare de aynı içtenlikle onu yanıtlarken ayağa kalktı.
" Hoş bulduk Bay Dante."
Bakışlarım Nare'ye dönerken Çisem onu kolundan dürterek kıkırdadı.
" Sen enişte diyebilirsin. O anlar."
Bende kıkırdadığımda Nare yutkunmakla yetindi. Dante'den biraz çekiniyordu. Dante ise bunu gayet normal karşılayacak kadar anlayışlı bir adamdı. Derin bir nefes verirken Çisem'in yanına ilerleyerek elini onun beline yerleştirdi.
" Yemeğe geçelim mi hanımlar ? Bebeğim ? "
İkinci kelimesini Çisem'e bakarak söylediğinde Çisem omuz silkerek sustu. Dante bozulsa da belli etmemeye çalışarak döndü önüne. Sıkıntılı bir nefes verdiğinde daha fazla gerginlik olmaması adına ben araya girmek istedim.
" Olur ama öncesinde biraz konuşsak ? Malum bugün Dağhan Taşdelen'le görüşmem vardı."
Bakışları bana dönerken içtenlikle gülümsedi. Başını aşağı yukarı salladığında eliyle koridoru işaret etti.
" Olur. Bebeğim sen de sofrayı hazırlatabilir misin ?"
Çisem yeniden duymamazlıktan gelirken Dante yanağından bir makas aldı. Çisem bu esnada kıkırdasa da bozuntuya vermeyerek yerine oturdu. Dante ise bunu fırsat bilerek önden yürümeye başladı. Ben de arkasından yürüdüğümde kısa bir süre sonra onun çalışma odasındaydık.
Koltuğa oturduğumda Dante tam karşıma oturarak cebinden sigarasını çıkardı. Önce bana uzattığında ceketimden kendi paketimi çıkararak gülümsedim. O ise sigarasını usulca aleve vererek arkasına yaslandı.
Aynı hareketleri bende tekrarladığımda konuşmaya başladı.
" Dün olanlar... Bu hatanı hiç olmamış gibi kabul edeceğim. Olduğunu düşünürsem aklım gidiyor Hazan."
Omuz silkerek sigaramdan bir duman daha çektim. Üstüne saatlerce onunla kavga da etsem pişman değildim bundan. Senelerdir hayalini kurmuştum o anın. Tadını da doyasıya çıkaracaktım.
" İlk intikamım buydu. Hataydı belki ama... Pişman hissetmiyorum Marino. "
Sıkıntılı bir nefes verirken doğruldu. Bu esnada Masada bulunan küllüğü ortamıza bıraktı.
Küllüğe sigaramı yavaşça bırakırken doğruldum. O ise dudaklarını yalayarak konuşmaya başladı.
" Neyse. Bu mevzuyu uzatmak ortaklığımıza zarar veriyor. Dağhan'la nasıl geçti ? Ne konuştunuz ?"
Sıkıntılı bir nefes verdiğimde içimden dün olandan daha şiddetli bir tartışmanın olacağını geçirdim. Dante kabul ettiğim şeyi duyduğu an yine hata yaptığımdan bahsedecekti. Yine de korkunun ecele faydası yoktu. Şirkette ortağım ve aynı zamanda akıl hocamdı ama muhtemelen bu işte tek başıma olacaktım. O yüzden karışmamaya çalışsa da öfkelenecekti.
" Gücümü kanıtlamamı istedi."
Dudaklarından bir kıkırtı dökülürken sigarasından bir duman daha çekti.
" Bekliyorduk bunu."
Yutkunarak onayladım onu. Sesim biraz tedirgin bir şekilde çıkarken mırıtıyla konuştum. Bekliyorduk evet ama bu kadarını eminim ki o da tahmin etmiyordu.
" Hıhı."
Dante esimdeki değişimi fark ederek şüphe ile baktı yüzüme. Ben yeniden yutkunurken o konuşmaya başladı.
" Ne istiyor ? "
Derin bir nefes verirken söyleyeceklerimi içimden geçirdim önce. Kendime güvenim olmasa kabul etmezdim. Bunu bilmenin gururuyla başımı dikerek konuşmaya başladım.
" Meksika'da bir çetenin elinde yüz milyon doları varmış. Ülke sınırlarından çıkarıp aklayarak Rusya'daki hesabına aktarmamı istiyor."
Ağzı şokla açılırken kahkaha atarak geriye yaslandı. Şaka olduğunu düşünmüş olmalıydı. İfademdeki ciddiyeti görünce kaşları çatarak tekrar etti.
" Hundred million dollars ? "
Miktarı bir de İngilizce dile getirdiğinde kahkaha atmaya devam etti. Kahkahası büyürken yutkunarak sıkıntılı bir nefes verdim. O ise bu sırada konuşuyordu.
" Şirketin neredeyse altı aylık kârı bu. Yapamayacağını bildiği için istiyor."
Başımla onu reddederken kendimden emin ifadem devam ediyordu. Yapabileceğim yapma ihtimalim düşük de olsa olduğu için istiyordu. Çünkü vardı. Bunu yapabilmeme imkan vardı. İçimden geçen bir plan da vardı. Bu düşüncemi sesime döktüğümde kararlıydım.
" Kabul ettim."
İfadesi şaşkınlığa bürünürken aniden ayağa kalkıp önümde eğildi.
" NE ?"
Yutkunurken bende ayağa kalktım. Kendime ne denli güvendiğimi ve bu işin üstesinden geleceğimi bilmesi gerekiyordu. Kararlı bir ifade ile ona bakındım bu sebepten. Sözlerimi de aynı kararlılıkla dile getirdim.
" Marino... Ben halledeceğime inanıyorum. Sen de inansan iyi olur."
Gülümseyerek başını salladığında gülüşünde sinir saklıydı.
" O şirkette benim de payım var. Tek bir hatan ikimizin birden servetini kaybetmesi. Neyi riske atıyorsun Hazan ?"
Sıkıntılı bir nefes verirken ona daha fazla detay vermem gerektiğini fark ettim. Şirketi kullanacağımı kim söylemişti ki ? Bu riski alacağım kanısına nereden varmıştı ? Sıkıntılı ifadem sürerken konuşmaya başladım.
" Şirkette aklamayacağım parayı. İşimi riske edemem."
Bakışları sekteye uğrarken duruşunu düzeltip meraklı bir ifadeye bürünerek yutkundu.
" Tamam ama planın ne ?"
Derin bir nefes verdiğimde aklımdaki tilkiler yüzümde sinsi bir gülüşle peydah oldu. Dağhan da dahil olmak üzere tüm İstanbul hatta bütün dünya benim gücümü görecekti.
...................
Yemek yemek için sofraya geçtiğimizde Çisem küslüğüne devam ediyordu. Dante çocuk gibi onu nazlarken Nare ile onların tatlı didişmelerine tanıklık ediyorduk. Bir yandan da azar azar yemek yemeye çalışıyordum. Bunu yapmak bile oldukça zordu benim için. Bütün gün aç olmama rağmen bile zordu. Evladım yokken boğazımdan lokma geçirmek benim için zordu.
İçli bir nefes vererek çorbamdan bir kaşık aldığımda Dante Çisem'e sesleniyordu.
" Mia bellisima mogline !" ( Güzel karım )
Çisem omuz silkerek başka yöne baktığında Dante ise onun saçını düzelterek kıkırdadı. Çisem bu esnada sinirle soluyarak ona doğru döndü.
" Güzel karının seni kapıya koymadığına dua et yaban domuzu !"
Dante duraksayarak bakakaldı. Bu esnada gülmemek için dilimi dişime bastırıyordum. Nare ise hiç gizleme gereği duymadan kıkırdayarak onları seyrediyordu. Dante nihayet yutkunarak toparlandığında önüne dönerek hayal kırıklığı ile konuştu.
" Misafirlerimizin yanında bana domuz diyorsun. "
Çisem sinirle çatalını Dante'nin tabağındaki somona daldırarak konuşmaya başladı. Bu esnada Dante onun tabağından yemek yemesi gayet normalmiş gibi davranıyordu.
" Misafir değil onlar ."
Dante yutkunurken sitemle konuşmaya başladı.
" Ben de domuz değilim."
Çisem kıkırdayarak Dante'nin dudağının kenarını sildi. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu.
" Sen domuz değil yaban domuzusun."
Dante omuz silkerken Nare ile göz göze geldik. Elimle susmasını işaret ettiğimde Dante sitemle yeniden konuşmaya başladı.
" Domuz, Yaban domuzu aynı !"
Çisem Dante'nin tabağından yemeye devam ederken konuşmaya devam ediyordu. Ağzına yemek tıkıştırdığı için sesi boğuk olsa da neşe doluydu.
" Yaban domuzu yabani olanı kocişim. Sen hem domuzsun hem yabanisin."
Dante arkasına homurdanarak yaslandığında bu tartışmaya son vermemin ikisi açısından da daha iyi olacağını düşünerek konuşmaya başladım. Çisem şaka da yapsa Dante'ye bu şekilde konuşuyordu hep. Eh Dante de ses etmiyordu. Anlaşma şekilleri biraz tuhaftı.
" Çisem ben yabani domuz görmüştüm. Anlattım mı sana ?"
Ağzındaki lokmayı yutarken yüzüme boş boş bakarak duraksadı. Yemeğini tamamen yuttuğu esnada göz devirerek yaslandı arkasına.
" Yok kız hiç anlatmadın. Nasıldı ? Onlar da böyle aniden karısını kucağından indiriyor muydu ?"
Bu kez ben göz devirdim uzattığı için. Cevap vermek için ağzımı araladığımda doğrularak Dante araya girdi.
" Bebeğim Hazan var diye..."
Çisem sinirle ona baktığında sıkıntılı bir nefes verdim. Ufacık bir ilgi kopukluğunda böyle yapıyordu baş belam.
" Hazan yabancı mı ? Ben senin kucağına atlamak için tüm gün bekliyorum yaban domuzu !"
Dante tebessüm ederek elini tutup öptü. Bu esnada Çisem elini ondan kurtararak arkasına yaslanıp ellerini önünde birleştirdi.
" Baby... Telafi ederim."
Çisem yerinden doğrularak kendi tabağına bolca salata koydu. Bu esnada onunla konuşuyordu.
" Bu gece telafi edemezsin. Koltukta yatıracağım seni."
Sıkıntılı bir nefes vererek önüme döndüğümde Dante şaşkın ifadesiyle onu izlemekle yetindi. Bu esnada zar zor içtiğim çorbamın kaldırılmasıyla tabağıma hiç sevmediğimi bildiğim halde pırasa koydum. En son ne zaman sevdiğim bir yemeği yediğimi dahi hatırlamıyorum. Üç yıldır bitmek bilmeyen yasım nedeniyle yemekten keyif almadığım şeyleri yiyorum. Sevdiğim bir şeyi yediğimde lokmamı yutamıyorum bile. Alper geliyor aklıma. Ben sevdiğim yemekleri yerken onun üç yıldır yemek yemediği geliyor aklıma. Evladım zaten hiç aklımdan çıkmıyor. Olduğum hayatta yaşam belirtileri versem de içimde derin bir kederle boğuşuyorum.
Pırasadan zar zor yediğim esnada Nare tabağına biraz daha karides alarak konuşmaya başladı.
" Çisem abla hafta sonu ne yapacaksın ?"
Başımı zar zor yediğim yemeğimden kaldırmadan dinliyordum onları. Dante karısından evvel davranarak dahil oldu sohbete.
" Fransa'ya gidiyor. Çanta alacağız."
Bakışlarım anlık Çisem'e döndüğünde kıkırdadığını gördüm. Tam bir marka delisiydi. Sayısını bazen unuttuğu kadar çok çantası vardı. Aslında bu deliliği Dante'nin de işine yarıyordu. Dante ikisinin de geleceğini garantiye almak için bu tarz yolları da kullanıyordu. Çanta el konulamayan eşyalara dahil olduğu için bir gün işler tersine de dönse Çisem'in özel tasarım ve pahalı çantaları sayesinde yeni bir servet elde edeceklerdi. Gülümseyerek tabağıma döndüğümde Çisem öne atıldı.
" Evet. Özel olarak bir Hermes tasarlattırdım. Onu alacağız. Eh biraz da Paris gezmesi yapar gelirim."
Yeniden ona döndüğümde kaşlarım merakla çatıldı. Eve de göndertebilirdi. İş ile alakalı bir durumu mu bahane ediyordu Dante ? Yutkunurken bakışlarımı Marino'ya çevirdim. Yüzümde sorgular bir ifade hakimdi. Esasında neyi sorduğumu daha doğrusu soracağımı anlayacak ve ona göre mimik yapacaktı. Nare yanımızdayken işle alakalı detay geçmemeye özen gösteriyorduk.
" Neden eve sipariş etmediniz ?"
Marino gülümseyip gözlerini kapattığında derin bir nefes verdim. Bu bir sorun olmadığı anlamına geliyordu. O esnada Çisem keyifle gülümseyerek bana döndü ve konuşmaya başladı.
" Paris'i özledim. Gezmek için. Ha bir de doktora görüneceğiz."
Kaşlarım daha çok çatıldığında yutkunarak sorumu yönelttim. İçimde büyük bir endişe peydah olmuştu ve bu endişe sesime de yansıyordu.
" Ne doktoru ?"
Çisem'in yüzü biraz bozulsa da keyifli kalmaya çalışarak konuşmaya başladı.
" Evlendiğimizden beri korunmadım. Biliyorsun zaten. Epeydir deniyoruz."
Derin ve sıkıntılı bir nefes verdiğimde ona gülümsedim. Çisem'de yumurtalıklarıyla alakalı bir sorun vardı. Doğal yollarla hamile kalma olasılığı düşük de olsa en azından ilk yıl denemek istemişlerdi. Sonucun başarısız olmasıyla sanırım bunun için araştırmaya girmişler. Bana daha önce bahsetmemişti. Daha doğrusu bu konuda yalnızca iki kez benim sormam ile konuşmuştuk. Çisem bu konuda yaram olduğunu bildiği için bana bahsetmemeye çalışıyordu. Onu anlasam da konuyu açmak için direniyordum. Çünkü evladımın nerede ne halde olduğunu bilmemem kardeşimin evlat hasreti ile alakasızdı. O bir başka bebekten bahsedilince üzüleceğimi sansa da aksine ben onun anne olmasını en çok isteyecek kişiydim.
Yaşı daha genç olduğu için bir iki kez biraz daha beklemesini söylesem de hevesli olduğunu görerek diretmedim. Aslında bunun bir diğer nedeni de Dante'nin yaşıydı sanırım. Şu an otuz ikisindeydi. O yüzden olsa gerek bir an önce baba olmak istiyordu. Ben ne diyeceğimi bilemeyip kısa bir duraksama yaşarken Dante Çisem'in elini tutarak dudaklarına götürdü. Bu esnada keyifli bir tınıda konuşmaya çalışıyordu.
" Küçük bebeğim için bebeğimle gezeceğiz."
Çisem keyifle sırıtarak dudaklarına bakmaya başladı. Bu esnada Nare'yi dürterek tabağına bakmasını sağladım. Başlıyorduk yine. Derin bir nefes vererek kıkırdadığımda Çisem kısık bir sesle konuşmaya başladı.
" Çalışmalara hız mı kazandırsak kociş ? Mesai yazayım mı sana?"
Dante öksürerek önüne dönünce Çisem kıkırdayarak önüne döndü. Çisem hariç üçümüz de utançla yemeğimize dönerken o sanki bu dünyanın en normal sorusu gibi davranarak keyifle konuşmaya devam etti. Nihayet yemeğin son bulmasıyla Nare'yi Yalçın ile evine göndererek kendi evime doğru yola çıktım. Maskemi fırlatıp gerçeğe dönmenin vakti çoktan gelmişti.
..........................
İlahi Bakış
Alparslan çalışma masasına kurulmuş bir vaziyette önünde bulunan temizlenmiş hançeri izliyordu. Bir elinde yıllardır her gece batağına düştüğü rakısı vardı. Diğer elinin parmakları ise hançerin üzerinde geziniyordu. Derin ve sıkıntılı bir nefes verdiğinde kalbindeki acıyı bastırmaya çalışıyordu. Yazıya dokundukça beyninin derinlerinde anılar belirdi. O gün, sevdasının ondan hançerini aldığı gün mutlu ve huzurlu olduğu ve dahi yaşadığını hissettiği son günlerdendi. O günden sonra çok geçmeden hayatına bir kara bulut çökmüştü. Ağır ve zor bir imtihan veriyordu. İmtihanının en ağır yükü sevdasının evlendiğini öğrendiği o sabah yüklenmişti sırtına. Alparslan o yükü taşımaktan çok yorulmuştu. Derin bir nefes daha verdiğinde rakısından bir yudum daha aldı. O esnada içinde o gün hissettiği acılar belirmişti. Canı inkar ile yanmıştı. ' Onu zorlamışlardır Dayı'ım.' Dediği an belirdi gözünde. İnanmak istememişti. İlk fırsatta yanına gittiğinde ise onu ve kızını o hayattan çekip koparmak için umutla sormuştu. Karşılığında ise 'Kocamı seviyorum.' Yanıtını almıştı.
Kadehin geri kalanını tek seferde başına diktiğinde yüzü buruştu. Ağzındaki ve genzindeki o acı tada içinde her geçen gün artan içindeki acı eşlik ediyordu. Sıkıntılı bir nefes daha verdiğinde kendi elleriyle özenle temizleyip kandan arındırdığı hançeri kavradı. Bu esnada diğer eli ise masanın köşesindeki kilitli çekmeceyi açıyordu. Çekmece açıldığında yavaşça kulpundan çekerek hançerin eşini gördü.
Yüzünde peydah olan acı gülümseme ile elindeki hançeri tekrar yerine bırakarak bu kez diğer hançeri kavradı. Masanın üzerine bıraktığında elleriyle onu inceliyordu. Tam tarif ettiği gibi yaptırmıştı. Tek farkı isteğine eklettiği siyah taşlardı. Hançer'in kulp kısmında yemyeşil zümrütler yer alıyordu. Dayı hepsini özenle kendi elleriyle yerleştirmişti. Zümrüt taşların arasında ise küçük siyah gümüş taşlar vardı. Alparslan bu siyah taşları sevdiğinin kara gözlerinin anısına yaptırtmıştı. Sorduğunda ' Gözlerimin yeşiline gözlerinin siyahlığı eşlik etsin istedim ' diyecekti.
Nasip olmamıştı.
Hançerin bıçak kısmındaki süslü ve şekilli Hazan yazısında gezdirdi parmaklarını. İçli bir nefes verdiğinde kalbindeki sızı daha çok arttı. İki hançere birden baktığında adlarının yalnızca bu hançerlerde yan yana olabileceği gerçeği kavurdu içini. Daha sonra iki hançeri birden yavaşça masadaki beyaz örtüye sararak çekmeceye kaldırdı. Çekmeceyi kilitlediği esnada kapı çalınıyordu. Derin bir nefes vererek kapıdaki kişinin gelmesi için komut verdi.
Kapı usulca açılırken içeri elinde küçük bir tepsi ile Güliz girdi. Alparslan'ın bakışları kararırken kaşları çatıldı. Saat neredeyse gece yarısına geliyordu. Onun burada ne işi olduğunu içinden geçirirken dişlerini sıkarak gülümsemeye çalıştı. Bu esnada Güliz otuz iki diş sırıtarak ona doğru ilerledi. Elindeki tepsiyi masaya bıraktığında Alparslan'ın bakışları oraya kaydı. Tepside kakaolu puding vardı. Ne yapmaya çalıştığını anlasa da bir de ondan duymak isteyerek bakışlarını Güliz'e çevirdi.
" Bu ne ?"
Güliz anlık düşen suratına rağmen gülümsemeye çalıştı. Babasının teklifi sayesinde onu elde edebilmek için küçük bir fırsat yakalamıştı. Bu fırsata sıkı sıkı tutunuyordu. Yıllar önce Hazan'ı kapıdan gönderdiği gün ilk fırsatı elde ettiğini düşünse de işler istediği gibi ilerlememişti. Doğrusu bugün bile Alparslan'ın o dururken Hazan'da ne bulduğunu merak ediyordu. Onu unutamamasının nedenini sürekli sorguluyordu. Alparslan onu ilk kez lisede reddetmişti. O gün yaşadığı acı hâlâ en içindeydi. Hayatı boyunca onu reddeden ilk ve tek erkekti. Üstelik bu erkek onu reddederken liseli küçük bir kız çocuğuna aşık olmuştu. Düşüncesi bile onu delirtse de bununla baş etmeyi öğrenmişti.
Derin bir nefes verip daha çok gülümsediğinde Alparslan sorgular bir şekilde bakmaya devam ediyordu. Güliz ise merakını gidermek adına konuşmaya başladı.
" Puding yaptım da. Elif'e yaptım aslında. O istedi. Sana da getireyim dedim bende."
Konuşurken dahi sesinden umudu belli oluyordu. Alparslan ise o umudu kırmak için bir adım daha atacaktı. Bu adımı korkmadan seve seve attığında arkadaşını düşünüyordu. Ümitlenmesi acı çekmesi demekti.
" Ben puding sevmem Güliz."
Doğruydu. Sevmezdi. Tadı çok yavan geliyordu ona. Şimdiye dek hayatında bir kez isteyerek ve iştahla puding yemişti. Onu da yıllar evvel Hazan yapmıştı. ' Puding yapacağım sana. ' dediğinde az önce kurduğu cümleyi kurmak aklından bile geçmemişti. Onun elinden ne olsa yerdi. En sevmediği tatlının o tadı bile hâlâ damağındaydı. Dibi tutmuştu. Yanık ve yavandı tadı ama damağından silinmeyecek kadar lezzetli gelmişti ona. O anları hatırlayarak sıkıntılı bir nefes verdiğinde Güliz keyifsiz bir tınıda konuşmaya başladı.
" Bilmiyordum."
Alparslan onaylarcasına başını sallarken Güliz kalbindeki acıyı bastırmaya çalışarak konuyu değiştirmeye çalıştı. Nişanlı olduklarını ona hatırlatıp varlığının farkına varmasını istiyordu.
" Yarın yüzük işini halledebilir miyiz ? Birkaç kişi sordu. ' Bol geldiği için yaptırıyorum.' Dedim."
Alparslan sıkıntılı bir nefes daha verirken yutkundu. Onun amacını çözemiyordu. Kırmamak için dirense de Güliz kendini bu işe fazla kaptırmıştı. Babasının işlerini devralması için dikkat çekmemek adına yapılan ve basına servis edilen sahte bir töreni gerçekmiş gibi yansıtıyordu. Alparslan bu sahte nişan işinden sıkılsa da masadaki yeri güçlendiği için sabrediyordu. En fazla bir yıl sürecekti. Daha sonra hiç başlamamış olan nişanlılık bitecekti.
Konuşmaya başladığında artık sözlerini uykusuzluktan zonklayan beyni dile getiriyordu.
" Sen seç beğen yüzüğünü. Faturayı da holdinge gönderirsin."
Güliz şaşkın bir nida dökerek gözlerini kapattı. Canı yanıyordu. Canındaki acıyla öfkeyle soluyarak konuştu.
" Sen niye gelmiyorsun ?"
Alparslan öfke ile soluyarak arkasına yaslandı. Gözlerini Güliz'in ela gözlerine diktiğinde bakışlarında liseli halini gördü. Nişan mevzusu olduğundan beri Güliz ergenliğine geri dönüş yapmıştı. Sesine öfkesini yansıttığında içinden bu duruma düştüğü için küfrediyordu.
" Sahte bir tören. Fazla ciddiye alıyorsun."
Güliz de sinirle soluduğunda sinirini gülüşüne yansıtarak verdi cevabını.
" Sen de hiç ciddiye almıyorsun." Derin bir nefes daha verdiğinde bu durumun sahte olmasıyla ya da dikkat çekmesiyle değil de yalnızca onu elde etmesine fırsat olmasıyla ilgileniyordu. Nefesini yeniden içine çekerken devam etti.
" Dikkat çekiyoruz Alparslan."
Alparslan bıkkın bir nefes verdiğinde bu durumdan ne kadar çok sıkıldığını yineledi içinde. Güliz her zaman olduğu gibi bu durumu da saçma bir evciliğe dönüştürmüştü ve çözümcül yaklaşmak yine ona kalmıştı. Cümlesini toparlarken bakışları az önce kilitlediği çekmeceye kaydı.
O çekmecede bulunan az önce eline almadığı özel olarak tasarlanmış o yüzük geldi aklına. Bakışları aslında çekmecede değil de onun içinde gizlenen yüzükteydi. Sevdasının ince parmağına büyük bir aşkla geçirmek için heves ettiği yüzüğü düşünüyordu.
" Tamam. Yarın kendine pırlanta bir yüzük beğen. Hatta tasarlattır. Bende soranlara yüzük takmayı sevmiyorum derim. Oldu mu ?"
Güliz bıkkın bir nefes daha verirken kapattı gözlerini. İçinden bir kez onunla birlikte olabilse nasıl elde edeceğini geçirdi. Alparslan onu böyle iterken nasıl bir kadın olduğunu gördüğünde kendi ayakları ile gelecekti. Bunu bilmenin güveni ile öfkesini bastırarak gülümsedi. Biraz daha zaman gerekiyordu onu elde etmek için. Bekleyecekti. Beklerken ise kabulleniş gösterdi.
" Tamam."
Güliz kabullenişinin ardından sakin adımlarla odasından çıktığında ise Alparslan derin bir nefes daha vererek bir sigara çıkardı paketinden. Sigarayı tam dudaklarına götürecekken masadaki pudinge kaydı bakışları. Aklında bu kez Elif'in puding istediği belirdiğinde sigarayı bırakıp gülümseyerek odasından çıktı.
Koridorda duyduğu seslere göre Güliz gidiyordu. Umursamadan antidepresanına yani yeğenine doğru ilerledi. Kapıyı iki kez tıklattığında Elif'in tatlı sesi doldurdu kulaklarını. Yavaşça kapıyı açtığındaysa Elif tabletinden çiftlik oyunu oynuyordu. Göz devirerek ona doğru ilerlediğinde içinden abisine kızdı. Bu tabletin alınmaması için evde yalnızca o direnmişti.
Elif amcasını görse bile yanına geleceği için hareket etmeden oyuna devam etti. Bu esnada Alparslan yatağına oturup saçlarını öptü.
" Bal arısı ?"
Elif kıkırdadığında bütün ilgisi elindeki tabletteydi. Yüzüne dahi bakmadan verdi cevabını.
" Böcüş?"
Alparslan da kıkırdadığında yeğeninin saçlarını yeniden öptü. Büyüdükçe güzelleşmiş güzelleştikçe o kötü günleri gerisinde bırakmıştı Elif.
Konuşmaya başladığında amacı onunla biraz uğraşmaktı.
" Ya bal arısı olmuyor böyle ! Yüzüme bile bakmıyorsun."
Elif tek gözünü amcasına dikerken gülümsedi. Konuşmadan anlaşıyorlardı bazen. Alparslan ne dediğini anlayarak yatakta ona doğru biraz yaklaştı. Elif ise oyundan çıkıp en sevdikleri oyunu açarak tableti yatağın üstüne bıraktı.
Çok geçmeden oyuna başladıklarında Alparslan var gücü ile ilerlemeye başladı. Elif bu oyunda inanılmaz bir rakipti. Az sonra Elif kazandığında ise Alparslan ellerini birbirine vurarak yeğenini dürttü.
" Bal arısı... Hile yapıyorsun sen hile! Ben yokken tüm gün oyun oynuyorsun. Yetişemiyorum sana."
Elif kıkırdarken çıktı oyundan. Bunun sonu belliydi. Amcası rövanş teklif edip kaybedince gözünden yaş gelene kadar gıdıklayacaktı. Sinsi sinsi gülerek yeniden çiftlik oyununu açıp havuç ekmeye başladı. Bu esnada gülerek konuşuyordu.
" Hiç iyi bir rakip değilsin böcüş."
Alparslan sırıtarak öne atıldığında ektiği sebzeyi görerek homurdandı.
" Buğday ek buğday! Satamıyorsun onları. Sonra elimde kaldı diye ucuza bana satıyorsun."
Elif gülerken yaptığı hile için sevindi. Amcasının tabletine zorla yükletmişti oyunu. Ondan yardım almak hoşuna gidiyordu.
" Sana satıyorum işte böcüş."
Alparslan gülerek burnundan bir makas aldı. Bu esnada Elif'in sırıtması arttı. Amcasının aldığı makasla aklına dedesinin yanına geleceği gelmişti. Bunu amcası ile paylaşırken bir yandan da oyununa devam ediyordu.
"Amca biliyor musun ? Yarın dediş gelecekmiş."
Alparslan'ın kaşları şüphe ile çatılırken Dayı ile olan görüşmesinde bunu duymadığını anımsadı. Çene hatları ağrımaya başlarken belli etmeden sormak istedi.
" Nereden biliyorsun güzelim ?"
Elif omuz silkerek konuşmaya başladı.
" Babam söyledi. Dediş beni özlemiş. Gelecekmiş."
Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek ayağa kalktı. Arslan yine ondan habersiz iş yapıyordu. Bu esnada ürkütmemek adına Elif'e cevap verdi.
" Evet güzelim. Deden seni özledi. Gelecek."
Cümlesini tamamladığı an hızla odadan çıkarak salona yöneldi. Arslan Tufanlı kanepeye yayılmış bir şekilde televizyon izliyordu. Alparslan sinirle soluyarak yanında dikildiğinde kardeşini fark edip bakışlarını izlediği filmden ayırmadan konuşmaya başladı.
" Gel aslanım. Film güzelmiş."
Alparslan göz devirerek sinirle soludu. Ardından kumandayı alarak televizyonu kapattı. Bu esnada Arslan hiddetle ona dönerek öfkesini sesine yansıttı.
" NE YAPIYORSUN LAN !"
Alparslan tam karşısına geçerek öfkeyle soludu.
" DAYI'YI ÇIKARIYORMUŞSUN! KİMDEN İZİN ALDIN LAN ?"
Arslan ayağa kalkarak çenesini sıktı. İşleri devraldığından beri Alparslan çok değişmişti. Öfkeyle konuştuğunda sesindeki sinir evi inletiyordu.
" İZİN Mİ ALACAĞIM LAN ? ADAMIN ELİ PARÇALANMIŞ! İZİN Mİ ALACAĞIM ?"
Alparslan öfkeyle başını aşağı yukarı sallarken öfkesine yüzündeki gülüş ve sesindeki tını eşlik ediyordu. İzin alacaktı. İşleri o yönetiyordu. Abisinin hatası nelere mâl olmuştu! Bu mevzuda özellikle karışmaya hakkı yoktu. Üstelik teklifi Alparslan yapmıştı ve Dayı reddetmişti.
" BENDEN ! BENDEN İZİN ALACAKSIN ARSLAN TUFANLI !"
Alparslan kendini işaret ederek hiddetle konuşuyordu. Arslan ise sinirle kardeşini geri ittiğinde Alparslan sendelese de yeniden tam karşısına dikilerek öfke kusmaya devam etti.
" SANA BU MEVZUYA KARIŞMA DEDİM ! HADDİNİ BİLECEKSİN!"
Son cümlesini kurduğunda işaret parmağı abisine doğru tehdit pozisyonunu almıştı. Alparslan'ın bu hiddetli sözlerine karşın Arslan daha büyük bir öfke göstererek karışmaya hakkı olduğunu belirtti.
" HASS*KTİR LAN ! SENİN ESKİ SEVGİLİN ADAMIN ELİNİ DEŞMİŞ ! SEN KİME NE ANLATIYORSUN ?"
Alparslan sinirle solurken Hazan'ın yaptığı karşısında onu savunamayacaktı ama onun tarafından bakıldığında gayet haklı olduğu için kararından vazgeçerek abisine karşı çıktı.
" SENİN YÜZÜNDEN ! BAŞIMIZA NE GELDİYSE SENİN YÜZÜNDEN ! O P*Ç SENİN YÜZÜNDEN BAŞIMIZA ADAM KESİLDİ! ŞİMDİ BİR DE UTANMADAN HAZAN'I MI SUÇLUYORSUN ?"
Arslan öfkeli bir nefes verdiğinde dudaklarını ıslatarak Alparslan'ın omzunu sıktı. Hatası vardı evet. Farkındaydı da. Aşk acısı kardeşini bu mevzuda fazla hassas yaparak ona kinlendirmişti. Alttan alarak mevzuyu halletmeyi düşündü. Bunu sesli dile getirdiğinde kardeşinin öfkeden gözleri kızarmıştı.
" Abim... Dayı iyi değil. Sen de söylemişsin. İstememiş ama... Zorla da olsa çıkaracağım ben onu."
Alparslan sinirle gülerken abisinin ne onu ne de Dayı'yı zerre anlamadığını fark etti. Siniri devam ederken derin bir nefes verip abisinin elinden kurtularak konuşmaya başladı.
" Ben diyene kadar çıkmayacak oradan . Sen adamı delirtmeye mi çalışıyorsun ?"
Arslan omuz silkip konuşmak için ağzını açarken Alparslan eliyle onu durdurdu. Ne söylese boştu. Artık işler onun sorumluluğundaydı. Bu konuda ağzını açmaya bile hakkı yoktu.
" Sakın ! Sakın abi! Karışma !"
Sıkıntılı bir nefes vererek yanından uzaklaşıp kapıya doğru ilerlemeye başladı. Bu esnada aklından geçen tek şey öfkesini çalışarak dindirmekti. Tam kapı kulpunu kavradığı an ise Arslan imali bir tınıda konuşmaya başladı.
" Seviyorsun diye yaptığı hareketi görmezden mi geleceksin ?"
Alparslan kıkırdayarak yanıtladı sorusunu. Arslan kardeşini daha tanıyamamıştı. Konuşmaya başladığında öfkeli sesinin sahibi abisi değil de sevdasıydı.
" S*kimsonik sorularını kendine sakla Arslan Tufanlı. "
Hızla açtığı kapıdan dışarı çıktığı an aklından geçen tek şey bu gece atağa geçeceği planıydı. Her şey kördüğüm olmuştu. Kim suçlu kim masum belirsizdi. Alparslan yaptığı planlar ile düğümleri teker teker çözerek gerçek suçluları açığa vurup kurduğu imparatorluğun tadını çıkaracaktı.
............................
Hazan Kandemir
Bir türküde duymuştum. Küçüktüm daha. Çanakkale şehitleri için yazılan bir türküde aynen şöyle diyordu : Ölmeden mezara koydular beni. Ben bu sözü ilk duyduğumda aklımdan hayatta olan bir insanın tabuta konarak defnedildiğini düşünmüştüm. Çocuk aklı işte. Büyüdükçe bu sözün anlamı bende değişti ve en nihayetinde hayatım yalnızca bu sözden ibaret olmaya başladı.
Evlat acısı, evlat hasreti, evlat... Anne olmak, canının içinde canınla besleyerek bir can yetiştirmek... Bin bir emekle, fedakarlıkla büyüttüğün evladının acısını tatmak... Anne olmak tarif edilecek bir şey değil ki ! Ben ne söylesem eksik kalıyor şimdi. Deseler ki evladını son bir kez göreceksin. Uzaktan olacak. Sadece yüzünü göreceksin bir defa. Sonra cehennem ateşlerinde yanacaksın. Kör kuyularda amansız dertlerle mücadele edeceksin. Hiç düşünmem. Tek bir an bile. İşte belki de anne olmayı en sade haliyle bu şekilde tarif edebilirim. Onun tek bir bakışına bütün ömrümü feda edebilirim. Öyle bir sevgi bu. Bir insanın dünya üzerinde başka bir insana besleyebileceği en yüksek düzeydeki sevginin adıdır anne sevgisi.
Evlat acısı da bir insanın bu dünya üzerinde tadabileceği en ağır acıdır. Bazen düşününce bu acıya nasıl sabredebildiğime şaşıyorum. Üç yıldır aklımın yitmemesine şaşıyorum. Yemeden içmeden uyumadan bir mezarın içinde ölü bir şekilde geçiriyorum hayatımı ama nefes alıyorum. Aldığım her nefes içime yük olsa da ben o nefesi alıyorum. En zor olanı ise böyle yaşamaya alışıyorum. Rabbim veriyor gücünü. Ben en ağır imtihanla baş ederken bile her gün gözlerimi yeniden açabiliyorum.
Çünkü biliyorum. Gözümü açtığım her gün evladıma kavuşmam için bir umut. Bazen de içimden hiç geçmesini istemediğim bir düşünce geçiyor. Bütün bu çabamın boşa olduğu düşüncesi. Söylemeye bir kez bile dilim varmasa da evladımla aynı dünyada olmama düşüncesi. Onu farkında bile olmadan anneme emanet etmiş olmanın düşüncesi. İşte bir an bile yanımdan ayırmadığım silahımın yanımda olmasının asıl nedeni bu. Yalçın'ın en önemli görevi de bu. Olur da bir gün o haberi alırsam beni tam da Alper'in vurulduğu yerden vurmak için yemin etti. Bana karşı sadakatinin en önemli simgesi de o yemin.
İçimde evladımın nefes aldığı düşüncesi her daim hüküm sürse de aksi halde olacak olan yola çıktığım ilk günden beri belli. Şimdi çıktığım yoldan evime döndüğümde kapıyı yavaşça açarken asıl yolculuğum ve onun amacı geçiyor içimden. Evde kimse yok. Her yer karanlık. Bilerek açmıyorum ışığı. Maskem yüzümde değil zaten. Bütün çıplaklığı ile acımla baş başayım. Işık almak acıma yaramıyor. Işığı görmek bile acı veriyor. Evladım olmadan hayatımda olan her ışık nefretim. Renkler nefretim . Siyah giyiniyorum yalnızca. Benim bütün hayatım siyahtan ibaret. Karanlık ve yalnızlıkla bezenmiş bir hiçlikten ibaret.
Sıkıntılı bir nefes verirken kapattım kapıyı. Sabahtan beri gözümden akmak için can atan o göz yaşım usulca firar ederken sakince topukluları ayağımdan çıkararak kenara bıraktım. Ceketimi ve çantamı da bir kenara savurduğumda gözlerim yanıyordu. Dudaklarımdan içli bir nefes koparken dizlerimde mecal yoktu.
Zar zor adımlayarak odama çıktığımda odamın solundaki beşiğe kaydı bakışlarım. Evladımın beşiği. Yedi ay uyuttuğum kokusunun sindiği beşiği. Dudağımdan bir hıçkırık koparken adımlarım yatağın beşiğin bulunduğu yönünde son buldu. Bir cesetten farksız olan bedenimi yavaşça yatağa bıraktığımda sol elim beşiğin demirine tutundu. İçli bir nefes daha verdiğimde gözlerim artık bulanıktı.
Yüreğimde bu yükten yer yoktu. Burnumda evladımın sızısı dururken başka koku duyamıyordum. Zar zor nefes alırken kapattım gözlerimi. Kızımın kokusu burnuma doldu sanki. Üç yılda beşiğindeki kokusu hiç azalmamıştı. Beşiğine elimi daha sıkı dolarken yatağının tam üzerinde bulunan küçük pembe patiğini aldım elime. Boşta kalan elimle bastırdım burnuma. Evladımın kokusu içime dolarken dudağımdan bir hıçkırık koptu. Gözlerimi daha sıkı kapatırken kızımın gül yüzünü getirdim gözlerimin önüne. Kolumla gözümden düşen yaşı özensizce silerken bebeğimin patiğini sıkı sıkı tutuyordum. Bu esnada hayal ettim. Kızım beşikteydi şimdi. Geç olmuştu. Alper uyumaya gitmişti. Uyutacaktım kızımı. Annemin bana söylediği ninni ile uyutacaktım kızımı.
Hıçkırırken gözlerim sıkı sıkıya kapalıydı. Gözlerimi açıp kızımın beşikte olmadığını görmeyi istemiyordum. Her geçen saniye gözlerimi daha sıkı sıkıya yumarken hıçkırarak mırıldanmaya başladım. Dudaklarım ve bedenim benden bağımsız olarak titrerken bir elim beşiği sallıyordu.
"Adalardan çıktım yayan
Gardaş atlı bacı yayan
Di gel bu dertlere dayan"
İçli bir nefes verdiğimde hıçkırarak solumuştum. Zordu. Çok zordu evladım yanımda gibi davranmak. Mırıldanmaya devam ettiğimde beşiği daha hızlı salladım.
"Nenni nenni nenni nenni
Nenni nenni nenni bebek ey"
Nefesim boğazıma takılırken kesik kesik soluyarak bu kez kızımın patiğini tuttuğum elimde dizime vurmaya başladım. Farkında değildim ne yaptığımın. Kızımı uyuttuğumu düşünürken bile onun burada olmadığını bilerek işkence çektiriyordum kendime. Dayanamıyordum bu acıya. Acım içimden sel olup akarken dilim lal olmak bilmiyordu. İçli içli mırıldanmaya devam ettiğimde bedenim hiç olmadığı kadar çok sallanıyordu.
"Bebeğin beşiği çamdan
Yuvarlandı düştü damdan"
Geldiğim dizeyi söylemek her seferinde içimi hiç olmadığı kadar çok kavuruyordu. Her seferinde daha çok acıyordu canım. Her seferinde daha da artıyordu yüküm. Dudaklarım titrerken beşiği sallamayı bırakarak iki elimle birden dizlerime vurmaya başladım. Dişlerim bile titriyordu. İçimdeki acı dişlerimi dahi titretiyordu.
"Bey babası gelir Van'dan"
Dilim daha fazlasını dile getiremeyecek kadar yorgun düşerken hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Alper... Yaşadığım acıya onun acısı da eklenirken dizlerimi dövmeye devam ettim. Bir yandan hıçkırıyor bir yandan ağlıyor bir yandan da dövünüyordum.
Derin bir nefes aldığımda kızımın yüzü gözlerimin önünde durmaya devam ediyordu. Ben dizime daha sert vurduğum esnada gülümsedi. Gülüşünü görmemle titreyen dudaklarımda bir tebessüm oluştu. Mırıldanmaya başladığımda onun kokusu yeniden doldu burnuma.
" Annem... Yavrum... Sen anneye gülüyor musun ?"
Gamzesini gördüm bu kez. Büyüdü gülüşüm. Gülüşüm büyürken bir yandan da dövünmem durdu. Hâlâ kapalı olan gözlerimi daha sıkı kapatırken kızımın patiğinin kokusunu yeniden doldurdum içime.
Kokusunu en derinime çektiğimde başım usulca sola doğru kaydı. İçli içli nefesler alıp verirken bu kez kızımla yüreğim konuşuyordu.
" Çok özledim annem. Çok özledim kızım."
Dudaklarımdan bir hıçkırık daha koparken bedenimi bir titreme sardı. Titrerken nefesim daralmaya başlayınca gözlerimi yavaş yavaş açarak başımı kaldırdım. Ölüm geldi birden aklıma. Evladımın ne halde olduğunu öğrenmeden bana ölmek yasaktı. Evladımla birlikte gitmeyeceksem bana bu cehennemden kurtulmak yasaktı. Derin bir nefes verdiğimde genzim yanıyordu. Bu esnada titreme daha çok şiddetlendiği için zar zor yataktan kalkarak sağ taraftaki komodine yönelip antidepresanımı aldım. İki tane birden ağzıma attığım esnada yatağın hemen yanındaki şarap şişesine kaydı bakışlarım. Bardağa gerek duymadan kafama dikerek ondan da bir yudum aldığımda içli bir nefes verdim. Yeniden yatağa oturdum daha sonra. Elbise çok dardı. Gözümden akan yaşları umursamadan elimi fermuara atarak hızla elbiseyi bedenimden çıkardım. Üzerimde yalnızca çamaşırlarım kaldığında sabahlığımı üstüme geçirerek kızımın beşiğinin olduğu yöne ilerledim.
Çok geçmeden ilaç etki edecekti. İlaçlar olmadan uyuyamıyordum. Aynı zamanda da uykum asla dört saati geçmiyor hatta çoğu zaman en fazla üç saatti. Alper nefesinin kesildiği gün en fazla dört saat uyumuştu. Ondan fazla uyumaya hakkım yoktu. bütün zamanımı kızımı bulmak için harcadığımdan dolayı da uyumaya hakkım yoktu. İçli bir nefes daha verdiğimde bir elimi kızımın beşiğine atarak uzandım. Üzerimi de asla örtmüyordum. Hakkım mı vardı buna ? Evladım soğukta mı sıcakta mı belli değilken Alper buz gibi toprağın altında yatarken benim sıcacık yataklarda uyumaya hakkım mı vardı ?
Derin bir nefes verdiğimde yaşlar istemsiz akıyordu gözlerimden. Elimdeki bebeğimin küçük patiğini burnuma dayadığımda her gece olduğu gibi bu gece de evladımı hayal ettim. Sanki yanımdaymış gibi sıcak teni dibimdeymiş gibi düşündüm. Belki bir gün bu düşünce kalan iki gram aklımı da uçuracaktı başımdan. Dayanmaya gücüm şimdilik yetiyordu. Tüm günümü güçlü görünmeye harcamaya tüm gecemi ağlayarak geçirmeye gücüm şimdilik yetiyordu ama biliyordum ki o güç bir gün tükenecekti. Çektiğim acı bedenimi bir gün esir alıp çürütecekti. Dileğim bedenimin çürüdüğü o gün evladımın kokusunu gerçekten duyabilmek ve varlığına sığınabilmekti.
........................
İlahi Bakış
Sahne şarkısı - Ceza , Suspus
Alparslan önce yanındaki dev cüsseli kel adama daha sonraysa karşısındaki beyaz büyük villaya baktı. Plan belliydi. Tetikçi olmanın hakkını şimdi verecekti. Belinden çıkardığı silahını eve doğrulttuğunda Toygar'a sessizce fısıldadı.
" Temiz mi ?"
Toygar Tetikçi gelmeden çok önce buradaki yerini alıp etrafı kolaçan etmişti. Bu sebepten gönül rahatlığıyla onu onayladı.
" Temiz abi."
Alparslan derin bir nefes verirken sinirle çene kaslarını kastı. Yüzünde sinirli bir gülüş belirdiği esnada Toygar'a evi gözetmesi için işaret vererek sakin ve sessiz adımlarla hedefine doğru ilerlemeye başladı. Beline doldurduğu yedek şarjörlerin o yürüdükçe yankılanan sesi hariç etrafta tek bir ses dahi yoktu. ormanın derinlerine baskın yememek için özel olarak yaptırılan bu evde gencecik kız çocuklarının hayatının içine ediliyordu. Can pazarıydı burası. Bu pazarı dağıtıp masumları azat etmek ona düşmüştü.
Sakin adımları eve doğru yaklaştığında sol gözündeki büyüteç mercekle kapının önündeki ve ardındaki korumaları inceledi. Büyütecin olduğu gözünü daha çok kıstığında arka kapıdaki korumaların uyukladığını gördü. Daha sonra açık olan pencerelerden göründüğü kadarıyla evi inceleyerek evin içindeki korumaların konumlandığı yerleri hafızasına kazıdı. Bulunduğu yerden biraz daha ilerleyip görünmeyen kısımlarda kimlerin olduğuna baktıktan sonra eski yerine dönerek kafasında planını netleştirdi. Her şey hazırdı.
Ağzında mırıldanırken sırtındaki silahını alıp yavaşça kavradı. Bu esnada bir yandan da susturucuyu takıyordu. Derin bir nefes verdiğinde elindeki eldivenler işini daha da kolaylaştırdığı için silahını daha çok kavrayarak açıkta olan gözüyle nişan aldı. Adamları tekrar yakından incelediğinde esneyerek telefonla oynadıklarını gördü bu kez. Ağzının içinde mırıldandığında içlerinden birinin boynunu hedef almıştı bile.
" K*duğumun p*çleri !"
Silahını ateşlediğinde en arkada bulunan koruma yere düştü. Diğerlerinin de fark etmesine fırsat dahi vermeden sırayla kapının önündeki üç korumayı da teker teker indirdi. Ağır silahını yeniden hızla omzuna taktığında fazla vakti yoktu. Hızlı ama sakin adımlarla eve doğru ilerlediğinde önce arka kapıya yaklaştı. Arka kapının hemen solunda bulunan iki korumaya yaklaştığında ikisinin boyunun da ondan kısa olması fırsatıydı.
Yavaşça arkalarından yaklaştığında kafasında hızla bir plan kurdu. Sağda ve solda bulunan iki adam vardı ve ikisini de hemen indirmesi gerekiyordu. Bakışlarını kararttığı an sol bacağını sağdaki adamın bacağının ortasına doğru şiddetle savurdu. Bu esnada sağ elinde susturucu takılı küçük el silahı vardı. Diğeri hızla arkasına döndüğünde ise önce gülümseyerek fısıldadı.
" Sürpriz !"
Daha sonra saniyeler içinde tam kalbinin üstüne sıktı silahı. Ardından yerde olan korumanın yanına ilerleyerek ayağa kalkmasına fırsat vermeden ayağıyla üstüne bastı. Acıyla tam bağıracağı esnada bu kez de onu da sırtından vurdu.
Derin bir nefes verdiğinde gülümsüyordu. Silahını tam karşısına doğrultarak etrafı kontrol etti. Temizdi şimdilik. Dışarıdaki bütün korumaları temizlemişti.
Arka kapıya emin adımlarla ilerlediğinde gözleri dört bir yanı tarıyordu. Dişlerini sıkarak arka kapıyı yavaşça açtı. İçeri girdiğinde görünürde kimse yoktu. zaten gördüğü kadarıyla herkes şu an salondaydı. Yukarıdaki odalardan birinde korumalardan birinin bir kızı sıkıştırdığını görmüştü sadece. O yüzden önce o odayı aramak için solda bulunan merdivenleri temkinli adımlarla çıkmaya başladı. Yüzünde maske yoktu. olmasına gerekte yoktu. Onu gördükleri an hepsi korkudan titreyecekti. Alparslan ise bunu zevkle izleyerek onlara ölümü tattıracaktı.
Merdivenin sonuna ulaştığı esnada arkasını son kez kontrol ederek temkinli adımlarla odaları açmaya başladı. İlk açtığı kapının ardında kahve saçlı muhtemelen onlu yaşlarının sonunda olan bir genç kız vardı. Üzerindeki mini elbise ile Alparslan'a bakıp yutkundu. Alparslan ise silahını aşağı doğru indirerek gözlerini kapatıp açtı. Bu sorun yok demekti. Genç kız tebessüm ederken eliyle sus işareti yaparak kapıyı sessizce kapattı.
İkinci odaya ulaştığında o odanın kilitli olmasıyla kaşlarını çattı. Sıkıntılı bir nefes vererek vakit kaybetmeden üçüncü odaya ilerledi. Bu odanın da boş olduğunu gördüğünde sıkıntıyla dişlerini sıkarak çene hatlarını belirginleştirdi. Diğer odaya yöneldiği esnada bir çığlık durdu.
" NEİN !"
Sesin geldiği yöne kulak kabartırken meraklı ifadesiyle koridorun sonuna doğru yürümeye başladı. Bu esnada bir gözü de ardındaydı. Her yeri kolaçan ederek ilerlediğinde bu kez güçlü bir çığlık duydu. Ağzında küfür mırıldanarak sesin geldiği odanın önünde durdu.
" Or*spu çocuğu !"
Kulpu sıkı sıkıya kavradığında silahını hazır ederek derin bir nefes verdi. Riskliydi şimdi yapacağı şey. İçerideki adamın sesinin çıkması bütün planı mahvederdi. Kapıyı açtığı gibi onun kafasına sıkacaktı ve kızı kurtarıp aşağı inecekti. Gözlerini kapatıp açtığında hazırdı. Kararttığı bakışlarıyla sol eliyle kapıyı açtı.
Anında sağ elindeki silah karşıya doğrulduğunda adam ayaktaydı. Çamaşırını sıyırmıştı ve kızın başına baskı uygulayarak ona s*hip olmaya çalışıyordu.
Kapı açılınca göbekli ve suratsız it herifin bakışları ona döndü. Alparslan ise sinirle soluyarak düşünmeden çekti tetiği. O yere yığılırken genç kız ne olduğunu anlayamayarak doğruldu. Bu kız diğerinden daha küçüktü. Gözlerinin her yanı yaşla doluydu ve sarı saçları yüzüne gözüne yapışmıştı.
Üzerindeki pembe elbise büyük ölçüde yırtılmıştı. Bedeni nerdeyse çıplaktı ve Alparslan fark ettiği an başını yere eğdi. Kız elleriyle bedenini kapatmaya çalışırken hıçkırıyordu. Alparslan ise ona güvende olduğunu söyleyerek odadan ayrılıp onu daha fazla kötü hissettirmemenin derdindeydi. Bakışını eğdiği kısımda küçük bir pike gördü. Eğilip onu alarak yüzünü kaldırmadan kıza yaklaştı. Pikeyi ona uzattığı esnada fısıldayarak konuştu.
" Güvendesin. Giyin ve seni almamı bekle."
Başını kaldırmasa da kızın başıyla kabulleniş gösterdiğini görerek silahını yeniden doğrultup sakin adımlarla çıktı odadan. Bu kez hedefi asıl yer yani evin salonuydu. Kafasındaki planı uygulamanın yolu salondaki bu kızları pazarlayan itten geçiyordu. Daha önceden evin planını incelediği için ilerdeki odaların birinden merdivenle salonun yanına inildiğini biliyordu. Bu yüzden hedefi o oda oldu.
Temkinli adımlarla kapıyı açıp silahını doğrultarak etrafa bakındı. Işıklar kapalıydı ve kimse yoktu. pencerenin ışığının izin verdiği ölçüde etrafı inceleyerek merdiveni buldu. Sessiz adımlarıyla merdivenden yan bir şekilde inmeye başladı. Silahı tam karşıyı hedef gösteriyordu. Sessiz bir nefes verirken merdivenlerin sonuna geldi. Bu esnada salondan gelen sesleri net bir şekilde duyuyordu. Hedeflediği p*ç ecelinin geldiğini bilmeden konuşuyordu.
" Onu memnun edeceksiniz. Ne derse yapın. Ses çıkarmayın sakın. İşi bittiğinde hiç konuşmadan odadan çıkın. Tek hatanızla topunuzu vurur leşinizi itlerime salarım !"
Alparslan sıkıntılı bir nefes verirken gözlerini kapatıp dişini sıktı. Bu esnada biraz daha yaklaşarak kadraja girmelerini sağladı. Odada o şerefsiz hariç iki koruma vardı. Tahmin ettiğinden de kısa sürmüştü bu iş. Gülümseyerek nişan aldı. Bu esnada vakti dolan leş kurusu konuşmaya devam ediyordu.
" DUYDUNUZ MU LAN K*HPELER !"
Tam cümlesini tamamladığı esnada korumalardan birini alnından vurdu. Odadaki kızlar çığlık atarak yere yattığında Cemil silahına davranarak sağa sola bakındı. Koruma da silahını çıkararak etrafa bakınırken bir bağırışma vardı.
"NOLUYOR LAN ?"
Cemil ecel korkusuyla titreye titreye konuşurken Alparslan diğer korumayı da alnından vurarak derin bir nefes verip silahını değiştirdi. Bu silahı Cemil için özel olarak seçmişti. Bulunduğu yerden yavaşça çıktığı esnada gülümseyerek konuşmaya başladı.
" CEMİL ! ECELİN GELDİ LAN T*PİNİ S*KTİĞİM!"
Cemil'in bakışları refleksle ona dönerken tir tir titriyordu. Alparslan kıkırdayarak ona doğru ilerlemeye devam etti. Cemil bu esnada titrek bir sesle konuşuyordu. O kadar çok titriyordu ki elindeki silah biraz zorlasa düşecekti.
" Te..."
Devamını getiremeyip yutkunduğunda boncuk boncuk titriyordu. Alparslan bu haline keyifle sırıtarak yanıt verdi. Tam karşısında durduğunda tek eliyle silahını düşürdü. Ayağıyla silahı ileri attığında kendi silahını başına yasladı. Bu esnada başı onaylar anlamda sallanıyordu.
" Ya! Tetikçi!"
ilk cümlesindeki a harfini uzattığı esnada Cemil yeniden yutkunarak kapattı gözlerini. Korkuyordu. Ona karşı çıkıp Dağhan'dan korunma talebinde bulunmuştu. Karşılığında ise her hafta Dağhan'a birbirinden güzel kadınlar gönderiyordu. Bugün de Dağhan'ın ondan kadın istediği gündü. Sıkıntıyla nefes verdiğinde başına geleni anlayarak içinden şahadet getirdi. Firavun misali ecelini gördüğü an imana gelmişti.
Alparslan bu korkulu ifadesini gördüğünde sırıttı. G*t korkusu böyle bir şeydi. Kendine güvenmeden onu karşısına alarak hata yapmıştı. Şimdi bedel ödeme zamanıydı.
" Demek bana karşı çıkıp Dağhan'ın himayesine girdin ?"
Silahın emniyetini kaldırdığında Cemil tir tir titreyerek yalvarmaya başladı.
" Abi... Kurbanın olayım! Ben ettim sen etme !"
Alparslan sözlerine karşılık kahkaha atarak namluyu kafasına daha çok bastırdı. Bu esnada Cemil acı ile inledi. Alparslan ise içli bir nefes vererek yüzünü buruşturdu. Suçsuz günahsız kızlara adamlık taslıyordu bir de. Az zorlasa paçalardan sıvayacaktı. Karşısında yalvardığı yetmiyor gibi korkuyordu. Korkusu olan ona karşı durmamayı öğrenecekti. Canından korkanın onun karşısında işi yoktu. bunca zaman öğrenememiş miydi ?
" Azıcık gururun olsun lan ! C*biliyetini s*ktiğim!"
Derin bir nefes vererek namluyu alnına daha çok yasladı. Cemil acıyla inlemeye devam ederken bakışlarını yerde yatan kızlara çevirdi. Hepsi korkudan titriyordu. Bir an onları unutmuştu. Sıkıntılı bir nefes vererek onlara doğru konuşmaya başladı.
" Korkmayın. Onun eceli sizin kurtuluşunuzum."
Namluyu Cemil'e daha çok bastırdığında son kez karşısında hesap vermesine izin vererek ona acı çektirecekti.
" BEN SANA NE DEDİM LAN ? KADIN SATMAYACAKSIN, ONURLU YAŞAYACAKSIN DEMEDİM Mİ ? IRZINI S*KTİĞİM A*IN OĞLU !"
Cemil sesindeki hiddeti duyarak refleksle geriledi. Alparslan ise diğer eliyle kolundan sıkarak doğrulttu onu. Kaçışı yoktu. cemil kuruyan damağına rağmen son kez güçlükle konuştu. Farkındaydı ki kurtuluşu yoktu. Tetikçi tetiği çektiğinde sıkmadan silahını indirmezdi.
" Abi... Yapamadım abi ! Büyüklük etsen..."
Son kez yalvarırken bile biliyordu bunun sonunu. Yine de denedi şansını. Alparslan öfkeyle gülerek bir iki adım gerileyip silahı indirdi. Cemil beklemediği olduğu için gülümseyerek araladı ağzını. Bir an kurtulduğunu sandı.
Alparslan bu esnada tam olarak önündeki kabarıklığa büyük bir tekme atarak yere düşürdü onu. Cemil acı bir çığlık attığı esnada hızla yanına ilerleyip ayağı ile kabarıklığını ezmeye başladı. Tam o anda hiddetle konuşuyordu. Ona son kez verecekti dersini. Niyeti aslında ona ders vermek değil de içindeki öfkeyi kusmaktı. Tam olarak da öyle yaptı.
" BEN SANA DEMEDİM Mİ LAN ? SAHİP ÇIKAMIYORSAN ÖNÜNDE AĞIRLIK TAŞIMAYACAKSIN DEMEDİM Mİ?"
Cemil acı ile bağırırken ayağı ile o bölgeyi daha çok ezdi. Bu esnada tam sırasıydı. Öğrenmesi gerekeni öğrenerek Cemil'in işini bitirecekti. Ayağını daha çok bastırarak sordu.
" KONUŞ ! BU GECE KAÇ KIZ GİDECEK ?"
Cemil bağırmaya devam ederken yüzü daha çok kızarmıştı. Alparslan ise püskürerek yeniden konuştu.
" KONUŞSANA LAN ! DAĞHAN'A KAÇ KIZ GİDECEK ?"
Cemil bıkkın bir nefes vererek zar zor araladığı ağzıyla konuşmaya başladı. Daha fazla acı çekmeden ölmek istiyordu. Sırf bu sebepten cevapladı.
"Üç... Üç abi."
Alparslan derin bir nefes vererek kızlara çevirdi başını. Saydığında beş kız olduğunu gördü. Başka müşteriye gidecek iki kız olduğunu düşünerek sıkıntılı bir nefes vererek tıslarcasına konuştu.
" HANGİLERİ?"
Cemil zar zor elini havaya kaldırarak solda olan üç sarışın kızı işaret etti. Alparslan refleksle kızlara baktığında üçünün de Rus olduğunu düşündü. Beyaz tenleri ela gözleri ve sarı saçları ile tam da Dağhan'ın tipiydi üçü de. Göz devirerek önüne döndüğünde diğer iki kızı da kurtarmak maksadıyla yöneltti sorusunu.
" DİĞER KIZLAR KİME GİDECEK ?"
Cemil yutkunurken başını hafifçe kaldırdı.
" Poy...Poyraz'a"
Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek ağzının içinde küfretti. Poyraz Dağhan'ın en yakın adamıydı. Evde alem yapacaktı p*ç herifler. Sıkıntılı bir nefes daha verirken istediğini alarak ayağını Cemil'in kabarıklığından çekerek hiç düşünmeden o bölgeye sıktı. Cemil'in acı inlemesi evi doldururken boşta kalan eli ile kulağını kapatarak yüzünü buruşturdu. Tam o esnada alnına nişan almıştı. Kızların korkulu sesini umursayarak arkalarını dönmelerini istedi önce.
Alışık değildi kadınların önünde birilerine sıkmaya. Az önceki rezalete istemeden tanıklık etmelerini sağlamıştı. Kızlar arkalarını döndüğünde ise düşünmeden kafasına sıktı.
Derin bir nefes vererek kızlara seslendi. İşte şimdi oyun başlıyordu.
" Özgürsünüz ama... Karşılığında sizden küçük bir isteğim olacak."
Kızlar bozuk Türkçeleri ile teşekkür edip seve seve yardım edeceklerini söylerken Alparslan daha çok gülümseyerek derin bir nefes verdi. Dağhan'ın başını küçükken ezmeye fırsatı olmamıştı ama şimdi o başı bizzat koparacaktı.
..............................
Uyanalı epey olmuştu. İşlerle alakalı sorunları halletmek için uzun bir çalışma yaptıktan sonra Yalçın'ı Maran ve Norman'ı alması için göndermiştim. Şu an saat öğleni geçiyordu. İşleri hafiflettikten sonra soğuk bir duş alıp siyah bir pijama giyinmiştim. Ev modundaydım bugün. Yalnızca akşam bir toplantım vardı. Ona da çevrimiçi katılım sağlayacaktım.
O yüzden bütün günümü işime ve kızım için güçlenmeye ayırmıştım. Kısa bir mola vererek mutfağa kahve almak için ilerlediğimde holdeki masada bulunan telefonum çalmaya başladı. Kaşlarım çatıldığında hızla ilerleyerek telefonumu elime aldım. Yabancı bir numaraydı. Tereddüt ederek bir iki saniye bekledikten sonra açmaya karar vererek telefonu kulağıma götürdüm.
"Alo?"
Sesim tereddüt doluydu. Bu tereddüde karşıdan gelen tanıdık ses son verdi.
" Hazan hanım ?"
Dağhan Taşdelen telefonun ucundaydı. Kısa bir an tereddüt ederek telefonu kulağımdan çekip arayanın o olduğundan emin olmak istedim. Telefonu tekrar kulağıma yerleştirdiğimde içimde değişik bir his oluştu. Aramasını beklemediğim gibi numaramı nereden bulduğunu da merak ediyordum. Sıkıntılı bir nefes vererek zar zor konuştum. Şaşkınlık dilimi lal etmişti.
" Dağhan bey ?"
Aynı sorgular tınıda konuştuğumda kıkırdayarak konuştu.
" Ta kendisi."
Küçük bir tebessüm ederken dilimle dudaklarımı yaladım. Şimdi ne diyeceğimi bilmiyordum. Çünkü o aramıştı. Yutkunarak duraksadığımda devreye girerek benim yerime konuşmaya başladı.
"Muhtemelen neden aradığımı merak ediyorsun."
Kıkırdarken gülümsedim. Bu kelimeye takıktı sanırım. Değişik bir adamdı. Yutkunarak onu onayladığımda sesim az öncekine nazaran çok daha normaldi.
" Evet. Öyle yapıyorum."
Bu kez o kıkırdarken konuşmaya başladı.
" Şu işle alakalı konu... Dosyaları istemiştin."
Kaşlarım merakla havalanırken başımla onayladım. Aynı saniyelerde onaylar anlamda mırıldandım.
" Hıhı."
Derin bir nefes verdiğini duyduğumda sesini işittim.
" Elden teslim edeceğim. İşin yoksa tabii."
Yutkunurken duraksayıp etrafa baktım. Aslında şu anlık bir işim yoktu ama elden teslim etmesi garibime gitmişti. Üstelik bunu nerede yapacağı da belirsiz olduğu için merakla ve nazik bir tınıda konuşmaya başladım.
" Neden elden teslim ettiğini sorabilir miyim ?"
Hiç duraksamadan kendinden emin bir tınıda konuşmaya başladı.
" Aracıyla iş yapmayı sevmem. Bir saat sonrası uygun mudur ?"
Derin bir nefes verirken telefondan saate baktım. Akşam için bolca zamanım vardı. Yani uygundum.
" Evet. Uygun."
Daha sonra kaşlarım merakla çatıldı. Tam konuşacağı esnada araya girdim. İçimde bir soru vardı. Onu sormak istedim.
" Nerede buluşacağız ?"
Hiç duraksamadan yeniden konuştuğunda sesi az öncekine göre bir tık daha sertti.
" Ben de tam ondan bahsedecektim. Bir saate adamlarım kapının önünde olacak. Teslimatı evimden yapacağım."
Derin bir nefes verirken başımla kabulleniş gösterdim. Ona güvenip güvenmeme konusunda tereddütte kalsam da kabul etmekten başka çarem olmadığı için bunu kabul ettim. Yalçın'a haber verip oraya gelmesini söyleyecektim. Dante ise telefonu kapatır kapatmaz orada olacağımı öğrenecekti ve hiçbir sorun kalmayacaktı. Derin bir nefes daha verdiğimde veda faslı bitmişti.
Telefonu aynı yere bırakarak hızla odama adımladım. Dolabımdan geçen gün aldığım derin göğüs dekoltesi olan siyah tulumu çıkardığımda kombinim az çok belliydi. Saçlarımı kendi haline bırakıp ayaklarıma kadife siyah topuklularımı geçirdim. Gold takılarımı taktığımda her zamanki siyah göz makyajımı ve kırmızı rujumu da yüzüme yerleştirerek makyaj işini de hallettim. Son olarak parfümümü sıktığımda geriye yalnızca güneş gözlüğü kalmıştı. Çantam zaten her zaman hazırdı. Küçük siyah pahalı çantamı da koluma taktığımda son kez aynadan kendime baktım.
Olması gerektiği gibi güçlü ve güzel görünüyordum. Dün bütün gecesini ağlayarak geçirmiş olan o kadından eser yoktu. Her şey olması gerektiği gibiydi. Derin bir nefes vererek komodindeki ilaçlarıma uzandığımda bu kez onları su ile yuttum. Risk almaya gerek yoktu.
Sakin adımlarla odamdan çıktığımda saati kontrol ettim. Tam bir saat olmuştu. Hızla kapıya ilerlediğimde girişteki kamaradan kapının önünde bir araba olduğunu gördüm. Oldukça dakik biriydi.
İçli bir nefes vererek kapıyı açıp korumalara baş selamı vererek dış kapıya yöneldim. Dışarı çıktığımda iri yarı sarışın ve dövmeli bir adam baş selamı vererek siyah büyük ticari arabanın arka kapısının açılmasını sağladı. Otomatik kapı açıldığında derin bir nefes vererek arabaya bindim. Geniş tavanlı servis tipi bir arabaydı bu. Özel olarak tasarlanmıştı sanırım. İçinde masa ve karşılıklı koltuklar bulunacak kadar rahat bir araçtı. Lüks siyah deri koltuğa yerleştiğim esnada kısa bakışım kesildi ve kapı yavaşça kapandı . Paralelde araba ilerlemeye başladı.
Bu esnada önümde bir karartı fark ettim. Başımı kaldırıp baktığımda ise beynimden vurulmuşa döndüm. Tuzaktı bu. Bana tuzak kurmuştu. Buradaydı. Alparslan karşımdaydı. Üzerinde simsiyah bir takım elbise vardı. Koltuğa bacaklarını genişçe açıp yayılarak oturmuştu ve bana gülümseyerek bakıyordu.
İçimde korkulu rahatsız bir his belirirken duraksadım. Kısa bir süre boş boş göz kırpıştırdım sadece. Ne yapacağımı nasıl tepki vereceğimi bilemedim. O bu esnada bana gülümsemeye devam ediyordu.
Yavaş yavaş karşımdakinin gerçek olduğunu fark ederek içime öfkenin dolmasına izin verdim. Gözlüğümü yana savurduğumda gözlerimdeki öfke dahi onu korkutmaya yetmiyordu. İfadesinde bir bozulma olmamıştı. Aksine daha çok sevinmiş gibi duruyordu. Gözlerimi ve yüzümü incelemeye başlamıştı.
Ayağa kalkarak yutkundum. Ne diyeceğimi hâlâ tam olarak kestiremediğim için kısa bir süre daha boş boş göz kırpıştırdıktan sonra sıkıntılı bir nefes vererek işaret parmağımı ona doğrulttum.
" SEN... SEN NE HAKLA BENİ BURAYA GETİRDİN ?"
Cümlem tam netlik kazanamamıştı. İçimdeki öfke öyle harlı öyle büyüktü ki ne söyleyeceğimi dahi kestiremiyordum. Gülümseyerek rahat bir tınıda konuştuğunda sesinde iğneleyici bir ifade hakimdi.
" Ben seni hiçbir yere getirmedim. Sen kendin geldin."
Şaşkın bir nidanın dudaklarımdan dökülmesine izin verirken ellerimi saçıma attım. Öfkeden beynim yanacaktı neredeyse. O ise sakindi. Sakindi çünkü benden alacak tek bir şeyi bile kalmamıştı. Gülüşünü daha net gördüğümde bir zamanlar delisi olduğum gamzelerini gördüm. Yüzüm buruşurken ona doğru yaklaşarak tiksinir ifademi belirttim.
" SENİ ADİ KÖPEK ! TUZAĞA DÜŞÜRDÜN BENİ AMA YANINA KALMAYACAK TUFANLI ! BUNU O S*KİK KAFANA SOK !"
Ağzının içinde cık cık yaparken oturduğu koltuğa daha çok yayıldı. Bu esnada konuşuyordu.
" Hiç yakışıyor mu sana ?" daha sonra parmağını bana doğrultarak sinirle soludu. " Gerçi sen sana yakışmayan başka şeyler de yapıyorsun."
Araba frene bastığında sendelesem de bu sözüne öfkelenmeme engel olmadı. Ona doğru bir adım daha atarak öfkemi kustum yüzüne. Kast ettiği şey manevi babasına yaptığım şeydi muhtemelen. Zevkle kustum öfkemi. Hak etmişti.
" BANA NEYİN YAKIŞIP NEYİN YAKIŞMAYACAĞINA SEN Mİ KARAR VERİYORSUN ? P*Ç BİR KATİLDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLSİN TUFANLI! YAZ AMA BİR YERE ! BEN DE SENİN KATİLİN OLACAĞIM! BUNU SAKIN UNUTMA!"
Hiddetle ona doğru püsküre püsküre konuştuğumda yavaşça ayağa kalkıp tam karşımda dikildi. Bu esnada onunla yakın olmak dahi midemi yaktığı için yüzümü buruşturarak geriledim. Araba hareket etmiyordu. Bu yüzden rahatça ayakta duruyorduk şu an. İçimdeki öfke yeşil gözlerine baktıkça harlandığı için konuşmasına dahi fırsat vermeden ittim onu. Sendeleyerek gerilese de yeniden tam karşımda durdu. Ben tekrar gerilerken omuz silkerek konuşmaya başladı.
" YETER ! YETER HAZAN KENDİNE GEL ! ÖFKEDEN GÖZÜN DÖNMÜŞ! NE B*K YEDİĞİNİN FARKINDA BİLE DEĞİLSİN !"
Öfkem bedenimden taşarken şaşkın bir nidanın dudaklarımdan dökülmesine izin verdim. Ne saçmalıyor ve neyden bahsediyordu ? Bu rezil ahlaksız p*ç bana ne cüretle bağırıyordu? Bütün öfkemi ve hırsımı sesime dökerken zerre tereddüt etmedim. O ise sinirli görünüyordu.
" SANA NE LAN ! SANA NE ! HADDİNİ BİL TUFANLI ! BENİM YEDİĞİM B*KLAR SENİ ZERRE İLGİLENDİRMEZ !"
Omuz silkerek kahkaha attı. Bu esnada gamzelerini tekrar görmemek için başımı eğdim.
" İLGİLENDİRMEZ Mİ ? LAN BANA SAVAŞ AÇIYORSUN ! BANA !"
Bu kez gülümseyen bendim. Onun aksine keyif dolarken gülüşümü sürdürdüm. Hak edene hak ettiğini veriyordum. O bana bunca çektirdiğinin bedelini gün gün ödeyecekti. Her gün biraz daha batacak ve en nihayetinde ait olduğu çöplüğe hapsolacaktı. Derin bir nefes vererek neşemi sesime de yansıttım.
" DOĞRU! KIZIMI SENDEN ALMAK İÇİN SANA SAVAŞ AÇIYORUM ! PİS KATİL ! S*KİK BEYİNLİ !"
Sesime neşemi yansıtırken bile öfkem istemsizce dudaklarımdan kaçıyordu. Buna engel olamıyordum. Gerçi engel olmaya da hiç niyetim yoktu. Alparslan ise derin bir nefes vererek kapattı gözlerini. Gözlerini açtığında hâlâ sinirliydi ve bu sinir benim hoşuma gidiyordu. Heceleyerek ve cümlesini bastıra bastıra kurduğunda başımla onu reddediyordum.
" Ben senin kızını kaçırmadım."
Sıkıntılı bir nefes vererek sinirle gülümsedim. Gözümün içine baka baka yalan söylüyordu. Ondan başka biri yoktu. O ve Dayı denen it yapmıştı. Bütün oklar onları gösterirken bunca yıl boyunca bana tek bir kanıt bile vermediği gibi boş boş inkarlar savurmuştu. Tek göstergesi onun ve babasının inkar eden sözleriydi. Onun sözüne güvenmemi ve inanmamı bekliyordu. Benim hayatımı mahveden adamdı. Bile bile ona inanmamı istemesi bile ne kadar yüzsüz olduğunu gösteriyordu.
" SEN VE SENİN O P*Ç DAYI'N KAÇIRDINIZ KIZIMI!"
Öfkem yeniden sesime yansırken derin bir nefes vererek kapattı gözlerini. Bu esnada çenesinin gerildiğini gördüm. Gözlerini yeniden açtığında ikimizin yüzünde de öfkenin en koyu hali hakimdi. Sinirle gülerek bana doğru bir adım attı. Bu esnada fısıldıyordu.
" O yüzden mi bıçakladın onu ? Hı ?"
Küçük bir kahkaha atarken aklıma Dayı'nın acı ile inlediği dakikalar geldi. Bir elimle ağzımı kapatarak güldüğümde diğer elimle beklemesini işaret ettim. O ise sıkıntılı bir nefes daha verdi. Bu esnada yeniden konuşuyordu.
" Seni... Tanıyamıyorum."
İfadem sekteye uğrarken yeniden gülümseyip gözlerinin içine baktım. Doğru. Karşısında tanıdığı Hazan yoktu çünkü. Ona aşık olan o saf kız çocuğunu kendi elleri ile öldürmüştü. Şu an gördüğü kadın ise zerre duygu barındırmayan öfkeli bir anneydi. Ben Hazan Kandemir karşımda duran bu adamla tanışmamıştım bile. O zavallı kız çocuğu olduğum dönemde dahi ben onu tanıyamamıştım. Düşüncelerimi dilime dökerken içimdeki kin ve nefret baş gösterdi.
" Ben seni hiç tanımadım Tufanlı. Sen beni tanıyamıyorsun. Çok mu ?"
Sinirli bir şekilde soluduğunda geriledi. Ben ise kinimi kusuyordum ona karşı. İyi hissettiriyordu.
"İstediğine inanmakta ve karşıma geçmekte özgürsün ama bil ki o adamın tek damla daha kanını dökersen bunu sana ödetirim."
Yeniden kahkaha attığımda o bana tuhaf bir şekilde bakıyordu. Bir de beni tehdit mi ediyordu ? Utanmadan beni tehdit mi ediyordu ? Benim kaybedecek neyim vardı ki beni tehdit ediyordu ? Ne zannediyordu bu it kendini ? Öfkem daha da harlanırken püskürürcesine konuştum bu yüzden. Pişkinliği beni deliye çevirmişti.
" SEN BENİ TEHDİT Mİ EDİYORSUN ? NEYİM KALDI ? SÖYLE ! DAHA BENDEN ALMADIĞIN NE KALDI TUFANLI ? "
Yüzüme alık alık baktığı an duraksadım. Aklıma o esnada bir fikir daha düştü. İçli bir nefes vererek gülümsedim. O ise yutkunarak sinirle soludu. Yeniden konuştuğumda bakışları gözlerimde değil de saçlarımdaydı.
" CANIM MI ? CANIMI MI ALACAKSIN ? "
Hiç düşünmeden çantama ilerleyip içindeki silahı alarak ona uzattım. " AL ! SANA İLK VE SON KEZ BENİ ÖLDÜRMEN İÇİN FIRSAT VERİYORUM ! AL ! "
Amacım gerçekten sözlerimin aynıydı. Bunu neden düşündüğümü idrak edememiştim henüz. Öfkem beynimi yavaş yavaş ele geçirmişti ve kontrol an itibariyle benden çıkmıştı. O ise uzattığım silahı eline alarak yere fırlattı. Hiç düşünmeden bunu yaptığında bakışlarım sekteye uğrasa da duruşumu bozmadan kahkaha attım. Ağzımın içinde mırıldandım sonra.
" G*t ister."
Mırıldanmamı duymuş olacak ki tam karşımda durarak sinirle soludu. Bu esnada bir elini bana doğrulttu.
" İstesem seni sen o silahı vermeden de vurabilirim. Hatta biliyor musun ? Senin canını almak için kılımı bile kıpırdatmam. Hiç beklemediğin bir anda benim yaptığımı anlamana bile fırsat vermeden yaparım bunu ama yapmıyorum."
Sesindeki iğneleyici tınıya öfkesi eşlik ederken gülümsedim. Alper için de böyle mi olmuştu yoksa ? Aklıma ölmeden hemen önce onun adını duyduğu geldiğinde gülüşüm yerini öfkeli bir sese bıraktı. Beynimden düşünceler süzülmeden dilimden dökülüyordu.
" Alper'de de mi böyle oldu ? Ah çok pardon ! Selamını söyletmiştin."
Sinirle gülümseyerek gözlerinin içine baktığımda gözlerini kapatıp öfke ile soludu. Ben de buna sinsi bir gülüşle karşılık verdim. O ise gözlerini açarak sinirli bir tınıda konuşmaya başladı.
" Sana daha fazla açıklama yapmayacağım Hazan. Dediğim gibi istediğini yapmakta ve istediğine inanmakta özgürsün."
Dudaklarımdan sıkıntılı bir nida peydah olurken ona kıkırdadım. Kendini o kadar çok büyütüyordu ki benim özgürlüğümde hak sahibi olduğunu düşünüyordu. Öfke ile yeniden bağırdığımda beklemediği için şaşkın bir ifadeye büründü.
" SEN KİMSİN YA ? SANA MI SORACAĞIM NEYE İNANIP İNANMAYACAĞIMI ?"
Alparslan başını sağa sola sallarken içli bir nefes verdi.
" HAZAN... YETER !"
Bu kez reddederek ben başımı sağa sola salladım. Yetmezdi. İçimdeki öfke ona bin yıl bağırsam bile sönmezdi. Öfkemi yeniden sesime döktüm.
" YETMEZ ! YETMEZ ! İKİMİZDEN BİRİ ÖLMEDİKÇE YETMEZ DE BİTMEZ DE TUFANLI !"
Sıkıntılı bir nefes vererek arkasını döndü. Şaşkınlıkla ona bakındığımda yeniden önüne dönerek sinirle gülümsedi.
" Bu bir savaş ilanı mı ? "
Sesinde kinaye ve öfke hakimdi. Başımı aşağı yukarı sallarken gülümsedim. Savaşımız Alper öldüğünde başlamıştı zaten. Resmiyete dökülmesinde bir mahsur yoktu. bana doğru iki koca adım atıp tam karşımda dikilerek öfke ile soludu.
" Madem savaş istiyorsun. Tek başına çık karşıma. O Dağhan itine güvenme."
Küçük bir kahkaha attığımda içimden onun bundan korktuğunu geçirdim. İkimizin ona karşı olan öfkesi belli ki onun korkmasına neden oluyordu. Gülüşümü büyütürken gözlerine en sinsi bakışımı attım.
" Düşmanımın düşmanı dostumdur."
Kıkırdadığımda sinirle soluyarak tıslarcasına konuştu.
" Hazan seni tek bir kez uyaracağım. O p*çe sakın güvenme. Savaş mı istiyorsun ?" bir iki adım gerileyerek kollarını sonuna kadar açıp kendini işaret etti. " Buradayım. Gel savaş benimle ama bunu tek başına yap."
Tekrar kıkırdarken ona doğru iki adım atarak yeniden karşı karşıya geldim. O da bu esnada kollarını indirdi. Sesime öfke eklemeden sakin bir tınıda konuştuğumda gözlerime bakıyordu.
" Korkuyor musun ? " sorgular bir ifade ile kaşlarını kaldırdığında cümlemi tamamladım. " Onunla bir olup sana savaş açmamdan korkuyor musun ?"
Önce gözlerini kısarak kıkırdadı. Daha sonra ise küçük çaplı bir kahkaha attığında sıkıntılı bir nefes vererek yutkundum. O ise kahkahası devam ederken konuşmaya başladı.
" Ne kadar çok korktuğumu kanıtlamamı ister misin ?"
Bu kez benim kaşlarım sorgular bir ifade ile havalanırken derin bir nefes vererek konuşmaya başladı.
" Sana iki seçenek sunuyorum. Ya benimle tek başına savaşmayı seçersin ve ben seni aldığım gibi evine bırakırım. Ya da o itle bir olup üstüme yürümeyi seçersin." Duraksadığında derin bir nefes vererek eli ile arabanın arkasını işaret etti. Daha sonra rahat bir tınıda konuşmaya devam etti. " Ve bu arabadan inip arkadaki arabaya binersin. "
Sorgular ifadem sürerken ne dediğini idrak etmeye çalışıyordum. O ise kıkırdayarak konuşmaya devam etti. " Dağhan'ın adamları arkada. Benim tek bir hareketimi bekliyorlar. Ya seni alıp ona götürecekler. Ya da hiçbir şey olmamış gibi buradan s*ktir olup gidecekler."
Sıkıntılı bir nefes verirken duraksadım. Dağhan'ın adamlarının ondan emir alıyor olması inandırıcı gelmiyordu. Saçmaydı. Çok saçmaydı. Yutkunarak ona baktığımda keyifle beni izlemeye devam ediyordu.
Kısa bir süre ne dediğini idrak etmek için uğraştım. Daha sonra kararımı hiç düşünmeden verdim. Eğer karşımda o varsa yanımda kimin olacağı önemsizdi. Eğer gerçekten korkmasaydı tek başıma savaşmamı teklif etmezdi. Onunla tek başıma savaşamayacağımı biliyordu. Ne kadar inkar etse de benim onun karşısında en büyük düşmanı ile olmamdan korkuyordu.
İşte bu korkusu zaafıydı ve ben bu zaafı seve seve kullanmak için seçimimi yaparak Alparslan Tufanlı'ya resmen savaş ilan ettim.
Bundan sonra ne olacağı meçhuldü. Bu şehir ikimizden birine mezar olacaktı. Bildiğim tek gerçek buydu . bildiğim bütün bilinmezliklere karşı kararlı bir duruş sergileyerek bir zamanlar aşkından deliye döndüğüm adamın canını almak için ettiğim yemin için onun düşmanına sığındım. Bundan sonrası bu şehrin tanıklık edeceği en büyük düşmanlığın başlangıcıydı. Bundan sonrası tufandı ve bu tufan Tufanlı'nın sonu olacaktı.
Bölüm sonu....
Son sahneyi yazarken bile nefessiz kaldım🥵❤️🔥
(Fotoğrafta Maran ve Norman'ı görmektesiniz. Bölüme sahne eklemesi yapmayacağım. Düzenleme yapacağım sadece)
Bölüm hakkındaki genel düşüncelerinizi ve özellikle Dağhan hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum güzelliklerim🥹
Onun dışında yeni karakterlerimiz mevcut; Yalçın ve Poyraz. Poyraz'ın diğer bölüm sahnesi var. İkisini de seveceğinizi umuyorum♡
Ha bir deee Toygar'ı tanıtmıyorum çünkü ilk bölümlerden zaten tanıdık geldiğini düşünüyorumm 🤭
Ve küçük bir özür... Sizlere ne zaman bölüm sözü versem aksilikler beni buluyor. Çok beklettim. Çok mahcubum ama ne yazık ki zorluklar peşimi bırakmıyor:(
Bu yaşanan gecikmenin özrü olarak sizlere bir yorumda spoi verme sözüm olsun olur mu :)) Bir sonraki bölümü yazmaya da hemen yarın başlıyorum...
En kısa sürede yeni bölümde görüşmek üzere ♡♡♡♡
Güzellikle kalın !
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |