
34. EHVENİŞER
🔥
Vuslattan on gün önce
Pek çok kıyıma rast geldim şu aciz ömrümde. Birçoğu güvenden pek azı nedenden geliyordu bu kıyımların. Güvendiğin insanın sana kıyması çoğumuzun hayatında en az bir kere yaşadığı bir durumdur. Güvenirsin; kalbine, ruhuna kıyarlar. Bu kıyım sana kimseye yaslanmadan yürümeyi ve güven duygusunu yitirmeyi öğretir.
Peki ya neden?
Nedenden gelen kıyım nedir?
Sorgulamak...
Ömrün boyunca aldığın her darbeyi, yaşadığın her olayı sorgulamaya başladığın yani aslında ruhunun yaralarını düşünerek iç çektiğin bir evre vardır. İnsan bu evreye tüm anlamlarda büyüdüğü zaman erişir. Çünkü büyüdüğünde omzundaki yükleri düşünürsün ve sorgularsın. Ben ne yaptım? Bunca yükü sırtıma dert edinecek kadar ne yaşadım? Küçücük bir kaldırımın köşesinde çökerek dinlenmek isteyecek kadar ruhumu ne yordu?
Sorular arttıkça artar. Omzundaki yük ise sen sorguladıkça daha da fazlalaşır. Çünkü sorguladığın her an aslında daha önce fark etmeden taşıdıklarını anlamanı sağlar. Ya da birinden yediğin ama farkına dahi varamadığın bir darbenin pişmanlığını ruhuna yerleştirir.
İşte bu yüzden sorgulamak en büyük kıyımdır.
Çünkü kıyımı yapan bizzati senin ruhundur. Düşündükçe düşüncelerin yükü altında ezilirsin. Yıllardır kıyımlarla kavruluyorum. Bilhassa kendime kıydığımı bilerek yapıyorum bunu. Üstelik bu artık öyle bir düzeye erişti ki nerede olursam hangi ortamın içinde bulunursam bulunayım sorgulayarak ruhumu incitiyorum. Şu an da o anlardan birindeyim.
Karşımda yıllar önce, evvelden aşkını sonradan da evladımın tohumlarını bedenime nakşeden adam var. Bakışları bayık, gözleri gözlerimde. Gülümsüyor. Çektiği acıya rağmen bana gülümsüyor. O uyanalı saatler oldu. Defalarca kez özür dilememe rağmen kızımın babasının canına kast etmiş oluşumu sorguluyorum. Yetmiyor onun masumiyetine inanmakta güçlük çeken aklıma karşın iç çekerek yutkunuyorum. İçimden bir ses diyor ki' O suçsuz. O senin bahar yeşilin.' Ancak bir başka ses çığlık atarak susturuyor bu sesi. Çığlığı ile paralel olarak ise zihnimde yerlerde sürünerek dayak yediğim anlardan herhangi biri beliriyor. Sonra diğeri, sonra diğeri...
Anlar öyle çoğalıyor ki gözlerim onun yeşillerinde olmasına rağmen hiçbir şeyi görmüyor. En nihayetinde iç çekip yutkunarak ısırıyorum dudaklarımı. Bu ısırığın sebebi acı duyarak aklımı yerine getirmeye çalışmak. Fakat isteğim başarıyla sonuçlanmıyor. Aksine daha çok dalmamı sağlıyor. Ancak tam o esnada elimde hissettiğim soğuk bir el bütün bu kıyımlara son veriyor.
"Baharım..."
Gözlerimi bana seslenen yaralı gözlere tekrar dikerek gülümsedim. Alparslan düşüncelerimden bihaberdi. Bu gülüşüne de yansıyordu.
"Dalmışım."
Başını sallayarak onayladı beni. Dayı tam olarak iyileşmediğinden yorgun düştüğü için odasındaydı. Arslan Tufanlı ise son kavganın ardından bir kez odaya gelerek onun kulağına bir şeyler fısıldamıştı. Ardından ben su içme bahanesiyle çıkmıştım odadan. Amacım daha rahat konuşmalarını sağlamak olsa da ne konuştuklarını merak etmiştim. Zira zihnimin oyunlarına rağmen abisinin kızımızı bildiğini biliyordum. Neyse ki kısa bir süre sonra yeniden odaya, onun kollarına dönmüştüm. Ellerimde taze olan k*nlara rağmen ruhum masum bir kız çocuğu edasıyla sığınmıştı varlığına. Şu an da o sığınış tekrar yankılanıyordu.
"Rüyamda seni gördüm."
Kaşlarımı hafifçe kaldırarak bakındım yüzüne. Geldiğimden beri birkaç kez kısa kısa dalmıştı. Fakat hepsinde de uykusu hafifti. Yüzüme merakı eklerken o kısa dalışlara rüya sığdırmasının şaşkınlığı da yer edindi yüzümde.
"Nasıl gördün?"
Gülüşünü büyütüp o gülüşe gamzelerini de ekleyerek devam etti sözlerine. Bu sırada bir yandan da ellerimi ellerinin arasına hapsediyordu.
"Çok güzel gördüm."
Başımı ona doğru sabitleyerek hafifçe kıkırdadım. Bu sırada Alparslan da benimle paralel olarak kıkırdayarak dudaklarını ısırıyordu.
"Nasıl gördün işte?"
Ellerimi daha sıkı kavrayarak devam ettiğinde ben gayet eğlenir bir tınıda konuştuğum için o da bu tınıya eşlik ediyordu. Sesinde biraz dalga biraz da eğlenir bir tını vardı.
"Güzel..." Cevabının eksiltili ve detaysız bir cümle olması canımı yaktığı için omuz silkerek homurdandım. Alparslan ise bu tavrıma gamzelerini göstererek sırıtmakla cevap verdi. Ardından sözlerine devam ettiğinde pes ediyordu. "Tamam tamam." Boğazını temizleyerek sol gözünü kırpıp dudaklarını yaladı. "Biraz terbiyesizleşeceğim şimdi yavrum. Bozar mı seni?"
Kaşlarımı havalandırarak oturduğum koltukta dikleştiğimde sözlerine karşın yaşadığım şaşkınlık yüzümden okunuyordu. Ellerini bırakarak hâlâ sırıtmaya devam eden bakışlarına karşın gözlerimi sekteye düşürdüm. Ne dediğini anlamıyordum.
"Rüyanı anlatacaktın Tufanlı. Ne terbiyesizleşmesi?"
Alparslan sözlerime karşın soyadıyla hitap etmeme rağmen sırıtarak uzandığı yerde gevşiyormuş gibi yapıp yutkundu.
"Rüyamı anlatacağım işte."
Gözlerine ters bir bakış atarken sözlerini sorguluyordum. En nihayetinde sorgulamam bitti ve yaslanmama rağmen ellerinde olan elimi sertçe serbest bıraktım. Bu sırada Alparslan sesli bir şekilde kıkırdayarak dudaklarını yalıyordu.
"Kırmızıydı..."
Bir elimi kaldırarak yüzüne doğru ittim. Alparslan refleksle başını geri düşürerek kıkırdadı. Bu sırada yarası acımış olacak ki kaşlarını çatarak yutkundu. Ben de onun hareketleriyle paralel önce kızmak için ağzımı araladım. Ancak daha sonra kaşını çatmasıyla dudaklarımı birbirine bastırarak oturduğum yere tekrar yayıldım. Şu an benim yüzümden orada yatıyor olmasaydı eğer yiyeceği çok güzel bir azar vardı. Fakat onu yiyemediği için yüz bularak tekrar sırıtmaya başladı.
"İşemem lazım." Bakışımı tekrar ona çevirdiğimde anlık bir duraksama yaşıyordum. Alparslan ise sırıtarak devam ediyordu sözlerine. "Fark etmedin ama rüyalarıma sızdığın için zor durumdayım gülüm."
Ellerimi bu kez yaralı olmasının bilincinde olmama rağmen onda doğru uzattım ve hiç düşünmeden vurmak için hamle yaptım. Çok fazla olmaya başlamıştı. Utanmadan detay veriyordu. Üstelik detay verirken malum bölgesini işaret ederek oradaki k*barıklığı görmemi istiyordu.
"Bu sefer ö*düreceğim seni Tufanlı! Tam yerinden döşemezsem m*rmiyi bana da Hazan demesinler!"
Alparslan yerinden kıpırdayamadığı için gülerek başını sağa sola sallıyordu. Bunu yapmasındaki neden hamlelerimden kaçınmaktı. Fakat isteği yerine gelmemişti. Zira kaçmasına rağmen yanağına birkaç kez değmişti ellerim. En sonunda çareyi elleriyle ellerimi tutmakta bulup yeşillerini gözlerime diktiğinde gülümsüyordu. Tam başının üstündeydim ve bedenim hafifçe ona eğikti. Bulunduğumuz konum ise önceden- ona âşık olan o aptal kız olduğum zamanlarda- kalbimi tekletecek kadar mükemmeldi.
Sırıtışını büyüterek göz kırptı yeniden.
"Tam yeri derken nereyi kast ettin baharım?" Kıkırdayarak tekrar bakışını kasıklarına çevirdi. "Aklıma bir yer geliyor ama..."
Ellerimden biri kafasına işaret aldı. Alparslan sızı dolu bir inlemeyle dudaklarını ısırdığında öfkeden gözlerim dönüyordu. Bu kadar ileri gidemezdi. Bu kadarına asla izin veremezdim. Benim yanında durmamdan güç alarak dalga geçiyordu ama devamı olmayacaktı. Zira sözlerim son bulduktan hemen sonra ellerimi yerlerinde konumlandırarak hızla arkamı döndüm ve odanın çıkışına doğru adımladım. Bu sırada arkamdan gelen ses attığım üçüncü adımın havada kalmasını sağladı.
"Yavrum valla zor durumdayım. Böyle mi bırakacaksın beni?"
Sözleriyle arkama dönerek öfkeyle bakındım yüzüne. Alparslan da bu sırada iç çekerek bana bakıyordu.
"Hemşireyi çağırırım şimdi."
Sözlerimi duyduğu an bakışlarında ani bir şaşkınlık belirdi. Hatta bu şaşkınlık yarasını unutarak doğrulmaya çalışmasıyla son buldu. Zira kalkmak için yeltendiği an acıyla inleyerek uzandı yerine. Ben de refleksle iniltisine karşın ona doğru bir adım attım.
"Alparslan..."
Benimle aynı anda konuştuğunda sesinde yoğun bir acı vardı.
"Olmaz... Öyle herkese gösteremem. Te...Tetikçi'yim ben. Racona ters."
Göz devirerek dudaklarımı ısırdığımda gözlerim istemsizce yeniden oraya kaydığı için ellerimi belime yerleştirerek arkamı döndüm. Utançtan ve öfkeden bedenimin her bir zerresine iğneler saplanıyordu.
"Toygar kapıdaydı."
Alparslan bu kez homurdanarak duraksamadan girdi söze.
"Yav gülüm valla ayıp oluyor! Delikanlı adama yakışır mı?"
Omuz silkerek yeniden ona baktığımda üzgün görünüyordu. Ben de ne yapacağını bilemez bir haldeydim. Bu yüzden iç çekerek dudaklarımı ısırdım. Toygar'a göstermek istemiyordu belli ki ama benim elimden gelen bir durum da yoktu.
"Abini mi çağırayım, ne yapayım?"
Alparslan kaşlarını havalandırarak bakındı gözlerime. Yüzünde iğrenir bir ifade hakimiyet kurarken tiksinişini buruşan gözleriyle belli etti.
"T*p muyum ben? Erkek adam bir namusuna açar em*netini."
Tekrar omuz silkerek derin bir nefes verdiğimde ne demek istediği kafamda az çok belli olmuştu. Dudaklarımı ısırıp ona doğru bir adım attığımda hasta yatağında bile neyi düşündüğünü anımsıyordum. Fakat karşısında ona âşık olan o kız çocuğu olmadığını bilmeyerek bu kadar rahat konuşuyordu. Hazan Kandemir ile konuştuğunun farkına varacaktı şimdi.
"Namusuna açarsın o zaman Tufanlı."
Sözlerimi ona duyurduğum an hışımla arkamı dönerek çıkışa ilerlediğimde sesini tedirginlik dolu bir tınıda duyuyordum.
"Sen değil misin benim namusum?"
Adımımı yeniden havada bırakarak arkamı dönüp ona doğru attığımda bakışları gözlerimdeydi. Benim gözlerim onunkilerdeki telaşa öfkeyle karşılık veriyordu. Derin derin nefesler alıp vererek hafifçe gülümseyip kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Değilim."
Arkasına yaslanarak gülümseyip göz kırptığında tekrar dalgalı ruh haline bürünüyordu.
"Benim için öylesin."
Bir adım daha atarak sert bir bakışı daha ona gönderdim. Bu esnada sözlerim onun benim yüzümden bu halde olmasını bile unutmamı sağlayacak türdendi.
"Ama değilim. Yeter Alparslan! Bir adım attım diye ilk fırsatta hastane köşelerinde işi pişirme derdine düştün! Onu k*parır eline v*ririm senin!"
Duyduklarıyla hafifçe gözlerini kıstı önce. Ardından sırıtmaya başladığında bu sırıtmanın hafifçe kahkahaya dönüşmesi fazla uzun sürmedi. Az sonra odayı dolduracak kadar gür kahkahalar atmaya başladığında yalnızca bakışlarımı azaltarak yüzüne bakabiliyordum.
"Bir kere dokunacaksan k*parmana da razıyım." Başını hafifçe geriye atarak muhtemelen sancısı güldüğünden yoğunlaştığı için kaşlarını çatarak daha kısık bir tınıda devam etti sözlerine. "Sen gelirsin diye sondayı çıkarttırdım. Gerçekten işemem lazım yavrum."
Gözlerimi kapatıp açtım. Sanırım gerçekten zor durumdaydı ve ben onu yanlış anlamıştım. Nefesim göğüs kafesimi aştığında bu anlayışım içimde bir utancı doğuruyordu. Alparslan ise utanmamdan keyif alır gibi sırıtıyordu. Ben rüya ve kab*rıklık parçalarını birleştirince böyle bir sonuca varmıştım. Fakat o yalnızca zor durumda olmasından bahsediyordu. Anlamamış gibi birilerini çağırmak istemem de bundan kaynaklanıyordu.
"Neden...Çıkarttırdın?"
Beklediği ya da cevabı hazır olan bir soru gibi yanıtladı sözlerimi. "Tiksinirsin benden diye."
Omuz silkerek gözlerimi kapattığımda oldukça ciddi bir tınıda konuşması yakmıştı canımı. Ona ne kadar kızsam da böyle anlarda içimde küçücük bir sancı beliriyordu. Bu İstanbul'a döndüğüm günden beri reddettiğim hislerden yalnızca biriydi. Eskiden bu kadar çok değildi bu his. Alparslan benim Alp'im olduğu zamanlarda bu kadar düşünceli değildi. Ya da beni hiç kaybetmediği için düşüncelerini yansıtma gereği duymamıştı. Belki de terazideki dengelerin değişmesi neden olmuştu buna.
"Tamam ben... Ben halledeceğim."
Beş saat sonra
Elimdeki kaşığı yavaşça kâsenin içine bıraktığım esnada yutkunuyordu. Tam beş saattir ona bir zamanlar kızıma baktığım gibi bakıyordum. Öyle ki kaşığı bıraktığım an düşünmeden elimdeki bezle ağzını özenle sildim. Alparslan bu sırada gözlerindeki parıltıyla bakıyordu bana. Yüzünde eşsiz bir mutluluk vardı sanki. Hayatında ilk kez gülen bir bebeğin tebessümündeki masumiyetle karışık o saf mutluluğu görüyordum bakışlarında.
"Ellerine sağlık gülüm."
Gülümseyerek cevapladım sözlerini. Ben yapmamıştım çorbayı ama ellerimden içtiği için böyle söylüyordu. Ettikleri o k*nlı b*çaklı kavgaya rağmen abisi en sevdiği çorbayı göndermişti. Tuhaf bir ilişkileri vardı. Doğrusu Nare bana Alparslan'ın abisine söylediklerini söylese de o hastayken ayrılmazdım yanından. Sanırım bu yüzden az da olsa anlıyorum Arslan'ı. Yine de anlıyor olmam yaşadıklarımdaki payını göz ardı etmeme neden olmuyor.
"Şifa olsun."
Tekrar gülümseyerek gözlerime aynı bakışı gönderdiğinde ben elimdeki tepsiyi köşedeki masaya bırakıyordum. Alparslan da bu sırada gülüşüne sözlerindeki ciddiyetle ara veriyordu.
"Şu Dağı dağsıza s*ktirenin evladı..." Tek kaşımı havalandırarak ona bakındığımda devam ediyordu sözlerine. "Dağhan işte..." Başımla onu onaylayarak eski yerime tekrar kurulduğumda sürüyordu sözleri. Benim de meraklı bakışlarım onun üzerindeydi. "Düşündüm ben o meseleyi."
Ciddi bir tavır ve tınıya bürünerek olduğum yerde doğrularak iç çektim. En son benden bir gece müsaade istemişti ama geceye değil de akşama bile yeni erişiyorduk. Bunun şaşkınlığı sardı bedenimi.
"Ne ara düşündün?"
Yutkunup başını olabildiğince dik bir konuma eriştirerek egoist bakışlarını gözleriyle göndererek sırıtmaya başladı.
"Seni izlerken düşündüm."
Başımla onu onayladım ve devam etmesi için elimle komut verdim. Zira romantik oluşuna artık alışmıştım. Bugün içinde sayamadığım kadar çok iltifata maruz kaldığımdan bir süre sonra istemsizce onları görmezden geliyordum.
"Dağhan p*çi bayadır sert bir cevap vermiyor. Şimdi amcası da elinde, o da. Sana zarar vermek isteyecekler." Başını sallayarak kendisini reddederek ekledi. "Verecekler." Sırıtarak sözlerini sürdürdüğünde ben ona anlamsız bakışlar atıyordum. Cevap vermelerine asla izin vermez var gücümle savaşırdım. "İzin vereceğim vermelerine."
Yutkunarak anlamsız bakışlarımı sürdürdüğümde başım olumsuz anlamda sallanarak reddediyordu onu. Onun iznine gerek kalmadan ben bana bir zarar verilmesine müsaade etmezdim.
"Senin iznine ihtiyacım yok. Kimsenin bana zarar vermesine izin vermem."
Alparslan yutkunup sırıtışına gurur ekleyerek iç çekti ve bir elini elime dolayarak rahat bir tavra büründü.
"Biliyorum baharım; vermezsin. Mış gibi yapacağız zaten. Yoksa canımı yoluna sererim ben senin. Hele bir saçının tek teline dokunsunlar!"
Hafifçe tebessüm ederek başımı salladığımda verdiğim bu cevap istemsizce olmuştu. Zira planını anlamaya çalışıyordum.
"Ne işe yarayacak bu?"
Alparslan asla duraksama yaşamadan cevapladı sorumu.
"Aramız açıkmış gibi yapacağız. Sanki sen bana kazık atmışsın da ben elimi üstünden çekmişim gibi. Sen kızını benim kaçırdığımı düşünmeye devam edeceksin. O da var tabii."
Yutkunup dudağımın içini ısırarak boşta olan elimi bedenime sardım. Alparslan tavrımı sorgularken bu sırada tavrıma neden olan şeyi, Dağhan'a her şeyi anlattığımı anımsadım. O zaman için planım onu kaçırıp Alparslan'a her şeyi itiraf etmek ve daha sonra Dağhan'ı bir şekilde konuşturmaktı. Ancak şimdi bu plan yerle bir oldu. Onun yaptığı plan ise ben her şeyi itiraf edene kadar küçük bir sekteye uğrayacaktı. Bu sektenin oluşmaması için hastalığını bahane ederek onu saf dışı bırakmam gerekiyordu.
"Sonra konuşuruz bunları. Sen önce iyileş. Olur mu?"
Ağzının içinde cık yaparak reddetti beni. Ardından konuştuğunda gözlerim reddedişiyle paralel yeşil harelerine dalmıştı.
"Olmaz. Daha fazla vakit kaybetmek istemiyorum." Gözlerine bakışım sorgular bir tınıyla sürerken sözlerini sürdürüyordu. "Küçük baharı görmek istiyorum baharım. Hem..." Sırıtarak devam etti. "Bahar olmadan düğün yapamayız."
Tekrar yutkunup gözlerimi gözlerine sabitlediğimde bakışları üzerimdeydi. Bu konuda konuşmak istemiyordum. Zira her şey haddinden fazla hızlı ilerliyordu. Bu sebepten konuyu değiştirmek en mantıklı seçenek olacaktı. Ben daha onun masum olduğuna kendimi zor inandırmıştım. Yüreğim hâlâ daha öfke ve nefretle doluydu. Ancak o buna rağmen evlilik diyordu. Üstelik bunu aramızda hiçbir şey yokken yapıyordu.
"Vezir konusunda eklemek istediğin bir şey var mı?"
Kaşlarını hafifçe havalandırarak soruma soruyla cevap verdi. "Vezir?"
Arkama iyice yaslanarak ellerinden kurtulup ekleme yaptım sözlerine. Anladığım kadarıyla Alparslan Vezir'in düşman safında olması detayını kaçırmıştı.
"Sancar'ın adamı. Şüphelendiğim için bilerek yetki verdim ona." Gözlerimi kapatarak avuç içlerimi sıktığımda bu detayı onunla paylaşmak yakıyordu canımı. Zihnim benimle alay ediyordu ama gördüğüm o şeyin gerçek olduğunu düşünüyordum. "Bir şeyler anımsıyorum. Sanki..." Bakışları üzerimdeyken kapandı gözlerim. "Sanki bana seni v*rduğum gün bir fotoğraf verdi." Gözlerim daha sıkı yumulurken yumulan tek şey onlar değildi; zihnim de kısa süreli uykuya geçerek anımsadığım acıyı tatmayı reddediyordu. "Alya vardı orada." Dudaklarımı ısırarak devam ettiğimde sesim zihnimin kapanmasına rağmen acı doluydu. "Hissettim. Bakışlarından tanıdım. Benim yavrumdu o."
Bizim yavrumuzdu o.
Ellerini ellerime dolayarak yarasına rağmen bedenimi düşünmeden sarmaladığı an zihnimin kapanışı da gözlerimin karanlığa teslimiyeti de son buldu. Önce ellerimi sıkı sıkı sarmaladı. Ardından iki eliyle yüzümü kavrayarak ona bakmamı sağlayıp alnımdan öptü.
"Söz veriyorum sana. Bu kızın için döktüğün son gözyaşı olacak. Onu sana getireceğim baharım."
..................................................
Sekiz saat sonra
Tüm gece, bütün bir gece uyku girmedi gözüme. Yalnızca onu izledim. Yalnızca bahar yeşili gözlerini sarmalayan o kırışık göz kapaklarına daldım. Uykusunda kızımızı aradım sonra. Eskiden, onun aşkının acısıyla kavrulduğum günlerde kızımıza bakarak Alp'in yanımda uyuduğunu hayal ederdim. Şimdi işler tersine döndü. Zira bu kez Alparslan'a bakarak yanımda uyuyanın kızım olmasını diliyorum. Ancak dileğimle paralel bildiğim bir şey daha var: aşk acısını evlat acısına milyonlarca kez tercih ediyorum.
Şimdi arabama binerken düşündüğüm tek şey bu. Yaşadığım en büyük kıyım evlat acısını sorgulamak çünkü. Kızım benden koptuğundan beri her gün aynı kıyımla can v*riyorum ben. Arabam evime giden ormanlık alanda ilerlerken de sürüyor bu acı. Fakat acımı bölen şey bu kez ilk defa bir k*rşun yarası. Camımı p*rçalayarak başımı teğet geçen bir m*rmi sebep oluyor acımın bölünmesine.
Kısa, çok kısa bir an yaşadığım şokla duraksasam da ellerimi yavaşça başıma geçirerek gözlerimi kapatıp bedenimi yana doğru ilerlettim. Ancak hareketimin aksine yana ilerleyişim hızlı oldu. Zira birkaç saniye içinde yan koltuğa uzanmıştım. Bu sırada sesler yoğun bir gürültüyle doluyordu kulağıma. Gözlerim işittiklerimle sıkı sıkıya yumulurken yüzüme irili ufaklı keskin parçaların düştüğünü hissettim.
Biri ya da birileri arabama daha doğrusu bana saldırıyordu. Ben bunu idrak etmek için birkaç saniye vaktimi tüketmek zorunda kaldım. Çünkü yorgundum. Bütün bir gün Alparslan'ın başında kalmıştım. Tek bir an bile gözümü kırpmadan ilgilenmiştim onunla. Şimdi belki de sırf bu nedenden tepkisiz kalarak s*ldırıya cevap vermekte gecikmiştim. Bedenim güçlükle yana çevrildiğinde amacım torpidoda bulunan s*lahıma erişmekti. Fakat bunu yapmak için bile kafamı kaldıramıyordum. Zira kaldırdığım an b*şımdan y*ralanmam an meselesiydi. M*rmiler sicim gibiydi sanki. Güçlükle de olsa yerimde hafifçe ilerleyerek s*lahıma ulaştığımda bakışımla tuzla buz olan arabamı taradım ve çok kısa bir süre içinde karar verdim. Fazla zamanım yoktu ama bir yandan da m*rmilerinin az kalma ihtimali kurtulma şansımı arttırıyordu.
Böyle durumlarda sığındığım bir yöntemim vardı benim; Kandemir kuralı. Kendimi kızım için bu yola soktuğum ilk günlerde Dante'yi gözlemleyerek yarattığım bir kuraldı bu. Önce bekle diyordum kendime. 'Bekle Hazan! Duyacağın sesi dinle. Düşmanın gücü zayıflayana dek sessiz kal.' Beklerken de bir yandan saldıracağım yeri seçiyordum. Yani ikinci adım: düşünmek. Son olarak atağa geçtiğim an ise hiç beklemediği bir yerden rakibimi bozguna uğratarak onu nakavt ediyordum.
Şimdi ilk adımı uğradığım şokla bertaraf etmiştim. İkinci adımda ise arabanın solunda olduklarını yani sağ taraftan çıkarak ilerlemem gerektiğini anladım. Üçüncü ve son adım için ise hızla uzandığım yerden sağ koltuğun kapısını açarak bedenimi gerilettim. Sindiğim yerde ilk işim s*lahımı kavrayıp pozisyon almak oldu. Daha sonra ise derin bir nefes vererek dikkatlerini dağıtmak için ayağımdaki topukluları çıkararak yola doğru savurdum. Bu esnada her şey o kadar hızlı gelişiyordu ki ne olduğunu bile tam olarak anlayacak vaktim olmamıştı. Bildiğim daha doğrusu anladığım tek şey tehlikede olduğumdu. Ayakkabılarım yola düştüğü an s*lah sesleri sekteye uğradı. Muhtemelen hepsi şaşkınca o yöne bakmıştı. Hatta belki umduğumdan da salaklarsa kendimi ortaya attığımı zannettiler. Fakat yanıldılar. Zira ben tam da seslerin sekteye uğradığı an elimdeki s*lahla bulunduğum yerden kalkarak karşıya doğru siper aldım.
Bir saniye, yaşnızca bir saniye kaç kişi olduklarına baktım. Beş... Toplam beş kişi, toplam beş tane salak erkek. Elimdeki s*lahta yalnızca altı mermi var ve yedek şarjörü yok. Yani bu altı salağı ö*dürmek için tek bir ıskalama hakkım var.
Bir saniyenin içinde bunu da düşünerek derin bir nefes verip daha fazla vakit kaybetmeden s*lahımı at*şlemeye başladım.
İlk m*rmi en sağdakine isabet etmek üzereyken bakışları nihayet bana dönmüştü. Fakat artık her şey için çok geçti.
İlk m*rmi, ilk nakavt...
Vakit kaybetmeden diğerine geçtiğimde içimden bir yandan da süre sayıyordum. Çünkü ani gürültü, şaşkınlık gibi olaylarda insan beyninin tekrar âna dönebilmesi ortalama beş saniye sürer. Yani bu beş saniyede ıskalama hakkıyla beraber beş kayıp demek. Derin bir nefes vererek ikinci saniye için ikinci hedefe ilerledim.
İkinci m*rmi ve ikinci nakavt...
Üç...
Dört...
Ve beş...
Beş saniye...
Sıfır ıskalama ile beşinci saniyede canımı kurtardım. Bu kâbusun nihayet son bulduğunu idrak ettim sonra. Derin bir nefes vererek çöktüm olduğum yere. O kadar ani oldu ki her şey sabahın ilk ışıkları olmasına etrafın henüz tam olarak ışımamasına rağmen bu kadar isabetli olmama anlam veremedim.
Derin derin nefesler alıp vererek gözlerimle etrafı tarayıp istemsizce olduğum yere çöktüm. Ardından ellerimi birbirine dolayıp başımı sarmalamasına izin verdim. Başım... Başımda yoğun bir sancı anbean artarak bedenimi elde ediyordu. Derin nefeslerim titrekliğe dönüştü bu yüzden. Titrek nefeslerle sürdürdüm duraksayışımı. Sonra kapandı gözlerim. Nefeslerim de sanki o an kesildi.
Yutkunarak başımı arabaya yasladığımda ise bu kesiklik sona erdi. Zira işittiğim bir diğer s*lah sesi hem nefesimi geri getirdi hem de korkuyu bedenime harladı. Zira tek bir k*rşunum vardı. Bu sonun geldiğini hissetmeme neden olmuştu. Aynı sebepten olduğum yerde çakılı kalarak tepki dahi vermemeyi tercih ettim. Çünkü bu kez kaçışım da kurtuluşum da yoktu.
Gözlerimi kapatarak derin derin nefesler alıp verdim bu yüzden. Fakat az sonra tam yanımda beliren beden bu korkuma engel oldu. Küçük bir dokunuş, güven dolu bir temas...
Omzumda bir el hissederek açtım gözümü. Karşımda Dante vardı. Hafifçe üstüme eğilmişti ve biraz tedirginlikle birlikte öfkeyle bakıyordu bana. Bakışındaki öfkenin muhatabı olduğumu zannetmiyorum. Sanırım o benim düştüğüm duruma öfkeliydi. Sabahın ilk ışıkları olduğundan ya da aceleyle hareket ettiğinden gözlükleri yoktu. Gözlerini görerek güvende olduğumu hissedip tebessüm ederek sarıldım ona. Sarıldığım an gözümden dökülen yaş ise belki de günlerdir yaşadığım şeylerin küçük bir patlamasıydı.
"Geçti Hazan...Ben geldim..."
Hıçkırıklarım onun kulaklarını doldurduğunda dolmuşluğun son evresindeydim. Öyle ki yaşlar hiç olmadığı kadar çok ıslatıyordu yüzümü. Korkmuştum. Korkumun nedeni ö*üm değildi esasen. Kızımı bir daha görmeden ölmekti. Onu kurtaramadan koruyamadan şu dünyadan göçüp gitmekti. Soğukkanlılığım canımı kurtarmaya yetse de geriye attığım o korku güvendiğim bir limanı gördüğüm an akmıştı gözlerimden.
Dante küçük bir kız çocuğunun tehlike gördüğü an sığındığı abisi gibiydi benim için. Küçükken okulda görüp imrendiğim bir abi kardeşten gördüğüm bir hissi içimde büyütüyordu. Hiç abim olmamıştı benim. Dante ise sanki hayatımda bu boşluğu doldurmak için var oluyordu.
Bedenimin kalkması için yavaşça ellerini kollarıma geçirerek tehlikenin geçtiğini belirten bir gülüşle sırıtarak gözlerini yavaşça kapatıp açtı.
"Geçti... İyi... Olacak sen."
Bakışlarım tekrar gözlerine eriştiğinde onları kapatarak dudaklarımı büzdüm. Ani bir öfke içime yeniden kazınırken güçsüz görünmemek adına yaşlarımı ötelemek istedim. Bu sebepten ellerimin tersiyle yüzümü temizleyerek gülümsedim.
"Ben... Bir an sinirlerim bozulduğu için..." Ellerimden biriyle saçımı kulağımın arkasına vererek devam ettim. "Hakkından geldim hepsinin."
Başıyla beni onaylayarak elini muhtemelen arabasının olduğu yöne doğru uzattı. Bu sırada ben gösterdiği yöne doğru bedenimi çevirirken bir yandan da içime yeniden dolmaya başlayan öfkeye teslimiyet göstererek harelerimi gerginliğe salıyordum.
"Kim?" başımı ona doğru çevirerek sorumu yineleyip detaylandırdım. "Kim yaptı bunu bana?" Aynı anda adımımı da attığımda sorumun cevabını ağzını aralayan Dante değil de tam karşımda duran adam verdi.
"Yılmaz Yazgın'ın adamları."
Bakışım refleksle sesin geldiği yöne çevrildiğinde karşımdaki adamın Arslan Tufanlı olduğunu gördüm. Ellerinin arasında benim fırlattığım topuklu ayakkabılar vardı. Bakışım saniyelik olarak onlara kaydı. Ardından tekrar yüzüne baktığımda suratımda inanmaz bir bakış yer alıyordu. Hakikaten onun adamlarının yapmış olmasına inanmıyordum. Zira bu kadar ani bir saldırı Dağhan tarafından bile güç geliyordu bana. Hele ki ben Tetikçi'ye ait olan bir hastanedeyken beni izlemeleri imkânsız hissettiriyordu.
"Nasıl..."
Mırıldanarak kaşlarımı daha çok çattım. Fakat bu mırıldanışım ikinci kelimeye erişemeden ayakkabılarımın yavaşça yere bırakılmasıyla ve ardından Arslan Tufanlı'nın konuşmasıyla sekteye uğradı.
"Hastanenin çıkışındaki tüm yola sivillerden adam yerleştirmişlerdir. Yılmaz abiyi vur*rken bunu düşünmüşsündür diye engel olmadım."
Bakışlarım sertçe ona döndüğünde yüzümde öfke dolu bir gülümseme vardı. Bunu gerçekten yapmıştı. Aklına bu ihtimal gelmişti fakat o engel olmak yerine tepkisiz kalmayı seçmişti. Aslına bakılırsa ben kimseden medet ummazdım ve normal zamanda bunun olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak kendimi savunurdum. Fakat şu an normal bir zamanda olamayacak kadar gerçeklikten kopuk ve araftaydım. Üstelik Alparslan'ın yanı başında olduğumdan zihnimi yoracak pek de bir zamanım olmamıştı. Yani esasen önlem almam gerekirdi ancak bunu düşünecek halde olmamam bu hatanın sonucunu doğurmuştu.
İki koca adım atarak tam karşısında bitip kaşlarımı çattığımda o gayet ciddi bir tavırdaydı.
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ben sabaha kadar senin kardeşinin başındaydım. Nasıl bunu akıl edeceğim kanısına vararak önlem almazsın?" Kısa bir duraksama yaşayıp kıkırdayarak devam ettim. "A pardon almak zorunda değilsin. Almadıysan burada işin ne, nasıl pusuya düştüğümü görmeye mi geldin?"
Başını hafifçe havalandırıp derin bir nefes alarak kapattı gözlerini. Ardından adem elması yavaşça aşağı doğru inerken gözlerime bakınarak verdi cevabını. O da en az benim kadar öfkeli görünüyordu.
"Bir..." İşaret parmağını havalandırarak devam etti cümlesine. "Sabaha kadar v*rduğun kardeşimin başındaydın. Marifetmiş gibi söylüyorsun." Yutkunup devam ettiğinde orta parmağını da havalandırdı. "İki... Akıl ettiğini varsayarak etrafa adam dizmedim ama seni takip ettirdim. On beş kişiydiler. Haberi alır almaz iki arabanın önünü ben kestim." Oldukça sıkıntılı bir nefes vererek yüzük parmağını da havalandırdı. "Ve üç... Benim sayemde hayattasın. Dante'ye de ben haber verdim. Buraya da iyi olduğunu görmek için geldim Hazan Kandemir."
Adımı ve soyadımı bastırarak söyledikten sonra gözlerini tavana dikerek kinayeli bir tınıyı takındığında ben onun sözlerini beynimden geçirerek vereceğim cevabı düşünmek adına duraksıyordum. Ağzım duraksamam sırasında hafif aralıklıyken o konuşmaya devam etti.
"Ha ama yanlış anlaşılma olmasın. Kurtardıysam sana ya da o akılsız kardeşime yaranmak için değil. Bir kadın; kızımın hayatını kurtaran bir kadın ve bir anne; yeğenimin annesi olduğun için kurtardım. Yoksa ne yaptıklarını unuttum. Ne de seni affettim."
Ağzımı tekrar aralayarak gözlerimi kapattığımda sözlerinin bu kadar keskin olmasını da haklılığını da beklemiyordum. Fakat o bu konuşma girişimimi tekrar söze girerek durdurdu.
"Şimdi şu ayakkabılarını giy, yerlerde kırıklar var. Marino sen de al götür Hazan Hanım'ı."
Tekrar yutkunarak yumduğum gözümden düşen bir damla yaşa aldırmadan gözlerimi açtığımda Dante tam arkamda durarak Arslan'a oldukça soğuk ve nefret dolu bir tınıyla cevap veriyordu.
"Ne diyor siz Türkler? Ey...Eyvallah. Hazan benimle. Onu karıma vereceğim."
Arslan Tufanlı küçümser bir bakış atarak başını sallayıp tekrar kısa bir anlığına bana baktıktan sonra ona cevap verdi. Bu sırada ben öfkeme yenik düşerek kurduğum cümlelerin yükü altında eziliyordum. Hayatımı kurtarmıştı. Beş değil on beş kişi olsalardı eğer bu saatte buradan ayaklarımın üstünde çıkamazdım. Kızımı arayıp bulamaz onu son bir defa öpemezdim. O güzel kokusuyla cenneti duyamadan giderdim bu dünyadan.
"Onun için çağırdım zaten. Sana emanet."
Başıyla kendisini onaylayarak vakit kaybetmeden arkasını döndüğünde ben daha sonrasında pişman olmamak adına ona en azından anladığımı belirten tek bir cümle kurmak istedim. Dilim lal olmadan ağzım bu niyetle aralandı.
"Teşekkür ederim."
Cümlemle küçük bir an duraksadı. Hatta adımı yere ulaşmadı. Fakat bu anın hemen ardından hızlı adımlarla karşıdaki lacivert spor arabaya doğru ilerlemeye başladı. Az sonra gittiğinde benim sorgulayarak çözümlemem ve açığa kavuşturmam gereken yığınla olay vardı.
....................................................
Yedi saat sonra
Akıl yaratıcının insanı hem şanslı kıldığı lütuf hem de talihsizliğe ittiği bedbahttır.
Zira aklın varsa kullanırken şanslı; sorgularken şanssızsın.
Geçen saatler benim için yalnızca süreden ibaret olmadı. Düşündüm, çokça düşündüm ve sorguladım. En nihayetinde ise çökerek s*garamı içtiğim odamın en izbe köşesinde çokça karar verdim. Ellerim soğuk; kirli. Bir evladı babasız bıraktım. Kendime öyle leş öyle berbat bir yol seçtim ki bu uğurda bir evladı babasından ayırdım. Asıl tuhaf olanı ise bunu üzülemeyecek kadar çok kez yaptım. Korkutucu bir hayatım var. Korkunç bir kadınım ama bunu düşünmeye bile vaktim yok. Çünkü anneyim. Her an olduğu gibi şu an da sadece kızımı düşünüyorum.
Alparslan'a eve geldiğimde uyuyacağımı yazdım. Esasen planım o uyurken çıkıp uyanana kadar duş alıp biraz dinlenmekti. Fakat bunu gerçekleştiremedim. Uğradığım s*ldırı ve sonrasında olanlarla birlikte her şeyi düşünmem gerekti. İşte bu yüzden şu an uyku bahanesine sığınarak evimde sorgulamamı sürdürüyorum.
S*garamın külü çıplak bacağıma düştüğünde irkilerek refleksle uzattığım ayaklarımı karnıma çektim. Bu sırada düşündüğüm ve karar verdiğim şey belliydi. Alparslan ile tüm detaylarını konuştuğumuz plana eklemelerde bulunacaktım. Sırf bu sebeple en yakın adamım Yalçın'ı beş dakika önce yanıma çağırdım. Gelmesi an meselesi olduğundan üstüme çeki düzen vermek için zaten sonuna geldiğim s*garamdan bir duman daha alarak siyah parkenin üzerine söndürdüm. Ardından duraksamadan ayağa kalkarak giyinme odama ilerledim.
Hazır bir şekilde çıkmam gerekiyor evden. Zira konuşmamız bittiği an halletmem gereken önemli mevzular olacak. Bu yüzden aynayı es geçerek direkt dolaba yöneldim. Üzerime siyah, askılı bir bluz seçerek sıkı, dar ve yine siyah olan bir pantolonu da omzuma attım. Ardından fazla vakit kaybetmeden üstüme hafifçe bol olan deri ceketimi ve iç çamaşırlarımı da seçerek üstümdeki sabahlığı soğuk parkeye düşürdüm.
Az sonra giyinerek saçlarımı da sıkı bir at kuyruğu ile bağladığımda tek eksiğim kırmızı rujumdu. O da tamam olduğunda zamanlama tamamen benim aleyhimeydi. Zira Yalçın tam hazır olduğum an kapıdan seslenerek salonda beklediğini söyledi.
Ben de onun seslenmesiyle siyah topuklu ayakkabılarımı giyinerek s*lahlarımı belime yerleştirip çıktım odamdan. Adımlarım salona eriştiğinde onun mavi gözlerini önce üzerimde sonra da yerde hissettim.
"Abla... Nasıl oldun, iyi misin?"
Tek kaşım hafifçe havalandığı esnada ne dediğini anlayarak derin bir nefes verip gülümsedim. Sabahın ilk saatlerinde olan olayı kast ediyordu.
"O nasıl soru Yalçın? Üç beş m*rmi benim iyiliğimi bozmaz. Çelme taktılar der geçerim."
Sözlerimle kıkırdayarak aşağı eğdiği başını salladığında mırıldanıyordu. Ben de gelişimle kalktığı yerine oturması için elimle komut veriyordum ona.
"Haklısın abla."
Derin bir nefes vererek oturduğu kanepenin karşısında bulunan koltuğumun kolçağına oturarak yüzüne bakındım. Bu sırada zihnimdeki cinler deli gülüşümü ona göndermemi sağlıyordu. Zira onları engelleyen ilaçlarım da zihnimi baskılamamaları adına çöp kutumdalardı.
"Her yanlışın bir bedeli vardır ama Kandemir'e yapılanın bedeli k*ndır."
Bakışları cümlemi işittiği an gururla yüzüme döndüğünde beni çok iyi tanıyor olmasını kullanarak düşünmeden atıfta bulunduğum kişinin adını zikretti.
"Vezir..."
Ben de başımı sallayarak onu onaylayıp devam ettim sözlerime.
"Bu hafta bana gelen bütün postaları kontrol ettin değil mi?"
Sorumun nedeni gördüğümü anımsadığım o fotoğraftı. Yüzünü tam anımsayamadığım ama bakışlarını ve saçlarını tanıdığım bir kız çocuğu vardı o fotoğrafta. İşte onun zihnimdeki varlığı bütün hücrelerime elektrik veriyordu.
"Baktım abla. Yok hiçbir şey. Zaten bahsettiğin gün o p*ç eve uğramamış. İçimize yerleştirdiği adamları da sorguladım. Kimse bir b*k bilmiyor."
Sıkıntılı bir nefes vererek başımı sallayıp ellerimi dizlerime yaslayarak ovuşturmaya başladım. Bu sırada kafamda bir karmaşa oluşuyordu. Hayal olabileceğini düşünüyordum ama içimden bir ses sanki öyle değilmiş gibi hissetmem için sürekli olarak konuşuyordu.
"Neyse. Gelelim asıl mevzuya. Ne alemdeler? Herkesi aldınız ve önlemler sıkı."
Son cümlemi sorgular bir tınıda ona yönelttiğimde Yalçın başını sallayarak yeniden onayladı beni.
"Her şey istediğin gibi abla. Oliver başlarından ayrılmıyor. Sancar nasıl becerdiyse birkaç adamımızı *ldürdü. Dağhan da olduğu yeri yakıp yıkmış. Etkisiz ikisi de ama haklarından geldik Kur'an'ıma!"
Kafamı onaylar anlamda hareket ettirip yeniden sıkıntıyla soluduğumda onlara olan güvenimden mevzuyu daha da deşmek istemedim. Bunun yerine planı anlatacaktım ona. Zaten az sonra orada olacaktım. Bu yüzden fazlasına gerek yoktu.
"Size güvenim sonsuz. O yüzden daha fazla kurcalamadan plana geleceğim."
Oturduğum kolçaktan kalkarak salonu boydan boya gezmeye başladım. Bu sırada deminden beri bahçede olduğundan içerideki varlığımı yeni fark edip camın arkasından havlayan Norman'a anlık bir bakışla gülümsemeyi ihmal etmedim. Kaşlarım çatıldı önce. Bu zihnimdeki tilkilerin alametiydi.
"Yeni devraldığımız hafriyat şirketi ne alemde?"
Yalçın kısık bir sesle alakasını çözemediği soruyu yanıtlarken ben planın diğer detaylarına odaklanmaya başlamıştım bile.
"Duruyor öyle abla. Başkası adına almıştın o şirketi."
Başımı sallayarak onu onaylayıp parmağımı şıklattım.
"Evet... Başkası adına aldım çünkü kullanmayıp satacağım; Dağhan Taşdelen'e satacağım."
Bakışım anlık ona döndüğünde yüzündeki şaşkın buruklukla beraber yutkunarak dudaklarını ısırdığını gördüm. Kaşları da paralelde havalanırken bana anlamaz bakışlarını yolluyordu.
"Tetikçi ile yaptığımız plana eklemeler yaptım. O kafasını karıştırmamızı söyledi. Haklı tabii. Ancak yetersiz. Ben onun hem kafasını karıştıracağım hem de parasını alıp yetkililerin dikkatini üstüne çekeceğim."
Bana olan bakışı sürerken salonda birkaç adım daha atarak sehpanın üzerindeki paketten s*gara çıkarıp ateşe verdim. İlk dumanı çektiğim esnada sözlerim devam ediyordu. Bir yandan da gözüm i*ki şişesini arıyordu.
"Tufanlı'dan şüphelenmeye devam edeceğim. Aynı zamanda o da bana düşman gibi yaklaşacak. Fakat paralelde Dağhan'dan da şüphelenerek ona da saldıracağım. Tek fark onun karşılık verecek olması olacak ama karşılık verirken kafası karışacak."
Yalçın bu kez sözlerime dahil olduğunda anlamış gibi görünüyordu. "Çünkü abla ikisi arasında tercih yapmıyorsun. Ya biri yaptı ya öteki. Sen açık açık çift taraflı saldıracaksın."
Ağzımın içinde mırıldanarak verdim onayımı. Ardından iç çekerek devam ettim.
"Evet. Bu sayede kafası karışacak. Beni Tetikçi destek vermediği için zayıf bularak saldıracak. Ancak gücünü tüketerek hırslanıp ilgisini oraya verecek. Bu sırada holdingine yerleştirdiğimiz adam vasıtasıyla şirketi satın almasını sağlayacağız." Sinsi bir gülüşle son cümlemi kurduğumda içimde daha şimdiden bir kıpırtı vardı. "Açık açık u*uşturucu satılarak kara para aklanan bir şirket olduğunu bilmeyecek ve her şey elinde patlayacak."
Yalçın hiç duraksamadan sözlerimi tamamladığında bu işteki rolünü gayet iyi biliyor gibiydi.
"Abla satış işleri, adamlara ayar verme ve işleri açığa çıkarma ortalama on günümü alır."
Başımı sallayıp s*garamdan bir duman daha alarak bu kez ortada bulunan sehpaya oturup bacaklarımı üst üste konumlandırdım.
"Evet. On gün sonra devir işleri bitecek. Bu sırada ben ona saldıracağım. Tufanlı da vurulmasını ve diğer mevzuları bahane ederek bana saldırıyor gibi yapacak. On gün sonra da gücü iyice zayıfladığında işleri ortaya çıkararak dikkatini iyice dağıtıp en yakınlarına sızarak açık ettiği her şeyi alıp kızımı bulacağız."
Yalçın beni tekrardan onayladığında sinsi bir gülüş daha atarak dudaklarımı ısırdım. Zira Dağhan o şirketi aldığı an yalnızca mahvolan itibarını temize çekmeye çalışacaktı. Paralelde de güç kaybetmiş olmasıyla onu mahvetmek oldukça kolay olacaktı.
......................................
3 Saat sonra, Tekirdağ
Adımlarım soğuk deponun içine doğru ilerlerken topuklu ayakkabılarımın tiz ve tok sesi yankı buluyordu. Aldığım derin nefesler ise intikamın gücünden kaynaklanıyordu. Soğuk ama hissiz; derin ama yüreksiz. Gözlerime inen o karanlık perde ise bakışlarımı korkutucu yapıyordu. Amacım belliydi. Planın ilk adımı az sonra gerçekleşecekti. Harelerim onların tutulduğu odaya doğru ilerlediğinde tutulmalarını sağladığım deponun leş kokusu daha şimdiden içimi değişik bir hisse yüklemişti. Berbat kokuyordu burası. Zira burası avlanan hayvanların k*sime gönderilmeden önce tutulduğu bir alandı. Dağlık bir arazide bulunuyordu. İntikamımın en küçük parçası bile bu kadar düşünülmüştü, sinsiceydi.
Nihayet yavaş ama hırs dolu adımlarım bulundukları odaya erişti. Kapıyı bana açan kişi bunca zaman varlığını gizlediğim en yakın adamlarımdan biri; Oliver oldu. İstanbul'a dönerken bir karar vermem gerekiyordu. Kandemir gibi yavaş ve kurnaz davranacaktım. Ya da Hazan gibi dobra olarak kartlarımı açık oynayacaktım. Ben Kandemir olmayı seçtim. Adamlarımın çoğunu geldiğim yerde bırakarak İstanbul'a olduğumdan çok daha güçsüz bir şekilde gidecektim. Bu bana düşmanlarımın beni hafife almasıyla zafere yaklaşmamı sağladı. Şu an da o zaferin en önemli inşacılarından biri karşımda duruyor.
Oliver kapıyı açarak başını saygısından hafifçe eğdiğinde karşıma düşen manzaraya kısa bir an göz gezdirdim. Geniş, tozlu ve leş gibi çürük et kokan bu odanın en ortasında Dağhan ve Sancar yan yana bağlanmış bir şekilde oturuyor. Onların etrafını ise Sancar'ın emriyle adamlarımın içine yerleştirilen kişiler kaplıyor. Toplam altmış yedi kişiler. Hepsi koca bir çember oluşturacak şekilde yan yana kollarından bağlanarak duvara as*lmış. Tek bir kişi hariç; Vezir Sancar ve Dağhan'ın tam ortasına düşecek şekilde karşıya hem kollarından hem de bacaklarından bağlanarak a*ılı halde duruyor.
Onları gördüğüm ilk an ağzım yaşadığım şokun etkisiyle aralandı. O kadar berbat görünüyorlardı ki şokum bu kadarıyla kalmayarak yutkunuşuma dahi engel oldu.
Dağhan bana öfkeyle bakarken Sancar sırıtarak çapkın olduğunu hissettiğim bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. Çokça alıştığım bir bakıştı bu. Kadın olarak mafyalığa giriştiğim günden beri karşıma çıkan her erkekte gördüğüm o cinsel obje haline getirerek aşağılama bakışıydı.
Adımlarım Vezir'in yanında son bulduğunda gözlerim ikisi arasında gidip gelerek üstünlük kurma derdindeydi. Büyük bir sırıtışla paralel boynumu kıtırdatıp dudaklarımı ısırdığımda da bakışları bendeydi.
"Nihayet... Layık olduğunuz yerdesiniz."
Dağhan bağlı olan bedenine rağmen başını olabildiğince öne atarak bana doğru tükürdü. Bu sırada nefreti yüzünden akıyordu.
"SENİN LAYIK OLDUĞUN YER S*KİMİN UCU LAN A*IN K*HPESİ! BUNUN BEDELİNİ ÇOK AĞIR ÖDEYECEKSİN!"
Göz devirerek onu yalandan onaylıyormuş gibi yaptığımda aşağıladığım mimiklerimden belli oluyordu. Boş laflara da tehditlere de karnım hayli toktu. Hoş, Hazan Kandemir hiçbir zaman tam olarak tok olmazdı. Midesini hırsla ve öfkeyle doldururdu.
"O sesinin tonunu ayarla önce bir, konumuma sonra ben karar veririm."
"UŞAĞUM HA BU TETUĞUN ARTUĞU SENUN S*KİNUN UCUNA BİLE LAYUK DEĞULDUR! HA Bİ ŞURADAN ÇIKAYUM BEN OĞA OFLU TURAN HESABI SORACAĞUM!"
Benim sözlerim daha tamamlanmadan Sancar'ın o kart ve iride edici sesini işiterek derince yutkunup gözlerimi devirdim. Amacım ve planım göz dağı vererek onların içine şüphe tohumunu ekmekti. Sadece kafalarını karıştırıp serbest bırakacaktım ben onları. Fakat Sancar biraz daha böyle davranarak konuşursa plan tamamen rayından çıkabilirdi. Zira oldukça rahat bir tınıda konuşması yetmiyormuş gibi beni sürekli olarak aşağılıyordu.
"BEN KİMSENİN ARTIĞI DEĞİLİM! DUYDUN MU OFLU SANCAR? KİMSE BENİ ARTIK YAPAMAZ! HA AMA VARSA BİR MERAKINIZ BURDA SİZİ ARTTIRIP ARTTIRIP ÇOĞALTACAK YIĞINLA ADAMIM VAR!"
Sözlerimle paralel olarak s*lahımı havalandırıp onun alnına y*sladım. Anlık olarak yaptığım bu hareket sayesinde bile kıkırdamaya başladı.
"KENDUN YAPAMAYSIN TABİİ! DUYDUN MU DAĞHAN? HAZAN HANUM BİZİ ÇOĞALTACAKMIŞ!"
"Y*RRAMIN BAŞINI ÇOĞALTIRSIN LAN SEN! A*IN EVLADI!"
Tekrar işittiğim küfürle gözlerimi kapatarak boşta olan elimi sıkıp derin bir nefes verdim. Sabrımla oynanıyordu. Bile isteye benim sabrımı sınıyorlardı. Ya da yalnızca öfkelerini ve bulundukları konumu beni aşağılayarak hafifletme derdindelerdi.
"AĞZINI TOPLA LAN!" Sözlerimle paralel diğer elimi de belime atarak tam ağzına doğru uzattım s*lahımı. Bu esnada Dağhan ağzını daha doğrusu yüzünü çekerek s*lahımdan kurtulmayı başarıyordu. Fakat durmaya niyetim yoktu. Aynı nedenle bakışlarımı adamlarımdan birine çevirdiğimde o kast ettiğim şeyi anlayarak hızla bize doğru yaklaştı ve iki eliyle birden Dağhan'ın yüzünü kavrayarak bana çevirdi. Bakışları nefretle buluyordu beni. bir yandan da köpek gibi hırıldıyordu. Öfkesi az daha içinden taşacaktı. Ancak bu tavrı da öfkeli oluşu da onu elimden kurtarmayacaktı. S*lahımı bana çevrilen yüze düşünmeden yaslarken sürdürdüm sözlerimi.
"Ne diyordum? Ağzını topla Dağhan! Yoksa ben seve seve d*ğıtırım onu!"
Başını tekrar çevirmeye yeltendiğinde ellerini daha sıkı tutarak ona engel olan adamıma karşı gözlerimi kırparak teşekkür ettim. Ardından yeniden bir iki adım gerilediğimde s*lahlarımı özenle belime yerleştiriyordum.
"Neyse ki iyi günümdeyim. Yüzünü gözünü k*na bulayarak makyajımı mahvedemem." Sırıtarak bana öfkeyle bakan Dağhan'ı es geçip yeniden asıl hedefim olan Sancar' çevirdim bakışlarımı. Alparslan en başından beri ondan şüphelendiğinden bahsetmişti. Ben de Vezir'in kime çalıştığını bularak kızıma yaklaşabileceğimi düşünüyordum. İkimizi de ortak paydada birleştiren o adam şu an karşımdaydı. Deri ben ya da kızım değildi; derdi Tetikçi'ydi. Kızımı benden koparan o leş bakışlı çolak adamdı. Ona baktığımı fark ederek çapkın sırıtmasına oturduğu yerde yayılışını ekledi. Yaptığı hareketi gördüğüm an gözlerimi sıkı sıkı kapatarak ellerimi sıktım. Ardından içimden bunu yapmayacağımı geçirerek yalnızca onların kafasını karıştırıp bırakmam gerektiğini yineledim. Fakat sabrımın son demlerinde olmam bu yineleyişimi sekteye uğratıyordu.
"Olduğunuz yerin ve kimin dizlerinin dibinde durduğunuzun farkındasınızdır." Kıkırdayarak aşağılayıcı bir tavır takındım. "Küçümsediğiniz o Hazan Kandemir teker teker hepinizin içinden geçti. Geçmeye de devam edecek."
Dağhan yeniden başını kurtarmaya çalıştı sözlerimle. Ben de dudaklarımı büzerek sanki karşımda küçük bir çocuk varmışçasına takındım tavrımı. Planın ilk adımı egolarına daha çok zarar vermek ve racon kesmekti. Ardından kafaları karışacaktı. Planın sonrası ise güçlerini azaltarak dikkatlerini farklı yöne çekmekti.
"Geçebiliyorsa geçsun da! Gel böyle bekleyrum!"
Sançar yeniden kendini işaret ederek sırıttığında mideme giren sancıyla son kez bunu yapmak için engel oldum kendime. Alparslan'ın da dediği gibi kendine fazla güveniyordu ve en geç birkaç gün içinde elimden kurtulacağını biliyordu. Dağhan ise onun aksine tedirgindi. Sanırım onları ortada buluşturan bir şey vardı. Zira eğer aralarında bir sorun olmasa ve birbirlerine sahip çıksalardı o da kurtulacağından emin olarak rahat olurdu.
"Senin üstünden çok büyük bir zevkle geçeceğim. Sıranı bekle." Sözlerimle paralel olarak bakışlarımı vezire çevirdim. Ardından derin bir nefes verdiğimde tüm adamlarım benden gelecek tek bir adımı bekliyordu.
"Önce halletmem gereken çok daha önemli bir iş var." Vezir'e doğru bir adım attığımda Yalçın ne yapmak istediğimi anlayarak öne doğru bir adım attı ve yanda bulunan kovayı Vezir'in yüzüne doğru döktü.
"Kandemir'e ihanetin bedeli k*ndır! Duymuşsunuzdur. Tufanlı'yı v*rdum." Dağhan'a dönüp kıkırdayarak devam ettim sözlerime. "Tetikçi'ye s*lah doğrultan alemdeki tek kişi sendin değil mi? Tahtından oldun Taşdemir." Daha çok kıkırdadığımda gülüşüm biraz da psikopatlık içeriyordu. "Zira o s*lahı sadece doğrultmadım. Tam isabetle çektim t*tiği. Hatta... Onu kendi s*lahıyla vurdum." Başımı aşağı yukarı memnun ve öfkeli bir ifadeyle salladığımda gözlerimde bu kez öfke beliriyordu. Rolümde gayet iyiydim. "Aldatmanın bedelini böyle ödedi, kızımı benden koparmanın da. Eh şimdi sen söyle! Aldatıldığım için Tetikçi'yi bile vuracak bir kadınsam eğer senin zavallı adamına neler yaparım?"
Dağhan öfkeli bir gülüş atarak dudaklarını büzüp bana doğru tükürdü. Ardından öfkeyle konuştuğunda konu Sancar'ın ilgisini çekmemiş olmalıydı. Zira gözlerini kapatarak dinlenme moduna almıştı.
"S*LAHI G*TÜNE SOKSAN DA TAHTIMDAN EDEMEZSİN LAN! SEN KİMSİN? KİMSİN KENDİNİ BEN SANIYORSUN?"
Sırıtarak başımı hafifçe sola eğdim. Egosuna şimdiye kadar attığım en büyük darbe bu olmalıydı. Öyle ki nasıl tepki vereceğini dahi şaşırmıştı. Titrek ve öfkeli bir sesle vermişti karşılığını.
"Kıyamam... Egona ağır mı geldi sözlerim?" Gülüşümü büyüterek daha alçak bir sesle konuştuğumda adamlarımdan birine Sancar'ın gözünü açması için komut verdim. İrkilerek bana öfkeyle baktığında artık sona gelmiştik.
"Yeterli. Daha fazla vaktimi sizin gibilerle harcamak yerine size kimi karşınıza aldığınızı göstereceğim. "
Elimle gerekli komutu Yalçın'a ve Oliver'e verdiğimde adımlarım onları ve a*ılı olan adamların hepsini görecek bir konuma ilerledi. Öyle ki gözlerim rahatlıkla başta baş düşmanlarım olmak üzere herkesi tarıyordu. Derin bir nefes vererek içime onca yılın birikiminin yavaşça dolmasını sağlayacak bir rahatlığı saldım. Ardından ellerimi önümde bağlayarak manzarayı seyretmeye başladım.
(Hassas içerik güzelliklerim, Hazan intikam alıyor diyelim)
Oliver Sancar ve Dağhan'ın etrafında olan adamların hepsinin b*yunlarındaki bağın aynı anda tavandan kopması için odanın en ucundaki bağı yavaşça kesti. Bu sırada benim mahremime, evime ve hatta kızıma karşı olan umutlarıma sızan o adamların hepsi aynı anda yere doğru düşerek b*aklarını can havliyle sallamaya başladı. Benim bakışım onların düşüşünü gördüğüm an karşımdaki iki adama kaydı. Yüzümde inanılmaz keyifli bir gülümseme vardı.
Dağhan etrafı görmemek için gözlerini kapatmıştı. Sancar ise tuhaf bir şekilde yaptığımdan memnun olduğunu daha doğrusu bu hamleyi beğendiğini belli edercesine dudaklarını kıvırdı.
Ardından bakışım Yalçın'a kaydı. O da yapması gerekeni anladığında işte asıl racon onlar için şimdi başlıyordu. Nasıl yapacağını bildiğimden makyajımı bozmamak için bulunduğum yerde adımlarımı geriye doğru ilerlettim. Zira özellikle Sancar ve Dağhan'ın üstü k*nla kaplanacaktı. Hem onların ifadesini görmem hem de makyajımı bozmamam gerekiyordu.
Yalçın amacımı bilerek benim uzaklaşmamı bekledikten sonra arkasında duran dört adama gerekli komutu başıyla verdi. Onlardan ikisi yediği dayağın etkisiyle hâlâ baygın olan Vezir'in kollarını çekmeye başladı. Diğer ikisi de aynı anda iki bacağını birden çekti.
Az sonra Vezir refleksle uyanarak bağırmaya başladığında gözlerimi kapattım. Bu düşündüğümden çok daha berbat bir görüntü olacaktı. Öyle ki gözlerimi onun bağırışının arttığı her saniye daha çok kapalı tuttum. Az sonra birkaç öğürme sesi duyduğumda Vezir'in bağırması da kesilmişti. Gözlerimi yavaşça açarak önce Dağhan ve Sancar'a sonra da Vezir'e bakındım.
Dağhan başını yere eğmişti ve yüzünde iğrenti dolu bir ifade vardı. Sancar ise gözünü bile kırpmadan Vezir'in p*rç*l*n*ış bedenine bakıyordu. Ben ikisinin de duruşunu önemsemeden gülümseyerek içli bir nefes verdiğimde bir yandan da dudaklarımı ısırarak zaferin naralarını parıldayan gözlerimden yansıtıyordum onlara.
"İşte şimdi tanışmış olduk; ben Hazan Kandemir."
.............................................................................
Üç saat sonra
Ellerimin arasındaki cana Maran'a sıkı sıkı sarılarak boşluğa bakıyorum. Zira düşündüğüm şeyler var. Kızıma nasıl ulaşacağımı düşünüyorum. İstediklerimi on gün sonra elde ettiğimde ona nasıl kavuşacağımı düşünüyorum. Tam da Dağhan hakkında suç duyurusunda bulunmadan önce yapmam gereken başka bir şey daha var çünkü. Tufanlı...
Alparslan...
Tetikçi...
Ve eski ben için en önemlisi Alp...
Planın o aşamasına geldiğimizde her şeyi öğrenmek zorunda. Zira ben ona Dağhan için düşündüğüm bu plandan daha doğrusu planın onun bilmediği bu detayından bahsetmedim. Yani o onu vurmadan hemen önce Dağhan'a her şeyi açık açık söylediğimi de hileyle şirket satarak tuzağa düşüreceğimi de bilmiyor.
Bu yüzden öğrenmesi gerekiyor. Alparslan her şeyi bilmek zorunda. Her şeyi bildiğinde bana nasıl davranacağı belirsiz. Ben onun yerinde olsam bana nasıl davranırdım? O da belirsiz. Çünkü gerçekten de hikâyeye onun yönünden baktığımda Alparslan haklı ve günahsız. İşte bilhassa bu yüzden her şeyi öğrenecek. Zira onu evladının varlığını gizleyerek cezalandıracağım bir durum yok. Alparslan bu kadarını hak etmiyor.
İçimdeki o küçük kız çocuğu ise inatla onun sevgisini dileniyor. Kokusunu arıyor gittiği her yerde. Kokusu dediğim an burnuma dolan sızıyla istemsizce kapattım gözlerimi. Aynı saniyelerde aklıma gelen bir anıyla gözlerimi sıkı sıkıya kapattığımda altımda ve kalbimde küçük bir sızı oluştu. Bir an anımsadım; küçücük bir an...
Bir zamanlar aşkımızın yuvası şimdilerdeyse onun k*nıyla sulanan mezarındayız. Yatak odasında, onun altındayım. Gözleri gözlerime değiyor. Çok kısa ama büyülü bir an bu. Kollarım boynuna dolanmış. Bakışlarım hissettiğim yoğun duygularla harelerine kenetlenmiş Alp ise derin bir nefes vererek o bakışa karşın burnumun ucunu öpüyor. Daha sonra hareketlerine biraz daha nahiflik katarak dudaklarımı o eşsiz tatla buluşturuyor.
Gözlerim tekrar açılarak onu bulduğunda nefesim keskinlikle kesildi. Fakat onu kesen hatırladığım ânın büyüsü değil de harelerim kapanmadan önce kolumda olan canın şu an boynuma hafifçe dolanmasıydı. Maran bana alışık olduğundan asla zarar vermiyordu. Diğer insanlar için de aynı şey geçerliydi ama yine de serbest kalarak bedenime dolandığı an istemsizce içim üşüyordu. Hızla elimi onun bedenine atarak tekrardan koluma doladığımda diğer elimle başını okşuyordum.
Aynı saniyelerde duyduğum kapı sesiyle başım o yöne döndü. Birisi kapıyı açmıştı ama zil çalınmamıştı. Şüpheyle kaşımı havalandırdığımda harelerimin önünde beliren sima bu şüpheye engel oldu.
Alparslan...
Kolundan ona destek veren Toygar'ın yardımıyla bana doğru geliyordu. Taburcu olmamıştı. Hastanede olması gerekirken şu an buradaydı. Şokla ayağa kalkarak yutkunduğumda dilimden adı düşüyordu.
"Alparslan..."
Gülümseyerek gözlerime baktığında yürüyemediğini bana belli etmemek için bacaklarına ve yarasına bakmıyordu. Yalnızca gülümseyerek olduğum yöne doğru ilerliyordu.
"Neden geldin sen? Hastanede olman lazımdı senin."
Gülüşünü sürdürerek bana cevap verdiğinde Onların arkasında Yalçın'ın olduğunu ve elinde beyaz bir kutu taşıdığını fark ederek kaşlarımı hafifçe havalandırdım.
"Çorba yapacaktın bana. Onu içmeye geldim."
Dudaklarımı yalayarak tekrar ona bakındığımda kaşlarım bu kez sinirden çatılıyordu. Çorbası hazırdı. Yalnızca biraz kafamı topladıktan sonra gidecektim yanına. Fakat o, o kadar bekleyememişti.
"Yaptım zaten. Gelecektim bir saate."
Başını olumsuz anlamda salladığında Toygar yüzüme bakmadan onun oturmasına yardım ediyordu. Alparslan ise derin ve acılı bir nefes vererek gülüşünü sürdürdü. Bu halde dahi gülümsemeyi ihmal etmiyordu.
"O kadar bekleyemedim."
Oturduğu an Toygar'a başıyla çıkmasını işaret etti. O esnada Yalçın da beyaz kutuyu sehpaya bırakarak ses etmeden Toygar'ın peşine takılmıştı. Bakışlarımı ikisinin ardında gezdirerek Maran'ı daha sıkı sardım.
"Yaralısın Tufanlı. Bu halde bekleyemedim diyerek hastaneden çıkmaman gerekiyor."
Ellerim elimdeki canın derisini sıvazlarken bir yandan da dalan gözlerimi ona çevirerek iç çekip yanına oturdum. Bu sırada gelişinin şokunu yeni yeni atlatıyordum. Alparslan ise Maran'a bakarak gülümsüyordu.
"Sana bir şey getirdim."
Gülümseyerek gözlerine baktığımda aklıma masadaki beyaz kutu geldiğinden onu işaret ederek sorgular bir ifadeyle bakındım yüzüne.
"O zaten senin baharım. Ben bundan bahsediyorum."
Görmediğim yani sol yanındaki elini havalandırdığında kırmızı karton bir poşeti tuttuğunu görerek harelerimi o yöne çevirdim.
"Bu ne?"
Poşeti bana doğru uzatarak iç çektiğinde bakışları Maran'ın üstündeydi ancak korku gözlerinde gezinmiyordu. Aksine sanki onun varlığına alışık gibi davranıyordu.
"Kendin bak güzelim."
Uzattığını boşta olan elimle almak için öne atıldım fakat Maran'ın varlığı buna engel oldu. Zira tuttuğum elimde havalanarak tıslamaya başlamıştı. Ben de korkacağından y ada rahatsız olacağından yakınarak sorma gereksinimi duydum.
"Korkar mısın?"
Başını olumsuz anlamda salladığında tebessümle karışık bir ifadeyle Maran'ı ona tanıtmak istedim.
"Maran... Yaptığım bir seyahatte heveslenerek sahiplendim. İnsanların çoğunun ondan korkması cezbedici geldi."
Alparslan yalnızca başını sallamakla yetindi bu sözlerime karşın. Sanki daha öncesinden biliyormuş gibi hatta sanki o gün onu alırken benimleymiş gibiydi. Zira ne onu gördüğünde yadırgamıştı ne de varlığından ufacık bir rahatsızlık duymuştu. Hatta beni şaşırtarak muhtemelen paketi daha rahat almam adına Maran'ı eline alarak onun koluna dolanmasına izin verdi.
Ben şaşkınca ona bakınıp yutkunurken ise derisini okşayarak bana bakmaya başladı.
"Açsana."
Başımla onu onaylayıp ellerimi poşete dolayıp iç çektim. Ardından verdiğim derin nefesle paralel poşeti açarak bakınmaya başladım.
Dört kutu ilaç vardı içinde. Benim ilaçlarımdı hepsi. Üçü antidepresan biri ise uyumak için kullandığım haptı. Yaşadığım bilmem kaçıncı şokun zirvesine özellikle uyku hapımı görerek eriştim. Zira bunu kullandığımı bilmesine imkân yoktu. Gözlerimi ona dikerek afallamış bir ifadeyle duraksadım bu yüzden. Ancak bir yandan da paketin içindeki kutuları çıkararak aramıza bırakmayı ihmal etmedim.
"İlaçlarını düzenli alman için onları sana hediye ettim. Ben süsledim hepsini."
Süs dediği an istemsizce kutulara bakındım ve gözlerimde gülüşle karışık bir parıldama oluştu. Dördünü de kırmızı kurdele ile sararak paket yapmıştı. Kutuların kenarlarında ise büyüklü küçüklü kırmızı kalpler vardı.
Tebessümümü büyüterek tekrar onunla göz göze geldiğimde gamzeleriyle bakıyordu bana. Sanırım güldüğümü gördüğü an yanaklarına yerleştirmişti onları. Öyle ki bakışlarında bile yoğun bir parıldama vardı.
"Teşekkür ederim."
Boşta kalan eliyle düşünmeden yanağımı sıvazlayarak dudaklarını yaladı ve iç çekti. Mazimiz nedeniyle aşina olduğum bir ifadeydi bu. Eskiden olsa o iç çekişin ardından bana içinin gittiğini söylerdi. Ancak şu an muhtemelen bunu söylemekten çekiniyordu.
"Etme gülüm, ilaçlarını al yeter."
İstemsizce başımı sallayarak onayladım onu. Ardından çorba içmek için geldiğini ve hasta olduğunu hatırlayarak ayaklandım. Fakat Alparslan kalktığımı gördüğü an elini elime yaslayarak durmamı sağladı.
"Nereye?"
Gözlerimle onun hiç görmediği mutfağımı işaret ederek düşünmeden sorusuna yanıtını verdim.
"Mutfağa, çorbanı getireceğim."
Elimi daha sıkı kavrayarak dudaklarına götürüp gidişimi yeniden engellediğinde başıyla da bunu reddediyordu.
"Sonra getirirsin. Önce senin olanı açsana."
Başıyla sehpadaki beyaz kutuyu işaret ettiğinde yutkunarak o yöne ilerledim. Hakikaten senin dediği an ne olduğunu merak etmeyi bırakmıştım ve bu çok tuhaftı. Senin dediğinde bile ne olduğunu sorgulamam gerekirdi. Adımlarım sehpanın dibinde son bulduğunda dizlerimin üzerinde oturarak kutuyu incelemeye başladım. Beyaz ve ahşaptı bu kutu. Kenarlarında metal kısımları vardı ve kapak buradan kapatılıp açılıyordu. Parmaklarım kutunun sağında ve solunda kalan o metal kısımları kavradığında az sonra göründüğünden de ağır olduğunu fark ettiğim kapağı kaldırmayı başardım.
Ancak kaldırdığım an geldiğinden beri yaşadığım şoklara bir yenisinin daha ekleneceğini hiç bilmiyordum. Zira kutunun içinde beyaz bir yılan vardı. Maran'ın büyüklüğüne yakındı. Gözleri kırmızıydı. Kapak kalktığı an bana bakarak dilini dışarı çıkarıp tıslamaya başladı. Refleksle başımı gerilettim bu esnada. Zira her ne kadar yılan sahibi olsam da kutudan bir yılan çıkacağını tahmin etmediğimden refleksim devreye girmişti.
"Bu.... Bu ne... Alparslan... Ne oluyor?"
İstemsizce ona dönerek şokumu sözlerimin kesikliğine de yansıttım. Alparslan ise adını zikrettiğim an gülümseyerek hafifçe öne doğru itti bedenini. Bu sırada onun elindeki Maran da bu yöne doğru ilerlemişti.
"Şah... Benim yani senin yılanın."
Sözlerinde ciddi olup olmadığını anlamak adına gözlerine bakınmayı sürdürdüm. Oldukça ciddi bir tını ile karşılık verdi bu sürdürüşüme. Beni onaylarcasına gözlerini yavaşça kırpıp açtı.
"N...Nasıl?"
"Maran'ı aldığın dönemde sahiplendim Şah hanımı. Biz kavuşamadık ama belki ikisini kavuştururuz diye de sana getirene kadar gözüm gibi baktım."
Kaşlarımı şüphe ile havalandırarak cümlesini sorgulamaya başladım. Evcil bir yılan alarak adını Şah koymuş olması bana daha muhtemel geliyordu. Zira yaşlarının daha doğrusu boyutlarının yakın olması ve adının Şah olması fazla tesadüfi olmuştu.
"Maran'ı sahiplendiğim dönemde Şah adında bir yılan sahiplendin. Tesadüfen yani?"
Sırıtarak başını sağa sola salladığında gamzelerini yeniden gördüğümde bütün odağım o yöne kaydı. Ancak zor da olsa dikkatimi onda tuttum.
"Şimdilik öyle."
Şimdilik ve öyle...
Yani bu sözlerinin ardında başka bir gerçeklik yatıyor. Fakat bunu benden gizlemeyi seçiyor. Lakin ben gizleyişine değil de az önce kutudan gördüğüm o güzelliğe veriyorum ilgimi. Kelimelerini işiterek yanıtsız bırakıp tekrar ona döndüm. Az sonra elime aldığımda gözlerinin güzelliği ve derisinin dokusu karşısında büyülenerek gülümsemeye başladım.
Çok...
Çok fazla güzeldi.
Alparslan ise Şah'ı elime alarak ona hayranlıkla baktığım anda yarasına fazla zarar vermeden de olsa öne doğru eğilerek nefesini boynuma üfleyerek Maran'ı Şah'ın yanına yaklaştırdı.
"Yakıştılar bence."
Başımı sallayarak onu onaylayıp iç çektiğimde duyduğum hayranlık artıyordu.
"Hıhı..."
Boynumu ıslak bir öpücükle fethederek devam etti.
"Aynı yere koyacaksın onları değil mi baharım? Biz vuslata eremedik bari onlar ersin."
Gözlerimi sertçe ona dikerek somurtmaya başladığımda imasını ve onu konumlandırdığı yeri sorgulayarak ciddi olmasını bakışlarımda istedim. Alparslan da buna kıkırdayıp burnumu öperek karşılık verdi.
"Belki biz de kavuşuruz sonra." burnumu tekrar öperek devam etti. "Kavuşur muyuz?" yutkunarak gözlerimi kapattığımda içimdeki o küçük kızın hisleri bana dejavu yaşatıyordu. Hatta onun tekrar burnuma yeltenmesine engel olarak başımı kaldırıp dudaklarını öpmemi sağlıyordu. Öpücüğüm anında çok daha dolu bir istekle karşılık bulsa da ellerimizdeki yılanlar ve bulunduğumuz konum içimdeki küçük kızın ve onun Alp'inin dileğini gerçek kılmıyordu.
...........................................
Günümüz
Umut insanın en büyük sancısıdır. Derler ya hep; umut insanı ayakta tutar. İşte bu yüzden umut aynı insanın en büyük sancısıdır. Zira eğer o içinizi kaplarsa düştüğünüz duruma da yaşadıklarınıza da yıkılamazsınız. Üzülürsünüz elbet. Ancak umudu içinize gereğinden erken yük ederek yere düşüp acıyı iliklerinize kadar hissederek kovuşturmak için kendinize zaman tanımazsınız; benim gibi. Düştüğüm her yerden hızla kalkarak yoluma devam ettiğimden tek nefeslik can ile yaşıyorum. Gücüm yok. Umudum var ama gücüm yok. Çünkü umudumu yıkıldığım yerden inşa etmek yerine acımı tattığım ilk an bedenime hapsettim. Şu an da aynını yapıyorum. Güliz ve Dağhan'ı kucak kucağa gördüğüm o andan sonra tekrar yalıya geldim. Adımlarım büyük siyah kapıya ilerlerken içimden geçen şey şu; Alparslan her şeye rağmen beni anlayacak.
Acımı çekemiyorum. Belki de onun sevgisini tamamen kaybettim ama bu acı ile yere düşüp yıkılmak yerine ağlamalarıma son verip peşine takılarak gücü bedenime yüklemeyi reddettim ve şu an sırf bu yüzden yürüdüğüm yolda yalpalıyorum.
Az sonra işittiğim bir s*lah sesiyle irkilerek bir adım gerilediğimde dudaklarımın içini kemiriyordum. Tedirginlik içimi sarıp sarmalamıştı. Fakat bunun esas nedeni yaşadığım şoktu. Zira Alparslan'ın öfkesinin benden çok ailesini bulacağını tahmin etmemiştim.
Adımlarım tekrar büyük kapıya ilerlediğinde korumalar beni tanıyarak başlarını yere eğerek kapıyı açtılar. Ben de aynı hızla adımlarımı sertçe yere atarak ilerlemeye devam ettim. Üstümde sadece onun giydirdiği pijama vardı. Ayağıma da topukluları geçiremeyeceğim için kapının önünde tesadüfen bulduğum onun ev terlikleri vardı. Dün yaşadığımız her şeyin izi yüzümde ve bedenimdeydi. Oldukça berbat bir halde onun öfkesine doğru koşsam da bu umurumda olmadı.
Önemsediğim tek şey sinirine yenik düşerek yapacağı herhangi bir hatayı önlemekti. Az sonra evi görecek kadar bahçede yol katettiğimde Alparslan'ın elindeki s*lahı abisine tuttuğunu fakat etraflarında bulunan adamların onu güçlükle durdurduğunu gördüm.
Manzaraya daha dikkatle daldığımda istemsizce saydım ve onu tam on kişinin zorlukla tuttuğunu gördüm. Abisini ise dayı ve arkasındaki adamlar zorlukla tutuyordu. Alparslan'ın s*lahı havaya doğru dönmüştü. Muhtemelen az önce boşluğa sıkmasını sağlamışlardı. Ben eve yaklaşırken sesler uğultudan ibaretti. Ancak şimdi daha çok hızla ilerlediğimde işitiyordum onları.
"OLMAZ OLSUN LAN SENİN GİBİ ABİ! KAÇINCI DARBEN LAN BU A*INA K*DUĞUM? KAÇINCI OLDU LAN BU!"
"SEN KİMİN A*INA K*YUYORSUN LAN! IRZINI S*KERİM SENİN! P*Ç HERİF! NE YAPMIŞIM LAN BEN? NE YAPMIŞIM!"
Aralarında yalnızca bir saniye olan abi kardeşin konuşmasını netlikle duyduğumda ilk konuşan kişi Alparslan olmuştu. Fakat abisinin sesi ondan çok daha gür çıkmıştı. Anlaşılan o ki Arslan Tufanlı kardeşinin hırsını ondan çıkarmasını istemiyordu.
Adımlarım nihayet yanlarında son bulduğunda ortamın atmosferinden tek bir kişi bile orada olduğumu fark etmemişti. Gerçi etseler dahi ne yapacağımı bilemeyerek tıpkı şu an olduğu gibi duraksamaya devam edecektim. Bu yüzden görünmüyor olmak çok daha iyi bir seçenekti.
"YETER ULA YETER! Ö*DÜRECEK MİSİNİZ BİRBİRİNİZİ! ALPARSLAN BEN YEDİM O P*KU! ABİNE BULAŞMA! DERDİN NEYSE GEL S*K ULA KAFAMA!"
Dayı aralarına zorlanarak girdiği esnada bu sözleri sarf ederek Alparslan'ın karşısında durup bütün dikkatleri üzerine çekti. Aynı saniyelerde ben de yutkunarak onlara doğru bir adım daha attım. Alparslan ise öfkeyle yere tükürüp baktı Dayı'nın yüzüne. Bakışlarında iğrenir bir ifade vardı.
"Seni baba bilen aklımı s*keyim! Kafana s*kmama bile değmezsin sen Saadettin Yüce!"
Dayı işittikleriyle duraksayıp yutkundu. Yaralı olmayan elini bir an havaya kaldırdığında ben Alparslan'a tokat atacağını düşünerek nefesimi tuttum. Fakat o hiç beklemediğim bir şey yaparak sözlerine devam etti.
"Ha bu elimi de sen d*ş o zaman."
Duyduklarımla bir elim ağzıma gittiğinde gözümden istemsizce düşen yaşa engel olamıyordum. Neden düştüğünü de bilmiyordum. Alparslan ise benim aksime zerre duygu beslemeden sürdürüyordu cümlesini.
"O kadar bile etmezsin gözümde ihtiyar. Geri bas şimdi."
Dayı gözlerini sıkı sıkı yumarak dişlerini sıkıp arkaya doğru bir adım attığında elini de yumruk yaparak aşağı indiriyordu. Bu esnada Alparslan etraftaki adamların sakin konuşmaları nedeniyle dikkatlerinin dağılmasını fırsat bilerek kalabalığı aniden yarıp abisinin tam karşısına geçti ve ani bir hamleyle s*lahını alnına yasladı. Ben bu hareketi ile dudaklarımı daha çok ısırarak gözlerimi sıkı sıkıya yumdum. İstemsiz oluyordu her şey. Sanki biri tüm hamlelerimi mühürlemişti. İçimden bir ses bağırıp en azından onun ilgisini üstüme çekmem gerektiğini söylüyordu. Fakat bedenim bunu yapamıyordu.
"BENİM DERDİM SENİNLE LAN! SENİNLE ARSLAN TUFANLI!"
Arslan kardeşinin ona saldırmasıyla derin ve sıkıntılı bir nefes vererek sertçe itti Alparslan'ı. O birkaç adım gerilerken adamlar tekrar aralarına girmeye yeltendi ama bu kez Alparslan tekrar bağırarak araya girmelerine engel oldu.
"BU SİLAHI AYIRMAYA ÇALIŞANIN G*TÜNE S*KAR ÖYLE VURURUM LAN! KARIŞMASIN KİMSE!"
Sözleriyle paralel etraftaki adamların hepsi geri geri adımlamaya başladı. tek bir kişi dışında; Dayı bilerek onlara daha çok yaklaşıp Arslan'ın yanında yerini aldı ve konuşmaya başladı. Bu esnada Nişancı sırıtarak kollarını açıyordu. Yani kardeşinin ona saldırmasını beklediğini belli ediyordu.
"Ben yaptım uşak. Ben yaptım. Abinin bir suçu yok." Alparslan Dayı'yı duymamayı tercih edip tekrar abisine doğru bir adım atarken Dayı sözlerine devam ediyordu. "Arabada kucağıma verdiler kızını." Alparslan 'kızın' kelimesini duyarak duraksadığında benim gözlerim doldu ve Dayı sözlerini sürdürdü. "Ben aldım kucağıma. Ağlıyordu, susturdum. Ayından büyüktü. Şüphelendim. Ha şuramda bir şey dedi 'Bu senin deli oğlanın kızıdır' diye. Ben biliyordum oğlum. En başından beri ben biliyordum."
Gözlerim yaşlardan buğu ile dolduğunda Alparslan'ın sesinin titrediğini anladım sadece. Ne mimiklerini ne de bakışlarını göremiyordum.
"Nasıl... Nasıldı? Yüzü... Elleri... Ko...Kokusu nasıldı?"
Dayı'nın da sesinin titrediğini işittiğimde dudaklarımdan bir hıçkırık peydah oldu.
"Gül kokuyordu oğlum, mis gibi gül kokuyordu."
Bu cümleyi duyduğum an gözlerimden yaşlar aktığı için tekrardan onun yüzünü görebildim. Alparslan başını sola doğru eğmişti ve gözleri kapalıydı. Yüzünde kırmızılıkla karışık bir buruşma vardı. Acı çekiyordu, acıdan kavruluyordu. Omzunu kaldırıp indirerek sıkıntılı ve yüksek sesli bir nefes verdiğini duydum sonra.
"Yapmayın lan... Yapmayın lan bana bunu!"
Gözlerindeki dolulukla omuzları kalkıp inmeye başladığında benim de ondan bir farkım kalmamıştı. Gözlerimi sıkı sıkıp kapatıp yaşların kalanını içime akıttım. Ardından ellerime tırnaklarımı geçirerek acıyla gözlerimi açılmaya zorladım. En sonunda yeniden onu gördüğümde herkes suspus olmuştu. Zira Alparslan hıçkırarak ağlıyordu. Ağzım hafifçe aralandığında bunun nedeni hem ilk kez onu bu halde görmem hem de yaşadığım acının büyüklüğüydü. Ağlaması sürdüğünde Dayı ve Arslan'ın birbirlerine bakarak ne yapacaklarına anlam veremediklerini de gördüm. Hemen ardından Arslan Tufanlı ona doğru bir adım attığında Alparslan'ın dizleri titremeye başlamıştı. Ayakta zor duruyordu. Abisi bunu fark ederek tam dizlerinin üzerine düşeceği an kolundan tuttu. Alparslan ona 'dur' demedi. 'Yapma' demedi. Hesap sormadı. Ağzını bile açmadı. Yalnızca yaşlarını içli içli akıtmaya devam ederek acısını yaşadı. Ta ki evin kapısının önünden bir ses duyana kadar.
"Baba..."
Elif...
Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde üstündeki pembe, beyaz ayıcıklı pijama ile gözlerini ovuşturduğunu gördüm. Saçları dağınıktı. Evdeki ses öylesine yoğun gelmiş olmalı ki onu uykusundan etmişti. Yanında otuzlu yaşlarının ortasında bir kadın vardı. Kumral saçları esmer tenine ay gibi düşüyordu. İlk başta tanıyamayarak garipsesem de bu kadının Elif'in süt annesi ve dadısı olduğunu hatırlayarak odağımı tekrar küçük kıza çevirdim. Ancak o kadın bakışlarını bende tutarak bulunduğumuz ortama rağmen tebessüm etmeye devam etti.
Arslan Tufanlı kızının sesini işiterek refleksle kardeşinin kolunu bıraktığında Alparslan tekrar düşecek gibi oldu. Fakat bu kez başı dakikalardır onu izlediğim yöne döndü. Göz göze geldik sonra. Yaşlarla dolu gözleri yaşların yıllardır kurumadığı gözlerime denk düştü. Gözlerimi gördüğü ilk an düşmek üzereydi. Ancak şu an sanki benim varlığımdan ya da bakışımdan güç almışçasına omzunu dikleştirdi ve bana doğru bir adım attı. Konuşmadan sadece yüzüme bakıyordu. Bu sırada abisi dizlerini kırarak küçük kızının önünde eğilmişti.
"Balım... Niye uyandın babacığım?"
Dağılmış olan saçlarını elleriyle özenle düzelterek konuşuyordu onunla. Elif de babasına nazlanan küçük bir prenses olmanın tadını çıkararak dudaklarını büzüyordu.
"Çok ses var babiş, uyuyamıyorum."
Babası küçük hokka burnundan öperek çenesini sıktığında az önce kardeşiyle boğaz boğaza gelmemiş gibi neşeli bir tınıda konuşuyordu onunla. Bu evde her ne olursa olsun Elif'in etkilenmemesini sağlıyorlardı. Sanki benim kızımı koruyamamış ve sahip çıkamamış olmalarının acısını ona ördükleri kozayla dindiriyorlardı.
"Amcanın uykusu kaçmış balım. Biz de dışarıdaki abilerle onu yorup uykusunun gelmesini sağlamaya çalışıyorduk. Çok mu ses yapmışız?" Elif başını salladığında ağzının içinde birkaç kez cık yaparak iç çekip saçlarının arasından öperek devam etti. "Daha sessiz olacağız babacığım. Benim için yatağına döner misin? Gece yanına gelip tavşanını uyutacağım."
Elif başını sallayarak onu onayladığında ben genzime dolan acıyla yaşlarımı daha çok dökmeye başladım. Sessizdi gözümdeki ıslaklıklar. Çığlıklarım da hıçkırıklarım da içime akıyordu. Acım derindi, en derindeydi. Gördüğüm her kız çocuğunda çektiğim o berbat acı şimdi yeniden hiç olmayacak bir zamanda çıkmıştı karşıma ama bu kez başkaydı, farklıydı.
Çünkü yaşlarım istemsizce akarken bir el başımı omzuna yasladı. Islaktı bu omuz. En az benim kadar çok yaşla dolmuştu. Zira Alparslan ilk kez Elif'i gördüğümde yaşadığım o acıyı anlıyordu. Öyle ki başım omzuna düştüğü an göz göze geldiğimizde 'geçecek' der gibi baktı. Sonra sıkı sıkı sarılarak belki de hayatımda ilk kez yalnız olmadığımı, bir acıyı tek başıma yüklenmediğimi hissetmemi sağladı.
Yaşlar gözümü çok daha fazla hızla akıtmaya başladı sonra ama acım hafifledi. Acımı, yaramı bilerek paylaşan birinin olması ve o birinin bana sıkı sıkı sarılarak varlığını hatırlatması yetti.
Arslan Tufanlı kızının ikna olup gitmesiyle beraber arkasını döndüğünde onunla göz göze geldim bu kez. Yutkunarak baktığında beni görmüş olmasına dahi şaşıramadan yüzünü utançla karışık bir acıyla kapladı. Zira o an o da yüzümde aynı acıyı görmüştü. Hatta o acıyı kardeşinde de görmüştü ve bizim önümüzde kızıyla ilgilendiği için utanmıştı. Az önce öfkeden köpüren adam o an yok oldu. Yerini yalnızca baba sıfatıyla kalmış utanç duyan bir adama bıraktı. Küçük küçük adımlar atarak bize doğru ilerlediğinde gözlerim bu kez Dayı'ya kaydı. Evin duvarının köşesine çökmüştü ve ağlıyordu. Ancak bakışları bendeydi. Bizde değildi. Sadece bana bakarak ağlıyordu. Sanki yalnızca benim acımı duyuyor ve bana yakınlık besliyor gibi bakıyordu.
"Abim..."
Arslan elini Alparslan'ın omzuna koyarak mırıldandığında Alparslan ondan ileriye bir adım atarak bana daha sıkı sarılıp saçlarımın arasına bir buse kondurdu. Ardından elleri saçlarımda gezinirken abisine oldukça soğuk bir tınıyla yaklaştı.
"Sus..." Yutkunup sesini daha çok yükselttiğinde az önce mırıldandığını yeni fark etmişti. "Tek kelime bile etme Arslan Tufanlı. Bundan sonra yokum hayatınızda."
Arslan tekrardan bir adım atarak ağzını araladığında Alparslan'ın başının sertçe ona döndüğünü gördüm. Sesi bu kez hırıltılı ve öfkeliydi. Abisi ile aynı anda konuşuyorlardı. Daha doğrusu o abisinin lafını bölüyordu.
"Abim ya-"
"Sus dedim lan sana! Kızımı sakladın benden, sakladınız!" Sakladınız derken işaret ettiğini göremesem de Dayı'yı kast ettiğini anlıyordum. "Yetmedi sen benim namusumu ö*ümle tehdit ettin. Canına kast ettin. Bundan sonra sana abi ona da baba diyeni s*ksinler!"
Arslan Tufanlı bir adım gerileyerek gözlerini sıkı sıkı yumduğunda Alparslan bedenimi bedeninden ayırdı. Fakat bana onlara baktığı gibi bakmıyordu. Bakışları oldukça yumuşak ve güzeldi. Normalde olduğu gibi bakıyordu ama tek farkı bakışında acının da olmasıydı. Gözlerini kapatıp açtığında bu kez bakışı ban artık ağlamamam gerektiğini söylüyordu. Tuhaftı, evde dünya kadar kavga etmemişiz, yanımdan bir hışımla gitmemiş gibi şimdi güzel davranıyordu.
Lakin bu davranışı da uzun sürmedi. Bakışlarını bedenimde gezdirdikten sonra yutkunarak elini sertçe elime kenetledi. Ardından evin içine doğru bedenimi sürüklemeye başladı. Ben bu esnada ne olduğunu anlayamadan kendimi evin içinde hatta onun odasında buldum. Sıkıntıyla soluyarak boşta olan kolunu yüzüne silerek yaşları dağıttı. Sonra da tekrar bedenimi çekerek yatağa oturmamı sağladı. En nihayetinde yeni sildiği yüzüne yaşlar dolarken banyoya doğru ilerledi. Ben de ne yaptığını anlamamaya devam ederek bekledim gelişini.
Alparslan az sonra elinde ıslak bir havluyla yanıma geldiğinde önümde diz çöküyordu ve bununla paralel ellerini iki yandan pijamamın altına geçirdi. Bakışım sonunda oraya döndüğünde pijamanın k*dınlığımı çevreleyen kısmının tamamen k*na bulandığını gördüm. O kadar berbat bir haldeydim ki bunu dahi hissedememiştim. O kadar çok k*n üstümü ne zaman batırdı bilmiyordum.
Alparslan çekerek çıkardığı pijamamdan sonra hiç düşünmeden çamaşırımı da çıkarttı. Bu esnada omzu inip kalkıyordu, ağlamaya devam ediyordu. İlk defa yanımda böyle ağladığı yetmiyormuş gibi uzun soluklu bir yaş senfonisi düzenliyordu. Bense onun aksine hissizdim. Yaşlar yalnızca dökülüyordu gözümden. Onun isteği ve teşvikiyle başladığım ilaçlar döktüğüm yaşları hissetmeme bile engel oluyordu.
"Alparslan..."
Mırıldanarak zikrettiğim adına refleksli karşılığını vermemek için kendine engel olarak ellerini hafifçe bacaklarıma yasladı ve onları biraz açm*mı sağladı. Bu sayede k*nı silmek için eline aldığı havluyu k*dınlığıma getiriyordu. Bakışları sertti, muhtemelen bana olan öfkesi bedenine yeniden nüfuz etmişti ama duraksamıyordu. Hareketleri devam ediyordu. Elindeki beyaz havlu her geçen saniye daha çok kirlenirken Alparslan bana cevap vermiyordu.
"Alparslan..."
"Sus!"
Sesi kulağımı kısık ama keskin bir tınıyla doldurduğunda kendini zor tutuyor gibi bir hali vardı. Öyle ki bağırmamasına rağmen irkilmeme neden olmuştu. Bunu anlayarak yüzüme kısa bir an baksa da korkmadığımı gördüğünde tekrar önüne döndü.
Utanmıyordum. O kadar hissizdim ki şu an yaptığı şeyden utanamıyordum bile. Asla tiksinmeden özenle bacaklarımdaki ve k*dınlığımdaki k*nı temizliyordu.
"Alparslan ben..."
Ne diyeceğimi bile bilemeden mırıldandığımda hissettiğim tek şey mahcubiyetti. Mahcuptum ona karşı. Haklıydı çünkü. Her ne olursa olsun ne kadar kötü bir adam olursa olsun çocuğunu bilmeye hakkı vardı ama ben de haklıydım. Anneydim çünkü ben. Anne ne yaşarsa yaşasın ne olursa olsun hep kendinden önce evladını düşünür. Daha geçen günlerde uğradığım saldırıda bile aklımdan geçen ilk ve tek korku kızımı bulamadan onu görmeden ve onun hayatını güvenceye almadan bu dünyadan gitmekti. Anlayamazdı. Onu babasından bile korumamı sağlayan o kutsal içgüdünün bana neler yaptırabileceğini ö*se de anlamazdı.
"Sen bir gecede benim hayatımı s*ktin ama sus! Sus an kıyamıyorum, sus!"
Ellerimi ağzıma kapatarak ağladığımı gizlemek için bir kamufle giyiniyordu yüzüm. Fakat çıkardığım o küçük, acı dolu mırıltılar her şeyi onun bakmamak için direndiği gözlerinin önüne seriyordu. Bu sebeple sıkıntılı bir nefes vererek gözlerime değil de boşluğa bakarak havalandırdı başını. Bir yandan da havluyu kenara atıyordu.
"Bana bunu yapma, ağlama!"
Sözlerine rağmen yaşımın gücü arttığında sıkıntıyla soluyarak ellerini yüzüme attı ve yanaklarımdan kavradı. Gözleri bu esnada nihayet gözlerimdeydi.
"Ağlama..."
Yaşları ellerinin baş parmakları ile hafifçe silerek duraksattığında bakışları bu kez ağlamamı değil de korkmamı sağlıyordu. Zira çok korkutucu ve hissiz bakışları üzerimdeydi. Bana ilk defa böyle bakıyordu. Bugün hiç olmadığı kadar çok ilki yaşamamı sağlamıştı. Yutkunarak başımı olumsuz anlamda salladığımda omzum da istemsizce olumsuz anlam için kalkıyordu.
Alparslan buna karşın sıkıntıyla soluyarak çenesini kastı ve ben hiç beklemediğim bir şeyi yaptım. Ona bir soru sordum. Bunu asla sormayacağımı bildiğim ve bana uzak olmasına rağmen içimdeki o küçük kızın sözlerini istemsizce dillendirdim.
"Artık sevmiyor musun beni?"
Alparslan sözlerimle şok olarak bakışlarını üstümde tuttu. Ancak soruma cevap vermedi.
Yutkunarak gözlerini kaçırdı ve ellerini yere attı. Yerden bir şey kaldırdığında ben hâlâ soruma cevap almayı bekliyordum. Bu yüzden gözlerim gözlerindeydi. Lakin o tepkisizliğini koruyarak o kaldırdığı şeyi bacaklarımdan geçirmeye başladı. Siyah bir eşofman altıydı bu. Muhtemelen ona aitti. Nefesinin derinliğini bacağımda hissettiğimde onun gözleri gözlerim dışında her yerde geziyordu. Boğazımda bir yanma vardı. Tam şu an başlayan bu yanma içimi harap ediyordu.
Cevap vermemişti. Artık beni sevip sevmediğini bile söylememişti. Sadece bir görevi yerine getirir gibi k*nımı temizleyerek üstümü giydirmişti. Yerden tekrar bir şey aldığında bakışlarım hâlâ beklentiyle onun üzerindeydi ama beklediğim bir türlü olmuyordu. Alparslan bu kez de ellerinin arasına kalın kapüşonlu bir üstü almıştı. Bu da siyahtı. Sevip sevmediğini söylemiyordu ama şu an bile siyahtan başka bir rengi üzerime giyinmemi istemiyordu. Birlikte olduğumuz evde de muhtemelen siyah pijamam olmadığı için mecbur kalmıştı.
Üstümdeki pijamayı çıkarmadan kalın üstü giymemi sağladığında ellerim ellerini buldu. Zira bedeni bana zaten yakındı. Sorumun cevabı için bundan daha iyi bir an yoktu.
Anlık olarak kesişen gözlerimizi fırsat bilerek sözlerimi yineledim.
"Cevap ver! Sevmiyor musun?"
Alparslan gözlerini tekrar kaçırsa da bedenini benden uzaklaştırmak yerine duraksadı. Yutkunuşunu gördüm sonra. Fakat sorumun cevabını yutkunduktan sonra da duymadım. Beklenti içinde tekrar yüzüne baktım bu yüzden. Paralelde cevabını işittiğimde sesindeki soğukluk içimi üşüttü.
"Ö*sem de seveceğim, ö*dürsen de."
Onun bana tekrar aşkını ilan ettiğini duyarak gülümsemeye başladım ve tuttuğum ellerini hafifçe sıktım ama Alparslan karşılık vermeyi reddederek ellerini ellerimden kurtardı ve yavaşça ayağa kalktı. Hızlı adımlarla tekrar içeri gittiğini gördüğümde merakla ne yaptığına baktım ama onu göremediğim için gelmesini bekledim. Az sonra geldiğinde elinde bir çift siyah çorap vardı.
Tekrar eğilerek önce elleriyle ayaklarımın ısısını kontrol etti. Ardından iç çekerek yavaşça çorapları giymemi sağladığında cebinden bir çift çorap daha çıkarıyordu.
Bu kez de çıkardığı ikinci çifti giymemi sağladığında ben ruhsuz bedenimin hissetmese de anladığı o hisse, sevilmenin büyüsüne kapılarak gülümsedim.
Alparslan ise tekrar ayağa kalkarak köşedeki şifonyere doğru ilerledi. Ben tekrar merakla ne yapacağına bakarken o açtığı ilk çekmeceden çıkardığı s*lahları beline yerleştirmeye başladı. Ağzın onun yaptığını gördüğüm an kocaman açıldığında öfkesinin dinmediğini, yalnızca sekteye uğradığını idrak ediyordum.
"A...Alparslan..."
Yalnızca adını zikrederek yutkundum ama o cevap vermek yerine ikinci çekmeceyi açarak bacaklarına ve kollarına bir şeyler geçirmeye başladı. Ben tekrar ona seslenerek ne yaptığını anlamaya çalışsam da beni yine duymayı reddetti ve üçüncü çekmeceyi açıp gözüne de bir şey taktı.
En sonunda arkasını döndüğünde ben hızla ayağa kalkarak tam karşısında durdum.
Gözlerindeki o korkutucu ifade bir adım gerilememe neden oldu. Çok tuhaf bakıyordu. Bana bile tuhaftı bakışı. Korkutucuydu.
"Nereye gidiyorsun?"
Sözlerimi zikrederek bakışlarımı onun üzerinde tutmaya devam ettim fakat Alparslan beni pas geçerek odanın çıkışına doğru adım attı. Ben tekrar önüne geçtiğimde bu kez daha çok ciddiydim.
"Nereye dedim sana! Nereye gidiyorsun?"
Alparslan bu kez de beni pas geçerek hızla kapıya ilerledi. Fakat ben kolundan sertçe çekerek durmasını sağladığımda bıkkın bir nefes verip soğuk tınısını kulaklarıma duyurdu. Sesi o kadar soğuktu ki evin içinin sıcacık olmasına rağmen bedenim buz kesti.
"Kızım... Kızımı bulup geleceğim. Tamam mı, oldu mu?"
Omuz silkerek tekrar ona doğru bir adım atıp önüne geçmeye çalıştığımda Alparslan bıkkın bir nefes veriyordu. Çok sinirliydi ve öfkesi hepimizi yakacak kadar kötü görünüyordu ve benim endişem yine her zaman olduğu gibi kızımdı. Yapacağı tek bir hata ona mal olacaktı.
"Önce sakin olup düşüneceksin. Bunu riske atamayız. Duydun mu? Kızımın hayatını riske atamam. Önce birlikte ne yapacağımızı düşüneceğiz. Planın her detayını zaten düşündük. Ne yapacağımıza karar vermemiz lazım."
Alparslan onu tutarak durdurmaya çalışmama tekrar engel oldu. Bu kez elleri havalandı ve öfkeyle soluyarak konuşmaya başladı.
"BANA NE YAPACAĞIMI SÖYLEMEYECEKSİN! KİMSE SÖYLEMEYECEK!"
Bağırmasıyla birkaç adım geriye giderek yüzümü buruşturup ben de öfkeyi bedenime hapsettim.
"BAĞIRMA BANA! SÖYLEYECEĞİM! KAYBEDECEK TEK BİR CANIM VAR BENİM! ONU SENİN ÖFKENE YEM EDEMEM! SAKIN OLUP ADAM AKILLI DÜŞÜNECEKSİN TUFANLI!"
Alparslan tekrar omuz silkerek bedenini kapıya yaslayıp başını olumlu anlamda salladı ve ellerinden birini kulpa yaslayarak devam etti sözlerine. Hâlâ soğuk ve sinirli görünüyordu.
"Düşüneceğim, şüphen olmasın."
Sözlerini bitirir bitirmez kavradığı kulp sayesinde kapıyı açarak hızla dışarı çıktı. Ardından koşamadım durduramadım onu. Zira zihnim her geçen saniye biraz daha fazla çöküyordu. Bu öylesine çoktu ki ellerim başımı buldu ve bedenim sertçe yere düştü.
Gerisi...
Hatırlamıyorum. Zihnim o andan sonrasını tamamen beynimden silmiş. Belki de aldığı hasarların çokluğunu bildiğinden bir yenisini daha eklememek için kendini korumuş. Uyandığımda kendi evindeydim. Başımda da Nare vardı. Ancak asıl kabus o andan sonra başladı.
........................................................
İki gün sonra
Külünün yürekte köz olmadığı her acı unutulmaya mahkumdur.
İki koca gün. Kırk sekiz saat; Kırk sekiz saat, yirmi iki dakika, on üç saniye...
Alparslan kırk sekiz saat, yirmi iki dakika ve on üç saattir yok. En son evinden bana kızımızı bulacağını söyleyerek uzaklaştı. Tek başınaydı. Yanına tek bir adam bile almadan öylece gitti ve şimdi yok. Ondan ne bir haber var; ne de bir iz. Beni bir başıma, acımla, yiten aklımla bıraktı. Onca yılın yükünü sırtıma yükleyerek gitti. Bana kalan ise hiç oldu.
Koskoca bir hiç ile boğuşuyorum iki gündür. Uyuyamıyorum, gözüme uyku girmiyor. Hiçbir şey yapamıyorum. Aklım durdu sanki. Tek başımayım. Ne günlerdir olması için uğraştığım işlerle ilgileniyorum ne de ondan tek bir iz bulmak için çabalıyorum.
Yalçın var bir tek yanımda. Halimden anlayarak günde iki kez Alparslan'dan bir haber olmadığını, abisinin de onu aradığını söylüyor.
O kadar.
İki gündür iletişime geçtiğim tek insandan duyduğum bir cümle var. Doğrusu buna iletişim de denemez. Zira ben ona cevap bile vermeden başımı olumlu anlamda sallıyorum. Yalçın ise cevabını alarak ayrılıyor yanımdan.
Etrafımda bir şeyler oluyor ama anlamıyorum. Kardeşim iki gündür eve gelmiyor. Çisem bile bana mesaj atmıyor. Dağhan o gün depoda verdiğim cevaba rağmen tek bir şey bile yapmıyor bana. Tuhaf şeyler oluyor ama anlamıyorum.
Gerçi anlamak için de kendimi zorlamıyorum. İki gündür evimin salonundayım. En son Alparslan'ın dudaklarına kendimi teslim ettiğim o yerde oturuyorum. Sehpanın hemen dibindeyim. Koskoca iki günde yerimden milim hareket etmedim. İki günümü bu daracık yerde ayaklarımı uzatarak boşluğa bakınmakla geçirdim. Sehpanın üzerinde kızımızın fotoğrafları var. Zihnimde ise hiç susmayan bir ses. Ellerim acıyor, ellerim kavruluyor. Sanki o fotoğraflara uzanıp baksam kül olacak kadar çok yanıyor. Dudaklarımı hafifçe aralayarak yerdeki şarap şişesinden bir yudum daha aldığımda s*garamın bittiğinin ve parkeyi yaktığının farkında değildim. Gördüğümde de çok umurumda olmadı. Elimde duran telefona bakınmaya devam ettim.
Son görülmesi kapalıydı. Ancak artık adı Tufanlı değildi; Alya'nın babası olarak değiştirdim adını. Ona verdiğim bütün isimlerin ötesinde çünkü bu. Âşık olduğum Alp, nefret ettiğim Tufanlı, lakabıyla da tetikçi; esasen ise Alparslan ama artık benim için yalnızca kızımın babası. Gözümden düşen bir damla yaşla olmayan profil fotoğrafına bakınmaya devam ettim. Fakat bu kadarıyla yetinmeyecektim.
İki gündür bütün mesajlarım tek tik olsa da ona bıkmadan usanmadan kızımızın fotoğraf ve videolarını atıyordum. İçimdeki onca bilinmezliğe rağmen beni ittiği bu hiçlik çukurunda delirmemek için küçücük bir umuda sığınıyordum çünkü. Belki kızını görür ve bana gelir diyordum.
Elim fotoğraf arşivimden kızımızın en güzel videolarından birine gittiğinde dudaklarımda acı bir tebessüm oluştu. Alya burada beş aylıktı. Elindeki biberondan sütünü içiyordu ama bunu yaparken o koca kara gözlerini kameradan tek bir an bile çekmiyordu. Küçücük ellerinin sardığı mamasını ise kana kana içerek müthiş bir yutkunma sesi çıkarıyordu. Kızımız bu videoda eşsiz bir güzelliğe sahipti ve bunu babası da görecekti. Görecek ve her neredeyse annesine gelecekti.
Videoyu attığım an parmaklarım titreyerek o umuda sığındı. Görmesini bekledim. Ne kadar bir süre yaptım bunu bilmiyorum ancak bekledim. Belki bir dakika; belki de bir saat. Gözümü bile kırpmadan onun görmesini bekledim.
Görmedi.
Gözlerim en nihayetinde kapandığında dudaklarımdan içli bir nefes sızıyordu. Bir yandan da yanağım sıcak bir yaşın etkisiyle büzüşüyordu.
"Abla..."
Bedenimi sesi işittiğim yöne çevirmesem de sahibini tanıyarak gözlerimi tekrar kapattım. Yalçın gelmişti. Alparslan'dan hâlâ bir haber olmadığını sanırım dokuzuncu kez söyleyecekti. Boğazını temizleyerek devam ettiğinde benim ona cevap vermeyeceğimi biliyordu.
"Abla artık söylemem lazım. Kendine gelmen gerekiyor. Daha fazla... Nare'ye daha fazla yalan söyleyemem abla. Toparlanman lazım."
Gözlerimi daha sıkı yumarak onun sözlerini başımla reddettim. Yorulmuştum. Güçlü durup birileri için ayağa kalkmaktan yorulmuştum.
"Abla mecbursun. Kur'an'ıma elimde olsa gelmem kapına." Sıkıntılı bir nefes verip bana daha çok yaklaşarak aramızda biraz mesafe bırakıp tam karşıma çöktürdü bedenini. "Tuğrul... Kenan p*çiyle karısının ilişkisini öğrenmiş. V*rmuş ikisini de."
Gözlerim istemsizce onu bulduğunda bakışım dahi ruhsuzluk doluydu. Tepki veremiyordum hiçbir şeye. Yeniden boşluğa daldığımda onun mavi gözlerini gördüğüm o kısacık anda sadece endişe gördüm gözlerinde. Korku dolu bir endişeyle bakıyordu bana. Bende her ne görüyorsa bu onu korkutuyordu.
"Sabah Çisem Hanım sana biraz anlatmaya çalıştı ama duymamışsın." Derin bir nefes vererek devam etti. "Bugün hiç yemek de yemedin abla." Tepkisiz kalarak daldığım boşluğa bakınmaya devam ettiğimde Yalçın konuşmasını sürdürüyordu ve elini bana doğru uzatıyordu. "Bari o şişeyi ver bana abla."
Şişe dediği an başımı hızla sağa sola sallayarak gözlerimi tekrar sıkı sıkıya yumdum. Bu esnada ne yaptığımı anlamıyordum. Üstelik sözlerine göre Çisem buraya gelmişti ama ben onu gördüğümü bile hatırlamıyordum.
"Abla kurban olayım yapma. Doktorunu da kovdun. Gelecek, vallaha da billaha da gelecek. Yeminime gram sevmiyorum Tetikçi'yi. Senin hatırına sayıyorum. He ama gelecek. Onu da biliyorum."
Tekrar boşluğa daldığımda Yalçın yavaşça ayağa kalkıyordu. Bu sırada günler sonra ilk defa başka bir ses işittim. Norman havlıyordu. Bahçe kapısındaydı yine. Bana bakarak havlıyordu. Tek bir mimik bile yapamasam da onun varlığını hissettiğimde içimde değişik bir duygu belirdi ve o duygunun varlığı göz kapaklarımı ağırlaştırdı.
"Olmayacak böyle abla. Kendine gelince canıma okuyacaksın ama ben hastaneyi arıyorum."
Kapattığım gözlerim ağırlaşmaya devam ettiğinde bu ağırlığa kapının kapanması eşlik ediyordu. Yalçın gitmişti. Muhtemelen dışarı çıkmıştı. Karanlığa hapsolan bakışlarıma gördüğüm o eşsiz silüet eşlik etti. Kızım vardı gözlerimin önünde. Gülümsüyordu bana. Başımı hafifçe eğerek ağzımın içinde sadece benim duyacağım bir tınıyla mırıldandım.
"Annem..."
Bu sırada bahçeden gelen o ses çoğalarak arttı. Norman daha yüksek bir sesle havlıyordu ama gözlerim onun sesine rağmen açılmıyordu. Gülümsememse devam ediyordu. Kızım vardı hâlâ gözlerimin önünde. Derin bir nefes vererek başımı daha çok yana yatırdığımda istemsizce arkamdaki kanepeye yaslandığımın ve uykuya teslim olduğumun farkında değildim. Duyduğum köpek sesi bana sanki ninni gibi geliyordu.
Ancak bu ninni fazla uzun sürmeden yerini çok güçlü bir sese bırakacaktı. Kırılma sesi.
Refleksle gözlerimi açarak sesin geldiği yöne çevirdim başımı. Tuzla buz olan bahçe kapısı ilişti bakışlarıma. Norman da oradaydı. Daha güçlü bir şekilde havlayarak bedenini salona atıyordu. Fakat kırılma sesine bu kez birden fazla yerden gelen m*rmi sesi eşlik ediyordu. Günlerdir kalkamadığım yerimden can havliyle fırladığımda k*rşunların bana gelmesini önemsemeden hızla korkudan eve giren Norman'ın bedenini duvarın köşesine çektim.
"NORMAN!"
Bir yandan da bağırışım evi doldurduğunda ona sıkı sıkı sarılarak bedenini gelen seslerden ve darbelerden korumaya çalışıyordum. Ne olduğunu anlayamıyordum ama bu artık benim için şaşırtıcı değildi. Yalçın yoktu, gelmiyordu. Dışarıdan gelen o yoğun sesin içindeydi belki de.
Gözlerimi sıkı sıkı yumarak kollarımı yanımdaki cana daha sıkı doladım. Norman normalde m*rmi sesine daha yüksek sesle havlayarak cevap verirdi ama şu an sadece kesik kesik soluyordu. Sessizliği dikkatimi ilk başta çekmedi. Lakin kolumu ona daha sıkı doladığım esnada elime ilişen bir ıslaklıkla fark ettim.
Norman...
Benim can yoldaşım...
V*rulmuştu.
Gözlerim alelacele yaşlara teslim oldu. Ellerim ise onun çoktan acıyla dolmuş olan yüzüne erişti. Acı çekiyordu. Kara gözleri dolmuştu. Dev cüssesi sanki ellerimin arasında küçücüktü. Ağzı sürekli açılıp kapanıyordu. Belli ki soluk almakta güçlük çekiyordu.
"Norman..."
Yalnızca tekrar adını zikredebildim. Bir şey yapamadan belki de uzunca bir süre, öylece seslerin kesilmesini bekledim. Bir süre sonra aklım az da olsa yerine geldiğinde ona tampon yapmam gerektiğini hatırladım. Sonra ise düşünmeden sindiğim o duvar kenarına bedenini düşürmesini sağladım. Bu sırada üstümdeki onun giydirdiği kazağı çıkararak baskı uygulamaya başlıyordum.
Fakat sesler kesilmek bilmiyordu. İçime seslere rağmen zerre korku dolmasa da kendimi koruma girişiminde bulunmasam da o sesler gittikçe artıyordu. Evin her bir yanı tuzla buz olmuştu ama bu da ilgimi çekmiyordu. Ellerim yalnızca altındaki cana sarılıyordu.
"ABLA!"
Yalçın'ın sesini biraz uzaktan işittiğimde irkilerek etrafıma baktım. Eve gelen kimse yoktu ama dışarıdaki sesler her geçen saniye azalıyordu. Daha doğrusu o seslerin yerini saniye başı gelen tek bir m*rmi sesi alıyordu. Birkaç el s*lah sesi duyuyordum önce. Sonra o sesi tek bir ses kesiyordu. Bakışlarım şüpheye bu ses sayesinde teslim oldu. Tepkisizliğim ise bilmediğim bir süre boyunca sürmeye devam etti.
En nihayetinde o ikişer üçer m*rmi seslerinin hepsi sustuğunda camı kırılan bahçe kapısının önünde bir gölge görerek Norman'ın bedenini kendime daha çok çektim. Refleks ile yapılmış bir hareketti. Gölgenin sahibi benim refleksimle eşzamanlı olarak adımını ayakkabısına batan cam parçalarını önemsemeden içeri attı. Bakışı kısa bir an odayı taradığında kapının hemen yanındaki duvara sinmiş bedenimi görmesi ve benimle göz göze gelmesi fazla uzun sürmedi.
Alparslan...
Tam karşımdaydı ve endişeli gözlerle bana bakıyordu. Bakışları göz göze geldiğimiz o ilk an bedenimi taradı. Nedenini anlayamayıp duraksadım fakat onun verdiği derin nefesle yanıma gelmesi bu duraksamamı durdurdu.
Önümde diz kırıp benimle beraber fark ettiği Norman'ı kontrol etti. Bu sırada bana dönmeden sorusunu bedenime yöneltiyordu.
"İyi misin? Sana bir şey oldu mu?"
Sadece başımı sallayarak onu reddettiğimde içimden bir ses bana ne olabileceğini sorguluyordu. Beynim az önce yaşadıklarımı algılayacak gücü kendinde bulamamıştı. Bir mesajının umuduna günlerdir tutunduğum adam karşımdaydı. Fakat varlığı beni mutlu etmiyor ya da heyecanlandırmıyordu. Yalnızca onu hissederek iç çekiyordum. Tek bir duygu bile içimde yeşermiyordu.
Alparslan dikkatle Norman'ın bedenini sarmaladı. Bu sırada yarasını kontrol ederek yüzüne acı dolu bir ifadeyi sakince ekliyordu. Bakışını sürdürerek bir elini cebine attığında hızla telefonuna ulaştı. Ben ona hissiz bakışlar atarken ise kelimelerini diline döktü.
"Kurşun içeri gel! Köpek v*rulmuş."
Telefonunu tekrar cebine attığında bakışları beni sarıyordu. Acı bir tebessüm ederek ellerini yanaklarıma atıp alnımı öptü ve sakince fısıldadı.
"İyileşecek..."
Gözlerimi gözlerine dikerek sadece yüzüne baktım. Zira daha fazlasını yapacak ya da ne olduğunu anlayacak bir zihin bedenimde yer almıyordu. Alparslan ise bakışıma karşın iki elini birden bacaklarımdan geçirerek bedenimi havalandırdı. Ben de yine tepkisiz kalarak gözlerine baktım.
"Yukarı çıkıp üstünü değiştirelim. Adamlar Norman'ı alacak şimdi."
İstemsizce başımı sallayarak onu onayladım. Alparslan ise gözlerimi onayımla kapatmamın ardından soğuk dudaklarını alnıma bastırdı. Kokusu vardı burnumda, gerçekti bu koku. Oydu; iki gündür yoktu ama şimdi buradaydı. Olduğum yere sinerek varlığına sığınmaya çalışsam da odama ulaştığımız için buna vaktim olmadı. Yatağın üzerine bedenimi bırakarak acele hareketlerle giyinme odama ilerlemeye başladı.
"Fazla vaktimiz yok. Alya..." Gözlerim beni bıraktığı an açıldığı için onu zorlanmadan gördüm. Duraksayarak yutkunsa da kendine güç vererek sözlerine devam etti. "Buldum. Kızımızı buldum." Kendini inandırmak ister gibi konuşuyordu. Sanırım bir ihtimal vardı. Alparslan o ihtimalin peşinden gidiyordu.
Bedenim ayağa kalkacak gücü kendinde bulamadığından tebessüm ederek yanıtladım onu. Zihnim karmaşıktı ama kızımın varlığını hissedecek kadar yerindeydi. Anne oluşum yıkıldığım küçücük bir anda bile yüreğime harlanıyordu.
Bakışları anlık olarak beni bulurken telaşla eline bir şeyler alıp yanıma ilerliyordu.
"Aylardır Sancar'ın adamlarını işliyorum. Sonunda bir iz buldum. Şimdi seni Nişancı'ya götüreceğim. O seni korurken de kızımızı getireceğim. Tamam mı?"
Sözlerini onay almak isteyen bir soruyla sonlandırdığında paralelde üstümdeki pijamayı çıkararak yerine siyah bir kazak geçiriyordu. Ben donup kalarak yüzüne bakındım. Zira aklım hâlâ yerine erişmemişti. Alparslan ise sözlerine devam etti.
"Hazan..." Elleriyle kısa bir anlığına yüzümü kavradı. "Dağhan p*çinin adamları saldırdı evine. Burada olmayacağım ben. Güvende olman lazım."
Yalnızca gözlerimi kapatıp açarak onayladım onu. Konuşacak takatim yoktu. Kulaklarım çınlıyordu sanki. Alparslan'ın sesi soğuktu. Aşk dolu ve o aşina olduğum sesle konuşmuyordu benimle. Fakat yine de sanki benim için endişeleniyordu. Sözlerinden ve tavrından bu anlaşılıyordu. Konuşmasını ittiğinde altımdaki her şeyi hızla çıkararak yenilerini giymemi sağladı. Ardından benim donukluğum sürerken ayaklarıma ayakkabımı geçirip aceleyle saçlarımı bağladı. Toka bile alacak kadar odayı nasıl turlamıştı bilmiyorum. Ancak şu an bildiğim daha doğrusu anladığım tek şey fazlasıyla acele ediyor oluşuydu.
"Haberi Kurşun'dan aldım. Seni korumaya geliyormuş. İstanbul'a geldi dün; ben çağırdım. Kızımızın yerini buldum. Buldum Hazan, nerede olduğunu biliyorum." Topladığı saçlarımı öperken hırıltılı ama duygusal bir sesle sözlerini bana işittirerek devam etti. "Hollanda'da. Her şeyi biliyorum her şeyi. Sana saldırmasalardı uçağa binecektim. Haberi alınca uçtum buraya ama şimdi seni eve bırakır bırakmaz gideceğim. Tamam mı?"
Tekrar yanaklarımı kavrayarak dolu gözlerle bana bakındığında istemsizce yüzüme ilişen bir gülümseme beni mutluluğa hapsediyordu sanki. Alparslan gülümsediğim an neye gülümsediğimi anlayarak başını olumlu anlamda sallayıp gözünden bir damla yaşın akmasına izin verdi.
"Gerçek... Misin?"
Sorum bana bile acı verecek kadar ağırdı. Zira bu şehre geldiğim günden beri gerçeği hayalle öyle çok karıştırıyordum ki bazen hangi anda olduğumu bile anlamıyordum. Sesim yalvarır bir tınıda doldurdu onun kulaklarını. Yalvarıyordum ben ona. Gerçek olması için umut dolu bir yalvarışı duyuruyordum sesime. Gerçek olmayabilirdi. Gözümü açtığım an kaybolabilirdi. Burada olmayabilirdi.
Başını sallayarak alnıma küçük bir öpücük bıraktı. "Gerçeğim güzelim, buradayım."
Gerçekti, buradaydı. Yani söyledikleri doğruydu. Kızımı bana getirecekti. Kızım... Evladıma kavuşacaktım. Hayır. Bu gerçek olamayacak kadar güzeldi. Olamazdı. Alparslan benim kızımı bulmuş olamazdı. Bu kadar mıydı? İki günde bulacak kadar ne yapmıştı? Nasıl başarmıştı bunu? Gözlerim yaşlarla kapandı. Ağzımdan ise iniltili bir ses döküldü. Bu esnada dilim lal olsa da zar zor bir şeyleri ona duyurmayı başarıyordu.
"Kızım..."
Alparslan tekrar alnımı öperek sözlerimi yineledi. Sesinde yoğun bir acı vardı ve şimdiye değin duyduğum en az soğukluk içeren konuşması buydu. Belki bana kızgın olduğundan belki de yaşadığımız bu andan dolayı Alparslan oldukça soğuktu ama bu soğukluğu kızını zikrettiği an son buluyordu.
"Kızımız... Alya..."
..............................................
Eş zamanlı olarak, Hollanda, ilahi bakış
Alya minik ellerini birbirine vurarak kendi etrafında dönüyordu. Bugün dadısı ona en sevdiği yemeği yapmıştı. Üstelik bununla da yetinmeyip onunla bıkmadan saatlerce evcilik oynamıştı. Alya burada çok yalnız olduğundan sıkılıyordu. Doğrusu varlığını idrak ettiği andan beri yalnızdı. Yanında sadece Zeytin ve dadısı Aliet olurdu. Arada bir evde çalışan insanlar da oluyordu fakat onların Alya ile konuşması yasaktı. İnsanlardan uzakta olmasına rağmen yabani bir çocuk değildi. Aksine Aliet bilerek onu sevecen yetiştirmişti.
Alya'nın ailesinden uzakta olan bir bebek olduğundan en başından beri haberdardı ama karşı koyacak gücü yoktu. Kaçaktı. Hapishanede ö*ü doğum yaptıktan sonra hastaneye kaldırılmıştı. Orada gördüğü uzun süreli tedavinin ardından birkaç kez kaçmayı denemişti. Zira hapishane şartları yüzünden kaybetmişti bebeğini. Tekrar dönmek yerine ö*lene dek kaçmayı yeğlemişti. İşte tam o anda karşısına Zeytin çıkmıştı. Ona yeni bir kimlik vereceğini, karşılığında ise küçük bir bebeğe bakıcılık yapmasını gerektiğini söylemişti. Ailet ilk başta kabul ederek Alya'yı sahiplense de ilerleyen saatlerde bunu yapmaktan vazgeçmişti. Zira daha ilk günden anlamıştı kaçırıldığını. Onu üst üste üç çorap giydirecek kadar çok düşünen biri vardı. Öyle ki onun kokusunu arayarak saatlerce susmak bilmemişti. Aliet ne yaptığının farkına varıp Zeytin'e gerekirse teslim olacağını ama o çocuğu ailesine vermesini söylemişti. İşte Aliet'in hapis hayatı da tam o gün başlamıştı.
İlk şiddeti ve ilk t*cav*z* o gece olmuştu çünkü. Zeytin onu bu hayata mecbur bırakmak için her şeyi yapmıştı. Aliet ise kaçamayacağını anlayarak kabullenmişti kaderini. Ondan sonrasındaysa Alya'yı bir gün annesi sarar umuduyla yetiştirmişti. Hiçbir zaman ona anne demesine izin vermemişti. Türkçe öğrenmişti bilerek. Annesinin Türk olduğunu zeytinin ağzından aldığı güç bela bir sözle öğrenmişti. Ardından eğer annesine kavuşursa zorlanmasınlar diye ona Türkçe konuşmayı öğretmişti. Alya Felemenkçe bazı kelimeleri bilse de bu yüzden genel olarak Türkçe konuşuyordu. Yine dadısının onu ve annesini düşündüğü çok da hassas olduğu bir konu vardı; Alya annesine kavuştuğunda yabancılık çekmeyecekti. Zira Aliet her gece ona annesinin ne kadar güzel ve güçlü bir kadın olduğundan bahsediyordu. Bu gerçekten habersiz olarak Alya'yı annesine hazırlıyordu.
Fakat son zamanlarda Zeytin'in tavırları neticesiyle Alya'yı daha fazla bu evde tutmak istemiyordu. Zira Zeytin artık Aliet'e Alya'nın önünde d*kunacak kadar vahşileşmişti. Onu sinirlendiren bir şey ya da birileri vardı. Hırsını zavallı kadından çıkarıyordu ama ALiet'in önemsediği şey bu değildi. Alya'nın küçük bedeni ve psikolojisi bu olaylardan çok etkilenmeye başlamıştı.
O yüzden elinden geldiğince çok onun isteklerini yaparak kafasını dağıtmaya çalışıyordu. Alya ise bunun tadını çıkarıyordu. Şimdi yaptığı sevinç gösterisinin nedeni Aliet'in ona yaptığı tatlıydı. Haberi bile yoktu ama o tam bir babasının kızıydı. Küçükken olduğu gibi şimdi de doymak bilmiyordu. Daha az önce yemek yememiş gibi tatlısını sabırsızlıkla bekliyordu.
Nihayet Aliet elinde bir kâse çikolatalı puding ile ona gülümseyerek geldiği esnada Alya ellerini birbirine daha çok vurarak olduğu yerde zıplamaya başladı.
"Yaşaşın Ali! Vey onu bana!"
Aliet koca bir tebessümle karşıladı küçük kızın sevincini. Ardından elindeki tatlıyı Alya'nın küçük, pembe yemek masasına bırakarak neşeyle konuştu.
"Afiyet olsun prensesim."
Alya neşeyle tekrar zıpladığında bu kez zıplayışı onun yanağına ulaşmak içindi. Zira Aliet ona bunu öğretmişti. Alya genç kadının yanağına küçük bir öpücük bırakarak tekrar kıkırdadı.
"Teşekküy edeyim."
Aliet yavaşça saçlarını okşayarak küçük kızın sabırsız adımlarla pudinge koşuşunu izledi. Sıcak seviyordu pudingi. Daha doğrusu ılık yemeyi severdi. Aliet olur da bir gün annesi bu küçük kızı bulursa diye onun sevdiği ve sevmediği her şeyi yazdığı bir defter vardı. O defterde harfi harfine yazıyordu her şeyi.
Gülüşü Alya'nın küçük ağzıyla pudinge üfleyerek yemeye başladığı an daha çok arttı. Ancak bunun sekteye uğraması fazla uzun sürmedi. Zira Zeytin elindeki telefonu kapatarak onlara doğru yaklaşıyordu. Kötü bir haber almıştı. Tetikçi yerlerini biliyor olabilirdi. Zeytin yıllarını vermişti bu işe. Yıllardır kendini hayattan soyutlayarak intikamına adamıştı. Öyle ki hayatına devam edip edememesi bile bu işe bağlıydı. Yıllardır içinde sönmek bilmeyen yangını bu küçük kız sayesinde bitecekti. Fakat şimdi onun korkutucu babası hem kızı olduğunu öğrenmiş olabilirdi hem de yerlerini biliyor olabilirdi. Bir hışımla yanlarına geldiğinde Aliet buz keserek bakındı yüzüne. Zira ondan çok korkuyordu. Özellikle Alya'nın yanında yapacaklarından korkuyordu.
Zeytin hışımla yanlarına gittiğinde bakışı önce Alya'ya takıldı. Oldukça neşeli görünüyordu ve önündeki pudingi üfleyerek yiyordu. Kara saçları ise bu sırada sürekli önüne geliyordu ama küçük kız bunu umursamadan tatlısını yiyordu. Zeytin ardından bakışlarını Aliet'e çevirdi. Bu kadın onun günah keçisiydi. Tüm öfkesini onun üstünden çıkarıyordu. Zira dış görünüşünü de tavırlarını da bir noktada Hazan'a benzetiyordu. Ona kıyamadığı için her fırsatta bu masum kadına kıyıyordu.
Aliet başına geleceği anlayarak geri geri adımlasa da ecelinden kaçamadı. Zira Zeytin hışımla saçını tut*rak ç*kmeye başladı.
"NE LAN BU ÇOCUĞUN HALİ?"
Aliet korkuyla fısıldadığında Alya Zeytin'in sesini duyduğu an korkuyla elindeki kaşığı masaya bıraktı. Gözleri daha şimdiden dolmuştu. Ne olduğunu anlayamıyordu ama Zeytin'in gözleri önünde Aliet'e kötü davrandığını hissediyordu.
"Ne... Varmış?"
Zeytin s*çını daha çok ç*kerek bedenini Alya'ya doğru itip düşmesini sağladı. Neye sinirlendiğini kendisi dahi bilmiyordu aslında. Yalnızca hırsını çıkaracak bir yer arıyordu.
"SAÇI AÇIK YEMEK YEDİRİYORSUN LAN! BAK ŞUNUN HALİNE! HER YERİNİ LEŞ GİBİ YAPMIŞ! ELLERİ AĞZI... S*ÇARIM LAN SENİN YAPACAĞIN İŞE!"
Alya Zeytin ondan bahsedince ellerine baktı. Puding olmuştu elleri. İstemeden yapmıştı ama. Yere dökülmesin diye ellerini siper etmişti. Gözleri daha çok dolduğunda hem dadısına hem de Zeytin'in sözlerine üzülüyordu.
Aliet ise her şeye rağmen ayaklarının dibine düştüğü küçük kıza gülümseyerek bakıyordu.
"Zeytin abinle oyun oynayacağız prensesim. Gözlerini kapatır mısın?"
Hassas içerik!
Alya dolu gözlerini sıkı sıkı yumarak onu onayladığında ayaklarını kendine doğru çekip elleriyle kulağını kapatıyordu. Bu esnada Zeytin Aliet'e tekm* atmaya başlamıştı. Aliet de yaşadığı acıyla çığlık atarak gözlerini sıkı sıkı yumup ellerini sıkmıştı. Sabrediyordu. Bu dünyadaki görevinin bu küçük kızı annesine teslim ettiğinde son bulacağına inanıyordu. Sonra cennette Tanrı'nın emaneti olan kendi bebeğine kavuşacaktı. Yaşadığı onca acıya bir şekilde tahammül etmesinin tek nedeni bebeğine duyduğu özlemdi. Ona kavuşmak için çırpınıyordu.
Alya Aliet'e atılan üçüncü t*kmede kulaklarını daha fazla kapalı tutamadan açmak zorunda kaldı. Zira dadısının sesi çok acılıydı ve Alya Zeytin'in ona kıyamadığını biliyordu. Bu yüzden gözlerindeki yaşları özenle silerek ayağa kalktığında gördüğü manzara hıçkırarak ağlamasına neden olsa da dadısını kurtarmak için çabalamak istiyordu.
"Zeytin..." Hıçkırarak devam ettiğinde Zeytin'in hareketleri durmuştu. Merakla küçük kıza bakıyordu. "Duy... Vuyma ona..."
Zeytin cümlesini ağlayarak tamamlayan küçük kıza başını sallayarak onay verdi. Alya sözünü dinlediği için mutluluk duyarken ise yavaşça ona doğru adımladı ve önünde eğildi. Bu sırada dahi öfkeyle soluyarak nefretini onun gözlerindeki adama, babasına yansıtıyordu.
"Emredersiniz Alya Hanım." Öfkeyle sırıttığında Alya masumca olanlara rağmen ona gülümsüyordu. Fakat Zeytin'in gözleri güldüğünde görünen gamzelerine takıldı. Nefreti daha çok harlanırken duraksamadan sözlerine devam etti. "Ben de size vurur*m o zaman."
Sözlerini tamamladığı an düşünmeden Alya'ya sertçe t*kat attı. Küçük kız aldığı d*rbenin etkisiyle yere düşerken gözlerindeki yaşlar misliyle artmaya başladı. Bir yandan da bağırıyor ve ağlamasına hıçkırıklarını katıyordu. Canı çok yanmıştı. Öyle ki minik ellerinin ikisi de darb*yi aldığı yanağını sarıyordu. Aliet ise onun bağırdığını duyduğu an yaşadığı acıyı önemsemeden Zeytin'in bedenini sertçe iterek Alya'yı kucakladı. Küçük kızın bedenini kavramasıyla hızla koşarak en yakındaki odaya girip kapıyı kilitledi.
Zeytin arkalarından bağırarak koşsa da Aliet'in ani hareketine mâni olamamıştı. Bu yüzden durduğu kapının önünü yumrukluyordu.
"AÇ LAN KAPIYI! AÇ SENİ P*RÇ* P*RÇ* EDEC*ĞİM! AÇ ŞU A*INA K*DUĞ*MUN KAPISINI LAN!"
Aliet ardı ardına yumruklanan ve zorlanan kapının önünde ağlayarak Alya'nın yaşlarını silip saçlarını okşuyordu. Odaya girerken ona 'Kulaklarını kapat prensesim.' Demişti. Alya da her zaman olduğu gibi onun sözünü dinlemişti. Korkuyordu, çok korkuyordu ama ona belli etmiyordu. Aliet ise küçük kızın dikkatini dağıtmaya çalışıyordu.
"Mijin mooie dochter (güzel kızım) prensesim.... Saçlarını örelim... Mi gece?" Alya'nın ipekten saçlarını okşayarak iç çekip devam etti sözlerine. Bu esnada Zeytin kapıyı sert bir tekme ile açmaya hazırlanıyordu ve elinde mutfaktan ilk bulduğu b*ç*k vardı. "Anneye gidelim mi prensesim? Seni annene kaçırayım mı?" Aliet son sorusunu sorarken Alya korkuyla titreyerek hıçkırmaya devam ediyordu.
Ancak cevabı duymasına zaman kalmadı. Zira hem Alya onu duyamayacak kadar çok korkuyordu. Hem de Zeytin kapıyı kır*r*k içeri girmişti. Artık sonun başlangıcının zamanı gelmişti. Bugün bu evde bazı sonlar ve bazı başlangıçlar olacaktı.
.............................................
Alparslan'ın ilk defa duyduğum o soğuk sesine rağmen kızımın varlığına odaklandığım o anın içindeyim hâlâ. Fakat tek bir fark var. O bana sarılarak acısını gösteriyor ama benim yüreğimde başka bir acı, farklı bir yangın var. Öyle ki hissiz oluşuma rağmen kaşlarım sonuna dek çatıldı. Alparslan benim acımı daha göremeden bedenlerimizi ayırarak kalkmam için kollarımı tuttu.
"Hadi Hazan, acele etmemiz lazım. Seni abime emanet edip yola çıkacağım. Ne kadar sürer bilmiyorum."
Başımla onu reddederek sol yanımı tutup dudaklarımı ısırdım. İçimdeki yangın her geçen saniye artıyordu. Alparslan nihayet fark ederek hafifçe eğdi başını.
"İyi misin?"
Başımla onu reddederek iç çektiğimde nefesimi dahi kesecek türde bir acı içimde hakimiyet kuruyordu ve bütün hislerimi tek bir noktada, kalbimde birleştiriyordu.
"Alparslan..."
Tekrar kolumu tuttuğunda beni acele ettirmeye çalışıyordu. "Güvende değiliz. Yürüyemeyeceksen kucağıma alacağım."
Başımla onu reddederek ayağa kalktığımda elleri benim reddedişime rağmen bedenime dolandı ve hızlı adımlarla odadan çıkmamızı sağladı. Merdivenden inerken ise yüzümdeki acıyı görerek devam ediyordu sözlerine.
"İyi değilsin sen, ne oldu?"
Merdiveni inmemiz bittiği için yavaşça kucağından inerek tam karşısında durdum ve gözlerine dolu gözlerle baktım. İçimdeki acıyı hissetmesi gerekiyordu.
"Buram acıyor."
Kalbimi işaret ederek onun hissetmesini beklediğim saniyelerde isteğimi vererek alnımı öptü ve bir elini kalbime yasladı.
"Geçecek, söz veriyorum."
Sözlerini tamamladığı an tekrardan yürümemi sağlamak için elimi tuttu. Fakat ben onu durdurdum. Hissiz oluşuma rağmen ondan almam gereken ve sürekli olarak içimde yinelediğim bir soru vardı; tek bir soru.
"Affettin mi beni?"
Alparslan sözlerimle duraksayarak kısa bir an yüzüme bakıp gözlerini kaçırdı ve başını yere doğru eğdi. Cevabı artık vermesine gerek yoktu. Zira ben onun bakışından almıştım cevabımı. Yine de o sıkıntılı bir solukla dillendirdi yanıtını.
"Affetmedim."
Gözlerimi kapatarak onu onaylayıp evden çıkmak için bir adım attığımda içimdeki o ses sonsuza dek affetmeyeceğini söylüyordu ve haklıydı. Alparslan ilerleyişimi yarıda keserek önüme geçtiğinde bu düşünce sekteye uğrasa da onun arkasında kapıdan çıkarken sürmeye devam etti.
Siper oluyordu bana. Affetmemişti ama benim canımı korumak için öne atılıyordu. Ben de onun korumasına müsaade ederek güvendiğimi belli ediyordum. Evin dışına doğru bir adım daha attık beraber. Ardından Alparslan adımını sertçe durdurarak sırtına yapışmamı sağladı ve s*lahını belinden çıkardı.
"AKLINDAN BİLE GEÇİRME LAN!"
Bağırdığını duyduğum an beni saklamaya çalıştığı yerden uzattım başımı. Karşımızda Dağhan vardı. Bir ordu adamla karşımızda durarak sırıtıyordu.
"SÜRPRİZİMİ BEĞENDİN Mİ ORTAK?"
Sırıtışını sürdürerek eline s*lahını aldığında Alparslan gözlerini kapatarak boşta olan eliyle elimi tuttu. Ben acımı bir kenara atarak olanı biteni anlamaya çalışıyordum. Ancak anladığım tek şey onun korkuyor olduğuydu. Zira hislerim sanki sadece onu anlamaya yetiyor gibiydi.
"Sakın arkamdan çekilme."
bölüm sonu.....
güzelliklerim yeni bölüm günümüzden herkese merhaba! Bölüm günlerini pazartesiye aldım. Zira derslerin yoğunluğu yetiştirmeme engel oluyor. sanırım bundan sonra bölüm günü bir daha değişmeyecek.
birazcık bomba bir bölüm oldu ama Alya sahnesini bilerek detaysız yazdım. Zira kalbim kaldırmadı küçük bebeğimizin acısını:(((
Alparslan'ın kızına vurduğunu öğrenince Zeytin'e yapacaklarını düşünüyorum da....
Aklım almıyor, o kadar söylüyorum size.
esasen benim için çok farklı olacak olan bir bölümde karakterler tamamen kendini yazdırdı. daha çok kavga okuyacaktık. hatta yüzleşme devam edecekti ama dediğim gibi onlar böyle olmasını istediler:))) karışmak ne haddimize:)))
favori sahnenizi merak ediyorum güzelliklerim. Bir de duyuru yapayım sizlere tahminime göre 37.bölüm sezon finali. fakat öncesinde ertelediğim özel bölümü de okuyacağız.
onun dışında bir de özür diliyorum sizlerden, zira onlarca yorum ve soru var ama hiçbirine dönemedim henüz🥺🥺🥺
neyse ki yarın boş günüm, bütün yorumlara döneceğim, hatta sizlerle sohbet etmek de istiyorum çünkü sizi çok özledim💕
yeni bölümde haftaya pazartesi görüşene dek güzellikle kalın ve kendinize çok çok iyi bakın olur mu? Sizi çoook fazla sevdiğimi de unutmayın💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |