20. Bölüm

Şuh-u Fetret

Sude ben
sudenoloji

20. ŞUH-U FETRET

   

                                    🔥

 

 

Bir zalimin hançeri bin mazlumu parçalar. Bin mazlumun ahı ise o zalime cehennemde bile ateşi aratır.

 

Ey dünya, Ey zalimin kılıcı !

 

Uğruna heba ettiğin mazlumlar

 

Yakıp geçmez mi o zalimin onlarcasını ?

 

Sevdanın büyüsüne kıyan zalimler

 

Bilmez mi o büyünün elbet onu bulacağını ?

 

Yandığım kadar yakmaya yaktığım kadar kül etmeye ant içeli yıllar oldu. Her geçen yıl yüreğimde ayrı ayrı kıyımları doğurdu. İçimde hayat bulan onlarca kıyımın ardından şimdi yalnızca biri hayatta ; kinimin doğurduğu öfkemin kıyımı. Ona sarılıyorum sımsıkı. Ona tutunarak ayakta kalıyorum. Gücümü bir tek ondan alırken de akıl sağlığımı yalnızca ilaçlar sayesinde koruyabiliyorum. Her geçen gün biraz daha yiten aklımın yerini o ilaçların verdiği hissizlik ve gaddarlık alıyor. Birkaç gün önce kardeşimin sarf ettiği o ' Seni tanıyamıyorum.' Sözlerini içimden kendime ben de tekrar ediyorum. Artık ben bile tanıyamıyorum kendimi. Öfkemin yarattığı ve her sabah aynada gördüğüm o kadını ben dahi tanıyamıyorum.

 

Şimdi harabe bir depodayım. Şehir merkezine belki de yüzlerce kilometre ötede, ıssız bir alanda inşa edilmiş, yıkık dökük ve duvarlarından yalnızca görüntüsünün eksik olduğu kanların aktığı bir yerdeyim. Soğuk, izbe, küfle karışık bir nem kokusu var içerde. Kokuyu içime çektikçe birazdan buranın bu leş kokusuna kan kokusunun eşlik edeceğini geçiriyorum içimden. Ardından dakikalardır düşüncelerle boğuştuğum için dönük olan bedenimi hedefine çeviriyorum.

 

Karşımda kırklı yaşlarının başında bir adam var. Çelimsiz , kır saçlı ve esmer biri. Beni ilgilendirense bu adamın fiziksel özelliklerinden çok ne yaptığı. Kızımın kaçırıldığı parkta çalışan üstelik tam olarak o gün o saatte orada bulunan ve yetmezmiş gibi ne tesadüftür ki Türk olup işe yeni başlayan bir çöpçü. Benim vardığım kanıya göre o parktaki asıl görevi yerlerdeki çöpleri temizlemek değil. Aksine başka çöpleri halının altına süpürmek. Bu denli tesadüflerin oluşu ve o adamı bulmamsa bizi yani beni ve adamlarımı işimizi daha rahat yapabilmek adına buraya getirtti.

 

Benimle göz göze gelmeye dahi çekinen bu zayıf adamı tekrar süzdükten sonra rugan siyah topuklularımın çıkardığı o tok sese eşlik ederek adımlarımı tam karşısında sonlandırdım. O ise bakışlarını kaldırıp nama bakmaya tenezzül dahi etmedi. Ben de bu hareketine karşın başımı Yalçın'a çevirerek gözlerimle komut verdim. Aynı saniyelerde ona elektrik verildiğinde acı bir çığlık attı.

 

" Uyanman içindi. Karşında kimin olduğunun farkına var ve o s*kik başını kaldır."

 

İnleye inleye başını hafifçe kaldırdığında dağılmış olan yüzünü ve gözünü görerek gülümsedim. Kendime sadık insanlarla çalışmanın meyvelerini her geçen gün daha çok alıyordum. Emir dahi almadan onu burada bu halde bulmak müthiş bir histi. İçli bir nefes verdiğimde dağılan yüzüne gülümseyip hafice başımı eğdim. Aynı saniyelerde buruşan yüzüm ona onun hakkındaki gerçekleri sesli dile getiriyordu.

 

" Ah ! Zavallı adam! Belli ki seni satın alan o yontulmuş beyinliler kimle mücadele edeceğini sana anlatmamışlar."

 

Kıkırdayarak başımı aşağı yukarı salladığım esnada acı içinde bana bakarak yalvaran bir tınıda konuştu.

 

" Ben... Benim...Suçum yok."

 

Kaşlarımı şüphe ile havalandırarak dudaklarımı daha çok büzdüm. Suçu olmayan bir insan suçu bilemezdi ancak bu adam suçsuz olduğunu iddia ediyordu. Yani ortada bir suç mevcuttu ve asla cezasız kalmayacaktı. Siyah eldivenlerim elimde olduğu için ona rahatça dokunarak başını kaldırdım. O ise bu hareketime acı içinde inleyerek karşılık verdi. Tıslayarak konuştuğumdaysa gözleri korkuyla titriyordu.

 

" Lan s*kik or*spu ç*cuğu ! Madem suçun yok. Suçu nereden biliyorsun ? "

 

Bakışları gözlerime düşmedi bile. Kaşlarında ve gözlerinde korkak bir titreme gördüm. Cevap veremediğini fark ederek içli bir nefes verip yeniden bakışlarımla bir komut verdim. Aynı saniyelerde bedeni elektrik ile savrulurken acı için de inlemeye devam etti. Hazan Kandemir ile karşı karşıya gelmenin ve onun karşısında yer almanın bedelini herkes gibi ödemekle kalmayacak canını çok daha ağır bir şekilde yitirecekti. İçimdeki acıyı artık hissedemez bir hale geldim. Canım öyle çok yanıyor ve beni öyle çok yoruyordu ki bu yorgunluk canımı uyuşturuyordu. Üstelik bu kadarla sınırlı değildi yaşadıklarım. İlaçların da etkisi vardı şu an bu denli duygusuz oluşumda ancak karşımdaki bu aciz adama karşı duygusuz oluşumun nedeni barizdi. Kızımı kaçıran o ahlaksızlarla bu it iş birliği yapmış olmalıydı. Hiç olmadığım kadar yakındım şimdi ben onlara. Hiç olmadığım kadar sıcak hissediyordum bu yakınlığı. Sanki ateşin tam dibindeymişim de aramızda yalnızca bir kapı varmış gibi hissediyordum. O kapının ardında kızım varmış gibi hissediyordum. Bebekliğinde bıraktığım yavrumun büyümüş halini hayal ediyordum aynı saniyelerde. Belki de benim çocukluğuma benziyordu. Siyahtı belki yine saçları. Annesi gibi sessiz bir çocuktu belki. ya da babasından aldığı gamzelerini sürekli etrafa saçacak kadar neşeli bir çocuktu. Toktu belki karnı. En son evden çıkarken mama verip akşama emzirme sözü vermiştim ben yavruma. Tutamadım o sözü. Şimdi eğer hâlâ bir yerlerde nefes alıyorsa kim emzirmişti benim yavrumu ? Annesinin sütüne , kokusuna hasretken nasıl uyumuştu ? Bu soruları aldığım ilaçlar bile susturmuyor. Kızımın kokusuna hasret düştüğüm günden beri yaptığım hiçbir şey içimdeki bu soruları susturmuyor. Kızımı emziremedim, ona sözümü tutamadım diye ben yıllardır göğüslerime bakmaya çekiniyorum. Utanıyorum onlardan. Kızımı doyurmadıktan sonra bedenimde olup olmamalarının amacını sorguluyorum. Yediğim her lokma sadece Alper için değil, kızımın aç olma ihtimali için de diziliyor boğazıma. Mecbur olduğum için bedenimi zorlaya zorlaya yutuyorum ben o lokmaları.

 

Şimdi karşımda yaşadığım onca acının nedeni olma ihtimali olan biri var. Şimdi karşımda benim kızımın annesinin sütüne hasret kalmasına neden olan o zalimlerden biri var. Aksine beni kimse inandıramaz. Bu tesadüf olamayacak kadar şüpheli. Hoş, zaten tesadüf olsa dahi bu adam masum olsa dahi öfkemden nasibini alarak rahatlamamı sağlayacak bir kurban olacak.

 

İnlemelerini işittikçe gözlerimi daha sıkı kapadım. İçimde geçirdiğim o buhranlar duyduğum seslerle yavaş yavaş azaldı ve içli bir nefes vererek başımı salladım. Sanki bir melodiydi acı çığlıkları. En sevdiğim şarkının, en tutkulu nakaratını işitiyordum sanki. Bir elimi kaldırarak Yalçın'a şiddeti arttırması için komut verdim. Anlamış olacak ki adamın çığlıkları hayli arttı. Bu esnada gülümseyerek yavaşça açtım gözlerimi. Dudaklarımı yalayıp sırıtışımı büyüttüğüm saniyelerdeyse yeniden onun tiksinç yüzüne baktım. Bu esnada Yalçın işlemi durdurdu. O ise acı içinde iniltili mırıltılar döküyordu. Başımı ona doğru daha çok eğip yeniden gülümseyerek fısıldadığımda içimdeki delilik hiç olmadığı kadar çok artmıştı ve o bunun meyvelerini şimdi birer zehir tanesi gibi yiyecekti.

 

" O küçük, zavallı beynin de vereceğimiz şokla kül olmadan söyle ! Orada ne işin vardı , emri kim verdi ?"

 

Sözlerimi işittiği an öksürerek k*n kusmaya başladı. Ben de aynı saniyelerde yüzümü buruşturup geriledim. Leş gibi bir koku sarmıştı etrafını. Yalçın'a baktım tekrar. Konuşması için gerekli işkence yeterli olmamış olmalıydı. Komutumu anlayarak şoku verdiği esnada bağırdığını işittim.

 

" DUR ! DUR !"

 

Elimle elektriğin kesilmesi için komut verdiğim esnada yanına hızla adımladım. Bu sırada bana bakmaya çalışıyordu ancak gözlerine şimdiden ö*üm çökmüştü ve konuşmak için fazla vakti yoktu. kalbim deli gibi çarparken konuşması için ümitle yüzüne bakındım.

 

" Söyle !"

 

O ise yutkunarak yeniden öksürüp k*n kusmaya devam etti. Bunu görerek öfkemi yüzüme yansıttım ben de. Benimle alay ediyor etmekle de kalmayıp o alayı bizzat gözümün içine baka baka sürdürüyordu.

 

Mideme oturan acı sancıyla ani bir hareketle tek elimle saçını kavradım. Aynı saniyelerde yüzüme bakmasını sağladığımda inleyerek kapattı gözlerini. Gözlerimdeki o ifadeden korktuğu o kadar belli ve o kadar aşikardı ki bu ifadeye sığınarak gücümü daha çok arttırıp öfkemi sesime tamamen yansıttım.

 

" KONUŞ ! KİM VERDİ EMRİ ? KONUŞ S*KERİM SENİN O KORKUDAN KAPANAN GÖZLERİNİ !"

 

Saç diplerini çekiştire çekiştire acı çekmesini sağladığımda bağırdığını işittim ve buna dayanarak gücümü orantısız bir şekilde daha da çok arttırdım. O ise acı ifadesini hiç olmadığı kadar büyük bir çığlığa boğdu ancak konuşmadı. Dayanamadım buna. Bu kadar sessizlik ve hem bu kadar yakın olup hem de bu kadar uzak olmaya dayanamadım. Sırf bu yüzden aynı saniyelerde hiç düşünmeden belimden s*lahımı çıkararak kafasına yasladım ve öfkeyle bağırmaya devam ettim.

 

" KONUŞSANA LAN ! KONUŞ DEDİM SANA ! KİMİN ADAMISIN ? O GÜN ORADA NE İŞİN VARDI ?"

 

Yeniden acı içinde inleyerek ağzını sonuna kadar açtığında anlık olarak konuşacağına ümitlensem de yalnızca çığlık işiterek içli bir nefes verdim. Nefesimin ardından dişlerimi dudaklarıma geçirerek sinirle burnumdan soluyup kafasındaki s*lahımı ağzına s*ktum. Ani ve düşünülmeden yapılmış bir hareketti ve onu oldukça şaşırtmıştı. Gözleri sonuna kadar açıldı ve mırıldanmaya başladı. Aynı saniyelerde ben de s*lahı daha çok ittim. Boğazına dek itmeyi denediğimde gözünde dolan yaşları görerek acı bir kahkaha attım.

 

" Ne o , daha çoğunu almaya alışkın değil misin ?"

 

Ardından içli bir nefes vererek s*lahı ağzında daha da ileri itmeye çalıştığım esnada sürdürdüm cümlelerimi. Öfkem gözümü öyle bir kör etmişti ki neyin ne olduğunu ve tam olarak ne yaptığımı dahi idrak edemiyordum. Çoğunlukla zaman algı yoktu. beş saniye sonra yatağımda olsam ve bunun bir kabus olduğunu düşünsem bile normaldi benim için. Zaman ve mekan algım tamamen yitmişti. Sanki günlerdir geceydi. En son ne zaman günün doğduğunu dahi hatırlamıyorum. Onun boğuk çıkan sesiyle konuşmaya devam ettiğimde içimdeki bu düşünceler birer yanılmadan ibaret olup uçmuştu.

 

" Alıştırırım, seni s*lahımla s*kmeye alıştırırım." Sözlerimle paralel boğazına doğru zorladığımda gözlerinden akan yaşlara gülümsüyordum. " Her seferinde içine daha çoğunu iterim. Duydun mu ? L*şini bununla p*rçalayana dek yaparım bunu."

 

İçli bir nefes daha vererek acı içinde inleyen ifadesine biraz daha çok bakındım. Ardından sözlerime yenilerini eklediğimde sabrım taşıyordu.

 

"Şimdi konuş ve anlat! Yoksa bu tetiği çeker seni p*rçalarım!"

 

Sözlerimle paralel hızla s*lahı ağzından çıkararak yana savurdum. O ise kesik kesik soluyarak nefes almayı denedi. Bu esnada ben ayağımla yerdeki s*lahı iterek bakışlarımı Yalçın'a çevirdim.

 

" S*lahını ver!"

 

Yalçın başını sallayarak belinden çıkarıp s*lahını bana fırlattı. Ardından yeniden ona çevirdiğim bakışlarımı daha çok karartarak tetiği çektim.

 

" Fazla vaktin kalmadı. Konuş !"

 

Öksüre öksüre başını aşağı eğerek fısıltılı ve hırıltılı bir tınıda konuşmaya hazırlandığında başımı hafifçe eğerek meraklı bir ifade ile bakındım ona. O ise yeniden öksürerek saniyelik olarak bana korku dolu gözlerle baktı. Ardından konuştuğunda sesi titriyordu.

 

" Saadettin... Ben onu bilir...Onu tanırım."

 

Dayı...

 

Kaşlarım şüphe ile havalanırken öfkeli bir nidayı dudaklarımdan peydah ettim. Aynı saniyelerde şaşkın bakışların esiri olan Yalçın'a baktığımda ifadem buz kesti. Ben onun masum olabileceğini düşünürken onun baba yerine koyduğu adamın adını işiterek yerimde duraksadım. Gözlerimi saniyelik olarak kapatıp sıkıntıyla soluyarak dişlerimi birbirine yasladım. Ardından içli bir nefes verip daha çok çattığım kaşlarımla gözlerimi açtığımda öfkeden kulaklarım çınlıyordu. Yüzümü buruşturarak bu çınlamaya kulak verip aynı yöne başımı eğdiğimde sanki hançerlenmiş gibi bir acıyı içimde hissederek refleksle açtım gözlerimi. Ardından ifademe dolan sertlik ve öfkeyle hızla ona doğru adımlayarak silahımı başına yasladım.

 

"YALAN SÖYLÜYORSUN !"

 

İzlediğim taktiği uygularken bakışlarım mimiklerindeydi. O ise bunu fark etmeyerek yutkundu. Aynı saniyelerde başıyla reddettiğinde gözlerinde şaşkınlıktan eser yoktu. bunu diyeceğimi bekliyor olması kafamı karıştırdı. İnkar edebileceğim ihtimalini düşünmüş olması şüphemi doğrular nitelikteydi. Gerçekten bu işin içinde bilmediğim hileli kumarlar oynanıyordu ve ben buna ayak uyduramıyordum. Onun adını inkar etmemi beklememesi gerekiyordu. Tufanlı'yı ve Dayı'sını suçlayacağımı tahmin etmesi gerekiyor ve şaşkınlığa uğraması gerekiyordu.

 

Yutkunarak gerilediğimde günlerdir kafamı kurcalayan bu işin altındaki asıl mevzuyu sorguladım. O ise bu esnada dudaklarından sızan k*na aldırmadan fısıltıyla konuşuyordu.

 

" Doğru... Söylüyorum. O tuttu...Beni..."

 

Hiç düşünmeden önünde eğilerek en sorgular ifademi yüzüme takındığımda içimden tek bir düşünce geçiyordu. Bunu sesli bir şekilde dile getirdiğimde dakikalar sonra yüzüme bakacak gücü ve cesareti bulmuştu.

 

" Neden, neden istedi ? Orada olma amacın neydi ?"

 

Yeniden öksürerek k*n kustuğunda bıkkın bir nefes vererek beklentiyle salladım başımı. O ise konuşmaya devam etti. Bu esnada duymaktan korktuğum ama duymayı beklediğim şey kızımın esas babasının Tufanlı olduğu gerçeğiydi.

 

" Oğluna..." Öksürerek başını eğdi. Daha sonra konuşmaya devam etti. " İntikam için... Ben... Etrafı... Kontrol ettim."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğumda beklediğim şeyi duymamış olmanın acı rahatlaması sardı içimi. Ardından içli bir nefes vererek geriledim. Kafam çok karışmıştı. Dehşet bir şaşkınlık içinde eriyordu beynim. Başımı iki yandan tuttuğumda s*lahım elimde az da olsa hafifledi. Düşünmeye başladım sonra. İlk başta şaşırmamış olmasının nedeni bu işi bir başkasının yapıp onlara yıkması ihtimalini doğruluyordu. Ardından intikam demesi de onları suçluyordu. Bu aptal görünene göre yalnızca benimle oynuyor ve aklımı karıştırıyordu. Bunu hissederek hızla arkama döndüğümde Yalçın'a elimle komut verdim. Ardından yeniden çığlığını işittiğimde gözlerimi kapatarak düşünmeye başladım. Düşüncelerim bir sonuç vermezken hızla arkama dönerek yeniden ona doğru ilerleyip sinirli bir tınıda konuştum. Bu esnada s*lahı ona doğrulttum.

 

" Son, bu son şansın. Ya ne b*k olduğunu doğru dürüst anlatırsın ya da seni Franklin'den başlatıp Tesla'nın babaannesine sövdürecek kadar çok elektriğe maruz bırakarak ö*dürürüm!"

 

Sözlerimin ardından yeniden bakışlarımla komut verdiğimde Yalçın gülümseyerek ayarı biraz daha arttırıp çalıştırdı. Aynı saniyelerde acı bir çığlık atarak ellerini amansızca öne savurdu.

 

" DUR ! DUR TAMAM !"

 

Can havliyle titrek çıkan sesine karşın başımı sallayarak yeniden komut verdiğimde bu kez komutumun nedeni durmasını istememdi. Ardından şok durduğunda sıkıntıyla soluyarak gözlerine daha çok beklenti içinde baktım. O ise bu esnada konuşmaya başladı.

 

" Dayı... O istedi. Yemin... Yemin ederim... Tetikçi'de oradaydı. İntikam...Dediler."

 

Sıkıntıyla soluyarak yeterli cevabı alamadığım sorumu ona yeniden yönelttim. Neden ? Neden, yapmıştı ? Tamam intikamsa intikam ama bu adam neden bir cevap veremiyordu bana ?

 

" NEDEN ? CEVAP VER BANA ! NEDEN ?"

 

Alparslan kızımın kendi kızı olduğunu bilmiyorsa eğer kızımın onda olmasına imkan yoktu. Ya bu adama söylememişlerdi ya da kızım onda değildi. Bildiğini benden saklaması çok muhtemeldi. Beni bu şekilde ondan mahrum bırakarak cezalandırabilirdi ancak bunu gerçekten birinden duymadıkça tüm suçu ona yıkmam da mantıksız olurdu. Zira elimde ne onu tamamen suçlayacak kadar delil vardı ne de onu suçsuz bulacak bir kanıt.

 

Tek sığınağım Alper'in canına mâl olan sözler ve kızımın benden koptuğu arabada gördüğüm o siluetti.

 

Sıkıntılı bir nefes vererek bahanelerime sığındığımda karşımdaki yüzden bir cevap bekliyordum. Bir cevap, tek bir cevap. Beklediğim cevabı işitmek için beklentiyle baktığım yüzün karşısında bir karşılık bulmayı aradığımda konuşuyordu.

 

" Alper..." öksürerek devam etti. " Ö*ecek dediler."

 

Sıkıntıyla soluyarak ellerimi başıma atıp sorumu yineledim ancak yine bir cevap yoktu. dolandırıyordu sürekli lafı. Daha fazla baş edemedim bu belirsizlikle. İçimdeki öfke yavaş yavaş titrek ve sürekli kesilen bir sesle beynime doldu. Gözlerim titredi kısa bir an. Ardından öfkeli bir nefes vererek öne atıldım ve boğazına yapıştım. Var gücümle sıkarak gözlerini sonuna dek açmasını sağladığımda boğuk boğuk sesler çıkararak konuşmaya çalışıyordu ancak buna müsaade etmedim. Daha çok sıkarak o boğuk sese de engel olduğumda içimdeki bütün öfkeyi ona boşaltıyordum. Amacım ö*ümü yakınında hissederek korkuyla gerçekleri söylemesiydi ama duyduğum bir ses bu amaca engel oldu.

 

Büyük bir gürültü işittim. Kapının sonuna dek açılmasını sağlayan bir gürültüydü bu. Başım refleksle o yöne döndüğünde karşımda salına salına bu yöne gelen Tufanlı vardı.

 

Büyük demir kapıyı tekme atarak kırmıştı. Bunu kapının bir yanının aşağı doğru sarkmasıyla idrak ettim. S*lahı vardı elinde. Tetiğini çekerek bize doğru yaklaşmaya başlamıştı. bakışlarıma bir bulut çökerken elim yavaşça çözüldü. Yutkunarak duruşumu toparladığımda bakışlarımız denk düştü. Yüzünde öfke dolu bir ifade hakimdi. Bakışlarımız denk düştü. Bakışlarımızın denk düştüğü an ise bu öfkeye derin bir yutkunuş eklendi. Bakışları kısa bir an saçlarıma düştü. Gözlerimdeki var olan öfkeyi onu görmemle arttırarak bakışlarımı kararttım. O ise benim dik konuma geçtiğim esnada tam karşıma geçerek s*lahını indirmişti. Bu esnada bakışlarım Yalçın'a döndü ve onun büyük bir nefretle s*lahını kaldırdığını gördüm. Aynı görüntü depodaki tüm adamlarımda teker teker görününce bakışlarıma gurur ekleyerek bana öfkeyle bakan Tufanlı'ya çevirdim.

 

Bakışlarındaki öfke dedim ancak içimden öfkesini geçirdiğim andan neredeyse bir salise kadar önce o öfke yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Hatta bu silinişin yerini küçük bir tebessüm bile almıştı.

 

" Hazan..."

 

Yüzünde anlam veremediğim türde bir ifade oluşurken kaşlarımı şüpheyle havalandırarak öfkeli bir soluma gerçekleştirip s*lahımı ona doğrulttum. Tam kalbinin üzerine koyduğumda içli bir nefes vererek saniyelik olarak s*lahıma bakıp ardından bakışlarını yüzümde sabit tuttu. İçimdeki öfke onu görmemle harlanmıştı. Bunu sesime yansıttığımda onun ifadesindeki yumuşaklığın aksine ifademde oldukça yoğun bir öfke vardı.

 

" Ne işin var burada ?"

 

Başını aşağı yukarı sallayarak içli bir nefes verdiği esnada bakışlarına alaylı bir ifade yerleşti. Ben de bu alaya karşılık vermek istesem de öfkeme yenik düşerek duraksadım. Ardından bakışlarım arkamdaki adama döndüğünde küçük iniltilerle nefes almaya çalıştığını fark ettim. Aynı saniyelerde bakışlarım onda değilken sesini işiterek irkilip nefretin en koyu tonunu gizleyen yeşillerine daldım.

 

" İki oldu. İlkinde de evine misafirliğe geldiğimde hesap sormuştun."

 

Sözlerine kıkırtı ile karşılık verdiğimde o benim aksime gülmüyordu. Gayet ciddiydi. Ben de yalnızca komik bulduğum için gülmemiştim zaten. Hakikaten şu durumda ve konumda dahi beni ciddiye almak yerine alaylı bir tınıyla karşılık veriyordu.

 

" Üç de olsa tavrım aynı. Sen benim evimde hiçbir zaman misafir bile olamayacaksın."

 

Kıkırdayarak yanıtladı sözlerimi. Benim aksime neşe doluydu ve bu neşesi sanki az önce kapıyı kıracak kadar öfkeli değilmiş gibiydi. Konuşmaya başladığında ellerini açmıştı sonuna dek. Bulunduğumuz yeri ise bakışlarıyla işaret ediyordu.

 

" Şu an senin evinde değiliz." Sözlerine soluyarak ağzımı araladığım an eliyle susmamı sağlayarak devam etti. " Beni burada istediğin gibi ağırlayabilirsin."

 

Sözlerini işittiğim an beynimde yankı buldu. Aynı saniyelerde öfkeyle öne atılarak silahımı göğsüne daha çok yasladım. İçimde bunun alayvari bir ima olması fikri nefes almaya başlamıştı ve bu şuh nefes kanımı donduracak seviyede soğuk üflüyordu. Yutkundum. Yutkunduğum an bakışlarıma daha da çok öfke ekleyerek deyim yerindeyse ağzımı açıp gözlerimi yumdum ancak bunu gözlerimi ona nefretle dikerek yaptım.

 

" SENİ Ö*DÜRÜRÜM ! DUYDUN MU ? BENİM OLDUĞUM YERE KAPILARI KIRARAK GİRİP BENİMLE BU ÜSLUPTA KONUŞAMAZSIN ! BUNU SANA ÖDETİRİM !

 

Öfkeli bir nefes vererek bakışlarımı zar zor onda tuttum. O ise benim sözlerime tek bir mimikle dahi karşılık vermeye tenezzül etmeden duruşunu koruyarak yutkundu. Ardından gülümseyerek konuştuğunda ifadesindeki hakimiyet sürüyordu.

 

" Çok gergin ve sinirlisin. Bu sinirini de gerginliğini de hafifletebilirim. Bu şekilde sağlıklı bir konuşma yapamayız."

 

Sinirli gülüşümü sürdürerek başımı ona doğru kaldırdım. Bu esnada içimde oluşan iğrenir ifadeye karşılık vermek yerine yutkunarak onu itmeyi denedim. Alparslan ise kıkırdıyordu. Ben onun kıkırtısına aynı alaylı ifadeyle yanıt verirken ifademe biraz da sorgu ekledim. Ardından konuştuğumda öfkemden tek bir cümle için dahi olsa nasibini almayacaktı.

 

" Nasıl olacakmış o ? "

 

Kıkırdayarak başını aşağı yukarı salladı. Ardından bakışlarını etrafta yani etrafında bir çember oluşturarak ona s*lah doğrultan adamlarımda gezdirdi. Daha sonra bu manzarayı umursamamayı seçerek başını kulağıma doğru eğip kısık bir seste konuştu.

 

" Bildiğim birkaç yöntem var."

 

İşittiğim sözlerle gözlerim sonuna dek açıldı. Bu esnada kaşlarımı sinirle çatarak yutkunup öfkemin daha da çok harlanmasını bekledim. Konuşmaya başladığımda yaptığı ima içimde yalnızca öfke değil acı da uyandırıyordu. Bana bunun imasını yapmış olması içime neden bir ağırlık çöktürdü anlayamadım ama bu ağırlığa kayıtsız da kalamadım. Öfkeme ve kinime tamamen teslim olduğumda s*lahı biraz gevşeterek iki elimle birden onu var gücümle ittim.

 

" NE DİYORSUN LAN SEN ? NE SAÇMALIYORSUN ? "

 

İtmemle sendeleyerek biraz gerilediğinde iki elimi birden ona doğrultarak başımı hafifçe eğdim. Bir elimde tetiği çekili olan s*lah diğer elimde ise tehdit pozisyonu vardı ancak o bunların ikisini de umursamak yerine gözlerimin en içine bakıyordu ve gülümsüyordu.

 

" Ne anladın sen ? "

 

Kıkırdayarak gamzelerini gösterdiği esnada benim sinirimle paralel Yalçın'ın tıslamasını işiterek bakışlarını ona çevirdi. Daha doğrusu çevirdik. Benim bakışlarım da ona döndü.

 

" Abla..."

 

Ses tonundan buna daha fazla tahammül etmemem gerektiği ve gereğinin yapılması uyarısını işitsem de bakışlarımı yeniden ona dikerek bundan kaçtım. O ise fark etmiş gibi tam olarak benimle aynı saniyede bakışını Yalçın'dan çekerek gülümsemeye başladı. Gözleri yeniden bendeydi ve en içten gülüşünü bana sunuyor aynı saniyelerde de tok bir ses tonuyla konuşuyordu.

 

" Ne anladığını gerçekten çok merak ediyorum."

 

Öfkeyle gözlerimi devirerek dudaklarımı dişledim. Aynı saniyelerde konuşmak yerine susmayı seçtiğimde bakışlarım anladığım şeyi benim yerime söylüyordu ve o bunu fark ederek sırıtmaya başladı. Ardından içli bir nefes vererek dudaklarını dişlediğinde sırıtışı anlamlı bir hâl alarak alaya büründü. Ben bu esnada en korkunç ifademle onu izliyordum ve o bu ifadeyi umursamadan ses tonuna ifadesini yansıtıyordu.

 

" Anladığın şey... Onu kast etmemiştim ama bilirsin, isteklerin her zaman önceliğimdir."

 

Sözlerini işittiğim an adımlarımı hızla ona yönelterek öfkeyle tısladım. Aynı saniyelerde tam karşısına yeniden dikildiğimde bu kez namlu kafasının ucundaydı ve oldukça sert bir baskı uyguluyordu. Ona olan sinirim her geçen saniye artıyordu. Ben etrafımdan ve onun hareketlerinde n gördüğüm şeyler doğrultusunda aksi ihtimalini de göz önünde bulundurarak kızıma dair bir delil arama peşine düşmüşken o aynen bu şekilde tam karşıma geçip benimle alay ediyordu. Yetmezmiş gibi ahlak dışı imalarda bulunuyordu. O bana ihanet ettiği günkü adamdı. Karşımda bedenimi kullanan ve bundan utanmayan o adam vardı.

 

Hatırladım. Teker teker düştü o anlar gözlerimin önüne. Öfkem daha çok harlandı sonra. Silahı başına daha da çok yaslayarak hırlamaya başladım. Hırlama diyorum çünkü sesim gerçekten öfkeden titreyerek hırıltıya büründü. İçimdeki öfke her geçen saniye aklımın daha çoğunu alamayacağı bir boyuta erişiyordu.

 

" SENİ GEB*RTİRİM ! DÜZGÜN KONUŞACAKSIN ! BENİMLE DÜZGÜN KONUŞACAKSIN TUFANLI !"

 

İçli bir nefes vererek başını namludan geriletip yutkundu. Aynı saniyelerde gözlerime baktığında gözlerinde korku vardı. Zar zor gülümseyerek sırıtmaya başladığında öfkeli nefesler vererek beynimi şu an yaşananları düşünmeye zorluyordum.

 

" Sakin ol, ben... Şaka yapıyorum."

 

Bu kez gülen ben oldum. Şaka, kötü ve beni öfkeden bir adamı öldürecek seviyeye getirecek bir şaka. Ucunda belki de kızımın olduğu hayata son vermeyi düşünmemi sağlayacak kadar güzel bir şaka. Daha çok gülümsedim. İçime daha çok öfke yükledim. Alay etmekten asla geri durmuyordu ve bu artık benim canımı yakıyordu. Etrafımdaki kimse gücümün farkına vararak beni ciddiye almıyordu. O gücü kanıtlayıp savaşmama rağmen belki kadın olduğumdan belki de görmek istemediklerinden benim gücümü reddediyorlardı. Tufanlı da şu anda tam olarak bunu yaparak benimle alay ediyordu ama cevabını fazlasıyla alacaktı.

 

" Böyle güzel (!) şakaları yalnızca nişanlına yap. Çünkü ben senin iddia ettiğin gibi sinir alan yeteneklerinin olmadığını gayet iyi biliyorum."

 

Sözlerimle ifadesi sertleşti. Kapıyı kırdığı o an dahi böyle bir ifade yoktu yüzünde. Gözlerime dehşet verici seviyede bir korkunçlukla baktığında ortam buz kesmişti. Bakışlarımı keyifli bir sırıtışla beraber yüzünde gezdirmeye başladım. Aynı saniyelerde çenesindeki titremeyi fark ederek yüzüme daha da keyif solu bir sırıtma ekledim. İki elini birden yumruk yaparak boğa gibi soluduğunu gördüğüm an ise aldığım hazdan bu kez kıkırdamaya başladım. Bakışlarım saniyelik etrafımızı saran adamlarıma döndüğünde hepsinin bıyık altından sırıtarak korka korka gülümsediğini gördüm. Sözlerim onu bunca kişinin önünde rezil duruma düşürmüştü ve bu oldukça çok haz verici bir histi.

 

Yeniden yutkunarak gözlerini kapatıp açtığı esnada ifadesi bir tık daha yumuşamıştı. Ardından tam çaprazında bulunan korumanın kıkırdamasını duyarak tek kaşını havalandırıp ona doğru döndü. Aynı saniyelerde konuştuğunda ifadesindeki gerginlik sesine tehditkar bir tınıda yansıyordu.

 

" Hepinizi teker teker s*kip ananızın karnında yediğiniz t*şşağı bile unutturmamı istiyorsanız gülmeye devam edin."

 

Sözlerini tamamladığı an yeniden bana dönerek ifadesini korumaya çalıştı. Ben de onun sözleriyle bana bakan korumalarıma gözlerimle susmaları komutunu verdim. Onuru şimdilik yeterince zedelenmişti ve bu zede bana bugünlük yeterliydi. Çünkü şu an onun onurunu zedelemekten çok daha önemli bir işim vardı. Hem neden geldiğini anlayacaktım hem de arkamdaki inlemeye devam eden adamın işini bitirecektim.

 

" Dediğin gibi olsun Tufanlı. Adamlarım varsın sana gülmesin. Hoş bu gerçeği değiştirmez ama neyse."

 

İfadesindeki sertliği bozuntuya uğratarak hiç düşünmeden öne atıldığında her erkek gibi onun da bu konularda fazlasıyla alıngan olduğunu hatırlayarak bunu daha çok kullanmam gerektiğini düşündüm. Ben her bu konuya gönderme yaptığımda o Alper'in ondan çok daha iyi olduğunu düşünerek kıskançlık yaşıyordu. Evliliğimi kullanmayı asla tercih dahi etmek istemesem de söz konusu onun canını acıtmak olunca oldukça fazla ileri gidip bunu dahi mevzu bahis yapabilecek bir konuma erişiyordum. Tabii ki bunda onun benim onun dışında kimseyi denemediğimin bilincinde olmamasının payı vardı. Gerçi olsa da maalesef ki içten içe bu konuda onun hakkını yiyemiyor ve sırf bu yüzden kendime kızıyordum. Ardından bu kendime kızışlarımın onun o hakkını yiyemediğim konulardaki iyiliğinin sayesinde bir zamanlar tenine doymak bilmeyerek karşılığında kızıma kavuşmamın olduğunu hatırlıyorum ve bu döngü sürüp duruyor.

 

" Adamlarına söyle, kulaklarını kapatsınlar. Yeteneklerimi de özelimi de namusumu da ulu orta yerde konuşmam. Ha ama onlar çok dinlemek istiyorsa dinletmekle de bırakmaz evelallah gösteririm."

 

Gözlerimi devirerek geri geri adımladım. Ardından bakışlarım tamamen önce adamlarımda gezerek ardından tamamen ona döndü. Övünmek derdindeydi ancak ben onunla daha fazla cinsek içerikli bir konuşma yapmamak adına dudaklarımı ıslatarak biraz daha geriledim. O ise isteğimi anlamış olacak ki benden önce davranarak yeniden konuşmaya başladı.

 

" Gururumu zedelemen bittiyse ben sana bahsettiğim yönteme geleyim. Özel bir karışım. Her gece yatmadan önce içeceksin. En baba antidepresanlar yanında halt etmiş."

 

Omuz silkerek bakındım yüzüne. Dalga geçiyordu yine. Bir de ciddi ciddi bana karışımdan bahsediyordu. Az daha konuşursa belki karışımın içeriğini de anlatacaktı. Ben buna izin vermek istemedim. Gerçekten vakit kaybediyordum çünkü. Benim vaktimden gidiyordu. Bir an önce neden burada olduğunu öğrenip işimi bitirmem gerektiği için sıkıntıyla soluyarak öne atılıp konuşmaya başladım.

 

" Yeter Tufanlı! Kimse senden karışım falan istemiyor. Neden geldin ve burada ne b*k yiyorsun ?"

 

Sıkıntıyla soluyan bu kez o oldu. Ardından gözlerini devirerek sırıtmaya başladığında bakışları Yalçın'a döndü.

 

" Sana vereyim tarifi. Ablana yaparsın."

 

Yalçın şaşkın bir bakışla baktı ona. Ardından bakışları bana döndüğünde yüzünde sinirin neden olduğu yer yer kızarıklıklar vardı. Gözlerimle yeniden karışmamasını işaret ettiğimde sabır çekerek döndü önüne. Ardından Alparslan onun bu hareketine dudak büzerek karşılık verdi ve bakışlarını bana çevirip sırıtmaya başladı.

 

" Karışımı istemiyorsan bari boks falan yapmaya başla. Olmuyor böyle."

 

Sinirden dişlerim kamaşmaya başladı. Hakikaten dişlerimin gıcırtısını çok yüksek bir tonda duymaya başladım. O kadar öfke doluydum ki ona karşı kum torbası niyetine tekme tokat dalsam yumruk yumruğa saldırsam bile içimdeki öfke dinmez hatta hafiflemezdi. Bunu sözlerime yansıttığım sırıtarak bana bakıyordu.

 

" Biraz daha mekanımda kalmaya devam edersen seni o kırdığın kapıya kum torbası yapacağım. Gelen geçen çakacak iki tane."

 

Sözlerime ağzının içinde cık yaparak karşılık verdiğinde yüzündeki sırıtmaya az da olsa bir sinir eklenmişti.

 

" Bak yine! Daha kaç defa söylemem gerekiyor ? Senin gibi bir hanımefendiye şu sözler hiç yakışıyor mu ? " sözlerini işiterek ellerimi saçıma atıp öfkeyle soluduğum esnada dudaklarını yalayıp içli bir nefes vererek sırıtmaya başladı. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu. " Aslında sana bu sözler bile çok yakışıyor ama..."

 

Söylediklerini ve bakışını fark ederek silahı yeniden doğrulttuğum esnada konuşmaya devam ediyordum. " Bence silahımdaki mermi de senin kafana çok yakışacak. Ne dersin?"

 

Kıkırdayarak başını aşağı yukarı salladı ve onayladı beni. " Bence de. Tetiği çeken sen olunca Tetikçi bile dize geliyor."

 

Derin bir nefes vererek gözlerimi kapattığım esnada onun bu hallerinden öyle çok sıkılmıştım ki içimdeki sıkıntı dışıma derin soluklarla dahi çıkmıyordu. Nişanlı olmasına rağmen sürekli olarak şakayla karışık imalarda bulunuyor ve bunu sırf benimle dalga geçmek için yapıyordu. Ben cevap vermek yerine sakinleşmek adına içimden ona kadar saymaya başladım. O da bu esnada benim suskunluğumdan faydalanarak konuşmaya devam etti.

 

" Ha bu arada mekan senin değil ya ! Bizim Cengiz abi yok mu ? Haraç çetesi var hani ?" sözlerini tamamladığı an kısa bir an duraksadı ancak bu an gözlerim kapalı olduğu için ne yaptığını fark edemedim. " Hah onun işte. Parasını alamadıklarını burada d*ğruyor."

 

Muhtemelen benim o göremediğim aralıkta sözlerini Yalçın'a onaylatmıştı. Ya da belki başka bir korumaya ancak buranın Cengiz'in yeri olduğunu zaten alemde bilmeyen yoktu. o yüzden şu an gayet boş bir konuşmaya giriş yapmıştı. Kesik kesik soluyarak gözlerimi açtığımda bakışlarını Yalçın'dan çekerek bana çevirdi ve otuz iki dişini göstererek sırıtıp göz kırptı. Aynı saniyelerde de oldukça keyifli bir tınıda konuşuyordu.

 

" Sen de bu iti mi d*ğrayacaksın ?"

 

Başımı tepeye dikerek derin bir nefes alarak sabır diledim. Gerçekten sabrımı sınıyordu. O ise bu halime kıkırtıyla cevap verip küçük adımlar atarak tam karşıma geldi. Ben o an refleksle s*lahı bedenine yasladım ama hiç oralı olmayarak konuşmaya başladı.

 

" Senin yerine ben yaparım. Üstün k*n olmasın."

 

Cümlesini işittiğim an boşta olan elimi yüzüne doğru uzattım. Hiç ifadesini bozmadan tokat atmamı beklediğini fark ederek elimi onun yüzüyle kirletmekten vazgeçtim. Sürekli olarak dalga geçmesine yeni bir sebep eklemiş olacaktım ve hiç gerek yoktu buna. Elimi havada durdurarak yavaşça yumruk yaptığım an bakışları elime kaydı ve sırıtışı büyüdü. Alt dişleriyle dudağını ısırarak gözlerini de kıstığında ifadesine dayanamayarak az öncesinde yumruk yaptığım elimi tehdit pozisyonuyla yeniden doğrulttum.

 

" Tufanlı senin üstünü de k*na bulamamı istemiyorsan geri bas."

 

Sözlerime başını sallayarak yanıt verdiği esnada kollarını sonuna kadar açıp omuz silkerek teslim olur bir ifadeye büründü.

 

" Gel bula hadi! Bekliyorum." Duraksayarak içli bir nefes verdikten sonra devam etti. " Zaten kaç gündür üstüm batmıyor." Yeniden duraksadığı an arkamdaki adama bakarak çattı kaşlarını. Sonra tekrar konuşmaya devam etti. " Ha ama ben üstümde onun k*nını istemiyorum. Şu az önce bana gülen adamının k*nını bularsan çok makbule geçer."

 

Öfkeli bir gülüşle başımı aşağı yukarı salladım. Dalgasına her geçen saniye bir yenisini ekleyerek sinirlerimi daha çok alt üst etme gayretindeydi ama benim oyuna gelmeye hiç niyetim yoktu. üstelik adamlarımın k*nını ona heba etmek son nefesimi verecek olsam dahi aklımdan geçmezdi.

 

" Adamlarımın değil k*nını tek damla göz yaşını bile sana feda etmem."

 

Başıyla kabulleniş göstererek sırıttı. Ardından yeniden gülümseyerek az önce ona gülen adamıma baktı. Onun bakışları da dikti ve Alparslan'a gülümseyerek bakıyordu. Alparslan ise bu gülüşe karşın sinirle sırıtıp bir elinin iki parmağını daire yaparak ona gösterdi. En genç ve yeni adamlarımdan biri olan Şükrü'nün ifadesi anında bozulurken Alparslan kıkırdayarak yeniden bana döndü.

 

" Öyle olsun. Ben onunla hesabımı sinirini alırken de görürüm nasıl olsa."

 

Başımı sallayarak gülümsediğimde kendine güvenini ve alaylı ifadesini tiye alıyordum. Fark etmiş olacak ki daha çok sırıttı. Ben de tam bu esnada dakikalardır burada ne yaptığını sorgulamak adına sıkıntılı bir nefes verdim. Daha fazla kaybedecek zamanım yoktu. İşimi halletmem ve onu buradan göndermem gerekiyordu daha doğrusu burayı nasıl bulduğunu , neden geldiğini ve ne halt ettiğini öğrenerek gönderme gerekiyordu. Bunun için öne atıldığımda bakışları saçlarımda geziniyordu.

 

" Hesabını görmeden öne benim hesabımı göreceksin Tufanlı." Sözlerimi işiterek başıyla kabulleniş gösterdi. Ben de bu esnada bakışlarımı onda tutmak için midemi zorlayarak konuşmaya devam ettim. " Buraya nasıl ve neden geldin ? Öyle kapıyı kırmalar, racon kesmeler falan. Hayırdır ? Derdin ne senin ?"

 

Sesim tam da olması gerektiği gibi çıkarken mimiklerimle de gerginliğimi yansıtıyordum. O ise bu duruma da kıkırtı ile karşılık verdi. Ardından konuştuğunda sesindeki alaylı ifadeye gözlerimi devirdim.

 

" Kapı açılmıyordu da ben de tekme attım. Açılsın diye yani."

 

Göz devirerek başımı salladığımda açıklamasının devamını duymayı beklediğimi gözlerimle belirttim. Çünkü ondan beklediğim tek cevap bu değildi ve o açıklamaya ilkinden değil sonundan başlamıştı. beklentimi anlayarak yutkunduğunda konuşmaya devam ediyordu.

 

" Arabamla geldim. Hani şu seni yatıma götürdüğüm gün kullandığım kırmızı araba var ya? " Yüzünde imalı bir sırıtış belirirken devam etti. " Onunla geldim işte."

 

Ben de yutkunarak arabasını ve zihnimde canlanan anıları görmezden gelmeye çalıştım. Gözlerimi sıkıca kapattığımda istemsizce de olsa o anlar belirdi gözlerimin önünde. Sadece yata gitmemiştik o gün. Alparslan arabayı izbe bir kenara çekmişti. Yata gidene kadar sabredememişti. Bazı haylazlıklarım vardı o günlerde. Tenine hiç olmadığım kadar çok yandığım bir dönemdi. Gözlerimi daha da sıkı yumarak onun o arabada yaptıklarımızı unutmamış olmasına küfrettim içimden. Nişanlıydı. Buna rağmen o arabayı ve olanları bana hatırlatacak kadar ahlaksızdı. İçimden ona ahlaksız dediğim an gözlerimin önüne Amerika'da hamileyken hatta kızımı kucağıma aldığımda dahi ona olan özlemimi hissettiğimi hatırladım. Onu, tenini ve e*kekliğini hayal ederek geçirdiğim o geceleri hatırladım. Doğrusu ahlak konusunda ben de oldukça kötüydüm. Onun gibi bir ş*refsizi özleyecek kadar acizdim o dönemler. Neyse ki yaşadığım acılar sebep olsa dahi aklım başıma geldi.

 

" Düşündüm biraz." Sözlerimle paralel yüzümü buruşturdum. " Hatırlamıyorum ben o günü de arabayı da. Biraz daha detay ver diyeceğim ama vaktim yok Tufanlı. Çeneni yaya yaya konuşmayı bırak da doğru düzgün cevaplar ver bana."

 

Yalan söyleyerek o günü unutmamış olduğumdan bahsetsem de yüzünde haylaz ve inanmayan bir ifade belirdi. Aynı saniyelerde kulağıma eğildiğinde imalı bir tınıda konuşuyordu.

 

" Bahse girerim ki o gecenin her saniyesi aklında." Gözlerini gözlerime yaslayıp nefesini tenime üfleyerek konuşmaya devam etti. " Benim de öyle çünkü. Her saniyesi aklımda. Hatta sanki dün gibi." Dudaklarını yalayarak kısa bir an bakışlarını arkasına çevirdikten sonra kulağıma daha çok eğildi. " O gece yaptıklarınla aklımı öyle bir aldın ki ben yıllardır aklımı bulamıyorum."

 

Bahsettiği şeyi düşündüm kısa bir an. Kendimden asla beklemeyeceğim kadar ileri gitmiştim o gece. Daha sonrasında bunun hamileliğin hormonlarıma etkisi sayesinde olduğunu idrak etsem de bu idrak ediş çok sonra yaşandığı için o gün yaptıklarıma uzunca bir süre anlam verememiştim. Daha öncesinde çekine çekine onun verdiği emirlerle yaptığım birtakım özel şeyleri o gece hiç fırsat beklemeden öne atılarak yapmıştım. Gözlerimi gözlerinde zar zor tutarken boğazımda bir yanma hissettim. Bunun bahsini geçirmesiyle hissettiğim bir yanmaydı bu. Midemdeki sızı da her geçen saniye artıyordu. İçimdeki vicdan azabı ve o rahatsız his de baş gösterdiğinde kısa bir an çok fazla şey hissettiğimi idrak ederek yüzümü buruşturdum. İlaçlarımı almayı unuttuğumu hatırladım sonra. Sıkıntıyla solurken bana beklenti içinde bakan nefretin en koyu tonunun gizlendiği gözlerine bakışımı sürdürdüm. Ardından yüzüme iğrenir bir ifade yerleştirdiğimde gülüşünü bozmak için cümlelerimi toparlıyordum.

 

" Nişanlına olan saygısızlığını kurduğun her cümlede tekrar tekrar anlıyorum ama unutma ki ben evli bir kadınım Tufanlı ve evli bir kadına şu sözleri kurarak imada bulunmak gibi bir ş*refsizliği senden bile beklemezdim."

 

Fısıldayarak konuştuğum için sesimi yalnızca o işitse de yüzünde sanki buradaki hatta dünyadaki ve hatta bütün evrendeki canlılar duymuş gibi bir utanç belirdi yüzünde. İfadesi anında bozuntuya uğradığında başını hızla eğdiği kulağımdan çekerek geriye doğru birkaç adım atıp yutkundu ve başını öne eğdi. Aynı saniyelerde buz kesek ifadesine sesindeki soğukluk da eşlik ediyordu.

 

" Haklısın, özür dilerim."

 

Başımla onu onayladığımda sözlerim tam da istediğim yere ulaşmıştı ve o şu an karşımda tam da istediğim haldeydi. Bu haline gülümseyerek sesime güzel bir tını eklediğimde bakışları hâlâ yerdeydi.

 

" Şimdi seni dinliyorum ve son kez soruyorum Tufanlı! Burada ne işin var ve nasıl geldin?"

 

Bakışlarını yerden kaldırmadan buz gibi bir tonda konuştuğunda dev cüssesi adeta kediye bürünmüştü.

 

" Kocanın katli için beni suçluyorsun. Birini bulduğunu duydum ve kendimi aklamak için geldim. Nasıl geldiğimin önemi yok. Sen bilmezsin ama arkanda duran adamlardan birine sor. Tetikçi kimmiş, nasıl her an her yerden çıkıp her haberi alırmış ? Anlatsınlar."

 

Başımı aşağı yukarı salladığımda hâlâ kendini övebilmesine şaşırıyordum. Üstelik şaşırdığım tek şey bu da değildi. Benim onu tanımadığımı ima ediyordu. Yine de bunları görmezden gelmeyi seçerek konuşmaya başladığımda onun soğuk tonunu ne kadar çok işime geldiğini düşünüyordum.

 

" Tetikçi'nin kim olduğunu da neler yapabildiğini de gayet iyi biliyorum. Hiç merak etme Tufanlı. Ben senin tüm oyunlarını sana geldiğim son gün öğrendim nasıl olsa. Sökmez şimdi bana bu fiyakalı laflar, havalı cümleler."

 

Başını kabullenir bir tınıda eğdiği esnada aynı soğuk tınıda konuşmaya devam etti. "Eyvallah."

 

Cümlesinin ardından başını kaldırarak bana bakmadan dakikalardır kesik kesik soluyan adamın karşısına geçerek bir eliyle yüzünü kaldırıp sert bir yumruk attı. Adam yumruğu hissettiği an güçlü bir sesle bağırırken ben onun tam karşısına geçerek kolunu sertçe tuttum. Burada olmaya ve o adam sorgulanırken bunu duymaya hakkı yoktu. Üstelik onu konuşturmak için şiddet uygulamaya da hakkı yoktu. aklanmış değildi. Ellerinde k*n olabilirdi. Masum evladım onun o leş parasıyla satın aldıklarının elinde olabilirdi. O ise şimdi burada bu adamı sorgulayabileceğini düşünüyordu. İçime ani ve sert bir öfke dolduğunda kolunu şiddetle sarsarak bağırmaya başladım.

 

" NE HALT EDİYORSUN SEN BE ! NE B*K YİYORSUN ? SEN KİMSİN ! KİM OLDUĞUNU SANARAK BENİM BULDUĞUM ADAMI SORGULAMAYA KALKIYORSUN TUFANLI ! "

 

Bakışlarını şaşkınlığın verdiği esaretle bende tuttuğu esnada içli bir nefes vererek geri geri adımladı. Ardından aynı buz gibi ifadesini ve sesini koruduğunda onun gözlerindeki ifadesizliğe benim gözlerimdeki öfke eşlik ediyordu. Sinirlendim. Çok sinirlendim ve bunu her bir zerreme oldukça büyük bir ustalıkla tattırdım. O ise benim öfkeli sözlerime şaşırmak yerine gülümseyerek konuştu.

 

" Suçladığın kişi benim. Bana kendimi kanıtlamamı söyledin. Kanıtsa karşında kanlı canlı. Şimdi bağırarak kulaklarımı kanatmak yerine şu iti konuşturmama izin ver Hazan."

 

Sözlerini tamamladığı an benim cevabımı dahi beklemeden yeniden öne atılarak yediği dayakların etkisi ve elektriğin şokuyla bitap düşmüş olan adamın boynunu tek eliyle sertçe kavradı. Bedenini hızla tuttuğu boynundan yukarı kaldırdığında yüzünde tiksinir bir ifade hakimdi.

 

" KONUŞ LAN ! KONUŞ A*IN OĞLU ! KİMİN ADAMISIN ? KİME ÇALIŞIYORSUN LAN !"

 

Öfkeden yerinden çıkacak seviyeye gelen kalbimi zar zor tutmaya çalışarak gözlerimi kapatıp yüzümü buruşturdum. Bu esnada başım dönüyordu ve içimde çok derin bir sızı vardı. Bu sızı canımı yakıyordu. Üstelik beynimin içinde de bir ses her geçen saniye artan bir şiddetle konuşuyordu. Hep aynı cümle tekrarlanıyordu. O işittiğim iğrenç ,rezil katilin sesiydi. ' Alparslan abinin selamı var.' Diyordu. Bu ses yükseldikçe boşta kalan elim kulağıma baskı uygulamaya başladı. Yüzümü daha çok buruşturdum. Daha çok, daha çok ve çok daha fazla. Aynı saniyelerde başıma da şiddetli bir ağrı saplandığında bedenimi bir titreme sardı. S*lah zar zor tuttuğum elimden yavaşça düşerken kolumda bir el hissederek refleksle de olsa oldukça yavaş bir şekilde açtım gözlerimi. Gözlerimin önü buğulanmıştı. Yalçın bakıyordu bana. Sözleri uğultudan ibaretti. Gözlerim simasını zar zor seçiyordu. İçli bir nefes vererek gözümü tekrar kapattığım esnada dudaklarıma dişimi geçirdim. Başımdaki sancı saniyeler geçtikçe şiddetlenmeye devam ederek artarken bir şey oldu. Tek bir an, tek bir saniye içimdeki tüm acılar dindi. Üstüme büyük bir rahatlık çöktüğü esnada hafifçe gülümseyerek açtım gözlerimi. Bakışlarımda en mutlu ifadem yer alırken hâlâ meraklı gözlerle bana bakan Yalçın'ı başımla iyi olduğum yönünde yanıtlayarak derin bir nefes verdim. Ardından yerdeki silahı aldığımda yavaşça arkamı döndüm. Tufanlı adamı yere yatırmıştı. Art arda yumrukları yüzüne sıralıyordu. O adam ise Yalnızca tek bir isim zikrediyordu.

 

Dayı...

 

Saadettin...

 

Saadettin Yüce...

 

Kıkırdayarak izledim onun inkar ederek yumruk atışını. Kabullenemiyordu. Kabul etmek istemiyordu. Babası yerine koyduğu adamın suçlanmasını kabullenemiyordu. Ancak ben biliyordum. Hazan Kandemir görmüştü ve biliyordu. O adi o gün oradaydı. Evladımın olduğu arabanın içindeydi. Karşımda benim tanık olduğu için işime yarayacağını düşündüğüm adamı döven adi ise onu neredeyse ö*dürecek bir öfkeye sahipti. Beynimdeki o sesler katlanarak artarken Tufanlı durmadı. Ona vurmaya devam etti. Benim öfkem de tam bu esnada gözlerimin önünü tamamen kararttı. Görmüyordum artık. Etraf buğulu görünüyordu. Gördüğüm tek şey elimdeki s*lahtı. Başım dönüyordu. Başım çok dönüyordu.

 

Hızla öne atıldığım an ise aklımda tek bir şey vardı. Onu yapmak için atladım üstüne. Sırtından tutunarak tek elimi boğazına doladığımda diğer elimde s*lah vardı. Onu sıkı sıkıya tutarak hırıltıyla karışık sesler çıkararak boğazına daha sıkı sarıldım. Bu esnada o afallasa da beni sırtından atmaya çalıştı. Aynı saniyelerde Yalçın da bağırıyordu.

 

" ABLA DUR ABLA ! BIRAK !"

 

Onun bağırmasını görmezden gelerek boğazına daha sıkı sarıldığımda Tufanlı ayağa kalkmıştı ve elimden kurtulmaya çalışıyordu ama başındaki s*lahın onu ö*üme bir nefes kadar yaklaştırmasını göz ardı ediyor ya da bir şey yapamıyordu. Ben gözüm dönmüş bir vaziyette sağa sola savurmaya çalıştığı elimi daha sıkı dolayarak bu kez başımı s*lahın yaslı olduğu taraftaki boynuna eğdim ve boynunu ısırdım. Dişlerimi sıkı sıkıya geçirdiğim esnada Alparslan acı içinde inleyerek bağırıyordu ve bir yandan da beni üstünden atmaya çalışıyordu.

 

" HAZAN! KENDİNE GEL ! LAN Ö*DÜRECEKSEN ADAM GİBİ Ö*DÜR !"

 

İkisinin de sözlerini umursamayarak dişlerimi daha çok geçirdiğimde içimdeki tek istek beynimdeki o sesi susturmaktı. Olmadı. Isırdıkça ses arttı. Aynı saniyelerde Yalçın'ın üst bedenimden tutuşunu ve Alparslan'ın bedenimi geriye doğru itişini hissettim. Ardından saniyeler içinde kendimi yerde bulduğumda sıkıntılı bir nefes vererek gözlerimi kapattım. O esnada işittiğim sesler ise hiç işitmemeyi dileyeceğim kadar keskindi.

 

" Ne b*k yiyorsun sen Hazan ? Derdin ne senin?"

 

Gözlerimi hızla açtığımda Alparslan'ı gördüm. Boynunu tutuyordu ve yüzünde acı bir ifade vardı. O ifadeye yüzümdeki nefretle eşlik ederek gülümsedim. Ardından elimdeki s*lahı yeniden doğrultarak ayağa kalktığımda önüme geçmeye çalışan Yalçın'ı ve diğer korumaları ittim. Tam karşısına dikildiğimde içimde çok çok yoğun düşünceler vardı. Zihnimin tam orta yerine oturmuştu birisi. Israrla onu zikrederek katil olduğundan söz ediyordu. Sıkıntı ile soluyarak o sesi dinliyordum bende. Hipnoz olmuştum sanki. İçimdeki tek düşünce onun canının yitmesiydi ve bu mantıksızdı ancak mantığımı dinleyemeyecek bir seviyeye erişeli çok olmuştu. İçli bir nefes daha verip ayaklarımı biraz kaldırdım ve s*lahı alnına yasladım. Bu esnada konuşuyordum.

 

" Ö*DÜRECEĞİM SENİ ! SENİ DE O DAYIYI DA GEBERTECEĞİM LAN ! ALLAH BELANIZI VERSİN! HEPİNİZİ Ö*DÜRECEĞİM ! HEPİNİZİ !"

 

Kesik kesik soluyarak gözlerimi daha çok açtığım an alnındaki s*lahımı eliyle tuttu. Aynı saniyelerde sıkıntıyla soluyarak konuşuyordu. Ben ne yaptığımın ve ne yaşadığımın farkında değilken o hareketlerimi devralacak boyutta bir öfkeye tutunuyordu ancak yine de bağırmadan sakince konuşmaya çalışıyordu.

 

" Hazan, yeter ! Kurban olayım dur bir !"

 

Onu başımla reddederek bakışlarıma daha çok öfke yükleyerek elini ittim. Aynı saniyelerde sıkıntıyla solumaya devam ettiğinde içimden geçenler nefretin en koyu tonuyla beraber dışıma vuruyordu.

 

" NEDEN ? BANA BİR CEVAP VER ! MADEN SEN DEĞİLSİN, DAYIN DEĞİL! SİZ MASUMSUNUZ ! BU K*DUĞUMUN PİÇİ NİYE SİZİ SÖYLÜYOR ? SÖYLESENE ! SÖYLE !"

 

Bağıra bağıra konuştuğum esnada gözlerini kapatarak yutkundu. Kısa bir süre sonra gözlerini açtığında bakışlarım saniyelik olarak ona dönen onlarca s*laha kaydı. Yalnızca Yalçın yoktu. bakışlarım saniyelik olarak onu da bulduğunda adamın başında olduğunu görerek rahat bir nefes verdim. O ise aynı saniyelerde öfkeyle gülümseyerek elini elime yaslayarak s*lahı alnına daha çok bastırdı. Elinden kurtulmak istedim o an. Bunu gerçekten istedim ancak elinden kurtulmam silahı gevşetecekti ve bu yüzden yapmak yerine midemdeki yanmaya göğüs gerdim.

 

" Suçu bana, bize yıkmaya çalışıyorlar ! Bu piçi her kim satın aldıysa böyle konuşmaya zorluyorlar."

 

Göz devirerek s*lahı daha çok bastırdım. Kendini bu sözlerle aklayamayacağını daha idrak edememişti. Kanıt sunmak yerine benim kanıtımı dövüyor sonra da utanmadan kendisini suçladığı için yaptığını ima ediyordu. Utanmıyordu. Zerre utanması yoktu bunu yaparken. Bende ise onun aksine onu utandıracak ve hatta mahvedecek kadar güçlü sözler vardı.

 

" HASS*KTİR ORADAN ! KARŞIMA ADAM GİBİ DELİL KOYUP MASUMUM DİYEMİYORSUN SEN TUFANLI ! YETMİYOR BİR DE ZAR ZOR İZİNE ULAŞTIĞIM ADAMI DÖVÜYORSUN. KİMSİN SEN ? NE SANIYORSUN KENDİNİ ?"

 

Sözlerime karşın s*lahtan kurtularak geriye doğru adımladı. Aynı saniyelerde ses tonunu artık koruyamıyordu. Sesinde ve gözlerinde öfkenin en koyu tonu gizliydi.

 

" NE Mİ SANIYORUM KENDİMİ ? SÖYLEYEYİM LAN NE SANDIĞIMI ! AYRILDIKTAN SADECE İKİ HAFTA SONRA EVLENEN O KADININ ARDINDA BIRAKTIĞI C*SET SANIYORUM KENDİMİ ! DUYDUN MU ? "

 

Yüzüme inanmaz bir ifade yerleştirerek kıkırdadım. Gerçekten söylüyordu bunu. Ciddiydi. Beni, bedenimi kullanarak hamile halimle ortada kalmamı sağladığı yetmiyor gibi bir de normal bir ayrılık sonrası evlilik yaptığımı düşünüp tüm suçu bana yıkıyordu. Başımla reddettim onu. Hayır dedim sonra içimden. Beni manipüle etmesine izin vermeyecektim ben. Onun bana yaşattıklarını unutmayacaktım.

 

" SEN BENİM BEDENİMİ KULLANIP BENİ B*K GİBİ ORTADA BIRAKTIKTAN SONRA YASINI MI TUTACAKTIM ? NE BEKLİYORDUN ? SABAHLARA KADAR AĞLAYIP YOLUNU MU GÖZLEYECEKTİM TUFANLI ?"

 

Başıyla beni reddederek sinirli bir gülüş sergiledi. Ardından sıkıntıyla soluyarak tam karşıma geçip gözlerini gözlerime dikti.

 

" Kabul et , Alper'le hırsından evlendin. Sırf beni üzmek için yaptın."

 

Bu kez ben başıyla reddeden kişi oldum. Bu konuda tek bir şey bilmeye dahi hakkı yoktu onun. Kendinde bu hakkı görmesi saçmaydı. Benim ona olan aşkıma bu kadar güvenmesi saçmaydı. Ben onun aşkına sığınıp ortada kalmışken bile onun hislerine güvenmemiştim. O kadını gördüğüm gün bitmişti ümidim. Ancak onun şu gün bile hislerime güven duyması akıl almazdı.

 

" Hayır. Sevdim ben onu. Aşık oldum. Severek evlendim."

 

İnanmaz bir bakışı gözlerime göndererek öfkeyle gülümsediğinde hiç düşünmeden konuşuyordu. " İki haftada mı ?"

 

Başımla onayladığımda içimden geçenleri hiç düşünmeden dilime döküyordum. " Neden şaşırdın ? Oysaki sen bana beni kayalıkta gördüğün ilk gün aşık olduğunu söylemiştin." Sözlerimi tamamladığım an bir zamanlar içimi yakıp kül eden o acıya gülümsedim.

 

Ben canımı kül eden acının kor oluşuna gülümsedim.

 

Bir zamanlar acı acı kan ağladığım yürek sızısına içimdeki kahkahalarla eşlik ettim.

 

Ardından sözlerimi tamamladığında buz kesen ifadesini gülüşlerin en güzeliyle karşıladım. " Ah pardon, unutmuşum. Sen beni hiç sevmemiştin değil mi ?"

 

Onun bakışları anlık sekteye uğrasa da duruşunu koruyarak içli bir nefes verdi. Ardından konuştuğunda içimde o acıdan eser kalmadığını hissettim. Belki tamamen unuttuğum belki de evladımın acısının diğer her şeyi bastırması yüzünden o acıyı içimde hissetmedim.

 

" Altı ay boyunca duyduklarını tek bir gün duyduklarına değiştin. Ben şu saatten sonra sana kendimi anlatsam neye yarar ?"

 

Dudaklarımı büzerek başımla onayladım onu. Şu saatten sonra bana dediği tek bir kelime dahi sökmezdi içimdeki nefreti. Zaten o nefreti sökmek gibi bir derdim de yoktu benim. Hiç olmamıştı.

 

" Senden kendini anlatmanı isteyen mi oldu ? Bana bu p*çle alakanı anlat Tufanlı. Dahası yok benim gözümde."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek hiç düşünmeden sorumu yanıtladı. " Madem bir sözle inanacaksın ; onun sözüne ya da benim sözüme. Önce masum olduğuma inan. Önce kızını kaçırmadığıma, kocanı ö*dürmediğime inan."

 

Öfkeyle gülümseyerek inatla salladım başımı. Aklını yalnızca o kullanabiliyordu. Benim bir aklım yoktu. neyi kast ettiğimi bilmesine rağmen kaçamak oynuyor ve kafamı karıştırmaya çalışıyordu.

 

" O kadar kolay değil Tufanlı. O kadar kolay değil."

 

Sinirli bir solumayla dudaklarına dişlerini geçirerek teslim olurcasına ellerini iki yana açtı. Aynı saniyelerde konuşuyordu.

 

" Biliyorum Hazan, biliyorum. Kolay olan ne biliyor musun ? Benden ettiğin şüphenin kum tanesi kadarını o Dağhan p*çine harcamak. İşte sen bunu bilmiyorsun."

 

Omuz silkerek gülümsedim. Bunu zaten yapıyordum ancak onun bilmesine gerek yoktu. gülüşümü gördüğü an sinirli bir gülüş sergileyerek başıyla kabulleniş gösterdi.

 

" Eyvallah. Buna da eyvallah."

 

Sözlerini tamamladığı an kapıya doğru ilerledi. Ben onun gidişini beklemediğim ve tahmin etmediğim için duraksayarak şaşkın bir ifadeye bürünürken o ilerlemeye devam etti. Az daha ilerledikten sonra duraksadı. Bu esnada yutkundum. Yavaşça arkasını dönerek sözlerini tamamladığında içimde bir yerlerde şaşkınlıkla karışık bir acı vardı.

 

" Bu p*ç Dayı'nın karşısında da aynı şeyleri diyebilecekse benden haber bekle."

 

Sözlerini tamamladığı an cevabımı beklemeden kapıya doğru hızla ilerledi. Ben de bu esnada ne dediğini idrak etmeye çalışarak duraksadım. Ardından çok geçmeden onun kapıya bıraktığı gürültüyle paralel olarak Dayı ile bu adamı yüzleştireceğini ya da onu hapisten çıkaracağını düşündüm. İki ihtimal de içimde büyük bir sancı oluşturdu. İki ihtimal de beni yerle bir etti. Düşünmekten çatlama seviyesine gelen başımı iki yandan sıkıştırarak derin derin nefesler aldığımda yapacağım hamleyi düşünüyordum sadece. Çok geçmeden içime çöken o düşünceye gülümsediğimde savaşımızdaki ilk kurşunu atmanın sevincini yaşıyordum.

 

.............................

 

İlahi Bakış

 

Alparslan yüreğindeki ağır yükle evine doğru son gaz yol almıştı. İçinde öyle büyük, öyle derinden gelen bir acı vardı ki kendi canını değil de başkalarının canını riske atmamak için uyduğu trafik kurallarını bile hiçe saymıştı. Ö*meyi dileyerek sürdürmüştü yolunu. Sevdasıyla en özel anılarının olduğu şu arabanın içinde ö*meyi dileyerek içine içine akıtmıştı gözyaşlarını. Sonuç aynıydı. Yine yaşıyordu. Kısa sürede ulaştığı evin bahçesinden girdikten sonra kapıyı çalarak içeri girdiğinde abisine selam dahi vermeden odasına attı kendini. Hızla yatağına oturarak başını elleri arasına aldı. Tek bir iz dahi bulamamıştı. Kurşun yoktu. haber gönderilmesine rağmen yoktu. Arada bir inzivaya çekilir herkesten gizlenerek ö*dürmesi gereken adamların peşine düşerdi. Muhtemelen tam olarak öyle bir dönemdeydi ki en baba adamlarından birinin elinde olmasına sessiz kalmıştı. Daha doğrusu haberini almadığı için sessizliğe bürünmüştü. Alparslan içindeki planı daha da derinleştirmeye karar verdi. Bunca yıllık yaşamında ve yeraltı dünyasında kazandığı tecrübelerde idrak ettiği tek bir şey vardı belki de: Dayı asla bir çocuğu annesinden ayırmazdı. Hele ki o çocuk Hazan'ın çocuğuysa. Alparslan'a verdiği değer bir yana Dayı bir öksüzün ahını almaktan çekinecek kadar Allah korkusuna sahipti. O öyle iyi yürekli bir adamdı ki o gün orada olacak olanları fark etmesine rağmen engel olamayıp bir de o adamların eline esir düşünce kendini suçlamıştı. Bu suçlama ve vicdan azabı onu yıllardır yok yere hapis yatmaya sürüklemişti. O kendini cezalandırıyordu. Bunca yıldır mazluma, öksüze ve yetime kol kanat gerip onların Dayı'sı olan adam el kadar bebeğin annesiz kalışına engel olamadığı için kendini zindanlara attırmıştı.

 

Alparslan içli bir nefes vererek başını daha çok sıktı. Ardından düşüncelere hiç olmadığı kadar fazla daldı. O kadar fazla daldı ki yanına yaklaşıp önünde diz çöken yeğenini fark etmedi. Elif amcasının elini tutarak meraklı gözlerle ona bakındığında zar zor hissetti varlığını. Toparladı sonra kendini. Yüzüne en sahtesinden bir gülümseme yerleştirerek sarı saçlı küçük kıza bakındı. Kısa bir an yengesini gördü karşısında. Elif gün geçtikçe ona benziyordu.

 

" Böcüş, misafir mi gelecek yoksa ? "

 

Alparslan gülüşünü sürdürerek boğazını temizledi. Aynı saniyelerde konuşuyordu.

 

" Ne misafiri bal arısı ?"

 

Misafir dediği esnada aklına Güliz geldi ve yüzünü buruşturdu. Yıllardır dost bildiği arkadaşı kendinden sahte nişan oyunu çıktığından beri soğutmuştu. On yılı aşkın süredir süren dostluktan soğumasına yalnızca beş ay yetmişti.

 

" Huriye teyze öyle diyor. Sen bilmiyor musun ?"

 

Alparslan evlerinin demirbaşı yani en kıdemli hizmetlisi olan Huriye Teyze'nin adını işiterek yüzüne bu kez kocaman bir gülümseme yerleştirdi. Annesi hayattaydı o yanlarında çalışmaya başladığında. Alparslan'ın çocukluğunu bilirdi.

 

" Ne diyormuş bakalım ?"

 

Elif kıkırdayarak elini ağzına kapattı. " Gözün dalmasın Elifcik, misafir gelir diyor." Kıkırtısını daha çok arttırarak güldüğünde Alparslan bir an için tüm dertlerini unutup onunla beraber gamzelerini göstererek gülümsedi. Aynı saniyelerde Elif etrafı göz ucuyla kontrol ederek elleriyle ağzının etrafını sarıp kısık bir sesle konuşmaya devam etti.

 

" Sonra da Güliz hanımı hiç çekemem diyor amca."

 

Alparslan bu duyduğuyla kahkaha atacak boyutta güldü. İkisinin gülüşleri odayı doldururken öne atılıp yeğenini kucağına aldı. Sarı saçlarını okşadığı esnada içli bir nefes vererek yanağından öptü. Bu esnada ona biraz takılmak istediğine karar verdi.

 

" Sen de mi sevmiyorsun Güliz ablanı ?"

 

Elif sinsi bir gülüşle başını sağa sola salladı. Alparslan ise kıkırdayarak yeniden öptü yanağını. Ardından bunu sorguladığında yeğeninin cevabını hakikaten merak ediyordu.

 

" Neden bal arısı ?"

 

Elif içli bir nefes vererek Güliz'i düşündü. Eskiden de sevmezdi onu. Çok güzel diye imreniyor ve hem babasından hem de amcasından onu kıskanıyordu ama sevmeme nedeni bu değildi. Güliz ona yaranmaya çalışıyordu. Elif bunu anlayacak kadar zeki bir kız olduğu için ona yüz vermiyordu. Amcasına ise iki nedenden yalnızca ikincisini söyleyecekti. Çünkü onun güzel olduğunu kabul etmek istemiyordu.

 

" İşte... Sevmiyorum amca. Sevmiyor o beni. Kullanıyor."

 

Alparslan Elif'in sözlerini şaşkınlıkla karşıladı. Daha dokuz yaşındaydı ve kullanmayı biliyordu. Üstelik bunu idrak edebiliyor ve Güliz'in yaptığını söylüyordu. Kaşları şüphe ile havalanırken ifadesine sertlik ve öfke eklendi.

 

" Emin misin bal arısı ? Sana çok ilgili Güliz ablan. Seviyor bence seni."

 

Elif yüzünü buruşturarak geriletti başını. Aynı saniyelerde en mızmız tınısını takınarak konuştuğunda hayatındaki iki erkeği de alt etmenin formülünü çok güzel geliştirmişti.

 

" Sen varken seviyor boçüş. Sen gidince yüzüme bakmıyor." Amcasının sinirlendiğini hissettiği an kıkırdayarak sözlerine devam etti. Elif kadınlığın şanını ve alt edici gücünü öğrenmeye şimdiden başlamıştı bile. İstediği konuyu açıp ima yapmak onun için tam da onun oyuncağı olacak türden bir olaydı. " Hazan abla öyle değildi. Hep sever oynardı benimle. Hem o Güliz'den güzel."

 

Alparslan sevdasının adını duyduğu an boğazını temizleyerek yutkundu. Güzeldi tabii. Sevdasının güzelliğini anlatmaya kelimeler yetmezdi. Elif amcasının duraksadığını fark ederek daha çok konuştuğunda Hazan'ı görmek istediğini dile getirmeye hazırlanıyordu. Babasının sözlerine göre onun bir kızı vardı ve Elif onunla tanışıp evcilik oynamak istiyordu. Bu konuda çok hevesliydi ve istemeden hevesini sesine yansıtıyordu.

 

" Hazan abla o filmdeki kadına benziyor. Güliz'den de kaç kat güzel bir kere."

 

Alparslan sözlerini işiterek kaşlarını şüphe ile havalandırdı. Aynı saniyelerde bakışlarını ona çevirdiğinde önce yanlışını düzeltmek adına konuşup ardından merakını sorgulayacaktı. " Bal arısı Güliz değil Güliz abla. Ne demiştik? Sevsek de sevmesek de büyüklerimize saygı duyuyoruz. Öyle değil mi ?"

 

Elif başını sallayarak onayladığı an bile içinden ona adıyla hitap edeceğini geçiriyordu. Alparslan ise merakını gidermek adına konuşmaya devam etti.

 

" Hem... Hangi filmmiş o, Hazan kime benziyormuş ?"

 

Elif kıkırdayarak ellerini ağzında kapattığında amcasının hafızasında da balık yaşadığına karar verdi. Geçen gün çalışanlardan öğrenmişti bunu da. İnsanın kafasında balık olmasına gülüyordu. Aynı saniyelerde cıvıl cıvıl sesiyle konuştuğunda Alparslan da bu gülüşe eşlik ediyordu.

 

" Beraber izlemiştik ya amca ? Annemle babamın filmi. Unuttun mu ?"

 

Elif kıkırdamaya devam ederek amcasının başına bakıp balığı görmeye çalışıyordu. Alparslan ise bu esnada yutkunarak gözlerini kıstı ve hatırlamaya çalıştı. Çok geçmeden aklına Türkan Şoray'ın o meşhur filmi geldiğinde Hazan'ı anımsattığını hatırladı. Hatta Hazan annesinin resmini göstererek kendisine benzerliğiyle birlikte Türkan Şoray'a benzediğini de söylemişti.

 

Hakikaten de Sema Çelik Türkan Şoray'a inanılmaz bir benzerliğe sahipti. Alparslan gördüğü an Hazan'ın bu denli güzel olmasının nedenini anlamıştı. Hazan annesine oldukça çok benziyordu. Tek farkı annesinin yanağı ile burnu arasında bulunan küçücük bir bendi. İlk baktığında hatta o beni görene dek sevgilisinin eskitilmiş bir resmi olduğunu düşünmüştü. Dolayısıyla Hazan da Türkan Şoray'a benziyordu. Özellikle o koca gözlerinde büyük bir benzerlik söz konusuydu. İçli bir nefes verdiği esnada sevdasının güzelliğini düşünmeye daldığında yeğenine verdiği cevabı dudaklarından döktüğünden dahi habersizdi.

 

" Unutmadım."

 

Elif ise amcasının içinin gittiğini fark ederek gülümseyip kucağında biraz kıpırdandı. Ardından öksürerek boğazını temizleyip konuşmaya başladığında amcası nihayet daldığı yerden uyanmıştı.

 

" Hazan ablaya götür beni böcüş. Bebeğini görmek istiyorum. Ne olur !" dudaklarını büzerek nazlandığında Alparslan yanağını sıktı. Elif ise oyununa devam ediyordu. " hem beraber gidersek sen de görürsün."

 

Alparslan sözlerine karşın gözüne baktığında Elif gözlerini kırpıştırarak tatlı tatlı sırıttı. Aynı saniyelerde Alparslan ise iç çekti. Elif bilmiyordu onun kızının kayıp olduğunu. Bilmeyecekti de. Zaten kızı kayıp olmasa dahi bu dediğini yaşamaları bugün olanlardan sonra pek mümkün görünmüyordu. Sevdası ona karşı tahmininden çok daha fazla nefret doluydu.

 

Elif amcasının sessizliğini fırsat bilerek konuşmaya devam edecekken kapının tıklatılma sesini işiterek duraksadı. Alparslan da o yöne baktığında mırıldanarak gelmesini söyledi. Az sonra Arslan kapıdan başını uzatınca Elif neşe dolu bir nida ile amcasının kucağından babasına doğru koştu.

 

" Baba!"

 

Arslan kızının koşmasını fark ederek kapıyı sonuna dek açıp yere eğildi. Az sonra küçük kızı kucağına atladığında gülümseyerek onu kucakladı ve yanağından öptü. Ardından bakışlarını kardeşine çevirdiğinde yüzünde hevesli bir gülüş olduğunu gördü. Onun en büyük hayalini anımsayarak içinden Hazan ve kızıyla mutlu bir aile kurması için dua ederek acı bir tebessüm etti. Elif kollarını ona dolayınca yeniden kızına döndü.

 

" Seni çok özledim baba."

 

Arslan kızını kendine daha çok bastırarak mırıldandığında kokusunda karısının kokusunu alarak mest oldu. Aynı saniyelerde bakışları onları hayranlıkla izleyen kardeşindeydi.

 

" Ben de seni çok özledim balım." Başıyla kardeşine komut vererek devam etti konuşmaya. " Hadi yemeğe. Misafirimiz var."

 

Arslan'ın sözleriyle Elif ve Alparslan göz göze geldi ve Elif yüzünü büzerek homurdandı.

 

" Ben sana demiştim amca. Bak Güliz geldi işte!"

 

Alparslan kıkırdayarak ayağa kalkarken Elif küserek somurtmaya başladı. Bu esnada Arslan ise her şeyden habersizce bakışlarını ikisi arasında gezdirip merakla sordu.

 

"Güliz'in geldiğini nerden biliyorsunuz ? Geçerken uğramış kız."

 

Alparslan abisinin sözlerine kıkırdarken Elif ağlamaklı bir ifade takındı. Çok geçmeden üçü de yemek için bahçeye indiğinde Güliz bütün umudunu dışa vurarak Alparslan'a doğru atıldı.

 

" Hoş geldin."

 

Alparslan başını aşağı yukarı sallayarak yerine oturdu. Bu esnada keyifsiz bir tınıda konuşuyordu. " Asıl sen hoş geldin."

 

Kısa süre sonra herkes masadaki yerini aldığında Alparslan ortamdan soyutlanarak sevdasını düşünmeye başladı. Elif dehşet bir suratsızlıkla yemeğini yerken Arslan ise kızına köftesini yedirmeye çalışıyordu. Bu esnada Güliz oldukça dalgın olan Alparslan'a bakınarak içli bir nefes verdi. Onunla asla ilgilenmeyişi ve her geçen saniye daha da uzağa kaçışı canını yakıyordu. Bu düşüncelerle boğuştuğu esnada gözüne bir şey ilişti.

 

Alparslan'ın boynunun sol kısmında morluk vardı. Oldukça büyük bir morluktu bu. Yer yer kızarıklık da oturmuştu. Güliz bunu fark ettiği an istemsizce çatalını elinden düşürdü. Aynı saniyelerde tüm bakışlar ona döndüğünde dahi fark edemeyerek boynundaki ize odaklandı. İçinden tahmin ettiği şeyin olmamış olmasını geçirerek dua ediyordu. Dışında ise gözleri çoktan buğulanmıştı. Alparslan ona baktığını nihayet fark ettiğinde ifadesini tek kaşını kaldırarak sorguladı. Bu esnada Güliz sıkıntılı bir nefes vererek kendini bunu sormaya hazırladı. Kavga ettim bile dese o morluğun orada o şekilde olmayacağını bildiğinden cevabını çoktan anladığı bir soruyu ona yöneltti.

 

" Boynuna ne oldu senin ?"

 

Alparslan irkilerek yutkunduğunda iki eli de boynunun iki yanını kapladı. " Ne var boynumda ?"

 

Arslan da işittiği sözlerle yanında oturan kardeşinin boynunu kontrol etmek için öne atıldı. Alparslan bu esnada abisine izin verirken Güliz'in titreyen sesini işitiyordu.

 

" Morarmış."

 

İşittiği sözle bakışları hızla abisine döndüğünde onun da başıyla onaylamasının ardından aklına Hazan'ın hayvan gibi boynunu ısırdığı an geldi. Arslan yakından gördüğünden diş izlerini de fark etmişti ancak o da iyiye yormuştu ve kardeşine imalı bir bakış atarak gülümsedi. İçinden nihayet bir kadının tadına bakarak yeminini bozduğu için seviniyordu. Güliz ise bunun aksine üzülerek içine oturan yumruyu sindirmeye çalışıyordu. Alparslan ise o anları hatırlayarak gülümseyip bir elini boynuna attı. Isırdığı an sinirlense de şu an o anları tebessümle hatırlıyordu. Arslan ise bunu da yanlışa yorarak sorusunu yönelttiğinde ses tonunu Güliz'in de işiteceği şekilde ayarlamıştı.

 

" Hangi kedi tırmaladı ?"

 

Alparslan işittiği sözlerle gülümseyerek başını aşağı yukarı salladığında dilinden dökülen sözlere engel olmuyordu.

 

" Benim tek bir kedim var abi."

 

Güliz işittiği cümle ile yerine mıh gibi çakılırken Arslan tahmininin çok dışında bir söz işiterek az önce yediği köfteyi boğazına kaçırdı. Öksürerek lokmasını yutmaya çalıştığında meraklı ve şaşkın bir ifadeyle sorusunu yöneltiyordu.

 

" Hazan mı ?"

 

Alparslan ise yaptıkları imayı idrak edemeyecek kadar leyla olduğu için başını sallayıp gülümsemekle yetindi. Bu esnada Arslan Güliz'e çevirdi bakışlarını. Gözlerinde yaşlar çoktan birikmişti. Hayal kırıklığı yüzünün her bir yanındaydı. Arslan bunu görerek rahat bir nefes verdi. Ardından yeniden kardeşine döndüğünde Alparslan mest oluşuna kaldığı yerden devam ediyordu. Sevdasının dişlerini hissetmeyi bile özlediğini fark ettiğinde aklını gerçekten yıllardır başında olmadığını söyleyerek kendini aşkının esaretine teslim etti.

 

..............................

 

Düşündüm. Çok, çok fazla düşündüm. Alparslan'ı , Dayı'yı , tüm o olanları... Bir çıkış yolu aradım. Ne yapacağımı ve bu çıkmazdan nasıl kaçıp kurtulacağımı uzun uzun düşündüm. O adamın sözlerime şaşırması karıştırdı kafamı. Ardından Alparslan'ın hareketi, benden habersiz oraya gelmesi ve o adamı dövmesi... O kadar çok soru işareti var ki tek bir delilin varlığına olan ihtiyacım her geçen saniye daha çok artıyor. İçimdeki acı ise yalnızca aldığım ilaçlarla diniyor. İlk başlarda o ilaçları aldığımda deliriyordum ancak şimdi durum tersine dönmüştü. Hissettiğim duyguların yoğunluğu beni delirtip mantıksız hareketler sergilememe neden oluyordu. Üstelik bunu etrafımdaki insanlar da teker teker fark ediyordu. Yalçın depoda ona saldırmamın ardından Çisem'i aramış. O da anında doktoruma olan biteni yetiştirmiş. Eve döndüğümde çoktan gelmiş ve beni bekleyen doktorum bana tedavime hastanede devam etmem gerektiğini söyledi. Uzunca bir süre her şeyden izole olup ilaçlarımı gerektiği dozda alarak iyileşmemin mümkün olduğundan bahsetti. Ben çoğu gece uyumak için ilaçları fazla içiyorum ki bu maalesef herkesin malumu. Uzun ısrarlarına yaptığım reddedişler bana bu konuda yalnızca zaman kazandırdı. Çünkü biliyorum ki doktorum bu konuyu yeniden açacaktı. Ben de yeniden kaçacaktım. Ruh sağlığımın ehemmiyetinin ben de farkındayım. Her geçen gün daha çok yittiğinin de farkındayım ama kızım, evladım yokken kendimi bir hastane odasına kapatıp iyileşmeyi bekleyemem. Benim için her bir dakikanın önemi varken bunu yapamam.

 

Şimdi düşüncelerim bir sonuç verdi. Planımı uygulamak adına Dağhan'ı aradığımda zaten hali hazırda var olan plana yalnızca benim bildiğim değişiklikler kattım.

 

Amaç...

 

Bu planı ben yaptım. Uygulama kısmı Dağhan'da olsa da planı ilk yaptığımızda amacım Tufanlı'ya ilk taşı atmaktı. Hapse girerek hem itibarını hem de parasını zedeleyecektim. Üstelik pis işlerle ilgilenmesi konusunda da ufak bir pürüz tespiti söz konusu dahi olabilirdi. Benim açımdan bu oldukça önemli bir hamleydi. Ancak şimdi bu hamle kızımı arama sürecimde baş şüpheli olan Alparslan Tufanlı'nın birkaç gün de olsa hapiste kalarak benim elimi kolumu bağlamamasıydı. Ayak altında olmadığı gibi nerede kimi sorguladığımı da bilmeyecekti ve bu bana büyük bir fayda sağlayacaktı. Dağhan ilk amaca hizmet ettiğimi zannederek kozun kendinde olduğunu düşünürken de asıl kozu içimde saklayarak ona da üstünlük sergileyecektim.

 

İçli bir nefes vererek topuklu ayakkabılarımı ayaklarıma geçirdim. Bu esnada düşüncelerim yavaş yavaş silindi aklımdan. Artık harekete geçme ve o düşünceleri uygulama zamanı. Artık ilk taşı da kurşunu da atma zamanı. Ayakkabılarımı da giyinip dik durduğumda üzerimdeki şortlu deri siyah tulumu inceledim. Oldukça asil görünüyordu. Ardından bakışlarım açık bırakılan saçlarıma ve her gün aynını yaptığım makyajıma kayınca hazır olduğuma emin olarak sıkıntılı bir nefes verip adımlarımı kapıya yönelttim. Çok geçmeden tek başıma arabama bindiğimde az sonra Dağhan'ın attığı konuma ulaştım.

 

Kapıdan adımımı attığımda kısaca etrafı inceledim. Bahçeydi burası. İçinde bir göl olan yemyeşil bir bahçeydi. Akşam saatleri olduğu için daha ıssız bir hava hakim olsa da bu mekan şu an dahi oldukça temiz ve doğal bir görünüm sunuyordu. Bahçenin orta yerinde ise ahşap bir ev vardı. Meraklı bakışlarım evi de süzdükten sonra tekrar gölde takılı kalınca köşede uzunca bir masada oturan Dağhan'ı gördüm. İ.li bir nefes vererek ona doğru ilerlediğimde içimde heyecan oluşturacak seviyede bir his vardı.

 

Yanına ulaşıp tam karşısında dikildiğimde gülümseyerek baktı bana. Ardından karşısındaki sandalyeyi işaret etti.

 

" Hoş geldin Kandemir."

 

Başımla kabulleniş göstererek onayladım onu. Bu soyadı mevzusuna artık takılmıyordum. O aşamayı geçeli çok olmuştu.

 

" Hoş buldum Dağhan."

 

Dudaklarını büzerek başıyla kabulleniş gösterdi. Ardından eliyle komut verdiğinde masaya mezeler ve salata bırakıldı. Aç değildim. En son ne zaman yemek yediğimi hatırlamasam da aç değildim. Üstelik Dağhan da onlara çok iştahlı bakmıyordu. Bakışlarımı biraz da bu yüzden yiyeceklerden çektiğimde göz göze geldik.

 

" Yemek yiyelim Kandemir. Enerjiye ihtiyacımız olacak."

 

Başımla onayladığım an onu reddederek münakaşaya girmek istemediğim için yapmıştım bunu. Sözlerimin ardından masaya balık çeşitleri geldiğinde sırıtarak konuşmaya başladı.

 

" Muhtemelen...Muhtemelen mezeleri gördüğünde ciğer bekledin. Eh tabii alışıksın bizim oğlandan."

 

Bakışlarım ona döndüğünde çehremde sert bir ifade hakimdi. O bu ifadeye daha çok sırıtarak yanıt verdiğinde başımı hafifçe sağa sola sallayıp mırıldandım.

 

" Aklımdan bile geçmemişti."

 

Başını sallayarak onayladığında karidesten biraz tabağına alıyordu. Aynı saniyelerde konuştuğunda ifadesinde her zaman olduğu gibi alay vardı.

 

" Arslan kardeşler kırmızı ete kaplan da balığa müpteladır. Bu denklemde ceylana da beyaz et kalıyor."

 

Bakışlarımız sözleriyle kesiştiğinde yüzümü buruşturarak reddettim onu. Yemeklerle aram olmadığını bilmeyen yoktu derdim hep. Sanırım vardı ve o kişi Dağhan'dı. Üstelik jaguar ve leopar konusunda anlaşmış olmamıza rağmen imalı bir tınıda bunu dile getirmesi de gözümden kaçmamıştı.

 

" Ben yani leopar sen yani jaguarın aksine balıktan hoşlanmam. Yemeklerle de aram yoktur ama illa bir seçim yapacak olursam tercihim her zaman kırmızı et olur."

 

Dağhan cümlemi işittiği an kıkırdayarak salladı başını. Ardından bakışları tabağına kaydığında büyük bir keyifle konuşuyordu.

 

" Şu leopar meselesi, bazen güçlü bir leopar olmaktansa asil bir ceylan olmak daha iyidir. Bilerek ceylan dedim. Çünkü sen bu gece ceylansın."

 

Kaşlarım şüphe ile havalanırken göz göze geldik ve o an kendisini başıyla onayladı. Ben de aynı saniyelerde geçen onca zamana rağmen ona tahammül etmeye bir türlü alışamadığımı geçirdim içimden. Bu düşünceyle sıkıntılı bir nefes vererek sorduğumda sorum meraktan değildi. Yalnızca sormam gerektiği için soruyordum. Çünkü gerçekten artık belgesellerden de hayvanların ruh halinden de bıkmıştım.

 

"Neden ?"

 

Bu soruyu sormamı beklediği için keyifle arkasına yaslanarak yutkundu. Ardından konuştuğunda ciddi bir tavır sergiliyordu.

 

" Bu üstündeki şeyin içinde yırtıcı olmana imkan yok da ondan Kandemir."

 

Sözleriyle bakışım üzerimdeki tuluma kaydığında tek bir frikik ya da şehvet uyandırıcı bir görüntü yoktu. Tulumum gayet normaldi. Bakışlarımla ona bunu sorduğumda omuz silkerek içli bir nefes veriyordu. Ne amaçla sorduğunu ve ne demek istediğini merak ederek bakmaya devam ettiğimde ise konuşuyordu.

 

" Yırtıcılar parlamak için giysilere ihtiyaç duymazlar. Onların parıltısı güçlerinden gelir."

 

Sıkıntılı bir nefes verdiğimde nihayet neyi kast ettiğini idrak edebildim. Üzerimdeki deri tulumun parlıyor olmasını kast ediyordu. Başımı aşağı yukarı salladığım an beynimde cümlem yer edinmişti.

 

" Ben o sıradan yırtıcılardan değilim o zaman. Hem gücümle hem de kıyafetimle parıldamayı seviyorum."

 

Dağhan öne doğru eğilip ciddi bir üslupla konuşmaya başladığında içimden onun bu konulardaki ciddiyetini sorguluyordum.

 

" İşte, tam olarak bu ! Bahsettiğin kadar güçlü olsan o deriden gelen parıltıya ihtiyaç duymazsın."

 

Öfkeli bir nefes vererek ben de öne eğildiğimde içimden onun beni yine hafife aldığını geçiriyordum. Aynı saniyelerde de ne kadar çok sıkıldığımı düşünerek sıkıntımı sesime ve nefesime yansıttım.

 

" Güç anlayışlarımız farklı diye düşünüyorum. Zira bana göre kaplanlar güçlerini aslanlarla kıyaslamayacak kadar kendinden emin canlılardır."

 

Sözlerime karşın ifadesinde küçük bir bozgunluk yaşandı. Ardından sinirle gülümseyerek elini hafifçe yumruk yapıp masaya vurduğunda bizim ego savaşımız çoktan başlamıştı.

 

" Kaplanlar tüm hayatları boyunca tek bir aslanla dahi karşılaşmazlar. Karşılaşsalardı eğer güçlerini onu alt ederek kanıtlama fırsatını asla geri çevirmezlerdi Kandemir." Derin bir nefes vererek gözlerime bakmayı sürdürdü. " İlginç...Çok ilginç. Aslanlardan nefret etmene rağmen kaplanı kayırmaman..."

 

Cümlesini tamamlamak yerine dudaklarını büzerek arkasına yaslandı. Ben de bu esnada arkama yaslanarak onun yüzüne bakındım. Sevmememe rağmen Arslan Kardeşler'e laf söyletmediğimi ima ediyordu. Doğrusu doğruyu söylüyordu. Mevzu onun egosu olunca can düşmanıma dahi laf ettirmeyecek bir vaziyete geliyordum. Onun susmasıyla mecburen konuşmak zorunda kalınca içli bir nefes vererek asıl görüşme amacımıza değinmek istedim.

 

" Şu planı konuşalım hadi. Daha fazla oyalanmaya gerek yok. Bu Cuma bu mevzu bitecek."

 

Dağhan bakışlarıyla beni onaylayarak dudaklarını yalayıp tabağına ortada bulunan hamsiden koydu. Ardından isimlerini bilmediğim birkaç çeşit daha balığı tabağına koyduktan sonra mısır ekmeğini de bölerek yemeğini yemeye başladı. Trabzonlu olduğunu bilsem de bu kadar midesiz olabileceğini düşünmemiştim. Tamam, balık seviyorlardı ancak böylesine çeşidi bir arada yemek ayrı bir boyuttu. Yüzümü buruşturarak bedenimi geriye yasladığımda gülümseyerek konuşuyordu.

 

"Sen niye baluk yemeyisun da ?"

 

Laz ağzı ile konuştuğu an ağzım şaşkınlıkla aralandı. Bütün o ağır abi havası ve karizması yok olmuştu gözümde. Komik bir görünümle konuşuyordu şu an.

 

" Dağhan, sen böyle konuşabiliyor muydun?"

 

Şaşkınlıkla saçmaladığım soruma kıkırtı ile eşlik edip ağzını silerek konuşmaya başladı. Ben de o esnada onun konuşma şekline şaşırmaya devam ediyordum.

 

" Trabzon uşağıyım ben . Ne sandın ballisu ?"

 

Kıkırdayarak başımı aşağı yukarı salladığım esnada konuşması dehşet verici seviyede komik geliyordu. Bunu fark etmiş olacak ki biraz olsun duruşunu düzelterek güzel bir tını takındı. Ben de bu esnada konuşarak neşemi gösterdim.

 

" Ballısı lafını görmezden geleceğim kadar komiksin şu an."

 

Boğazını temizleyerek normal bir tını takındı tekrardan. Az önce benim konuşmam sayesinde konuşamamıştı.

 

" Bizim raconumuz da mafyalığımız da Trabzon damarından geliyor Hazan hanım. Ballısı lafın gelişidir."

 

Başımı aşağı yukarı salladığım esnada annem sayesinde öğrendiğim bir kelimeyi dile getirmekten çekinmedim.

 

" Efulim beklerdim ama senden. Ballısı çok klişe oldu sanki."

 

*Efulim Lazca kökenli bir kelimedir ve sevgilim, yârim anlamında kullanılır.*

 

İfadesini anlık olarak sert bir hâl alırken homurdanarak sert bir tını takındı.

 

" Laz değiliz elhamdülillah."

 

Kaşlarımı şaşkınlıkla havalandırdığım esnada bunu şaşkınlıkla karşıladım ve meraklı bir ifade takındım. "Trabzonlusun?"

 

Başıyla onaylayarak ağzına bir parça mısır ekmeği attı . aynı saniyelerde konuşuyordu. " Çepni Türküyüm yani. Trabzonlular Laz değildir."

 

Şaşkınca onu onayladığım esnada annemin Laz olduğunu tekrar ettim içimden. Ardından Çepni Türkünü ilk kez işittiğim için anlık bir duraksama yaşayarak kelimeyi daha önce duyup duymadığımı sorguladım. Bu esnada Dağhan cevap vermeyeceğimi düşünmüş olmalı ki konuşmaya devam etti.

 

" Neyse, dediğin gibi iş konuşalım. Bu Cuma bizim akılsız uşak ters kelepçe olacak."

 

Akılsız uşak dediği kişi Alparslan'dı. Sözlerini işiterek ona döndüğüm esnada hafifçe kıkırdayarak onayladım sözlerini. Başına ördüğümüz dolaplardan bihaberdi. Neyse ki planımız kusursuzdu.

 

Benim onayladığım esnada Dağhan eliyle arka taraftaki adama işaret verdi. Az sonra yanımıza göbekli, kızıl saçlı ve ellili yaşlarda bir adam geldiğinde oturmak için müsaade isteyerek Dağhan'ın yanına çöktü. Ardından sorgular bakışlarım ikisinin arasında gezerken Dağhan mendille ağzını silerek öne atıldı.

 

" Hazan bu adam sana bahsettiğim Turunççu. Tufanlı'yı ipe o götürecek."

 

Adam başıyla bana selam verdiğinde kısa bir an göz göze geldik. Gülümsedi önce. Ben bu gülüşten hoşnut olmadım. Ardından gözlerime sert bir ifade ekledim. Gözlerimdeki tereddüt ve öfke dolu ifadeyi görerek bakışlarını kaçırdı. Aynı saniyelerde başını yere eğdiğinde içli bir nefes vererek bana bakan Dağhan' dönerek konuşmaya başladım.

 

" İş çok riskli ve zor. Altından kalkabilecek mi ?"

 

Dağhan inanmaz bakışlarını bana göndererek kaşlarını çattı. Aynı saniyelerde sıkıntıyla soluyarak yanındaki adamın omzuna sertçe vurdu.

 

" Turunççu hem Arslan Kardeşler'e hem de bize çalışıyor. Yanı Rıfat'ın oğlunun ajanı."

 

Başımla onu onaylayarak anladığımı belirttiğimde adam bakışlarını bana çevirmeden başını kaldırıp gülümseyerek konuşmaya başladı.

 

" Evellallah hakkından gelirim abi."

 

Dağhan gülümseyerek omzunu daha çok sıktığında ben planı bir kez de içimden düşünmeye başladım. Bu esnada Dağhan yeniden bana dönerek konuşuyor ve aynı anda planı tekrar gözden geçiriyordu.

 

" Turunççu Alparslan'dan malların bir kısmını onun silahlarıyla birlikte sınırdan geçirmesi için yardım isteyecek."

 

Başımla onayladığımda adamın bakışlarının dakikalar sonra beni bulduğunu gördüm. Ardından ben içli bir nefes vererek konuşmayı devraldığımda Dağhan bakışların gözlerimde tutuyordu.

 

" Yardım isteği kabul edilince tırlara malları yükleyeceğiz. Bu mallar senin gümrükten geçiremediğin mallar. İlk tır sorunsuz bir şekilde Gürcistan'dan geçerek Rusya'ya gidecek."

 

Dağhan ağzımı aralayarak devamını getirmeye yeltendiğim cümleyi devraldığında yüzünde derin bir gülümseme vardı.

 

" İkinci tır yani onun silahlarının çoğunun ve malların bir kısmının olduğu tır geçtiğinde de polisler durumu fark edecek; ettireceğiz." Sırıtarak kahkaha atıp ellerini birbirine vurduğu esnada devam ediyordu. " Ve bum! Alparslan ters kelepçeyle suçüstü!"

 

Başımı sallayarak onayladığımda içimde beliren şüphenin tohumlarını onun içine de ekmek adına konuşmaya başlıyordum. Az sonra sesimi işittiğinde gülüşü hafiflese de solmadı.

 

" Ya ilk önce kendi tırını geçirirse ?"

 

Dağhan rahat bir tınıyla ardına sonuna dek yaslandı. Ardından konuştuğunda bir eli masadaki tuzluğu ters düz ediyordu.

 

" Tırları gümrükteki kayıt numarasına göre dizerek alıyor. Şimdiye kadar bir kez bile tersini yapmadı."

 

Rahat bir tınıya bürünüp onu ifademle kabul ettiğimde gülüşünü arttırarak konuşmasını sürdürdü. Benim için planın buraya kadar olan kısmında bir sorun yoktu. onun için de olmaması gülüşüyle belgeleniyordu.

 

" Şimdi Turunççu..." yanındaki adam bakışını ona çevirdiğinde sözlerine kendinden emin bir şekilde ekleme yapmaya devam etti." Yarın Tetikçi'nin Beykoz'daki mekanına gidip babasının hatırı için yardımını iste."

 

Dağhan bakışını bana çevirerek cümlesini sürdürdüğünde Turunççu başıyla onu onaylamıştı bile." Alparslan'ın zaafı zamanında babasına iyilik yapan adamlar. Turunççu bir çatışmada ona siper olmuştu. Teklifini asla geri çevirmez."

 

Başımla onaylayarak yüzüme büyük bir gülüş yerleştirdiğimde kızımı bulma yolunda attığım bu adımın gayet sıcak ve yakın bir adım olduğunu bilmenin sevinciyle gülümsedim. İşte ilk taş da ilk kurşun da şimdi atılmıştı.

 

................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan dün mest olarak geçirdiği yemeğin ardından mest oluşunu boynuna su değdirmeyerek bazı haylazlıklar yaptığı duşuyla taçlandırmıştı. Ardından her seferinde olduğu gibi onun evli olduğunu hatırlayarak kendini suçlayıp bu suçlamasını odasını dağıtıp kendisini yumruklayarak dindirmişti. Ardından hiçbir şey olmamış gibi sevdasının attığı ses kaydını dinleyerek güzel bir uyku çekmişti. Hazan'ın tavrına da düşmanlığına da bozulmamayı öğrenmişti artık. Canının acısına alışmıştı. Şimdi arka koltuğunda oturduğu arabanın camından bir zamanlar sevdasıyla el ele yürüdüğü sahili görmek bile onun canını yakmak yerine canına huzur dolduruyordu. Öyle büyülü bir sevdaya tutkundu ki yokluğu dahi ona huzur veriyordu.

 

Çok geçmeden araba durduğunda Alparslan şoförünün başını sallamasıyla geldiklerini anlayarak etrafına bakındı. Evet, tam da düşündüğü şeyi yaparak planını daha rahat uygulamak adına Dayı'nın yanına gelmişti. İşten güçten bu ara fırsat bulup gidememişti yanına. İçinde bunun burukluğu ve mahcubiyeti vardı ama Alparslan bunu görmezden gelerek içli bir nefes verip arabadan indi. Az sonra adımları görüş odasında sonlandığında açtığı kapının ardında Dayı'sını gördü.

 

Bir eli beyaz bir sargıyla kaplıydı. Diğer eli ise mahcubiyetle onun üzerine örtünmüştü. Son görüşünden beri çok bir değişiklik yoktu Dayı'da. Her zaman olduğu gibi üzgün ve buğulu bakıyordu. Mavi gözleri alınan her şehit haberiyle dalgalarıyla ağıt yakıp öfkesini dalgasına acısını havasına katan Karadeniz'e benziyordu. Buğuluydu gözleri, bir o kadar da öfke ve kin doluydu.

 

Bakışlarının kesiştiği o ilk an Dayı gülümseyerek ayağa kalkmaya yeltendi. Alparslan bunu fark ederek hızla öne atılıp karşısına geçerek eline davrandı. Dayı ise bu hareketine mest olup gururla sırtını sıvazlayarak elini ona uzattı.

 

" Oğlum..."

 

Alparslan öptüğü elini başına koyup ardından sıkı sıkıya tutarak onun buğulu gözlerine bakıp içli bir nefes verip gülümsedi.

 

" Dayı'm..."

 

Kısa bir an göz göze gelerek ikisi de bütün dertlerini gözlerine döktü. Ardından gülümsemelerini sürdürdüklerinde Alparslan karşısına oturdu. Dayı bu esnada yerine yeniden kurularak yaralı elini gizlemek adına diğer elini yeniden üstüne örttü. Alparslan bu hareketine yutkunarak karşılık verdi. Mahcuptu ona karşı. Hazan öfkesi yüzünden sakat bırakmıştı onu. Sol elini bir daha kullanabilme ihtimali yüzde beşin altındaydı. Sıkamıyor ve parmaklarını da kullanamıyordu. En üzücü olanıysa Dayı'nın bu olayın üstünü örttürmesiydi. Hazan bu yaptığının bedelini hiçbir zaman ödemeyecekti.

 

" Elin nasıl oldu Dayı'm ?"

 

Dayı saniyelik olarak ona bakıp acı bir tebessüm etti. Ardından yutkunarak gözlerini kaçırdığında konuşuyordu.

 

" Çok şükür namazıma mani değil oğlum."

 

Alparslan işittikleriyle gözlerini sıkıca yumarak yutkundu. Gözleri yeniden açıldığında sevdasına asla kusamayacağı o öfkesi bakışlarına yansıyordu. Ardından onu tedaviye ikna etmek adına öne atıldığında Dayı'nın bunu reddedeceğinden çok emindi ancak yine de şansını denemek istiyordu.

 

" Londra'da bir hastane var. Kaybedilen sinirlerin geri kazanımı konusunda ödül almışlar. Diyorum ki seni-"

 

Dayı işittiklerini daha önce Arslan'dan da duyduğu için cümlenin devamını bildiğinden düşünmeden yarıda böldü. Bunu istemiyordu.

 

" Bu mevzuya lakayt kalalım oğlum. Lüzum yok."

 

Alparslan sıkıntıyla nefesini soluyarak ağzını araladığında onun bakışlarını görerek yutkunup arkasına yaslandı. Dayı tek bir bakışıyla onu susturabilecek bir saygınlığa sahipti gözünde. Alparslan da bu saygıyı bilerek sessizliği seçti. Ardından Dayı konuyu değiştirerek elinden konuşulmasını istemediğini belirtti.

 

" Sarı kızım nasıl ?"

 

Alparslan Elif'in adının geçmesiyle gülümseyerek kıkırdadı. Elif uzun zamandır onu görmese de her fırsatta sayıklıyor ve özlediğini söylüyordu. Hapiste değil de seyahatte olduğunu söylemişlerdi ona. Dünya turu diyordu abisi. Elif de dünyanın her yanından dondurma istediğini söyleyerek neşeli hayaller kuruyordu.

 

" İyi iyi. Seni soruyor sürekli. 'Dedem ne zaman gelecek ?' diyor."

 

Dayı kıkırdayarak yaramaz kızı anımsadı. Bu esnada konuşuyordu. " Cimcime! Bir onu göresim var oğlum. Bir onun için çıkasım var."

 

Alparslan yutkunarak sözlerine devam ettiğinde onu ikna etmeyi umuyordu. " Elif büyüdükçe yengeme daha çok benzedi Dayı." Acı bir tebessüm ettiği esnada yengesinin ona ablalık yaptığı anlar beliriyordu gözünde. " Abim her geçen gün daha çok mest oluyor kızına."

 

Dayı da acı bir tebessüm ederek Güneş'i düşündü. Gençliğinin baharında yok yere solup giden bu hayatın solmasının asıl nedeninin takdiri ilahı olmadığını hatırlayarak sıkıntıyla soludu. Ardından bakışlarını karşısındaki adama çevirdiğinde gülümsemeye çalışıyordu. Alparslan ise susmadan devam etti.

 

" Çıkman lazım Dayı." Dayı cümlesini duyduğu an öfkelenerek ona bakmayı sürdürdü. Alparslan ise bir elini ona uzatarak sakinleşmesini sağlayarak konuşmaya devam etti. " Elif için, abim için , benim için çıkman lazım."

 

Dayı başıyla onu reddederek homurdanırken Alparslan konuşmaya devam etti. " Bilmiyorsun Dayı'm Hazan Dağhan'la iş yapıyor. Daha geçen gün kaç milyon dolar zarar ettik. Masa desen..." Sıkıntıyla soluyarak devam etti. " Dağhan uy*şturucu satmıyoruz diye koltuğu kaptırmamız için uğraşıyor. Yılmaz abiyi çektik yanımıza. Yetmiyor Dayı'm. O p*ç benim sevdamı yanına aldı." İçine batan acıyla gözlerini kapatıp ellerini yumruk yaparak sertçe masaya vurdu ve konuşmaya devam etti. " Hazan onun yanındayken ne derdim bitiyor ne acım."

 

Dayı karşısındaki dertten kederden erimiş ama buna rağmen ayakta dimdik duran güçlü adama baktı. İç çekerek konuştuğunda devamını öğrenmek istiyordu.

 

"Ne yapmak istiyorsun oğlum ? Benim gibi bir ihtiyarın sana ne faydası olur ?"

 

Alparslan gözlerini açarak ona baktığında gülümseyerek bedenini ümide teslim etti. Çok, çok faydası olacaktı.

 

" Hazan birini bulmuş. O gün o parkta çalışan bir it." Alparslan gözlerinin en içine bakarak bakışlarına öfkesini ekledi. " Kızı kim kaçırdıysa onun iti. Seni suçluyor."

 

Dayı bakışlarına alay ekleyerek gülümsedi. Ardından konuştuğunda konuşmasında büyük bir alay yatıyordu.

 

" Ula Saadettin hiç tanımadığın ite bile dert olacak ne suç işlemişsin!"

 

Alparslan sinirle soluyarak arkasına yaslanıp dişlerini birbirine geçirip öfkesine bedenini daha çok teslim etti. Ardından konuştuğunda onu suçlamak aklına dahi gelmiyordu. Kendinden çok karşısındaki adama güveniyordu.

 

" Şimdi dışarı çıkıp o adamla yüzleşeceksin Dayı'm. Sonra Dağhan'ın hakkından hep beraber geleceğiz."

 

Dayı bakışlarını onda tutarak içli bir nefes verdiğinde çıktığı andan itibaren burada kendini cezalandırdığı keder dolu günlerine daha çoğunun ekleneceğini biliyordu. Bunu kabul edecekti ancak kabul etmesindeki neden suçlanması değildi. Karşısındaki adamın yorgun bakışlarıydı. Alparslan hiç görmediği kadar acı dolu bir vaziyetteydi ve onu bu halde kapısından çevirerek kan kardeşine , İmparator'a ihanet edemezdi.

 

...................................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan hapishane ziyaretini bitirdikten sonra hiç vakit kaybetmeden Beykoz'daki mekanına giderek İmparator'dan arta kalan vazifesini yapmak üzre yerine geçecekti. Babası bu mekanı açtığı günden beri her gün iki saatini burada geçirerek kendisinden yardım isteyen herkese elinden geldiğince yardım ederdi. Bu bazen kendisi gibi mafya olan bir adam olurdu. Bazen de halkın içinden bir mazlum olurdu. Alparslan abisiyle dönüşümlü olarak babasının her gün gerçekleştirdiği vazifeyi yerine getiriyordu. Babası onlara merhamet ve sevgi daha doğrusu çoğunlukla Alparslan'a merhamet ve sevgi göstermemişti ama dış dünyadaki insanlardan merhametini esirgememişti. Hâlâ bugün bile babasına her gün binlerce insan dua ediyordu. Hayırsever iş insanı görünümünde olsa da gerçeği bilen insanlar dahi imreniyordu ona.

 

Alparslan da bu konuda babasını örnek alıyordu. En nihayetinde mekanın çatı katındaki odasında yerine , babasının tahtına yani koltuğuna oturarak derin bir nefes verdi. Ardından eliyle komut verdiğinde yakın koruması olan Samet Turuççu'nun saatlerdir onu beklediğini söylemişti. Alparslan adını işittiği adamla duruşunu biraz dikleştirdi. Babasının hayatını kurtaran bu adama büyük bir minnet borcu vardı. Korumasına önce onu içeri almalarını söylediğinde çok geçmeden Turunççu kapıdan girdi. Alparslan ise ayağa kalkarak öne atıldı.

 

" Hoş geldin Turunççu."

 

Karşısındaki kızıl saçlı adam da minnet dolu bakışlarla onu selamladığında eline davrandı. Alparslan gergin bir ifade takınarak elini çekip onun elini tuttu.

 

" Estağfurullah, geç otur şöyle."

 

Tam karşısına geçerek oturan Turunççu mahcup bir ifade takınarak boynunu büktü. Alparslan bir derdi olduğunu anladığı için acı bir tebessüm etse de önce hatrını sormak istedi.

 

" Nasılsın, iyi misin ?"

 

Turunççu bakışlarını ona çevirerek gülümsediğinde konuşuyordu.

 

"Sağ olasın abi. Sizler nasılsınız ?"

 

Alparslan başını aşağı yukarı sallayarak gülümsedi. Ardından en samimi tavrını takınarak iç çekti. " Çok şükür." Ardından bakışlarını onda tutarak konuşmaya devam etti. "Ne alırsın ? Aç mısın ?"

 

Bakışları ona döndüğünde Alparslan'a yeniden mahcupça gülümsedi. " Eyvallah abi."

 

Alparslan da başını kabullenir bir vaziyette eğerek derdinin sohbet dahi edemeyeceği kadar büyük olduğunu idrak ederek yeniden iç çekti. Ardından konuştuğunda ifadesine babasının merhametini takındı. " Var bir derdin. Hadi çekinme de dermanını bulalım."

 

Turunççu gülümseyerek başını daha çok eğdiğinde içinde büyük bir heyecan vardı. Taraf değiştirmemişti hiç. Gönlü Rıfat abisinden yanaydı her zaman. İmparator'a siper olurken bile kalbinde Rıfat Taşdelen'e bağlılığı gizliydi.

 

" Abi, mallarımı gümrükten çıkaramadım. Zor durumdayım. Ödemeler var."

 

Alparslan onun ne iş yaptığını bildiği için sıkıntıyla soluyarak sigarasını yaktı. Ardından konuştuğunda babasının hatırı olmasa bu konuşmaya devam dahi etmeyeceğini düşündü. Onun niyeti gümrükten malları geçirmek olmalıydı. Çünkü Alparslan ve adamları bu işte artık ustalaşmıştı.

 

" Kaç ton ?"

 

Turunççu zar zor çıkan sesiyle konuştuğunda Alparslan içinden kendine küfrediyordu; bu işe alet olduğu daha doğrusu olacağı için.

 

" Bin ton abi."

 

Alparslan yeniden sıkıntılı bir nefes vererek başıyla onayladığında sorusunu soruyordu.

 

" Nereye gidecek ?"

 

" Rusya abi. Andrei'yi biliyorsundur. Masada..."

 

Alparslan ismi geçen adamı işittiği an onun zalimliğini ve korkunçluğunu hatırlayarak iç çekti. Masadaki en büyük düşmanlarından biri de oydu. Dağhan ile araları çok iyiydi.

 

"Biliyorum."

 

Yeniden iç çekerek arkasına yaslandığında aklına tesadüfün böylesi gelmişti. Hafta sonu Rusya'ya yüklü bir sayıda s*lah siparişleri vardı. Turunççu kısmetli günündeydi.

 

" Hadi yine iyisin Turunççu. Rusya'ya teslimatımız var. Senin malları benim s*lahların arasına koyarız."

 

Turunççu gülümseyerek planın en önemli adımı için sevindiğinde Alparslan gülüşünü arttırarak ayağa kalktı. Çok geçmeden Turunççu minnet dolu ifadesi ve sözleriyle birlikte gittiğinde kendini koltuğa bırakarak iç çekti. Turunççu ise koridorda kendisine dönen bakışlara gülümsedi. Hazan ise onun bakışlarından planın işlediğini anlayarak sinsi gülüşünü yüzüne yerleştirerek beklemeye devam etti. Az sonra Samet Alparslan'ın kapısını çaldığında onun yanına girebilmek için verdiği çabaya üzülüyordu ancak bunun güzel bir sona erişeceğini bilerek içine ümidinin tohumlarını ekiyordu.

 

Alparslan çalınan kapıya karşın gelmesi için komut verdiğinde bakışları kapıya döndü. Samet'i görerek bakışlarıyla ifadesini sürdürdü.

 

" Abi kapıda biri var. Adı..." Samet kısa bir an duraksayarak güzelliğinden ve bakışlarından büyülendiği kadının adını anımsamaya çalıştı. Hatırladığını belirten bir mırıltıyla konuştuğunda Alparslan merakla onun sözlerini dinliyordu. " Hazan, Hazan Kandemir diye bir kadın geldi abi."

 

Alparslan sevdasının adını işiterek refleksle yayıldığı koltuktan ayağa fırladı. Bu esnada bunu beklemeyen Samet şaşkınca ona bakınırken o birkaç kez öksürerek nefesini temizleyip heyecandan yerinden çıkacak olan kalbinin gürültüsünü duymazdan gelerek komutunu verdi.

 

" Gelsin. Hemen al içeri."

 

Sözlerinin ardından aklına az önce işittiği isim yeniden geldi. Bu kez ifadesine sertlik eklenirken Samet'e sinirle bakındı. Samet aynı saniyelerde kapıyı açmak için kolunu atmıştı ama Alparslan'ın sözleriyle duraksadı.

 

" Ha bir de bir daha sakın ona ismiyle hitap etme! Hanımefendi diyeceksin."

 

Samet anlamaz bakışlarla sinirli adama bakarken gözlerini korkuyla kaçırıp yutkundu. Ardından korkusu k*ıçından terler akıtacak düzeye geldiğinde zar zor çıkan sesiyle konuşup hızla kendini odadan attı.

 

" Ta...Tamam abi."

 

Hazan ise az önce normal bir ifadeyle içeri giren adamın şimdi buz kesen yüzünü görerek merakla ona bakındı. Samet bu esnada anlık onunla göz göze gelse de korkuyla gözlerini yere eğerek güçlükle konuştu.

 

" A...abi sizi bekliyor. Hanımefendi..."

 

Hazan ifadesini anlamasa da bozuntuya vermeyerek adımlarını kapıya yönelttiğinde Samet refleksle uzaklaşarak kapıyı kendisinin açması için geriledi. Hazan bu esnada daha da çok şaşırsa da bozuntuya vermeyerek içeri girdi. Kapıyı çalmamıştı ancak bunu bilerek yapmıştı. Kapı açıldığı an tam karşısında nefreti olan o yeşil gözleri gördü. Alparslan ona gülümseyerek bakıyordu ve gamzelerini göstermekten de asla utanmıyordu. Hazan ise ifadesizce kendisine bakan gözlere bakınarak iç çekti.

 

" Hoş geldin."

 

Alparslan'ın yumuşacık çıkan sesine karşın hazan başını sallamakla yetinip dudaklarını ıslatarak saniyelik olarak odaya bakındı. Büyük bir odaydı burası. Duvarlar ve odanın ortasında bulunan çalışma masası siyahtı. Köşede koyu kırmızı oturma grubu ve televizyon vardı. Onun dışında ise odanın her yanında aslan resimleri bulunuyordu. Tüm duvarlarda farklı açılardan farklı aslanlar vardı ve köşedeki led ışığının hemen önünde ise kocaman bir kükreyen aslan büstü bulunuyordu. Hazan odayı incelerken Alparslan da fırsattan istifade onu incelemeye koyuldu. Üzerinde straplez siyah bir elbise vardı. Göğüsleri o kadar belirgin ve dolgun görünüyordu ki Alparslan konuşurken onlara bakmamak için vereceği savaşı şimdiden düşünmeye daldı. Elbisesi miniydi. Altına ise ince siyah bir çorapla siyah topuklu giyinmişti. Üzerindeki siyah ceketi de omuzlarına bırakıp kırmızı rujla uyumlu olan kombinini elindeki minik çantayla tamamlamıştı. Alparslan memnuniyetle her zaman olduğu gibi güzellik saçan sevdasına bakınırken silahsız olduğunu fark etti. Bu esnada şaşkınlığa bürünerek yüzüne baktığında Hazan da anlık olarak ona baktı.

 

Alparslan gülümserken onu davet etmek için öne atıldı. " Gel, gel otur şöyle." Eliyle köşedeki koltuğu işaret ettiğinde Hazan göz devirerek yanında bulunan tekli koltuğa oturdu. Bu esnada amacı onunla aynı koltuğa oturmamaktı. Alparslan ise sorgulamadan tam karşısındaki koltuğa oturarak gülümseyip kalbinin gürültüsünü duymazdan gelerek konuşmaya devam etti.

 

" Aç mısın ? Yan tarafta ciğerci var. Müthiş yapıyor."

 

Hazan sözlerine karşın gözlerine bakarak kendi gözlerini kıstı. Sorduğu soruya anlam verememişti. İç çekerek konuştuğunda bu işi hemen halledip onunla daha fazla yalnız kalmak istemediğini içinden geçirdi.

 

" Yemek yemeye gelmedim Tufanlı."

 

Alparslan ise beklediği sözü işiterek sırıtmaya başladı. Aynı esnada gülüşünü sesine yansıtarak konuşmaya başladı.

 

" Bir şeyler içelim o zaman. Ne istersin ?"

 

Hazan gözlerini devirerek içli bir nefes verdiğinde onun dalgalı tavırlarından da ondan da sıkıldığını mecbur olmasa buraya asla adım atmayacağını içinden geçirdi.

 

" Bir şey içmeye de gelmedim Tufanlı."

 

Alparslan ağzının içinde cık yaparak arkasına yaslandığında kalbinin atımlarını umursamadan karşısındaki eşsiz manzaranın tadını çıkarıyordu. İçinden bir yandan da Hazan'ın onun yanına gelmek için bu denli hazırlandığını geçirip kendini bunun için mutlu etmeye devam etti.

 

"Olmaz öyle. Ben bir şey yiyip içmeden misafir ağırlamam." Göz kırparak kıkırdadığında devam ediyordu. " Senin gibi değilim yani bu konuda."

 

Hazan yeniden göz devirerek iç çektiğinde bir ayağını diğerinin üzerine atıyordu. Bu esnada eteğinin ucu biraz daha yukarı kalktığı için Alparslan yutkunarak bacaklarına bakmamak için gözlerini daha çok açarak bakışlarını yüzünde tutmaya çalıştı. Hazan neye güldüğünü anlamayarak değişik bakışlarla onu süzerken Alparslan bütün dişlerini göstererek yavaşça kızarıyordu. Bu şekilde birkaç saniye daha bakıştıklarında Hazan dayanamayarak öne atılıp konuşmaya başladı.

 

" Misafirliğe gelmedim Tufanlı. Dünkü yarın kalan konuşmamızı tamamlayalım diye geldim. Çok kalmayacağım."

 

Alparslan son cümlesini işittiği an ifadesini bozgunluğa uğratarak üzgün bir tınıyla iç çekti. Ardından konuştuğunda sesinden dahi modunun düştüğü belli oluyordu.

 

" Dünkü konuşma benim açımdan bitmişti."

 

Hazan doğrularak başıyla onu reddetti. Aynı saniyelerde bakışlarından siniri akıyordu. Dün ilaçları olmadığı için ne yaşandığını tam olarak idrak etmese de Dağhan'ın yanına gitmek için hazırlandığı esnada uzun uzun düşünmüştü. Dayı'dan söz ediyordu Tufanlı. Onu hapisten çıkarmaktan bahsediyordu. Hazan buna müsaade etmemek için buradaydı. Aynı zamanda da ne amaçla bunu yaptığını öğrenmek istiyordu.

 

" Benim açımdan bitmedi Tufanlı, konuşacağız."

 

Alparslan başını sallayarak iç çektiğinde dün ona ne kadar kırıldığını hatırladı. Gözlerinin içine saniyelik sinirle baktıktan sonra en keskin perdelerle örttüğü gözlerinin ardındaki o masum sevgilisini gördü. İçli bir nefes verip o kıza gülümsediği an tüm siniri uçup gitti. Yine de dün o yaptığı şeyden bahsederek en azından neden yaptığını öğrenmek istediğini içinde tekrar etti. Bir eliyle mosmor olan boynunu işaret ederek konuştuğunda Hazan dakikalar sonra boynunu fark ederek yutkundu.

 

" O zaman buradan başlayalım konuşmaya."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek başını eğdiğinde ona bunun açıklamasını yapamayacağını anımsadı. İlaçlarım yokken deliriyorum diyemezdi. Gerçi o ilaçları varken de çok sağlıklı değildi. Dudaklarına dişlerini geçirdiğinde ona bir açıklama yapma zorunluluğu olmadığını, yapsa dahi hak etmediğini anımsayarak başını sonuna dek dikip konuşmaya başladı.

 

" Bu konuda konuşacak bir şey yok. Hak ettin ve yaptım."

 

Alparslan kaşlarını şüphe ile havalandırdı. " Hak ettim ?" sorgular bir tınıyla sorduğu sorusuna Hazan başını sallayarak onay verdiğinde dudaklarını büzerek içli bir nefes verip arkasına yaslandı.

 

Hazan da bu esnada açıklamasını yaparak hak ettiğini dile getiriyordu. " Can düşmanım olduğun halde benim yakaladığım adamı benden izin almadan sorgulayıp dövemezsin. O an ki tepkimi sonuna kadar hak ettin Tufanlı."

 

Alparslan başını eğerek kabullendiğinde karşısında bir başkası olsa bu lafları köküne kadar yedireceğini düşündü. Hazan için ise durum çok başkaydı. Alparslan ona haddinden fazla sabırlı olduğunu ve fazlasının hayli zararlı olduğunu bilse de gönlüne karşı koyamıyordu.

 

" Eyvallah."

 

Hazan ise kabullenişini duyarak başıyla onu onaylayıp ciddi ifadesini sürdürdü. Planına çok çok az kalmıştı ve kızına yaklaşacağını umarak umuduna sımsıkı tutunuyordu. Bunun için nefreti olan adamla bile bu kadar süre yüz yüze kalacak türde bir sabır gösteriyordu. Esas konuya girdiğinde ise Alparslan onun yüzüne içli içli bakarak aralarındaki mesafeden kokusunu içine çekmeye çalışıyordu.

 

" Dayı'yı hapisten çıkaracağım dedin."

 

Alparslan başıyla onaylayarak iç çekti. Yapacaktı bunu. Dayı da kabul etmişti. " Evet, öyle söyledim."

 

Hazan ise sinirle gülümseyerek arkasına yaslandı. Ardından içine dolan öfkeyle aniden bakışlarını onda tutarak bir elinin tehdit pozisyonunu almasına izin verip oturduğu yerde doğruldu.

 

" Ne hakla, ne hakla yapacaksın bunu ?"

 

İlk iki kelimeyi üstüne basa basa tekrar ettiğinde Alparslan onun o alıştığı tınısını duyarak gözlerini daha çok gözlerine yasladı. Öfkesi ağır basmaya başlamıştı yine. Hazan ne yaptığını bilemediği o haline yavaş yavaş bürünüyordu.

 

" Sen adamı suçlarken hangi hakkı kullanıyorsan ben de o hakla çıkarıp masum olduğunu kanıtlayacağım."

 

Hazan sertleşen ifadesiyle sinir dolu bir bakış atarak kıkırdadı. Onun Dayı'yı suçlamak için tonla nedeni vardı ancak Tufanlı'nın masum olduğunu iddia etmekten başka bir olayı yoktu. delili de yoktu. Elindeki adam inatla Dayı diyordu. Hazan baştaki şaşkınlığıyla tereddüt etse de bu konuda kesin bir kanıya varamayarak kafasını karıştırıyordu.

 

" Ben onu gördüm Tufanlı. Orada, o gün gördüm. Kaçırılan arabayı da delilleri de gördüm. Hatta senin adını.." Sıkıntılı bir nefes verip yutkunurken ağlamamak için direndi." Kocamın canı alınırken senin adını işittim. Şimdi..." yeniden yutkunduğunda Alparslan ona bakıyordu. Hazan ise bakışlarını yere eğmişti. "Şimdi o adam da aynını söylüyor. Delilin yok ve onu çıkarmaktan söz ediyorsun. Planın ne ?"

 

Alparslan içli bir nefes vererek öne atıldığında bu sözleri söylemek için hiç düşünmemişti. Hazan ise başlamadığı lafını ağzına tıkayarak konuşmaya devam ediyordu.

 

"Onu benim elimdeki adamla yüzleştirmek mi ? Böyle mi inanacağım sana ? Söyle ! Bu mu planın ?"

 

Alparslan omuzlarını düşürerek ona bakmayı sürdürürken Hazan bakışlarını ona yaslayarak yüzündeki öfkeyi sonuna dek ona gösterdi. Alparslan ne diyeceğini bilemiyordu şimdi. Şu an için elindeki tek plan buydu. Kurşun ile görüşüp dahasını elde etmeden önce Dayı'yı biraz da olsun aklamak istiyordu. Hazan ise buna inanmayacağı konusunda diretiyordu. Alparslan en nihayetinde güçlükle de olsa konuştuğunda Hazan gözlerine öfke kusmaya devam ediyordu.

 

" Yüzleşmek de bu işin bir parçası. Sana kendimi kanıtlayana kadar bununla idare etmeni-"

 

Hazan işittiği sözlerle hızla ayağa kalktı. Bununla idare edecekti. Öyle mi ? O kızının kaçırıldığı arabada gördüğü iti yeniden görerek azabına azap eklerken bununla idare edecekti ! Şaka yapıyordu Tufanlı. Şaka yapmak zorundaydı. Yoksa Hazan onu şuracıkta b*ğacaktı.

 

" NE İDARE ETMESİ ? NE İDARE ETMESİ YA ! NE SAÇMALIYORSUN SEN S*KİK BEYİNLİ !" arkasını dönüp nefes verdikten sonra yeniden önüne döndüğünde Alparslan da ayaktaydı ve ona bakıyordu. Hazan sağ işaret parmağını havaya dikerek titreyen göz bebeklerini kontrol altında tutmaya çalışarak konuşmaya başladı.

 

" SADECE BİR KEZ SANA DEDİM Kİ ' MASUMSAN BANA BUNU KANITLA !' ŞİMDİ SEN BENİMLE DALGA MI GEÇİYORSUN ? NE DEMEK İDARE ET ? "

 

Alparslan gözlerini kapatarak kurduğu cümlenin yanlışlığını içinde tekrar etti. Az sonra gözlerini açtığında onun öfkesine yeniden denk düşerek iç çekti. " Haklısın."

 

Hazan karşısından aldığı cevaba yutkunarak alaylı bir gülüş sergileyip yüzünü büzdü. Ardından konuştuğunda omuz silkerek alaylı ifadesini takınıyordu. " Bu kadar mı ? Haklıyım, bu mu ?"

 

Alparslan sıkıntıyla soluyarak ona doğru bir adım attı. Önce kokusunu içine çekti. Ardından gözlerine hayranlıkla bakarak konuştuğunda Hazan sinirden titremeye başlamıştı.

 

" Haklısın ama olayları bir kez de ondan dinlemek zorundasın."

 

Hazan yeniden alayla dudaklarını büzüp sinirle soludu. Bu esnada Alparslan konuşmaya devam ediyordu ancak kurduğu cümlenin ağırlığından cesareti her geçen saniye kırılıyordu.

 

" Kızını en son gören kişi o. Ondan kaçarak kızının en son ne halde olduğunu öğrenmekten de kaçıyorsun."

 

Hazan işittiği sözlerle yerine mıhlanmışçasına çakılırken Alparslan onun duraksayarak titrediğini ve gözlerinin dolduğunu fark etti. Hazan dolan gözlerini ışık hızıyla ondan kaçırırken arkasını dönerek dudaklarını ısırdı. Ağlamamak için direniyordu. Merakına yenik düşüp sormamak için direniyordu. Alparslan ise onun merak edip soramadığını fark ederek boğazına oturan yumruya rağmen konuştu.

 

" Ağlıyormuş. Arabaya ilk bindiğinde..." Gözlerini kapatıp içli bir nefes verdiğinde Hazan refleksle ona döndü. Bakışları dolu olan gözlerine rağmen ondaydı ama bu kez de Alparslan gözlerindeki buğudan kaçmak için ona bakmıyordu. " Sonra... Dayı almış kucağına kızını. Uğraşmış baya ama...Susturmuş. Kızını o arabadan indirdiklerinde ağlamıyormuş."

 

Hazan ellerini ağzına kapayarak içli bir nidayı dudaklarından döktü. Ardından gülümsediğinde içinde bir rahatlama oluştu.

 

Kızı, süt kokulu bebeği...

 

Ağlaması dinmiş. Karnı da toktu. Hazan mutluydu şimdi. Kızını birileri – can düşmanı dahi olsa- susturmuştu. Alya ağlamıyordu. Hazan bu cümleyi kerelerce içinden tekrar ederek gülümsediğinde Alparslan'ı ve bulunduğu yeri unutmuştu. Alparslan ise onun bulunduğu ortamdan soyutlandığını fark ederek acısının büyüklüğünü bir kez daha anımsadı. Ardından ellerine ellerini yasladığında Hazan'a destek olmaktı amacı. Aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak içli bir nefes vermişti. İçindeki soğukluğa rağmen elleri sıcacıktı ve yıllar sonra kanlı canlı haliyle dokunduğu elleri hastanede ilk gün tuttuğu kadar soğuktu.

 

Hazan ilk başta ellerini hissetmese de kısa bir süre sonra onun teması ı hissederek irkilip geriledi. Bu esnada Alparslan ellerini havaya kaldırıp yanlış anlaşılmak korkusunu dile getiriyordu.

 

" Ben... Sadece sana destek olmak istedim Hazan. İtme beni, ellerimi.."

 

Hazan başını aşağı yukarı sallayarak gözüne dolan yaşları elinin ucuyla sildi. Ardından sıkıntıyla soluyup öfkesini daha da dirileştirdi. Alparslan onun her hareketinden yüz buluyordu. Onun her cümlesinden bir sonuç çıkararak her gün başka bir densizlik yapıyordu ama Hazan artık buna müsaade etmeyecekti.

 

" Yeter Tufanlı. Karşına geçip o adamı çıkarmaya hakkın yok dedim diye, kızımdan bahsettin diye elimi tutamazsın. Destek de olamazsın. Sen benim ellerimi teninle yeniden kirletemeyeceksin. Buna asla izin vermem."

 

Alparslan sıkıntıyla soluyarak gerilediğinde dudaklarını ıslatıp kendine engel olamadığı için hisleri yüzünden zor durumda kalışını düşündü. Çıkar yolu arasa da yeniden o yolu bulamadı. Omuzları düştüğündeyse teslim oluş sergiliyordu.

 

" Ben artık tenimin kirini senin masumiyetinle aklayamam zaten. Bu kadarına hakkım yok."

 

Hazan başıyla onu onaylayıp sinirli bir gülüş sergiledi. Yoktu. hakkı yoktu onun. Kendisi gibi olmadığı için değildi bu hakkının olmayışı. Bunun nedeni Alparslan'ın onun aşık olduğu adam, Alp olmayışıydı. Hazan masum da olsa Alparslan'ın teniyle tenini bir daha asla kirletmeyecekti. Ona bir cevap dahi vermeden çantasını kaptığı gibi yanından çıktığında da düşüncesi bu şekildeydi. Alparslan ise ne ellerinin ellerinden kopuşuna ne de gidişine engel olamayarak içli bir nefes verip kendini karanlığına, karına, kışına ve kıyametine yeniden bıraktı.

 

.....................................

 

18 Temmuz Cuma

 

Saat : 23.45

 

Olay günü

 

Öfkem, kinim, hislerim ve hatta bütün bedenim bir deliliğe esir olmasına rağmen yanı başımda. Çünkü o delilik benim içimde, zihnimde. Deliriyorum her geçen gün ama bu delilik zihnimdeki kızımı bulma dürtüsüne engel olmuyor. Buna şükrederek geçiriyorum her günümü ve gecemi. En azından deliliğe teslim olan zihnim kızımı bulmak için bir parça aklı içinde bulunduruyor. Bugün de daha doğrusu bu gece de o deliliğin barındırdığı kum tanesi kadar aklın bana kazandırdığı oyun sayesinde buradayım. Gümrükteki kontrolleri izliyoruz uzaktan. Bir bölge oluşturdu Dağhan; Güvenli bölge. Onların göremeyeceği kadar uzak, bizim Tufanlı'nın tutuklanışını göreceğimiz kadar yakın bu bölge. Tufanlı bizzat tırların başında. Gümrükteki adamları da tanıyor üstelik. Rusya sınırlarına tırlardaki yükleri değiştirerek sokacaklar. Yani Rusya'ya ait olan tırların içine malları koyacaklar. Burası Gürcistan. Rusya sınırına yaklaşık elli kilometre var. Sınırın gerisinde malları tırlara itinayla yerleştirip sınırdan geçtiğinden emin olana kadar burada bekleyecekler. Bizim adamımız olan Turunççu da yanında üstelik. Tufanlı kendi kazdığı kuyuya düşmese de bizim kazdığımız kuyuya balıklama atlayacaktı. Bakışlarım saniyelik olarak dürbünle etrafı izleyen Dağhan'a kaydığında kendi dürbünümü elimde gevşeterek içli bir nefes verdim. Heyecanlı hissediyordum. Yaklaşık iki saattir malları diğer tıra yüklüyorlardı. Beş saat kadar önce de hiç sorun yaşamadan Gürcistan sınırından geçmişlerdi. Anladığım kadarıyla Rusya'da denetimler çok daha sıkıydı.

 

" Ne zaman bitecek ?"

 

Dağhan bana bakmadan dürbünle incelemeye devam ederek konuştuğunda bulunduğumuz yerin uzağında kalan Tufanlı'yı dürbün olmadan görmeyi deniyordum.

 

" Az kaldı. Şu an bizim malları yüklüyorlar. S*lahlar bitti."

 

Sıkıntıyla soluyarak dürbünü yeniden sıkıca kavradığımda gözlerimi kısarak baktım. Alparslan tedirgin görünüyordu. Bakışları sürekli etrafı tarıyordu ve Turunççu onun aksine oldukça rahattı. İçli bir nefes vererek dudaklarımı ısırdığımda Alparslan'ın sigara yakarak tırın ön tarafına gittiğini gördüm. Sanırım yükleme bitmişti. Tam da Dağhan'ın dediği gibi öndeki tıra bizim daha doğrusu Dağhan'ın mallarını koymuştu. İlk tır hareket ettiğinde Dağhan kıkırdıyordu.

 

" Plan tıkır tıkır işliyor Kandemir. Tıkır tıkır..."

 

Ben de sözlerine cevap vermeden dürbünümü daha da sıkıkavradım. Ardından bakışlarım yeniden onu bulduğunda oturarak beklemeyebaşladığını gördüm. Haber bekliyor olmalıydı. Dağhan öyle söylemişti. İlk tırsınırdan geçip uzaklaştıktan sonra izini kaybettirecekti. Ardından ikinci tırsınıra gidecekti. Yani daha çok vakit vardı. Tufanlı'yı o halde görmemize dahauzunca bir vakit vardı. İçli bir nefes vererek bulunduğum tepeye oturarakdürbünü bıraktım. az sonra Dağhan da yanıma oturarak dürbününü bıraktı.

 

" Bunu kutlayalım Kandemir. Tufanlı'nın hapiste geçirdiği her gece için çok güzel planlarım var."

 

Bahsettiği planların içeriğini az çok tahmin ettiğim için başımla onu onaylamakla yetindim. O ise sıkıntıyla soluyordu. Benim yoktu öyle planlarım. Tek planım kızıma kavuşmak için atacağım adımlardı ve bu yüzden onun içeride olduğu her an benim için altın değerindeydi.

 

" Korkuyor musun yoksa Kandemir ?"

 

Bakışlarım ona döndüğünde sorgular bir ifade takındım. " Neyden ?"

 

Kıkırdayarak önüne döndüğünde dürbününü yeniden eline alıp etrafı kontrol etti. " Onun tutuklanmasından."

 

Omuz silkerek yüzümü buruşturdum. Ne saçmalayıp ne düşünerek bana bunu sorduğu hakkındaki düşüncelerim ses bulduğunda bakışları benim yerime ondaydı.

 

" Neden korkacakmışım?"

 

Dağhan sözlerimle omuz silkip iç çekti. Cevap verirken de yüzünde en alaylı ifadesi hakimiyet kursa da dürbünden net olarak görünmüyordu.

 

" Muhtemelen...Muhtemelen n ima ettiğimi az çok tahmin ettin ama ben sadece onu kelepçelerle görmenin sana acı verip vermeyeceğini merak ettim."

 

Sözlerini anlayamayarak ona olan bakışımı sürdürdüğüm esnada ağzım hafifçe aralandı. Ardından içli bir nefes vererek yutkunduğumda bunun bana acı vermeyeceğini düşünerek dillendirdim.

 

" Aklıma gelen imayı bir yana bırakıyorum. Bu beni zerre kadar bile üzmez. Acı hissetmem. Aksine, onun Alper'in ö*ümü yüzünden tutuklandığı ânı düşünerek mutlu olurum."

 

Dağhan onun yapmasıyla ilgili tereddütlerimi olması gerektiği gibi bilmiyordu. Sırf bu yüzden de ona oynamak zorunda kalıyordum ama halimden memnundum. Bu beni güvende hissettiriyordu. Kendimde başka kimse gerçek fikirlerimi bilmiyordu. Sözlerime gülümseyerek kafa salladı.

 

" Müthiş... Ben de olsam öyle düşünürdüm. Hatta biliyor musun ? Ben bir aslanın pençesine kelepçe-"

 

Konuşmasını her ne gördüyse bir şey bıçak gibi kesti. İfadesi donduğu esnada bir küfür mırıldanarak ayağa kalktı. Aynı saniyelerde ben de hızla ayağa kalkarak ne olduğunu sordum. Ardından ani olan bu hareket karşısında heyecandan titreyen ellerimle dürbünü elime sıkıca alıp gözüme tuttum. Kıstığım gözümle gördüğüm manzara karşısında ağzım aralanırken dudaklarımdan şaşkın bir nida döküldü.

 

Turunççu...

 

Tufanlı tam da benim dürbünü gözüme yerleştirdiğim an onu b*şından v*rmuştu.

 

Korkuyla sıçrayarak afalladım. Bu esnada Dağhan dürbününü fırlatarak küfretmeye başladı.

 

" A*INA MERMİ D*YADIĞIMIN UŞAĞI ! YETER LAN ! YETER !"

 

Arkamı dönerek ona baktığım esnada Poyraz'la göz göze geldik. Ben ne olduğunu idrak edemeyerek ellerimi başıma atıp olduğum yerde donakalırken onun az önce planımızı anladığını yavaş yavaş idrak ediyordum. İçime dolan sıkıntıyla dudaklarımı dişlediğimde Dağhan sinirli bir boğa gibi arkasındaki adamlardan birini dövüyordu. Poyraz ise onu güçlükle tutuyordu. Bakışlarım Yalçın'a döndüğü an onu n öne atılarak elimdeki dürbünü kaptığını gördüm ama tepki veremedim. Az sonra Yalçın bağırdığında hepimizin bakışları ona döndü.

 

" İKİNCİ TIR DURUYOR AMA TUFANLI YOK !"

 

Korkulu bir nidayı daha dudaklarımdan döktüğüm an afallayarak sendeledim. Biliyordu. Biliyordu ama ne yapacaktı ? Ben afallarken Dağhan ile göz göze geldik. İfadesinde şaşkınlıkla karışık panik vardı. Birkaç saniye düşündü. Ardından bir küfür daha mırıldanarak paniğini arttırdı.

 

" ÇABUK ! ÇABUK ARAÇLARA !"

 

Ben anlamaz bakışlarla ona bakarken öne atılıp kolumdan tuttu. Ardından hızla öne doğru beni ilerlettiği esnada bana bakarak bağırıyordu.

 

" KAÇMAMIZ LAZIM ! POLİS GELECEK !"

 

Afallamam sürüyor olsa da ne dediğini zar zor idrak edip başımı çevirerek Yalçın'a döndüm.

 

" YALÇIN !"

 

Tam arkamdan elini kaldırarak koştuğunda bulunduğumuz tepenin gerisindeki araçlara doğru koşmaya başladık. Dağhan beni kolumdan çekerek sürüklüyordu. Yalçın ise tam gerimde Poyraz ile etrafı kontrol ederek ilerliyordu. Diğer korumalar da bize siper olmak adına etrafımızı sarmıştı. İçimdeki heyecan ve korku dört bir yanımı sarmışken neye heyecanlanıp neyden korktuğumun fakında dahi değildim. Az sonra tepeyi aştığımızda nefes nefeseydim ve boşta kalan elim kalbimi sarmalıyordu.

 

Ama kalbimi elimin değil tüm bedenimin sarması gerekecekti. Çünkü karşılaştığım manzara ancak bu şekilde heyecanımı ve korkumu bastırırdı.

 

Alparslan araçların tam önünde arkasındaki siyah arabaya yaslanmış bir şekilde bize bakıyordu. Gülümsüyordu hatta. Yüzünde gururlu bir gülüş vardı. Arkasında ise tanıdığım yüzler yoktu. Tek başınaydı. Tek bir adamı bile yoktu ama arkasında koca bir ordu polis vardı. Gürcü polisiydi hepsi. Ellerindeki silahları bize doğrultarak nefretle bakıyorlardı.

 

Dağhan'a baktım önce. İfadesi buz kesmişti yine. Kolumu ise hiç olmadığı kadar sıkı tutuyordu. Bakışlarım Yalçın'a kaydığında onun biraz öne gelerek beni tutmaya çalıştığını gördüm. Ardından gözlerimi kapatıp pes ettim.

 

Pes ettim.

 

Buraya kadardı. Tutuklandıktan sonrası çorap söküğü gibi gelecekti belki. kızımı bulma savaşım belli ki tam olarak burada son bulacaktı. İçli bir nefes vererek dudaklarımı dişleyip Dağhan'ın elinden kolumu kurtararak omuzlarımın çökmesine izin verdim. Dağhan ise onun kolunu bırakmamı dahi fark etmedi. Kitlenmişti. Bu esnada Alparslan ona bakarak konuşuyordu.

 

"SÜRPRİZ!"

 

İ harfini uzatarak konuştuğunda Dağhan'ın gözleri kapandı. Şu an anladım ki o da pes etmişti.

 

" NASIL SÜRPRİZ ORTAK ? GÜZEL Mİ ?"

 

Yutkunarak bir iki adım gerilediğimde Dağhan konuşmuyordu. Ben de konuşmayı bırak ayakta duracak gücü kendimde bulamıyordum. Bu esnada Alparslan ifadesine kahkaha atarak eliyle arkasındaki polislere işaret verdi.

 

Polisler bize doğru yaklaşmaya başladığında geri geri adımladım. Bu esnada Dağhan konuşuyordu.

 

" BUNU SANA ÖDETECEĞİM LAN ! MASADA SORACAĞIM HESABINI !"

 

Sözlerinin ardından adamlarının tutuklanmasına engel olmaya çalışarak öne atılıp polislerle karşı karşıya geldi. Tam o esnada ise Alparslan bu yöne ilerlemeye başlıyordu ve aynı zamanda kahkahalara konuşuyordu.

 

" İÇERDEN ÇIKABİLİRSEN SORARSIN ORTAK !"

 

Sözlerini tamamladığı an polislerden biri Dağhan'a kelepçe takmak için öne atıldı. Ben de bu esnada geriye doğru bir adım atıp Yalçın'a siper oldum. Yalçın ise arkamdan önüme geçemeye çalışıyordu bu esnada.

 

" BIRAKIN LAN BENİ ! BIRAKIN!"

 

Dağhan'ı tutmaya tek bir polisin gücü yetmediği için diğer polisler de onun üstüne çullandı. Ben bu esnada gözlerimi kapatarak beni almalarını bekledim. Sıkıntıyla soluyarak içimdeki sıkıntıyı dışa vurduğumda ise bir polisin bize doğru atıldığını hafifçe araladığım gözlerimle gördüm ancak işittiğim söz buna engel oldu.

 

" Hanımefendi benimle. Onu tutuklamayacaksınız."

 

Gözlerim şaşkınlıkla ışık hızında açıldığında Alparslan sırıtarak bana doğru yaklaşıyordu. Sorgular bir ifadeyle ona baktığımda polis başıyla onaylayarak arka tarafa doğru geçti. Bu esnada Dağhan ekip otosuna binmemek için bağırarak polislerden birini kelepçeli olan iki elinin arasına almaya çalışıyordu. Alparslan ise adımlarını tam karşımda sonlandırdı. Bu esnada şoktan ağzım hâlâ açıktı.

 

Sırıtarak nefesini üstüme üfledi. Ardında ellerine eğdi bakışını. Ben şokun etkisiyle ona bakakalırken o eline bir şey geçiriyordu.

 

" Bu yaptığını karşılıksız bırakamam. Suçlusun , suçluyuz."

 

Sözleriyle paralel sol bileğimde bir soğukluk hissederek bakışlarımı güçlükle o yöne çevirdim.

 

Kelepçe...

 

Bileğime kelepçe takıyordu ve kelepçenin diğer yarısı kendi bileğindeydi.

 

" Ama senin cezanı ben vereceğim Hazan. Sen benim mahkumumsun."

 

Bölüm sonu....

 

Son sahnede erimeyen var mııı 🫠🫠

 

Çok zorlanarak yazdığım bir bölüm oldu , mevsimsel bir alerji geçiriyorum ve yarı açık gözle günlerdir bölüm için uğraşıyorum🤧

 

Ama o son sahneyi yazarken buna değdiğini hissettim. O kadar hoşuma gitti ki anlatamam:))

 

Bu bölümle ilgili yorumlarınızı ve favori sahnenizi her zaman olduğu gibi çok merak etmekteyim.

 

Bir de fark etmişsinizdir ki bu bölümde çokça sevilen çoğu karakterimiz yok ...

 

Gözünüz bir Çisem'i ve çapkın hallerini aradı değil mi , itiraf edin 🤭

 

Ben de onu yazmadığım için eksik hissediyorum ancak diğer bölümlerde telafi ederiz. Bu bölüm başrollerin bölümüydü ve bence özellikle Alparslan fazlasıyla hakkını verdi:))

 

Önümüzdeki bölümlerde olaylar bir tık daha hızlı ilerleyecek ve karakterlerin hepsine sahneler yazacağım.

 

Tabii ki kaç bölümdür adını işittiğimiz Kurşun bey ile de tanışacağız 🥵🥵🥵

 

O zaman yeni bölümde haftaya görüşene dek güzellikle kalın ♡♡♡♡

 

Sizleri çok çok seviyor ve yorumlarınızı okumak için heyecanlanıyorum ♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...