36. Bölüm

Alparslan Tufanlı

Sude ben
sudenoloji

Güzelliklerim, bana kızgın ve kırgın olduğunuzu bildiğim için bölüme özür dileyerek başlamak istiyorum sizlere şeffaf olacağım

 

Öncelikle şunu bilmenizi istiyorum ki kitabımın bendeki yeri çok ayrı. Çünkü ben yazdıkça huzur buluyorum. Yazmadığım her an mutsuzum. Şu an sorumsuz bir yazar olduğumu, sizleri oyalayıp ihmal ettiğimi düşünüyorsunuz eminim ki ama öyle değil🥹🥹🥹

 

Birden fazla hastalıkla mücadele ediyorum. İlki ve beni en çok yoranı şu; kitabımı yazmayı bırakmak zorunda kaldığım dönemde bedenimde bir kitle olduğunu fark ettim. Açık açık söylemek zorunda hissediyorum çünkü size karşı gerçekten mahcubum. Adını anmak istemediğim bir hastalığın şüphesiyle boğuşuyordum. Gerçi hâlâ aynı durumdayım.

 

Bunun dışında ben Hazan’ı çok fazla içselleştirdiğim için olsa gerek onunla aynı psikolojik sorunu yaşıyorum. Bunun için de tedavi görmeye başladım🥹

 

Başka bir hastalığım daha var ve onun ilaçları çok ağır. Kullandığım ilaçlar bedenimi o kadar çok yoruyor ki yaklaşık bir aydır yirmi saat uyusam bile yorgunum. Sizlere ancak bu kadar şeffaf olursam beni anlayacağınızı düşündüm 🤧🤧

 

Tekrar tekrar özür dilerim hepinizden. Bölüm için kaç kez söz verdim, kaç kez sayaç açtım ama atamadım. Bunun da farkındayım. Lütfen beni affedin. Bölüm günümüz cumartesi ve ben artık verdiğim sözü tutmak istiyorum. Sizleri çokça seviyorum güzelliklerim. Bana gönül koymayın lütfen, hepinizi çok seviyorum. Kitabımı göz ucuyla okuyan bir kişinin bile bendeki kıymeti çok farklı. Kendinize lütfen çok iyi bakın ve ne olur bana darılmayın🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍🤍

 

15.KORTE

 

       

                                                        💦

 

 

Güzelliklerim merhaba, bu bölümde yeniden Korte’ye döneceğiz. Zira sezon finalinden önce eskiden yaşanan bazı olayları öğrenmemiz gerekiyor. Bunun uyarısını da yazarınız sizlere kafanız karışmasın diye bölüm başında yapmak istedi, güzel ve keyifli okumalar, çokça da öpücükler….

 

 

 

17 Eylül 2020, Alparslan Tufanlı’dan

 

Sevda gaybın en tasasız halidir.

 

Ben Alparslan Tufanlı, namıdiğer Tetikçi. Hayatımın bir anlamı yok. Aldığım nefeslerin ciğerimi delip geçmekten gayri amacı da yok. Sadece yaşıyorum. Babamın bana layık görmediği, servetinden beş kuruş bile bırakmak istemediği o zavallı oğlu olarak yaşıyorum. Sırtımdaki k*mer izleri silindi belki ama kalbimdeki izleri silinmedi. Yok sayılmak, hak ettiği değeri görememek. Alparslan bir Allah’tan bir de bu iki hissi yaşamaktan korkar. Ha… Bir de sevdaya esir düşüp de rab binden başkasının önünde diz çökecek kadar aciz olmaktan korkar.

 

O gün korkumun başıma geleceğini bilmeden yıllarca babamın d*yakları yüzünden duvarlarını ağlattığım yalıya, cehennemim olan eve gittim. İşler karışık, işler b*k gibi. Abim yüzünden. Abimin merhameti yüzünden.

 

Adımlarım soğuk parkede son bulduğunda Nişancı salonun orta yerinde, babamın portresinin tam karşısında oturuyordu. Gözlerimi sıkı sıkı yumup ellerimi yumruk yaptım. Her şeyi mahvetmişti. Merhamet aslana yakışmaz. Merhamet bir aslan için acizliktir. Arslan Tufanlı aciz bir adam. Karşısında oturduğu adam kadar aciz bir adam.

 

Müziğin sesini duyduğumda gözlerim öfkeden yanarak açıldı. Salonun ortasında belki de dakikalardır onu ö*dürmemek için öfkemle savaşıyordum ama o inadına gel bana s*k der gibi şarkı açıyordu. Tek kaşımı havalandırıp ona doğru bir adım attığımda duydum şarkının sözlerini. Şahlanış marşı açmıştı.

 

Bir adım daha atarak tam karşısına geçtim. Geldiğimi fark etmişti ama adam değildi. Geç karşıma otur demek için gözlerine bakmamı bekliyordu. Babamın o leş gözlerinin merhamet görmüş halini anamın yeşillerine dikti. Bakışlarında alay vardı.

 

“Geç otur aslanım. Komut mu bekliyorsun?”

 

Ağzımın içinde cık yaparak başımı ona doğru eğip Hülya Tufanlı’nın yeşillerine düşen o öfke tanesini, İmparator’un psikopat yanını veliahdına gösterdim.

 

“Cık…Kucağıma oturmanı bekliyorum.”

 

Bakışları beni duyduğunda karararak öfkeyle doldu. Kızmıştı, daha da çok kızacaktı. Tetikçi’yi karşısına almanın bedelini s*ke s*ke ödeyecekti.

 

“NE DİYORSUN LAN SEN?”

 

Başımı kararlılıkla salladığımda ayağa kalkıp tam karşıma geçiyordu.

 

“DİYORUM Kİ ARSLAN TUFANLI! SENİN BEN TA-“

 

Elini masaya vurup tehdit ediyor gibi sallamaya başladı. Gözleri kararmıştı. Daha da çok kararacaktı.

 

“NE AYAKSIN OĞLUM SEN? KARI MI S*KMEDİN BUGÜN? NE BU AZGINLIĞIN İT!”

 

Yakasını cümlesini tamamladığında sertçe kavradım. Mezardan babam kalksa ona saldırmama engel olamazdı artık. Her b*ku o cıvıtıyordu. Yırtık don gibiydi, her yerdeydi. Bana bir kez devretmişti işleri ama ayak altından çekilmiyordu.

 

“SANA…” heceleyerek konuşuyordum ama sanki boğazım yırtılıyordu. Her bir hece ciğerimden dökülüyordu. “O…P*Çİ… Ö*DÜRELİM DEDİM DEMİ LAN! S*KACAKTIK KAFASINA!”

 

Abim yutkunup bir adım gerileyerek yanıt verdi sözlerime. Dediğimden bir s*kim anlamamış gibi bakıyordu.

 

“NE SAÇMALIYORSUN LAN SEN? KİMİ V*RMAMIŞIM?”

 

Omuz silkerek iki adım geriledim. Dağhan gelmişti bugün. Dağhan altı yıl sonra ülkeye dönmüştü. Gelişini bana pusu kurarak duyurmuştu. Ulan bir insan bir zamanlar can dostum dediği adamın c*nını alacağından şüphe eder mi? Ben ettim. Yaşadığımız bu boktan hayat önce kardeşliğimizi s*kti sonra da hayatımızı.

 

“DAĞHAN DİYORUM LAN!” başımı kararla sallayıp devam ettim. “Dağhan…” iki elimi birden ona doğrultarak omuz silkip salladım. Anın öfkesi titrek bir şekilde konuşmama sebep oldu. “Gelmiş lan! Adam olmuş, o kadar yıl sonra gelmiş benim kafama s*lah dayıyor! Niye lan niye?” gözlerinin içine bakarak yüzümü buruşturup öfkemi yaka silkerek gösterdim karşımdaki anguda. “Babası cinnet geçirip tüm ailesini yok etti diye.”

 

Tekrar iki adım gerileyip kollarımı havaya kaldırdım. Sözlerimle isyanım dile gelmişti. “LAN BENİM NE SUÇUM VAR?”

 

Arslan gözlerimin içine sertçe bakıp bakışlarını yere eğdi. Tanıyordum bu bakışı. ‘Suçu olanın suçunu s*keyim’ diyordu.

 

“Haberini aldım.”

 

İlk birkaç saniye sözünü duymamla ağzımı araladım. Sonra şaşkın bir ifadeyle dudaklarımı büzüp öfkemi salona saçmaya başladım. Öğrenmişti, utanmadan evde oturmaya devam ediyordu.

 

“Helal olsun benim paşama! Haberini aldın, açtın Ertuğrul’u mu izliyorsun? Ha abi! BU MU LAN SENİN ADAMLIĞIN ABİLİĞİN?”

 

Abim ben bağırırken yaklaşıp yakamı kavradı, öfkeli değildi. Sitem doluydu bakışları. Neyin sitemini ettiği zerre s*kimde değil.

 

“LAN SUS! GELMENİ BEKLİYORDUM! NE KADAR ADAM VARSA K*VGİRE ÇEVİRMİŞSİN ZATEN! KARI GİBİ KAPIDA KARŞILAYIP BOYNUNA MI ATLAYACAKTIM?”

 

Üstüne doğru ilerleyip tekrar yakasını kavradım. Abimdi, canımdı ciğerimdi ama hayatımı s*kmişti. Baba olacağım onun canına kıymam diyerek mahvetmişti hayatımızı. Şimdi bir zamanlar kan kardeşim dediğim adamdan abim yüzünden darbe yiyordum.

 

“YAPMAYACAKTIN LAN! DAHA EN BAŞINDAN YAPMAYACAKTIN ABİ! NE DEDİM LAN SANA? K*NA KARŞILIK K*N DEMEDİM Mİ ABİ? SEN NE DEDİN? SEN NE DEDİN LAN!”

 

Yakasından tutup sallayarak geriye doğru düşmesini sağladım. Çok canımı yakıyordu olanlar. Can dostum dediğim adam bir canavara dönüşmüştü. Suçum günahım yoktu ama yine en çok benim canım yanıyordu.

 

“KARIM HAMİLE DEDİN! O P*Ç BABAMI V*RDU AMA BEN ONUN ÇOCUKLARINI YETİM BIRAKAMAM DEDİN!”

 

Nişancı başını olumlu anlamda sallayarak itti beni. Bakışlarında bana karşı kurmak istediği üstünlük vardı. Üstten bakıyordu. Anlamayacağımı düşündüğü konularda üstten bakar adam yerine koymazdı.

 

“DEDİM! SEN NEREDEN BİLECEKSİN KOÇUM? SEN KENDİ BABASINDAN NEFRET EDEN ADAMSIN! BABA OLMAYI, BABAYA KIYMAYI NEREDEN BİLECEKSİN?”

 

Ağzımı hafifçe aralayarak başımı yana eğdim. Doğru. Ben kendi babasından nefret eden adamım. Tek bir gün sevilmeyen hor görülen çocuğum lan ben! Nereden bileceğim babalığı? Kendimi bile sevmeyi becerememişim. Kalbimde nefretten başka his mi var? Nereden bileceğim babalığı?

 

“Eyvallah abi. Eyvallah…” arkamı dönüp bir adım attım ama içime dolan acıyı dışıma vurmam gerekiyordu. Bu kadar ağır konuşan adam abim de olsa Tetikçi yanımı görürdü. Bir zamanlar İmparator’un gördüğü gibi. “Sen babasın, sen adamsın, ben p*çim zaten! Sevmeyi sevilmeyi nereden bileceğim? Sen dersin ki ‘Alparslan artık ben babayım. Canımı riske atamam.’ Ben derim sana ‘Eyvallah abi, işeri ben devralırım.’ Ben adam değilim çünkü. Benim can dostum dediğim adam bana s*lah çeker ama ben isyan edemem! Halleder geçerim.”

 

Öfkeli bir nefesle elini ensesine atıp kaşlarını havalandırdı. Fazla ileri gittiğini anlamıştı. Kalpsiz sandığı kardeşinin ciğerini bin yerinden dağladıktan sonra da olsa anlamıştı. “Aslanım…” Tekrar soluyup gözlerime baktı. “Yapamazdım koçum. Üç çocuğu vardı o y*rrağımın! Üç çocuğu yetim bırakamazdım.”

 

Başımı sağa sola sallayarak tam altı yıldır içimde tuttuğum o gerçeği yüzüne haykırdım. “Ben bırakırdım abi. BEN BIRAKIRDIM O OR*SPU Ç*CUĞU O ÇOCUKLARA BABA DEĞİLDİ!” kesik kesik soluklarla bir elime tehdit pozisyonu vererek devam ettim. “LAN KENDİ KARISINI PAZARLAYAN ADAMA MERHAMET ETTİN SEN! SENİN BABANA S*KAN SENİ YETİM BIRAKAN ADAMA MERHAMET ETTİN! NE OLDU ABİ? NE GEÇTİ LAN ELİNE?”

 

Bacağımı telefonunun olduğu masaya atarak sert bir tekme savurup tekrar yakasını kavradım.

 

“O s*kik gitti karısını çocuklarını d*ğr*dı. İyi mi yaptın şimdi? Dağhan geçti karşımıza ‘babam sizin yüzünüzden cinnet geçirdi, ailem ö*dü’ diye hesap soruyor. Sancar desen her gün farklı bir olay çıkarıyor. Ne geçti abi eline?”

 

“İnsanlık…İnsan oldu abin oğlum.”

 

Bakışlarım arkama döndüğünde karşımda Dayı vardı. Baba bilirdim ben onu. Babam ergenliğimde her kavga edişimizde s*lah çekerdi bana. Ben de az değildim tabi. Ben de ona çekerdim. Her seferinde Dayı ayırırdı. Babamı sakinleştirirdi. Bir keresinde babam ona itaat etmedim diye o kadar sinirlendi ki Dayı öz babamın beni ö*drümesinden korkup kendi evinde sakladı. Tam on gün onun evinde saklandım. Öz babam c*nımı almasın diye ondan daha çok baba bildiğim adama sığındım.

 

Üstü başı toprak içindeydi Dayı’nın. Ayakları, pantolonu çamura bulanmıştı. Gözleri kızarmıştı. Tanıdığım, ondan yıllardır gördüğüm bir manzaraydı karşımdaki. On Yedi Eylül’dü bugün. Dayı’nın sevdasının ö*üm yıldönümüydü. Hapisten çıktığından beri her yıl onun nefesinin kesildiği gün yanında uyurdu. Abim benim saldırıya uğradığımı haber vermiş diye düşündüm. Dayı bu gece o mezardan sadece başka bir ö*üm mevzuysa kalkardı.

 

Birkaç adım atıp karşıma dikildi. Bakışlarında merhamet vardı. “Rıfat ailesine kıydı diye, Dağhan intikam almaya çalışıyor diye biz mi suçluyuz haylaz oğlan?” ağzımı araladım konuşmak için. Engel oldu. “Hayır koçum. Abin insanlığını yaptı. Senin sözünü bilerek ben dinletmedim. Rıfat parası, onuru olmadan zaten s*kar kafasına, eceli bizden olmasın dedim. Hataysa benim hatam. Abine diklenme.”

 

Ellerimi yumruk yapıp derin bir nefes aldım. “Diklenirim Dayı! Sana da diklenirim, ona da! Madem siz bana ailenin reisi, yeni İmparator dediniz! O zaman lafımı dinleyeceksiniz! Merhamet yok! Acıma hiç yok! Karşıma geçip engel olmaya çalışanı s*kmezsem en adi or*spu çocuğuyum!”

 

Adımlarımı en sert haliyle atarak salondan dışarıya ilerledim. Tetikçi demişlerdi bir kere. Nişancı’nın hükmü yoktu. Altı yıl önce on dokuz yaşındaki o kanı deli akan ergen yoktu karşılarında. O zaman ciddiye almamışlardı beni. Ailenin büyüğü verecekti kararı. Artık devran döndü. Rıfat’ın kafasına s*kamadıysam Dağhan’ın kafasına s*kacağım. Sırf abim babasının kasetlerini yaydı, mal varlığına el koydu diye canıma göz dikenin canını almadan durmayacağım. Seslenişlerini duydum defalarca. S*kimde bile olmadı. Adımlarımı bahçe kapısından dışarı attım. Arabama binişim bile sertti. Kendimden çok değer verdiğim o koleksiyonun en önemli parçalarından birine bile, klasik arabama bile verecek kıymetim yoktu. İki seçenek vardı önümde. Kafamı dağıtmak istediğimde ya bir mekana gidip gözüme kestirdiğim bir kadının yatağına ya da sığınağıma; anneme giderdim.

 

Bu gece ilkini seçmem kadınlara verdiğim değerden dolayı yanlış olacaktı. İçimdeki öfkeyi atışım can yakacaktı çünkü. Benim adamlığıma öfkemi suçsuz birinden çıkarmak sığmaz. O yüzden kıymet verecek gücümün olmadığı arabamı annemin anısına son süratle ilerlettim. Sabahtan beri uğraştığım tüm işlerle, savaştığım her s*kle Tetikçi olmuştum. Alparslan olmaya insan olduğumu hatırlayıp nefes almaya ihtiyacım vardı şimdi.

 

Kayalığın kenarına yaklaştığımda arabayı güçlükle durdurup nefes alamadığım için kendimi hızla dışarı attım. Derin bir soluğu ciğerlerime sigara misali çektim. Hanımeli kokusu sardı içimi. Annemin kokusu içime dolduğu an tüm öfkem gitti, Tetikçi gitti. Sadece o küçük, masum Alparslan kaldı. Yüzüme rahat bir gülümseme yerleştirerek arabanın kaputuna yaslanıp cebimden sigaramı çıkarıp dudaklarıma yerleştirdim. Nefesime bu kez duman karışırken gözlerim kayalığa çevrildi. Yıllar önce annemle dışarı çıktığım son gün gelmiştim buraya. Çocuk olduğum sevildiğim son gündü. Erkekler ağlamaz derler, duygusuz derler. Güçlü olmak zorunda derler. O yüzden belki de. Her erkek çocukluğuna dönmek ister. Sadece çocukken ağlamaya ve duygusal olmaya hakkımız vardır. Belki de bu yüzden her fırsatta çocuk olduğum son güne kaçıyorum. Bilmiyorum, belki de sığınacak tek bir limanım bile olmadığından bu s*kik kayalık bana evimmiş gibi hissettiriyor.

 

Sigaradan bir duman daha çekip başımı havaya kaldırdım ama yetmedi. İçim rahatlamaya ve huzura teslim olmuyor. Dağhan’ın gözünde gördüğüm nefreti, abimin sözlerini unutmama yetmiyor. Ağzımın içinde bir küfür mırıldanıp yaslandığım yerden kalkıp kayalığa doğru adımımı attım ama ayağım havada kaldı.

 

Biri var orada. Karanlıkta bir gölge duruyor. Alışkanlık belki, elim direkt emanete gitti. Bir adım daha atıp sessizce nefes verdim. Gölgenin hareketiyle beni fark etmesin diye sigaramı da yere attım. İşte o saniyede gördüm yüzünü. Sigaramın yere düştüğü an denize vuran ayın ışığı aydan da beyaz tenini görmemi sağladı.

 

Bir kadın oturuyordu kayalıkta, benim çocukluğumdan beri oturduğum kayanın üstünde ay gibi parlayan bir kadın var. Kadın olduğunu anladığım saniye elektrik çarpmış gibi elimi emanetten çektim. Kuruyan dudaklarımı yalayarak ay ışığının izin verdiği ölçüde tekrar baktım yüzüne. Yıllardır bu kayalıkta bu saatte tek bir kişiyle bile karşılaşmadım ben. Yosun kokusu o kadar baskın, manzarası o kadar leş ki tek bir kişi bile buradan izlemiyor denizi.

 

Merakıma iyice yenik düşüp kıstım gözlerimi. O saniye gördüm işte saçlarını. Ayın ışığı karalarına çarptı. Upuzun, kömür karası, gür saçları… İstemsizce iç çektim. Uzaktan ile dokunma isteği uyandırdı o teller bende. Çok güzeldi. Saçları annemin saçlarından bile güzeldi. Yumuşak görünüyordu bir kere. Dokunmadan da hissedilecek kadar yumuşaktı. Bir kere daha iç çekip o ay ışığının aydınlattığı beyaz tendeki gözleri görmek istedim ama adımımı havada bırakıp geriledim. Delikanlı adama gecenin bir vakti ıssız bir yerde bir kadını izlemek yakışmaz. Adamlığa sığmaz.

 

Bu düşünceler geçti içimden. Adımımı ters yöne çevirip arabaya doğru attım. Gitmem gerekiyordu. Bu kayalık bir gecelik kara saçlı bu kadına sığınak olacaktı.

 

Ya zor durumdaysa?

 

Buraya gerçekten sığınmışsa?

 

Derin bir nefes vererek gözlerimi sıkı sıkı kapatıp içimden ‘Ulan’ dedim. Harbiden zor durumdaysa buradan kaçıp gitmek de adamlığa sığmaz. Yanına gidip sorsam…

 

O da olmaz. Yanlış anlar, korkar belki. Dudaklarımı dişleyip tekrar baktım kara saçlarına. Yüzünü görebilsem belki anlarım ne yapacağımı. Gözler yalan söylemez. Gözlerine bakar ne olduğunu görürüm ama kafası bana dönük değil. Sadece saçları görünüyor. Saçları öyle parlak ki… Ayın yansıması düşecek sanki. Arkamı dönüp arabaya doğru tekrar bir adım attım ama s*ktiğimin kafasındaki sesler susmadı. Aklım arkamdaki kızdaydı. Sadece deniz havası almak için gelmiş bile olsa gecenin ikisinde böyle ıssız bir sokakta tek bırakamazdım onu. Bu da sığmazdı adamlığa. Dört bir yanda altında ağırlık var diye kendini adam sanıp elalemin karısına kızına rahat vermeyen p*çlerden vardı. O itlere denk geldiğim her yerde hak ettiklerini versem de yetmiyordu. Nerede kimi rahatsız edecekleri belli değildi.

 

Sıkıntılı bir solukla tekrardan sigara yakarak arabanın kaputuna oturdum. Bu sefer başım kayalığa tamamen dönüktü. O kız oradan evine gidene kadar bekleyecektim. Sigaramın dumanını içimin en derinine çekip kafamı gökyüzüne dikerek üfledim dumanı. Bir yandan da gözlerim o zifir buklelerdeydi. Çok fazla hareket etmiyordu kadın. Hatta bir ara- sigaradan son dumanı çektiğim zaman- nefes alıyor mu diye kontrol ettim. Solukları kesikti. Bir sigara daha yakarak gözlerimi iyice kıstım. Tam da o saniye gördüm yüzünü.

 

Günahtı belki, kaderinde başkası olan kalbi de parmağı da dolu bir kadındı. Yasaktı ama işte merak delikanlılıktan ağır basıyordu. Gözlerimi daha çok kısıp başımı eğdim. Ağzımdan sanki biri ciğerimi k*siyormuş gibi değişik bir ses çıktı. Sonra yüzüme arsız bir p*ç gülümsemesi yayıldı.

 

Çok güzeldi. Ulan kalıbımı basarım gördüğüm en güzel kadındı karşımdaki. Ay gibiydi teni. Gerçekten aydı. Parlıyordu ay ışığının altında. Derin bir nefes daha verip elimi kaputa yaslayarak daha çok eğildim.

 

“Ve tanrı kadını yarattı.”

 

P*ç gülüşü yüzümde daha çok yayılırken kıkırdayarak başımı eğdim. Harbiden çok güzeldi. Eğer diğer kadınlar erkeğin kaburgasından yaratılmışsa karşımdaki kadın direkt cennetten düşmüştü. Kimsenin etinden kemiğinden çıkamayacak kadar güzeldi. Yutkunup ona doğru az daha eğildim. Gözlerini görmemiştim daha. Yandan duruşu bile tutulmama ve adamlığı direkt s*ktir etmeme yetmişti. Bir elimi ilk defa çarpıyormuş gibi atan kalbime attım. Diğeri de sanki tutunmasam iki seksen yere yığılacakmışım gibi kaputa yasladım. Başı yan duruyordu. Kayalığın kenarında bir şeye dokunuyordu. Daha doğrusu bir şeyi açmaya çalışıyordu.

 

Tek kaşımı havalandırıp başımı ne yaptığını görmek için eğmeye çalıştım ama gerek kalmadı. Diğer eliyle bir şey daha yaptı. Tam ne yapıyor dediğimde küçük bir kıvılcım gördüm. O kıvılcımla da yüzünü tekrar gördüm. Küçüktü burnu. Küçük ve hokka. Dudakları…

 

Yutkunup tekrar iç çektim. Biraz daha o kadını izlemeye devam edersem eve gittiğimde t*p ilan edecektim kendimi. G*vat diyecektim hatta. Yaptığım ama karşı koyamadığım şey bana tersti ama karşımdaki kadın bu tersliğe ve bütün günahlara meydan okuyacak kadar güzeldi. Dudakları öpülmek için yaratılmıştı. Bu kadar dolgun ve biçimli olmasının başka bir açıklaması olamazdı.

 

O kıvılcımı küçük narin elini havaya kaldırarak söndürmeye başladı. O kadar ustalıkla yapıyordu ki bunu elindeki şeyin kibrit olduğunu kalın kafam algılayamadı. Yutkunup o ince parmaklarına bakındım. Çok güzeldi lan. Harbiden çok güzeldi. İstemsizce s*k gibi sırıtmaya başladım. Karşımdaki tanrıça ise kibriti yanına özenle bırakarak elini kayalığın üstüne attı tekrar. Elinde küçük bir kek vardı şimdi. Üstündeyse küçücük bir mum.

 

İç çekip dudaklarımı ısırdım. Doğum günüydü belli ki. En çok kendini kutlamak için burayı seçmişti.

 

“Doğum günün kutlu olsun sonbaharın kızı.”

 

Sonbaharın kızı dedim. Adını bilmediğim için doğduğu mevsimle seslenmek istedim çünkü. Yaz ayında doğmuşum ben ama annem şu an yaşadığım hayatın b*kluğunu görse beni kesinlikle kara kışta doğururdu. Oysaki karşımdaki kız sonbaharın o hüznüne bile yakışacak kadar güzeldi. Sonbaharda doğmak yakışmıştı ona.

 

Elleri titremeye başladı. Keki tutan elleri titriyordu. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp hâlâ yan durup bana yüzünü gösteren bedenini hafifçe eğdi. Dileğine eşlik edeceğim diye ben de kaputtan zar zor kalkıp ona doğru bir adım daha atıp ağacın arkasına saklandım. Dudakları titriyordu şimdi de. Gözleri de dolmuştu. Kaşlarımı çatıp iç çektim. Ulan dedim kendi kendime. Doğum gününde üzmüşler kızı. İçimden onu üzen herkese ana avrat küfrettim. Belki doğum gününü de kutlamadılar. Böyle güzelin doğduğu gün kutlanmaz mı? Bayram ilan edilir. Doğduğu günü bayram diye kutlarım ben.

 

Bedenini hafifçe öne arkaya sallamaya başladı ama sanki istemsizce yapıyordu bunu. Gözleri ıslaktı. Sessiz sessiz ağlıyordu. Ona doğru bir adım atmak istedim. Gidip derdini dinleyip yaşını silmek istedim ama yapamadım. Rahatsız olurdu. Olmazdı.

 

“Rastlarsa gözlerin yaşlı yavruna…”

 

İlk defa duydum sesini. Çok güzeldi ama acılıydı. Ağlıyordu. Titriyordu sesi. İç çekerek elinin tersiyle sildi yaşını.

 

“Suçunu bağışla sarıl boynuna.”

 

Ağlaması şiddetlenerek arttığında ona doğru tekrar bir adım attım. İki elimde yumruk olmuştu. Annesine sesleniyordu. Ö*müştü belli ki. Benim gibi öksüz, sevgisiz kalmıştı.

 

“Eller kadir kıymet bilmiyor annem. Senin kadar kimse sevmiyor beni. İyi ki doğdun ama… Keşke ö*meseydin. Ö*eceksen de beni de alsaydın yanına.”

 

Boğazıma kocaman bir yumru oturdu. İçim sığmıyordu içime. Güzelim kız ne acılarla boğuşuyordu. Ulan bu dünya ne kadar zalim ne kadar acımasızdı! Gidemiyordum ki yanına. Saramıyordum yarasını. Ben annesiz büyüdüm, en iyi ben anlarım halinden diyemiyordum. Bu s*kik dünya acısını görsem bile yanına gidemeyeceğim kadar p*çti çünkü. Olduğum yere çökerek baktım yüzüne. Gözlerini de görüyordum ama önemi yoktu ki şimdi. Karşımdaki kadın ağlarken gözlerinin gördüğüm en güzel gözler olmasının bile önemi yoktu. O gözler yaşla ıslanmak için yaratılmamıştı. Ağlaması güzelliğine ihanetti. Saçlarından daha da kara olan o gözlerde yaşın zerresine yer yoktu.

 

“Belki bu sene kavuşuruz. Belki ben de doğduğum gün ö*ürüm anne.”

 

Cebimden bir sigara daha çıkararak yapabileceğim en iyi şeyi yaptım. Elimden başka bir şey gelmezdi. Saramazdım yarasını. Tanımadığım halde içimin eridiği bu kadının içindeki acıyı söküp alamazdım. Ama alabilsem var ya… Alabilsem onun doğduğu andaki o ağlayışının acısını bile alırdım. İçimde bir şey kanıyor. Sanki tanıdığım birinin acısı var içimde. Ciğerlerime ömrümü kısaltacak o nefesi çektim. İçimden bir şey gelmeyen elimi s*kmek geçiyor.

 

Karşımda acıdan kavrulan biri var. Tanıdık biri sanki. Onu yıllardır tanıyor gibi hissediyorum acısını. Sigaramdan bir duman daha çekip yere çökerek baktım yüzüne. Titreyen dolgun dudaklarını aralayıp keki ağzına atıyordu. Ağlayarak yiyordu onu. Acı çeke çeke yiyordu.

 

Sıkıntıyla soluyup gözlerimi kaçırdım. Bakmazsam üzülmezdi belki. Ya da baktığımı bilirse utanırdı. Sigaramı efkarla içerek onu izlemeyi bıraktım. Gidene kadar duracaktım burada. O giderken de evine güvenle girdiğinden emin olacaktım. İçimdeki o leş erkeksi hayranlığı da bir kenara atacaktım. Abimin de dediği gibi öfkem de şu an ona duyduğum hayranlık da bugün bir kadınla olmamamdandı. Alparslan Tufanlı ve Tetikçi’nin nadir ortak özelliklerinden biri duygusuzluktu. Kadınlara sadece cinsel çekim hissediyorum. Erkek adama çekimden fazlası yaraşır ama benim sevgisizlikten taşlaşan kalbim buna da izin vermiyor. Merhamet bile yok benim içimde.

 

Sigaram bittiğinde onu avucumda söndürüp tekrar karşımdaki kadına bakmaya başladım. Kekini bitirmişti. Bacaklarını kendine çekmişti şimdi. Hâlâ yan duruyordu kayalıkta. Gözleri de kapalıydı. Yorgundu sanki. Uykusunda gibi duruyordu. Bu sefer kalksam mı diye tereddüt etmedim. İçimden uyanana kadar onu bekleyeceğimi geçirdim. Manzaram daha bir güzeldi şimdi. Kapalıyken gözleri yüzü daha da güzel parlıyordu. O kadar çok parlıyordu ki birkaç saniye durup bugün içki içip içmediğimi sordum kendime. Ayık kafayla görmediğim bir güzellikteydi.

 

Şu an hissettiğim şey çok farklıydı. Cinsel bir istek değil. Hayranlık var içimde. Saatlerce izleyeceğim kadar çok yoğun bir şey. Tuhaf işte. Nasıl anlatacağımı bilemediğim kadar tuhaf bir şey var içimde. Gözlerimi bile kırpmadan nefes alışını izleyecek kadar tuhaf bu şey.

 

Bir süre bakışlarımı yüzünden hiç çekmeden izledim onu. O süre içinde tüm paketi bitirmişim. Farkında değilim. Sonunda gözlerini yavaş yavaş açtığında ben sanki saklandığım yerden beni görecekmiş gibi korkuyla geriledim. Ne saçma şey lan bu! Alemde Tetikçi diye anılan iki metre adam masum bir kadının onu görmesinden korkuyor. İmparator’dan korkmayıp ona s*lah çeken adam yapıyor bunu.

 

Yutkunup korkuyla s*çmışım gibi atan kalbime elimi koydum. O da aynı saniyede hızla ayağa kalktı. Sanki bir yere yetişecekmiş gibi ince bileğini kaldırıp karanlıktan seçemediğim saatine baktı. Sonra hızla yürümeye başladı.

 

Bu kadar mıydı?

 

Gerçekten bu kadar mıydı?

 

Gördüğüm en güzel manzara sadece kırk beş dakika mı sürmüştü?

 

İçimden olmayan şansıma söverek yavaşça kalktım ayağa. Mecburen takip edecektim onu. Saat gecenin üçüne geliyordu. Güzelliğine vurulduğumdan değil de canını korumam gerektiğinden onu korkutmamak için belli etmeden takıldım peşine. Bu kez bedenini de görüyordum üstelik. Ay ışığı da değil, sokak lambasından görmüştüm. Kısaydı boyu. Çıtı pıtı küçük bir kız çocuğu gibi yürüyordu. Yürürken de sık sık arkasına bakıyordu. Tedirgindi. Bu saatte dışarıda olan her kadın gibi tedirgindi ama tedirgin olmasına gerek olmadığının farkında değildi. Tetikçi koruyordu onu. Gölgesinden bile daha yakınındaydım ama göremiyordu varlığımı. Kötü adamları takip etmek için kullandığım taktiğim ilk defa düzgün bir iş için kullanılmıştı. Tetikçi belki de uzun zaman sonra ilk kez işe yaramıştı.

 

Saçları o yürüdükçe beline çarpıyordu. Çok gürdü ve gerçekten zifiri karanlıktı. Gözleri de en az saçları kadar koyuydu. Tenindeki beyazlık sarı sokak lambasından bile parıldayacak kadar güzeldi. Harbiden kalemle çizilmiş bir sanat eseriydi bu kadın.

 

İçimden onun hayatında biri olmamasını diledim. O gece o evinin olduğu sokağa girene ve Alper Soyer’in evinin yanındaki eve girene kadar bunu diledim. Kömür karası saçlarına dokunacak cüretim olsun istedim. Tetikçi ruhsuz duygusuz bir adam değil de gerçek bir adam olup sevdayı tatsın istedim.

 

O eve girdiğini görünce de onun düşündüğüm kişi olmamasını diledim. Tetikçi dilek dilemezdi. Tetikçi kendinde bunu bile hak görmezdi ama o kadın bütün haklarını ve aklını başından alacak kadar çok güzeldi. Bütün hayatımı s*kip atacak bir güzelliğe sahipti.

 

……………………………

 

İlahi bakış, birkaç saat sonra

 

Alparslan henüz adını dahi bilmediği ve hatta sevdası olacağından bihaber olduğu kadının evine girişini izleyerek gerisin geri arabasına döndü. Dönüşünün ardından kısa bir süre aracını çalıştırıp oradan gitmeyi düşündü. Ancak nedense içinden bir ses kalıp o zifir saçlı kadının kokusunun sindiği kayalığa oturması gerektiğini söylüyordu. Alparslan işittiği an dinledi o sesi. Araçtan hızla inerek her zaman oturduğu kayanın üstüne ilk defa buzdan bir kale gibi yaklaşarak yerleşti. Eli yıllardır aşina olduğu sert zemine ilk kez dokundu belki de. O kadının keki koyduğu yere dokundu önce. Sonra da eli sanki orada olduğunu sezmiş gibi yaktıktan sonra attığı kibrite erişti. İç çekip gözlerini kapattı Alparslan. Gözlerinin önüne o güzel kadının ince ve zarif parmakları geldi. İç çekerek hayal etti o parmakları. Hayali arsızlaşmaya başlayınca da tekrar tekrar erkekliğine küfrederek kibriti cebine atıp kalktı kayanın üstünden.

 

Evinin yolunu tuttuğunda da üstünde ne varsa çıkararak yatağına uzandığında da saatlerce uyumak için cebelleştiğinde de aklında tek bir manzara vardı; o saçlar…

 

Alparslan gözünü kapattığı her an o kadının ağlayarak mumu üfleyişini görüyordu. Gözünü açtığı her an ise gece kadar karanlık saçlar harelerinin önündeydi. Kafayı yiyecekti. Geceyi gün etmişti. Günü öğleye devirmişti. Açlıktan kıvranana kadar gözünü kırpmadan tekrar tekrar dün gece gördüğü kadını düşünmüştü.

 

Alparslan aç bir adamdı. Yemek yerken bile bir sonraki öğünü düşünecek kadar açtı. Ancak o kadın onun açlığını bile unutturmuştu. Geceden beri ağzına lokma süremeyecek hale daha ilk gördüğü gün gelmişti. Saçma geliyordu. Tuhaf bir takıntıydı. Bu takıntının üstüne gitmek adına yemeğini yedikten hemen sonra duş alıp her zamanki mekanına geçti. Vip lobiye emin adımlarla ilerlediğinde henüz akşamın ilk saatleri olduğundan mekan kalabalık değildi. Lakin o onun için özel olarak ayrılan odaya çıkarken ona göz kırpan kadın sayesinde yoksunluk çekmeyecekti.

 

Az sonra o kadın mesajı almışçasına onun yanına geldi. Arkada çalan şarkıya eşlik ederek dans ettiğinde Alparslan neredeyse her gün gördüğü o manzaranın tadını çıkarıyordu. Görünürde ülkenin önde gelen ‘saygın’ iş insanlarından olduğu için gittiği her mekanda onunla olmak için can atan birileri oluyordu.

 

Bu rahat tavra göğüs gerip bacaklarını yayarak oturup karşılık verdi. Az sonra kadın gözlerinin içine bakarak kuc*ğına yerleştiğindeyse gözlerini kapatarak başını geriye attı.

 

“Fotoğraflarda göründüğünden daha yakışıklısın.”

 

Yüzüne yayılan hınzır gülümsemeyle gözlerini yavaşça açıp kadının yüzüne baktı. Kızıl saçlı, buğday tenli bir kadındı. Çok güzeldi. Zaten Alparslan oldu olası kadınların zarafetine ve tenine hayranlık duymuştu. Bu kadın da biblo gibiydi. Çekiciydi. İki eliyle birden kadının bedenini kendine ba*tırarak ağzını hafifçe araladı ve başını tekrar geriye attı. Kadının elleri gömleğine gittiğinde içinde bir rahatlama vardı. Dün geceden beri aklından silinmeyen o silüet bedenini terk etti sanıyordu ancak yanılıyordu. Gözlerini kapalı tutmaya devam ettiği an o kara saçlar tekrar düşmüştü önüne. Kaşlarını sertçe çatarak kadını bedenine yeniden yasladı.

 

“Beğenmedin mi beni?”

 

Gözlerini yavaş yavaş açtığında karşısındaki kadının suratı asılmıştı. Alparslan ona bakmadığı için böyle söylediğini düşünerek daha şefkatli bir gülüşle sol elinin baş parmağıyla yanağını okşadı.

 

“Çok güzelsin.”

 

Kadın kaşlarını daha da sert bir şekilde çatarak homurdandı.

 

“O öyle demiyor ama!”

 

Alparslan yutkunarak kadının gözlerinin eriştiği yere çevirdi bakışlarını. Er*kliğini kast ediyordu. S*rtleşmemişti. Normal zamanda olduğundan bile daha y*muşaktı. Bu durum başına ilk kez geldiği için korkuyla doğrulmaya çalıştı. Kızıl saçlı kadın ise iç çekerek ayağa kalktı.

 

“Yalan söylemene gerek yoktu. Bir erkek beğenmedi diye ö*mem.”

 

Alparslan sıkıntılı bir solukla iç çekti. Ne olduğunu anlayamamıştı. O güçlü bir adamdı. Her öğünde et yediğinden belki de saatlerce kardiyo yapsa bile içindeki enerji tükenmiyordu ama şimdi bir terslik vardı. Yutkunup mırıldandığında sesi bir eksikliği örtmek istiyordu.

 

“Hayır hayır! Yok öyle bir şey. Gitme.”

 

O kızı düşündüğü için odaklanamadığını hissetmişti bedeni. Ya da Alparslan öyle olduğunu zannediyordu. Karşısındaki kadın ona tekrar bakıp tebessüm etti. Gururu incinmişti.

 

“M*dde mi kullanıyorsun?”

 

Alparslan duyduğu soruyla karşısındaki kadına sert bir ifade ile bakındı. O kadın ise sanki dünyanın en normal konuşmasını yapıyor gibiydi. Zira bir yandan da tel eliyle saçlarını at kuyruğu yaparak diz çökmeye başlamıştı. Kast ettiği şey yaşadıkları daha doğrusu Alparslan’ın yaşadığı sorunun m*dde kullanımının bir yan etkisiydi. Ancak Alparslan için bu cümle küfürden beterdi.

 

“Bize ters o işler.”

 

Kadın dilini dudaklarında gezdirerek gülümsediğinde saçları topluydu ve onun önünde diz çökmüştü.

 

“Öyle mi?”

 

Yaklaşık iki dakika sonra

 

Alparslan öfkeli soluklar alıp vererek çıktı dışarı. Ne oluyordu ona? Gücüyle kuvvetliyle övünen o adama ne olmuştu? Erkekliğinin elden gittiği korkusuyla hızla çarpan kalbine engel olmayı kesti. Parçalanana kadar çok atmasını dinleyecekti. Şu an bile aklında o kız vardı. S*kini kaldır*madığını ve adamlığının gittiğini düşündüğü an bile aklında o kız vardı. Kafayı yiyecekti. Arabanın direksiyonunu kavrayarak yumruklamaya başladı. Aklını da kaybetmişti erkekliğini de.

 

Dişlerini sıkarak bağırdı. Öfke patlaması yaşıyordu. Kaybetmişti kendini. Bunun olmaması gerekiyordu ama Alparslan her geçen saniye daha çok bağırıyordu. Kısa belki de uzun bir süre direksiyonu yumruklayarak kendinden geçti. Ancak en nihayetinde gözleri yorgunluktan kapandığında o güzel yüz yine karşısındaydı. Saniyelik gördüğü kara gözlerin büyüsü sarmıştı içini. Alparslan bu hisse daha fazla dayanamadı. O kızın kim olduğunu öğrenip gerekirse hemen bu akşam onu istemeye gidecekti. Radikal bir karardı belki. Ancak zihni bu kararı sorgulayacak halde değildi. Hızla telefonuna sarıldı.

 

“Toy…”

 

Telefonun ucundan gelen hırıltılı erkek sesi boğazını temizliyordu.

 

“Efendim abi?”

 

Derin bir soluk verip dudaklarını ısırarak dillendirdi isteğini.

 

“Or*spu ç*cuğu Alper’in evinin yanındaki ev kimin?”

 

Cevabını bildiği bir soruyu soruyordu aslında. Ancak o ailenin taşınmış olma ihtimali de vardı. Üstelik Alper’in evinin hem sağında hem de solunda ev vardı. Alparslan iyiye yormaya çalışarak kötü ihtimali zihninden kazıyordu. Toygar ise zaten bildiğini düşündüğü bir sorunun cevabını tereddütle veriyordu ona.

 

“Abi şey… Şeyin evi işte.”

 

Alparslan kafasını yan yatırıp içinden küfretti. Olmama ihtimali için dua ediyordu. “Sağındaki ev.” Toygar yutkunarak sustuğunda verecek cevabı yoktu. Alparslan ise bunu bildiğinden direksiyona vurarak konuştu. “O iki evde de kim yaşıyorsa öğren. Siyah saçlı bir kızı arıyorum. On dakikaya şirketteyim.”

 

Toygar suratına kapatılan telefonla emri almıştı. O iki evde yaşayan herkesin doğum belgesine kadar bulmak için yalnızca on dakikası vardı. Alparslan ise gaza son sürat yüklenerek hedefine ilerlemeye başladı. Aklında o kız olduğu için ve kafası bulandığı için e*ekte olamıyordu. Uyku bile uyuyamıyordu. Onun o ağlayarak mırıldandığı şarkı da saçları da çıkmıyordu aklından. Kim olduğunu öğrenerek bu duruma bir son verecekti.

 

Hızı nedeniyle sekiz dakikada şirkete ulaştı. Tam onuncu dakikada ise odasındaki koltuğunda yayılmış bir vaziyette dosyaları bekliyordu. Bedeni yaygın olsa da o ihtimalin stresiyle zihni gergindi.

 

Toygar tam onuncu dakikada kapıyı çalarak iri yarı bedenini karşısına getirdi. Elinde bir yığın dosya vardı. Gözleriyle onay alarak onları masaya bıraktı.

 

Alparslan ise hızla çarpan kalbine ve uykusuzluktan yanan gözlerine rağmen dosyaları dikkatle incelemeye başladı.

 

“Soldaki ev temiz abi. Karı koca cerrahlar. Bir de küçük oğulları var.”

 

Alparslan elinde olan dosyayı kast ettiğini anlayarak onu sertçe masaya bırakıp bir diğerini aldı. Bu esnada Toygar çekinerek konuşmaya devam ediyordu.

 

“Sağdaki ev de… Şey…” Boğazını temizleyerek iri yarı bedenini korkudan küçültmeye çalıştı. “Şeyin evi abi.” Yutkunup boğazını temizledi. “T…Tuğrul’un evi.”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı kapayarak ellerini de yumruk yaptı. Korktuğu ihtimalin olmaması için hâlâ umudu vardı. Fısıltıyla o seçeneği zikretti.

 

“Söylediğim kız çalışan falan mı?”

 

Toygar tekrar yutkunarak gözlerini kapattığında korkudan altına yapmak üzereydi. Korktuğu kişi esasen karşısındaki adam değildi. Bahsettiği kişinin kimin hayatında yara olduğunu bilmesinden korkuyordu.

 

“Kızı…Abi…”

 

Alparslan yastıklardan yaptığı evi başına yıkılan küçük bir çocuk gibi soludu. Mecazen de olsa evi hatta içinde bulunduğu şirketi başına yıkılmıştı çünkü. Yine de bir ihtimal daha vardı. Öğrenmesi gerekiyordu. O olmama ihtimali vardı. Bu yüzden korkuyla gözlerini açarak dosyadaki fotoğrafları aldı. Vesikalıktı hepsi. Tuğrul’u ve Kenan’ı tanıyarak resimlerini savurdu. Orta yaşlardaki sarışın kadının resmini de savurduğunda elinde üç seçenek kalıyordu. Üç tane genç kız fotoğrafı vardı önünde. O fotoğrafların içinde ise yalnızca biri parlıyordu. Eski bir fotoğraftı aslında. O kara saçlı kız bu fotoğrafta en fazla on beş yaşındaydı. Kaşlarının ortası alınmamıştı. Yüzü asıktı. Dün hayranlıktan kavrulduğu o saçlar ise dağınık duruyordu. Muhtemelen bu fotoğrafı okuldan almıştı Toygar. Alparslan bu detayı üstündeki formadan anladığı an istemsizce gülümseyerek iç çekti. Ardından yeniden ciddiyetini topladı ve önündeki diğer resimlere baktı. Kızlardan diğeri küçüktü. Onu da savurarak elindeki fotoğrafı kahve saçlı kahve gözlü kızın fotoğrafının yanına koyarak korktuğunun olmaması için son kez sorusunu zikretti.

 

“Büyük olan hangisi?”

 

Bakışları bu kez kahve saçlı olan ve gözlerinden dahi kötü bir enerji akan diğer kızdaydı. İçinden Tuğrul itinin büyük kızının o olmasını diliyordu. Gece saçlı kız o olmasa bile ona imkansızdı ancak o olması halinde imkansızını uzaktan izlemesi bile yasaktı.

 

Toygar Alparslan’ın o kızın fotoğrafına iç çekerek baktığını gördüğü an korktuğunun başına geldiğini anlamıştı. Bacakları çoktan titremeye başlamıştı bu yüzden. Aynı nedenden kaçacak bir deliği olmadığını düşünerek bu kez eğip bükmeden verdi cevabını.

 

“Siyah saçlı olan abi. Hazan…”

 

Alparslan gözlerini yeniden sıkı sıkı kapatıp bir elini ağzına yumruk yaparak dayadı. Kaçacak yeri kalmamıştı. Zira korktuğu bu kez başına en sert darbeyle gelmişti.

 

“Emin misin?”

 

Yine de bir ümitle zikretti sualini. Hakikati değiştiremeyeceğini bile bile yasağı tekrar işitmek için yapmıştı belki de bunu.

 

“E…Evet abi o… İlk… Eşinden…Şeyden olan kızı.”

 

Toygar bunu söylerken bile kalbinin yerinden çıkacağını hissettiği için cümlesini tamamladığı an derin bir nefes verdi. Alparslan ise sıktığı elinin boğumlarını bembeyaz yapana kadar cevap vermedi. Ardından acıyla konuştuğunda acısının nedenini ikisi de biliyordu.

 

“Tamam çık!”

 

Toygar hissettiği korkuyla onun Hazan’ı neden sorduğunu ağzından duymak için deli cesaretine büründü.

 

“Abi…”

 

Ancak Alparslan onu cesaretiyle beraber paket edecek düzeyde bir öfkeyi dışına atmaya hazırlanıyordu. Bu yüzden can dostum dediği adama belki de şimdiye dek hiç olmadığı kadar yüksek bir sesle bağırdı.

 

“ÇIK DEDİM LAN!”

 

Alparslan ses tellerini dahi hissetmiyordu. Bağlığı bütün odayı hatta şirketi doldurduğunda içindeki acı çok daha fazlasıydı. Zira başına geleni biliyordu. Tüm hayatı boyunca yaşamadığı türden bir hissi o kızı gördüğü ilk andan beri içinde taşıyordu. Uyku uyuyamayacak düzeye daha onu göreli bir gün olmadan gelmişti. S*çmıştı. Hem de çok büyük s*çmıştı. Hissettiği bu şeyin adı eğer sevdaysa ki korktuğu esas şey o hissin sevda olmasıydı. Canından olacak kadar büyük s*çmıştı.

 

………………………………………

 

İki gün sonra, İlahi bakış

 

Alparslan tam üç gündür uyumuyordu. Daha doğrusu uyuyamıyordu. Yalnızca ara ara gözleri yorgunluktan istemsizce gidiyordu. Ancak bir süre sonra irkilerek uyanıyordu. Zira ona yasak olan zihnini de bedenini de ele geçirmişti. Uyurken bile karşısındaydı. Varlığı, döktüğü göz yaşları onu uyutmuyordu. İçinde daha önce denk düşmediği türden bir sıkıntı vardı. Sanki bir yakınını kaybetmişti. Sevdiği bir dostuyla arasını açmıştı. O boşluğu dolduramadığı için sızısını yüreğinde hissediyordu. Ancak hayatında her şey yerli yerindeydi Alparslan’ın. Ruhu ısrarla bunu inkâr ediyordu. İçinde bir boşluk olduğunu söylüyordu.

 

Sıçrayarak başını kaldırdığı çalışma masasına sertçe yumruk atıp ellerinin arasına aldı başını. Aklını yitirmek üzereydi. Zihni yasak olanı yasak olduğu için mi aklından çıkartmıyordu? Gözünün önünden yüzünün gitmemesi haram olmasından mıydı? Güzelliği olduğunu düşünmüyordu. Zira hayatında ilk kez güzel bir kadın görmüyordu. Böylesi etkilendiği hiç olmamıştı ama ilk değildi. Döktüğü yaşlar…

 

Alparslan kısa bir an bu yaşadığı şeye merhamet dedi ancak hemen reddetti sözlerini. Zira sadece merhamet olsaydı eğer Toygar vesilesiyle iyi olduğunu kontrol ettirdikten sonra onu aklından çıkarırdı ama olmuyordu. Yapamıyordu. Yasak diyordu içinden kendine. Bu sözü zihnine kerelerce bağırarak anlatmıştı.

 

Olmuyordu. Aklı yasak tanımıyordu. Hangi ara yaktığını bilmediği sigarayı sertçe avcunda söndürerek acısını umursamadan ayağa kalktı. Düşünmeden yapacağı daha doğrusu yapmak zorunda olduğu tek bir şey vardı. Yapmazsa eğer aklını yitirecekti. Odadan çıkarak Dayı’nın bıçaklarını yonttuğu ve işlemelerle sanatını icra ettiği atölyesine ilerledi. Az sonra içindeki öfke kadar sert bir hamleyle kapıya vurduğunda korku bedeninin her bir yanını yavaş yavaş sarıyordu. İçeriden baba bildiği adamın sesini duyduğunda ise yutkunarak başını eğdi ve iri cüssesini eşikten içeri ilerletti. Başı eğikti. Utanıyordu ama yapmak, söylemek zorundaydı.

 

“Gel bakalım haylaz oğlan! Ben de senin hançerini yapıyordum.” Dayı derin bir nefesle uğraşı sayesinde edindiği huzuru sesine daha çok ekledi. Bir yandan da gözündeki yakını görmesini sağlayan ince gözlüğü çıkarıyordu. “Taşları kara mı olacaktı?”

 

Alparslan ‘kara’ kelimesini duyarak başını daha çok eğip ellerini utançla kemerinin hizasında birleştirdi ve gözlerini sıkı sıkı kapattı.

 

“Dayı’m ben…” Yutkunup ona bakmadan devam etti sözlerine. “Müsaadeni istemeye geldim.”

 

………………………………..

 

Yarım saat sonra, İlahi bakış

 

Alparslan kayalığa hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde geldiğinde gelişinin nedeni ilk kez kafasını dağıtmak değildi. Onu görecekti. Gördüğünde gözüne uyku girecekti belki. İçine huzur dolacaktı. Kalbi bu nedenlerin esaretinde pır pır atıyordu. Sert bir fren yaparak normalde park ettiği yerin çok daha gerisinde bıraktı aracını. Ardından hiç vakit kaybetmeden kayalığa doğru yürüdü. Adımları yavaştı. Gelmiş olmasını umuyordu. Yanan gözleri her ihtimale karşın saati kontrol etti. Erken geldiğini düşünüyordu. Saat gecenin biriydi. Ancak evde vakit kaybetmek de istememişti. Zira o geldiği gün de onun saat kaçta geldiğini görememişti. Çarpan kalbinin tınısını öteleyerek nefesini tuttu ve ağaçların arkasından kayalığı kontrol etti.

 

Yoktu.

 

Boştu orası. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp ellerini yumruk yaptı.

 

Bekleyecekti. Gerekirse sabaha kadar bekleyecekti ama bu hisle daha fazla baş etmeyecekti.

 

Aradan neredeyse iki buçuk saat geçti. Alparslan iki buçuk saat boyunca ağacın gövdesine yaslanarak gelmesini bekledi. Ara ara gözleri daldı. Onun ağlayan yüzünü görerek sıçrayıp uyandı. Cebinde duran bir paketi ve arabasından eksik etmediği ikinci paketi bitirdi. Hatta tesadüfen abisinin arabasında bıraktığı elektronik sigarayı da içti. Ancak o gelmedi. Pes etmeye niyeti yoktu. Onu tekrar görecekti. Yüzüne biraz olsun bakıp içindeki o acıyı dindirecekti ve belki birkaç saat uyuyacaktı. Bu yüzden hiç düşünmeden onun evine gitti. Giderken bile saklandı. Onunla yolda karşılaşma ihtimalini dahi düşünüyordu.

 

Evin etrafında dolandığında kapının önündeki adamlara görünmemeye çalıştı. Hangi odada kaldığını bilmediğinden bütün camlara bakarak gözlerini görmeyi diledi ama olmadı. Alparslan sonbaharın kızını o gece de göremedi.

 

Ertesi sabah

 

Alparslan sabaha kadar onu görebilmek adına evin görünen bütün camları etrafında turladı. Ancak olmadı. Onun kara harelerine bir kez bakmak nasip olmadı. Geceyi sabah ettiğinde de gitmeye niyeti yoktu. Araştırmıştı onu. Okula geç yazılmıştı. Lise sona gidiyordu ve bugün hafta içiydi. Dersin başlamasına ise kırk dakika kalmıştı. Alparslan bu yüzden bu kez evinin değil de okulunun önündeydi. Lüks arabasının kaputuna yaslanmıştı. Görse de tanımayacağını bildiğinden rahat ama bir o kadar da heyecanlı bir şekilde büyük kapıdan içeri giren öğrencilere bakıyordu.

 

Nihayetinde büyük kapıya yaklaşan siyah bir araç gördü. Yutkunarak nefesini tuttuğunda içinden bir ses varlığını hissettiğini söylüyordu.

 

Açılan otomatik sürgülü kapıdan zifir saçlı kızın usulca inmesini izledi. Onu görmesiyle hissettiği ilk şey rahatlama oldu. Ardından büyük bir hayranlıkla yüzüne gülümsemesi yerleşti.

 

Üstünde siyah, kollarında gri şeritler olan bir tişört vardı. Altında ise tam diz hizasına gelen gri bir etek giymişti. Alparslan eteği gördüğü an yutkundu. Çok yakışmıştı. Bedenine tam oturmuştu ve dolgun olduğunu anladığı hatları ortaya çıkmıştı. Teni gerçekten de süt beyazıydı. Bacaklarında tek bir leke dahi yoktu. Ancak o bacaklarını gördüğü an çattı kaşlarını. Hava soğuktu ve çorap giyinmemişti. Nedensizce bu durum onu rahatsız etmişti. Üşüme ihtimalinden korkmuştu. Bakışlarını üstünde biraz daha gezdirdiğinde ince gri bir hırkayı elinde tuttuğunu gördü. Tekrar iç çektiğinde onunla da üşüyeceğini düşünüyordu.

 

Sonbaharın kızı, Hazan ise onun bakışlarından habersizce kırmızı çantasını sırtına geçirerek yürüyordu. Alparslan yürüdüğü sırada bakışlarını çantasında ve ayakkabılarında gezdirdi. Saçlarına ve yüzüne uzun uzun bakacak fırsatı henüz olmamıştı.

 

Çantası çok yeni bir modele benzemiyordu. Ayakkabıları ise eski görünüyordu. Bakışlarını ayakkabılarında biraz daha tutarak inceledi. Eskitişmiş bir ayakkabı olabileceğini düşünmüştü ancak çok bilinen bir markanın modeliydi. Kenarlarındaki siyahlıkları ve küçük yırtıkları gördüğünde şaşkınlığını gizleyemedi. Zira Tuğrul Çelik onun kadar olmasa da ülke standartlarına göre oldukça iyi gelire sahip bir adamdı. Onun kızının eski bir ayakkabıyı giymesini beklemiyordu. Tekrar yutkunarak bakışlarını zar zor saçlarına getirdi. Bugün saçlarını düzleştirmişti. Dümdüzdü ve beline dek ulaşıyordu. O karaları gördüğü gibi gülüşünü yüzüne yayıp olduğu yerde bedenini gevşetti. Ardından bakışlarını yüzüne değdirmeye çalıştı. Fakat Hazan başını önüne eğerek girmişti kapıdan. Yüzünü göremeyerek ellerini yumruk yaptı. Onu görmek için okul çıkışını bekleyecekti. Hatta bir sonraki gün de gelecekti. Akşamları da kayalığa gidecekti. Bu kararı onu gördüğü an hissettiği rahatlamanın ardından verdi.

 

Birkaç gün sonra

 

Alparslan günlerdir her sabah ve akşam okulun önünde onu gözlüyordu. Birkaç kez yüzünü görmüştü. Hatta kısa bir an Hazan onun gözlerine bile bakmıştı. O an şimdiye kadar hiç tatmadığı bir huzurla uyumasına neden olmuştu. Geceleri ise kayalıkta bekliyordu onu. Hazan kayalığa uğramıyordu. Ancak o uğrama ihtimaline karşın her gece aynı saatte onu bekliyordu.

 

Şimdi boğaz manzaralı yalısının bahçesinde, havuzun karşısında oturarak elindeki dosyayı incelemesinin nedeni de oydu. Zihnini onun varlığıyla doldurarak huzura erişebiliyordu ve uyuyabiliyordu. Bu saçma durumu düzeltmek için aksiyon almak yerine ise uyum sağlayıp onun saçlarının dalgasına kapılmayı seçmişti. Sağ işaret parmağıyla diğer sayfaya geçtiğinde pür dikkat Hazan’ın notlarını inceliyordu. Evet, elindeki dosyada onun karne notları vardı.

 

“Abi dediğin mevzuyu araştırdım. Tuğrul’un karısı kendi kızlarıyla her hafta alışverişe gidiyormuş ama büyük kız okul dışında çıkmıyormuş evden.”

 

Alparslan tek gözünü karşısındaki adama doğrultarak meraka büründü. Hazan günlerdir o eski çanta ve ayakkabı ile gidiyordu okula. Bu mevzu fazlasıyla dikkatini çekmişti.

 

“Neden?”

 

Toygar başını önüne eğerek dövdüğü adamlardan öğrendiği bilgileri varsayıma dökmeye devam etti.

 

“Bilmiyorum abi. Üvey diye örseliyorlar belli ki.”

 

Alparslan elini yumruk yapıp dişini sıktı. Çok masum, çok duru görünüyordu Hazan. O masumluğu kötü kalplerin pençesinde zedeleniyordu. Kendi evinde, kendi ailesi tarafından ihmal edilmesi ihtimali onun içini deşmişti. Bu kıza karşı olmaması gerektiği kadar çok hassasiyeti vardı.

 

“Üveyse o kadına üvey lan! G*vat Tuğrul’un öz kızı değil mi? Ne b*k yiyor bu?”

 

Toygar omuz silkerek anlamsız bakışlarını yerde tuttu. Alparslan ise anlamadığı şeyi çözümlemek için sayfaları daha hızlı geçmeye başladı. Hazan’ın ders notları şaşırtıcı düzeyde iyiydi. Okulda da bursluydu. Bursunun nedeninin başarısı olduğunu anlaması çok uzun sürmemişti.

 

“Abi bilmiyorum da… Kenan y*vşağı olmadan evden de çıkmıyormuş. Zaten onunla da ayda yılda bir hastaneye falan gidiyormuş.”

 

Alparslan içinde beliren rahatsız edici hisse karşı gelmedi. Zira yirmi yaşında bir genç kızın böyle bir hayat sürmesi üstelik diğer kardeşleri gayet iyi koşullardayken bu hayatı sürmesi içinde bir tereddüt oluşturmuştu.

 

“Banka hesabı da yok abi. Küçük kızın adına bile fon ayrılmış. Hanımefendi dışında ailedeki herkesin birikimi var.”

 

Alparslan elinde tuttuğu dosyayı sertçe önündeki masaya bırakarak bakışlarını Toygar’a çevirdi. Anlamlandıramadığı bir durum vardı.

 

“Bir b*kluk var koçum. Çözmeden gelme. Gerekirse git okuldan arkadaşlarını bul onlarla konuş.”

 

İki gün sonra

 

“Abi yengenin çizim yeteneği varmış. Okulda bir hocasını çizmiş. Biraz soğuk nevale diyor konuştuğum kızlar.” Toygar Alparslan’ın sert bakışlarıyla karşılaşınca yutkunarak başını eğdi. “Yani insanlara karşı mesafeliymiş. Bir arkadaşı varmış adı…Çisem… Hafif meşrep bir kızmış o da. Bir onunla konuşuyormuş.”

 

Alparslan viskisini yudumlayarak oturduğu koltuğa iyice yayılıp devam etmesini söyledi. İki gündür neredeyse her saatini arabada geçirmişti. Okula gidip gelmesini bekliyordu. İki dakikacık görebilmek için saatlerce arabanın içinde durmuştu. Gece de kayalığa gitmişti. Hazan günler sonra ilk kez gelmişti kayalığa. Yalnızca bir saat dursa bile Alparslan’ın onun yüzünün her santimini görmesine bu gelişi yetmişti. Ancak Hazan yine eski bir ayakkabıyla gelmişti. Üstelik bu defa kıyafetleri de onun olması gereken standardının hayli aşağısındaydı. Alparslan kafasındaki soru işaretlerine daha çoğunu ekleyerek günün ilk ışıklarında Toygar’ı araştırma yapması için okula göndermişti.

 

“Abi o kızlar bir de şey dediler…” Alparslan gözlerine merakla bakınca kimse duyuyor mu diye etrafı kontrol ederek yaklaştı. “Kardeşi or*spuymuş.”

 

Alparslan duyduğu cümlenin etkisiyle refleksine bürünüp elindeki kadehi duvara fırlattı.

 

“LAN! BİZE NE OĞLUM KARDEŞİNDEN! SAÇMA SALAK ŞEYLER ÖĞREN DİYE Mİ YOLLADIM SENİ ORAYA?”

 

Toygar korkuyla kekeleyerek geri adımladı. O yalnızca öğrendiklerini dillendiriyordu ancak sanırım biraz fazla ileri gitmişti. “Pa…rdon abi! Şey…” Boğazını temizleyip devam ettiğinde Alparslan yandaki şişeden tekrar viski dolduruyordu. “Hanımefendi okulun düzenlediği etkinliklere de katılmıyormuş. Yani… Para verilen hiçbir yere gitmiyormuş abi. Narin’i yani kardeşini her ortamda görüyorlarmış ama o yokmuş.”

 

Alparslan doldurduğu viskisini yudumlarken işittiği sözlere daha fazla öfkeye bürünüp dişlerini sıkarak yanıt verdi. Gerçekten de üvey olduğu için ayrım yapılıyordu ona. İçindeki bu acıyı müsaade istediği adama nasıl anlatacağını düşündü. Ardından Toygar’ın konuşmasıyla düşüncesine ara verdi.

 

“Abi kardeşinin giyimi kuşamı da ondan iyiymiş. Zaten her ortamda diyormuş evde ona huzur vermediklerini.”

 

Alparslan kaşlarını havalandırarak bakındı. “Nasıl yani?”

 

“Yani abi diyormuş işte ‘Babam ona şöyle davranıyor… Böyle para vermiyor diye.”

 

Alparslan aralanan ağzıyla öfkeden kızaran yüzünü avuçlarının arasına aldı. Duyduğu şeyin ağırlığını kaldıramıyordu. Tuğrul nasıl bir insandı? Kendi öz evladına üvey muamelesi çekiyordu. Sonra da adamım diye salınıyordu etrafta. Alparslan duyduğu cümlenin ağırlığını idrak etmeye devam ederken viskisini başına dikerek sert bir hamleyle ayağa kalktı ve gömleğinin kollarını yukarı çekmeye başladı. Tuğrul’a adamlık dersi verecekti. Bunu yaparken ise adamlarının Hazan’ın iyiliği için çalışmasını sağlayacaktı.

 

“Hanımefendiye burs ayarlayın.” Kapıya doğru bir adım attıktan sonra refleksle arkasına dönüp aklına reddetme olasılığı geldiğinden sözlerini detaylandırdı. “Kabul etmezse piyango çıktı deyin. Yürüdüğü yola para bırakın. Çalışmadan kazanacağı bir iş teklif edin.” Bir eline tehdit pozisyonu vererek oldukça sert bir şekilde tamamladı sözlerini. “Ne gerekiyorsa yapın! Bu akşam o kızın cebinde para ayağında ayakkabı olacak. Duydun mu? Olmazsa uğraştırma beni s*k bir kenarda k*fana!”

 

Alparslan sözlerini tamamladığı gibi hızla evden çıktı. Bu gidişi Tuğrul’a ilk kez el kaldırmasıyla sonuçlanacaktı. Bir açıklaması olmadan Tetikçi’den dayak yiyen Tuğrul neye uğradığını şaşırırken ise kayalığa gidip Hazan’ın güzel yüzünü seyredecekti.

 

…………………………………..

 

2021’in ilk Alparslan’ın tek baharı, ilahi bakış

 

Hatırlarsınız belki. Alparslan Hazan’ı gördüğü ilk an ona ‘sonbaharın kızı’ demişti. Bu söz ilk başta annesinin ö*üm ve doğum gününde dilediği bir dilek olduğunu bilmeden doğum günü için üflediği mum nihayetinde dilinden zuhur etmişti. Doğduğu mevsime ithafen söylemişti bunu. Onun hayatının aşkı olacağını nefesini ve saçının tellerini saymaya çalışacak kadar delireceğini bilmeden demişti bunları.

 

Aradan geçen aylarda Alparslan nefes almak istediği her an onun yanına kaçıyordu. Aylarca uzaktan izleyip bütün hayatını öğrenmişti. Hatta bu kadarıyla yetinmemişti. Onunla tanışmaya cesaret edemediğinden – biraz da Saadettin’den çekindiğinden- abisi vesilesiyle tanıştığında onun her anını ezbere bilmiyormuş gibi en başından girmişti hayatına.

 

Alparslan kimlik numarasına kadar ezbere bildiği kadının ona kendini anlattığı anda yapmak zorunda kaldığı taklidi unutamıyordu. Hazan kendinden her bahsedişinde içinden söyleyeceği şeyi tekrar etmişti. Ondan duyduğu an ise emin olduğu tek bir şey olmuştu; onun hayatına dair her şeyi bilmesi bile sevdasının dudaklarından işitmesi kadar değerli değildi.

 

Geçen bu zamanda Hazan’ın sonbahar değil de ilkbahar kızı olduğunu öğrenmişti ama manası kalmamıştı. Zira Alparslan kışın ayazında dahi onu izlediği her an bahara erişmişti. O yüzden Hazan onun için ne ilk ne de son bahardı. Onun ömrünün tek baharı yanında bütün dünyayı unuttuğu kömür gözlü kadındı.

 

Şimdi attığı adımlar onun ömrünün tek baharı olan kadının babasına doğru gidiyordu. Dün gece Hazan ona güvenmişti. Bedenini teslim edecek kadar çok güvenmişti. Doğrusu Alparslan ona o istemediği sürece dokunmayı aklından geçirmekten dahi korkuyordu. Onun o masum tenini incitmekten korkuyordu. Bir korkusu daha vardı; onun o masum hayatına Tetikçi olarak karışamamıştı. Alparslan bunun için kendinden nefret etse de bencillik yapıp sevdiği kadından kimliğini saklamıştı.

 

Alparslan işte bu yüzden Hazan’a dokunmaktan çekinmişti. Gerçek kimliğini öğrendiğinde Hazan’ın ona ‘beni kendine mecbur bıraktın’ dememesi için çekinmişti. Ancak sevdasının o ısrarına ve güzelliğine daha fazla karşı koyamamıştı.

 

Şimdi ise o güzel anların sarhoşluğunu sevdiği kadının teninden çıkarmak yerine onun babasını d*vmeye gidiyordu. Tuğrul baharını d*vmüştü. Tuğrul Alparslan’ın se*işirken bile kızartmaktan korktuğu tenin k*namasını sağlamıştı. Alparslan ise buna karşılık adamlarını arayarak onu yakalamalarını emretmişti.

 

Tuğrul’u yalıya getirtmişti sonra da. Şu an garaja, onun yanına giriyordu. Gömleğini yukarı doğru sıyırmıştı. K*n olmasını istemiyordu. Bakışları içeri girdiği an Tuğrul ile kesişti. Gözleri korku ile dışına çıkacak kadar çok büyüdü. Olduğu yerde bağlı olmasına rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Ondan korkuyordu. Daha çok korkacağı anı yaşamasına yalnızca birkaç dakika vardı. Adımlarını hızlandırarak karşısında sonlandırdı.

 

“Te…Tikçi…”

 

Alparslan o olduğunu belirtircesine başını aşağı yukarı sallayarak yutkunup gömleğini daha çok kıvırdı.

 

“Yine…” Tuğrul boğazını temizledi. “Ne yaptım efendim, ne suç işledim?” sesi oldukça kısık çıkıyordu şimdi de. Alparslan onu daha önce de d*vmüştü ancak tek bir açıklama dahi yapmadan yapmıştı bunu. Tuğrul ise yaşadığı şiddeti Dağhan’ın m*llarını satmasına bağlamıştı.

 

Alparslan onun bağlı olduğu sandalyenin tam karşısına dikilerek başını hafifçe eğdi. Öfkeden onu ö*dürmemek için kendini zor tutuyordu. Neyse ki adamlarına kendini kaybetmesi halinde onu durdurmalarını emretmişti. Adam olmasa da sevdiği kadının babasıydı. C*nına zarar veremezdi.

 

“Duyduğuma göre taşıdığın iki grama güvenip adamlık taslıyormuşsun.”

 

Tuğrul gözlerini ondan kaçırarak yutkundu. Alparslan ise üstünde daha çok eğilerek kurduğu hakimiyetin gücüne sığındı.

 

“Kadına el kaldırmak… Hem de kendi canından olan kadına! Adam mısın lan sen?”

 

Son cümlesini kurduğunda sözleri yüksek değil de kinaye ve öfke dolu çıkmıştı. Tuğrul ise bu tını karşısında şoke olarak başını hafifçe aşağı eğdi. Tetikçi onun karısına ve kızlarına nasıl davrandığını öğrenmişti. Ancak bu durum onu ilgilendirmezdi. Onu böyle bir konu nedeniyle karşısında görmeyi asla beklemiyordu.

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı kapatıp başını sağa sola sırasıyla eğerek öfkeyle gülümsedi. Ardından elini adamlarından birine uzattı. Komutu alan adamı eline eldivenlerini uzattığında gözlerinin önünde aylardır uzaktan izleyerek aşkını takıntı yaptığı kadının o patlayan dudağı vardı. Eldivenleri yavaşça ellerine geçirirken bakışlarını daha çok kararttı. Paralelde teni siyah deriyle kaplandığı an başını sertçe kaldırıp ani bir hareketle Tuğrul’un gözüne yumruk attı. O daha ne olduğunu anlayamamışken diğer gözüne de yumruk attı. Tuğrul acıyla ağzını aralarken yumrukları bu kez dudağına gelmişti. Orada bilerek fazlasıyla oyalandı. Defalarca kez vurdu dudaklarına. Acısını hıncını çıkarmak istiyordu. Onun öpmeye kıyamadığı dudakları patlatmıştı. Alparslan h*zdan kendinden geçtiği an bile sevdasının canı yanacak diye korkarak kendini durduran bir adamdı. Ona olan sevgisi öyle bir yerdeydi.

 

Tuğrul onun öfkesini görmesiyle azar azar da olsa çıkardığı sesini sonlandırdı. Zira Alparslan’ın çektiği acının sesine bile öfke duyarak daha çok hiddetlendiğini bir önceki seferden öğrenmişti, temkinliydi.

 

Alparslan aslında onun acısını duyamayacak kadar sağırlaşmıştı. Kulağında tek bir ses yankılanıyordu. Sevdasının ona iyi olduğunu bahane ettiği o sesi kulaklarındaydı. Gözlerinin önündeki tek manzara ise onun buğulu gözlerle p*tlayan dudağını saklamaya çalıştığı andı. Tetikçi bunları düşünerek hareketlerine daha çok şiddet verdi.

 

Öfkeden gözleri kararmıştı artık. Tuğrul onun hareketlerinin sertliği sayesinde ne zaman yere düştü, ne zaman bağlı olduğu halatı b*ynuna doladı? Bilmiyordu. Yüzü gözü kızarmıştı. Tuğrul onu korkuyla izliyordu ama şu an bile ağzını açıp bir şey söyleyemiyordu.

 

“HANGİ ELİNLE VURDUN LAN! HANGİ ELİNLE DOKUNDUN ONA?”

 

Tuğrul birkaç saniye şok içinde baktı yüzüne. Dokunduğunu sorduğu kişiyi düşünüyordu. Yakın tarihte yalnızca Hazan’a el k*ldırmıştı. O yüzden elinde tek bir seçenek vardı. Gözlerini sıkı sıkı yumup korkuyla bunu nasıl dillendireceğini düşündü. Alparslan ise h*latı daha çok sıkarak ağzından tükürüklerini salarak bağırmaya devam etti.

 

“SÖYLE LAN! HANGİ ELİNLE VURDUN? SÖYLE O ELİ G*TÜNE S*KMAZSAM ADAM DEĞİLİM!”

 

Tuğrul cevap vermek için araladı ağzını. Ancak h*lat çok sıkı olduğundan yeterince oksijen alamadı ve konuşmaya gücü yetmedi. Alparslan bu halini anlayarak ellerini b*ğazının çevresinden çekti ve yüzünü y*mruklamaya başladı. Ona konuşurken dahi boş vakit vermeyecekti.

 

Tuğrul birkaç kez daha konuşmayı denedi ancak başarılı olamadı. Fakat onu cevapsız bıraktığında karşılaşacağı öfkeden de korkuyordu. Bu yüzden ellerinden birini havaya kaldırdı. Kullanmadığı elini seçmişti. Onu kurban etmişti. Zira kızına hangi eliyle v*rduğunu hatırlamıyordu. Tuğrul ona verdiği zararın çetelesini dahi tutamayacak kadar karakter yoksunu bir adamdı(!)

 

Alparslan havaya kalkan eli sıkı sıkıya tuttu. İcabına bakacaktı. Bu iş burada kalmayacaktı. Tuttuğu eliyle onun bedenini ters çevirdi. Tuğrul refleksle bağırırken ise dizlerini beline doğru kırarak ağırlığını bedenine verdi. Kolunu ters ç*virmişti. Tuğrul artık korkusundan kıstığı sesini içinde tutamıyordu. Alparslan ise bağıracak olmasına rağmen ona kuracağı üstünlüğü göstermek adına kulağına doğru eğildi ve konuşmaya başladı.

 

“Bir daha…Bir daha o kıza dokunmayacaksın. Dokunursan senin s*kini k*parır meydanda l*şini sallandırırım!”

 

Sesi kısık ve nefes nefese olmasına rağmen öfke yüklüydü. Bu da Tuğrul’un korkmasına yetiyordu ancak ona yetmiyordu. Kime dokunduğunu ve kime bulaştığını bilecekti.

 

“Niye biliyor musun lan?” Koluna daha s*rt bir hamleyle davranıp diğer eliyle de b*ğazını sıkmaya başladı. Tuğrul’un gözleri acıdan sonuna dek açılmıştı. “O kız benim. Duydun mu? O- KIZ-BENİM! DUYDUN MU LAN! Benim kadınım, benim namusum, benim karım.”

 

Tetikçi kelamlarının bir kısmını hiddetli bir kısmını da istemsiz kısık duyurduğunda Tuğrul duyduğu sözlerin etkisiyle ağzını aralayarak mırıldandı. Ancak acıdan ne dediği anlaşılmıyordu. Alparslan’ın söyledikleri ve kızının hayatı bağdaşmıyordu. Tetikçi onu nerede görecekti? Aralarındaki mevzuya rağmen onun kızını nasıl hayatına alacaktı? Tuğrul Alparslan’ın kulağına gerçekleri fısıldadığı o beş saniye içinde bunları düşündü.

 

Alparslan kolunu biraz daha çekerek daha çok bağırmasına neden olup sözlerini sürdürdü. Sevdiği kadını korumanın en etkili yolu ona ait olduğunu duyurmaktı. Bunu yapacaktı. Hata yaptığının farkında değildi. Tuğrul Dağhan ile nadiren de olsa iş yapıyordu. Kızı ile olan ilişkisini ona söyleyecek kadar ileri gidebileceğini düşünmüyordu. Zira Tuğrul paraya tapardı. Geçmişte her ne olmuş olursa olsun kızını ona verdiği an ucundan kıyısından da olsa parayı tadacaktı. İşte Alparslan onun ilişkilerini açık ederek bundan geri kalmak istemeyeceğini de düşünüyordu.

 

“BANA BAK LAN!” b*ğazındaki elini daha da çok s*ktı. “Kimmiş o! Söyle! Sen kime el kaldırmışsın?”

 

Tuğrul’un ona cevap verebilmesi için iki elini de saniyelik olarak çekti. O derin bir nefes alarak yüzüstü düşerken de Alparslan sorusunu yineledi. “KİME EL KALDIRDIN LAN SEN!”

 

“Kı…Kızıma… Abi…”

 

Alparslan b*ğazını tekrar kavrayarak onu kendine yaklaştırdı ve kolunu da s*rtçe çevirmeye devam etti.

 

“Cık… Yanlış!” nefesini verip var gücüyle koluna yüklenerek devam etti. “Benim kadınıma…” Tuğrul hiç olmadığı kadar çok yüksek bir sesle bağırırken sürüyordu sözleri. “Tetikçi’nin namusuna el kaldırdın lan sen!”

 

Başını yüzüstü düşmesine müsaade ederek bıraktı ve ayağa kalktı. Burnundan soluyordu. Ayaklarından birini sırtına yaslamıştı. Bu ona daha çok acı verecekti. Artık iki eli de işaret ettiği kolundaydı. Onu k*rmadan bırakmayacaktı.

 

“ŞİMDİ! TUĞRUL ÇELİK! AÇ KULAĞINI İYİ DİNLE! ÖNCE O DAĞHAN P*ÇİNİ GELDİĞİ YERE SÜRECEĞİM! SONRA DA GELİP KIZINI SENİN EVİNDEN GELİNLİĞİYLE ALACAĞIM! O ZAMANA KADAR…” ayağıyla bedenine daha çok b*stırarak yüzüne iğrenir bir ifade ekledi. “GÖZÜNÜN UCU BİLE DEĞMEYECEK KADINIMA! DUYDUN MU LAN?”

 

Tuğrul gözlerinden akan yaşlarla onu dinlediğinde artık yalnızca duyuyordu. Yaşadığı acının etkisiyle tepki dahi veremiyordu. Tüm bu olanları idrak ettiğinde pişman olmak için çok geç olacaktı. Zira Tetikçi’nin sevdasına dokunmanın bedelini her anlamda ödeyecekti.

 

Alparslan ise duyduğu o k*rılma sesine ve karşısındaki esere rağmen kolunu bırakmayıp ayağıyla bedenini *zmeye devam ederek kesik kesik soluklar aldı. Amacına ulaşmasına rağmen soğumuyordu içi. Bu gece Tuğrul’a çok daha fazlasını yapacaktı. Bunu sözleriyle de zikrediyordu.

 

“Benim olana dokunanı babası olsa yaşatmam.”

 

……………………………………….

 

İlahi bakış, bir saat sonrası

 

Alparslan Tuğrul’un yanındaki işini bitirdikten sonra hiç vakit kaybetmeden Kenan’ı çağırttı. Zira babasına sevdasının onun hayatında olduğunu söylemesi yetmeyecekti. Alparslan bunun farkındaydı. Aralarındaki mevzular dolayısıyla Tuğrul korksa bile öfke ile ona saldırabilirdi ki bunu göze alamıyordu. Sevdasının ayağına taş değmeyecekti o evde. Yemin etmişti.

 

Şimdi yıllar sonra sevdasının ona aldığı yüzüğü bulacağı ev olduğunu bilmeden kendisiyle kalmak istediğinde gelebilmek adına yeni yaptırdığı evinin salonundaydı. Burası şehirden ve gözlerden uzak bir yerdeydi. Yani Alparslan Tufanlı için biçilmiş kaftandı.

 

Ancak bu evi özel yapan şey yalnız kalabilmesi değildi. Evin bütün duvarlarında sevdasının emeği vardı. Alparslan Hazan’a önce iş bulmuştu. Bunu sadece babasından para alamadığı için değil de onu kayalıkta çizim yaparken gördüğü için de yapmıştı.

 

Hazan aylardır olduğu gibi o gün de Alparslan’ın varlığından habersizce kayalardan birine-onun için en özeline- oturup elindeki deftere çizim yapmaya başlamıştı. Alparslan saatlerce onun kalemi tutan elini, kağıda dokunduğu her an yüzünde oluşan mimikleri izlemişti.

 

En nihayetinde bildiği bir galeriden Hazan’a arkadaşı Çisem aracılığıyla iş ayarlamıştı. O kadar ince çalışmışlardı ki o kızın bile Alparslan’dan haberi olmamıştı.

 

Tetikçi Hazan’ın en yakın arkadaşının cemiyetten bir adamın kızı olduğunu duyunca ona tesadüfi bir sergi vasıtasıyla iş ayarlaması zor olmamıştı.

 

Şimdi elindeki viskisiyle baharının onun için özel olarak yaptığı tabloyu izliyordu. Bu en güzeliydi. Alparslan bu tabloyu özel olarak istemişti sevdiğinden.

 

Ay gibi teni olan kömür karası saçlı bir kadın vardı tabloda. Gözleri bu karalığa değil de yeşilliğe eşlik ediyordu. Başında ise solmuş yapraklardan bir taç vardı.

 

Alparslan sevdasına onu çizdirmişti. Başındaki solmuş yapraklar adının geldiği yerden; sonbahardan geliyordu. O ay tenli ve kömür saçlı kadın da sevdasıydı. Yeşil gözlerin manasıysa sevdasının güzelliğine onun gözlerinden bakmasını istemesiydi. Alparslan tabloya biraz yaklaşıp dilber dudaklarına dokunarak içli bir nefes verdiğinde ilk fırsatta sevdasını bu eve getirmek istediğini içinden dillendirdi.

 

Nasip olmayacaktı ancak onun bundan haberi yoktu.

 

Bakışları ve elleri tabloda gezinirken bir boğazın hırıltıyla temizlenme sesini duyarak duruşunu düzeltip bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Toygar karşısındaydı. Gözleriyle arkasını işaret ediyordu. Kenan’ı getirmişti. Onun bakışları ise korkudan olsa gerek yerdeydi.

 

Alparslan yutkunarak viskisini tek dikişte bitirip onlara doğru yürüdü. Öfkesi içinde taht kurmaya devam ediyordu. Zira duyduğu andan beri başka bir şey düşünemez olmuştu. Bakışları Kenan’ın o ö*üme yaraşır soluğuna kaydı. Nefret ediyordu. O ve onun gibilerden nefret ediyordu.

 

Kenan ise Tuğrul’un dayak yediğini ve dahi Alparslan’ın Hazan hakkında söylediklerini işitmişti. Bu nedenle buraya neden getirildiğini de az çok tahmin ediyordu. Nefesi ciğerini korkudan kesik kesik dolduruyordu.

 

“Diz çök lan!”

 

Alparslan kısık bir sesle seslendi önce. Sesi tınısına rağmen öfke doluydu. Kenan da bu sözlere mağbun bir bakışla karşılık vererek gözlerini kırpıştırdı. Bu hareketi Tetikçi’yi daha çok kızdırdı.

 

“DİZ ÇÖK LAN!”

 

Kenan onun sesini duyduğu an titreyerek başını eğebildiği kadar çok eğdi. Emre göre kırması gereken dizleri korkudan titriyordu. Bacaklarında, kollarında, başında ve hatta mahrem yerinde terleme başlamıştı. İşittiği sesin sahibinin büyüklüğünü şimdiye dek çok duymuştu ancak ilk kez bu kadar yakinen şahitlik ediyordu.

 

Alparslan onun korku dolu halini görerek dişlerini sıkıp iğrenir bir tınıyı yüzüne yerleştirdi. Daha sonra ise sertçe bacaklarının eklem yerine tekme atarak onun düşmesini sağladı. Kenan korkusundan ses dahi çıkaramasa da gözlerini sıkı sıkı yumdu. Alparslan da bu sırada s*lahına davranıp alnına yaslamıştı.

 

“EMREDİLENİ YAPACAKSIN LAN! KALDIR BAŞINI!”

 

Kenan bu kez korkusuna rağmen daha çoğunu yaşamamak adına birbirine vuran sert beyaz minelere rağmen araladı ağzını. Gözleri kırmızıydı. Ağlamaklı bir tınıda konuşuyordu.

 

“Abi… Ne emrettin abi? Kurban olayım…”

 

İndir o s*lahı diyemedi. Dilinde de yüreğinde de buna cesaret yoktu. Alparslan ise bu durumu umursamadı. Eliyle s*lahını daha sıkı kavrayıp alnına bastırdı.

 

“Kenan…” adını e harfini uzatarak zikrettiğinde amacı ona gerekli korkuyu vermekti. “Mezarında s*kerim seni! Duydun?” alnına daha çok bastırarak derin bir nefes verdi. “Ö*ünü s*kerim lan senin!”

 

Kenan yutkunup korkudan tekrar gözlerini kapattı.

 

“Ben ne yaptım abi, suçum ne?”

 

Alparslan başını aşağı yukarı sallayarak yanıtladı onu. En büyük ve onun gözündeki tek suçu baharını korumamasıydı. Ancak diğer suçlarını da pek tabii biliyordu.

 

“O P*Ç HAZAN’I DÖVERKEN NEREDEYDİN?”

 

Kenan beklemediği bu soru karşısında gözlerini kırpıştırarak cesaretlenip ona baktı. Gördüğü o korkutucu bakışlarla başını tekrar eğdi. Ne diyeceğini bilemiyordu ama susamazdı da. Kekeleyerek de olsa bu yüzden konuştu.

 

“Ben… Abi evde değildim.”

 

Kenan dün gece olan mevzuyu sorduğunu düşünüyordu. Fakat Alparslan baharının gözlerinden emin olduğu daha önceki geceler içinde sorusunu sormuştu.

 

“ÖNCEK GECE NEREDEYDİN LAN O ZAMAN? ONDAN ÖNCEKİ GECE NEREDEYDİN?”

 

S*lahı başına vurarak fırlatıp iki eliyle boğazına yapıştı. Kenan aniden ellerine yapışsa da onun ellerindeki güç karşısında ağzını açamadan nefes almaya çalıştı. Gözleri daha şimdiden büyümüştü.

 

“SENİN EBENİ S*KERİM LAN! HAYATINI SİLERİM LAN SENİN!”

 

Alp sözleriyle paralel ellerine daha çok kuvvet yükledi. Kenan neye uğradığını şaşırmıştı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Hazan’ın gördüğü şiddetle yaşadığı durumu bağdaştıramıyordu. Alparslan ise b*ğazını daha çok sıkarak bedenine yoğun bir kızıllık ekledi. Öfkeden her bir yanı kızarıyordu.

 

“ADAM MISIN LAN SEN? ADAM MISIN?” ellerinden birini b*ğazından çekip gözüne yumruk attı. Kenan boğuk boğuk sesler çıkarıyordu. Tam sırasıydı. Sert bir hamleyle bedenini itip ellerini üstünden çekti ve tekrar s*lahını eline aldı. Ona doğrulturken iç çekiyordu.

 

“Yediğin her b*ku biliyorum p*çin oğlu!” derin derin nefesler vererek öfkeyle salladı başını. “Tuğrul’dan para kaçırdığını da karısını s*ktiğini de ondan intikam almaya çalıştığını da biliyorum.”

 

Kenan dakikalar sonra aldığı nefesin hakkını soluk soluğa kalarak verirken iki eli de acıyan b*ğazındaydı. Bakışları da sözlerin sahibine çevrilmişti.

 

“Tetikçi var senin karşında. S*kinin fotoğrafına kadar döşerim seni buraya!” derin bir nefes verip gözlerini kapattı. Sakinleşmesi gerekiyordu yoksa elinden olmasını istemediği şeyler çıkacaktı. Gözlerinin önüne baharını getirdi bu yüzden. Onun o kara gözlerini ve dün gece ona teslim olduğundaki bakışlarını düşünerek iç çekti.

 

Tüm öfkesi saniyelik de olsa uçmuştu ve rahatlamıştı.

 

“Hazan benim kadınım. Babası ona bir daha zarar vermeyecek. Verdiği an senin hayatını bitirir l*şini ananın mezarının yanına atarım!”

 

Kenan duyduklarının etkisiyle nefessiz kalışını dahi unutarak öksürmeye başladı. Şaşkınlığını bu şekilde bastırmaya çalışıyordu. Hazan, Tuğrul’un gözüne dahi göstermediği o ay parçası kızı Tetikçi ile beraberdi. Bunu kullanacaktı. Hem ondan isteneni yapacak hem de ilk fırsatta Dağhan’a haber gönderecekti.

 

Alparslan sevdasının çektiği acılarda iki yerde günah taşıyordu. İlki ona her ne pahasına olursa olsun gerçek kimliğini söylememesiydi. İkincisi ise düşmanının zarar vermesinden korkarak tehditle onu ailesine emanet etmesi olmuştu.

 

Zira bu sayede Kenan da Tuğrul da gerçeği Dağhan’a duyurarak sonun başlangıcı için ilk ateşi yakıp ilk infiali başlatmışlardı.

 

……………………………………..

 

İhanet ve Meyus’tan, ilahi bakış

 

İnsan kördür. Gördüğüne, duyduğuna, hissettiğine kördür. Zira görmek için anlamak; anlamak için de bazen bizzat orada olmak gerekir. Hazan’ın uğradığı ihanetin ilk taşı o telefon konuşmasında yaşanmıştı. Ancak esasen ilk taşı Alper Hazan’ın bahar yeşili sevdasına atmıştı.

 

Alparslan içinde bulunduğu deponun köşesinden akan bozuk musluğun su sesine odaklanmıştı. Elinde iri bir s*lah vardı. Hazan onun için ilk başta içine düşen değişik bir histi. Görmeden uyuyamıyordu. O aklındayken hiçbir kadına yan gözle bakamıyordu. Daha sonra bu görmeler bağımlılık olmuştu. Sonbaharda tanıdığı kadına aşık olduğunu bu anlam veremediği hissin sevda olduğunu ilkbaharda anlamıştı. O vakte kadar ona olan bağlılığını takıntı zannediyordu. Ancak süreç içerisinde anlamıştı ki bu büyü takıntı olamayacak kadar güzeldi. Zira bir gün Hazan galeriye giderken dengesini kaybederek yere düşmüştü. Alparslan düştüğü an canının acımasının korkusuyla yanmıştı. Ellerinin k*nadığını gördüğünde sızıyı kendi elinde hissetmişti.

 

İşte Hazan o günden beri Alparslan’ın tek baharıydı. Ona olan sevgisinin büyüklüğüyle ilk kez 2 Mart 2021’de karşılaşmıştı.

 

Şimdi nefesini kontrol etmeye çalıştığı depoda sakin kalmak için zorluyordu kendini. Alper Hazan’ın etrafından ayrılmıyordu. Alparslan da sevdasının karşısına geçip ondan uzak dur diyemiyordu. Zira kendine bile itiraf etmese de Hazan’ın ona kızmasından ve tavır almasından korkuyordu. Bu yüzden çareyi iki ay önce babasına ve üvey abisine yaptığı şeyi şimdi de Alper’e yapmakta bulmuştu.

 

Alper ise eli kolu bağlı bir şekilde Alparslan’ın ona yeniden yaklaşmasını bekliyordu. Korkmuyordu. Ne ondan ne de abisinden bir kez bile korkmamıştı. Elinden alınan bir hayat; iki can vardı. Suçlusu Arslan Kardeşler iken Alper Tetikçi’den korkmuyordu.

 

“Hadi… Gelsene Tetikçi! Gel bitir hesabını.”

 

Alparslan gözlerini başını oynatmadan ona çevirdi.

 

Alper’e bakışlarındaki öfke dahi yetti. Yutkunarak sırıtmaya başladı. Onun sinirlenmesinden zevk alıyordu.

 

“Gerçekleri duymak zoruna gitti. Değil mi?”

 

Alparslan başını da o yöne çevirip sert bir hamleyle s*lahını yeniden doğrultarak tam karşısına geçti. Solukları bıçak kadar keskindi. Hazmedemiyordu ve inanmak istemiyordu.

 

“Senin o s*kik aklınla uydurduğun şeylere mi inanacağım lan?”

 

Alparslan bu sözleri zikrederken esasen onun söylediği şeyin gerçek olabilme ihtimaliyle kavruluyordu. Belli etmese de içinde hem büyük bir acı hem de büyük bir öfke vardı. Alper bu öfkeyi de acıyı da görecek kadar iyi tanıyordu onu. Bir zamanlar dostlardı. Alparslan’a kardeş Arslan’a abi demişti. Onlar ona ihanet edene dek canından ayırmamıştı dostlarını.

 

“Yalan olmadığını kanıtlayacağım sana Tetikçi. Görürsün.” Bağlı olmasına rağmen arkasına yaslandı. Alparslan bu sırada s*lahı başına dayayarak öfkeyle soluyordu. “Babasından istedim. Ara sor. Vermedim desin.” Alparslan gözlerini sıkıca kapatırken içinden Tuğrul’u ö*dürmek geçiyordu. Ona Hazan’ın onun namusu olduğunu söylemişti. Tuğrul eğer buna rağmen Hazan’ı başkasına verdiyse Alparslan bunun karşılığında kan akıtacaktı. “Hatta…” Sırıtarak oturduğu yerde daha çok yayılıp devam etti. “Hazan’a sor. O söylesin.”

 

Alp’in elindeki s*lah kısa bir anlığına eğildi. Duyduğu sözler karşısında yaşadığı şoku tarif edecek kelime bulamıyordu. Zira zihni henüz bunu hissedecek kadar da sindirmemişti. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp dişlerini birbirine kenetledi. Sevdası ona bunu yapmış olamazdı. Hazan ondan bunu saklamazdı. Onundu çünkü. Hazan ona aitti. Bütün varlığıyla ona aitti. Kabul etmeyeceğini adı gibi biliyordu. Hatta adından daha iyi biliyordu. Onun sevgisinden hiçbir şeyden emin olmadığı kadar çok emindi. Zoraki bir durum vardı ortada. Zaten canını yakan da buydu. Sevdası bu zoraki durumu eğer gerçekse saklamıştı ondan. Bu durumu bile bile Alper ile arasına mesafe koymamıştı. Kesin hüküm vermiyordu ama ihtimali dahi eritti içini. Gözlerini yavaş yavaş açarak başını eğdi. Sonra ise içindeki öfkeyi kusmaktan çekinmedi.

 

S*lahı Alper’in ağzına s*karak bağlı olduğu sandalyeye tekme attı. Bedeni yere düştüğünde ise üstüne eğilip boşta olan eliyle de b*ğazını sıkarak bağırmaya başladı. Gözlerinden ateşler çıkıyordu. Yüzü kızarmıştı. Nefreti hem gözüne hem de yüzüne yansıyordu. Bu iş burada bitecekti. Alper az sonra ö*leçekti.

 

“SEN KİMSİN LAN! A*INI S*KTİĞİM! SEN KİMİN NAMUSUNA GÖZ KOYUYORSUN? LAN SEN KİMİN KADININA ‘BABASINDAN İSTEDİM’ DİYORSUN? KİMSİN LAN SEN!”

 

Sözlerini s*lahı ağzında iterek ve b*ğazını s*karak duyurdu ona. Öfkesi bedeninden taşmak üzereydi. Patlama noktasına gelmişti Alparslan. İşittikleri onu burada ö*dürecek kadar çok fazla öfke yüklenmesine neden olmuştu.

 

Alper ise korkusuzdu. Kaybedecek bir canı vardı. Gözünde yaşadıklarından sonra onun da kıymeti kalmamıştı. Alparslan tetiğe parmağını yasladığında bu yüzden gözünü dahi kırpmadan baktı ona. İsyanını da korkusuzluğunu da ona göstermek ister gibi bir hali vardı.

 

Alparslan üstünde iyice eğilmişti. Ağzından salyaları akacaktı neredeyse. Bağırması o kadar güçlüydü ki! Sevdiği kadına bir başka erkeğin yan gözle bakma ihtimali bile onu korkutuyordu. Gözünden bile sakınıp kıskanıyordu onu. Ondandı bu hali.

 

“SON DUANI ETMENE BİLE İZİN VERMEYECEĞİM LAN SENİN! L*ŞİNİ BİLE BULDURMAYACAĞIM LAN!”

 

Ağzında s*lahı çok daha büyük bir kuvvetle iterek b*ğazına ilerlemesini sağladığında b*ğazındaki elini gevşetiyordu. Hazırdı. Eli tetikteydi. Ancak demir kapı gürültüyle açılmıştı. Yağlanmadığı için gereğinden fazla ses çıkarıyordu. Bakışları refleksle oraya döndüğünde Alper de göz ucuyla kapıya bakıyordu.

 

Hüseyin elindeki telefonla korkuyla gelmişti yanına. Söyleyeceği şeyden korkuyordu aslında. Ancak korkusu gördüğü manzarayla katlanarak arttı ve yutkunarak tırsaklığını başının eğimiyle gösterdi.

 

“A…Abi…”

 

Alparslan nefes nefese elini tetikten çekmeden konuşmaya başladı. Alper’in soluğunu k*smesini geciktirdiği için onu da ö*dürneyi geçiriyordu aklından.

 

“Söyle…”

 

Kısık bir tını vardı sesinde. Gözlerinde ise koyu bir öfke. Hüseyin yeniden öne atıldığında yıllardır çalıştığı adamın yerde olması da korkutuyordu onu. Altı yıl evvel Arslan Kardeşler’e biat etmeyi bırakıp gizliden Alper’in safını tutmaya başlamıştı.

 

“Abi bir kadın aradı.” Sesi o kadar kısıktı ki kendisi dahi zor duyuyordu.

 

Alparslan da duymadığından kaşlarını çatarak sorgular ama sert bir sese büründürdü bedenini.

 

“Ne?”

 

Hüseyin boğazını temizledi ve bedenine daha çok korku yükledi. “Bir kadın aradı abi.” Gözlerini kasıtlı olarak yere eğmişti. Endişesi hakimdi.

 

Alparslan gözlerini onda sabitlediğinde elindeki s*lah istemsiz gevşedi. Alper b*ğazındaki sert metal yüzünden b*ğulmak üzereydi. Fakat merakı bulunduğu konumda dahi ağır basmıştı. Zira ö*ümdne zerre korkusu yoktu.

 

“Ne diyorsun lan?”

 

Alparslan şaşkınca ve öfke dolu bir tınıyla sesini daha çok duyurdu ona. Fakat sözleri refleksle çıkmıştı ağzından. Hüseyin’i arayan onu ilgilendiren tek kadın Elif’in dadısı olan eşi olabilirdi. Alparslan parçaları birleştiremediğinden mırıldanmıştı.

 

Hüseyin ise telefonu elinde daha çok sıkıp korku teriyle boyanmasını sağlayıp yutkundu. “Se…Sevgilinmiş abi. Öyle dedi.” Sesi hayli kısık çıksa da Alparslan bu sefer ne dediğini tekte anlayarak havalandırdı kaşlarını.

 

Hazan arıyor olmalıydı. Onun hayatındaki tek kadın da tek sevgilisi de baharıydı. Ancak neden aradığını ve daha doğrusu onun telefonuna nasıl ulaştığını anlamamıştı. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp s*lahı Alper’in ağzında bırakarak ellerini ondan kurtardı. Ardından iç çekerek ayaklandı.

 

Öfkeliydi ona. Hazan yalan olsa dahi onun hakkında böyle düşünceleri olan bir adamı hayatından uzaklaştırmıyordu. Alparslan Dağhan mevzusu için Almanya’ya gitmeden birkaç gün önce onu bu konuda uyarmıştı.

 

“Kızım benim senin etrafında erkek sinek görmeye bile tahammülüm yok! Anlamıyor musun? Kendi gözümden bile kıskanıyorum.”

 

“Ya asıl sen görmüyor musun? Seni ne kadar çok sevdiğimi senden başka kimseyi gözümün görmediğini görmüyor musun Alparslan? Kaç kez anlattım! Onun annesi büyüttü beni. Annesinin de ablasının da onun da emeği var üstümde. Ben şimdi karşısına geçip nasıl diyeyim ‘sevgilim görüşmemizi istemiyor’ diye?”

 

“Diyeceksin! O herifin gözü göz değil diyorum sana! Adam olsa alır karşıma konuşurum. Adam olsa niyeti sana abilik yapmak olsa kardeşim sayarım.”

 

“Say ya da sayma! Umurumda değil. Ben anlamaz mıyım sanıyorsun? Niyeti farklı olsa ben bilirim.”

 

“Bilmezsin! Ben o itin sana ne gözle baktığını görüyorum. Bakışından biliyorum Hazan. Bakışından ne düşündüğünü görüyorum.”

 

“Alp lütfen yeter. Bak zaten kaç gündür doğru düzgün konuşamıyoruz. Ben seni özlüyorum! En fazla bir saatin var. O bir saati niye kavgayla geçiriyoruz?”

 

“Kavga etmiyoruz baharım. Sadece doğruları söylüyorum ben sana.”

 

“Söylemiyorsun. Kafanda kurduğun şeyi diretiyorsun. Sen ne söylersen söyle ben onunla arama mesafe falan koymayacağım Alparslan.”

 

Telefonu eline aldığında zihninde o tartışmanın kelimeleri duyuluyordu. Alparslan baharının ona Alper’i savunduğu anları aklına tekrar tekrar getirdikçe ellerini yumruk yaparak boğumlarını sıkıyordu ve çenesi kasılıyordu. Ekrana baktığında Hüseyin’in korkudan eline bulaşan terleri telefonda görerek iğrenen bir bakış attı ve onun gömleğiyle temizledi telefonu. Ardından keskin ama seri adımlarla bulundukları yerden çıkıp kendi odasına ilerledi. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Zira ne kadar öfkeli de olsa telefona ses verdiğinde baharının ona babasının onu Alper’e verdiğini zorla evlendirileceğini söylemesini umuyordu. Elini odasından bulduğu bir bezle kamufle ederek tiksinerek de olsa telefona dokunup hoparlöre aldı. Paralelde iç çektiğinde nihayet konuşuyordu.

 

“Alo?”

 

Sesi biraz soru biraz da merak içerdiğinde karşı taraftan gelen o aşk dolu ses hem odayı hem de kalbini doldurdu.

 

“Alparslan?”

 

Şu an bile sevdasından adını duyduğu an içinde bir fırtına koptu. Şu an bile…

 

Yüzüne yerleşen hafif tebessümle mırıldandı bu yüzden.

 

“Hazan?”

 

Sesin sahibinden emin olsa da adını zikrederek bunu yinelemek istemişti. Kalbi hâlâ hızla çarpıyordu. Konuya direkt girmek ya da baharının direkt olarak söylemesini istemedi. Zira önce bu numaraya nasıl ulaştığını öğrenmesi gerekiyordu. Çünkü baharının onun gerçekte kim olduğunu öğrenmiş olma ihtimali de vardı. Bu onu korkutuyordu.

 

“Sen…” Yutkunarak ellerini yumruk yaptığında kalbi yerinden çıkacaktı. Bu sebepten olsa gerek sesi biraz kısıldı. “Sen nereden buldun bu numarayı, nasıl aradın?”

 

Sevdasının sesi tereddüde uğramasa da az da olsa çekinceye büründü. “Önemli bir konu var. Aradım açmadın. Abini aradım. O verdi numarayı.”

 

Kalbinin gürültüsü işittikleriyle az da olsa hafifledi. Lakin aklına yeni bir soru işaret eklendi. Önemli bir konu vardı. Üstelik abisi Hazan’a Hüseyin’in numarasını verecek kadar çıldırmıştı.

 

“Abimden aldın?” Soru sorarcasına duyurdu sesini. İnanamıyordu bunun olduğuna. Abisiyle defalarca Hazan hakkında tartışmışlardı. Arslan tehlikeli bir adam olduğu için ondan uzak durmasını istiyordu. “Bunu sonra konuşacağız.” Bu sözleri esasen abisi için söylüyordu. Yalnızca sayıklamıştı. Merakı da ardından geldi. “Ne oldu?”

 

Sualini baharına duyurduğu an bir eli istemsizce kalbine gitti. Zira yüreği yeniden pır pır atıyordu. Korkusu tekrar hakimiyet kurmuştu.

 

“Güliz kim?”

 

Güliz’in adını duyduğu an yutkunarak kaşlarını çattı. Rahatlayamamıştı. Hatta merakı da kalbinin atımı da daha da şiddetlenmişti. Güliz ile konunun ne alakası vardı? Ne öğrenmeye çalışıyordu?

 

“Sen…” Bakışlarını şaşkınca yükseltip tavanda sabitledi. “Nereden…” Nefes vererek devam etiğinde neden bu kadar yavaş konuştuğuna o da anlam veremiyordu. Belki de anın şoku ve şaşkınlığı onu bu hale getirmişti. “Tanıyorsun onu?”

 

“Dergi…” Baharı kısa bir an sessizleştiğinde bir kaşını havalandırarak baharı sanki telefondan görünüyormuş gibi tiksindiği için masaya bıraktığı telefona bakmaya başladı. “Bir dergide gördüm. Seninle yan… Yanaydı. Şey yazmışlar…” Baharının nefes aldığını duyduğu an kaşlarını daha çok çatarak öfkeye bürünüp dudaklarının içini kemirmeye başladı. “Sevgilin…O…Onun için yazmışlar.”

 

Alparslan duyduklarıyla gözlerini sıkı sıkıya yumarak derin bir nefes verdi. O baharından zorlandığı evliliği duymak istiyordu. O bütün bunların bir saçmalık olduğunu duymak istiyordu. Ancak Hazan muhtemelen Güliz ile eski bir davette çekilen fotoğrafın gazetecilerin eline düşmesinden yakınıyordu.

 

Dişlerini sıkarak öfkesine daha da fazla kuvvet verdi. O sevdasının Alper ile evlenebileceği ihtimalini aklından dahi geçirmemişti. Saklama ihtimaliyle bürünmüştü öfkeye. Ancak Hazan sesinden anladığı tınıyla şüpheleniyordu ki Alparslan buna anlam veremiyordu. Zira Hazan’a daha önce Güliz ile olan arkadaşlığından daha doğrusu liseden sonra yalnızca babası vesilesiyle davetlerde denk geldiğinden bahsetmişti. Fakat Hazan şu an ondan hiç söz etmemiş gibi soruyordu.

 

“Bana bunu gerçekten sormadığını söyle.”

 

Sesinde öfke de ciddiyet de kırgınlık da vardı onun. Zira hem Güliz’i unutmuştu. Hem de ondan şüpheleniyordu. Alparslan Hazan haricindeki kadınlara kadın gözüyle bile bakamıyordu. Ancak sevdası onun bu aşkına güven beslemiyordu.

 

“Soruyorum. Cevap ver! Aldattın mı sen beni? Kim o kız?”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı kapatıp hiddetle gülümsedi. Ardından bakışları istemsizce masasındaki kırmızı kutuya kaydı. Sevdası için özel olarak yaptırmıştı yüzüğünü. Dün sabah hevesle teslim almıştı. Ardından çok kısa bir süre sonra da Alper’in ona attığı mesajı görmüştü.

 

Üstelik baharı bu sözleri ona duyururken sesi çatallanmıştı. Alparslan bunu idrak ettiği an içindeki sızıyla yanında dikildiği koltuğa tutundu. Hazan ona güvenmiyordu ve bu güvensizlik onun canını acıtıyordu.

 

“Saçmalama. Buna inandığın yetmedi bir de benim bakmaya kıyamadığım gözlerini mi dolduruyorsun?”

 

Sevdasının burnunu çektiğini işittiği an öfkesi yumuşadı. Üzgündü. Güvenmiyordu ama üzgündü ve üzgün olması çok çok daha önemliydi.

 

“Sen…Başka bir kadınla-“

 

Alparslan sevgilisinin sözünü kesmek zorunda kaldı. Zira içeriden Alper’in bağırma sesi geliyordu. Üstelik sesi oldukça acı doluydu. Hüseyin ya da diğer adamlar ondan emir almadan Alper’e vuramazlardı. Alparslan bu nedenle merakla kapıya doğru yürüyüp diline gelen ilk kelamı aceleyle söyledi.

 

“Hazan…Güzelim…İşim var konuşamıyorum.”

 

Bilerek güzelim demişti. Belki bu sözü işitirse acısı onu tekrar arayana kadar diner demişti.

 

“Dur, sakın kapatma! Bana bir cevap vermek zorundasın.”

 

Alparslan derin bir nefes verdiğinde sesler daha da çok şiddetleniyordu. Ancak bir yandan da onu kırmak istemiyordu. Bu yüzden sesini olabildiğince yumuşattı.

 

“Yapmadım, seni aldatmadım. Tamam mı?”

 

Hazan’ın en azından telefonu kapatmayı kabul edecek zikrini duymayı bekliyordu. Ancak öyle olmadı. Telefonun diğer ucundaki kadın döktüğü yaşların ve daha şimdiden taşıdığı acıların yüküyle yaslanıp ağlayacak bir omuz arıyordu.

 

“Yarın…Yarın yanıma geleceksin. Bana bunu borçlusun Alparslan! Bir açıklama yapmak zorundasın. Beni…Beni böyle bomb*k bir halde bırakıp işine dönemezsin!”

 

Alparslan ses tonundaki ciddiyeti ve öfkeyi görüyordu. Ancak içeriden duyulan sesler hayli yoğunlaşıyordu. Fazla vakti yoktu. Sevdasına cevap verirken bir yandan da kapının arkasındaki dolaptan yedek şarjör alıyordu.

 

“Kendine gel, kiminle konuştuğunun farkında değilsin.”

 

Bu kez hakikaten de öfke duyuyordu. Baskın yediklerini düşünüyordu. Öfkesinin de sesinin sertliği de bu yüzdendi. Ancak sözleri düşüncelerini yansıtıyordu. Alparslan ona karşı içten içe bir hayal kırıklığı duyuyordu. İçini rahatlatıp o haberlere kanmamasını söyleyip esas konuyu dillendirerek sevdasına olan kırgınlığını dillendirmek istiyordu ama buna vakti yoktu.

 

“Sen kiminle konuştuğunun farkında değilsin. Benim… sevdiğini söylediğin sana baharı getiren kadın. Yarın burada olmazsan…” Hazan duraksadığında Alparslan odanın yakınlarında adım sesi işiterek tiksiniyor da olsa telefonu kulağına yasladı ve sesi sonuna dek kısıp kapı kolunu tutarak nişan aldı. “Baharın olmayı bırakacağım.”

 

Telefonu kulağından çekip şaşkın bir bakışla kaşlarını çatıp yutkundu. Paralelde adım sesleri yaklaştığı için sesini sonuna dek kıstı tekrardan.

 

“Sen beni tehdit mi ediyorsun?”

 

Alparslan sözlerini zikrederken bir yandan da kapının gözüne bakıyordu. Etrafta bir hareketlilik vardı. Kapıya yaklaşan birkaç kişi görünüyordu ancak uzaktalardı.

 

“Evet tehdit ediyorum.”

 

Baharının cevabını duyduğu an gözünü istemsiz devirerek iç çekti. Bu konuşmanın benzerini son yapışlarında Alparslan ona bir daha bu kadar sert konuşmaması için güzel bir ceza vermişti. Yatağa kelepçelediği o narin elleri aynı sözleri tekrar duyduğu an anımsayarak yutkundu. Fakat hemen gözlerini açıp duruşunu düzeltti. Şu an sırası değildi.

 

“Tamam geleceğim. Bu saçmalığa artık bir son vermenin zamanı geldi.”

 

Saçmalık dediği şey onun için Alper ve Güliz mevzusuydu. İlişkisinde böyle basit kıskançlıklar istemiyordu. Sevdasının gözlerinden yaş düşecek tek bir olayın olmasını dahi istemiyordu. Lakin Hazan’ın bu sözleri yanlış anlayabileceğini düşünecek vakti de yoktu. Belki de bu yüzden yıllar sonra bile bu anı hatırladığında sevdasının ihanete bu kadar kolay inanmasının nedenini kendinde görecekti.

 

“Saçmalık derken?”

 

Hazan oldukça afallamış bir tınıyla karşılık verdi ona. Alparslan ise kapıya yaklaşan kişilerden birinin elindeki s*lahı gördüğü için kolu daha sıkı kavrayıp hızla konuştu.

 

“Konuşacağız Hazan.”

 

Sevdasının onu onaylayarak ‘Tamam’ dediği mırıltıyı duyduğu gibi az sonra olacaklara şahitlik etmemesi adına telefonu hızla kapatıp cebine attı. Kapıda görünene göre iki kişi vardı. Onun için çocuk oyuncağıydı. Kapıyı hızla açarak ikisini de birer m*rmiyle yere s*rdi. Akabinde ayağındaki postalları yere vura vura içeri doğru ilerlemeye başladı.

 

Dağhan gelmişti. Alparslan sevdiği kadını onun yüzünden ihmal ediyordu. Dört bir yandan saldırdığı için baba evinde çektiklerini bilmesine rağmen onu o evden çıkaramıyordu. Alparslan baskının karşılığını misliyle vermek için atağa geçse de yeterli olmadı. Dağhan’ın eline esir düştü. Dayı haberi erken alıp gelmeseydi eğer o gün Hazan’a söz verdiği gibi dağ evine gidemeyecekti. Dağhan’ın elinde esir kaldığında yalnızca bunu düşündü. Alper’in söylediklerini ve sevdasının yaşlarını geçirdi aklından. Doğru olanın bir an önce oradan kurtulup baharına gitmesi olduğunu sanıyordu; yanılıyordu. O dağ evi o gün ikisinin de ruhlarını acıya mezar edecekti.

 

…………………………….

 

İhanet ve Meyus’tan, bir gün sonra; Dağ evi

 

Alparslan dağ evine Dağhan’ın elinden kurtulduğu gibi gitti. Sabahın erken saatlerinde dönebildi ülkeye. Gelirken yanında yalnızca bir şey vardı; sevdasının yüzüğü. Kızgındı, kırgındı. Aralarında biraz da onun baharına vakit ayıramamasından oluşan bir soğukluk vardı. Lakin bugün bütün hepsi hallolacaktı. Alparslan önce ona Güliz mevzusunu tekrar anlatacaktı. Tekrar ağlamasa da dün gece ıslanan yanaklarını öpecekti. Sonra da sakin kalmaya çalışarak Alper mevzusunu soracaktı. Sorusunun cevabı her ne olursa olsun yüzüğü masaya koyacaktı sonra. Bütün riskleri almıştı. Onu o evden çıkarıp yurtdışına gönderecekti. Düşmanlık ve savaş tamamen bittiğinde de başının tacı, gönlünün sultanı yapacaktı.

 

Bir şey daha vardı; Alparslan bugün ona kendini de anlatmak zorundaydı. Nasıl bir adam olduğunu ona neden zaman ayıramadığını ve kimlerle savaştığını anlatacaktı. Kaybetmekten çok korkuyordu. Hazan ne yaşarlarsa ne kadar ileriye giderlerse gitsin dik başlı ve güçlü bir kadındı. Giderdi. Alparslan da bundan korkuyordu. Gitmemesi için onu ikna edene kadar bu evden çıkartmamayı planlıyordu. Bu yüzden eve yığınla erzak almıştı.

 

Şimdi içindeki o korkuyla mutfakta baharına yemek hazırlıyordu. Kara lahana almıştı. Çorba yapmaya çalışıyordu. Güzel bir sofra kuracaktı. Evin her yerini de kırmızı güllerle döşeyecekti. Yutkunarak kavurduğu soğan ve salçayı lahanaların üstüne dökerek karıştırmaya başladığında iç çekti. İzlediği videodakinden daha cıvık olmuştu sanki. Emin olmak için tencereye yaklaşıp kokusuna baktı. Güzeldi. En azından tadını sever diye düşünerek tezgaha yönelip ciğerlere kimyon serpmeye başladı. Bunları Hazan geldiğinde yapacaktı. O yüzden ciğerleri de masaya bırakarak dolaptan tabak çıkararak aldığı şöbiyeti özenle yerleştirmeye başladı. O kadar da değildi. Alparslan baklava hamuru açabilecek kadar kabiliyetli değildi. Et yapmaktan anlardı o. Hamur işiyle uğraşan erkeklere de çok hoş bakamıyordu. Bu konuda biraz sığ bir adamdı.

 

Tabağa yerleştirdiği tatlının şerbeti serçe parmağına düştü. Daha önce sevdasının pudingi için yaktığı parmağıydı. Akan şerbete bakarken acı bir tebessüm ederek diliyle şekeri temizledi. Bu sırada zilin çaldığını duyarak iç çekip masaya bakındı. Ciğerler dışında her şey hazırdı. Yalnızca evi süsleme ve güzel bir şeyler giyinme işi kalmıştı. Adımlarını mutfaktan dış kapıya yöneltirken tereddüt etmedi. Toygar gelecekti zaten. Gülleri ve yapraklarını o getirecekti.

 

Bilmeden açtı kapıyı. Göze dahi bakma gereği duymadı. Korku ve heyecanın karışımı onu refleks dolu bir hıza itiyordu. Bakışları eşikte duran adama kaydığında ise yutkunarak kapattı gözlerini.

 

Karşısında onun gücüne kafa tutan tek adam; Sancar vardı. Bakışlarındaki öfkeyi gördü. Tam bir hafta önce Alparslan’a abisinin k*nını yerde bırakmayacağını söyleyen bir mektubu Elif’in tokasıyla göndermişti. Bu burnunun dibinde olduğunu belirten bir mesajdı. Alparslan da Arslan da o günden beri uyku uyuyamıyordu. Şimdi o adam karşısındaydı. Arkasında bir orduyla karşısındaydı.

 

“Tetikçi…”

 

Sançar sırıtarak eşikten içeri bir adım atıp onun göğsüne sertçe çarptı. Alparslan’ın öfkeli ama çaresiz nefesini duyuyordu. Risk almıştı. Burada yalnızdı. Gizli bir adresti ama yalnızdı. Onca adama karşı bir başınaydı. Abisi ve Dayı hâlâ ülkeye dönmemişti. Arslan Elif’i yurtdışında bir adrese yerleştirmek için gitmişti. Alparslan Hazan’ı da oraya göndermeyi düşünüyordu.

 

“Misafire hoş geldun yok mu Tetikçi? Kapıda mı bırakacasun ula bizi?”

 

Alparslan derin bir nefes verip ellerini yumruk yaptı. Belinde s*lahı bile yoktu.

 

“Ne istiyorsun lan?”

 

Sancar içeri bir adım daha atarak arkasındaki en yakın adamına Azad’a baktı. Ona az sonra hayatının fırsatını verecekti.

 

“Uşağum ben sağa yazmiştum. Celmedu mi?”

 

Trabzonlu olduğunu belirtircesine ağız yaparak kıkırdadığında Alparslan kast ettiği şeyi anımsayarak dudaklarını ısırdı ve yumruğunu daha da çok sıktı. En azından Toygar gelene kadar onları oyalayabilmeyi diliyordu. Zira Toygar anlayarak destekle gelebilirdi. Ancak bilmiyordu. Sancar kimse hiçbir şey anlamasın diye araçları arka sokağa park ettirmişti. Kapıda iki adamı vardı. Ancak onlar da saklanmıştı. Sadece gelen giden olmaması için tedbiren duruyorlardı.

 

Alparslan’ın buradan kurtuluşu yoktu.

 

“Uşağını s*kerim lan senin!”

 

Tetikçi tam karşısından ona seslenen adama daha yüksek bir tınıda öfkeyle cevap verdi. Sancar da bu öfkeye kıkırdayarak yanıt veriyordu. Kuyruğu dik tutmaktı onunkisi. Sancar elbette ki bu sözleri ciddiye almıyordu.

 

“Kendu kendunu mi becerecesun da?”

 

Alparslan ellerini daha çok yumruk yaptı ve sinirini daha fazla içinde tutmak istemedi. İyice yüz buluyordu Sancar. Kendini bir halt zannediyordu. Onunla savaşırdı ama arkasındaki adamlar olmasa daha doğrusu bir yığın adamla onu tek yakalamasa asla baş edemezdi. Bunu kendisi de biliyordu. Sıktığı ve yumruk yaptığı elini ona doğrultarak gözüne indirdi. Sançar tuhaf bir sesle afallayarak arkasına doğru düşerken Azad öne atılıp Alparslan’ın yakasını tuttu. Ancak o Azad’a kafa atarak geri püskürttü. Paralelde Sancar’ın diğer adamları çullandı üstüne. Alparslan teker teker hepsine vurarak yere indirdi onları. Yaklaşık bir dakikanın sonunda tüm hepsi yerdeydi. Olduğu yerden ilk doğrulan Azad olmuştu. Öne atılıp bu kez tekme attı. Sancar daha yediği y*mruğun etkisinden çıkamadığından hareket etmiyordu. Alparslan karnına gelen t*kme ile afalladı ancak duraksamadı. Vakit kazanmak için Azad’a tekrar sald*rmaya başladı. Tekrar kafa atmak adına başını öne attığında ise bir telefon sesi duyuldu. Herkes anlık olarak duraksadığında Sancar tek gözünü kapalı tutarak iki büklüm telefonuna sarıldı.

 

“Ne var?”

 

Alparslan o konuşmaya başladığında Azad’a tekrar kafa attı. İlk karşılaşmalarıydı ve Azad ona neden Tetikçi dendiğini onu bile yere serdiğinde anladı. İkinci darbe ilkinden de acı olunca bu sefer daha sert düştü yere.

 

“Kapıdaki kiz kimdur?” sırıtıp yutkunduğunda sorusunun muhatabı Alparslan’dı. “Sağa bir kari gelmiş. Bahçe kapisundan giriymiş.”

 

Alp gözlerini sıkı sıkı yumup nefesini tuttu. Baharı… Hazan gelmişti. Akşam gelecekti. Her zaman akşam gelirdi. Sabahın bir saatinde gelmişti. Alparslan bir anlığına dünyanın durmasını istedi. Tek bir anlığına baharının burada olmamasını diledi sonra. Şu an burada ö*meyi diledi hatta. Baharının bu kapıdan girip bu adamların arasına girmektense tek bir nefes dahi almamayı diledi.

 

Sancar gelen kızın kim olduğunu zaten biliyordu. Onun için de vardı bir planı. Daha doğrusu süreçte onun için iki ayrı planı olacaktı. Şu an hamile olduğunu bilmedikleri için ilki geçerliydi; Alparslan’ın karşısında zarar verecekti ona. Geçmişin de geleceğin de hırsını çıkaracaktı. Ancak Hazan’ın buraya gelmesi hesapta yoktu. O onu bilare kaçırmayı düşünmüştü.

 

“Kimdir ula bu karı?”

 

Alparslan dudaklarını sıkı sıkı kapatıp öfkeyle soludu. Hiçbir dileği gerçek olmuyordu. Eline s*lahı alıp v*rsa kendini yine olmayacaktı. Hazan’ın bu kapandan çıkması gerekiyordu. Ne pahasına olursa olsun onu Sancar’dan uzak tutması gerekiyordu. Zarar verirlerdi. Onun masumiyetine, aşkına ve güzelliğine zarar verirlerdi. Sırf Tetikçi’nin aşkı diye yaparlardı bunu.

 

“Toplaşın ula deyyuslar! Bağalum kimmuş bu karı?”

 

Alparslan gözlerini onun sözleriyle açtığında etrafındaki herkesin toparlandığını gördü. Aldıkları darbelere rağmen emri aldıkları gibi toparlanarak salonla üst kattaki odayı bağlayan merdivenlerin arkasına doğru geçtiler. Azad bu sırada Sancar’a yürümesinde yardım ediyordu. Sancar da Alp’e sinsi ve sırıtan bakışlarını atarak alaylı bir tınıyla ima yapıyordu.

 

Olmamalıydı. Baharı bu kapıdan giremezdi. Sırf o acı çeksin diye dokunmaya kıyamadığı teni kirleteceklerdi. Hatta o tene kıyacaklardı. Alparslan’ın ani ve hızlı bir karar vermesi gerekiyordu.

 

Sancar Hazan’ı tanıyordu. Annesi vesilesiyle tanıyor ve biliyordu. Tuğrul ile aralarındaki husumeti ve bunun nedenini de biliyordu. Gözlerini kısıp kapıya doğru kararlı bir adım attığında sevdası o ince narin parmaklarıyla zile dokunmuştu bile. Alparslan kafasındaki düşüncelerden ve ona gelecek olan zararın korkusundan oldukça yavaş ilerliyordu. İçinden şu an ö*mek baharını buradan kurtaramayacak olmanın acısıyla yanmaktan kurtulmak istedi. Bencilleşti. Daha tadacak fırsatının olmadığı acısının yükünü sırtlama düşüncesi onu mahvetti.

 

Şimdi kapıyı açacaktı, aylarca her gece camının önünde bir kez yüzünü görmek için sabahladığı onlarca, yüzlerce kez hayal ettiği, dokunmaya kıyamadığı kadının kalbini kıracaktı ama hayatını kurtaracaktı. Alparslan yaşaması için uğruna canını vereceği kalbi kırmaya ant içti. Onun o yavaş adımlarının aksine Hazan aceleciydi. Zira zile bir kez daha bastı. Alparslan zilin sesiyle adımlarına hız vermek istedi ama sanki ayaklarında taşlaşmış betonlar vardı. Yürümekte zorlanıyordu. Kulpu kavradığı an derin bir nefes verip yüzüne nefret yerleştirdi. Yalnızca gözlerinde vardı sevgisi. Onu saklamamıştı. Kapıyı usul usul açtığında o ö*ümü göze aldığı gözleri gördü. Yutkunarak sessizce baktı suratına. Son zamanlarda onu ne kadar ihmal ettiğini düşündü. Başkaları için ettikleri kavgaları ve önemsizliklerini düşündü. Donuktu. Zira onu son kez gördüğünü düşünüyordu.

 

Hazan bunlardan habersizce karnında yetişen canın korkusuyla öne atıldı. Sevgi istiyordu. Sevilmek istiyordu sadece. Gördüğü o habere, sevgilisinin soğuk tavrına rağmen, korun demiş olsa dahi hamileliğini bilerek de olsa sevgisini diliyordu. Ona sığınmaya ve sarılmaya ihtiyacı vardı. Kollarını öne doğru attı sığınabilmek için. O atımı yuvadan düşen kuşun uçamadığı halde annesine ulaşmak için çırptığı kanatlar kadar çaresiz ve acı doluydu.

 

“Sevgilim…”

 

Alparslan gözlerini kapatarak içinden bir yerden kopan fırtınayı yüreğine taşıdı. Son dedi, bu seni son görüşüm dedi sevdiğine. Sonra acıyı sırtlayan yüreğine onun aşkını ve o güzel sözlerini son kez hissetmesini söyleyerek soğuk bir tınıyla konuşmaya başladı.

 

“Neden geldin?”

 

Hazan duyduğu cümleyle havada asılı kalan kollarına baktı. Gözleri zaten doluydu. Sığınacağı dalı kırılmıştı. Ağzını birkaç kez araladı ve dilinin lâl oluşunu ona gösterdi. Ardından derince yutkunduğunda sesindeki soğukluktan üşüyordu.

 

“Sen gel demiştin.”

 

Alparslan kaşlarını havalandırdı. Aslında gelmek isteyen de ikisini de buraya getiren de oydu. Lakin ne önemi vardı? İçeride kana susamış bir ordu adam varken onun dolu gözleri karşısındayken ne önemi vardı? Çenesinin seğirmesine müsaade etti. İçindeki intikam isteği ve öfke rolüne katkıda bulundu.

 

“Ben sana gece gel demiştim.”

 

Sesinde sitem de vardı. İlk kez sabah geliyordu yanına. İlk kez sabah onunlaydı. Neden yapıyordu bunu? Neden bu saatte gelmişti? Sitemi gerçekti. Soğukluğunun ve öfkesinin aksine gerçekti.

 

Sevgilisi o güzel, dolgun dudaklarından şaşkın bir nida döktü. Ağzını birkaç kez aralayıp kapattı. Şaşırmıştı. Canı acıyordu. Her halinden belliydi.

 

“Ne oluyor Alparslan, ne bu tavrın?”

 

Yutkunarak onun duyamayacağı bir tınıda derin nefesini ciğerlerinden atarak titreyen eliyle holü işaret etti. Sancar kapının önünden gönderirse ona zararını verdikten sonra şüpheyle peşine düşebilirdi. Sevgilisi eline değil de işaret ettiği yöne baktığında küçük adımlarla hole geçerek onun kapıyı kapatmasını bekledi. Alparslan arkasından kapıyı kaparken gözlerini sımsıkı yumdu ve kulpu sıkıca kavrayarak onun aşkına sığındı. Böyle bitmeyecekti. Bitemezdi. Ö*memesi gerekiyordu. O ö*ürse Hazan’ı kim koruyacaktı? Kendine güç verdi. Onu gönderip Sancar’ın elinden bir şekilde kurtulacaktı. Sonra evine gidip kolundan tutarak götürecekti sevdiğini. Arkasını dönerek onun karşısına dikildiğinde Hazan boy farkından dolayı başını kaldırarak dolu gözleriyle onu izledi.

 

Bakışlarını Sancar’ın olduğu yöne sabitleyerek yutkundu Alparslan. Başlaması gerekiyordu. Her geçen saniye onun hayatının riske daha çok batmasına neden olacaktı.

 

“Aslında bu konuşmayı gece geldiğinde yapacaktım ama madem buradasın…” Kalbindeki sızıyla duraksayarak iç çekti. Yapmak zorundasın dedi kendi kendine. Hayatını kurtarmak için bunu yapmak zorundaydı. Cebindeki yüzüğe rağmen mecburdu. Ona olan aşkına rağmen mecburdu. “Bitti.”

 

Bakışını ona çevirmiyordu. Acısını gördüğü an gözleri dolacaktı. Biliyordu. Âşık olduğunu anladığı gün bile acısıyla gözlerini ıslatmıştı Alparslan. Şimdi de aynısı olursa Sancar onu sevdiğini anlayarak sevdasına zarar verecekti. Bunu göze alamazdı. Hazan sendeleyerek mırıldandığında ona bakmasa da sesinden bile hissetti yaşadığı acıyı.

 

“Ne?”

 

Alparslan gözlerini yere çevirdi. Yüzüne bakmaya cesareti yoktu. Acısını hissetmemek için dudaklarının içini kemiriyordu. Bir zamanlar duygusuz derdi kendine. Şimdi bir kadının sesindeki acıyla dahi boğazına yumru oturuyordu. Değişmiş miydi Tufanlı? Hayır. Değişmemişti. Yalnızca kalbinin varlığını hatırlamıştı. Annesini kaybettiği yerde başka bir kadın onun kalbine dokunmuştu. Alparslan şimdi ona hislerini ve mevsimleri veren kadının kalbini kırıyordu. Mecburdu.

 

“Bitti dedim. Duymadın mı?”

 

Sevdasının o güzel sesini bu kelamlardan sonra bir süre duymadı. Hazan’ın şoktan, yangıdan konuşamadığını biliyordu. Bakışını etrafta gezdirdi. Gözlerine bakıp neden konuşmadığını sorgulamamak için etrafa kaçamak bakışlar attı. Elleri üşüyordu. Soğuk nedir bilmeyen adam ellerindeki soğukla donuyordu.

 

“Yalan değil mi, gerçekten demedin bana bunu? Değil mi? Bırakmazsın ki sen beni!”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkıya kapatarak Sancar’ın görmediği yandaki elini yumruk yaptı. İçinden ‘Bırakmam gülüm’ dedi. Bırakamazdı. Yapmazdı bunu. Hayatını vermesi gerekiyordu ona. Mecburdu. Eğer buradan kurtulabilirse anlatacaktı. Kurtulamazsa da abisi anlatırdı. ‘O seni baba bildiği adamı, beni karşısına alacak uğruna canından olacak kadar çok sevdi.’ Derdi.

 

Hareleri denk düştü. Bakışları kesişti. Dolmuştu kara gözleri. Ona acıyla bakıyordu. Alparslan bakışlarını gözlerinin dolmaması için anında kaçırsa da baharının onun bakışında gizlediği bir şeyler olduğunu sezdiğini düşündü. Zira onu zerre kadar tanıdıysa gözlerini bir an bile kaçırmayacak olduğunu bilirdi. Sıkıntıyla soluyarak düğümlenen boğazını sesini vermesi için zorladı. Hissizdi sesi. İçindeki yangının aksine tek bir his barındırmıyordu.

 

“Gerçek. Şimdiye kadar benden duyduğun tek gerçek bu.” Yumruğunu sıkarak devamını getirmek için kendini zorladı. Az kalmıştı. Onun hayatını kurtarmasına ve şüpheleri üstünden atmasına çok az kalmıştı. “Babandan intikam almak için bedenini kullandım.”

 

Alparslan yumrusunu nefesiyle öteledi. İçinden ona olan sevgisini dillendirmeye başladı. Onu ilk öptüğü gün söylediği sözleri içinden tekrar ediyordu. Veda edecekti şimdi ona. Evden gönderecekti. Sevdası ağzını sürekli aralayıp kapatıyordu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Bu kadar ağır olmak zorunda mıydı? Bu kadarını söylemek zorunda mıydı?

 

Zorundaydı. Sancar ilişkisini ancak bu tarz kirli bir intikamla sahte zannedebilirdi. Başka bir şey gelmemişti aklına. Onu daha az incitecek bir yolu düşünecek kadar vakti olmamıştı.

 

“Ben…İstedim…Yalan…Yalan söylüyorsun.”

 

Hazan kesik kesik ağladığını, gözlerinden yaşların yavaş yavaş süzüldüğünü belli eden sözlerle inkâr etti onu. O istemişti. Doğruydu. Alparslan ona gerçekte kim olduğunu söylemediğinden kendini mecbur hissetmesin diye baharına dokunmamak için kendini ilk günden itibaren zorlamıştı. O istemeseydi o gün bunu yapmaya cesaret edemezdi. Korunmasını da bu yüzden istemişti zaten. Hem yengesinin neler yaşadığını gördüğü için korkmuştu sevdasının zarar görmesinden. Hem de onun yine mecburiyetten yanında kalmasını istememişti. İncitmekten korkardı Alparslan. Sevdasını incitmekten ö*ümden dahi çok korkuyordu. Boştu bütün her şey. Onu ihmal ettiği onsuz geçirdiği her an boştu. Saçma sapan kıskançlıklar ve yalanlar yüzünden gözlerinden mahrum olduğu her salise ömrünün hiçliğe giden anlarıydı.

 

Derin ve sıkıntılı bir nefes daha alıp Sancar’ın olduğu yöne tekrar baktı. Gölgesini görüyordu. Dinliyordu.

 

“Doğru, sen istedin. İsteyerek işimi kolaylaştırdın. Doğrusu…” Yutkunarak yumruğunu daha çok sıktı. Söylemesi gerekiyordu. Onları inandırmak için bu kadar kırıcı olmak zorundaydı. “Bu kadar çabuk kıvama geleceğini tahmin etmemiştim.”

 

Hazan tekrar acı ve şaşkınlık dolu bir nida ile baktı yüzüne. Alparslan nefesini tutuyordu artık. Başka türlü tepki vermeden duramıyordu karşısında.

 

“Yalan söylüyorsun. Kalbini okuyabiliyorum. Gözlerin…” Alparslan gözlerini Sancar’ın olduğu yerden çekip bahçe tarafına bakan pencereye çevirdi. Ona bakmamak için direniyordu ama bir yandan da şüpheyi olabildiğince azaltmak zorundaydı. “Onlar bana gerçeği söylüyor. Alp ben… Ben seni çok seviyorum. Sen de beni seviyorsun. Bunların hepsi yalan.”

 

‘Yalan baharım. Gerçek olamayacak kadar çok fazla yalan.’

 

İçinden bu sözleri geçirerek dişlerini sıktı. Yaşayacak dedi sonra. Buradan incinmeden çıkacak. Bir saat dedi en fazla. En fazla bir saat içinde ö*üsü ya da dirisi bulunurdu. Toygar buraya zaten gelecekti. Sonra haberini alacaktı sevdası. Ömür boyu çekeceği bir acıdansa bir daha nefes almamasındansa Alparslan birkaç saat acı çekmesini tercih etti. Mecburdu.

 

“Yeter Hazan… Bitti dedim. Hiç başlamadan bitti.”

 

Hazan dolu gözlerle elini saniyelik olarak karnına koydu. Fark etmedi. Bilmiyordu ama sevdasının karnında onun canı vardı. Bilmiyordu. Bilmeyecekti. Baharı gözünden düşen damlalarla yalnızca onda tattığı o sevgiyi kaybetmemek için gururundan ve kendinden vazgeçti.

 

“Hayır, hayır bitmedi! Şaka yapıyorsun değil mi? Beni kandırıyorsun sen. Hadi aşkım. Yeter. Bunun sırası değil. Hiç değil bak…” Duraksadığında bakışlarını kaçırıyordu. Değildi. Sırası asla değildi. Evlenme teklifi edecekti ona. Ondan sakladığı her şeyi de anlatacaktı. Şimdi son vermenin zamanı mıydı? Kaderin acıması yok muydu? “Üzme beni ne olur! Ben seni çok seviyorum.”

 

Alparslan bakışını tekrar Sancar’ın olduğu yöne sabitlediğinde orada küçük bir hareketlilik görerek refleksle hiç olmadığı kadar sert bir tınıyı büründü. Bu sırada Hazan elini tutmaya çalışıyordu. Geri geri adımlayarak gülümsedi.

 

“Yeter. Bu saçma tiyatroya harcayacak vaktim yok.”

 

Sevdası yeniden elini tutmaya çalıştı. Çekti. Çekmek zorunda olduğu için kendini buna zorladı. Lakin olmadı. Karşı koyamadı. Son kez tutma ihtimali vardı. Çekmek için bir kez daha yeltenmişti ama sonunda pes etmişti. En nihayetinde Hazan onun elini kalbine götürmüştü.

 

Alparslan yutkunup tekrar kaçırdı bakışını. Son kez dedi yeniden. O güzel atımları son kez duyuyordu ve gülümsememek için zor tutuyordu kendini.

 

“Duyuyor musun nasıl çarptığını? Sen buna nasıl yalan dersin? Ben senin aşkından ö*üyorum! Sen nasıl yalan dersin?” Alparslan çenesini sıkarak içinden ona olan sevgisini haykırdı ama yüzüne bir an bile bakmadı. Bu Hazan’ın ilk kez öfke duymasına neden oldu. “YÜZÜME BAK! BİR ŞEY SÖYLE BANA!”

 

Alparslan zorlukla baktı yüzüne. Verdiği emri yerine getirdi. Son bakışı olabilirdi. Bunu bilerek bakmak istedi ama hissizliğini gösterdi. Göstermek onun için zorunluluktu yine. Yutkunarak dudak içlerini dişleyip dişini sıktı. Ardından güçlükle ellerinden kurtularak geri geri adımlayıp kara gözlerine son bakışını attı. İlk günkü gibiydi. Her gün daha çok sevse de gözleri ilk günkü kadar güzeldi.

 

“Dediğim gibi. Babandan intikamımı senin namusunu alarak aldım. Başka söyleyecek bir şey yok.”

 

Hazan yeniden şaşkın ve acı dolu bir nidayı dudaklarından döküp kısa bir an daha duraksadı. Alparslan ise o güzel gözlerden zor gücün koptu.

 

“Öyleyse neden? Neden bunca zaman bekledin? Neden sana köpek gibi aşık olmama izin verdin?”

 

Alparslan dakikalar sonra ilk kez baktığı yönde Sancar’ı gördü. Gülümsüyordu. Korku bütün hücrelerine yayıldığında duygusallığı bir kenara bırakarak sert bir ifadeyi büründü tekrar.

 

“Planım ilk seferinde bitirmekti ama… Tenine doymam tahmin ettiğimden uzun sürdü.”

 

Baharının kalbinin acısını içinde hissederek dilini ısırdı. Bakışı tekrar onu bulmak zorunda kaldı. Daha gerçekçi rol yapması gerekiyordu. Hazan ise onu yaşlarıyla ve bakışlarıyla reddederek ellerine sarıldı. Karşısında yirmi yaşında bir genç kız yoktu. Karşısında altı yaşında annesini kaybetmiş küçük bir kız çocuğu vardı. Sevgi dileniyordu. Sevgiye aç olan kalbi ona sevilmeyi dileniyordu.

 

“Ben seni çok seviyorum Alp. Ne olur yapma bana bunu, sensiz nasıl yaşarım? Nasıl nefes alırım?”

 

Alparslan gözünün ucuyla kontrol ettiğinde Sancar’ın saklanmayı bırakıp merdivenin kenarında ayakta dikilerek onları izlediğini gördü. Sona gelmişti. Evden göndermesi gerekiyordu onu. Dehşet içindeydi. Baharının acısından dehşete düşüyordu. Dilini ısırıp onu koruyamayan adamlığına küfretti. Az sonra yapacağı, yapmak zorunda olduğu şey yüzünden de bunca zaman onu o evden çıkaramadığı ve şimdi de bu evde koruyamadığı için kendine küfretti ve ellerini bıraktı. İçi yana yana gözlerini kapatarak itti sevdasını. Dokunmaya kıyamadığı teni iterek geriletti. Sendeledi Hazan. Beklemediği yerden aldığı darbeyle sendeledi. Gözlerinden yaşlar daha da çok firar etti.

 

Ancak Alparslan’ın canını yanacak kadar bile bırakmayan şey bu olmadı. Bu acıya belki katlanırdı. Belki unuturdu. Lakin sevdasının sendelediği an ellerini yüzüne siper edişini unutamazdı. Alparslan’ın bunu unutacak gücü yoktu. Bunu adamlığına da kalıbına da sığdıracak gücü de yoktu. Gözlerinde kendine duyduğu öfke vardı. Nefes aldığı için bile öfkeliydi artık. Baharı ondan korkarken nefes almak bile haramdı.

 

Hazan gözlerine acıyla bakıp yutkunarak kavradı kapının kulpunu. Alparslan o an zaten ö*müştü. Bir ö*ünün soluklarını taşıyordu bedeninde. Derin ve sıkıntılı bir solukla karışık bağırdığında içinden kendine mecbur olduğunu ve onun hayatını kurtardığını yineliyordu.

 

“YETER! DEFOL GİT HAYATIMDAN!”

 

Hazan duyduğu sözlerle kapıyı aralayarak gözlerini sıkı sıkı kapattı. Bedenini dışarı itti sonra. Alparslan arkasından bakıyordu sadece. Yaşamak için geçmesi gereken o eşikten adımlayışını hayranlıkla izliyordu. Kapıdan çıktığında içinden ‘Affet beni.’ demişti. Affederdi. Emindi. Hazan hayatını kurtarmak için yaptığını anlardı. Belki her sabah mezarına giderdi. Belki geceleri onunla uyurdu ama affederdi. Dayı sahip çıkardı Hazan’a. Zira Alparslan onu Elif’in yanına neden göndereceğini anlatmıştı. Abisi de Dayı da Hazan’ın şiddet gördüğünü biliyordu. Onun emaneti olduğundan sahip çıkarlardı baharına. İçi rahattı. Kapıyı tek eliyle kapatarak derin bir nefes verdiğinde gözünün açık gitmeyeceğini biliyordu.

 

Acısını kısa bir anlığına yaşamak adına kapıya başını yaslayarak iç çekti. Bu sırada Sancar alkış yaparak ona doğru adımlıyordu.

 

“Ula Tetikçi! Has uşaksun!”

 

Kıkırdayarak salondaki koltuğa oturup iç çektiğinde Alparslan göz ucuyla camdan Hazan’a bakıyordu. Gittiğini görerek derin bir nefes verip arkasını döndü. Sancar ise konuşmaya devam etti.

 

“Bu kadar has intikami ben bile alamam da!”

 

Tekrar kıkırdadığında Alparslan ona doğru sert adımlar atıyordu ancak etrafı sarılmıştı ve karşısında Azad vardı. Duyduğuna göre sıfırdan gelmişti ve Sancar’ın himayesine geçeli uzun zaman olmamıştı. Muhtemelen Sancar ona güvenmek için Tetikçi’nin inf*z edilmesi görevini verecekti. Alparslan o nedenle Azad’a en sert bakışını gönderip k*fa attı. Azad anında karşılık vererek ona y*mruk attığında Sancar tekrar konuşuyordu.

 

“Ula uşağum bir durun da! Yıllar sonra sözlümün uşağini görmüşüm! Bir kendume geleyim da!”

 

Alparslan başını ona doğru çevirerek kıkırdadı. Onun derdi başkaydı. Azad ise ilk kez sessizliğini bozarak konuşmaya başladı. Sancar’dan çekiniyordu. Yeri sağlamlaşmamıştı. Kendini garantiye almak adına ne derse yapıyordu.

 

“Tamamdır baba. Sen konuş, vaktimiz bol.”

 

Sançar tekrar lafa girdiğinde Azad Alparslan’a belini gösteriyordu. Alparslan da üstüne yürüyerek yakasını kavradı ve burnundan soluyarak araladı ağzını. Tam o sırada Sancar konuşmasa ağzına geleni sayacaktı.

 

“Ha bir içum su olmuş. Aynı anacuğu.”

 

Ancak duyduğu bu sözlerle gözlerinden biri seğirmeye başladı. Kalbinin atışını duyuyordu. Verdiği nefesleri duyuyordu. Etraf dönüyordu. Hiç tatmadığı türde bir ahvaldeydi. Yutkunarak gülümsedi. Tetikçi’nin sevdiği kadının güzelliğine laf etmenin bedelini ödeyecekti.

 

Önce refleksle başını Azad’a çevirip kafa attı. Ardından onun etrafındaki adamlardan ikisine tekme attı. Koluna yapışan diğer adama yumruk atıp önüne geçene tekrar tekme attı. Arkasından sarılanı sırtıyla devirdi. O kadar kısa sürede yaklaşan herkese saldırıyordu ki Sancar aralanan ağzıyla kalktı ayağa. Dağhan bahsetmişti öfkesinden. Ancak bu kadarını beklemiyordu. Sancar seksen adamla gelmişti. Alparslan şu an ortalama yirmi kişiyi alt etmişti. Aceleyle elini kolunu sallayarak etrafındaki adamlara komut verdi.

 

“DURDURUN ULA! EZİN B*ŞINI!”

 

Emri alan adamlar saniyeler içinde Alparslan’ın etrafını sardı. Alparslan nefes nefese etrafına bakındı. Çabuk pes etmeyecekti. Devam edecekti. Gözüne kestirdiği ilk adama tekme savurdu. Diğerine doğru yaklaştığı an hepsi sanki sözleşmiş gibi aynı anda s*lahını kaldırdı. Sancar o sırada Alparslan’ın o kıza ne kadar çok değer verdiğini düşünüyordu. Sadece güzel dedi diye delirerek ele vermişti kendini. Zaten biliyordu ama bilmese de sevgilisi olduğunu şu an anlamış olurdu.

 

Alparslan s*lahlardan korkmadan tekmelerini savurmaya devam etti. Ancak başarılı olamadı. Zira adamlar koordine olarak kollarını sardılar. Alparslan bağırarak bırakmalarını haykırdı. Lakin faydası olmadı. Başınsa s*lah dayadılar ve iterek diz çöktürdüler. Alparslan bağırmasına hız kesmeden devam ediyordu. Kabul edemiyordu. Hayatı burada bu şekilde bitemezdi. Bu hayattan alacağı vardı. Bu dünyanın ona bir sevda borcu vardı. Yarım kalan bir hikayesi vardı.

 

“BIRAKIN LAN! BIRAKIN! TOPUNUZU S*KERİM BIRAKIN LAN!

 

Bağırarak kollarını kurtarıp ayağa kalkmaya çalıştığında karşısında Sancar vardı. Sırıtarak bakıyordu ona. Sanki ‘ne oldu senin gücüne, kudretine?’ Diyordu.

 

“Ne oldi uşak? Ağır mı geldi ula önümde diz çökmek?”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı kapatıp önüne eğdi başını. Öfkeyle gülümseyip başını salladı. Düşmanın da adam olacaktı. Düşmanın bile hatta en çok düşmanın adam olanı lazımdı. Mertçe savaşıp yiğitçe kazanmak karakteri olana yaraşırdı. Başını kaldırarak gülümsedi. Son nefesinde bile onlara acısını, korkusunu göstermeyecekti.

 

“Adam sandım lan seni! Gardaşının intikamını almaya çalışan bir adam sandım. Bir ordu adamla tek düşürünce kendini adam, erkek mi sandın?”

 

Sancar gülüşünü hızla silerek başını ona doğru eğip fısıldadı. Amacı Alparslan’ı, sevdiği kadını, abisini ve Dayı’nı temizlemekti. O burada ö*ür sanıyordu. Ondandı bu öfke dolu tebessümleri. Yılların öcünü alacağını zannediyordu.

 

“Benim adamlığımı sorgulamak sana kalmadı ulan p*çin uşağı!” İstanbul Türkçesine bürünen tınısı yalnızca öfkesinde ortaya çıkardı. Sancar özellikle Dayı’nın ona verdiği kıymetten Alparslan’a ayrı bir nefret duyuyordu.

 

Alparslan da edilen küfürle yeniden kendini kaybetti. “SENİ S*KERİM LAN! GERİ AL O LAFINI! S*KE S*KE D*MALTIRIM SENİ A*IN OĞLU! SENİN ANANI S*KERİM LAN!”

 

Sancar küfrüne ve tükürüklerini saçarak bağırmasına kahkaha atarak cevap verdi. “Gideceğun yerde anam yok uşak. Sen kendu anana takarsın.”

 

Alparslan daha çok bağırarak ayağa kalkmak için öne atıldı. O kadar çok öfkelenmişti ki neredeyse on kişi onu yerde zor tutuyordu. Adamlardan biri sırtına oturmuştu. Ayağa kalkacak gücü bulamaması için bastırmak yetmiyordu artık.

 

“LAN!” a harfini uzatarak bağırdığında gözlerinden de yüzünden de ateş çıkıyordu. “SENİ S*KECEĞİM LAN! SEN BİTTİN LAN BİTTİNİZ OLUM SİZ!”

 

Sancar başını sallayarak onayladı onu. Daha fazla kendini yormak istemiyordu. Ayağında çıban vardı. Ayakta durmak işkence gibi gelmeye başlamıştı. Belinden Rıfat Taşdelen’in karısını v*rduğu beylik s*lahını çıkardı. Bu s*lah kardeşinin davasından beri onun için ailelerinin namusunu, onurunu temsil ediyordu. S*lahı Azad’a uzatarak başıyla emri verdi. Azad da derin bir nefes vererek öne atıldı. Daha sonra bu yaptığından pişman olacağından da yanlışı savunup doğruya at*ş ettiğinden de haberi yoktu. Sancar ona ‘Tetikçi Ortadoğu’ya s*lah satıyor. Milletin çoluğunun çocuğunun k*nı elinde.’ Demişti.

 

Azad tetiği ona doğrulttuğunda içinden bu sözler geçiyordu. Alparslan s*lahını gördüğünde onun gözlerine bakarak gülümsedi. Acının tebessümüydü diyeceksiniz belki. Hayır, bu onun için haksızlığa mecbur kalmanın tebessümüydü.

 

“S*k lan hadi! Sizden korkan sizin gibi olsun.”

 

Azad gözlerinin içine baktığında bir yandan da korkuyordu. Olur da Sancar onu bu olaydan sonra yalnız bırakırsa yaşayamazdı. Ona sıktığı k*rşun onun sonu olabilirdi. Derin bir nefes verdi bu yüzden.

 

Alparslan sanki başına s*lah dayanmamış gibi Sancar’a dönerek acıdan kızaran gözlerine gülümseyerek baktı.

 

“Nişancı bunu yanına koymaz s*kim! G*tünü kolla, ananı bana bırak.”

 

Sözlerini tamamlayıp göz kırparak Azad’a tekrar döndü. Azad onun bakışlarını gördüğü an yeniden korkacak gibi oldu. Sonra aklına masum canları getirdi. Öfkesini arttırdı. Gözlerini gözlerine dikerek nefrete bürüdü ifadesini.

 

Sonra tek bir an kapattı o hareleri. Tek bir an. O an Alparslan’ın gülüşünü acı bir ifadeye bürümeye yetti. Tek bir m*rmi s*ktı Kurşun ona. Tek bir m*rmi. İki göğsünün ortasına aldı Alparslan darbeyi. Sonra solu ağır geldi. Onu tutan bedenler gevşediğinde sol eli havalandı. Acı bir inilti dudaklarından dökülürken diğer adamlardan biri hiç düşünmeden tekrar at*ş etti bedenine. Bu kez biraz daha aşağı geldi. Alparslan tekrar inleyerek sol elini göğsünün ortasına yasladı. Elleri, sevdasının son kez temizlediği elleri kendi k*nıyla kirlendi.

 

Ağzını birkaç kez aralayıp kapattığında geldi üçüncü k*rşun. Olduğu yerde küçük bir hareketle sıçradı. Sonra kuramadı dengesini. Bedeni yere düştü. Ağzı son kez aralandı. Oradan sıcak bir sıvı akarken diğer m*rmi ulaştı bedenine. Alparslan acıdan tekrar aralanan ağzıyla yutkunmaya çalışıp mırıldandı.

 

“Eş…”

 

Bu kez Sancar s*ktı. Şahadet getirmesine dahi müsaade etmeyecekti onun. Ona şahadet bile çoktu. Alparslan bu kez hissettiği son acıya dayanamadı. Gözlerini sıkı sıkı kapatarak daha yüksek sesle inledi. Yani o öyle sandı. Sesi çıkmıyordu artık.

 

Gözlerinin önüne güzel anıları düşüyordu. Baharının saçlarını görüyordu. Ona sevgilim dediği, adını andığı anları anımsıyordu. Sakallarını sevmişti bir kez. Alparslan baharının en çok sakallarını sevmesini sevmişti. Son buluşmalarında öpüşmeden önce yapmıştı. Söyleyememişti. Bir daha da söyleyemeyecekti. Sakallarını sevmesini isteyemeyecekti. Yutkunup ağzını araladığında bir m*rmi daha hissetti. Soğuktu. Bedeninde soğuk hakimiyet kuruyordu. Ağzını sürekli aralayıp kapatıyordu. Kapanan gözleri ise ona baharının gülüşünü getiriyordu. Gamzesine dokunarak gülümsediği sıradan bir an düştü aklına. Acısına rağmen son kez gülümsediğinde son sözü onun adı oldu.

 

“Hazan…”

 

Sesi çıkmıyordu esasen. Onu kimse duymuyordu. Bilinci baharının gülüşünü gördüğü o an bir buçuk yıllığına kayboldu. Alparslan Tufanlı baharının onun canını taşıdığını bilmeden kapattı gözlerini. Aynı saniyelerde Hazan’ın da int*hara teşebbüs edip bayıldığını bilmeden yaşamına onun gülüşünü düşleyerek kaderini değiştirecek kadar uzunca bir ara verdi. Bu ara onlar için kıyımı; infiali getirip ikisinin hatta üçünün de hayatını çalacaktı.

 

……………………………..

 

Zevahir’den, ilahi bakış

 

Güliz’in bakışları hasta yatağında hareketsiz uyuyan Alp’teydi. Ona duyduğu sevgiye anlam veremiyordu. Bazen takıntı olduğunu kabul ediyordu. Bazen de aşk diyordu hislerine. Ancak bu nasıl bir aşktı? İnsan aşık olduğu biri varken bir başkasının teninde dinlenir miydi? Güliz Alper ile sevgili olmuştu bir dönem. Cemiyetin en karizmatik ve tehlikeli isimleriyle dahi olmuştu. Fakat aklından Alparslan çıkmıyordu. En başında, lisede Dağhan ona aşık olmasaydı o dönem Alparslan Güliz ile olmak isterdi. Eski dostunun sevdiği kadın olduğundan belki ya da Alper ile onun yanında göründüğünden Güliz’e o gözle bakmıyordu. İç çekerek bugün yaptırdığı tırnaklarını izlemeye başladı. Alparslan kırmızıdan tahrik olurdu. Güliz yıllardır bu yüzden kırmızı kullanıyordu.

 

Cebindeki telefonu titrediğinde sanki o sesle uyanabilecek gibi panikle Alparslan’a baktı. Lakin onun bedeni burada olsa da ruhu çok uzaklardaydı. Kabloların arasında, hasta yatağındaydı. Kendi evinde, kendi odasında olsa da kendi hayatında değil de gökyüzündeydi.

 

Güliz onun sesi fark etmediğini anladığında gözlerini doldurarak telefonuna uzandı. Arayan kişiyi görünce kaşlarını havalandırarak yüzüne derin bir öfkeyi giydirdi. Hızla aramaya cevap verdiğinde aynı hızı odanın en uzağına, cam kenarına geçmek için de uyguluyordu.

 

“Sen hangi yüzle arıyorsun beni?”

 

Dağhan sırma saçlısının ona böyle öfkeyle yaklaşmasına şaşkınlıkla karşılık vererek yutkundu. Bu tepkiyi beklemiyordu.

 

“Ben sana ne yaptım Güliz?”

 

Sesi kısık çıkmıştı. Güliz bunu anlayarak daha da çok üste çıktı. Bakışları Tetikçi’ye kayıyordu.

 

“Daha ne yapacaksın Dağhan? Daha ne yapacaksınız? Ay çıldıracağım şimdi! Alparslan komada! Alp-ars-lan ko-ma-da!”

 

Heceleyerek ve üstüne basa basa konuştu. Dağhan öfkesini şimdi anlamıştı. Acnak onunla olan alakası hâlâ meçhuldü. Arslan Tufanlı’nın elinden Alparslan’ın v*rulma haberiyle kurtulmuştu. Zavallı Arslan kardeşinin durumunu öğrenince aklını yitirerek Dağhan’ı bir başına harabede bırakarak koşmuştu. Gözü o an onu bile görmemişti.

 

“Güzelim bana niye kızıyorsun? Ben mi vurdum onu? Amcamın işleri. Haberim bile yoktu. Olsa engel olurdum.”

 

Güliz kıkırdayarak elini beline koydu. Dağhan’ın yaptıklarını bilmese inanacaktı.

 

“Engel mi olurdun? Alparslan’ın arabasını sen k*rşunlatmadın mı geçen hafta? Çocuk mu kandırıyorsun?”

 

Dağhan yutkunup kalbine dokundu. Güliz en başında onun olmalıydı. Onu kazanmak için kendini vermişti Dağhan. Onun yüreği için kendini feda etmişti ama Güliz kıymet bilmemişti. Alparslan’ı savunuyordu hâlâ ona.

 

“Aynı şey değil. Ben onu ilk fırsatta ö*dürmeye değil bitirmeye yemin ettim. Haberim olmadı güzelim.”

 

Dağhan güzelim dedikçe Güliz kendinden tiksinerek yüzüne ekşilik veriyordu.

 

“Neden aradın o zaman Dağhan?”

 

Dağhan adını zikrettiğini duyduğu an eriyerek oturduğu koltukta yayılıp viskisini yudumlamaya başladı. Tek kelimesi yetiyordu. Canına okusa da tek kelimesi yetiyordu.

 

“Arslan nerede?”

 

Güliz tekrar öfkeye bürünerek topuklu ayakkabılarını yere vurarak ellerini hareket ettirdi. Çıldırmak üzereydi.

 

“Sen beni çıldırtacak mısın? Neden söyleyeyim Arslan abim nerede? Kanlıca’ya gitti. Yoğurt alacakmış.”

 

Dağhan sırıtıp kıkırdamaya başladı. Konu her ne olursa olsun onunla konuşmayı çok özlemişti. Bu sebeple iç çekerek dudaklarını yaladı.

 

“Arslan abin önemli. Amcam onu da ö*dürecekmiş. Ciddi bir konu güzelim. Bana yerini söylemiyorsan bile lütfen babana söyle. Dikkat etsinler. Onların canını ben alacağım.”

 

Güliz göz devirerek onun egosundan tiksindiğini ifadesiyle belirtti.

 

“Söylerim.”

 

Güliz kapatmak için yeltendiğinde tek kelimelik cümlesi henüz bitmişti. Dağhan ses tonundan aramayı sonlandıracağını anlayarak doğrulup elini kaldırdı.

 

“Dur kapatma!”

 

Güliz bıkkın bir nefes verdi. “Ne var?”

 

Dağhan arkasına yeniden yaslanarak sırıttı. “Hazan birazdan yalıya gelecek. Evde kim var?”

 

Hazan…

 

Güliz o kızın adını duymak bile istemiyordu. Etinden can kopuyordu onun adını işttikçe. Alparslan Güliz’in şaheser güzelliği dururken liseli bir ergene aşık olmuştu. O kızda ne bulduğunu çözemiyordu. Bildiği tek şey Alparslan’ın gözünü bürüyecek kadar çok aşık olmasıydı.

 

“Alparslan’ı mı görecekmiş k*ltak?”

 

Dağhan başını aşağı yukarı salladı.

 

“Evet güzelim ama olaydan haberi yok.”

 

Güliz kaşlarını havalandırdı. “Ne olayı?”

 

Dağhan ise hiç durmadan devam etti. “Tetikçi’nin komada olduğunu bilmiyor. Ayrılmışlar. Eve gelip ondan af dileyecekmiş.”

 

Güliz göz devirdi. Alparslan nihayet o kıza yol vermişti ancak gurursuz liseli ayağına kadar gelip af diliyordu. Dağhan tekrar devam etti.

 

“Küçük bir oyun yapacağız güzelim. Küçük bir oyun…”

 

Güliz merakla onu dinlemeye dalarken bakışları sürekli Alparslan’a kayıyordu. Mışıl mışıl uyuyordu. Huzurlu ve ne zaman uyanacağı belirsiz olan bir uykudaydı. Ancak Güliz bu belirsizliğin sonuna dek onu bekleyecekti. Zaten planı da bu yüzden kabul etmişti.

 

Ancak küçük ve İnfial için önemli bir fark vardı; Güliz o gün Hazan’ı evin kapısından ‘Alparslan duşta’ diyerek gönderdiğinde onun hamile olduğunu da Dağhan’ın doğduktan sonra o çocuğu kaçıracağını da bilmiyordu.

 

……………………………………..

 

11 Eylül 2022, Alparslan Tufanlı’nın komadan uyanıp baharlara veda ettiği gün, ilahi bakış

 

Gönül de kaderdendir. O gönle düşen yürek de yüreğin cefası da sefası da kaderdendir. Peki kader nedir? Halk arasında kader için alın yazısı denir. İnsan doğmadan önce alnına yazılanı yaşarmış. Kısmen doğru. Ancak tamamen doğru değil.

 

Alparslan’ın Hazan’a aşık olması kaderi. O gün o kayalıkta karşılaşmaları da kaderden. Hazan’ın Elif’e donör olabilmesi de kaderden. Lakin o gün orada Alparslan’ın Hazan’a söyledikleri, v*rulması, kızlarının kaçırılması hatta Hazan’ın evililiği…

 

Bunlar kader değil. Onların kaderinde kavuşmak vardı. Onların kaderinde de hayatında da kötülük kokan bencil insanların çirkin planları yoktu.

 

Alparslan derin bir uykudaydı. Bilinci yavaş yavaş yerine gelirken rüya gördüğünü düşünüyordu. Çünkü baharı tam karşısındaydı. Bir kız çocuğu vardı onunla beraber. Hazan upuzun kara saçlarını geriye atarak önündeki çocuğu tutmak için yere eğiliyordu. Bembeyazdı her yer. Sevdası beyazlar içindeydi. Tül bir elbise giymişti. Gülümsüyordu. O kara gözlerinin içi gülüyordu. Çocuk ise çok tatlıydı. Sanki üç dört yaşlarındaydı. Zayıf bir çocuktu. Ancak saçları en az baharının saçları kadar gürdü. Gözleri… Gözlerinde sevdasını gördü Alparslan. O an anladı işte. O küçük kız baharının baharı, onun minik prensesiydi. Hazan kızını kucağına alarak saçlarını okşayıp kokusunu içine çekti. Bakışları paralelde tam karşısına döndü. Orada her ne gördüyse gülümseyerek iç çekti. Aynı saniyelerde küçük kız da o tarafa bakmaya başladı. Tıpkı annesi gibi güzeldi. Lakin sanki Alparslan’a da benziyordu. Bakışları biraz sert ve soğuktu. Alparslan gördüğü rüyanın etkisiyle uyanacağı cehennemin aksine huzurla doldu. Akabinde rüyasından suyun yüzeyine çıkıyor gibi sıyrılarak bedenine tuhaf bir his yükledi. İçinde huzursuz bir şeyler beliriyordu. Alparslan bunu fark ederek gözlerini yavaşça aralamaya başladı. Hareleri gözlerini açmasıyla kısıldı. Her yer beyazdı. Alparslan bir şey göremiyordu. Gözlerini daha çok kısarak yutkunmaya çalıştı ancak boğazı öylesine çok kuruydu ki öksürmeye başladı. Ne olmuştu? Neredeydi? Başını kaldırmak için öne atıldı. Kafasına saplanan acıyla inleyerek geri yattı.

 

Dayı Alparslan’ın banyosundaydı. Az önce tıraşını yapmıştı. Her hafta olduğu gibi bu hafta da ona Hazan’dan bahsetmişti. Çocukluğunu anlatmıştı. Anılarını anlatmıştı. Belki onu duyarsa uyanır ümidi içince bakiydi. İçeriden duyduğu sesle duraksadığında elinde tıraş bıçağı vardı. Onu musluğa doğru tutuyordu. Duraksayarak kaşını havalandırdı. Ardından suyu kapatarak sesi tekrar dinledi. Bu kez öksürük sesi duyuyordu. Tıraş bıçağını yavaşça musluğun yanına bırakarak elini beline attı. Emanetini bedeninde yan konumlandırarak sessiz adımlarla banyodan çıktı ve Alparslan’ın başına gitti. Daha önce hiç olmamıştı ama birileri oğluna zarar vermek isteyebilirdi. Düşmanları çoktu.

 

Bakışını odaya çevirdiğinde duraksadı. Ağzı yavaşça aralandı. Alparslan… Gözleri yarı açıktı. Kaşları çatılmıştı. Uyanmıştı. Bir buçuk yılın sonunda uyanmıştı. Gözlerini kapatıp gördüğü manzaranın gerçek olmasını diledi. Tekrar bakışı onu bulduğunda oğlunu aynı konumda buldu.

 

“Oğlum…” Alparslan’ı olmayan evladı yerine koymuştu bu bir buçuk yılda. Eskiden de çok kıymet verirdi. Eskiden de oğlum derdi. Ancak artık iliklerine kadar hissederek diyordu bunu. Ona doğru hızla koşup ellerini başında doladı. “Çok şükür haylaz oğlanım. Çok şükür oğlum…”

 

Bakışlarını yüzüne, gözlerine dikerek merakla bakındı. Alparslan ise boş boş göz kırpıştırıyordu. Zaman ve mekan algısı kaybolmuştu. Birkaç kez ağzını aralamayı denedi. Lakin başarılı olamayıp dudaklarını belli belirsiz ısırdı.

 

“Dur uşak, dur yorma kendini.” Dayı heyecanla konuşurken sesini titretiyordu. “ARSLAN! TOYGAR! KOŞUN ULA! KOŞUN ASLANIM UYANDI!”

 

Alparslan Dayı bağırdığı an kulaklarının sağır olduğunu hissetti. Yüzünü buruşturarak iç çekti. Ne oluyordu, ne uyanmasından bahsediyorlardı?

 

Adım sesleri duydu sonra. Ne kadar sonra duydu bilmiyordu. Sadece o seslerin kafasının içinde yankılandığını hissediyordu.

 

İçeri ilk Arslan girmişti. Ağzını aralayarak baktı kardeşinin yüzüne. Uyanmıştı. Gözleri açıktı. Sadece tavana bakıyordu ama uyanmıştı.

 

“Koçum benim…”

 

Ona doğru koşarak elleriyle yüzünü kavradı. “Aslanım, abim… İyi misin?” Alparslan ona baksa da kaşını çatarak konuşmayı reddetti. Arslan ise bundan tereddüt duyarak bağırdı. Sağlığı yerinde miydi emin olmalıydı. “DOKTOR ÇAĞIRIN LAN!” sözlerini tamamladıktan sonra tekrar baktı kardeşinin yüzüne. Gözlerini kırpıştırıyordu. Onun gözleri ise çoktan dolmuştu. İç çekip dudaklarını alnına bastırdı. “Koçum...” ellerini yüzünde gezdirerek sorgular bir tınıya büründü. “Ağrın var mı abim? Konuşamıyor musun?”

 

Dayı da Alparslan’ın diğer yanındaydı. Gözlerinden akan yaşlarla dua ediyordu. Aylarca her gece başında uyanması için dua etmişti. Kerelerce yaratıcıya yalvarmıştı. Onun ömründen alıp Alparslan’a vermesi için yalvarmıştı. Sonunda dileği kabul olmuştu.

 

Alparslan etrafındaki meraklı bakışlarda gezdirdi gözlerine. Ona ne olduğunu bilmiyordu ama boğazının çok kuru olduğunu biliyordu. Ağzını zar zor araladığında abisi de Dayı da ümitle baktılar yüzüne. Alparslan yeniden öksürdüğünde ise nihayet onun susuz olduğunu anladılar. Arslan hiç konuşmadan öne atılıp odanın köşesinde Dayı’nın bıraktığı yarım bardak suyu kardeşine uzattı. Bir yandan da elini ensesine atıyordu. Alparslan dudaklarını istekle aralayarak suyu kana kana içti. Aldığı her yudumda susuzluktan kuruyan boğazı ferahlığa erişiyordu. Bedenindeki yoğun sızı ve boşluk hissi az da olsa bir rahatlama yaşamıştı. Derin bir nefes vererek abisine merakla bakındı. Ne olduğunu anlamıyordu.

 

“Abim… İyi misin? Ses ver bir koçum!”

 

Dayı da öne atıldı. “Oğlum doktor yoldadır. Dilin mi uyuşuyor?”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı yumup açtı ve odada gözlerini gezdirdi. Hastane odasından farksızdı burası. Kendi odası olduğunu duvardaki yarıktan anlayabilmişti. Ergenliğinde babasıyla kavga ettikten sonra duvarı y*mruklayıp iki elini de k*n içinde bırakmıştı.

 

“Ne… Ne ol…du…ban…a”

 

Zar zor araladığı ağzından birkaç kelam güçlükle döküldü. Dayı ve Arslan onun konuşmasıyla derin bir nefes verse de sualiyle göz göze gelerek kimin anlatacağına karar verdiler.

 

“Sancar g*vatı adamına v*rdurttu seni koçum. Şükür geçti, çok şükür geçti.”

 

Arslan kardeşinin saçlarını okşayarak teselli ediyordu kendini. Bu bir buçuk yıl onun ömründen otuz yıl almıştı. Nihayetinde kardeşinin intikamını da almıştı. Savaşı da bitirmişti ama bunları yaparken acısından saçına ak düşmüştü. Gencecik, dağ gibi kardeşini bu halde gördüğü her gün ağlıyordu.

 

Alparslan ise kaşlarını yeniden çatarak abisinin sözlerini hatırlamaya çalıştı. Zihni bulanıktı. Aklında bir an belirmiyordu. Yutkunup derin bir nefes aldı ama nefesi ciğerine batınca acıyla inledi.

 

“Dur uşak dur! Doktor gelmeden kıprama!”

 

Alparslan Dayı konuşurken boğazını temizleyip odaya yeniden bakınıyordu. Odası hakikaten de çok değişmişti. Duvarda tek bir resim yoktu. Duvarda baharının tabloları yoktu. Odanın rengi siyah değildi. Krem olmuştu. Ona ait tek bir eşya dahi yoktu ayrıca. Hâlâ anlamıyordu. Vurulduysa tablolar, eşyalar neredeydi? Odasını bu kadar dönüştürmenin anlamı neydi?

 

“Hazan…” fısıldayarak konuştu. Sevdasının adını fısıldayarak zikretti. Tablolarını belki de kendi odasına aldı diye düşünmüştü çünkü. Burada değillerse eğer baharı odasına asmıştı. “Ba…” gözlerini sıkıca yumup yutkundu. “Baharım…” derin bir nefesle ağzını araladığında onu merak ediyordu. Evde değildi. Yani Alparslan gelmediği için öyle düşünüyordu. “Nerede?”

 

Dayı ve Arslan yeniden göz göze geldi. Bu kez ikisi de yutkundu. İkisi de bir adım geri gitti. Ona bunu anlatamazlardı. En azından doktoru görene kadar ona sevdasından bahsetmeye ikisinin de cesareti yoktu. Tablolar Alparslan vurulduktan sonra değil de Hazan evlendikten sonra depoya kaldırılmıştı. Arslan Tufanlı hepsini teker teker yerinden söküp deponun en ücra köşesine saklamıştı. Atmak istememişti. Hazan’a sinirliydi ama atmaya kıyamamıştı. Kızının canını ona borçluyken onun elinin emeğini atamamıştı.

 

Alparslan birbirine bakarak başını eğip geriye adımlayan adamlara şaşkınlıkla baktı. Ne oluyordu? Bu soruyu daha kaç kez soracaktı? Ne oluyordu?

 

Alparslan ağzını tekrar araladı. Ancak sonra gözlerini yumarak içindeki sızıya boyun eğdi. Zaten eğmese de o acı cevabı doktoru geldiği için alamayacaktı.

 

Üç saat on üç dakika sonra

 

İnfial de üç de on üç de uğursuz kabul edilir. Alparslan bunun farkına varmak üzereydi. Doktoru geldikten sonra birkaç ilaç yapmıştı. Alparslan da bu ilaçların etkisiyle uyuyakalmıştı. Gözlerini araladığında aynı odadaydı. Karşısındaki duvardaki derin yarıkla bakıştı. Ardından sıkıntıyla soluyarak etrafına bakınmaya devam etti. Odada yalnızdı. Baharı yanında yoktu.

 

Hissediyordu. Bu işte bir terslik vardı. İlk defa yaralanmamıştı. İlk defa m*rmi yarasından sonra uyanmamıştı. Ne olduğunu unutması da bu kadar alık olması da olağandışıydı. Alparslan bu nedenle üstündeki pikeyi atarak yerinden kalkmak istedi. O sırada fark etti ki kolunda serum vardı. Tek bir hareketle çıkardı o serumu. Bacaklarına kalkmak adına komut verdi. Ayağı zemine değdiğinde de bir tuhaflık vardı. Hareketleri çok çok yavaştı. Kaşını şüphe ile havalandırıp nefes aldı. Nefesini dahi tutamıyordu içinde. Ayağa kalkmak bile işkenceydi. Bacakları ayağı yere değiyor olmasına rağmen tamamen yataktan kalkmıyordu. Alparslan acıyla inleyerek ellerini yatağa bastırıp onlardan güç aldı. Kalkması gerekliydi. Kalkıp baharına bakacaktı. Ne olduğunu öğrenecekti.

 

Ayağa dikilmek için tekrar atılım gösterdi. Bu kez güçlükle bedenini dikleştirerek yatağın yanına dikildi. Derin derin nefesler alıyordu. Ayaklarında da bedeninde de derman yoktu. Bir adım atmak için sağ ayağını kaldırıp besmele çekti. Neresinden vurulduğunu merak ediyordu. Zira hiçbir şey hatırlamıyordu. Adımıyla ayağı yere bastığında bu kez sol ayağını havalandırarak acıyla inledi.

 

Arslan kardeşinin sevdasının yokluğunu yeniden anladığından habersizce odasının kapısını açmıştı. Elinde bir tepsi vardı. Adak adamıştı. Kardeşinin uyandığı gün yüz bin kurban kestirecekti. Hayrını yapıp ihtiyaç sahiplerine eşitçe dağıtıldığından emin olduktan sonra dönmüştü eve. Tepsisinde de Hayriye’nin kendi elleriyle yaptığı et suyu çorbası vardı.

 

Başını kapıdan uzatarak küçük bir adımı odaya attı. Uyuduğunu düşünüyordu Alparslan’ın. Ondan yavaş hareket ediyordu. Ancak bir adım daha atarak tepsiyi kapının yan tarafındaki hasta masasına bıraktıktan sonra onun ayakta olduğunu gördü.

 

“Abim…” Yanına hızlı adımlarla ulaştı ve koluna girdi. “Niye kalktın koçum? Dinlenmen lazım.”

 

Alparslan abisinin gözlerine bakarak merakla ama boş bir ifadeyle konuşmaya başladı. Zihni çok yorgundu. Mimik bile yapamıyordu.

 

“Abi Hazan nerde?”

 

Arslan korktuğu soruyu duyduğunda dudaklarını içten dişleyerek sıkıntıyla soludu. Bunu ona anlatmayı erteleyebildiği kadar çok ertelemesi gerekiyordu. Alparslan vurulduktan sonra Dayı kısa bir dönem kaybolmuştu. O esnada intikam için çabaladığını bilmiyordu. Arslan da kardeşinin intikamını alıp işleri dizginlemek zorundaydı. Üstelik kızını da güvenli bir yere göndermesi gerekiyordu.

 

Aklına gelmemişti.

 

Kardeşinin haberini aldıktan sonra Hazan’a ulaşmak en azından onun yanına bir adam göndermek aklının ucundan bile geçmemişti.

 

Hazan onun zihnine ilk düştüğünde Alparslan vurulalı bir ay olmuştu. Zira Toygar haberi şok içinde alıp koşmuştu yanına. ‘Abi hanımefendi evlenmiş.’ Demişti. Alparslan komadayken bile sevdiği kadının adını anmaya dili varmamıştı.

 

Şimdi kardeşine ne diyecekti? Hazan sen komaya girdikten sonra evlendi, şimdi de bir çocuğu olmuş mu diyecekti? Komadan yeni uyanan bir adama bu nasıl söylenirdi?

 

“Gel hadi yat yerine koçum.”

 

Alparslan abisinin kaçamak cevabıyla kolunu çekerek bedenini geriletmeye çalışmasına sertçe bedenini ondan kurtararak cevap verdi.

 

“Abi soruma cevap ver!” Bakışını tekrar odada gezdirdi. Bir de ayakta durmakta bile zorlanıp zonklayan bedenine baktı. Delirmek üzereydi. Bu ahval onun sesine de yansıdı.

 

“NE OLDU BANA ABİ? NEREDE HAZAN?”

 

Arslan gözlerini sıkı sıkı kapatıp yutkundu. Söylemesi gerekiyordu ama bunu erteleyebildiği kadar çok ertelemesi lazımdı. Zira şu an öğrenmesi onun iyileşmesini daha da çok zorlaştıracaktı.

 

Alparslan ise onun bu sessizliğinin altında çok daha farklı bir sorun arıyordu. Zihnini kurcalayıp en son ne düşündüğünü hatırlamak istedi. Ancak başaramadı. Elini yumrul yaparak duvara var gücüyle vurdu. Hatırlamıyordu. Bir s*kim yoktu aklında.

 

Abisinin duvara vurmasına rağmen başı eğik bir vaziyette beklemesiyle aradığı sorunun büyüklüğü daha da arttı. Sevdası nefes almıyordu. Alparslan onun bu durgunluğunu buna yordu. Belki birlikte bir kaza yapmışlardı. Hazan o kazada hayatını kaybetmişti. V*ruldun diyerek kandırıyorlardı onu.

 

“Ö…Ö*dü mü?”

 

Sesi o kadar kısıktı ki kendisi bile zor duyuyordu. Gözleri dolmuştu. Bu ihtimal aklına düştüğü an gözleri dolmuştu. Bu acıyla baş edemezdi. Onun olmadığı bir dünyada yaşayamazdı.

 

Arslan kardeşinin sözlerini işitince istemsizce yaşayacağı acıyı düşündüğünden dolan gözlerini ona çevirdi. Harelerindeki kederi gördü. Gözlerini kapattı. İçinden Hazan’ın bu şekilde yaşamasındansa kardeşi için ö*meşinin daha iyi olduğunu düşündü.

 

“Yaşıyor abim.”

 

Başını tekrar eğerek mahcupça söylemişti bunu. Alparslan ise derin bir nefes vererek omuzlarını indirdi. Üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Gözünden akan bir damla yaşla paralel burnunu çekerek yüzüne gülümseme yerleştirdi.

 

“Nerede o zaman?”

 

Arslan yeniden yutkunarak kardeşinin kolunu kavradı.

 

“Otur önce aslanım.”

 

Alparslan sorgular bir tınıyla onu izlerken abisi iki kolunu da tutarak yatağına oturmasını sağladı. Sonra da vakit kaybetmeden yanına çökerek derin bir nefes verip sakince anlatmaya başladı.

 

“Bir evin varmış senin. Alper’in evinin oralarda.”

 

Kasten Hazan’ın evi dememişti. Lakin Alparslan bunu anlayamamıştı. Yalnızca merakla dinliyordu abisini.

 

“Sancar öğrenmiş o evin yerini. Adamlarıyla tek yakalamış seni.” Derin bir nefes vererek öfkeyle gülümsedi. “Kaç yerinden vurmuşlar ş*refsizler! Yetmemiş, başını ezm*şler.”

 

Alparslan yutkunarak istemsiz sağ elini başına yasladı. Herhangi bir sargı yoktu. Yaraları ne çabuk iyileşmişti.

 

“Gardaşım…” Arslan sözlerinin arasında yüzüne bakarak acıyla gülümsedi. “Haberini aldığımda o yolu nasıl geldim! Dedim ‘Allah’ım sen benim canımı al onun acısını bana yaşatma.’” Sözlerini tamamladıktan sonra Alparslan’ı kendine çekerek sarıldı.

 

Alp ne olduğunu anlamıyordu. Zihni hâlâ bulanıktı. Arslan ise kardeşine sarılarak devam ediyordu.

 

“Doktor üçüncü güne kadar ‘her şeye hazırlıklı olun.’ Dedi. Üç gün üç asır oldu koçum. Dayı… Dağ gibi adam yıkıldı. Dayanamadı acına. Üç gün onu da uyuttuk.”

 

Arslan ağlamamak için savaş veriyordu. Gözünü tavana dikerek kardeşinin bedeninden bedenini ayırdı. “Üçüncü gün…” gözlerinin içine bakarak devam etti. “Komaya girdi dediler. Ne zaman uyanacağını demediler abim.” Elini kalbine koydu. “Ciğerimin acısı ne zaman geçecek demediler. Ananı, karını, babanı toprağa koydun. Bari gardaşın sana kalsın demediler.”

 

 

 

Alparslan merakla abisinin yüzüne bakmaya devam ediyordu. İdrak edişi sürmekteydi. Sadece dinleyerek o anları hatırlamaya çalışıyordu. Dayı ise olacaklardan habersiz kapıyı yavaşça aralayarak içeri giriyordu. Alparslan’a bakmak istemişti. Elinde Kürşat’ın saati vardı. İki gün önce saati temizlemişti. Dün de can dostunun mezarına gidip ona göstermişti. Alparslan’ı toprak altındaki babasının duasının kurtardığını düşünüyordu. Zira o dün gece babasına saatlerce ağlamıştı. ‘gelmeye kalkarsa yamacına alma.’ Demişti ona.

 

 

 

Eşikten içeri adımını yavaşça attığında abi kardeşi yan yana dolu gözlerle görmeyi beklemiyordu. Elindeki saati sıkı sıkı tutarak onları izlemeye koyulduğunda ikisi de geldiğini fark etmemişti.

 

 

 

“Bir buçuk yıl… Her sabah ilk şu kapıdan girdim. En son da bu kapıdan çıktım. Zor oldu koçum. Çok zor oldu. Sen de gideceksin diye korkarak yaşamak çok zor oldu.” Sıkıntıyla soluyarak elinin tersiyle düşen bir damla yaşı sildi. “İntikamını aldım. Sancar’ın s*kini kop*rttım. Masada sallandırdım. Herkesin önünde rezil ettim o*ospu çocuğunu! Sana s*kan adamlarının hepsini ö*dürdüm. Biri yaşıyormuş sadece. Kafasına s*ktım p*çin! Ö*memiş. Komaya girmiş sağ çıkmış. Saklanıyor. Bulduğum yerde onu da t*mizleyeceğim!”

 

 

 

Alparslan ağzını hafifçe araladı. Konuşacak gibi oldu. Ancak ne diyeceğini bilmediğinden tekrar susarak iç çekti.

 

“Komadaydın işte. Bir buçuk yıl şu yatakta uyudun koçum.”

 

Alparslan başını ellerinin arasına alarak kaşlarını çattı. Anlamıyordu. Bir buçuk yıl… neredeyse yirmi yedi yaşına mı gelmişti? Ömründen bir buçuk yıl mı gitmişti? Ondan mıydı bu yorgunluğu, bu sızısı?

 

Başını hızla kaldırarak odasına tekrar baktı. Şimdi anlıyordu. Hastane gibi bir yerde uyanmasının nedeni buydu. Bakışları Dayı ile kesişti. Onun dolu gözlerle acı bir tebessüm ettiğini görerek ağzından derin ve anlamsız bir nefesle karışık bir ses çıkardı.

 

“Ne… diyorsun abi sen?” Başını sıkarak öne eğdi. Kabullenemiyordu. “Ne koması lan? Ne koması…”

 

Sayıklayarak ağzını tekrar araladı. Anlayamıyordu. S*kik aklı bir b*ku algılayamıyordu. Şoktaydı. Ömrünün kim bilir kaç gecesini bir hiç uğruna feda etmişti. O yokken hayatında neler olmuştu? En önemlisi baharı bunca zaman ne yapmıştı? Zaman algısı henüz yerine gelmemişti. Ancak yine de uyandığından beri epey vakit olduğunu düşünüyordu. Hazan onu görmeye neden gelmemişti?

 

 

 

“Hazan…” Kalbinde bir sızı hissetti. Özlemin sızısıydı bu. Canı çok acıyordu. Sevdasının kokusuyla şu yatakta uyumak istiyordu. Onun kokusuyla, varlığıyla huzur buluyordu sadece. İhtiyacı vardı o kara gözlere. “Hazan nerede abi?”

 

 

 

Sesi öylesine çatallanmıştı ki sanki Hazan’ın başına gelenleri biliyordu. Alparslan boğazındaki düğümle konuşuyordu. Gözleri de doluydu. Arslan başını daha da çok eğdi yere. Bu soruya cevap veremeyecekti. Avuçlarını açarak bir elinin tırnağıyla diğer elinin etini çizmeye başladı. Çok zordu. Alparslan bunu duyduğu an olacakları bildiği halde onun acısını yüreğine koyamazdı.

 

 

 

Dayı derin bir nefes verdi. Arslan’ın söyleyemediğini konuşmayı duyduğu ilk an anlamıştı.

 

Zira kardeşinin ona ilk Hazan’ı sorduğundan adından daha çok emindi.

 

Başını eğmek yerine evlat saydığı adamın gözlerinin içine bakarak iç çekip sözü devraldı.

 

 

 

“Sevdan yok evlat. Senin sevdan karalandı, kara sevda oldu.”

 

 

 

Alparslan refleksle baktı yüzüne. Arslan ise varlığını fark edip kaldırdı başını. Onun bakışları kardeşinin bakışının aksine minnet doluydu. Bu yükten kurtulmuştu.

 

Alparslan’ın bulanık aklı bunu algılamaya da yetmemişti. Kara sevda neydi? Neyden bahsediyordu Dayı?

 

“Ne diyorsun Dayı’m, ne kara sevdası? Benim gülüm nerede?” bakışlarını abisine çevirerek şokunu sürdürdü. “Abi Hazan nerede?”

 

Arslan gözlerini kardeşinden kaçırarak başını eğdi. Alparslan işte o saniye acısını da sızlamaktan ayakta duramayan bedenini de unuttu. Hızla ayağa kalkarak abisinin yakasına yapıştı.

 

“Hazan nerede dedim abi! Nerede lan?” Arslan susmaya devam edince bu kez de Dayı’ya döndü ve hızlı adımlarla ona ilerleyip yakasına yapıştı. “Dayı sen söyle! Hazan nerede? Niye gelmedi, haberi yok mu uyandığımdan?”

 

Dayı da başını eğerek yakasındaki elleri tuttu. Gözleri öylesine çok doluydu ki yaşlar süzülerek Alparslan’ın ellerine düşüyordu.

 

Alparslan o yaşları gördükçe delirdi. Sessizliğe delirdi. Yiten ve bir s*kim anlamayan aklına delirdi. Baharının yokluğuna delirdi. Nefes alamıyordu. Meraktan nefes alamıyordu. Yaşıyor demişti abisi. Yaşıyorsa niye ağlıyorlardı? Kaza yapmadılarsa ne zarar görmüştü Hazan?

 

“Kurban olayım Dayı’m! Ne olur söyle! Hazan nerede?”

 

Saadettin yıllar sonra ilk kez çaresiz hissediyordu. O her zaman sabrederdi. Duasını eder

 

+sabrını dilerdi. Ancak şimdi acı da sabır da canından çok sevdiğinindi. Onun kor ateşlerde yanacağını bile bile nasıl söylerdi.

 

Alparslan cevap alamayınca yakasından sallayarak bağırmaya başladı. Ayakta zor duruyordu. Yakasını tuttuğu adama yaslanıyordu ama acısı her şeyi gölgeliyordu.

 

“SÖYLESENE! NEREDE LAN NEREDE!”

 

Arkasını hızla döndüğünde Dayı tepkisiz kalarak kendini hazırlıyordu. Abisindeydi bu kez bakışları.

 

“NE OLDU ONA? SÖYLE!” ona doğru bir adım atarak titreyen bedenine tehdit pozisyonunu verdi. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “HAZAN NEREDE? NİYE GELMEDİ?” bakışı ikisi arasında mekik dokurken ekledi. “NE SAKLIYORSUNUZ LAN BENDEN!”

 

 

 

“Evlendi.”

 

 

 

Evlendi.

 

 

 

Tek bir cümle evreni durdurmaya yeter mi? Yetti. Alparslan Saadettin’in sesini duyduğu an duraksayarak şaşkınlıkla ağzını aralayıp kaşlarını çattı. Evlenmişti. Mümkün değildi. Baharı ona aitti. O da baharına aitti. İkisinin kalpleri birken Hazan ona ihanet etmezdi. Yalan dedi. Yalan söylüyordu. En başında izin verse de hayatının ne kadar tehlikeli olduğunu her gün tekrar tekrar gördükten sonra ‘O kızın peşini bırak.’ Demişti. O yüzden yalan söylüyordu.

 

 

 

Dayı sevdasını ona layık görmüyordu.

 

 

 

“Yalan…” başını hızla sağa sola sallayarak reddetti onu. “Yalan söylüyorsun sen Dayı.”

 

 

 

Saadettin başını olumsuz anlamda sallayarak acı bir tebessüm edip ona doğru küçücük bir adım attı. Alparslan bu adımla eline tehdit pozisyonunu yeniden vererek dolu gözlerle konuşmaya başladı. İçinde anlam veremediği türden bir acı vardı. Gözler yalan söylemezdi. Alparslan bunu biliyordu. Bunu ona Dayı öğretmişti. O da baharına öğretmişti.

 

Şimdi gözleri okumayı öğreten adamın bakışlarında gerçekleri görüyordu. Reddetse de doğruyu söylüyordu. O gerçeği görmek ona ağır geldi. Abisine çevirdi başını. Arslan yere bakıyordu.

 

“Abi…” adımı onun olduğu yana atılmıştı. “Yalan değil mi abi?” başını tekrar sallayarak öfkeyle gülümsedi. Ve ağzında cık yaparak burnunu çekti. “Yalanınız size kalsın. Benim baharım bana ihanet etmez.”

 

 

 

Arslan dakikalar sonra ilk kez konuştu. Konuşmasının nedeni Hazan’a duyduğu öfkeydi. Alper ile evlenmesi ona Alparslan’dan daha çok koymuştu. Hazan nedenini bilmese de bu evlilik en çok onu yaralamıştı.

 

 

 

“Yalan değil Alparslan; gerçek.” Öfkeli hareleri kardeşinin yaştan sızlayan yeşillerini buldu. “Alper’le evlendi. Sen komadayken…” Ellerini kafasına vurarak devam etti. “Amerika’da yaşıyor şimdi. Seni görmeye bir kez bile gelmedi.”

 

 

 

Dayı Arslan’ın öfkesini anlasa da konuyu çarpıtmasını istemiyordu. Zira Hazan onun komada olduğundan habersizdi. Kimse bilmiyordu. Alparslan’ın durumu kimseye duyurulmamıştı.

 

 

 

“Arslan…”

 

 

 

Ancak itirazını duyurmadı. Alparslan öfkeyle kesmişti sözünü. Gözlerinden yaşlar kalbinden de parçalar savruluyordu etrafa. Doğru olamazdı ki! Hazan ona asla ihanet etmezdi. Hele Alper ile… Kardeş gibiyiz derdi hep. Sevgiyi sende tattım derdi. Ö*sem sensiz kalmaktan daha az canım acır derdi. Bu sözleri söyleyen bir kadın nasıl başkasıyla evlenirdi? Yalan söylüyorlardı. Doğru olamazdı bu.

 

 

 

“Susun… sus….” İşaret parmağını dudağına bastırıyordu. Gözleri de sıkı sıkı kapalıydı. O harelerin önüne baharının ona aşkını dillendirdiği anlar düşüyordu. “Kimse…Kimse…” kesik kesik soluklar alıp vererek acı bir tebessüm etti. “Konuşmasın!”

 

 

 

Gözlerinin önünde şimdi baharının onu öptüğü bir an vardı. O kadar aşıktı ki her dokunuşu… hastalandığı bir gece evden kaçıp ona bakmaya gitmişti. Tüm gece bu odada onun ateşinin düşmesini beklemişti. Şimdi aynı odada ‘evlendi’ diyorlardı.

 

Yalan söylüyorlardı. Alparslan’ın hiçbir zaman dostu olmamıştı zaten. Ailesi de düşmandı ona.

 

Dayı da Arslan da sessiz sedasız başını eğdi. Ancak Alparslan o evlendi kelimesini zihninden işitmeye devam ediyordu. Yanan gözlerini daha da sıkı sıkıya kapatarak ellerini kulaklarına bastırıp bağırdı.

 

 

 

“SUSUN LAN!” tekrar kesik kesik soluyarak ağlamaya başladı. “Susun…” dudakları büzülürken konuşmaları artık sayıklamadan ibaretti. “Konuşmayın lan! Konuşmayın…”

 

 

 

Dizlerinde derman kalmamıştı. Zaten o dizler bir buçuk yılın yorgunluğunu taşıyordu. Yavaşça yere düştü bedeni. Enkazdan ibaretti Alparslan. Bedeni de ruhu da enkazdı.

 

Düşüşüyle Dayı dizlerini kırarak yanına çöktü. Başından sarıldı bedenine. Acısı daha şimdiden bu kadardı. Yaşadıklarını hatırladığında daha da önemlisi Hazan’ın bir evladı olduğunu öğrendiğinde Alparslan çok daha beter sızlayacaktı.

 

 

 

“Oğlum…”

 

Arslan ne yapacağını bilemeden durduğu yerde çakılı kalmıştı. Elinden bir şeyin gelmeyişiyle yanıyordu.

 

Alparslan…

 

Bazen kelimeler tükenir ya hani? İnsan ne diyeceğini nasıl tarif edeceğini bilemez. Hayal kırıklığı düşünün. En güvendiğiniz dağın belki annenizin, belki babanızın hatta belki de evladınızın sizi yaraladığını düşünün. Tek bir söz dahi yeter değil mi bazen? En güvendiğinden en hassas yerine değen tek bir söz…

 

Alparslan şu an o sözün destan olmuş halinin acısını çekiyor. Bir yandan inanamıyor. Yapmaz diyor içindeki ses. Ancak kulağında da evlendiği yankılanıyor. Hangisine inanacak ki? Daha yaşadıklarının bile farkına varamadı. Alparslan hangi acıya yanacak?

 

 

 

O inanmamak için direndikçe zihni ona oyunlar oynuyor. Gözlerinin önünde duyduğundan beri bir an bile aklından çıkmayan sevdası var. Ancak sevdası olarak yok. Hazan Soyer olarak var. Zihni sırf acısını körükleyip midesini bulandırmak için sevdasının Alper’e dokunduğu anları ona gösteriyor. Alparslan o kara gözlerin başka bir adama aşkla bakarak onu çok sevdiğini ve arzuladığını söylediğini görüyor.

 

İkisini hayal ediyor Alparslan. Onun baharına sahip olduğu her anda şimdi başka bir adam var. Yutkunarak ağlayışına hıçkırık ekliyor. Bir yandan da yüzünü buruşturarak inkar ediyor. Hayır diyor. Hayır gerçek değil. Hazan yapmaz. Hazan ö*se bile ona ihanet etmez.

 

Dayı sırtını sıvazladıkça ağlayışı şiddetleniyor. Dilinde tek bir cümle var. tek bir cümleyi sayıklıyor.

 

 

 

“Yapmaz…Gülüm bana bunu yapmaz…”

 

İç çekerek ağzını daha çok aralayıp havaya baktı. Nefes alamıyordu. Nefesi ciğerine batıyordu. Onun kadınıydı Hazan. Bırakmazdı. Onca hayali boşuna mı kurmuşlardı? Alparslan onun aldığı nefeslere boşuna mı şükretmişti?

 

 

 

Dayı sırtını tekrar sıvazlayarak iç çekti. “Yapma oğlum. Geçecek aslanım. Geçecek oğlum. Alışacaksın.”

 

Alparslan ona bakarak ani bir öfkeyle itti bedenini. Alışılacak bir şey yoktu. tüm dünya karşısına geçse baharı yine onun tarafında dururdu.

 

“Arzını s*kerim lan senin! Ne geçecek? GEÇECEK NE VAR LAN? NE VAR LAN GEÇECEK? S*KTİRİN GİDİN ÇAĞIRIN ONU BANA!” yakasına yapışmıştı onun. Bedenini sallayarak bağırıyordu. Acısı öfkeyle karışık vuku buluyordu.

 

 

 

Arslan kardeşi bağırınca ayağa kalkarak ona yaklaşıp üstünde eğilip kolunu tuttu. “Alparslan…” Yutkunarak ayırmaya çalıştığında Dayı sessiz kalıp sıkıca gözlerini kapatıyordu.

 

“S*KTİRİN GİDİN LAN!” abisi kolunu tutunca bu kez onun yakasına yapıştı ve hızla ayağa kalktı. “YALANININ A*INA K*YARIM SENİN! Ö*ECEĞİMİ BİLİRİM BAŞKASINA YAR OLACAĞINI BİLMEM!” ikisine birden bakarak bağırmaya devam etti. “DUYDUNUZ MU LAN?”

 

Abisinin başı yeniden eğildiğinde Alparslan tekrar öfkeyle yakasına yapışıp salladı.

 

“DUYDUN MU?” Arslan başını sallayarak dudaklarını ısırdı. Alparslan ise durmadı. “NEREDE LAN! NEREDE HAZAN?”

 

Arslan sıkıntı ile solurken Dayı zar zor ayağa kalkıp omzuna dokundu. Alparslan çarpılmış gibi hissederek arkasına dönünce cebinde sakladığı bir fotoğrafı çıkardı. Alparslan başını zar zor eğerek titreyen eline o fotoğrafı aldı. Buruş buruş olmuştu bu fotoğraf.

 

 

 

Baharı vardı orada. Kısacık saçlarına takıldı önce gözleri. Kaşını çatarak iç çekti. Saçlarını kesmişti. Yanında bir adam vardı. Alper… Sevdasının belindeydi eli. Alparslan’ın karnına bir kaya koyuldu. Alparslan’ın yüreği ilk kez o an yapmaz demeyi bıraktı. Dayanak aradı kendine. Gözlerini kapatarak yaslanacak bir duvar aradı. Bacakları titriyordu.

 

Dayı onun duvarı olmayı göze aldı. İki kolunu birden tuttu. Alparslan onun desteğiyle ayakta kalıyordu. Elindeki o şeye bakmaya cesaret edemiyordu. Edemezdi. Bir şey görmüştü orada. Gözünü açtığında aynı şeyi görmekten korkuyordu. Dudakları titremeye başladı.

 

Yaşlar artık sadece gözlerinden değil yüreğinden de akıyordu. Gülüm dedi içinden. Sen değilsin bu. Benim sevdam, benim gözümden bile sakındığım kadın… sen değilsin o. Hem ilk baharı, hem son baharı. Ömrünün tek baharı başka bir tende değildi.

 

Görmek istedi. O kadının başkası olmasını dileyerek göğsündeki sızıyla gözlerini araladı.

 

 

 

Baharı, onun baharı Hazan’dı o kadın. Alparslan o acıyı iliklerinde hissederek omzunu sallayarak ağlamaya devam etti. Baharının başka bir adamın kadını oluşunu görmüştü. Yanında can düşmanı vardı. Hazan o adamın teniyle birlikteydi. Gülüyordu üstelik. Ona güldüğü gibi gülüyordu. Hıçkırarak gülüşünü okşadı. Başkasına adanan o gülüşe bile içi erimişti.

 

Ancak içini asıl eriten şey o değildi. Alper’in elinde bir puset vardı. Alparslan puseti gördüğü an korkuyla baktı Dayı’ya. Gerçek olmamasını diledi. Bu kadarı fazlaydı. Kaldıramazdı. Alparslan bu acıyla yaşayamazdı.

 

Dayı gözlerini onaylar anlamda kapatıp açarak sırtını sıvazladı.

 

“Sevdan artık başkasının helali oğlum. Başkasının çocuğunun anası.”

 

Dayı onunla aynı kaderi taşıyan oğlunu izliyordu. Gözlerinde yaş, yüreğinde hissettiği acının közü vardı. Şimdi ne dese ne yapsa derman olamazdı ona. Hoş, bu acının dermanı da yoktu.

 

Alparslan pusete zihnine kazımak ister gibi baktı. Sevdasının gözleri görünmüyordu. Yalnızca gülüşü vardı. Gülüşünü görüyordu. Yan dönmüştü. Bir eli kısacık saçında diğer elin Alper’in tuttuğu pusetin üstündeydi. Zayıflamıştı. Fotoğrafa bakıp daldığında onun zayıfladığını fark etti. Etmemesi gerekiyordu belki. Onu artık bu kadar incelememesi gerekiyordu.

 

Yapamadı. Aşkının yalan olmasına da inanamadı. Elindeki fotoğrafla yavaş yavaş çöktü tekrar yere. O gülüşü zihnine kazımak ister gibi baktı. O fotoğraftaki adam olmak ister gibi baktı ama o değildi. Uğruna ö*ümü göze aldığı kadının yanındaki adam değildi. Bir daha mutlu olamayacaktı. Bir daha baharı görmeyecekti. Ömrüne yeniden kış gelmişti.

 

O zaman yaşamanın ne anlamı vardı?

 

Hazan olmadan yaşamanın ne anlamı vardı?

 

Güneş açmayan bahardan uzak düşen bir hayat yoktu onun için. Hazan olmadan hayat yoktu. Onun her gece bir başkasının koynunda olduğunu bilerek yaşayamazdı. Uyuyamazdı. Omzunu kaldırıp indirerek reddetti kaderini.

 

Sonra bir karar verdi. Çok anlık bir karardı. Düşünecek kadar soluğu yoktu. Aldığı nefeslerin anlamı yoktu. Böyle bir cehenneme uyanmaktansa ö*mek cennetti. Onun sırtını sıvazlayan adamın beline kaydı bakışı.

 

Sonra hiç düşünmeden çekti s*lahı. Dayı hiddetle öne atıldı ama Alparslan çoktan s*lahı başına dayamıştı.

 

“ALPARSLAN! DUR OĞLUM!”

 

Arslan kardeşinin eline saldırdı. Durdurmak için feryat ediyordu. Durmayacaktı. Şimdi kesecekti bu acıyı.

 

“BIRAKIN LAN! BENİM HAYATIM S*KİLMİŞ! LAN BEN NİYE YAŞIYORUM?” derin bir nefes vererek başını secde eder gibi yere yasladı. Abisi s*lahı almaya çalışıyordu. Dayı kollarına yapışmıştı. Ancak ikisi de onu durduramıyordu.

 

Ağlıyordu. Alparslan Tufanlı hayatında ilk kez ağlıyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Niye yaşıyorum ben...” Dudaklarını büzüp acıyla feryat etmeye devam etti. “Hazan…” Sevdasının adını a harfini uzatarak zikredip omzunu sarsarak ağlamaya devam etti. “Kurban olurum sana ben. Nasıl kıydın bana gülüm? Nasıl…”

 

Hıçkırıkları daha da şiddetlendiğinde öfkesi tekrar baş gösterdi. Kollarındaki ve elindeki elleri sertçe iterek ayağa fırlayıp kapıya kadar koştu. S*lahı tekrar alnına yaslayıp kapattı gözlerini.

 

 

 

“YAPMA OĞLUM! ALLAH KİTAP AŞKINA VER ONU BANA!”

 

Dayı yamacına yaklaşıp s*lahı almaya yeltendi. Alparslan omzu silkerek reddetti onu.

 

“YAKLAŞMAYIN LAN! DOKUNMA BANA!”

 

Arslan daha akıllı davranarak aşağıdaki adamlara mesaj atmıştı. Buna güvenerek rahatça ama bir o kadar da tedirginlikle konuştu.

 

“Değmez abim. Senin canına da sevgine de değmez. Ver o s*lahı abine. Ver andım olsun sana seni hak eden birini bulacağım.”

 

Alparslan abisinin sözlerini işittiğinde gözlerini açtı. Ne hakkı, ne sevmesi. Onun kalbi Hazan’dan başkasına atmazdı. Biliyordu. Her şeye geçerdi sözü. Her şeye yeterdi. Bir gönlüne söz geçiremezdi o. Bir ona yetmezdi gücü.

 

“Yaşamak haram bana. Nefes almak haram lan! Benim sevdiğim kadın başkasının karısı olmuş! Lan benim nefesim başkasına çocuk vermiş! Ne yaşaması lan! Ne yaşaması Allah belamı versin!”

 

Tekrar hıçkırarak omuzlarını sallamaya başladı ve sayıklamaya devam etti. “Allah belamı versin benim.” Gözlerini tekrar sıkı sıkı kapatarak dudaklarını birbirine bastırıp elini tet*ğe attı ve derin bir nefes verdi.

 

“Ben bunu hak edecek ne yaptım? Kurban olduğum sen bana ne yaptın?” nefesini tutarak tekrar teti*e attı elini. Bu kez daha sıkı bastırarak m*rminin s*lahın namlusuna dek gelmesini sağladı. O sırada Toygar odaya girmişti ve sessizce arkasından yaklaşıyordu ona. Arslan da onunla koordine olup önden yaklaşmıştı. Aynı anda hareket ederek tam s*kacağı anda kolunu yukarı kaldırarak bedenini sardılar.

 

Alparslan öfkesini onlara püskürüp ikisini de iterek s*lahı tekrar başına yasladı.

 

“BIRAKIN LAN! Ö*MEZSEM ALLAH BENİM BELAMI VERSİN! BIRAKIN!”

 

Toygar s*lahı tutarak bağırdığında onu durduramayacağını biliyordu. “ABİ YAPARSAN ÜÇÜMÜZÜ DE PEŞİNDEN YOLLARIM!”

 

Alparslan sözlerine kulak asmadan ona tekme attı. Abisi koluna sarılıyordu. Onun da karnına vurdu ve gözlerini tekrar kapattı. Dayı donup kalmıştı. Gözünün önünde kendi gençliği vardı. Onu kafasına s*kmaktan Kürşat kurtartmıştı. Şidmi geriye dönüp ömrüne baktığında kurtarmamış olmasını diliyordu. Engel olmayacaktı. Onun bir ömür aynı acıyla kavrulmasının sebebi olmayacaktı. Yaşadığı dejavu belki de acımasız olmasına neden oluyordu ama yapmayacaktı.

 

Alparslan gözlerini hiç açmadan harelerine gördüğü o fotoğrafı getirdi. Ö*üm nedeni bu olacaktı. Tet*ği ona bu çektirecekti.

 

Ancak abisinin bu kez üstüne atlayarak sırtüstü düşmesini sağlayacağını tahmin etmemişti. Bağırarak yere düştüğünde Toygar da koca gövdesinin hakkını vererek s*lahın olduğu kolunu çekmişti.

 

Alparslan bakışlarını aydınlanmadan bağırmaya devam ederek yaşlarını sürdürdü. “DAYANAMIYORUM! BIRAKIN LAN DAYANAMIYORUM!” hıçkırarak bağırmaya başladı. Acısının ilk hamlesi bu namluydu. “HAZAN! NASIL KIYDIN BANA? LAN SEN BENİ NASIL UNUTTUN? KURBAN OLURUM SANA SEN BENİ NASIL UNUTTUN!”

 

Tekrar bağırarak gırtlağını yırtarcasına inletti evi. Alparslan sevdası için ilk kez o gün ağlamıştı. Sonrasında üç yıl boyunca her gece ağlayacağını bilmeden o gün ağlamıştı.

 

 

 

Alparslan Tufanlı komadan uyanmasına rağmen o günden sonra ağzına tek lokma sürmedi. Defalarca kez int*har etmeyi denedi. Beceremedi. Her seferinde sanki ilahi bir güç engel oldu ona. Alparslan Tufanlı Alper’in sözlerini ve sevdasının zorla evlendirilme ihtimalini hatırlayana kadar odasından dışarı adım atmadan o fotoğrafa sarılarak ağladı. Öğrendiği gün ise komadan çıkalı bir hafta olmasını, günlerdir aç ve uykusuz olmasını bile önemsemeden ilk uçakla ona gitti. Başkasının karısı olduğunu biliyordu. Ona rağmen onu gördüğü ilk an kalp krizinden ö*eceğini düşündü.

 

 

 

Ancak asıl ö*ümü Hazan ona ‘kocamı seviyorum.’ Dediğinde tattı.

 

 

 

O günden sonra bir süre acısını çekmeyi bile reddetti. Kendini işine verdi. Bir daha kimsenin s*lah dahi çekemeyeceği aklından bile geçiremeyeceği bir adam olmaya ant içti. Lakin onun sevgisini içinden silemedi. Kara sevdaydı belki. Aşktı, sevgiydi, şevkti, meyldi, hevaydı…

 

Adı her neyse onun sonuydu. Evli olduğunu başkasının karısı olduğunu bile bile onu düşünüp uzaktan sevmeye devam etti. Kızı kaçırıldığında hiç görmediği o küçük bebek için gecesini gündüzüne kattı. Her fırsatta onu görmeye gitti. Her fırsatta saydı nefeslerini.

 

 

 

Saydığı her nefese şükredecek kadar çok sevdi.

 

 

 

Ancak en önemlisi Alparslan Tufanlı sevdasını onun ihanetine bile aşık olacak kadar çok sevdi.

 

Bölüm sonu…

 

Küçük bir duyuru daha yapmak zorundayım güzelliklerim🥹🥹🥹🥹🥹🥹🥹

 

Sezon finalinin son sahnesini yeniden yazmam gerekiyor🥹

Bu kadar beklettin atmayacak mısın diyebilirsiniz, hakkınız🥹🥹 çok özür diliyorum sizden. Bana lütfen biraz müsaade edin onu da atacağım. Hatta gönlünüzü almak için size istediğiniz özel bir sahne varsa onu da yazıp ayrı bir bölüm olarak atacağım🥹🥹🥹

 

Alya Hazan Alparslan sahnesi yazabilirim isterseniz. Ne olur beni affedin ve kendinize çok çok iyi bakın. Ben sizleri çok seviyorum🤍🤍🤍🤍🤍🤍

 

 

 

 

Bölüm : 24.02.2026 14:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...