17. Bölüm

Kandemir Tufanı

Sude ben
sudenoloji

17. KANDEMİR TUFANI

                                  🔥

 

İntikamın ateşini yakmak için küçük bir fısıltı yeterlidir. Bu fısıltı için tek şart ise kindir. Kini körükleyerek intikamınızı her fırsatta kendinize fısıldarsanız eğer bu fısıltı zamanla bir çığlığa dönüşür. Bu çığlığın desibeli her geçen saniye artarak kulakları sağır edecek ve en nihayetinde sizi yapayalnız bırakacaktır. Etrafınızda sizi duyan ve anlayan tek bir insanın dahi kalmadığı bir yalnızlıktan bahsediyorum. İşitmesi dahi insanın içini ürperten türden bir yalnızlık bu. İntikamın ateşiyle harlanan bir fısıltı insanı nasıl yalnızlaştırabilir ki ? Düşününce çok saçma geliyor. Sadece yapılana sessiz kalmamak için çabalıyorsun ve en nihayetinde yalnızlığa gömülüyorsun. Suçlunun kazandığı zalim bir oyun sanki bu. Öyle düşünüyorsun. Oysaki bilmiyorsun; içinde tuttuğun o kin sebep oluyor bütün bunlara. İntikamım için gerekli diyerek kalbinde kum tanesi kadar bir kinin tohumunu ekiyorsun. Gün geliyor o kin senin fısıltılı intikam ateşini cehennemlik bir çığlığa dönüştürüyor. Öyle bir cehenneme neden oluyor ki gören duyan herkes bu ateşten kaçıyor. Kinin bir kasırga yaratıyor.

 

En nihayetinde o kum tanesi kadar olan kin devleşip senin sonunu getiriyor. Ne intikamını alabiliyorsun ne de kalbini o kinin tohumlarından arındırabiliyorsun. Çünkü kinini nefretle besliyorsun. En güçlü ve en şiddetli histen güç alan kin , arsız bir ot misali kök salıyor kalbine.

 

Hele bir de içine ektiğin o kini sevginin acıyla evrim geçirerek nefrete dönüşmüş hali ile beslediysen... İşte o zaman o kin kalbine kök salan arsız bir ottan da ötesine geçiyor ve kalbini ele geçiriyor. Arındırmak mümkün değil artık. Ya kalbini söküp atacaksın ya da kendine yeni bir kalp inşa edeceksin. Bu kinden kurtulmanın, bu savaşa bu intikama son vermenin tek yolu bu.

 

Bu sözleri kurarken dahi biliyorum ve vazgeçmiyorum. Kinim kalbimi esir alalı çok oldu. Yaşadığım en güzel esarete teslimiyet gösteriyorum yıllardır. Öfkemden nefretimden güç alan kinime kalbimin anahtarını seve seve teslim ediyorum.

 

Şimdi önünde bulunduğum kapıya bakarken de yineliyorum içimden. Tıpkı arabanın içinde nefretimin teklifine içimden verdiğim o sessiz cevap gibi. 'Kinini yüreğinin sesinin esir almasına izin verme. ' diyorum. Gözlüğümü gözümde düzeltirken içli bir nefes vererek yinelediğim sözüme cevaben kinimin kalbime daha baskın bir şekilde fısıldamasına izin veriyorum. Aynı saniyelerde öfke yüzüme sinsi bir gülümseme yerleştirerek gücümü gösteriyor.

 

Ben en içimden gelen gülümseme ile kapıdaki izleri incelerken kapı usulca açıldı. Yirmili yaşlarının başında bir genç kızdı bu. Muhtemelen Rus'tu. Sarı saçlarını at kuyruğu yapmıştı ve üzerinde siyah mini bir elbise ve önlük vardı. Beyaz gömleğini de görerek gülümsemeye devam ettim. Yardımcı olmalıydı.

 

Aynı gülüşle bana eşlik ettiği mavi gözleriyle içeriyi işaret ederek bozuk türkçesi ile konuştu.

 

" Hoş geldiniz."

 

Başımla selam vererek adımımı içeri attım. Bakışlarım holde gezindiğinde hiç olmadığı kadar kasvetli bir odanın içinde olduğumu fark ettim. Her yer öylesine siyahtı ki etrafı görebilmek adına gözlüğümü çıkardım. Ahşap bir siyahtan ibaretti her yer. Duvarlar, masa, sandalye, komodin...

 

Gözümün alabildiği her şey tek renkteydi ve ahşaptı. Onun dışında değişik bir koku vardı içeride. Tozla karışık barut kokusu baskındı. Ancak ardından gelen rutubetle karışık çürük bir şeylerin kokusu da hakimdi. Yüzüm ekşimeye başladığında bir adım daha atarak ardıma döndüm. Yardımcı kız eliyle içeriyi işaret ederek konuşmaya devam ettiğinde bende tam olarak onun beni yönlendirmesini bekliyordum.

 

Öfkem hâlâ tesirini yitirmemişti ve bu konuyu Dağhan ile konuştuğumda çok muhtemel ki katlanarak artacaktı. Sıkıntılı bir nefes verdiğimde yardımcının gösterdiği yönde ilerliyordum.

 

" Beni takip edeceksiniz. Bahçedeler."

 

Çoğul konuşmasıyla kaşlarım şüphe ile havalandı. Bu esnada elimde sıkı sıkıya tuttuğum telefonu kaldırarak bildirimleri kontrol ettim. Yalçın canlı konumumu takip ettiğini ve evin yakınlarında olduğunu yazmış. Her ihtimale karşı onu en geç on beş dakikada bir mesajına bakmazsam eve doğru gelip kontrol etmesi yönünde tembihlemiştim. Bu yüzden rahat bir nefes vererek mesajını okundu işaretleyip bahçeye doğru ilerlemeye devam ettim.

 

Adımlarım geniş bir çayırın sonundaki boş arazide son bulduğunda kaşlarım şüphe ile havalanmaya devam ediyordu. Gözümün alabildiği her yer yeşilliklerle çevriliydi. Dağhan ise tam karşımda arkası dönük bir şekilde elinde bulunan tüfeği ileri doğru tutuyordu. Kaşlarım daha çok çatılırken sıkıntılı bir nefes vererek duraksadım.

 

Bu esnada bakışlarım yanına kaydı. Yanında uzun boylu esmer siyah saçlı ve dövmeli bir adam vardı. Kolları tamamen dövmeyle kaplıydı ve oldukça kaslıydı. Üzerindeki beyaz gömleğin dövmelerinin neredeyse hepsi açık olduğu için bakışlarım istemsizce oraya kaydı. Bu esnada onun bakışlarıysa beni buldu. Kara hareleri gülümseyerek bana baktığında keskin çene hatlarıyla gülümsüyordu. Yutkunarak bakışlarımı daha çok karartıp öne atıldığım esnada Dağhan arkasını dönerek varlığımı fark etti.

 

Gülümseyerek baş selamı verdi. Bu esnada elindeki tüfeği yabancıya uzatıyordu. Ben de bir adım daha atarak tam karşısında durdum. Az önce olanları konuşmak bizim yapacağımız işin sadakatini temsil edecekti. O yüzden vakit kaybetmeden öne atılmam gerekiyordu. Ben bunları düşünürken o bana bakarak konuşmaya başladı.

 

" Hazan... Kandemir...Hoş geldin."

 

Başımı olumlu anlamda sallayarak içli bir nefes verdim. Bu esnada cümlelerimi beynimde toparlamıştım bile.

 

"Hoş bulduk Dağhan bey. Vakit kaybetmeden konuya gireceğim. Az önce Tu-"

 

Cümlemi bölerken sinirle gülümsemeye başladı.

 

" Tufanlı... Tetikçi ile birlikteydin. Değil mi ?"

 

İfadem donuklaşırken yutkunarak geriledim. Biliyor olmasına şaşırmıştım. Üstelik bunu bu kadar rahat bir şekilde dile getirmesine de şaşırmıştım. Ona geleceğimi öğrenip beni kandırarak arabasına binmemi sağlayacak kadar güçlüydü. Üstelik bu gücünü Dağhan'ın adamlarını da ele geçirerek sağlıyordu. O ise bunu normal bir şekilde dile getiriyordu. Kelimelerimi afallayarak toparlayıp ona bunlardan bahsetmeye hazırlandığımda mırıldanarak konuşuyordum.

 

" Siz..."

 

Başını sallayarak yeniden böldü sözümü. Sinir ikinci kez bölünmeyle beynime yavaş yavaş akarken gerilerek sıkıntılı bir nefes verdim.

 

" Muhtemelen... Muhtemelen bilmeme şaşırdın. Doğrusu ben olsam bende şaşırırdım. Haklısın."

 

Sıkıntılı bir nefes verdiğim esnada sinirle gülümseyerek bakışlarımı kararttım. Sözümü iki kez böldüğü yetmiyor gibi bir de benimle dalga geçiyordu. Öfke bütün bedenimde hakimiyet kurdu bu sebepten. Ben de öfkemi geriletmeyi düşünmedim. Ona ihtiyacım olması beni bu durumda dahi ciddiye almamasına karşın sessiz kalacağım anlamına gelmiyordu.

 

" Dağhan Taşdelen... Yeter! Gücümü hafife alabilirsiniz. Hatta bu yüzden beni ciddiye de almıyor olabilirsiniz ama sözümü kesemezsiniz. Ben buna müsaade etmem."

 

Yüzünde küçük bir afallama oluşurken yanına yani yabancıya kısa bir bakış atıp sırıttı. Bu esnada konuşmaya başlamıştı.

 

"Güzel..." Başını aşağı yukarı sallamaya başlarken konuşmaya devam etti. " Peki Hazan hanım. Öyle diyorsanız öyle olsun. Bir daha kesmeyelim sözünüzü."

 

Yeniden bakışları bana döndüğünde bu kez gülümsüyordu. Ben de kaşlarımı daha çok çatarak anlamsız bakışlarımı sürdürdüm. Kabullenmiş olduğu esnada dahi tuhaf hissettirmeyi başarıyordu. Bıkkın bir nefes vererek dudaklarımı yaladığım esnada bakışını yeniden yabancıya çevirerek konuşmaya devam etti.

 

" Poyraz... En iyi adamımdır. Para mevzusunda muhatabınız o."

 

Bakışlarım yabancıya daha doğrusu Poyraz'a döndüğünde onun gülümseyerek bana baktığını gördüm. Bakışlarımız denk düştüğü an başını eğerek selam verdi. Bende sinirli bir nefes verip bakışlarımı yeniden Dağhan'a çevirdim. Sinir uçlarımla oynamaya devam ediyordu. Beni delirtmek için ne gerekiyorsa yapıyor üstelik bunu yaparken gayet rahat bir tavır takınıyordu. Mevzu şu an gerçekten para mıydı ? Adamları Tufanlı'nın emrine girmişti. Onun söz edeceği şey gerçekten bu muydu ?

 

Bıkkın bir nefes daha verdiğimde sinirden dişlerim titriyordu. Bu esnada bütün saygımdan ve benliğimden arınarak konuşmaya başladım. Yaşadığım gerginliğin üstüne ateş atıyordu ve o ateş beni yakıyordu.

 

" Dağhan... Sence şu an konuşulması gereken şey para mı ? Senin adamların Tufanlı'nın maşası olmuş."

 

İkinci cümlemi duyduğu an yüzüme sertçe bakarak yutkundu. Bu esnada çene hatları belirginleşiyordu. Durmadım. Sinirlenmesi umurumda dahi değildi.

 

" Sen hâlâ para diyorsun."

 

Sinirle gülümseyerek sıkıntılı bir nefes verdi. Bakışları gözlerimden saçlarıma ve bedenime kaydı. Bu esnada duruşumu düzelterek yüzüne bakmayı sürdürdüm. O ise boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

 

" Gücümü sınayan mevzularda konuşmam. Gereğini yaparım." Kıkırdayarak konuşmaya devam ettiğinde kıkırtısı sinir doluydu. " Ne bekliyordun ? Ne konuştuğunuzu mu soracaktım ? Ya da bu olduğu için senden özür mi dileyecektim ? " Başını olumsuz anlamda sallarken konuşmaya devam etti. Bu esnada sol işaret parmağıyla kendini gösteriyordu.

 

" Ben asla özür dilemem Hazan Kandemir." Cümlesini bastıra bastıra kurduğu esnada konuşmaya devam etti. " Ben gerekeni yapar yoluma devam ederim."

 

Sıkıntılı bir nefes verdiğimde içimden ne denli kibirli bir adam olduğunu geçirdim. O ise bu esnada bakışlarını Poyraz'a çevirdi. Başıyla bir hareket yaptığı esnada Poyraz karşıda bulunan korumalara eliyle bir işarette bulundu. Ben anlamsız bakışlarla ne olduğunu çözmeye çalışırken az önce beni buraya getiren arabadaki adamlardan ikisi yaka paça yanımıza getirildi. Tam karşıma geldiklerinde diğer korumalar onları bir paçavra gibi yere savurup Dağhan'a baş selamı vererek gerileyip eski konumlarını aldılar.

 

Ben yutkunarak dayaktan yüzü gözü dağılmış adamlara bakarken Dağhan Poyraz'a tekrar işaret verdi. Bu kez ikisi de Poyraz'ın kolları arasındaydılar. Poyraz onları yerde sürüyerek geriye doğru ilerletti. Karşıda yan yana bulunan iki ağacın tam ortasına bıraktı. O bizim yanımıza doğru adımlarken bir başka koruma adamları ağaca bağladı.

 

Sıkıntılı bir nefes verirken iç geçirdim. Adamlardan ikisini bulup dizimin dibine getirmesi ne anlam ifade edecekti ki ? Alparslan'ın karşısındaki gücü bu kadarla sınırlıydı işte. Ona kafa tutan adam dahi onun karşısında bu kadardı. İçimdeki öfke arttığı esnada Dağhan konuşmaya başladı.

 

" Bu ikisi... O arabanın içindeydi. Seni buraya getirdiler. Değil mi ? "

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım onu. O ise eline az önce bıraktığı tüfeği alarak bana doğru uzattı. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Şimdi sen onları götüreceksin." Bakışına sinsi bir gülüş ekleyerek tamamladı cümlesini. " Öteki tarafa."

 

Bakışım bana uzattığı tüfekle onun arasında gidip gelirken gülümseyerek elime aldım tüfeği. Belki de şu an tam sırasıydı. Onun karşısında gücümü ve kararlılığımı kanıtlamamın bir fırsatıydı. O yüzden vakit kaybetmeden karşımda bulunan adamlardan birine nişan alarak derin bir nefes verdim. Bu esnada hedefimi tam yerinden vurmak için düşünmeden tetiği çektim.

 

Adamın alnının ortasında bir delik oluştuğu anda gülümseyerek diğerini de aynı yerden vurdum. Onun da başı aşağı düştüğü an ise tüfeği indirerek Dağhan'a uzattım. O bu esnada şaşkın bir bakışla beni izliyordu. Gülümseyerek karşılık verdim bu bakışa. Atış en iyi olduğum konulardandı.

 

" Aslında seni buraya atış yapman için çağırmıştım ama..." Başıyla sol tarafı işaret etti.

 

Bakışlarım o yöne döndüğünde tahta birer levhaya asılmış ve yan yana dizilmiş beş tane dart gördüm. Hepsinin üzerinde aynı resim vardı. Alparslan'ın resmi. Gördüğüm manzarayla kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken dudaklarımdan şaşkın bir nida döküldü. Bu esnada Dağhan konuşmaya devam ediyordu.

 

" Hiç gerek yokmuş."

 

Cümlesini duymamla yeniden ona döndüm. Bu esnada o az önce *ldürdüğüm adamlara bakıyordu. Yüzünde ise oldukça memnun bir ifade vardı. Gülümseyerek yanıtladım onu. Daha benim hakkımda hiçbir şey bilmiyordu. Daha sonra tekrardan dartlara döndüğümde kıkırdadım.

 

Bu adam düşündüğümden çok daha deli biriydi. Aklınca benim atış yeteneklerimi deneyecekti. Bunu yaparken de Alparslan'ın belki de en komik resmini seçmişti. Alparslan bu resimde ağzındaki sigarayı zar zor tutuyordu ve yüzü buruşmuştu. O halini görerek kıkırdamaya devam ettim. Bu esnada Dağhan sıkıntılı bir nefes verip tüfeği elimden aldı.

 

" Neyse. İş konuşalım. Beş dakika otuz sekiz saniye daha kaybedemem."

 

Bakışlarım ona dönerken kaşlarım şüphe ile havalandı. Bu esnada mırıldanarak onayladım onu. Ne dediğini tam olarak idrak edemesem de sorgulamak istemedim. Yeterince sinirim bozuktu ve daha fazlasına gerek yoktu. Onu onaylamamın ardından içeri ilerledik. Bu esnada şu an bulunduğumuz evin onun çiftliği olduğu bilgisini verdi bana. Direkt alanın metre karesini söyleyerek başladı bunu söylemeye. Çok geçmeden kasvetli bir odaya ulaştığımızda bakışlarımla hızla etrafı taradım. Yoğun bir sigara kokusu vardı burada. Çok geniş bir salondu ama fazla eşya yoktu. Köşede tavana asılı bir televizyon vardı ve bütün duvarlar siyahtı. Televizyonun karşısında deri bir koltuk vardı. Simsiyah olan koltuğun hemen yanındaysa geniş bir koltuk bulunuyordu. Arada bulunan iki basamağın ardındaysa küçük bir dolap vardı. İçinde çoğunlukla viski olsa da her çeşit alkol bulunuyordu. Onun hemen yanında ise bir masa vardı. Bu masada ise kadehler vardı. Dağhan benim oturmam için komut verdikten sonra dolaba yönelerek viski çıkardı.

 

Bende bu esnada işaret ettiği koltuğa oturdum. Bakışlarım odayı taradığında Poyraz kapının eşiğinde ayakta dikilerek bana bakıyordu. Ona ters bir bakış gönderdim. Beni izlediği içindi bu bakış. O ise mesajı almış olacak ki başını eğdi. Bu esnada kıkırdadığını duysam da görmezden geldim. Dağhan elinde iki kadeh viski ile yanıma geldiğindeyse bakışlarımı ona çevirdim.

 

" Teşekkürler."

 

Viskiyi elime aldığımda iç çektim. İçki konusunda tercihim şaraptı. Çisem ile otururken bira tercih etsem de arada rakı sofrasında bulunsam da tercihim asla viski olmuyordu. İkram ettiği için ayıp olmaması adına bir yudum alsam da yüzümü buruşturarak kadehi elimde sıktım. Bu esnada Dağhan aramızda geniş bir mesafe bırakarak kanepeye oturdu. İfademi görerek sırıttığında konuşuyordu.

 

" Muhtemelen viski sevmiyorsun." Bıkkın bir nefes vererek devam etti. " Ah kadınlar..."

 

Kıkırdayarak karşılık verdim son cümlesine. Genelleme yapmaya bayılan erkeklerdendi sanırım. Viskinin tadını beğenmiyordum ve tek bir kadehi dahi midemi yakıyordu. O yüzden genellemesine sırıtarak karşılık verdim.

 

" Kadın olmamla ilgisi ne ?"

 

Oturduğu yerde daha çok yayılırken konuşuyordu.

 

" Tahmin edeyim. Şarap seviyorsun. Onda da rose tercih edersin."

 

Kıkırdamaya devam ederken başımla reddettim onu.

 

" Şarap severim ama tercihim asla rose değil."

 

Kaşını şüphe ile havalandırırken gülümsedi. " Neden ?"

 

Aklıma Alparslan'ın bana gül aldığı ve kokumu güle benzettiği anlar geldi. Bir nevi onu anımsatan şeylerden uzak kalmaktı. Ayrıca annemin kokusunun da gül olduğunu anımsıyorum hâlâ. Yani gülle ilgili oldukça fazla yaram var. Saçma belki ama bu sebepten gül tadından hoşlanmıyorum. Bunu sesli dile getirdiğimde Dağhan merakla bana bakmaya devam ediyordu.

 

" Gülle kişisel sorunlarımız var."

 

Kaşı şüphe ile havalanırken kıkırdadı. " Gülle ?"

 

Başımla onayladım onu. Duyması saçmaydı belki ama mevzu bundan ibaretti. Onaylamamı duyduktan sonra dudağını şaşkınlık ile bükerek viskisinden bir yudum aldı. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Enteresan."

 

Omuz silkerek arkama yaslandım bende. O ise Viskiyi bitirerek kolunu koltuktan aşağı doğru kadehle birlikte salladı. Bu esnada varlığını dahi fark etmediğim çalışan kız hızla eline viski şişesini alarak Dağhan'ın kadehini doldurdu. Dağhan gülümsediğinde kız başını eğerek arkasını döndü. Bu esnada Dağhan'ın iç çekerek kızın bacağına baktığını fark ettim.

 

Şaşkınlıkla yutkunarak çattım kaşlarımı. Beynime onunla alakalı bir yeni özellik daha eklediğimde içimde rahatsız bir his oluştu. Evinde çalışan bir kadına dahi bu gözle bakıyordu. Çapkın ve bu konuda idealleri olmayan bir adamdı. Yani kadınlar onun zaafıydı. Bunu da gerekli bölgeye kaydettiğimde onun hâlâ kıza baktığını fark ederek boğazımı temizledim. Bakışları hızla bana döndüğünde doğruldu. Ben de konuyu dağıtmak adına konuşmaya başladım.

 

" İş diyorduk Dağhan bey."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek yeniden arkasına yaslandı.

 

" Evet. İş... Aslanlar... Aslanlarla aran nasıldır ?"

 

Kaşlarım şüphe ile havalanırken bakışlarım sekteye uğradı. Neyden söz ettiğini sorguladım kısa bir süre. Neyden bahsetmeye çalışıyor diye iç çektim. Aslanlar... Bildiğimiz aslanlar. Onlarla aram nasıl olabilirdi ki ? Arslan kardeşlerden bahsettiğini düşünerek araladım sonra ağzımı. Bunun saçma olduğuna karar vererek mırıldandığımda bakışları bendeydi.

 

" Kötü."

 

Kaşı şüphe ile havalanırken tekrar etti cümlemi. " Kötü ?"

 

Başımla onayladım onu. Hayatımda bir kez bile aslan görmemiştim ve dahi Arslan kardeşler dolayısıyla bana iyi çağırışımlar da bulundurmayanların başında aslanlar geliyordu. O yüzden kötüydü aramız. İçli bir nefes verdiğim esnada o konuşmaya devam ediyordu.

 

" Peki ya kaplanlar ?"

 

Kaşlarım şüphe ile havalanmaya devam ederken sıkıntılı bir nefes verdim. Sinir uçlarımla oynuyordu.

 

" Dalga mı geçiyorsun ?"

 

Sırıtarak doğruldu. Ben bu esnada sinirle soluyordum. Gerçekten anlaşılması güç biriydi ya da yalnızca benimle alay ediyordu.

 

" Ben dalga geçmem. Ciddiyet tercihimdir."

 

Alaylı bir gülüş yerleştirdim yüzüme. Dalga geçiyordu. Bunu yaparken de asla gocunmuyordu. Dünyanın en normal şeyi gibi davranıp inkar ediyordu. Bıkkın bir nefes vererek cümlemi toparladığımda ciddiyeti bir kenara bırakarak onun alayına eşlik etmeye karar verdim.

 

" Ne iyi ne kötü."

 

Yüzünde meraklı bir ifade oluşurken gülümsedim. Kaplanlarla kişisel bir sorunum yoktu. Dolayısıyla aram ne iyiydi ne de kötüydü. Bunu ona da belirtmek için doğrularak cümleme devam ettiğimde viskisinden bir yudum alıyordu.

 

" Kaplanları diyorum. Ne iyi ne de kötü."

 

Anladığını belirtircesine mırıldandığında viskisini koltuğun kenarına bırakarak ellerini önünde birleştirdi. Bu esnada derin bir nefes verip konuşmaya başladı.

 

" Güzel. Muhtemelen ne saçmalıyor bu adam diyeceksin. Hakkın. Lütfen söyle!"

 

Bir elini bana doğru uzatarak konuşmam için komut verdiğinde sinirle gülümseyerek ona baktım. Gerçekten dalga geçiyordu. Ciddiyeti tercih ettiğini söylerken dahi dalga geçiyordu benimle. Sinirle bir gülümsemeyi daha yüzüme yerleştirdiğimde Dağhan beklentiyle yüzüme bakmaya devam etti. Bu esnada gülüşüm solarken ağzımın içinde isteğini mırıldandım.

 

" Ne... Saçmalıyorsun ?"

 

Gülümseyerek başını salladı. Bu esnada dik bir konuma erişerek konuşmaya başlamıştı.

 

" Güzel! Aslanlar... Yani Arslanlar ..." Bu esnada yüzünde alaylı bir ifade oluşurken konuşmaya devam etti. " Kendini ormanın kralı zanneden güçsüz varlıklardır. Sürüsü olmadan bir b*k yapamayan aciz varlıklar..."

 

Yüzümde şaşkın bir ifade yer alırken yutkunarak duraksadım. Bu teoriye göre kendini kaplan olarak nitelendiriyordu. Saçma geldi bu bana. Kibir gösterisi aslında. Onlardan daha güçlü olduğunu söylüyordu aklınca. Bunu düşünerek göz devirirken fikirlerimi dile getirmek istedim.

 

" Kaplanlar aslanlardan daha güçlü. Yani ormanın asıl kralı kaplanlar demek istiyorsun."

 

Başını aşağı yukarı sallarken parmağını şıklattı. Ben de bu esnada konuşmaya devam ettim.

 

" Dur tahmin edeyim! Bu denklemde sen de kaplansın. Öyle mi ?"

 

Kıkırdayarak onayladı sözlerimi. Bende bıkkın bir nefes vererek devam ettim konuşmama. İçimden geçenleri dilime dökecektim şimdi.

 

" Kaplan değilsin sen."

 

Kaşları şüpheyle havalanırken sert bir bakışı yüzüne yerleştirerek çenesini kastı. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Anlamadım ?"

 

Anlamadım derken sanki az önce söylediğim şeyi geri almam için bana bir telkinde bulunuyordu. Geri adım atmayarak içimden geçenleri söyleyecektim. Onlar kadar güçlü bile değildi bugün olandan sonra. Gözümdeki gücü sarsılmıştı. Evet onun yanında yer almaya devam edecektim ancak bu demek değildi ki onun gücüne ya da kibrine tapacağım. Temkinli yaklaşacaktım ona karşı. Aklıma düşen fikirle gülümsedim. Kaplan olacak yani onlara karşı koyacak bir güçte değildi gözümde. Ancak başka bir yırtıcı olabilirdi. Simsiyah görünümüne bakarken mırıldandım.

 

" Jaguar... Sen kaplan değil jaguarsın."

 

Kaşlarını daha çok çatarak sinirle gülümsedi.

 

" Kaplan kadar güçlü değilim yani ?"

 

Başımla reddettiğimde bende sinirle gülümsüyordum.

 

" Bugün olanlar neticesinde sizin de benim gözümdeki yerinizi sağlamlaştırmanız şart oldu Dağhan bey. Şu an kaplan ya da aslan kadar güçlü değilsiniz ama yine de en güçlü üçüncü kedisiniz. Baktığınız yere göre iyi ya da kötü olması değişir."

 

Siniri daha çok arttığı esnada Poyraz'ın kıkırtısını duydum. Başım hızla o yöne döndüğünde elini ağzına kapatarak gülüyordu. Dağhan sinirle soluduğunda bir elini uzatarak duruşunu düzeltmeye çalıştı.

 

" Pardon abi."

 

Dağhan yeniden bana baktığında hayli sinirli görünüyordu. Bu sinire derin bir gülüşle karşılık verdim. Tam olarak dediğim gibi düşünüyordum. O da muhtemelen onu aslanın altında konumlandırmama bozulmuştu. Kedi demiş olmama da alınmış olabilirdi ancak bununla ilgilenmiyordum şu an. İlgilendiğim tek şey onun sınırlarıydı. Sınırlarını denerken dikkatle yüzünü inceledim. Sinirlenmişti ancak yansıtmak yerine gülümsüyordu. Duygularını yansıtmak konusunda en az benim kadar iyiydi. Gülüşümü sürdürdüğümde ona onu rahatlatacak şeyler söylemem gerektiğini düşünerek tamamladım konuşmamı.

 

" Ayrıca siyah jaguarsın. Ender olan yani. Onlara meydan okuyabildiğine göre ender bir tür olduğun kesin."

 

Sözlerim düşüncemi tam olarak yansıtıyordu. Aynen öyle düşünüyordum ki jaguar olabileceğine siyah giyinişine bakarak karar vermiştim. O ise öfkeyle soluyarak konuşmaya başladı.

 

" Jaguar kaplana benzer bir tür. Muhtemelen Arslanlar karşısında güçsüz gördüğün için seçimin bu oldu." Bir elini tehdit pozisyonuyla konumlandırarak derin bir nefes verdiği esnada konuşmaya devam ediyordu. " Enteresan... Doğada her şey mümkündür Hazan Kandemir ve... Jaguar da olsam timsahta olsam bir aslanla baş edebilirim."

 

Başımı onaylar anlamda salladığımda içimde bir kuşkuyla karışık merak oluşmuştu. Bunu dile getirirken gözlerine bakıyordum. " Öyleyse kaplan olduğunu diretmenin anlamı ne ? Gerektiğinde bir aslan bir fili de etkisiz hale getirebilir. Mevzu doğanın her şeye açık olmasıysa eğer..."

 

Gülümseyerek öne atıldığında kadehini ortamıza koydu. Bu esnada bakışlarım kadehine kaysa da ona bakmaya devam ettim.

 

" Kaplanlar yalnız avlanır. Yalnızdır. Avını tek başına izler. Planı tek yapar. Koskoca bir fili bile avlarken tek başınadır. Aslanlarsa..." Derin bir nefes vererek gözlerini bana dikti. " Sürü halinde avlanır. Önce dişiyi öne sürerler. "

 

Yüzünde alaylı bir gülüş oluştu. Bu esnada iğrenir bir ifade takındım. O ise devam etti konuşmaya.

 

" En kritik anda erkek aslan devreye girip avlanır. " Elini sallayarak konuşmaya devam ettiğinde yüzünde bir sinir hakimdi. " Erkek aslan dişisi ve sürüsü olmadan bir hiçtir ; kaplanın aksine."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğumda benzettiği yönlerinin ortak olduğuna karar verdim. Evet tam olarak dediği gibiydi. Onlar bir aile yani sürüydü. Dağhan ise yalnızdı. Asıl odaklandığı nokta bu yani ailesinin olmamasıydı. Aslında onun asıl yarası da buydu. Yutkunarak öfke saçan gözlerine baktığımda zaafları kafamda netlik kazanmıştı bile:

 

Kadınlar, güç ve aile.

 

Gerektiğinde onu nereden vurmam gerektiğine karar kılarak öfkeli gözlerindeki öfkeyi kırmak adına konuyu dağıtma yönünde birkaç cümle kurmaya karar verdim. Bunlardan ilki dakikalardır içimde bir merak uyandıran o soruydu. Sorumu dilime dökerken merakımı yüzüme de yansıttım.

 

" Güzel. Peki ben neyim ? " Kaşları şüphe ile havalanırken cümleme ayrıntı ekledim. " Sen benim deyimimle jaguar, kendi deyiminle kaplansın. Arslan kardeşler zaten belli. Peki ben ?"

 

Sırıtarak arkasına yaslanırken beni baştan aşağı inceledi. Bu esnada konuşmaya başladı. Sesinde alay hakimken tek nefeste verdi cevabını. Düşünmedi bile.

 

" Ceylan."

 

Yüzümde alaylı bir gülümseme oluşurken sinirle gülümsedim. Beni ciddiye almama konusunda diretiyordu. Bunu cümlesine de yansıtmıştı. O vahşi doğanın en güçlü hayvanıyken dahası baş düşmanı dahi ormanların kralı olurken ben avlanmaya en müsait olan masum canlılardan biriydim. Onun gözünde tam olarak bir ceylandım. Öfke bütün bedenimde hakimiyet kurarken sinirle gülümsemeye devam ederek onaylatırcasına cümlesini tekrarladım.

 

" Ceylan ?"

 

Başını aşağı yukarı salladığı esnada sinirle soludum. Beni fazla hafife alıyordu. Bunu kelimelerime dökerken hiç tereddüt dahi etmedim.

 

" Sen en güçlü yırtıcıyken ben avlanmak için hazırda bekleyen masum bir ceylanım. Öyle mi ?"

 

Başıyla reddederek konuşmaya başladığında sinirden dişlerim titriyordu.

 

" Zarif ve asil bir canlı. İltifat bile sayılırken muhtemelen sen bunu zayıflık olarak görüyorsun."

 

Omuz silkerek hiç düşünmeden aklımdan geçeni dilime döktüm.

 

" Çünkü senin daha doğrusu sizin karşınızda zayıf bir canlı. "

 

Sinirle soluduğumda cümlemi tamamlamakta bir an için zorluk çektim. Çok geçmeden içli bir nefes vererek devam ettiğimde içimden sözlerimi tekrar ediyordum.

 

" Kadın olduğum için değil mi ? Bir yırtıcı olabileceğimi düşünmüyorsun. Ancak zarif ve asil bir ceylan olabilirim."

 

Tam olarak düşüncem bu yöndeydi. İzlenimlerim onun kadınlara cinsel bir obje olarak yaklaştığı yönünde olmuştu. Belki de beni ciddiye alamamasındaki asıl neden buydu. İçimdeki sinir harlanarak artarken gülümseyerek sıkıntılı bir nefes verip arkasına yaslandı.

 

" Siz kadınlar... En tehlikeli yönünüz feminist yanınız. Kadınlara güçten çok asalet yakışır. Güç erkeğe yaraşır."

 

Sinirim tenimden taşarken öfkeyle ayağa kalktım. Bakışlarımı tam gözünün içine diktiğimde beynimde sözlerim çoktan ses bulmuştu bile. Hafife alıyordu yine. Üstelik bu kez hafife aldığı kadın kavramıydı. Onun dünyasında kadınları konumlandırdığı yer gözümde az çok canlanırken derin bir nefes vererek toparladım cümlemi.

 

"Asalet kadın oluşumdan , gücümse anneliğimden gelir." Öfkeyle gülümserken bakışlarım köşeden bizi izleyen kıza kaydı. Bu esnada ona bakarak tamamladım cümlemi. " Neticesinde siz erkekler bir çift bacağa tüm gücünüzü teslim edecek kadar zayıfsınız. Bizim aksimize."

 

Öfkeyle kıkırdayarak ayağa kalkıp tam karşıma geçti. Bu esnada çenesinin ne kadar çok kasıldığını görebiliyordum. Ona ve onun ortaklığına ihtiyacım olması beni aşağılayabileceği anlamına gelmezdi. Ayrıca karşısında dik bir duruş sergilemem onun gözündeki yerimi de belirliyordu. Karşısında ona muhtaç bir anne görürse eğer benim işime yaramak için tek bir adım dahi atmazdı. Tüm planım olması gerektiği gibi işlerken onu sinirlendirmeyi yeniden başararak gücünü bir kez daha sınadım. Bu esnada gücümle alay edilmesinin beni ne denli sinirlendirdiğini onun gözünde göstererek bile isteye zaafımı ortaya serdim.

 

" Enteresan. Şaşırttın beni Kandemir. Tahminimden daha dişlisin. Güzel. Çok güzel . "

 

Bakışlarım sekteye uğrarken duraksadım. Öfkeli olmasına rağmen devam etmemişti konuşmaya. Yutkunarak gerilediğimde onun öfkesini kontrol etme konusunda benden çok daha iyi olduğunu fark ettim. Ya da yalnızca az önce test edilmiştim. Onun bir testini geçmiş ya da kalmıştım. Duraksayarak kalakaldığımda konuşmaya devam etti.

 

" Ama... Unutma ki sende bir erkeğin şefkatine teslim olup kanacak kadar duygusal bir varlıksın."

 

Gülümseyerek başımı aşağı yukarı salladığımda göz göze geldik. Ona doğru bir adım attığımda bu adamla nasıl aynı safta yarışacağımı düşünüyordum içimden. Hep böyle tartışma yaşayacaksak eğer uzun soluklu bir ortaklık olmayacağı kesindi. Derin bir nefes verdiğim esnada cümlemi beynimde toparladım.

 

" Unutmam. Fakat senin de unutmaman gereken bir şey var... Ben basit bir ceylan olmaktansa görünüş olarak jaguarın örnek aldığı leopar olmayı tercih ederim."

 

Kaşı şaşkınlıkla havalanırken alaylı bir gülüş atarak başını salladı. Bu esnada konuşmamı tamamlıyordum.

 

" Benim de en az sizin kadar güçlü bir yırtıcı olduğuma emin olabilirsin."

 

Teslim olurcasına ellerini kaldırdığında alayla gülümsüyordu. Bu esnada sinirli bir gülüşle karşılık verdim bu gülüşüne. Oysa benim aksime oldukça rahattı.

 

" Benim deyimimle ceylan kendi deyiminle leoparsın. Anlaştık !"

 

Kıkırdayarak yeniden yerine kurulduğunda birkaç saniye ayakta kalarak boş boş göz kırpıştırdım. Nihayet aklım başıma eriştiğinde ona dönerek baktım. O ise oldukça rahat bir tavırla içkisini dolduran kadının frikik verdiği dekoltesini izliyordu. Bıkkın bir nefes verdiğimde bu adamla baş etmemin ne kadar güç olacağını geçirdim içimden. Böylesine bir ruh hastasıyla iş birliği yapacağım için kendime küfrettim daha sonra. Sinirle dişlerimi sıktığım esnada bakışlarını bana çevirip kadehini doğrultup göz kırptı. Hiç düşünmeden içkisini yudumlamaya başladığında sinirle soludum.

 

" İş için çağırıp iş dışında her şeyi konuşarak beş dakika otuz sekiz saniyeden fazla vaktinizi daha doğrusu vaktimizi harcadınız Dağhan bey."

 

Bakışları şaşkınlığa uğrarken dudaklarını büzdü.

 

" Deminden beri iş konuşmuyor muyuz ?"

 

Duruşum sekteye uğrarken gözlerim kocaman açıldı. İnanmaz bir bakış atarak omuz silktim.

 

" İş mi ? Hayvanlardan konuşmak mı iş ?"

 

Başını olumlu anlamda sallarken içkisinden bir yudum daha aldı.

 

" Neticesinde hepimiz hayvan değil miyiz ?"

 

Sinirle soluyarak bir elimi saçıma attım. Bu esnada sakinleşmek için içimden ona kadar saymaya başlamıştım. Hiç olmadığı kadar zor bir gün geçiriyordum. Uzun zamandır sinir uçlarımla bu kadar oynanmamıştı ve Dağhan bütün sabrımı sınıyordu. Öfkeli nefesler vererek sakinleşmeye çalıştığımda Kıkırdayarak konuşmaya devam etti.

 

" Belgesel izle Kandemir. Belgesel..."

 

Öfke ile bir nefes daha verirken üst üste iki kez soyadımı zikretmesinin üstünde durmak istedim. Belgeselle ya da hayvanlarla hiç ilgilenmiyor ilgilenmekte istemiyordum. Bunu sözlerime döktüğümde içkisini yudumlamaya devam ediyordu.

 

" Deminden beri Kandemir diyorsunuz. Benim bir adım var."

 

Bakışları bana dönerken alayla gülümsedi.

 

" Sen Alparslan'a Tufanlı diyorsun ya ? Onun da bir adı var."

 

Sinirle soluyarak gülümsemeye çalıştım. Öfkeden kızarmaya başladığımı hissediyordum. Yüzüyle bütün mimiklerimi inceliyordu. Sinirlerimi zıplatarak sınırlarımı öğrenmeye çalışıyordu. Az önce benim yaptığımın aynını bana yapıyordu. Bıkkın bir nefes vererek kendimi telkin edip normal bir tonda konuşmaya başladım.

 

" Sizi ilgilendiren bir durum değil bu."

 

Ağzının içinde cık yaparken bakışları kadehindeydi.

 

" Düşmanım da olsa kaç yıllık yaşanmışlığımız var. Sen Alparslan'a Tufanlı diyorsan bende sana Kandemir diyeceğim."

 

Bıkkın bir nefes vererek sinirle kıkırdadım. Kıkırtım kahkahaya dönüşürken içimdeki öfke harlanarak artıyordu. Poyraz ile bakışlarımız kesiştiğinde onun gülümseyerek bir şeyler yediğini gördüm. Bu esnada bakışım sertleşirken aniden Dağhan'a dönerek onun alaylı tınısına karşılık vermeye karar verdim.

 

" Bende sana Taşdelen diyeceğim o zaman."

 

Omuz silkti.

 

" İstersen Erol Taş de."

 

Yüzüme bakıp sırıttıktan sonra elini kanepeden boşluğa sallandırdı yeniden. Bu esnada aynı kız eline bir kırmızı elma bıraktı. Dağhan gözümün içine baka baka elmadan bir ısırık alıp bir bacağını diğerinin üzerine konumlandırarak sırıttı. Ben de bıkkın bir nefes vererek gülümsedim.

 

Beni hafife almaya devam ediyordu. Karşılığını fazlasıyla alacaktı. İçimden planımı tekrar geçirirken dudaklarımı yalayarak yutkundum. Bu esnada Dağhan gözüme baka baka elma yemeye devam ediyordu.

 

" Hayvanlar ah pardon insanlar hakkında konuşmalarınız bittiyse eğer halletmem gereken işler var."

 

Başıyla beni onaylarken lokmasını yutarak konuşmaya başladı.

 

" Dosyaları Poyraz versin. İşi de onla konuşacaksınız. " Derin bir nefes vererek bakışlarını köşede bulunan kıza çevirerek iç çekti. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu. " Benim çok daha önemli bir işim var."

 

Bakışlarım ikisi arasında gidip gelirken yüzümde iğrenir bir ifade oluştu. Bu esnada Poyraz odaya girerek tam karşımda durdu. Bakışlarım istemsizce ona kaydığında bıkkın bir nefes verdim. Bu Dağhan denen adamın zaaflarını yeniden ele alarak kadın konusuna çarpı iki yazmam gerektiğini idrak ederek göz devirdim.

 

Bu esnada onunla ağzımın içinde vedalaşarak odadan ayrıldım. Poyraz beni bırakırken detayları vermek istediğini söyleyince yine mırıldanarak onayladım onu da. Plan zaten belliydi. Yalnızca iletişim kuracağım kişileri ve paranın aktarılması gereken hesapla ve dahi iki ülkeyle ilgili belgeler gerekiyordu. Onları da arabada teslim alarak mevzuyu hallettim.

 

Nihayet evimin önüne geldiğimde kapıda kırmızı bir spor araba duruyordu. Arabayı tanıyarak yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Poyraz'a veda etmeden hızla arabadan çıkıp o yöne ilerlediğimde güzeller güzeli kardeşim Nare Norman'ın tasmasını tutarak bana bakıyordu.

 

Oğlumun havlaması beni görünce şiddetlendiği için onu pas geçerek Norman'a sarıldım. Bu esnada Nare peşimden arabadan inen Poyraz'a anlamaz bakışlar atıyordu. Norman'ın tasmasını yavaşça serbest bıraktığı esnada Poyraz onun karşısında durarak gülümsedi. Nare ise bir bana bir de Poyraz'a bakıp sorgular bir ifadeyle konuşmaya başladı.

 

" Sen kimsin ?"

 

Poyraz soru karşısında afallasa da gülümseyerek dövmeyle kaplı olan elini ona uzattı.

 

" Poyraz."

 

Nare elini sıkıp sıkmamak konusunda kararsız kalarak bana baktı. Ben de gözümü kapatıp açarak onayladım onu. En azından elini sıkmasında bir mahsur yoktu. Nare ise benden onay almasına rağmen elini sıkmayarak geriledi.

 

" Yeni misin ?"

 

" Yaşım yirmi beşi geçti. Çok da yeni sayılmam."

 

Nare anlamaz bakışlar atarken Poyraz kıkırdıyordu. Anlaşılan en az Dağhan kadar psikopattı. Daha fazla konuşmalarına müsaade etmemek adına Norman'ı sarmalarken konuşmaya başladım.

 

" Poyraz bizden değil ablacım. İş yaptığım birinin yanında çalışıyor. Beni eve bıraktı."

 

Nare'nin bakışları bana döndüğünde başıyla onaylayarak iki adım geriledi. Bu esnada ona dönüp uzattığı elini uzaktan sıkarak gülümsüyordu.

 

" Ben de Nare. Yeniyim. Yaşım on dokuzu yeni buldu."

 

Poyraz kıkırdayarak başını sallayıp ağzını araladığı an bakışlarım ikisi arasında gidip geldi. Bu esnada aniden ayağa kalkarak dikkatleri üzerime çektim. Poyraz'ı kardeşimle arkadaş yapacak kadar çok hatta hiç tanımıyordum. O yüzden bu konuşma burada bitecekti.

 

" Neyse. Sen artık Dağhan beyin yanına dön. Merak etmesin. "

 

Poyraz bana dönerek başını eğdi. Bu esnada Yeniden Nare'ye dönerek konuşmaya devam etti.

 

" Etmez. Yani şu an aklına bile gelmediğime eminim."

 

Sözleriyle tek kaşımı havalandırarak yüzüne baktım. O bu esnada yeniden bana bakarak başını eğdi. Mırıldanarak konuştuğundaysa çoktan geri adım atmıştı.

 

" En iyisi ben gideyim." Arkasını döndüğü an başımı sallayarak onayladım onu. Tam kapıya doğru ilerlediği an ise arkasını dönerek Nare'ye bakıp konuşmaya devam etti. " Memnun oldum Yeni ! Yani Nare !"

 

Nare kıkırdayarak başını salladığı an omuz silkip geriledim. Küçük bir tanışmadan zarar gelmez diye telkin ettim kendimi. Bu esnada yeniden eğilerek Norman'ın kafasını kaşıdım. Yüzüme bir gülüş yerleştiğinde Nare yanıma adımlayarak konuşmaya başladı.

 

" Sürpriz yapmak istedik sana. Maran da arka koltukta kutuda. Gelene kadar aklım çıktı o arabada diye."

 

Maran'ın adını duyduğum an yüzüme daha büyük bir gülümseme yerleşti ve hızla ayağa kalkarak arabaya doğru adımladım. Arka koltuğu açıp ahşap kutuyu elime aldığımda kutunun ağırlığı hafifçe belimi büktü. Yılanların özel olarak taşındığı türden bir kutuydu bu. Tekrar kutuya davrandığımda bu kez kucaklayarak dış kapıya doğru ilerlemeye başladım. Bu esnada Nare Norman'ı tasmasından tutarak peşimden içeri girdi.

 

Nermin abla elimdeki kutuyu görerek gerilediğinde ona kıkırtı ile cevap verdim. Bu esnada çoktan odama doğru çıkıyordum. Norman ve Maran karşılaşmıyorlardı. Onu daha yeni bana alıştırmışken bir köpekle üstelik saldırgan bir köpekle yan yana getirmeye cesaret etmemiştim.

 

Nare ne yapacağımı anladığı için Norman ile aşağıda kalırken ben hızla odama çıkıp kapıyı kilitledim. Kutuyu yatağa bırakarak derin bir nefes verdiğimde kapağını yavaşça kaldırdım.

 

Maran bütün asaletiyle tısladığı esnada kolumu ona uzattım. Yüzümde bir gülümseme oluşmuştu.

 

" Maran... Oğlum... Evine hoş geldin."

 

Tıslayarak koluma yavaşça dolandığında kolumu çevirerek hareketlerini kolaylaştırdım. Siyah gözleri gözlerime değdiğinde tıslaması çoktan kesilmişti. Kolumdan boynuma doğru hareket ettiği esnada diğer elimle yolunu keserek o elime doladım bedenini. Bu esnada onu elimde tutarak oturdum yatağa.

 

Boşta kalan elim derisinde gezinirken yavaş yavaş tıslamaya başladı. Bu esnada derin bir nefes verip gülümsedim.

 

" Özledin mi beni ?"

 

Koluma daha sıkı dolandığında derisine daha çok dokunarak gülümsemeye devam ettim. Maran için özel olarak bir oda yaptırmıştım. Onun yaşam standartları evin içinde serbestçe gezmesine engeldi ki bu ben dışında evdeki herkesin felaketi olurdu. Sıcaklığı ve eşyaları onun için özel olarak hazırlanan bir oda vardı üst katta. Maran o odada kalacaktı. Amerika'dayken de aynı yöntemi izliyorduk. Yalnızca ben onunla ilgilenirken odasının kapısı açık oluyordu. Haricinde elimden geldiğince doğal yaşamına uygun bir ortamda olmasını sağlıyordum.

 

Derin bir nefes vererek derisinde parmaklarımı gezdirmeye devam ettim. Bu esnada düşünceler beynimde esirdi. Maran'dan korkmuyor oluşum onun yanındayken daha rahat plan yapmamı sağlıyordu. Buna sığınarak bugün yaşanılanları düşündüm biraz. Daha sonra onunla bir süre daha ilgilenip odasına bıraktım. Bu esnada yemeğini buzluktan çıkarmak için mutfağa indim. Nare bahçede Nermin abla ile sohbet ediyordu. Onları hiç bölmek istemeyerek buzluktan Maran için bir şeyler çıkararak ılıması için tabağın içine tezgaha bıraktım. Daha sonra sakin adımlarla odama ilerleyerek üzerimde ne varsa çıkardım.

 

Banyoya ilerleyip küvete soğuk suyu sonuna kadar doldurduğumda bakışlarım istemsiz olarak aynaya kaydı. Bedenimi inceledim kısa bir süre. Evladımın bedenimde bıraktığı izleri inceledim.

 

Eskisi kadar dolgun olmayan göğüslerimde her gün emerek daha çok belirginleştirdiği göğüs uçlarıma kaydı bakışlarım. Gözlerim yavaşça kapanırken kızımı emzirdiğim anlar geldi gözümün önüne. Daha sonra sol işaret parmağım bedenimde aşağı doğru inerek ameliyat izimi buldu. Sezaryen olmak zorunda kalmıştım. O günleri anımsamak içimde bir yerleri kazısa da çok geçmeden bedenimi buz gibi suya bırakarak kapattım gözlerimi.

 

Gözlerimden yaşlar usul usul süzülmeye başladığında kısa bir süre de olsa acıma teslim olmanın rahatlığını yaşadım. Kızımın acısına teslim olduğum her an bile kıymetli geliyordu bana. Bu öyle bir sevgiydi ki acısı bile ilaçtı. Acısı bile güzeldi. Canımı acıta acıta kopara kopara yitirse de evladımın acısı bile dünyalara değişilmezdi. İçimdeki buruk yarası hasreti benim varlığımın sebebiydi.

 

Derin bir nefes vererek küvetten taşmakta olan suyu kapatıp gözlerimi de kapatarak daldım yeniden. Bu esnada beynim bana evladımın hayali ile güzel bir tesir veriyordu.

 

.........................

 

İlahı Bakış

 

Alparslan yaşadığı şiddetli tartışmanın ardından beklediği cevabı almanın verdiği huzursuzluk ve sıkıntıyla işlerini halletmek için holdinge geçmişti. Uzun ve yorucu geçen toplantıların ardından vakit kaybetmeden eve geçerek kendini Elif'in güvenli limanına bırakmıştı. Çalışmak istemeyecek kadar çok yorgundu bugün. Gününü huzurla doldurmak istiyordu o sebepten. Şu an evlerinin bahçesinde çimlerde bağdaş kurarak resim çizmesinin nedeni de buydu. Elif tıpkı Hazan gibi resme meraklıydı. Kafasını uzatarak Elif'in resmine bakmaya yeltendiğinde Elif somurtarak homurdandı.

 

" Ya amca ! Bakma!"

 

Alparslan ise omuz silkerek kıkırdadı. Bugünün oyunu buydu. İkisi de aklından geçen bir şeyin resmini çizecekti. Elif hızla kağıdı karalarken Alparslan boş boş göz kırpıştırıp etrafa bakındı. Ne çizeceğine asla karar veremiyordu. Daha sonra gülümseyerek aklına gelen fikirle kırmızı boya kalemine atıldı.

 

Sırıta sırıta önündeki kağıda eğildiği esnada Elif önündeki kağıdı boyamaya devam ediyordu. Alparslan ise hızla ona yetişerek resmini tamamladı. Az sonra Elif bitti diye bağırınca Alparslan yerinde sıçrayarak korktuğunu belirtti.

 

" Yavaş ya Bal arısı ! Korkuttun."

 

Elif kıkırdayarak öne atıldı. Bu esnada bakışları amcasının resmindeydi. Elif somurtarak kağıdı eline alırken sitemli bir tınıda konuşmaya başladı. Amcası Galatasaray'ın amblemini çizmişti. Alparslan da kıkırdayarak Elif'in resmini eline alırken onun resmine bakmadan kendi resmini açıklamaya koyuldu.

 

" Ya Amca!" Elif a harfini uzatırken Alparslan da aynı esnada konuşuyordu.

 

" Galatasaray Bal arısı. Bak !" Sağ işaret parmağıyla amblemin üzerindeki yıldızları işaret etti. " Beş tane yıldızı var."

 

Elif somurtarak kağıdı bırakırken Alparslan gülerek boşta kalan eliyle onun yanağını sıktı.

 

" Bana çizdiğin resme bak ! Küstüm ben sana."

 

Alparslan kıkırdayarak öne atılıp yanağına sulu bir öpücük bıraktı. Elif de bu esnada yüzünü daha çok buruşturarak ellerini önünde birleştirdi. Alparslan aynı esnada keyifli bir tınıda konuşmaya başlarken yeğeninin çizdiği resme bakıyordu.

 

Kaşları şüphe ile havalanırken inceledi resmi. Kırmızı elbiseli siyah uzun saçlı bir kadın vardı resimde. Hemen yanındaysa pembe saçlı ve elbiseli küçük bir kız çocuğu vardı. İkisinin de ellerinde pamuk şeker vardı. Alparslan yutkunarak Elif'e baktığında aklında tanıdık bir sahne çoktan canlanmıştı.

 

Bu esnada Elif az önce hiç küsmemiş gibi kıkırdayarak öne atıldı.

 

" Bak !" Dedi a harfini uzatarak. Bu esnada bir yandan da işaret parmağıyla resmi gösteriyordu. " Hatırladın mı böcüş ? Beraber lunaparka gitmiştik."

 

Alparslan boğazına oturan yumruyla zar zor yutkunarak derin bir nefes verdi. Bu esnada konuşuyordu. Sesindeki mutsuzluk onu hiç tanımayan birinin bile duyacağı türdendi.

 

" Hatırladım bal arısı."

 

Elif gülümseyerek anlatmaya devam ederken Alparslan onun çizdiği kırmızı elbiseli ve uzun saçlı o kadını inceliyordu. Elif konuşsa dahi aslında ne dediğinden habersizdi. Zihninde canlanan ana dalmıştı.

 

" Hazan ablayla bana pamuk şeker almıştın. Sonra biz çarpışan arabada seni ezmiştik."

 

Kıkırdadığında Alparslan da acı bir tebessüm ederek onayladı onu. Hakikaten de öyle olmuştu. Hazan Alparslan'ın kendi arabasına binmesine fırsat vermeden gaza basıp çarpmıştı ona. Elif o an da şimdi olduğu gibi kahkaha atmıştı.

 

" Yine gidelim mi lunaparka ? İster misin ?"

 

Sesi keyifsiz olmasına rağmen yüzünde sahte bir gülümseme vardı. Elif hızla başıyla onaylarken hevesle konuşmaya başladı.

 

" Hazan abla da gelecek mi ?"

 

Sıkıntılı bir nefes vererek elindeki resmi usulca ortalarına bıraktı. Hazan artık onun mezarına bile gelmezdi. Elinde olmayan sebeplerden sevdasını kaybetmişti. Hayallerini kaybetmişti. Aldığı nefes ciğerine batarken sıkıntılı bir nefes vererek içinden geçeni diline döktü.

 

" Gelmez."

 

Elif yeniden somurtarak ellerini önünde birleştirdi. Bu esnada Alparslan bıraktığı resmi izlemeye devam ediyordu.

 

" Ben çağırırsam gelir." Aklına bir fikir gelmiş olacak ki Elif , kıkırdayarak ellerini birbirine vurdu. " Bebeği de gelir amca. Babam söyledi. Biliyor musun sende ? Hazan ablanın çok tatlı bir bebişi varmış."

 

Alparslan olduğu yere mıh gibi çakılırken genzine batan yumrudan nefes dahi alamadı. Kısa, çok kısa bir an nefessizlikten öleceğini düşündü. İçine, kalbinin en orta yerine konulan ağır bir taş vardı. O taş nefes bile almasına izin vermezken yüzü yavaş yavaş buruştu. O esnada eli titrek bir şekilde tam kalbinin üzerine erişti. Kalbinin yavaş çarpıntısını duyduğu an güçlükle nefes alarak kendisine seslenen yeğenine bakındı.

 

Zorlukla aldığı nefesini verirken zar zor ayağa kalkarak onun meraklı bakışlarına geçiştirme dolu bir cevap verdi. Buradan uzaklaşıp kendini odasına atmalıydı. Yüreği duyacak tek bir kelime dahi istemiyordu. Yorgundu. Çok yorgundu ve bedeni daha fazla bu yükü taşıyamıyordu.

 

" Sen... Resmine devam et amcam."

 

Zar zor adımlayarak eve doğru ilerledi. Bu esnada yalpalıyordu ve içinden duyduğu kelimeler geçiyordu. Onun bebeği, tatlı bebeği, başka bir adamın kızı olan bebeği, sevdasını ilk gördüğü an hayal ettiği o küçük kız çocuğu, yokluğunda suçlandığı o masum bebek, bir kez bile görüp kokusunu içine çekemediği sevdasının canı, sevdasının canının parçası...

 

Alparslan bunca olan bitene rağmen bir kez bile görmediği o küçük bebeğe duyduğu sevgiyi zikretti içinde. Hayal etmişti hep. Varlığını öğrendiği andan itibaren hayal etmişti onu. Tıpkı annesi gibi koskoca kara gözlere , ay gibi tene ve gece gibi saçlara sahip küçük, tatlı bir kız çocuğu hayal etmişti. Hayalindeki o yüz gözlerinin önüne düşerken zar zor merdivene ulaşarak duvara tutundu. Kalbinde derin bir sızı vardı.

 

Yutkunarak yavaş yavaş adımladı odasına. Her adımında sevdasının kokusu doldu ciğerlerine. İçine her seferinde daha çok çektiği o nefes yüreğine yara olurken kendini zar zor bıraktı yatağa. Kalbinin sızısını bastırmak için bir elini kalbine attı. Bu esnada yüzü çektiği acıyla buruşmuştu.

 

İçli bir nefes verdiğinde uyumak bile güçtü. Hafifçe doğrularak komodine attı elini. Komodinden çıkardığı kırık dökük, parçalanmış telefona baktı kısa bir müddet. Yüzünde oluşan acı tebessümle gönlündeki kırıklara ayna olan telefondan sevdasının onun için doğum gününde attığı ses kaydını açtı. Sevdiği kadının kutladığı ilk ve tek doğum günüydü. Bu ses kaydını dinlediği ilk gece dinler dinlemez yüzünde oluşan gülümseme ile onu arayarak bütün gece sesinin cıvıltısını dinlemişti.

 

Şimdi ise her gün, bulduğu her boşlukta her saniyesini ezbere bildiği bu ses kaydını dinliyordu. Hatta her gece bu sesi dinleyerek dalıyordu uykuya. Gözüne yayılan buğunun yanağına doğru süzülmesine izin verirken ses kaydını açıp kapattı gözlerini. Sevdasının o güzel sesi kulaklarını doldururken içli bir nefes verdi. Yüreğinin yüklendiği tüm acıların dermanı işte bu sesti.

 

"Sevgilim... Hayatımın en anlamlı, en kıymetlisi... Şu an senin yeni yaşına girmene beş dakika var. Ben ses kaydını bilerek erken açtım. Tam vaktinde atmak istiyorum çünkü. Şimdi sana bir sürü güzel şey söyleyeceğim ve sen çok şaşıracaksın. Senin yanındayken, gözlerine bakarken uzun uzun konuşamıyorum hiç. Yeşillerine bakarken konuşmak kolay değil ki! Sana olan aşkımı anlatamıyorum hiç. Neyse sevgilim. Şimdi anlatacağım işte. "

 

Ses kaydının bu noktasında Hazan boğazını temizliyordu. Alparslan bu kısmı her duyduğunda gülümsüyordu. Tıpkı şu an olduğu gibi.

 

" Canım sevgilim, hiç... Beklemediğim bir anda hayatıma girdin. Aştan, sevgiden, sevilmekten bihaberdim seni tanıdığımda ama şimdi... Sen beni o kadar çok güzel seviyorsun ki ben senin sayende sevmeyi yeniden öğrendim. Seninle birlikte hayal kurmayı ; yaşamayı öğrendim. Şimdi senin için yaşıyorum. Seninle hayal kuruyorum. Hatta biliyor musun ? Ben ölümü bile seninle diliyorum. Ölürsem gamzelerine gömülmek istiyorum Alparslan. Orası benim ait olduğum yer. Seni çok seviyorum, Sana çok aşığım. Sana seninle yuva kurmak isteyecek, seni çocuklarımın babası yapmak isteyecek kadar çok aşığım. Anlatmayacağım hiç, Biliyorsun bunun ne demek olduğunu. O yüzden iyi ki doğdun sevgilim. Sen hep doğ. Ben her yıl böyle kutlayayım doğum gününü . Hatta şimdiden söz veriyorum. Bir sonraki yıl bu sözleri gözlerinin içine bakarak söyleyeceğim. Tamam mı ?"

 

Ses kaydı bittiğinde Alparslan'ın başını yasladığı yastık ıslanmıştı bile. Daha ilk cümlede dökülmüştü ilk yaş. Gözünü açmadan parmağını bastırarak ses kaydını yeniden açtığında kendine bile itiraf etmeden ağlıyordu. Her gece olduğu gibi. Her gece sevdasının tutamadığı söz için, o başka bir adamla aile kurduğu için, bir başkasını baba yaptığı için, sevdasını üzüp kırarak kaybettiği için, onun kendisinden nefret etmesine sebep olduğu için her gece ağlıyordu. Bazen göz yaşları böyle gün içinde de akıyordu. Gücünün tükendiği günlerde oluyordu ama bu. Gücünü tamamen yitirdiği günlerde.

 

Ama Alparslan'ın bilmediği bir hatta bir çok şey vardı. İlki ve en önemlisi sevdasının bu ses kaydını ona atarken karnında onun evladını taşıyor olmasıydı. Kader ağlarını sevdaları için örmeseydi eğer bir sonraki doğum gününde yanlarında kızları olacaktı belki de. Bilmediği bir diğer önemli şey ise Hazan'ın da her gece göz yaşı döktüğüydü. Kalp kalbe araya düşmanlık ve nefret girse dahi karşıydı. Ayrıldıkları günden beri ikisi de birbirinden habersizce aynı acıyla sınanıyordu.

 

...............................

 

Hazan Kandemir

 

Küvette uzun uzun oyalanırken düşünmek için bolca vaktim oldu. Kafamdaki tilkiler birer birer yerine otururken planlarım çoktan hazırdı. Havluyu bedenime sararak odaya ilerlediğim esnada telefonu elime alarak Yalçın'ı aradım. Yolda eve Poyraz'ın bıraktığını kendi işlerine dönmesini söylemiştim. O yüzden tahminimce şirketin İstanbul'daki bağlantılarını kontrol ediyordu. İkinci çalışta telefonu açtığında sıkıntılı bir ses doldurdu kulaklarımı.

 

" Abla ?"

 

Kaşlarımı şüphe ile havalandırarak dudaklarımı yaladım. Bu esnada konuşuyordum.

 

" Yalçın, neredesin ?"

 

Sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya başladığında içime bir sıkıntı oturmuştu bile.

 

" Taksim'deyim abla. Trafiğe takıldım. Bir iki alacak varmış Dante beyin. Onları halledip geleceğim eve."

 

Rahat bir nefes vererek bir elimi belime yasladım. Dante neden onu gönderdi diye düşünerek iç çektim. Dante ile şirkette bir ortaklığımız vardı ancak o işlerini , özellikle ülkedeki işlerini kendi adamlarıyla görürdü. Yalçın'ın yapması tuhaftı. Bunu sorguladığımda sesimde merak vardı.

 

" Sen neden hallediyorsun ?"

 

Hiç düşünmeden cevap verdiğinde arkadan korna sesleri duyuluyordu.

 

" Abla şirketin parası. P*çin biri çeklerin karşılığını yatırmamış."

 

Göz devirirken sıkıntılı bir nefes verdim. Dante bir süredir böyle itlerle iş yaptığı için pişman olduğundan söz ediyordu. O yüzden üstelemeden sözlerimi tamamlayarak onu meşgul etmemem gerektiğini düşündüm.

 

" Tamamdır. Hallet işini. Acele hallet ama. Naci'yi getireceksin bana."

 

Yalçın merakla konuştu. Meraklı olduğunu sesinden dahi hissettim.

 

" Naci'yi mi ?"

 

Başımı sallarken gülümseyerek onayladım. Naci için hesap vakti gelmişti.

 

" Aynen. Naci'yi getir. Eve. " Kaşlarım daha çok havalanırken sinsi bir kıkırtı yerleşti dudaklarıma. " Naci'yi Maran'la tanıştıralım diyorum Yalçın. Ne dersin ?"

 

Kahkaha atarak beni onayladığında sesinden neşesi akıyordu. " Büyüksün diyorum abla. Çok büyüksün."

 

Kıkırdayarak telefonu kapattığım esnada aklıma Maran'ın yemeğinin çözünmüş olabileceği geldi. İçli bir nefes vererek giyinmeyi bile beklemeden mutfağa indim. Bu esnada Nare mutfak masasında Nur ve Nermin abla ile yemek yiyordu. Üçünün de bakışları beni görünce eğildi. Ben de yutkunarak geriledim. Burada olmalarını beklemiyordum. İçime bir utanç dolarken sıkıntılı bir nefes vererek açıklamamı yaptım.

 

" Maran... Aklımdan çıkmış. Yemeği nerede ? Çözündü mü ?"

 

Nare yüzünü buruşturarak yutkundu. Bu esnada tezgahın en köşesindeki saklama kabını işaret ediyordu.

 

" Şu leş kokulu böcekleri diyorsun değil mi ? Nermin abla onun içine attı."

 

Bakışlarımı kaba çevirirken hızla ilerleyip elime aldım. Sıkı sıkıya kavradığımda Nermin abla sitemle konuşuyordu.

 

" Hazan kızım gel yemeğini ye. Acelesi mi varmış o böceğin ?"

 

Bakışlarım ona dönerken gülümsedim. Maran ve diğer yılan türleri ortalama on gün kadar aç kalabiliyordu. Ben de Maran'ı normal şartlarda üç günde bir besliyordum. Ülkeye gelir gelmez ilk işlerimden biri de kaldığı yeri arayarak en geç bugün alacağımı ve beslememelerini söylemek olmuştu. Yani acelesi vardı evet. Onu bir an önce beslemek istiyordum. Bunu kelimelerime döktüğümde üçünün de bakışları sofradaydı. Bilerek bakmıyorlardı. Çisem olsa havluyu üstümden atmaya bile yeltenirdi ama çevremdeki diğer kadınlar onun aksine edepliydi.

 

" Var abla. Hem ben daha acıkmadım. Size afiyet olsun."

 

Sözlerimi tamamlayarak Maran'ın odasına çıktığımda alt kattan Norman'ın sesleri geliyordu. Ona da bakmam gerektiğini hatırlayarak Maran'ın avını fark edip yemesini sağladım. Norman ile ilgilenmeden önce ise üzerimi giyinmek için odama döndüm.

 

On dakika sonra aşağı indiğimde üzerimde siyah bir tişört ve kumaş pantolon vardı. Ayağımda ise yine siyah bir babet varken makyaj yapmamıştım. Saçlarımı olduğu gibi bırakarak salona Norman'ın yanına ilerledim. Evden bir daha çıkmayacaktım bugün. O yüzden makyaja gerek yoktu.

 

Biraz Norman ile vakit geçirdikten sonra çevrimiçi toplantıma katılarak yeni işler aldım. Toplantının ortalarında Yalçın bana baş selamı vererek mutfağa ilerledi. Muhtemelen Naci'yi getirmişti. Ben de hız kesmeden işlerimi hallederek onun yanına gittim.

 

İçeri girdiğimde Yalçın mutfakta tek başına oturarak sigara içiyordu. Nare ise bahçede Norman ile oynuyordu. Bakışlarım Yalçın'a yeniden kayarken o beni fark ederek doğrulup sigarasını söndürdü. İçtenlikle gülümseyerek kalkmaya çalıştığı esnada omzuna bastırdım. Mesajı alarak yeniden yerine oturduğundaysa bakışlarımı küllüğe kaydırarak masanın ucundan kendi sigaramı alarak aleve verdim. İçime bir nefes çektiğim esnada Yalçın gülümseyerek konuşmaya başladı.

 

" Naci depoda abla."

 

Elimde tuttuğum paketi ona uzatarak bir dal sigara almasını işaret ettim. Başını eğerek gülümsediğinde paketten bir sigara alıp yaktı. Ben de bu esnada konuşuyordum.

 

" Güzel."

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak devam ettim konuşmaya. " Naci için çok güzel planlarım var Yalçın."

 

Planlarımı kafamın içinde tek tek sıralarken sigaramı bitirene dek düşünmeye devam ettim. Daha sonra çok geçmeden Maran'ı da alarak bodruma indim. Maran'ın yanımda bu şekilde yer aldığı mevzular azdı. Genelde ne Maran'ı ne de Norman'ı işlerime dahil etmezdim. Fakat bu mevzu çok başkaydı. Naci hem yaptığının bedelini ödeyecekti hem de bana parayı aklama konusunda hedef olacaktı. İşlerin açığa vurması halinde plana göre her şey onun üzerine kalacaktı. Yüzüme bunun bilinciyle sinsi bir gülümseme yerleştirerek ona doğru ilerledim.

 

Yalçın onu ahşap bir sandalyeye bağlamıştı. Yeni taşındığım için bodrumda henüz bir eşya yoktu. Geniş alanın en ortasında sandalyeye bağlı şekilde Naci duruyordu. Loş ışığın izin verdiği müddetçe de içeri aydınlanıyordu. Yüzündeki çöp poşetinden gelişimi göremese de ayak seslerimi duymuş olacak ki başını sağa sola çevirdi.

 

" Kim var orada ? Yalçın !"

 

Telaşa teslimiyet gösteren sesine kıkırdayarak eşlik ettim. Naci fena bir g*t korkusuna esir olmuştu. İçli bir nefes vererek tam karşısında durduğumda sol kolumda Maran'ın bedeni sarılıydı. Başı ise elimin arasında dik konumlanmıştı. Boşta kalan elimle poşeti hızla kaldırdığımda yüzümde büyük bir gülümseme vardı.

 

Naci önce benim yüzümü fark ederek başını geriletti. Daha sonra Maran'ı görerek büyük bir çığlık atarak irkildi. İrkilmesi öyle şiddetli olmuştu ki yerini titremeye daha sonra ise sandalye ile birlikte yerle bir olmaya bırakmıştı.

 

Yüzümdeki gülüş büyürken şen ir kahkaha atarak eğildim üstüne. Korkağın tekiydi. Bu korkak haliyle bana kafa tutabileceğini düşünüp düşmanımla iş yapmaya cesaret ediyordu. Öfkeyi içime daha çok yerleştirerek yerde yatan bedenine doğru eğdim başımı. Maran tıslayarak kolumdan hafifçe sarkınca Naci oldukça şiddetli bir şekilde bağırarak başını çevirip hareket etmeye çalıştı.

 

" HAZAN HANIM ! KURBAN OLAYIM ÇEK ŞUNU ÜSTÜMDEN ! ÖLDÜM ABLA ! ÇEK ŞUNU !"

 

Daha çok kahkaha atarak biraz daha eğildim üstüne. Bu esnada Naci titreye titreye gerilemeye çalışıyordu.

 

" Korkma Naci! Senin *lümün oğlumun değil benim elimden olacak !"

 

Naci daha büyük bir bağırma ile bodrumu inletirken kulağımın çınlaması ile başımı sola doğru eğdim.

 

" BIRAKIN BENİ ! YARDIM EDİN LAN!"

 

İçli bir nefes vererek yüzümü buruşturduğum esnada Yalçın anlamış olacak ki ilerleyerek Naci'yi bulunduğu yerden kaldırdı. Yüzüne sert iki tokat attığı esnada yakasını kavrayarak konuşuyordu.

 

" KES LAN SESİNİ ! İTİN EVLADI ! ABLANIN KARŞISINDA BAĞIRMAYACAKSIN DEMEDİM SANA LAN ? S*KİK!"

 

İçli bir nefes verdiğimde Naci çoktan ağlamaya başlamıştı. hafif kıra çalan saçları korkudan döktüğü ecel terleri ile kaplıydı. Tuğrul'un yaşlarındaydı. Esasen aramızdaki mevzular olmasa benden yaşça büyük bir adamdı ancak ondan güçlü olmam onun benim karşımda iki büklüm olmasına yarıyordu. Nefesimi verirken Maran'ın hareket ederek diğer koluma doğru yola çıkmasına izin verdim. Uzun süre elde durmaktan hoşlanmaz genelde bedenimde gezinirdi. Tıslaması odayı doldururken Naci Maran'a korkulu gözlerle bakarak ağlamaya devam etti. Bu esnada ona doğru yaklaştım. Yaklaşmamla başını gerileterek titrek bir ifadeye teslim oldu.

 

" Abla... Ne olur Hazan Hanım... Çekin şunu ! Kulun kölen olayım!"

 

Kahkaha atarak Yalçın'a baktım. O da aynı tınıda gülümsüyordu. Kahkaham artarken sırıtarak konuşmaya başladım.

 

" Sen zaten benim kulum kölemsin Naci! Daha öğrenemedin mi bunu ?" Yüzüne doğru eğilerek devam ettim konuşmaya. O da bu esnada başını gerileyerek ağlıyordu." Ben ne dersem o ! Naci... Senin benden habersiz nefes almaya bile hakkın yok."

 

Kıkırdayarak ona doğru bir adım daha attım daha sonra. Yoktu. Onun benim iznim dışında nefes almaya dahi hakkı yoktu. O ise bunu bile bile Tuğrul'a borç vermişti. Benden izin almadan benim düşmanıma para vererek beni karşısına almıştı. Gülümseyerek bu öfkeyi daha çok serbest bıraktım. Gülüşüm öfkemin sesi oluyordu. Bu esnada Naci ağlayarak konuşmaya devam etti.

 

" Sen ne dersen o abla ! Kulunum, kölenim! Aldığım nefes sana feda olsun abla ! Ne olur çek şu meledi!"

 

Cümlesini dinlerken yüzüme yerleşen sırıtma Maran'a ettiği laf ile keskin bir bıçak darbesi gibi bölündü. Bakışlarım ani bir şekilde Yalçın'a dönerken Yalçın neyi kast ettiğimi anlayarak Naci'ye doğru yaklaştı. Bu esnada Maran boynuma doğru ilerliyordu. Elimi uzatarak sağ koluma tırmanmasını sağlayıp Naci'yi izlemeye koyuldum.

 

Bu esnada Yalçın sandalyenin köşesinde bulunan demir sopayı alarak Naci'nin koluna sert bir darbe indirerek konuşuyordu.

 

" AĞZINI TOPLAYACAKSIN LAN ! O AĞZINI S*KTİRTMEYECEKSİN !"

 

Cümlesini tamamladığı esnada Naci'nin çığlığı odayı doldurmuştu. Bakışlarım etrafta gezinirken burayı yalıtımlı yaptırdığım için şükrettim. Nare ve diğerleri bu sesi duymuyordu. İçli bir nefes vererek duraksadığımda Yalçın bana dönerek mırıldandı.

 

" Pardon abla."

 

Kıkırdayarak başımı salladığımda küfrü için özür dilediğini biliyordum. Daha çok kıkırdadığım esnada Naci içli içli ağlayarak bedenini sarsıyordu. Bu esnada ona yaklaştım. Maran'ı ona doğrultarak konuşmaya başladığımda ağlamasını gerileyerek bağırması bölüyordu.

 

" Ah Naci ! O kadar zavallısın ki ! G*tünün yemediği işlere kalkışıp beni nelerle uğraştırıyorsun."

 

Omuz silkerek gerilediğimde dudaklarımı yavaşça yalayıp yüzüme sinsi bir gülüş yerleştirdim. O ise ağlamaya devam ederek konuşuyordu.

 

" BEN ETTİM SEN ETME ABLA ! KURBAN OLAYIM ETME !"

 

Göz devirerek gerilediğimde Yalçın sopa ile koluna bir darbe daha indirdi.

 

" BAĞIRMAYACAKSIN ABLAYA DEMEDİM Mİ LAN SANA ? "

 

Sıkıntılı bir nefes vererek aldığı darbe ile bağıran Naci'ye döndüm. Yalçın'ın dediği gibi bana bağırmayacaktı. Bundan çok daha ağırını bu sebepten hak etse de şimdilik bu kadarı ile yetinecektim. Savaş daha yeni başlıyordu ancak Yalçın'ın dahi atladığı bir detay vardı. O detayı da ben ekleyerek devam ettim konuşmama.

 

" Bana abla da demeyeceksin Naci! Ben senin ablan mıyım ? G*t herif !"

 

Naci ağlayarak yalvarmaya başladı bu kez. Bakışlarını gözlerimde tutmaya çalışıyordu. Bakışları gözlerimde gezinirken dahi istemsizce Maran'a kayarak korkuyla harlanıyordu. Bunu bilmenin alaylı sevinciyle gülümseyerek dinledim onu.

 

" Öz...Özür dilerim Hazan hanım. Affedin beni ! Büyüklük sizde kalsın!"

 

Korkuyla titrek bir sesle konuştuğunda bakışlarım Yalçın'a döndü. Yalçın sinsi bir gülüşle başını eğerken Maran'ın derisini okşayarak içli bir nefes verdim. Benim affedecek kadar merhametli biri olduğumu düşünüyordu demek. Bu demek oluyordu ki Naci onca vakit boyunca beni hiç tanıyamamıştı. Kıkırdayarak bunları içimden geçirirken bir de dışıma vurmak istedim. Naci nasıl bir kadına ihanet ettiğini şimdi öğrenecekti.

 

" Yazık! Benim seni affedeceğimi düşünecek kadar zavallısın."

 

Ona doğru iki koca adım atarak tam karşısında durup Maran'ın tıslamasını işitmesine neden oldum. Çığlık atarak gözlerini kapatıp başını geriye attı. Bu esnada ona daha çok yaklaşıp fısıldadım.

 

" Ben affetmem Naci! Ben kimseyi affetmem. " Kıkırdayarak Maran'ı onda daha çok yaklaştırdım. Bu esnada Naci çığlık atarak gerilemeye çalışıyordu. " Tuğrul'a para verdin. Benim düşmanıma benim sayemde akladığın parayı verdin."

 

Bütün kelimeleri bastıra bastıra kurduğumda öfke bedenimden taştı. Diğer elimle boğazını sıkarak bana bakmasını sağladım. Bu esnada Maran da sol gözüne doğru ilerliyordu. Tıslamasıyla birlikte Naci'ye bağırdığımda Naci'nin korkudan gözleri yerinden fırlayacaktı.

 

" SEN KİMSİN LAN ? KİMSİN DE BENİM PARAMI BENİM DÜŞMANIMA YEDİRİYORSUN ? NE ZANNEDİYORSUN SEN KENDİNİ ? "

 

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında gözlerini kapatmıştı.

 

" AFFEDİN ! BİLMİYORDUM! AFFEDİN!"

 

Sinirle gülümseyerek daha çok sıktım boğazını. Bal gibi de biliyordu onun benim babam olduğunu. Tahminimce Benden daha güçlü olduğunu ve benim sözüme boyun eğmediğini alemdekilere kanıtlamak adına böyle bir girişimde bulunmuştu. İhmal ettiği çok şey vardı. Bunların en başında onu tek lafımla bertaraf edeceğim gelirken devamında onun hakkında elimde bulunanlar geliyordu. Sinirimi sesime de yansıtırken bunları teker teker sıralamak yerine önce onu en çok korkutacak olanı dökecektim dilime. Bu sebepten bakışlarımı Yalçın'a çevirerek sordum sorumu.

 

" Yalçın... Naci'nin bir milletvekilinin karısıyla görüntüleri vardı. Değil mi ? "

 

Yalçın sinsi bir gülüş atarak beni onayladığı esnada Naci'nin bakışları hızla bana döndü. Gözleri kocaman açılmıştı ve dişlerinin titremesi bana kadar duyuluyordu.

 

" Yok... Yok ! Olmaz! Hazan hanım... *ldür beni daha iyi."

 

Sesi zar zor ve ağlamaklı çıkıyordu. Gülümseyerek başımı aşağı yukarı salladım. Bu işin sonunda nefesi kesilerek ölüm bedeninde yer edinecekti ama öncesinde defalarca kez ölümü dileyerek yaşayacaktı. Ölmesine bile izin vermeyecektim onun. Ölmesine dahi iznim yoktu.

 

" O kadar kolay değil Naci! O kadar kolay değil. Sen önce benim için kullanılamaz hale geleceksin. " Derin bir nefes vererek baktım gözlerinin içine. Göz bebekleri bile titriyordu korkudan. " Sonra... Yavaş yavaş , gün gün öleceksin."

 

Gerileyerek derin bir nefes verdiğim esnada bakışlarım Yalçın'a döndü. Ne yapacağını zaten bilse de bir de onun gözleri önünde söyleyecektim her şeyi.

 

" Naci'nin çek verdiği hesabın hisselerini bana devredeceksiniz. Tuğrul'a da haber gönderin. "

 

İçime sinsi bir merak dolarken borcun mühletini öğrenmek istedim. Bu detayı atlamıştım. Bakışlarım Naci'ye dönerken titreye titreye bana baktığını gördüm.

 

" Kaç ay süre verdin, borç için ?"

 

Hıçkırdı sözlerimle. Gözleri hızla kapanırken ağzının içinde mırıldandı. " Bir yıl."

 

Yüzüme sinsi bir gülüş yerleşirken kıkırdayarak Yalçın'a döndüm. Geçmişin hesabı yavaş yavaş sorulmaya başlanacaktı. Bunun için ilk taş ve ilk hedef Tuğrul olsa da asıl hedefim Kenan olacaktı. Onlar için savaş dudaklarımdan şimdi dökülecek olan sözlerle başlayacaktı.

 

" Bir ay... Yalçın Tuğrul'un şirketine git ve de ki ' Borcunuzun yeni alacaklısı ödemeniz için size yalnızca bir ay mühlet verdi.'"

 

Yalçın başını olumlu anlamda sallarken Naci süt dökmüş kedi gibi susuyordu. Bir yandan da sessizce ağladığında kolumdan boynuma tırmanan Maran'ı elime alarak gülümsedim. Bu esnada planın geri kalanı kafamda netleşmişti.

 

" Naci'nin hesaplarından da toplam on beş milyon dolar çekeceksin. Parayı benim istediğim yere istediğim zamanda Naci kendi elleriyle teslim edecek."

 

Naci'nin bakışları şaşkınlıkla sekteye uğrarken yalvarırcasına konuştu. " Hazan han-"

 

Yüzüme tiksinir bir ifade yerleştirerek elimle susmasını işaret ettim. " KES SESİNİ !"

 

İçli bir nefes vererek Yalçın'ın gözleriyle onaylamasını sağladığımda bakışlarımı bodrumun çıkışına çevirmiştim bile. Zekice oynanan bir oyun olacaktı bu. Bir satranç kadar stratejik ve temiz bir oyun olacaktı. Fakat tek bir farkı vardı bu oyunun. Karşı takımın kazanması halinde suçlanacak olan şah değil de piyon olacaktı.

 

......................................

 

İlahi bakış

 

Çisem çalışma odasına doğru ilerlerken sabahtan beri görmediği kocasını ne kadar çok özlediğini içinden geçiriyordu. Çok çalışıyor ve çok yoruluyordu. Yorgunluğunu görmek onu üzse de çalışmayı sevdiğini bildiği için ses etmiyordu. Oldukça sıkkındı canı. Hazan'ı iki kez aramış ve meşgul olduğunu öğrenerek reddedilmişti. Nare de ablasının yanındaydı bugün. İkisi dışında görüştüğü pek kimse yoktu zaten. Dante'nin işi dolayısıyla sadece gözü kapalı güvendiği kişileri yakın çevresinde tutuyordu. Bu yüzden çoğu arkadaşıyla da arasına mesafe koymuştu.

 

Bunun için üzgün değildi esasen. Yalnızca bugün hayli sıkıldığı bir gün olmuştu. Saat akşam yediyi geçiyordu ve henüz yemek dahi yememişlerdi. Kocasının odasına adımlarken düşüncesi buydu. Önce onu işlerinin başından alıp birlikte yemek yiyecekti. Daha sonra en sevdikleri diziyi izleyip geceye odalarında devam edeceklerdi. Bunları düşünerek hevesli hevesli çalışma odasının önüne geldiğinde kapıyı tıklattı. Dante'nin tuhaf aksanı ile gelmesini söylemesini duyduğunda ise kıkırdayarak girdi içeri.

 

Daha sonra gördüğü manzara ile göz devirdi. Akşamın bir saati bile kocasının gözünde güneş gözlüğü vardı. Üstelik şu an evdelerdi. Dante Çisem'i ve göz deviren ifadesini görerek gülümseyip sandalyesini masadan gerileterek olduğu yerde yayıldı. Çisem bunun anlamını gayet iyi bildiği için koşar adım yanına ilerleyerek kocasının ona açtığı yerden kucağına yerleşti. İçli bir nefes vererek yeşil gözlüklerini çıkarıp ona hayranlıkla bakan gözleri görünce ise kıkırdamaya devam etti.

 

" Kociş... Akşam bile takıyorsun şu gözlükleri. "

 

Dante kıkırdayarak elini onun beline yerleştirdi. Çisem onun renkli gözlüklerine alışsa da bu alışkanlığın tüm gün sürmesine alışamamıştı.

 

" Seviyorum baby."

 

Çisem kıkırdayarak ona doğru yaklaşıp gülümsedi.

 

" Beni daha çok seviyorsun."

 

Dante de gülümseyerek tekrar etti cümlesini. Siyahtan başka rengin olmadığı hayatına renk katmak için takmaya başlamıştı bu gözlükleri. Şu an ise senelerdir süren bir alışkanlık olduğu için takmaya devam ediyordu. Çünkü artık hayatında siyahtan başka her renk vardı. Artık onun hayatını karısı renklendiriyordu ve Dante bundan çok memnundu.

 

" Seni daha çok seviyorum."

 

Dudaklarının birbirine yaklaştığı an Çisem kucağında biraz gerilemek istedi. Kemerine oturduğu için rahat edememişti. Tam kucağında daha çok yayılacağı anda dengesini kaybederek masaya doğru düştü. Küçük bir çığlık attığı esnada Dante belinden tutarak sabitledi karısını. Bu esnada Çisem'in poposu bilgisayarın klavyesine çarptığı için refleksle başını çevirip o yöne baktı.

 

Gözü saniyelik olarak monitöre kaydığında ise yeniden Dante'ye dönüp sonra tekrar ekrana baktı. Küçük bir sekme vardı orada. Çok tanıdık bir sekme... Çisem'in müptelası olup düzenli olarak alışveriş yaptığı bir sitenin sekmesi.

 

Başını monitöre daha çok yasladığı an Dante her şeyden habersiz karısını izliyordu. Çisem ise kolunu uzatarak fareye ulaşıp o sekmeyi açmıştı bile.

 

Fantezi oyuncaklarının ve çok daha fazlasının satıldığı bir siteydi bu. Sekmeyi açtığı an ise önüne çıplak bir kadının beline sarılı olan takma uzuv çıktı.

 

Çisem'in ağzı şaşkınlıkla açılırken Dante karısının ekranda neye baktığını onun bedeni yüzünden göremiyordu. Çisem ise bu esnada şaşkın bir çığlık atarak duraksadı. Gözlerini kapatıp beş saniye bekledi. O beş saniye içinde az önce gördüğü şeyin yalan olmasını diledi. Yalan diye tekrarladı içinden. Gözünü tekrar açtığındaysa aynı görüntü karşısındaydı. Yüzünü iğrenir bir ifade ile buruşturarak hızla ayağa kalktı. Dante bunu gerçekten düşünmüştü. Gerçekten bakmıştı buna. Kocasının tercihlerini mi sorgulaması gerektiğini yoksa fantezilerinin sınırını mı çözmesi gerektiğini düşünmek için işaret parmağını kaldırarak bir iki saniye boş boş göz kırpıştırdı. Dante bu esnada karısının kalkmasıyla gördü ekranı. Yüzünü buruşturarak içinden s*çtığını geçirdi. Gerçekten s*çmıştı.

 

Çisem gözlerini kocasının gözlerine dikerek sinirle konuşmaya başladığında midesi bulanıyordu.

 

" DANTE BU NE ? NELERE BAKIYORSUN SEN YA ! TOP MUSUN SEN ?"

 

Dante sinirli bakan karısının sözleri karşısında hayrete düşerken anlamadığı kelime karşısında kaşlarını şüphe ile havalandırdı.

 

" Top ?"

 

Çisem omuz silkerek ona doğru adımladığında kocasını bir yabancıdan seçerek hiç bitmeyecek bir sınava dahil olduğunu düşünüyordu. Kavga ederken bile ona açıklama yapmak zorunda olmak dehşet vericiydi.

 

" Vurduran erkeğe denir canım. Karı gibi olan erkeğe."

 

Çisem sözlerini öfke ile kurarken karşısında bu kez en az onun kadar öfkelenen kocası vardı. Dante karısının ona kurduğu cümle karşısında hayrete düşüp duraksamıştı. Duraksarken ise her bir milimine ve bedenine öfke dolmaya başlamıştı. Bunu ona nasıl söyleyebilirdi ? Çisem'in takılmak için ettiği küçük hakaretleri her zaman ona verdiği değer yüzünden yutuyordu ama erkekliğine nasıl laf edebilirdi ? Dante bu kadarına sabredebilecek türden bir adam değildi. Kırgınlığını diline dökerken içindeki öfkeyi ona kusmamak için dişlerini sıkıyordu.

 

" Çisem daha fazla konuşma. Seni kırmak istemiyorum."

 

Dante karısının adını yalnızca ona kırıldığı anlarda telaffuz ederdi. Çünkü adını olması gerektiği gibi telaffuz edemiyordu. Bu yüzdendi. Gerçekten ciddi olduğunu ise Çisem adını duyduğu an anladı. İkisinin gözünde de öfke varken Çisem yeniden öne atılarak konuşmaya başladı. Önünde takma bir uzuv olan kadın vardı o sitede. Alışveriş sitesiydi. Satın alacaktı belli ki. Üstelik çıplak bir kadını da görmüştü. Çisem bunun hesabını daha sonra sormak adına şimdilik sessiz kalmayı seçerek asıl konu hakkında bir dizi konuşma yapmaya karar verdi. Sorularını sıraladığında Dante merakla onu izliyordu.

 

" Madem öyle değil, ne diye bakıyorsun takma s*ke ? Bir de kadın takmış onu . Ne planlıyorsun Dante ? Kendini bana mı-"

 

Sözü Dante'nin arkasını dönerek çalışma masasında bulunan sandalyeyi ayağıyla devirdiği an bölündü. Dante bunu duymamak adına dönmüştü arkasını. Saçmalıyordu. Kafasındaki plan çok daha farklıydı ama Çisem yine onu dinlemeden konuşmaya başlamıştı. Cevap bile vermek istemese de güçlükle araladı ağzını. Cevap vermezse Çisem susmayacaktı. Tanıyordu karısını.

 

" Senin için bakıyordum."

 

Çisem'in kaşları şüphe ile havalanırken şaşkın bir nefes verip dudaklarını yaladı. Bu esnada kocasının tam karşısına geçerek konuşmak istedi. Ne demek oluyordu bu ? Çisem'in bu takma sahte şeylere ihtiyacı mı vardı ? Ne saçmalıyordu ? İçinde bu düşünceler geçerken bunları bir de dışına dökmek istedi.

 

" Benim böyle sahte şeylere ihtiyacım mı var Dante ? Emekliye mi ayrılıyorsun ?"

 

Dante içinden küfür mırıldanarak sabretmeye zorladı kendini. Çisem deniyordu onu. Ne kadar ileri giderse gitsin hep sessiz kaldığı için deneniyordu. Sabrını sürdürerek içinden geçeni dillendirdiğinde karısı şaşkınlıkla ona bakıyordu.

 

" Daha fazlasına uğraşıyorum. Seni daha mutlu etmek istiyorum ama... Hata... Unut gitsin."

 

Hata olduğunu dışından da dillendirirken düşündü. Onu aynı anda ne kadar çok hazza ulaştırabileceğini denemek için almayı düşünmüştü sadece. Onu daha çok mutlu etmekti amacı. Çisem ise bakışlarıyla bunu sorgulayarak sorgusunu diline döktü.

 

" Ne yani sen gay değil misin ?"

 

Dante omuz silkerek geriledi. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Değilim."

 

Çisem yanlış düşüncesi ile kocasını ne kadar çok kırdığını idrak ederek ona doğru adımladı. Bu esnada Dante onun yüzüne bile bakmıyordu. Çok kırılmıştı sözlerine. Anlayıp dinlemeden söylediklerine kırıldığı için de yüzüne bakmıyordu. Çisem fark ederek elini tuttuğunda gülümseyip öptü yanağını.

 

" Kocişim... Özür dilerim. "

 

Dante gülümsemeye çalışarak geriledi. Bu kez hakikaten kırılmıştı ona.

 

" Gerek yok."

 

Çisem gerileyen kocasına ilerleyerek kolunu boynuna dolamaya yeltense de Dante arkasını döndü. Bir de soruyordu gay misin diye. Dante çok kırılmıştı bu kez. Erkeklik gururu incinmişti. Ne kadar kızgın olursa olsun ona yansıtmak istemediği için bu mevzuda bile susmuştu. Şu an tek istediği şey yalnız kalıp sinirini dindirmekti. Çisem yeniden ona doğru atıldığı esnada Dante ilerleyerek odanın kapısını açtı.

 

Çıkması için Çisem'i beklediğinde gözlerine ve yüzüne bakmıyordu. Kapıda durmuş öylece çıkmasını bekliyordu. Çisem ise hayal kırıklığı ve üzgünlükle baktı kırdığı kocasına. Bir anlık sinirle kurduğu cümleler belli ki onu çok kırmıştı ancak bakıldığında onun verdiği tepki de gayet yerindeydi. Yine de kocasının isteğini yerine getirerek odadan çıktı. Kendi odasına ilerlerken bildiği tek şey ise bu kavganın bu kadarla kalmayacağıydı.

 

...................................

 

İlahi Bakış

 

Alparslan zar zor daldığı uykusunda bir saatlik bir huzur bulabilmişti. Uyanır uyanmaz ise soğuk bir duş alarak rahat giysilerini üzerine geçirerek aşağı inmişti. Hazan seçimini yaptığı için onun yanlışta olduğunu ona kanıtlayana dek hem onu Dağhan'dan korumak hem de kendi işlerini riske atmamak zorundaydı. Sorumlulukları her geçen gün katlanarak artıyordu. Yükü de aynı şekilde her geçen gün ağırlaşıyordu. Bıkkın bir nefes vererek salonun ortasına ilerlediğinde çalışan kızlardan birinin akşam yemeğini topladığını gördü. Bakışını ondan çekerken zihnindeki soruları sormakla meşguldü.

 

" Abim nerede ?"

 

Kız yüzüne bakmamaya çalışarak kurdu cümlesini. Alparslan gerekmedikçe kadınlarla muhatap olmuyordu. Buna evde bütün gün yan yana olduğu çalışanlar bile dahildi. Öyle ki bir süre sonra onun bu soğuk tavrı çalışanlarda korku yaratmaya başlamıştı. Bu sebepten yüzüne bakmaya bile çekiniyorlardı.

 

" İşi varmış efendim. Çıktılar."

 

Alparslan başını onaylarcasına sallarken bıkkın bir nefes verdi. Düşünmesi gerekiyordu. Bunu derdine dökerek yapmak için ise derdinin en büyük ortağına ihtiyacı vardı. Sözlerine bunu döktüğünde bakışları köşede bulunan ve onları teslim eden aslan büstündeydi.

 

" Bahçeyi hazırlayın. Rakı iki şişe olsun."

 

Uzun ve zor bir gece olacaktı. Eşlikçisi de olurdu muhtemelen. Toygar'ı çağıracaktı şimdi. Önemli mevzular vardı. Çalışan kız onaylar bir mırıltı çıkararak mutfağa ilerlerken evin bahçesine yöneltti adımlarını. Sofra daha kurulmadan masadaki yerini aldığında ılık ılık esen rüzgarla kapattı gözlerini. Hamlelerini düzgün seçerek atması gerekiyordu. Hazan Dağhan ile bir olup ona saldırdığında boşa kürek çekmiş olacaktı. Farkında değildi ne yaptığının. Alparslan bir delil koyamadığı için onu dinlemiyordu ama enerjisini kızı için değil de onun için harcayarak hata yapıyordu.

 

Neyse ki Alparslan bu yükün de altına seve seve girmişti. Sevdiği kadının kızını bulmak tabii ki onun göreviydi. Hazan ondan nefret de etse elini bir an bile ondan çekmeyecekti. Üç yıldır arıyordu. Üç yıldır sevdasının kızını arıyordu. Yoktu. Tek bir iz bulsa Hazan'ın karşısına çıkıp gösterecekti. Kızını beraber bulalım diyecekti. Olmuyordu ama Alparslan pes etmiyordu.

 

Hem kızını bulacaktı hem de bu süreçte onu koruyacaktı. Bir yandan da kendi işlerinin rayından çıkmaması için Dağhan ile yapmaya çalıştığı her işi baltalayacaktı. Hazan'ın onunla olduğundan daha ileriye gitmesine engel olmaya çalışacaktı. Dağhan ona da kızına da gözü döndüğünde zarar verecek türde bir sapkındı. Üstelik kadınlara da oldukça düşkündü. Bunu düşünmek bile onun içinde bir yeri kaşıdı. Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek sevdiğini kıskanmamak için direndi. Hakkı yoktu buna. Başka bir adamın karısıydı. O adam ölse bile onun buna hakkı yoktu.

 

Sıkıntılı bir nefes daha verdiğinde mezeler çoktan sofrasına yerleşmişti. Kadehine bir buz atarak rakıyı doldurduğu esnada ise Toygar bir sandalye çekerek oturmuştu yanına. İri yarı cüssesi sandalyeye zar zor sığarken başını eğerek selam verdi.

 

" Abi..."

 

Alparslan başını sallayarak karşılık verdi ona. Eliyle masanın ilerisinde bulunan çalışana işaret yaptığındaysa Toygar için bir servis açılmıştı.

 

" Eyvallah ."

 

Toygar kendi kadehine rakı doldurarak mezeye atıldı. Alparslan da bu esnada onu izliyordu. Her akşam olduğu gibi bu akşam da Toygar rakısından bir yudum alarak günü raporlayacaktı. İçli bir nefes verip yudumunu bitirdiğinde Alparslan bu sebepten beklenti ile yüzüne bakıyordu. Toygar derin bir nefes daha verip başladı konuşmaya.

 

" Abi tam tahmin ettiğimiz gibi hanımefendi Dağhan'ın çiftliğine gitti."

 

Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek başını aşağı yukarı salladı. Bu esnada öfkeden dişleri birbirine çarpıyordu. Ne kadar yanlış olduğunu bilse de onu ölesiye kıskanıyordu. Dağhan iti ile iş yapacak olması da ayrı bir mevzuydu. Onu hiç düşünmemeye çalışarak cebinden bir sigara çıkarıp ateşe verdi. Dumanı içine çektiği esnada kendini buna hazır hissederek sordu.

 

" Sonra ?"

 

Toygar biraz dikleşerek raporunu vermeye devam etti.

 

" Hanımefendi onu Dağhan'a götüren adamları vurmuş. İçerden aldık bu bilgiyi. Sonra da konuştular. Bizzat ben dinledim."

 

Tek kaşı şüpheyle havalanırken bakışları en güvendiği adamındaydı. Yüzündeki ifadeye göre gerisinde bir sorun yoktu. Rahat bir ifadeyle sorusunu yöneltirken bunu geçirdi içinden. Bir yandan da dejavu yaşıyordu.

 

" Özgürsünüz ama... Karşılığında sizden küçük bir isteğim olacak."

 

Alparslan ona minnetle bakan kadınlarda gezdirdi gözlerini. Hepsi de bu hayattan kopmak için can atıyordu. İçinde bir yerde merhameti bu yüzden sancı oluştururken yüzüne en samimi ifadesini yerleştirerek konuşmaya başladı. Planını daha buraya gelmeden yapmıştı. Dağhan'ın çevresinden aldığı bilgiyle bu gece ona kadın gideceğinden emin olarak yapmıştı baskınını. Bir taşla koca bir orduyu devirecekti. Hem bu kadınlar kurtulmuş olacaktı hem onları satan adi hak ettiği yere ulaşacaktı hem de Dağhan'ın işlerinden haberi olacaktı. Kusursuz planını harekete geçirmek için can atarken ki heyecanı sesinde yer bulmuyordu. Gizleniyordu.

 

" Bu gece son bir iş yapacaksınız. Sizi benim adamlarım götürüp getirecek. Verdiğim dinleme cihazlarını eve nasıl yerleştireceğinizi de onlar anlatacak. Yapmanız gereken tek şey o cihazları eve yerleştirmek. Sonra sabah sizi aldırdığımda yeni bir kimlik ve pasaportla istediğiniz ülkede istediğiniz hayatı kuracaksınız."

 

Aklından geçen anlarla sorusunu yönelttiğinde Toygar onu dinliyordu.

 

" Ne konuştular ?"

 

Daha çok dikleşerek konuşmaya başladığında Alparslan sigarasını içiyordu.

 

" Hayvanlar falan abi. Klasik Dağhan işte."

 

Alparslan sinirle gülerek sıkıntılı bir nefes verdi. Dağhan asla değişmek bilmiyordu. Huylu ve tuhaf bir adamdı. Kendine ısrarla kaplan dediğini hatta direttiğini düşündü .Bu esnada içinden geçenleri diline döküyordu. Kesinlikle Hazan için de bir fikri vardı ve bu fikir onun için hayli önemliydi.

 

" Hazan'a ne dedi ?"

 

Toygar Hazan'ın adının geçmesiyle başını eğerek ciddi bir ifade takındı. Alparslan onun adının anılmasından bile rahatsız olacak düzeyde bir kıskançlığa sahipti. Hazan'ı ne kadar çok sahiplendiğini bildiği için toygar onu rahatsız etmeyecek bir şekilde konuşmaya özen gösterdi.

 

" Ceylan abi."

 

Alparslan sinirle gözlerini kapattı. Bu esnada elinde bulunan kadehi sıkıyordu. Sevdasına ceylan diyerek onun güzel olmasına vurgu yapmıştı. Adi şerefsizin tekiydi. Sinirli bir nefes verdiğinde nefesleri kızgın bir boğanın nefesini andırıyordu. Bedeninin her bir zerresine öfke dolarken derin derin nefesler vermeye devam etti. Sakin kalmaya çalışıyor ve bunu yaparken daha çok sinirleniyordu. Toygar onun ne denli kızdığını fark ederek yutkunup öne atıldı. Konuyu dağıtması gerekiyordu. Yoksa Alparslan bu sinirle Dağhan'ı *ldürmek için kendini yakardı.

 

" Hanımefendi kabul etmedi. Yani... Ceylanı güçsüz buldu. Leopar olduğunu söyledi."

 

Alparslan keyifle sırıtarak gülümsedi. Siniri bir anlığına uçup gitti. Hazan Dağhan gibi bir ite kanmayacak kadar zekiydi. Bunu az önce duyduğu ile yeniden kanıtladığında gülüşünü büyüterek arkasına yaslandı. Bu esnada bugün yaptığı planın Dağhan'ı ne kadar öfkelendirebilmiş olacağını düşünmeye başlamıştı. Toygar hissetmiş olacak ki tam da ondan konuşmaya başladı.

 

" Hanımefendi Dağhan'ı güçsüz bulduğundan bahsetti abi. Yani demedi de... Lafı yerleştirdi. Dağhan'a büyük geldi tabii... Kaldıramadı."

 

Başını aşağı yukarı sallarken bu kez keyifle içine bir duman çekiyordu. Alparslan bilerek Dağhan'ın onun karşısındaki zayıflığı ile sınamıştı onu. Müdahale etmeyecekti bu ortaklığa ama Hazan'a da yanlış kişiyi seçtiğini gösterecekti. Duyduklarına göre iki amacında da başarılı olmuştu. Yutkunarak Toygar'a baktığında devam etmesi için eliyle işaret verdi. Toygar ise konuşmasını sürdürdü.

 

" Tartışmadan tartıştılar abi. Dağhan iti hanımefendiyi ciddiye almıyor. O da sinirlendi buna. Sonra bir para mevzusu geçti. O kısmı bilmiyoruz. Poyraz yolda anlatacakmış. Evde konuşmadılar."

 

Alparslan son duyduğuyla çok ciddi bir tavır takındı. Hazan ile Dağhan'ın anlaşamaması beklediği bir durumdu zaten ki Alparslan anlaşıp iş yapmalarından korkmuyordu. Korkusu Hazan'ın o adamın tehlikeli sularında boğulmasıydı. Çocukluğunu biliyordu Dağhan'ın. Beraber büyümüşlerdi. Kendi çıkarları için yapmayacağı şey yoktu onun. Alparslan bu yüzden endişe ediyordu. Para mevzusu bu sebeptendir ki onda oldukça fazla merak uyandırmıştı. Ne olduğunu az çok tahmin ederek tahminini diline döktüğündeyse yapması gerekeni kafasında kurgulamaya başlamıştı.

 

" Kanıt isteyecek Dağhan. Para konusu odur."

 

Toygar Alparslan'ın neyi kast ettiğini anında anlayarak Dağhan'ı taklit etme ihtiyacı hissetti. Bu sayede abisinin öfkesi ve ciddiyeti de belki biraz kırılırdı. Şu an ki duruşu ve bakışı onun için endişe etmesine neden oluyordu.

 

" Muhtemelen."

 

Alparslan Toygar'ın taklidiyle kıkırdayarak salladı başını. Bu esnada dilini yalayıp bir eliyle onun omzuna vurdu. Dağhan Hazan'dan gücünün kanıtını isteyecekti. Hep yaptığı şeydi. Bekliyordu bunu. O yüzden para konusunu ciddiye alıp araştırma yapmaları şarttı. Toygar abisinin gülüşü ile sıkıntılı bir nefes vererek para konusunu masaya daha çok yatırmaları gerektiğini düşünüp konuşmaya başladı.

 

" Abi... Nasıl bir şey isteyecek bu it ? Biz ne yapalım ?"

 

Alparslan yutkunarak sigarasından bir duman daha çekti. İzmariti küllüğe bastırırken ince birer duman halinde üflüyordu. Bir yandan da düşüncesini diline döküyordu.

 

" Hazan para aklıyor. Para aklatacak. Dağhan en son nerede vurgun yaptı Toy ?"

 

Toygar yani alemde bilinen adıyla Toy kısa bir an düşünerek bakındı. Daha sonra aklına geçen hafta Arslan Kardeşlere anlattığı büyük vurgun geldi.

 

" Abi geçenlerde Karteli'yle para çalmıştı. Yüz milyon dolardı. "

 

Alparslan Dağhan'ın yaptığı büyük vurgunu hatırlayarak salladı başını. Meksika devletinin parasını çalmıştı üstelik. Farklı bakanlıkların ve devlet yetkililerin parasıydı elindeki para. Uzun süredir dışarı çıkarmaya cesaret edememişti. Alparslan o parayı nasıl alacağını nasıl bir yol izleyeceğini bir süredir merakla bekliyordu. Anlaşılan o ki Dağhan'ın o para için çok sinsi planları vardı. Parayı Hazan'a aklatacaktı. Yakalanılırsa eğer organize suç çetesinin başında olmaktan ve Meksika devletinden para çalmaktan hapis yatacak olan kişi bu durumda Hazan olacaktı. Dağhan yine şaşırtmamıştı. Hazan ise yüksek ihtimalle teklifi kabul etmişti ve nasıl bir belaya bulaştığının henüz farkında dahi değildi. Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek yapması gereken planı içinden geçirmeye başladı. Karteli'den sızan birilerini bulup konuşması gerekiyordu. Hazan'ın izlerini silecekti. O parayı aklasa bile yakalanmaması için gölgesi olacaktı. Gerçi yakalansa da canını ortaya koyarak onu hapisten çıkarırdı ama bunun olmaması için mücadele edecekti.

 

" Bana örgütten ayrılan birilerini bulun. Hatta başka örgütlere geçen birileri olsun."

 

Toygar başını sallayarak işlerini kafasına teker teker yazmaya başladı. Alparslan ile aralarında can bağı ile bağlanmış bir kardeşlik ilişkisi vardı aslında. Toygar ondan büyük olsa da saygıdan Alparslan'a abi diyordu. Aralarındaki bu bağa rağmen Alparslan işler söz konusu olduğunda çok katı ve mesafeli bir adamdı. Bu sebeptendi Toygar'ın her hamlesini beyninin içine kazıya kazıya yazması.

 

Onaylar bir mırıltı çıkararak her şeyi beynine yazdığından emin olduktan sonra rakısından bir yudum daha aldı. Alparslan bu esnada planını düşünmeye devam ediyordu. Hazan'ın bu parayı nasıl aklayacağını öğrenip parayı ondan önce alarak örgüt ile bağını kesmesi gerekiyordu. Üstelik paraya el koyduğu an Dağhan'ın işlerini de sekteye uğratmış olacaktı. Ortadoğu'da satın aldığı ve parasını henüz ödemediği mallar vardı. O malların parasını yüksek ihtimalle bu parayla karşılayıp malları Türkiye ve Avrupa pazarına sokacaktı. Dağhan bir çok sektörde kendine yer bulmaya çalışsa da asıl parayı kırdığı yer uy*şturucu pazarıydı. Bu paraya en çok bu sebepten el koymak istedi Alparslan. O malları almasına izin vermeyecekti.

 

İçli bir nefes verdiğinde bu kez aklından geçeni diline de döktü.

 

" Toygar bu iş önemli. Seda Hazan'ı takip etmeye devam etsin. Parayı nasıl aklayacağını öğrenmemiz lazım."

 

Toygar'ın tek kaşı şüphe ile havalanırken merak dolu sorusunu yöneltti.

 

" Abi paraya el mi koyacağız ?"

 

Alparslan gülümseyerek reddetti onu.

 

" Parayı hak ederek alacağız. Hazan'ı o çeteye bulaştırmayacağız."

 

Toygar yutkunarak duraksadı. Bu dediğini yaptığında onu daha çok nefretle dolduracağını geçirdi içinden. Zaten sevdiği kadının onu suçlaması Alparslan'ı yeterince yıkık bir adam yapmıştı. Bir de bu şekilde üstüne gitmesi nefretini harlayacaktı. Toygar bunları içinden geçirirken iş konuşmasından sıyrılıp dostu olarak ona bir tavsiyede bulunmak istedi. Bakışlarını Onda tutarak bakışlarını yumuşattı. Alparslan bu bakıştan anlayarak dostu olarak konuşacaktı onunla.

 

Dediği gibi de oldu. Alparslan yumuşak bakışlarını gördüğü an Toy'un diyeceğini tahmin etmişti. Arkasına yaslanarak dostunun endişesini izledi. Bu esnada içinde cevabı çoktan hazırdı.

 

" Alparslan hata yapıyorsun kardeşim. Bu yaptığınla o senden daha çok nefret edecek, suçlu olduğunu düşünecek."

 

Alparslan omuz silkerek gülümsedi. Ucunda onun hayatı vardı. Nefretine katlanırdı. Mühim değildi bunlar onun için. Yeter ki o güvende olsun, canı tehlikeye girmesin diye düşünüyordu. Bunu dillendirirken kalbinde birtakım düşünceler de peydah olmuştu. Alparslan onları da dile getirmekten gocunmadı.

 

" Varsın nefret etsin. Tek canı sağ olsun. Acısına razıyım."

 

Toygar gülümseyerek dostça omzunu sıktı. Bu esnada Alparslan acı bir tebessüm ediyordu. Acısı bile yetiyordu ona. Varlığını ve yaşadığını sevdasının acısıyla hissediyordu. Bu öyle bir sevdaydı ki acısı bile güzel geliyor, yaşama bağlıyordu. Alparslan sevdasının acısını düşünürken hafif hafif demlenmeye başlamıştı bile. Bu esnada Toygar'ın yanından ne zaman gittiğini dahi hatırlamıyordu.

 

Yalnızca arkada çalan şarkıya rakısı ve sigarası ile eşlik ederek sevdasını düşünüyordu. Kısacık kalan o kömür karası saçlarını hayal ediyordu. Kadehi tek seferde bitirdiğinde bir zamanlar upuzun olan o saçlar gözünün önündeydi ve şarkı da ona onun baharı olan Hazan'ı hatırlatarak maziye dalıp acı bir mutluluk tatmasına neden oluyordu.

 

Hazanımsın baharımsın

 

Sen benim tek varlığımsın belalım...

 

Gözleri yanıyordu artık içkinin ağırlığından. Başı da hafif hafif dönüyordu ama durmadı. Şişeye uzanarak kadehe sek doldurdu rakısını. İçine buzu attığı esnada gözünü kapatıp sıkıntılı bir nefes verdi. Gözlerindeki yanma bu esnada daha çok şiddetlenmişti.

 

Sensiz geçen akşamlarda

 

Yine başım belalarda

 

Mutlu musun oralarda, belalım ?

 

Derin bir iç çekerek onun da mutsuz olduğunu geçirdi içinden. O da en az kendisi kadar mutsuzdu ki evlat acısıyla ondan beter kavrulduğunu biliyordu. Bugün de görmüştü gözlerinde. Hazan gizlemeye çalışsa da evladının hasretiyle kavruluyordu. Alparslan onun tek bir bakışında görmüştü acısını.

 

İçli bir nefes daha verdiğinde omzunda bir el hissetti. Başını hızla çevirdiğinde arkasında tebessüm eden gözlerle onu izleyen abisini gördü. Yeniden önüne dönerek sıkıntılı bir nefes verdiğinde Arslan kardeşinin yanına oturmuştu. Arkada çalan şarkıyla içli bir nefes vererek o da bir sigara yaktı. Kardeşinin bu haline üzülse de elinden bir şey gelmiyordu. Konuşmaya başladığındaysa Alparslan ona bakmıyordu bile. Kırgındı, biliyordu.

 

" Abim... Çok içtin bugün."

 

Alparslan acı bir tebessüm ederek salladı başını. O esnada içkisinden bir yudum daha alıyordu. Abisinin sorusunu yanıtladığı esnada bile içinde sevdiğinin hayali geziniyordu.

 

" Zor bir gündü."

 

Arslan anladığını ifade eden bakışlarla salladı başını. Bu esnada masadaki boş kadehlerden birine kendisi için rakı dolduruyordu. Alparslan'ın hali için onunla biraz dertleşmek istedi. Konuya ise en damardan giriş yapacaktı.

 

"Annem öldükten sonra babam bütün hanımeli ağaçlarını kestirmişti. Hatırlıyor musun ?"

 

Alparslan abisine hatırladığını gösteren bakışlar atarken gözlerine birer buğu yerleşti. Babası annesini öyle güzel öyle derin bir aşkla sevmişti ki Alparslan sevmeyi onları izleyerek öğrenmişti. Annesinin kokusunu anımsar gibi oldu sonra. Düşünceler ona annesinin kokusunu getirdi. Bu esnada nefes alarak ciğerine annesini doldurdu. Arslan ise konuşmasına kaldığı yerden devam ediyordu.

 

" Ben bir gün sordum babama. Bir gün dediğime de bakma. Yaşım on yedi vardı. Ergenlik tabii. Kanım deli akıyor." Bu esnada içindeki hüzne buruk bir tebessümle karışık kıkırtı eşlik etti. " Karşımdaki adamın Kürşat Tufanlı olduğunu unutmuşum. Deli cesareti." Rakıdan bir yudum alarak devam etti. Bu esnada Alparslan merakla onu dinliyordu. " ' Baba' dedim. 'Sen annem ölünce neden ağaçları kestin ?' Durdu böyle birkaç saniye. Sonra eğdi kafasını. Bana yan bir bakış atıp dedi ki; Ağaç yaşamdır oğlum. Ben annen ölünce yaşamayı bıraktım.'"

 

Alparslan mest olmuş bir şekilde eğdi başını. Gamzeleri yer buldu yüzünde. Artık yalnızca acı tebessümler ederken yüzüne yerleşiyordu onlar. Bu sözleri duymak ona acı bir tebessüm ettirmişti. Eskiden olsa sadece ne kral sözmüş der geçerdi. Şimdi babasının bu cümleleri hangi acıyı tadarak kurduğunu bildiği için onu anlayıp hak vermişti.

 

Alparslan mest olmuş ifadesini sürdürerek kalakalırken Arslan konuşmaya devam ediyordu. Bu kez biraz da kendinden bahsedecekti. İçinde bitmek tükenmek bilmeyen o acıyı şimdi evladından sonra bu dünyada en çok değer verdiği insana dökecekti.

 

" Ben o zamanlar babamı anlamıştım. Onca ağacı kestiğine bile hak verdim ama şimdi... Hissediyorum oğlum. Hissediyorum abim..." Elini kalbine atıp devam etti. " Şuram öyle bir yanıyor ki yaşamayı bırakmayı hissediyorum."

 

Arslan iç çekerek genzindeki yanmayı bastırmaya çalışırken Alparslan abisinin omzuna vurarak acı bir tebessüm etti. Diyecek sözü yoktu onun. Babasının acısına çare bulmayı ondan zerre sevgi görmese de yıllarca denemişti. Şimdi aynını abisi yaşarken ve hatta Dayı hâlâ yaşamaya devam ederken biliyordu; bu acının ilacı yoktu. O yüzdendi sessiz kalışı. Bir şey diyemeyişi.

 

Arslan kardeşinin bakışından ne düşündüğünü hissederek omzuna vurulan elin üzerine saniyelik elini vurarak karşılık verdi. Yıllardır aralarında gelişen bir olaydı bu. Alparslan diyecek söz bulamadığında hep aynını yapıyordu. Bu kez geleneğin aksine Alparslan demlenen kafasından bir iki kelam dökmeyi denemeye karar vermişti. Bu karar eli tekrar kadehine gittiğinde yerleşmişti beynine.

 

" Çok güçlüsün abi. Babamdan da güçlüsün."

 

Arslan kaşlarını şüphe ile havalandırarak bakındı kardeşine. Cümlesi ona tuhaf gelmişti. Alparslan ise bu bakışı anında fark ederek açıklamasına devam etti.

 

" Babam annemden sonra en azından yatağına birilerini aldı. Kimseyi sevmedi ama kadınları kullanmaktan da çekinmedi."

 

Arslan buz keserek duraksadı. Alparslan'ın bazen kurduğu cümleler ağır geliyordu ona. Yine de hak verdi. Babası aynen öyle yapmıştı. Onun şu an bunu yapmamasının nedeni bütün hayatını kızına adamasıydı. Başka ve içini kurcalayan senelerdir vicdanına yük olan bir mevzu daha vardı. Bir diğer nedeni de buydu; sevdasına yeniden ihanet ederse eğer kendini öldürmeye yemin etmişti. O yemini hatırlayarak duraksamasına devam ederken bu kez içinden yemini olmasa bile karısından sonra kimseye o gözle bakamadığını geçirdi.

 

Alparslan ise abisinin bu halinin nedenini babasının başka kadınlarla olmasını sindiremeyişine bağlıyordu. Tıpkı onun gibi. Annesinin ölümünden beş yıl sonra babasının odasında çıplak bir kadın görmüştü. Şaşkınlıkla olduğu yerde kaldığı ve kadına bakakaldığı için babasından tokat yemişti. Aklında o anlar canlanınca sıkıntılı bir nefes verdi. Bu esnada nefesiyle Arslan kendine gelerek boğazını temizledi. Bu konuşmayı asıl hedefine bağlaması gerekiyordu. İçinden bunu geçirirken düşüncesini bir de dışından dilendirdi.

 

" Sen de çok güçlüsün abim. Ölmeyen hatta başkasıyla evlenen bir kadına sadıksın. Senin yerinde ben olsam hırsımdan evlendiğini öğrendiğim gece alırdım birini koynuma."

 

Benzerini yıllar önce yaptığı için kendinden tiksinerek yaptı bu konuşmayı. Gerçekten de yapardı. Hatta Arslan'a göre çoğu erkek yapardı bunu. Sırf bu nedenden sevmediği insanlarla evlenen onca tanıdığı isim vardı. Alparslan bunlara istisnaydı. Sevdiği kadın başkasından çocuk yapmıştı ama Alparslan bir kez bile bir kadına el sürmemişti. Aksine bütün kadınlara soğuk ve mesafeli yaklaşıyordu. Arslan benzer şeyi yaptıkları için onu anlasa da bu konuda kendinden çok daha iyi olduğunu bildiğinden çoğu zaman onu anlıyor ve ona saygı duyuyordu.

 

Alparslan ise duyduklarına cevap dahi vermek istemedi. Başını sallamakla yetindi. Gözü bir başkasını görmediği gibi yanlışlıkla bir kadının kokusunu alsa bile sevdasının kokusunu unutmaktan korkuyordu. Korkusu onu bütün kadınlara düşman yapmıştı. Sevdasına dair tek bir izi bile silmek istemiyordu. Teninde onun dokunuşları gizliydi. Tenini başka tenlerle kirletmek aklının ucundan dahi geçmemişti.

 

Arslan onun sessizliğini fırsat bilerek konuşmasına devam etti.

 

" Güçlüsün ve şanslısın." Alparslan merakla gözlerine bakınca konuşmaya devam etti. " Nefes alıyor abim. Yaşıyor. Onu kazanmak için şansın var."

 

Alparslan bu sözler karşısında kıkırdadı. Gerçekten bu şekilde düşünüyor olması bile onu sinirlendirmeye yetse de kafasındaki bulanıklık sinir yerine kıkırtıya sebebiyet veriyordu. Acının tatlı tebessümü yüzüne yayılırken sevdasının ondan mezarına tükürecek kadar nefret ettiği geçiyordu içinden. Arslan ise susmadan devam etti.

 

" Suçun yok. Anlayınca senin nasıl sevdiğini görünce yine sana gelecek. Yine senin olacak."

 

Alparslan yüzüne sinirle baktı bu kez. Sarhoşluğu bile gölgeleyememişti bu siniri. Abisinin onunla dalga geçtiğini düşündü. Bunu dillendirirken de bir yandan öfkesini kontrol etmeye çalışıyordu.

 

" Suçum yok mu ? Emin misin abi ? " Arslan başıyla onaylayınca kıkırdayarak devam etti. " Peki senin hiç suçun yok mu ? Buna emin misin ?"

 

Arslan sıkıntılı bir nefes vererek arkasına yaslanınca kardeşinin yıllardır onu anlamamakta direndiğini geçirdi içinden. Yetmezmiş gibi her fırsatta suçluyordu. Arslan bu durumdan ve bu yükü her fırsatta taşımaktan çok sıkılmıştı. Bıkkınlıkla konuştuğunda içinde öfke ekiliyordu.

 

" Aynı şeyleri mi konuşmak istiyorsun abim ? Bıkmadın mı ?"

 

Alparslan başını olumsuz anlamda sallarken kadehi kafasına dikerek şişeye uzandı. Bu esnada Arslan elini tutarak durdurdu onu. Biraz daha içerse hastanelik olacaktı. Alparslan öfkeli bir nefes verirken Arslan şişeyi kenara çekip gözlerinin içine bakarak konuşmaya başladı.

 

" Alya'yı beraber bulacağız. Bak senelerdir uğraşıyorsun. Ben de uğraşıyorum. Ne olursa olsun kızını ona götürdüğünde seni affedecek. " Bakışlarıyla evi tararken gülümseyerek konuşuyordu. Bu söylediklerine gerçekten inandığı için gülüşü samimiydi. " Sonra onları buraya getirirsin. Aile oluruz abim. Kocaman bir aile oluruz."

 

Alparslan sinirle soluduğunda içinden onun gülüşüne sinirlendiğini geçirdi. Bu mümkün değildi. Hazan her şeyi bir kenara atıp ona gelmezdi. Gelmesi ve onu affetmesi için sevmesi gerekiyordu ki onun gözlerinde sevginin zerresi olmadığını bugün görmüştü. Sevdiği kadın onu artık sevmiyordu. Bunları düşünürken bir yandan da aklından keşkeleri geçiyordu. Bunları dillendirdiğinde ise o keşkelerin suçlusu abisiydi.

 

" Alya... Benim kızım olabilirdi. Hazan benim karım olabilirdi. Şu an bu s*kik sofrada ailemle oturuyor olabilirdim."

 

Konuşurken öfkelenerek ayağa kalktığında elini abisine doğrulttu. Arslan ise bıkkın bir nefes vererek ayağa kalkıp kardeşinin elini bedenine bastıracak kadar yakın bir konumda karşısına dikildi.

 

" SENİN YÜZÜNDEN ! BEN SANA EMANET ETTİM LAN ONU ! SEN NE YAPTIN ABİ ? SEN BENİM HAYATIMI S*KTİN!"

 

Alparslan'ın öfkeli sözlerine Arslan da öfke ile eşlik etti. Yıllardır suçlanmaktan bıkmıştı. Artık kaldıramıyordu. Sabrının taşması onun da bağırmasına neden olurken gerçekleri daha doğrusu kendi gerçeklerini dillendiriyordu.

 

" BEN NE YAPTIM LAN ? BEN Mİ EVLENDİRDİM ? BEN Mİ SOKTUM ONU ALPER'İN KO-"

 

Alparslan son sözlerini duyduğu an öne atılarak abisinin yakasına yapıştı. Şu hayattaki en büyük yarası sevdasının başka bir adamın karısı olmasıydı. Hazan her şeye rağmen onun gözünde ilk günkü gibi olsa da bu gerçeği bir başkasından duymak onun öfkesini taşırmakla kalmıyor bedenini ele geçirmesini sağlıyordu. Gözleri dışına fırlayacak gibi olduğunda püsküre püsküre konuşuyordu.

 

" TEK KELİME DAHA ETME LAN ! TEK KELİME DAHA ETME ARSLAN TUFANLI ! "

 

Arslan onun yakasına yapıştığı ellerini tuttuğunda öfke dolu gözlerine acıyarak baktı. Alparslan çok değişmişti. Destek almayı reddediyordu ancak hal, normal değildi. Bir suçlu arıyor ve her seferinde abisine saldırıyordu. Bunu yaparken abisinin onun tek dayanağı olduğunu unutuyordu. Arslan başını sağa sola sallayarak öfkeli kardeşine acıyan gözlerle baktı. Yüzü ve dudakları üzgünlükle buruşurken Alparslan nihayet ne yaptığının farkına vararak geriledi.

 

Ellerine eğdi başını. Kaşları çatılırken dudaklarından içli bir nida döktü. Bakışları hızla abisine dönerken yüzündeki hayal kırıklığını görerek pişmanlığını doruklara çıkardı. Yutkunamadı. Olduğu yere mıh gibi çakıldığı esnada dudaklarından acı dolu bir nida daha döküldü. Yeniden baktı ellerine. Bu kez elleri ona yıllar önce yaptığı bir hatayı hatırlattı. Bu eller sevdasını da incitmişti. Ellerine olan bakışları tiksinir bir hal alırken bu kez yüzünü daha çok buruşturdu.

 

Dudakları titremeye başladığındaysa ne yaptığının farkında dahi değildi. Dizlerinde güç kalmamıştı. Dağ gibi bedeni yavaş yavaş çökerek düştü yere. Bu esnada acıdan ve pişmanlıktan omzu inip kalkmaya başlamıştı bile.

 

Arslan ise onun yere çöktüğünü görerek hızla öne atılıp yanına çöktü. Yüzünü kaldırıp gözlerine baktığında gözlerinin kızardığını gördü. Bu esnada sıkıntılı bir nefes vererek büzdü dudaklarını. Alparslan ise titreyen sesiyle feryat ediyordu.

 

" Dayanmıyorum abi... İçim çıkıyor... O içimden çıkmıyor. Dayanamıyorum."

 

Alparslan'ın omzu şiddetle kalkıp inmeye başlarken Arslan ona sarılarak telkin etmeyi denedi. İçinden kardeşinin sabrının artması adına dua ederken dışından da bunu şu sözlerle dillendiriyordu:

 

" Geçecek abim. Geçecek."

 

....................................

 

Naci ile olan hesaplaşmanın üzerinden saatler geçti. Nare bu gece benimle kalacaktı. Tuğrul iş için gitmiş. Kenan'ın evde kalacağını öğrenince bana gelmiş. Üstünkörü anlattı esasen. Ben anlamam gerekeni parçaları birleştirerek anladım. İçli bir nefes verdiğimde bunları düşünerek dizimde yatan kardeşimin saçlarını okşuyordum. Bu mevzu için vardı bir planım. Hepsi ödeyecekti bedelini. Kardeşime yaptıklarının da bana yaptıklarının da bedelini ödeyeceklerdi. En başta Kenan ödeyecekti bedeli. En çaresiz en zor anımda bana ne gözle yaklaştığını unutmamıştım. Bedelini öyle bir şekilde ödeyecekti ki bütün alem konuşacaktı.

 

Derin bir nefes daha verdiğimde Nare başını hafifçe kaldırarak baktı yüzüme. Norman vardı yanımızda. Çalışanlar ve Yalçın çoktan gitmişti. Norman koltuğun kenarında yatıyordu. Biz de kanepede uzanıyorduk. Nare kaldırdığı bakışlarına gülümseme ekleyerek yüzüme baktığında konuşmaya başlamıştı.

 

" Abla..."

 

Saçını biraz daha okşayarak cevap verdim ona.

 

" Ablam..."

 

Başını iyice çevirerek baktı gözlerimin içine. Daha sonra yutkunduğunda ağzında bir şey olduğunu fark ederek bakışlarıma merak ekledim.

 

" Narin ablam, yazın İstanbul'a gelecekmiş."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek baktım yüzüne. Narin de benim nefretimden payını almıştı. Ben cenazeden önce evde kaldığım o kısacık süreçte Şevval'in omzunda ağlamıştım bir kez. Şevval bile bana merhamet edip acımıştı ama öz kardeşim yanımıza gelerek bana ' Alper'i benden çaldın ama sana da yar olmadı.' Demişti. En zor anımda bile ablası olduğumu bile bile yanımda olmamıştı. Ben bunları düşünüp bedenimi öfke ile doldururken Nare konuşmaya devam ediyordu.

 

" Onu evine davet edersin belki. Barışırsınız. Olmaz mı ?"

 

Bakışlarım daha da çok sertleşirken öfkeli bir nefes vererek göz devirdim. Nare cevabımı anlayarak dikleşip oturur pozisyona geldi. Bu esnada ciddi bir tınıda konuşuyordu.

 

" Abla ben artık küs kalmanızı istemiyorum. En azından küs olmayın. Kardeşsiniz siz."

 

Ona inanmaz bakışlar attıktan sonra soluyarak konuşmaya başladım. Kardeştik evet. Düşman gibi büyüyüp bu düşmanlığı en nihayetinde gerçek kılarak benzetmelerin ötesine geçen iki kardeştik.

 

" Biz hiçbir zaman normal bir kardeşlik yaşamadık onunla. Bu saatten sonra da yaşamaya hiç niyetim yok."

 

Nare omuz silkerek öne atılırken elimle susmasını işaret ettim. Bu esnada bakışlarım onu korkutmuştu. Bakışımı biraz yumuşatıp tebessüm ettim; korkmaması için.

 

" Hayır Nare. Ben en zor zamanımda bana yapılanı unutmam. Kardeşim de olsa o halde evden kovulamama sevinen birini affetmem."

 

Yeniden omuz silkerken umutsuz bir tavır takınarak zar zor gülümseyip sarıldı bana. Ben de anında kollarımı ona dolayarak sarılmasına karşılık verdim. Kokusunu içime çektiğimde hafifledi yüküm. Acımın en güzel dermanıydı o. Kızamıyordum ona. Kırılmıyordum. Ne yaparsa yapsın ona karşı içimde zerre kırgınlık olmuyordu. Bir başkası Narin'i affet dese öfkeden deliye dönecek raddeye gelecektim belki de. Konu Nare olunca işler değişiyordu.

 

" Abla... Ablam... Yapma böyle. Geçmişi geride bırakmadan geleceğine bakamazsın. Böyle ömür geçmez. "

 

Sıkıntılı bir nefes vererek saçlarını okşayıp öptüm. Bu esnada çoktan genzim yanmaya başlamıştı. evladım yokken geçmişi silip atmam mümkün değildi. Evladımın varlığı geçmişimdeydi. Beni ondan koparanlar geçmişimdeydi. O olmadan geçmişi silip atmam asla mümkün değildi. Nare de bunu düşündüğümü anlamış olacak ki daha sıkı sardı bedenimi. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu.

 

" Alya döndüğünde tertemiz bir başlangıç yapacağız." Bu esnada bedenlerimizi ayırarak yüzümü avuçlamıştı. " Onu korumak için canını bile verecek bir teyzesi var, annesi var. Bugünleri hatırlamayacağız bile."

 

Gözümde dolan yaşlar onu görmemi zorlaştırdığı için içli bir nefes vererek kapattım gözlerimi. Yaşlar gözlerimden yavaşça süzülürken Nare o yaşları özenle temizliyordu.

 

" Ben varım abla. Ben buradayım."

 

Yaşlar yüzümde süzülmeye devam ederken Nare onları teker teker özenle silmeye devam etti. Geçmişe dair ufacık bir anı hatırlamak dahi benim gözümü yaşlara teslim ediyordu. Evladım için yanmaktan yüreğimde yer kalmamıştı artık. Acıyla canım parça parça koparken zar zor nefes verdim. Bu esnada ağlamam şiddetlendi. Omzum kalkıp inmeye başladığındaysa Nare yeniden sarılarak sarmaladı bedenimi. Sarıldım ona iyice. Sıkı sıkı sardım bedenini. Evladımın boşluğunu onunla doldurmak ister gibi, onu yüreğime saklamak ister gibi sarıldım. İçli içli ağladığımdaysa başımı omzuna bastırarak boynumu öptü. Boynumda bir ıslaklık fark ettiğimde onun da ağladığını düşündüm.

 

Hızla başımı kaldırdığımda dolu gözlerle izliyordu beni. Başımla reddettim bu yaşları. Başımı hızla sağa sola sallarken bedenime kor bir öfke düştü. Asla, asla ağlamayacaktı o. Ben benim döktüğüm yaşların zerresini ona döktürmeyecektim. Nare benim yaşayamadığım ne varsa yaşayacaktı. Gerekirse onun çekeceği acıları da ben çekecektim ama o yeğeni için bile göz yaşı döküp canını acıyla yormayacaktı.

 

" Sakın, sakın ağlama. O gözlerden dökülen her damla için bu dünyayı yakarım."

 

Gözlerimdeki öfkeyi görerek içli bir nida döktü dudaklarından. Daha sonra yaşları özenle silerek acı bir tebessüm etti. Gözlerindeki acı hafiflemese de yaşları dinmişti.

 

" Keşke, keşke ben de senin gözünden düşen yaşlara engel olabilsem abla. Keşke yapabilsem. Bazen diyorum ki kendi kendime; Alya gelecekse ben öleyim. Onun canı için, senin acının dinmesi için ölmeye bile razıyım ben abla. Ölüm bile daha az ağır bana."

 

Başımı hızla sağa sola sallarken yüzünü avuçlayıp bana bakmasını sağladım. Onun ağzından bu sözleri işitmek yaramı daha çok deşiyordu. Onun kendini feda etmesi en çok isteyeceğim şey dahi değilken acısını hissederek görmek beni ölüme itiyordu.

 

" Asla. Asla düşünme bunu. Sen... Sen benim derdimin tek dermanısın. Sen benim ilacım, tek ailemsin."

 

Bedenlerimiz yeniden birbirine sığınırken bu duygusallığın ve ağlamanın gece boyu süreceğini biliyordum. Yarın sabah olduğunda ise dün bütün gece bedenimi acı ile yormamış gibi dimdik kalkacağımı da biliyordum. Yine de acımı onunla paylaşmak canımı biraz olsun rahatlatıyordu. Çünkü o benim yalnızca kardeşim değil, evladımdı. Evladımın acısına bu sebepten en çok teyzesinin varlığı iyi geliyordu. Hatta tek o iyi geliyordu.

 

...............................

 

Uyandığımda odamda, her zamanki gibi kızımın beşiğinin dibindeydim. Nare hemen dibimde uyumuştu. Uzun zaman sonra ilk kez bedenim yalnızlıkla üşümemişti. Üstümü örtmediğim için her gece titrerdim normalde. Dün gece yanımda güvendiğim birinin olması titrememe engel olmuştu. Telefonu elime alarak baktığımda Çisem'in tam elli dokuz kez aradığını gördüm. Kaşlarım havalanarak onu aradığımdaysa Dante ile kavga ettiklerini çok üzgün olduğunu öğrendim.

 

Detayları evlerine gittiğimde öğrenebileceğim için kısa keserek kapattım telefonu. Bugün önemli bir gündü. Nare'yi dershaneye bırakarak Dante ile para mevzusunu konuşmaya gidecektim. Plan genel hatlarıyla belli olsa da son kez üstünden geçerek harekete geçecektik. Savaşın kanlarını dökmeye başladığı dönem yakındı.

 

Bu sebepten bu önemli güne özenle hazırlandım. Yine buz gibi su ile doldurduğum küvette hayli oyalandım. Oyalanmamın nedeni planı kafamda tamamen netleştirmek istememdi. İçli bir nefes verdiğimde ise çoktan duştan çıkarak hazırlanmaya koyulmuştum bile. Üzerime giyindiğim siyah tulumun altına bu kez rahat etmek adına siyah altın rengi detaylı bir babet giyindim. Tenimde yine altın olan takılarım yer edinirken saçlarım olduğu gibi hafif dalgalıydı. Fazla makyaj yapmamıştım bugün. Rujum bile kahve tonlarındaydı. Cildimde ise neredeyse hiç makyaj yoktu. gün boyu tek işim Dante ile yapacağım görüşme olduğu sonrasında evden çalışacağım için özensiz bir hazırlanış gerçekleştirmiştim.

 

Evden Nare ile birlikte çıktığımda önce onu dershaneye bırakarak Çisem'in evine gittim. Her zaman olduğu gibi güzel arkadaşım beni kapıda karşıladı. Gülümseyerek öne atıldığımda Çisem'in yüzü hayli düşüktü. Tereddüt ederek kaşlarımı şüphe ile havalandırdım. Bu esnada meraklı bir tınıda konuşuyordum.

 

" Çisem, güzelim ne oldu ?"

 

Bedenlerimizi ayırırken keyifsiz bir tınıda konuşmaya başladı.

 

" Dante bana küstü."

 

Şaşkınlığım yüzüme daha çok yansırken içli bir nefes verdim. Bu esnada arkamdan gelen Yalçın yanımda durmuştu. Başımla ona içeri girmesini işaret ederek sıkıntılı bir nefes verdim.

 

" Küstü mü ? Dante?"

 

Başıyla onaylarken burnunu çekti. Bu esnada şaşkın tavrımı sürdürerek duraksadım. Dante şimdiye dek Çisem'e yalnızca bir kez küsmüştü. Onun nedeniyse Çisem'in mekanda alkollüyken bilmeden Dante sandığı bir adama sarkıntılık etmesiydi. Asıl neden sadece bu değildi aslında. Dante alkollü oluşuna anlayışla yaklaşıp onu affetmek istese de Çisem sarhoş bir şekilde başka erkekleri de denemek istediğini söylemişti. Onun dışında şimdiye dek tek bir küslüğü dahi olmamıştı Dante'nin. Merakım daha da harlanırken Çisem kolumdan tutarak eve sürükledi beni. Bu esnada bir koluyla burnunu siliyordu.

 

" Küstü bana. Yaban domuzu işte ! "

 

Kendini salondaki tekli koltuğa bırakırken ellerini saçlarına atarak ağlamaya başladı. Ben de bu esnada ne yapacağımı bilemez bir şekilde önünde diz çöktüm. Afallamıştım. Nedenini sorgularken afalladığım için bir yandan da bunu sesime yansıtıyordum.

 

" Ne oldu güzelim ? Ağlamadan anlatsan..."

 

Çisem omuz silkerek ağlamaya devam etti.

 

" Ben ağlamayım da kimler ağlasın Hazan , ha ?"

 

Daha şiddetli bir şekilde ağladığında ellerimle tutarak susturmaya çalıştım onu. Ağlaması bile komikti. Hüngüre hüngüre ağlıyordu. Ciddi kalmaya çalışarak mevzunun aslını öğrenmeye yeltendiğimde daha acele anlatması için ilk kozumu öne sürdüm.

 

" Ağlamayı bırakıp anlatmazsan mevzuyu Dante'den öğreneceğim."

 

Çisem hızla bana bakarak gözlerini kocaman açtı. Gülümseyerek yaşları silmeye çalıştığında derin bir nefes verip beklentiyle baktım yüzüne. O ise bu esnada aklına bir şey gelmiş gibi büzdü dudaklarını.

 

" Anlatmaz ki! Ayıp der, utanır."

 

Omuz silkip derin bir nefes verdim. Yine konuları yatak odaları hakkındaydı. Çisem normal insanlar gibi normal konulardan tartışmıyordu ki hiç. Hayatının onda dokuzu cinsellik üzerine kuruluydu. Derin bir nefes daha vererek konuşmaya başladığımda konunun ana temasını bilsem de detayları ondan öğrenmek için meraklı bakışlarımı yönelttim.

 

" Tamam. Sen anlat hadi. Ne oldu ?"

 

Koltuğun karşısında bulunan masaya uzanarak peçete aldı. Bu esnada meraklı bakışlarım onda gezinmeye devam ediyordu. Eline aldığı peçeteye burnunu sildiği esnada iç çekerek konuşmaya başladı.

 

" Takma s*k bakıyordu. Yakaladım."

 

Ağzım şaşkınlıkla aralanırken istemsiz olarak kıkırdadım. Gerçekten konu yine cinsellikti. Çisem ilişkilerinden ve aralarında geçen konuşmalardan her bahsettiğinde şaşkınlığa uğruyordum çünkü anlattığı kişinin benim tanıdığım Dante ile hiç ilgisi olmuyordu. Şaşkınlığım dilime döküldüğündeyse mırıldanarak konuşuyordum.

 

" Ne ? Nasıl yani..."

 

Aklıma bir iki düşünce düşse de aslını ondan duymak için sessiz kalmayı tercih ettim. Bu esnada Çisem ağlayarak anlatmaya devam etti.

 

" Bak! Sen de aynı şeyi düşündün değil mi ?"

 

Duraksayarak yüzüne bakakaldığımda başım istemsiz olarak sallanıp onayladı onu. Çisem de bundan güç alarak konuşmaya devam etti.

 

" Yaban domuzu işte ! Yaptı yine yapacağını."

 

Sözlerini duymamla ağzım daha çok aralandı. Bu esnada gerçekten Dante bunu yaptı mı diye düşünüyordum. Gerçek olamayacak kadar uçuktu Çisem'in söylemeden anlattığı şey. Bu esnada en azından inkar edersem eğer bu ona iyi gelir diye düşündüm. Sözlerim düşüncemin esiri olduğunda o ağlamaya devam ediyordu.

 

" Yapmamıştır. Yanlış anlamışsındır. Dante öyle biri mi ? "

 

Başını sağa sola sallarken peçeteye hüngürerek buruşturdu yüzünü. Ben de bu esnada dudaklarımı yalayıp sıkıntılı bir nefes verdim.

 

" Bir de diyor ki ' Senin için bakıyordum.' Özür diledim. Yanlış anladım sandım."

 

Son cümlesiyle ağlaması daha çok şiddetlenince ne yapacağımı bilemeyip ona sarıldım. Çisem bu kez hıçkırınca ellerimle sırtını sıvazlamaya başladım. Duyduklarımı idrak etmekte zorlanıyordum şu an. Dante asla böyle bir şey yapmayacak kadar eril bir adamdı.

 

" Tamam güzelim. Sakin ol geçti."

 

Hıçkırıkları biraz hafiflerken içli bir nefes vererek ayırdı bedenlerimizi. Bu esnada yeniden burnunu sildiğinde yanında bulunan koltuğa oturarak içli bir nefes verdim. Ne söylemem gerektiğini bilmediğimden olsa gerek sessizce ağlamasını izliyordum. Bu esnada Çisem daha güçlü bir şekilde burnunu silip konuşmaya devam etti.

 

" Alındı güya paşam. Küstü bana. Gelmedi gece yanıma."

 

Bakışlarım sekteye uğramaya devam ederken içimden Çisem'in sözleriyle alakalı tahminlerim geçiyordu. Daha sonra bu tahminlere Dante'nin karşılıkları eklenince neden küstüğünü az çok tahmin ederek sıkıntılı bir nefes verdim. Bu esnada Çisem konuşmaya devam ediyordu.

 

" Annem demişti ama. ' Gavur koca alma.' Demişti bana. Bilsem..." Burnunu tekrar silip devam etti. " Bilsem alır mıydım adiyi!"

 

Öne doğru eğilerek konuşmaya başladığımda içimden kendini dolduruşa getirmesini engellemek geçiyordu. Dante bunu yapmış bile olsa kendisine zarar vermesi bir çözüm yolu değildi.

 

" Çisem, lütfen bak ağlamaman gerekiyor. Mevzunun aslını öğrenelim bir. Dante ile konuş önce."

 

İçli bir nefes vererek ağlamaya devam etti. Bu esnada yüzü buruşuyordu. " Sen de dedin bana. ' Çok zorlanacaksın. ' dedin. Ben dinlemedim." Ağlamaları şiddetlene şiddetlene artarken başını eğerek of çekti.

 

Ben de omuz silkip doğruldum. Ne yapacaktım ki ben şimdi ? Dante ile konuşamazdım bu konuyu. Çisem'in dediği gibiyse eğer boşanmaları gerekirdi ki bu konuda en büyük destekçisi olurdum. Bunu dilime döktüğümde içimden gerçekten bunu yapması geçiyordu.

 

" Böyle ağlamak yerine onunla konuşmalısın. Biliyorum zor ama... Eğer doğruysa hemen bugün gidip açarız davayı. Donuna kadar..." Duraksayarak iddiayı daha çok büyüttüm. " Donunu bile alırsın. Alırız."

 

Kendime inanarak söylediğim sözlerimi Çisem'in başını sağa sola sallayarak reddetmesi sekteye uğrattı. Bu sebepten daha çok duraksayarak yutkundum. Çisem ise hayli sitemli bir tınıda yalvarırcasına konuşuyordu.

 

" Hayır. Asla! İsterse bir erkeğe vurdursun. Ben onsuz yaşayamam !"

 

Cümlesinin sonunda daha çok şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı. Ben de bu esnada ne yapacağımı bilemeyip sağa sola bakındım. Çok sürmedi bu bakınmam. Öne atılıp diz çöktüğümde yüzünü kavradım. Gerçekten salaklık yapıyordu şu an. Bu kabul edilecek şey miydi ? İçimden eğer doğruysa arkadaşımı ikna ederek bu işten caydırmam gerektiğini düşündüm ama nedense doğru olabileceği geçmiyordu içimden. Dante'ye olan güvenimdi bunun nedeni.

 

İçli bir nefes daha verip sırtını sıvazladım. Bu esnada ne diyeceğimi bilemiyordum ki ardımda bir ayak sesi duydum. Çisem ve ben aynı anda sesi duymuş olmalıyız ki ikimizin de bakışları sesin geldiği yöne döndü.

 

Gelen Dante'ydi. Üzerinde lacivert bir takım elbise vardı. Gözünde ise kırmızı bir gözlük. Beni daha doğrusu bizi fark ederek çıkardı gözlüğünü. Bu esnada şaşkın gözlerle bize yaklaşmaya devam ediyordu.

 

" Baby... Sorun ne ?"

 

Mırıldanarak konuştuğunda sesi hayli yorgun çıkıyordu. Kullandığı kelime ve ses tonu ise gayet normaldi. Şaşkınlığa uğrayarak Çisem'e baktım bu yüzden. O da aynını düşünmüş olmalı, bakışlarımız anında denk düştü.

 

Çisem içli bir nefes verip gözündeki yaşları sildiğinde Dante daha çok yaklaşıp karısının önünde durdu. Ben de bu esnada daha rahat hareket edebilmesi için ayağa kalkıp gerileyerek ona yer açtım.

 

" Baby..."

 

Çisem omuz silkerek ona bakmamayı sürdürdü. Dante de önünde eğilip ellerini öptü. Endişeli görünüyordu. Ben onu görünce aklıma Çisem'in sözleri düştüğü için göz devirerek boşluğu izlemeye daldım. Bu esnada Dante konuşmaya devam ediyordu.

 

" Kötü bir haber... Annen mi ?"

 

Çisem duyduklarıyla küçük bir kıkırtı döktü dudaklarından. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Sensin kötü haber! Yaban domuzu !"

 

Dante duraksayıp bana baktı. Bu esnada gözleriyle ne olduğunu soruyordu. Ben bilmediğimi kast eden bir bakış atarak yeniden boşluğa daldım. Ona olan biteni anlatmak gibi bir niyetim yoktu. Bu esnada Çisem sitemli bir tınıda konuşmaya başladı. Dante yeniden karısına döndüğünde Çisem hayli sinirliydi.

 

" Bir de bir şey olmamış gibi davranıyorsun. Hani küsmüştün sen bana ? Odaya bile gelmedin."

 

Dante konuyu yeni idrak ederek sıkıntılı bir nefes verip başını salladı. Bu esnada bakışlarında kararlı bir ifade vardı.

 

"Ağlıyorsun diye... Barışmadım."

 

Çisem inanmaz bir bakış atıp dudaklarını ısırdı. Daha sonra kolunu öne atarak Dante'yi biraz itti.

 

" Pis adi !"

 

Dante itilmesiyle ayağa kalkarak tam karşısına geçti. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Çisem... "

 

Çisem de ayağa kalkarak tam karşısına geçti. " Ne Çisem ? Bir daha adımı ağzına alma! Bana bebeğim diyeceksin."

 

Duyduklarımla kıkırdayarak dudaklarımın içini ısırdım. Anlık olarak ikisinin bakışları da bana dönse de aldırmayarak tekrar birbirlerine bakmaya başladılar. Normal çiftler gibi değildi ilişkileri. Dinamiği çok ayrıydı ve çoğu zaman tavırları komikti. En ciddi konuda dahi bu böyleydi.

 

" Demiyorum. Sen bana... " Duraksayıp kaşlarını havalandırdı. " Top..." Çisem bu esnada onaylar anlamda salladı başını. " Top dedin."

 

Ağzım şaşkınlıkla aralanırken elimi ağzıma kapatarak başımı eğdim. Karışmamam ve gülmemem gerekiyordu. Çisem tam da tahmin ettiğim cümleleri kurmuştu. Dante ise konuşmaya devam ediyordu.

 

" Ben top değilim."

 

Çisem'in sesini işittiğimde bir yandan da Dante öfkeli bir nida döktü dudaklarından.

 

" Takma s*kli hatunlara bakıyordun. Ne sansaydım yaban domuzu ? Top sandım."

 

Bu duyduğumla gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırsam da ağzımdan ufak bir kıkırtı çıkmasına engel olamadım. Onlara bakmamak için elimi alnıma atmam da işe yaramıyordu artık. İradem kırılmak üzere olduğunda bunun onlar için sıradan bir kavga olduğuna kanaat getirerek gitmek için yeltenerek konuşmaya başladım. Bu esnada bakışlarım onlara döndü. Ben konuşurken Dante'nin de ağzı açılmıştı ancak benim sesimle geri kapandı.

 

" Ben artık gideyim."

 

Çisem işaret parmağını bana doğrultarak sinirli bir tınıda konuşmaya başladı. Bu esnada bakışlarımı onda tutmakta güçlük çektim. Hayli sinirli duruyordu.

 

" Hiçbir yere gitmiyorsun. Kal orada !"

 

Yeniden kocasına döndüğünde Dante omuz silkerek geriledi. Sitemli bir tınıda konuşurken sesi fısıltılıydı.

 

" Özelimizi onun yanında mı konuşalım ? Utanıyorum."

 

Kast ettiği kişi olduğum için başım önüme eğilirken duymamaya çalışıyordum. Bu sebepten boşluğa dalıp dudaklarımı dişlediğimde ona hak verdim. Çisem ise öfkeyle püskürürken ona hak vermiyor gibiydi.

 

" Çıplak karının taktığı s*ke bakarken utanmıyorsun ama ."

 

Dante ağzının içinde İtalyanca bir söz mırıldandığında Çisem daha da hiddetlenip itti onu. Ben de bu esnada onlara bakmamak için büyük bir çaba veriyordum.

 

" Senin içindi dedim. Niye uzatıyorsun ?"

 

Çisem kıkırdayarak gerilediğinde Dante sinirle soluyordu.

 

" Ya ne benim için ? Sen neyime yetmiyorsun köpek ! "

 

Dante'nin bakışlarını saniyelik üzerimde hissettiğimde başımı daha çok eğerek varlığımı gizlemeye çalışıyordum. Bu esnada o zar zor işittiğim bir sesle karısıyla konuşuyordu.

 

" Aynı anda daha çoğu için... Öyle düşünmüştüm."

 

Çisem'in kıkırtısını işittiğimde gözlerimi sıkı sıkıya kapattım.

 

" Gerçekten mi ?"

 

Cilveli sesini duyduğumda sıkıntılı bir nefes vererek bakışlarımı hole çevirerek konuştum. Bu tartışma da işte tam olarak burada sona ermişti . Nedenini de Dante'nin amacını da sorgulamak istemedim. Dante gözümde bildiğim gibi bir adam olarak kalacaktı. Özellerini sorgulamak zaten bana düşmezdi ki bunu midem de kaldırmıyordu.

 

" Ben sizi yalnız bırakayım. Akşam gelirim."

 

Çisem kocasının boynunu öptükten sonra gülümseyerek konuşmaya başlamıştı bile. Bu esnada Marino bilerek yüzüme bakmıyordu. Gerilese çisem bunun için de kızacaktı ki o sebepten şu an yalnızca duruyordu.

 

" Olmaz öyle. Siz Dante'yle iş konuşun. Bende akşam için hazırlanayım. Olur mu ?"

 

Cümlesini kurarken baktığı kişi benim aksime Dante'ydi. Dante onu başını sallayarak onaylarken Çisem bir iki adım geriledi. Dante ise dakikalardır elinde tuttuğu gözlüğünü gözüne takarak bana bakmadan arkasını döndü. Mırıldandığında bende Çisem'e gülümseyip arkasından ilerlemeye başladım.

 

" Gidelim."

 

Çok geçmeden işleri konuşmak adına çalışma odasında toplandık. Yalçın da bu esnada bize katılmak adına odaya gelmişti. Dante karşımdaki sandalyede ellerini önünde birleştirerek ortamızdaki masada bulunan hazırladığım listeye göz gezdiriyordu. Yalçın ise oturmayı tercih etmeyerek köşedeki cam kenarına yaslanmıştı. Bakışları Dante'nin üzerindeydi. İkisinin de bakışlarını kurduğum cümle ile kendime çevirdiğimde kendimden emin bir tınıda konuşuyordum.

 

" Smurfing. Parayı Meksika'dan bu şekilde çıkaracağız."

 

Dante gülümseyerek onayladı beni. Bu teknik kara para aklamada en sık kullanılanlardandı. Şirinleme de deniyordu. Parayı birden fazla hesaba yatırarak parçalamak anlamına geliyordu. Hali hazırda nakit olarak bulunan parayı farklı ülkelerdeki toplam bin kişiye yatırtacaktım. Dünyanın dört bir yanından farklı bankalardan olan bu işlemler dikkat çekmeyecekti. Meksika'da bulunan parayı ise dikkat çekmemek adına yine aynı teknikle ülke dışından çıkaracaktım. Bunun için ise yapmam gereken smurfing için kullanacağım parayı Meksika'da bulunan turistlerin hesaplarına aktarmak olacaktı. Uzun ya da kısa süreli ülkede bulunan farklı uyruklara sahip bu turistlerin hesaplarına parça parça giren paralar daha sonra mensubu oldukları ülkelerde bulunan kişilerin hesaplarına aktarılacaktı. Bu sayede para önce üç bin turistin hesabına ardındansa şirinleme yapacak olan bin kişinin hesabına aktarılacaktı. Bunu detaylı bir şekilde onlara anlattığımda Yalçın merakla sordu.

 

" Abla Meksika'da üç bin kişiyi nereden bulacağız ?"

 

Sıkıntılı bir nefes vererek arkama yaslandım. Zor değildi bunu yapması. Hepsine kafi miktarda parayı Naci'nin hesabından çektiğim para ile yapacaktım. O turistleri ise seçme işi ülkelere kaçak yollarla mülteci sokması ve turist dolandırması ile bilinen Dante yapacaktı. Onun için zor değildi bu. Kafile liderlerinin genel olarak yaşlı olan turistleri laflarıyla kandırması kolaydı ve Dante bunu gayet iyi biliyordu. Topu ona attığımda gülümseyerek öne atıldı.

 

" Tamam. Turistler tamam. Sonra?"

 

Yeniden gülümseyerek ikisine birden baktım. Bu esnada kafamdaki tilkiler dans etmeye devam ediyordu.

 

" Para şirinlerin hesaplarından bağlı bulundukları ülkelerin dört bir yanındaki yerlere aktarılacak. Bu paraların çoğu paravan şirketlere atılacak. Bir kısmı da vakıflara." Sıkıntılı bir nefes vererek devam ettiğimde ikisi de dikkatle beni dinliyordu. " Atılan bu paraların hepsi farklı farklı hesaplarda parçalanacak. En nihayetinde on beş milyon dolar yeniden Naci'nin hesabında toplanacak. Farklı kişilerden gelen küçük işlemler olduğu için dikkat çekmez. Naci sahte bir evrak düzenleyerek Dağhan'ın ondan beş yıl önce bir ziynet aldığını gösterecek bu evrak. Beş yıl sonra ise ziyneti bozdurduğuna dair bir kayıt açacak ve... İlk para Dağhan'ın hesabına geçmiş olacak."

 

Dante başı ile onaylayarak elini çenesine attı. Bu esnada Yalçın da ona bakmaya devam ediyordu. Planı yapmak için hakikaten uzun uzun düşünmüştüm. En dikkat çekici işlem bu olacağı ve para farklı farklı hesaplara aktarılacağı için piyonumu öne bu esnada sürmüştüm.

 

" Peki. Her zaman yaptığımız şeyler . Kalan para ?"

 

Yalçın başı ile onaylayarak Dante'ye katıldı. Ben de bu esnada içli bir nefes verdim. Asıl tehlikeli olan kısmı anlatmaya şimdi başlıyordum.

 

" Bir paravan şirketten sahte borç tahsili yapacağız. On milyon dolar bu şekilde şirkette toplanacak ve Dağhan'ın hesabına geçecek."

 

Bu kez merakla soran kişi Yalçın oldu.

 

" Hangi şirkette yapacağız abla ?"

 

Derin bir nefes vererek elimdeki kağıdı masaya bıraktım. Bu esnada yalçın yanımıza doğru adımlayarak masanın tam önünde durdu. İkisi de kağıda baktıktan sonra şaşkın bir ifade ile bana bakmaya başladılar. David isimli bir tanıdığım vardı. Dağhan'dan alacağım payı doğrudan ona vermek şartıyla bir anlaşma yapmıştım onunla. Bu anlaşma sayesinde aklayacaktık parayı. Ayrıca bana tek şirketin yetmediğini bu parayı aklama işini halletmeye çalışırken fark ettim. Bu şekilde olmayacaktı. Birden çok şirket açmam gerekiyordu ancak şu an için gündem bu değildi.Dante şaşkın bir tınıda konuşurken bir yandan da başını sallıyordu.

 

" David ? Mantıklı. Arkasında iz bırakmaz."

 

Derin bir nefes vererek onu onayladığımda paranın kalan kısmını nasıl aklayacağımı anlatmak için cümlelerimi toparlıyordum.

 

" Aynı yöntemi Dağhan'ın Lübnan'da bulunan oteli ve Mısır'daki hastanesi için de yapacağız. Toplam yüzer kişiden borç tahsili olan sahte evraklar düzenleyeceğiz. Şirinlerin parası önce o kişilere ardından hastane ve otele son olarak da Dağhan'ın Rusya'daki hesabına gidecek."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek en zor ve en riskli olan kısma geldim. Bu esnada toplam altmış milyon dolarlık bir açık kalıyordu. Asıl mevzu da buydu. Asıl riski bu parayı aklayarak yapacaktım ve gerçekten bunu yaparken büyük bir risk alacaktım. Bu ise tam olarak gerçek bir kumarla mümkündü.

 

"Kalan parayı Dağhan'ın Vegas'ta bulunan kumarhanesinde aklayacağım."

 

İkisinin de bakışları sekteye uğrarken göz göze geldiler. Ben de bu esnada yutkunarak içimdeki tilkilerin dansına son verdim. Yerini rahatsız bir his olan kıpırtı almıştı. Risk alacaktım bunu yaparken. Riskli olacaktı ama parayı akmamanın en mantıklı yolu buydu.

 

" Adamın parasını kendi mekanında mı aklayacağız ?"

 

Yalçın sıkıntıyla sordu sorusunu. Ben başımı sallayarak onaylarken Dante ise başını hafifçe dikip kollarını önünde birleştirdi. Bu esnada konuşuyordu ve konuşmasını kendinden emin bir tınıda yapıyordu.

 

" Hile yapacaksın. Değil mi ?"

 

Bu kez Dante'ye aynı onayı gönderdim. Öyle olacaktı. Kumarhanelerde sistem çok karışık olduğundan para aklama işi yaygındı. Kumarhane sahibi de Dağhan olduğu için planı uygulama işi basit kalıyordu aslında. Onun güce zaafı olduğunu bilmesem o fark etmeden parayı onun kumarhane kayıtlarına sokarak aklardım. Gayet karizmatik olurdu bu. Ancak bunu bildiğimden ona haber vererek aklayacaktım parayı. Meraklı gözlerle beni izleyen iki adama yapacağım hilenin detaylarını verirken içimdeki kuşkular büyüyordu.

 

" Evet. Kumar oynayacağım. Önce kazanacağım. Üst üste. Çok para kazanacağım. Kalan paranın tamamını aklayacak kadar çok para kazanacağım. Daha sonra... " Yüzüme sinsi bir gülüş ekleyerek devam ettim. " Kaybedeceğim. Hepsini...Para da kumarhaneye yani Dağhan'a kalmış olacak."

 

Dante gülümseyerek arkasına yaslanırken Yalçın memnun bir gülüş attı.

 

" Biz ne yapacağız abla ? "

 

Sıkıntılı bir nefes vererek bakışlarımı ona çevirdim. Yalçın kumarhane kısmında değil de paranın kalan kısmını aklama konusunda bu bir haftada çok etkin rol oynayacaktı. Bağlantıları ayarlayıp transfer işini komuta etmek bendeydi. Yalçın ise bu saydığım ülkelerin hepsine teker teker giderek işleri yakından takip edecekti. Bunları yapması için bir hafta yeterliydi. Haftaya ise beraber Vegas'a gidecektik. Planımı ona anlatmaya başladığımda yüzündeki memnun gülümseme devam ediyordu.

 

" Sen önce Poyraz ile konuşarak parayı örgütün elinden alıp Dante'nin adamlarına vermesini sağlayacaksın. Yani ilk durağın Meksika. Ardından transfer işini yakından takip etmek için Lübnan ve Mısır'a gideceksin. Vegas'ta da olası riskleri takip etmek adına ajanlık yapacaksın."

 

Örgütle birebir muhatap olmak gibi bir hataya düşemezdim. Bu yüzden o kısma hiç girmeyerek doğrudan para kısmına bulaşacaktım. Parayı aklama zaten uzmanlık alanım olduğu için tek korkum kumar ile aklama işiydi. Hile kısmını da yine Poyraz ile konuştuktan sonra halledecektim mevzuyu. Bunları düşünerek iç çektiğimde Yalçın memnuniyetle salladı başını. Dante ise öne atılarak konuşmaya başladı.

 

" Ben ? Benden bir şey istemiyorsun ?"

 

Dante'ye tebessüm ederek baktığımda yüzündeki merakı gördüm. Ondan bir şey istemeye hakkım yoktu. Bu işe kendim girmiştim ve kendim halledecektim. Yalnızca akıl almak adına gelmiştim buraya. Onunla bu mevzuları konuşmamın nedeni buydu.

 

" Marino... Senden bir şey isteyemem. Bu işte yalnızım."

 

Dante ani bir hareketle oturduğu yerde dikleşerek gözlerime sert bir ifadeyle bakmaya başladı. Gayet ciddi bir tonda konuşmaya başladığındaysa yutkunarak dinledim onu.

 

" Ben bu işte varım Hazan. Alper'e bunu borçluyum."

 

Yüzümde acı dolu bir tebessüm belirirken iç çektim. Bu esnada gözlerim istemsizce dolmuş ve sesim çatallaşmıştı. Dudaklarım minnetle kıvrılırken ikimizin bakışları da aynı kişiyi, Alper'i yad ediyordu. O kadar iyi bir adamdı ki beni üç yıldır tek bir an yalnız bırakmamıştı. Üç yıldır arkamda dağ gibi duruyordu. Her hatamda bir şekilde affederek bana destek oluyordu. Marino tanıdığım en iyi kalpli adamdı. Minnetimi dilime döktüğümde ondan gelecek cevabı zaten biliyordum.

 

" Buna gerek yok Marino. Biliyorsun."

 

Başıyla reddederek gülümsediğinde bakışı anlık Yalçın'a kaydı. Daha sonra yeniden bana bakmaya başlamıştı.

 

" Hayır... Var... Yalçın ajanlık yaparken ben de başka bir masada kumar oynayacağım."

 

Sözlerini gülümseyerek onayladığımda planı daha detaylı bir şekilde ele alarak uzun uzun konuştuk. Artık harekete geçme zamanıydı. Artık savaşın ilk kanını gerçekten dökmemiz gereken o zamandaydık.

 

........................................

 

Bir hafta sonra

 

Savaşlar ve barışlar , insanlık tarihinin tekerrür ederek bize her yüz yılda bir hatta bazen çok daha kısa sürede sağladığı bu zıtlıklar... Savaş insanların içinde bulunduğu hırs çukurunun yarattığı zelzele sonucu başlarken barış bu zelzelenin çukuru daha da genişleterek bir kara deliğe dönüştürmesi sonucu ortaya çıkar. Savaş hırsın ve öfkenin kurbanıyken barış menfaatin anahtarıdır. Diyeceksiniz ki barışın nesi menfaat ? Barış nasıl kötü olabilir ? Olur. Bu dünya sınırları içindeyse eğer hiçbir barış masum değildir. Hele ki bu barış kan dökülerek verilen bir mücadelenin ardından gelmişse... Böyle durumlarda yapılan barış savaştan daha tehlikeli bile olabilir. İnsanın, insanların içine ekilen nefret tohumları bu barış sayesinde atılır. Onca hırsa rağmen bitkinlikle yapılan bütün barışların esas nedeni dinlenip daha güçlü bir şekilde saldırmaktır. Barış bu nedenden menfaatin anahtarıdır. Bir sonraki savaşa yapılan ön hazırlık olması barışı menfaat dolu bir kötülük yapar.

 

İşte bu yüzden belki de, hiç barışmadan var olan nefret tohumlarımla savaşıyorum. Doğduğum günden beri ve daha da önemlisi; öldüğüm günden beri kimseyle barışmıyorum. İçinde bulunduğum otel odasının aynasından kendimi izlerken düşünüyorum bunu. Kimseyi affetmedim. Kimseyle barışmadım. Şimdiye dek verdiğim her savaşı gerçekten kazanmış olana dek sürdürdüm. İmzasını bugün resmiyetle atacağım ortaklık için ise vereceğim en büyük savaşın silahı diyorum. Bu silah düşmanımı öldürene dek durmayacağım.

 

Üzerimdeki saten elbise bedenimi tamamen sarıyor. Üst kısmı oldukça dar. Göğüs çizgim ve göğüslerimin iriliği bu nedenden hayli belirgin. Alt kısmı ise derin bir yırtmaca sahip uzun ve ince bacaklarım yırtmaçtan hayli güzel görünüyor. Ayağımda ise yıllardır vazgeçilmez olan Louboutin topuklularım var. Tabanındaki kırmızı detaya dudağımdaki kırmızı ruj ihtişamla eşlik ediyor. Göz makyajım her zaman olduğu gibi siyah. İri siyah gözlerim normalde olduğundan da güzel bugün. Yıllar sonra ilk kez gözlerim parlıyor çünkü. İntikamın ateşi gözlerimi parlatıyor. Saçlarım yine dalgalı bir şekilde. Her zaman olduğu gibi omzuma hafif değiyor. Boynumdaki zarif pırlanta gerdanlığa ise kulaklarımdaki küpe eşlik ediyor. Derin bir nefes vererek aynada kendime bir kez daha baktım. Yüzümde oluşan memnun gülümsemeyle tül siyah eldivenlerimi de ellerime yavaşça geçirip sağ işaret parmağıma oldukça büyük bir taşa sahip olan pırlanta yüzüğümü taktım.

 

Fazlasıyla hazırdım geceye. Bir hafta içinde kumarhane işi dışındaki bütün her şey hallolmuştu. Geriye kalan tek şey bugünkü plandı. Plan belliydi zaten. Önce poker oynayacaktım. Karşımdaki rakiplerin hepsi seçilmişti. Bu mevzuyla alakadar olan kişiyse Dante'ydi. Pokerde kalan paradan daha fazla para kazanacağım. Kafamdaki durma miktarı seksen milyon dolar. Bu parayı kazanıp ardından kasaya karşı oynayıp bu paranın altmış milyon dolarını kaybedeceğim. Kalan yirmi milyon doları ise daha sonra aklayıp kendi hesabıma ve David'e aktarmak için tutacağım. Masada bende dahil olmak üzere masada bulunan herkes aklanması için beklenen parayı koyacak ortaya. İddia büyüdükçe de aklanması gereken paranın tamamı benim elime geçecek. En sonundaysa bütün para kasaya kalacak. Planım neredeyse kusursuz. Geriye yalnızca onu uygulamak kalıyor ki bunu da az sonra yapacağım.

 

Üzerime yine siyah olan kürkümü attığımda adımlarım odanın dışına doğru ilerlemeye başlamıştı. Topuklu ayakkabılarımın tok sesi kapıda son bulduğunda çoktan hazırlanarak beni beklemeye koyulan Yalçın ile göz göze geldim. Üzerinde çok güzel bir takım elbise vardı. Saçlarını jöle ile arkaya yatırmıştı. Oldukça çekici bir görüntü yüzünde hakimdi. Gülümseyerek koluna girdiğimde yüzünde memnun bir ifade oluştu.

 

" Çok fiyaka olmuşsun abla."

 

Kıkırdayarak salladım başımı. Bu esnada asansöre doğru ilerlemiştik bile.

 

" Sen de öylesin ablam. Hep jöle sür saçlarına. Yakışmış."

 

Aynı tınıda kıkırdadığında asansörü çağırdı. Kumarhane bir otelin altında bulunuyordu. Otel de Dağhan'a aitti. Bu bir haftada yalnızca bir kez aramıştı beni. Onda da otelde kalacağımızı öğrendiği için uğursuz bir sayım olup olmadığını öğrenmek istediğini sordu. Tuhaf karşılayarak nedenini sorduğumda oda numaramı beğenmeyip kargaşa çıkarmamı istemediğinden bahsetti. Böyle bir şeyi neden yapacağımı sorgulamıştım bir süre. Ardından anlam veremeyerek uğursuz sayım olmadığını söylemiştim. Gerçekten psikopat seviyesinde bir tuhaflığa sahipti.

 

Kumarhanenin olduğu kata indiğimizde asansör kapısının önünde Dante'yi gördüm. O da en az Yalçın kadar şık giyinmişti. Üzerinde gri bir takım elbise vardı ve her zaman olduğu gibi numarasız gözlükleri gözündeydi. Bu kez gözlüğünün rengi takımıyla uyumluydu. Yani gri renkti. Bakışlarımız kesiştiği an gülümseyerek yüzüne memnun bir ifade yerleştirdi.

 

" Hazan, Yalçın..."

 

İkimize birden baktığında gülümseyerek ellerini memnuniyetle kollarına doladı. Bu esnada Yalçın ile göz göze gelerek gülümsedik. Daha sonra Dante'yi yeniden süzerek gülümsedim. Çisem yoktu. iş için iki günlüğüne Las Vegas'taydık. Dante bu yüzden onu peşinden sürüklemek istememişti.

 

" Marino... Çok şıksın."

 

Gülümseyerek bir de o baktı üstüne. Memnun bir gülümseme daha atıp öne atılarak Yalçın'ın omzuna vurdu.

 

" Siz de öyle. Gidelim mi ?"

 

Başımla onu onayladığımda içim kıpır kıpırdı. Her şey planlanmış olsa da, her şey usulüne uygun yapılacak olsa da ilk kez böyle bir yöntemle para aklıyordum. O sebeptendi heyecanım. Üçümüz yan yana yürüyerek kumarhaneye giriş yaptığımızda çok kalabalık ve inanılmaz renkli bir ortamla karşı karşıyaydım. Aslına bakılırsa daha önce Kıbrıs'ta zevkine Çisem'le kumar oynamıştık. O yüzden bilsem ve eğlencesine inansam da kumarın ne kadar büyük bir batak olduğunu bildiğimden iş için dahi bulaşmadım. Bu gün hariç tabii ki. Neticesinde istisnalar kaideyi bozmaz.

 

Çok geçmeden gözlerime tanıdık bir sima takıldı. Poyraz, üzerinde şık bir takımla bakışlarını masalarda gezdiriyordu. Bu konuda planı yaparken de uygularken de ne ondan ne de Dağhan'dan destek almadık. Yalnızca parasını aklamak için yapacağımız hileye göz yumacaklardı. Masada oynayacak olan adamlardan kartlara kadar her şey zaten hazırdı. Bir senaryoyu işletmekten öteye gitmeyecektik. Onun da bakışları bizi bulduğunda gözlerini hafifçe kapatıp başını yana doğru eğdi. Ardından etrafa göz gezdirmeye devam ettiğinde gülümseyerek benim için seçilen masaya doğru ilerledim.

 

Dante hemen yanımda olacaktı. O da kumar oynayacaktı ama gözü benim masamda olacaktı. Her şey mekanın haberi dahilinde olsa da burası tehlikeli bir yerdi. Dağhan'ın iş yaptığı çeteden kişilerin de sıklıkla geldiğini haber vermişti. O sebepten bana yakın oturacaktı. Yalçın ise arka taraftaki masalardan birinde kasaya karşı oynayacaktı. İkisi de yalnızca oyalanmak adına düşük meblağ kullanarak vakit harcayacaktı ve ikisinin gözü de benim masamdaydı. Oturduğumda derin bir nefes verdim.

 

Biraz sonra bütün herkes yerini aldığındaysa Dante ve Yalçın da yerlerinden izlemeye başlamıştı.

 

İçli bir nefes vererek masadakilerde gezdirdim bakışlarımı. İlk elde edeceğim parayı her el katlayarak altmış milyon kazanarak bitirecektim. Masadaki herkes bunu biliyordu ve hepimizin ortak amacı buydu.

 

İlk el başladığında dağıtıcının verdiği iki karta baktım. Yüzüme büyük bir gülümseme yerleşti. Elimdeki kağıtlar gayet iyiydi . Bahis on milyon dolardan açıldığındaysa bahsi yükselterek yirmi milyon dolar yaptım. Çok geçmeden ilk pas geldi. İkinci flop turuna geçtiğimizdeyse gördüğüm üç kartla daha çok gülümsedim. Tam da olması gerektiği gibi benim elimdeki kağıtlarla eşleştiğinde kazanacaktım. Kartların hepsi Dante'nin seçtiği kartlar olduğu için rahatlıkla bahsi yeniden arttırdım. Bahis kırk milyon dolar olduğundaysa gülüşümü büyüterek açılan yeni karta baktım. Turn'de açılan kartta tam beklediğim gibiydi. Son elde yani River'de elimdeki iki jokere bir yenisi daha eklendiğinde üçlü yaparak toplam seksen milyon dolarlık resti çekerek kazanacaktım.

 

Fakat hiç beklemediğim bir şey oldu. Son elde ben bahsi arttırdıktan sonra bütün herkes teker teker çekildi. Yüzümde şaşkın bir ifade oluşurken donup kaldım. Bakışlarım bütün hepsinde teker teker gezdiğinde içimde ilginç bir endişe peydah oldu. Konuşmaya başladığımda muhatabım kart dağıtıcısıydı.

 

" Ne oluyor ?"

 

Başını eğerek gülümsediğinde ortadaki tüm pulları önüme yığdı.

 

" Kırk milyon dolar kazandınız."

 

Bakışlarım sekteye uğrarken daha çok duraksayıp yutkundum. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki ? Herkesin haberi vardı. Herkes biliyordu. Altmış milyon dolar almam lazımdı. Plan aynen bu şekildeydi. Öfkeyle soluyarak ona baktığımda tüm oyuncular masadan kalkıyordu.

 

" Sen..." Bakışlarım kalkan insanlara kayınca hiddetlenerek doğruldum. " Nereye ? Sizinle böyle anlaşmadık."

 

İçlerinden biri yüzüme bakıp omuz silkince hiddetle ayağa kalktım. Bu esnada Dante fark ederek bakışlarını bana çevirip tek kaşını kaldırdı.

 

Bunu da fırsat bilerek içimdeki öfkeyi kart dağıtıcısına kustum. Ne olduğunu anlamıyor ve çıldırıyordum çünkü. Her şey planlanmışken bu da ne demek oluyordu ?

 

" Sana böyle anlaşmadık dedim."

 

Çalışan başını eğip konuşmaya yeltendiği esnada başka bir ses işittim. Tanıdık bir ses. İçimi nefretle kül edecek kadar tanıdık bir ses.

 

" Hayır. Benimle tam olarak böyle anlaştılar."

 

İfadem donup kalırken içli bir nefes verdim. Dudaklarımı yalayarak az önce kalktığım sandalyeye tutundum. Duyduğum sesin gerçekliğini sorguluyordum. Bunu gerçekten duymuş olduğuma inanamayarak kapattım gözlerimi. Kesik kesik soluyarak gözlerimi yeniden açtığım an ise o, yeşilleriyle beni izliyordu. Tam karşımda durmuştu. Gülümseyerek bakıyordu bana. Dalga geçer gibi. Resmen dalga geçiyordu benimle. Onun burada ne işi olduğunu düşündüm kısa bir an. Burası Dağhan'a aitti. Onun can düşmanının mekanında ne işi vardı? İfadem sertleşti daha sonra. Sert bir üslupla konuşmaya başladığımda Nefretim yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu.

 

" Sen... Sen ne halt ediyorsun ?"

 

Öfkeli ses tonuma gülümseyerek eşlik ettiğinde kısa bir anlığına bakışlarım bedeninde gezdi. Simsiyah bir takım giyinmişti. Baştan aşağı siyah olan bedenine yalnızca yeşilleri eşlik ediyordu. Daha çok gülümseyerek gamzelerini gösterdiğinde konuşuyordu. Bir yandan da büyük bir keyifle tam karşımdaki sandalyeye oturdu.

 

" Eğlenmeye geldim." Kıkırdayarak baştan aşağı süzdü bedenimi. Bu esnada yutkunmak için zorluyordum kendimi. " Otursana." Tek eliyle oturmamı işaret ettiğinde boğazıma oturan yumrudan hareket edemedim. Kalakaldım öylece.

 

Bu esnada Dante karşımdaki kişinin kim olduğunu fark etmiş olacak ki ayağa kalkıp yanıma geldi. Alparslan'a öfkeli bir bakış atıp elini silahına attığında refleksle kolunu tuttum. Çok kalabalıktı burası. Silah doğrultarak bütün gözleri üzerine çekerdi. Bu sebepten zar zor yutkunarak konuştum.

 

" Dante... Dur!"

 

Kolumdan kurtularak hiddetle konuşmaya başladı. Bu esnada Alparslan oldukça rahat bir tavırdaydı. Arkasına yaslanmış gülerek izliyordu bizi.

 

" SEN NE B*K YAPIYORSUN ? P*Ç!"

 

Alparslan kıkırdayarak biraz dikleşti. Bu esnada konuştuğu kişi ben değildim. Dante'ye bakıyordu.

 

" Ana dilinde küfretsene. Türkçe komik oluyor."

 

Dante sinirle yeniden öne atıldığında zar zor tuttum onu. Şu an burada ne olduğunu bilmiyorduk ve bu şekilde devam etmesi hata olurdu. Onu güçlükle sabit tutmaya çalıştığımda Yalçın'ın da diğer koluna girdiğini gördüm fakat Dante öfke kusmaya devam ediyordu. Konuşarak ona engel olmaya çalıştım.

 

" Dante karşılık verme. Sakın Marino. Sakın uyma ona."

 

Yalçın bana ne olduğunu anlamaz bakışlar atarken göz devirip sıkıntılı bir nefes verdim. Bu esnada Dante püskürerek konuşuyordu.

 

" Seni s*keceğim ! Türkçe s*keceğim seni Alparslan! Duydun mu ?"

 

Zar zor tuttuğum esnada birkaç masanın bakışları bize dönmüştü. Bunu fırsat bilerek bakışlarımla Poyraz'ı aradım. Mekana girerken buradaydı ancak şu an yoktu. öfkeli bir nefes verdiğim esnada Yalçın Alparslan'a doğru yürümeye çalışan Dante'yi hışımla iterek geriletti.

 

" Bay Dante, kendine gel! "

 

Dante omuz silkerek öne atıldı. Bu esnada bakışlarımı ona çevirip elimi doğrulttum. Yine de engel olamadım öfkesine. İtalyanca bir şeyler mırıldanarak tekrardan öne atıldı. Bu esnada Alparslan'ın yanında oturan dağıtıcı konuşuyordu. Bütün gözler sesini duymamızla ona döndü ve Dante dahi öne atılmayı kesti.

 

" Oyuna başlamayacaksanız pullarınızı alıp masayı boşaltın."

 

Bakışlarım bir konuşan adama bir de Alparslan'a kaydığında gülümseyerek beni izlediğini gördüm. Bakışları çok tanıdıktı. Bir zamanlar beni kandırdığı o bakışları bana gönderiyordu. Üstelik bunu yaparken de gamzelerini göstermekten asla gocunmuyordu. Öfke ile soluyarak bakışlarımı Dante'ye çevirdim. Başını sağa sola sallayarak reddetti beni.

 

" Hayır. Al parayı çıkalım."

 

İçimden parayı alıp çıkmak geçtiğinde pullara baktım. Daha sonra bakışlarım Alparslan'a kaydığında yutkundum. Parayı alıp çıktığımda parayı aklayamadan çıkmış olacaktım buradan. Dağhan'ın verdiği süre de dolmak üzereydi. Buradan şu an çıkmam eli boş çıkmam anlamına gelecekti ki bu da yetmezmiş gibi ona yenilmiş olacaktım. Bakıldığında bunlar o masaya oturmam için gerekli nedenler değildi belki ama onun bakışlarındaki gülüşü gördükçe içime bir nefret doldu. Bu nefret hırsla öne atılarak ani bir kararla masaya oturmamla sonuçlandı. Yüzüne memnun bir ifade yerleştiğinde Dante öfke ile konuşuyordu.

 

" Hazan..."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek ona bakmadan konuşmaya başladım. Hataydı belki ama onu görür görmez buradan kalkıp gitmek benim için imkansızdı. Kartlar zaten hileliydi. Kaybedecekti. G*tüne baka baka gidecekti buradan.

 

" Dante ne yaptığımı biliyorum."

 

Dante'nin öfkeli solumasını duyduğum an gözlerimi kapatarak derin bir nefes verdim. Bu esnada içimden yalvarıyordum. Doğru yapıyor olmak için bunun doğru olan olması için yalvarıyordum.

 

" En son bahis kırk milyon dolardı. En az iki katı kadar bahis yapın ya da-"

 

Kart dağıtıcısının sözünü kıkırdayarak bölüp cebinden bir yığın pul çıkararak masaya bıraktı. Bu esnada gülümseyerek bana bakıyordu.

 

" Yüz milyon dolar." Cümlesini kurduğu an bana göz kırparak dudaklarını yalayıp geriye yaslandı.

 

Ben bu esnada yaşadığım şok ile kalakalmıştım. Dudaklarım şokla aralanırken arkama döndüm. Dante boğa gibi kızarmıştı ve öfkeli gözlerle bana bakıyordu. İtalyanca bir şeyler fısıldadığında içimden küfrettim. Çok fena bir b*ka batıyordum ve battıkça bu b*k beni daha beter içine çekiyordu.

 

Kart dağıtıcısının bakışları bana döndüğünde oynayıp oynamayacağımı sorguluyordu. O da Türktü. Masadan kalkan herkes de aynı şekilde türktü. Özel olarak seçilmiş kişilerin kalkıp gitmesi ve hepsinin ona hizmet etmesi içimi acıtarak öfke ile doldursa da bu öfkeyi bastırmayı denedim. Kalkmam gerekiyordu masadan. Kalkıp gitmem gerekiyordu. Herkesi o organize etmişti ve muhtemelen kartları da o değiştirmişti. Bu sebepten kalkmam gerekse de yapamadım. Kalkıp gidemedim. Ona karşı yenilmiş olmayı kabullenemedim. Olmadı. İrademe karşı koyup buna bir son vermedim.

 

Başımı onaylar anlamda salladığımda Dante yanımda bulunan sandalyeyi devirerek bir şeyler mırıldandı. Saniyelik tüm bakışlar ona dönse de umursamadan arkamda bulunan sandalyeyi çekip yanıma oturdu. Nefesindeki öfkeyi hissetsem de yutkunarak görmezden geldim. Yalçın bu esnada hızla yanımızdan ayrıldı. Nereye gittiğini sorgulayacak vakit bulamayarak oyuna başladım. İlk elde gördüğüm kart ile sessizce bir küfür mırıldandım. Bakışlarım ortada bulunan yüz kırk milyon dolara kaydığındaysa sıkıntılı bir nefes verdim. O ise gülerek oynamaya devam etti.

 

İkinci ele yani flopa geldiğimizde ortada açılan kartlarla yapabileceğim tek per yüksek karttı. Yani en düşük olanıydı ve bununla ortadaki parayı almam imkansıza yakındı. Yine de çekilmeyerek devam ettiğimde River'de yani üçüncü elde de bahis arttırmadım. Sıra ona geçtiğinde cebinden yeniden yığınla para çıkararak bana bakıp gülümsedi. Yeniden göz kırptığı esnada ise neşeli bir tınıda konuşuyordu.

 

" Rest... Yüz milyon dolar."

 

Beynimden vurulmuşa döndüm. Gerçekten dalga geçiyordu benimle. Bilerek yapıyordu. Bilerek aklamaya çalıştığım parayı anıyordu. Bahsi kabul ettiğimde muhtemelen kaybederek borca girecektim. Bakışlarım Dante'ye kaydı. İki eli birden yumruk olmuştu ve yapmamam için öldürücü bakışlar atarak sıkıntılı bir nefes verdi.

 

Bakışlarım yeniden Alparslan'a döndüğünde kart dağıtıcısı normal bir tınıda konuşuyordu.

 

" Bahis iki yüz kırk milyon dolar. Aynı miktarı-"

 

Dilimin ucuna geldi kelimeler. Ağzımı birkaç kez aralayıp kapattım. Bu esnada Alparslan keyifle beni izliyordu. Keyfine öfkelenerek içli bir nefes verdiğimde başka çarem yoktu. yenilgiyi kabul edip çekilmekten başka tek bir çarem yoktu. Dante yumruk yaptığı eli ile elbisemin kumaş olan kısmına vurdu. Bu esnada sessizce konuşuyordu.

 

" Sakın..."

 

İsteksiz de olsa çıktı sesim. İstemeye istemeye dilimden döktüm o kelimeyi. Yenilgiyi istemeyerek kabul ettiğimde ne yapacağım ve bu işten nasıl sıyrılacağım hakkında tek bir fikrim yoktu.

 

"Pas."

 

Alparslan'ın yüzünde memnun bir ifade oluşurken gülümseyerek ayağa kalkıp elini uzattı. Ben olduğum yerden milim kıpırdamayarak ona öldürücü bakışlar atıyordum. O ise bunun aksine gayet güzel bir bakışla karşılıyordu beni.

 

" Seninle oynamak zevkti. Daha sık yapalım mı bunu , ne dersin ?"

 

Dante hiddetle ayağa kalktığında onu tutamadım. Yerimden kalkacak halim bile yoktu. yaşadığım şoku atlatamadan başka şoklarla karşılaşıyordum.

 

" SEN BİZİMLE DALGA MI GEÇİYORSUN ? P*Ç!"

 

Alparslan ağzının içinde cık yaparak reddetti Dante'yi.

 

" Dante ya İtalyanca küfret ya da o ağzını hiç açma."

 

Bakışları yeniden beni bulduğunda gülümsemeye devam ediyordu. Bu esnada yutkunarak nefes almaya çalışıyordum. Zihnim almıyordu olanları. Ben idrak etmeye çalışıp derin derin nefesler almaya çalışırken kartları dağıtan adam gülümseyerek onu tebrik etti.

 

" Tebrikler! İki yüz kırk milyon dolar kazandınız."

 

Alparslan başını sallayarak onu onayladığı anda eli hâlâ havadaydı. Bakışları bende gezinirken gülümsemeye devam ediyordu. Ta ki onun bakışlarını bile sekteye uğratacak bir ses duyulana kadar.

 

" BOŞALTIN LAN BURAYI !"

 

Bakışlarım hızla arkama döndüğünde öfkeli bit ifadeyle bize doğru yaklaşan Dağhan'ı gördüm. Arkasında Poyraz ve Yalçın vardı. Onların arkasında ise yığınla adam. İçeride bulunan çalışanlar hızla sağa sola dağılarak insanları çıkarırken Dağhan sinirle soluyarak yanımıza geldi. Bu esnada Alparslan havada olan elini çekerek gülümsemeye devam etti. Dağhan beni es geçip tam onun karşısına dikildiğindeyse Alparslan gülümseyerek konuşmaya başladı.

 

" Bende seni bekliyordum. Geç kaldın."

 

Dağhan öfke soluya soluya silahını belinden çıkarıp alnına yasladı. Bu esnada sabahtan beri o silahı çekmek için can atan Dante tek bir saniye bile düşünmeden kendi silahını kaldırıp Alparslan'a doğrulttu. Aynı saniyelerde Poyraz'ın ve hatta Yalçın'ın da silahı ona doğrultulunca Alparslan gülüşünü büyüttü. Bu esnada Dağhan öfke ile soluyordu.

 

" SENİ S*KERİM LAN ! NE İŞİN VAR BENİM MEKANIMDA ! NE İŞİN VAR LAN ?"

 

Alparslan bir adım gerileyerek ellerini yana doğru açtı. Bu esnada bir yandan da gülümsemeye devam ediyordu. Ben ne olduğunu yeni yeni idrak ederek Dante'nin kolundan güç alıp ayağa kalktım. Titriyordum. Şoktan ve öfkeden titriyordum.

 

" Sana sürpriz yapmak istedim ortak ! Nasıl ? Beğendin mi ?"

 

Alparslan kıkırdamaya başladığında Dağhan iki koca adım atıp yeniden o silahı alnına yasladı. Bu esnada bütün salon boşalmıştı. Dağhan ile birlikte giren adamların hepsi ise silahını ona doğrultmuştu.

 

" S*KARIM LAN SÜRPRİZİNE ! BİTTİN OĞLUM SEN ! BU SEFER SENİ S*KTİM !"

 

Alparslan ağzının içinde cık yaparak karşılık verdi ona. Dağhan ise öfke ile püsküre püsküre bakıyordu . Alparslan'ın bu kadar ciddiyetsiz oluşu içimi bulandırsa da bunları düşünemeyecek kadar bulanıktı kafamın içi. Yalnızca olanı biteni izliyordum.

 

" GEL LAN ! AL KARŞINDAYIM ! G*TÜN YİYORSA GEL !"

 

Dağhan daha bir hiddetlenerek öne atıldığında Alparslan ona engel olmuyordu.

 

" SENİ KİM ALACAK LAN ELİMDEN ? KİME GÜVENİP MEKANIMA GİRİYORSUN LAN ?"

 

Alparslan kahkaha atarak itti onu. Dağhan sendeleyerek gerilese de tekrar silahını doğrulttu. Bu esnada Alparslan gülerek konuşuyordu.

 

" KENDİME ! BAK!" bedenini işaret ediyordu bu esnada. " SİLAH BİLE ALMADIM LAN! SİLAH BİLE ALMADAN GELDİM! SENİN AKSİNE BEN KENDİME ÇOK GÜVENİYORUM ORTAK !"

 

Son cümlesini kurarken Dağhan'ın arkasındaki yığınla adamı işaret etti. Bu esnada Dağhan'ın bakışları oda o adamlara kaymıştı. Sıkıntılı bir nefes vererek konuştuğunda muhatabı adamlarıydı.

 

" Hepiniz çıkın."

 

Poyraz hariç hepsi teker teker çıktığında şaşkın bir ifade ile onları izlemeye devam ettim. Aralarındaki düşmanlık tahminimden de büyüktü. Bunu bilmenin verdiği korku ile karışık rahatsızlık hissi ile tartışmalarını izlemeye devam ettim.

 

" Ne o ? Yalnız kalınca güvenecek misin kendine ?"

 

Dağhan ona doğru ilerleyerek bu kez silahını çekmeden konuşmaya başladı. " Sana tek başıma kafa tutarak güvenimi s*ke s*ke gösteriyorum."

 

Alparslan şen bir kahkaha atıp geriledi. Bakışları dakikalar sonra bana döndüğünde yüzünde içten bir gülümseme oluştu. Göz kırptığında kaşlarımı çattım. Yeniden Dağhan'a döndüğünde ise gülüşünü aniden kesti.

 

" Lan oğlum, kendine güvenip karşıma çıkıyorsun da ne b*k yiyorsun ? " Kollarını kocaman açıp bağırarak etrafı işaret etti. " SENİN MEKANINDA ELİMİ KOLUMU SALLAYA SALLAYA KUMAR OYNAYIP SANA DAYIYORUM ULAN !"

 

Dağhan silahını yeniden ona doğrultarak öfkeyle konuşmaya başladığında dakikalar sonra ilk kez bir tepki verdim. Öyle hiddetli bir şekilde yaklaştı ve tetiği çekerek ilerledi ki bir an gerçekten vuracağını düşünerek korkulu bir nidayla kapattım dudaklarımı. Bu esnada Alparslan gözünü bile kırpmadan izledi ona doğrultulan silahı. Bu esnada Dağhan daha da hiddetleniyordu.

 

" SENİ ÖYLE BİR BİTİRECEĞİM Kİ... BABANDAN BETER GEBERECEKSİN!"

 

Alparslan dakikalar sonra ilk kez bir tepki verdi. Ani bir hareketle ilerleyip silahını yere fırlattı. Daha sonra hiç düşünmeden onun yakasına yapıştığında bağırıyordu. Aynı şekilde Dağhan da öfkeyle bağırdığında Dante'nin koluna daha sıkı tutundum.

 

" SENİ *LDÜRÜM LAN ! IRZINI S*TİĞİMİN P*Çİ ! *LDÜRÜRÜM LAN SENİ !"

 

Dağhan da aynı öfke ile ona saldırıyordu.

 

" *LDÜR LAN ! YİYORSA *LDÜR ! KİM KİMİ S*KERSE LAN ! KİM KİMİ S*KERSE ORTAK !"

 

Sıkıntılı bir nefes vererek ayakta kalmaya çalıştığımda Poyraz hızla yanlarına gidip silahını beline yerleştirerek ayırmaya çalıştı.

 

" ABİ YETER ! AYRILIN !"

 

Poyraz'ın araya girmesiyle Yalçın benden onay istemeden ayırmak için öne atıldı. O da ayrılmaları için çektiği esnada bağırarak birbirlerine küfrediyorlardı. Dante ise silahını indirmeye bile gerek duymadan dakikalardır nefretle onları izliyordu. Ben ne olduğunu ve ne yapacağımı çözemeden Alparslan'ı izlemeye devam ediyordum. Sadece ondaydı bakışlarım. Kadrajıma girene dek diğerlerini görmüyordum bile. İçimden burada ne işi olduğunu ve ne yaptığını sorgulayarak amacını çözmeye çalışıyordum ancak bir cevap bulamıyordum. İçli bir nefes verdiğim esnada zor da olsa ayrıldılar. Bu esnada Dağhan öfkeyle bağırıyordu.

 

" GİDECEKSİN LAN ! S*KTİR OLUP GİDECEKSİN MEKANIMDAN!"

 

Alparslan başını aşağı yukarı sallayıp öne atıldı. Bu esnada saatini kontrol ediyordu. Yüzünde büyük bir gülümseme oluştuğunda kıkırdayarak konuştu.

 

" AYNEN ORTAK ! GİDECEĞİM! ÖRGÜTLE ÇALDIĞIN ALTMIŞ MİLYONU DA HAKKIMLA KAZANDIĞIM İKİ YÜZ KIRK MİLYONU DA ALDIM ! "

 

Dağhan duraksayarak bakışlarıyla reddetti onu. Alparslan ise başını sallayarak onayladı. Bu esnada Poyraz ağzının içinde bir küfür mırıldanarak yanımızdan hızla ayrıldı. Dağhan duyduklarını idrak edemeyerek gerilerken Alparslan gülemeye devam ediyordu.

 

Tam o esnada içsel hesaplaşmam bitti. Kendime yavaş yavaş gelirken beynimin içinde yankılanan tek şey onun benim işime, ilmek ilmek işleyerek yaptığım planıma darbe vurmuş olmasıydı. Derin bir nefes verirken Dante'nin kolunu bıraktım. bir anlık boşluk yaşadığı için bana baktığında elim jartiyerimin ipine yerleştirdiğim silahıma gitti. Onu oradan usulca çıkardığımda Dağhan duraksıyordu. Alparslan ise zafer naraları atan bir bakışla onu izliyordu. Yavaş yavaş adımladım yanlarına. Yalçın gelişimi görerek kenara çekildi. Bu esnada tam karşısına geçerek silahımı ona doğrulttum.

 

Yüzündeki alaylı gülüş hızla solarken yutkundu. Bunu beklemiyordu. Keyifli bir gülüş yerleştirdim yüzüme. Kelimeler dilimden dökülürken nefretim dakikalar sonra can buluyordu.

 

" Seni şu an burada öldürmemem için bana tek bir sebep söyle Tufanlı."

 

Alparslan sıkıntılı bir nefes vererek kapattı gözlerini. Bu esnada arkamda bir hareketlilik oldu. Dağhan tam karşımıza geçtiğinde bakışlarım saniyelik ona kaysa da duraksamadan silahımı hedefime doğrulttum.

 

" S*ktir et sebepleri, çek şu tetiği !"

 

Bakışlarım sekteye uğrarken kaşlarım şüphe ile havalandı. Ne dediğini idrak etmeye uğraştım. Bunu bana ikinci kez söylüyordu ve yüzünde aynı ciddiyet vardı. Beklemediğim için duraksayarak yutkunduğum an bir alkış sesi duydum. Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde Alparslan da oraya bakıyordu. Dağhan yüzüne yerleştirdiği gülümseme ile ikimize birden bakarak alkış yapıyordu.

 

" Bravo ! Valla böyle sahne en klişe dizilerde bile yok." Kıkırdayarak tekrardan alkış yaptığı esnada gülüşü aniden bir bıçak gibi kesildi ve silahını Alparslan'a doğrulttu.

 

" S*KERİM SENİN AŞKINI DA MAZİNİ DE ! PARAMI VERECEKSİN TETİKÇİ ! VERMEZSEN SENDEN S*KE S*KE ALMASINI BİİLİRİM !"

 

Alparslan derin bir nefes vererek ona doğru ilerlediğinde bana ve elimde bulunan silaha arkasını döndü. Silahı indirmeden onlara baktığımda öfkeden tir tir titriyordum.

 

" VERMİYORUM ORTAK ! ALSANA !"

 

Dağhan silahını tam kafasına yasladığında Alparslan kıkırdayarak gülmeye başladı.

 

" Tetiğini çekemeyeceğin silahı kaldırıp durma Dağhan! O elindeki senin s*kin değil!"

 

Şaşkınlıkla ağzım aralanırken Dağhan'ın bağırarak onu ittiğini gördüm. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

 

" ÖDETECEĞİM LAN SANA BUNU ! ÖDETECEĞİM LAN S*KİK KAFASINA S*KTUĞUM !"

 

Alparslan elleriyle teslim olur bir hareket yaptı. Bu esnada kıkırdıyordu.

 

" Bekliyorum ortak ! İlk fırsatta..."

 

Bakışları bana döndüğünde elimdeki silahı yeniden görerek göz devirdi. Daha sonra iyice yaklaşıp silahı geçtiği esnada duraksadım. Kulağıma eğilip fısıldadığında ne yaptığını sorgulayarak kaşlarımı şüphe ile havalandırdım.

 

" Çok güzel olmuşsun."

 

Duraksayarak yutkunduğumda gözleri gözlerimi buldu. Yeşilleriyle uzun zaman sonra ilk kez bu kadar yakın bir konuma eriştiğim için anlık olarak kalakalsam da duruşumu düzelterek önüme döndüm. Nefret dolu sesim kulaklarını doldururken o bana bakmaya devam ediyordu.

 

" S*ktir git Tufanlı !"

 

Kıkırdayarak salladı başını. Bu esnada derin bir nefes aldığını duyarak irkildim. Daha fazla tahammül edemeyerek silahımı yeniden ona doğrulttuğumdaysa dudağını büzerek buna engel oldu.

 

" Şşş... Gidiyorum. Dağhan'dan uzak dur olur mu ? Bir dahaki sefere kumarı baş başa oynarız."

 

Fısıldayarak konuştuğu için sesini yalnızca ikimiz duymuştuk. Bakışlarım saniyelik Dağhan'a döndüğünde göz devirerek yutkundum. O ise bu esnada yürümeye başladı. Dağhan hatta Dante bile engel olmadı. Geldiği gibi rahat bir şekilde dışarı çıkmak için ilerlediği an arkasını dönerek bana tekrar göz kırptı. Daha sonra rahat bir şekilde odadan çıktı.

 

Öfkeli bir nidayı dudaklarımdan döktüğümde bakışlarım üçünde de teker teker gezindi. Bakışlarım en sonunda Dağhan'ı bulduğunda olduğu yere çakılı bir şekilde duruyordu. İçime öfke yavaş yavaş dolarken onun sandığım kadar güçlü bir adam olmadığını düşünerek ilerledim yanına. Öfke bedenimde yavaş yavaş harlanırken öfkemi sesime döktüm.

 

" Sen..." Bakışları bana döndüğünde yüzünde öfke vardı. " Dağhan Taşdelen, sana gücümü kanıtlamak için paranı aklamayacağım." Kıkırdayarak az önce yaşanılanları gözümden geçirdim. " Gördüğüme göre zaten buna ihtiyacım yok. "

 

Dağhan sinirle homurdanarak dikleşerek durdu karşımda. Bu esnada Öfkesi sesine yansıyordu.

 

" Ne saçmalıyorsun sen ? "

 

Kıkırdayarak konuşmaya devam ettim.

 

" Sana gücümü kanıtlamaya ihtiyacım yok Dağhan." Kıkırdamaya devam ederken içimden geçenleri dilime dökmeye devam ettim. " Ki zaten yaptığım plan ve uygulama şeklimle ben gücümü sana zaten gösterdim. Senin adamların fos çıkıp Tufanlı'yı mekana almasaydı o para şu an hesabındaydı."

 

Dağhan öfke ile soluyarak öne atıldı. Sesinden bile akıyordu öfkesi.

 

" Alparslan bunun bedelini ödeyecek. Göreceksin ...." Bakışlarını Yalçın ve Dante'ye çevirerek ekledi. " Hepiniz göreceksiniz."

 

Derin bir nefes verip göz devirdiğimde içimden ona zerre inancım kalmadığını geçirdim. Ya gerçekten onun karşısında acizdi ya da Alparslan bir şekilde üst üste galip gelmeyi başarmıştı. İki durumda da ona daha fazla kendimi kanıtlamaya uğraşmayacaktım.

 

" Bu benim sorunum değil. Kendi meselen, ister hallet ister halletme."

 

Dağhan öfke ile soluyarak öne atıldığında elimle susturdum onu. Öfkem ve nefretim doruktaydı ve onun yüzünden bu gece Tufanlı karşısında bende zor duruma düşmüştüm. Benim gururum ve gücüm de zedelenmişti.

 

" Dağhan Taşdelen, bundan sonra sana kendimi kanıtlamaya da senin ciddiye almana da uğraşmayacağım. Çünkü sen artık ya benimle bir olup Tufanlı'yı bitireceksin ya da kibrinde ve bu çukurda boğulacaksın."

 

Derin bir nefes verdiğimde kelimeler beynimde çoktan yer edinmişti. " Şimdi...Seçim senin."

 

Dağhan ilk kez bugün kibrine bir darbe almıştı. O aldığı darbeyi ona Alparslan sunsa da yaptığım teklifle darbeyi yaraya ben dönüştürmüştüm ve bu gece savaşımız başka bir savaşla can bulmuştu. Bundan sonra olacak olanlar ise birbiri arı gelmeye devam eden savaşlar neticesinde üçümüzün de kaderini dönülmez yollara sokacaktı.

 

Bölüm sonu....

 

( Sizi daha fazla bekletmemek adına düzenlemeden attım bölümü. Yazım yanlışlarını şimdilik görmezden gelin olur mu ? Düzenleyeceğim hepsini 🥹)

 

Uzun ve gerçekten farklı duyguların olduğu bir bölüm oldu benim için 🤧

Özellikle son sahne öyle keyif verdi ki anlatamam:))

 

Bir de sık sık sorduğunuz bazı soruların yanıtını Alparslan'dan duyarak hepimiz rahatlamış olduk....

 

İlk kez söz verdiğim günde bölüm atmamın mutluluğunu yaşarken bir yandan da sizin güzel yorumlarınızı okumayı merakla bekliyorum 🥹 Gerçekten en sevdiğim şey sizin yorumlarınızın bildirimini almak olabilir...

 

Bölüm hakkındaki genel düşüncelerinizi ve favori sahnenizi inanılmaz merak ediyorum...

 

Yeni ve en az bu kadar dolu dolu geçecek olan bölümde görüşmek üzere, güzellikle kalın ♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...