
25. ADAVET
🔥
Yorgunluk bedene uğrak gelip geçici bir histir. Şayet ruhsa yorulan o yorgunluk eriştiği bedene mahkumdur.
Yorgunum, çok yorgunum. Bin yıl uyusam nafile. Yorulan etim de kemiğim de olsa tüm hepsi içimde. Geçmiyor, yitmiyor. Esas olansa bu yorgunluğu dindirme isteğinin dahi bedenime uğramaması. Zira içimde yeniden güçlenerek ayağa kalkmak için bir istek yok. Ruhum da aklımda bu yorgunluğun ilelebet sürerek beni hiçliğe mahkum etmesini istiyor. Yaşama sevincim de gözümdeki duygu da bu yüzden yok. Hiçim ve hiçlikteyim. Yorgunum ve dindirilenin çok ötesindeyim.
Şimdi karşımda duraksayarak donup kalan üç adama bakarken titreyen ellerime rağmen her şeyi boş verip yanımdaki koltuğa uzanıp uyumak istemem bu yüzden. Adım atacak halim dahi yok. S*lahı elim daha fazla taşıyamadığı için yere indirdim ama aklım yeni yeni geliyor. S*lahı indirme nedenim asla az önce birini vurmuş olmam değil. Yorgunluk, tek sebebi bu. Ruhum yorgun olmasa şu an burada olan herkesi teker teker sıraya dizecek kadar öfkeliyim ama ne yazık ki öfkem dahi perdenin ardında kaldı. Bakışlarım kolumu çevirerek ateş ettiğim yöne, kapının ağzına erişti. Güçlükle oldu bu. Gözlerimde can yok çünkü.
Yerde bir adam var. Tanıdığım ve hiç zararını görmediğim bir adam. Karşımda değil de yanımda yer alsa belki de çok seveceğim bir adam yerde. Poyraz, Poyraz alt karnını tutarak titriyor yerde. Ağzı açılıp kapanıyor. Anlık olarak yapma nedenim Dağhan ve bana kurduğu cümleler, çekip doğrulttuğu s*lahtı. Onu onun en yakını ile cezalandırmaktı amacım ve öyle de olmuştu. Karşımdaki üç adam da donuk ifadesiyle birbirine bakınmaya devam ederken o yerde kıvranıyordu. Birkaç saniye geçti sonra. Bakışları gözlerinden bedenlerine indi. Önce kendi bedenlerini daha sonra ise birbirlerinin bedenlerini incelediler. Üçünde de bir hasar olmadığını idrak ederek ışık hızıyla bana dönen ilk kişi Tufanlı oldu. Bedenime bakındı. Dikkatle inceledi. Kendimi vurmuş olabileceğimi düşündü ama görünürde bir şey olmadığını anlayarak gözünü yavaşça kapattı. Ardından birkaç saniye sonra diğer iki adam da bana bakarken Tufanlı gözünü yavaşça açıp bana bakındı. Nihayet baktığım yeri fark ederek bakışı o yöne döndü. Bu esnada ben de tekrar oraya baktım ama onun şaşkın ifadesini hissettim. Ardından da Dağhan'ın sesini işittiğimde yalnızca uyumak istiyordum.
"POYRAZ!"
Sesiyle paralel bedenime çarpıp yere kapandı. Yüzünde çok şaşkın bir ifade vardı. Ağzı yavaşça açılıp kapandı önce. Ardından bir elini başına attı. Şaşkındı. Çok şaşkındı. Aynı saniyelerde Arslan ve Alparslan da Poyraz'a doğru koştu. Yere çöktükleri esnada birinin yüzüne vurduğunu diğerinin ise eliyle yaraya baskı uyguladığını gördüm. Dağhan bu esnada şok olmuş bir şekilde ileri geri sallanarak yalnızca nefes alıyordu. Ben de öylece duraksayarak izliyordum onları. Pişmanlık içimi esir alıp vicdan azabı çekmeme neden olsa bile uyumak istiyordum. Kapanıyordu gözlerim. Bu esnada Arslan'ın hastaneye götürmek için adamlarını aradığını, Alparslan'ın da bilincini açık tutmaya çalıştığını duyuyordum. Dağhan ise ne yapıyor bilmiyordum. Zira gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Birkaç saniye ayakta uyuyacağımı düşünerek iç çektim. Ardından bu iç çekişim bir refleksle son buldu. Boğazım, boğazımda bir el vardı şimdi. Gözlerim bu nedenle açılmıştı. Dağhan b*ğazımı s*kıyordu. Yüzüde nefretin en koyu tonu saklıydı. Gözleri bana hiç görmediğim türde bir şeytanlıkla bakıyordu ve nefesimi kesmek için and içiyordu.
"Ö*DÜRECEĞİM LAN SENİ! GE*ERECEKSİN! K*HPENİN UŞAĞI!"
Sözleriyle paralel olarak b*ğazımı daha çok s*ktığında gözlerim sonuna dek açıktı ve kararmaya başlamıştı. Açık olduğu halde nasıl kararabileceğini dahi sorgulayacak halim yoktu. Karanlıktı sadece. Onun nefretini göremeyecek kadar çok karanlıktı. Ağzımı sonuna dek açarak amansızca nefes almak için direndim. Bir yandan da ellerim ondan kurtulmaya çalışıyordu ancak boşuna çırpınışlardı. Gücüne karşın benim gücümün şansı dahi yoktu. Kabullendim. Amansızca yitişimi, nefessiz kalışımı kabullendim. En nihayetinde göğsüme nefessizlikle koca bir ağırlık çöktüğü an ise boğazımdaki el aniden çekildi. Bir anda boşluğa düşmem sayesinde sendeleyerek iki elimi birden boğazıma attığımda refleksle alabildiğim kadar çok nefesi aldım içime. Soluk soluğa sendelediğim esnada bakışlarım zar zor yere doğru kaydı. Uğultulu bir ses işitiyordum şimdi. Gözümün önünde, yerde iki karaltı vardı ve o karaltılardan birinden yüksek bir ses çıkıyordu.
"ASIL BEN Ö*DÜRECEĞİM LAN SENİ! KİME VURUYORSUN LAN SEN? KİME DOKUNUYORSUN? KIRARIM LAN O ELİNİ! KIRAR A*INA SOKARIM!"
Sözlerle paralel uğultular devam etti ancak bu uğultulara eşlik eden şey içimde yankılanarak kulaklarımı dolduran nefes sesimdi. Hatta tam şu an sadece nefes sesim vardı. Sadece nefes alışverişlerimi duyarak yanımdaki koltuğa zar zor tutundum. Gözlerim kapandı aynı saniyelerde. Karaltı karanlık oldu. İçimdeki nefes sesi daha çok yankılandığı an ise bedenime sertçe çarpan bir bedenle refleksle açtım gözlerimi. Dağhan koltuğun arasından bir şey almaya çalışıyordu. Yüzündeki ifadeyi sadece gözleri gösteriyordu. Zira gözleri dışında yüzünde k*na bulanmayan tek bir yer yoktu. Bakışlarım onu gördüğüm an az önceki yere kaydı. Alparslan oradaydı. Onun da kaşı kanıyordu ancak Dağhan'a göre oldukça iyi durumdaydı. Yine de yerdeydi ve kıvranarak bacaklarının arasında bir yeri tutmaya çalışıyordu. Muhtemelen az önce beni Dağhan'dan kurtararak onu dövmüştü. Dağhan bir şekilde hamle yaparak onu etkisiz hale getirmişti ve şimdi yanımda koltuktan bir şey almaya çalışıyordu. Ben olan biteni bir şekilde idrak ederek derin bir nefes verirken Dağhan tam o esnada bir ses işitmeme sebep oldu. S*lah, s*lahını çekiyordu. Bu sesi duyarak ellerimi ağzıma kapatıp çığlık attım. İstemsizce oldu bu ancak işe yaradı zira Alparslan o sesi duyarak irkildi. Zar zor ayağa kalktı aynı saniyelerde ve hızla yerde bir yere eğildi. Ardından o da eline bir s*lah aldığında ikisi de birbirine s*lahlarını doğrultuyordu. Ben ellerimi ağzımda birleştirerek duraksadım önce. Ardından refleksle üstümü yokladım. S*lahım yoktu. Fark ederek yere bakındım ama yerde de yoktu. Ardından bakışım Alparslan'ın eline kaydı. S*lahım onun elindeydi. Kuşkuyla etrafıma bakındım ve başka bir s*lah aradım ancak göremedim. Ardından dilimden dökülen kelimeler haricinde onlara engel olabilecek tek bir şeyim dahi yoktu. İçimden neden engel olmak için çırpındığımı sorgulayacak zamanım da yoktu.
"Hayır, hayır sakın yapmayın!"
Benim sözlerimle ilgilenen yalnızca Alparslan oldu. Zira Dağhan oralı bile olmadı. İkisinin de bakışları saniyelik olarak beni buldu. Alparslan s*lahını daha sıkı kavrarken Dağhan duraksayarak ona bakıyordu. Bu esnada onun sesini işittim.
"Kenara çekil Hazan!"
Başımla onu reddederek direttiğimde içimden neden engel olduğumu zorlukla sorguluyordum ve bir neden bulamıyordum. Tufanlı da Dağhan da umurumda değildi ve kızım ikisinden birindeyse ö*mesi kızımı bulmam anlamına gelirdi. Bunu bile bile engel olmamı hiçbir şeye bağlayamasam da iç çekerek engel oluşumu sürdürdüm.
"Ne olacak sanıyorsun Tufanlı? Ne yapmaya çalışıyorsunuz? Poyraz'ı ben vurdum. Biri vurulacaksa o benim."
Sözlerimi işittiği an Alparslan konuşmak için öne atılsa da Dağhan iç çekerek engel oldu buna. Sinirle soluyarak konuştuğunda bakışları bende değil, tam karşısındaydı.
"Aynen, o yüzden önce karşımdaki iti sonra da seni temizleyeceğim."
Alparslan onun sözlerine karşın öfke ile gülerek soludu. Bu esnada eli tetiğe gidiyordu.
"SEN KİME İT DİYORSUN LAN? İTİNİ AYRI SENİ AYRI D*MALTIRIM! K*DUĞUMUN KERHANESİ!"
Cümlesini tamamladığı an ateş etmek için atıldığını fark ettim. Saniyelik oldu bu bakış. Elinin tetikte olduğunu yalnızca ben değil Dağhan da gördü ve kendi elini tetiğine attı. Aynı saniyede ikisi de atıldığında ben refleksle Dağhan'ı kolundan ittim. Öyle sert, öyle hızlı ittim ki ikisinin s*lahı da ateşlenmesine rağmen bir bedene isabet edemedi. Alparslan tam yanımdaki koltuğu vururken Dağhan'ın s*lahı düşmesiyle yeri buldu ve boşluğa ateşlendi. Aynı saniyelerde yerde olduğunu Tufanlı fark ederek öfke ile soludu ve s*lahını bırakmadan ona doğru ilerleyip üzerine çıktı. Bir yandan s*lahın arka kısmıyla kafasına vuruyor diğer yandan da küfrediyordu. Bu esnada ben de tekrardan donup kalmıştım. Bir elimi ağzıma atarak duraksadığımda Alparslan küfrederek ona vuruyordu ve Dağhan üste çıkmak için debeleniyordu.
"SENİ S*KECEĞİM LAN! ECELİN OLUP ECELİNDE S*KECEĞİM! CEHENNEME GELİP ORADA DA S*KECEĞİM LAN! OR*SPU ÇOCUĞU SENİ! OR*SPU ÇOCUĞU!"
Dağhan küfrünü işiterek bağırdı. Aynı saniyelerde bir deli gücünü bedenine yükleyerek atıldı öne. Alparslan'ın bedeni yeri bulurken bu kez o üstteydi ve elinde s*lahı olmadığından yumruk atarak konuşuyordu.
"BEN SENİ S*KECEĞİM LAN! SEN GEBERİNCE DE K*HPENİ S*KECEĞİM! DUYDUN MU? ONU DA S*KECEĞİM!"
Alparslan duydukları ile bağırarak elindeki s*lahı güçlükle kafasına vurdu. Ardından kalkmak için debelendiği esnada Dağhan ani bir hareketle s*lahını aldı. Bu esnada Alparslan bağırıyordu.
"SENİ A*INI S*KE S*KE Ö*DÜRMEZSEM EN ADİ OR*SPU ÇOCUĞUYUM! KALK LAN ÜSTÜMDEN! ECDADINI S*KTİĞİM! KALK!"
Onun sözlerinin ardından Dağhan bağırarak yumruk attı. Ardından s*lahı kavrayarak ona doğrultuyordu ki bu esnada ben nihayet olabilecekleri idrak ederek titreyen bacaklarımla öne atıldım. Dağhan'ın vurmasını engellemekti amacım. Bu sebeple hızlı adımlarla onlara ilerleyip elime geçirdiğim ilk şeyi vurdum kafasına. O ise anında duraksayarak başını eğdi. Bu esnada acı bir inilti dudaklarından kopmuştu ve aynı anda Alparslan'ın yumruk atarak onu yana devirmesi de gerçekleşti. Ardında yeniden üstüne çıkarak savurdu yumruklarını. Bir yandan da s*lahını alıp beline taktı. Hareketleri sürerken Dağhan altında ö*ü bir beden misali savunmasızdı. Benim vurmuş olmam nedeniyle başı dönüyor olmalıydı. Ya da yalnızca ben öyle zannediyordum. Zira ben yeniden şok yaşayıp duraksayarak Alparslan'ın onu dövmesini izlerken Dağhan'ın elinin hemen yanında olan s*lahı görmedim. Onun s*lahı olmalıydı. Yere düşmüştü. Alparslan da muhtemelen öfkeden görmüyordu onu. Çünkü delirmiş şekilde ona yumruk atmakla meşguldü. O yumruklarını savururken Dağhan elini ite ite ulaştı s*laha. Ben onun s*lahını aldığını idrak edemedim. İdrak edecek kadar vaktim olmadı. Ani bir hareketle tetiği çektiğinde gözlerim sesin yankısıyla istemsizce kapandı. Ardından solumda hissettiğim ıslaklıkla gözlerimin kapalılığına yaşlar ve dudaklarımdan dökülen acı bir çığlık eşlik etti. Sonra bir ses duydum. Tanıdık bir ses. Duyduğum bu ses bedenim yere düşmeden hemen önce kulaklarım tarafından işitildi.
"HAZAN!"
Alparslan...
Bu onun sesi. Sesini duyduğum andan sonra ne kadar vakit geçti bilmiyorum. Zira gözlerim kapalı. Varlığını hissettim yalnızca. Soğuk zemine beton gibi çakılan bedenim tanıdık bir sıcaklıkla, onun teninin ısısı ile harlandı. Ardından o sıcaklık yüzümü ve yanağımı buldu. Aynı saniyelerde duyduğum ses ise bu sıcaklığın aksine soğuktu.
"HAZAN! AÇ GÖZLERİNİ! KURBAN OLAYIM AÇ GÖZÜNÜ! BİR ŞEY SÖYLE BANA!"
Bu sözlerin ardından bağırdığını işittim. Acı acı bağırdı. Daha sonra tekrar o sıcaklık sardı tenimi ancak bu kez seslerin uğultusu bedenimin başka bir yerde olduğunu söylüyordu.
"YAPMA GÜLÜM, NE OLUR YAPMA BANA BUNU! HAZAN, AÇ HADİ GÖZLERİNİ!"
Bu cümlenin ardından ses kısıldı sanki. Ya da ben az işitecek kadar uzaklaştım oradan.
"Lütfen... Gitme..."
Sıcaklık hissi bu uzaktan işitilen sesin ardından daha çok arttı. Bu kez daha sıcak bir şey sağ yanağımdaydı. Pürüzlü bir sıcaklıktı bu. Sanırım dudakları, yanağımda dudağı yaslıydı. O dudağın yanağımdaki varlığı aynı saniyelerde kaybolurken yerini sıcacık bir ıslaklığa bıraktı. Gözyaşı belki, belki de benim k*nım. Bilmiyorum. Hissedemeyecek kadar uzaktayım. Sesler azaldı. Daha çok uğultuya karıştı. Sözler duydum ve o anlayamadığım sözlerin ardından çok güçlü bir ses, s*lah sesi. Üç kez tekrar eden bu sesin ardından geriye kalan ise tamamen karanlık ve soğukluk. Bedenimi ve hatta ruhumu esir alacak türde bir soğukluk.
...................................
Anne karnına dünyayı sırtına evreni sığdıran kadındır.
1 hafta sonra
Gözlerim yavaş yavaş açıldığında tenimi süslü bir ürperti sarıyordu. Bu ürpertinin etkisiyle çattım kaşlarımı. Dudaklarımı hafifçe yalarken bilmediğim bir odada uyandığımı fark ettim. Simsiyahtı burası. Yatak örtüsü ve hatta tavan bile siyahtı. Sadece uyuduğum yerin yanında küçük bir beşik vardı. Beyazdı o. İçinde ise toz pembe örtü ve üzerine konulmuş sıra sıra küçük oyuncaklar duruyordu. En ortasındaysa açık sarı bir zıbın takımı seriliydi. Çattım kaşlarımı. Neresiydi ki burası? Ben nerede uyanmıştım? Hafifçe doğrularak sağıma soluma bakındım. Sağ komodinde şarap şişesi vardı. Solun üzerinde ise küçük bir alarm ve hemen yanı başında bir telefon. Elim telefona gitti. Çatık kaşlarla bakındığım telefonun ekranında küçük bir bebek vardı. Bir yere oturmuş gülümsüyordu. Saçları tepeden iki küçük topuzla sarılmıştı ve üzerinde yeşil bir elbise vardı. Dikkatimi çeken son ve belki de en önemli detay ise sol yanağının dudağı ile birleşim yerine yakın bir bölgesinde oluşan çukurdu. Tanıdık gelen o çukura gülüşlerimi gönderdim. Bu sevgilimin gamzesiydi. Peki bu telefon kimindi? Gördüğüm o bebek kimdi? Burası, bu oda, bu beşik...
Sorular çoğalıyordu ancak cevapları yoktu. Yutkunarak durduğum yerde kollarımın arasına başımı almayı denedim. Ancak buna da sol kolumda hissettiğim keskin acı engel oldu. Bakışlarım refleksle sol kolumu bulduğunda ise dirsekten yukarısını tamamen saran bir sargıya denk düştüm. Kaşlarım daha çok çatılırken sızlayarak hızla kalktım ayağa. Etrafıma bakındım daha sonra. Köşede camın karşısında bir boy aynası vardı. Oraya geçerek duraksadığımda şaşkına döndüm.
Saçlarım...
Saçlarım kısacıktı. Zayıflamıştım üstelik. Gözlerimin altında şimdiye dek hiç görmediğim türde bir morluk vardı. Yüzümde ise bin yıldır uyumuyormuşum gibi bir yorgunluk. İç çekerek yüzüme şaşkın bir ifade yerleştirdim. Ardından yutkunarak acısına rağmen ellerimi saçlarıma attım. Kolumdaki sızı katlanarak artarken merakla gezindim odanın içinde. Çok büyüktü burası. Banyo benim odam kadardı. En solda büyük bir küvet vardı. Hemen yanında duş bulunuyordu ama asıl şaşırdığım şey banyonun köşesindeki jakuzi olmuştu. Siyah bir banyoydu ama ışıkları sarıydı. Lavabonun üzeri ise hiç alamayacağımı düşündüğüm kadar pahalı bakım eşyaları ile doluydu. İç çekerek onlara da bakındığımda yüzüme daha yakından bakma fırsatı buldum. Boynumda belli belirsiz izler vardı ve o izler de morumsuydu. Şaşkınca bakışımı keserek odanın içinde ilerlemeye devam ettiğimde yeni hedefim bir mağazayı andıran odaydı. Bu koca odanın içinde üç ayrı oda vardı ama beni asıl şaşırtan içinde bulunduğum giysi odasındaki tek rengin siyah olmasıydı. Solumda koskoca bir dolap vardı. İçinde belki de yüzlerce topuklu ayakkabı vardı ama hepsi siyahtı. Kaşlarımı hiç olmadığı kadar çok çatarken önce ayakkabılara bakmak istedim. Elime birini aldığımda ise dudaklarım istemsizce açıldı. Prada logosu vardı üzerinde. Hemen yanındaki ayakkabı ise ikonik YSL topuklularıydı. Dudaklarımı yalayarak hızla dolabı kapatıp yandakini açtığımda ise şaşkınlığım daha çok arttı. Burada da bir sürü kıyafet vardı ve neredeyse hepsinin etiketi üzerindeydi. Dudağımı uçuklatacak türdeki etiketleri görmezden gelerek bu kez çekmecelere yöneldiğimde içinde önce iç çamaşırı takımları gördüm. Onlar da siyahtı. Ardından çoraplar gözlükler derken bu odadaki tek beyazın tenim olduğuna emin oldum. Şaşkınca odanın orta yerinde duraksadığım an bunları sevgilimin almış olabileceğini düşündüm. Onun eviydi belki burası. Gülümseyerek dudaklarımı ısırdığımda kendimi onayladım. Kesinlikle onun eviydi ve belli ki ben de ona benzemek için siyah giyiniyordum.
Gülüşümü kıkırtıya çevirdiğim esnada onun yanımda olmadığına göre aşağıda olduğunu düşünerek iç çekip hızla odadan dışarı çıktım. Uzun koridorda ilerleyerek adımlarımı merdivenlere ulaştırdıktan sonra yine en az oda kadar kasvetli bir yere eriştim. Sanırım burası evin salonuydu. Bakışlarımı etrafta gezdirerek bir yandan inceleyip bir yandan da sevgilimi aradığım esnada birinin sesini işittim.
"Hazan kızım?"
Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde karşımda kırların hafifçe saçına düştüğü anaç bir kadın vardı. Hafifçe tebessüm ederek bakıyordu bana. İç çekerek yutkunduğum esnada onun kim olduğunu bilmesem de sorgulamak yerine sevgilimin varlığını sormak için atıldım öne.
"Alparslan'ın nerede olduğunu biliyor musunuz?"
Ancak karşımdaki kadın kaşlarını çatarak duraksadı. Ardından konuştuğunda yüzünde şaşkın bir ifade beliriyordu.
"Şu geçen gün fincan getiren oğlan mı?"
Bu kez yüzüne sorgular bir ifade yerleştiren ben oldum zira ne demek istediğini anlamıyordum.
"Fincan?"
Karşımdaki kadın birkaç saniye duraksadı. Ardından konuştuğunda tekrar gülümsüyordu.
"Geçmiş olsun demeye mi gelecekmiş? Hazırlık yaparız Nur'la hemen. Sen merak etme kızım. Kahvaltın da hazır. Bahçeye koyduk. İlaçlar da yanında."
Kaşlarımı daha da çok çatarak nefes verdim. Aynı saniyelerde zihnimden bunun bir rüya olduğunu geçiriyordum. Eğer burası onun evi olsaydı bu kadın onu tanırdı ve asla oğlan diye bahsetmezdi. Alparslan bu konularda katı biriydi. Duruşumu düşürerek içimi kemiren düşüncelere teslimiyet gösterdim. Ardından dudaklarımı dişlediğimde içimde başka bir düşünce beliriyordu. Bu yaşadığım şeyin rüya olup olmadığını anlamanın tek yolu kalbimi hissetmekti. Bunun için üstüm çok müsait değildi. Saten bir sabahlıkla uyanmıştım. Siyahtı bu da. İçimde de yalnızca ipli bir takım vardı. Hızla az önce çıktığım odaya adımlayarak üzerime giyecek bir şeyler aradım. Az sonra siyah kısa bir etek bulduğumda üzerine de yine maalesef siyah giyinmem gerektiği için ip askılı bir bluz seçtim. Ayakkabı olarak fazla seçeneğim yoktu. Zira çoğu topukluydu. İçlerinden kalın tabanlı bir mokaseni zar zor bulduğumda düşünmeden ayaklarıma geçirdim önce. Ardından içime bir çorap giysem daha iyi olur diye düşünerek ince ve maalesef yine siyah bir çorabı bacaklarımla buluşturdum. Ardından saçlarımın kısacık olmasına üzülmeyi bir kenara atarak onlara da çeki düzen verip etrafa bakındım. Makyaj malzemesi aradım kısa bir süre. Onların yatağın yanındaki aynalı yerde olduğunu fark etmem çok uzun sürmese de oyalanmamı sağladı. Tahmin ettiğim gibi bu ürünler de diğerleri kadar pahalıydı. Hafif bir makyajla soluk tenimi kapattıktan sonra rujlara bakındım ama yalnızca kırmızı rujların olduğunu görerek çattım kaşlarımı. Onlarca ruj vardı burada. Hepsi kırmızı ve bordo tonlarındaydı. Bir tane bile farklı renkte ruj yoktu. Bu sebeple dudaklarımı ısırarak yutkunduktan sonra yalnızca renk vermesi için çok az sürerek parmağımla dağıttım ruju. Ardından hızla az önceki merdivenleri inerek salonda tekrar göz gezdirdim. Kısa bir süre sonra kapıyı görerek hızla atıldığımda bakışlarım dışarıda gezindi ve yeniden bir şok geçirdim.
Koskoca bir bahçenin ortasındaydım. Çevrede ise onlarca takım elbiseli adam vardı. Bakışlarım onlarda gezerken içimi yoğun bir korku kapladı. Öyle ki bu korku nedeniyle bir ayağım içeriye doğru gitti. Ancak tam o an karşımda beliren esmer bir adamla adımım duraksadı.
"Abla?"
Ben yüzüne sorgular bir şekilde bakındım. Abla diyordu ama bence benden gençti karşımdaki. Bakışı anlık olarak eteğime değdi. Ardından kafasını eğerek önüne baktığında duraksadım. Etraftaki adamların hepsinin bakışları yerdeydi ama bana dönüktü. Yutkunarak duraksadığım an kısa bir anlığına ondan yardım isteyebileceğimi düşündüm.
"Alparslan'a gitmem lazım."
Sözlerime karşın gözlerimin içine baktı önce. Ardından aynı saniyelerde bakışını eski yönüne çevirdi ama yüzünde sorgular ve şaşkın bir ifade vardı.
"Abla Yalçın abi de Vezir de yok. Ben yardımcı olayım."
Sesi kısık ve çekinir bir tavırda ilişti kulağıma. Bu sebepten duraksayışım sürse de yutkunarak öne atıldığımda dudaklarımı yalıyor ve içimden bu adama güvenmemem gerektiğini düşünüyordum. Daha az önce ondan yardım isterken şu an ona tereddütle bakmam tuhaftı ancak içimdeki o ses baskın gelerek her dediğini yaptırıyordu.
"Taksi çağır bana."
Kekeleyerek konuştuğunda bakışı hâlâ yerdeydi.
"Ab...Abla araba...Tamam abla."
Sözlerinin ardından eliyle bir işaret yaptığında adamlardan birkaçı ön tarafa doğru ilerledi. Ardından kısa bir süre sonra kapının önünde taksi belirdi. Ben komut beklemeden taksiye bindiğimde onlar yere bakmaya devam ediyordu. Taksiciye Alparslan'ın ailesi ile yaşadığı evin adresini verdim. Dağ evine zaten ben olmadan gitmezdi. Yol biraz fazla sürdü. Yani tahminimden çok çok fazla sürdü. Ancak asıl tahminim dışı olan şey para mevzusu oldu. Zira ben rüya olayına öyle çok dalmışım ki cebimde beş kuruş olmadan çıkmışım. Zaten aklıma gelse de paranın nerede olabileceğinden haberim dahi yoktu. En nihayetinde onun evinin önünde taksiden indiğimde parayı ondan istemek vardı aklımda. Dış kapıda inmiştim. Zira korumalar taksinin içeri girmesine izin vermedi ama beni tanıyarak yalnız başıma girmeme müsaade ettiler. Bu sebeple yürüyerek yalının kapısına ulaştığımda zile bastım. Az sonra otuzlarının başında bir kadın kapıyı açtığında ise ona Alparslan'ı göreceğimi söyledim. O ise beklememi söyledi.
Ben de kapının önündeki duvara yaslanarak kolumu bağladım daha sonra. Zihnim karmakarışıktı. Bu yalı bile çok değişmişti. Bahçe takımı, köşedeki çiçekler, hatta kapıyı açan kişi bile. O evde ne işim olduğu ve o pahalı eşyaları sorgulamayı dahi bırakmıştım. Şu an tek düşündüğüm zihnimin en gerçek olduğu mekanlardan birinin dahi bu denli değişmiş olmasıydı. İsteğim ise bir an önce sevgilime kavuşarak neler olup bittiğini ondan öğrenmekti. Neyse ki isteğim çok geçmeden gerçekleşti. Onun sesini işittim. Bakışlarım hızla sesin geldiği yöne döndüğünde ise şaşkınca yutkundum. Değişmişti. Daha doğrusu yaşlanmıştı. Yüz hatları çok daha belirgindi. Yüzünde ve bakışlarında gizli olan o ifade ise oldukça sertti. Benim tanıyıp aşık olduğum o yağız delikanlıdan çok karşımda bir ağır abi vardı sanki. Duruşu aşırı mafyatikti.
"Hazan?"
Beni gördüğü an gülümsedi. Gamzesini gördüm sonra. Tamam dedim o gamzenin ardından. Rüya değil. Rüya olsa bu gamze bu kadar güzel olmaz dedim. Gülüşüne eşlik ettiğimde o bana doğru bir adım atıyordu. Aramızda tek bir adımlık mesafe bıraktığında ise bakışları bedenimde ve kolumda gezindi.
"Beklemiyordum seni. Hoş geldin."
Sesi ve duruşu mesafeli geldi. Bu sebeple kaşlarımı çattım. Sarılmadı ve öpmedi. Bu benim sevgilime göre değildi. Yutkunarak tam bu nedenden bakışlarımı onda tuttuğumda gözüme bir şey ilişti. Kaşının kenarında pıhtı gibi kabuklanma olmuştu. Bu sağ kaşındaydı. Kaşının sol tarafının biraz altı ise mordu. Bir elim hızla kaşını buldu. O temas etmemle irkilerek yutkunsa da bozuntuya vermedi. Ben de bu esnada ona ne olduğunu sorguluyordum.
"Kaşın..."
Başını sallayarak gülümsedi. Ardından kaşındaki elimi nazikçe tutarak indirip sürdürdü gülüşünü.
"Boş ver kaşımı. Nasıl oldun sen, ağrın var mı?"
Sözleri ile kısa bir an duraksadım. Ardından bakışlarını kolumda hissederek yutkunduğumda koluma ne olduğunu ona sormam gerektiğini düşünüyordum ama önceliğim acısını dillendirerek ona nazlanmak oldu.
"Acıyor."
Bunu en cilveli tınımda söyleyerek kollarımı boynuna doladım. O ise gülümseyip boynumu öpmek yerine duraksayarak yutkundu. Derin bir nefes vererek gülümsediğinde gözleri gözlerimdeydi.
"Hastaneye götüreyim mi seni?"
Başımla onu reddettiğim an kokusu burnuma doldu. Tekrar yineledim içimden. Gerçek dedim, rüya değildi. Kokusu aynı ve muhteşemdi. Aldığım kokuyla gözlerim kapandı. Aynı saniyelerde gülümsediğimde onun nefes verişini tenimde hissediyordum. Bu esnada bir yandan da başımı onun bedeninde ulaşabilen en son yere, göğsünün başlangıcına koydum. Ardından sıcak ellerinden birini saçımda hissettiğim an sesini işittim.
"Sen iyi misin yoksa ben hâlâ uyuyor muyum?"
Başımla onu tekrar reddederek kıkırdadım. Aynı saniyelerde yaralı olan kolumu mecburen indirsem de diğerini sabit tutarak kokusunu içime çektim. Bu esnada mırıldanarak kokusuna olan özlemimi dillendiriyordum.
"Çok özledim."
Alparslan ise cümlemi duyar duymaz bedenlerimizi ayırarak gözlerime bakındı. Aynı saniyelerde iki eliyle birden yüzümü kavrıyordu.
"Ne?" Yutkunup gülümsedikten sonra elleriyle yüzümü okşayarak devam etti sözlerine. "Gerçekten mi, gerçekten özledin mi beni?" başımla onu onayladığım esnada verdiği tepkiye şaşırıyordum. O ise devam ediyordu sözlerine. "Kurban olurum sana. Ben özlemekten ö*düm gülüm. Hasretinden kavruldum."
Cümlesini tamamladığı an alnımdan öptü. Ardından kemiklerimi kıracakmışçasına sarıldı. Ben tuhaf bir bakışla karşılık verdim bu hareketine. Zira neden bu kadar hasret dolu yaklaştığını anlamamıştım. Alparslan ise sarılmasını saçlarımı koklayarak ve boynumu öperek taçlandırdı. Ardından yeniden gözlerime baktığında gözlerinde birer buğu gördüm. Buna da şaşırarak duraksadığımda ağzımı araladım. Ancak konuşmaya fırsat kalmadan midemin guruldayacağını hissederek nefesimi tuttum. Daha sonra ağzımı yeniden araladığımda ise ihtiyacım daha ağır basıyordu.
"Acıktım."
Alparslan mırıldanmama gülümseyip tekrar alnımdan öperek karşılık verdi. Sonra içli bir nefes alıp burnuma minik bir buse kondurarak elini belime yerleştirip yüzüne bakmamı sağladı. En nihayetinde konuştuğunda sesinde yoğun bir şefkat saklıydı.
"Hemen, hemen doyuralım seni. Ciğer..." Yutkunup başını salladı. "Şu sevdiğin ciğerciye gidelim mi? Kuymak da söyleriz. Hı, ister misin?"
Onu başımla tekrardan onaylayarak yutkundum. Cümlesini kurması dahi acıkmamı sağlamıştı. Bu sebepten yutkunuşum ağzımın ıslanmasıyla artarken ellerimi tutmasıyla yüzüne bakındım. O uzun süredir görmediğim kadar mutlu görünüyordu ve sanki biraz telaşlıydı. Elleri titriyordu ve etrafa bakınıp duruyordu. Benim bakışımı fark ederek gülümsediğinde tekrardan alnımdan öperek konuşmaya başladı.
"Beni...Beni bekler misin güzelim? Geldiğini duyunca böyle üstümle çıktım, uyuyordum. Hemen...Hemen geleceğim."
Sözlerini söylerken bir yandan da üzerini işaret ediyordu. Söylemesiyle dikkat ederek bakındığımda altında siyah beyaz kareli bir pijama altı vardı ve kırışmıştı. Üstünde ise siyah bir atlet vardı, o da ters giyilmişti. Zaten Alparslan yalnızca alt çamaşırını giyerek uyurdu. Muhtemelen bunları gece yatarken çıkarıp geldiğimi duyunca aceleyle giyinmişti. Onu onaylar anlamda mırıldanıp küçük bir tebessümle karşılık verdim ama tebessüm ettiğim an aklıma kapıdaki taksici geldi. Bu yüzden ağzımı araladığım esnada o başını ve bedenini hafifçe kapıya doğru çevirmişti ve içeri girmek için adım atmak üzereydi.
"Az kalsın unutuyordum. Alparslan ben... Yanıma para almayı unutmuşum. Taksi kapıda. Sen ödeyebilir misin?"
Kısa bir an duraksayarak cümleleri kafamda toparlama gereği duydum. Çünkü zihnim bulanıktı. Düşünceler beynime çok geç düşüyordu. Ben zar zor cümlemi tamamlarken o atmaya hazırladığı adımını havada bırakarak duraksadı. Kısa ya da uzun bir süre olduğunu idrak edemedim. Bildiğim tek şey onun bir süre kafası bana dönmeden kalakalmış olmasıydı. Nihayet bakışları bana döndüğünde ise yüzünde şaşkın bir ifade vardı ve ağzı aralıktı. Gözlerimin en içine baktı önce. Sonra yutkunarak gözlerini kapattı. En sonunda hafifçe tebessüm ettiğinde şaşkın ifadesini sesine yansıtıyordu.
"Ne dedin sen?"
Cümlesine anlam veremeyerek yüzüne bakındım. Bu esnada kaşlarım çatıktı. Anlamayacağı bir şey söylememiştim. Para istememden rahatsız olduğunu düşünmeye yeltendim kısa bir an. Daha sonra birlikte olduğumuz anların tamamında bana para kelimesinin p harfini dahi yasakladığını anımsayarak bu ihtimali reddettim. Ona kendi kazandığım parayla aldığım hediyeleri bile zar zor alıyordu. Kıyamadığını paramı harcamamamı söylüyordu. Bu yüzden bu mümkün değildi. Öyleyse geriye yalnızca anlamamış olma ihtimali kalıyordu ki ben de onu düşünerek aksiyon aldım.
"Taksi kapıda dedim. Para almamışım yanıma."
Gülüşünü sırıtmaya çevirerek gamzelerini gösterip bana bir adım attı. Ardından yüzümü yeniden avuçlayıp gözlerime istekle bakındı. Bu esnada aynı şaşkınlıkla konuşmaya devam ediyordu.
"Onu anladım yavrum. Ondan önce ne dedin?"
Kaşlarımı daha çok çatarak düşündüğümde bunu neden dillendirdiğimin dahi farkında değildim ama sorgulamadan yapıyordum isteğini.
"Az kalsın unutuyordum dedim."
Alparslan bu sözlerime alnımdan öperek kıkırdadı. Gamzelerini göstere göstere gülümsediğinde sürüyordu sözleri ve neşe saçıyordu.
"Yavrum, gülüm, güzelim benim! Ondan sonra ne dedin?"
Tekrar duraksayarak boşluğa bakındım. O ise bu esnada elleriyle yanaklarımı okşayarak sürdürdü gülüşünü. Az sonra tekrar ona baktığımda yutkundum önce. Tuhaf davranıyordu ve anlam veremiyordum buna. Yine de elimden geldiğince dediklerini dinleyerek uyguluyordum.
"Alparslan dedim."
Gerçekten bunu sorup sormadığını anlamak adına sorgular bir şekilde kurdum cümlemi. O ise yeniden adını zikrettiğim an dişlerini göstere göstere gülümsedi. Sonra başımı kendine bastırarak sarılıp saçlarımı koklayarak mırıldandı. Sesi neşe doluydu.
"Alparslan kurban olsun sana!"
Elleriyle yeniden yüzümü tutarak bedenlerimizi ayırdı. Ben şaşkın bir ifadeyle neye sevindiğini sorgularken o neşesini sürdürerek konuşmaya devam etti. Gözleri dolmuştu yine. Ancak bunun sevinçten olduğunu o doluluğa eşlik eden parıltı anlatıyordu.
"Bir daha söylesene!"
Yeniden mırıldanarak adını zikrettim ve bu zikredişe anlam vermek adına uyuşuk zihnimi zorladım ancak mümkün olmadı.
"Alparslan..."
İki eli birden yanaklarımı sıkıca kavradı. Ardından alnımdan içli bir öpücük alarak nefesini içinde hapsetti. Tekrar sarıldı sonra. Bedenlerimizi sarılmasının ardından tekrar ayırdı. Bu kez yanaklarımı öptü. Sonra bir daha sarıldı ve neşeyle mırıldandı.
"Alparslan senin yoluna ö*sün. Alparslan sana kurban olsun."
Bu sözlerin ardından bakışlarımı ona çevirmemi sağlayarak iç çekti. Gözlerinin dibi hafif ıslaktı. Ben şaşkınca hem bunu hem de bakışını sorguladım. Alparslan ise iç çekişine meraklı bir cümle ile eşlik etti.
"Öğrendin değil mi, masum olduğumu öğrendin? Ha güzelim? Biliyorsun artık. Affettin beni?"
Bakışlarımla duraksayarak yeniden ona bakındım. Neyden bahsettiğini de ne olduğunu da anlamıyordum. Delirmiş gibiydi. Bu deliliğine neşesiyle eşlik ediyordu. Ben ise ağzımı aralayarak nefes verip ne olduğunu sorgulamak için öne atıldım. Aynı saniyelerde işittiğim korna sesiyle bakışlarım taksiye döndü. Ardından yutkunduğumda beklentiyle bakan gözlerine karşın kurdum cümlemi.
"Taksi bekliyor. Çok ayıp oldu adama."
Bakışlarını sözlerimle o da aynı yöne çevirdi. Ardından başını sallayarak kıkırdadı.
"Tabii gülüm. Hemen...Hemen vereceğim parasını. Şimdi geliyorum ben. Burada bekle tamam mı?"
Ben başımı olumlu anlamda sallayarak iç çekip merakıma yenik düştüm. O ise bu esnada alnımdan öperek koşar adım eve girdi. Az sonra geldiğinde üzerine siyah bir gömlek ve pantolon giyinmişti. Parfüm bile sıkmıştı hatta ama benim ayaklarım dahi acımamıştı beklerken. Sanırım hızlı hareket etmişti. Çıkar çıkmaz beni yeniden karşısında gördüğü için gülümsedi. Elinde de siyah deri bir cüzdan vardı. Bana göz kırparak gülümsedi. Ardından neredeyse koşarak demir kapıya doğru ilerledi. Bu esnada giderken bana 'Geliyorum.' Demeyi de ihmal etmemişti. Az sonra taksiyi göndererek yeniden bana adımladığında adımları gayet sakindi. Yanıma ulaştığındaysa yüzünde eşsiz bir gülümseme vardı. Beni yeniden kendine çekerek kokumu içine çekti. Bu esnada mırıldanarak konuşuyordu.
"Gidelim mi?"
Başımı sallayıp onayladım cümlesini. Alparslan da sağ elimi sol eliyle sıkı sıkı kavrayarak ıslak bir öpücük bıraktı. Ardından arabasını her zaman park ettiği yöne ilerledik. Hep olduğu gibi kapımı açtı ve kemerimi bağladı. Bu esnada yanağımdan öpmeyi de ihmal etmedi. Ardından kendi yerine kurulduğunda gülüşü sürüyordu. Yol boyu çok konuşmadık. Zira Alparslan bütün yol boyunca elimi öptü. Durduğumuz her ışıkta ise boynumu ve yanaklarımı iştahla fethetti.
En sevdiğim kahvaltı mekanına geldiğimizdeyse her zaman söylediğimiz şeyleri sipariş ettikten sonra iki elimi birden tutup öpmeye başladı.
"Bir daha asla bu an olmayacak sandım. Tüm ömrüm kışta geçecek sandım."
Duraksayarak bakındım yüzüne. Ardından konuştuğumda ciğer başta olmak üzere kahvaltılıklar masaya sıra sıra dizilmeye başlamıştı. Elimi bu yüzden mecburen bırakmak zorunda kalsa da gözlerini gözlerimden çekmeden sözlerimi dinledi.
"Aramız zaten gayet iyi değil miydi? "
Alparslan benim sözlerim karşısında bakışlarını sekteye uğratarak duraksadı. Daha sonra yutkunduğunda zar zor konuşuyor ve bir şeyleri sorguluyordu.
"Yani iyiydi de..." Kaşlarını çatarak devam etti. "Böyle değildi baharım. Bahar ömrüme tekrar bu sabah geldi."
Ben yutkunarak gözlerimi kapattım. Bu esnada aramızın bozuk olup olmadığını sorguluyordum ama her şey o kadar boşluktaydı ki dün hangi gündü, bugün neler oldu? Bilemeyecek bir seviyede hissediyordum. Mırıldanarak zar zor konuşup onu sorgulamam bu yüzdendi.
"Ben anlamıyorum Alparslan. Tuhaf davranıyorsun. Neler oluyor?"
Elleri tekrar ellerimi bulurken sıcacık gülümsedi ama ben onu bakışlarında içinde oturmayan bir şey olduğunu sezecek kadar iyi tanıyordum.
"Sen iyi değilsin sanki. Yemekten sonra birlikte hastaneye gidelim mi? Kolunu da gösteririz."
Başımı hızla sağa sola sallayarak reddettim onu. Hastaneler, onlar berbat yerlerdi. Kokusu bile kanser ederdi insanı. İstemiyordum. Hastanenin önünden bile geçmek istemiyordum.
"Hayır. Ben..." Yutkunduğum esnada içimde hastaneye gitme ihtimalinin korkusu vardı. "Ben çok açım."
Ellerimi sıkı sıkıya kavrayarak dudaklarına değdirip gülümseyerek öne atıldı. Bu esnada iki elimi birden sakince bırakmıştı.
"Hemen, hemen doyuralım küçük sevgilimi."
Cümlesini tamamladığı an koca bir gülümseme ile bir parça lavaşın arasına ciğer koydu. Ardından üzerine kimyon serpiştirip közlenmiş domates ve biber de yerleştirerek uzattı bana. Gülüşü sürüyordu bu esnada. Benim karnımı doyurmak onu güzel hissettiriyor olmalıydı. Hiç düşünmeden ağzımı açarak elleri ile beni beslemesine izin verdim. O da bu işi sanki dünyanın en muhteşem hissettiren şeyiymiş gibi yaparak gülücükler saçtı. Bütün bir kahvaltı boyunca bana olan aşkından bahsederek ağzıma lokmaları özenle yerleştirdi. Ben de hiç düşünmeden uzattığı her şeyi yiyerek ellerinden doydum. Ardından yeniden arabaya bindiğimizde midemde tek nefeslik yer bile kalmamıştı. Zihnim ise bulanıktı. Ne olduğunu ve neler olacağını anlamayacak kadar çok bulanıktı.
Yalnızca onun açtığı şarkının kısık sesiyle pencereden bakarak düşünüyordum. Onun yanındayken ve kahvaltı ederken normaldi her şey. Bıraktığım gibiydi hayatım ama şimdi öyle değildi. Şimdi içimde tuhaf bir his vardı. Düşüncemi ve tuhaf hissimi onun bacağımın etek olan kısmına elini koyması böldü. Bakışlarım güçlükle ona döndü sonra. Gülümsüyordu yine. Bir yandan da elimi sıkı sıkı kavrayıp ıslak bir öpücük bırakıyordu.
"Baharım... Neyin var senin?"
Omuz silkerek elini her zaman olduğu gibi iki bacağımın arasına sıkıştırdım. Ardından içli bir nefes vererek konuştuğumda sesim düşünceli halimi yansıtıyordu.
"Yorgunum."
Cümlemi işittiği an yanağımın dudağımla bitişik olan kısmına ıslak bir öpücük bıraktı. Bu esnada trafikteydik ve kilitlenmiş durumdaydı.
"Kolun acıyor mu?"
Başımı hafifçe kaldırıp bakındım yüzüne. Ardından reddediş göstererek iç çektim. Şu an bir ağrı yoktu ama koluma ne olduğuna dair bir fikrim de yoktu. Bu sebeple dalgınlığımı sürdürmek adına başımı tekrar çevirdim. Alparslan ise elimi dudağına götürerek arabayı biraz ilerletti. Ardından diğer elini yanağıma koyup başımı eğmemi sağladı. Bu esnada amacı başımı göğsüne yaslamamdı. Sözsüz komutuyla gerçekleştirdiği isteğini yaparken zerre tereddüt yaşamadım. Bir yandan cümlesini işitirken diğer yandan istemsizce gözlerimi kapattım.
"Burada sonsuza kadar dinlenebilirsin baharım. Etim çürüyene kadar tenine fedadır."
Sözleri kafamda yankı bulurken yüzüme yerleşen küçük gülümsemeyi saklamayarak büyüttüm. Bu esnada o arabayı biraz daha ilerletti ve ben de elimi yasladığı eline diğer elimi de yerleştirdim. Şimdi benim küçük ellerim onun koca tek elini sarmalıyordu. Eli iki avcumun arasındaydı ancak iki avuç dahi saklayamamıştı onu. İç çekerek sıcacık olan elinin hafif sert dokusunda gezdirdim parmaklarımı.
Alparslan ben onun elini okşayarak tenini hissettiğim esnada arabayı yavaşlattı. En nihayetinde durdurduğunda tek gözümü açarak bakındım etrafa. Ağaçlarla dolu bir yerdi burası. Bakışımı anlayarak öne atıldığında ben kenara çekme nedenini zaten anlamıştım.
"Rahat uyuman için. Bizim evlerden birinin arkasındaki orman burası."
Başımı sallayarak onayladım onu. Ardından gözlerimi tekrar kapattığımda içimdeki o yorgunluk hissi ağır basıyordu. Derin bir nefesle yeniden daldığımda onun kolunu kaldırarak göğsüne sokulmamı sağladığını hissettim. Bozuntuya vermeden daha rahat bir zemine başımı yaslayarak uyuduğumda kokusunun içimde bıraktığı hisle huzura yatmıştım. Bu huzuru bölen şey ise bir telefon sesi oldu. Ne kadar uyudum öyle bilmiyorum. Bildiğim tek şey Alparslan'ın bir küfür mırıldanarak acele ile telefonu kapatması. Ancak o kapatana dek benim gözlerim açıldı. Uykum da biraz dağıldı. İstemsizce esneyerek göğsüne daha çok sokuldum. Sonra onun elini çıplak kolumda hissederek irkildim. Bu esnada o konuşuyordu.
"Bölme uykunu baharım. Uyu hadi."
Ağzımın içinde mırıldanarak reddettim onu. Şekerleme olmuştu belki ama çok iyi gelmişti. Uykum yoktu şimdi. İyiydim ve artık özlemim dinerek sorularımı da sorunlarımı da gidersin istiyordum. Bu nedenle konuştuğumda sözler içimdeki bir sesten dilleniyordu.
"Özledim."
Alparslan cümlemin karşısında iç çekerek saçımı okşadı. Ardından mırıldandığı esnada benim başım hafifçe kalkarak onun gözlerine yakınlaşmıştı.
"Özledim demek az kalır. Ben sen yokken bir gün bile yaşamadım."
(Küçücük sürpriz bir +18)
Sözleri kulağıma eriştiği an dudağımda küçük bir ıslaklıkla karışık dudaklarını hissettim. Ardından ellerinden biri ensemde diğeri ise belimde yerini aldı. Bu esnada öpüşlerine istekle karşılık verdim. O hoyratça dudaklarımı öperken ben de onun öpüşlerine teslimiyet göstererek ensesine tutundum. Ardından ensemdeki eli hafifçe aşağı doğru indi. Önce bacaklarımı *kşadı. Ardından o eline belimdeki elinin eşliği eklenince ikisini birden p*pomda hissettim. Bu esnada bir yandan da iki dudağımı birden ağzının içine alarak e*mmeye başlamıştı. P*pomu sıkan avuç içleri hafifçe kalkmamı sağladığında ne istediğini anlayarak hızla elimi kemere attım. Ardından beni oturduğum koltuğa bağlayan bir şey kalmadığında dudağından ayrılmadan hızlı bir hamleyle k*cağına yerleşerek iki elimi birden ensesinde birleştirerek karşılık vermeye çalıştım ona. Ancak mümkün değildi bu. Zira Alparslan sanki yıllardır açmış gibi saldırıyordu dudaklarıma. Bu açlık benim nefessiz kalarak yorgun düşmeme neden olunca istemsizce başımı çekmek için atıldım. Bu esnada o çekilmemi fark ederek ellerinin biriyle başıma bastırarak engel oldu isteğime. Daha sonra diğer eli p*poma sertçe baskı uyguladığında altımda demiri andıran bir s*rtlik hissettim. Aynı saniyelerde diğer elini de başımdan çekerek eski yerine yerleştirip iki eliyle birden k*cağında hareket etmemi sağladı. Bu sırada ben nefessizliğimle ona karşılık vermeye zorluyordum kendimi. Ellerinden biri hareketimi sürdürerek hızlanmamı sağlarken diğeri eteğimin altına gitti. Tenimi sıkarak *kşadı önce. Sonra da tırnağının geçirerek çorabı yırttı ve çamaşırıma uzandı. Kenara sıyırarak çektiği esnada asla dudağımdan kopmadan hareketlerini sürdürüyordu. Ben de istemsizce onu dakikalardır hareket etmemi sağlayan ellerinden komut alarak bedenimi üzerinde k*vrandırdım. Alparslan benim hareketini devralmamla p*pomu sıkarak bir elinin parmaklarını sıyırdığı çamaşırımın az önce olduğu bölgede gezdirmeye başladı. Sanki acele ediyordu bir şeyler için. Sabrı kalmamış gibiydi. Uzun uzun öpüşerek hareket eden adamdan eser yoktu şimdi. Sonuca odaklanıp tenime kavuşmak istiyordu. Ben bu hareketine anlam veremeyip hareketimi durdururken o dudağımdan yavaşça sıyrılarak içli bir nefes verdi. Ardından ellerinden birini kemerine attı. Bu esnada elinin titrediğini gördüm. Konuşmuyordu bile. Yalnızca hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Onun bu hali karşısında şaşkınlıkla yüzünü izledim kısa bir an. Ancak bu izleyişim bir illüzyonla son buldu.
Kemerini titreyen eliyle çözdüğü an mırıldanarak konuşuyor ve kesik kesik soluyordu.
"Sabrım...Sabrım kalmadı artık. Dayanamıyorum...Sensizliğe...Bekleyemem."
Ancak o cümlesini kurarken benim gözlerim kararıyordu. Yavaş yavaş kapatıp açtığımda görüntüsünün titrediğini gördüm. Ardından karşımda başka bir yüz belirdi.
Kenan...
O bakıyordu bana. Beni ne kadar çok istediğini söylüyordu. Bana aç olduğunu söylüyordu. Onun varlığını fark ederek aniden irkildim. Bu esnada bedenim direksiyona çarptı. Hızlı hızlı soluyarak gözlerimi sıkı sıkıya kapatıp k*cağından inmeye çalıştım. Bu esnada işittiğim ses az önce gördüğüm yüze ait değildi.
"Hazan, ne oldu güzelim?"
Sevgilimin sesini işiterek kaşlarımı çattım. Ardından gözlerimi korkuyla yavaşça açtığımda onun endişe dolu yüzünü görerek rahat bir nefes verdim. Haberi yoktu, bilmiyordu ne yaşadığımı. Anlatmamıştım ona. O masum, temiz ellerini Kenan'ın pis k*nıyla kirletsin istememiştim. Bu sebeple iç çekip rahat bir nefes verdiğim esnada onun endişesini hafifletmek adına konuşuyordum.
"Ben...Ben çok yorgunum."
Ona sunacak bir bahane bulamayarak mırıldandığımda gülümseyerek bir eliyle yanağımı okşadı. Ardından diğer elini sırtıma koyarak bedenimi göğsüne yasladığı an şefkat dolu bir ses tonuyla konuşuyordu.
"Dinlen güzelim, dinlen sevgilim. Baharım..."
Son sözüyle aynı saniyelerde saçımı okşayarak içli bir nefes alarak ciğerlerini kokumla doldurdu. Ben bu esnada gözümü kapatmıştım. Bulunduğumuz pozisyona ve altımda h*ssetmeye devam ettiğim s*rtliğe rağmen yapıyordum bunu. Alparslan ise aynı s*rtliğe ve belki de canının acımasına rağmen bana şefkatle yaklaşarak saçımı okşuyordu. Saçlarımın arasına içli bir öpücük kondurduğunda ise ellerimi boynuna dolayarak gözlerimi daha sıkı kapattım. Ardından yavaş yavaş uykuya teslim olduğumda onun nefes sesleri dışında hiçbir şey duymuyordum.
Gözlerim yavaş yavaş aralandığında uyuduğum yerdeydim. Ne kadar zaman geçtiğini idrak edemeyerek bakındığım esnada ise arabanın camının dışında karanlığı gördüm. Uzun soluklu bir uyku olmuş olmalıydı.
"Günaydın."
Alparslan cümlesiyle aynı saniyelerde saçlarımın arasına küçük buseler bıraktı. Sonra ben yavaş yavaş başımı kaldırarak o bakındım yüzüne. Her yer karanlıktı ama gözlerindeki bahar yeşili ay gibi parlıyordu. O yeşillere gülümseyerek iç çektiğim esnada ise dudaklarıma kısa ama yakıcı bir öpücüğü bırakarak bedenimi bedenine yasladı.
"Uyumaya evde devam etmek ister misin? Arka tarafta."
Başıyla hafifçe arabanın arkasını işaret ettiğinde onu olumsuzlukla reddettim. Sonra iç çekerek başımı göğsüne yasladım. Bu sırada koluma saplanan bir ağrı nazlanarak ona serzeniş göstermeme neden oldu.
"Kolum acıyor."
Tekrar saçımdan öperek konuştuğunda bu sözler için hiç beklememişti. Belli ki hazırlıklıydı.
"Her gün pansuman yaptırman gerekiyor. Doktorun öyle söylemişti. Önce hastaneye gidelim. Sonra Baharımı doyuracağım, her anlamda."
Son cümlesine kıkırtı ile karşılık verdiğimde zihnime yeniden karaltı çökmüştü. Bu sebeple konuştuğumda içimdeki o ses nihayet işime yarar bir şeyi sorguluyordu. Kolun diyordu, kolunu sor diyordu. Belki de Kenan'ın yaptığını ve onu şikayet etmem gerektiğini söylüyordu. Yine düşünmeden isteğini yerine getirdiğimde dilim içimdeki sesin kölesiydi.
"Koluma ne oldu?"
Alparslan sözlerim karşısında kısa bir an duraksadı. Ardından eliyle başımı kaldırarak ona bakmamı sağladı. İfadesindeki duraksama sürerken bu duraksamaya yutkunuş ve çatık bir kaşı da ekledi. En nihayetinde afallayarak sözlerine başladığında şaşkınlığı her bir yanından dökülüyordu.
"Dağhan...Dağhan yapmıştı ya? Yutkunup devam ettiğinde sözlerinden o bile tereddüt ediyordu. "Ben...Ben de onu vurdum sonra. Gebermemiş ama p*ç. Domuz gibi."
Kaşlarımı çatarak kısa bir süre düşündüğümde düşünme nedenim sözlerinde bahsettiği adamdı. Yutkunup sorguladım zihnimi. Her şey öyle bulanık öyle yarımdı ki başıma ağrılar saplanıyordu. Sanki bir oyunun içindeydim. Labirentte kaybolmuştum.
"O kim?"
Mırıldanarak sorduğum esnada kalbim sıkışıyordu. Zira zihnimde olanların tek bir cevabı dahi yoktu. Alparslan duraksamasını benim cümlemle sürdürerek iki eliyle yüzümü avuçlayıp gülümsedi. Ardından konuştuğunda tınısı gayet sakindi.
"Baharımın gözleri açılmış ama beyni uyumaya devam ediyor."
Başımla onu reddederek kucağında dikleştim. Bu esnada yeniden altımda hissettiğim s*rtlikle paralel o gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. Ben de buna aldırmadan konuştuğumda içimdeki kuşku dolu ruh halinden sıyrılmak istiyordum ve bunun için acele ediyordum.
"Alparslan ben çok ciddiyim. Tuhaf bir şey var. Ben..."
Derin bir nefes alıp dudaklarımı yaladım. Bu esnada sabahtan beri olanları düşünerek hangisini hakkında konuşmamın en doğrusu olacağını sorguluyordum. Bulanık zihnimde cümleleri zar zor sıralayarak öne atıldığımda o iki elini belime yerleştirerek bedenimi bulunduğum yere bastırıyordu. Aynı saniyelerde nefes vererek dudaklarını yaladı ve sırtımdan tutarak yeniden ona yaslanmamı sağladı. Bu esnada eli şu an asla olmaması gereken bir yerdeydi ve fısıldıyordu.
"S*ktir et her şeyi. Bana sadece bir saat ver."
Sözlerinin arından derin bir nefes vererek boynumu öpmeye başladı. Cevabımı dahi beklemedi bunun için. Daha sonra elini bulunduğu yerde hareket ettirmeye başladığında içli bir nefes vererek gözlerimi kapattım. Alparslan da nefesimle karışmak için dudaklarıma doğru atıldı. Ardından tekrar öpmeye başladığında eli bluzumun askılarındaydı. Yavaşça indirerek dudaklarımdan kopup boynuma saldırdı. Ben de kendi dudaklarımı ısırıp hareketlerine teslim oldum. Kısa bir süre orada oyalanarak yeniden dudaklarıma saldırdı ve ben bu saldırıyı tekrar aynı istekle kabullendim. Ellerim titreye tireye gömleğinin düğmelerine atıldı. Karanlıktı her yer. Zorlanarak açtım onları. Sonra iki elimi birden göğsüne yasladım. Alparslan da bu esnada eteğimi tamamen yukarı doğru sıyırmıştı ve pantolonunu indirmek için çabalıyordu. Az sonra tenlerimizin arasındaki tek kumaş parçası onun çamaşırı olarak kaldığında içli bir nefesle koptu dudaklarımdan. Gözlerimin en içine bakarak fısıldadı sonra.
"Baharım..." İç çekerek devam ettiğinde sesinin titrediğini duyabiliyordum. "Çocuk...Çocuk ver bana. Hemen şimdi. Bir bebeğimiz daha olsun."
Sözleriyle yeniden iç çekip boynuma gömüldüğü esnada ben duraksayarak kaşlarımı çatıyordum. Çocuk? Bizim çocuğumuz yoktu ki! Neyden bahsediyordu? Ben ne yaşıyordum şu an? Sorulara yeniden cevap veremeyerek aynı telaşa ve bulanık zihne teslim olup konuştuğumda o boynumu e*iyordu.
"Bizim çocuğumuz yok ki!"
Alparslan sözlerimle isteksizce boynumdan koparak dudağıma kısa bir öpücük bırakıp gülümsedi. Bu esnada halinden memnun görünüyordu.
"Alya var. Senin kızın benim kızım baharım. Ben onun babası olmak istiyorum." Duraksayarak kaşlarını çattıktan sonra devam etti. "Yani istersen Alparslan amcası ya da dayısı da olurum ama o yine benim kızım olur."
Kaşlarımı daha çok çatarak sıkıntıyla soludum. Ardından iki elimi birden başıma yaslayıp iç çektim. Bu esnada sorguluyordum tüm olan biteni. Ne çocuğundan ne babasından bahsettiğini anlamıyordum. Benim tek evladım kardeşimdi. Çocuğum yoktu. üstelik sözlerine göre bu çocuk başka bir adamdandı ki ona da imkan yoktu. sesimi titreterek ona bakınıp sorguladığımda bakışlarındaki anlam veremediği o ifadeye denk düşüyordum.
"Anlamıyorum. Ben...Ben anlamıyorum." Derin bir nefes verip devam ettiğimde sesimdeki titremeye yüzümdeki korku eşlik ediyordu. "Alya kim Alp? Ne çocuğu, ne diyorsun sen?"
Alparslan önce yutkundu. Ardından kaşlarını çatarak yüzüme bakındı. Bir şey arıyordu gözlerimde. Bir şeyi sorguluyordu. Kısa bir süre bu nedenden konuşmadı. Derin bir nefes vererek yüzünü üzüntüye buladı sonra. Ben neden cevap vermediğini sorgulayarak ona bakınmaya devam ederken de zorlukla konuştu.
"Kızın...Kızın baharım. Alya senin kızın."
Ben başımı sallayarak reddettim onu. Benim kızım yoktu. Olsa da adı Alya olmazdı. Benim kızımın adı Bahar'dı. Bizim hayalimizdeki o kız çocuğunun adı Bahar'dı.
"Hayır. Benim kızım yok. Hem..." Donup kalan ifadesi ile duraksasam da tamamladım sözlerimi. "Olsa da adı Alya olmazdı, Bahar olurdu."
Alparslan sözlerime karşın yutkundu. Ardından acı bir tebessüm ederek sol eliyle yanağımı okşadı. Bu esnada diğer eli de bluzumun askılarını omzuma takarak sütyenimi kapatıyordu.
"Nasip olmadı gülüm, Baharı görmek bana nasip olmadı."
Cümlesini sorgulayarak içli bir nefes verdim. Ardından duraksayarak ne dediğini anlamak için zorladım kendimi. Ancak bu mümkün olmadı. Zira Alparslan sözlerinden sonra bir elini aşağı atarak kenara sıyrılan çamaşırımı düzeltti. Sonra da göbeğimde toplanan eteğimi çekiştirerek indirdi. En sonunda alnıma derin ve içli bir öpücük bırakıp bedenimi kucakladı.
"Yerine geçmen lazım, gideceğiz."
Ben ağzımı aralayarak nereye gideceğimizi sormaya yeltendim. Alparslan ise buna fırsat vermekten geri durarak kucakladığı bedenimi yavaşça yanındaki koltuğa bıraktı. Sonra hiç düşünmeden pantolonunu yukarı çekerek cebinden telefonunu çıkardı. Ben şaşkınca ağzım açık bir şekilde ne yaptığını sorgularken o telefonu kulağına götürdü.
Az sonra sesini tekrar işittiğimde konuştuğu kişi muhtemelen telefonun ucundaydı.
"Dante benim, Tetikçi." Başını sallayarak içli bir nefes verip devam etti. "Nereden kayıtlı lan? Tamam aradım da sen hayırdır? Neyse, tamam sus lan! Kandemir benimle. Evet o." Sıkıntıyla soluyarak konuştuğunda yüzünde hiç görmediğim kadar sert bir ifade vardı. "Tuhaf biraz. Bir sorun mu var? Evet tuhaf, yani değişik." Ses tonunu yükselterek devam ettiğinde bir eli yumruktu." Lan oğlum tuhaf ne demek? Normalde olduğu gibi değil işte. Asabımı bozma benim, gelir oraya..." Bakışını bana çevirerek gülümsedikten sonra tekrar devam etti. "Severim seni."
Ben alık alık yüzüne bakışımı sürdürürken Alparslan sinirle gülümseyerek karşı tarafı dinliyordu. Az sonra konuştuğunda sesi normal bir tınıda olsa da öfkeliydi.
"Bağırma bana. Tetikçi var karşında. Bak küfredemiyorum yoksa ben sana edilecek lafı çok iyi biliyorum koçum. Hafta sonu teslim edeceğin malları yakarım, ruhun bile duymaz. Aynen, aynen. Bari Türkçe küfretme. LAN!"
Son cümlesinin ardından bana bakarak gülümseyip başını salladı. Ben o esnada biriyle kavga ettiğini düşünerek sakince olan biteni anlamak adına bekliyordum. Alparslan da aynı saniyelerde öfkeyle hırlarcasına konuşuyordu.
"Yiyorsa gel hadi. Lan yeter! Ben meraklı mıyım senin sesini duymaya? Acil bir şey var ki aradık. Tuhaf diyorum oğlum, tuhaf. Senin anlamayan beynini..." Dudağını ısırarak soluyup elini saçına attı. Daha sonra gözlerini kapatarak devam etti sözlerine.
"Bak biz seninle anlaşamıyoruz. En iyisi sen telefonu karına ver. Ben mevzuyu ona anlatayım. "Hızla gözlerini açarak direksiyona yumruk attı. Ben irkilerek korkulu bir nida dökerken zorlukla gülümseyerek devam etti. Çok sinirli görünüyordu. "Ne yapayım lan ben senin karını? Geri zekalı! Irz düşmanı mıyım ben? Hoparlöre al o zaman angut!"
Sıkıntılı bir soluğu dudaklarından dışarı gönderirken bana tekrar dönüp gülümsedi. Ardından yeniden konuştuğunda ben anlamaz bakışlarımı sürdürüyordum.
"Evet benimle. Sabahtan beri aynen. Bağırma bana bak..." Gözlerini kapatarak boşta kalan elini burun kemerine yaslayıp sürdürdü sözlerini. "Lan yeter! Kocan ayrı sen ayrı manyaksınız! Bağırma da dinle! Tuhaf diyorum, tuhaf. Hasta mı, nesi var?" tekrar direksiyona yumruk atıp dişlerini sıktığında ben yeniden irkildim ancak o bunu fark etmedi. "Ne demek sana ne? Benim yanımda. Ne demek sana ne?"
Derin bir nefes verdiği esnada bakışlarını bana çevirerek öpücük atıp gülümsüyordu. Ben de gülümseyerek ona baktığımdaysa yeniden konuşmaya başlamıştı.
"Hatırlamıyor hiçbir şeyi. Evet, sonunda. Tamam ne yapacağım ben? İyi değil diyorum. YA SANA NE KARDEŞİM SABAHTAN BERİ NE YAPTIYSAK? SANA NE!"
Bakışını bana çevirerek boşta kalan elini saçıma atarak okşamaya başladı. Aynı saniyelerde gözlerini kapatıp açarak sorun olmadığını söylüyordu ama sözleri aksini iddia eder gibiydi.
"Konum at bana."
Cümlesinin ardından karşıdakinin cevabını umursamadan kapattı telefonu. Sonra ise saçımdaki eli vasıtasıyla başımı kendine yaklaştırarak alnımdan öpüp kokumu içine çekti.
"Acıktın mı güzelim?"
Başımı sallayarak onu onayladığımda içimde bir yerlerin kıyılma sesini hissediyordum. Belki o da duyuyordu ve bu sebepten sormuştu.
"Ne istiyor canın, ne yiyelim?"
Önce kısa bir an düşündüm. Düşüncem güzel bir şeyle taçlanırken yüzüme koca bir gülüşü ekleyerek kıkırtıyla konuştum.
"Künefe."
Alparslan ise gülüşümle tombullaşan yanaklarımdan birine elini koyarak iç çekti. Aynı saniyelerde gülümseyerek beni onayladığında komut almış gibi arabayı çalıştırdı. Hareket etmeye başladığımız an da bir eliyle gömleğinin düğmelerini kapatıyordu.
....................................
Karnımı tıka basa dolduracak kadar güzel bir yemek yedik. Alparslan en sevdiğim mekanlardan birine götürdü beni. Masayı da en sevdiklerimle donatarak midemi bir nefeslik yer dahi bırakmayacak kadar doldurmamı sağladı. Daha sonra da bir yere gitmemiz gerektiğini söyleyerek yeniden yola çıkmamıza vesile oldu. Ben yolları izleyerek ve onun elini tutarak geçirdim zamanımı. Alparslan da bu esnada sürekli olarak kokumu içine çekti. En nihayetinde yolculuğumuz bilmediğim büyük bir evin bahçesinde son bulduğunda arabayı yavaşça durdurarak iç çekip kemerini çözdü.
"Baharım, ben şimdi geleceğim. Senin biraz arabada beklemen gerekiyor."
Bakışlarıma ve yüzüme şaşkın bir ifade ekledim. Ardından konuştuğumda gözlerine aşkla bakıyordum.
"Nereye?"
Alparslan yüzümü avuçlayarak dudağıma kısa ama yakıcı bir öpücük bırakarak sürdürdü sözlerini.
"Geleceğim şimdi."
Cümlesinin ardındansa arabadan inerek eve doğru yürümeye başladı. Ben onu bekleyerek merakla etrafı inceledim. Çok büyük bir yerdi burası. Her yerde koca koca ağaçlar vardı. Bakışlarımı ağaçların ve evin çevresinde gezdirdim bir süre. Sonra da kapının önünde bir hareketlilik sezdim. Alparslan ayakta durarak hararetli bir şekilde yeşil renkli gözlük takmış bir adamla konuşuyordu. Adamın yanından ayaklarını kaldırarak Alparslan'a bağıran bir kadın vardı. Yüzü tanıdık geldiği için gözlerimi kısarak o kadına baktım. Çisem, Çisem'di o. Değişmişti ama. Teni bronzdu ve saçlarının sarısı biraz koyulaşmıştı. Üstelik giyim tarzı da hiç olmadığı kadar açıktı. Merakla bakınmamı sürdürerek iç çektiğim saniyelerde inmeyi ve oraya gitmeyi düşündüm ama düşüncemin zihnime düştüğü saniyelerde Çisem bu yöne doğru gelmeye başladı. Gülümseyerek onu beklemeye koyulduğumdaysa Alparslan ve o yabancı adam da bana doğru gelmeye başladı. Ben gülüşümü sürdürerek arabadan inmeye yeltenirken Çisem kapıyı hızla açıp yüzüme merakla bakındı.
"Hazan..."
Adımı zikrederek sarıldı sonra. Kemiklerimi kıracak gibi sarıldı o da. Alparslan da sabah aynını yapmıştı.
"Ö*düm meraktan. Neredeydin? Nereye gittin?"
Saçlarımı okşayarak iç çektiğinde ağladığını fark ediyordum. Kaşlarım bu sebeple çatıldı. Çisem bedenlerimizi ayırarak yüzüme bakınıyorken kaşlarımın çatıklığı devam etti.
"Neyin var?"
Başımı sallayarak omuz silktim. Neyim olduğunu ben de bilmiyordum çünkü. İçimde tuhaf bir his vardı sadece. Onun ise gözleri yaşla kaplıydı.
"Bilmem..."
Ellerimi tutarak kalkmam için baskı uyguladı. Komutunu yerine getirdiğimde bir yandan konuşuyor diğer yandan da koluma giriyordu.
"Herhalde dediğim gibi ilacın yan etkisi olmuş. Doktor vurulduğun için vermişti ya hani? Onun etkisidir."
Merakla yüzüne bakınarak ne vurulması demek adına ağzımı araladım. Ancak benim aralayışım Alparslan'ın araya girerek konuşmasıyla duraksadı.
"Çisem bir dakika izin ver."
O arkadaşıma bakarak konuşunca ben de istemsizce Çisem'e baktım. İtiraz etmek için ağzını aralıyordu ama Alparslan buna müsaade etmemişti.
"Zor kullanmak zorunda bırakmayın beni. Bir dakika konuşup gideceğim."
Çisem onun sözleriyle tanımadığım gözlüklü adama baktı. Ben de istemsizce ona baktığımda başını sallayarak onay verdiğini gördüm. Ardından Çisem gerileyerek onun yanına geçti ve ikisi beraber eve doğru yürümeye başladı. Bu esnada Alparslan elleriyle yüzümü kavrayarak ona bakmamı sağlıyordu.
"Güzelim..." Kavradığı yüzümü yaklaştırıp alnımdan öperek devam etti. "Gitmek zorundayım. Burada yanında kalamıyorum. Ailen...Ailenden olamıyorum gülüm. Keşke seni birilerine emanet etmek yerine kalbime alıp saklayabilsem, keşke en güvendiğin yer, sığındığın liman ben olsam ama..." İçli bir nefes verip bu kez yanaklarımdan öptü. Sonra acı bir tebessümle tamamladı sözlerini. "Sana söz veriyorum. Bir gün olacak. Bir gün senin en güvendiğin kişi olacağım."
Onu başımla reddederek yanaklarımdaki ellerine tutundum. İstemiyordum ki bunu ben. Gitmesini istemiyordum. Yüreğimin de benim de ailem oydu. Ondan başka gidecek yerim yoktu.
"Gitme."
Acı bir tebessümle gözlerini sıkı sıkıya kapattı. Ben de bu esnada sözlerimle yüreğimden geçenleri dillendirmeye devam ettim. Gitmesini ve onsuz kalmayı istemiyordum. Üstelik korkuyordum. İçimde yoğun bir korku vardı. Her şeyi söküp atacak kalbimi dahi oyacak kadar büyük bir korku vardı.
"Gitme ne olur, korkuyorum!"
Sözlerime verdiğim içli nefes eşlik ederken gözlerini açtı. Ardından merakla yüzüme bakınarak konuştu.
"Neyden, neyden korkuyorsun?"
Onun cevabını hiç düşünmeden verirken gözlerinin içine bakarak aşkımı dile getiriyordum. Korkumun nedeni onsuz kalmaktı. Onun yokluğuyla sınanmaktı.
"Sensizlikten korkuyorum. Bırakma beni! Ne olur, ben sensiz yaşayamam ki! Sen olmazsan hayatım mahvolur benim. Nefes alamam. Gitme, lütfen bırakma beni."
Cümlemi işittiği an bedenimi sıkı sıkıya sarmalayarak kendi bedenine yasladı. Ardından kokumu içine çekerek saçlarımın arasından öptü.
"Yokluğun kar, kış, kıyamet. Biliyorsun, daha ilk gün söyledim."
Gözlerini kapatıp açarak devam ettiğinde yüzü bir parça düşmüştü.
"Sen şimdi beni istemiyorsun gülüm. Sen sevdiğin eline tek damla k*n değmeyen o masum adamı istiyorsun. Sen seni zerre hak etmeyen o yalancıyı istiyorsun yanında."
Bedenlerimizi tekrar ayırarak ona bakmamı sağlayıp devam etti. Yüzünde buruk bir ifade hakimdi.
"Gitmek zorundayım. Gitmezsem hatırladığın ilk an yine acı vereceğim sana. Pişmanım, çok pişmanım. Halini daha önce anlayıp sana dokunmadan buraya gelmeni sağlayamadığım için çok pişmanım. Yol boyu kendimi tutamayıp seni öptüğüm için de köpek gibi pişmanım."
Anlamsız ifadelerle ona bakmayı sürdürdüm kısa bir süre. Alparslan benim anlamsız bakışlarıma karşın iç çekerek alnımdan öptü tekrar.
"Seni çok seviyorum gülüm. Son anımdan da sonra sevecek kadar çok seviyorum."
Ben gözlerimi öpücüğü ile kapatıp bedenimi aşkına esir ederken adımlarını hissederek güçlükle açtım gözlerimi. Alparslan gidiyordu. Başı yere eğik bir şekilde biniyordu arabasına. Yüzüme asla bakmadan gidiyordu. Beni ardında bırakarak gidiyordu. O giderken başka biri yaklaşıyordu bana. Çisem, kardeşim saydığım o kız dolu gözlerle bana gelirken kalbim, nefesim dediğim adam yavaş yavaş gidiyordu. Bense yalnızca ikisine boş boş bakıyordum.
Sonra ne oldu bilmiyorum. Sonrası yok zihnimde. Sonrası yine karanlık. Bir bedenin kolumu çekiştirdiğini anımsadım en son. Gerisi yok. Yine uyudum ve yine uyandım. Zihnim yalnızca uykuya teslim olurken aklım bedenimin gölgesine dahi düşmedi.
Şimdi uyanmış ve hastane odasında kendini bulmuş olan bedenim kimsesiz. Çisem koltukta uyumuş. Tanımadığım o adam pencerenin önünde gözlüğünü siliyor. Ben de sadece oturmuş düşünmeye çalışıyorum. Neyi düşünmeye çalıştığımı dahi bilmeden yapıyorum bunu.
Az sonra o düşünme hissi içime dolan bir acıya yenik düşüyor. Acıma çektiğim sağ kolumdaki serumun çıkışı eşlik ederken sol kolumdaki o kurşun yarasının sızısı da arkadan bastırıyor ama acımın asıl nedeni bu değil. Yüreğime derin bir yük düştü. Ben düşünmek için zihnimi zorlarken zihnim ne var ne yoksa içime gömdü. Bu kadarını istemem diyemedim. Bu çok fazla diyemedim. Ağladım sadece. Sadece ağladım.
Dilimden tek bir kelime döküldü. Ağıtlarıma tek bir kelime eşlik etti. 'kızım' dedim sadece.
Kızım...
Annem...
Süt kokulum...
Feryatlarım kardeşimin uykusunu aniden böldü. Tanımadığım adam da hemşireler de koştu imdadıma. Feryadımı duyan herkes yanımda belirdi ama o gelmedi. Zihnimin bütün olan bitene karşı kendini sıfırlayarak kollarına, dermanına koştuğu adam gelmedi. Tek bir gün geçirdim ben. Her şeyi unutarak, acılarımdan sıyrılarak ona koştuğum tek bir gün geçirdim. Bunu dilememiştim oysaki. Onun derdime derman olmasını dilememiştim ama kendime yüreğimin şifası olduğu konusunda yalan da söyleyememiştim. O uyku ile uyanıklık arasında geçen kısacık gün dahi yükümü daha sık kavrayıp güç kazanmama sebep olmuştu. Onun teninin sıcaklığı ve varlığının hissi benim acıma kısacık günde dahi merhem olmuştu.
.................................
İlahi bakış, beş gün sonra
Alparslan tam beş gündür her sabah hastaneye gidiyordu, Hazan'ın kaldığı hastaneye. Sevdası beş gündür hastanedeydi. Tedavi oluyordu. Ona geldiği o gün, o sabah cennet dünyada nasip olmuştu. Cenneti ayaklarına gelmişti. Yetmemiş tadını bırakmıştı. Bedenini huzura teslim etmişti. Alparslan sevdasının halini bile bile o huzurla yaşıyordu. Ruhu onun acısını gördüğü halde dudaklarının tadına odaklanıyordu. Hissettiklerine yanıyordu. Ellerinin yıllar sonra dokunduğu yer zihninde canlanıyordu. İçindeki acıya rağmen bedeni dokunacak kadar vakti kalmasa da gördüğü göğüslerin hasretini tadıyordu ama acısını da yabana atmıyordu. Şimdi hastane koridorunda doktorunun odasına ilerlemesinin nedeni buydu. Sevdasının halini görerek Dante'yi aradıktan sonra onların evine gitmişti. Olanı biteni anlatmak için yalnız indiğinde ise Çisem'den ' Sen zarar veriyorsun ona. Ne zaman etrafında dolaşmaya başladın, Hazan o zaman bu kadar kendini kaybetti' sözlerini işitmişti. Anında hissettiği suçluluk duygusuna yine Çisem'den duyduğu sözlere göre vurulduğu için içtiği ilacın yan etkisiyle kendini kaybettiğini, daha önce de aynını yaşadıklarını işitmesi eklenmişti. Alparslan vurulmasından da kendini suçlu tutuyordu çünkü. Sevdasını koruyamamıştı. Karşılığında Dağhan itine üç kurşun sıksa da koruyamamıştı. Gücü ne ona siper olmaya ne de o itin canını almaya yetmemişti. Sıkıntılı bir nefesle yüreğindeki yükü sıkı sıkıya içine sarmaladı. Bu esnada odaya girmeden önce son düşündüğü şey ise sevdasını bu beş günde yalnızca bir kez doktor kostümü giyip o uyurken görebilmişti. İçine son olarak bu acıyı da attıktan sonraysa nefesini acısına vererek kapıyı tıklatarak içeri girdi.
Doktor hanım Alparslan'ı gördüğü an sıkıntıyla soluyarak dudaklarını ısırdı. Bu adam yoktan anlamıyordu ve onun sınırlarını zorluyordu. Beş gündür etmediği ısrar kalmamıştı. Alparslan da aldığı müsaade ile doktorun düşüncelerini gözlerinden okuyup sırıtarak elindeki çantayı bir köşeye bırakıp koltuğa oturdu.
"Beyefendi her sabah buraya gelmeniz bir şeyi değiştirmeyecek. Size bugün de bir şey anlatmayacağım. Lütfen bir beş gününüzü daha burada harcamayın."
Alparslan doktorun sözlerine gülüşü ile karşılık verdi. Daha sonra iç çekerek kendinden emin bir ifade takındı. Bu esnada duruşunu düzeltiyor ve karşısındaki sert ifadeye bakınıyordu. Sabrı kalmamıştı. Bugün olan biteni öğrenmek zorundaydı. Esas tanıyı sevdasının sağlık sistemini kırarak da bulamamıştı. Çisem'in sunduğu bahaneye de hastanede yattığını öğrendiği an inanmayı bırakmıştı. Hazan hastaydı ve ne olduğunu öğrenmek için bugün kendini şartlamıştı. Bu yüzden gerekirse doktoru tehdit edecekti.
"Evet doktor hanım. Beş günümü daha burada harcamayacağım. Çünkü siz bana bugün istediğimi vermezseniz bu hastanede beş gün daha çalışamayacaksınız."
Doktor şaşkınlıkla yutkunarak ona bakınıp mırıldanırken çantasına uzanıyordu.
"Ne? Bu...Hayır, yapamazsınız."
Alparslan sırıtarak çantanın içini açtı. Ardından çantadan balya balya dolarları çıkararak doktorun masasına yığdı. Bir yandan da sözlerine aynı kararlılıkla devam ediyordu.
"Soyadımı da elimin nerelere ulaştığını da bilmiyorsunuz. Beş gündür yeminine sadık kalan bir doktor olduğunuz için saygıyla yaklaşıyorum ama sabrımın sonundayım. Ya şimdi bu paraları alarak bana Hazan'ın neyi olduğunu anlatırsınız, ya da ben bakanlığa açacağım tek bir telefonla sizin meslekten atılmanızı sağlarım."
Doktor yüreğinde hissettiği yoğun heyecan ve korkuyla kalbinin titrediğini hissetti. Karşısındaki adamın kim olduğunu bilmiyordu. Hazan'ın hayatındaki yerini de bilmiyordu. Bu yüzden bu bilinmezlik de esir almıştı onu. Sıkıntılı bir nefesle duraksamasını sürdürerek titreyen ellerini masanın altına saklayıp keyifle kendine bakan adamın suratına bakmadan konuştu.
"Ben...Paranızı alın lütfen. Anlatacağım."
Alparslan istediği sözleri işitmenin mutluluğuyla sırıtışını büyüttü. Aynı saniyelerde konuşarak doktoru reddediyordu.
"Bu para hizmetinizin karşılığı. Siz benim nefesimi iyileştiriyorsunuz. Karşılığı herhangi bir hastanenin size layık gördüğü yüzdelik pay olamayacak kadar pahalı bir iş yapıyorsunuz."
Doktor yeniden başını sallayarak öne atılırken Alparslan elini uzatarak susmasını sağladı. Ardından içli bir nefes vererek konuştuğunda doktora verdiği bir servet parayı bile içinden az buluyordu.
"Bu parayı şimdilik kasanızda saklayın. Sizin için kendi ellerimle aklayacağım."
Sırıtışını büyüterek arkasına yaslandığında içinden kendini duyacaklarına hazırlamak için savaş veriyordu. Yine de kendine bile bu savaşı yansıtmadan gülümsüyordu.
"Şimdi sizi dinliyorum."
Alparslan pür dikkat doktora odaklanmışken doktor titreyen elleriyle masasındaki suya uzanarak tek dikişte bedenini ferahlattı. Ardından nefes vererek karşısındaki gülümseyen ama korkutucu olacak kadar tehlikeli yüze bakarak konuşmaya başladı.
"Öncelikle şunu...Bilmenizi isterim ki Hazan Hanım yarın sabah taburcu olacak. Kendi isteği doğrultusunda yapacak bunu ve başka bir doktorla tedavisine devam edecek."
Alparslan yüzüne şüphe ile bakarken doktor onun kendisinden dolayı bıraktığını düşündüğünü düşünerek sözlerine hızla devam ediyordu.
"Bu konu sizinle ilgili değil. Hastanemizin kurul kararı. Ben ona yeterli fayda sağlayamadığımı fark ettim. Benim de öğrencisi olduğum bir doktor var. Profesör kendisi. Acı Badem'de ders veriyor ve özel muayenehanesi var. Hazan Hanım artık ona gidecek. Daha deneyimli bir doktorun tedavisinde olması gerekiyor."
Alparslan duyduklarıyla başını sallayarak onayladı onu. İyi bir doktora gidecekti ama demek ki bu doktorun yetemediği kadar büyük bir sorunu vardı. İçinde beliren bu kuşkuyu yüzüne yansıttı. Ardından iç çekerek eli ile komut verdiğinde korkusu her bir yanını hapsediyordu.
"Hazan Hanım Amerika'da yaşarken başlamış destek almaya. Ortalama beş yıllık bir öyküsü var. İlk tanı majör depresyon." Alparslan şüphe ile bakınınca açıklayarak devam etti. "Yani bilinen en ağır depresyon türü. Geçen yıla kadar yalnızca bu tanıyla antidepresan kullanmış ama geçen yıl alkol bağımlılığı da başlamış. Bana geldiğinde iki tanısı vardı ve alkol sorunu kısmen hallolmuştu. Gerekli ilaçları verdim. Ancak tedaviye yanıt vermek yerine durumu daha da kötüleşti ve şimdi..."
Gözlerine korkuyla bakan adama cevabını korkmadan verdi doktor.
"Bir süredir zaman algısını yitirdi. Son olarak geçen gün yaşadığı olayla mecburen ertelediğimiz yatışını yaptık. Majör depresyon tanısına ek olarak şizofreni başlangıcından şüphe ediyorum. Yaptığım testlere göre beyninde buna yatkın bir hasar yok. Muhtemelen ailede bir hastalık geçmişi mevcut."
Alparslan duydukları ile olduğu yere çakılarak gözlerini kapattı. Ardından derin derin nefesler aldı. Sevdası, onun baharı, ömrünün güneşi...
Hastaydı o. Çok hastaydı. Aldırdığı ilaçları araştırarak elde ettiği bilgilerin de ötesindeydi bu hastalık. Şizofreni diyordu doktor. Şifası olmayan bir hastalıktan söz ediyordu. Sevdasının aklını tamamen kaybettiğinden söz ediyordu. Alparslan acısını hafifletmek için yumruk yaptığı elini kalbine bastırdı. Ardından her şeyi hemen öğrenerek acısına teslim olmak için kurdu cümlesini.
"Devam...Et."
Doktor acısını görmezden gelerek kendini kurtarmak adına sürdürdü sözlerini.
"Şimdilik kesin bir şey diyemiyorum. Çünkü şizofreni çok komplike bir hastalık. Anlık bir tanı ile teşhis edilemez. En az altı ay hastanın izlenmesi gerekiyor. Şizofreni zannedilen bulgular bipolar ya da psikotik depresyon da olabilir. İşte bu tanıyı doğru bir şekilde koyması için Hazan Hanımı hocama yönlendirdim. Yarın onunla ilk görüşmesini yapacak ve yeni bir tedaviye başlayacak."
Alparslan duyduklarının şokunu atlatamadan başka hastalıkların ihtimalini duyarak kesik kesik solurken doktor sözlerini sona erdiriyordu.
"Biz bu beş günde yapılması gereken her şeyi yaparak onu en azından tedaviye hazır hale getirdik. Geldiği güne göre çok yol katetti. Zaten o gün aklını bu derece yitirmesinin nedeni de ilaçlarını almamasıymış. Kendisi de itiraf etti. Kaldıramadığını ve aptallaştığı için içmediğini söyledi."
Alparslan son duyduklarının da etkisiyle oturduğu yere çakılırken içinden tek bir şeyi geçiriyordu. Kendi kendine erkeklik sözü vererek o küçük kızı annesine kavuşturmanın kararlılığını yineliyordu. Hazan evlat acısıyla bu hale gelmişti. O da aptal gibi saatlerce delirdiğini anlayamayarak onu affettiğini düşünüp sevinmişti. Oysaki içinden kendine neden durgun olduğunu da sormuştu. Yine de her şeyi bir kenara atıp sevdasına odaklanmıştı ama onun halini de kenara atmıştı. İşte canını bu da yakıyordu. Canında yanacak yer kalmamıştı. Alparslan hangisine yanacağını şaşırıyordu artık.
"Benim söyleyebileceklerim bu kadar. Hazan hanım çok zor şeyler yaşamış ve bu yüzden tedavi görüyor. Hastalığını esas tetikleyen şey de kızının kayıp oluşu. Belirsizlik onu bu hale getiriyor. Çok üzgün olduğum bir gerçek var ki kızını toprağa vermiş olsaydı belki bu halde olmayacaktı. Çünkü yas tutup atlatamadığı aynı yerde takılı kaldığı için zihni kaldıramıyor. Yine de tedavisinin mümkün olduğunu düşünüyorum. Düzenli destek ve ilaç kullanımı ile atlatacaktır."
Alparslan son duyduklarının ardından kendine daha çok kızıp pişmanlığı sırtına yükleyerek doktorun odasından çıktı. Omzuna ağır ağır değil de birdenbire binen yüklerin karşısında ise savunmasız bir çocuk gibi kaldı. Beş saniye, yalnızca beş saniye savunmadı kendini. Ardından üzülüp acı çekmeye hakkı olmadığını düşünerek duruşunu dikleştirip çıktı hastaneden. En nihayetinde aklına düşen plan neticesinde telefonuna atıldığında aradığı kişi ile bu görüşmeyi çok önceden planlamıştı. Saat tam ikide o bir telefon kulübesini arayacaktı. Karşısındaki kişi ise telefonu tam saatinde açacaktı ki öyle de oldu.
"Selamın aleyküm ciğerim."
Alparslan başını sallayarak cevap verdiği esnada arabasına biniyordu.
"Aleyküm selam Azad."
Azad yani kurşun kıkırdayarak içli bir nefes verdi. Ardından konuştuğunda Alparslan oldukça ciddiydi. Bu ciddiyetin nedeni de o küçük kızı bir an önce bulmak için sabrının kalmamasıydı. Sevdası mum misali erirken kaybedecek tek bir saniyesi bile yoktu.
"Ne oldu ciğerim? Nedir senin derdin?"
Alparslan bıkkın bir nefesle birbirlerinden ölesiye nefret de etseler asla düşman gibi davranmadıkları adamın sözlerine yanıt verdi.
"Az sonra bir adam gelip sana on milyon dolar verecek. Yanında da iletişim bilgisi falan olur herhalde. Sancar'ın Türkiye'de iş yapan adamlarının listesini en kısa sürede o adama vereceksin. Para da onun karşılığı."
Kurşun sıkıntıyla soluduğunda hal hatır bile soramadığı sinirli adama karşın yalnızca sorularını cevaplamak istedi ama içindeki dalga buna engel oldu.
"Yav bir dur hele. Acelen ne Tetikçi?"
Alparslan bıkkın bir nefesle öne atıldığında içindeki acı büyüyordu.
"Acil Azad. Acele iş bu. Hallet hemen."
Kurşun emrini zikrettiği an egosuna vurulan darbeyle kaşlarını çatarak konuştu. Emredilmesinden hoşlanmazdı. Tetikçi fazla egoist ve kibirliydi ona göre.
"Sen emir verene kadar benim işten haber ver hele. O kolay. Hallederiz."
Alparslan elini yumruk yapıp dişini sıktı. Bir anlaşma yapmışlardı. Tetikçi Sancar'ın açığı ile onun tahtını sallayacaktı. Kurşun da fırsatı kullanarak onu devirip yerine geçecek ve Sancar'ın Arslan Kardeşler'e esir düşmesini sağlayacaktı. Planları güzeldi ve işleri menfaat ilişkisiydi.
"Açığını arıyoruz. Bulduğum an yetkililere postalarım. Zaten elimde kaseti var. Onu da yaydık mı tamam. Sen benim işimi gör."
Kurşun sinirle soluyarak konuştuğunda içinden geçenleri dillendiriyordu.
"Yanlışlıkla benim başına geçeceğim çeteyi çökertme de Tetikçi."
Alparslan öfkeyle soluyarak konuştuğunda dişlerini gıcırdatıyordu. Acilen birilerini döverek içindeki acıyı kusması lazımdı.
"Azad boş yapma kardeşim. Tetikçi var senin karşında. Yanlışlık olmaz bende. Ha olmaz ya diyelim ki oldu, o zaman sana yeni bir çete kurarım başına da seni koyarım. Oldu?"
Kurşun tekrar soluyarak sıktı dişlerini. Bu iki adam da birbirine çok benziyordu. Aralarındaki tek fark Alparslan'ın İmparator gibi güçlü bir adamın oğlu olarak taht devralmasıydı. Kurşun ise o tahtı sıfırdan kendine kuruyordu.
"Senin tilkiler kafanda yine. Bizim Dağhan'ı da deşmişsin. Deşmek demişken benim Azrail'im nasıl yav? Hiç arayıp sormuyor."
Alparslan kaşlarını havalandırarak cevapladı onu ama cevabı başka bir soruyu işaret ediyordu.
"Azrail kim lan?"
"Abin lan abin! Sıktı ya kafama? Nasıl diyorum."
Alparslan yeniden soluyarak başını salladığında onunla aralarında olanlar ve o gün ona yaşattıkları zihninde yankılanıyordu. Kurşun o zamanlar onunla bir kez bile konuşmamıştı. Belki de o sebepten onu vurmuştu. Şimdi aynı duruma düşseler vurmazdı zira. Kurşun egoist de olsa nefret de etse Alparslan iyi biri diye düşünüyordu.
"İyi. Vardır numarası. Kendin ara konuş."
Kurşun başını sallayıp onu onayladı. Daha sonra etrafı kolaçan edip sözlerine devam etti. Bu kez sözlerinin muhatabı tam olarak içinde bulunduğu bu kulübeydi.
"Yav ararım da şu arama işine bir ayar ver ciğerim. Böyle saatli gizli saklı buluşmalar falan... Kur'an'ıma kendimi nonoş gibi hissediyorum."
Alparslan dakikalar sonra ilk kez hafifçe kıkırdadı. Ardından karşısındaki komik ve ilginç adamla iş yaptığı için doğru bir karar verdiğini düşündü. Aynı saniyelerde konuştuğunda Kurşun unuttuğu bir detayı hatırlıyordu.
"Hallederiz."
"Ha dur la! Senin Dayı'n geldi. Sancar'ın yanında şimdi."
Alparslan Dayı'nın adını işittiği gibi doğrularak kaşlarını çattı. Refleksle mırıldandığında içinden neler olduğunun teorilerini geçiriyordu. Dayı onun ayağına gitmezdi. O kimsenin ayağına gitmezdi. Bir şey olmuş olmalıydı. Bir sorun vardı.
"Ne? Ne konuştular, niye gelmiş?"
Azad omuz silkerek dudaklarını büzüp tekrardan etrafı kontrol etti. Bir yandan da ağzını aralayarak sözlerini devraldı.
"Bilmiyorum. Sen arayacaksın diye çıktım evden. Şimdi gidince öğrenir sana haber salarım."
Alparslan başını sallayarak onu onayladığı esnada Dayı tam karşısında oturan adama gülerek bakıyordu. Sancar ise neden geldiğini sorgulayarak bir bacağını diğerinin üzerinde konumlandırıyordu. İkisi hiç aynı tarafta olamamıştı. Sançar kardeşi vasıtasıyla hiç tanımadan dost bilmişti onu. Şimdi ne kardeşi ne de uğruna edindiği düşmanlık vardı. Sadece nefret ısıtıyordu oldukları odayı. İkisi de birbirine nefretle bakıyordu. Dayı yiğitlik yaparak onun yanına yanında tek bir adam olmadan silahsız gelmişti. Sançar içten içe bu cesaretini tebrik etse de belli etmeden tadının b*k gibi olduğuna emin olduğu tarihi geçmiş kahveyi önüne koymuştu. Dayı ise biliyormuş gibi kahvesinden yudum almamıştı. Yüzünde ekşi bir ifadeyle nefretine hakimiyet kazandırıp öne atıldığında derdi can yoldaşının emaneti olan oğullarıydı.
"Olanları biliyorsun Turan."
Turan yani Sancar başını sallayarak onu onayladığında yeğenini düşünüyordu. Başına buyruk ve deliydi. Bir kez amcasını aramamıştı. Bayram seyran bilmez saygısız çocuğun tekiydi. Ö*düğünde kardeşiyle senelerdir küs de olsalar aileden geriye tek kalan yeğenini himayesine almak istemişti. Ancak Dağhan gurur yapıp tek başına kalmıştı. O dönemde olmayan araları daha çok açılmıştı. Şimdilerde yalnızca yaptığı işlerle adını duyuyordu onun. Aralarında merhumdan kalan kandan gayrısı yoktu ama bu Sancar'ın olanlara tepkisiz kalacağı anlamına gelmiyordu.
"He biliyorum. Ne olmuş? "
Dayı oturduğu yerde hafifçe öne eğilerek yutkundu. Ardından en kararlı ifadesini takınarak ona korkutucu gözlerle bakındı.
"Yeğenine sahip çık Turan. Takdir-i ilahı, bugün ö*lmedi ama yarın benim oğullarım onu ö*dürür."
Turan duyduğu sözler karşısında deliye dönerek bastonunu sertçe vurdu. Bir ayağında topallık vardı. Yıllar önce topuğuna sıkılması sonucu olmuştu. O günden beri topaldı. Bastonu da bu nedenden vardı.
"SEN KİMSİN LAN? KÜRŞAT'IN GÖLGESİ! SANA MI SORACAĞIM?"
Dayı en az onunki kadar sert bir ifadeyi yüzüne takınarak sırıttı. Ardından konuştuğunda öfkesi yüzünden okunuyordu.
"BANA SORACAKSIN LAN! BANA SORACAKSIN! BANA SORMAZSAN BEN BU MEKANI DA SENİ DE YIKMASINI BİLİRİM TURAN! YIKAR ÜSTÜNE ÇAYIR DİKERİM!"
Turan Taşdelen kahkaha atarak karşısındaki adama baktı. Duyduğuna göre elini Alparslan'ın eski sevgilisi deşmişti. Bir zamanların Laz Dayı'sı şimdilerde bir kadın tarafından sakat kalacak kadar düşmüştü. Gözünde alçalan bu adamı ciddiye almıyordu. Sesini yükseltmek yerine alçak bir tını kullandığında kirli sakallarını elleriyle düzeltiyordu.
"Sancar sadece kendinden emir alır. Kürşat olmasa sen bırak Dayı olmayı Saadettin bile olamadan mapus damlarında çürüyecektin. Aynı koğuşa düşüp yalakası oldun da başımıza Laz Dayı oldun p*k yemiş!"
Sançar onu aşağılayarak konuşurken Dayı istemsizce maziye gitti. Üstüne yıkılan suçla günahsız yere onca yıl hapis yatmıştı. Kürşat onun bu yüzden de can dostuydu. Hapisten sayesinde çıkmıştı. Yine de karşısındaki aç kurda lafını verip haddini bildirecekti. Sözlerinin doğruluğu onun mertliğini geçemezdi.
"Ula Turan adam olup Rıfat geberdiğinde çıkamamışsın karşıma! Şimdi bana dayılık mı satacaksın lan? Son kez diyorum ula, kapına getirip o Dağhan'ın l*şini attığımda karşıma çıkacak yüzün olsun. Uşağına sahip çık! Ayak altında dolaşmasın. Ben kendi uşaklarımı babalarının mezarı başında pusu kuran adama zapt edemem, etmem de. Nasıl ki Tufanlı'dan korkuna te gavur memleketine sürüdün kendini, yeğenini de al yanına. Gayrısına karışırsam Allah şahidimdir çifte köprüden aşağı sallandırsınlar beni."
Turan hiddetle ayağa kalkarak ona haddini bildirmek adına öne atılırken Dayı korkusuzca sözlerini tamamlamamın rahatlığıyla arkasına yaslandı. O Dağhan bundan sonra rahat rahat ö*ebilirdi. Verecek hesabı kalmamıştı. Dayı üstüne düşeni yapıp amcasını uyarmıştı. Şimdi memleketine dönerek oğullarını zapt edecekti. Masa karışacaktı çünkü. İşler hayli rayından çıkmıştı. Yetmezmiş gibi bir de araması gereken bir çocuk vardı. Öz evladı saydığı oğlanın kızı vardı. Sarı kızının kuzeni kara kızı bulacaktı. Üç günlük dünyasının üçüncü gününü o kızın uğruna harcayarak Kürşat'a olan borcunu son nefesine kadar ödemeye çalışacaktı.
....................................
Ne diyeceğimi bilemiyorum, gerçekten. Ne söylemem gerektiğinden bihaberim. Acı var içimde. O acının yükü var bir de sırtımda. Acım solumda. Yükümden daha ağır basıyor. İki ihtimalim var bir de. Ya acıyı azaltmak ya da acıyı hafif bulacak kadar güçlenmek. Ben ilkini yapamıyorum. Acımın azalması için bana kızım gerek. İkincisini deniyorum yıllardır. Ona da ruh sağlığım izin vermiyor. Beş gün, koskoca beş günlük bir kaybım var. Kızımı bulabilmek için harcamam gereken ama boşa kürek çekerek heba ettiğim beş günüm var. O beş günün acısını dünden beri bir saat dahi uyumayarak çıkarmayı denedim. Zihnim daha az karmaşık. Zira doktorum da ilaçlarım da değişti. Uzun zaman sonra hissetmemem gerektiği kadar iyiyim ve evet, hissizim. Beni güçlü kılan da bu zaten. Yaşadığım onca acıya rağmen ayakta tutan da bu. Yaşadıklarım demişken...
Neler yaşamadım ki?
Bu on iki günde ve hatta tamamlayan on üç günde neler olmadı ki? İlk zelzele Dağhan'ın beni vurmasıyla oldu. İkinci peşi sıra Tetikçi'nin buruşuyla gelirken onu takip eden üçüncüsü benim vurulduğum esnada Şevval'in de intihar haberinin duyulmasıyla gerçekleşti. Benim güzel ve küçük kardeşim ben hastanedeyken başka bir hastaneye annesi için gitmiş. Neyse ki Çisem vurulduğumu söylememiş. Ben de bir şekilde sakladım ancak o günden beri evde, annesiyle. Şevval günden güne iyileşse de bir sorun olduğu aşikar ancak bu sorunun kaynağına inecek vaktim zihnimin kaybıyla olmadı. İlaçları bıraktıktan sonra her şey üst üste geldi. Üst üste gelişler beni yakıp yıkarken zihnimi yok etti. En nihayetinde Tetikçi'ye gitmişim. O bana neler olduğunu anlatmadı. Her gün arayıp soruyor ve ben genelde aramalarına cevap vermiyorum. Cevap verdiğimde ise sağlığımı ve nasıl hissettiğimi sorgulayarak benim sormamama rağmen gününü ve yaptıklarını anlatıyor. Sonda da kızımla daha doğrusu kızımızla ilgili hayallerinden bahsediyor. En son dün gece ona bir Barbie evi almak istediğini yazmış. Ben mesaj yoğunluğundan sıkıldığım için sessize aldım. Bu nedenle sabah gördüğümde hissizce göz devirmekle yetindim.
Zelzele olan bir diğer şey de Poyraz ve Dağhan. Poyraz aldığım durumlara göre gayet iyiymiş. Tuhaf olan bir durum var ama onun hakkında. Nare dün sabah Yalçın'ı arayarak onu sormuş. Yalçın bugün bana söylediğinden beri hangi ara karşılaşıp arkadaş olduklarını sorguluyorum. İçimde rahatsız edici ve korumacı bir his daha şimdiden baş gösteriyor. Dağhan ise önce Nişancı'dan ardından Tetikçi'den mermilerin payına düşenini aldı. Toplam dört kurşun yarası bedeninde olmasına rağmen sapasağlam. Onun haberleri ve öfkesi de geldi kulağıma. Hatta Tufanlı onun sesini son duyuşumda benden intikam almak isteyeceğini bu yüzden beni korumak istediğini söyledi. Ben de tabii ki onu reddettim.
Kimsenin korumasına da düşünmesine de ihtiyacım yok. Zira Hazan Kandemir bütün yolları tek başına yürür. Hazan Kandemir bir erkeğe boyun eğmez. Hazan Kandemir gücünü bakışıyla düşmanına salarak korkuyla zelzele yaratır.
İçli bir nefesle bardağımdaki son kahve yudumunu aldıktan sonra arkama yaslanarak düşüncelere daldım. Bu esnada telefonuma düşen bir bildirim sesi düşüncemi başlamadan böldü.
**** *** 01 01: Arayacağım ve açman lazım.
**** *** 01 01: Önemli
Tufanlı mesaj atmış. Okuduğum an iç çekerek aramasını beklemeye koyuldum. Gerçekten önemli değilse zaten elimden çekeceği olduğunu kendisinin de biliyor olması gerekiyordu. Çok geçmeden telefonum titrediğinde kulağıma götürerek sesini işitmemi sağladım.
"Alo?"
Sıkıntıyla soluyup tekrar arkama yaslanırken ona karşılık veriyordum.
"Seni dinliyorum Tufanlı.
Onun da nefes verdiğini duyduğum an dudaklarımı ıslatarak beklentiyle sesini duymayı istedim. Bir an önce konuyu öğrenmem gerekiyordu. Sesine dahi tahammül etmek istemiyordum. Ona olan nefretim yanına gittiğim gün olanları anlatmadığı için her geçen saniye artıyordu. Yetmiyormuş gibi o gün olanlar hakkında Çisem ve Dante de tek kelime dahi etmiyordu.
"Anlatmıştım ya hani sana? Masa mevzusu."
Mırıldanarak yanıtladığım esnada parmağımdaki yüzüğe bakıyordum. Kar küresi şeklinde bir pırlantaydı. Yeni çalışmaya başladığım bir müşterim hediye etmişti.
"Hıhı..."
Alparslan mırıldanmamı işittiği an öne atılarak konuşmaya devam etti.
"Hah işte o masaya senin gelmen lazım ama gelememen lazım."
Aniden elimi indirerek kaşlarımı çattım. Aynı saniyelerde mırıldandığımda yüzümde şaşkın bir ifade vardı. O masada ne işim vardı benim? Daha doğru dürüst ülkede iş yapmamışken Doğu'nun kalbi olan masada ne işim vardı?
"Ne?"
Alparslan yine hiç düşünmeden söze atıldığında ses tonu oldukça rahattı.
"Dağhan mevzusu için yarın masa toplanıyor. İlk taşı o attı da biz de karşılığını fazlasıyla verdik. Senin de olman gerekiyor ama ben senin orada olmanı istemiyorum. Yani bir yöntem düşündüm. Yarın akşam sekiz gibi seni görüntülü arasam açar mısın?"
Ben şaşkınca ağzımı aralarken o başlamamış olan cümlemi böldü.
"Ya da dur, olmaz. Yüzünü görmesinler. Sesli arayayım ben seni. Hastaydı ya da korktu, ikna edemedim diyeceğim."
Ellerimden birini saçıma atarak iç çektim. Bu esnada ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ve Alparslan da konuşmaya devam ediyordu.
"Sesini de duymasınlar, vazgeçtim. Ben sana mesaj atayım. Ekran paylaşımı falan... Hallederim bir şekilde."
Sıkıntı dolu bir soluma ile çattım kaşlarımı. Benim adıma karar verdiği yetmiyormuş gibi korktuğumu söylemeyi düşünüyordu. Bu nedenden kesinlikle orada olacaktım ama öncesinde neden orada olmam gerektiğini öğrenecektim.
"Tufanlı benim adıma karar verme. Sadece neden orada olmam gerektiğini söyle."
Alparslan derin bir solukla karşılık verdi sözlerime. Sonrasında konuştuğunda seisnde öfke vardı.
"O Dağhan p*çi masadakilere senin bu işte parmağın olduğunu söylemiş. Yarın büyük bir olay olacak. Yani ceza falan işte. Dağhan atılacak ya da epey yüklü bir cezaya maruz kalacak. Kuyruğu kurtarmak için seni orada istiyor."
İçli bir nefesle karışık dudaklarımı dişlediğim esnada zihnimden onun beni çağırmasının olası nedenleri geçiyordu ve bu nedenlerin sorgusu istemsizce telefonun ucundaki erkeksi sese de yöneliyordu.
"Benim varlığımın ona nasıl bir faydası olabilir ki?"
Tufanlı sinirli bir soluyuş ile cevapladı bu sorumu. Ses tonu sorgumla birlikte anında şekil değiştirerek beklemeden kurdu cümlesini.
"Benim namusum olmandan faydalanmak istiyor. Bir de şu Poyraz mevzusu var."
Başımla onu onaylayarak içimden geçirdiğim düşüncelerden ikisini işitmenin verdiği rahatlama ile dudaklarımı yaladım. Demek Dağhan beni Doğu'nun kalbindeki o masada istiyordu. Demek ben oraya tanık olarak da olsa gidip o masada oturacaktım ve Tufanlı bunu istemiyordu. O zaman Hazan Kandemir o masaya seve seve oturarak gücünü kanıtlamakla yükümlüydü.
"Tamam, geleceğim."
Alparslan'ın sözlerimi işittiği an dudaklarından döktüğü öfkeli nidayı bir kenara attım önce. Yetmedi daha sonra bu nidaya gülüşle karşılık vererek duruşumu korudum. Ancak o hiddetli çıkan sesini benim görmezden gelişime rağmen duyurdu.
"Hayır Hazan. Hiçbir yere gelmeyeceksin. Ben izin vermedim bir kere. O masanın lideri benim. Benim iznim olmadan oraya kimse oturamaz. Kurtlar sofrasına mı düşüreceğim seni? Gav*t mıyım ben?"
..........................................
Araba Irak'ın sınırına doğru ilerlerken başımı yoldan yanımda öfke ile soluyarak oturan adama çevirdim. Alparslan başını diğer yöne çevirerek öfkesini bir elini yumruk yaparak gösterdi. Ben de bu hareketine kıkırtı ile karşılık verip ısırdım dudaklarımı. Az kaldı Tufanlı. Hem gücümü kanıtlamama hem de seni tamamen kullanmama az kaldı.
"Hiç gerilmene gerek yok abim. Yan gözle bile bakamazlar. Biz sana söz vermeden de kimse dönüp konuşamaz."
Bakışım bu kez karşımda oturan adama döndüğünde başımı sallayarak onaylıyordum onu. Arslan Tufanlı normal zamanlarda masaya uğramazmış ama bugün ikisi hakkında da önemli bir mevzu olduğundan zoraki bir sebeple oturacakmış.
"Gerilmedim zaten. Tufanlı kendi kendine ayar oluyor."
Alparslan adını geçirmemle kafa sallayarak mırıldandı. Ancak bakışı benden tarafta değildi. Siniri bu hareketinden dahi belli oluyordu.
"Aynen. Ben kendi kendime ayar oluyorum."
Öfkeli sözlerine kıkırtıyla karşılık vererek bakışlarımı yeniden cama çevirdim. Bu esnada içimden kıyafetimin güzelliğini geçiriyordum. Alparslan bu konuşma işine kendini fazla kaptırmıştı. Zira elbisemin üstünün çok açık olduğunu söylemişti ve elbise giymemem gerektiğini söylemişti. Ben onu alakadar etmediğini söyledikten sonra da ufak çaplı bir sinir krizi geçirmişti. Ardından araya abisinin girmesiyle ve elbise konusunda haklı olduğunu söylemesiyle mecburen elbisemi çıkarıp yerine omuzdan kalın askıları olan siyah bir tulum giymiştim. Alparslan bunu da açık bulup sitem edecekken abisinin abartmaması konusundaki uyarıları neticesinde sakinleşmişti.
Hakikaten de abartmıştı. Kalın askılar omzumu tamamen sarıyordu ve göğüs dekoltesinin g harfi dahi yoktu. Görünürde olan tek yanım boynum ve kollarımdı. Ben zaten genel olarak bu tip ortamlarda giyinişime fazla hassas yaklaşırdım. Zira erkeklerin olduğu her ortamda giyindiğim kıyafet nedeniyle kötü hissettiriliyordum. Benim güçlü bir mafya oluşumla değil de obje haline gelmiş bir kadın olmamla ilgilenip kendilerini v*rmam için bana neden çıkarıyorlardı. Hepsinin zihniyeti aynı ve berbat da olsa herkesi v*ramayacağımdan giyimime dikkat etmek zorunda hissediyordum. Aslında buna gerek olmamalıydı ancak erkek egemen toplumda erkeklerin o leş zihniyeti buna pranga vuruyordu.
Alparslan'ın öfkeli solumalarıyla geçen yolun ardından araba büyük bir otelin önünde durdu. Önce onların çıkmasını beklediğim sırada Alparslan abisini beklemeden hızla kendini dışarı attı. Ardından bana beklentiyle baktığında ayaklanarak peşinden indim. O ise benim indiğim esnada etrafı kontrol ederek yüzünü gerdi. Sonra da benim hareketimi beklemeden bir elimi sıkıca tutarak bedenimi kendi bedeninin arkasına yaslayıp yürümeye başladı. Ben elimi tutmasıyla irkilerek sinirli soluyuşlarımın arasına merak katarken o kendinden emin ama öfkeli adımlar atıyordu.
"Ne yapıyorsun?"
Sözlerime hiç beklemeden cevabını verirken elimi daha sıkı tutuyordu.
"Kuzumu kurtlardan koruyorum."
Göz devirerek öfkemin desibelini arttırdım. Ardından elinden kurtularak tam karşısında durduğumda yaralı olmayan kolumun bedenime sarıldığı elimi ona doğrultarak tehdit pozisyonunu veriyordum. Beni kimse koruyamazdı. Zira korumaya ihtiyacım yoktu. Sahiplenemezdi de. Buna da onun hakkı yoktu.
"Ben ne kuzuyum ne de kurt! Haddini bil Tufanlı, ben kendimi savunmasını bilirim. Kimseye ihtiyacım yok."
Alparslan başını sallayarak sabır çekti. Sonra da ağzını hafifçe araladığı esnada abisinin yanında dikilmeye başlaması buna engel oluyordu. Arslan bizim kavga ettiğimizden habersizce konuştuğunda sesinde meraklı bir tını vardı ve bana bakarak konuşuyordu.
"Önce bizim daireye çıkacağız. Bir şeyler yeriz. Acıktın değil mi?"
Ben onu başımla reddederek iç çekerken onun bakışları kardeşine döndü. Yüzünde merak saklıydı ve bu merakı şimdi de ona yöneltiyordu.
"Sen abim?"
Alparslan sinirle soluyarak bir elini yumruk yapıp bakışlarını kapıya doğru yöneltti. Ardından konuştuğunda öfkesini küçücük bir çocuk dahi görebilirdi.
"İştahım kalmadı benim. Size afiyet olsun."
Arslan Tufanlı kardeşinin cümlesine sırıtarak karşılık verip omzuna dostça vurdu. Ardından dudaklarını yalayarak iç çektiğinde asansör çoktan gelmişti. Adımlarım oraya yöneldiğinde de fazla vakit geçmeden önce upuzun ve tek bir odanın dahi olmadığı bir koridora daha sonra da hakikaten bir daire olacak kadar geniş olan odalarına ulaştık. Koca bir hol vardı girişte. Her yer altın sarısıydı ve gösterişle kaplıydı. Holün hemen karşısında geniş bir oturma takımı vardı ve bu takım siyahtı. Onun karşısındaki büyük televizyon ve hemen yanındaki simsiyah yemek takımı ise oldukça lükstü. Yemek masasının hemen yanında ise üç oda vardı. Oturma grubunun arka yanında da üç ayrı oda kalıyordu. Belli ki burası gerçekten daireydi. Otelin içine gizlenerek onlara özel yapılmış bir daireydi. Ben merakla etrafı inceleyerek bakınmamı sürdürürken dikkatimi az önce gördüğüm yemek masasındaki yiyecekler çekti. Masanın üstü tamamen doluydu ve hepsinden de güzel kokular geliyordu. Belli ki geliş saatlerine özel olarak hazırlanmıştı burası. Zira yemek masasının hemen yanında küçük bir ayaklı sehpa vardı ve onun üzerinde buz dolu kabın içine özenle konulmuş içkiler duruyordu.
Ben meraklı bakışımı odada gezdirmeye devam ederken Arslan Tufanlı masaya doğru ilerleyerek muhatabının ben olduğu birkaç dizi cümle sıraladı.
"Hazan bu otelin yemekleri çok güzeldir. Biraz atıştıralım. Herkes toplanınca haber gelecek zaten. Ona göre çıkarız abim."
Başımla onu reddederek odadaki bakışlarımı daha çok gezindirdim. Yemek yemeyecektim. Bu sorun aşılmamıştı zira aşmaya hiç niyetim yoktu.
"Yok acıkmadım ben."
Arslan omuz silkerek sıkıntılı bir soluk verdiği esnada Alparslan sofranın yanındaki içkilerin arasından viski çıkarıyordu. Arslan kardeşini fark ettiği an bu kez de ona gülümsedi ve öylece atıldı öne.
"Sen gel abim. Bak ne güzel şeyler yapmışlar."
Alparslan viskisini doldururken abisine bakmadan kurdu cümlesini. Bu esnada sesindeki soğukluk odanın havasını değiştiriyordu.
"Yok abi. Sen ye."
Ben de iki kardeşin konuşmalarını dinlerken bir yandan küçük adımlarla Tufanlı'ya yanaşıyordum. Amacım onun yanında bulunduğu içkilerin arasında şarap olup olmadığına bakmaktı. Bu nedenle tam karşısında durup buzların içine merakla baktığımda sorgular bir tınıda yüzüme bakarak bir gözünü kısıp başını salladı. Ne yaptığımı soruyordu. Ben de bu yüzden cevabını verirken bunu istemsizce yapıyordum.
"Şarap var mı?"
Alparslan sözlerimi duyduğu an hızla başını sallayarak reddetti beni. Ardından bakışlarım rakı şişesinin altında görünen koyu yeşil şişeye takılınca öfkeli bir solukla onun reddedişini reddettim.
"Bak var burada."
Bakışımla işaret ettiğim şişeyi görerek göz devirdi. Ardından konuştuğunda sesinin barut gibi olduğunu anlıyor ve bunun nedenini sorguluyordum.
"Şarap kadehi yok."
Omuz silkerek elimi buz dolu kaba daldırdım. Amacım şarabı almaktı.
"İstersek getirirler."
Alparslan bu hareketime karşılık olarak küçük sehpayı çekerek benden uzaklaştırıp arkasına aldı. Ardından derin bir nefes verdiğinde kaşları çatıktı. Benimse ifademde şaşkınlıkla karışık bir öfke hakimiyet kuruyordu.
"Ne yapıyorsun sen?"
Omuz silkerek öfkeli ifadesini koruduğunda buz kalıbındaki içkileri bana bakarken dahi uzaklaştırarak masanın öbür yanına itiyordu ve bir yandan da televizyonun yan tarafındaki mini mutfağı işaret ediyordu.
"Orada buzdolabında meyve suyu falan var. Sen onlardan içersin."
Elimi yumruk yaptım sözleriyle. Ardından dişlerimi sıkarak kesik kesik soluduğumda öfkeden deliriyordum.
"Haddini bil Tufanlı! Ne içeceğime karışamazsın sen. Çekil şuradan!"
Alparslan sözlerime başını sağa sola sallayıp sabır çekerek karşılık verdi. Bu esnada ben de içkilere uzanmak için onun koca bedenini aşmaya çalışıyordum ve o buna engel olmak için beni hafifçe itmeye çalışıyordu. Ancak bir şey ikimizin de hareketlerini ve öfkesini böldü.
"Valla tavuk müthiş olmuş ha!"
Bakışım direkt sesin geldiği yöne döndüğünde abisinin iştahla yemek yediğini gördüm. Alparslan da ona bakınca bakışlarımızı fark etmiş olacak ki gülümseyerek yutkundu ve eliyle masayı işaret etti.
"Yav gelin yemek yiyelim. Nefis olmuş her şey. Alparslan sen de karışma oğlum kıza. Ne istiyorsa içsin."
Alparslan sıkıntıyla soluyarak bedenimi kendi bedeniyle zar zor geriletti. Bu esnada bakışları tekrar bana dönmüştü ama cevabı abisineydi.
"Sen ye abi. Bizim Hazan'la küçük bir işimiz var."
Hafifçe kolumu tutarak arka tarafta kalan odalardan birini işaret etti ve iç çekti. Bu esnada konuşuyordu. Ben de onun konuşmasına öfke dolu bakışlarımla eşlik ediyordum.
"Sen gelsene benimle şuraya!"
Ben sözleriyle yüzümü buruşturarak bedenimi gerilettim. Bu esnada Alparslan oraya gitmem için ısrarlı bir tavır takınıyordu ve abisi ikimizin tavrını da umursamadan rahat bir tınıyla konuşuyordu.
"Lan oğlum yeter! Abin var lan senin burada! Benim olduğum yerde kızı utanmadan odana mı çağırıyorsun?"
Duyduklarımla bakışlarım refleksle abisine döndü. Ardından yeniden ona baktığımda kolumu sertçe çekip aynı kolla göğsüne vurdum. O sendeleyerek yüzünü buruştururken de elime tehdit pozisyonunu vererek sinirli solumamı sürdürüyordum. Abisi haklıydı. Utanmadan beni odasına çağıramazdı. İcap ederse o odayı ona yerleştirirdim ben.
"Gebertirim lan seni! Sen kimsin, nasıl beni odana götürmeye çalışırsın? Ne hakla Tufanlı!"
Alparslan cümlemi duyduğu an gözlerini kapatarak kesik bir soluk verdi. Daha sonra gözlerini açtığında bakışları çok daha fazla öfke yüklüydü. O bakışlar önce abisini buldu. Bu esnada sözlerine başlamıştı.
"Abi sen karışma!"
Cümlesiyle paralel bana çevirdi bakışlarını. Bu esnada duruşunu ve öfkesini koruyordu.
"Sen de bağırma. Konuşacağız, gel buraya."
Sözlerini tamamlar tamamlamaz kolumdan tutarak az önce işaret ettiği yöne doğru yürümeye başladı. Ben de ani bir hareketle bütün yükümü koluma vererek bedenimi ondan kurtardım. Ardından hızla içkilerin olduğu yöne ilerleyip şarap şişesini kavradığım an öfkeyle konuşuyordum.
"Konuşacakmış. Ben seninle konuşmak istiyor muyum diye sordun mu?"
Cümlemle birlikte arkamı dönerek tirbuşon aramak için masaya bakındım. Bu esnada Alparslan az önce bıraktığım yönde duruyor ve öfkeli bakışlarını bana gönderiyordu. Ben masanın köşesinde bulduğum tirbuşona uzanmak için elimi attığım esnada ise başını sallayıp konuşarak bana doğru geliyordu.
"Konuşacaksın. Konuşmazsan da konuştururuz, sıkıntı yok."
Sözlerinin sonlanışı ile aynı anda adımları tam karşımda son buldu ve ben daha olanı biteni idrak edemeden o elimdeki şişeyi alarak sertçe yere fırlattı. Ben şaşkın bir nida ile refleksim sayesinde yere dökülen şaraba bakarken o öfkeli bakışını sürdürüyordu. Bu esnada Arslan Tufanlı da ayağa kalkarak kırılan şeye bakınmaya başlamıştı.
"NE YAPIYORSUN TUFANLI? AMACIN NE SENİN? SANA NE İSTEDİĞİMİ İÇERİM! SANA NE!"
Benim cümlem onun kulaklarında yankılanırken abisi de benzer bir cümleyi işitmesini sağlıyordu.
"LAN OĞLUM KAFAYI MI YEDİN? NE KIRIYORSUN KIZIN ŞİŞESİNİ?"
Alparslan benim cümlemle ağzını araladı önce. Ardından abisinin sözlerini duyarak bakışını ona çevirdi.
"KARIŞMA ABİ!"
Sözlerini tamamlar tamamlamaz yeniden bana dönerek iç çekip araladı ağzını. Ben de elimi yumruk yapıp suratına geçirmek için fırsat kollayacaktım ki abisinin sesi ve bize yaklaşması buna engel oldu.
"KARIŞIRIM LAN! GEL BURAYA! BİZ BİR KONUŞALIM BAKALIM! AĞIZ TADIYLA BİR YEMEK YEDİRMEDİN!"
Alparslan'ın koluna girerek tamamladığı sözlerinin ardından bana gülümsedi. Bu esnada Alparslan bağırarak konuşuyordu.
"YA ABİ BIRAK, KARIŞMA!"
Arslan onun bağırışını duymazdan gelerek bedenini az önce Alparslan'ın işaret ettiği odaya doğru ilerletti. Bir yandan da bana kafa sallayarak gülümsüyordu.
"Oda servisinden şarap iste sen. Geliyoruz hemen."
Ben öfkeden titreyen ellerimi daha çok yumruk yapıp onlara bakarak siniri bedenimde arttırdım. Arslan ise kendisine bağırarak engel olmaya çalışan kardeşini yakasından kavrayarak içeri doğru savurup kapıyı sertçe kapattı. Sonra bir süre ayakta, kırılan şişenin tam yanında öfkeden titreye titreye çıkmalarını bekledim. Az sonra ise ayaklarımda güç kalmadığından köşedeki koltuk takımının berjerine oturarak bir bacağımı diğerinin üzerinde konumlandırarak iç çektim. Benim iç çekişime ise duyduğum ses eşlik etti.
"İSTEMİYORUM ABİ! İSTEMİYORUM! DURSUN BURADA! KAFAYI YİYECEĞİM! LAN KAFAMIN ANASINI S*KECEĞİM ŞİMDİ! DELİRECEĞİM LAN!"
Alparslan öfke ile bağırarak bir şeyler saçmalıyordu. Ben bu sözlere karşın ifademe merak ekledim. Zira ne olduğundan habersizdim. Neyden bahsettiğini anlayamayarak meraklanmam bu nedendendi. İşittiğim sözlerden sonra biraz daha zaman geçti ve ben o zaman aralığında susadığım için içkilerin olduğu yöne ilerledim. Kenardan viski kadehi alarak kendime viski doldurduğumda aldığım sert tatla yüzümü buruştursam da susuzluğumu dindirme niyetiyle kadehin tamamını içtim. Bu esnada yeniden onun sesi duyuluyordu.
"AYNEN ABİ, AYNEN! SEN OLSAN YENGEMİ ÇIKARIR MIYDIN ORAYA?"
Kadehe yeniden viski doldurarak merakla onun bağırmasını dinlediğim esnada onun sesinden çok daha yüksek bir ses işiterek korkuyla yerimde sıçradım.
"YENGENİ KARIŞTIRMA LAN!"
Arslan Tufanlı'dan duyduğum sözlere çalan kapının melodisi eşlik etti. Ben bakışımı duyduğum sesle oraya çevirirken de onların olduğu odanın kapısı sertçe açıldı. Dışarı Alparslan çıktığında bana bakmadan hızla odanın kapısına koştu. Ardından benim duyamadığım kısık sesli birkaç cümle kurduğunda abisi de odadan çıkmış ve kapıya doğru ilerlemişti. Az sonra Arslan Tufanlı tek başına olduğum yere geldiğinde gülümsüyordu.
"Vakit geldi, gitmemiz lazım."
Cümlesini işittiği an başımla onaylayarak peşine takıldım. Alparslan da kapıya ulaşmamla yanımda yerini aldı. Az sonra asansörle en üst kata çıktığımızda uzun koridorların ardından bir duvarın önüne ulaştık. Arslan Tufanlı o duvarın köşesindeki küçük pürüze elini sürerek hafifçe ittirdi. Ardından duvarın yavaşça açılmasıyla adımını içeri attı. Ben meraklı bakışlarla orayı izlerken Alparslan elini uzatarak geçmemi bekledi. Komutu aldığım gibi zaten meraktan delirdiğim yere attım adımımı. Hemen peşimden o da adımını attığında bakışım içeride geziyordu. Sarı loş bir ışık vardı burada. Havası değişikti. Barutla karışık içki kokuyordu sanki. Upuzun bir koridor vardı yine önümüzde. Fayans olan yerlerin bile siyah olduğu karaltı dolu yeri yalnızca sarı loş ışık aydınlatıyordu.
İç çekerek adımlarımı sürdürdüğümde bakışlarımdaki meraka içimdeki heyecan eşlik ediyordu. Alparslan tam arkamdaydı ve nefesini ensemde hissedeceğim kadar yakınımda duruyordu. Değişik bir şekilde yola çıktığımızdan beri beni korumaya çalışıyordu. Ben ne yaptığını anlayamadığımdan sorgulamayı da bırakırken o hareketlerini sürdürdü. Az sonra simsiyah büyük bir kapının önünde durduğumuzda kapının önünde duran iki adam baş selamı vererek geri çekildi. Arslan Tufanlı önden ilerleyerek kapıyı açan diğer adamın omzuna vurduğunda ben peşinden yürüyerek adımımı attım. Tam o esnada Alparslan yanımda belirdi. İçeri doğru iki koca adım attığımda ise nutkum tutuldu. Az ilerde koca bir masa vardı ve etrafına dizilmiş onlarca adam orada öylece ayakta bekliyordu. Bakışları buradaydı. Ben yutkunarak onlara baktığım esnada heyecanla odayı incelemek için bakışlarımı çevirip köşede duran bilardoya bakındım. Bu esnada tahminimin çok dışında bir şey oldu:
Alparslan önce elini belime atarak bedenlerimizi yakınlaştırdı. Daha sonra da onun bedenine yakın olan elimi sıkı sıkıya tuttu. Aynı saniyelerde refleksle önce ona ardından da karşıya baktım. Alparslan gözlerime bakarak gülümsüyordu ve karşıdaki adamların hepsinin bakışları yerdeydi. Az önce merakla bu yöne bakanlardan hiçbiri başını bile kaldırmıyordu. Şaşkınca ağzımı aralayarak tepki vermek istediğim an Alparslan halimi umursamadan ileri doğru bir adım attı. Ben de onun adımlamasıyla istemsizce adım attığımda yüzüm şaşkınlıktan tuhaf bir hal almıştı. Masaya yaklaştığımız an ise onun elimi tutmasına rağmen etrafı inceleme fırsatı edindim.
Büyük ve siyah bir masaydı. En ortasında kırmızı koca bir vazo bulunuyordu. Vazonun üzerinde ise Arapça yazılar ve resimler vardı. En başında duran sandalye, sandalye değil de tahttı sanki. Oldukça geniş ve kadife kırmızı kumaşlıydı. Kenarlarındaki altın rengi işlemelerle tam olarak bir tahtı andırıyordu. Onun dışındaki sandalyelerin hepsi siyahtı. Muhtemelen bu onun oturduğu yerdi. Öyle ki elimi sıkı sıkı tutarak benim o kırmızı sandalyenin hemen yanına oturmam için boşta kalan eliyle sandalyeyi çekti. Sonra da oturmamı beklemek için elimi yavaşça bıraktı. Ben şaşkın ifademe tutunarak oturunca ise arkadan hafifçe iterek masaya yaklaşmamı sağladı.
Ardından bir eli ile masayı işaret ederek derin bir nefes verdi. Bu esnada daha önce hiç görmediğim kadar sert bir ifade ve tınıyı takınıyordu. O cümlesini kurarken de Arslan Tufanlı tam yanıma oturuyordu. Anlaşılan o ki o oturmak için kardeşinden izin beklemiyordu. Arslan Tufanlı dışında herkes Alparslan'ın el işareti ile yerine oturunca bakışlarım tam karşıma kaydı. Karşımda Güliz'in babası Yılmaz Yazgın oturuyordu ve bana nefret dolu bakışlar atıyordu. Bakışlarımı onun başını görerek daha çok dikip hafifçe masada gezdirdim. On kişi, toplam on kişi olmalılardı. Zira benim sandalyem hariç masada on sandalye vardı ve şu an o sandalyelerden ikisi boştu. Biri Alparslan'ın tam karşısındaki sandalyeydi ve o muhtemelen abisine aitti. Diğeri ise onun hemen solundaki boş sandalyeydi ki bakıp gördüğüm kadarıyla o sandalye de Dağhan'ındı. En sert ifademi takınarak bakışlarımı etrafımda gezdirmeye devam ettiğimde Arslan Tufanlı tam olarak dibimdeydi. Zira benim sandalyemi tek bir sandalyenin konumlanması gereken yere koymuşlardı. O yüzden aslında sadece onun değil kardeşinin de dibindeydim. Öyle ki Alparslan'ın bacağı bana çarpıyordu. Ben kısa bir an onun bacağına baktıktan sonra iç çekerek bakışımı masada gezdirmeye başladım. Yılmaz'ın hemen yanında kır saçlı ve yaşlı bir adam vardı. Onun yanında ise Arap olduğunu düşündüğüm beyaz giyimli biri oturuyordu. Onun hemen yanında ise sarışın bir adam vardı. Baktığım üç adamın da başı yere eğikken o bana bakarak gülümsüyordu. Bakışım ona denk düştüğü an göz kırpıp başını eğdi. Değişik bir adama benziyordu. Yüz hatlarına göre Türk olamayacak kadar değişikti. Ben onun da yanında boşluk görerek başımı diğer tarafa çevirirken Alparslan otoriter bir tınıyla konuşmaya başladı.
"Eksiğimiz var. On üç nerede?"
On üç sayısını duyarak kaşlarıma ve bakışlarıma meraklı bir ifade takındığım an az önce bana gülümseyen adam iç çekerek konuşmaya başladı. Tahminim doğru çıkmıştı. Zira ses tonu ve aksanı sayesinde yabancı olduğu aşikardı.
"Seni bekleyemedi papa, tuvalette, iş üstünde."
Alparslan çene hatlarını sıkarak eşlik etti onun alaylı tınısına. Ardından iç çekerek konuştuğunda bir eli yumruk olmuştu.
"Gerekirse altınıza işeyeceksiniz Andrei! Lider gelmeden odadan çıkmak nasıl bir saygısızlık?"
Adının Andrei olduğunu öğrendiğim adam kıkırdayarak arkasına yaslandı. Bu esnada bir eliyle fermuar yapıyordu dudaklarını. Aynı saniyelerde Arslan Tufanlı da öne atılarak kardeşi kadar sert bir tınıyı sesine veriyordu.
"On üçün tek saygısızlığı altına işeyememek olsaydı keşke aslanım. On üç on üç olmayı bıraktı, g*vatlığa doğru ilerliyor."
Alparslan abisinin sözlerine kıkırdayarak yanıt verdi. Bu esnada arka tarafta küçük bir hareketlilik olmuştu ve benim bakışlarım o yöne bu nedenden döndü. Dağhan olduğumuz yere doğru geliyordu ama o tanınmayacak kadar kötü görünüyordu. Bakışları olmasa yüzünden onun olduğunu anlayamazdım. Zira gözleri dışında yüzünün neredeyse tamamı morluklarla çevriliydi. Üstelik yalpalayarak yürüyordu ve yürürken belli etmeden elini karnına yaslıyordu. İç çekerek ona bakındığım esnada Alparslan arkasını dönmeye dahi tenezzül etmemişti. Bu esnada Dağhan bana en ö*dürücü bakışlarını atıyordu. Yavaş adımlarla yerine ilerlediğinde ise arkasında bulunan korumalardan birinin sandalyesini çekmesiyle yerine oturdu. Bu esnada masadaki tek boş koltuk Alparslan'ın karşısı kalmıştı.
"Özrünü duyamadım."
Alparslan sert bir tınıyla konuştuğunda Dağhan yerine tamamen yerleşmişti ve aynı sertlikte onunla konuşuyordu.
"Ne?"
Alparslan ise arkasına yaslanarak cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Rahat ama sert bir tınıyla devam etti sözlerine.
"Ben gelmeden masadan ayrıldığın için dilediğin özrü duyamadım." Boşta kalan eliyle masayı işaret ederek devam etti sözlerine. "Masamızın saygıdeğer üyelerinden dilediğin özrü de duyamadım."
Dağhan öfkeyle gülümseyerek kıkırdadı. Ardından konuştuğunda bakışları saniyelik olarak beni bulmuştu.
"Kimseye özür borcum yok."
Alparslan aynı ifadeyle ona eşlik ettiğinde bir eli masanın altından bacağımı bulmuştu. Ben nefes vererek öfkeyle elini iterken o bozuntuya vermeden konuşmaya başladı.
"Öyle mi?"
Dağhan aynı ifadeyi takınıp kararlılıkla öne atıldı. Bu esnada diğerlerinden asla ses çıkmıyordu.
"Öyle."
Alparslan kahkaha ile ağzını araladı. Tam o esnada ise Yılmaz'ın yanında oturan adam nefes vererek konuşmaya başladı.
"Müsaade var mı?"
Bakışları Alparslan'daydı. Sözlerine başlamadan önce ondan izin istiyordu. Alparslan ağzını kapatarak sert bakışları yüzüne yerleştirerek konuşması için ona eliyle komut verdi. Kır saçlı o adam da bu sayede söze girdi.
"Her kim olursa olsun masadan izinsiz kalkmak saygısızlıktır. Zaten toplanma nedenimiz de bir saygısızlık değil mi? Öyle değil mi Rıfat'ın oğlu?"
Tanımadığım adam bu kez sözlerini Dağhan'a bakarak sürdürdü. Dağhan ise öfkeyle gülümseyerek yeniden öne atıldı.
"Bu masa ne zamandan beri işemeye giderken haber verilecek kadar katı bir yer oldu Kalender Bey?"
Alparslan kır saçlı adamın cevabına müsaade etmeden tekrardan konuştuğunda yüzündeki o sert ifade sürüyordu.
"Lider'e saygısızlık yapılıp pusu kurulduğundan beri on üç. Lider'e saygısızlık yapıldığından beri."
Dağhan bakışlarını tamamen ona çevirerek konuşmaya başladığında morluklara rağmen yüzünün kızardığı her halinden belli oluyordu. Sinirliydi. Hayli sinirliydi.
"Lider'in masadaki birini vurup ö*dürmeye çalışmasının yanında saygısızlığın lafını yapacaksan eğer o koltuğu boşuna işgal etme Tetikçi. Bu masada yerini dolduracak adam çok."
Yutkunarak ortamdaki kasvetli havaya uyum sağlamak adına iç çektim. Bu esnada Alparslan elini tekrar bacağıma koyarak kıkırtıyla konuşmaya başladı. Sesi kıkırtısının aksine öfke doluydu.
"Sen misin o adam?"
Cümlesini tamamladığı an bacağımı hafifçe sıkarak kahkaha attı. Alay ediyordu onunla. Dağhan ise alayına karşılık veriyordu. İkili kendi aralarında gülerek karşılıklı alay ederken Alparslan aniden gülüşünü kesip konuşmaya başladığında sözleri barutu andıracak kadar keskindi.
"Sen adam gibi karşıma çıkmaktan acizsin. Bir de masayı mı yöneteceksin lan?"
Dağhan sinirle elini masaya vurmaya tenezzül etti. Bu esnada yanında oturan adam, Andrei kolunu tutarak buna engel oldu. Alparslan ise ikisine birden bakarak başını hafifçe eğip salladı. Bu kez ses Arslan Tufanlı nedeniyle göremediğim bir yönden geldi. Ben nefes vererek o yöne bakındım bu nedenden. Bozuk aksanlı bir adam Türkçe konuşuyordu yine ama sözcüklerin arasına Arapça kelimeler de serpiştiriyordu.
"Madem kaide bozuldu geldik. O zaman alrayiys aljadid( yeni başkan) seçimi olsun."
Alparslan elini masaya vurdu. Adamın sözlerine hayli sinirlenmiş görünüyordu. Ben irkilerek dudaklarımı ısırırken o konuşmaya devam etti.
"Konuyu sadece ben değiştiririm Beşşar. Lider dururken seçim konusunu açmak kimin haddine?"
Arslan Tufanlı nefes vererek konuştuğunda iki yanında oturan adama bakıyordu. Ben de merakla onun baktığı yöne baktığımda herkesin başı yine yere eğilmişti.
"Görünen o ki Beşşar Tetikçi'nin liderliğinden sıkılmış."
Yılmaz Yazgın söze atlayarak araya girdiğinde bir şey fark ettim ki herkes konuşmadan önce Alparslan'ın gözüne bakıyordu ve asla kimse kimsenin sözünü bölmüyordu. Yalnızca Dağhan gözlerine bakmadan lafa atlıyordu.
"Seçim mevzusundan önce kuralların ihlalini konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Aksini düşünen varsa oylama yapalım."
Cümlesiyle paralel bakışları ben hariç masadaki herkese döndü. İtiraz arıyordu ama kimse ağzını açmıyordu. Bunu fark ederek yeniden Alparslan'a baktığında eliyle sözü ona bıraktığının komutunu verdi.
"O zaman önce verilecek ceza belirlenecek. Şeriatın kestiğiparmak acımaz. Şimdiye kadar benim, babamın ve abimin yönetiminde kurallar nasıluygulandıysa şimdi de aynen devam edecek."
Sıkıntıyla soluyup boşta olan elini masaya sertçe vurarak devam ettiğinde hiç görmediğim kadar ciddi ve öfkeliydi. Ben bu bakışa ve öfkeye pür dikkat odaklanmıştım. Artık başka bir şeye bakamıyordum. Bütün odağım ondaydı.
"Etmesine rızası olmayan da kapı dışarı edilecek."
Herkes hafifçe başını aşağı yukarı sallarken az önceki kır saçlı adam yani Kalender yeniden sözü almak için ona baktı. Ardından konuştuğunda o da en az Alparslan kadar ciddiydi.
"Kaideler bozuldu, çiğnendi. Masada olan kimse savaşamaz, birbirini yaralayamaz. Hem Tetikçi hem de Rıfat'ın oğlu bu kaideyi bozdu. Cezası neyse uygulanacak."
Bu kez sözü yine benim görmediğim Taraftaki bir adam devraldığında oldukça baskın bir erkek sesi işittim.
"Dağhan Tetikçi'ye saldırmış bile olsa hem Tetikçi hem de Nişancı onu vurmuş. Suçun büyüğü Arslan Kardeşler'de ama ne yazıktır ki o kardeşler liderliğimizi yapıyor."
Alparslan masaya yeniden vurarak öfkeyle kükredi. Bu esnada sesi hiç olmadığı kadar yüksek çıkıyor ve alnındaki damarlar atıyordu.
"Kertenkele! Babamın mezarında bana pusu kuran adamı kim olsa tanımam, ezer geçerim! Yapılan saygısızlık bana değil, babama yapılmıştır. Cevabı da misliyle onun tüm adamlarını kurşundan geçirerek verilmiştir. Lider de olsam bu böyle, Tetikçi de olsam bu böyle."
Az önce konuşan adam cevap vermezken bu kez Andrei lafa daldı. Dağhan suspus bir şekilde sinirle soluyordu.
"Lider de olsan Tetikçi de olsan kuralları sen koydun papa. Senin uymadığın kuralı masadakiler tanıyacak? Komik olma."
Bu kez Arslan Tufanlı araya girdiğinde Alparslan ortamdaki kasvete rağmen bacağımı eliyle sıkıyordu. Ben yutkunarak onun eline tırnağımı geçirdim. O ise bunu görmezden gelerek bacaklarımın arasına koydu elini.
"İlk taşı Dağhan atarak kuralları çiğnedi. Sonrasında yapılan her şey onun yaptıklarına cevaptır, nefsi müdafaadır."
Andrei başını aşağı yukarı sallayarak onu onaylarken Dağhan dakikalar sonra başını kaldırarak nefretle konuşmaya başladı. Bu esnada bakışları bendeydi.
"Diyelim ki öyle. Diyelim ki pusu kurduğum için kendinizi savundunuz. Bu sadece ilk olayda geçer Nişancı. Ben size pusu kurduğumda sen beni vurdun, kardeşin de b*şımı taşla *zdi ama ikinci olayda benim evimi tarayıp adamlarımı ö*dürüp o yanınızdakine en iyi adamımı vurdurdunuz. Yetmedi beni de vurdunuz."
Bu kez adımın geçmesiyle istemsizce irkilerek sözü devraldım. Kendimden beklemediğim kadar çok büyük bir cesaret göstererek yaptım bunu. Öyle ki herkesin bakışları anlık olarak bana döndü. Ardından Alparslan'a bakarak yeniden başlarını eğdiklerinde yalnızca Dağhan bana bakmaya devam etti.
"Ben en iyi adamını vurmak için kimseden emir almadım. İstediğiniz kadar güçlü, yenilmez olun. Asla kimseden emir almam ve kimseye boyun eğmem. Senin adamını bana ettiğin hakaretin karşılığında vurdum Dağhan Taşdelen. Vurulduğun için insanlık görevimi yapmak adına evine, geçmiş olsun demek için mahremine geldim. Sen de bana bu insanlığımın bedelini s*lah çekip tehdit ederek ödettin. Karşılığını da en iyi adamının vurulmasıyla aldın."
Alparslan sözümü tamamladığım an elini tenimde daha çok sıktı. Bu esnada masada derin bir sessizlik oldu. Öyle ki kısa bir süre Alparslan dahi konuşmadı. Ben tepkisizliğe şaşırarak ilk ona baktığımda ise gülümseyerek göz kırptı. Ardından bakışını donup kalan Dağhan'a çevirdiğinde onun kekeleyen sözlerine tanıklık etti.
"Peki...Tetikçi'nin benim evimi taraması da aynı hakaretten mi? Masanın lideri benim evimi ne hakla tarar?"
Sinirle soluyarak hafif yüksek çıkan sesiyle konuştuğunda Alparslan sert ifadesini yeniden giyinerek konuşmaya başladı. Bu esnada kendinden oldukça emindi.
"Sen masada oturan herhangi birine bile s*lah doğrultman yasakken o masanın liderine pusu kurdun ya? Liderin iade-i ziyaret yaptı sana. Mezarlıkta babama yaptığın saygısızlığın bedelini ödemedin. Sadece kendimizi savunduk. Evine yaptığım baskınla da şu an oturduğun masayı kuran adamın, İmparator'un mezarına yaptığın saygısızlığın bedelini ödedin." Derin bir nefesle sözlerini tamamlarken bakışları masadaki herkeste teker teker gezindi.
"Bu böyle biline."
Tekrardan kısa bir sessizlik oluştu ve bu sessizliği bozan kişi tekrar Andrei oldu.
"Yani Dağhan suçlu, Tetikçi suçsuz ve masum. Öyle mi? Bedel ödemeyecek misin? Ne olursa olsun kural bozdun. O koltuktan kalkacaksın."
Alparslan onun sözleriyle dudaklarını büzerek başını hafifçe eğip omuz silkti. Ardından konuştuğunda sözlerinde gayet ciddi duruyordu.
"Tamam, eyvallah. Benim boynum kıldan ince. Liderliği bırakırım ama bırakırken hepinizin belindeki s*lahları teker teker alır masadan da kalkar giderim." Tekrar sessizlik oluştuğunda herkes birbirine bakınarak gözleri ile bir şeyler anlatmaya başladı. Bu esnada Alparslan sırıtarak arkasına yaslanıp devam etti sözlerine. "Ben yönetmediğim bir masada oturmam. Üstünüzden elimi çeker belinizden s*lahlarınızı alır giderim. Siz de kendinize size hem s*lah hem güç hem de korunma sağlayan başka bir lider bulursunuz. Arslan Kardeşler ve İmparator'un imkanlarını elinizin tersiyle itersiniz."
Küçük mırıldanmalar onun tehdidi ile birlikte duyuldu. Bu esnada hepsinin gözünde endişe gördüm. Dağhan ise korkmadan öne atıldı.
"Sen bizi tehdit mi ediyorsun?"
Sözleri ile öne atılan Arslan aldığında Alparslan abisinin konuşacağını anlayarak öne atılım bile göstermedi.
"Uyarıyor. Yargılandığımız masada olmayız ve gittiğimiz an Ortadoğu'da birlik kalmaz. Herkes bir köşeye savrulur. Kimse de buranın ekmeğini yiyemez."
Alparslan abisi cümlesini tamamladığında fırsat kollarmışçasına öne atılarak söze girdi. Bu esnada konuşmasından büyük bir haz aldığı çok açıktı.
"Bakışlarınızdan görüyorum ki kimse seçim istemiyor. O zaman bana liderlik hayırlı olsun." Herkesin gözüne teker teker baktıktan sonra sırıtıp arkasına yaslandı. Ardından Andrei'ye bakıp göz kırparak devam etti sözlerine. "Yeni dönemin ilk kararı için oylamayı sunuyorum. Dağhan liderine yaptığı saygısızlığın ve kural ihlalinin bedelini ya masadan atılmakla öder. Ya da siz onu benim namusuma s*lah doğrulttuğu için onu elime geçen ilk fırsatta vuracağıma göz yumarak ikinci ihtimali değerlendirirsiniz."
Kaşlarım ikinci ihtimal nedeniyle merakla çatılırken masadakiler arasında küçük bir uğultu oldu. Ardından ben merakımı ona bakarak dindirmek istesem de Alparslan Dağhan'a bakarak benim bakışımı fark etmedi. Kısa süren uğultunun ardından Dağhan'ın yumruk yaptığı eli ile masaya vurması sayesinde Kalender konuşmaya başladı.
"O zaman kararı Dağhan versin. Ya masadan kalkacak ve tazminatını ödeyecek. Ya da lidere itaat ederek ona barış tazminatı verecek."
Dağhan duyduğu sözlerle masaya tekrardan vururken Alparslan sırıtarak keyifle arkasına yaslandı. Sanırım o cevabını almıştı. Öyle ki konuşurken o cevap vermiş gibi bir tavır takınıyordu.
"Vegas'taki kumarhaneni istiyorum. Benim için çok özel anlar var orada."
Cümlesini kurduğu an bana bakarak göz kırptı. Ardından yeniden ona döndüğünde birlikte kumar oynadığımız ve benim Dağhan'ın parasını aklamaya çalıştığım kumarhaneyi kast ettiğini fark ederek yutkundum. Bu esnada Dağhan hızla masadan kalkarak sandalyesinin sertçe yere düşmesini sağladı. Ardından öfkeyle soluyarak Alparslan'ın yanına geldi ve dizlerini kırdı. Bu esnada asla aklıma gelmeyecek şeyler yaşanıyordu. Zira Dağhan öfkeden kızaran yüzüne ve kapanan gözlerine rağmen onun önünde eğilmişti. Alparslan bu hareketi yıllardır bekliyormuş gibi bir ustalık göstererek elini uzattığı an ise öfkeli nefesler vererek onun elini öpmüştü.
Dağhan can düşmanının, Alparslan Tufanlı'nınkarşısında diz çökerek elini öpüp ona itaat etmişti. Bu demek oluyordu ki Alparslanherkesin ve dahi benim önümde gücünü ve o gücün büyüklüğünü bir kez dahakanıtlayarak Tetikçi olduğunu, İmparator olacak potansiyel taşıdığınıkanıtlamıştı.
Bölüm sonu...
yaklaşık sekiz saatlik küçük bir gecikme yaşadık ve bunun için çok üzgünüm güzelliklerim. özrümü ve telafisinin olacağını belirtmek isterim. bölümü çok severseniz belki beni affedersiniz🥹
özellikle o +18 kısmı kimse beklemiyordu değil mi? Ben de beklemiyordum vallahi. Hazan delirdi ama bu Alparslan'ın işine yaradı. Siz sormadan ben söyleyeyim aklınızda kalmasın Çisem ve Dante de Alparslan da Hazan kendini suçlamasın diye o gün neler olduğunu anlatmadılar. Zira ilk öpen de ayağına giden de oydu. hastalığı da anlatmamaları için bir sebep tabii ki. onu da eklemiş olayım.
onun dışında tahminim olsa da sizlere sormak istiyorum favori sahnenizi. Bir de etkinliğimizi duyurmak istiyorum. Alparslan Tufanlı ile küçük bir soru cevap yapacağız. İnstagram adresime davetlisiniz!
Haftaya aynı gün yeni bölümde görüşene dek kendinize çok çok iyi bakın ve güzellikle kalın güzelliklerim, sizleri çokça seviyor ve yorumlarınızla yıldızlarınızı bekliyorum♡♡♡♡
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |