12. Bölüm

İhanet ve Meyus

Sude ben
sudenoloji

Çok uzun bir aradan sonra yeniden merhaba! Olayların başladığı ve en önemli bölümlerden birini okumak üzeresiniz.

 

Umarım beğendiğiniz bir bölüm olur. Güzellikle kalın .♡

 

12. İHANET VE MEYUS

 

                                   💦

 

2 Ay sonra...

 

(20 Eylül 2021)

 

Acı bir kez kök salarsa insanın ruhuna her yakarışta yüreğin bir milimi kopar. Son parçanın da kopuşuyla yürek taş kesilir. Yüreği taşlaşan her insan duygularını yitirir. Amansız bir hiçliğin esiri olur. Ne tuhaf ne gariptir ki duygularını yitiren bu insanları kalpsizlikle suçlarız. Oysaki onlar bir zamanlar çoğumuzdan daha güçlü bir kalbe sahipti. Çünkü acı çekmek her yüreğin yükü değildir. Acı ancak onu zorlanmadan taşıyan kalplerde yer tutar.

 

Kalbimin acıyla boğuşarak taşlaşmaya başlamasının ardından ona rastladım. Rastlantıların en güzeli bana kalbimin sıcaklığını getirdi. Varlığı huzur bulmamı yeniden güzel duygular hissetmemi sağlarken kalbimin her bir köşesi çiçeklerle dolmuştu.

 

Şu an ise…

 

O çiçekler solmaya başlamıştı.

 

Bir süredir aramız nedensizce soğuktu. Bu soğukluğu onun yoğun iş temposuna ve birbirimize vakit ayıramıyor oluşumuza bağlasam da sesinin tonu bile bahanemi yalanlıyordu. Tam bir haftadır yalnızca telefonda görüşüyorduk. Çoğunlukla mesajlaşsak da ara sıra sesini duyma şansım olmuştu.

 

Sesi dahi özlenir mi bir insanın ?

 

Özlemden ciğerim kavruluyor , yüreğim binlerce kağıt kesiğinin acısında sürünüyordu.

 

Düşüncelerle boğuşurken bir yandan da ilk fotoğrafımıza bakıyordum. Kayalıktaydık. Gecenin bir vaktiydi. Uyku öyle ağır basmıştı ki gözlerim benden bağımsızlığını ilan etmişti. Alparslan ise uyumamam için direniyordu. Çok önemli bir konuşmanın – Alparslan’ın okuldan kaçma anısının– orta yerinde uykum gelmişti. O ise çareyi dikkatimi dağıtmakta bulmuştu.

 

Telefonunu çıkarıp yalnızca “ Buraya bak.” demişti. Ben neye uğradığımı idrak edemezken o kocaman gülümseyerek poz vermişti. Sonucunda ise omzundan sadece yüzümün yarısının göründüğü kameraya alık alık baktığım onun ise gamzeleriyle şov yaptığı bu fotoğraf ortaya çıkmıştı.

 

Baş parmağımla gamzesini okşarken içli bir nefes verdim. Daha sonra ellerim istemsizce rehberden adını buldu. Bir iki saniye duraksadıktan sonra kalbimdeki sancıya daha fazla dayanamayıp ona mesaj yazmaya karar verdim.

 

Özledim…

 

Gamzelerin kadar çok özledim…

 

Birkaç dakika cevap gelmesini bekledim. İsteğimin yerine gelmeyeceğini anlayınca umutsuzca telefonu yatağa fırlattım. Daha sonra biraz hava almak iyi gelir diye düşünerek pencereye yöneldim. Temiz havayı içime çektikten sonra bakışlarım onun aylar önce beni izlediği ağacın önüne kaydı . Yüzüme buruk bir tebessüm yayılırken daha derin bir nefes çektim içime. Perçemimi kulağımın arkasına verirken bu kez bakışlarım çitlerin gerisine, Alper’in evine yöneldi. Benim odamın tam karşısına hizalanmış perdeleri yarıya kadar açık olan odayı fark etmemle bakışlarımı kısarak pür dikkat orayı izlemeye başladım. Burası Şükran teyzenin odasıydı. Normalde Şükran teyze aşağı hava almaya inmediği müddetçe perdeler açılmazdı. Başımı biraz daha o yöne çevirirken kır saçların esir aldığı yıllanmış yorgun bir kadını , Şükran teyzeyi gördüm. Saçlarında ki beyazlar artarken hâlâ yer yer sarılıklar güneşin ışığında parlıyordu. Beyaz teni hayli solgun ve buruşuktu. Bir vakitler güzelliğine imrenerek daldığım kadının bu hali beni mahvediyordu. Eskiden annemle yakın arkadaşlardı. Onun gidişinin ardından uzunca bir süre her sabah saçlarımı örmek için bize gelmişti. Küçükken bunu neden yaptığını anlayamazdım. Her seferinde elinde bir dilim kekle gelişini saçlarımı özenle tarayışını meraklı bakışlarla izlerdim. Şimdi anlıyorum sebebini.

 

Şevval her sabah Narin’le özel olarak ilgilenirdi. Okula özenle hazırlar biz çıkmadan sıkı sıkı sarılır öperdi.

 

Şükran teyze ise aynını bana , kimseye belli etmeden odamda yapardı. Her sabah özenle saçlarımı örer portakallı kekinden yedirir yanağıma sulu birer öpücük bırakırdı. Anneydi. İki evladı vardı. Belki benim yerime Seçil ablayı koyup üzüldüğü için belki de yalnızca annemin emaneti olduğum için yapardı. Ama sonuca baktığımda ona olan minnet borcumu bir ömür uğraşsam ödeyemeyeceğim kesindi.

 

Uzun zaman sonra onu görmek kalbimde bir yeri kanatırken gözümden bir damla yaş süzüldü. Onu son görüşümden kısa süre sonra kalbinde birtakım sorunlar baş göstermişti. Şimdilerde yalnızca ailesinin onu görmesine izin vardı. Onda bile kısa tutmayı şart koşmuştu doktor. Uzun zamandır onu ziyaret edemiyor oluşuma yakınırken başucunda bir gölge fark ettim. Az sonra o gölgenin eli Şükran teyzenin saçında gezinmeye başlayınca tanıdık gelen simaya karşın yüzümde bir gülümseme oluştu.

 

Alper…

 

En son iki ay önce Amerika’ya gitmişti. Ona ulaşmayı denesem de başarılı olamayınca bir süre sonra pes etmiştim. Pes etmeye niyetliydim zaten. Alparslan hakkında söyleyecekleri beni korkutuyordu.

 

Alper bu kez annesinin saçını öpünce onları daha fazla izlememem gerektiğini düşünerek pencereyi kapatıp içeri girdim. Onun mesaj atmış olabileceğini düşünerek hevesle telefonu elime aldım. Yazmadığını görüp yeniden telefonu bırakacağım esnada mesaj geldi.

 

Salı günü döneceğim.

 

Şu an yurt dışındaydı. İşleri hayli yoğundu söylediğine göre. Yine de Salı dönüyor oluşu az da olsa onu göreceğim anlamına geliyordu. Yüzüme neşeli bir gülüş yayılırken dudaklarımı ıslattım. İçim kıpır kıpır oldu aynı saniyelerde. Özlemden ciğerim kavruluyor altımdaki sızı her geçen saniye artıyordu. Hayatım onun varlığıyla şenlendiğinden beri nefes verişi dahi bağımlılığım olmuştu. Aramızın tuhaf bir şekilde sorun olması kafamı kurcalasa da bunu takmamaya çalışarak aşkının ve sevilmenin tadını çıkarıyordum. Salı günü ne giyineceğimi düşündüm hemen. Daha doğrusu içime ne giyeceğimi. Düşüncem uzun süreceği için düşünürken mesajımı yazmaya koyuldum.

 

Yani yarın kollarında olacağım.

 

Düşüncesi dahi kalbimi tekletirken altımda oluşan sızı yangına dönüştü. Ona olan özlemin her geçen saniye artıyordu. Teninin baharatlı kokusu doldu burnuma. Burnumun direği sızlarken gözlerimi kapattım. Gözlerim kapalı bir şekilde kokusunu düşlerken telefon titredi.

 

Geldiğim gün görüşemeyeceğiz gibi görünüyor.

 

Kalbimde bir yangın alev alırken her hücrem sızladı sanki. Sözlerindeki soğukluk içimi üşüttü. Ben onun özleminden deliye dönerken o görüşmeyi erteliyordu. İşi olabilirdi belki. ama bu bana vakit ayıramayacağı anlamına gelmezdi. İçimdeki hislere eş olarak göz bebeklerim titrerken birkaç saniye duraksadım. Hayal kırıklıkları kapladı yüreğimi. Sıkıntılı bir nefes verirken nedenini sormak istedim. Gerçekten geçerli bir sebebi var mıydı öğrenmek istedim.

 

Neden ?

 

Halletmem gereken işler var.

 

Sinirli bir nefes verirken gülümsedim. Hep aynı bahaneyi üretiyordu. Davranışlarındaki soğukluk mesajlarına da yansıyor yansımakla kalmayıp daha da ileri giderek görüşmemize engel oluyordu. İşinin olması yeni bir şey değildi ki zaten istese en azından bir saatini bana ayırabilirdi. Bu soğukluğun bir nedeni olmalıydı. Ben onsuzluktan içtiğim sudan bile tat alamıyorken onun bu kaçışlarının bir sebebi olmalıydı. Bulmak istedim.

 

Hep işin var Alparslan. Bir sorun var. Benden kaçıyorsun.

 

Kaçmıyorum yavrum. Gerçekten işim var.

 

Derince yutkunurken gözlerimi kapattım. Hep iş hep iş… Bahanesi her seferinde aynıydı. Bahane diyorum çünkü gerçekten öyle olduğunu düşünüyordum. Eskiden – bundan en fazla bir ay önce- beş dakika beni görebilmek için Kartal’da ki otelinden gecenin bir vakti yanıma gelmişti. Onun için çok yoğun bir gündü. Gün içinde dört kez yaka değiştirip işlere koşturduğunu en sonunda Kartal’da bulunan otele Arap misafirleri karşılamaya gidip gece 3 sularında beni beş dakika görebilmek için Arnavutköy’e gelmişti. Kısa süren kavuşmamızın ardından da havaalanına giderek İzmir’e gitmek için uçağa binmişti. Yani en yoğun gününde bile bana vakit ayırabiliyordu. Ayırmak isterse tabii.

 

İçli ve sıkıntılı bir nefes verdim. Bunları düşünmek bana iyi gelmiyordu. Salı ya da başka bir gün , geldiğinde sorunun ne olduğunu anlayacaktım. O yüzden daha fazla üstelemeden telefonu yastığın altına saklayarak odamdan çıktım.

 

Merdivenlere yöneldiğimde koridorun sonundan bir ses ilişti kulaklarıma. Şevval paradan söz ediyordu. Küçük adımlarla o yöne ilerlemeye başladım. Yaklaştıkça ses daha anlaşılır bir tınıya büründü.

 

“ Anlamıyorsun Tuğrul. Bu çok para. “

 

Kapının önüne ilişmemle heyecan bastırdı. İki elimi göğsümde birleştirerek dinlemeye devam ettim. Son zamanlarda evde sıkça paradan söz ediliyordu. Pek tabii başka şeylerden de. Kısa bir an Alper’in de bu yüzden gelmiş olabileceğini düşünüp kafamdaki sesleri susturarak dinlemeye koyuldum.

 

“ Az ya da çok. Lazım dedim. Alacaksın babandan.”

 

Tuğrul’un sesi hayli sinirli çıkıyordu. Bir iki adım sendeleyerek geriye gitsem de dinlemekten alıkoyamadım kendimi. Onun sesini bile duymak korkutuyordu beni. Ama bu mevzuyla alakalı konuşulurken görmezden gelemezdim. Olduğum yerde sinerek bütün dikkatimi gelecek olan seslere verdim.

 

“ Yahu anlamıyor musun ? O para çok. Babam nereden bulup verecek ? “

 

Konuşmayı hayretle dinliyordum. Tuğrul’un paraya sıkışmış olması üstelik bunu Şevval’den isteyecek kadar alçalmış olması garipti. Bu konuyla alakalı bir şeyler duymuş olsam da ondan ağzıyla itiraf etmesini beklemiyordum. Tuğrul burnu yere düşse kaldırmazdı. Şimdiyse paraya ihtiyacı olduğunu söylüyor üstelik bu parayı Şevval’in babasından istiyordu. Düşüncelerden Tuğrul’un kahkahası ile sıyrıldım.

 

“ Babana mı çok ? Yeme lan beni ! Sırf benden kaçırdıklarıyla bir holding kurar ulan.”

 

Sesi alaylı ve bir o kadar da sitem doluydu. Sözlerinin gerçek olduğuna ben bile şahittim. Şevval evlendiklerinden beri türlü bahanelerle ailesine yardımda bulunuyordu. Babası varlıklı bir aileden geliyordu fakat kumar bağımlılığı yüzünden çoğu varlığını yitirmiş yitirdiklerinin bir kısmını Tuğrul sayesinde geri alabilmişti.

 

“ Bilmiyor gibi konuşma. Babamda para yok. “

 

Şevval’in sesi ise çok daha sitem doluydu. Tuğrul’un onunla para konusunu konuşması sinirini bozmuş olmalıydı. Bu evliliği bunca yıldır sürdürmesinin bence en önemli nedeni paraydı. Paranın suyunu çekiyor oluşu onu Tuğrul’a kafa tutacak hâle getirmişti. Tuğrul’un bir süredir sıkıntılı telefon görüşmeleri yapmasından , eve olduğundan çok daha geç gelmesinden ve evdeki çalışan sayısının azalmasından fark ediyordum işlerin kötü olduğunu. Devlet denetimleri arttırdığı için satış yapamıyordu. Bunu da Kenan Şevval’e rapor verirken duymuştum. Bu konu benim açımdan üzücü değildi. Masum insanların daha az zarar görecek olması ve Tuğrul gibi birinin güç kaybetmesi güzeldi. Ama tabii ki Şevval’in açısından kötüydü. Para onun hayatının en önemli nedeniydi. Büyük bir marka takıntısı vardı. Saçma sapan alışverişler yapmaktan sırf marka diye gereksiz ya da abartılan ürünlere tonla para yatırmaktan asla geri durmuyordu.

 

Düşüncelerimin arasında yüksek bir ses duydum. Bir devrilme sesi. O sese kırılma sesi eşlik etti. Korkuyla yerimde sıçrarken Şevval’in tiz çığlığı doldurdu kulaklarımı. Birkaç adım geriledim. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Bir elim ağzımda diğer elim göğsümde gerileyerek merdivene ilerledim. Adımlarım devam ederken kapı büyük bir gürültüyle açıldı.

 

Tuğrul hiddetle odadan çıkarken bakışlarımız kesişti. Gözleri öfkeden kızarmıştı öyle korkutucu bakıyordu ki… yok olmayı diledim. Öfkesi beni korkudan öldürecek kadar büyük görünüyordu.

 

Korkuyla yutkunmaya çalıştım ama anlık yaşadığım şok damağımı kuruttuğu için başarısız oldum. Olduğum yerde bir iki adım daha geriye giderken merdivenin ucuna geldiğim için sendeledim. Gözlerim korkunun en acı halini ona gösteriyordu. O ise bu bakışa sinirli bir gülüşle yanıt verdi. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken kekeledim.

 

“ B-ben…”

 

Hızla ilerleyip kolumu sertçe kavradı. Onun kavramasıyla dudaklarımdan korkulu bir nida savruldu. Olduğum yerde hiddetle sarsarken püskürürcesine konuştu.

 

“ Sen ne lan ? Sen ne ? “

 

Tuttuğu kolumu bırakıp sertçe geriye ittiğinde merdivenden düşecektim. Küçük bir çığlık koptu dudaklarımdan. Can havliyle trabzana tutundum. Birkaç saniye idrak etmeye çalıştım az önce olanları.

 

Bilerek itmişti. Düşmem için…

 

Derince yutkunurken gözlerine baktım. Bile bile itmişti. Zarar vermekten gocunmamıştı. Her zaman olduğu gibi… bir kez daha kıymıştı kendi öz kızına, hiç babalık yapmadığı öz kızına. Alışmam gerekirdi belki buna. Canıma ilk kast edişi değildi. Belli ki son da olmayacaktı ama alışamıyordum işte. Kabullenemiyordum belki de. Öz babamın bana ölümü getirecek seviyede şiddet uygulamasına alışamıyordum. Alıştığım tek şey şiddete maruz kalmaktı. Bunu bana babamın yapıyor olmasına alışamıyor kabullenemiyordum. Sırf bu yüzden onun yanında olmadığım sürece adını zikrediyor gerekmedikçe babam olduğunu söylemiyordum. Canım daha az acır diye düşünüyordum . babam olduğunu daha az tekrar edersem bana olan nefreti canımı daha az yakar diye. Öfkeyle harlanarak kızaran gözlerinde pişmanlık aradım. Yoktu ya da ben hâlâ gözlerini net olarak çözümleyememiştim. İnsanların ne hissettiğini gözlerinden okumakta usta olmadığımı anımsadım. Daha sonra ise onun hislerini anlamak için gözlerini anlamama hiçte gerek olmadığını tekrarladım içimden. O bana karşı nefret ve öfke doluydu. Kalbinde sevginin ya da merhametin zerresi yoktu. Kalbim bin parçaya bölünürken sol yanımda bir acı hissettim. Düğümlenen boğazıma gözlerimdeki yanma eşlik ederken iç çekerek zikrettim onu. Bir cevap aradım.

 

“ Baba… Sen benim babamsın. Neden ? “

 

Derin bir nefes alırken düğümlenen boğazımı temizlemeye çalıştım. O ise alaylı bir gülüş attı.

 

“ Anasının kızı. Suçunu bilmez gibi hesap mı soruyorsun lan ? “

 

Annemin anılmasıyla kalbime bir yük otururken sinir bedenimi esir aldı. Her bir milimim öfkeyle dolarken ona yaşlı gözlerle baktım. Beni nefret ve öfkeyle izlemeye devam ediyordu. Canımı yakmaktan zevk alıyordu. Nefesimi toparlayıp ona istediği cevabı verdim. Daha çok sinirleneceğini ve hatta bu sinirin beni öldürebileceğini bile bile ona istediği cevabı verdim.

 

“ Evet. Annemin kızıyım ve bundan gurur duyuyorum.”

 

Kahkaha attı. Tişörtümün yakasından kavrayıp yukarı çektiğinde korkulu bir ses döküldü dudaklarımdan. İfademi korumaya çalıştım. Söz konusu annemken asla alttan almazdım ve bunu çok iyi biliyordu. Bu bilgiyi bugünkü şiddeti için kullanacaktı. Ben ise buna razı olacak daha doğrusu razı olmak zorunda kalacaktım. Beni baştan aşağı süzdükten sonra başını salladı.

 

“ Doğru. Bu ahmak kız benim kızım olamaz. “

 

Gömleğini sıyırmaya başladığında derin bir nefes verdim. Sözleri tahmin ettiğimden daha az acıtmıştı canımı. Ahmak şimdiye kadar duyduğum en hafif hakaretti belki de. Onun kızı olmaya gelince… Ben zaten hiçbir zaman onun kızı olmamıştım. Evet çokça kez denemiştim bunu. Babam olduğunu hissetmek için, ilgi ve şefkat görmek için. Sırf onu kazanabilmek için çocukluğumdan beri elimden geleni yapmıştım. Beni fark etsin diye derslerime çalışıp yüksek notlar getirmiştim mesela. Her başarımı ona büyük bir sevinçle anlatmak karşılığında sevgi görmek için. Bir kez başımı okşasa yeterdi. Eli tek bir kez olsun saçlarımda gezsin diye ben gece gündüz ders çalışırdım. Okulu sevmememe rağmen yapardım bunu. Çisem’le tanışana dek tek bir arkadaşım bile olmamıştı. Küçükken annem yok diye aralarına almazlardı beni. Çocukken herkes biraz fazla acımasızdı. Şimdi düşününce çok saçma geliyordu bu. Bir insan neden bunun için dışlanır ki? İlkokul hocam sınıfın ortasında laf arasında dile getirmişti bunu. O an üstümde toplanan bakışları unutamıyorum. Utanılacak bir şey yapmış gibi başımı öne eğmiştim. O günden sonra arkamdan fısır fısır konuştular bunu. ‘ Hazan’ın annesi ölmüş.’ Bu cümle hâlâ kulağımda yankılanıyor. İlk başlarda arkadaş edineceğim umuduyla gittiğim okul bu olayla azap olmuştu.Evde zaten yapayalnızdım. Okulda da sırf bu yüzden dışlanmak beni çok kötü etkilemişti. Kaç kez tuvalette gizli gizli ağlamıştım daha çocuk yaşımda. Bir gün olsun mutlu mesut bir şekilde gitmedim oraya. Tek bir gün sevmedim bu yüzden. Kapattım kendimi herkese karşı. Ailemden annemden hiç bahsetmedim. Gerekmedikçe kimseyle konuşmadım. Okulu sadece babama yaranabilmeme yarayan bir araç olarak görüp derslerime çalıştım. Yetmedi işte. Bana onca acı çektiren okulda sırf onun için başarılı olmak bile yetmedi beni sevmesine. Şimdi bunları onun ağzından duymak canımı yakmaya yetmiyordu. Bana hakaret etmesine yıllarca yavaş yavaş bağışıklık kazanmıştım. En azından buna alışıp göğüs germiştim.

 

Derin bir nefes verirken öfkeyle gülümsedi. Yüzüme baktı daha sonra. Hayli keyifli görünüyordu. Bana hakaret etmek benim canımı yakmak ona keyif veriyordu.

 

“ Annen de kapı dinlerdi.”

 

Benim kapı dinleme sebebim belliydi. Evde ne olup bittiğini öğrenip kendimi ona göre hazırlamam gerekiyordu. Evimde değil de kendimi korumam gereken bir savaş alanında gibiydim çünkü. Önemli şeyler adam yerine konulup bana anlatılmazdı. Benim hayatımı etkileyecek kararlar bile bana söylenmezdi. Üniversite sınavına kaydımın yapılmayacağını Narin’den öğrenmiştim. Ona da Şevval hanım söylemiş. Yani kapı dinlemek her ne kadar ayıp olsa da benim durumumda şarttı. Anneme bunun yakıştırılmasının yapılması ise canımı yaktı. Yaptıysa da eminim ki en az benimki kadar haklı sebepleri vardı. Ve yine eminim ki annem böyle bir şey yapmamıştı. O canım acısın diye yalan söylüyordu. Başarılı olmuştu da. Canım yanıyordu. Kalbimdeki sancıyı bastırmaya çalıştım. Fark etmesin istedim başarılı olduğunu. Bunun için ilk hamlem gözlerimi kapatıp derince yutkunmak oldu. Gözlerimi açarken kapı sesi duydum. Bakışlarım o yöne kaydığında Şevval dolu gözlerle bize bakıyordu. Bir eli sağ omzunu tutuyorken sendeledi. Tuğrul’un ona zarar vermiş olabileceğini düşündüm. Çok muhtemeldi. Gözü dönünce kimseyi tanımayacak kadar vahşi bir adamdı. Tuğrul korkutucu bakışlarını benden çekmeden konuşmaya başladı.

 

“ İçeri gir. “

 

Şevval kendisine söyleneni başını olumsuzca sallayarak reddetti. Tuğrul ise bakışları bende olmasına rağmen bu reddedişi görerek kükrercesine konuştu.

 

“ İÇERİ GİR LAN ! SAKIN ÇIKMA ODADAN ! “

 

Bedenimin her bir milimi korkudan titrerken göz yaşlarım tüm yüzümü kaplamıştı. Ellerimi zar zor kaldırıp yaşları sildim. Bu esnada Şevval bana kısa bir bakış atıp yeniden odaya döndü.

 

Bakışlarındaki öfke ve titreyen çenesi her saniye korkumu arttırdığı için çaresizce aman dilenmek istedim. İçimde hâlâ ona inanan bir kız çocuğu vardı. Belki dedi. Belki bu kez yapmaz dene şansını dedi. Korkudan tir tir titrerken dişlerim birbirine çarpıyordu. Bana merhamet etmeyeceğini bilsem de bunu yapmak istedim. Kız çocuğunu dinlemek ona inanmak istedim. Gücümü toplayıp bir cesaretle başımı yerden kaldırarak ona baktım.

 

“ Özür dilerim.”

 

Cevabını aniden elini yüzüme doğrultarak verdi. Refleksle başımı çevirdim. Gözlerimi kapatırken tırnaklarım avuç içlerimi tırmalıyordu. Tokadın yüzüme inmesini bekledim bir süre. Derin derin nefesler alırken bedenimde yankı uyandıracak acıya hazırladım kendimi. Gözlerim sıkı sıkı kapalıyken bir ses duydum.

 

“ Baba…”

 

Duyduğum sesle paralel gözlerim açıldı. Kenan buradaydı. Derin bir nefes verdim. Başım hâlâ yan dönüktü . Tam devam etmeyeceğini düşünüp ona bakmaya yeltendiğimde Tuğrul yeniden davrandı. Başımı ona çevirmeye fırsat bulamadan yeniden kapattım gözlerimi. Bu esnada Kenan adını tekrar zikretti.

 

“ Baba, dur yapma. “

 

Sesinde bariz bir endişe hakimdi. Bu beni şaşırtsa da alışkın olduğum bir şaşkınlıktı. O bir süredir beni elinden geldiğince koruyordu.

 

“ SUS! “

 

Tuğrul sıkıntılı bir nefes verdi. Nefesinin sesini duyarken boynumda hissettim. Yutkundum devam edeceği için. Korkum devam ediyordu. Eli yavaşça inerken derin bir nefes verdim. İçime bir rahatlık çökmeye başlarken şaşkınlığımı gizlemeye gerek duymadan ona baktım. Her seferinde şaşırıyor olsam da bu noktada durması işime geliyordu. Çehresi sinirle gerilirken bana öfkeli bir bakış atarak koluma çarpıp yanımdan uzaklaştı. Gözlerim kapanırken yüzüme derin bir tebessüm yerleşti. Bakışlarım bu kez Kenan’a döndüğünde bana tuhaf bir şekilde baktığını gördüm.

 

Tuhaf …

 

Bu bakışa bir isim verecek olsam bu kesinlikle tuhaf olurdu. Kenan gibi bakmıyordu. Bakışları alay dolu ya da küçümseyici değildi. Daha yumuşak ama bir o kadar da tedirgindi. Benim için endişe ediyordu. Bu belliydi fakat endişesindeki tedirginlik düşündürücüydü.

 

Tuğrul beni dövecekken Kenan evdeyse onu durduruyordu. Evde olmadığı birkaç kez dayak yemiş olsam da genel olarak bir süredir evde Kenan’ın koruması altındaydım. Sebebini anlayamasam da bu duruma bir itirazım yoktu. Daha az dayak yediğim için Kenan’ın bu anlara denk gelmesi işime geliyordu.

 

Tuğrul sinirle merdivenlerden inerken Kenan’a ağzımda mırıldanarak teşekkür ettim. Hafifçe başını sallayıp sırıttı. Daha sonra Tuğrul’un peşinden aşağı indi. Gözümdeki yaşları silip perçemlerimi geriye atarak odama doğru ilerledim. Bugün de kurtuldum diye içimden konuştum. Bugün de şiddetten ve onun öfkesinden kurtulmuştum. Daha sonra Kenan’ın buna neden engel olduğunu en kısa sürede öğrenmem gerektiğini hatırlattım kendime. Bilmediğim bir şeyler vardı. Bu beni rahatsız hissettiriyordu. Odamın önüne gelmemle kapı kulpunu kavradım. Tam bu esnada Şevval’in sesini duydum. Sesi acı doluydu. Merakla arkamı dönerek ona baktım.

 

Gözleri kıpkırmızıydı ve hâlâ omzunu tutuyordu. Hızla ona doğru yaklaştım. Meraklı bakışlarım üstünde gezinmeye başladı.

 

“ Neyin var , omzuna ne oldu ? “

 

Gözlerimle bedenini tararken bir yandan hafifçe omzuna dokundum. Dokunuşumla hıçkırdı. Ağlamaya başlarken aniden bana sarıldı. Ben daha ne olduğunu idrak edemeden o hıçkırıklara boğuldu.

 

Ne hissedeceğimi ne yapmam gerektiğini bilemedim. Yutkunmakla yetinebildim. Bana sarılan kadın, annemin metresiydi. Hayal gibi de olsa annemin ölümüne – yani Şevval’in hayatımıza girişine – az bir zaman kala ağlayarak yanımda uyuduğu geceleri anımsıyorum. Büyüdükçe anladım o göz yaşlarının sebebini. Şu an bana sarılarak ağlayan bu kadın yüzünden annem hayatının son günlerini acı içinde geçirmişti. Bu acı onu hasta etmişti üstelik. Onun yaşattıkları bu kadarıyla da sınırlı değildi. Bütün bir çocukluğum anne özlemi ile geçerken nispet yapar gibi gözümün önünde sevmişti çocuklarını. Benim yaramı bilerek yapmıştı bunları. Çocukluğumu yaşayamamamın ve bu evin yuvam olmamasının en büyük mimarı annemi aldatıp Şevval’le evlendiği için ve tabii ki bana babalık yapmadığı için Tuğrul’du. Ama bu Şevval’i masum yapmıyordu.

 

Bu düşüncelerle boğuşurken bir yandan kalbim sızladı. Kalbimden nefret ettim bunu yaptığı için. Annemden özür diledim aynı saniyelerde. Ama kalbime de her ne olursa olsun hak vermeden edemedim. Şu an karşımda ağlayan kadın kocasından şiddet görmüştü. Her şiddet görüşümde buna sessiz kalsa da ben onun yaptığını yapacak kadar kalpsiz değildim. İçimden bir ses annem de olsa aynını yapardı dedikten sonra daha fazla durmayıp bir elimi sırtına attım.

 

“ Şşş sakin ol. Geçti. “

 

Ellerimle yüzünü tutarak bana bakmasını sağladığımda titriyordu. Göz göze geldiğimiz an içimde bir sancı oluştu. Hayli kötü durumdaydı. Kısa bir an durgunluk yaşadıktan sonra bakışlarımı ondan çekmeden toparlandım. Dudağından bir hıçkırık daha koptuğunda etrafa kısa bir bakış attım. Nare evdeydi. Görürse hoş şeyler olmazdı.

 

“ Nare evde. Duymasın ağladığını. İçeri girelim.”

 

Başını sallayarak beni onayladığında vakit kaybetmeden koluna girerek onu odasına yönelttim. İçeri girip kapıyı kapattıktan sonra yatağa oturmasını sağlayıp kapıyı kilitledim. Tuğrul yeniden gelirse ya da Nare aniden odaya girip annesini bu hâlde görürse diye yaptım bunu.

 

Arkamı dönüp Şevval’e yardım edeceğim esnada odaya göz gezdirdim. İlk girişim değildi ancak 14 yıllık evliliklerinde en çok üçüncü girişim olabilirdi. Annem hayattayken bu oda misafir odasıydı. Krem tonlarında döşenmiş mobilyalar ve boydan boya cam olan köşe odayı ferah gösteriyordu. Ön bahçeye baktığı için havuz manzarası odaya ayrı bir hava katarken karşılıklı iki duvarda da bulunan gold detaylı antika aynalar garip görünüyordu. Yatağın sol yanında ise geniş bir giyinme odası bulunuyordu. Giyinme odasının sonunda ise beyaz bir kapı vardı. Muhtemelen orası da banyoydu. Çok geçmeden gözüm yatağın ucundaki cam parçalarına rastladı. Tuzla buz olduğu için ne olduğunu anlayamadım. Kırıkların hemen yanında bir iki damla kan vardı. Kanı görmemle irkilerek Şevval’e baktım. Oturduğu yerde başını eğmiş hareket etmeden sessizce ağlıyordu. Bu hali içimdeki sızıyı daha çok artırırken ona doğru hızla ilerledim. Dizlerimin üzerinde çöktüğümde ise bakışlarım omzundaydı.

 

“Şevval o sana ne yaptı ? “

 

Ağlaması şiddetlenirken yüzüme bakmıyordu. Dudak içlerimi ısırırken sinirle soludum. Adi herif. Muhtemelen cam bir dekoru kırıp bile isteye omzuna batırmıştı. Yan aklıma başka bir ihtimal gelmiyordu.

 

“Omzuna bakmamız lazım. Üstündekini çıkarmam gerekiyor.”

 

Üzerinde siyah taşlı bir buluz vardı. Siyah olduğu için kan belli olmasa da dikkatli bakınca bir ıslaklık fark ettim. Elim omzuna gittiğinde acıyla inledi. Elimi hızla çekerken gözlerimi kapattım. Bu esnada acısını içimde hissediyordum.

 

“ Tamam dokunmuyorum. Ama bana yardımcı olman lazım. Çıkarmam için.”

 

Başını olumsuz anlamda sallarken eliyle yaşları sildi. Derin bir nefes verdim bende.

 

“Nare… Kızım bilmesin.”

 

Başımı sallarken gözlerinin içine gülümseyerek baktım. Bu son yapacağım şey bile değildi. Onun üzülmesine asla tahammülüm yoktu. Canımdan kanımdan bir parçaydı. Narin ise evde yoktu. Yirmi gün önce Almanya’ya gitmişti. Üniversite için. Maddi zorluklar bulunsa da bu durum onun eğitim hayatını etkilememişti. Tuğrul okulun parasını çok önceden ayırmış kalması için bir ev almıştı. Narin son dakika Alper için Amerika diye diretse de isteği sonuçsuz kalmıştı.

 

Kendi eğitim hayatıma üzülmek bir yana her ne kadar aramız kötü de olsa Narin okuyacağı için mutluydum. En azından o kurtulabilmişti. Güzel bir hayatı olacaktı. Hiç abla kardeş gibi olamasak bile o benim kardeşim diye geçiriyordum içimden. Doğruyu söylemek gerekirse Nare’ye duyduğum sevginin çeyreği bile onun için söz konusu değildi. Onu sevmemek için çok nedenim vardı. Onun beni sevmemek için bir çok nedeni olduğu gibi… Kenan mevzusunu öğrenene dek Şevval’in eziyetlerinden kaçabilmek adına Narin’in açıklarını kullanıyordum. Doğru değildi. Yapmamam gerekiyordu ama mecbur kalıyordum bir noktada. Şevval’in ona asla kötü olmayacağını bilmek beni buna itiyordu belki de. O bir kez olsun olanlar için Narin’e ceza vermeye kalksa bu olanlar son bulurdu. Sadece kızının yediği b*kları kocası öğrenmesin diye bana iyi davranıyordu o dönemlerde. Kenan olayını öğrendiğimden beri ise her şey çok daha farklıydı. Yokmuşum gibi davranıyordu çoğunlukla. O yüzden bende Narin’i rahat bırakmıştım. bu sefer de o benim açıklarımı kollamaya başlamıştı. Eskiden de yapıyordu aslında. Okula beş dakika geç kalsam eve rapor verdiği oluyordu. Yine de her şeye rağmen kardeşim diyerek sahipleniyor elimden geldiğince ailevi mevzulardan uzak tutmaya çalışıyordum onu. Hiçbir zaman yıldızımızın barışmayacağını bilerek yapıyordum. Asla aramızda gerçek bir abla kardeş ilişkisi olamayacağını bilerek.

 

“Asla. Asla söylemem. O benim kardeşim. Üzülmesini istemem. Hadi omzuna bakalım.”

 

İçli bir nefes verirken bluzun ucunu tutarak kaldırmaya çalıştı. Omzunu hareket ettirdiği için tiz bir çığlık koptu dudaklarından. Çığlığı ile elim ayağıma dolaşırken ayağa kalktım.

 

“ Tamam. Tamam ben halledeceğim. Makas var mı ? “

 

Başını olumlu anlamda sallarken komodinin üst çekmecesini işaret etti.

 

Hızla çekmeceyi açıp karıştırdım. Makası bulmamla elime alıp bluzu kol kısmından yukarı doğru dikkatlice kestim. Ben bunları yaparken o bakmamaya çalışıyordu. Omzuna batmış bir cam parçası vardı. Başımı yaklaştırıp daha dikkatli baktım. Parçanın tenine battığı yer aşağı doğru ince bir çizgi halinde kanıyordu. Acısını omzumda hissederek yüzümü buruşturdum. Şevval ise hâlâ içli içli ağlıyordu.

 

“ Pansuman yapmam lazım. Dikiş gerektirir gibi görünmüyor ama yine de hastaneye-“

 

Başını sağa sola sallayarak reddetti.

 

“ Kızıma bunu açıklayamam. Baban da izin vermez.”

 

Hâlâ yaraya bakarken bu kez ben başımı olumsuz anlamda salladım. Bir fikrim vardı.Dilimi dudağımda gezdirip konuştum.

 

“ Kenan halleder. “

 

Mavi gözleri korkuyla beni bulurken Tuğrul’a bahsetmemden korktuğunu anladım. Saçmaydı. Söyleyecek olsam bunun için 7 ay beklemezdim. Tuğrul annemi aldattığı gibi aldatıldığı ve bunu hak ettiği için susuyordum. Susmam için başka nedenlerim de vardı. Ortaya çıkması bir trajedi ile sonuçlanacaktı ve bundan en çok kardeşlerim etkilenecekti. Bir diğer önemli nedenim de buydu. Korkulu gözlerine daha fazla kayıtsız kalamadım.

 

“ Söyleyecek değilim korkma. “

 

Gözünden bir damla yaş usulca süzülürken göz bebekleri titredi.

 

“ Neden yapıyorsun bunu ?”

 

Kıkırdadım. Ona iyilik yaptığımı düşünüp nedenini sorguluyordu.

 

“ Ecza dolabına inmem lazım. Ben gelene kadar burada bekle. Tamam mı ? “

 

Başıyla onaylarken içimden sorusunu tekrarlayarak alt kata indim. Neden yapıyordum bunu ? Bir kadına ve anneye yardım ediyordum. Çaresizdi. Kim olsa aynını yapardı. İçimdeki o ses yeniden konuştu. ‘ Annene , sana acımayan bir kadına neden acıyorsun ? ‘ dedi. Duraksadım. Ona yardım ederken içimde bir acı peydah olmuştu. Neden ? Cevap veremedim. Başımı sağa sola sallarken sadece yaşadığı acıyı bildiğim için üzüldüğümü tekrarladım içimden. Bir yanım merhamet ettiğimi bilir ve bunu normal karşılarken diğer yanım bunun yanlış olduğunu onun bana bir kez bile merhamet etmediğini söyledi. Ben ise ikisini de duymazdan gelerek yapmam gerekeni yapıp ecza dolabından gerekli malzemeleri alarak seri adımlarla yukarı çıktım.

 

Odaya girdiğimde Şevval bıraktığım gibi duruyordu. Elimdekileri görünce acı bir tebessüm etti. Malzemeleri yatağa bırakıp kapıyı kilitleyerek yanına gittim. Tekrar aynı pozisyonda önüne çöktüğümde bu kez paketlerden birini açıp tampon çıkarıyordum. Aklıma önce cam parçasını çekmem gerektiği geldi. Elim pensete giderken yarayı temizlemediğimi hatırlayıp onu da bıraktım. Batikona uzanırken eldiven giymediğimi fark edip ellerime baktım. Titriyorlardı. İlk kez birine müdahale ediyordum ve yeterli bilgim yoktu. Her şey çok ani geliştiği için nabzım hayli hızlı atıyordu. Yutkundum.

 

“ Sakin ol. Ameliyat yapmayacaksın. Küçük bir yara . “

 

Sözleriyle bakışlarım Şevval’e kayarken onun gülümseyerek beni izlediğini gördüm. Derin bir nefes verdim yeniden. Haklıydı. Küçük bir şeydi. Cam parçayı çekip sarmam yeterli olacaktı. Ama yine de korkuyordum işte. Bu konuda deneyimsiz olmamın da etkisi vardı tabii ki.

 

“ Ben daha önce hiç –“

 

“Biliyorum. Banyoda ellerini dirseğine kadar üç kez yıkayıp kurulaman lazım. Sonra eldiven giyersin.”

 

Sözümü bölerken kendinden emin bir şekilde konuştu. Tıbbi bilgisi olabileceğini düşündüm. Sonra bu düşünceyi yalanladım. Bildiğim kadarıyla lise terkti.

 

“ Sen nereden biliyorsun ? “

 

“ Bir filmde gördüm. “

 

Kıkırdadım. Bulunduğumuz durum gerçekten gülünçtü. O da bana eşlik ettiğinde gülüşlerimiz büyüdü. Aniden güldüğüm kişinin Şevval olduğunu hatırlayarak duruşumu düzelttim. Bu doğru değildi.

 

“ Filmde gördüklerine güvenmekten başka şansımız yok gibi görünüyor. “

 

Aniden gülmeyi kestiğim için ifadesi bozulsa da belli etmemeye çalışarak onaylar bir şekilde mırıldandı. Ayağa kalkıp banyoya giderek dediklerini yaptım. Yeniden yanına dönüp elime batikonu aldığımda başıyla onayladı. Yarayı temizlerken küçük bir inilti döküldü dudaklarından. Daha sonra dudaklarını ısırarak bastırdı bunu. Derin derin nefesler alırken konuşmaya başladı.

 

“ Soruma cevap vermedin.”

 

Bakışım saniyelik ona kaysa da penseti elime alıp cam parçayı çekmeye başladım. Bir yandan kalbim deli gibi atıyordu. Elim bilim oynasa belki parça daha derine batacaktı. Şu an yaptığımız şey akıl alır gibi değildi. Derin bir nefes vererek sorusuna olması gereken cevabı verdim.

 

“ Şiddet gördün. Nasıl bir şey olduğunu bilirim.”

 

Dudağını ısırırken ağzının içinde konuştu.

 

“ Sen dayak yerken ben-“

 

Sözlerini cam parçayı çekmemle kopan çığlığı böldü. Panikle elimde duran sargı bezini ağzına bastırdım. Nare’nin duyma ihtimali beni korkutuyordu. O ise bezi ağzında sıkarken gözlerini kapattı. Gözünden bir damla yaş düşerken dudaklarımı ısırdım.

 

“ Daha fazla konuşma. Derin nefesler almaya devam edersen… Daha az acıyacaktır. Sözlerine gelince … Ben merhamet nedir biliyorum. “

 

Cümleyi kurmakta zorlansam da hislerimi en yalın haliyle ona söylemeye çalıştım. Bir an önce pansumanı bitirip odama gitmek istiyordum çünkü kafamdaki sesler susmak bilmiyordu. Bir yandan anneme ihanet ettiğimi düşünürken diğer yandan yardıma ihtiyacı olan bir kadına yardım eli uzattığımı düşünüyordum. Düşüncelerim hayli karmaşık bir haldeydi.

 

İki düşüncemin de doğru olmadığını söylüyordum kendime. Biri çok kötümser yaklaşırken diğeri fazla iyimserdi. Yine de özellikle kötümser olanı beni hayli rahatsız hissettiriyordu.

 

Şevval derin bir nefes verirken kısık hırıltılı bir sesle konuştu.

 

“ Bana merhametsiz mi … Diyorsun ? “

 

Başımı olumlu anlamda sallarken yarayı sarıyordum. Öyleydi. Merhamet bir karıncayı bile incitemem diyenlere ‘ Karıncanın canı değersiz mi ? ‘ dedirtecek kadar yoğun bir duyguydu.

 

Şevval ise bu duyguyu yalnızca sevdikleri sayesinde tadarak merhamet sahibi olduğuna inanıyordu ancak mühim olan ve aslolan merhamet ; tanımadığın ve hatta sevmediğine gösterdiğin merhamettir. O bu duygudan mahrum bir şekilde sürdürüyordu hayatını. Bu yüzdendi benim çığlıklarıma sessiz kalışları. Bu yüzdendi küçücük günahsız bir çocuğa nefret dolu bakışları. Bu olay bizim için küçük bir yüzleşmeydi. O yüzden içimden geçenleri doğrudan dile getirmek istedim. Bir nebze olsun rahatlamaktı niyetim. Bunca yılın birikmişleri dökülecekti dilimden.

 

“ Aynı durumda ben olsam görmezden gelirdin.”

 

Yarayı sarmam bittiği için eldiveni çıkarıyordum. Bu esnada bakışlarımız kesişti. Gözlerini kapayıp açarak bir kabulleniş gösterdi. Acı bir tebessüm yayıldı yüzüne.

 

“ Haklısın. Ben… Teşekkür ederim. “

 

Gözleri hâlâ dolu doluydu ve oldukça bitkin görünüyordu. Elimden geldiğince tebessüm etmeye çalışarak yanıtladım onu. İçim kan ağlıyordu gülümserken. Bilmesine lüzum yoktu.

 

Çöktüğüm yerden kalkarak malzemeleri toparladım. Çöpleri de toplayıp bir kenara bıraktım . daha sonra bakışlarım ona kaydı. Üzerinde yalnızca siyah bir sütyen vardı. Yaranın olduğu bölgeyi tamamen temizleyip sardığım için giyinmesi gerekiyordu. Derin bir nefes vererek kendimi buna hazırlamaya çalıştım.

 

“ Üstüne rahat bir şeyler giymen gerekiyor. “

 

Cevabını beklemeden dolaba yönelip elime gelen ilk pijama takımını çıkardım. Beyaz bir takımdı. Yeniden yanına ilerlediğimde utançla bakıyordu bana. Bakışlarımı kaçırarak yanına oturdum. Yutkundum önce. İçimde bunu yapabilmek için büyük bir savaş veriyordum. Bu savaşın en zor aşaması bütün bunları yaparken annemin aklıma ve gözümün önüne gelişlerine mani olmaktı. Ona bakarken annemi düşünmemeye çalışmak çok zordu. İçim yanıyordu. Annemin ninni gibi gelen sesi doluyordu kulaklarıma. Gözlerimi kapayıp derince yutkundum. Annemden özür diledim. Gözlerimi açarken karşılaştığım yüz bana utançla bakıyordu. Benimse gözlerim buğulanmıştı. Rahatlamak adına bir nefes verdim. Bunu benim yapmam gerekiyordu. Çalışanlar bu olayı bilirse eğer Nare öğrenebilirdi. Evde ona yardım edebilecek tek kişi bendim ve istesek de istemesek de birbirimize mecbur durumdaydık.

 

“ Hadi giyinmene yardım edeceğim.”

 

Derin derin nefesler alıp veriyordum bu esnada. İçimde değişik bir his vardı. Yapmam gereken bir görev gibi görüyordum bunu. Yapmak zorunda olduğum bir görev. O yüzdendi belki de bu ısrarım.

 

“ Hazan… Yapma. Çok utanıyorum.”

 

Sesi titriyordu. Mavi gözlerinin kenarı kızarmıştı . Tebessüm ettim. Kendimi bunu yapmak için zorladığımı bilmesine gerek yoktu. Bilmemesi onun için de benim için de daha iyi olacaktı. O yüzden diretmeye devam ettim.

 

“ Utansan da utanmasan da yapmam gerekiyor.”

 

Başını sallarken bir kabulleniş gösterdi. O da farkındaydı . bunun için bir alternatifi yoktu. Ben ise boğazımdaki yanmayı ve kalbimdeki sızıyı görmezden geldim. O dışından hıçkırarak ağlarken ben göz yaşlarımı odama saklıyor zor da olsa tutuyordum kendimi. Zor olmuştu. Tahmin ettiğimden çok daha zor olmuştu. Önce pantolonu çıkarmasına yardım etmiş daha sonra pijamayı giydirmiştim. Uzanmasına yardımcı oldum sonra da. Bakışları yerden ayrılmıyordu. Göz yaşları öylece süzülüp akarken yanaklarından sessizce bitirmemi bekliyordu şimdi de. Elimi başıma atarak bir şey unutup unutmadığımı sorguladım. Ağrısı olabileceği geldi aklıma. Çantasından ağrı kesici çıkarıp içmesine yardım ettim. Başucuna bir bardak su da bırakıp kapıya yöneldim. Derin bir nefes verip ‘ Bir şey olursa seslenirsin ‘ diyerek kapıyı açtığım esnada seslendi.

 

“ Hazan, ben bilmiyordum. Tanıştığımızda sevgili olduğumuzda… Narin’e hamileyken öğrendim evli olduğunu. ‘ Seninle evlenemem karımı seviyorum’ dedi. “

 

Duyduklarımın etkisiyle kapının kulpunu sıkıca kavradım. Dudaklarımı ısırırken ağlamamak için direniyordum. Başımı yukarı kaldırarak derin bir nefes aldım. Ona yardım etmem öyle suçlu hissettirmişti ki bana geçmişinden bahsediyordu. İstemedim ama bunu. Bana bunlardan bahsederek içini rahatlatacaktı. Benimse yüküm artacaktı. Bunları bilmenin bir faydası yoktu. Ama tutamadım kendimi. O cümle dilimden dökülmesin, şu kapıdan çıkıp gideyim diye çok büyük bir direniş gösterdim benliğime. Olmadı.

 

Güçlükle nefesimi toplayıp ağlamaklı çıkan sesimle konuştum.

 

“ Aldırsaydın. Doğurmak zorunda değildin.”

 

Konuşurken ona dönmedim. Gözlerimin dolduğunu görmemesi ve bu konuyu onunla göz göze konuşmamak için.

 

“ Kıyamadım. Babandan ayrıldım ama Narin doğunca… Ben babanı sevdim. Çok sevdim. Gençlik işte. Çocuğumun babası dedim. Seviyorum dedim. Affettim. “

 

Kıkırdadım. Hatta kahkaha attım. Sinir kafamda zonklarken gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Sevdiği için metres olmaya razı gelmişti. Sevdiği için gayrimeşru bir çocuk dünyaya getirmişti. Sevgi bu kadar aşağılık bir duygu değildi. Bunun ardına saklanması onun zayıflığıydı.

 

“ Sana metres demekte haksız değilmişim.”

 

Bakışlarım ona dönük değildi ama yüz ifadesini anlayabiliyordum. Bunu düşünmek bile bana keyif veriyordu.

 

“ Ne hissettiğimi anlamanı beklemiyorum. Anne değilsin. Ama yine de anlatacağım. Boşanıyoruz dedi. Yıllarca bununla oyaladı beni. “

 

Göz yaşlarımı silip ona döndüm. Gözlerimde en keskin ifadem yer alırken onun suçlu bakışlarına masumane bir karşılık verdim. Masum olduğum için yaptım bunu. Görsün, bilsin ve anlasın istedim. O suçlulukla başı öne eğikken ben masumiyetle dimdik karşısındaydım. İfademi daha da sertleştirdim ona karşı. Annem adına konuşuyordum şu an. Bu benim ona borcumdu.

 

“ Her ne sebeple olursa olsun o evliydi. Hem de benim annemle. “

 

Annemi zikretmek bile beni yakıp yıkmıştı. Kalbimin en derininde hiç kapanmamış olan bir yara şiddetle kanıyordu. Yutkunarak acımı bastırdım. Onun ise gözleri yavaşça kapanırken yaşlar süzülmeye başladı. Elinin tersiyle silerken bana bakmadan konuştu. Utanıyordu.

 

“ Biliyorum. Onun ahını aldım. Ama bak şu halime! Ben Narin’i doğurduğum babanı affettiğim günden beri annenin ahını üstümde taşıyorum. Kaç kez dövdü, aşağıladı… Bir gün olsun sevmedi. Kenan’la olarak onu cezalandırıyorum ben. Onun vermediği sevgiyi Kenan verdiği için değil.”

 

Konuşmanın ortasında anlık olarak yüzüme gözlerimin en içine baksa da bu bakış fazla uzun sürmedi. Gözlerini başka bir noktaya kaçırırken derin bir nefes alıp devam etti. “ Kullanıyor o beni. Ben bile bile devam ediyorum. Saçma işte. Delilik. Ama babanın o her şeyden habersiz yüzünü görmekten zevk alıyorum.”

 

Duyduklarımın bende neye yol açtığını anlayamadım. Kenan’ın ona aşık olmadığı evli kalmasına göz yummasından belliydi. Buna şaşırmazken nefretinin bu denli büyük olmasına hayli şaşırmıştım. Bu duyduklarımla ilgili bildiğim tek bir şey vardı o da Şevval’in ondan en az benim kadar nefret ettiğiydi. Bu nefreti kullanacağım günü şimdiden aklıma kazırken geri geri adımladım.

 

“ Sözlerin ancak senin içini rahatlatmaya yeter. Masum diye kıyamadığın o çocuk şu an bile gayrimeşru olarak anılıyor. Bunun sebebi sensin. Annemin günden güne erimesinin de Nare’nin psikolojisinin de sebebi sensin. Kıyamadığın o evladın babasını aldattığını bilse ne hisseder hiç düşündün mü ?”

 

Bakışlarımız kesişirken Şevval gözlerini kaçırdı. Konuşurken öyle hiddetlendim ki bir an ben ile kendimi tanıyamadım. Elimi ona doğrultup püskürürcesine konuşuyor öfkemi odanın her bir yanına saçıyordum. İçimde biriken ne varsa sere serpe dökülüyordu. Belki de öfkemin nedeni buydu. Yutkunup derin bir nefes alarak devam ettim.

 

“ Bencilsin. Kendini rahatlatmak için Tuğrul’a olan nefretini öne sürüyorsun. Unuttuğun bir şey var. Ahını aldığın tek kişi annem değil. Benim. Senin üstünde 6 yaşında öksüz kalan küçük bir kız çocuğunun ahı var Şevval Hanım.”

 

Kendimden bahsederken işaret parmağım göğsümü delercesine bedenimi bulmuştu. Cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı kapattım. Derin bir nefes verirken ayaklarım bedenimi taşımakta zorlanıyordu. Gözümün önüne annemin yüzü düşüyordu. Gülümseyerek bakıyordu sanki bana. Sesini anımsarken burnuma gül kokusu doldu. Gül reçeli kokusu… Çocukluğum koktu her yer. Sanki 6 yaşındaydım. Evin içi mis gibi gül reçeli kokuyordu. Odama doğru zar zor ilerlerken bakışlarım mutfağa inen merdivene kaydı. Bekledim bir süre. Annem şu mutfaktan elinde şöbiyetle çıkıp gelse şimdi dedim içimden. Bekledim. Gelsin yanağıma sulu birer öpücük bırakıp tatlımı yedirsin diye bekledim. Kapattım sonra gözlerimi. Ona dair olan hatırladığım üç beş anımı canlandırdım hafızamda. Düşündükçe boğazıma öyle bir yumru oturdu ki. Yerime mıhlandım. Güçlükle gözlerimi açarak odama ilerledim. Sanki kendini hatırlatarak teşekkür etmişti bana. Şevval ile yüzleştiğim için teşekkür etmişti.

 

Bunu düşünürken bir yandan da suçluluk sardı içimi. Ya kızdıysa ? dedim kendi kendime. Sonra kızsaydı öyle güzel gülümsemezdi dedim. Kendimi kandırdım belki de. Bilemiyorum.

 

Zar zor odama gidip kendimi yatağa bırakıp göz yaşlarımın serbestçe dökülmesine izin verdim.

 

Bacaklarımı karnıma çekerek cenin pozisyonunu aldım. Bir yerde okumuştum. İnsan en çok bu pozisyonda rahat edermiş, kendini anne karnında olduğu gibi güvende hissettiği için. Olmak istediğim tek yer annemin yanıydı. Onun kucağında ağlayabilmeyi diledim içimden. Derin derin nefesler aldım kokusunu alabilmek için. Hayali yetmiyordu. Hiçbir zaman da yetmeyecekti. Hatırlamak içimdeki özlemi daha da harlamıştı.

 

Gözyaşlarım yanaklarımı pişmanlıkla yıkamaya başladığında en kıymetlim, annemden özür diledim. Onu üzdüğümü hissediyordum. Bu düşünce yalanlamakla geçmiyordu. Ona ihanet ettiğim düşüncesiyle baş etmeye çalışırken hıçkırıklarım arttı. Göz pınarlarımda yaşlar tükenince bitkinlikle uyuyakalmışım.

 

Uyandığımda başımın ağrısı gözlerime kadar vurmuştu. Saçlarımı geriye atarak derin bir nefes verdim. Ağrıdan zar zor açılan gözlerim odada gezindi. Hava kararmıştı. Güçlükle doğrulup komodinin üzerindeki suyumu içtim. Boğazım hayli kurumuştu. Gizlediğim yerden telefonumu çıkarıp saati kontrol ettim.

 

21.37

 

Sıkıntılı bir nefes vererek yataktan kalkıp ağrı kesici aramaya koyuldum. Bir an önce ilaç içip rahat bir nefes almak istiyordum. En nihayetinde ilacımı içtikten sonra kendime gelerek yeniden telefonu elime aldım.

 

İlk işim Alparslan’dan bir mesaj gelmiş mi diye kontrol etmek oldu. Yazmadığını gördüğümde yüzüm düşse de onu çok özlediğim ve uykudan önce yaşananları unutmak istediğim için aramaya karar verdim. Telefon uzun uzun çalsa da cevap vermedi. Hevesi kırılmış küçük bir çocuk gibi somurturken yeniden aradım. Bir kez daha cevap alamayınca Çisem’i aramaya karar verdim. İkinci çalışta açtığında kulağımı o neşeli sesi doldurdu. Yüzümde büyük bir gülümseme oluştu.

 

“ Hazan ! Bebeğim…”

 

Kıkırdadım. Moralimin yerine gelmesi bazen bu kadar kolay oluyordu.

 

“ Baş belam !”

 

Sesimi olduğundan daha neşeli çıkarmaya özen gösterdim. Sesimin tınısından bile şüpheye düşüyor bir sorun olup olmadığını öğrenmek için uğraşıyordu. Telefonun ucundan da neşeli bir kıkırtı duyunca gülüşüm büyüdü.

 

“ Ay Hazan iyi ki aradın. Manchester mükemmel ! Özellikle erkekleri… Gözüm gönlüm hem açıldı hem de manzaraya doydu.”

 

Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. Çisem Narin’den de önce gitmişti. Üniversite için Londra’ya taşınmıştı. Yaklaşık iki aydır görmüyordum onu. Marmaris tatilinden döndükten 3 hafta sonra taşınmıştı ve bu süreçte sadece dört kez görüşebilmiştik. Yeni yıla kadar arkadaşlığımız uzaktan sürecekti. Çisem’in gidişi benim küçük dünyamda koca bir boşluk oluştursa da onun adına inanılmaz mutlu hissediyorum. Kariyeri için en iyi yerde en güzelini hak ediyordu. Azimle göz kamaştırıcı bir geleceğe ilerliyordu.

 

Fakat bana belli etmemeye çalışsa da Marmaris’ten ve en nihayetinde ülkeden ayrılışı kalp kırıkları ile doluydu. Tatilde tanıştığı İtalyan, güzel bir gecenin ardından onu bir otel odasında yapayalnız bırakmıştı. Üstelik bunu yaparken komodine açık bir çek bırakmıştı.

 

Çisem ilk kez bir erkeğe farklı türde ısındığını hissedip güvenmişken ilkini deneyimlemişken yarı yolda hatta yolun başında bırakılmanın acısını çekiyordu. Belli etmemek için çapkınlık anılarını öne sürse de içindeki düş kırıklarını hissediyordum. Yine de bunları bile bile onun oyununa ayak uydurmayı seçtim.

 

“ Öyle mi ? Pub ( meyhane , birahane benzeri alkol tüketilen mekan ) sayesinde tanıştığın adam mı yoksa ? Hani şu sana adres soran ? “

 

Derin bir nefes verdiğini duydum. Bana dert yanmayıp içinde halletmeye çalışıyor, bunu yaparken de hayli zorlanıyordu. Müdahale etmek yerine seyirci kalacaktım bu duruma. Orada ve en nihayetinde hayatta bir başına olduğu için bunu bir şekilde öğrenmesi gerekiyordu.

 

“ Eh… Biri onun benzeri . Önce yeni mekanın yerini sordu. Sonra bira içmeyi teklif etti. Ama tam bir meteor yani. Dese ki Çisem arabayı çalıştırıyorum yat asfalta, hiç düşünmem yatar ‘ ez beni ‘ derim. “

 

Büyük bir kahkaha atarken aklıma evde birilerinin olabileceği ihtimali geldiği için sesimin tonunu düşürerek banyoya ilerledim. Burada konuşmak aşağı inip etrafı kontrol etmekten daha güvenliydi.

 

“ Alemsin. Adam altıma değil arabanın altına yat demiş. Bu kadar can atma be kızım.”

 

Kıkırdamaya başladığında arkadan ufak bir tıkırtı duydum. Kaşlarım havalandı.

 

“ Bir şey mi oldu ? “

 

Birkaç saniye cevap gelmedi.

 

“ Hiç… Aynamı düşürdüm. Elimdeydi de .”

 

Banyonun taşlarını incelerken yanıtladım onu. Kafam hâlâ doluydu.

 

“ Uğursuzluk getirir.”

 

Sıkıntılı bir nefes verdi. Bende aynı şekilde nefes vererek eşlik ettim ona.

 

“ Kırılmadı ki. Hem kırılsa da uğur bu sıralar hayatıma hiç uğramıyor. Varlığı yokluğu bir diyebiliriz yani. “

 

Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. İkimiz de üzgündük ve dillendirmemek için direniyorduk. Bazen bazı yaraların kabuk sarmayacağını bildiğimiz halde onu gün yüzüne çıkarmak yarayı derinleştirmekten başka işe yaramaz. Sormamamın bir diğer nedeni de buydu. Yine de kendimi daha fazla tutamayıp ona sormam gerekeni sordum.

 

“ Dante’den haber var mı ? “

 

“ Yok. “

 

Soruma anında cevap vermesi bu soruyu beklediğini belli etmişti. O da biliyordu neden sormadığımı ve en nihayetinde neden sormaya mecbur hissettiğimi. Konuşmadan bakışmadan da anlıyorduk birbirimizi.

 

“ Alparslan’la aranız kötü mü hâlâ ? “

 

Bu kez beklediği soru gelen bendim ve aynı şekilde bekletmeden yanıtladım onu. Kalbime iyi gelen ve hayatımı var eden adamla aram kötü hatta buz gibiydi. Bu beni tahminimden de çok yaralıyordu.

 

“ Evet.”

 

Kısa bir süre sessizlik oluştu. Konuşmaya mecalimiz yoktu. Sessizliğin dingin sesini dinledik. Ben fayansları en ince ayrıntısına kadar incelerken o derin bir nefes verdi.

 

“ Hazan ? “

 

“ Buradayım.”

 

Dudaklarımın içini ısırırken onu teselli edecek sözler aradım. Düşüncemi kendi tesellisi ile böldü.

 

“ Üzülme. Uzak kaldığınız ve işleri yoğun olduğu için aranız soğuktur. Bir sevişmeye bakar düzelmeniz.”

 

Kıkırdadım. İçimden öyle olmasını dilerken hislerim bu kadarla sınırlı olmadığını söylüyordu.

 

“ Keşke. Ama tavırlarında sorun. Çelişkili davranıyor.”

 

Gerçekten öyleydi. Soğuk davranıyordu. Ama bazen de sözleri eskisi kadar sıcaktı. Çelişkiyle doluydu. Bu çelişki aklımı kurcalıyordu. Sıkıntılı bir nefes verdiğini duydum.

 

“ Bilemiyorum neden böyle ? Ama mutlaka bir açıklaması vardır. Halledilebilir şeyler. En azından seni yattığınız günün sabahında ortada bırakmadı. Karakter sahibi. “

 

Dante’ye gönderme yapması sinir uçlarımı gerginleştirirken derin bir nefes alarak başımı tavana diktim. Haklıydı. En azından onun gibi bedenimi kullanıp yarı yolda bırakmamıştı. Bu konuda onu teselli etmek istedim. Çok kısa sürede birlikte olsalar da Çisem’in sözlerine göre inanılmaz bir adamdı. Ya da yalnızca taklit yapıyordu.

 

“ Çisem. Mutlaka bir açıklaması vardır. Yoksa da şerefsiz pisliğin tekiyse de tek geceyle kurtuldum diye sevin. Yolun başında bitti. Ona deli divane aşıkken terk edilseydin daha mı iyiydi?“

 

Düşüncelerimi bütünüyle dile getirirken bundan çekinmedim. Onun şu an benim acı sözlerimdeki gizli teselliye ihtiyacı vardı.

 

“ Ben zaten ona aşığım. Biliyorum kısa sürdü . Bildiğim bir şey daha var. O da o sabah kendisiyle birlikte aklımın da yok olduğu.”

 

Gözlerimi acıyla kapatıp ona söyleyecek bir söz aradım. Aşka söz geçmezdi. Acısı ancak zamanla azalacaktı. Onu böyle görmeye dayanamasam da yeni aşk hikayeleri için umut vermekten başka şansım yoktu.

 

“ Çisem baş belam bak biliyorum-“

 

Banyonun kapısı hızla açılırken ne yapacağımı bilemeyip telefonu arkama sakladım. Gözlerim kocaman açılmış kalbim hızla atarken karşımda Nare ‘yi görünce derin bir nefes verdim.

 

“ Sen miydin ? Çok korktum yakalanacağım diye.”

 

Gözlerinde endişe vardı. Yüzü ise soluktu buğday teni beyaza çalıyordu. Sessizce bana bakmayı sürdürdüğünde Şevval’e olanları öğrenmiş olabileceğini düşünerek telefonu kulağıma aldım.

 

“ Çisem güzelim şimdi kapatmam lazım. “

 

“ Bir sorun mu var ? “

 

Sesi merak doluydu. Bakışlarım Nare’de gezinirken yanıtladım onu.

 

“ Nare ile ilgilenmem lazım. Ararım yine olur mu ? “

 

“ Tamam. Haber ver bana da.”

 

Derin bir nefes vererek telefonu kapatıp cebime koydum. Nare hâlâ endişeli bakışlarla beni izliyordu. İki koca adım atarak ona yaklaştım. Öğrenip öğrenmediğini anlamadan bir şey söylemem doğru olmayacağı için öncelikle sormak istedim.

 

“ Ablacım , sorun ne ?”

 

Bakışları anlık yere kaydı. Yeniden bana döndüğünde dudaklarını ıslattı.

 

“ Sana bir şey göstermem gerekiyor.”

 

Derin bir nefes verdim. Hiçbir şey bilmiyordu.

 

“ Ne göstereceksin ?”

 

Arkasında olduğunu fark etmediğim sol elini bana doğru uzattı. Elinde bir dergi vardı. Şevval’in sık takip ettiği bir magazin dergisi. Önce dergiye daha sonra ona meraklı bakışlar attıktan sonra sakince dergiyi elime aldım.

 

Gözüme bir fotoğraf ilişti. O… Alparslan vardı. Bir kadınla birlikte. Yüzünde en samimi gülümsemesiyle yanındaki kadının beline elini atmıştı. Gözüm karardı önce. Güçlükle yeniden dergiye baktım. Gerçekten o olduğuna emin olabilmek için uzun uzun yüzüne baktım. Gözlerine , yeşillerine , o çok sevdiğim gamzelerine, ellerine… Bütün detaylarına o olmadığını ispat edebilmek için baktım. Bakışlarım bulanıklaşınca derin bir nefes aldım. Nare bir şeyler anlatıyordu. Ama uğultudan ibaretti. Boğazım yanmaya başlayınca istemsiz bir hıçkırık döküldü dudaklarımdan. Gözümdeki damla sol yanağındaki gamzesine düşünce sendeledim. Gerçekti. Gördüğüm şey gerçekti.

 

Nare kolumdan tutup odaya yöneltirken hâlâ dergiye bakıyordum. Bakışlarım daha sonra başlığa kaydı. Belki bir aile dostudur ya da akrabasıdır dedim içimden.

 

ÜNLÜ İŞ İNSANI ALPARSLAN TUFANLI KATILDIĞI DAVETTE SEVGİLİSİ GÜLİZ YAZGIN İLE GÖRÜNTÜLENDİ !

 

Dilimden küçük bir haykırış koptu. Sevgilisi… istemsizce başımı sağa sola salladım. Gerçek değildi. Paparazi uydurmasıydı. Alparslan asla beni aldatmazdı. Bakışlarım dakikalar sonra korkarak da olsa yanındaki kıza ulaştı. Sarışın , uzun boylu renkli gözlü bir kızdı. Elbisesi kan kırmızısı ve miniydi. Hatlarının güzelliği bir erkeğin karşı koyamayacağı kadar eşsiz görünüyordu.

 

İçimde kıskanç bir acı oluştu. O kız çok çok güzeldi. Benim tam zıttım bir güzelliğe sahipti. Alparslan’ın onunla olabileceği düşüncesi içimi kor ateşlerde yaksa da inkar etmeye devam ettim. O bana aşıktı. Yanındaki kız her kim olursa olsun bu gerçek değişmeyecekti. Gözlerimdeki yaşlar yeniden gözümü buğulandırırken öfkeyle sildim. Dergiyi iyice havaya kaldırarak yeniden baktım. O güzel gülüşüne doyasıya bakmak istedim. Yanında başka bir kadınla poz vermemiş gibi gülüşünü izlemek istedim. Özlediğim için. Tek bir bakışına ölecek kadar özlediğim için. Bakmaya devam ederken dudaklarım titredi. Daha fazla karşı koyamayarak içli içli ağlamaya başladığımda kalbimdeki acı dayanılmaz bir haldeydi. Hafiflemesi için resmini sol yanıma bastırdım. Kalbime sahibini bastırarak acıyı hafifletmeye çalıştım. Olmadı. Nefes aldıkça bir şey batıyordu kalbimin en derinine. Canımı yakıyordu. Canım ilk defa böyle bir acıyla kavruluyordu. Aşk acısı mı yürek sızısı mı bana bu derdi çektiren ? bilemedim.

 

Hıçkırıklar bedenimi sarsarken Nare sarıldı. Kulağıma uğultusu doluyordu ama anlamıyordum. Ne söylediğini duyamayacak durumdaydım. Göğsüm daralmaya başladı. Nefes almak zorlaşınca başımı kaldırarak nefes almaya çalıştım. Nare elleriyle yüzümü avuçladığında bakışlarım mecburi olarak ona kaydı. Gözleri dolmuştu. Kötü görünüyordu. Kendime gelmek için derin nefesler alarak toparlanmaya çalıştım. Onun yanında böyle bir durumda olmamam gerektiğini düşünerek toparlanmak için zorladım kendimi.

 

“ Abla, lütfen sakin ol. Lütfen. Çok korkuyorum.”

 

Gülümseyerek yanıtladım onu. Ellerinden kurtularak yüzümdeki yaşları sildim. Sadece ona değil içimdeki aşka da gülümsüyordum. Yalandı. O bana bunu yapmazdı. Bakışları , dokunuşu, gülüşü, her yanından aşk akan bir adam nasıl ihanet ederdi ?

 

“ Korkma. Gerçek değil bunlar. Değil. O beni üzmez ki. Üzemez. “ Boğazım düğümlendiği için derin bir nefes alıp devam ettim. “ Geçen gün bana gül almıştı. Üstünde diken kalmış. Elime battı diye az kalsın çiçekçiyi dövecekti. Kıyamaz ki o bana. Kıyamaz değil mi ? “

 

Sesim titrek bir şekilde çıkarken gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. Kalbimdeki yangın her geçen saniye artarken Nare duymak istediğim cevabı vermektense sessiz kalmıştı. Bu beni daha da üzerken başımı sağa sola salladım. İçimdeki reddediş artıyordu. Küçük bir ses vardı beynimin en derinlerinde. Fısıldıyordu . ya yaptıysa ? diyordu. O sesi bastırmak için redederek haykırıyordum.

 

“ Hayır. Hayır asla yapmaz.”

 

Nare gözünden akan bir damla yaşı silerken konuşmaya başladı.

 

“ Sıkıntıdan annemin dergilerini kurcalarken gördüm. Bir ay önce basmışlar. Dünyadan habersiz yaşıyoruz. Keşke daha önce görüp getirseydim.”

 

Hızla ayağa kalkarken başımı yeniden sağa sola salladım. Bu gerçek olamazdı. İçimde daha güçlü çıkan bir ses inkar ediyor acımın daha da artmaması için gördüklerini yalanlıyordu.

 

“ Hayır. Keşke getirmeseydin. Önemsiz bir kağıt parçası işte. Ha bir ay önce ha bir ay sonra. Ne fark eder ki ?”

 

“ Abla-“

 

İşaret parmağımı ona doğrulttum. Canımın acısını görmüyor gibi devam ediyordu. Küçücük bir şüphe vardı içimde. Küçük tuz tanesi kadar bir şüphe. O bile kalbimi yerle bir etmeye yeterken bunu arttıracak şeyler söylüyordu.

 

“ Sus Nare ! Sakın. O bana bunu yapmaz. Görmedin. Bilmiyorsun. Çok seviyor. Çok seviyor.”

 

Sesim cılız ve halsiz çıkıyordu. Kalbimdeki yangın öyle büyüktü ki… Sancısı konuşmama engel oluyordu. Nefes almak bile zordu. Her ne kadar yapmaz dese de içimdeki o ses , yapabileceğini söyleyen diğer ses içimi kemiriyordu. Ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilemeyip ellerimi saçıma atarak odanın içinde volta atmaya başladım. Odayı turlarken düşünüyordum. Gerçek olmadığına inanmak istesem de tamamen inancıma yönelerek bir karar veremezdim. İyi düşünmem ve mantıklı bir karar vermem gerekiyordu.

 

Ona olan hislerimin kararımın önüne geçmesini engellemem gerekiyordu. Düşündüm. Düşündüm . düşünceler o kadar karmaşık bir hale geldi ki beynimdeki sesler birbirine girdi. Ellerim kafamın üstünde birleşirken derin derin nefesler aldım. Başım dönmeye başladı bu esnada. Gözlerimi kıstım. Başım öne eğilirken parkenin oynadığını görüyordum. Ayaklarım yerden kesilecek gibi oldu. Adımlarım birbirine karıştığında sendeledim. Nare öne atılıp tutmaya çalıştığında elimle durmasını işaret ettim. Gözümdeki yaşlara aldanmadan kocaman gülümsedim. Yapmam gerekeni yapacaktım. Ona bu haberi gördüğümü söyleyecek ve doğruyu öğrenecektim. Her zaman olduğu gibi ona güvenecek güvenimin karşılığını mutluluğumla alacaktım.

 

“ İyiyim. Şimdi sevgilimi arayıp bu saçma haberi anlatacağım. “

 

Anlatmayacak soracaktım. İçimdeki o sesi haklı çıkaracak ve bu sancıdan kurtulacaktım. Kaşları çatılırken üzgün bir ifadeyle izledi beni. Bakışlarına aldanmadan cebimden telefonu çıkarıp arama tuşuna bastım. Kalbimdeki özlemi sesinin dindirmesi gibi acıyı da sözleri dindirecekti. O benim ilacımdı.

 

Ümitle açmasını bekledim. Cevaplamayınca yeniden aradım. Sonra yeniden. En sonunda pes ederek mesaj bıraktım.

 

Hemen konuşmamız gerekiyor.

 

Yine cevap gelmeyince derin bir nefes alıp elimi yumruk yaparak tırnaklarımı avuçlarıma geçirdim. Acı etimle buluşunca aklıma bir fikir geldi. Arslan abiyi arayacaktım. Bunca saattir ortada yoktu ve önemli bir durum söz konusuydu. Normal bir zamanda olsa onun aramasını en azından sabaha kadar beklerdim. Ama şu durumda aramasını sabaha kadar beklemek eziyetten öteye gidemezdi. O yüzden abisini aramam gerekiyordu ve bunun için bahanem hazırdı. Birlikte yediğimiz akşam yemeği sonrası Elif’le iletişime geçmek için almıştım numarasını. İyi ki aldığımı düşünerek onu aradım.

 

Üçüncü çalışta açıldı.

 

“ Alo Hazan ?”

 

Sesi şaşkınlığa bürünmüştü. Muhtemelen onu aramamı beklemiyordu. Derin bir nefes vererek sesimi güçlükle topladım. Nare meraklı bakışlarla beni izlerken konuşmaya başladım.

 

“ Benim Arslan abi . Kusura bakma bu saatte aradım.”

 

“ Yok yok. Önemli değil. Bir terslik mi var ?”

 

Sesinde endişe peydah olmuştu bu kez. Daha önce Elif’le lunaparka gideceğimiz günü planlamak için konuşmuştuk. Onun haricinde hiç konuşmadığımız için endişelenmişti. Muhtemelen buna geç bir saatte aramam da etki etmişti.

 

“ Evet. O yüzden aradım zaten. Alparslan’a ulaşamıyorum. Acil konuşmamız gerekiyor.”

 

Birkaç saniye ses gelmedi. Şu an canım öyle acıyordu ki ne yaptığımın farkında değildim. Bu saatte aramam ve bunun için aramam yanlıştı. Farkında olmama rağmen kendime engel olamadım. İçimdeki acı söz dinlemiyordu.

 

“ İşi vardır. Çalışırken telefonu yanında olmuyor. Halledebileceğim bir durum varsa-“

 

En azından bu konuyu onunla paylaşmamın doğru olmayacağını idrak edecek kadar aklım başımdaydı. O yüzden bir şey belli etmemeye çalıştım.

 

“ Hayır sizlik bir durum değil. Ama hemen görüşmem gerekiyor. Ona ulaşabilir misin ? “

 

Derin bir nefes verip bir süre ses vermedi. Kapatmış olabileceğini düşünerek ekrana baktığım esnada konuşmaya başladı.

 

“ Sana bir numara atacağım. Ona Arslan kardeşlerden Alparslan ile görüşmem gerekiyor numarayı Nişancı’dan aldım de.”

 

Yutkunurken ne dediğini idrak etmeye çalıştım. Arslan kardeşler ve Nişancı daha önce duymadığım kelimelerdi. Ne demek olduğunu anlamadığım gibi bunu garipsedim. Şifre gibi bir şeydi ama buna neden gerek duyuyorlardı ? kaşlarım çatılırken sola dönerek Nare’ye baktım. Onun meraklı bakışları ile karşılaşırken sormam gerektiği kanısına vardım.

 

“ Ben… Anlayamadım ? “

 

“ Arslan kardeşlerden Alparslan’ı telefona vermesini söyle. Numarayı kim verdi derse Nişancı dersin. O anlar. Tamam mı ? “

 

Derin bir nefes verirken içimi değişik bir his kapladı. Ne yapmam gerektiğini anlasam da bunu neden yapmam gerektiğini anlamamıştım. Bu mevzuyu daha sonra düşünmem gerektiğine karar vererek konuyu ve en nihayetinde konuşmayı sonlandırmaya karar verdim.

 

“ Tamam. Çok teşekkür ederim.”

 

“ Ulaşamazsan ara tekrar. “

 

Sesi daha sıcak geldiğinde arkadan uğultulu sesler yankılanıyordu. Tebessüm ederek yanıtladım onu. Teşekkürümü de ihmal etmemem gerektiğini hatırladım daha sonra.

 

“ Ararım. Çok teşekkür ederim.”

 

Telefon kapanınca bir süre ekrana bakakaldım. Yapmam gereken belliydi ama bunu neden yapacağımı idrak edememiş olmak beni düşündürmüştü. Bakışlarım Nare’nin sesiyle bölündü.

 

“ Abla ne dedi ? “

 

Nare’ye sorun yok bakışımı gönderdim. Sorun yoktu. Birazdan sesini duyacak içimi rahatlatacaktım. Hangi yolla ne söyleyerek yaptığıma şu an odaklanmam yalnızca zaten yeterince dolu olan kafamı daha da dolu hale getirmişti.

 

“ Numara atacak.” Ben konuşurken bildirim düştü. “ Attı.”

 

Anında üstüne tıklayarak aradım. Düşünmeden yaptım bunu çünkü düşünürsem yine o saçma sapan düşünceler beynimi esir alacaktı. Çok geçmeden telefon açıldı.

 

“ Alo ?”

 

Genç bir erkek sesiydi. Sesi yankılanarak gelmişti. Bilmediğim biriyle konuştuğum için kalbimde değişik bir çarpıntı peydah oldu. Kalbimin çarpıntısını görmezden gelmeye çalışarak Arslan Abinin sözlerini anımsadım. Daha sonra derin bir nefes vererek konuşmaya başladım.

 

“ Arslan kardeşlerden Alparslan ile görüşmem gerekiyor. “

 

Düşünmeden konuştuğum için cümlemin biraz tuhaf olduğunu düşündüm birkaç saniye. Gerçekten tuhaf bir giriş olmuştu. Heyecandan kuruyan damağımı yutkunarak ıslatmaya çalıştım. Bu esnada karşı taraftan ses gelmedi. O yüzden yeniden konuşma gereksinimi hissettim.

 

“ Alo ? “

 

Kaşlarım havalanmışken sesim meraklıydı.

 

“ Sen kimsin ?”

 

Onun sesi ise buz gibi ve şüpheli geliyordu. Sorusunda gayet haklı olduğu için Arslan abinin bunu düşünerek hareket ettiğini fark ettim.

 

“Ben…” Arslan abi bu konuda bir şey demediği için cevap veremedim. Daha sonra söylesem de tanımayacağı için kendimi tanıtmaktan vazgeçtim. Onun yerine Arslan abinin sözlerini tekrarlamayı seçtim. “ Numarayı Nişancı’dan aldım.”

 

“ Nişancı’dan aldığını nereden bileceğim bayan ? “

 

Ses tonu alaylıydı. Üstelik hitap şekli de kulağa tuhaf geliyordu. Yüzümde iğrenir bir ifade oluştu. Kısa bir an Alparslan’a ulaşmak için kimlerle muhatap olduğumu sorgulasam da çok üstünde durmamaya özen gösterdim. Yalnızca onun alayına alayla cevap vermekle yetinecektim.

 

“ Bayan mı ? “

 

Daha fazla tahammül edemeyip sinirle konuşmaya başladım. Sabrımın son damlasını az önceki kelimesini tekrarlamak tüketmişti. Tekrarlayınca sinirlenmiş sinirlenince de sabrımı tüketmiştim. Kalbim acırken bu adamla uğraşmak öfkelenmeme sebep oluyordu.

 

“ Yeter. Telefonu Alparslan’a ver. Kim diye sorarsa sevgilin arıyor dersin. Anladın mı ? “

 

Birkaç saniye daha ses gelmeyince öfkeyle soludum. “ Sana söylüyorum !”

 

“ Anladım. Bekle. “

 

Rahat bir nefes verirken beklemeye başladım. Telefonun ucundan tuhaf sesler geliyordu. Yankılanan adım sesleri, kapı gıcırtısı, uğultu ve daha seçemediğim birçok ses. Ardından sesler kesildi. Kapattığını düşünerek baktığımda telefonun açık olduğunu gördüm. Muhtemelen sessize almıştı.

 

Bir süre sonra telefonun ucundan bir ses geldi. Onun sesi. Yüzümde büyük bir gülümseme oluşurken buna kalbimdeki kıpırtı eşlik etti. Heyecanlanmaya başlarken yutkundum. Şu halde bile tek bir sesini hatta nefes verişini duymak içimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Kısa bir an bu aşkın beni kendine ne denli hapsettiğini düşündüm.

 

“ Alo ? “

 

Yüzümdeki derin gülümseme yayılırken kalbimdeki hareketlilik çoğalmaya başladı.

 

“ Alparslan ?”

 

“ Hazan ? “

 

Adını zikretmemle buna benim adımı zikrederek yanıt vermesi bir oldu. Sesi şaşkın geliyordu. Üstelik biraz yüksekti. Ağzımı araladığım esnada yeniden konuşmaya başladı.

 

“ Sen…” Yutkunduğunu duydum. Sesini biraz alçaltıp devam etti. “Nereden buldun bu numarayı, nasıl aradın? “

 

Bu cümleyle anladım ki sesi yüksek değil kızgındı. Bakışım saniyelik Nare’ye kaysa da toparlanmaya çalıştım. Öfkeli olduğunu duymak beni telaşlandırdığı için temkinli yaklaşmaya çalışıyordum.

 

“ Önemli bir konu var. Aradım açmadın. Abini aradım. O verdi numarayı.”

 

Önemli konu derken kalbim sızladı. Yaşlar dinmiş olsa da içime içime akmaya devam ediyordu. Onu başkasıyla görmek benim kalbimi mezarımda bile sızlatacak cinsten bir acıydı. Hele ki bunun aldatma ile sonuçlanması… Aklımın alamayacağı türden bir acı anlamına geliyordu.

 

“ Abimden aldın ? Bunu sonra konuşacağız. Ne oldu ? “

 

Sesi sorgular nitelikteydi. Özellikle numarayı abisinden almış olmamı dillendirirken oldukça şaşkın gelmişti. Gergin bir üslupta konuşması ise içimdeki sancıya baskı uyguladı. Derin derin nefesler verip kendimi bunu sormaya hazırladım. İnkar edip yalanlamak kaçış noktamdı ama ondan aksini duymak ölüm emrim olurdu. Sindire sindire konuşup daha çok acı çekmektense tek nefeste sormaya karar verdim.

 

“ Güliz kim ?”

 

Ona başka bir kadının adını anmak dahi canımı yakıyordu. Üstelik bu kadın onunla yan yana gelmişti. Sevgili olarak yazılmışlardı. İçime binlerce kağıt kesiği acısı dolarken nefesimi tuttum. Ondan gelecek cevapla rahat bir nefes almak istiyordum. Birkaç saniye sessiz kaldı.

 

“ Sen… Nereden… Tanıyorsun onu ?”

 

Boğazıma bir yumru oturdu. Gözlerimi kapatırken ağlamamak için direniyordum. İstediğim cevap bu değildi. Kesinlikle değildi. Nefesimi veremedim. Onu tutmaya devam ettiğim her saniye içimdeki acı katlanarak arttı. Gözlerimi açtığımda bir damla yaş usulca süzüldü sol yanağımdan.

 

Bütün gücümü toplayarak kendimi bu açıklamaya hazırladım. Dillendirmek bile öyle can yakıcıydı ki… Ben kendimi hazırlamaya çalışırken o derin bir nefes verdi. Varlığının güç vermesi gerekiyordu. O yüzden içimden beni sevdiğini tekrar ettim. Bunu bilmek ve hissetmek bana güç verdiği için bir nebze rahatlayarak konuşmaya başladım.

 

“ Dergi… Bir dergide gördüm. Seninle yan…Yanaydı. Şey yazmışlar.” Derin bir nefes aldım. Sesim titriyordu. Aldığım güç bile onunla bir başkasını anmaya yetmiyordu. “ Sevgilin… O… Onun için yazmışlar.”

 

“ Bana bunu gerçekten sormadığını söyle.”

 

İçimdeki acı kat ve kat artarken sinirle soludum. Acımı dindirmek yerine kaçamak cevaplar veriyordu. Duymak istediğim sözler bunlar değildi. Derin bir nefes verirken gözlerim yanıyordu. Buna son vermem gerektiği için sormam gerekiyordu. Dile getirmeye mecbur kalsam da bundan gocunmadım. Yapmam gerekiyordu. Bu kalbimi binbir parçaya bölse de yapmam gerekiyordu.

 

“ Soruyorum. Cevap ver. Aldattın mı sen beni ? Kim o kız ? “

 

Gözlerimden çoktan yaşlar akmaya başlarken sesim çatallaşmış çıkıyordu. Her ne kadar inkar etsem de yapmaz desem de dillendirirken bile kalbim titriyordu. Onun beni aldatmış olabileceği ihtimali kalbimde kocaman bir delik açmıştı. İçime içime acı doluyor doldukça değişik bir boşluk oluşuyor o boşluk sol yanımda derin bir sancıya sebebiyet veriyordu.

 

“ Saçmalama . Buna inandığın yetmedi. Bir de ağlıyor musun ? “

 

Burnumu çekerken özensiz hareketlerle yaşları silmeye çalıştım. Ben onun benimle ilgilenip içimdeki yangını söndürmesini beklerken o bana hesap soruyordu. Ne söyleyeceğimi bilemeyip afalladım.

 

“ Sen… Başka bir kadınla-“

 

“Hazan yeter. İşim var. Konuşamıyorum.”

 

Sözümü kesmişti. Üstelik bunu yaparken öfkeyle solumuştu. Ne durumda olduğumu tahmin edemiyor muydu ? Ben burada acıdan kavrulurken o bana öfkesini sunuyordu. Boşta kalan elimi saçıma atarak sıkıntıyla soludum. İçimdeki acıdan kurtulmam gerekiyordu. Bunun için bende öfkemi gizleme gereği duymadan sert bir üslupla konuşmaya başladım.

 

“Dur. Sakın kapatma. Bana bir cevap vermek zorundasın.”

 

“ Yapmadım. Seni aldatmadım. Oldu mu ? “

 

Sesi aksi ve sinirliydi. Üzgün olduğumu, ağladığımı bildiği halde bana kötü davranıyordu. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece geçmesini bütün bu olanların bitmesini istedim. Bunu daha fazla kaldırabilecek durumda değildim. Bu acıyla baş ettiğim her saniye içimde geri dönülmez bir acı peydah oluyordu. Onu görmeye ve bu konuda detaylı açıklama duymaya ihtiyacım vardı.

 

“ Yarın. Yarın yanıma geleceksin. Bana bunu borçlusun Alparslan. Bir açıklama yapmak zorundasın. Beni … Beni böyle bomb*k bir halde bırakıp işine dönemezsin.”

 

Sinirden gözüm dönmüştü. Ne halde olduğumu göre göre iş diye tutturuyordu. Bir an önce gelip bana hesap vermek zorundaydı. İçimdeki acıyı dindirmeye mecburdu. Ben onsuzluktan kavrulurken bir de bununla uğraşamazdım. İhanet şüphesi dahi insanı yakan bir acıydı. Ben bununla tek başıma mücadele edemezdim. Varlığına ihtiyacım vardı.

 

“ Kendine gel. Kiminle konuştuğunun farkında değilsin. “

 

Tıslayarak konuşuyordu. Sesinin tınısı dahi öyle farklıydı ki üslubuna takılmaya fırsatım olmamıştı. Yine de bu sözlere bir karşılık verebilmiştim. Düşünmeden hareket ediyordum. Belki de sözlerim ve hatta onu aramam başlı başına hataydı ama bunun hata olduğunu sorgulayacak kadar bile vaktim olmamıştı.

 

“ Sen kiminle konuştuğunun farkında değilsin. Benim. Sevdiğini söylediğin sana baharı getiren kadın. Yarın burada olmazsan…” Derin bir nefes alırken gözümden düşen damlalara aldırış etmiyordum. “ Baharın olmayı bırakacağım.”

 

Birkaç saniye ses vermedi. Derin derin nefesler alıp verirken sözlerimi idrak etmeye çalışıyordum. Burnumdaki sızı arttığında dudak içlerimi ısırarak nefesimi tuttum. Bunu gerçekten söylediğimi fark etmiştim ve planladığım bir cümle değildi. Söylediğim şeyi yapmak şu dünyada isteyeceğim son şey dahi değildi. Ağzımdan kaçmıştı. Acım öylesine derindeydi ki bu benim sorgulama ve düşünme yetimi gölgeliyordu. Bu yüzdendi kendi varlığımla onu tehdit etmem. Düşüncesiz bir hareketti ama acımın dinmesi için kendimi bile ortaya koyacak bir hale gelmiştim. Vereceği cevabı merak etmek yerine bunu nasıl toparlayacağımı düşünmeye daldım.

 

“ Sen beni tehdit mi ediyorsun ?”

 

Yutkundum. Cümle tam olarak öyle anlaşılıyordu. Aslında isteğim yarın onunla görüşmekti. İçimdeki acının dinmesini istiyor üstelik bunun için onu zorlamak için uğraşıyordum. İçimdeki kız çocuğu aldatmışsa bile bunu bana söylemeyip beni kandırmasını istiyordu. Gurursuz bir istekti. Yaptıysa bitmeliydi ama ona ve onun aşkına öyle alışmıştım ki bu alışkanlık benim gururumu göz ardı ediyordu. Ben onsuz geçen bir haftada bile kavrulmuşken onsuz bir ömür soluğumu kesiyordu. İçimdeki kadın bitmesini tekrarlıyordu ama tekrarlarken dahi tereddüde düşüyor onu kaybetmek istemiyordu. İlk defa içimdeki seslerin ortak olduğu bir konu vardı. İlk defa bütün varlığım tereddütsüz bir kanıya varmıştı. Onu kaybetmemek için gururumu bile hiç etmeye seve seve razıydım.

 

O benim hayatımın çıkmaz bir sokaktan ibaret olduğuna inandığım zamanda ellerimden tutarak beni o çıkmazdan çıkarmış baharlarla dolu bahçelere götürmüştü. Yıllar sonra gerçekten mutlu hissetmemi sağlamıştı. Mutlu olabileceğimi hatırlatmıştı. Sevilmek ilgi ve değer görmek neydi ? Göstermişti. Şimdi onun hayatımdan çıkabilme ihtimali bile öyle korkutucu geliyor ki… Bu korkunun doğurabileceği sonuçlardan ben bile korkuyorum.

 

Kelimeler beynimde dans ederken bu sözlerimi toparlayamayacağımı düşündüm. Anlık bir düşünce ise beynime bunun belki de onun bana en kısa sürede gelmesini sağlayacağını söylüyordu. O düşünceyi dinledim. O bana gelsin ve ilacım olsun diye düşüncesiz cümlemin ardına düştüm.

 

“ Evet. Tehdit ediyorum.”

 

Kalbim hızlı hızlı çarparken bakışlarımı Nare’ye çevirdim. Gözlerinde endişe vardı. Telefonun sesi yüksekti . Muhtemelen çoğunu duyuyordu. Ama daha rahat bir şekilde duyabilmesi için telefonu ona yaklaştırdım. Bu esnada Alparslan’ın sinirle soluduğunu duydum.

 

“ Tamam. Geleceğim . Bu saçmalığa artık bir son vermenin zamanı geldi.”

 

Kaşlarım şüpheyle havalanırken Nare ile bakıştık. O da anlamaz bir bakış attı. Ne kastettiğini anlayamazken bunu sorgulama niyetine giriştim.

 

“ Saçmalık derken ? “

 

Derin bir nefes verdiğini duydum.

 

“ Konuşacağız Hazan. “

 

Bakışlarım yere kayarken sinirle soludum. İçimi rahatlatıp derin bir nefes alabilmek için onu aramıştım. O ise aklımdaki soru işaretlerine yenilerini ekleyip hayal kırıklığına uğratmıştı.

 

“ Tamam.”

 

Kısa bir süre cevap gelmesini bekledikten sonra kapattığını fark ettim. Telefonun ekranına bakakaldım öylece. Nare fark etmiş olacak ki öne atıldı.

 

“ Abla …”

 

Şaşkın bir ifade oluştu yüzümde. Hâlâ telefona bakarken sinirle gülümsedim. Gerçekten beni bu durumda ortada bıraktığını idrak etmek beynimde bir yerlere baskı uyguluyordu. Bu baskı sinirle dolmamı sağlarken eş zamanlı olarak sinirden gülümsememe sebep olmuştu. Yaptığı şeyi içimden ve dışımdan tekrar ederek şaşkınlığımı dile getirdim.

 

“ Kapattı.”

 

Nare bileğimi tuttu.

 

“ Abla-“

 

Derin bir nefes alıp ellerimle yüzüme hava gelmesini sağladım. Daha sonra bakışlarımı normal tutmaya çalışarak ona doğru dönüp gülümsedim. Sakin kalmam gerekiyordu. İçimde kocaman bir yangın vardı ama Nare bu olaya daha fazla şahit olmamalıydı. Ne yapacağımı ne kadar ağlayıp dağıtacağımı bilmiyordum. O yüzden öfkemi dinginleştirmeye çabalıyordum. Bu olaya dair bildiğim tek bir şey vardı. O da kardeşimi buna daha fazla şahit etmemem gerektiği. Elimde olsa göz yaşı döktüğüm hiçbir an onu yanımda tutmak istemezdim. Tuğrul’dan dayak yediğimde bana siper oluşları yaralarımı sardığı anlar geldi gözümün önüne. Benim küçük kardeşim zaten yeterince fazla acıma şahit oluyordu. Bir yenisini eklemeye hiç gerek yoktu. Güçlü ifademi korumaya çalışarak bana bakan üzgün kahve gözlere içtenlikle gülümsedim.

 

“ Yalnız kalsam daha iyi olacak.”

 

Başını olumsuz anlamda sağa sola salladı.

 

“ Hayır abla. Seni bu halde yalnız bırakamam.”

 

Yeniden gülümsedim. Ellerini sıkıca tuttum sonra. Yapmam gerekeni yaptığım için içim fazlasıyla rahattı.

 

“ Ne varmış halimde ? Bak ben gayet iyiyim.”

 

İki elimi bedenime tutarken yalan akan gülüşlerim yüzümü dolduruyordu. Göz devirdi. Yalan söylediğimi düşünüyordu. Beni bunu anlayacak kadar tanıyordu.

 

“ İyi falan değilsin. Kandırma beni.”

 

Başımı sağa sola sallarken yeniden gülümsedim. Gitmesi gerekiyordu. İçimdeki yangını güçlükle gizlerken derin bir nefes verdim.

 

“ Güzelim lütfen, yalnız kalmam gerekiyor. Biraz düşünmem lazım.”

 

“ Ne kadar ? “

 

Ellerini daha da sıkı tuttum.

 

“ Yarın sabah yanına geleceğim.”

 

Pes eder gibi omuz silkti. Bende derin bir nefes verirken rahatlamış hissettim. Acı çekerken bunu en yakınından gizlemek çok zordu.

 

“ Söz ver. Bana ihtiyacın olduğunda geleceksin odama.”

 

Olumlu ifademi takınıp başımı salladım. Ona yalan söylemek içimi kemirse de buna mecburdum. Acıdan canım da çıksa gelmeyecektim. Gelemezdim. Hayatımda olan her şeyi on dört yaşındaki küçük bir kıza dökemezdim.

 

“ Söz. Söz veriyorum geleceğim.”

 

Ellerimi yavaşça bırakıp geri geri adımlamaya başladı.

 

“ İyi geceler. “

 

Kapının kulpunu kavrarken bakışları hâlâ bendeydi. Sorun olmadığını belirtmek için gözlerimi kapatıp açtım.

 

“ İyi geceler güzelim.”

 

Nare odadan çıkınca derin bir nefes verdim. Omuzlarıma ağırca bir yük bindi. Yavaş adımlarla yatağa ilerleyip oturdum. Ellerim kalbimin üzerinde birleşti. Acı… Keskin bir acı vardı. Sanki birisi kalbime bıçak saplamış olduğu yerde çeviriyordu. Her geçen saniye artan bu acıya zihnimdeki savruk düşüncelerin başımda oluşturduğu ağrı eşlik ediyordu.

 

Ne düşüneceğimi ne yapacağımı bilmiyordum. Aldatmadım diyordu ama soğuk davranıyordu. Ağladığımı bildiği halde telefonu yüzüme kapatıyordu. İçimde değişik bir his vardı. Aşık olduğum adamla az önce konuştuğum adam aynı kişi olamazdı. Sesindeki soğukluk içimi buz gibi etmişti. Üşüyordum. Soğuk tenimi titretirken ellerim kalbimde birleşmiş acıyı dindirmek ister gibi sol yanıma baskı uygularken boşluğa bakıyordum. Gözümden bir yaş süzülürken boşluğu izlemeye devam ettim. İçimdeki bütün sesler susmuştu sanki. Benliğimle baş başa kalmıştım. Göz kırpmamla bir damla yaş daha süzüldü gözümden. Umursamadım. Kapattım gözlerimi. Gözlerimin önüne en sevdiğim anılarımızdan birini getirdim.

 

Onun evindeyiz. Tatlı yemek istediğini söyleyip telefonunu eline aldığı esnada müthiş bir özgüven göstererek öne atılıp ‘Ben sana tatlı yaparım.’ Diyorum. Mutfağa gidiyoruz sonra. Alparslan halinden memnun bir gülüş sergiliyor. Ben ise ne yapacağımı bilemeyip boş bakışlarımı etrafta gezdiriyorum. En nihayetinde çekmecede bulduğum kakaolu pudingi yapmaya karar veriyorum. Evet. Puding.

 

Bir cesaretle öne atılsam da mutfakla hiç aram olmadığı için gerisin geri gidiyor özgüvenim. O puding yapacağımı duyduğunda bile memnun ifadesini sürdürürken tezgaha yaslanıp beni izlemeye başlıyor. Bense tencereye sütü ve toz karışımı döküp karıştırmaya başlıyorum.

 

Öyle güzel öyle aşık bakıyor ki yeşilleri…

 

Dayanamayıp başımı ona doğru çevirerek göz göze geliyorum onunla. En içten ifadesi ile gülümsüyor bana. Gamzelerini görmemle bende gülümsemeye başlıyorum. Gülüşüm gözlerini kısıp sırıtmaya başladığında büyüyor. Kıkırdıyorum. Kıkırdarken elim tencerenin kenarına değiyor. Acı bir inilti dudaklarımdan dökülürken hızla elimi çekiyorum. Alparslan daha benim iniltim dudaklarımdan dökülmeden fark edip ‘Baharım…” diyerek yanıma geliyor. Elimi nazikçe kavrayıp baktığında serçe parmağımdaki kızarıklığı görüp acı bir ifadeyle yüzünü buruşturuyor.

 

“ Çok acıyor mu ?”

 

Başımı sağa sola sallıyorum. Parmağım deli gibi acıyor ama üzülmesin diye söylemiyorum. Başım yere eğik öylece duruyorum. Başımı kaldırsam çoktan dolan gözlerimi görecek.

 

‘Acımıyor.’ Diyerek konuşsam sesimdeki çatallaşmayı duyacak. Sessiz kalıyorum bu yüzden.

 

O ise parmağının ucuyla çenemi doğrultarak gözlerime bakıyor. Yeşillerinde endişe görüyorum. Gözlerimin dolduğunu görünce endişeleniyor.

 

“O kadar çok mu acıyor ?”

 

Başımı yeniden önüme eğerken olumsuz bir mırıltı çıkıyor dudaklarımdan. Elimi yeniden tutup musluğa ilerletiyor beni. Soğuk suyun elime değmesiyle acım biraz hafifliyor. O güzel gözleriyle elime bakarken benim başım öne eğik. Bir puding bile yapmayı beceremedim diyorum içimden. Onu hak etmiyorum diyorum. O beni böyle güzel severken ben ona basit bir tatlıyı bile yapamıyorum diyorum.

 

Alparslan musluğu kapatıp elimi ellerinin arasına alıyor. Küçük bir öpücük bırakıyor tam yaranın üzerine, serçe parmağımın kenarına. Acı bir tebessüm yayılıyor yüzüme.

 

“ Biraz hafifledi mi güzelim?”

 

Başımı olumlu anlamda sallarken hâlâ ona bakmamak için direniyorum. Utanıyorum bir tatlıyı bile yapamadığım için.

 

“ Neden konuşmuyorsun ? Çok mu acıyor ?”

 

Derin bir nefes alırken gözlerine bakıyorum. Hâlâ aynı endişeyle beni izliyor. Burukça gülümsüyorum.

 

“ Sana puding bile yapmayı beceremedim.”

 

Yüzümü avuçlayıp ona bakmamı sağlıyor.

 

“ Bunun için mi üzülüyorsun ? “

 

Başımı sallarken içli bir nefes veriyorum. O ise Yanağımdan süzülen bir damla yaşı nazikçe siliyor.

 

“ Senden önemli mi ? “ Yanan elimi havaya kaldırıp dudaklarına götürüyor. Daha sonra tam kızarıklığın olduğu yerde baş parmağını tutuyor. “ Şu ufacık nokta var ya… Ben tenindeki bu küçük noktayı dünyalara değişmem. Sen puding yapamadım diye üzülüyorsun.”

 

Gözlerine bakıyorum. Acı bir ifade var yüzünde. Üzgünüm ona bir tatlı bile yapamadım diye. Ama onun derdi tatlı değil de elim. Benim canımı benden çok düşünüyor. Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra elimi bırakarak ocağa yöneliyor . Bende bakışlarımı ona çeviriyorum. Ben tatlıyı o yapacak zannederken o hiç beklemediğim bir şey yapıyor.

 

Parmaklarını hâlâ altı açık olan tencerenin ateşe en yakın kısmına bastırıyor. Hemen öne atılıp adını zikrediyorum.

 

“ ALPARSLAN, NE YAPIYORSUN?”

 

Kolunu tutarak elini tencereden çekmesini sağlıyorum. Hızla ocağı kapatıp eline bakıyorum. Dört parmağı birden kızarmış. Üstelik benim parmağımdan çok daha kötü görünüyorlar.

 

“ Su tutalım. Hatta buz koyalım olmaz. Yanık kremi var mı ? “

 

Gözleri ifadesiz bir şekilde bakıyor. Benim canım ondan daha çok yanıyordu sanki.

 

“ İyi misin ? Alparslan bir şey söyle. Yanık kremi var mı ? Su tutalım hadi gel.”

 

Kolundan tutarak çekiştiriyorum onu. Yerinden milim oynamasa da musluğa doğru ilerletmeye çalışıyorum. En sonunda amansız çabama diğer eliyle sarstığım elimi kavrayarak son veriyor. Bakışlarımız kesişirken yutkunuyor. Gözlerim elmacık kemiğine kayarken içli bir nefes veriyorum.

 

“ Senin teninin acısı benim canıma işlemezse neyleyim böyle canı?”

 

Korku dolu ifademe şaşkınlık ekleniyor. Acımı hissedemediği için elini yakmış. Benim canım bir yanarken onunki dört yanıyor ama yine de acıya karşı gelmiyor öylece duruyor.

 

“ Sevgilim, lütfen… Eline buz koyalım hadi. “

 

Konuşurken bir yandan onu çekiştirmeye çalışıyorum. Durduğu yerden yine kıpırdamıyor ama bu kez yanan elimi yanan eliyle tutarak son veriyor hareketime.

 

Daha sonra narin bir öpücük bırakıyor tam yaramın üzerine. Yeşilleri buğulanmış. Buğulu gözlerle gülümsüyor.

 

“ Senin canın yandığında benim canım kavrulur. Kavrulmazsa eğer… Bedelini böyle öder.”

 

Yanan parmağımı kalbimin üzerinden çekip baktım. Yaradan eser yoktu. Anıların buğusu gözlerimde ve zihnimdeydi. İçli bir nefes verirken gözlerimi kapatıp tam yaranın üstüne onun öptüğü yere bir öpücük bıraktım. İçimden adını zikrettim. ‘Benim canım yanmıyor, kavruluyor. Neredesin ?’ dedim. Duymadı. Hissetmedi acımı. Hissetse gelirdi. Gelemese ulaşırdı. Varlığını hissederdim. Olduğum yerde ileri geri sallandım bir süre. Yaşadığımız anıları düşündüm. Neden böyle davrandığını, bunu hak edecek ne yaptığımı düşündüm. Bir cevap bulamadım yaşanılanlara. Göz pınarlarımda yaş henüz tükenmişken yatağın üzerine savrulmuş dergiyi aldım elime.

 

O kadını incelemek istedim.

 

O kadın…

 

Alparslan’ın yanındaki o güzel, alımlı kadın. Yüzünü ezberleyecek kadar çok baktım ona. Ela gözlerine , ay gibi tenine, sırtına uzanan bakımlı sarı saçlarına…

 

Çok güzeldi. O kadar güzeldi ki…

 

Evet Alparslan yapmadım demişti. Bunun içimi rahatlatması gerekirdi. Ama içim rahatlamıyordu. Aksine her geçen saniye şüphe yüreğimi sarıyordu. Özgüvensizlikti belki de bunun nedeni. Bu kadın kadar güzel olmadığım için acıyordu canım. Tek neden bu da değildi tabii. Alparslan’ın bu olanlara rağmen soğuk davranması da gayet güçlü bir nedendi benim için. Acı çekmek için çok nedenim varken acı çekmemek için tek bir neden dahi bulamıyordum. Onun yüzünü incelemem bitince sayfanın tamamını okudum. Yazılana göre uzun yıllardır birliktelerdi.

 

Lise aşkı oldukları yazıyordu.

 

Liseden kalma bir alışkanlık…

 

En son lisede böyle gizli saklı görüşüyordum…

 

Kafamın içinde taşlar yerine oturmuş gibi bir his oluştu. Ağzım aralanırken başımı sağa sola salladım. Hayır dedim içimden. Aldatmadım dedi. Tesadüf dedim. Ardından yineledim. Tesadüf. Basit bir tesadüf. O sadece arkadaşı. Magazin uydurması bu haberler.

 

Beynim uyuşmaya başlarken dergiyi fırlatıp ayağa kalktım. Odanın içinde ileri geri hareket etmeye başladığımda beynimin içinde bir sürü uğultu vardı. Tüm sesler birbirine girmişti sanki. Umutsuzca derin derin nefesler alarak başımı ellerimin arasına aldım. Sesleri susturmak için başıma baskı uygulamaya başladığımda mideme bir sancı saplandı. Olduğum yerde kıvrandım. Dudaklarımdan acı bir inilti dökülürken güçlükle yatağa uzandım.

 

En son dün akşam yemek yediğim aklıma geldi. Bütün gün hiçbir şey yememiştim. Muhtemelen o yüzden karnım ağrıyor diye düşündüm. İştahım yoktu. Ağzıma lokma sürecek halim yoktu. Ama sancı arttıkça artıyor iki büklüm olmamı sağlıyordu. Daha fazla direnemeyip mutfağa gitmeye karar verdim. Bir şeyler atıştırdıktan sonra ecza dolabından midem için bir ilaç bakacaktım. Yavaşça doğrularak ayağa kalktım. Saat gece yarısını geçmişti ama birileri ile karşılaşma ihtimalime karşın önce aynadan yüzüme çeki düzen vermem gerektiğini düşünerek yatağımın çaprazında bulunan üst kısmı kırık aynaya doğru ilerledim.

 

Bu ayna Narin’in odasındaydı. Kırıldığı için bana vermişti. Ortaokuldaydık. O zamanlar aynam oldu diye sevinerek kırık kısımları kendi ellerimle çizdiğim çiçeklerle kapatmıştım. Gözüm o çiçeklere takılınca acı bir tebessüm belirdi yüzümde. Şimdi olsa bana eski kırık aynasını verdi diye üzülüp kabul etmezdim. Ama o zamanlar sevinçten havalara uçup Narin’e nasıl teşekkür edeceğimi bilememiştim. Aynada ki kırık kısmı özenle kapatırken yüzümde güller açıyordu.

 

Kalbimde bir sızı oluştu. O küçük, masum, her şeye rağmen mutlu olmaya çalışan kız çocuğunu hissettim en derinlerimde. Onu yitireli yıllar olmuştu.

 

Kırıkların kapattığı çiçeklerden gözlerimi çekerek kendi yansımama daldım. Saçlarım dağılmıştı. Gözlerim kıpkırmızıyken göz çevrem ağlamaktan şişmişti. Üstümdeki gri eşofman takımının yer yer ıslandığını gördüm. Ağlarken yaşları ve peçete aramakla uğraşmamak için burnumu sildiğim için kol kısmı sırılsıklamdı . Takımın altında ise yer yer damlaların oluşturduğu ıslaklıklar hakimdi. Önce üstümü değiştirmem gerektiğini düşünerek ceketi çıkardım. İçimde beyaz askılı bir bluz vardı. Gelince yatağa girip ağlarım diye düşünerek üstüme yeni bir şey giyinmedim.

 

Altıma ise pijama altımı geçirip saçlarımı tepeden topladım. Elimi yüzümü de yıkayarak mutfağa indim. Dolabı açıp akşamdan kalan yemeklere baktım. Biftek ve sebze graten vardı. Yemek görmek bile midemi bulandırıyordu. Bakışlarımı yemeklerden çekip daha hafif bir şey yemeye karar verdim. Meyveli yoğurt gördüm daha sonra. İştahım yokken yiyebildiğim nadir şeylerdendi. Onu alıp dolabı kapattım. Tezgahın üzerindeki meyve sepetinden de bir muz alıp soymaya başladım yoğurdun üzerine dilimlemek için. Muzun kabuğunu soyup bıçağı elime almaya yeltendiğimde ensemde bir sıcaklık hissettim.

 

(HASSAS İÇERİK )

 

Korkuyla sıçrayarak arkamı döndüğüm esnada bir el ağzımı kapattı. Kenan’ın eli. Dibimde durmuş rahatsız edici bir şekilde beni izliyordu. Bakışları midemi bulandırdı. Yüzüm değişik bir hâl alırken yüzümü yan çevirip çekerek elinden kurtuldum.

 

“ Ne yapıyorsun ?”

 

Onu aniden arkamda gördüğüm için korkmuştum. Kalbim hızlı çarptığı için nefes alış verişlerim de hızlanmıştı. Bakışları üstümde gezinmeye başlayınca midemde bir yanma oluştu. Ellerim bluzumu düzeltmeye çalışırken tezgaha iyice yaslanarak aramızda mesafe bırakmaya çalıştım.

 

“ Hazan…”

 

Adımı zikrediş şekli bile normalden farklıydı. Ağzını açtığı an yüzüme iğrenç bir alkol kokusu üflendi. İğrenerek yüzümü buruşturdum. Midemin bulantısı artarken ondan uzaklaşmanın derdindeydim. Geriye doğru daha da yaslanırken ağzımın içinde homurdandım.

 

“ Sarhoşsun sen. Çık git odana.”

 

Kıkırdadı. Kıkırdarken bakışları yeniden üzerimde gezinmeye başladı. İfadesi duruşu beni git gide rahatsız etmeye başlıyordu. Yana doğru kayıp aramızda mesafe bırakmaya çalıştım.

 

“ Şş dur kaçma. “

 

Bıkkın bir nefes verdim. Bana doğru adım attığında biraz daha kaydım olduğum yerde. Rahatsız hissediyordum ama bir yandan da konduramıyordum. Sarhoş olduğu için garip davranıyordu. Ya da yalnızca ben öyle düşünmek istiyordum. Kim olduğunu hatırlatıp aklını başına getirmek geçti içimden.

 

“ Kenan abi… Odana çık hadi.”

 

Sesim kinayeli ve sinir doluydu. Oldukça rahatsız hissediyordum. Kahkaha attı. Bana doğru koca bir adım atıp dibimde bittiğinde nefesini yüzümde hissettim. Kokusu bakışı midemi bulandırıyordu. Yüzüm daha çok buruşurken başımı yana çevirip ellerimle ittim onu. Ağzında bir küfür mırıldanırken sendeledi.

 

“ Açım ben.”

 

Bakışları hâlâ üzerimdeyken fısıldar gibi konuştu. Tiksinir gibi baktım yüzüne. Elimle dolabı işaret ettim.

 

“ Dolap orada. Biftek var. Isıtır yersin.”

 

Daha fazla burada onunla kalmak istemediğim için kapıya doğru yöneldiğim esnada yanından geçerken kolumdan sertçe kavradı.

 

“ Sana açım.”

 

Yerimde çakılı kaldım. Şaşkın bir ifadeyle ağzım aralanırken bedenim buz kesti. Midemde bir öğürme isteği oluşurken buradan hemen uzaklaşmak istedim. Odama çıkmam lazımdı. Sarhoş olduğu için ne dediğinin farkında değildi. Midem bulanıyordu. Kusacak gibi oldum. Yutkunarak bastırdım bu isteği. Kolumu çekerek ondan kurtuldum. Odama dönmem ve bu duyduğumu unutmam gerekiyordu. Yeniden adımlamaya başladığımda daha sert bir şekilde kavradı kolumu. Kendine doğru çekerek yüz yüze gelmemizi sağladığında bedenlerimiz arasında milimlik bir mesafe vardı. Hızlı hızlı nefes alıp verirken içimde sancıyla karışık bulantı devam ediyordu. Tir tir titriyordum. Dişlerim korkudan birbirine çarparken burnumun direği sızladı. Gözlerim dolmaya başlarken bağırmak istedim. Yapamadım. Sesim fısıltıdan ibaret çıktı.

 

“ B-bırak…”

 

Başını bana doğru eğdiğinde dudaklarıma bakıyordu. Başımı çevirerek elinden kurtulmaya çalıştım ama boşunaydı. Kolumu o kadar sıkı tutuyordu ki kurtulamadım.

 

“ Kıpırdama. Tadına bakacağım.”

 

Gözümden yaşlar akmaya başlarken sağa sola hareket ederek elinden kurtulmaya çalışıyordum. Çabalarım sonuçsuz kalırken o bana doğru eğilip dudaklarıma yeltendi. Bir elim yüzüne doğru gidip dudaklarını uzaklaştırmaya çalışırken yapmaması için yalvarıyordum.

 

“ Lütfen yapma. Dur ! Ne olur dur !”

 

Elimi sertçe tutarak çekti. İki elimi birden tek eliyle birleştirip boynuma atıldığında ağlayarak yalvardım. Geri geri gitmeye çalışırken can havliyle tırnağımı bana doğru eğdiği yüzüne atarak boydan boya çizdim. Afallayarak bağırdı. Geri geri gittiği esnada koşar adım çıktım mutfaktan. Merdivene yöneldiğim esnada seslendi.

 

“ Alparslan’a var. Bize yok mu or*spu?”

 

Attığım adım havada asılı kalırken şaşkınlıkla bakışlarım ona döndü. Eliyle alnını tutuyor bir yandan da yarı açık gözüyle beni izliyordu. Bakışlarında nefret vardı. Hâlâ şoku atlatamadığım için titriyor ve ağlamaya devam ediyordum. Şaşkınca onu izlesem de sorgulamaktan öteye gidemedim.

 

“ Ne saçmalıyorsun adi pislik ?”

 

Sırıttı. Sırıtırken ayağa kalkıp yanıma doğru ilerlemeye çalıştı. Korkarak merdivenleri hızla tırmanmaya başladım. Odama doğru koşar adım ilerlerken arkamdan bağırdığını duydum.

 

“ Ne bok yediğini biliyorum.KAL*AK OR*SPU !”

 

Odama girip hızla kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Derin bir nefes verirken ellerimi kalbimin üzerine yerleştirdim. Kalbim deli gibi atıyordu. Az önce ne yaşadığımı idrak etmeye çalıştım bir süre. Donup kaldım olduğum yerde. Ellerim avuç içlerimi tırmalıyordu. Korkudan titriyordum. Kenan bana saldırmıştı. Kenan bana dokunmaya çalışmıştı. Midemden bir öğürme isteği peydah olunca daha fazla karşı koyamayıp banyoya koştum. Hiçbir şey yememiş olduğum için zar zor tatsız bir sıvı çıkarabilmiştim. Sifonu çekerken saçlarımı geriye atarak hıçkırdım. Sonra yeniden ve yeniden derken nefessiz kalana dek hıçkırıklara boğuldum. Canım yanıyordu. Canım çok yanıyordu. Hangi birine yanacağımı hangi birini düşüneceğimi bilmiyordum. Dizlerimi karnıma doğru çekip olduğum yerde çökerek devam ettim ağlamaya.

 

Alparslan’ı biliyordu. Tuğrul da biliyordu. Bilmiyorsa da öğrenecekti. Bunun düşüncesi beynimde derin bir yankı oluştururken başımı yukarı doğru kaldırdım. Nefes almaya dayanmaya çalıştım. Olmuyordu. Bir günde daha ne kadar acıyla mücadele edebilirdim ki ? Hangi bir derdime yanacak hangi birine üzülecektim ben ? Hangisine kafa yorup halledecektim ? Her şey bir yana Kenan’ın yaptığını nasıl unutacaktım? Bedenimde hissediyordum teninin o leş kokusunu. Kokuyu yeniden almamla öğürsem de midem boş olduğu için faydasız kaldı. Göz bebeklerim yerinden fırlayacaktı sanki. Kusup rahatlamak bu iğrenç hissi bedenimden söküp atmak istiyordum. Ama çabalarım sonuçsuz kalıyordu. Olmuyordu. ‘Kusmayı bile beceremiyorum ‘dedim içimden. Sinirle güldüm sonra. Neyi beceriyordum ki ? Hayatımda ne yolunda gidiyordu ? Her şey her geçen saniye daha da sarpa sarıyordu. Alparslan eskisi gibi değildi. Üstelik hayatında bir başkası olabilirdi. Yetmezmiş gibi Tuğrul ilişkimizi biliyor olabilirdi.

 

Kenan’ın az önce yaptığı şey ise…

 

Düşünmek bile içimi yakıp midemi kavurdu. Düşünmek istemiyordum. Ellerimi başıma vurdum defalarca. Sus dedim. Sus Allah’ın cezası düşünme. Hatırlama nasıl dokunmaya çalıştığını. O leş kokusunu hatırlama. Bakışlarını hissettim sonra. Yüzüm buruşurken gözlerim kapandı. Yaşlar gözlerimden öyle çok akıyordu ki gözlerim acıyla yanıyordu. Nefesim ciğerime battı. Nefes alamadım. Yutkunamadım boğazıma kokusu dolduğu için . Boğazım yanıyordu. Midem yeniden kalkarken beynimde boynuma yeltendiği sahne canlandı. Tırnaklarımla boynumu çizdim. O izler silinsin istedim. Olmadı. Yetmedi. Dudaklarımı öpmek istemişti. En son sevgilimin içli içli öptüğü dudaklarımı kirletmek istemişti. Hızla ayağa kalkıp suyu açtım. Ellerime avuç avuç su doldurup dudaklarımı yıkadım. Yetmedi. Yetmedi. Olmuyordu. Silinmiyordu o anlar beynimden. Yaşlar gözlerimi değil artık tenimi de yakmaya başladığında hızla kıyafetlerimi çıkarıp kendimi duşa attım.

 

Böyle temizlenirim dedim. Yarın sevgilim gelecekti. Düzelecekti her şey. Onun karşısına tertemiz çıkmak zorundaydım . Bedenim, ellerim, dudaklarım ve hatta bütün vücudum pisliğe bulanmıştı. Temizlenmeliydim. Suyu en sıcağa getirerek açtım. Lifime olanca duş jelini döküp bedenime bastırdım. Boynuma, kollarıma bacaklarıma… Her yerimi defalarca sürte sürte acımı çıkara çıkara temizledim. Yetmedi. Dudaklarımı defalarca hıncımı çıkararak sildim. Olmuyordu. Pistim işte. Pisliğe bulanmıştım. Geçmiyordu. Keseye uzandı elim. Sert hareketlerle keseledim bedenimi. Bir yandan ağlıyor bir yandan bütün hıncımı bedenimden çıkarıyordum. Vücudum uyuşmaya başladığında acıya daha fazla göğüs geremeyip olduğum yere bıraktım kendimi. Oturduğum yerde ağlamaya devam ettim. Yoktu. Kimsem yoktu. Şu halde bile kendi başımın çaresine bakmaya mecburdum. Ölebilirdim. Tuğrul öğrenirse sonum olurdu. Alparslan giderse de sonum olurdu. Benim bir hayatım yoktu. Herkesten bağımsız kendime ait bir hayatım yoktu. Birilerinin ufacık bir şey yapması hayatımı bitirmeye yetiyordu. Kaybedecek bir canın var dedi içimdeki o kötüye yoran ses. Gülümseyip dışımdan tekrarladım.

 

“ Kaybedecek bir canım var.”

 

İyi yanım konuştu bu kez.’ Bir kardeşin var’ dedi. Doğru. Beni çok seven bir kardeşim vardı. Küçüktü ama çok küçüktü. Varlığı kalbimdeki o boşluğu doldursa da küçüktü. Ben olmasam da olurdu. Ölmeyi düşünmeye başladım. Su akıyordu. Zaman geçmeye devam ediyordu. Bedenimde defalarca yıkayarak muhtemelen tahriş ettiğim yerler kızarmış yanıyordu. Ben ise ölümü düşünüyordum. Tuğrul biliyorsa zaten ölecektim. Öldürmese bile bu evden dışarı adım dahi attırmaz yani yaşatmazdı. Zaten yaşamıyordum değil mi ? Gizli saklı kaçtığım anlar olmasa en son ne zaman dışarı çıkmıştım ki? Mezuniyet baloma bile göndermemişti. Alparslan üzüldüğüm için o gece beni evden alarak bir yat ayarlamıştı. Romantik ve eğlenceli bir gece geçirsem de son mezuniyetimde kep atamamıştım. Üniversiteye bile gidememiş bu eve kapana kısılmıştım.

 

Alparslan…

 

Sevgilim…

 

Bu gece bedenim her ne kadar temizlemek için uğraşsam da bir başkasının ellerine esir düşmüştü. Midem bulanıyordu. Tenime ondan başkasının kokusu geçmişti. Nefes alamıyordum. Bunu ona nasıl anlatacaktım ki? Sen beni aldattın mı diye nasıl hesap soracaktım? Soracak yüzüm var mıydı?

 

Tuğrul öğrendi beni bu hayattan kurtar diyebilecek miydim? Buna cesaret etmeye hakkım var mıydı ?

 

Gözlerimde yaşlar tükenirken uzunca bir süre olduğum yere sindim. Su başımdan aşağı akıp tenimi yaktıkça acı kalbimi dağlıyordu. Acı bir yankı oluşuyordu içimde. Bu yankı beni mahvediyordu. Bir müddet sonra ölmek bile ağır gelmeye başladı. Ölecek halim bile yoktu. Bunu düşünecek ve kendimi buna hazırlayacak halim bile yoktu benim.

 

Güçlükle ayağa kalktım. Daha fazla duşta kalamazdım. Çıkıp biraz uyumam yani bütün bu olanlardan kaçmam gerekiyordu.

 

Duşakabinin camına tutunarak dışarı çıktım. Adım attığım gibi gözlerimi kıstım. Bütün banyo buharla dolmuştu. Zar zor adımlayarak havluma ulaştım. Güçlükle havluyu bedenime dolayıp odama geçtim. Dizlerimde bedenimi taşıyacak derman yoktu. Yatağa bıraktım kendimi. Yorganı üzerime çekerken cenin pozisyonunu aldım.

 

O kadar çok ağlamıştım ki gözlerimi kapatmamla yorgunluktan uykuya dalmışım.

 

…….

 

Ayna…

 

Çiçeklerle dolu olan kırık aynam…

 

Bütün çiçekler papatya olmuş. En büyüğünün üzerinde küçük bir kelebek var. Aynama değil onlara bakıyorum gülümseyerek. Ellerim o ikisinin üzerinde gezinirken gülümsüyorum.

 

Sonra aynadaki yansımama dalıyor gözlerim. Üzerimde bembeyaz uzun bir elbise var. Annemin elbisesi. Kendi elleriyle dantel işlemeler eklediği gül gibi kokan elbisesi. Elbisenin eteğini düzeltiyorum elimle. Gözlerimde simsiyah bir sürme çekili. Gözlerim böyle daha bir siyah olmuş sanki. Kirpiklerimi tel tel ayırıp ay tenime al bir ifade eklemişim. Dudaklarımda narçiçeği bir ruj var. Gülümsüyorum. Annemin makyajı bu. Her sabah bıkmadan usanmadan tekrar tekrar yaptığı her seferinde bir öncekinden çok daha güzel yaptığı her gün daha da güzel göründüğü o makyajı. Saçlarım da annem gibi. Belime kadar uzanıyor. Simsiyah yine. O kadar parlak o kadar yumuşak duruyor ki ellerimle dokunmadan duramıyorum. Bir iki tutamı arkaya verirken gülümsüyorum. Tıpkı annem gibiyim. Arkamı dönüyorum daha sonra. Farklı bir odaya. Annemin odası burası. Komodinin üzerindeki birlikte boyadığımız abajurden tanıyorum. Odaya kısaca göz gezdiriyorum. Her şey yerli yerinde. Annemin yeşil perdeleri, krem başlıklı yatağı, çiçekli duvar kağıtları, köşedeki el işi yapması için aldığı ahşap sandalyesi, duvardaki benim resmim… Her şey olduğu gibi yerinde. Gülümsüyorum tekrardan. Her şey hazır diyorum. Odadan sakin adımlarla çıkarken adımlarım mutfağa ilerliyor. Masanın üzerinde bir bardak süt var. Onu alıyorum elime. Dokununca anlıyorum ılık olduğunu. Yüzümde bir tebessüm oluşurken bahçeye açılan kapıdan dışarıyı izlemeye dalıyorum. Hava karanlık. Soğuk gibi duruyor. Soğuğu hissetmemle içim ürperiyor. Titreme oluşunca perdeyi çekip adımlarımı mutfaktan çıkarıp soldaki merdivenlere yöneltiyorum.

 

Tanıdık bir odada son buluyor adımlarım. Kendi odama geliyorum. Kapıyı yavaşça aralarken önce başımı içeri uzatıp bakıyorum.

 

Küçük kısa siyah saçlı bir kız çocuğu oturuyor yatağın içinde. Minicik ellerini önünde birleştirmiş gülümseyerek beni izliyor. Onu görmemle bende gülümsüyorum. İçime öyle güzel bir his doluyor ki… Sorguluyorum bu hissi’ Bir insan nasıl böyle güzel hissedebilir? ‘ diyorum. İçimdeki o güzel hissin verdiği huzura dalarken içeri girip kapıyı sakince kapatıyorum.

 

“ Anneciğim…”

 

Sesi o kadar tatlı ki… İçim yumuşacık oluyor. Ona doğru yaklaştıkça gülüşüm büyüyor. Beyaz bir pijama var üzerinde. Yanakları öyle tombul öyle şirin ki… Isırmamak için kendimi zor tutuyorum. Gözleri tıpkı benimkiler gibi kömür karası. Pencereden vuran ayın ışığı gözlerine yansıyıp eşsiz bir manzara ortaya çıkarıyor.

 

Ona yaklaştıkça içimde bir heyecan oluşuyor. Yanına varınca elimdeki sütü komodine bırakıp sıkıca sarılıyorum ona. Kokusunu içime çekerken o da minik elleriyle bedenimi sarmalıyor. İçli bir nefes alırken konuşuyorum.

 

“ Güzel kızım… Göğüm… Gökyüzüm…”

 

Sesi duyunca afallıyorum. Bu ses benim sesim değil. Anılarımın en derinlerinde özenle sakladığım en değerlimin, annemin sesi… İrkiliyorum ama tepki veremiyorum. Daha sıkı sarılıyorum ona. O da sarılıyor bana. Kokusuna doymak ister gibi içli içli nefesler çekiyorum burnuma. Gül kokuyor. Annem gibi, mis gibi gül kokuyor. Ellerimle yüzünü avuçlayıp göz göze geliyorum onunla. Gülümsüyor. Gülümsüyorum. Yanağına sulu bir öpücük bırakırken kıkırdıyor.

 

Huylandığını düşünerek daha çok uğraşmak istiyorum onunla. Diğer yanağına yeltendiğim an kapı büyük bir gürültüyle açılıyor. Alparslan sinirli gözlerle bana bakıyor. İçim ürperirken bakışlarım küçük kıza kayıyor. O da korku dolu ifadelerle Alparslan’a bakıyor. Belli ki ondan korkuyor. Yine belli ki bende ondan korkuyorum.

 

“ Odaya gel.”

 

Sesi hayli sinirli bakışları öfke dolu. İçimde bir şeyler ürperiyor. Yutkunarak “ Geliyorum.” Diyorum.

 

Kapıyı şiddetle kapattığında yerimde sıçrasam da ona belli etmemeye çalışarak gülümsüyorum. Komodindeki süte uzanıyorum sonra. Ellerim titriyor. Sütü ona uzattığımda burun kıvırıyor.

 

“ Hadi kızım. İç sütünü.”

 

Minik elleri önünde bağlanınca somurtmaya başlıyor. “ Ben süt içmem.”

 

Bıkkın bir nefes veriyorum. “ Hadi. İç şu sütü.” Yeniden uzattığımda başını çeviriyor.

 

“ İstemem.”

 

Derin bir nefes veriyorum. “ İç dedim sana. Baban bekliyor.”

 

“ Hayır.”

 

Sinirle elimdeki bardağı ona uzatıyorum. Başını yine çevirince diğer elimle çenesini tutarak zorla sütü içirmeye başlıyorum. Gözleri doluyor.. Benim de gözlerim doluyor. Bardaktaki süt azaldıkça genzime süt tadı dolmaya başlıyor. Eş zamanlı olarak mideme bir sancı oturuyor. Sancıdan yüzüm buruşurken başını iterek sütü deviriyor.

 

“ İstemiyorum anne.”

 

Sesi yalvarıyordu sanki. Ağlıyor. Üstü başı batmış. Her yer süt olmuş. Süt kokuyor.

 

Sütün kokusu ve tadı bütün bedenimi kaplarken ağlamaya başlıyorum. Midem öyle bulanıyor ki öğürmemek için nefesimi tutuyorum. Bakışlarımız kesişiyor sonra. O mahcup bir halde bakıyor sütü döktüğü için. Ben ise bu bakıştan rahatsız olurken sinirleniyorum. Başıma iş çıkardığını düşünüyorum. Zaten acelem olduğu için, Alparslan’ı beklettiğim için tedirgin hissediyorum. Bir de bu eklenince öfkeme yenik düşüyorum. Tokat atıyorum ona. Acısı sol yanımı yaksa da dilimi ısırarak acımı hafifletmeye çalışıyorum.

 

Tokadın sesi yanağını bulduğunda sola savrularak çığlık atıyor. Çığlığı bile adımı zikrediyor.

 

“ ANNE !”

 

Annemin adıyla uyanıp yataktan sıçrayarak fırladığımda kalbim hızlı hızlı atıyordu. Derin bir nefes verdim. Çok şükür dedim içimden. Kabus olduğu için şükrettim. Bilinç altımın bana bir oyunuydu. Gördüklerimi beynimde tekrarlarken o küçük kız çocuğunu anımsadım. Kokusu bakışı… Benim kızımdı . rüyada bile olsa benimdi. İçimi yumuşacık bir his sararken kalbimde bir boşluk oluştu. O küçük çocuğun boşluğu. Daha sonra diğer detayları hatırladıkça kafamı sağa sola sallayarak düşünmemeye çalıştım.

 

Olduğum yerde daha çok doğrulurken derin nefesler alıyordum. Nefeslerimi yastığın altından duyulan bir titreşim böldü. Alparslan mesaj atmıştı.

 

Gece yarısı evde bekleyeceğim.

 

Dünkü konuşmayı ve yaşananları anımsadım. Donuk bir ifadeyle ekrana dalmıştım. Bugün buluşacaktık. O kadınla alakalı her ne varsa öğrenecektim. Ama içimdeki suçluluk duygusu baki kalacaktı. Benim bir suçum yoktu evet. Ama bu öyle berbat öyle iğrenç bir histi ki… Bedenimdeki kiri hâlâ söküp atamadım diye düşünerek yeniden kendimden tiksindim. Bundan sonra hayatım ne şekilde seyredecekti bilmiyorum. O benim abim sayılırdı. Bana saldırmıştı. Babama baba diyordu. Bu düşünce içimden geçerken istemsizce başım sağa sola sallandı.

 

Babama baba derken karısıyla yatıyordu. Ona abi diyerek böyle bir şeyi beklememek başlı başına hataydı. Üstelik ona güvenmiyor ondan gelecek her darbeye hazırlıklı bir şekilde bekliyordum. Ama bu… Bir ömür uğraşsam da kendimi hazırlayamayacağım kadar beter bir olaydı. Bunu ondan bile beklemediğim için kendime kızdım.

 

Düşünürken Tuğrul’un henüz öğrenmediğine karar verdim. Öğrenseydi eğer bundan kesinlikle haberim olurdu. Kenan’ın söyleyip söylemeyeceği ise belirsizdi. Şevval’i bildiğim için susabilirdi. Ama anlatabilirdi. Her şey ihtimal dahilindeydi. Onunla bundan sonra aynı evde kalmak çok zordu. Alparslan’a bunları anlatmam gerekiyordu. Eğer dediği gibi beni aldatmamışsa bilmesi gerekiyordu. Onun beni aldatmayacağına inanacak kadar ona güvensem de kendime güvenemiyor işin sonunda ise ondan şüpheye düşüyordum. Bu durum berbattı.

 

Düşüncelerimi bu kez yavaşça açılan kapı böldü. Nare elindeki tepsiyle odama giriyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Onca derdin arasında içim ısındı. Tebessüm ettim.

 

“ Günaydın abla.”

 

Sesimi toplamaya çalıştım. Boğazımı temizleyerek konuştum onunla.

 

“ Günaydın ablacım.”

 

Tepsiyi komodine bırakıp meraklı bakışlarını yüzümde gezdirdi.

 

“ Neden havluyla uyudun ?”

 

Üzerime bakındım. Yorgan hafifçe düştüğü için havlu görünüyordu. Açılmamıştı ama pek bir şeyi de kapattığı söylenemezdi. Yorganı biraz çekerek gülümsedim yine.

 

“ Uyuyakalmışım bebeğim.”

 

Tek kaşı havalandı.

 

“Bu yüzünün hali ne o zaman? Omzun da kızarmış. Omzuna ne oldu ?”

 

Bir eli sol omzuma davranınca irkilerek geri çekildim. Birinin bana dokunması hissi tuhaf gelmişti. Dünkü şoku atlatamamıştım. Üstelik omzum dokununca yanmıştı. İçime derin bir acı yayıldı.

 

“ Bir şey yok Nare. İyiyim. Dün sen varken baya ağlamıştım. Sonra duş alıp uyudum. Geçti. Şimdi iyiyim.”

 

Dün olanları bilmemesi gerekiyordu. Yalan söyledim ama ilk defa ona yalan söylerken içim bu kadar rahattı. Derin bir nefes verip tebessüm etti. Konuşmak istemediğimi düşünüyor bu yüzden üstelemiyordu. Böyle düşündüğü için omzumdan bir yük kalktı. Rahatlayamadım çünkü omzumda hâlâ tonlarca yük vardı.

 

“ Kahvaltı getirdim sana. Çoktan öğlen oldu ama…” Nefes verip yanıma oturdu. “ Uyumak iyi gelmiştir abla. Geçecek her şey. Ben inanıyorum. Bir şekilde geçiyor işte. Sen hep dersin ya .”

 

Kaşım şüpheyle havalanırken meraklı bakışlarımı ona yönelttim.

 

“ Zaman en güçlü silgidir dersin ya hep. Onu diyorum. “

 

Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. Öyleydi. Zaman en güçlü silgiydi. Ama gücü acıyı hafifletmeye ya da unutturmaya değil alıştırmaya yarıyordu. Acılarımızı acılar kısmından silip alışılmışlar kısmına yazıyordu. Buna da alışır bunları da unuturum dedim içimden. Tebessümüm yayılırken sol elimle yanağını okşadım. Bu küçücük kız benim tek ailemdi.

 

Nare de gülümsedi önce. Sonra kolumdaki kızarıklığı gördü. Muhtemelen dün duşta cildimi mahvetmiştim. Su çok sıcaktı ve benim tenimdeki darbelerim fazla sertti. Endişeyle kolumu kavradı.

 

“ Abla bu ne ?”

 

Kolumu çekip önüme bıraktım.

 

“ Duşta biraz uzun kaldığım için oldu. Su çok sıcakmış. Fark edemedim.”

 

Hiddetle ayağa kalktı.

 

“ Babam mı yaptı ? Doğruyu söyle. Omzunda da var. Ne oldu neden yaptı yine ?”

 

Sona doğru sesi çatallaştı. Gözleri dolmaya başladı. Ayağa kalkıp yüzünü avuçlarım arasına aldım. Böyle düşünüyor olması bile etimi lime lime ediyordu. Bu küçücük kız bu soruyu sormamalıydı. Ona bunu yaşatan hayata lanet ettim.

 

“ Hayır. O yapmadı. Gerçekten duşta oldu. Yemin ederim ki o yapmadı bebeğim.”

 

Bakışlarında korku vardı. Burnunu çekti. Ellerimi tutarken konuştu.

 

“ Doğruyu söyle abla lütfen.”

 

Sesindeki üzüntü sanki yalvarıyordu bana. Gülümsedim yine. Derin bir nefes verdim.

 

“ Doğruyu söylüyorum ablacım. Gerçekten doğrusu bu. Hadi kahvaltı yapalım. Dün hiçbir şey yemedim. Çok açım.”

 

Hakikaten de açlıktan bayılmak üzereydim. Yatağı aceleyle düzeltip tepsiyi önüme koyarak oturdum. Omlet ve kahvaltılık vardı. İştahla ağzıma bir parça omlet attığımda Nare’nin hâlâ bana baktığını gördüm.

 

“ Ne? Söyledim ya bir şey yok diye.”

 

Kıkırdayarak bacaklarımı işaret etti.

 

“ Çıplaksın abla.”

 

Bakışlarım o yöne kayınca ağzımdaki parçayı güçlükle yuttum. Frikik veriyordum. Hatta vermiyor açıkça sunuyordum. Toparlanıp daha normal bir şekilde otururken ağzıma bir tane zeytin attım.

 

“ Giyinmekle uğraşamayacak kadar açım. Gelsene sende.”

 

Yanıma otururken derin bir nefes verip saçını geriye attı.

 

“ Tokum ben. Sabah annemle yedik.”

 

Bakışlarım onda kilitlendi. Şevval’e bakmaya fırsatım olmamıştı. Nasıl olduğunu çaktırmadan ona sormak istedim.

 

“ Annen nasıl ?”

 

Nare şaşkın bir ifadeyle baktı bana. Haklıydı. Çaktırmadan değil de açıkça sormuştum çünkü. Aklım hiç yerinde değildi.

 

“İyi. Neden sordun ki ?”

 

“Hiç. Öylesine.”

 

Yeniden tabağıma döndüğümde köşedeki otlu peynire iştahla daldım. Bir parça ekmek koparıp peynirle birlikte ağzıma attım. Çiğnemeye başladıkça tadı değişti. Tuhaf kokuyordu. Bozuk gibiydi tadı. Ekşimsi bir tat aldım. Daha sonra o tat acılaştıkça yutkunamadım. Yüzüm buruştu. Daha fazla çiğneyemeyeceğimi anlayıp peçeteye çıkardım.

 

Nare’ değişik bir bakışla beni izliyordu. Onun da yüzü buruşmuştu.

 

“ Bozuk mu bu ? Tadı berbat. Midem bulandı.”

 

Ağzımdaki o tat geçin diye portakal suyu yudumladım. Midem bulanmaya başlamıştı. O ekşi tat hâlâ dilimdeydi. Nare bir parça peynir alıp ağzına attı. Güzel güzel çiğneyerek yuttu.

 

“Gayet iyi.”

 

Yeniden bir parça alıp bu sefer kokusuna baktım. Öğürme isteği gelince tabağa bırakıp ellerimle yüzüme hava yaptım.

 

“ Ne iyisi? Leş gibi kokuyor.”

 

Nare tuhaf bir şekilde bakmaya devam ediyordu. Kaşları havalanmıştı. Çıkarmam pek hoş olmadığı için öyle baktığını düşünerek bir soru yönelttim.

 

“ Ne ? Çıkardım diye rahatsız mı oldun yoksa ? Cidden berbattı. Yiyemedim.”

 

Bakışları daha da sertleşirken yutkunup derin bir nefes verdi.

 

“ Abla… “ Bakışları yüzümde geziniyordu. “ Sen… Hamile misin ?”

 

Buz kestim. İfadem donuklaşırken Nare ile birbirimize bakmaya devam ediyorduk. Olabilir mi diye düşündüm. İçimi tuhaf, rahatsız bir his kaplarken bakışlarımı ondan kaçırdım. Neredeyse her seferinde yani en azından ilk yapışımızda içime b*şalıyordu ama korunuyordum. İlk ilişkimizin ertesi günü hap almaya başlamıştım ve regl olmuştum. Mümkün değildi.

 

“ En son ne zaman regl oldun abla ? “

 

Sesinde bir tereddüt hakimdi. Bende tereddüt ederek düşünmeye başladım. Bakışlarım yerde bir yerde sabitlenirken düşündüm. Regl olduğum günün sabahında Çisem’e yazdığım geldi aklıma. Hemen telefonu çıkararak eski mesajlara gittim. 1 Ağustos. En son regl olduğumu hatırladığım tarih 1 Ağustos’tu.

 

“ Ağustos… birinde.”

 

Ayağa kalkıp önümde çöktü.

 

“Emin misin ? “

 

Başımı olumlu anlamda sallarken içimi bir korku kapladı. Gerçekten olabilir miydi ? Hamile miydim ben ? En iyi ihtimalle 20 gün gecikmişti. Ama bildiğim kadarıyla bu kadar kısa sürede belirtisi olmazdı.

 

“ Hayır daha 20 gün olmuş. Değilim.”

 

“ Emin olabilir misin?”

 

Gözlerinin içine bakarken başım benden istemsiz sağa sola sallandı. Olamazdım. Bu benim böyle kesin konuşabileceğim bir konu değildi çünkü. Küçükte olsa bir şüphe vardı içimde.

 

“ Test alalım abla.”

 

Ayağa kalktım. Olmaz dedim içimden. Korunuyorum diye tekrarladım. Şüpheyi kenara bırakarak güçlükle konuşmaya başladım.

 

“ Hayır değilim. 20 gün olmuş daha. Değilim işte.”

 

Saçı ellerine gitti. Daha sonra aklına bir fikir gelmiş gibi telefonuna uzanıp arama motoruna bir şeyler yazdı.

 

“ Ne yapıyorsun?”

 

Meraklı gözlerim onda gezinirken bir yandan da düşünüyordum. Korkudan kalbim çıkacak gibi atıyordu. Ellerim göğsümde birleşirken kuruyan dudaklarımı ıslatıp içimden dua ettim. Olmaması için defalarca kez dua ettim. Bu kadar olay çok fazlaydı. Bu kaldırabileceğimden çok daha fazlasıydı. Onca derdin arasında bir de bu kuşkuyla baş etmek beynimi uyuşturuyordu.

 

Nare telefondan bakışlarını çekerken onu bana doğru uzattı. Aynı saniyelerde heyecanla konuşmaya başladı.

 

“ Buldum. 20 günde erken belirti nadiren görülebilirmiş. Ama daha önemli bir şey… Yerleşme kanaması regl ile karışabiliyormuş yani…”

 

Merakla öne atıldım. Gösterdiği yazıyı hızlı bir şekilde okumaya başladım. Dediği gibi yerleşme kanaması adet döngüsü ile karışabildiği için bazen hamileliğin daha yaygın görülen belirtileri baş göstermeden gebelik fark edilemeyebiliyormuş. Okumam bittiğinde titreyen ellerle telefonu Nare’ye uzattım. Son kanamam daha öncekilerden farklıydı. Az miktarda ve daha açık renkliydi. Bunu fark edince konuyla ilgili araştırma yapmış sonucu doğum kontrol hapına bağlamıştım. Kanamayı azaltma gibi bir etkisinin olduğu zaten bilinen bir şeydi. Yine de o gün bu minicik ihtimali düşünmeyip ardına düşmediğim için kendime kızdım.

 

Nare’nin bakışları üzerimde gezinmeye devam ediyordu. Yutkundum. Ona bir cevap vermem gerekiyordu. İçimdeki korku her geçen saniye artarken bakışlarımı kaçırdım. Karnımda ondan bir parça olabilirdi. İçimde bir can taşıyor olabilirdim. Düşüncesi aklımı başımdan alırken çaresizce mırıldandım.

 

“ Bu gerçek olabilir mi ? Ben… “

 

Devamını getirmeye dilim varmadı. İçimde bir kalp atıyor olabilirdi. Ondan bir kalp, ona ait bir kalp. Dişlerimin gıcırtısını duyuyordum. Korkudan ve şoktan her yanım titriyordu. Nare halimi fark ederek tam karşımda durdu.

 

“ Abla sanırım regl olduğun günden daha fazla bu çocuk. Aynı gün mü yaptınız ?”

 

Çocuk…

 

Benim…

 

Bizim çocuğumuz…

 

Küçük bir an ihtimali içimi kıpırdattı. Onu kendi evladını severken düşledim. Elif’le yan yana geldiğimiz her an onu kızımızla hayal ediyordum. Hatta bir keresinde bu düşüncemi onunla paylaşıp ne kadar iyi bir baba olacağından söz etmiştim. O ise en büyük hayalinin bana benzeyen bir kızımızın olması olduğunu söylemişti. Bir de isteği vardı.

 

Bahar…

 

Kızımızın adını Bahar koymak istiyordu. ‘ Hazan benim dünyamda tek bahar.” Der hep. O yüzden kızımızın adının da Bahar olmasının hayatını mükemmelleştireceğine inanıyordu.

 

Onu ve küçük Bahar’ımızı hayal ederken dalmışım. Nare kolumdan dürttü. Adımı zikrettiğinde bakışlarım ona ve en nihayetinde gerçeğe döndü.

 

Sözlerini anımsadım sonra. Beraber olduğumuz gün bana söylediklerini…

 

“Korunuyorsun değil mi?”

 

“ Hamile bir şekilde evlenmek istemezsin diye düşünüyorum.”

 

Kafamın içinde bu cümlesi yankılanırken ellerim yumruk oldu. Gözlerim kapanırken zar zor nefes aldım. Şimdi ona nasıl ‘Ben hamileyim. ‘ diyecektim ki? Bunu bile bile korunmamı istediği halde nasıl … Bu durumda olacaklar beni öylesine çok korkutuyordu ki soyutlanmış bir şekilde düşüncelere dalmıştım. O kabul etse bile ki o gün bunu sorup karşılığında evleneceğimiz yanıtını almıştım. O yüzden kabul etmesi çok muhtemeldi ama bu durumda bir çocuk doğurmak korkutucu geliyordu. Şimdi içimdeki o iğrenç hisle mücadele etmeye çalışırken neden korunmamı istediğini çok daha iyi anlıyordum. Anne olmaya çocuk doğurmaya asla hazır değildim. Hele ki böyle bir durumda. Tuğrul ilişkimi öğrenecekti. Bir şekilde hamile olduğum anlaşılacaktı. Belki bu evden kurtulacaktım ama kurtuluşum oldukça zorlu olacaktı. Alparslan ile evlenip bu evden kaçıp kurtulmanın hayalini belki binlerce defa kurmuştum ama şimdi düşünüce içimi bir korku kaplıyordu. Ellerim havaya kalkarken omuz silktim. Umutsuzca inkar ettim. İnkar etmek her zaman olduğu gibi tek kaçış yolumdu ve ben şu an bu ihtimalden kaçmak istiyordum.

 

“ Nare yeter. Saçmalık bu. Hamile değilim ben.”

 

Sözlerim ağzımdan çıkarken içimdeki şüphe beynime doğru yol alarak büyüyordu. Regl olmadan bir gün önce de yapmıştık. Hatta regl olduğumu onunla birlikte olurken fark etmiştim. Yani beraber fark etmiştik. Aklımın her bir köşesinde içime geldiği anlar yankılanmaya başladı. Bu kelimenin tam anlamıyla tutuşmamı sağlamıştı. Kalbim büyük bir gürültüyle çarparken dişlerim birbirine vuruyordu. İnkar da etsem kaçış yoktu. Omuzlarım düşerken kabulleniş gösterdim.

 

“ Test almam gerekiyor.”

 

Fısıltıyla konuşuyordum. Bunu sesli die getirmek bile beni korkutuyordu. Ellerimi saçıma atıp ümitsizce yatağa oturdum. Nare ise tam karşımda beni izliyordu.

 

“ Ben hallederim.”

 

Bakışlarım hızla onu bulurken sert çıkmam gerektiğini düşündüm. On dördünü henüz doldurmamıştı bile. Nasıl hamilelik testi alabileceğini düşünürdü ? Buna izin veremezdim. Henüz liseli olmuştu. Her konuda bilgisi olduğu için bu konuda kendinden emin konuşuyordu ama bu doğum kontrol hapı almakla aynı şey değildi. O ilaçlar birçok hastalığın tedavisinde kullanıldığı için yargılayıcı bakışlara maruz kalmadan rahatlıkla edinebilirdi. Ama bu çok başkaydı.

 

“ Saçmalama. Alamazsın öyle bir şey.”

 

Yanıma adımlayıp önümde diz çöktü.

 

“ Eczaneden değil annemden alacağım. Dolabında kutu kutu var. Ne yapacaksa o kadar testi? Birini alsam hiç fark etmez.”

 

Şevval’in odasında bunlardan kutu kutu olması aklımı karıştıracak gibi olsa da buna fırsatım olmadığını anımsayıp düşünmemeye çalıştım. Başımı olumsuz anlamda sallarken bunun da doğru olmayıp yanlış anlaşılacağını düşündüm.

 

“ Ben alırım. Görürse seni yanlış anlar.”

 

Başını kabullenir gibi sağa eğdi.

 

“ Tamam.”

 

 

On dakika sonra Şevval’i atlatıp bir test alarak odama gitmiştim bile. Nare’ye odada beklemesini söyleyip banyoya girerek kapıyı kapattım. Ellerim titrerken önce talimatları okudum. Kalbimin çarpıntısı göğsüme sertçe vurduğunda derin bir nefes vererek lavaboya yöneldim. Testi sabunluğun yanına bırakıp ellerimi yıkadım. Suyu avucuma doldurup yüzüme çarptığımda biraz daha iyi hissediyordum ama korku bedenimi öyle ele geçirmişti ki şu an üzerimden tır geçse acısını hissedemeyecek kadar uyuşmuş durumdaydım. Havluyu almak için elimi sağa attığımda bakışlarım aynaya kaydı. Üstüme elime ne geldiyse geçirmiştim. Krem rengi bir tişört ve kırmızı eşofman giyinmiştim. Aceleden üzerime sütyen bile giymediğimi görünce yüzüm buruştu. İçimi bir utanç kapladı. Saçlarım birbirine karışmıştı. Oldukça bakımsız görünüyordu. Bakışlarım anlık olarak karnıma kaydığında göz bebeklerim titredi. Yan dönerek baktığımda hafif bir şişkinlik gördüm. Başım sağa sola sallanırken içimden karnımın hiç düz olmadığını , her zaman minik bir göbeğe sahip olduğumu geçirdim. Ellerim titreyerek karnıma doğru yol alırken korkarak buna engel oldum. Orada bir can olmasından korktum. Titreyen ellerim bu kez teste gitti. Derin bir nefes vererek yazılanları uyguladım.

 

Testi yeniden lavaboya bırakırken klozetin üzerine oturup beklemeye başladım. Bakışlarım fayansta sabitlenirken içimde tek bir ses yoktu. Çıkmıyordu. Dünden beri tek bir saniye susmayan o sesler şimdi yoktu. Avuç içlerimi kaşımaya başladım. Sessizlik rahatsız olucu olmaya başladığında ellerimi kafamda birleştirip vurdum. Konuşmalarını istedim. Nefes alış verişlerim dışında tek bir ses bile yoktu. Yeter dedim içimden. Yeter konuşun. Dayanamıyorum dedim sessizce. Sesim fısıltıdan ibaretken tekrarladım. Dayanamıyorum. Olmuyor. Bu kadarı fazla. Çok fazla. Nasıl Anne olacağım ben ? İçimdeki o lanet sesler neredesiniz? Şu an beynimi kurcalayıp ihtimaller içinde boğulmamı sağlamanız gerekmez mi? Bu ihtimalle tek başıma nasıl mücadele edeceğim ? Gözlerimin önüne o fotoğraf düştü sonra. O kadını gördüm. Yüzü gözlerimin önüne geldi. ‘Ya yalan söylediyse ?’dedim kendi kendime. Ya o beni aldattıysa…

 

Ben ne yapacaktım ? Nasıl üstesinden gelecektim bunun? Tekrar vurdum başıma. Tekrar ve tekrar. Susmayın dedim yine. Bir cevap verin dedim içimden.’ Ne yapacağım, nasıl mücadele edeceğim ?’ dedim. Sessizlik çoğaldıkça derin derin nefesler aldım. Gözlerim dolmaya başladı. Ağlamak istemiyordum. Gözlerimi suçladım.’ Ufacık bir şeyde damlalarını dökmeye yer arıyorsun.’ dedim. Telefondan saati kontrol ettim sonra. Daha beş dakika olmuştu. Zaman çok yavaş geçiyordu. Zaman geçmek nedir bilmiyordu. Korku yeniden işledi iliklerime. Nefesim ciğerime batarken anne olmaktan korktum. Anne olmak… Bana öyle uzak öyle dayanılmaz ki…

 

“ Ben anne olamam…”

 

Sesim fısıltıyla karışıktı. Olamazdım. Annem yokken anne olamazdım. İstemiyordum ki bunu daha önce de konuşmuştuk. Hazır değilim diyerek iç çektim. Hazır değildim. Böyle bir şeye nasıl hazır olunurdu ki? Annesiz büyüyen biri anne olmaya nasıl hazır olabilir? Korunurken nasıl hamile kalabilirim? Kendi kendime sorduğum soruların ardı arkası kesilmezken Nare kapıya vurdu.

 

“ Abla ? “

 

İrkilerek kapıya baktım. Yalnız öğrenmek istediğimi söyleyerek onu banyoya almamış üstelik kapıyı kilitlemiştim. Boğazımı temizleyerek konuştum.

 

“ Daha vakit var.”

 

“ Abla kaç dakika oldu sen içeri gireli. Baksana bir. Testin üstünde kaç dakika yazıyor ?”

 

Elim testin olduğu kutuya gidecek gibi oldu ama titrediği için ulaşamadı. Gözlerimi kapatıp odaklanmaya çalıştım. Olmadı. Ellerim o kadar çok titriyordu ki testi alamadım. Ya da almaya cesaret edemedim. Güldüm sonra kendi kendime.

 

“ Korkak. Korkaksın. “

 

Öyleydim. Neyime güvenip onunla yatmaya cesaret ettiğimi sorgulamaya başladım. Sahi, gerçekten bu riski nasıl almaya cesaret etmiştim ben? Korunmama rağmen hamile kalabileceğim ihtimalini nasıl göz ardı etmiştim ?

 

“ Anlamadım ne ? “

 

Nare ona söylediğimi düşünerek cevap vermişti. Ayağa kalktım. Duruşumu düzeltip tekrar teste atıldım. Kutudaki yazıları okuyup test yapmadan önce süreyi kontrol etmiştim. On dakika diyordu. Test ters çevrili bir şekilde elimdeyken telefondan saati yine kontrol ettim. İki dakika kalmıştı. Nefes verdim. Aynaya baktım sonra. Gözlerim kızarmıştı. İçimden dua ettim. Hamile olmamayı diledim.

 

Telefonda sayaç başlatıp gözlerimi kapattım. Gözümün önüne sabah gördüğüm rüya geldi. O kız çocuğu, anneme benzeyen hatta tıpkısı olmuş ben ve öfkeden gözü dönmüş ikimizi de korkutan Alparslan… ‘Bir işaret mi ?’ diye sorguladım. Bu bir işaretse eğer Alparslan iyi bir baba olmamıştı.

 

Ben… Ona vurduğum için kendime kızdım. Bende iyi bir anne olmamıştım. Gözlerimi açtığımda bu kez gözümden bir damla yaş süzüldü. Kırmızılıklar gözlerimde daha çok hakimdi şimdi. Kronometreye baktığımda süre çoktan dolmuştu.

 

Ellerim titriyordu yine. Telefonu zar zor bırakıp kendimi bakmaya hazırladım. Derin derin nefesler alırken yeniden dua ettim. Bu kadarı başıma gelmesin dedim. Ben bunu kaldıramam dedim. Güçlükle testi çevirdiğimde gerçeklerle yüzleştim.

 

Çift çizgi…

 

Bebek…

 

İçimde bir bebek var.

 

Ondan bir parça…

 

Onun ve benim …

 

İkimizin…

 

İkimize ait kanlı canlı bir parça…

 

Sevdiğim adamdan benim içimde yetişen bir can…

 

Anne…

 

Ben anne olacağım…

 

Ellerim hâlâ titrerken testi sıkı sıkı tuttum. Gözlerim buğulanıyordu. Ne hissedeceğimi ne yapacağımı bilemez bir haldeyken güçlükle kapıyı açtım. Nare’nin meraklı bakışları üzerimde gezindi. Daha sonra testin elimde olduğunu fark ederek aldı. İfadesini seçemedim. Gözlerim daha fazla buğulandığı için yüzünü göremiyordum. Sesi uğultuyla karışıkken sarıldı. Öyle sıkı sarıldı ki sanki içimdeki ona, o bebeğe sarılmaya çalışıyordu. Gözlerim kapanıp açılırken onu daha net görmeye başladım. Yaşlar yanaklarımdan süzülüyordu. O bu kez yanaklarımı öptü. Mutlu görünüyordu. İçimde sorguladım bunu. Bu kadar mutlu olmasının normal olup olmamasını sorguladım. Korku kapladı içimi. En derinimi alevler sardı. Tuhaf ve değişik bir his vardı içimde. En önemlisi içimde bir can vardı. Bunu bilmek bile korkmamı sağlıyordu. Korkumu biraz olsun hafifletmek için kardeşimle paylaşmayı denedim.

 

“ Ne yapacağım ben şimdi ? “

 

Gülüşü biraz soldu. Ama hemen toparlandı.

 

“ Yapılacak şey belli. Babası size sahip çıkacak. Bu evden kurtaracak. “

 

Geri geri adımladım. Asıl neden sevindiği şimdi belli olmuştu. Bu evden bu hayattan kurtulacağım diye seviniyordu. Benim de sevinmem gerekiyordu ama içimde kötü bir his vardı. Ayrıca yolunda giden bir ilişkinin orta yerinde de değildik. Ne kadar yapmaz desem de ‘Yapmadım.’ dese de bana ihanet etmiş olabilirdi. Ayrıca maalesef ki Kenan ve dün olanlar gibi engeller de mevcuttu. Dün yaşanılanları hatırlamak bile tüylerimi ürpertirken sıkıntılı bir nefes verdim.

 

“ Ya yapmazsa ? Nare bilmiyorsun. Kenan öğrenmiş. “

 

“ Ne? Ne demek… Nasıl öğrenmiş?”

 

İfadesindeki sevinç yerle bir olurken yerini korku ve endişe aldı. Ellerimi saçıma atıp geriye döndüm. Kafam çok karışıktı. Yanlış şeyler söylemek üzereydim. Dilimi ısırarak bastırdım kendimi. Daha sonra bu karışıklığa içimdeki varlığın tamamen sürpriz olması ve Alparslan’ın sözleri eklendi.

 

“ Bilmiyorum öğrenmiş işte. Nare…

Ben … O korunmamı istedi. Olmaz yapamam.”

 

Kolumdan sertçe tutarak kendine çevirdi.

 

“ Abla sen mal mısın ? Sen demedin mi çok seviyor diye? “

 

İçimden tekrarladım. Evet seviyordu. Ama o kadın… Olanlar... Soğuk tavrı… Emin olamıyordum işte. Korunmamı istemesini anlasam da tepkisinden, en çokta dün yaşananlardan , o sözlerin gerçek olmasından korkuyordum. İçimde s*ktiğim bir his vardı ve asla geçmiyordu. Zaten her şey üst üste geldiği için mantıklı kararlar veremiyor ne varsa baltalıyordum.

 

“ Seviyor ama-“

 

Sözümü başını dikerek kendinden emin konuşması böldü.

 

“ Aması yok. Seviyorsa bu çocuğa da sana da sahip çıkacak. Sevmiyorsa da çıkacak.”

 

………

 

Yarım saat sonra kendimi arka kapıdan alel acele evden çıkmış bir halde buldum. Nare haklıydı. Her ne kadar korunmamı istese de Alparslan çocuğuna sahip çıkmayacak bir adam değildi. Onunla konuştuğumda aramız ne durumda olursa olsun bana destek olacaktı. Bunu bilmek içimi biraz olsun rahatlatmıştı çünkü korkuyordum. Anne olma korkusu yetmiyormuş gibi bir de evdekilere evlenme durumunu açıklaması daha da önemlisi çocuğu saklaması vardı. Düşündükçe düşünceler midemde kramp oluşturdu. Sancı hareket etmemi zorlasa da zar zor dağ evine doğru yola koyuldum. Mesaj atmıştım. Dönmeyince aramıştım ama telefonu kapalıydı. Bende son çare eve gitmeye karar vermiştim. Anahtarım yoktu. O yokken eve uğramadığım için bana anahtar çıkartmasına gerek kalmamıştı. O gelene kadar bahçede bekleyip geldiğinde hamile olduğumu söyleyecektim. Nasıl söyleyeceğim hakkında en ufak bir fikrim dahi olmasa da bunu yapacaktım.

 

Evlenirsek her şey bitecek geride kalacaktı. O kadın mevzusunu aklıma dahi getirmemeye çalışarak evine doğru hızla adımladım. Nasıl söyleyeceğimi düşündüm tüm yol boyu. Çözümüm konuşmasına dahi fırsat vermeden direkt hamile olduğumu söylemek olmuştu. Diğer mevzular sonra konuşulmalıydı. Bu kararı bile güçlükle vermiştim çünkü eğer dergi konusunda yalan söylemişse bu sonucunu tahmin bile edemeyeceğim bir durumdu. O yüzden şu an için öncelik bu konuydu.

 

Nihayet eve ulaştığımda bahçe kapısını açarak içeri girdim.

 

Alparslan’ın arabalarından biri buradaydı. İçimi bir heyecan kaplarken hızla kapıya yönelip zile bastım. Kalbimde engel olamadığım bir heyecan vardı. Elim bir an istemsiz olarak karnıma gidecek gibi olsa da buna engel oldum. Heyecan bedenimin her bir yanını kaplarken gözlerimi kapatıp derin bir nefes verdim. Her ne yaşanırsa ne olursa olsun şu an onun varlığına ihtiyacım vardı. Her şeyi bir kenara bırakıp özlemim dinecek diyerek sevince daldım.

 

Kapı açılmayınca evde olmadığını düşünerek sıkıntılı bir nefes verdim. Tekrar şansımı denemek isteyerek zile bastıktan sonra başımı çevirerek cama baktım. Kimse görünmüyordu. Yeniden kapıya dönüp zile basacağım anda kapı usulca açıldı.

 

Özleminden deliye döndüğüm yeşiller tam karşımdaydı. Yüzüme derin bir gülümseme yerleşirken öne atılıp sarılmak istedim. Ona sarılmaya kokusunu hissetmeye ihtiyacım vardı.

 

“ Sevgilim…”

 

Onu zikrederken kollarımı açarak ona doğru ilerledim. O ise bu isteğimi birkaç adım geriye giderek reddetti. İfadem bozulurken yüzüme bir burukluk eklendi. Şaşkın ifademin ardına sığınarak olduğum yerde donakaldım.

 

“ Neden geldin ?”

 

İfademe daha büyük bir hüzün çökerken bakışlarım ifademin aksine boştu. Şaşkınlıktan dilim lâl olmakla meşguldü. Sesi o kadar soğuktu ki içimi üşüttü. Bakışlarında ise alışık olmadığım bir tavır vardı. Yutkundum. Bir an dün onu aradığım ya da hesap sorduğum için böyle olduğunu düşündüm. Bu düşünceye sığınarak ona zor da olsa açıklamamı yapmaya güç buldum.

 

“ Sen gel demiştin.”

 

Kaşları havalanırken çenesi seğirdi. Benim bakışlarımdaki donukluk ise devam ediyordu.

 

“ Ben sana gece gel demiştim.”

 

Dudaklarımdan şaşkın bir nida döküldü. Erken geldiğim için miydi bu tavrı ? Bir gece yanında kalmam için bütün İstanbul’u yakmaya razı olan Alparslan’a ne yapmıştı ? Hayretler içinde ona bakmayı sürdürsem de yüzünde tek bir ifade dahi yoktu. Ağzımı bir iki defa aralayıp kapadıktan sonra sıkıntılı bir nefes verdim.

 

“ Ne oluyor Alparslan, ne bu tavrın?”

 

Derin bir nefes verirken eliyle içeriyi işaret ettiğinde kalbimdeki acı çarpıntıya aldırmamaya çalışarak içeri girdim. Holün önünde dikilip yanıma gelmesini bekledim. Kapıyı kapatmadan adımlayıp karşımda durdu. Meraklı gözlerle ona baktım. Bir açıklama bekliyordum bu tavrı için. Onu dergide ben görmüştüm. Ama şimdi o , dergide beni bir başkasıyla görmüş gibi davranıyordu. Gözlerimin içine ürkütücü bir ifadeyle baktığında olduğum yere sindim. Sıkıntılı bir nefes verdi. Bakışlarını kaçırdı daha sonra. Yutkunuşunu gördüm.Gözleri karşımda bir yere sabitlenirken konuşmaya başladı.

 

“ Aslında bu konuşmayı gece geldiğinde yapacaktım. Ama madem buradasın… “

 

Duraksadığında kalbim hızlı hızlı atıyordu. O bana bakmasa da meraklı bir şekilde gözlerinin içine bakmayı sürdürdüm. Yutkundu tekrar. Adem elmasının hareketiyle gözlerim oraya kaysa da yeniden ona baktım. Bu kez gözlerimiz kesişti. Yeşilleri ifadesiz bakışını sürdürüyordu. “ Bitti.”

 

Olduğum yerde sendelerken gözlerim kapandı. Yutkunmaya çalıştım. Dediği şeyi idrak etmeye çalıştım. Bitti… kalbimde büyük bir sancı peydah olurken elim titreyerek karnıma gidiyordu. Güçlükle engel oldum. Hâlâ gözlerine bakıyordum. Gözlerimdeki acıyı ve şaşkınlığı görmüyor gibi ifadesizce bakıp cevap bekliyordu. Zar zor ağzımı araladım.

 

“ Ne ?”

 

Şaşkınlık beynimin düşünme yetisini elinden almıştı. Gözlerimin içine bakıp burun kıvırdı. Dudaklarından küçük bir mırıltı çıktığında bakışları bu kez yerdeydi. Derin bir nefes verirken sıkıntılı olduğunu hissettim.Yeniden gözlerime baktığında cevap bekleyen bendim. Ona ne yapmış olabileceğimi düşünüyordum bir yandan da. Neden? Diye soruyordum içimden kendime.

 

“ Bitti dedim. Duymadın mı ?“

 

Bitti… Beynimin içinde bir ses yankılandı. Güçlü ve yankılı bir ses. Bu ses kulağımı çınlatırken hafifçe sola doğru başımı eğdim. Gözlerim kapanırken yutkundum. İdrak etmeye çalıştım. Sanki biri altımdan yeri çekmişti. Ayakta durmak zulüm gibiydi. Ben içimde ondan bir parça taşırken o bitti demişti. Bitti. Ben onsuz nefes alamam korkusuyla yaşarken tek bir kelimesi aldığım bütün nefesleri yerle bir etmişti. Hayır dedim kendime. Yalan. Yalan söylüyor. Başım olumsuzca sağa sola sallandı.

 

“ Yalan değil mi ? Gerçekten demedin bana bunu ? Değil mi ? Bırakamazsın ki sen beni.”

 

Sesim çatallaşmaya başlarken gözlerim çoktan dolmuştu. Gerçek değildi bu. O beni bırakmazdı. Daha birkaç hafta öncesine kadar ben uyurken kirpiklerimi saymıştı. Şimdi nasıl bitti diyebiliyordu ? Bakışlarım özleminden deliye döndüğüm yeşillerinde sabitlendi. İfadesi yoktu. Aşkla bakmıyordu bana. Ne değişmiş olabilirdi ki ? O kadın mı vardı hayatında , güzel bulmuyor muydu artık beni ? Ben onun aşkından ölüp biterken bitmesi mümkün değildi. Bitemezdi çünkü karnımda onun çocuğu vardı. Başım inatla sağa sola sallanırken bakışlarını kaçırdı. Gözlerime bakmadan ifadesizce konuşuyordu. Benim tanıdığım Alparslan ne olursa olsun gözlerini kaçırmazdı. O gözlerde gizlediği bir şeyler vardı.

 

“ Gerçek. Şimdiye kadar benden duyduğun tek gerçek bu. “

 

Kaşlarım çatılırken ne dediğini idrak etmeye çalışıyordum. Şaşkınca olduğum yerde kalakalmıştım. Rüya olmasını diledim. Duyduklarımın hepsi kötü bir kabustan ibaret olsun diye dilekler sıraladım. Ben tepki bile veremezken o konuşmaya devam etti.

 

“ Babandan intikam almak için bedenini kullandım.”

 

Bedenime ağır bir taş fırlatıldı sanki. Ben etkisiyle savrulup yere düştüm. O taş yerinden milim oynamadı ama. Üstümde kalmaya devam etti. Her saniye bir ömür uzunluğundaydı. Taş ağırlaştıkça acım arttı. Altında ezildikçe ruhumdan bir parça koptu. Parçalar koptukça bedenimden bir yana savruldu. Göğsüm daraldı. Öyle, öyle çok daraldı ki bir elim göğsüme giderek baskı uyguladı. Hafiflesin istedim. Hafifletmek için bastırdım. Geçmedi ama. Taş kanımı çekiyordu sanki. Kopan parçalar ise nefesimi. Ölüyorum sandım. Benim altında ezildiğim taş onun sözleriydi. Kaldıramadım. Olmadı. Bedenim bu cümlenin ağırlığını taşıyamadı. Benim bedenimi kullandığını söylüyordu. Ama dedim içimden. Ben istedim dedim. Nasıl olur ? Dedim. İçim acıdan kavrulmaya devam ederken o aynı ifadeyle bakışını sürdürüyordu. Ağzımı araladım birkaç kez. Konuşmayı denedim. Yapamadım. Taş yerinden milim oynamazken altında ezilmeye devam ettim. Gözlerim buğudan onu görmemeye başlayınca iç çektim. Güçlükle sormak için nefes alabildim. Yalandı bütün bunlar. Koca bir yalan. Karşımda ezilip büzülürken yalan söylüyordu.

 

“ Ben… İstedim… Yalan… Yalan söylüyorsun.”

 

Başım sağa sola sallanırken gözlerim kapandı. İki gözümden de birer damla yaş süzülürken acılı gözlerim onun ifadesizliğine rastladı. Kolumu sıktım. Gerçek olup olmadığını idrak edebilmek için canımı yakmayı denedim. Ama canım zaten öylesine çok yanıyordu ki etimin acısını hissedemedim. Gerçek değil diye tekrarladım içimden. Gerçek olsa hissederdim dedim . Gerçek olmadığını düşünmek yüzüme buruk bir tebessüm yaydı. Tebessümüm onun soğuk ifadesine rastlasa da sıkıntılı hali benim hislerimi doğruluyordu sanki.

 

“ Doğru. Sen istedin. İsteyerek işimi kolaylaştırdın. Doğrusu… Bu kadar çabuk kıvama geleceğini tahmin etmemiştim.”

 

Dudaklarımdan amansız bir nida döküldü. Ağzım açıldı yine. Konuşmayı denedim ama dudaklarım titriyordu. Burnumu çekebildim sadece. Ağladığım için yaşlara o da teslim olmuştu. Sözleri beynimde yankılanırken sanki olduğum yerde sarsılıyordum. Başım dönüyordu. Göz bebeklerim titrerken ağlamak yetmiyordu. Haykırmak istedim. Ona tokat atıp bağırıp çağırmak istedim. Yalan söylediğini itiraf etsin diye yalvarmak hatta dizlerine kapanmak istedim. Yapamadım hiçbirini. Yüzüne sulu gözlerle bakmaktan öteye gidemedim. Onun tavrında herhangi bir değişiklik yoktu. Sanki çok normal bir konuşma yapıyormuş gibi duruyordu. Yeşillerine baktım içli içli. Dudaklarımdan bir nefes kaçarken yaşları silip ona doğru bir adım attım. Gözlerine bakarken kalbimin sesini dinliyorum. O, bana gerçeği söylüyor.’ Demişti. Gözlerine baktım gerçeği görebilmek için. Kalbimi tuttum bir elimle de. Aşkını hissettim sonra. Yalan dedi kalbim. Bu gözler sevmiyor olamaz dedi. İfadesizlikle gizlenmeue çalışsa da o gözlerde aşk vardı.Gülümsedim ona. Kalbime de kalbimin sahibine de içtenlikle gülümsedim.

 

“ Yalan söylüyorsun. Kalbini okuyabiliyorum. Gözlerin… Onlar bana gerçeği söylüyor Alp ben… Ben seni çok seviyorum. Sende beni seviyorsun. Bunların hepsi yalan.”

 

Başım ve bakışlarım reddetse de gözlerim gerçek olduğunu söyleyerek kabulleniyordu. Ona doğru bir adım daha attım bana bakması için. Ellerine atıldım. Bakışları bende değildi. Yeşillerini çekmişti benden. Uzun ince parmaklarına gitti elim. Tam tutup bırakmamak için yemin edecekken elini çekip bir adım geriye gitti.

 

“ Yeter Hazan. Bitti dedim. Hiç başlamadan bitti.”

 

Hayır dedim kendi kendime. Hayır bitmedi. ‘Hamileyim ben ne bitmesi?’ dedim. Elim karnıma doğru gitti. Korktum yine. Ona dokunmaya korktum. Hıçkırdım. Hıçkırıklarım boğazıma takılınca yutkunamadım. Özensizce sildim yaşları. Başımı sağa sola sallayıp inkar ederken ona doğru adımladım. Bu meseleyi halletmem gerekiyordu. Altında ezildiğim taşı görmezden gelmeye çalışarak yeşillerinden güç aldım. Nefesimi topladım.

 

“ Hayır. Hayır bitmedi. Şaka yapıyorsun değil mi ? Beni kandırıyorsun sen. Hadi aşkım, yeter. Bunun sırası değil. Hiç değil bak…” derin bir nefes aldım. Kelimeler boğazıma dolanmıştı.

 

“ Konuşmamız gereken başka şeyler var. Hem benim… Benim sana söylemem gereken çok önemli bir şey var sevgilim. Lütfen kes artık şunu. Bak ben iyi değilim.” Ellerimle kendimi işaret ediyordum bu esnada. Donuk bakışlarına bile gülümsedim. Gülümsememi yüzümden silmeden devam ettim konuşmaya. “ Üzme beni ne olur ! Ben seni çok seviyorum.”

 

Elini tutmak için öne atıldım yeniden. Elini çekerek geri geri adımladı. Bakışları bedenimde gezindi. Güldü sonra . Alaylıydı bu gülüşü. Ama karşılık vermeden duramadım. Tamam dedim içimden. Tamam bitiyor. Kabus geçti. Alaylı gülüşünden bile ümitlendim. Bakışları ile kendimi kandırmam yetmedi bu kez gülüşünden medet umdum.

 

“ Yeter. Bu saçma tiyatroya harcayacak vaktim yok. “

 

Tiyatro demişti aşkıma. Onu kaybetmemek için verdiğim savaşa tiyatro demişti. Aldığım kaçıncı Darbeydi bu ? kalbim daha kaç parçaya bölünebilirdi ki? Buz kestim. Hareket etmeden kaldım öyle. Ellerim yeniden ellerini bulmaya çalıştı. Bu kez zorda olsa tutmayı başardığımda yüzüme bakmıyordu. Elini çekmek için davransa da zar zor kalbime götürdüm elini.

 

“ Duyuyor musun nasıl çarptığını ? Sen buna nasıl yalan dersin ? Ben senin aşkından ölüyorum. Sen bana nasıl yalandı dersin? “ Bakışları hâlâ yüzümde değildi. Gözlerime bakmıyordu. Sinirlendim. Ben onun yeşillerine dalabilmek için başkası ile olan fotoğrafına uzun uzun dalmışken o yanında olmama rağmen gözlerime bakmıyordu. “ YÜZÜME BAK! BİR ŞEY SÖYLE BANA !”

 

Yüzüme baktığında çenesi seğiriyordu. Sinir gördüm gözlerinde. Dakikalar sonra ilk kez gözlerinde bir ifade gördüm. Benim bakışlarım ise acıdan üzüntüden başka bir şey ifade etmiyordu. Elini hızla kalbimin üzerinden çekerken geri geri adımladı.

 

“ Dediğim gibi, babandan intikamımı senin namusunu alarak aldım. Başka söylenecek bir şey yok.”

 

Şaşkın bir nida döküldü dudaklarımdan. Ne intikamından söz ediyordu ? Tuğrul ona ne yapmış olabilirdi ? Her şey yalan diyordu. Değildi. Hissettiğim her şey gerçekti. Yaşadıklarımız gerçekti. Aşkımız gerçekti. Başımı sağa sola salladım tekrar. İçimden inkar ettim. Bu gerçek değildi. Öyle olsaydı bunun için bunca zaman bekler miydi ? Beraber olduktan sonra çekip giderdi. Daha dün Dante’nin gidişi konuşulunca beni ortada bırakmamasından söz etmiştik. Bırakmamıştı. Şimdi neden ? Neden böyle söylüyordu?

 

İçimdeki inkar arttıkça onun bakışlarında bir bıkkınlık görmeye başladım. Bakışlarını her ne kadar benden çekse de tek bir ifadesinde bile aşkımı yinelemek için gözlerinden bakışlarımı çekmiyordum. Orada bir yerlerde gizlenmiş de olsa acı vardı. Hissediyordum. Ama içimdeki deli şüpheler dışa vurmaktan da geri durmuyordu.

 

“ Öyleyse neden ? Neden bunca zaman bekledin ? Neden sana köpek gibi aşık olmama izin verdin ?”

 

Yutkundu. Acı bir yutkunuştu bu. Yeniden gözlerimiz kenetlendiğinde sanki dakikalardır ziyan olmamış bin bir parçaya bölünmemiş gibi kalbim heyecanla attı. Onun gözlerine rastlamanın heyecanı acımı dindirmeye başlayacakken konuşmaya başladı.

 

“ Planım ilk seferinde bitirmekti ama… Tenine doymam tahmin ettiğimden uzun sürdü.”

 

İfadem buz keserken bakışlarım kaydı. Ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi bilemez bir halde öylece duruyordum karşısında. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Üstümdeki taşın üstüne her ağzını açtığında bir yenisini ekliyordu. Ben o taşların altında ezilirken sanki dünyanın en normal cümlesini kuruyor gibi ifadesizdi. Gözümden düşen damlalar sıklaşsa da aldırmadan ona doğru adımlayıp dibine girdim. Bana bakmamak için gözlerini kaçırdı. Eline sarıldım. Çekti ama izin vermemek için iki elimle birden tuttum elini.

 

“ Ben seni çok seviyorum. Ne olur yapma bana bunu . Sensiz nasıl yaşarım? Nasıl nefes alırım ? “

 

Elini çekmesiyle beni itmesi bir oldu. Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki. Bakışlarından korktum. İlk defa sevdiğim adamdan korktum. Bana zarar verecek diye korkup ellerimi yüzümde siper ettim. Kalbim hızlı hızlı çarparken geriye doğru sendelesem de düşmedim. Tam karşımda durup omuz silkti.

 

“ YETER ! DEFOL GİT HAYATIMDAN ! “

 

Gözlerine baktım umutsuzca.’ Bu benim sevdiğim aşık olduğum adamın bakışları mı?’dedim kendi kendime. Ondan korktuğum için kendime şaşırdım. Bakışlarındaki o korkunç ifade içimi ürpertirken gözlerim yere kaydı. Düşündüm kısa bir an. Tuğrul’dan ne kadar çok korktuğumu düşündüm. Şimdi karşımdaki adamdan da korktuğum kazındı beynime. Ne hissedeceğimi bilemez bir haldeyken geri geri adımladım. Zaten açık olan kapının önüne geldiğimde aklımdaki tek şey ölümdü. Yaşamanın anlamı yoktu. Yıllar sonra yeniden sevildiğime inanıp mutlu olmuşken bir hiç uğruna kullanılmanın hayal kırıklığı sinmişti üzerime. İntikam uğruna kullanılmış bir bedenin ağırlığını karnımdaki günahsızla birlikte taşıyordum. O bana nefretle bakıp evini terk etmemi beklerken ben gözlerinin içine aşkla bakıyordum. Her şeye rağmen onu son kez görüp yeşillerini hafızama kazımak istedim. Bebeğimizin bir suçu yoktu. Suçsuz günahsız hayatını bu lanet dünyaya ulaşmadan ait olduğu yerde, annesinin saklısında sonlandıracaktım. Tek bir dilek hakkım olsa sonsuza kadar annemin yanında olmayı dilerdim. Bebeğim adına ikimizin dileğini diledim. Beraber gömülecektik. Anneannesinin yanında uyuyacaktık. Babasına son kez gülümseyip içimden aşkımı haykırarak evden çıktım. Arkamı dönüp yeniden ona bakacağım esnada kapı sertçe kapatıldı.

 

Kapının kapanışıyla içimde kalan son umudun kırıntıları da yok oldu. Hiçbir zaman evim, yuvam olmayan o cehenneme doğru adımlarken aklımdaki tek şey zaten kırık olan o uğursuz aynanın parçalarını kullanmaktı. Bedenim bir ceset misali ağır ağır hareket ediyordu zindanına. Üzerimdeki ağırlıklar öyle çoktu ki adımlarım kendimi zorlamasam yerden kalkmıyordu.

 

Bakışlarım onunla adımladığımız yollarda takılı yürürken telefona bir bildirim düştü. Acelesiz hareketlerle elime alıp baktım. Nare mesaj atmıştı.

 

Abla sakın eve gelme. Babam öğrenmiş. Odana çıktı. Engel olamadım. Kal orada. Sakın dönme. Kendine ve yeğenime dikkat et. Seni çok seviyorum.

 

Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme. Ölümüm yaşama tutunmamı sağlayan adamı benden alan kişiden olacaktı. Alparslan ile hissettiğim kalbimin sıcak tınısı onun yüzünden son bulacaktı.

 

O benim kalbimi bütün çiçekleriyle birlikte yerle bir etmişti. Nefes alan bir ölüydüm artık. Benliğim ve duygularımı yitirmiştim.Şimdi sayesinde kaybettiğim ne varsa annemin varlığı ile kazanmak için ilk defa mutlulukla koşar adım cehennemime gidiyordum.

 

Bölüm Şarkısı - Gülşen Bir Taraf Seç

 

Tenimi Kokuna Dokuna Günahına bulayıp yarım bıraktın....

 

Hazan ,bu sözleri sen mi söyledin be kızım ?

 

Onların Şarkısı en çok bu bölüme yakışırdı. Onların şarkısı diyorum çünkü gerçekten bu şarkı bu çifte yazılmış gibi. Hazan'ın ağzından Alparslan'a yazılmış gibi. Kurgumu düşünüp yazarken en çok dinlediğim şarkı oluyor aynı zamanda.

 

Yorumlarda Alparslan'a sövme butonu bırakacağım ama fazla abartmayalım diğer bölümlere de kalsın :))

 

Ufak hatırlatmamı tekrar yapayım 15. Bölüme kadar olan bölümlerin hepsi geçmiş zamandan. Bu bölüm de tabii ki dahil olmak üzere.

 

Yarım bırakılanlara...

 

Yeni bölümde en kısa sürede görüşmek üzere güzellikle kalın 🫶🏻

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...