21. Bölüm

Ruhefza

Sude ben
sudenoloji

21. RUHEFZA

 

                                   🔥

 

Ruhefza, ruh ve efza kelimelerinin bileşimiyle oluşan ; ruhu bağışlayan can veren ve ferahlatan anlamına gelen bir kelimedir. Ruhum okşanmadı yıllardır. Yıllardır ben evlat hasretiyle ruhumun varlığını dahi unuttum ancak bir zamanlar bir adam vardı; sevdiğim, bedenimi teslim ettiğim adam. O adam ruhumu öyle güzel okşuyordu ki ben onun varlığıyla , onun aşkıyla sevmeyi ve sevilmeyi yeniden öğrenmiştim. Sonra bir gün karşıma çıkıp ' bedenini kullandım.' Demişti. Ben o sözleri işitmeme rağmen onu kalbimden silip atamamıştım üstelik. Bedenimi tekrar tekrar kullanmasını dileyecek kadar aciz bir kadındım karşısında. Aldatıldığımı öğrendiğimde dahi neredeyse her gece tenini ve kokusunu hayal ederek uyuyacak kadar gurursuz bir aptal aşıktım ben. Sonra bir gün o gurursuz aptal kadın evlat acısıyla kendine geldi. Özünü bulup içindeki o yaralı gurursuz kadından aklının dahi alamayacağı kadar güçlü bir kadın yarattı.

 

Şimdiyse o güçlü kadın bir zamanlar ruhu okşanan gurursuz kadının aşkı olan adamın arabasında. Yanımda o aşkı oturuyor üstelik. Dakikalardır sırıtarak bakıyor yüzüme. İkimizin bileğinde de kelepçe var. İdrak ettiğim o ilk an buna karşı koyarak debelensem de geç kalmıştım bunun için. Ne olursa olsun , ne söylersem söyleyeyim karşı koyamamıştım. Karşı koymak derken yanlış bir sözcük kullanma hatasına düşmek istemem. Kelepçenin sardığı bileğimi nazikçe kavrayarak itelemeden arabasına binmemi sağladı. Zor kullanmadı bunun için. Hoş, kelepçe taktıktan sonra zor kullansa da kullanmasa da aynı şey oluyor. Zoru en başında yaptı zaten. O zor şu an hâlâ bileğimde.

 

İçli bir nefes vererek dudaklarımı yalarken düşünüyorum. Zihnim karman çorman bir halde. Yalçın'ı başka bir araca bindirdiler. Alparslan'ın üstüne yürüyüp yakasını kavrasa da polislerin ayırmasıyla güçlükle bindi arabaya. Sivil bir araç o da. Alparslan bilerek iki sivil araç getirtmiş olmalı. Bir de bana utanmadan ' Merak etme, senin adamın diye onu da ele vermedim.' Dedi. Ancak Dağhan ve Poyraz başta olmak üzere alandaki adamların hepsi tutuklandı.

 

Sıkıntıyla dişlerimi dudağıma geçirerek yanıma çevirdim bakışlarımı. Anında benimle göz göze gelerek bir gözünü kırpıp sırıttı. Bu esnada içime dolan öfkeyi dışıma yansıtarak kelepçeli olan kolumu hafifçe kaldırıp onun koluna vurdum. Ancak aynı kelepçenin diğer eşi de onda olduğu için onun kolu da benimkiyle birlikte kalktı ve darbem maalesef ki hafif bir dokunmadan ibaret kaldı.

 

Minicik olan darbem karşısında hafifçe kıkırdayarak dudaklarını ıslattı. Bu esnada ben daha çok sinirlenip önüme dönmekle meşguldüm. Zira ne yapacağım belirsizdi. Beni yanına almıştı. Üstelik en iyi adamım da onun elinde esirdi. Şimdi ne olacağı ve onun elinden nasıl kurtulacağım ise belirsizdi. Ben belirsizliklerle mücadele ederken o umursamaz bir tınıda konuşmaya başladı.

 

" Boşuna vuruyorsun bana. Elimden kaçışın yok."

 

Bakışlarım sözleriyle yeniden ona dönerken çattım kaşlarımı. Benim planımı öğrendiği için aklınca benden intikam alacaktı. Canımın gözümde zerre değeri yoktu ama benim düşündüğüm şey kızımdı. Ben onun elinde oldukça kızıma dair iz arayamazdım. Üstelik Dağhan da hapisteydi. Ondan şüphe etsem de Alparslan'a da inanmıyordum ve zaten karışık bir durumda olan zihnim daha da karmaşık bir yolculuğa çıkmıştı. Bunun etkisiyle artan öfkemi sesime yansıttım.

 

" Kes sesini Tufanlı."

 

Ağzının içinde cık yaparak salladı başını. Ben de bu esnada öfkeli bir soluma ile iki elimi önümde birleştirerek dişlerimi var gücümle dudaklarıma geçirip içli içli nefesler alıp verdim. Nasıl kurtulacağımı ve elinden nasıl kaçacağımı düşünüyordum. Vereceği ceza da yapacakları da zihnimde büyük birer soru işaretiydi.

 

" Sana bu tarz sözlerin yakışmadığını hep söylüyorum. Neyse, bu sözlerini daha kibarlarıyla değiştirmek için bolca vaktin olacak nasılsa."

 

Bakışlarım yeniden ona döndüğünde öfkeli bir nidayla kahkaha atarak salladım başımı. Beni elinde o kadar uzun süre tutmasına asla izin vermezdim. Şu an düşünemiyor olsam dahi elbet zihnimde bir şeyler can bulacaktı. Başka çaremin olmayışı beni buna sürükleyecekti. Üstelik Dante öğrendiği andan itibaren bana ulaşmanın yollarını arayacaktı.

 

" Sen öyle zannet. Daha beni tanıyamadın Tufanlı. Öyle bir kelepçe takarak beni elinde tutamazsın." Dişlerimi birbirine vurarak daha öfkeli bir nefes verdiğimde cümlem hız kesmeden sürüyordu. " O kelepçeyi alır senin g*tüne-"

 

Sözlerimi anında hafifçe sert çıkan sözleriyle böldüğünde sesinde ciddiyet hakimdi. "Ağır ol bakayım. O kadar da değil."

 

Başımı tamamen ona çevirerek bakışlarımı gözlerinde tuttum. Bu esnada gözlerim kararlılığımı yansıtıyordu. " O kadar da...Tam olarak o kadar."

 

Zihnimdeki karmaşık düşünceler ve onun yapmamış olması ihtimali dahi içimdeki öfkeyi dindirmiyordu. Aksine her şey daha da karmaşık bir hal alarak öfkemi arttırıyordu. Çünkü ben ondan yapmamış olması için kanıt bekliyordum. Üstelik onu daha rahat aklayıp katile erişmek için bir plan yapmıştım ama o yaptığım planı altüst etmişti.

 

" Öyle şeylere merakım yok çok şükür. Ben deldirmeyi değil de delmeyi tercih ediyorum."

 

Bakışlarım ve mimiklerimle ne demek istediğini sorguladığım esnada imalı bir sırıtışla göz kırparak kıkırdadı. Bu esnada kast ettiği şeyi anlayarak yüzümü buruşturup önüme döndüm. İçimde değişik bir his peydah olurken istemsizce gözlerimi kapatarak yüzümü daha çok buruşturdum.

 

" Terbiyesiz."

 

Alparslan ise sözlerime kıkırdayarak hiç duraksamadan cevap verdi. Ben de bu esnada onun bu aralar neden böyle cinsel göndermeler yaptığını ve neyden yüz bulduğunu sorguluyordum. Neden ağladığını ve onun suçsuz olabileceğini sorgulamamdan yüz bulmuştu belli ki. Ancak bilmediği şey benim bunları düşünürken bir yandan da onu suçluyor oluşumdu.

 

" Diyene bak! Sen az önce ne dediğini unuttun galiba." Ağzının içinde homurdanarak devam etti. " Siz bize ana avrat dümdüz giderken hiç sorun yok Hazan hanım."

 

Dişlerimi sıkarak yüzümü buruşturmamı hafifletip öfkeli bir nefesle kalktım ayağa. Ona boyun eğmek istemiyordum. Her geçen saniye aleyhime işliyordu. Nereye götürecekti ve ne yapacaktı ? Belirsizdi bunlar. Neredeyse bir saattir yoldaydık. Araca ilk bindiğimde kolunu ısırıp kaçmaya çalışırken fazla enerji kaybettiğim için uzun bir dinlenme yapmıştım ama şimdi tam vaktiydi. Alparslan kalkmamla sorgular bir tınıda konuşurken ben başımı eğerek ayakta durmaya çalışıyordum. Ticari aracın ön kısmından görüne n yolu inceliyordum. Belki birileri görürse polise söylerdi. Ya da belki direkt polis görürdü ve bu işkence biterdi.

 

" Hazan, ne yapıyorsun ? Otur hadi şuraya."

 

Omuz silkerek sıkıntılı bir nefes verdiğimde yolun oldukça karanlık ve izbe bir yerden geçtiğini gördüm. Ardından tabela olduğunu fark ederek bir adım atıp onu incelemeye çalıştığımda onun oturuyor olmasıyla hareket edemeyerek kolumu daha çok çektim. Bu esnada onun öfkeli bir solumayla daha rahat hareket etmem adına kolunu bana doğru uzattığını görsem de önemsemeyerek tabelayı inceledim. Gözlerimi daha çok kısarak incelediğim yazıdan bir b*k anlamayarak içli bir nefes verdim. Gürcüce yazılar vardı tabelada. Anlamam mümkün değildi. Bir elimi saçıma atarak ne yapacağımı düşündüğüm sırada ise o gayet rahat bir tınıda konuşuyordu.

 

" Tiflis'teyiz. Az sonra havalimanından özel uçakla İstanbul'a gideceğiz."

 

Bakışlarımı saniyelik olarak ona çevirip ters bir bakış attığımda yutkunarak gülümsedi. Dalga geçiyordu yine. Umurunda bile değildi ne olduğu. Ben ise onun aksine gözlerimi daha çok kısıp yola bakarak düşüncelere daldım. Ülkeye döneceksek eğer işim kolaydı. Dante bir şekilde yerimi bulurdu. Ben de onunla iletişime geçerek kaçmayı deneyebilirdim. Adamlarımı Dante organize edecekti çünkü Yalçın da onun elindeydi. Saçlarımdaki ellerim daha çok dolandığı esnada öfkeli solumam sürdü. O ise bu esnada koluyla kolumu sertçe çekerek ona bakmamı sağladı. Bu esnada beklemediğim için eğik olan başıma rağmen birkaç adım gerileyip sendeledim.

 

" Otur!"

 

Ona dönen bakışlarımı devirerek zaten bir şey anlamadığım için oturmaya karar verdim. Havaalanında olacaktı zaten her şey. Elinden kurtulmamı sağlayacak yığınla insan vardı orada. Bu sebeple yeniden aramızda bileklerimizdeki kelepçenin izin verdiği ölçüde mesafe bırakarak oturdum yerime. Ardından bakışlarımı cama çevirdiğimde onun kolunu benim koluma doğru yaklaştırdığını fark ederek irkildim. Ona dönen bakışlarıma göz kırpıştırarak cevap verdiğinde öfkeyle kaşlarımı çatıp sinirle soludum.

 

" Hayırdır ?"

 

Bakışları önce koluma daha doğrusu elime değdirmeye çalıştığı eline ardından da bana döndüğünde yutkunarak gülümsedi.

 

" Kolum uyuştu ya! Hareket ettiriyorum öyle."

 

Sözlerine karşın koluna ve eline baktığımda bakışlarımla inanmadığımı göstererek sinirli solumamı devam ettirip diğer elimi alnıma atarak yeniden cama döndüm. Bu esnada içimden havaalanında yapacaklarım geçiriyordum.

 

" Az ötede hareket ettir."

 

Kıkırdayarak benim sözlerimle aynı saniyelerde konuştuğunda sözlerine gülüşü eşlik ediyordu.

 

" Kelepçe varken mi ?"

 

Yeniden ona döndüğümde bu kez bakışlarım öfkeden ateş ediyordu. Dalga geçiyordu. Her geçen saniye bu dalganın dozunu arttırıyordu üstelik. Benimle oyun oynuyordu ve bu oyun zaten patlama noktasında olduğum için canımı hayli yakıyordu.

 

" ÇIKAR O ZAMAN KELEPÇEYİ ! "

 

Kıkırdayarak başını sağa sola salladı. Aynı saniyelerde içli bir nefes veriyordu ve ben verdiği o nefes için ona küfrediyordum. O ise benim aksime küfür yerine alaylı bir tını kullanıyordu.

 

" Anahtarı yok ki."

 

Bakışlarım hızla gözlerinin en derininde dururken toparlanarak ona doğru eğildim. Yanlış duymayı dileyerek sürdürdüm cümlelerimi.

 

" Nasıl , ne demek yok ?"

 

Omuz silkerek rahat bir tavır takınıp arkasına yaslandı. Bu esnada yeniden içli bir nefes vererek başını olumsuz anlamda salladı.

 

" Yok."

 

Boşta olan elimle saçımı çekerek öfkeli bir nefes verip dişlerimin arasında tısladığımda aklım yerinden uçacaktı. Sinirden deliye dönmüş vaziyetteydim.

 

" NE DEMEK YOK ?"

 

Dudaklarını büzerek bakışlarını bana çevirdiğinde o da boşta kalan eliyle saçını karıştırıyordu. " Yok demek yok. Ben oradaki bir polisten aldım kelepçeyi."

 

Elimle başıma vurarak gözlerimi sonuna dek açıp öfkeli bir nidayı dudaklarımdan peydah ettim. O ise bu esnada sırıtıyordu. Sırıtışını fark ederek bakışlarımı yeniden ona diktiğimde duraksayıp duruşunu düzeltti. Ben de bu esnada onunla ne kadar süre bu şekilde kalacağımı düşünerek kafayı yemekle meşguldüm. Delirmek şöyle dursun reflekslerimi bile yitirecek bir düzeydeydim şu an. Homurdanarak konuştuğumda içimden polisler fark ettiğinde bu iş bitecek diye geçirmeyi akıl edebilmiştim en nihayetinde.

 

" Göstereceğim ben sana polisi."

 

Kıkırdayarak konuştuğunda yeniden alayvari tınısını takınıyordu. "Göster tabii."

 

Bakışlarım sözleriyle yeniden ona döndüğünde kıkırtısını saklama gereği duymadı. Ben de tekrardan koluna vurmak için yeltendim ama yine yanlış kolumu seçtiğim için başarısızca homurdanarak başımı cama çevirdim. O ise bu esnada kıkırdamaya devam ediyordu. Ardından araç yavaşladığında bakışlarım duraksadı ve doğruldum. Alparslan da rahat tavrını sürdürerek derin bir nefes verdi ve toparlandı. Daha sonra sürgülü otomatik kapı yavaşça açılmaya başladı ve Alparslan ayağa kalkarak daha doğrusu kambur bir şekilde karşımda durarak kalkmamı bekledi.

 

" Hadi, geldik."

 

Kelepçeli olan eli elime doğru uzanmıştı ve sanki tutmamı bekliyor gibi duraksıyordu. Elini ve kambur bedenini görmezden gelerek ağzımın içinde sıkıntıyla homurdanıp ayağa kalktım ve başımı eğerek kapıya doğru ilerledim. Bu sırada o hareket etmediği için iki adım sonra bulunduğum yere çakılarak sızılı bir of çektim. Alparslan bunu bekliyormuş gibi kahkaha atarak yanıma yaklaştı.

 

" Bensiz hiçbir yere gidemezsin."

 

Arkamı dönerek sırıtan nefretimin nedeni yeşil gözlerine baktım. Nefretim de kara harelerime gölge oluyordu ve eminim ki o bu gölgeyi görüyordu.

 

" Seni g*berteceğim, ilk fırsatta."

 

Omuz silkerek kıkırdadığı esnada sözlerime karşı başıyla bir kabulleniş gösteriyordu.

 

" Bekliyorum, ilk fırsatta."

 

Sözlerini tamamladığı an sakin adımlara araçtan inip eşikte benim inmemi bekledi. Ardından adımımı yere attığım an gözlerimle etrafı taradım. Kaçmam daha doğrusu beni kaçıracak bir insana ulaşmam gerekiyordu. Bunun için bakındığımda piste yakın bir yerde olduğumuzu fark ettim. Hava hayli karanlıktı ve yalnızca uçak pistine giden yol görünüyordu. Karşıda da tahminimce bahsettiği uçak vardı. İnsan aradım gözlerimle. Yardım çığlığı atıp polise ulaşmamı sağlayacak bir insan aradım. Tek başımaydım elinde ve yabancı bir ülkedeydim. Kendi ülkemde olsaydım eğer yokluğumu fark eden adamlarım bir şekilde bana ulaşırdı ancak buradaki tek şansım yardım istemekti. Ben de hiç düşünmeden onu yapabilmek adına etrafı tarayarak bakındım. Uçağın hemen yanında fosforlu yelekli birileri vardı. Tahminimce bunlar uçağın kalkış ve inişinden sorumlu olan çalışanlardı. Hiç düşünmeden gördüğüm adamlara doğru koştuğumda bileğimdeki kelepçe nedeniyle onun da benimle sürükleneceğini unuttum. Adımlarım onun ağır bedeni yüzünden duraksadığında refleksle arkama baktım ve neredeyse yere çakılacak olan bedenini gördüm. Muhtemelen bu hamlem boşluğuna geldiği için sendelemişti.

 

" LAN !"

 

Sendelerken ağzından kaçan nidayla bakışlarım onda duraksadı. O ise toparlanarak öksürüp iki koca adım atarak yanımda duraksadı. Ben bu sırada derin derin nefesler alarak az sonra bağıracağım için güç topluyordum.

 

" Uçak kaçmıyor yavrum. Sakin ol."

 

Kaşlarım şüphe ve sinirle havalanırken az önce işittiğim sözü kendi kendime tekrar ettim. " Yavrum ?" Başıyla onaylayarak sırıttığı an bu kez bilinçli olarak diğer elime davranıp koluna sertçe vurup parmaklarımla çenesini sıkarak bana bakmasını sağladım. Tenine değmek beni kötü hissettirecek olsa da içimdeki öfke buna engel oluyordu ve ben o öfkeye sarılıyordum.

 

" Senin ağzına s*çarım ! Düzgün konuş!"

 

Sözlerime karşın önce sırıttı. Ardından sırıtması kahkahaya dönerek başını sallamasını sağladı. Ben de bu esnada kirli bir zemine dokunmuşçasına elimi çenesinden çekerek dudaklarımı büzdüm. O ise kıkırtı dolu kahkahasını sürdürüyordu.

 

" Küfret diyeceğim bundan sonra. Hep tam tersini yapıyorsun."

 

Öfkemi nefesimle sürdürerek yeniden öne atıldığımda sözlerini duymamayı deniyordum. O ise bu kez bir adım gerimde yürüyordu. Az sonra uçağa doğru yaklaştığımızda etrafı yeniden inceledim. Uçağın etrafındaki üç işçi haricinde görünürde başka kimse yoktu. sıkıntı dolu bir nefes vererek adımlarımı hızlandırdığımda ardımdan 'Yavaş!' demesini duymazdan gelerek ilerlemeye devam ettim. Az sonra uçağın tam yanına ulaştığım an sırasıydı. İşçilere iyice yaklaşıp birinin kolundan tutarak bana bakmasını sağladım.

 

" YARDIM EDİN ! BU P*Ç BENİ KAÇIRDI !"

 

Adamın mavi gözleri önce beni ardından Alparslan'ı buldu. Ben de saniyelik ona baktıktan sonra adamın kolunu tekrar sarstım. Bu esnada Alparslan ardımdan sitemkar bir tınıda konuşuyordu.

 

" Yalnız p*ç falan ayıp oluyor."

 

Onun sözlerini duymazdan gelerek adamın kolunu yeniden sarstım. Daha şiddetli bir sarsılma ile irkilerek bakışlarını bende tuttuğunda ne dediğimi çok anlıyormuş gibi durmuyordu.

 

" NE OLUR YARDIM ET ! SENİ PARAYA B*ĞARIM !"

 

Adam kolumdan sertçe kolunu kurtararak tam yanında duran adama dönüp bir şey söyledi. Muhtemelen Gürcüce bir şeyler söylüyordu. Yanındaki adamdan aldığı cevapla yeniden bana döndüğünde gülümsedi. Bu gülüşe öne atılarak tekrardan yalvarma ile yanıt verdiğimde neden güldüğüyle ilgilenecek vakti kendimde bulamıyordum.

 

" DUYMUYOR MUSUN ? YARDIM ET NE OLUR !"

 

Cümlemi kurduğum an Türkçe bilmiyor olabileceğini anımsayarak boş boş bakınan gözlerine yeniden daldım ve cümlemi İngilizce tekrarlarsam eğer beni anlayabileceğini düşündüm.

 

" Help me! This man kidnapped me and forcefully holds me by his side." (Yardım edin! Bu adam beni kaçırdı ve zorla yanında tutuyor.)

 

Adamın bakışları anlık olarak arkasına dönse de gülümseyerek omuz silkti. Bu esnada ben de içli bir nefes vererek saçlarıma elimi attım. Ne yapsam, ne desem olmuyordu. Yeniden bağırmak için ağzımı araladığım an ensemde bir nefes hissederek duraksadım. Alparslan bu esnada nefesini yavaşça kulağıma doğru üfleyerek konuşmaya başladı.

 

" Gürcüce bilmiyorsan hiç şansını deneme."

 

Bakışlarımı hafifçe ona çevirerek boşta olan elimle bedenine vurdum. Vuruşum sert olduğu için hafifçe yüzünü buruştursa da gülümseyerek uçağa binmek için adımını gerileterek arkaya çevirdi. Ben de bu esnada son kaçışımın burası olduğunun bilincinde olarak saniyelik bir duraksama yaşadım. Ardından hızla öne atılarak adamın koluna yapıştım yeniden. Bu esnada Alparslan tekrar boş bulunarak sendeledi ancak ben onu umursamadan yapıştığım kolu sarsmaya başladım.

 

" YARDIM ET BANA ! POLİS ÇAĞIR !"

 

Adam anlamaz bakışlarla başını sağa sola sallayarak geriledi. Ben de onun olduğu yöne attım adımımı ama bu adımın arkamda mıh gibi çakılı duran Alparslan yüzünden ilerlemedi. İleriye gidemeyip olduğum yerde debelenerek bağırmaya devam ettim.

 

" YARDIM EDİN DİYORUM SİZE !"

 

Ardından ayaklarımı yere vura vura bağırmaya başladım ancak bağlığımı belimde hissettiğim kolla aniden kestim. Aynı saniyede gözlerim refleksle açıldığında Alparslan'ın serbest olan eliyle bedenimi kavrayarak kaldırdığını fark ettim. Bağırmaya devam ettiğim esnada bir yandan da bacaklarımı geriye vurarak bedenini itmeye çalışıyordum.

 

" BIRAK BENİ ! BIRAK GERİ ZEKALI !"

 

Alparslan ise benim bağırmamı hiç umursamadan kavradığı bedenimi uçağa ilerletti. Aynı saniyelerde benim aksime nazik bir tınıda konuşuyordu. " Hazan lütfen sakin ol. Böyle bağırarak sadece boğazını tahriş ediyorsun. Kimse sana yardım etmeyecek ve ben de seni zor kullanarak elimde tutmayacağım."

 

Sözlerini tamamladığı an bedenimi yavaşça yere indirdi. Bu esnada debelendiğim için batan pantolonunu elinin tersiyle siliyordu. Ben öfkeden deliye döndüğüm için gözlerimi karartarak onun az önce silerek tozu temizlediği pantolonunun tam olarak o temiz köşesine tekme attım. Refleksle bana dönen bakışlarında öfke vardı. Yutkunarak başını sağa sola sallayıp kirlettiğim yeri tekrar temizledi. Ben de sinirli bir gülüş atarak tekrar tekme attım. Ancak aynı saniyelerde o bakışlarını yeniden hızla bana çevirerek bir adım atıp tam karşımda durdu ve kelepçeli eliyle kolumu hafifçe kavrayarak gözlerimin içine baktı.

 

" Yeter."

 

Başımla onu reddederek tekrar tekme savurdum. Bu esnada yüzünü buruşturarak bir iki adım geriledi. Ben de bunu fırsat bilerek tekrar ona yaklaştım ama o bana vakit tanımadan arkasını dönerek bir işaret verdi. O an fark ettim ki kapılar onun hareketiyle kapanıyordu. Hızla öne atılarak kapıya doğru adımladım ancak kelepçeli elini sertçe kendine doğru çekmesiyle benim elim de o yöne gitti. Bu esnada arkama saniyelik dönüp kapanan kapıya baktım. Ardından ayaklarımı yere vura vura bağırmaya başladım.

 

" YETER ! YETER !"

 

Alparslan bu hareketimle sıkıntıyla soluyarak yeniden belimden kavradı. Ben de bağırmamı sürdürerek hem kelepçeli hem de serbest olan elimle onun elini sıkmaya başladım. Homurdanarak sızlansa da belli etmemeye çalıştı ancak bu kez yeniden boş durmayarak ayaklarımı geri geri savurdum. Bedenine sertçe çarpsa da bu çabalarım sonuçsuz kaldı çünkü beni tuttuğu tek eliyle koltuklardan birine bıraktı. Bıraktığı an derin bir nefes vererek doğruldu. Ben bunu yeniden fırsat bilip kalkmaya yeltendim ama o tekrar hemen fark ederek öne atıldı ve benden önce davranıp kemeri tek eliyle taktı. Bu esnada bağırarak onun en azından kulak zarına hasar vermeye çalışıyordum.

 

" BIRAKSANA BENİ ! BIRAK ! NE B*K YİYORSUN TUFANLI ? DERDİN NE ? BIRAK !"

 

Sözlerimi asla üstüne alınmayarak yerine ilerlediği esnada kemeri boşta kalan elimle çözmeye çalıştım ama tersime geldiği için bu fazlasıyla zorluyordu beni. o ise bunu da fark edip sıkıntıyla soluyarak kendi kemerini bağladı. Sakin ve temkinli hareket ediyordu ve aynı saniyelerde konuşuyordu.

 

" Kemeri uçak kalkacağı için bağladım. Kelepçe varken zaten kaçamazsın."

 

Kendi kemerini de takarak bakışlarını bana çevirdiğinde benim bakışlarım haklı olduğunu idrak ederek duraksamıştı. Kaçamazdım şu an. Tek çarem en kısa sürede Dante ile iletişime geçmekti ve onu da en kısa sürede zaten yapacaktım. Sıkıntıyla soluyarak yerime iyice yerleştim bu yüzden. O pes ettiğimi düşünecekti ve ben büyük bir keyifle bunun tadını çıkaracaktım. Yerime iyice yayılarak pes edercesine bir tavır takınmamın ardından neredeyse yarım saat geçti. Bu yarım saat boyunca ikimiz de tek kelime dahi etmedik. Alparslan neredeyse her saniye başı dönüp bana bakarak sırıttı. Ben de bu sırıtmaların hepsine ters bir bakışla yanıt verdim. Bakışımda da her zaman olduğu gibi tiksinir bir ifade gizliydi ancak o bu ifadeyi görmezden gelerek sırıtmaya devam etti.

 

Sonra yarım saatin sonunda karnımda bir sızı hissettim. Yoğun bir ağrı hatta. Kaşlarım şüphe ile çatılırken en olmaması gereken şeyin şu an yaşandığını hissederek ters bakışımı ona çevirdim. Ardından yutkunarak kemerimi çözdüğümde bakışları bendeydi. Kalkış çoktan gerçekleşmişti ve o yüzden kemere zaten gerek yoktu ama benim çıkarma amacım tamamen farklıydı. Ayağa kalktığım an kelepçeyi yeniden anımsayarak sıkıntılı bir nefes verdiğimde bu kez anahtar yalanını atamayacağını anlayarak ifademe ciddiyet ekledim. Alparslan da bu esnada merakla yüzüme bakınıyordu.

 

" Nereye ?"

 

Ciddiyetime kinaye ekleyerek imalı bir tını takındığımda konuşarak onu yanıtlıyordum. "Tuvalete."

 

Tek kelimelik cümlemi işittiği an başıyla onaylayarak beni hiç sorgulamadan ayağa kalktı. Ben bu esnada ne halt ettiğini idrak edemeyerek boş boş göz kırpıştırmakla yetindim. Ancak tam karşımda dikilerek hatta öne doğru bir adım atarak koridora yöneldiğinde göz kırpıştırmam yerini öfke dolu bir ifadeye bıraktı. Benimle birlikte oraya gelmeyi düşünüyordu. Hiç sorgulamadan kalkmıştı ayağa. Sanki sonsuza dek bu kelepçe ile takılı kalabilecek gibi uçakta ondan kaçmam mümkünmüş gibi çıkarmayı aklının ucuna dahi getirmeden benimle tuvalete gelmek için öne atılıyordu. İçime dolan tüm öfkeyle sıkıntılı bir nefes vererek bakışlarımı üzerinde tuttum. O da zaten benim kıpırdamadığımı daha doğrusu peşinden gelmediğimi fark ederek duraksayıp yüzüme baktı.

 

" Hadi !"

 

Kaşlarımı sinirle çatarak ağzımı araladığımda bütün yüzüm öfkeden kızarmıştı. " Şaka mı yapıyorsun ?"

 

Omuz silkerek hiç düşünmeden yanıtladı sözlerimi. " Gayet ciddiyim."

 

Ben de iki koca adım atıp tam karşısında dikildim. Aynı saniyelerde boşta kalan işaret parmağımı onun göğsüne sertçe bastırarak tiksinir ifademi takındım yüzüme. "Seni *ldürürüm Tufanlı ! Haddini bil, ne hakla benimle tuvalete gelirsin sen ?"

 

Yeniden omuz silkerek sıkıntılı bir nefes verdiğinde kelepçeli olan ellerimizi kaldırarak konuştu. " Bu kelepçenin verdiği hakla gelmek zorundayım Hazan. Ne yapayım ? Ben gelmezsem sen işeyemezsin."

 

Bıkkın bir nefes verip düşündüm. Çok çişim vardı ama bu onunla birlikte tuvalete gideceğim anlamına asla gelmiyordu. Gerekirse altıma yapardım yine de onunla gitmezdim oraya. Tam olarak bu düşüncenin esaretiyle başımı onaylar anlamda sallayıp oturdum yerime. Bir ayağımı ötekinin üzerinde konumlandırdığımda ise bakışlarım tam karşımdaydı. Alparslan da bu esnada duraksayarak bana bakıyordu.

 

" Ne oldu şimdi, niye oturdun ?"

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak onu cevapladığımda bunu dışımdan söylediğimin farkına dahi varamayacak kadar sinirliydim.

 

" Altıma işeyeceğim."

 

Duraksadığı yerde ağzı şaşkınlıkla aralanırken bir iki saniye öylece bakakaldı. Ardından bakışları bedenimde gezerken öne atılarak boşta kalan elini olumsuzca sallayıp başını arkasına çevirdi.

 

" Hazan sakın ! Sakın yapma bana bunu. Bak yemin ederim unutamam, yanlışlıkla soğurum senden ."

 

Bakışlarımı saniyelik olarak ona çevirdiğimde gözlerini sıkı sıkı yumarak arka tarafa dönük olduğunu gördüm. Göz devirerek önüme döndüğümde zorda kalırsam bunu yapacağımı içimden geçiriyordum. O ise şu an yaptığımı düşünüyor olmalı ki arkasına döndü. Yine de bunu umursamak yerine duruşumu toparlayıp saçlarımı arkaya attım.

 

Tufanlı ben saçlarımı geriye atarken tek gözünü açarak bana baktı. Aynı anda meraklı bir tınıda konuşuyordu. " E yapmadın ?" kendi sözünü duraksatıp birkaç saniye sonra daha keyifli bir tınıda konuşmaya devam etti. " Ben senden soğumayayım diye değil mi ? "

 

Öfkeyle gülümseyerek salladım başımı. Yine hayli fazla önemsiyordu kendini. Benim onun yanında bu eylemi yapmamak için altıma işemeyi dahi göze almış olduğumu değil de kendisi için yaptığımı düşünüyordu.

 

" Kendini fazla önemsiyorsun."

 

Bakışlarındaki merakı sürdürerek konuşmaya devam etti. " Ne o zaman ?"

 

Bakışlarımı onda tutarak kararlı bir ifade takınıp içimden geçenleri düşünmeden dilime döktüm. " Senin yanında yapmamak için altıma yapmayı göze aldım."

 

Ağzının içinde cık yaparak kelepçeden kolumu çekiştirmeye başladı. Benim bakışlarım refleksle sinire bürünürken o gayet ciddi bir ifade takınıyordu.

 

" Saçmalama ,kalk hadi. Arkamı döneceğim."

 

Kıkırdayarak salladım başımı. Aynı saniyelerde sinirle soluyordum. Bir de dönmeseydi. Bir de utanmadan döneceğini söylüyordu. Sinir krizleri geçire geçire salladım başımı. Ardından aynı saniyelerde karnımdaki ağrı arttı. Yüzümü buruşturarak hafifçe öne eğilip oturuşumla ve bacaklarımla k*dınlığıma baskı yaptım. Tutmaya çalışıyordum şu an. Tutmam gerekiyordu. Altıma da yapamazdım. İki ihtimal de berbattı ve iki ihtimal de iki ucu b*klu değnekten farksızdı.

 

" Yok ya ! Hiç zahmet etme dönmekle falan(! )Lütfedersin!"

 

Kinayeli sözlerime karşın kıkırdayarak sırıttığında bakışlarıyla birbirine sıkı sıkıya kenetlediğim bacaklarımı tarıyordu. Sıkıştığımın farkına varmış olmalıydı. Boşta kalan elini çenesine atarak sıkıntılı bir nefes verdi.

 

" Yani aslında görmediğim bir şey değil ama-"

 

Sözlerini işittiğim an refleksle ayağa kalkarak tam karşısına dikildim. Bu esnada bakışlarımla ona sinirimi ve tehdidimi gösteriyordum. İdrak etmiş olacak ki yutkunarak cümlesini tamamlamaktan vazgeçti. Kast ettiği şey daha önce k*dınlığımı görmüş olması olmalıydı zira onun yanında işememiştim. Yine de bu sohbet ve sözleri beni hayli rahatsız ediyordu. Vicdanım acıyordu. Karşımdaki adam vicdanımın katili olabilirdi. Üstelik kızım da onun elinde olabilirdi. Bu ihtimal tamamen yok olmamıştı. Aksine gün gibi ortadaydı.

 

" Kes sesini Tufanlı !"

 

Nefret dolu sözlerime karşın elleriyle teslim olur bir ifade sergiledi ancak benim elimin de onunkiyle birlikte kalkmasıyla kahkaha attı. Kahkahasını işiterek öfkeyle dolup yeniden gözlerine bakacağım esnada ise bir şey oldu; tutmakta asla başarılı olamadığım bir şey, tam olarak akacağını hissettiğim bir şey. Refleksle tuvaletin olduğunu düşündüğüm koridora doğru atıldığım esnada arkamdan tepetaklak olarak sendelemesini fark ettim ama durmadım. O da ağzının içinde bir küfür mırıldanarak peşimden hızlı adımlarla ilerlemeye başladı. Az sonra hostes olduğunu düşündüğüm kısa etekli bir kadının oturduğunu gördüm. Kenarda küçük bir koltuk vardı ve orada oturuyordu. Bizi gördüğü an gözlerini kırpıştırdı. Gülümseyerek baktığında yüzünde şaşkın bir ifade vardı. İfadesiyle duraksadığımda bakışlarının kelepçede takılı kaldığını görerek yutkundum. Bu esnada bacaklarımı birbirine daha çok bastırarak dişlerimi dudağıma geçiriyordum. Zar zor çıkan sesimle sorumu yönelttiğimde ses tonum zorlandığım için inlercesine çıkıyordu.

 

" Tuvalet nerede ?"

 

Gülüşünü sürdürerek tesadüfen tam önünde durduğum kapıyı işaret etti. İkimizin bakışları da oraya döndüğünde hızla öne atılıp refleksle sağ elimi yani kelepçenin olduğu elimi kaldırıp zorlanarak da olsa açtım kapıyı. İçeri bedenimi hızla soktuğum an Alparslan peşimden sürüklenerek eşiğe gelmişti ve sırıtarak bana bakıyordu.

 

Bakışlarımı hızla içerde gezdirdim. Küçüktü zaten burası. Kolunu uzatması yeterli gelir diye düşünerek sırıtan yüzüne kapıyı ittim. O ise kahkaha atarak yanıtladı bu hareketimi. Ben hızla serbest olan elimle önce musluğu açtım. Ardından kolunu çekiştirerek işimi güçlükle hallettiğimde derin bir nefes vererek şükrettim. En azından kapıda kalabilmişti. En azından bu halimi görmemişti. Hızlı adımlarla zaten açık olan musluktan ellerimi yıkadığımda onun eline de su değdiği için bedeninin irkildiğini hissederek kıkırdadım. Ardından konuştuğumda aklından geçenleri belki de yanlış anlıyordum.

 

" Merak etme Tufanlı, su."

 

Bir iki adım ardımdan kapının hemen önünden işittiğim sesi oldukça alaylı bir tınıda çıkıyordu.

 

" Etmemiştim zaten."

 

Bıkkın nefesimi vererek ellerimi pantolonuma sildiğimde daha normal bir yüz ifadesi ile kapıyı araladım. Sırıtan bakışlarına yeniden denk düştüğüm an gözlerimi devirerek ilerlemeye başladım. Bu esnada hostesin eteği çekti dikkatimi. Az öncekinden daha yukardaydı. Bunu anlamama çorabının dantelini görmem yetti. Bakışlarım tekrar arkama döndüğünde önce hostese ardından Alparslan'a bakarak duraksadım. Bu esnada o boş boş göz kırpıştırıp gülümsüyordu. Kaşlarımı çatarak arkamı yeniden döndüğümde onun ne denli kadın düşkünü olduğunu anımsayarak rahat bir nefes verdim. Ben içeride işerken bile hostesle işi pişiriyordu. Neyse ki Dağhan sayesinde de idmanlıydım bu işlerden.

 

İçimden adını geçirdiğim an yeniden yerime oturdum. O ise tekrar peşimden sürüklendiği için kendi yerine oturmuştu. Ben bu esnada Dağhan'ı düşünüyordum. Şimdi ne olacağını ve ne yapacağımızı düşünüyordum. Meçhuldü her şey. Ben ondan da şüphe ediyordum üstelik. Ancak bu şüpheyi doğrulayabilmek adına ona yanımda ihtiyacım vardı ve o hapisteydi. Uzun uzun düşündüm şimdi ne olacağını. Bu düşünceler beynimi yavaş yavaş uyuştururken Alparslan birkaç kez konuşmak için yeltendi ama ben bunların hepsini karşılıksız bıraktım. Beynimin içi dehşet duygularla doluydu. Karmaşık hisler kaplıyordu içimi. Zaten ilaçlarım da yavaş yavaş etkisini yitiriyordu ve yanımda çantam yoktu. Telefonumu bile almamıştım yanıma. Hepsi kaldığım oteldeydi. Yalnızca s*lahım vardı ve onu da Alparslan alarak kendi beline yerleştirmişti.

 

Şimdi ne olacağı ve ne yapacağım o kadar belirsizdi ki bu belirsizlik başıma ağrılar yerleştirdi. Ben o ağrılarla mücadele ederek sızlanırken yol bitti. Kafamın doluluğu bir yana indiğimde yardım isteyecek gücüm dahi yoktu. zar zor attım kendimi aracın içine. Alparslan bu halimden tereddüt etmişti, bunu anlayacak kadar tanıyordum onu ama sormamıştı. Arabayla gittiğimiz yolda da birkaç kez belki de durgunluğumu ve kabullenişimi sormak adına öne atılıp konuşmayı denese de başarısız olarak en nihayetinde sessizliği seçmişti. Sonuç olarak bir eve, tanıdık bir eve vardığımızda bakışlarım önce etrafı taradı. Burası benim kısa bir zaman önce gittiğim o evdi. Alparslan'ın yalnız kalmak için düzenli olarak uğradığı o ev...

 

Kapının önü tenha değildi ancak bu kez. Bir ordu dolusu adam evin çevresinde etten duvar örmüştü. Alparslan içeri girmem için öne atılarak kapıyı açtığında düşüncelerin esaretiyle amansızca sürükledim bedenimi. En nihayetinde daha önce incelemeye fırsatımın olmadığı o geniş, kasvetli salona ulaştığımda ondan bir komut beklemeden oturdum. O ise benimle beraber sürüklenen kolunun ardından yanıma oturdu. O kadar dalgın bir haldeydim ki ben aramızda mesafe bırakmayı dahi unuttum. O ise içli bir nefes vererek daldığım yere kaydırdı bakışlarını.

 

" Hazan, konuşalım mı artık ?"

 

Bakışlarım ona dönmezken sıkıntıyla soluyarak devam etti sözlerine. Ben onu tutuklattıktan sonra yapacaklarımı defalarca kez düşünmüştüm. Kızımı bulmak için atacağım adımları defalarca kez geçirmiştim içimden. Oysaki şimdi, şu an buradaydım. Bütün plan mahvolmuştu. En iyi adamım onun elindeydi. Kalan adamlarım haberi alsa dahi burayı en erken iki güne bulacaktı. Dante desem gerekli bağlantıları sağlayarak beni alabilmek için kendi işlerini riske edecekti. Üstelik bu karmaşık süreçte bulduğum o adamı kimin koruyacağı da belirsizdi. Yerinin ifşa olması da an meselesiydi. Katil Alparslan ise büyük bir fırsattı bu onun için. Değilse de esas katilin yok etmesi için ortada gün gibi olan bir delil vardı. İçimde rahatsız edici bir his peydah oluyordu. Üstelik bu his şiddetini her geçen saniye arttırıyordu. Çünkü kızımın yokluğuna rağmen ilk kez varlığına bu denli yakın hissetmiştim. İlk kez kanlı canlı bir delilim olmuştu ve o şu an riskteydi. Yetmezmiş gibi attığım tüm adımları belki de en başından atarak evladım için zaman kaybedecektim. Bu kaybın nedeni ise tam olarak şu an karşımda meraklı gözlerle bana bakıyordu.

 

Aniden ayağa kalkarak dikildim karşısına. Hareketlerim kısıtlıydı. Buna rağmen ona boyun eğmediğimi gösterirken bir yandan da bütün her şeyi mahvettiği için öfkemi kusuyordum.

 

" SORUYOR MUSUN BİR DE ? HA ! SORUYOR MUSUN TUFANLI ?" boşta kalan elimle saçlarımı geriye atıp ardından o elimin parmaklarına tehdit pozisyonunu verdim.

 

" HAYATIMI MAHVETTİĞİN YETMEZMİŞ GİBİ ŞİMDİ BİR DE PLANLARIMI ALTÜST ETTİN! SÖYLESENE! NE KALDI DAHA ALACAĞIN ? NEYİM KALDI SANA VERECEK ?"

 

Sözlerimi işittiği an öfkeyle ayağa kalktığında başımı hafifçe kaldırarak nefretim olan yeşillere kara harelerime gizlediğim öfkeyi gösterdim. Alparslan da bu esnada en az benimki kadar öfkeli bir tınıda konuşuyordu.

 

" SEN Mİ SORUYORSUN BUNU BANA ? LAN ÖĞRENMESEM HAPİSTEYDİM ŞİMDİ ! TUZAK KURDUN BANA HAZAN, TUZAK !"

 

Başımla onu onaylayarak sinirli bir gülüş sergiledim. Ardından aynı saniyelerde gülüşümü büyüttüğümde o tuzağın ne denli işime yarayacağını içimden geçiriyordum ancak bunu ona söylemek yerine en azından bu konuda sessiz kalacaktım.

 

" İYİ YAPTIM, ÇOK İYİ YAPTIM AMA SENİN O LEŞ AKLINA KARŞI BAŞARILI OLAMADIM." Ağzını araladığı an sözlerimle onun cümlesini başlamadan bölerek konuşmaya devam ettim. " ÇÜNKÜ UNUTMUŞUM, SENİN NE KADAR Ş*REFSİZ OLDUĞUNU UNUTMUŞUM!"

 

Kaşlarını şüpheyle havalandırarak kelepçe olan elinin işaret parmağını göğsüne bastırıp yüzünü buruşturdu. Bu esnada konuşuyordu. " BEN Mİ Ş*REFSİZİM ? BEN Mİ ?" onu başımla onaylayarak sinirle gülümsediğim an hız kesmeden konuşmaya devam etti. "NE Ş*REFSİZLİĞİMİ GÖRDÜN ? "

 

Cümlesini işittiğim an gür bir kahkaha atarak kelepçenin izin verdiği ölçüde geriledim. Bir de soruyordu! İddia ettiği gibi kızım ve Alper konusunda masum dahi olsa bedenimi kullanarak aldatmıştı beni. duygularımla oynamıştı. Onun yüzünden işitmediğim hakaret ve şiddet kalmamıştı. Hayatımı mahvetmişti. Bunları ardı ardına sıralamak için ağzıma ilk geleni saymak için araladım ağzımı. Ancak bu esnada kapı çalındı. Kelimem daha çıkmadan ağzımda kalırken Alparslan öfkeyle soluyarak kapıya doğru ilerledi. Aynı saniyelerde ben de peşinden ilerlediğimde kapıyı yavaşça aralayıp yalnızca başını uzattı. Ardından eline bırakılan ne olduğunu görmediğim cisimi sıkı sıkı kavrayarak hiç konuşmadan sertçe kapattı kapıyı.

 

Bakışları bana döndüğünde önce elindekini boşta kalan elinin bulunduğu kısımdaki cebine koydu. Daha sonra kapının üzerinde olan anahtarla kapıyı sonuna kadar kilitleyerek içli bir nefes verdi. Ben de bu esnada şaşkın ve meraklı bakışlarla onu izliyordum. En nihayetinde bana göstermeden cebine attığı şeyi çıkarıp kelepçe olan kolumu kendine çekti. O an fark ettim ki elinde bir anahtar vardı. Kelepçeyi elimden yavaşça çıkardığında hızla elimi onun teninden kurtararak bileğimi ovuşturdum. Alparslan ise bu esnada kendi bileğindeki kelepçeyi açıyordu.

 

İşim daha kolaydı şimdi. Yani en azından ona bağlı değildim. Nasıl kaçacağımı düşünerek bakışlarımı yavaşça etrafta gezdirmeye başladım. Alparslan da aynı saniyelerde sıkıntılı bir soluma ile konuşarak kelepçeyi ve anahtarını yere fırlattı. Bakışlarım konuşması ile değil de kelepçenin yere düşerek çıkardığı o tok sesle ona döndü.

 

" Boşuna etrafa bakınma. Ben gidebilirsin demedikçe bu evden çıkman mümkün değil."

 

Bakışlarımı onda tutarak iki koca adım atıp tam karşısında durduğumda ciddiyetle konuşuyordum.

 

" İzin ver o zaman."

 

Sırıtarak bakışlarını bana çevirdiğinde gözleri anlık olarak dudaklarıma kaydı. Daha sonra konuşmaya başladığında gülümsüyordu ancak bu gülüş hayli fazla ima içeriyordu.

 

" Sen önce ne ş*refsizliğimi gördüğünü söyle! Sonrasına bakarız."

 

Kıkırdayarak onayladım onu. O kendini beğenmiş egosu müsaade etmiyordu demek ki gerçekleri görmesine. Ancak ben ona gerçekleri seve seve gösterecektim. Hak ediyordu bunu. Fazlasıyla hak ediyordu her şeyin yüzüne vurulmasını. Ellerimi iki yana açarak kararlı ve oldukça sinirli bir ifade takındım. Bu esnada nefretim de sözlerimden akıyordu.

 

"O KADAR ÇOK Kİ AMA BEN İLK AKLIMA GELENDEN BAŞLAYACAĞIM VE HEPSİNİ SAYACAĞIM SANA TUFANLI !" başıyla beni onaylayarak beklentiyle baktığında sözlerimi gerçekten merak ediyordu. Ben de ilk aklıma nişanlı olduğu geldiği için ondan başlamaya karar verdim. O çok sevgili nişanlısı ile aldatıldığımı ve hatta bir kaçamak olduğumu dile getirecektim şimdi.

 

" ALDATTIN LAN BENİ ! AH PARDON, NİŞANLINI BENİMLE ALDATTIN !"

 

Alparslan öne atılarak bunu bekliyormuşçasına bir tavır takınarak sıkıntılı bir nefes verdi. Aynı saniyelerde konuşurken bir yandan da sözlerimi başıyla reddediyordu.

 

" BEN SENİ ALDATMADIM! O HABER YALANDI ! BİN DEFA SÖYLEDİM! ŞİMDİ DE FORMALİTE ZATEN ! KONUŞTURMUYORSUN Kİ HİÇ ANLATAYIM SANA NEYİN NE OLDUĞUNU !"

 

Duraksayarak birkaç saniye boş boş gözlerine baktığım esnada takıldığım nokta bunun formalite olmuş olmasıydı. Sözlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını düşünürken o kadını gördüğüm o an ve tuvaletteki sözleri aklıma düştüğü için kıkırdayarak reddediş içinde salladım başımı.

 

" HASS*KTİR ORDAN ! FORMALİTEYMİŞ ! O GECE DE FORMALİTEDEN S*KTN ZATEN ONU ! KAPIYI DA FORMALİTEDEN GÖMLEĞİNLE AÇTI !"

 

Kıkırdayarak başımı kendimi onaylar anlamda salladığımda bu kez duraksayan onun bakışlarıydı. Gözleri tek bir noktada takılı kaldı ve olduğu yere çakıldı sanki. Ben onun bu halini fark ederek yutkunduğumda ise bakışlarını kaldırmadan gözlerini kısarak sakince konuşmaya başladı ancak sakin tınısında gizli bir öfkenin yattığını ses tonundan anladım.

 

" Ne demek oluyor bu ?"

 

Yeniden yutkunarak duraksadığımda şaşırmış olabileceği ihtimali ile içli içli nefesler vererek bunu sindirmeye çalışıyordum. Bir yandan da ağzımın içinde gevelendim.

 

" Ne duyduysan o demek oluyor."

 

Alparslan bakışlarını bana çevirdiğinde şaşkın ve öfkeli ifadesine denk düştüm. Ardından derin yutkunuşuyla bakışlarım adem elmasına kaydı. Yeniden gözlerine baktığımda konuşuyordu.

 

" Ne zaman, Güliz sana kapıyı ne zaman öyle açtı ?"

 

Sözleriyle o güne ışınlandım sanki. Aynı acı içimde yeniden peydah oldu. Onun bana kurduğu o cümleler geldi aklıma. Alparslan duşta demişti. Ruju bozuktu. Saçları dağınıktı. Üzerinde onun gömleği vardı. O gün karnımda bebeğimle tattığım o acı şimdi ilk günkü gibi belirdi içimde. Hayal kırıklığı hissetmiştim. Anlamıştım çünkü. O görüntü öylesine yakındı ki bana... Uzun uzun sevişirdik önce. Asla bırakmazdı. Doyumsuzdu. Doymak bilmezdi ve beni rahatlatana dek de zerre kadar azaltmazdı hızını. Sonrasında ben de aynen o şekilde onun düğmelerini kopara kopara çıkardığı gömleğini üzerime giyerdim. Saçım başım dağılırdı. Rujum dudaklarımdan taşardı. Her seferinde ağladığım için göz makyajım da hayli akmış olurdu. Üzerimde onun gömleğiyle bir şeyler atıştırmak için mutfağa inerdim sonra. Yalpalaya yalpalaya atardım adımlarımı. Yürüyecek halim bile kalmazdı çoğu zaman. Eminim ki Güliz de o gece benim gibi olmuştu. Yalpalaya yalpalaya açmıştı kapıyı. Ben o tanıdık görüntüyle bir elimi bebeğime yaslayarak içime içime ağlamıştım. Sonra biçare halde Alper'in teklifini kabul etmiştim. Mecbur kalmıştım çünkü. Sevdiğim adamın kollarında her gün *lmeyi dilesem de onun ben canımdan vazgeçecek hale gelmişken başka bir kadına dokunduğunu gördüğüm için mecbur kalmıştım buna. Belki o gün her şeyi bir kenara bırakarak Güliz'den onun gelmesini isteseydim ve hamile olduğumu söyleseydim farklı olacaktı hikayemiz. Ben yine Hazan olmadığım bir hayata mahkum olacaktım ama belki de kızım yanımda olacaktı. Ben bunları düşünerek duraksarken Alparslan'ın sabrı taşma noktasına gelmiş olmalı ki hafif yüksek çıkan bir ses tonuyla konuşmaya başladı.

 

" Konuşsana Hazan ! Ne zaman dedim."

 

Yutkunarak düşündüğümde daha çok duraksamamak adına varla yok arasında çıkan bir sesle konuştum. " Ayrıldıktan sonra." Sözlerimin ardından kendi cümlemi başımla onaylayarak detay ekledim. " Beni bedenimi kullanarak terk ettiğin günden sonra."

 

Bakışları şaşkınlık dolu olsa da benim üzerimde kalırken yutkunarak düşüncelere daldı. Aynı saniyelerde kaşları çatılırken sorgular bir şekilde konuştu. " Sen evlenmeden önce yani? Öyle mi, sen... Sen bana mı geldin Hazan ?" Ağzımı aralayarak öfkeli bir tonda konuşacağım esnada işaret parmağını kaldırarak susturdu beni. " Sen seni evlendireceklerini söylemek için bana geldin ve kapıyı Güliz mi açtı ?"

 

Sözleri beynimde yavaş yavaş yankı bulurken kulaklarım çınlamaya başladı. Gözlerimi kapatarak kaşlarımı sonuna dek havaya diktiğimde derin derin nefesler alıp vererek dilimi yaladım. Evet, sakin olmaya çalışıyordum ancak sinir beynimi ele geçiriyordu. Mevzu beni aldatmış olması değildi. Neden olsun ki ? Beyefendinin tek derdi ondan sonra Alper ile evlenmem sayesinde zedelenen gururuydu. O gururunu yani kendini düşünüyordu. Öfkemi dillendirmek adına gözlerimi açıp bir elimi belime attığımda o hâlâ sorgular bir ifadeyle bana bakarak duraksıyordu.

 

" TABİİ, TABİİ TUFANLI ! SENİN DERDİN ZATEN BENİ ALDATMAN YA DA KULLANMAN DEĞİL!" iki koca adım atıp tam karşısında biterek öfkeli sözlerimi tamamladım. Ancak bu tamamlayış az öncekinden daha kısık bir sesleydi ve ima doluydu. " Senin derdin senden sonra Alper'in altına yatmam. Öyle değil mi ?"

 

Bedenlerimiz hayli yakın bir konumda olduğu için fark ettiğim üzre sözlerimle dişleri birbirine çarpmaya başladı. Dişlerinin o sesini duyarak sinirini hissedip gülüşümü sürdürdüm. O ise bu esnada çenesini kastı ve iki elini birden yumruk yaptı. Aynı saniyelerde gözlerinin de kızardığını fark etmemle tıslarcasına konuşması bir oldu.

 

" Sus!"

 

Başımla reddettim onu. Susmaya niyetim yoktu. o beni aldatmıştı ve nikahlı kocamla evlilik nedenimi sorgulayacak hakkı buna rağmen kendinde görüyordu. Ne dersem diyeyim hak etmesi bu nedendendi.

 

" Susmayacağım Tufanlı. Asla susmayacağım. Yediremiyorsun kendine, senden sonra onun karısı olup ona aşık olmamı yediremiyorsun."

 

Alparslan derince yutkunarak kapattı gözlerini. Ben de bu esnada bir iki adım gerileyip kıkırdamaya devam ettim. Aynı saniyelerde ona karşı olan öfkemi kusuyordum.

 

" Bir de beni aldatmana rağmen utanmadan kocam hakkında hesap soruyorsun bana. Hadsiz !"

 

son kelimemi işittiği an gözleri hızla açıldı ve arkasına dönerek duvara sert bir şekilde yumruk atmaya başladı. Yumruğu ile aynı saniyelerde konuşuyordu ve bu konuşması oldukça yüksek bir tınıdaydı. Ayrıca yüzünün her yanı kızarmıştı. Bu kızarıklığa alnından yavaş yavaş dökülen terler eşlik ediyordu ve o hiç görmediğim kadar sinirliydi.

 

" ALDATMADIM LAN ! ALDATMADIM!"

 

Sözlerini işittiğim esnada duraksayarak kaşlarımı çattım. Alparslan ise bu esnada duvarı yumruklamaya devam ediyordu.

 

" ALDATMADIM, ALLAH BENİM BELAMI VERSİN ! KEŞKE ALDATSAYDIM DA HAK ETSEYDİM ! KEŞKE BAŞKASININ KARISI OLMANI HAK ETSEYDİM LAN !"

 

Duyduklarımın şokunu atlatamamışken başka şeyler daha duyarak duraksamamı sürdürdüm. O ise bu esnada yumruklarını sertçe duvara savurmaya devam etti. Ben derin birer nefes verip onun aldatmamış olmasını düşünürken bir anda içimde tuhaf bir his belirdi. Aldatmamış olsa bile yaşattığı o acıların hissi. Bu hisse ona duyduğum güvensizlik eşlik etti. Ona o kadar güvenmiyordum ki tek bir an bile aldatmamış olduğuna inandığım için suçladım kendimi. Ardından bu suçluluk hissine mahvolan planım yüzünden saatlerdir kızımı arayamamış olmamın hissi eklendi. Son nokta ise kızımın gülüşü oldu. Babasının attığı yumrukları ifadesizce izlerken onun gamzeleri geldi gözümün önüne. İçime bir sızı doldu. Çok alışık olduğum, yıllardır o ağır ilaçlara rağmen her gün duyduğum o sızı kapladı içimi. Ardından içime çektiğim nefeste onun kokusunun olmayışı gözlerime bir perde indirdi. Karardı gözlerimin önü.

 

Bakışlarım yavaşça etrafı tararken başımı hafifçe eğerek onun dubarı yumruklayıp elini k*n içinde bırakmasını izlemeye daldım. Gülümseyerek başımı aşağı yukarı salladığımda içimdeki o küçük kız çocuğunun annesinin resmine sarılarak korkuyla bir kenara sindiğini biliyordum. Yarattığım canavardan içimdeki o küçük, öksüz kız çocuğu bile korkuyordu.

 

Bakışlarım köşedeki küçük aslan büstüne kaydı. İçimden' s*keyim sizi de aslanınızı da !' diyerek kendimden emin tam beş adım atarak duvarın dibindeki o büstü alıp kaldırdım. Ağırdı ancak benim deli gücümün yanında oldukça hafifti. Hiç düşünmeden duvara fırlattığımda onun eliyle yumruklayarak parçaladığı duvarın hemen yanına ulaştı. Refleksle bakışları bana döndüğünde gözleri öfkeden kan çanağı olmuştu ve alnının her bir yanı et içindeydi. Bakışları şaşkınlıkla beni bulduğunda benim bakışlarım saniyelik olarak onun k*n içinde kalan eline kaydı. Ardından gülerek onun acı çekmesine sevinip bedenimi gerilettim. Aynı saniyelerde elime geçen ilk şeyi ne olduğuna bile bakmadan duvara fırlattım. Bakışları duvara dönmedi bile bu kez. Öfkeyle gözlerimin içine bakıyordu. Onun öfkesi beni korkutmak yerine mutlu ederken kahkaha atarak gerilemeyi sürdürdüm. Elim bu kez daha büyük bir şeye gittiğinde tam ayağının dibine attım.

 

" SENİ DE YEDİ CEDDİNİ DE *LDÜRECEĞİM!"

 

Başıyla beni onaylayarak kollarını iki yana açtı. Bu esnada kıkırdayarak öfkeli bir tınıda konuşuyordu ve ben de deli gülüşümü ona atıyordum.

 

" ALDATMADIM DİYORUM ! NE B*KUMA DELİRİYORSUN ? "

 

Kıkırdayarak bakışlarımı gözlerinin en içinde tuttuğumda şu an bile kendine yorduğunu, yaşanan her mevzuda bir şekilde kendinde pay çıkardığını düşünerek deliliğime delilik ekledim.

 

" HER B*KTAN KENDİNE PAY ÇIKARMA TUFANLI ! " elime geçen başka bir şeyi bu kez ona doğru fırlattığımda refleksle dahi eğilip kendini korumadı. Aynı saniyelerde bir sehpayı yere atarak kırdığımı fark etsem de umursamadan cümlemi tamamladım. " SEN DELİRTTİN BENİ ! SENİN YÜZÜNDEN DELİRDİM BEN !"

 

Sinirle gülümseyerek sütüme doğru yürümeye devam etti. Bu esnada sözlerini o da benim gözlerimin içine bakarak sürdürüyordu. " HER B*KTAN KENDİME PAY ÇIKARACAKMIŞIM O ZAMAN HAZAN HANIM , SENİ BEN DELİRTTİĞİME GÖRE !"

 

Ben de aynı gülüşü sergileyerek elime aldığım bir başka şeyi ona fırlatmak istedim ancak etrafta başka obje yoktu. bu kez bakışlarım odayı taradı. Gözüme karşıda bulunan duvardaki tablolar erişince hızla oraya ilerleyerek birini alıp onun kafasına doğru fırlattım. Bu kez refleksle başını eğdiğinde tablo kıl payıyla başına çarpmak yerine yeri boyladı. O esnada diğer tabloyu elime alıp atıyor ve nefretle konuşuyordum.

 

" O B*KU DA DELİRTTİĞİN AKLIMI DA S*KECEĞİM ! GÖRÜRSÜN !

 

Bu kez attığım tablo göğsüne çarparak yeri boyladığında acı ile inleyerek hızla yanıma adımladı. Aynı saniyelerde bağıra bağıra konuşuyor ve benimki kadar kuvvetli olmasa da hayli fazla olan öfkesini etrafa saçıyordu.

 

" S*K HADİ ! GEL S*K ! NEYLE S*KECEKSİN ÇOK MERAK EDİYORUM !"

 

Sözlerini tamamladığı an elime aldığım tabloyu sertçe çekip yere fırlattı. Ben anlık duraksayarak yüzüne baktım. Bu sinirli haline şaşırsam da diğer tabloyu da alarak ona fırsat vermeden fırlattım. Bu esnada tablolar bittiği için yere atıp tuzla buz edecek başka bir şeyler aradı gözlerim. Alparslan da bu esnada sinirle soluyarak konuşuyordu. Cümleleri de yaptıkları da benim zerre ilgimi çekmiyordu. İlgilendiğim tek şey öfkemi kustuğum eşyalardı.

 

" DAĞIT EVİ YA ! LAZIM DEĞİL !" Bakışlarım sözleriyle yeniden ona döndüğünde başıyla onaylayarak ciddi bir tavır takındı. " Ciddi söylüyorum. Harbi lazım değil. Senin canın sağ olsun."

 

Başıyla kendisini daha çok onaylayarak etrafa bakındı. Ben de tam o sırada elime alacağım bir şeyler arıyordum ve salonun en ucundaki koltuğun önünde bulunan büyük sehpa çarptı gözüme. Üzerinde biblolar vardı. Üstelik tam karşısındaki TV ünitesinde de o biblolardan vardı ve hepsi aslandı. Kıkırdayarak kararttığım bakışlarımla adımlarımı o yöne çevirdim.

 

Alparslan ne yapıyordu göremiyordum artık. Öfkem gözümü daha çok karartmıştı. Bibloları teker teker fırlattım yere. İçimdeki tüm öfkeyi onlara kustuğum için gülümseyerek ilerledim. Attığım her parça yerde tuzla buz oluyordu ve ben bu dağılışı büyük bir zevkle izliyordum. Az sonra elime aldığım biblolardan biri sertçe çekildiğinde bakışım saniyelik olarak ona kaydı. Alparslan elimden aldığı bibloyu dev bir ekrana sahip olan plazmaya hiç düşünmeden fırlatarak parçalanmasını sağladı. Aynı saniyelerde bana bakarak gülümsediğinde yüzünde öç alan bir ifade vardı sanki. Bu ifadesine eşlik ederek masadaki diğer bibloyu da ben attım televizyona. Başka bir köşesine çarparak televizyonu daha çok kıran bibloyla ona ters bir bakış atıp bakışlarımla ' Öyle atılmaz, böyle atılır.' Dedim o ise bunu fırsat bilerek başıyla kabulleniş gösterip üzerinde tek bir biblo bırakmadığım masayı tek eliyle kavrayıp diğer elinin yardımıyla televizyona fırlattı. Büyük bir gürültüyle hem televizyon hem ünitesi hem de masa kırıldı. Bu esnada ağzım açık kaldığı için duraksayarak kalakaldım.

 

Alparslan ise sıkıntılı bir nefes vererek bana çevirdi bakışını. Öfkesi sürüyordu. Benim anlık krizim ise yaşadığım şok ile bölünmüştü.

 

" Oldu mu ? İçin rahatladı mı ?"

 

Sözlerini işittiğimde kulaklarım yeniden çınladı. Duraksayarak geri geri adımladığımda yumuşak bir zemine çarpıp bedenimi yavaşça bıraktım. Bu esnada içimi bir titreme yavaş yavaş sarıyordu. İlaçlarım, onlara ihtiyacım vardı. Saat gece yarısını geçiyordu belki de. Saatlerdir tek bir ilaç bile almadığım için beynim uyuşmaya başlamıştı ve üstelik bütün her şeyi yavaş yavaş hissetmeye başlamıştım. İçime dolan acılar zihnimi esir aldığı için onun yaptığı şeyi dahi tam olarak idrak edemedim. Sinirlenip televizyonu yerinden sökmem gerekirdi ama ben zihnimdeki uyuşmayla kanepeye oturup kalmıştım.

 

Alparslan hiçbir şey söylemeden oturup kalmam karşısında içli bir nefes vererek sakince yanıma adımladı. Karşımda durduğunda ise ciddi bir tavır takınarak konuşuyordu.

 

" Aldatmadım ben seni. Güliz bunun hesabını verecek." İçli bir nefes verip bir elini saçına atarak devam etti. " Ben senin tenine ihanet edemeyecek kadar çok sevdim seni Hazan. Seni sevgime de masum olduğuma da inandıracağım."

 

Cümlelerini işitsem de zihnim ne dediğini anlamaya yetmedi. Zira bedenimi hissettiğim acılar nedeniyle sarsıcı bir titreme esir almıştı. Yavaş yavaş titriyordum. Oturduğum yerde öne ve arkaya giderek titriyordum ve bunu bilinçsizce yapıyordum. İlaçlarım, az önce yoklukları delirmemi sağlamıştı ve şimdi acı çekmeme neden oluyorlardı. Beynimde Kenan'ın bana dokunmaya çalıştığı anlar belirdi aniden. Ellerimin arasına başımı alarak öne arkaya daha hızlı sallanıp kapattım gözlerimi. Tamam Hazan dedim, geçti dedim. İntikamını alacaksın dedim. Unutacaksın dedim ama olmadı. Unutamadım. Zihnim bir karambole yuvarlanırken bedenim şiddetle sarsılmaya devam etti. Bu esnada kolumda bir el burnumda da tanıdık bir koku hissettim. Görebiliyordum. İdrak edemesem de Alparslan tam karşımdaydı ve kollarımı tutarak titrememe engel olmaya çalışıyordu.

 

Az sonra kollarımı serbest bırakıp diz çökerek elleriyle yüzümü esir aldı. Mideme çöken ağrıyla ellerinden kurtulmak istesem de direterek ona bakmamı sağladı. Gözlerinde endişe ve korku yer alıyordu. Benim gözlerimi yıllar sonra ilk kez hisli görecekti ve ben bunun olmasını istemedim. Gözlerimdeki acıyı görmesin diye kapattım onları. Alparslan ise endişe dolu sesini işitmemi sağladı.

 

" Hazan, güzelim iyi misin ? "

 

Başımı sağa sola sallayarak elinden kurtulmaya çalıştım yeniden. Elleriyle yüzümü daha sıkı sararak engel oldu buna. Ardından yeniden konuşuyordu.

 

" Korkuttum mu seni ? Özür dilerim ben... Ben kendime engel olamadım."

 

Elleri bu kez yüzümü okşamaya başladı. İstemsizce sağa sola savruluyordu başım. Bırakması ve bana dokunmayı kesmesi içindi bunlar. Zihnimi nefretiyle öyle bir doldurmuştum ki içimde dönen o karmaşık hislerle bulanan zihnim şu an bile tenini reddediyordu. O ise inatla yüzümü okşayarak şefkatle konuşmaya devam etti.

 

" Özür dilerim ama ne olur dinle beni. Yapma böyle."

 

Başımla reddediş göstererek içli bir nefes verdiğim esnada zihnimde kızımın gülüşleri yankılanıyordu. Büzdüm dudaklarımı. İçli bir nefes vererek dudaklarımdan ağlamaya yakın bir nida döktüğümde yalvarışım esir olan zihnimden bağımsız bir şekilde gerçekleşiyordu.

 

" İlaçlarım...İlaçlarımı ver bana."

 

Yüzümü okşayan elleri anlık olarak duraksasa da fazla bozuntuya vermeden konuşmasını sağladı.

 

" Tamam güzelim. Adını söyle ilaçlarının. Alıp getirsinler hemen."

 

İstemsizce açılan gözlerimden bir damla yaş süzülürken kendi ellerimle onun ellerini yüzümden ittim. Şaşkın bir ifade vardı yüzünde. Şaşkınca bakıyordu yüzüme. Ellerini itmeme bile karşı koyamadan bakışını sürdürdü. Ben de içli bir nida dökerek gözlerine bakmadan yaşı elimin tersiyle sildim.

 

" Kalem..."

 

Sözüme karşın bakışı etrafta gezindi. Ardından elini cebine atarak telefonunu çıkarıp bana uzattı. Elime aldığım telefon açıktı ancak notlar kısmında değildi. Bakışlarım istemsizce kilit ekranına kaydı. Saniyelik bir bakış olsa da o anları hatırlamama bu bakış yetti.

 

Elif'le lunaparka gittiğimiz gün. Alparslan ikimizin fotoğrafını çekmişti. Elif elindeki pamuk şekere sıkı sıkı sarılırken ben kucağımdaki küçük kızın pembe peruk saçlarını okşuyordum. Gördüğüm fotoğrafla bakışlarım saniyelik olarak ona dönse de duraksamadan notları bularak açtım. Boştu bu klasör. O yüzden hiç oyalanmadan ilaçlarımın adını yazarak telefonu yeniden ona uzattım.

 

Çaresiz haldeydim ve maalesef ilaçları ondan istemek dışında bir alternatifim yoktu. kızımın kokusu doluyordu burnuma. Acım her geçen saniye katlana katlana artıyordu ve bu benim kafayı yeme seviyesine gelmemi sağlıyordu. Ancak ilaçları yazıp ona uzatırken söylemeyi unuttuğum şey üçünün de reçeteli olduğu üstelik şu an yoksunluğu yüzünden sarsıntıyla sancılandığı Valium'un kırmızı reçete ile satıldığıydı. Bunu dile getirdiğim esnada bakışları elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefondaydı.

 

" Kırmızı reçeteli biri. Diğerleri de reçetesiz satılmıyor." İçli bir nefes vererek ellerimi saçıma atıp istemsizce ayağa kalktım. Zihnim biraz olsun düşünmemi sağlıyordu şu an. " Bırak gideyim. Evde var ilacım."

 

Elini uzatarak benimle birlikte ayağa kalkıp tam karşımda durdu. Aynı saniyelerde yutkunarak bakışlarını yüzümde gezdirdi. Onun yüzünde ve gözlerinde acı dolu bir ifade hakimdi. Beni şaşırtacak kadar acı gizliydi bu ifadede.

 

" Hazan..."

 

Elleri yeniden yüzümü bulurken irkilerek ellerinden kurtuldum. Aynı saniyelerde başını sağa sola sallayarak yeniden yüzümü tutarak ona bakmamı sağladı.

 

" Bu ilaçlar...Sen ne zamandan beri... Diazem kullanıyorsun ?"

 

Başımı yeniden gerileterek sorusundan kaçarken içli bir nefes verdim. Bu esnada sol kulağım çınlıyordu ve bir elim kulağıma gitti. Aynı saniyelerde gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak yüzümü buruşturdum. Alparslan ise bu esnada konuşmaya devam ediyordu. Sorusunu cevaplamaya niyetim yoktu benim. Gerek de yoktu zaten. Ona bundan bahsetmek istemiyordum.

 

" Tamam , ben... İlaçlarını aldıracağım. Reçete sorun değil, hallederim."

 

Ellerimi saçıma atarak bedenimi yeniden kanepeye bıraktım. Alparslan bu esnada kapıya doğru ilerliyordu. Ben de boşluğa dalarak duraksıyordum. Zihnim öyle karmaşık bir haldeydi ki başım o karmaşıklık nedeniyle çatlama noktasına gelmişti. Bedenim yeniden sağa sola sallanırken gelip önümde diz çöktüğünü gördüm. Ancak tepki veremedim. Bacaklarımı bedenine doğru çekerek başımı gövdeme gömdüm. Sakin kalmaya çalışıyordum. İlacı aldığım o ilk an gibi sakin ve hissiz olduğumu hissetmeye çalışıyordum. Onun hayalini kurarak bu işkenceye dayanmaya, katlanmaya zorluyordum kendimi. O şekilde ne kadar süre kaldım, o başımda diz çökerek kaç dakika durdu ? Bilmiyorum.

 

Elinde bir poşetle yeniden yanıma geldiği an bütün dikkatim yeniden onda son buldu. Poşete hızla atıldığım esnada onu benden çekerek önümdeki kırılmamış olan küçük sehpaya başka şeyler bıraktı. Benim bakışlarım sekteye uğrarken o bir yandan konuşuyor diğer yandan da poşetten güzel kokulu bir şeyler çıkarıyordu.

 

" Önce yemek yiyelim. Kaç saattir bir şey yemedin. Ciğer söyledim ben de. Çorba falan... Ha şu sevdiğin ezmeden de var."

 

Duraksayarak ona bakakaldığımda bakışları yavaşça bana döndü ve buruk bir tebessüm etti. " Aç karnına ilaç içilmez. Önce yemek yiyip ilacını içeceksin, sonra da her şeyi konuşacağız. Tamam mı ?"

 

Duraksamam sürerken tek isteğimin ilacım olduğunu yineledim içimden. Ardından istemsizce başımı salladım. Alparslan bu esnada her şeyi sehpaya bırakarak yanıma oturmuştu bile. Ben onun aramıza bıraktığı poşete ve açılmamış ayran paketine bakarak ilacı içmeye hazırlanırken o eline bir lavaş parçası aldı. İstemsizce bakışlarım ona döndükten sonra yeniden ilaca bakmaya başladığımda özenle ciğeri, közlenen biber ve domatesi lavaşa yerleştirdi. Ardından köşedeki ezmeden de sürdüğünde aynı özeni lavaşı sarmak için de göstererek bana uzattı. Bakışlarım yeniden ona döndüğünde gülümsüyordu. Ben de onun aksine donuk bir ifadeye sahiptim. Elindeki lavaşı görmezden gelip ayranı elime aldım. Kenarını yavaşça sıyırarak bir yudum aldığımda gülüşünü sürdürüp lavaşı almamı bekledi. Ben de beklediğinin aksini yaparak aramızda bulunan pakete atılıp şu an bu durumda olup zihnimi karıştıran ilaca atıldım. hızla ağzıma bir tane attığım an yutarak hafifçe gülümsedim. Alparslan ise bu esnada bıkkın bir nefes veriyordu.

 

" İki lokma bir şey yeseydin."

 

Bakışlarım ona dönmezken arkama yaslandım. İlaç ilk bir saat çok daha uyuşuk ama ruhsuz bir halde olmamı sağlıyordu. Bu hale sığınarak biraz rahatlamanın tadını çıkaracaktım. Daha sonra da muhtemelen yavaş yavaş gelen uykunun esiri olacaktım. Alparslan rahat tavrıma takınarak gülüşünü sürdürdüğünde lavaşı bana uzatmaktan vazgeçip tabaklardan birine bıraktı.

 

" Öyle olsun."

 

O da arkasına yaslandığında bakışlarım onu bulmak yerine köşede bir yerde sabit kalmıştı. Sözlerini anlıyordum ama cevap verme gereksinimi görmüyordum.

 

" Ben de direkt konuya girerim o zaman. Canıma minnet." İçli ve sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya devam etti. "Dışarıdaki adamları gördün mü ?"

 

Bakışlarım ona yeniden dönmediğinde hafifçe koluma dokunarak sorusunu yineledi. Ben de refleksle başımı ona çevirdim. " Dışarıdaki adamları diyorum. Gördün mü ?"

 

Başımı istemsizce aşağı yukarı sallayarak onu onayladığımda evin çevresinde etten duvar örerek dizilen ordudan bahsettiğini anlamıştım. O ise gerekli onayı alarak gülümseyip doğruldu. Ardından konuştuğunda ifadesinde yoğun bir ciddiyet vardı.

 

" Hah işte seni aldattıysam o adamların hepsi teker teker s*ksin beni." Baygın ifademe bu halime rağmen küçük bir şaşkınlık eklenirken başıyla yeniden kendini onaylayarak devam etti. " Ciddiyim bak ! En az var yüz kişi. Saymadım ama... Seni aldattıysam seve seve hepsinin önünde d*malırım. Bu kadar da netim."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek yeniden önüme döndüğümde içimden nişanlı olmasına rağmen buna taktığını geçirdim. Ardından zihnime formalite mevzusu çöktüğünde kaşlarım benden bağımsız bir şekilde şüphe ile havalandı. O da bunu hissetmiş olacak ki tam da o konuya açıklık getirmek adına bana bakarak konuşmaya başladı.

 

" Babasının işlerini devralıyorum. Aynı zamanda masadaki yerini de. Dikkat çekmemek için formalite bir tören yaptık. Güliz liseden arkadaşım. Hatta biliyor musun ? Dağhan'da... Gerçi onunla çocukluktan beri arkadaşız. Neyse yavrum. Tabii bu detaylar önemsiz."

 

Yeniden yavrum demesiyle bakışlarım ona dönse de sinirlenip üstüne saldıramadım. Yavaş yavaş rahatlayan zihnim bu üçlünün bir zamanlar arkadaş olduğu detayına da takılamadı. Yalnızca dinlemekle yetindim. Alparslan ise bunu fırsat bilerek yeniden öne atıldı.

 

" Şimdi diyeceksin ' Aldatmadıysan da kullandın.' Eyvallah. Onu da anlatacağım zaten. Vaktimiz bol."

 

Bakışlarım yeniden ona döndüğünde bana biraz daha yaklaşarak içli bir nefes verdiğini gördüm. Aynı saniyelerde bakışım orada takılı kaldığında o nefesini yüzüme üfleyerek konuşuyordu.

 

" Ama neden cevap vermiyorsun güzelim ? Olmuyor böyle. " Duraksayarak kaşlarını çattıktan sonra konuşmaya devam etti. " İnanmadın mı aramızda bir şey olmadığına ? Abim hatta Elif konuşsun seninle. İster misin ?"

 

Kaşlarım tekrardan havalanırken başım döndüğü için gözlerimi kapattım. Bu esnada güçlükle de olsa tepki vererek başımla reddediş gösterdim. Bu mevzu beni ilgilendirmiyordu. En azından şu an buna kafa yoramayacak bir haldeydim. Zihnim hissizliğe yavaş yavaş teslim oluyordu ve bu esnada düşünmek dahi çok güçtü. Alparslan ise biraz daha yaklaştı bana. Kokusunu hissettiğim için fark ettim yakınlığını. Tepki veremedim ama. Tepkisiz kaldım bu yakınlığına.

 

" Kokun...Kokunu özledim."

 

İçli ve derin bir nefesi saçlarımın arasından aldığını hissettim. Bu esnada gözlerim kapalıydı ve kaşlarım çatıktı. Nefesini hissederek gözlerimi usulca açtığım esnada ise göz göze geldik. Bakışlarında farklı bir ifade vardı. Uzun zamandır görmediğim bir ifade. Bir eli saçımda gezindi önce. Tepki vermedim buna da. Ardından aynı el tüy gibi yüzümde gezinirken gözlerim istemsizce kapandı. Sonra o eli çenemde hissettim. Çenemin kaldırıldığını da hissettim. Tepkisiz bir ifadeyle kalbimde çarpan küçük kıpırtıyı dinledim. Neden çarpıntı hissettiğimi çatık kaşlarımla sorguladığım esnada ise kanepe ile belim arasına yerleşen bir el hissettim. Elini hissettiğim o kısa süreli andan sonra ise dudaklarımın üzerinde bir soğukluk oluştu. O soğukluk alt dudağımı içine çekerek öpmeye başladığında çenemdeki el de enseme yerleşmişti. Tepki veremediğim gibi öpüşünü de idrak edemedim ilk başta. O ise bu esnada alt dudağımı emmeye başlamıştı. Yutkunarak duraksamaya devam ettiğim esnada istemsizce bir elim saçlarına gitti. Aynı saniyelerde içli bir nefes vererek üzerimde biraz doğrulup öpücüğünü derinleştirdi. İki dudağımı birden ağzına alarak sertçe öptüğü esnada ise tiz bir ses işiterek irkildim.

 

Alparslan da tam o esnada refleksle ayırdı dudaklarımızı. Bakışlarımız kısa bir an kesiştiğinde şaşkın bir ifadeyle elini s*lahına attı. O tiz ses yeniden tekrarlanırken salonun camı kırıldı. Bu esnada da bir s*lah sesi işttim. İrkilmeme fırsat kalmazken Alparslan hızla ayağa kalkarak arkasına aldı bedenimi.

 

" Saklanman lazım. Çabuk !"

 

Kolumu tutarak ayağa kalkmamı sağladığında bedenimi yeniden arkasına aldı ve bana siper oldu. Aynı saniyelerde geri geri adımlayarak az önce kırdığımız ünitenin köşesindeki dolaba attı elini. Sert bir hareketle dolabı çevirdiğinde arkasında küçük bir kapı vardı. Aynı sert hareketle orayı da açtığı an ben ne olduğuyla ilgilenemeyecek derecede bitkindim ama yine de duyduğum s*lah sesini idrak edebiliyordum. Bedenimi yavaşça o kapının ardına ittirerek belindeki s*lahı çıkarıp bana uzattı. Gözlerinde korkudan çok öfke vardı. Hatta hiç korku yoktu. Tamamen öfkeye bürünmüştü ifadesi.

 

" Hazan, buradan sakın çıkma! Olur da yerini bulurlarsa da s*lahı kullanırsın. Tamam mı? Gelip seni alacağım."

 

Sözlerini tamamladığı an cevabımı beklemeden alnıma küçük bir öpücük bırakarak kapıyı üzerime kapattı. Ardından sanki bir şey unutmuş gibi aniden kapıyı açarak öfkeli gözlerini gözlerime sabitledi.

 

" Kulpu kavrayıp yandaki düğmeye basarsan kapı açılır ama sesler kesilse bile gelmemi bekle."

 

Sözlerini tamamladığı an kapıyı yeniden üzerime kapattı. Evin içinde duyduğum s*lah sesiyle irkilsem de onun bağırmasıyla ateş edenin Alparslan olduğunu idrak ettim. Ardından bakışlarım kısa bir anlığına bulunduğum yerde gezindiğinde karanlık ve küçük bir oda olduğunu gördüm. Hava almam için küçük bir bölme vardı ve o bölme küçük odanın sol kısmındaydı. Bakışımı o yöne çevirdiğimde buradan bahçe kapısının göründüğünü fark ettim. Yalnızca gözlerimi dikebildiğim bir bölmeydi ancak o bile ne olduğunu görmeme yetiyordu.

 

Bahçede onlarca adam vardı. Hepsi s*lahlıydı ama daha da önemlisi o adamların başında bütün heybetiyle Dante Marino'nun dikiliyor olmasıydı. Karanlıkta seçebildiğim yüzünde öfke vardı. Gözleri ise siyah gözlüklerinin altından görünmüyordu. Onu görerek gülümsedim. Gelmişti, beni almak için abim saydığım adam gelmişti. Demek ki haber tahminimden de önce duyulmuştu. Bakışlarım Dante'de gezinirken içimdeki kıpırtıya gördüğüm yüz sayesinde edindiğim şaşkınlık eklendi. Çisem Dante'nin hemen arkasında yüzünü seçemediğim bir adam tarafından güçlükle tutuluyordu. Elinde irice bir taş vardı. Alparslan ise görünmüyordu ancak muhtemelen Çisem'in taşla hedef aldığı yerdeydi.

 

"NE OLUYOR LAN BURADA ! MARİNO ! SEN KENDİNİ NE ZANNEDİYORSUN DA TETİKÇİ'NİN EVİNİ BASIYORSUN LAN ! KIRMAZ MIYIM BEN ŞİMDİ SENİN KALEMİNİ !"

 

İşittiğim ses Alparslan'a aitti. Gayet gür ve öfkeli çıkıyordu. Dante ağzını aralarken Çisem adamın tüm engellerine rağmen taşı tam karşısına fırlatarak bağırmaya başladı. Dante ise bu esnada karısını sakinleştirmek adına tutmak için öne atıldı. Bu esnada fark ettim ki Çisem'i tutmaya çalışan kişi Yalçın'dı. Buradaydı, Tufanlı'nın elinde değildi.

 

" P*Ç DOMUZ BOKU ! BİR DE KOCAMA NE SANIYORSUN DİYOR ! SEN KENDİNİ NE SANIYORSUN TAŞ KAFALI ! PARÇALARIM SENİN O KAFANI !"

 

Dante onu tutarak eliyle ağzını kapattığında sözleri bölünse de hareketleri durmadı ve öne atılmaya devam etti. Bu esnada Alparslan sinirli bir tınıda konuşmaya devam ediyordu.

 

" ÇİSEM ! KENDİNE GEL!"

 

Sözlerini ses tonunu alçaltarak devam ettirdiğinde siniri sürüyordu ve Çisem'in kafası Dante'nin koluyla omzunun arasındaydı. Dante karısını zar zor tutarken bir yandan da Alparslan'a dönmüştü. Belli ki konuşma sırası ondaydı. Bu esnada Alparslan'ın sözleri ise ben dahil herkes tarafından işitiliyordu.

 

" Sana kötü bir söz kullanmak istemiyorum. Şimdi, hemen buradan giderseniz bu hakareti görmezden geleceğim."

 

Bu kez öne atılan Dante oldu. Öfkesini püsküre püsküre konuşuyordu. " Hass*ktir lan ! Görmezden gelmek sen ? Çok korktum Tetikçi !"

 

Alparslan'ın öfkeli bir nefes verdiğini buradan dahi işitirken Çisem'in ağzının Dante tarafından kapatıldığını gördüm. Kocasının elini ısırarak konuşmaya çalışsa da Dante buna engel oluyordu.

 

" Dante Türkçe küfretme ! Kaç kere diyeceğim oğlum ? Yakışmıyor senin ağzına ! Komik oluyorsun."

 

Dante kahkaha atarak onun sözlerini alaya alırken Yalçın öne atılıyordu. " Ablayı hemen vermezsen bu kez ben küfredeceğim ve bildiğin tüm küfürleri unutacaksın Tufanlı!"

 

Alparslan'ın ifadesini göremesem de alaylı bir bakışı Yalçın'a gönderdiğini tahmin ettim. Aynı saniyelerde Dante kahkahasını bölerek sinirle konuşmaya başladı.

 

" *MINA KOYYUM SENİN !"

 

Dante'den bu sözü işittiğim an ben bile kıkırdadım. Zira hem kelimeyi yanlış söylemişti hem de gerçekten komik olmuştu ancak bu kıkırdamamı bölen şey Alparslan'ın radarıma girmesi oldu. Tam karşısına geçtiğinde Dante Çisem'i zor tutuyordu ve korkusuz bir ifadeyle Alparslan'a bakıyordu.

 

" Karının yanında s*lah çekmeyeceğim sana Dante. sen yine de şansını çok zorlama."

 

Alparslan cümlesini kurduğu an Çisem nasıl yaptıysa Dante'nin kolundan sıyrılarak Alparslan'ın yüzüne tükürerek yakasına yapıştı. Dante'nin sözü bu yüzden ağzına tıkandığında Alparslan tiksinir bir ifadeyle gözlerini kapatmıştı ve Çisem onu sarsmaya çalışıyordu.

 

" GEB*RTİRİM SENİ ! ÇEK O S*LAHI DA KOCAM SENİN G*TÜNDE PARÇALASIN ! ÇEK HADİ ! "

 

Dante bağırarak onu kucağına alıp bir köşeye savurdu. Bu esnada aklımın ucundan dahi çıkabileceğim geçmiyordu. Yalnızca olanları izleyebiliyordum çünkü beynim bana komut vermiyordu. Yalnızca reflekslerimi kontrol ederek olan biteni hissiz bir şekilde izliyordum.

 

" ÇİSEM YETER ! ÇEKİL ŞURDAN !"

 

Dante ittiği karısının yerine Alparslan'ın yakasına yapıştı. Bu esnada Yalçın onun arkasındaki yerini alarak elindeki s*lahı doğrultmadan etrafı incelemeye başladı. Eve girecek bir yol arıyordu. Evde olduğumu üçü de biliyordu.

 

" HAZAN'I VER TETİKÇİ ! ORDUNU DA GEÇER SENİ DÖVERİM İTALYANCA !"

 

Alparslan yakasını kavrayan eli görmezden gelerek kıkırdayarak bir elini kaldırıp arkasındaki adamlara komut verdi. Bu esnada Dante'nin bakışları o yöne döndü ve ani bir hareketle ellerine vurarak yakasını bırakmasını sağladı. Aynı saniyelerde iki adım gerileyerek öfkeyle konuşmaya başladı.

 

" Dayağımı özlediysen başka zaman karın olmadan gel. Şimdi gidin, Hazan bu gece benimle."

 

Dante ikinci cümlesini işiterek yeniden üstüne doğru atıldı ancak bu esnada Yalçın öne doğru refleksle ilerleyip onu tuttu. Kulağına bir şeyler söyledi ve bunu işitemedim. Dante bir adım gerileyerek sakince sorusunu sorduğunda Yalçın etrafa yeniden bakıyordu.

 

" Ne demek benimle ? Hazan bizimle."

 

Çisem kocasının sözleriyle aynı saniyelerde düştüğü yerden hızla kalkarak Yalçın'ın omzuna sertçe çarpıp Alparslan'a tokat attı. Üçü de bunu beklemediği için şaşırırken Yalçın bunu sesli dile getirip şaşkın bir küfrü dudaklarından döktü. Dante ise öne atılmıştı ancak çok geçti. Alparslan vurulan yanağını tutarak sertçe yutkunurken Çisem bağırıyordu.

 

" ARKADAŞIM NEREDE ? NE YAPTIN ONA ? KÖTÜ EMELLERİNE Mİ ALET ETTİN ? HA ! ADİ IRZ DÜŞMANI !"

 

Alparslan başını yavaşça kaldırarak Çisem'e baktığında yüzünü net bir şekilde göremesem de öfkeden kırmızı olduğunu Yalçın'ın bakışlarından dahi anlayabiliyordum. Aynı saniyelerde oldukça kısık ama sinirli bir tınıda konuştuğundaysa bundan emin oldum.

 

" Çisem...Ben Hazan'a istemediği hiçbir şey yapmam. Ha-"

 

Çisem hiç düşünmeden refleksle sözlerini keserken şaşkın bir nidayla konuşuyordu. "İSTEDİ Mİ ?"

 

Alparslan içli bir nidayı dudaklarından dökerek sabır çekti. Yalçın ve Dante de cevabını merakla beklerken üçü de aynı ifadeyle ona bakıyordu. Sessiz kalışıyla Çisem daha çok cırlayarak konuşmaya başladı.

 

" O İSTEYEBİLİR AMA BEN İSTEMİYORUM ! GETİR ÇABUK KARDEŞİMİ !"

 

Alparslan öfkeli bir nefes vererek omuz silktiğinde sinir edici bir tınıyla konuşuyordu. " Getirmiyorum."

 

Çisem de aynı saniyelerde hiç düşünmeden cevap verirken Dante ve Yalçın onları umursamadan etrafı inceleyerek aralarında fısıldıyordu.

 

"GETİRECEKSİN!"

 

Alparslan aynı ifadeyle aynı cevabı yinelerken gözlerimin yavaş yavaş kapandığını hissettim.

 

" Getirmiyorum ! İçerde gayet keyfi yerinde onun. Niye getirecekmişim ?"

 

Çisem ayaklarını yere vura vura bağırdı önce. Daha sonra da üstüne doğru zıplayarak bağırmasını sürdürdü.

 

" BANA İSTİYOR, KEYFİ YERİNDE DİYİP DURMA ! KAFAYI YİYECEĞİM YA ! O UNUTMUŞ OLABİLİR AMA YEDİĞİN B*KLARI BEN UNUTMADIM ALPARSLAN ! KİMSEYE BIRAKMAM KENDİ ELLERİMLE D*ŞERİM SENİ !"

 

Alparslan öfkeli bir nefes verip kıkırdarken bakışı anlık olarak eve döndü. Ardından gülüşünü sürdürerek Çisem'e eğildi. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Kendisi isterse getiririm. Zorla tutmuyorum."

 

Çisem de eve bakarak geri ona döndüğünde yüzünde şaşkın bir ifade vardı.

 

" NE DEMEK ZORLA TUTMUYORUM ? NEREDE O ZAMAN BU KIZ !"

 

Alparslan ağzını aralayarak cevap vereceği esnada çok yüksek sesli bir çığlık işittim. Aynı saniyelerde yüzüm buruşurken dördünün bakışları da sesin geldiği yöne döndü. Ben de yarı açık gözlerimi zar zor o yöne çevirmeye çalışsam da kim olduğunu göremedim. Ta ki sesini işitene kadar.

 

" ABLA !"

 

Nare...

 

Benim küçük meleğim...

 

Sesini işittiğim an irkildim. Aynı saniyelerde hızla koşarak görüş açıma girdi ve hiç beklemediğim bir şey yaparak Alparslan'ın üstüne zıpladı. Başını ısırarak bağırmaya devam ettiğinde Çisem de bunu bekliyormuş gibi onun omzuna ve sırtına yumruk atmaya başladı. Aynı saniyelerde Nare bağırarak bütün öfkesini kusuyordu.

 

"*LDÜRECEĞİM SENİ ! PİS KATİL ! "

 

Dante'nin ayırmak için öne atıldığını saniyelik olarak görsem de kardeşimi görmem bütün algılarımı açmış gibi yavaş da olsa adım atarak kapıya ilerlememi sağladı. Az sonra odaya yeniden giriş yaptığımda sersem bir şekilde kapıya doğru adımladım. Başım dönüyordu ve hayli çok uykum vardı. Zar zor kapıyı açarak bedenimi dışarı çıkardığımda Alparslan hariç herkesin bakışları bana döndü. Onun bakışlarının bana dönmemiş olmasının nedeni Nare'nin tam olarak kafasını tutarak ısırmaya çalışmasıydı.

 

Çisem savurduğu yumruğuna son vererek hızla bana koştu. " HAZAN !" aynı saniyelerde Nare de kendini yere bıraktı ancak birden atladığı için düştü. Bu sırada Alparslan da benim olduğum yöne dönüp dağılmış bir ifadeyle yeşillerini üzerime dikti.

 

Çisem'in bana sarılan bedenini görerek irkilsem de tepki veremedim. Aynı saniyelerde ailem saydığım dört insan da etrafımda toplanmıştı ve iyi olup olmadığımı soruyordu. Alparslan ise buruk bir ifadeyle uzaktan bana bakıyordu.

 

" Abla, ablam nasılsın ? Ne yaptı sana , ne bu halin ?"

 

Nare elleriyle yüzümü kavrayarak konuştuğunda bakışlarım ona döndü ancak aklım Alparslan'ın bakışlarında takılı kalmıştı. Aynı saniyelerde Çisem öne atılarak ona bağırdığında onun bakışları da yüzümde geziniyordu.

 

" NE YAPTIN SEN HAZAN'A ? NE BU HALİ ?"

 

Alparslan omuz silkerek yutkunduğunda Dante karısını itekleyerek yüzüme baktı. Daha çok yanaklarıma ve dudağıma baktığında aradığı şeyin bir darp izi olduğunu fark ettim. Aynı saniyelerde rahat bir nefes verdiğinde Alparslan'ın sesini işittim.

 

" Hiçbir şey yapmadım."

 

Çisem kinayeli bir tınıda konuşurken bakışlarını ona çevirdi. " Niye böyle bitkin görünüyor? Konuşmuyor bile !"

 

Alparslan sinirle soluyarak ağzını aralarken dakikalar sonra ilk kez konuşacak enerjiyi bedenimde toplayıp kapanan gözlerimle sesimi kısık bir tınıda da olsa onlara duyurdum.

 

" Bir şey yapmadı."

 

Gözlerim kapandığı için mimiklerini göremesem de koluma giren bir el ile irkildim. Aynı anda bakışlarım refleksle hedefini bulduğunda Nare ve Çisem'in koluma girerek yürümemi sağladığını Yalçın ve Dante'nin de önden gittiğini gördüm. Alparslan ise önünden geçeceğimiz esnada tek eliyle Yalçın'ı iterek karşımda durdu. Bakışlarında acı bir ifade vardı. Sesi ise oldukça kısıktı. Sanki yalnızca benim duymamı istiyordu.

 

"Gitme, konuşalım."

 

Gözlerinin içine baygın bir ifadeyle bakarak onu başımla reddettiğimde bu reddedişi beynim yapmıyordu. İlacın etkisi ve uykunun bastırmasıyla istemsiz oluyordu. Uyumaya ve düşünmeye ihtiyacım vardı ve sırf bu yüzden karşı koyamadım belki de. Adımlarımı ilerlettiğim esnada ise içimden bir yerlerde küçük bir sızı koptu sanki. Zihnimi toparladığım ilk an olanları yeniden düşünmem gerekiyordu ancak o küçük sızının isteği uyumayı da düşünmeyi de onun yanında yapmaktı.

 

.....................................

 

İlahi bakış

 

Hazan gittiğinden beri Alparslan gözünü bile kırpmamıştı. Dağılıp harabeye dönen evine bakmıştı önce. O yanındayken farkına bile varmadığı cam kırıkları ve kırılan eşyalar çarpmıştı gözüne. Daha sonra bakışları hiç yiyemedikleri ciğerde takılı kalmıştı. Kanepeye sakince oturarak yüzündeki çiziği umursamadan bir elini dudağına atarak kapatmıştı gözlerini. Yıllar sonra ilk kez su içmişti. İlk kez dudaklarının kuruluğu dinmişti. Düşündüğü an bile altında beliren sertliği görmezden gelerek saatlerce bir eli dudağında o kısacık anı hayal etmişti. Hayali onu uykuya teslim edecek gibi olduğunda ise gözlerini açarak sevdasının yarım bıraktığı ayranı kana kana içmişti. Dudaklarının tadı bu ayranda da vardı. Artık özlemi öyle bir boyuta gelmişti ki aklının yasak olduğunu, evli olduğunu söylediği anlar dahi yoktu gözünde. Duymuyordu o sesleri. Yasaksa yasaktı. Adamlığa sığmazsa adamlıktan da çıkardı. Yeter ki o yanında olup kokusuna esir etsindi. Alparslan o kokuyu yakından aldığı o ilk andan beri her şeyi s*ktir etmişti. Geriye kalan tek şey sevdası ve onun kızıydı. Gözlerindeki acının kaynağı olan ilaçları ilk kez öğrenmişti. Birkaç kez sağlık uygulaması sayesinde sevdasının reçetelerine erişse de kullandığı ilaçlara daha önce hiç erişememişti ve bugün durumunun tahmininden de vahim olduğunu idrak etmişti. Üç ayrı antidepresan kullanıyordu. Üçü de oldukça ağır ilaçlarken Hazan o ilaçlara rağmen bitkin düşmeyip kızını arıyordu. Alparslan sevdasının bu azmini ve evlat hasretini bir kez daha idrak ederek hızla ayağa kalkıp işlerinin başına dönmek için harekete geçmişti.

 

Dağhan'ın kurduğu tuzağı zaten bekliyordu. Dağhan salağı çiftlikteki dinleme cihazını hâlâ bulamamıştı. Alparslan da birkaç kez bir plandan bahsedildiğini işiterek tüm hamlelerini dikkatle yapmaya başlamıştı. üstüne bir de Turunççu'nun yardım istemesiyle iyice işkillenmişti. Çünkü o adamdan kötü kokular alıyordu. Uzun zamandır o da radarındaydı. Tam da Rusya sevkiyatının haftasında yaptığı bu istekle Alparsaln'ın şüphelerini doğrulamıştı. Dağhan Ortadoğu ile Rusya arasında bağlantıyı sağlayan bir mafyaydı. Asıl gücü Rusya'ya sattığı uy*şturucu sayesinde oluyordu. Bu yüzden büyük resmi görmesi çok zor olmamıştı ama beklemediği şey Hazan'ın bu işin içinde olmasıydı. Abisinin de dediği gibi ona çok güveniyordu ve bu güven Alparslan'ı kötü etkiliyordu.

 

Adımları harabeye dönen evin dışına çıktığında Toygar'ı arayarak uyandırmıştı. Ardından Kurşun planını devreye sokmak için harekete geçmesini söylemişti. Kurşun haberi aldığını Alparslan'a gönderdiği xxl boyutundaki bir prez*vatif sayesinde bildirmişti. Alparslan daha çok öfkeyle harlanarak ona buluşma yerini bildirmek yerine etrafı k*nla bulanmış bir parmak göndermişti. Bu parmak onun adamı James'e aitti.

 

Anlamını Kurşun anlamıştı. Nerede ne zaman görüşeceğini kendisi seçerek Tetikçi'nin izini sürecekti. Aralarında tuhaf bir anlaşma mevcuttu ve bu anlaşma şekli ikisinin aklının da yitik olduğunu gösteriyordu. Akşama kadar bekleyerek akşam iş için çıkacaktı Alparslan. Çıktığında ise Kurşun'un iş bittiği an ona geleceğini de biliyordu.

 

.................................

 

Uyandığımda her yer aydınlıktı ve kendi odamdaydım. Kendimi yataktan zar zor atarak duşa girdiğimde yaşanılanları ve asıl yaşanılanı anımsayarak saatlerce ağladım. Pişmanlık, hissettiğim şeyi dillendirecek olsaydım eğer bu kesinlikle pişmanlık olurdu. Alper...

 

Ben ona karşı suçlu hissediyordum şimdi. O benim yüzümden canını yitirmişken ben gözümde hâlâ aklanmamış olan Alparslan'ın öpücüğüne karşı koymamıştım. Koyamamıştım. Olmamıştı. Zihnim bulanıktı belki de. İlacı aldığım ilk anlara denk geldiği için karşı koyamamıştım ama bir elimi saçlarına atarak dudaklarını daha çok bastırmıştım. İçgüdüsel olduğunu düşünüp kendimi kandırmayı denesem de gerçeği yavaş yavaş idrak ederek mahvı ziyan hislere kaptırdım kendimi. Ardından bütün bu olanları ve kızımı düşünerek beynimi uyuşturacak seviyeye gelene kadar içli içli ağlamalarımı sürdürdüm. Ağlamalarım son bulduğunda güçlükle yapacağım yeni hamleyi düşünerek çıktım banyodan. Ardından kızımın zıbınını çıkardım eşyalarının arasından. Kokusunu içime çeke çeke ağlamaya devam ettiğimde tekrar dalmışım uykuya. Uyandığımda hava yine aydınlıktı. Vakit kaybetmeden hazırlandığımda amacım önce kardeşlerimle konuşup ardından da Dağhan'ın durumunu öğrenmekti.

 

Üzerime siyah bir büstiyer ve kumaş pantolon giyinerek ağlayışımı ve gözlerimdeki acıyı gizleyecek güzel bir makyaj yaptım. Ardından siyah topuklularımı giyinip saçlarımı da açtığımda hazır olduğuma kanaat getirerek odamdan ayrıldım. Aşağıda sesler vardı. Çisem heyecanla bir şeylerden bahsediyordu.

 

Adımlarım salona ulaştığında ise kanepede Nare ile karşılıklı oturduklarını gördüm. Nare beni affetmemişti. İki haftadır Çisem'de kalıyordu ancak anlaşılan o ki bu mevzuyla birlikte eve kesin dönüş yapacaktı.

 

" Ay Hazan! Gel, gel !"

 

Adımlarımı aynı monotonlukla onların yanında sonlandırdığımda aralarına oturmam için senkronize bir şekilde gerilediler. Ben de onların açtığı boşluğa bedenimi usulca bırakıp sorguya hazırladım kendimi.

 

" Eee, anlat çabuk!"

 

Çisem öne atıldığında duraksayarak bakışlarımı onda tuttum. Neyi sorduğunu idrak etmeye çalışıyordum şu an. Hangisini anlatmamı istiyordu ? İçimde bunun hesabını yaparken en önemli olanından başlamam gerektiği kanısına vardım. Yani zihnimi kurcalayıp pişmanlık hissetmemi sağlayacak olandan başlayacaktım.

 

" Öpüştük."

 

" NE !"

 

İkisi de aynı anda aynı tek kelimelik cümleyi kurarak yüzlerini buruşturdu. Ben de başımla onları onaylayarak sıkıntıyla soluyup bir tırnağımı ağzıma atıp stresle kemirmeye başladım. Aynı saniyelerde konuşarak içimdeki hisleri dışıma vurdum.

 

" İradem yok benim. O s*kik ilaçlar engel olmama izin vermiyor. Öptü önce bu it, ben de öylece kalakaldım. Sonra ne yaptım biliyor musunuz ?"

 

" Ne yaptın ?"

 

Yine aynı anda konuştuklarında başımı sıkıntıyla sallayarak dudaklarımı ve tırnağımı aynı anda kemirmeye başladım.

 

" Elimi saçlarına dolayıp daha sert öpmesini sağladım."

 

Nare işittiği cümleyle bedenini gerileterek ağzının içinde cık yaparken Çisem omzuma sertçe vurdu. Ben refleksle gözlerimi kocaman açıp ona bakarken o sinirli bir ifadede konuşmaya başladı.

 

" Allah kahretmesin seni kız ! Ben başına bir iş geldi diye korkumdan bagaja saklanıp geldim bir de yanına ! Pü! Rezil utanmaz ! "

 

Kaşlarım şüphe ile havalanırken hakikaten de o şekilde gelip gelmediğini bakışımla ve mimiklerimle sorguladım. " Bagaj mı ?"

 

Bakışlarıyla beni onaylayarak Nare'yi işaret etti. Aynı saniyelerde kardeşime baktığımda onun da bakışlarıyla onayladığını görerek şaşkınca dudaklarımı büzdüm. Bu esnada Çisem sinirli bir tonda konuşuyordu.

 

" Ulvi abi var ya , hani bizim kapıdaki ?" başımla onu onayladığım an saçını geriye savurarak konuşmaya devam etti. " Sağ olsun o koydu bizi bagaja. Üç araba gittik zaten. İkisinin bagajlarını biz kaplıyorduk."

 

Bu kez şaşkınlıkla ağzım aralanırken yeniden kardeşime bakarak onaylanma ihtiyacı hissettim. Nare başını tekrar salladığında şaşkın bakışlarımı duraksattım. Bu esnada Çisem konuşmaya devam ediyordu.

 

" Dante siz gelmeyin dedi. Ne yapayım ?"

 

Bakışım onda duraksamaya başladığı an Nare öne atılarak devraldı konuşmayı. " Ben bagajı açamadım da ondan kaldım içerde. Yani geç geldim ya? "

 

Sorgular bir tınıda sorduğu son cümleyle başımı salladığım esnada Çisem tekrardan konuşuyordu. " Ulvi abi bagajı açabilelim diye bize yedek anahtar verdi. Ben araba durduğu an çıktım dışarı. Sonra bulduğum ilk taşa sarılıp koştum. Korumaları aşamadım ilk başta ama olsun."

 

Bakışlarım yeniden ona döndüğünde duraksamam sürüyordu. İkisi de beni kurtarabilmek için uzun uğraşlar vermişti. Ben de öylece kalakalıp duraksıyordum şu an. Şaşırmıştım çünkü. İfademin nedeni ikisinin de bu denli deliye dönmüş olmasıydı. Benim duraksamamı bölen şey ise Çisem'in koluma geçirdiği sert darbe oldu.

 

" Ama bilseydim girer miydim onca zahmete! Bilseydim Dante'yi de göndertmezdim. Siz de rahat rahat s*vişirdiniz."

 

Vuruşu ile Nare'ye doğru savrulsam da saçlarımı geriye atarak duruşumu düzelttim. Aynı saniyelerde çattığım kaşlarımla en sinirli ifademi takınıyordum.

 

" Çisem ! Saçmalama ya ! Kaçırdı beni ya, kaçırdı ! Kelepçe vardı elimde!"

 

Tane tane konuşurken ellerimle de gerekli pozisyonu alarak ciddiyetimi ona yansıttım çisem ise kıkırdayarak gözlerini devirdi.

 

" Fantezi olmuş işte ! Elimde kelepçe var dememiş öptürmüşsün. Biz gelmesek turşunun da açılışını yapardın sen ."

 

Sıkıntılı bir nefes vererek elimi ona doğrulttuğum esnada kendi ellerini siper ederek geriledi. Delirtiyordu beni. bilmiyor gibi bir de vereceğimi düşünüyordu ama sanırım bu kez haklıydı. Kim olsa aynı şeyi düşünürdü. Öpmüştü çünkü bir kere. Bu düşünceyle ellerimle başıma vurup sıkıntıyla boğa gibi soluduğum esnada Nare ellerini önünde birleştirerek konuşmaya başladı.

 

" Vallahi hiç öyle durma abla. Haksızsın. Tamam, başkası da yapmış olabilir dedik de senin hiç ortan yok mu ?"

 

Çisem başını sallayarak katılır bir nida döktü dudaklarından. " Hıh ! Konuş kız Nare !" Nare de başını salladığında Çisem konuşmasını devam ettiriyordu. " Kardeşin edepli diye diyemiyor, ben açık açık söyleyeyim. Ya kafasına s*lah dayıyorsun ya dudağına yapışıyorsun. Az dengen olsun turşucuk !"

 

Öfkeyle soluyarak elimle tehdit pozisyonunu aldığım esnada solumamı sesime yansıttım. Asla susmak bilmiyordu ve beni daha çok delirtmek için çaba gösteriyordu. " Çisem yemin ederim kardeş falan dinlemem ç*karım suratına iki tane ! Zaten kendimi suçluyorum , bir de sen üstüme geliyorsun."

 

Sözlerimle yüzünü büzerek kollarını boynuma doladı. Aynı saniyelerde kıkırdayarak konuştuğunda ses tonu oldukça neşeli çıkıyordu. " Tamam tamam. Bir daha ki sefere basmayacağım sizi, rahat rahat sev*şin. Hem... Belki Alya'ya kardeş yaparsınız."

 

Son kurduğu cümleye dek onun kıkırtısına eşlik ediyordum ancak kızımın adını işittiğim an ifadem buz kesti. Gerileyerek kaşlarımı çattığımda Çisem ne dediğini yeni yeni idrak ediyordu ve adımı zikrediyordu.

 

" Hazan..."

 

Bu esnada onun pişman tavırlarına Nare'nin konuyu dağıtma girişimi deva oldu. Kardeşim öne atıldığı esnada kısa süreli olsa da kızımın aklımdan çıkmış olması zihnimi bulandırıyordu. Aynı saniyelerde de onun hâlâ gözümde aklanmadığını düşünerek kendimi daha çok suçluyordum.

 

" Yapmazlardı. Yani... O adam gözümüzde temize çıkmadı ki! Ablam onca şeyden sonra onunla olmaz. " Bakışlarını bende sabit tutarak ona bakmamı sağlayıp devam etti sözlerine. " Olmamalı."

 

Başımla ve gözlerimle onu onayladığım esnada Çisem de konuyu dağıtmak adına kıvranıyordu. " Ben de çocuk denemelerine devam ediyorum."

 

Bakışlarım ona döndüğünde yüzündeki pişmanlığı görerek acı bir tebessüm ettim. Aynı saniyelerde öne atıldığımda gerçekten merak ettiğim bir konu gündeme geliyordu. " Ne oldu o iş, test yaptın mı ?"

 

Çisem başını olumsuz anlamda sallayarak sıkıntılı bir nefes verip arkasına yaslandı. "En son iki hafta önce yumurtlama dönemimdi işte. Test için bekliyorum."

 

Başımla onu yeniden onaylayarak gülümsediğimde onun da bir kızı olması için içimden dua ettim. Kızımı bulduğumda Alya onun kızına ablalık yapardı. Belki daha sonra bizim kadar yakın dost olurlardı. Olmasalar bile Çisem olmaları için ikisini de zorbalardı. Bu anları düşünerek içli bir nefes verdiğimde kızım için çabalamam gerektiğini hatırlayarak ayağa kalktım. Az sonra arabama bindiğimde hedefim belliydi. Bu sebepten işlerle uğraşan Yalçın'ı aradım. İlk çalışta açtığında sesi düz geliyordu.

 

" Abla, uyanmışsın."

 

İçli bir nefes vererek konuştuğumda bakışlarım yoldaydı. " Evet ablam. Fazla vaktim yok. Bana Dağhan'la alakalı son gelişmeleri vermen lazım."

 

Yalçın derin bir nefes vererek konuştuğunda ışıklarda duruyordum. " Evet abla şey... Tufanlı İstanbul'a inince benim serbest bırakılmamı söylemiş. Ben de önce bizim adamı kontrol edip sonra bilgi topladım. Poyraz da Dağhan da Silivri'de şimdi. Nöbetçi mahkeme oraya sevk etmiş ama aldığım haberlere göre suçu üstlenecek olan adam yarın teslim olacak."

 

Kaşlarım şüpheli tavrını takınırken merakla onu dinledim. Sözlerinin bittiğine kanaat getirdiğim an ise zaten beklediğim bir durum yaşandı diye düşünerek içli bir nefes verdim. Merak ettiğim şey suçu kimin üstlendiğiydi ve bunu sorarken Silivri'ye gitmek için kavşaktan sola saptım.

 

" Kim suçu üstlenen kişi ?"

 

" Dağhan'ın bir adamı. Sağlam doldurmuşlar suçunun altını. Yarın ikisi de serbest. Ha bir de abla tek bir haber bile girmemişler. Dağhan basında baya güçlü. Kimse bilmiyor içeride olduğunu."

 

Başımla onu yeniden onaylayarak gülümsediğimde yine tahmin ettiğim bir gerçekle yüzleşerek dudaklarımı yaladım. Dağhan bu işten yalnızca para kaybederek çıkmıştı ki Alparslan zaten bunu istiyordu.

 

" Tamam, gerisi bende. Sen işlerini hallet."

 

" Tamam abla."

 

Onayını duyduğum an telefonu kapatarak yoluma devam ettiğimde içimdeki tilkiler teker teker yön değiştiriyordu. Dağhan, Dağhan Taşdelen... Benim en büyük ikinci şüphelimdi ve onun yanında yer aldığımı düşünmeye devam ederek en büyük hatayı yapıyordu. Alparslan kızımın adını bile geçirmiyordu ve bu da benim tereddüt etmemi sağlıyordu. Baş başa olduğumuz anlarda bile ' Neden kızımı benden sakladın ? ' demek yerine başka şeylerden bahsediyordu. Gözümdeki şüphesini yitirmese de sırf bu yüzden tilkiler yön değiştiriyordu. Şu an yalnızdım. Alparslan'ı bitirmek değil de hem onun hem de Dağhan'ın açığını aramaktı yegane hedefim. Bu hedefe doğru emin adımlarla ilerleyerek uzun uğraşlar ve trafik sonucu Silivri'ye geldiğimde içli bir nefes vererek gerekli görüşmeyi müdürle bizzat yaptım. Ancak bu kez mahkumların avukatlarıyla görüştüğü odada konuşmak istediğimi bizzati ilettim. Zira bunu yapmaktaki amacım Dağhan'ın egosunu zedeleyerek sinir anından faydalanmaktı. Odanın kapısına geldiğim an yavaş bir hareketle açtığımda Dağhan tam karşımdaki sandalyede oturmuştu ve düşük bir suratla bana bakıyordu. Derin bir nefes vererek tam karşısına oturduğumda arkasına yaslanarak konuşmaya başladı.

 

" Oo Hazan hanım, nihayet teşrif ettiniz !"

 

Kaşlarımı kaldırarak alaylı bir ifade takındım. Gelmiş olmama şaşıyordu. Sanki görmemişti Tufanlı'nın beni götürdüğünü. Ona rağmen dışarıda olmamı sindiremiyor bir hali vardı. Arkama yaslanarak onun takındığı ifadenin aynını takındım.

 

" Tufanlı nihayet bıraktı, biz de nihayet teşrif ettik Dağhan bey."

 

Sinirle gülümseyerek o da arkasına yaslandı. Bu esnada en uyuz tavrıyla konuşuyordu. Bir gece bile olsa içeride kalmak ona yaramamıştı ve anladığım kadarıyla direkt olarak Türkiye'ye iadeleri yapılmıştı.

 

" Nereye götürdü seni , ne yaptı ?"

 

Kıkırdayarak sinirle gülümsediğim an aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu. Belki de bu sözleriyle beni sınıyordu. Çünkü gözlerinde sorgular bir ifade hakimdi. Sadakatimi test ediyor da olabilirdi. Bu da çok muhtemeldi ama ben onun ağzına laf vermektense güvensiz ilan edilmeyi seçtim.

 

" O bana ne yapabilir ?"

 

Kıkırdayarak başını aşağı yukarı salladı. Bu esnada beni baştan aşağı süzerek büzdü dudaklarını. "Güçlü ... Güçlü bir kadınsın. Her fırsatta derim, biliyorsun."

 

Başımla onu onayladığım an egosunu tatmin etmek yerine ifadesindeki o soğukluğa daldım. Güçlü derken dahi altında bir şey arıyordu.

 

" Sen ne yaptın, nasılsın ?"

 

Omuz silkerek dudaklarını büzdü. Bu esnada sıkıntıyla soluyor ve başını kaşıyordu.

 

" Duş almam lazım Hazan."

 

Kaşlarıma şüpheli tavrı için emir verirken ifademe şaşkınlıkla dolu bir alay ekledim. " Burada duş yok mu ?"

 

Sözlerimle paralel doğrularak eğilip fısıldadı. Ses tonu da ifadesi de oldukça ciddiydi ve ben sırf bu sebepten ona doğru eğilerek yüzüne merakla bakındım.

 

" Ben tek başıma duş alamam."

 

Tek kaşım diğerini geçerek daha çok havalandığı an içli bir nefes verip ifademdeki şaşkınlığı arttırdım. İki ihtimal vardı ve ikisi de birbirinden korkunçtu. Dağhan ilk ve en kötü olan ihtimali düşündüğümü düşünerek açıklama yaptığında ben içli nefesim nedeniyle açılan ağzımı kapatamamıştım.

 

" Kadın koğuşundan birilerini göndersinler bana. Şöyle bakımlı bir şey olsun. Sarışın ve balık etli tercih ederim."

 

Yeniden içli bir nefes alarak ağzımı kapatmamayı tercih ettiğimde ifademe sertlik ekleyerek gerçekten ciddi olup olmadığını bakışlarımla sorguladım. Dağhan ise gülümseyerek bakışlarıyla onayladı beni. ben de bu esnada sinire teslim ettim bedenimi. Yarın çıkacağını bildiği halde benden bir kadın istiyordu. Benden, bir başka kadından, iş yaptığı bir kadından istiyordu bunu. Öfkeyle konuştuğumda kelimelerimi düzgün seçmek gibi bir derdim yoktu.

 

" Sen benimle t*şşak mı geçiyorsun ?"

 

Dağhan sözlerime karşın şaşkınca bakındı. Ardından konuşmaya başladığında bir yandan da kıkırdıyordu. " Senden bu sözleri duymak... Eşsizdi Kandemir." İfademdeki sert duruşu görerek sözlerine devam ettiğinde gayet rahat görünüyordu. " Ciddiyim. Bir hatta birkaç kadına ihtiyacım var ama sana zorluk çıkmasın diye tek kadınla yetineceğim."

 

Yerimde hafifçe doğrularak ellerimi iki yana açıp alaylı bir gülüş sergiledim. O sırada aynı zamanda da konuşarak sinirimi dile getiriyordum. " Teşekkür ederim."

 

Dağhan da hafifçe doğrularak arkasına yaslandığında bir elimin parmaklarını birleştirip çatık kaşlarımla ciddi bir üslubu takınarak konuştum. Bulunduğu ya da bulunduğumuz konumda dahi tek derdi kadındı. Asla bıkmak usanmak bilmeden yalnızca kadınları düşünüyordu. Tufanlı yüzünden kaybettiği para da bizi düşürdüğü durum da umurunda değildi.

 

" Bak Dağhan, şu an karı kız peşinde koşmanın sırası değil. Tamam mı ? Bizim başımızda ne dertler var , sen uçkurunun derdindesin."

 

Sinirle soluyarak yeniden bana doğru yaklaştığı esnada gözleri bile titriyordu. Sözlerim onu oldukça sinirlendirmiş olmalıydı.

 

" Ben nerede neyi dert edeceğimi biliyorum Kandemir. Muhtemelen sen bunun farkında değilsin ama merak etme, öğretiriz."

 

Sıkıntıyla soluyarak alaylı ifademi takınıp gülümsedim. Bana bir şeyler öğretme derdine düşerek dahi ne kadar egoist olduğunu gözler önüne seriyordu. Hapisteydi, Tufanlı onu ikinci kez nakavt etmişti ama o bana üstünlük taslıyordu.

 

" Öğretmene hiç lüzum yok. Sen bu b*ktan nasıl çıkacağımızdan haber ver."

 

Sözlerim aslını yansıtmıyordu. Bundan sonra ne Dağhan'a fayda ne da Tufanlı'ya zarar olmak gibi bir derdim vardı. Tek derim ikisinin de açığını kollamaktı ancak bunun için ona oynamam gerekiyordu. Dağhan rahat ifadesini takınarak yeniden ardına yaslandığında kendine güvenini bir kez daha gözler önüne serdi.

 

" Var aklımda bir şeyler. Alparslan bu kez tam kalbinden vurulacak."

 

Göz devirerek onu reddettiğimde gülümsüyordum. Bu laflara toktum artık. Onu devirmeyi başaramıyordu.

 

" Geç bunları Dağhan Taşdelen, geç!" Ona doğru yaklaşarak ıslattım dudaklarımı. " Böyle ufak tefek oyunlardan çok sıkıldım ben. Savaş dediğin k*nla s*lahla olur."

 

Dağhan kıkırdayarak içli bir nefes verdiğinde hiç düşünmeden konuşmaya başlamıştı. Bu konudaki cevabı hazır olmalıydı.

 

" Masada barış imzaladık biz. Masanın sadakati üzerine yemin ettik. Ben de bilirim topla tüfekle saldırmayı."

 

Yeniden gözlerimi devirdiğimde bahsettiği masanın Ortadoğu'nun en güçlü mafyalarının bir araya geldiği masa olduğunu anımsadım. Ardından kıkırtılarım artarken bu kez egosuna sığınan bendim.

 

" Hani şu her haltı yapıp yapıp akladığınız, birbirinize düşman olup dost gibi oturduğunuz masa mı ?"

 

Başıyla onaylayarak kıkırdadığında konuşmak yerine dudaklarını büzerek elleriyle oynuyordu. Ben de bunu fırsat bilip konuşmamı sürdürdüm.

 

" Bundan sonra ne o masa ne de başka bir şey umurumda. S*lahı ona kendi s*lahından sıkacağız."

 

Dağhan bakışını gözlerimde gezdirerek onay almak istediğini belirtir bir tınıda konuştu. " S*lah fabrikası mı diyorsun ?" Başımla onu onayladığımda kıkırdayarak devam etti. " Güzel...Çok güzel. Ben bunu düşüneceğim Kandemir."

 

Başımla onu onaylayarak içli bir nefes verdiğimde ben de kalkmak için yeltenerek ayaklandım. Bu esnada onun radarına takılarak gerekli açıklamayı yapmak adına öne atıldım. Hayli işim vardı ve düşünüp hamlesini yapmam gereken de tonla satranç masasına rakip beni bekliyordu." Birkaç müşteri var. Yüklü miktarda da para." İçli bir nefes vererek devam ettiğimde Sandalyeyi yerine yerleştiriyordum. " Çalışmam lazım yani. Yarın seni almaya gelirim."

 

Başıyla beni onaylayarak oturduğu yere daha çok yayıldı. " Gerek yok. Bahsettiğim kadını yolla yeter."

 

İfadem yeniden şaşkınlığa bürünürken omuzlarımı düşürerek dişlerimi sıktım. Sinirim her geçen saniye artıyordu ancak sakin kalmayı seçerek imalı bir tınıda konuşuyordum. " Yarın çıkacaksın, çıktığında hallet işini."

 

Gözlerini gözlerime dikerek sert bir ifade takındı. " Ben burada halledeceğim Kandemir. Hem..." Kıkırdayarak gülümsediğinde alışık olduğum ifadesini takınıp konuşmaya devam etti. " Aşk olsun. İlk kez bir şey istedim da !"

 

Başımı sallayarak pes ettiğimde kabulleniş gösteriyordum. Bu kabullenişe sözlerim de eşlik ediyordu. " Tamam. Müdüre ileteceğim."

 

Kıkırdayarak minnet dolu bir ifade takındığında arkamı dönüp kapıya ilerliyordum ancak onun sözleri durup yeniden gözlerine bakmamı sağladı. " Poyraz ve diğer adamlarım için de birilerini ayarla sana zahmet. Çürüdük burada."

 

Ağzımı şaşkınlıkla yeniden aralayarak öfkeyle kıkırdadım. Bu esnada öfkem hem bakışıma hem de sesime yansıyarak sansürsüzce konuşmama neden oluyordu. Benden bu denli bir şey isteyerek bile bana ve kadınlığıma bir alay gönderiyordu.

 

" Toplu s*kiş yapacaksınız herhalde. Kerhane mi burası ?"

 

Kahkaha atarak başını geriye attığı an sinirden dişlerimin birbirine vuruşunu hissederek derin derin nefesler verip gözlerine en korkutucu ifademle bakıyordum. O ise alaylı ifadesini sürdürüyordu.

 

" Muhtemelen... Muhtemelen şu an sinirden deliye dönüyorsun." Kahkaha atarak işaret parmağını kaldırıp devam etti. " Haklısın Kandemir. Ben sırf şu bakış için söyledim ikinciyi."

 

Sözlerini duymamayı tercih ederek göz devirip arkamı döndüm. Bu esnada konuşmaya devam etti. " Ama Poyraz'a yolla. Dayanamaz o."

 

Yeniden sert ifademi ona çevirdiğimde öfkeyle dudaklarımı büzüp sakin kalmaya bedenimi zorluyordum. " Sana gönderdiğime dua et Dağhan."

 

Sözlerimi tamamladığım an hızla kapıdan çıktığımda dahi onun gülüşünü işiterek başımı olumsuz anlamda salladım. Ardından adımlarım önce müdürün odasını daha sonra da çıkışı bulduğunda kafamdaki tilkiler yeni yerlerine yavaş yavaş alışmış ve planlarını kurmaya başlamıştı.

 

.................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan operasyon için havanın kararmasını beklemişti. Bu esnada birkaç saat uyuyarak enerji depolayıp sevdasını düşünerek güç kazanmıştı. Şimdi yanındaki dev cüsseli adamla birlikte bir sığınağa doğru ilerliyordu. Üzerindeki kıyafetin her bir yanında s*lah ve patlay*cı vardı. Alparslan bu gece Tetikçi oluşunun hakkını bir kez daha vermeye ant içmişti. İçerideki adamlar ona yamuk yapıp s*lahlarını az daha baskında kaptırmasını sağlayacak olan adamlardı. Yani Turunççu ile çalışan çetenin adamlarıydı. Alparslan adımlarını karda yürüyerek izini asla belli etmeyenlerden öğrendiği gibi attı. Sevdasının s*lahını çıkardı sonra belinden. Üzerine kuşanan onlarca s*lahtan ve yaptırdığı belki de binlerce s*lahtan daha güzeldi bu. Sevdasına dün bilerek kendi s*lahını uzatmıştı. Onun s*lahı şu an ellerinin arasındaydı. Uğur getireceğine inanıyordu Alparslan. Bugün yapacağı hamlelerin hepsinde onun kızı için çabalayacak ve bunu onun s*lahıyla yapacaktı.

 

Derin bir nefes vererek Toygar'a belirledikleri yerde kalması için işaret verdikten sonra eve doğru ilerleyişini sürdürdü. Çok geçmeden bulunduğu tepeden yavaşça inerek önce gözündeki merceğin izin verdiği ölçüde uzaktan arka taraftaki adamları vurdu. Ardından aynını ön taraftaki adamlara da yaptığında evin içinin temiz olduğuna inanarak adımlarını köşedeki su tankının yanında sonlandırdı. Bu esnada ayağıyla tankın yanındaki toprağı eşeleyerek sığınağın kapısını arıyordu. İki üç adım atarak eştiği ikinci toprağın altının daha sert olduğunu fark ederek gülümsedi. Hızla o toprakları sağa sola savurduğunda içli bir nefes vererek eğildi. Eğildiği yerden elleriyle kalan toprakları sağa sola ittiğinde metal kapı karşısındaydı. Düşünmeden kulpu kendine doğru çektiğinde hareketleri sessizdi. Yalnızca metalin o küçük yankılı sesi işitiliyordu. Alparslan bunu da en aza indirmek için kapıyı oldukça yavaş bir şekilde açarken köşedeki kilidi parmağı ile tuttu. Nihayet kapıyı açtığında adımlarını yine en sessiz haliyle aşağı doğru inen merdivene yöneltti.

 

Sakin ve yavaş adımlarıyla merdiveni indiğinde etrafın oldukça karanlık olduğunu görerek gözündeki nişan almasına yarayan merceğin kenarındaki küçük ışığı açtı. Işık yansıma gibi aydınlatıyordu etrafı. Fark edilmesi çok güçtü; tıpkı onun istediği gibi. Işığın hafifçe aydınlattığı koridorda ilerlemeye başladığında gülümsüyordu. Biraz sonra her yanını k*na bulayarak bütün öfkesini dışarı savuracaktı.

 

Adımlarını ilerlettiği esnada duyulan tek ses muhtemelen boruların birinden sızan kanalizasyondaki suyun damlama sesiydi. İçerisi de zaten berbat kokuyordu. Burası sığınaktan çok terk edilmiş leş bir mağaraya benziyordu. Alparslan bilerek burada oldukları saati seçmişti. Toplantılarını bu sığınakta yapıp işlerine öyle dağılırlardı ve şu an muhtemelen Turunççu'dan sonra kime biat edeceklerini tartışıyorlardı.

 

Adımları en sonunda sığınağın koridorunun sonuna geldiğinde demir bir kapı ile karşılaştı. Kapı tamamen kapanmamıştı. Kenarda küçük bir boşluk vardı. Başını bu boşluktan eğerek merceğin ışığını kapattı. İçerisi zaten aydınlıktı. Gözlerini kısarak baktığında içerde tam on adam saydı. Ortalarında Ahmet vardı. Haraçları toplayıp Turunççu'ya o getiriyordu. Alparslan bu çete bitmezse yeni lider o olacak diye geçirdi içinden. Ardından sıkıntılı bir nefes verip dudaklarını yalayarak sevdasının s*lahını yeniden beline taktı. Bu esnada bir plan yapıyordu. Planı kafasında net olarak oturduğu an harekete geçecekti ki öyle de oldu. Üzerindeki zırhın kenarından bir sis bombası çıkardı. Yeşildi bunun rengi. Diğer taraftan da aynısının siyahını çıkararak ikisini de tek eliyle kavradı. Gülümseyerek gözlerinin önüne onu gaza getiren bir anıyı getirdi.

 

Kürşat Tufanlı yani babası odasında yattığı kadını çıplak gördüğü için dövüyordu onu. Tokat yemişti önce. Ardından bitti sanıp sevindiğinde gece babası odasına gelerek kemeriyle dövmüştü onu.

 

Alparslan o acıyı sırtında hissederek acı dolu inlemelerini kulağına yerleştirip şimdi bu itlerin üstesinden gelecekti. Tek elinde tuttuğu sis bombalarını aralıktan içeri bıraktı. Ardından merceği cebine atarak maskesini geçirdi yüzüne. Çok geçmeden etrafı siyah ve yeşil birer sis bulutu salarken içeriden ' Ne oluyor lan ? , Hass*ktir...' tarzı cümleler işiterek gülümseyip kapıya tekme atarak açılmasını sağladı.

 

" NABER LAN A*INA K*DUKLARIM ?"

 

Sözlerini onlara duyurduğu saniyelerde hızlı adımlarla karşıya doğru ilerliyordu. Gözüne kestirdiği ilk adamın tam isabetle kafasına s*karak yere düşmesini sağladığında kahkaha atarak başını geriye attı. Çektiği nefesteki o berbat koku onu daha çok iştahlandırarak gülümsemesini sağladı. Adamlardan birkaçı üzerine doğru geldi aynı saniyelerde. Hepsi öksürüyordu ancak içlerinden kendine güveni fazla olan salaklar üzerine çullanmıştı. Alparslan ilk gelene tekme atarak gerilemesini sağladı. Ardından diğerine koluyla vurup bedenini tek hareketle arkasına düşürdü. Bu esnada zihninde o anlar canlanmaya devam ediyordu.

 

Baba yapma, baba !

 

Özür dilerim baba !

 

Kendi zayıf ve çelimsiz çocukluğunu, o acı dolu sesini kulaklarında işiterek yüzünü daha çok büzüp karşıdan gelen üçüncü adamın tamamen yanına yaklaşmasına izin verdi. O it tam karşısında durup ellerini yumruk yaptığı an ise maskeden görünmeyen gözlerini devirerek ona sertçe kafa attı ancak yere düşmesine izin vermeden iki eliyle boynunu tutarak tek hareketle k*rılmasını sağladı. Ardından içli bir nefes verdiğinde arkasından sarılan bir beden hissetti. O bedenin ellerini de sertçe tutarak kavrayıp ters çevirdi.

 

Yere düşmesini sağladıktan sonra üzerine çıkarak yumruklarını savurdu. Attığı her yumrukla ağzından k*nlar çıkmasını gülerek izliyordu. Zihninde yankılanmaya devam eden o küçük çocuğun sesiyle başını sağa doğru eğip yüzünü buruşturduğu an ise hiç düşünmeden belindeki s*lahı çıkarıp zorla onun ağzına yerleştirerek s*ktı.

 

Ardından karşısındaki manzaraya gözlerini kapatıp tiksinerek kayıtsız kalırken sırtına birinin atladığını hissetti. Bedenini biraz geriletip başını çekerek üstündeki adama hâlâ elinde olan s*lahla vurdu. Darbesi nereye geldi bilmiyordu ama onun sendelediğini hissederek hızla ayağa kalkıp sırtüstü düşmesine izin verdi. Aynı saniyelerde ayağıyla üzerine basıp inlemesini sağladığında karşıdan ona gelerek dibinde biten iki d*yyusa da elindeki s*lahla ateş etti. Ardından ikisinin de yan yana düşmesiyle s*lahını değiştirerek sıkıntılı bir nefes verip yeni kurbanını beklemek için bakındı etrafına. Yalnızca saniyelik olarak bakınmasının ardından zırhında bir şey hissederek arkasına anlık dönüp ateş eden g*vatı alnından v*rdu. Tekrar nefes vererek altındaki iti de v*rduğunda beş kişi kaldığını içinden tekrar ederek tam karşısında titreyen elleriyle silahını tutan birini fark etti. Arka tarafta üç kişi daha vardı. İçlerinden biri muhtemelen yerdeydi ve ö*ü taklidi yapıyordu. Elleri titreyen g*tleğe de bir tekme savurduğunda altındaki l*şi ezip geçti. Ardından ona da sıkarak karşıya ilerlerken saniyelik olarak arkasına bakıp yere serilenlerin hepsine tekrar birer kurşun s*ktı. Ardından elindeki s*lahı atarak karşıda pusu kuran ve sisin dağılmasını bekleyen üçlüye doğru ilerledi.

 

İki eliyle birden yumruk yapıp gülümseyerek bağırdığında üçünü birden değil de yalnızca ikisini nakavt edecekti. Üçüncü şanslı için çok daha güzel bir planı vardı.

 

" GELSENİZE LAN ! A*INA K*YDUKLARIM !"

 

İçlerinden biri öne atılarak elleriyle aynı pozisyonu aldığında Alparslan onun yanına ulaşmasına dahi izin vermeden tekme atarak yere düşürdü. Ardından arkadakilerden birinin s*lah doğrulttuğunu fark ederek üzerinden bir s*lah çıkarıp karşısına bile bakmadan onu v*rdu. Yanındaki ib*e ne olduğunu anlayamayarak etrafa bakarken Alparslan yere düşürdüğü itin üzerine çıkarak aynı sesler eşliğinde onu da yumruklara boğdu. Ardından iki elini birden boynuna attığı esnada karşıdaki itin yanına adımladığını fark etti ve bunu umursamadı. Tam boynunu k*rıp işini bitirdiği esnada ise başında bir namlu hissetti. Gülerek sinirli ifadesini takındığı esnada ise ellerini havaya kaldırıp duraksadı.

 

" Tamam, teslim oluyorum."

 

Karşısındaki it yavaşça ayağa kalkmasına müsaade ettiği esnada ise bir ayağını bedenine savurarak sertçe yeri boylamasına izin verdi. Aynı saniyelerde konuşmaya devam ediyordu.

 

" Nasıl, güzel teslim oldum mu lan a* yarması ?" kıkırdayarak başını salladığında hâlâ elinde bulunan s*lahı hedef alarak eline s*ktı. Ardından içli bir nefes vererek onun acı dolu inlemesini dinledi. Adımları tam karşısında son bulurken dudaklarını büzerek acı ama alay dolu bir tınıda konuşmaya başladı.

 

" Tüh, sona sen kaldın."

 

Ağzının içinde cık yaparak elini zırhının ceplerinden birine attığında sıkıntılı bir nefes vererek konuşmaya başladı. " Uslu dursaydın belki seni affederdim be oğlum ! Şimdi ç*künü bin parçaya b*leceğim !"

 

Adamın inleyerek başını sağa sola sallamasıyla dilini yuttuğunu fark ederek yüzünü daha çok büzüp omuzlarını kaldırıp indirdi. " Ama sen istedin bunu, sen yaptın. Seçimlerinin sonucuna katlanacaksın." Üzerinde doğru eğilip fısıldadığında içinden o küçük erkek çocuğuna büyüyüp güçlendiklerini haykırıyordu. " Şimdi aç oğlum ağzını."

 

Başını sağa sola salladığı esnada yanlış düşündüğünü anlayarak kıkırdadı. " Korkma lan, korkma! Ağzına sığmaz benimki. Benim sana daha güzel bir hediyem var."

 

Üzerinde eğilerek ağzını açması için komut verdiğinde başını sağa sola salladığını görerek sinirle soluyup boşta kalan eliyle açtı ağzını. Ardından içli bir nefes verip çatık kaşlarıyla önce elindeki b*mbanın pimini çekti. Ardından ağzına yerleştirdiği an hızla üzerinden kalkarak yutkundu.

 

" Hadi Allah'a emanet."

 

Cümlesini kurduğu an hızlı adımlarla koşarak sığınağın çıkışına doğru adımladı. Az sonra merdivenleri üçer beşer tırmandığında hızla açık olan kapıdan çıkıp kapıyı kapattı ve ileriye doğru hızlı adımlar atarak uzaklaştı oradan. Evin ilerisindeki ağaçlık alanda bulunan basketbol sahasına adımını attığı an ise büyük bir gürültü duyarak gülümsedi. Aynı saniyelerde başındaki maskeden ve üzerindeki zırhtan kurtularak beline zırhtaki s*lahlardan birini takıp derince yutkundu. Tam sırasıydı. Kurşun muhtemelen uzaktan onu izlemişti ve işinin bitmesini bekliyordu. Bakışlarını etrafta gezdirerek bakındığında Toygar'ın sahanın ilerisinde sigara içtiğini gördü sadece. Kurşun yoktu. kaşlarını çatarak bekletirse onun a*ına koyacağını içinden geçirip sıkıntıyla elini cebine attığı esnada bir ses işitti. Duyduğu müzikle geldiğini fark ederek başını sağa sola salladı.

 

Wî wî wî

 

Wî wî wî Şemmo

 

Wî wî wî

 

Kurban te me, Şemmo

 

Alparslan içli bir nefes vererek çatık kaşlarla arkasına döndü. Bu esnada Kurşun üzerindeki siyah takım elbise ve belki de geceden bile yanık olan esmer teniyle ona doğru ilerliyordu ancak bu ilerleyiş tam olarak onun tarzındaydı. Elindeki beyaz halay mendilini sallaya sallaya halay çekerek geliyordu yanına. Bu esnada nereden geldiği her zaman olduğu gibi belirsiz olan müzik çalmaya devam ediyordu.

 

Tu nûrê nûranî

 

Şemmamê bûkê

 

Tu berf û baranî

 

Dotmamê bûkê

 

Basket sahasından içeri adımını atarken yere eğilip kalkarak gülümsüyor bir yandan da başını sallıyordu. Alparslan gülerek onu izlerken Kurşun halayını sürdürerek tam karşısında bitti. Bu esnada Alparslan alnındaki derin yarık izinden ona adını veren yarayla göz göze geldi. Kurşun ise açık kahve gözlerini ona dikerek gülümsedi. Aynı saniyelerde çalan şarkıya ritim tutturarak eşlik ediyordu.

 

" Şemmamê tu bi xêr hatî ,Şemmamê bûkê. " kıkırdayarak bakışlarını Alparslan'da gezdirdikten sonra baş selamı verip mendilin olduğu elini kaldırarak konuşmaya devam etti. " Oglim, müziği kapat hele !" Bakışını yeniden karşısındaki heybetli adama çevirerek konuşmasını sürdürdü. " Alparslan abinle konuşacaklarımız vardır."

 

Müzik onun sözleriyle kapanırken Kurşun içli bir nefes vererek doğu ağzında yaptığı konuşmasını sonlandırdı. Bu esnada Alparslan da karşısındaki psikopat adama bakmayı sürdürüyordu. İyi niyetle yaklaşıyor gibi görünse de Kurşun tam bir g*vattı. Ona bir can borcu vardı. Alparslan içinden ona söverken Kurşun elini uzatarak tokalaşmak için öne atıldı. Alparslan onu geri çevirmeyip tokalaştığında Kurşun neşeli bir tınıda konuşuyordu.

 

" Nasılsın canım ciğerim? He valla iyi gördüm seni ."

 

Alparslan başını hafifçe eğerek bir elini göğsüne atıp selamını kabullendi. " Eyvallah. Sen nasılsın Kurşun diyeceğim de haberlerini aldım. Sormuyorum bile."

 

Kurşun merakla ona bakarak gülümsedi. " Ne haberi aldın la ?"

 

Alparslan ise bunu bekliyor gibi yutkunarak öne atıldı. Kendini izole edişi bittiği an haberleri ona ışık hızıyla gelmişti. " Arjantin'de bir çetenin malına konmuşsun."

 

Kurşun gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı. Bu esnada onun da boş durmadığını belirtmek adına öne atıldı. " He valla ufak tefek işler. Sen de bizim Dağhan'ı içeri almışsın."

 

Alparslan sırıtarak ona baktığında gururla gamzelerini gösterdi. Bu esnada onunla aynı safta yer alsalar ne büyük işler başaracaklarını içinden geçirdi. " Hak etti y*rrağım!"

 

Kurşun da başını aşağı yukarı sallayarak dudaklarını büzüp onayladı onu. " Hak etmiş."

 

Alparslan da içli bir nefes verdiğinde başıyla kabulleniş gösterip ağzını araladı ancak Kurşun aniden başını kaldırarak ondan önce davrandı. " He valla Dağhan hak etmiş de bizim James'in ne suçu var ciğerim ? Parmağını k*parmalar falan..." Ağzının içinde cık yaparak kendi kendine mırıldandığında yüzü buruşmuştu. " Manyak manyak işler." Sıkıntılı bir nefes vererek devam ettiğinde tam üç kez Alparslan ağzını aralamıştı ancak Kurşun'un öne atılmasıyla sabır çekerek susmuştu.

 

" Sen benim kurşunumu yedikten sonra çok değiştin ha ! Ben sana diyeyim ciğerim. Göğsüne değil de kafana s*ktım sanki."

 

Alparslan sıkıntıyla soluyarak bir elini yumruk yaptı. Kurşun ile ne kadar tatlı tatlı konuşsalar da Dağhan'dan daha çok düşmanlardı. Alparslan onun yüzünden o gün sevdasına ' Seni kullandım.' Yalanını atmıştı. Rıfat Taşdelen'in tam da öl*m yıldönümünde abisi Turan Taşdelen onun izini bularak köşeye sıkıştırmıştı. Sevdası ile olduğu evine gelmişlerdi. Hazan da üstüne geldiğinde canını kurtarmak için mecbur kalmıştı Alparslan. İsteğine de ulaşmıştı esasen. Hazan o kapıdan sağ çıkmıştı. Başkasının karısı olsa da canı kurtulmuştu. Sonucunda Alparslan bir yıl bir ayını kaybederek sevdasının başkasının karısı olduğunu üstelik çocuk doğurduğunu öğrense de Hazan o yıllarını kaybetmemişti. Şimdi karşısındaki samimi adam bir zamanlar ondan belki de sevdası ile kuracağı o geleceği çalmıştı.

 

Alparslan bu sebepten kaşlarını çatarak ellerini yumruk yaptığında Alya için köprüyü geçene dek ona iyi davranması gerektiğini içinden yineledi. Zira Kurşun onun kanının akması ve soyadlarının zedelenmesi ile tıpkı abim dediği sançar yanı Turan Taşdelen gibi intikamı alınmış sayıyordu. Bunun nedeni belki de Alparslan'ın bir daha onlara alt olmayacak kadar güçlenmiş olmasıydı.

 

" Senin kurşunun beni değiştirmedi de uyandırdı kardeşim. Uyandık evelallah! Kim dost, kim düşman görüyoruz."

 

Kurşun gülümseyerek başını salladığında kıkırdayarak omzunu dostça sıktı. " Ha şunu bileydin emmioğlu. Şimdi de bakayım benim adamdan ne istiyorsun ?"

 

Alparslan bir adım gerileyerek omuz silktiğinde günler önceden kafasında hazırladığı konuşmayı ona anlatıyordu. " Valla ben ondan değil senden bir şey istiyorum. Bilirsin, bizim alemde Tufanlı'nın isteği geri çevrilmez."

 

Kurşun içinden hâlâ soyadlarının güç kaybetmemiş olmasına küfrederek yutkunduğunda başıyla onayladı onu. " Bilmem mi ciğerim ? De hayde ! "

 

Alparslan öne atılarak gülümsediğinde ona reddedemeyeceği bir teklifi yapmak için ilk kurşunu atıyordu.

 

" Sancar'ı bana getir."

 

Kurşun şaşkınlıkla ona bakakalırken yutkunarak onun zaafını kullanmak için öne atıldığını kabullendi. Artık Hazan da dahil olmak üzere Alya'nın kaçırılmasıyla yaratılan infialden herkes kaçacaktı. Zira bu infial Alya dışındaki herkesi yakacak bir kora dönüşmüştü.

 

..........................................

 

İlahi bakış

 

Küçük kız salonun orta yerine döktüğü oyuncaklarının arasından Barbie'lerini özenle seçerek koltuğun kenarına yaslamıştı hepsini. Diğer oyuncaklarının gerekli olanlarını da seçerek misafirliğe çağırdığı Barbie'leri için oyuncak tenceresinde çorba yapmaya koyulmuştu sonra. Şu an davetlileri keklerini yerken Alya al yanaklarını şişire şişire çorbasını karıştırıp tatlı sesiyle onlara birazdan vereceğini söylüyordu. Üzerindeki mor elbisenin etekleri ise çorba damlamaması için özenle katlanmıştı. Saçlarını bile toplamıştı Alya. Bu davete hayli önem veriyordu. Genç adam ise salonun en ucundan onu izleyerek bir yandan da telefonundan küçük kızın anne ve babası ile ilgili haber olup olmadığına bakıyordu. Merakına yenik düşerek sürekli yaptığı bir adımdı bu. Bakışları telefonunun çalmasıyla duraksarken arayan kişiyi görerek olduğu yerde toparlanıp bakışlarını tekrar kıza çevirerek aramayı cevaplandırdı.

 

" Alo ?"

 

Telefonun ucundan gelen tok sesi işiterek yutkunduğunda karşıdan gelen ses hayli kendinden emindi.

 

" Her şey yolunda mı ?"

 

Genç adam anlık yeniden yutkunduğunda konuşmaya devam ediyordu. " Yolunda efendim."

 

Karşıdan işittiği ses yeniden yankı bulduğunda bu kez sesi huzursuzdu. " Burada işler biraz karışık ama ben hallettim. Abine gerek kalmadan hallettim."

 

Genç adam tekrar yutkunarak içli bir nefes verirken anlık olarak Alya'nın bir bebeğinin saçlarını taradığını görüp gülümsedi. Ardından yeniden konuştuğunda sesi çatallaşmıştı.

 

"An...Anladım efendim."

 

" Anladıysan şimdi diyeceklerimi iyi dinle ! Hazan hanım bizim Tetikçi'nin elindeydi. Konuşup anlaşmış olabilirler. Bunu riske atamam."

 

Genç adam kaşlarını çattığı esnada içini derin bir korku sardı. Bu korkunun esiri oluşu kalp atışlarından dahi belli olurken konuşamadı ve karşıdan gelen ses yankı bulmaya devam etti. "Hazan'ın elindeki adamı *ldürtüp suçu Tetikçi'ye attım. Veledin babasını suçlayacak anası. Suçlamazsa her şey biter."

 

Genç adam yeniden yutkunduğunda karşıdaki adamın onu arama nedeniyle birlikte ondan ne istediğini de merak ederek zaten çatallaşmış sesiyle konuşmaya devam etti.

 

"Benden ne istiyorsunuz , ben ne yapayım ?"

 

Karşıdan gelen kendinden emin ses konuşmaya yeniden başladığında bu kez kıkırdıyordu. " Kızın bir resmini gönder bana. Canım isterse anasına atıp onu delirteceğim. Ha, kız demişken... Velet nasıl ?"

 

Genç adam bakışlarını teker teker bebeklerinin saçını tarayıp önündeki plastik tencereye kaşık daldırarak bir şeyler içiren küçük kıza yönelterek gülümsedi ve içli bir nefes vererek konuşmaya başladı.

 

"İyi."

 

Bölüm sonu....

 

Evet Kurşun ile tanıştık! Onu sevip sevmediğinizi merak etmekle birlikte bir yandan da Alparslan'ın ihanetini kıyısından da olsa öğrenmiş olmanızın sevincini yaşıyorum ve evet. Alparslan'ın nedeni hakkındaki düşüncelerinizi şimdilik kısaca almak da istiyorum güzelliklerim♡ zira asıl detaylı yorumu onun ağzından okuyacağınız bölümde görmek isterim ♡♡♡♡

 

Özellikle Hazan ve Alparslan sahnesinde çok güldüm:)))

 

Ha bir de o malum öpüşme sahnesinde yandım kül oldum 🥵🥵🥵🥵

 

Aklıma gelen önemli sahneler şimdilik bunlar. Son sahnedeki adamın kim olduğunu da merak ediyorum. Sizce kim ve amacı ne ?

 

Haftaya yeni bölümde görüşene dek o zaman şimdilik güzellikle kalın ve yorum yapıp yıldıza basmayı unutmayın olur mu ? ♡♡♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...