
24. FEVERAN
🔥
İnsan, bir kalbe bin derdin şifası konulsa da bin birinci derdi yüreğine nakşedecek kadar aç gözlüdür.
Yüreğimi hissetmiyorum. Edindiğim dertler kaldırabileceğimden öyle çok, öyle fazla ki ben artık yüreğimi hissetmiyorum. Hislerim yok, benliğim yok, yalnızca bedenim var. Bir hiçliğin ucunda nefes aldığı her an sürüklenen bir benliğe sahibim. Zihnim de yok üstelik. Artık benim zihnim de yok. Beynimdeki düşünceler zihnimin esaretine idamla son verdi. Ben kızımı bulmak uğruna mücadeleye sürünerek de olsa devam etsem de beynim zihnimin yükünü taşımayı reddetti. Şimdi attığım adımlarda hissettiğim tek şey o benliğe ev sahipliği yapan ruh. Ruhumu hissediyorum yalnızca. Bir tek o var benimle. Attığım adımları bir tek o hissediyor. Gözlerim görse de ne gördüğünün farkında bile değil. Onun feri bedenimi terk edeli ne kadar oldu bilmiyorum bile. Yalnızca iyileşmek istiyorum. Attığı her adımda yaşadığını hisseden o masum kız olmak istiyorum. Bedenimi esir alan yüklerimden arınmak istiyorum. Yıllardır kaçtığım gerçeği can düşmanımdan duymamış olmayı dileyerek yapıyorum bunu. Sonra mezarlığın çıkışında duraksattığım adımlarımın ardından başımı göğe dikerek üstümden geçen o siyah, asil karga olmayı diliyorum.
'Hazan olmak yük, Hazan Kandemir olmaksa acı bir güç.' diyorum içimden. Ardından nefesimi acı acı vererek başımı yere eğip ellerimi sıkıyorum. Etimi koparmak parçalamak ister gibi sıkıyorum. O biliyor, o benim kızımın esas babasını biliyor. Peki ya ben, ben ne yapacağım? Bu gerçeğin karşısında ne yapmam gerekiyor? Bilmiyorum. Ben ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Çünkü düşünemiyorum. Kafamın içinde ö*ü zihnimle yankılanan bir ses var.
Dayı 'Kızının babası Alparslan.' Diyor o seste. Duyduğum andan beri zihnimde sadece bu yankı buluyor ama zihnim bir mezarlık artık, anlamıyor. Yalnızca duyuyor ve yankılanmasını sağlıyor. Duraksayışım içime yük oluyor. Adım atamadan duruyorum öylece. Başım kalkmıyor yerinden. Tıpkı onun bu sözleri işitmemi sağladıktan sonra cevabımı dahi beklemeden çekip gidişi gibi. Zaman öyle zamansız ki o gittikten sonra ne kadar orada kaldığımı da bilmiyorum. Yalnızca içimden bir ses bana zihnimin işittiği sözlerin ağırlığı ile ö*düğünü söyledi. Ben o sesi dinleyerek istemsizce adımladım. Şimdi de öyle yapıyorum. Adımlarım arabaya ilerlediğinde etrafı saran korumaların hepsini es geçerek şoför koltuğuna geçiyorum. Anahtar aracın içindeymiş neyse ki. Anahtarı istemek için dahi kimseyle konuşmama gerek kalmıyor. Hakimiyetimi direksiyonda kurarak zar zor yola baktığımda içimdeki o sesin şiddeti artıyor.
Ani bir fren yapıyorum anında. Ellerim başımın arasına geçiyor ama sanki hepsi hayal bunların. Yaşadığımın farkında değilim. Şu anın içinde değilim ben. Olan biten uzak geliyor. Başımı sıkıştırarak ellerimi vuruyorum. Yankı buluyor çıkan ses. Ardından tekrar yaparak bakıyorum yola. Yol kayıyor. Başımda da bir dönme olurken işittiğim sesin desibeli artarak tüm arabanın içinde yankı buluyor. Dayanamıyorum buna. Bağırıyorum anında. 'Yeter!' diyorum ama yetmiyor. Ardından midemde bir bulantı ve gözlerimde buğu hissederek derin derin nefes alıp tekrar vuruyorum başıma. Olmuyor, bu yaşadığım şey azalmak bilmiyor. Ben de tükenen aklıma zar zor düşen bir fikri gerçekleştirerek doktoruma gitmeyi düşünüyorum. Sakinleştiriciye ve sakinleşmeye ihtiyacım olduğunu anımsıyor ö*ü zihnim. Ö*ülerde düşünürmüş diyerek zar zor gözümdeki yaşı silip içli bir nefes veriyorum. Ardından gaza sonuna dek yüklenerek hızla hastaneye ilerliyorum.
Hastaneye ulaştığımda adımlarım yalpalaya yalpalaya ulaştı hedefine. Ağzımdan yalnızca doktorun adını çıkarabildim. Danışmadaki çalışanlar tanımasaydı ve şikayetimi bilmeseydi eğer belki de doktoru göremeyecektim. Ya da tavırlarımdan anlayarak psikiyatriye yönlendireceklerdi.
İki ihtimali de görmezden gelerek daha doğrusu görecek hali kendimden bulamayarak doktorumun ondasına ilerledikten kısa bir süre sonrasındayım şimdi. Belki de uzun bir süre ancak bunu idrak edemediğim ve zaman benim açımdan hızlı aktığından varıyorum bu kanıya. Gelme nedenimi anlattıktan sonra kan testi verdim. Şimdi ise doktorumun sonuçları ekrandan okuyarak benimle konuşmasını bekliyorum. Biraz daha sakin ve iyiyim. Gelirken geçirdiğim krizden çoğunlukla kurtulmuş olmamın nedeni bana göre burada, doktorumun yanında iyi hissediyor olmam.
Ben ö*ü zihnimin esaretinde bunları düşünürken doktorum Figen Hanım derin bir nefes vererek bakışlarını bana çevirdi. Amerika'daki doktorumun önerisi ile tanışmıştım kendisiyle. Alanında müthiş yetenekli bir hekimdi. Ela gözleri beni b aştan aşağı süzdükten sonra yutkunarak konuşmaya başladığında beynim uyuşukluk hissiyle doluydu.
"Hazan, dün akşam ne yedin?"
Sorusu karşısında kısa bir an boşluğa dalarak yutkundum. Ardından içli bir nefesle ona karşılık vererek yutkunduğumda boğazımdaki o leş tadı hatırlayarak yüzümü buruşturdum. Yine nefret ettiğim yiyeceklerden biriyle cezalandırmıştım kendimi.
"Pırasa."
Sözlerime karşın yeniden ekranına dönerek şaşkın bir bakışı yüzüne yerleştirip tekrar yutkundu. Ben de bu esnada uyuşukluğun etkisiyle zar zor konuşarak bakışlarımı onda tutuyordum.
"Emin misin?" Ben boş bir ifadeyle ona bakınıp sorusunu sorgularken o devam etti. "Dün akşam yemek yediğine emin misin? Biraz düşün."
Onu başımı sallayarak onayladım önce. Ardından içli bir nefes verip gözlerimi kıstığımda zihnimi düşünmek için zorluyordum. Evet, dün akşam pırasa yemiştim. Bundan emindim ancak doktorum öyle görmüyor olacak ki sözlerine devam etti.
"Hazan önümdeki değerlere göre sen çok uzun süredir yemek yememişsin ama 'dün akşam pırasa yedim.' diyorsun." Başını bana doğru eğerek sözlerine devam etti. "Bir önceki akşam ne yedin?"
Bakışlarımı daha çok kısarak kendimi hatırlamak için zorladığımda midem bulandı. Bir önceki akşam süt tadı geldiği için sevmediğim gofreti sütle yiyerek işkence çektirmiştim kendime. Bunu dillendirmek için öne atıldığımda doktorum bana inanmaz bakışlar gönderiyordu.
"Gofret...Gofret..." Başımı sallayarak onu ikna etmek adına gülümsediğimde sözlerim devam ediyordu. "Hani anlatmıştım ya sana? Süt tadı geliyor diye sevmediğim gofret var ya?" Başını umutsuzca salladığında devam ettim. "Onu sütle yedim."
Ben cümlemi tamamlayınca da başı ile beni reddederek tekrar ekrana bakıp yutkundu. Ardından bana baktığında ifadesinde bir sertlik hakimdi.
"Peki bu sabah kahvaltıda ne yedin?"
Yeniden düşünerek iç çektiğimde gülümsedim. Kıymalı börek, Amerika'ya taşındığımdan beri her sabah börek yapardım ben. Kızım uyurken Alper işe gitmeden yesin diye yapardım. Nare bendeydi ve o börekten yapmıştım. Sonra kardeşimle ve Alper'le yemiştik. Ben annemi rüyamda gördüğüm için iştahsız olsam da Nare ısrar ettiği için yemiştim.
"Börek yedim; kıymalı. Nare geldi dün sabah. O ısrar etti diye yedim. Yoksa iştahım yoktu ama yedim."
Yüzünde daha çok şaşkın bir ifade belirirken tekrar yutkundu ve içli bir nefes vererek konuşmaya başladı. Bu esnada ben hatırladığım anların etkisiyle gülümsüyordum.
"Seninle açık konuşacağım. Çünkü sen çok zeki bir kızsın. Anlaşabileceğimizi ve orta yolu bulabileceğimizi düşünüyorum."
Sözleriyle gülüşümü attırarak başımla onayladım onu. Olumlu ifademe karşın öne atılarak konuşmaya devam ettiğinde ben sözlerini dinlemek için uyuşuk ifademi dikkate bürümeye çalışıyordum.
"Bana ilk geldiğinde senin uyumana ve rahat hissetmene neden olduğu için uzun süredir şarap içtiğini ve yoksunluğunu çektiğini söylemiştin." Başımla onu yeniden onayladığımda devam ediyordu. "Ben de sana Diazem yazarak şikayetini azaltıp bağımlılığından kurtulmanı hedeflemiştim ancak görüyorum ki kanında yeterli dozda Diazem olmasına rağmen yüksek oranda alkol var."
Sözlerine karşın başımı eğerek düşündüğümde içimden yalnızca ilaç alırken şarap içtiğimi en fazla birkaç yudum olduğunu geçiriyordum ve doktorum bu esnada sözlerine devam ediyordu.
"Yani benim anladığım sen bağımlılığını azaltacak olan ilacı bile alkolle içiyorsun."
Onu başımla reddederek bunu inkâr ettiğimde emindim. Öyle bir şey yapmıyordum ben. Asla yapmamıştım. Yalnızca ilaç alırken içiyordum ve o testler yalan söylüyordu. Ben bunları düşünürken doktorum sözlerine bana aldırış göstermeden devam ediyordu.
"Tanın ileri düzeyde majör depresyon ve beraberinde alkol bağımlılığıydı. Bunun için sana Diazem'in yanında Fluoksetin ve Aripprazol yazmıştım. Üçü de birbirinden güçlü ilaçlar olmasına rağmen sende yetersiz kalıyor ve hastalığının boyutu çok daha ileri düzeye taşınarak hem aklını hem de hayatını riske ediyor."
Bakışlarım son cümlesiyle ona döndüğünde donuk ifademle yutkunarak zar zor konuştum. Uzun ve düzgün cümlelerini anlayacak halde değildim ben şu an. Yalnızca güçlükle mırıldanmakla yetinebiliyordum.
"Yani?"
Doktorum derin bir nefes daha alıp konuştuğunda bunu düşünmeden yapıyordu. Belli ki düşünme kısmını sonuçlara bakarken yapmıştı.
"Zaman ve mekan algını yitirmiş durumdasın. Sen Alper ö*düğünden beri bir kez bile kıymalı börek yemedin ama az önce dün sabah börek yediğinden ve kardeşinin yanına geldiğinden söz ettin." Ben aklıma gerçekler keskin bir bıçak gibi saplandığı için kaşlarımı çatarken o devam etti. "Nare zaten senin yanında kalıyor ve sen her sabah ısrar etmesine rağmen o böreğin tadına bile bakmıyorsun."
Yutkunarak titreyen ellerimi başımın arasına aldım. Doğruydu bütün bunlar. Ben börek yemiyordum ama dün yemiştim. Hatırlıyordum. Nare ile güldüğümü hatırlıyordum ve o gün dündü. Ellerim başımı sıkı sıkıya sararken aksi olduğunu hatırlamak için zorladım kendimi ancak nafileydi, olmuyordu. Doktorum ise bu esnada susmadan benim içimdeki o keskinliğe bir yenisini daha ekliyordu.
"Yine açık konuşacağım. Doktorun olarak sana yalan söyleme hakkım yok. Haftada üç kez psikoterapi görerek ve bu ilaçları kullanarak iyileşemeyeceğin bir boyuttasın." Bakışlarım sözleriyle ona döndüğünde devam etti. "Çünkü senin rahatsızlığın majör depresyonun çok ötesinde artık. Psikotik özellikli depresyon ya da şizofreni başlangıcı belirtileri gösteriyorsun. Zaman ve mekan algını yitirmen de anlık gelen kontrolsüz öfken de bu yüzden. Zihninde susmayan o sesler de bu yüzden."
Şizofreni...
Duyduğum kelimeyle yerime çakılırken titreyen ellerim oturduğum sandalyeyi buldu. Bu esnada ben hâlâ dün börek yiyip yemediğimi düşünüyordum. Dün o böreği yemiştim. Aklım bana bu konuda yalan söylemiyordu. Başımla bunun reddedişini yaparken içli bir nefes daha verdim.
"İkisi arasındaki ayrımı yapmamız için sana birkaç soru soracağım. Senin yaşında şizofreni nadir görülür. Üstelik bu majör depresyondan geçişle de oldukça nadirdir. Ailende şizofren olan biri ya da beyninde bu hastalığa yatkın bir kimyasal bozukluk yoksa muhtemelen psikotik depresyon ama emin olmak için seni burada, hastanede gözlemlemek zorundayım."
Son cümlesini işittiğim an irkilerek ayağa kalktım. Ardından başımı sağa sola sallayarak onu reddettiğimde bu reddedişe ellerim de tanıklık gösteriyordu. Titriyordum bir yandan, bir yandan da bedenimin her bir zerresiyle bunu reddediyordum. Olmazdı, bunu yapamazdım. Ben burada tek bir günümü bile heba edemezdim. Kızımı bulmadan onun kokusunu bir kez almadan boşa harcayacak tek bir dakikam bile yoktu. Bunu dillendirdiğimde etraf dönüyordu. Figen Hanım bile bulanık geliyordu gözlerimin önüne.
"HAYIR! ASLA! KIZIMI BULMADAN TEK BİR GÜN BİLE BURADA KALAMAM!"
Doktorum ayağa kalktığım ilk an yeltense de sözlerimi duyduğunda daha fazla durmadan ayağa kalkıp yavaş adımlarla bana ilerlemeye başladı. Bu ilerleyişini sürdürürken bir yandan da konuşuyordu ve ben o konuşurken başımı sallayarak titriyor bir yandan da kısık bir sesle ona 'Yapamam.' Diyordum.
"Sakin ol, sakin kal. Kızın için, onu bulmak için kalacaksın. Bu da sürecin bir parçası."
Başımla onu tekrar reddettiğimde tam karşımda durmuştu ve gülümseyerek bana bakıyordu. Başımla onu yeniden reddettiğimde akan yaşların farkına yeni yeni varıyordum ve istemsizce 'Yapamam.' Demeye devam ediyordum. Doktorum ise buna karşın sözlerine devam ediyor ve beni ikna etmeyi deniyordu.
"Hazan, bu halinle kızını bulamazsın. İyileşmen lazım. Kızın için, kendin için iyileşmek zorundasın."
Ben onu olumsuz ifademle reddederek ağlamaya devam ederken ne olduğunu ve neden ağladığımı bile bilmiyordum. Dayı, olanlar aklımda değildi şimdi. Aklım da yerinde değildi zaten. Başım boşlukta bedenim hiçlikte savruluyordu. Yapamıyordum bir şey. Boş boş ağlayıp titremekten başka bir şey yapamıyordum.
"Lütfen..." Yakarışım nihayet ses bulurken doktorumun eli düşmemi engellemek için kollarımdaydı. "Lütfen bana zaman ver." Başıyla reddederek bedenimi daha sıkı tutup ağzını araladığında içli bir nefesle genzimdeki akıntıyı hafiflettim. Ardından derince yutkunduğumda sözlerim yani kızım için yakarışım devam ediyordu. "Bana kızım için zaman ver. Sonra söz, söz geleceğim ama şimdi olmaz. Kaybedecek tek bir dakikam bile yok benim."
Figen Hanım sözlerimin etkisiyle elini biraz gevşetip sıktı. Dostça bir hareketti. Gözlerinde acıma vardı ama. Dostça hareketinin altında bana acıması yatıyordu. Anneydi. Her ne kadar profesyonel yaklaşsa da muhtemelen empati kurarak haline şükrediyordu.
"Olmaz, bu halinle seni bırakamam. Yatış vermek zorundayım."
Onu tekrar bakışlarım ve başımla reddederek vebalı bir insandan uzaklaşırcasına kaçtım. Kaçışım en nihayetinde kapıya çarpmamla duraksamış olsa da içli bir nefesle sürdü reddedişim. Anlık omzumu çarptığım için canımın acısıyla yüzümü buruştursam da buna bir son vererek içli birer soluk verdim. Ardından doktorum bana yeniden yaklaşırken başımla gelmemesini işaret edip yutkundum ancak o durmadı.
"Tek bir şart, seni burada zorla tutamam ama gitmen için şart koşmaya hakkım var."
Sözlerine hemen olumlu yanıt vererek yerimde biraz dikleştiğimde acıma rağmen gülümsüyor ve kurtulmak için başka bir çıkar yol arıyordum.
"Alkol almadan verdiğim ilaçları içeceksin."
Kısa bir anlık tereddütle duraksasam da zaten alkol almadığımı anımsayarak gülümsedim. Ardından onu onaylayarak i.li bir nefes verip gülüşümü sürdürdüm. Bu esnada doktorum masasına ilerleyerek eline bir kağıt alıyor, bir yandan da konuşuyordu.
"Diazem kullanmaya devam edeceksin ama dozunu arttırıyorum. Onun dışında ilaçların değişecek. Sana bir diyet listesi vereceğim. Bundan sonra şarap alman kesinlikle yasak çünkü maalesef mecbur kalarak sana Tranylcypromine yazıyorum. Bu majör depresyon için alabileceğin en güçlü ilaç. Şarap, peynir ve salam gibi gıdaları yiyemezsin. Kesinlikle yasak. Aksi halde kriz geçirebilirsin. Bu krizler ölümcül dahi olabileceğinden dikkat etmek zorundasın. Son olarak Olanzapin ve Mirtazapin yazacağım. Olanzapini düşük dozda yazıyorum. Şizofreni tedavisinde şikayetleri yok etmek için kullanırız ama senin tedavini ertelemek zorunda olduğum için yalnızca baskılayacak. Mirazapin ise değerlerin hayati düzeyde düşük olduğu için uyumanı ve yemek yemeni sağlayacak."
Bütün söylediklerini sadece başımı sallayarak onayladığımdan olsa gerek dönüp dönüp bana bakarak konuştu. İlk söylediği adı ilginç olan ilacı şarap bağımlısı olmama rağmen yazması beni tuhaf bir hisse itse de bütün yazdıklarını almak zorunda olduğumdan onu başımla onayladım. Ardından doktorum adımlarını bana ilerleterek gülümsediğinde elinde iki koca kağıt vardı.
"Üstteki reçeten. Altta ise diyet listen var. Çok yemek yiyeceksin. Bunun için baştan uyarayım ama sağlığın için bu ilaca ihtiyacın var. Kullandığın ilk günler yorgun olursun. Trany ise ülkemizde nadir bulunuyor. Hemen bir eczaneye siparişini ver. O gelene kadar diğer ilaçlara başlarsın ve son olarak her gün geleceksin. Psikoterapini her gün yapacağız."
Sözleriyle buna vakit ayıramayacağımı dillendirmek adına ağzımı araladığımda gülümseyerek başlamamış olduğum lafımı böldü.
"İşim var deme lüksün yok, gerekirse gecenin üçünde arayıp diyeceksin ve ben hazırlanıp seninle görüşeceğim ama her gün geleceksin."
Onu yeniden başımla onayladığımda elindekileri alarak belli belirsiz tebessüm ettim. Doktorum ise kapıyı benim için açarak çıkmamı bekledi. Ardından kapı kapandığında elimdeki belgeleri zar zor tutarak ilerledim çıkışa doğru. Sakinleşmem için bir iğne yapmışlardı. Daha doğrusu sakinliğime akıl katmak için. Şimdi böyle olmamın bir nedeni de oydu. Elimde tuttuğum diyet listesine göz gezdirirken daha şimdiden dilime dolanan şarap tadını özleyeceğimi dillendirdim. Ardından içimden bir ses ilacın yurt dışından gelmesinin uzun süreceğini söyledi. Ben o sese kulak vererek gülümsediğimde kulaklarım başka bir sesi işitiyordu.
"Hazan?"
Tanıdık bir kadın sesi kulağımı doldurunca danışmanın önünde bana seslenen kişiye döndüm. Güliz buradaydı. Üzerinde kısa kot bir elbise vardı. Sarı saçları ise beline dek uzanıyordu yine. Sanki daha önce onu hastanelik etmemişim ve aramız iyiymiş gibi el salladı bana. El sallamasını görerek etrafıma bakınıp gerçekten bana el salladığından emin olmaya çalıştım. Ardından gülümsemesine şaşkınlıkla bakarak olduğum yerde çakılı kaldığımda o yüzsüz bir tavırla bana yaklaştı. Tam karşımda durduğunda başımdaki şalı dahi çıkarmadığımı onun bakışları ile fark ettim. Ardından görmezden gelerek yutkunduğum esnada o bu detayı umursamadan neşeli bir tınıda konuşuyordu.
"Sen ne yapıyorsun burada?"
Göz devirerek yutkunduğumda gözümde fer olmayışı hareketlerimi ve tepkimi kısıtlıyordu ancak sözlerime engel olamıyordu.
"Seni ilgilendirmez, çekil önümden."
Cümlemi tamamladığım an bedenini güçsüz bedenimle itmeye çalışarak adımladım. Ancak Güliz buna engel olarak yeniden önüme geçip gülümsedi ve konuşmasına devam etti. Bu esnada benim gözlerim zar zor açılıyordu.
"Çok kabasın ama ben yine de kendi gelme sebebimi söyleyeceğim. Hamile olabilirim."
Cümlesini işittiğim an bakışlarım refleksle normale döndü. Ardından onu buldu ve gözlerindeki o gülümseyen ifadeye takıldı. Başımla reddederek kıkırdadığımda yalnızca beni sinir etmeye çalıştığını geçirdim içimden. Alparslan ona dokunmamıştı. Yani öyle söylemişti. Şimdi hamile olduğunu söylemesi benim ona bir şey hissetmemi düşündüğündendi. Bunu reddederek kıkırdadığımda önce formalite bir nişan olduğunu söylemeyi düşündüm. Ardından anlık bir kararla bu cümleyi değiştirdim.
"Ayrıldınız ve o nişan hiç olmadı."
Güliz sözlerimi bekliyormuş gibi kıkırdayarak eğdi başını. Ardından bana bakarak imalı bir tınıda konuşmaya başladı.
"Alparslan'ın kadın bedenine ne kadar düşkün olduğunu bence sen de çok iyi biliyorsun. O nişan hiç olmasa bile benimle defalarca kez doyasıya s*vişti." Kıkırtısı devam ederken ben göz deviriyordum ancak onun dejavu etkisi yaratan cümlesi hayat buluyordu. "Hamile olduğumu ona söylediğimde nişan gerçek olup evliliğe dönüşecek. O baba olmak istiyor, en büyük hayali. Karnımdaki çocuk her şeyi değiştirecek."
Peki. Diyelim ki işler istediğimiz gibi ilerlemedi. Korunmama rağmen hamile kaldım. O zaman ne olacak?
Olması gereken olacak.
Yani?
Tabii ki evleneceğiz Hazan.
Aklıma gelen anıyla donuşum sürerken Güliz'in gülümsediğini hissediyordum ancak ne bir tepki verebiliyor ne de zihnimdeki sesleri susturabiliyordum.
Nare o korunmamı istedi. Ben...Olmaz yapamam.
Ben anne olamam
Hatırladığım anlar zihnimde öyle bir yankı yaptı ki yüzüm buruştu. Gözlerim kısılırken kaşlarım çatıldı. İçimde bir his vardı şimdi. Alparslan baba olmuştu. Bu karşımdaki aşağılık k*ltak olmasa da bir başka kadın baba yapmıştı onu. Kızı vardı. Kızı Alya değildi. Bahar, bahar koymuştu adını. Annesine benzeyen küçük bir kız çocuğu vardı. Seviyordu onu. Annesini çok sevdiği için kızını daha çok seviyordu. Hamileliğinde, lohusalığında yanındaydı karısının. Ona babalığı tattıran kadına minnet doluydu. Bu düşünceler zihnimde bir anıyı daha doğurdu.,
Baharım Bahar'ımızı düşünüyorum yine. Aynı annesi gibi kara gözlü kara saçlı bir kız. İnatçı da. Sinirlenince senin gibi bakıyor. Ben peşinde pervane olmuşum o bakışların. Sen de ikinci baharımız karnında rahat durmadığı için uzanıyorsun.
İkinci bahar mı?
Tek çocukla yetineceğimi düşünmüyorsun herhalde baharım. Etrafımda bir sürü bahar olsun. Kara ve koca gözleri olan bir sürü bahar...
Olacaksa erkek olsun ikincisi. Erkek istemiyor musun?
Cık. Yani şansa gelirse nasip deriz de kız olsun hepsi. Annesine benzeyen kızlarım olsun.
Cık. Erkek istiyorum ben. Sen etrafında bana benzeyen bir sürü kız istiyorsun. Benim babası gibi heybetli, yakışıklı ve karizmatik yeşil gözlü bir oğlan istemeye hakkım yok mu?
Babası senin yoluna ö*ür. Benden bir tane olsun, o da senin uğruna feda olsun gülüm.
Olmasın. Babası bana bir tane erkek çocuk versin. Adı da Alp olsun.
Alp mi?
Alp tabii. Seni öyle seviyorum diye. Alp olsun adı.
Beynimde sözler yavaş yavaş yankı bulurken yutkunarak irkildim. Güliz bu esnada konuşmaya devam ediyordu ancak ben duymak yerine istemsizce adımlıyordum. Şimdi hedefim buradan ve ona baharı getirebilecek onlarca kadından yalnızca birinden kaçmaktı. İçimde tuhaf bir his vardı. Acı ile karışmış bir histi bu. Canımı yakan bir his. Kıskançlıktı belki de. Benim kızımın yaşayamadıklarını başka bir çocuğun yaşayacak olmasıydı. Adımlarım arabamı bulurken beynimde yankılanan sözler devam ediyordu. İçimde eksik ve yarım kalmış bir his vardı şimdi. Bu his canımı deli gibi yakarken gözlerimdeki ateşi küle çeviriyordu.
Kır düğünü isterdim herhalde. Sade ve samimi bir düğün olmasını isterdim.
Sade mi? Tufanlı olacaksın yavrum. Ne sadesi? Tüm ülke inleyecek o gece. Ülke ne? Dünyayı bağırtacağım.
Saçmalama Alp. Sevmem ben gösterişi. Hem nazara da çok inanırım. Sadece en yakınlarımız olsun. Rahatça eğlenelim.
Aman Dayı'm duymasın bunu. Escobar'ı geçmek için Beyaz Saray'da evlendirecekmiş beni.
Abin tekrar evlenirse öyle yaparsınız. Bizim düğünümüz sade ve samimi olsun.
Şimdi boş ver düğünü. Asıl konuya gelelim. Gelinliğini anlat bana. Nasıl bir şey istiyorsun?
Saten olacak. Straplez gibi olsun üstü. Kabarık değil ama tam balık da değil. Üstüme otursun istiyorum.
Tövbe estağfurullah
Ya öyle değil! Vücuduma yapışsın anlamında. Neyse, eldiven olacak bir de. O da saten. Ha! Duvağımda da inci olacak.
İnciler Paris'ten özel olarak gelir baharıma. Gelinlik de öyle. Saçların nasıl olsun?
Açık ve hafif dalgalı olacak. Ayakkabımın altına sadece Çisem'in adını yazacağız. Söz verdim. Bir ayakkabı tamamen ona ait.
Diğerine de Toygar'ın adını yazarız o zaman.
Araba yavaşça ilerlerken bu yavaşlığın nedeni zor görmem değil zihnimden geçenlerdi. Yaşayamadıklarım geçiyordu aklımdan. Annemden kalan bir elbiseyle yara bere içinde bedenim ö*me direniş göstererek oturmuştu o masaya. Ne inci duvak vardı ne de saten gelinlik. Yalnızca küften kokan ve uğursuz olduğuna inandığım o yüzden 'kefenim' dediğim annemin elbisesi vardı. Yanımda kardeşim ve bazen abim dediğim adam vardı. Yeşil gözlü kalbimin sahibi olan o yağız delikanlı yoktu. 'Evet' derken içimde Alper'in bana dokunacak olmasının korkusu vardı. Doğduğumdan beri hayatımda olan o adamın bana dokunmasından korkmuştum ben. Amerika'ya gidip ayrı bir evde kalacağını öğrenene dek sırf kızım için sevmediğim bir adamın yatağına girme eziyetini çekeceğimi içimden yineleyip kendimi buna hazırlamıştım. Şimdi zar zor ilerlediğim yolda bu his de içimde peydah olmuştu.
Balayına baharım nereye isterse oraya gideriz.
Ben İstanbul dışına çıkmadım hiç. Uçağa da binmedim.
Dünya turu istiyorsun o zaman?
Hayır. Sadece seni istiyorum yanımda. Bir de tek bir kez de olsa korkuma rağmen senin ellerini tutarak uçmayı.
Bir elim istemsizce akan yaşı silerken diğeri zar zor tutuyordu direksiyonu. İçim acıyordu. Yüreğimde bir sızı vardı. Yıllar sonra ilk kez benim yüreğim bir zamanlar delicesine âşık olduğum adam için yanıyordu. En acı olanı ise o adamı özlediğimi hissetmemdi. O günleri, o Hazan'ı ve o Alparslan'ı özlüyordum ben. Uyanmak istiyordum. Okuldan dönüp tüm gece onunla konuşabilmek adına uyuduğum uykumdan uyanıp sessizce hazırlanarak arka kapıdan çıkıp kayalığa gitmek istiyordum. Ben yanımda şu an yüreğimi ısıtan o masum ve temiz adamı istiyordum.
En büyük hayalin gerçekten bu mu?
Evet bu: güzel kızımı masallarla uyuttuktan sonra annesine unutulmaz bir gece yaşatmak. Düşüncesi bile güzel.
Ama bu ilerde geçireceğimiz sıradan bir günün gecesi olmayacak mı? Daha özel bir şey hayal edemez misin? Hadi!
Olmaz baharım. Sıradan ama şükredilecek kadar büyük bir nimet bu. En büyük hayalim gerçekleşene kadar bu.
Benimki seninle beraber yaşlanmak. Evet bu da sıradan ama daha geniş kapsamlı. Senin her yaşında yanında olmak istiyorum.
Titreyen elim saçımdaki şalı zar zor yana fırlattı. Ardından yutkunarak duraksadığımda içimdeki acı katlanarak artıyordu ve gözümde biriken yaşlar yolu görmeme engel oluyordu. Bomboştu içim. Her şeyim yarımdı benim. Kızımı doğuracağım günü iple çekmek yerine korkuyla beklemiştim. Yanımda kimsem yoktu. Varlığının güveniyle bir düzine çocuk yapmaya ikna olduğum adam yanımda yoktu. Alper vardı bir tek. O da kızımın babası değildi ve ne bana ne de ona sahip çıkmak gibi bir zorunluluğu yoktu. yalnızdım ben. İlk aşerdiğim gün çekinmiştim üstelik ondan. Canım şunu çekiyor diyememiştim. Basit bir üzümdü oysaki. Üzüm istiyordum. Peynirle üzüm yemek istiyordum. Evin yanındaki markette yoktu ve Alper'e söyleyememiştim. O gece ağlaya ağlaya kırmızı erikle peynir yiyerek isteğimin azalmasını beklemiştim. Bir yandan da içimden Alparslan'ın varlığını dilemiştim. Çünkü biliyordum. Benim sevdiğim adam onca olana rağmen tek bir üzüm tanesi için dünyayı altüst ederdi.
Hamileliğinde yerinden milim hareket etmeyeceksin. Yok öyle resim çizeyim demek falan. Alışverişini bile online yapmanı istiyorum. Bebeğimiz rahat etsin.
Ama hiç yürümezsem sağlıklı bir hamilelik olmaz ki! Hem ben sıkılırım otur otur.
Ben akşam geldiğimde beraber sahile gideriz. Onda da temkinli hareket edersin.
Bu anların ardından aklıma hamileyken resim çizip satarak geçimimi sağladığım hatta antidepresan kullanıp psikolojik destek aldığım sırf bu yüzden vaktinde doğsa bile bebeğimin zayıf oluşu ve sütümün yetmeyişi geldi aklıma. Yoktu, benim sevdiğim o adam yanımda olsaydı eğer bunların hiçbiri olmazdı. Aç uyurdum bazı geceler. Alper evi yemekle doldurup taşırsa da ruhum doymadığı için aç uyurdum. Canımın istediği şeylerin birçoğunu ona söyleyemezdim. Alparslan olsa derdim hep. Benim sevdiğim adam şu an burada olsa, bedenimi kullanmamış olsa, o kadın hiç var olmamış olsa derdim. Kızım olacağını öğrendiğimde buruk bir sevinç yaşamıştım. Çünkü onu ömrümün sonuna dek göremeyeceğimi düşünüp erkek istediğime karar vermiştim. Bu kararım ondan binlerce kilometre uzağa gidince doğmuştu içimde. Fakat nasiptir ki gözleri kara olan küçük bebeğim babası gibi bakarak içimdeki özlemi dindirmişti. Kızım babası gibi bakıyor, babası gibi gülüyordu bana.
İçimde yankılanan onlarca acı boğazımı düğümlerken ellerim zar zor radyoyu buldu. Kafamdaki seslerin susması için başka bir sese ihtiyacım vardı benim. Eve gidip uyuyacaktım şimdi. Uykum vardı, çok uykum vardı. Gözlerim açılmıyordu uykudan. Gözlerim uykusuz kalışımdan yanıyordu. Bunun nedeni hastanede aldığım ilaçtı ama o olmasa bile doğru düzgün uyuyamadığım için zaten bitkindim. Güçlükle açtığım radyoda tanıdık bir ses yankı bulurken evime doğru ilerleyişim sürdü.
Ah İstanbul İstanbul olalı
Hiç görmedi böyle keder
Geberiyorum aşkından
Kalmadı bende gururdan eser
İşittiğim şarkı sözleriyle gözlerimi yavaş yavaş kapatarak yutkundum. Bu esnada refleksle aynı yavaşlıkta frene de basıyordum. İçli bir nefes vererek dudaklarımı ısırdığım esnada içimde ona olan hislerimin bitmediği hissi belirdi. Bir ses 'Köpek gibi seviyorsun, aptalsın!' diyordu bana. Diğeri de 'Yalnızca geçmişteki hislerin zihninde yankılanıyor.' Diyordu ama nedense içimdeki o ürkek küçük kız çocuğu ilkine inanmayı seçerek yüreğime ve benliğime lav dolu bir ateşi bırakıyordu. Onu tekrar sevme ya da hiç unutamama ihtimali kavuruyordu içimi. Yaşanan bunca şey, bunca acı boşuna mıydı? Ben bu denli aptal değilim. Hayır. Asla değilim. Başımı sağa sola sallayarak gözlerimi açtım. Bu esnada kafamdaki sesler öyle çoğaldı ki başıma derince ağrılar saplandı. Bu ağrılar önce doktora gitmeden hemen önce olduğu gibi başıma vurmama sebep oldu. Ardından nefesimi kesti. Soluk almak için başımı kaldırdığımda gözümden akan yaşlar boynumu ıslatıyordu. Durmadım, bıkmadan devam ettim. Az sonra nefes alamayışım artarak gözlerimi sonuna dek açmama neden olunca da zar zor yutkunarak ellerimle yüzüme hava yaptım ama bu da yetmedi. Arkamdan gelen korna seslerine aldırmadan etrafa bakındım sonra. Tam karşımda bir yer vardı.
Sarıyer sahili...
Alparslan'ın ilk buluşmamız için Tuğrul'u ihbar ettiği gün gittiğimiz o sahil. İlk kez doyasıya bir sahili gündüz gözüyle gördüğüm o yer. Yüzüme ağlamama rağmen istemsiz bir gülüş yerleşirken kemerimi hızla çözerek indim arabadan. Az sonra kıkırdayarak karşıya geçtiğimde korna sesleri ve vızır vızır giden arabalara umurumda bile değildi. Hemen karşıda bulunan bankın üzerine hızla kurulduğumda içime kokuyu çektim önce. Ardından gözlerimden akan yaşlara aldırmadan gülümseyerek temiz havayı doldurdum ciğerlerime. Sonra yeniden acı doldu yüreğime. Anlık tanıdık bir yerde olma hissinin mutluluğu terk etti bedenimi. Işık hızıyla yüzüm düşerken gözlerimdeki yaşlar firarını sürdürerek başımı eğmemi sağladı. En nihayetinde ellerimi yüzüme kapatarak ağladığımda zihnimde başka bir acı yankı buluyordu.
İlk kelimen baba olsun kızım. Baban hiç duymayacak olsa da sen ilk ona seslen. Olur mu?
Annen kurban olsun senin gülüşüne! Gamzelerinle mi gülüyorsun sen bana? Ha annem? Babanı mı özledin? Ben de çok özledim bebeğim. Süt kokulum benim, çok özledim babanı.
Kızımın kokusu doldu burnuma. Ardından gözlerimin önüne babasının gamzesinin yüzündeki yansıması düştü. Hıçkırarak sürdürdüm yaşlarımı. Yalnızlığım delirtiyordu beni. Ne yıllar sonra ilk kez tadarak sığındığım sevgi ne de varlığıyla hayata tutunmamı sağlayan sevgi yanımdaydı şimdi. Babası da kızım da yoktu hayatımda. Benim tanıyıp âşık olduğum adam değildi o. Benim kızımın babası da kızımla kayıptı. Bu kaybın yüreğimdeki sızısı dinmiyor ve hıçkıra hıçkıra ağlamamı sağlıyordu. Ağlamalarımın arasında nefes almak için ellerimi yüzümden çekerek yaşları özenle temizleyip nefes verdim. Sanki o yaşlara yenisi eklenmeyecek, sanki yüzüm yeniden ıslanmayacak gibi büyük bir özenle sildim hepsini. Sonra bir çift göz hissettim üzerimde. Buğulu gözlerimdeki bakışlar oraya döndü.
Küçük bir kız çocuğu çaprazımdan beni izliyordu. Kahve kısa saçları iki yandan örülmüştü. Hafif buğday teninde yer yer kırmızılıklar vardı. Bunlar muhtemelen sahilde koştuğundan olmuştu. Koyu kahve gözleri bana bakarak gülümsüyordu. Tahminimce beş yaşlarındaydı. Üzerinde toz pembe bir şort tulum vardı. Bir elini beline koymuştu ve ağlayan yüzüme benim onu fark ederek incelememe rağmen gülümsüyordu. Onu fark ettiğim an bütün yaşları silerek gülümsedim. Sonra ise duruşumu düzelterek göz kırptım ona. Benim gülüşüme eşlik edip bana doğru bir adım attı o da.
"Niye ağlıyorsun, senin de mi balonun kaçtı?"
Cıvıl cıvıl sesini duyduğum an gülümseyerek salladım başımı. Ardından dudaklarımı yalayarak ona doğru hafifçe eğildim. Küçük kız da bu esnada güveneceğini anlayarak bana doğru bir adım daha atmıştı.
"Evet... Benim balonum çok uzaklara...Kaçtı." Kast ettiğim balon kızımdı. Kızım benden çok uzaklardaydı. Nerede olduğunu bilemeyeceğim kadar uzaklardaydı. Beni yokluğundan ö*dürecek kadar uzaklardaydı.
"Olsun, annen alır yenisini. Benimki balonu almaya gitti." Eliyle karşı tarafı işaret ederek devam etti. "Bak, orada!"
Bakışlarım işaret ettiği yöne döndüğünde otuzlarının başında kızıl saçlı bir kadın gördüm. Baloncudan balon seçiyordu. Gördüğüm an gülüşüm büyürken salladım yeniden başımı. Ardından genzime dolan akıntıyı burnumu çekerek indirdim. Gözlerimdeki yaşlar gülüşüme rağmen dinmiyordu. Bu esnada küçük kız da benden bir cevap bekliyordu ama benim ona cevap vermekten çok daha güzel bir düşüncem vardı. Titreyen ellerimden biri cebime ilerledi. Ceketimin cebinde Alper'in mezarından aldığım bir çiçek vardı; papatya. Tek bir tane koparıp saklamak istemiştim. O tek bir taneyi bu küçük kıza vererek benim acım olan çiçeğin onun gönlünde yeşermesini dileyecektim. Amacımı gerçekleştirmek adına öne atıldığımda merakla bana bakıyordu. Ben de çiçeği onun minik ellerine uzatıyordum.
"Senin olmasını ister misin?"
Başını sallayarak bıyığının altından güldüğünde açtığı avcuna bıraktım çiçeği. Ardından bana daha çok yaklaşmış olmasıyla istemsizce havada olan elimi yanağına uzattım. Gözlerim anında kapanırken aklım kızımın tenine gitti. Aynı onun teni gibi yumuşacıktı. Yaşlar yavaş yavaş süzülürken gözlerimi açıp diğer elimle de saçına dokundum. İpek gibiydi saçı. Kızımın saçı gibiydi. Ben saçına dokundukça elleriyle sardığı papatyayı daha çok kavradı. Bu esnada bir şey fark ettim. Sol yanağının kenarında küçücük bir gamzesi vardı. Gördüğüm an içli bir nefes vererek gülümsediğimde dudağımı yaladım istemsizce. Ardından gözümü kapatıp açarak yaşın süzülerek görüntüyü netleştirmesini sağladım. Bu esnada yanağındaki elim gamzesini buldu. Küçük kız ise bana bakarak sürdürdü gülüşünü. Ben de iç çekerek biraz daha eğildim önünde. Bu esnada dillendirdiğim cümlenin farkına dahi varamayacak kadar mest olmuştum.
"Bana bir kez...Anne der misin?"
Küçük kız anlamsız bir bakışla mırıldandığında benim iki elim birden yanağındaydı. "Hı?"
Sözlerine karşın hiç beklemeden konuştuğumda içimdeki evlat hasreti dilleniyor ve yüreğimi paramparça ediyordu.
"Anne de bana! Annen olayım mı senin, ister misin?"
Başıyla beni reddederek korku dolu bir ifade takındı. Aynı saniyelerde bakışları sola dönerken mırıldanıyordu ancak ben mırıldandığı kişi olmadığımı idrak edemeyecek kadar bilincimi yitirmiştim.
"Anne!"
Sesini işittiğim an kollarımı dolayarak sıkıca sarıldım ona. Yüzümde uzun süredir olmadığı kadar anlamlı ve büyük bir gülüş vardı. Bu gülüşe kokusunu içine çekişim eşlik ediyordu. Saçlarını sıkı sıkıya sararak çekmiştim kokusunu içine. Gözlerim kapalıydı. Kendi kızım vardı sanki karşımda. Ona sarılıyor gibi hissederek mutlu oluyordum. Ta ki bir el hızla sırtıma vurana kadar. Refleksle başımı kaldırdığımda küçük kızın gözleri dolmuştu. Anlamsız bir ifadeyle ona baktığımda karşımda az önce balon alan o kadın vardı. Bana öfkeyle bakıyordu. Küçük kız hemen annesinin arkasına geçti ve annesi de o esnada bana bağırmaya başladı.
"Sen ne yapıyorsun? Utanmaz! Ne yapıyorsun benim çocuğuma?"
İşittiğim öfke dolu sözlere rağmen bakışlarım annesi yerine küçük kızda takılı kaldı. Korkak bir şekilde bakıyordu bana. İstemden korkutmuştum onu. Bunu fark ederek iç çektiğimde zar zor gülümseyip ona bakarak konuştum. Niyetim sadece sevmekti. Onu incitmek istememiştim.
"Korkuttum mu ben seni? Özür dilerim bebeğim. Lütfen korkma benden."
Ben cümlemi kurarken kadın kolundan çekiştirerek kızını tamamen arkasına alıp öne atıldı. Bu esnada gözlerim boşlukta takılı kalsa da bakışlarım asla ona dönmedi.
"Bak hâlâ kızımla konuşuyor. Utanmaz kadın! Bana konuş bana!"
Bakışlarım zar zor ona döndüğünde omuz silkerek yutkundum. Bir hata yapmak istememiştim ben. Yanlış anlaşılmıştım ve kızı korkuttuğum yetmiyormuş gibi annesini kızdırmıştım. Ağzımı aralayarak buna bir son vermek istedikten sonra vazgeçerek ayağa kalktım. Kuracağım hiçbir cümle fayda etmezdi artık. Küçücük bir çocuğu korkutmanın yükünün altında ezilerek suçlanmak yeterdi bana. Bu sebeple ayağa kalkıp arkamı döndüğümde kadın kolumu çekiştirerek gitmeme engel oldu.
"Gel buraya! Nasıl sarılırsın sen benim kızıma? Hesap ver bana!"
Zar zor arkamı dönerek tekrar omuz silkip dudağımı yaladığımda kadının eli kalktı. Ancak ben o ele karşı koyamayacak kadar bitkindim ve neyse ki o elin yüzüme inmesine duyduğum bir başka ses engel oldu.
"Kusura bakmayın hanımefendi. Zor bir gün geçirdi. Ufaklıktan ve sizden ben özür dilerim."
Bakışlarım sesin geldiği yöne döndüğünde karşımda Arslan Tufanlı vardı. Siyah bir gömlek ve pantolon vardı üzerinde ama her yeri çamur içinde olduğundan daha çok kahverengi gibi görünüyordu. Üstelik o çamurdan yüzünde ve hatta saçında da vardı. Bakışlarım sorgular bir ifadeyle onda takılı kalırken kadın kızını çekiştirerek o yöne dönüp ona doğru ilerledi. Az sonra ikisi birden son kez bana bakarak gittiğinde Arslan Tufanlı adımlarını dikili durduğum bankın yanında sonlandırıyordu.
"Hazan, abim iyi misin?"
Anlamaz bakışlarımı ona göndererek güçlükle kaşlarımı çattığımda bakışlarım çevresini zar zor görecek kadar yerinde değildi ancak cümlemi dile getirecek takatim vardı.
"Abim?"
Omuz silkerek gülümsedikten sonra yeniden öne atıldığında ben onun neden burada olduğunu yalnızca içimden sorgulayacak kadar yorgundum. Arslan ise beni baştan aşağı süzüp yutkunarak konuşuyordu.
"İyi görünmüyorsun. Arabanın arkasından korna çalan bendim. Hızla fırlayan birini görünce inip karşıya geçtim. Sonra seni gördüm falan. Neyse. Neyin var, hasta mısın?"
Başımla onu zar zor reddederken öfkelenecek gücüm olmadığı için kendime kızıyordum. Zira şu an aklım başımda olsaydı eğer ona haddini bildirirdim ama mümkün değildi bu. Kafam yerinde değildi benim. Beynim uyuşuyordu. Gözlerim uykusuzluktan ve yorgunluktan kapanacak gibiydi. Yetmezmiş gibi düşünmem gereken onlarca derdim vardı. Bu esnada bir yandan reddedişimi sürdürüp diğer yandan da duraksamaya başladım.
En nihayetinde benim duruşumu o bozduğunda kolumda elini hissederek irkilip baktım yüzüne. Gözlerimde can yoktu. Bu sebeple bakışım boştu ve anladığım kadarıyla o bundan tedirginlik duyarak atılıyordu öne.
"Neden böylesin? Yoksa bir şey mi duydun?"
Bakışlarımın boşluğuna ufak da olsa bir merak oluştu. Aynı saniyelerde belli belirsiz kaşlarımı çatıp yutkunduğum an içimden bir ses Dayı'nın adını zikretti. Ardından aynı ses konuşmasına Dayı'nın sesiyle devam ederken ben ifademe dahi düşemeyen bir tınıyla istemsizce konuştum.
"Ne?"
Arslan ise yutkunarak elini saçına attı. Ardından üzerine bakınıp sıkıntıyla soluyarak bir adım geriledi ve düşünmeden konuşmaya başladı.
"Şimdi anlatmasam zaten öğreneceksin. O yüzden hiç kem küm etmeyeceğim. Dağhan bize pusu kurdu. Alparslan'la ben de karşılığını verdik. Birbirilerini taşla yaraladılar. Sonra ben de Dağhan'ı vurdum. Hastanedeler."
Bakışım duyduğum sözlerle kısa bir çöküş yaşadı. Ardından gözlerimi kısarak işittiklerimi düşündüm. Birbirlerine saldırmışlardı. Yani bir kavga çıkmıştı. Beynim düşünme işinde bugün oldukça zor durumdaydı. Bu sebeple zar zor algılıyordum bütün her şeyi. Derin bir nefes vererek kaşlarımı çattım aynı sebepten. Ardından güçlükle yutkunduğumda işlerin daha çok karıştığını düşünüyor ve bu düşüncemi gözlerimi kapatarak gerçekleştiriyordum. Gözlerim kapanışı kadar yavaş bir şekilde açıldığında ise istemsizce karşımdaki kara harelerle göz göze geldim. O esnada gözleri ve boyu haricinde ona oldukça çok benzeyen kardeşi karşımdaydı sanki. Bakışlarımı kıstığımda birbirlerine olan benzerliklerini anımsadım. Ardından istemsizce onu zikrederek sorguladığımda beynim hâlâ duyduklarını sorgulamakla ve anlamaya çalışmakla uğraşıyordu.
"Tetikçi iyi mi?"
Arslan işittikleri ile önce belli belirsiz gülümsedi. Sonrasındaysa başını yere eğerek gülüşünü büyütüp gözlerimin içine tekrardan baktı. Bu esnada yutkunarak gülüşünü sırıtmaya çevirdiğini fark ettiğimde kaşlarımı çatarak neye bu denli uzun güldüğünü sorguluyordum. O ise benim soruma neşeyle cevap veriyordu.
"Maşallahı var. Kafasına kafam kadar taş yedi. Bana mısın demedi aslanım."
Başımı sallayarak onu onayladığım esnada o gülümsemeye devam ediyordu. Ben de neden gülümsediğini sorgulamaya devam ederek bu kez Dağhan'ı sormam gerektiğini anımsadım. Beynim bütün bunların hepsini bir komut gibi yapıyordu. Komut alıyordu ve aldığı komutu uyguluyordu. Ben de hiç sorgulamadan yapıyordum bunu. Zira sorgulayacak halde de değildim. Beynim uyuşuyordu. Bu uyuşma her geçen saniye artıyordu ve uykusuzluk da ona ekleniyordu.
"Dağhan?"
Arslan bu kez gülüşünü keskin bir bıçak misali kesti. Yüzüne aynı saniyelerde oldukça büyük bir nefret ekledi ve yutkundu. Ardından konuştuğunda bakışlarındaki nefret yüzüme doğru püskürülüyordu.
"Gebermedi. Sakat kalsın diye bacağına sıktım. Ambulans da çağırmadım işi zorlaşsın diye ama aslanıma çağırdığım ekip destek isteyince mecbur tedavi ettiler." Benim sorgular bakışlarımı fark ederek konuşmaya devam etti. "Bizim hastanedeler. Çok uzak değil buraya, biliyorsun zaten. Ben olay yerini hallettim. Oraya gideceğim şimdi. Gelmek istersen yani..."
Benim sessiz kalışımı görünce yutkunarak başını sallayıp arabamın olduğu yönü işaret etti. Bakışım istemsizce o yöne dönünce arabamın hemen arkasındaki gece mavisi spor arabayı fark ettim. O ise bu esnada sözlerine devam etti.
"Ben senin arabanı kenara bir yere çekerim. Sonra beraber hastaneye gideriz. Yani gelmek istemezsen evine de bırakırım. Bu halde araba kullanma."
Onu başımla reddederek iç çekip titreyen ellerimden biriyle saçımı ardına verdim. Daha sonra ise yutkunduğumda uyuşmuş zihnim bu konuyla ilgilenmem gerektiğini söylüyordu ama bunun zamanı şu an değildi. Dışarıdan bakan herhangi birinin dahi fark edebileceği kadar zayıf görünüyordum şu an ki bunu Arslan Tufanlı anlamıştı. Deminden beri nasıl olduğumu sormasının nedeni görünüşümdeki yıkık duruştu.
"Gerek yok. Kendim giderim."
Sözlerimle paralel arabaya doğru cansız bir şekilde ilerlemeye başladım. Arslan ise kolumdan hafifçe tutarak durmamı sağladı. Ardından bakışlarını bedenimde gezdirip konuşmaya devam etti.
"Taksi çağıralım. Arabanı ben göndertirim evine."
Onu yeniden reddederek kolundan kurtulup sürdürdüm adımlarımı. Arkamdan seslense dahi bunu görmezden geldim. Zira onun seslenişini duymaya halim yoktu. Onun aracıyla bir yerlere gitmeye de niyetim yoktu. Aklım yerinde olmasa dahi bunu yapmayacağımı bildiğimden ilerleyerek arabama sürükledim bedenimi. Kapıyı açıp içeri girdiğimde kısa bir anlığına bakışımı sola çevirdiğimde onun omuz silkerek başını eğdiğini gördüm. Bu ifadesini yok sayarak gaza yüklendiğimde ise kafam kazan gibiydi. Olanları düşünecek halde dahi değildim. Gerçi düşünecek olsam da öncelikli düşüncem onların hastanede olmasından daha çok Dayı olurdu. Yıkık dökük, harabe zihnim bütün bu olanların ardından yalnızca eve gidip ilaçlarına sarılmak istiyordu. Benim de amacım ve niyetim bu yüzden şu anlık oydu.
Bu nedenle eve girer girmez ilk işim ilaçlarımı aldırmak oldu. Adamlarımın söylediğine göre doktorun bahsettiği o ilginç ve uzun isimli ilaç yurtdışından siparişle geliyormuş. Onlar da öyle yaparak sipariş vermişler. Diğerlerini alıp eve getirmişler. Yemek dahi yemeden ilaçlarımı aldıktan sonra biraz dinlenip düşünmek için küveti doldurdum ama yorgunluktan olsa gerek içinde uyuyakalmışım.
Uyandığımda buz gibi suyun içinde donuk bir bedende hapisti ruhum. Zar zor ayaklanıp bornozu üzerime geçirdikten sonra odama ilerledim. Ardından yatağıma uzanıp kızımın beşiğine attım elimi. Gözlerimi kapayıp onu hayal ettim sonra. Ninnisini söyleyerek bebeğimi uyuttuğumdaysa uyku yeniden ağır bastı. Daha rahat uyumak adına komodindeki şaraptan birkaç yudum alıp uzandığımda ise elimde kızımın beresi ile yeniden uyumuşum.
Uyandığımda hava çoktan kararmıştı ama benim uykum vardı. Uzun zaman sonra ilk kez üç saatin üstünde uyumuştum ve bu benden bağımsız olmuştu. Üstelik buna rağmen günlerdir uyumamış gibi halsizdim. Bu halsizliğe karşı koyamayıp başımı tekrar yastığıma koyduğumda ise karnımda hissettiğim krampla doğruldum yerimden. İçimde bir yerlerde büyük bir sancı vardı. Bunun etkisiyle yüzümü buruşturup iki büklüm oldum. Ardından hissettiğim açlıkla yarı açık gözlerimle mutfağa indim. Dolaptan bulduğum ilk şeyi, meyveli yoğurdu alarak muz dilimledim üzerine.
Eskiden çok severdim bunu yemeyi. O geceye, tac*ze uğradığım o geceye dek çok severdim. Sonrasında travmam olması neticesiyle yiyemeyecek hale gelmiştim. Öyle ki normal yoğurt bile bulandırıyordu midemi. Şimdilerde kendime acı çektirmek için sürekli kaçtığım bir besindi ve bu yoğurdu ağzıma aldığım her an Kenan'ın intikamını yineliyordum içimde. Az kalmıştı, çok az kalmıştı.
Yarı açık gözümle öğüre öğüre yemeğimi yedikten sonra zar zor odama adımlayıp ışığı açtım. Gözlerim yoğun ışıkla kapanacak gibi olurken yutkunarak telefonuma ulaşıp bildirimlere bakındım. Yalçın sabah olan mevzuları anlattığı birkaç mesaj atmıştı. Ardından uyuduğum için rahatsız etmek istemediğini ama Dağhan'ı görmem gerektiğini söylemiş. Onun dışında Vezir ve diğerlerinden iş ile ilgili mesajlar, verdiğim emirler gereği ö*dürülen adamların resimleri vardı. Ancak dikkatimi çeken bildirimler başkalarıydı;
Baş belası: Hazan askim neredesin?
Baş belası: Dante bana çanta almış yine.
Baş belası: Boşuna demiyorum dünya kadar malın olacağına fındık kadar *mın olsun diye.
Baş belası: Akşam yemeğine gidiyoruz. Sonra tüm gece se*işiriz. Sabah da sana geleceğiz. Dante hisselerini sana verecekmiş.
Marino: Ciao ( Selam) hisse yarın sende. Bir adam buldum mafia. Money temizleyecek
Marino: Beni ara.
Marino: Baby yıl donum var. Konusalim.
Bebeğim: Abla Narin ablam geliyor yarın sabah. Beraber yanına geleceğiz, itiraz yok.
*** *** 01 01: Tanıştığımız yerde bekliyorum seni.
*** *** 01 01: Ciğer yiyelim mi?
Son mesaja gelene dek normal bir ifadeyle okudum ancak yabancı bir numaradan gelen mesajla irkildim. Kaşlarım çatıldı önce. Hızla profiline baktığımda bir resim olmadığını hakkında kısmında ise 'Meşgul' yazdığını gördüm. Daha önce buradan konuşmadığımız için kısa bir tereddüt yaşasam da son kayıtlara baktığımda o kişinin Tufanlı olduğunu fark ettim. Zaten ciğerden bahsedecek başka tanıdığım kimse de yoktu. Sırayla herkesin mesajına cevap verdikten sonra onun mesajını görüldü bıraktım ve telefonu yatağa fırlattım. Ancak yeniden panelime düşen bildirim sesiyle bakışlarım telefona kaydı.
*** *** 01 01: Kebap da olur. Künefe yeriz üstüne.
Okuduğum mesajla onun olduğuna emin olduktan sonra cevap vermedim tekrar. Verecek bir cevap yoktu. Onunla yemek yemeye niyetim de yoktu. Çok yorgundum ve düşünmem gereken onlarca şey vardı. Bunlar yetmiyormuş gibi gözlerimdeki ağırlık da beni zorluyordu. İçli bir nefesle bu sebepten oturdum yerime. Ardından yeniden gelen mesaja baktığımda gözlerim zar zor açıktı.
*** *** 01 01: Neyse ben buradan çıkınca gelirim yanına. Kebap yemek için yani. Yanlış anlama:)
Telefonu yatağa fırlatarak başımı ovuşturdum önce. Ardından biraz düşünmeye çalıştım ancak salak gibiydim. Dışarı çıkmam gerekiyordu. Dağhan da oradaydı. Çalışmam lazımdı. Dante birini bulmuş. Çok para kazanacağım bir iş vardı. Şirkette işler de birikmişti ama benim sadece uykum vardı. Ona teslim olmamak için direnerek ayağa kalktığımda bile geri uzanmak için kendimi ikna etmeye çalışıyordum. En nihayetinde buz gibi bir suyun içinde duş alarak az da olsa uyku hissinden ardındım. Ardından hazırlanmaya başladım. Hastaneye gitmem gerekiyordu. Sonra da gece boyu çalışacak ve kızımı aramak için uğraşacaktım.
Üzerime siyah saten ve ip askılı bir bluz geçirdim. Altına ise siyah bir pantolon giyindikten sonra saçlarımı kendi haline bırakıp siyah topuklu ayakkabılarımı giyindim. Yorgunluğumu sonuna kadar alacak olan makyajımı yapıp kırmızı rujumu da sürdükten sonra parfüm sıkarak çıktım evden. Yalçın vardı şimdi yanımda. Duyduğuma göre vezir birkaç adam bulmuş. Onları yarın getirmeden önce eğitmek için gitmiş. Yalçın da tek işi ben olduğum için evde kalarak uyanmamı beklemiş. Hastaneye gitmeden önce Yalçın'a iki buket çiçek yaptırdım. Tufanlı için özel olarak papatya, Dağhan'a da anlamsız karışık bir buket seçtim. Ardından hastaneye gittiğimde danışma ile konuşmak adına sürdürdüm adımlarımı. Yalçın da bu esnada tam arkamdaydı. Çalışan kadınla konuşmak için ağzımı araladığım esnada ise bir ses duyarak döndüm arkamı.
Arslan Tufanlı buradaydı yine. Üzerinde sabahkinin aksine şık bir takım vardı ve oldukça bakımlı görünüyor bir yandan da bana gülümseyerek yaklaşıyordu. Yaklaşması ile beni baştan aşağı süzdüğünde yüzünde şaşkın bir ifade belirmişti. Tahminimce sabahki halimden eser olmamasına şaşıyordu. Uyuşuk ve bilinçsiz ruh halim sürse de bedenim aksini iddia edecek türde bir güce sahipti.
"Hoş geldin Hazan!"
Başımı sallayarak onayladım onu. Konuşmak istemiyordum zira. Ben kızım için kapılarına geldiğimdeki hali aklımdaydı. Ben onun kızının hayatını kurtarmışken onun tepkisizliği de aklımdaydı. Konuşmadığımı fark ederek öne atıldığında gülümsüyordu.
"Alparslan'ın odası en üst katta. Kat kapalı zaten de sen yine de hemşireye sorarsın."
Başımla onu tekrar reddedip gülümsedim. Bu esnada içimdeki kin halsiz bedenime rağmen gün yüzüne çıkıyordu.
"Dağhan'ı göreceğim."
İfadesine bir bozgunluk ekledi. Ardında yutkunarak başını salladığında bakışları anlık olarak çiçeklere takıldı ama bozuntuya vermeden kurdu cümlesini.
"Üçüncü katta o. Nakil için uğraşıyor adamları. Tam vaktinde geldin yani."
Başımı sallayarak yeniden onayladım onu. Ardından arkamı dönüp asansöre doğru hareket ettiğimde ardımdan sesini yeniden işiterek hafifçe başımı ona doğru çevirdim.
"Üç yüz otuz üç..."
Anlamaz bir bakışla ona bakındığımda tek kaşım kalkıktı. Arslan ise kıkırdayarak kinayeli ve alay dolu bir tınıda konuşmaya devam etti.
"Dağhan'ın odası diyorum üç yüz otuz üç numara."
Yaptığı ima dolu şakayı anladığımda kıkırdamak yerine ona layık gördükleri oda numarasına başımı sallamakla yetindim. Ardından adımlarımı ilerlettiğimde Yalçın da arkamdan yürüyordu. Az sonra üçüncü katta indiğimde koridorun sonundaki odanın önündeki kalabalığı görerek bir adım attım. Ancak adımım havada asılı kaldı çünkü içimde kötü bir his peydah oldu. Oraya gitmek istemedi bedenim. Yutkunarak adımımı asılı tuttuğumda Yalçın'ın sorgular tınıdaki sorusunu görmezden geldim. İçimdeki o ses en üst kata çıkmak istediği söylüyordu ve bitkinlikten mahvolmuş uykusuz bedenim de bunu yapmam için içime rahatsız edici bir hissi serpiyordu. Yutkunarak arkamı dönüp hâlâ açık olan asansöre bindiğimde Yalçın anlamsız bakışlarla yanıma geldi. Ardından son katın düğmesine bastığımda sorgulamayı bırakarak başını öne eğdi. Ben de durgun bir şekilde kapının açılmasını bekledim. Açıldığı gibi de Yalçın'ın yüzüne dahi bakmadan elindeki papatya buketini alarak dışarı çıktım. O arkamdan çıkıp köşede beklerken ben bu kez bu koridorun sonuna hiç düşünmeden adımladım. Yine yoğun bir insan kalabalığı burada da vardı ve odasını sormama dahi gerek kalmamıştı. Az sonra kalabalığın içine geldiğimde öne eğilen bakışlarla şaşkınca sekteye uğradım. Adamların çoğu arkasını dönmüştü. Dönemeyecek bir konumda olanlar ise başını önüne eğmişti. Bir kişi hariç; Toygar dövmeli ve heybetli bedenini üzerindeki beyaz gömlekle kapatmıştı ve normal bir insanı andıran ifadesini bana çevirerek baş selamı vermişti. Ardından benden tepki beklemeden kapıyı tıklatarak açıp önünde beklemeye koyuldu. Ben bütün bu olanları anlamadan içeri adım attığımda ise kapı hızla arkamdan kapatıldı. Bakışlarım kapanan kapıya döndüğünde içli bir nefesle çattım kaşlarımı. Sonra da odanın gördüğüm kısmına göz gezdirdiğimde bir hastane odası olamayacak kadar geniş ve lüks olduğuna kanaat getirdim. Öyle ki bulunduğum konumdan hasta yatağı görünmüyordu bile. Karşıdaki boydan boya cam olan manzara ilişti ilk gözüme. Sonra da yan taraftaki kapı daha doğrusu kapılar. Yutkunarak bir adım attığımda gözlerim manzaradan kamaşmıştı. Ardından adımım ilerlediğinde nihayet normal bir yatakta uzanan onu, Tufanlıyı gördüm. Başı kapıya doğru eğikti. Muhtemelen kimin geldiğini merak ettiği için eğmişti başını. Göz göze geldiğimiz an ise hızla başını normal konumuna getirerek toparlanıp boğazını temizledi. Yüzünde gamzelerini gösteren bir gülümseme vardı.
"Hazan..."
Adımı zikrederek tekrar gülümsediğinde gözleri kısılmıştı. Başının sol kısmında bir sargı bezi vardı. O sargı bezinin devamı ise başında ağ gibi bir sargıyla devam ediyordu. Yüzündeki ve başındaki yaralara rağmen bakışları ve dudakları gülüşünü sergiliyordu. Yüzünü buruşturarak da olsa tamamen doğrulmuştu. Ben de bu esnada yavaş ve temkinli hareketlerle ona doğru ilerliyordum.
"Beklemiyordum ben seni. Gelmezsin demiştim."
Zar zor gülümseyerek başımı salladığımda yanında ayaktaydım. O ise daha çok doğrulup eliyle yanını işaret etti. Yanında bej rengi bir koltuk vardı. Yatağın yakınında duruyordu. Burası bir hastane odasından çok oteli andırıyordu. Zira bakışım onun yanına ulaşana dek odada hayli gezinmişti. Yatağın tam karşısında bir oda daha vardı ve orada koltuk takımı bulunuyordu. Onun dışında kapının tam karşısında kapalı iki oda daha vardı ve yatağının karşısında da dev bir plazma bulunuyordu. Muhtemelen illegal işler sonucu yaralandıklarında burada tedavi olarak lükslerinden de ödün vermiyorlardı.
"Otursana şöyle. Ya da istersen böyle otur."
Diğer eliyle de çift kişilik olan yatağın yanını işaret ettiğinde gülümsüyordu. Ben onun gülüşünün aksine ifadesizce bakıp başımı sallamakla yetindiğimde yandaki koltuğa oturuyordum ki aklıma elimdeki çiçek gelince duraksadım. Çiçeği ona uzatıp konuşmaya başladığımda yorgunluğumu bedenimde ele veren tek şey yani sesim ortaya çıktı.
"Geçmiş olsun, çiçekler senin için."
Papatya aldığımı görerek kısa bir an duraksasa da başıyla kabulleniş göstererek ellerini uzatıp çiçeği yanına koydu. Bu esnada gülüşünü sürdürerek konuşuyordu ve ben de aynı anda yerime oturuyordum.
"Eyvallah."
Oturduğum yere kurulurken çiçeği bıraktığı gibi bakışını bana çevirerek gülüşünü sürdürdü. Ben de bu esnada halsiz ve uyuşuk beynimin zar zor hatırladığı soruları dillendiriyordum.
"İyi misin, ağrın var mı?"
Alparslan sözünü işittiği an yüzünü buruşturdu. Ben de anlık olarak duruşumu düzelttim. O bu esnada acılı ve kısık bir inlemeyi döktü dudaklarından. Ardından konuştuğunda sesinde de acı yüklüydü.
"Gene başladı."
Ben sorgular bir tınıyla hafifçe başımı ona doğru eğdiğimde ağrısının nerede olduğunu çözmeye çalışıyordum ve bunu istemsizce yapıyordum.
"Ne başladı, neren ağrıyor?"
Benim yakınımda olan elini işaret ederek büzdü yüzünü. Kaşları acıyla çatılırken içli bir nefes vererek araladı ağzını.
"Elim, elim acıyor ya!"
İstemsizce yaklaşarak baktım eline. Görünürde bir şey olmadığı için dudaklarımı yalayarak sorguladığımda o acı ile yeniden inliyordu.
"Bir şey yok gibi."
Başıyla reddedip içli bir nefes vererek hafifçe kaldırdı elini. Ardından yutkunarak konuştuğunda bakışlarım pür dikkat elindeydi.
"Şurası sızlıyor."
Elinin kenarını gözüyle işaret ettiğinde göremediğim için yutkunarak istemeyerek de olsa elini tutarak hafifçe kaldırıp işaret ettiği köşeye bakındım. Yeniden bir şey göremeyerek ağzımı araladığım esnada ise onun elini tuttuğum elimi sıkıca kavramasıyla duraksadım. Ellerimizi kenetleyip duruşunu eski haline getirerek başını yastığına koydu. Ardından gözlerini kapatıp içli bir nefes verdiğinde gülümsüyordu.
"Geçti şimdi."
Ben duraksayarak yutkunduğumda kısa bir an ne olduğunu anlayamayıp yüzüne bakındım. O ise bu esnada tutmuş olduğu elimi bedeninin üzerine koydu. Gözleri hâlâ kapalıydı ve gülümsüyordu. Ben nihayet el ele olduğumuz anlayarak refleksle elimi çekecekken o elimi tutup engel oldu buna. Ardından gözlerini açmadan sürdürdü sözlerini
"Biraz kalsın böyle."
Başımla reddederek sıkıntıyla soludum önce. Ardından dişlerimi dudağıma geçirdim ve gerilemeye çalıştım ama mümkün olmadı. Çok sıkı tutuyordu elimi. Bu sıkı tutuşu sinirimi bozuyordu. Homurdanarak elimi çekmeye çalıştığımda bir yandan da onu sorguluyordum.
"Ne yapmaya çalışıyorsun?"
Alparslan sözlerimle oldukça rahat bir tınıda konuşmaya başladı. Gülüşü sürüyordu ve baş parmağı ile elimin parmağına temas eden kısmını okşuyordu.
"Elini tutmak istesem izin vermezdin. Ben de böyle bir şey düşündüm."
Omuz silkerek tekrar elimi çekmeye çalıştım. O ise bu esnada elimi hiç olmadığı kadar sıkı tutup kalbine doğru yaklaştırdı. Aynı saniyelerde ben de sinirle soluyarak konuşuyordum. Bir an önce elimi bırakmalıydı çünkü bu şu an hiç adil olmuyordu. Kendi irademle onunla öpüşmek bile beni oyuna getirmesinden daha normaldi.
"Ben buraya seninle el ele tutuşmak için gelmedim."
Kıkırdayarak konuştuğunda diğer elini de elimin üzerine kapatıyordu.
"Biliyorum, beni görmeye geldin."
Başımla onu reddederek sıkıntıyla soluduğumda aklımda tuhaf düşünceler peydah oluyordu. Dayı gibi, Dağhan gibi kişileri ve şu an onun yanında onun ellerinin arasında olduğumu düşünüyordum. Bu düşünce bulandırdı zihnimi. Bulanan zihnimle gözlerimi kapattım. Ardından gözümün önüne bütün olup bitenler gelirken istemsizce alakasız bir cümle döküldü dudaklarımdan.
"Su içene yılan bile dokunmazmış."
Kurduğum cümleyle ağzım aralanırken duraksayarak yutkundum. Alparslan ise tek kaşını havalandırıp gözlerini açtı. Bana baktığında yüzünde şaşkın bir ifade vardı. Aynı ifadenin biraz donuk olanı da benim yüzümde kuruluydu. Neden böyle bir şey dediğimi sorguladım kısa bir an. Ardından zihnimin bulanıklığının bana bir oyun oynadığını düşündüğümde Tufanlı mırıldanarak konuşuyordu ama bu mırıltıda bile bir şaşkınlık vardı.
"Ne?"
Yutkunarak kısa bir an ona dalgın olduğumu söylemeyi düşündüm. Ardından güçsüz yanımı hep sakladığımı anımsayarak yeniden yutkunduğumda içimden geçen tek şey s*çtığımı sıvamaktı. Daha fazla saçmalamaktan başka kaçışım yoktu şu an.
"B- ben yılan değilim."
Alparslan bakışını sekteye uğrattı önce. Ardından gözlerime bakarak kısa bir an duraksadı. Ne dediğimi çözmeye çalıştığını anlayarak gözlerimi kaçırdığım esnada ise yeniden elimi okşamaya başlayarak konuşmaya devam etti.
"Tabii değilsin."
Ben de başımı sallayarak onu onayladım. Ardından sıvama işlemine devam etmek adına konuştuğumda uykusuzluktan gözlerim kapalıydı. Bir yandan da içimden uyumamı sağlayan ilacı bir daha almamaya yemin ediyordum. Beni ben yapan bir ilaç değildi bu. Ben ben olmayı bırakıp Hazan Çelik dahi olacak bir seviyeye inmiştim.
"O yüzden düşmanım da olsa geçmiş olsun derim. Yani o yüzden geldim."
Elimi okşamasını sürdürerek havaya kaldırıp kokusunu çekti. Ardından içli bir öpücüğü elime bıraktığı esnada mırıldanıyordu ve ben de bu sırada duraksayarak onun elimi öptüğünü anlamaya çalışıyordum.
"Hıhı..."
Sözünü bitirdiği an içli içli nefesler alarak elime minik ama ıslak öpücükler bırakmaya devam etti. Bu esnada iki eli de elimdeydi. Ben duraksamamı sürdürerek ona bakakalırken o öpücüklerini ilerletiyordu. En nihayetinde boş bakışlarıma denk düşerek elimi yeniden sıkıca kavradığında kaşlarını çattı.
"Sen iyi misin?" bakışına anlamsız bir bakışla cevap verdiğimde devam ediyordu sözlerine. "Öpmeme kızmıyorsun, elini de çekmedin. Hem..." Derin bir nefes alıp bakışını üzerimde gezdirdi. "Solgun görünüyorsun. Hasta mısın? Bakışların da durgun sanki. Hem sesin de..."
Biraz toparlanarak beni süzmeyi sürdürdü. Ben de bu esnada yutkunarak iç çektim. Fark etmemesi için güçlü durmam da yetmemişti. Muhtemelen sesimden anlamıştı hasta olduğumu. Bakışını sürdürerek sözlerine devam ettiğinde ben onu kandırmaya hazırlanıyordum.
"Hasta mı oldun sen? Neyin var?"
Tekrar yutkunarak gözlerine baktığımda bakışlarındaki meraka yenik düşüyordum.
"Yorgunum sadece."
Mırıltıdan ibaret olan sesime başını sallayıp gülümseyerek eşlik etti. Ardından tekrardan elimi ıslak ve büyük bir öpücükle kendine çektiğinde keyifli bir tınıda konuşuyor olsa da inanmadığını da bir yandan belli ediyordu.
"Bu yorgunluğun tadını çıkaracağım o zaman." Elimi tekrar öperek gamzelerini gösterdi. Ardından bakışları bana döndü ve devam etti sözlerine. "Neler yaptın bugün? Ne yordu seni?"
Omuz silkerek nefes verdiğimde bütün gün uyuduğumu hatırladım. Ardından bakışlarım ona döndüğünde cevabımı beklerken elimi sıkı sıkıya tutarak gülümsediğini gördüm. Bütün günüm ziyan olmuştu. Kızıma ulaşmak için tek bir şey dahi yapamamış hamlelerimi bile düşünememiştim. Üstelik tüm gün uyumama rağmen onun yanına kıvrılacak kadar uykusuzdum. Yine de bunlardan bahsetmektense buraya gelme nedenime odaklanmak istedim.
"Bence senin neler yaptığından konuşmalıyız Tufanlı."
Başıyla beni onaylayarak yutkundu. Ardından elimi tekrar öperek göğsüne indirdiğinde kalbinin hızlı çarpıntısını fark etsem de sözleriyle oraya değil de gözlerine odaklandım. Bu esnada benim gözlerimin yarısı uyku isteğinden kapalıydı.
"Dağhan bana k*hpelik yaptı. Bedelini de ödeyecek."
Kaşlarımı havalandırarak duruşumu düzelttiğimde uykumu hafifletmek adına açtım gözlerimi. Yüzünde derin bir nefret vardı ve çenesi seğiriyordu.
"Ne yaptı?"
Sıkıntıyla soluyup bana bakmadan daha önce görmediğim bir bakışı tam karşısına göndererek konuşmaya başladı.
"Babamın mezarında pusuya düşürdü bizi. Bu erkekliğe sığmaz. Onun erkekliğini ayrı karılığını ayrı si..." Yutkunup başını eğdikten sonra devam etti sözlerine. "Seveceğim."
Yüzüne sahte ve nefret dolu bir sırıtma ekleyerek iç çekti. Bu iç çekiş bir intikam yemini olacak kadar büyüktü. Ben yutkunarak onun bakışlarına odaklandım. Alparslan da bu esnada bana bakmıyordu ve yüzüne öfke ekiyordu.
"Ne yapacaksın ki? İkiniz de birbirinize zarar vermişsiniz."
Bakışlarını bana çevirdi. İfadesindeki öfkeyi güçlü bir gülüşe teslim ettiğinde gözlerime bakarak gülümsüyordu.
"Zamanı geldiğinde öğrenirsin. Boş ver şimdi bunları."
Başımla onu reddettiğimde elime geçen imkânı değerlendirmek adına can atıyordum. Sırf bu sebeple öne atıldığımda o gamzelerini göstererek elimi okşuyordu.
"Ben şimdi öğrenmek istiyorum Tufanlı."
Başını sallayarak dudaklarını yaladı. Ardından bakışlarını gözlerimden çekmeden devam etti sözlerine.
"Dağhan bize saldırdı ve abim onu vurdu ya? Masa karışacak. Bunu bilsen yeter."
Yüzüme bir merak eklediğimde uyku isteğinden gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu ancak içimdeki o meraklı ses susmuyordu.
"Ne olacak?"
İç çektiğini ve yeniden karşıya baktığını gördüm sadece. Ardından gözlerim saniyelik olarak kapandı. Bu esnada o konuşuyordu.
"Sen benim baharımken Dağhan'la savaşıyorduk biz. O dönem Dağhan'ın masaya oturmasıyla zorunlu barış yaptık. Maddeler var, masada olan birine saldıramazsın. Şimdi o maddeyi ikimiz de ezmiş olduk ama ilk taşı o attı. Sonucunda ikimizden biri kalkacak masadan ve..." Bakışlarını bana çevirerek devam etti sözlerine. "Ortadoğu'dan çekilecek."
Ben içli bir nefes vererek bakışlarımla onayladım onu. Bahsedilen masayı da oraya herkesin oturamayacağını da sağladığı imkanlar ve gücü de çok iyi biliyordum. Alparslan'ın babası tam yirmi beş yıl o masayı yönetmişti. Hatta o masayı kuranlardan biriydi. Bu nedenle 'İmparator' olarak anılıyordu. Onun ö*ümüyle masadaki yeri Alparslan'a kalmıştı ve o yıllardır masayı çok büyük bir güçle yönetiyordu. Ancak duyduğuma göre masada gönderemediği bir düşmanı varmış. Andrei, Rus mafyası ve Ortadoğu'da oldukça güçlü bir adam. Dağhan masaya da onun sayesinde oturmuş. Yani Alparslan bu mevzuda haklı dahi olsa karşısındaki adamın Andrei olması işleri zora sokuyor olmalıydı.
Ben düşüncemle duraksarken o konuşmaya devam etti.
"Zaten çok yakında başkanlık seçimi vardı. Dağhan aday olacaktı. Şimdi ben onu göndereceğim ve o ihtimal de olmayacak. Onun masada olması elimi kolumu bağlıyordu."
Derin bir nefes vererek yutkunduğumda Alparslan bana bakarak gülümsüyordu. Sanki zor bir durumda değil gibiydi. Aynı durumda ben olsaydım eğer kuşkudan gülmeyi unuturdum ancak o çok mutlu ve sakin görünüyordu.
"Merak etme, beni o masadan gönderemezler. S*lah satıyorum ben Hazan. Üç beş parça değil. Milyonlar var. O masadaki herkesin s*lahının üstünde benim imzam var. Tetikçi'nin olduğu yerde onların borusu ötmez."
Başımı sallayarak iç çektiğimde onun bana güvenerek bir şeyler anlattığını düşündüm önce. Ardından kurduğu cümlelerin çok önemli olmadığını ve hep duyabileceğim sözler olduğunu idrak ederek duraksadığımda zihnimden geçenler istemsizce dudaklarımdan dökülüyordu.
"K*n akıttığın s*lahı satmanla övünüyorsun. Korkunç bir iş. O milyonlarca silah milyonlarca masuma kıyıyor."
Hiç düşünmeden sözlerime cevap verdi. Bu esnada kıkırdıyordu. Kıkırtısıyla benim de istemsizce kapanan gözlerim açıldı ve ona döndü.
"Sen de kara para aklıyorsun. Parasını akladığın adamlar çok mu masum? Akladığın adamları bırak, Dante insan kaçakçısı. Senin ortağın kaç masumun ahını taşıyor?"
Omuz silkerek arkama yaslandığımda cevabım çoktan hazırdı.
"En azından kimseyi ö*dürmüyor."
Alparslan elimi öperek cevap verdi bu sözlerime. Beni çok umursamıyordu sanki. Yani sözlerime cevap verse de odağı hep elime kayıyordu. İşin garip yanı da benim onun öpücükleri karşısında sessiz kalışımdı. Dakikalardır elimi çekmemiştim ve bunu yapacak gücü bedenimde bulamıyordum.
"Ö*üm için satmıyorum çoğu s*lahı. O silahları kimlere sattığımı, kimlerin benle pazarlık yaptığını bilsen aklını kaçırırsın."
Sondaki sözlerini duyduğum an kıkırdayarak salladım başımı. Zaten yeterince kaçırmıştım ben. Fazlasına lüzum yoktu. Alparslan bu gülüşüme anlamsız bir bakış attı ancak sorgulamak yerine iç çekerek sözlerine devam etmeyi seçti.
"Benim o Dağhan'dan da masanın çoğunluğundan da farkım yaptığım her illegal işi legal hale getirmem. Hiçbir yasa yargılayamaz beni. Bunu biliyorlar."
Bakışlarımı onda tutarak gözlerimi kıstığımda sözlerim onun açığını arıyordu ve bence şu an o bunu anlayamayacak düzeydeydi. Bu sebeple atılımım oldukça sinsi bir şekilde gerçekleşti.
"O zaman senin her yerde elin kolun var."
Başını sallayarak gülümsedi. Ardından elimi ters çevirerek avuç içime ıslak bir öpücük bıraktı. Ben de bu esnada gülüşümü sürdürerek konuşmaya devam ettim. Belki de tam sırasıydı.
"O zaman Dağhan'ı bitirmemek için neyi bekliyorsun?"
Bakışını bana çevirerek gülümsedi. Ardından gülümsemesini sürdürerek bakışlarını dudaklarıma indirerek iç çekti. Sonra anlam veremediğim bakışını duraksatıp önüne döndü ve soğuk bir tınıyla konuşmaya başladı.
"Çok açım ben." Bakışını bana çevirerek devam etti konuşmaya. "Ciğer yiyelim mi?"
Başımla onu reddederek iç çektiğim esnada benim ağzıma laf vermemek adına kaçamak bir şekilde konuyu değiştirdiğini düşünüyordum. Bu sebeple yutkunarak iç çektiğimde ayağımda sızı hissederek yüzümü buruşturup bakışımı o yöne çevirdim. Ardından acılı bir nefes verdiğimde ayakkabının yanlardan sıktığını ve arkasının da yürürken acıttığını anımsadım. Yeni almıştım ve hiç denemediğim bir markadan almıştım. Bazen pahalı olmasına da inanmamak gerekiyordu. Bir servet ödediğim ayakkabı dahi arkasına vurabiliyordu.
"Ne oldu?"
Alparslan yüzümü buruşturmamla merakla öne atıldığında bakışlarımı ayakkabıdan çekmeden mırıldandım.
"Ayakkabı sıktı biraz."
Derin bir nefesle bana doğru yaklaşıp eğildiğini gördüm. Ardından elimi bırakmadan konuşmasını sürdürdü.
"Çıkarsana."
İşittiğim sözle bakışımı ona çevirdiğimde gülümsüyordu. Yutkunarak ayaklarıma tekrar baktıktan sonra artık gitmem ve Dağhan'ı da görmem gerektiğini hatırlayarak doğruldum. O bu esnada konuşmama fırsat vermeden sürdürdü sırıtışını.
"Masaj yaparım sana, çıkar hadi!"
Cümlesiyle paralel göz kırptığı esnada eskiden bunu çok sık yaptığını hatırlayarak yutkundum. Alparslan masaj işinde oldukça iyiydi ve vücudumun her bir yanına ayrı bir düşkünlüğü olmuştu o dönem. Ben bu düşkünlüğü bana özel sanacak kadar aptal olsam da o ayaklarıma bayıla bayıla masaj yapacak kadar arsız bir adamdı.
Bakışının ve sırıtışının sürdüğünü görerek iç çektim. Daha sonra dudaklarımı ısırarak normalde öfkelenmemi sağlayacak olan cümleye tepki veremememe sinirlenmeyi denedim ancak bu da mümkün olmadı. Çok hissiz ve halsiz bir durumdaydım. Bu hissizlikle karışık halsizlik öfkemi yok ediyordu ancak en azından gitmem gerektiğini hatırlatıyordu bana. Ayağa kalkarak elinden kurtulmadan konuştuğumda ise elimi sıkı tutuşuna öpmesi eşlik ediyordu.
"Gideyim ben. İşlerim var."
Tuttuğu elimden çekerek ona dönmemi ve yaklaşmamı sağladı. Ardından elimi tekrar öperek yanağına yasladı. Aynı saniyelerde gülümseyerek konuşuyordu ve ben de tepkisiz ifademi sürdürüyordum. Bir yandan da gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu.
"Gitme. Boş ver işleri." Bir eliyle papatyayı koyduğu yatağın yanını işaret ederek sürdürdü sırıtışını. "Gel böyle. Beraber dinleniriz, sen de yorgunsun."
Başımla onu reddederek tekrar iç çektiğimde bu cümleleri normalde kurmadığı için verilmiş sadakası olduğunu düşünüyordum. Zira daha önce bugün kullandığım ilaçları, özellikle uyku yapanını içmemişken şu sözleri duymuş olsaydım plan umurumda olmadan onu döverdim. Dövemeyecek halde isem de kesinlikle dakika düşünmeden vururdum. Yatağına çağırıyordu beni. Yanında yatmamı isteyecek kadar arsızlaşmıştı. Demek ki o benden yüz bekliyordu. Ona yüz verirsem astarını da bir yana atarak kucağıma koşacaktı. Tıpkı şimdi olduğu gibi.
"Gideyim ben Tufanlı. Geçmiş olsun tekrar."
Gülümseyerek elimi öptü tekrar. Ardından teker teker parmaklarımı ve avuç içimi de öpüp göz kırptı. Bu esnada eli gevşiyordu ve bir yandan da gülümseyerek konuşuyordu.
"Geçti."
Gülüşüne hafif bir tebessümle eşlik ederek elimi çektiğimde bu kez karşı koymadan gülümsedi. Ardından ben adımlarımı kapıya ilerlettiğimde ise saniyelik olarak arkama dönüp onun göz kırparak gülümsemesine şahit oldum. Daha sonra yavaş adımlarla odadan çıktığımda anlık olarak yine herkes bana baktı. Ardından bütün bakışlar yere eğildiğinde bakışım tekrardan Toygar'a döndü. Elinde bir paketle bakıyordu bana. Başını yere eğdi ardından. Konuştuğunda yüzüme bakmıyordu ve sesi kısıktı.
"Ha-hanımefendi abi ciğer istemişti sizin için."
Başımı sallayarak onu onayladığımda Alparslan'ın aç olduğunu anımsayıp içimden zıkkım olmasını dileyerek iç çektim. Ardından cümlemi kurarak ilerlemeye başladığımda cevabını önemsemiyordum.
"Abine afiyet olsun."
Adımlarım asansöre doğru ilerlediğinde Yalçın'ı gördüm. Beni görür görmez duruşunu düzelterek baş selamı verdi. Tam yanında durduğum an ise boğazını temizleyerek konuşmaya başladı.
"Abla sen içerdeyken Poyraz'ı aradım. Geleceğiz diyecektim. Dağhan evinde tedavi olacakmış çıkış yapmışlar."
Başımı sallayıp asansöre ilerlediğimde uykumun olmasının mühim olmadığını düşünerek öne atılıyordum.
"Tamam, evine gideriz."
Yalçın ise anında başıyla reddederek atılımımı reddetti.
"Asıl evine abla. Kimseyi almıyor ya oraya? Poyraz 'Gelmeyin.' Dedi açık açık. Sonra arar ona göre gideriz."
Kafamı olumlu anlamda sallayarak kabulleniş gösterdiğimde canıma minnet olduğunu eve gider gitmez uyuyarak bu illetten kurtulup bir daha içmeyeceğim, yineliyordum içimden. Ancak eve varır varmaz gelen yeme krizi ile Nermin ablanın Nare için yaptığı biber dolmasını ve et yemeğini bitireceğimi bilmiyordum. Bütün bunların üstüne doymayıp evde bulduğum bütün abur cuburları da yiyerek istemsizce elimin gittiği şarap şişesini de bitirip uykusuzluktan değil de alkolden sızacağım aklımın ucundan dahi geçmemişti.
.................................
İlahı bakış, iki gün sonra
Bazı gidişler yeni yolları doğurmaz, eskiden kapanmış olan yolları yeniden açmamızı sağlar. Nare ablası bu evden gittiğinden beri varlığıyla zar zor kapattığı yeme bozukluğu yolunu onun yokluğunda öğrendikleri ile açmıştı. Herkes sağlıklı bir şekilde kilo verdiğini düşünürken o kendini kusturarak zayıflamıştı. İstediği kiloya ulaştığında vazgeçtiği bu alışkanlığı son zamanlarda yaşadığı strese dayanamayarak yediği yemekler sonucunda aldığı kilolarla yeniden hayatına dönmüştü. Son üç ayda on beş kilo almıştı. Yeniden kusması ve yeniden zayıflaması gerekiyordu. Aynada kendine baktığında giydiği elbisenin çıkardığı göbeğe bakarak iç çekti. Ardından az önce kusmuş olduğu için gülümseyerek çıkardı elbisesini. Daha sonra giydiği beyaz keten gömlekli takımı yeniden bedenine geçirerek aşağı indi. Narin gelmişti bugün. Annesi donattırmıştı sofrayı. Evde bir huzursuzluk hakimdi ama. Normalde olmayan türde bir huzursuzluk vardı. Geldiğinde ablasının odasında kalsa da- annesi ile Kenan'ı odasında bastığından beri kendi odasına adım atmıyordu.- her şeyin farkına varabiliyordu. Evin her odasından her şey anlaşılıyordu.
Babasında tuhaf bir şeyler vardı. Tuğrul karısına ilginç bir gözle bakıyordu. Kenan'a olan bakışı da eskiye nazaran soğuk ve nefret doluydu. Nare bir şeyler olduğundan ürkse de sessiz ve uzak kalmayı seçerek sadece ablası için burada olduğunu hatırlatıyordu kendisine. Planı Hazan ile Narin'i barıştırmaktı. Narin ona karşı hep mesafeli olsa da bile isteye bir kötülük yapmamıştı. Hazan ablasına da abla değil de anne diyesi gelirdi hep. O bu evdeyken de anneliğini görse de son yıllarda yaşadığı sevgi eksikliği ve ablasının anneliği tadışıyla abladan çok anne olarak görme işinde kendini aşmıştı. Onu uğruna canını verecek kadar çok seviyordu ve üç kardeş birlikte vakit geçirmek istiyordu. Bu sebeple adımları salonu bulduğunda çoktan kurulan sofranın başında mini kırmızı elbiseli ve uzun siyah saçlı ablasını gördü. Narin çok değişmişti. Kahve gözlerine siyah lens takıyordu. Gözlerinin normal hali de çok güzeldi ancak siyah saç ve siyah göz ona çok yakışmıştı. Upuzun ve dalgalı saçına da perçem ekletmişti. Bu da onu güzelleştirdiğinden Nare ablasının güzelliğine daldı.
"Abla..."
Narin de ona atılan kardeşini görerek sarıldı. Yanağından öptüğünde bir bakışı da onları izleyen annesindeydi. Şevval de gelip sarıldığında Nare'nin çekilmesiyle duraksadı ancak bozuntuya vermedi.
"Ablam... Yemeğe küçük cadı, çok açım."
Narin sözleriyle paralel ortadaki turşudan eline alarak yemeye başladı. Ardından oturduğunda telefonundan saati kontrol etti. Öğleni geçmişti. Bir yere uğraması gerekiyordu, mühim bir yere.
Şevval iki kızının da yerlerine oturmasıyla iç çekerek konuştuğunda küçük kızının onun yüzüne bakmamasını ve konuşmamasını görebiliyordu ancak sözlerinin ehemmiyeti bunu gölgeliyordu.
"Nare, ablandan borç istemen lazım."
Nare annesinin sözleriyle bakışını istemsizce ona çevirip yeniden önüne döndü. Bu esnada Narin yutkunarak ablasının adının anılmasıyla kaşlarını çattı. Çocukluğunu anımsıyordu Hazan'ı gördükçe. Annesi onun ve annesinin varlığı nedeniyle onun bebekliğinden bu eve gelinceye kadarki dönemde çok zorluk çektiklerinden söz etmişti. Sema bir türlü boşanmayı kabul edip kızıyla gitmediği için ikinci kadın olarak kaldığı masallarıyla büyütmüştü kızını. Bu eve girdikleri andan itibarense kendini toprağın altındaki Sema ile kızını da yanı başında öksüz kalmış biçare Hazan ile kıyas etmişti. Narin sırf bu sebepten istemsizce ablasına kin güderek ve onunla yarışarak büyümüştü. Fakat en sonunda ailenin bütün imkanları onun üzerinde olmasına rağmen başarıya ulaşan Hazan olmuştu. Alper ona yâr olmadı diye sevinse de onun başarısını, her geçen gün artan güzelliğini ve kardeşi ile olan ilişkisini kıskanıyordu. Onda olan ne varsa çocukluğundan beri kıskançlıkla doluydu.
"Ne parası?"
Nare annesine bakmadan konuştuğunda Şevval Hazan'ın daha doğrusu yenisini görmediği için eski Hazan'ın merhametli olduğunu biliyor ve buna sığınıyordu. Kenan yıllardır Tuğrul'dan çalıyordu. İlişkileri bu aralara sallantıdaydı ve Şevval'e de para vermiyordu. Şevval para alamamasına rağmen ilişkilerini açık edebileceği için kocasına bir şey diyemediğinden borçları gırtlağı aşmıştı. Kenan buna güvenerek tüm parayı alıyordu. Tuğrul ise aylardır hazır paraları yiyordu ve onun da dibi görünmüştü.
"On milyon lira borcu var babanın. Bu hafta vermezsek eve haciz gelecek. Ablandan iste. Sen isterden verir."
Nare omuz silkerek iç çektiğinde o isterse verileceğini bile bile sessiz kalmayı seçti. Ahmet Amca ortaklığı bozalı çok olmuştu ve parası oldukça boldu. Babası ondan ya da bir başkasından borç isteyebilirdi. Onların ablasını kocası ö*müş kızı kaçırılmışken kapı dışarı ettiğini unutmamıştı. Hazan öz babasının evi dururken el evinde sığıntı olmuştu aylarca. Dante sayesinde işi gücü olmasa belki şu an hâlâ bir yerlerde birinin evinde sığıntıydı. Ablasının o günkü halini göre göre onu sokağa attıklarını bilip ailesi için başını öne eğmeyecekti. Hazan'ın beş kuruş parası onu kapı dışarı edenlerin boğazından geçmeyecekti.
"Vermez ablam o kadar parayı."
Şevval kıkırdayarak öne atıldığında oldukça keyifli görünüyordu. Kızı onunla dalga geçiyordu. Belli ki eğlenmek gibi bir niyeti vardı. Hazan bahsettiği parayı belki de bir saatte kazanacak kadar zengindi. Evinin olduğu sokağa Tuğrul ömrünün sonuna kadar çalışıp beş kuruş harcamasa giremezdi.
"Ablan için çerez parası bu para. İste versin. Borcumuz borç, öderiz."
Nare duyduğu sözlerle öfke ile başını annesine çevirdi. Onu gördüğü an midesinde oluşan bulantıyı görmezden gelerek sinirle soluduğunda içinden yüzsüz olduğunu dillendiriyordu.
"Hiç utanmıyor musun anne, ablamdan para istemeye utanmıyor musun? O kızı bu evden ne halde kovdunuz! Şimdi eşyalarınız gitmesin diye para mı istiyorsun ondan?"
Şevval sinirle soluyarak ağzını aralamışken Narin annesinin elini tutarak öne atıldı. Yemeğe henüz başlamamışlardı. Zira Tuğrul ve Kenan çalışma odasından inmemişti.
"Nare bebeğim, ablanla aramızda ne olursa olsun biz aileyiz. İstersen verir. Hem ben de işe başlayacağım. Öderiz el birliğiyle."
Nare homurdanarak ağzını aralarken Şevval merakla öne atılıp kızına döndü. "Ne işi?"
Narin ise sinsice gülümseyerek dudaklarını yaladı ve arkasına yaslandı. "Boşu boşuna yurt dışında işletme okumadım anne. Gelmeden birkaç holdinge başvuru yaptım."
Şevval göz devirerek ağzını aralarken kocasının sesini işitip irkildi. Aynı saniyelerde Tuğrul ve Kenan masaya oturunca Nare ikisi ile aynı ortamda olduğundan midesindeki yanmayla başını eğiyordu.
"Ne holdingi lan?"
Narin babasına gülümseyerek çevirdi bakışlarını. Ardından konuştuğunda bu iş için çok ümitliydi.
"Babacığım ben çalışmak istiyorum. Birkaç yere cv yolladım."
Tuğrul homurdanarak yemeğine başladı. Bu esnada bir yandan tabağındaki güveci yiyor bir yandan da ağzını şapırdatarak konuşuyordu.
"İşmiş, s*çarım senin işine! Otur evinde."
Narin sözleriyle annesine dönünce Şevval korkuyla öne atılmaya hazırlandı. Kocası son zamanlarda çok aksiydi ve her hareketinden bir anlam çıkarıyordu. Bu sebeple korkarak ağzını aralasa da Kenan'ın erkeksi sesini işiterek gülümsedi.
"Baba ben hallederim. Görüşsün bir iki yerle. Olmadı bizim işlere bakar."
Tuğrul homurdanarak ağzının içinde küfrederken Kenan kendisine aşkla bakan Şevval'e tiksinen bakışlarını gönderip zoraki yemeğini kaşıklamaya başladı. Bu esnada Narin ona yardım eli uzatan Kenan'a sıkı sıkı sarılmanın peşindeydi.
"Teşekkür ederim abi. Keşke daha erken gelseydin, konuşurduk iş mevzusunu. Geldiğim gün gittin yurt dışına. Annem de dedi sürekli gidip geliyor diye."
Kenan başını sallayarak onu onayladığında Tuğrul'un ö*dürücü bakışlarına rağmen konuşuyordu.
"Biraz yoğun çalışıyorum abim."
Aynı saniyelerde Tuğrul da konuşuyordu ve sesi oldukça kinaye doluydu. "Çalışıyor da bir b*ka mı yarıyor? G*tümüze giyecek donumuz yok!"
Kenan başını sağa sola eğerek sessiz kalıp azıcık kalan vakti için kendisine sabır diledi. Yıllardır bu kendini bile sevmeyen adamın ağız kokusunu çekerek kendine hayat kurmaya çalışıyordu. Az kalmıştı. Haber bekliyordu. Haberi geldiği gibi bu evden de bu leş aileden de kurtulacaktı. Aynı saniyelerde Şevval kendisine bakmayan aşığını izlerken Nare de midesi bulandığı için çorbasını dahi içemeyip kaşığını kenara bırakarak mırıldanıyordu.
"Benim iştahım yok."
Tuğrul ses tonuna dikkat ederek yutkundu. Nare önemliydi. Nare onun para kasasının anahtarıydı. Onun tek bir mutluluğuyla Hazan Tuğrul'a belki bir servet verirdi. Bu yüzden gülümseyerek konuştu.
"Yeseydin güzel kızım."
Nare başını sallayarak onu reddetti. Ardından masadan izin isteyerek kalktıktan sonra odasına daha doğrusu ablasının ona emanet ettiği odasına çıktı. Ablasının annesinden kalan radyosunu açarak yavaş yavaş eşyalarını toparladı. Narin ablası ile telefonda konuşup dışarıda buluşacaktı ve ablasına gidecekti. Bu ev artık onun evi değildi. Valizini kapatırken işittiği telefon sesiyle duraksadı. Arayan ablasının doktoruydu. Nare telefonda ablasının durumunun ciddiyetini öğrenirken aşağıda da sofranın toplanmasıyla bir kuytuda Şevval ve Kenan konuşmaya başlamıştı.
"Neden istemiyorsun artık beni? Çok özledim Kenan, çok..."
Şevval tüm riskleri göze alarak ona doğru bir adım attığında Kenan gerileyerek dişlerini sıkıyordu. İlk zamanlar heyecan vericiydi ilişkileri. Ancak şimdi ne karşısındaki kadın çekici geliyordu ne de midesi buna müsaade ediyordu. Bunu dillendirdiğinde ise Şevval yalvaran gözlerle ona bakıyordu.
"Lan sen ne utanmaz ne midesiz bir kadınsın? Kızın seni benim altımda gördü lan! Ben seni s*kerken kızına yakalandım diye utançtan geberiyorum, sen aynı sofrada yemek yiyorsun."
Şevval başını sağa sola salladı. Tuğrul banyodaydı. Rahat konuşuyordu ama vakti kısıtlıydı. Bu yüzden onu bu gece için ikna etmesi gerekiyordu.
"Seviyorum çünkü. Kimse umurumda değil. Ben bıktım bu hayattan, sadece seni istiyorum."
Kenan kıkırdayarak kendi boynuna elini atan kadını iğrenir bir ifade ile itti. Ardından konuştuğunda midesindeki bulantı hissi arttı. Şevval bu ilişkiye gereğinden fazla anlam yüklüyordu.
"S*ktir git Şevval! Kızından kıskanıyorsun lan beni! Duydum, Narin'e 'bu evde kısa etek giyme.' Dedin. Kızından bile kıskanacak kadar delirdin. Bırak yakamı."
Yakam derken yakasını silkeledi. Şevval de bu ifadesini görerek şaşkınlığa uğradı ancak Kenan durmadı. Konuşmasını sürdürerek nefretini kustu.
"Narin'e o gözle bakmam. Bin s*kim olsa birini sürmem. Duydun mu? O kadar da midesiz değilim. Anasını ayrı kızını ayrı s*kecek kadar karaktersiz değilim ben." Derin bir nefes verdiğinde Şevval yine konuşmaya yeltendi ama elini kaldırarak onu susturup konuşmaya devam etti. "Hazan varken ondan da kıskanıyordun. 'Hazan'ın çocuğu senden mi? 'diye sorduğun günleri unutmadım daha."
Şevval başı ile onu reddederek doldurdu gözlerini. Kim olsa öyle düşünürdü. Kim olsa sorgulardı ona göre. Hazan çok güzeldi ve Kenan ona o gözle bakmıştı. Bakışını da yakalamıştı, Hazan ona dokunmaya çalıştığını da söylemişti. O kaçırılan bebeğin babasının Kenan olduğuna uzunca bir süre inanmıştı bu yüzden.
"Ama sen beni anlamıyorsun, dinlemiyorsun. Neden?"
Kenan omuz silkerek içinden geçenleri dillendirdiğinde bunun için iki saniye dahi beklememişti ve konuştukça rahatlıyordu.
"İki çocuk çıkarmış buruş buruş bir a*ı s*kmek istemiyor olabilir miyim? Bir düşün istersen." Şevval duraksayarak yutkunurken Kenan sözlerine devam etti ama öncesinde sesini kıstı. "O sürekli yaptırdığın d*raltma da işlemiyor artık, yaşlanıyorsun."
Şevval zaafını ve korkusunu sevdiği adamdan duyarak duraksayıp yutkundu. Varını yoğunu botoksa yatırsa da v*jinal estetiğini aksatmasa da Kenan ondan sıkılmıştı. Şevval bu gerçekle bulunduğu yere mıh gibi çakılırken Narin her şeyden habersiz onlara selam vererek yanlarından geçiyordu.
"Anne, abi siz ne yapıyorsunuz burada?"
Kenan öne atıldığında Narin şüphe dahi etmiyordu. "Konuşuyoruz öyle abim. Sen nereye?"
Narin annesinin duruşuna dikkat edip duraksasa da acelesi olduğundan sorgulamadı. Alparslan Tufanlı Hazan'ın çok daha güzel ve genç versiyonu ile biraz sonra tanışacaktı. Narin Alper'in elinden alınmasının intikamını ablasının büyük aşkı ile alacaktı.
"İş görüşmesine."
.....................................
İlahi bakış
Nare işittikleriyle uzunca bir süre yerinden milim hareket edemese de gözlerindeki yaşlara aldırmadan valizini de alarak çıkmıştı evden. Şimdi sahil kenarında elinde valiziyle oturuyordu. Ablası çok kötü durumdaydı. Doktoru hastanede yatmaya ikna edemediğini söylüyordu. Evdeki tüm içkileri atması ve ablasını izlemesi konusunda onu uyarmıştı. İlaçlarını düzgün alacaktı. Ablasının intihara şu anlık meyli olmasa da akıl sağlığını yitirmek üzere olduğunu ve şizofreni riski ile karşı karşıya olduğunu duymuştu. Gözünden akan yaşlarla belki de saatlerdir Allah'a onun canından, aklından alıp ablasına vermesi için dua ediyordu. Hazan ona her şeyi verse de Nare ablasına derman olamıyordu. Onun şifası ablasıyken elinden bir şey gelmiyordu ablası için. Çok zor durumdaydı Hazan. Nare ondan kalır bir yanı olmadığını her gece Alya için ağladığını bile bile ağlayışlarını sürdürdü. Küçük yeğenini çok özlemişti. Alya gördüğü en tatlı ve en uysal bebekti. Kokusunu bakışını özlemişti onun. Acısına bir de yeğeninin özlemi eklenince hıçkırmaya başladı. O esnada yanına bir ağırlık çökmesiyle istemsizce bakışını sola kaydırdı.
Poyraz cebinden mendil çıkararak ağlama taklidi yapıyordu. Bu öyle gülünç bir taklitti ki komik olan yanı yapamamasıydı. Gülerek mendili yanağına tutuyordu. İki parmağıyla burnunun eklemini sıkarak tuhaf, inler gibi sesler çıkarıyordu. Nare yaşları koluna silerek bu sebepten kıkırdarken Poyraz onun gülüşüne eşlik ederek bakışını ona çevirdi. Ardından yalandan yaşlarını sildiği mendili onun gözlerinin ıslattığı yerlere özenle değdirerek konuşmaya başladı.
"Kadınlara ağlamak yakışmıyor."
Nare omuz silkerek yutkundu. Yakışıp yakışmaması umurunda değildi. Canı acıyordu ve acısını döküyordu.
"Bana neyin yakışıp yakışmadığını önemsemiyorum."
Poyraz bakışlarını ilk gördüğü günden beri kalbini delicesine attıran kadına çevirdi. Gülüşünü büyüterek dudaklarına bakıp iç çektiğinde ise üzerindeki takıma dikkat ederek kıkırdıyordu.
"Emin misin yeni Nare? Ben geçen gün beyaz giy, tozu s*ktir et dedim diye beyaz giymişsin yine."
Nare üzerindeki keten takıma bakarak akan burnunu çekti. Ardından iç çektiğinde geçen gün yine sahilde ağladığı esnada karşılaştıklarını ve onun yine güldürerek kafasını dağıttığını anımsadı.
"Siyah giyip söz işitmektense tozları tercih ettim diyelim eski Poyraz."
Poyraz kıkırtıyla karışık kafasını salladığında kendisinin yaşlı bulunmasını yalnızca bu kızda sevdiğini anımsadı. Değişik bir his veriyordu ona. Nare ablasına gönderme yaptığını fark etmemişti ancak Poyraz bunu anlasa bile morali bozuk diye dalga konusu yapmayacaktı.
"Cık, sen ben yakıştırdım diye beyaz giydin bence. Kadınlar üzerinde ikna edici bir etkim vardır."
Nare göz devirerek denizi izlemeye koyulup iç çekti. Ardından Poyraz sigarasını yakınca eliyle kendisine gelmesini engelliyordu.
"Beyaz siyahtan güzeldir. Kendime giydiğim hiçbir şeyi yakıştırmasam da beyazı seviyorum."
Poyraz da aklına düşen fikirle öne atılırken kafasının bir yerine onun kendine bir şey yakıştırmadığını yazarak sonrasında konuşmak için rafa kaldırdı. Nare yalnız biriydi. Her halinden belliydi. En özelini kısa sürede dökmeye başlayacak kadar yalnızdı.
"Beyaz bana normalde kefeni hatırlatır. Sende görünce hatırlamadım." Nare sözleri ile şaşkın bir ifadeye bürünerek bakışını onda tutunca Poyraz iç çekerek başını sağa sola salladı. "Ne? Tamam, hiçbir dine mensup olmamayı seçerek özgürlüğümü kanıtlasam da herkesin ö*eceği konusunda insanlıkla hemfikirim."
Nare yeniden göz devirdiği esnada mırıldanarak onun yanlış ve yersiz düşüncesini dillendiriyordu. "Ateist olmak ne zamandan beri özgürlük oldu?"
Poyraz ise iç çekip kolunu onun olduğu yana doğru attı. Bu esnada konuşarak içindeki düşünceleri dillendiriyordu.
"Sadece kendi doğrularıma ve isteklerime inanıyorum. Yasağı da kuralı da ben seçerim. Mükemmel değil mi?"
Nare tekrar göz devirip iç çekti. Onun aksine dinine sıkı sıkıya bağlıydı. Çocukluğundan beri her Ramazan orucunu tam tutardı. Annesinin cehalet olarak bulmasını asla anlamasa da kandilleri ve hiçbir dini özel günü kaçırmazdı. Ancak bunların yanında saygıyı da bilirdi. Poyraz'dan etkilenmesi onun dininin farklılığıyla değişmezdi. Onun fikirlerine kendi doğrularını dayatmayı da asla seçmezdi.
"Değil. Sana küçükken ateistlerin ateşe taptığını sandığımı söylemiş miydim?"
Poyraz duyduklarıyla kahkaha atarak arkasına yaslandı. Nare aynı saniyelerde normalde utançtan itiraf edemediği bir şeyi ona rahatlıkla söylediği için içinde kendisi ile çelişiyordu. Bu esnada Poyraz da eğlendiğini ona belli ediyordu.
"Bir şeye tapacak olsam bu kesinlikle ateş olurdu; soyadım gibi." Sözlerinin ardından genç kızın bakışlarını görerek kıkırdamasını sürdürüp iç çekerek gerçeği itiraf etmeye hazırladı kendini.
"Ateist değilim, yani ateşe tapmıyorum."
Nare şaşkınca ona bakınıp yüzünü buruşturdu. Yalan mı söylemişti yoksa dalga mı geçiyordu? İçinden bunu sorguladığı an Poyraz sanki onu duymuşçasına konuşmaya başlıyordu.
"İkisi de değil. Yalan da değil, dalga da. Sadece küçük bir test. Poyraz Ateş'in hayatına dahil olma testi."
Nare içli bir nefes vererek oturduğu bankta tamamen ona dönerek meraklı ifadesini takındı. Bu esnada Poyraz onun kafasını dağıtıp ağlamasına engel olduğu için mutlu hissediyordu.
"Nasıl yani?"
Poyraz beklediği soruyu duyarak gülümsedi. Onun ilkeleri vardı. En önemlisi de saygıydı. Farklılıklara saygı duyulmasına önem verirdi. Kendi düşüncesini, inanışını dayatan sığ cahillerle muhatap olmayı uzun süre önce bu yöntemle kesmişti. Nare bir kez bile ona 'Yanlış düşünüyorsun, doğrusu böyle...' Diyerek dinini dayatmamıştı. Sadece öyle düşünmediğini ama inancına saygı duyduğunu söyleyip Poyraz'a da herkese olduğu gibi yaklaşmıştı. Yani inancını öğrenmeden önce olduğu gibi yaklaşmıştı. Bu sayede testi geçmişti.
"Bana saygı duyup kendi doğrularını dayatmadın. Yani olması gerektiği gibi ilkelere sahipsin. Hayatımda eskimeye hoş geldin yeni Nare!"
Nare anlamaz bakışlarla ona bakınırken Poyraz dostça omzuna vurup göz kırptı. Ardından gülüşünü büyüttüğünde Nare karşısındaki adamın ne kadar tuhaf olduğunu sorguluyordu. Bu sorgulama duraksamaya dönüşünce Poyraz gülüşünü sürdürerek bir elini gözlerinde salladı.
"Daldın, yoksa ateist olmamı mı tercih ederdin?"
Nare daldığı yerden sıyrılarak ona bakarken aklına yeğeni geldiği için yalnızca çatallaşan sesiyle mırıldanmakla yetindi.
"Beni denememiş olmanı tercih ederdim."
Poyraz omuz silkerek bedenini tamamen ona çevirdiğinde dalgın haline yeniden denk düşerek iç çekti. Bugün keyfi yoktu. Normalde olduğundan da içine kapanıktı ama o konuşmak istiyordu.
"Kendine neden hiçbir şeyi yakıştırmıyorsun?"
Nare duydukları ile zar zor ona bakındığında yine diğer insanlarda olduğunun aksine ona karşı oldukça rahat ve dürüsttü.
"Aynada gördüğüm kızı beğenmiyorum. Kiloluyum ve onlarla barışamıyorum."
Poyraz sözleriyle bedenine bakındı. Evet, biraz fazla kilosu vardı. Ancak son zamanlarda almıştı bu kiloyu. İlk gördüğü kadar zayıf olmasa da -ki fazla zayıflıktan haz etmezdi- bunu sorun etmezdi o. Önem verdiği şey hiçbir zaman dış güzellik olmamıştı. Altına yirmilik sarışın Rusları da almıştı, bedenini hiç beğenmeyen ve hatta obez olan kızları da. Asıl güzellik onun için kısa süreli cinsellik olmamıştı. Bedenini asıl tatmin eden kalbine dokunan tende rahatlamaktı. Önemli olan her zaman kalpti ona göre. Yüz güzelliği de beden güzelliği de gidip gelecek kadar kıymetsizdi.
"Gayet güzelsin. Kırk beş kilo da olsan doksan kilo da olsan sen çok güzelsin." Nare başıyla onu reddedince bu sözleri çok işittiğini düşünerek daha ilginci ile yaklaştı ona. "Bence kilolu da değilsin yani. Gayet seksi hatların."
Nare konuşmanın başından beri ilk kez utanç hissederek hızla başını öne eğdi. Poyraz da bu esnada kıkırdayarak önüne dönüp iç çekti.
"Tıp okuyacaksın bir de. Seksten utanıyorsun."
Nare başını hızla sağa sola sallayarak hafifçe kızaran yanaklarını gizlemek adına dudaklarını ısırdı. "Utanmıyorum."
Poyraz da aynı saniyelerde hiç çekinmeden konuşmasını sürdürdü. Bu konularda hazırcevaptı.
"O zaman seksi olduğunu kabul ediyorsun."
Nare dudaklarını daha çok ısırdığı esnada mırıldanarak reddetti onu. İçindeki utanç hissi her geçen saniye daha çok artıyordu. Poyraz en az Çisem ablası kadar utanmaz biriydi.
"Etmiyorum. Hem..." Yutkunarak içinden geçenleri dillendirmeye devam etti. "Benim bulmamın ne önemi var ki? Karşımdaki erkeğin bulması gerekmez mi?"
Poyraz önce kurduğu cümle karşısında ona baktı. Ardından iç çekerek yeniden manzaraya döndüğünde sırıtıyordu. "Buluyor ya işte."
Nare başını kaldırmadan koluna sertçe vurdu. Poyraz bu esnada kıkırtısını arttırıyordu.
"Öyle değil."
Poyraz yeniden ona dönerek sırıttı. Nare sırıtışını tahmin eder gibi yüzüne bakmıyordu ama Poyraz onun ifadesini anlayabiliyordu. Oldukça büyük bir utancın içindeydi.
"Nasıl?"
Nare iç çektiğinde mırıldanmasını sürdürdü ancak bu kez utançtan tırnak etlerini kopararak konuşuyordu. Poyraz ise onun bu halinden oldukça memnundu.
"Yani... O erkeğin, o esnada güzel bulması...Gerekmez mi?"
Poyraz işittikleri karşısında hazırcevap olma özelliğini konuşturarak yeniden manzaraya döndü. Nare ile çok işi vardı. Onun peşinden koşmasının yanı sıra bir de güzelliğinin farkına varmasını sağlamak zorundaydı.
"Sen kendini güzel ve seksi bulmadıktan sonra karşındaki erkek bedenine tapsa da bir şey değişmez. İş sende başlıyor."
Sözleriyle Nare dakikalar sonra başını kaldırarak ona bakınca da cümlesini gözlerinin içine anlamlı bir gülüşle bakarak ve işaret parmağı ile kendi kalbini göstererek tamamladı.
"Tam olarak burada başlıyor."
.......................................
İlahi Bakış
Alparslan davetsiz misafirinden habersiz holdinge gelmişti. Kara para faaliyeti için kullanıyorlardı burayı. Şirketlerin çoğu paralarını temize çekmek içindi. Ancak Alparslan kısa süre önce bir plan yapmış ve uygulamaya koymuştu. Bugün de bunun için buradaydı. Hazan ona bir şans verdiğinde yepyeni ve her şeyden uzak bir hayat sürmek istiyordu. Bu işleri de masayı da bırakacaktı. Bir şirket kurmuştu kendine. Yıllardır kara para niyetiyle bu işlerle uğraştıklarından neyin ne olduğunu da biliyordu. Tamamen temiz olan bu şirketin işleriyle özel olarak ilgileniyordu. Vakti geldiğinde, sevdası onu affedince kızınla tertemiz bir hayat kuralım diyecekti. Kızın beni baba bilsin deyip ona evlenme teklifi edecekti. İşte o zaman geldiğinde bütün her şeyden uzak sakin bir hayatı inşa edecekti.
Hazırlıkları bu niyetle yaptığından özenli çalışmalarını sürdürüyordu. Bir yandan da Dağhan'ın kuyusunu kazıyordu. Masa haftaya toplanacaktı. Alparslan da tam bir hafta sonra Dağhan'a büyük bir vurgun yapacaktı. Maddi manevi kayıplar vardı aklında. Planları uygulamak için can atarken gelen bildirim sesiyle irkilerek sıçradı. Hazan'ın bildirimini farklı ayarlamıştı. Hızla telefonu eline aldığında kalbindeki çarpıntıyı teninde hissediyordu.
Bahar'ım♥: Aç değilim Tufanlı.
Alparslan sırıtarak cevabını yazdığı esnada haftalardır onunla bir yemek yiyemediği için ısrarını sürdürmek istiyordu. Bu kez Hazan'ın sevdiği bir şeyi teklif ederek mantı yemeyi düşündüğünü söylemişti.
Ne zaman acıkacaksın? O zaman yeriz.
Işık hızıyla gelen cevap karşısında sırıtması yerini öfkeye verdi.
Bahar'ım♥: Bence sen yemeğini Güliz'le ye. Geçen gün hamile olduğundan şüphe ettiğini söylemişti. Bebek haberini kutlarsınız.
Alparslan okuduğu mesajla kaşlarını çatarak irkildi. Ardından sinirle soluyup gözlerini kapattığı an Güliz'e yeni bir bedel ödetmenin vakti geldiğini anımsayarak iç çekiyor ve parmaklarının mesajı hızla yazmasına izin veriyordu.
Meryem ana olacak sanırım.
Bahar'ım♥: Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum.
Alparslan sevdasının normalde olmadığı kadar hızlı bir şekilde mesajlara bakmasına karşın öfkesine rağmen yüzüne bir gülüş yerleştirdi. Profil resminin olmamasından yakınıyordu. Belki orada kızını görürüm ümidini aylarca beslemişti. Yine de konudan sapmasa da ilk fırsatta kızını görmek için bir konu açacaktı.
Nasıl istersen öyle olsun. Emrine amadeyim.
Bahar'ım♥: Neyse.
Alparslan kıkırdayarak yaladı dudaklarını. Belki kendisi bile farkında değildi ama ona trip atıyordu. Alparslan da bunu görerek keyifleniyordu. Her ne kadar onu sevmediğini bilse de baharının hayatında yeniden oluşu mutlu hissetmesini sağlıyordu. Bu nedenle onu sinirlendirecek arsız cümlelerini kurduğunda günler sonra ilk kez görüldü atmaktan öteye gittiği için huzurlu hissediyordu ancak altında bir anlam aramadan da duramıyordu.
Dağ evine gidelim. Bu hamilelik mevzusu için.
Bahar'ım♥: İsim mi önermemi istiyorsun?
Alparslan kıkırdayarak mesajını yazdığında dağ evinde birlikte geçirdikleri her gece teker teker zihninde yankı bularak onun yükselmesine neden oluyordu. Özellikle sevdasının otoriter bir şekilde yaklaşıp onun hareketlerini devraldığı ve utancından sıyrılıp kendinden geçtiği anlar aklındaydı. Şu an bu mesajla onu utandırmak istemesinin amacı da zihninde beliren o anlardı.
Hamile kalmanı istiyorum.
Yazdığı mesajla kalbi kısa bir an tekledi. Ardından sevdasından gelecek cevabı beklemeye koyulduğunda yüreğinin hızlı hızlı çarptığını hissediyordu. Kabul etmeyeceğini biliyordu aslında. Yani demezdi. Onunla bir daha olmazdı da. Bunları bile bile mesajı atması tamamen onun haylazlığından ve niyetini belli etmeye çalışmasındandı. Hazan yaklaşık olarak dört dakika boyunca yazıyor olarak göründü. Alparslan uzun ir mesaj yazdığını düşünerek heyecanlansa da Hazan yazdığı bütün küfürleri silip tekrar yazarak öfkesini hafifletmeye çalışıyordu. En nihayetinde ona göre oldukça hafif olan bir tehdidi yazdığında Alparslan bu mesaja kahkaha atıyordu.
Bahar'ım♥: Anladım, ö*mek istiyorsun. Seve seve seni ö*düreceğimden emin olabilirsin.
O da olur.
Kıkırdayarak kısa bir süre cevap bekledi. Ancak görüldü kaldığını gördüğünde mesajını yineledi.
Kaç gibi alayım seni?
Yemek de yeriz. Mantı mı istersin ciğer mi?
Seni Elif'e de götürebilirim ama sonra dağ evine gideceğiz.
Hazan?
Görüldüyü evet olarak kabul ettim.
Eyvallah.
On gibi geliyorum bak
Tamam, kapıdan alırım seni.
Bütün hepsine teker teker görüldü yese de mesajlarının aksine hepsine gülüşlerini gönderdi. Alparslan onun yazdığı mesajı okumasına bile eriyordu. Gelmeyeceğini ve gittiği an onu vuracağını bildiğinden sözleri lafta kalacaktı. Bunu düşünerek iç çekip yerine kurulduğunda çalan telefonla irkildi. Başındaki sargı duruyordu. İyi hissettiği için burada olsa da ani sesler canını acıtıyordu. Yüzünü buruşturarak telefona atıldığında Narin de aşağıda planını uyguluyordu.
Holdingin girişinde bulunan sekretere iyimser bakışlarını göndererek gülümsüyordu. Çalışan kız ise başıyla onu reddederek öne atılıyordu. Alparslan herkesle görüşmezdi. Randevusuz asla kimseyi kabul etmezdi.
"Hanımefendi Alparslan Bey randevunuz yoksa sizi kabul etmez."
Narin sinsi gülüşünü sürdürerek ona doğru eğildi. Ardından dudağını ısırdığında taktiğini uygulamak için can atıyordu.
"Ama ben herkes değilim. Beni kabul eder." Omzunu genişleterek konuştuğunda kendinden emin görünüyordu. "Ben Hazan Kandemir'in kardeşiyim. Narin Çelik geldi derseniz kabul eder."
Karşısındaki çalışan kız sözleriyle öne kaşlarını havalandırdı. Ardından yanındaki çalışana döndükten sonra yutkunarak telefona atıldığında önemli bir ismi işittiği için Alparslan Bey'in de 'Hazan Kandemir gelirse eğer kapıda karşılayacaksınız.' ve benzeri sözleri dolayısıyla onu bekletmemesi gerektiğini biliyordu.
Narin ise çalışanın telefonun ahizesini kaldırdığını görerek gülümsüyordu. Az sonra bakışlarını ona çevirdiğinde gülüşünü görerek derin bir nefes verdi.
"Sizi bekliyor efendim, soldan asansörle yirmi üçüncü kata çıkacaksınız."
Narin sözlerine karşın gülüşünü sürdürerek hızla asansöre bindiğinde kalbi ağzında atıyordu. Az sonra yirmi üçüncü kata ulaştığındaysa yine bir çalışana sorarak onun odasının önüne geldiğinde kısa bir an elini kalbine atıp ardından gülümseyerek kapıyı tıklattı. Şimdiye dek adını çok duysa da onunla ilk kez karşı karşıya geliyordu.
İçeriden işittiği sesle gülüşünü sürdürerek kapıyı açtığında Alparslan'ın kapının yakınında bir yere ayakta dikilerek sorgular bir ifadeyle ona baktığını gördü. Beklediği bir şeydi bu ve o yüzden şaşırmadan ona gülümsedi. Ardından adımını içeri atarak kapıyı kapattığında Alparslan onun burada ne işi olduğunu sorguluyordu. Sevdası ile araları açıktı. Bunu onunla tanıştığı yıldan beri biliyordu. Şu an gelen kişi Nare olsa hesap soracağını bildiğinden rahat bir tavır takınırdı ancak Narin'in adını duyduğu an huzursuzlanmıştı.
"Merhaba!"
Narin ona doğru adımlayarak elini hiç çekinmeden uzattı. Bu esnada gülümsüyordu. Alparslan ise ifadesini koruyarak yutkunduğunda onu inceliyordu. Gözlerinin ve saçlarının karalığı üstelik saç kesimi, perçemi ve hatta üzerindeki kırmızı elbise ona bir şeyi hatırlatmıştı. Sevdasının yüreğine düştüğü zamanki haline benzemeye çalışan bir kadın vardı karşısında. Göz altlarına çektiği sürme bile bunu doğrularken Alparslan uzattığı eline bakarak yutkundu. Başını sallayarak iç çektiğinde elini sıkmayacağını bakışlarıyla bile gösteriyordu. Niyetini anlamadan ona ablasını seven bir erkek olarak dahi yaklaşmayacaktı. Hazan ile sevgili olduğu dönemde Nare'yi defalarca kez görmüştü. Birlikte yemek yemişlerdi. Alparslan ona golf oynamayı öğretmişti ve kendi kardeşi gibi sahiplenmişti ancak Narin'i bir kez dahi görmediğinden ve sevdasının onunla ilgili anlattıklarından dolayı çekiniyordu.
"Eyvallah."
Narin ise beklediğinden daha soğuk bir tavırla karşı karşıya gelerek iç çektiğinde onu elde etmenin tahmininden de zor olacağını düşünmüştü. Hazan'dan genç ve güzeldi. Üstelik hiç evlenmemişti. Çocuğu da yoktu. Bunları fırsat biliyordu. Alınacak bir intikamı vardı ve onu alacaktı.
"Ben sizinle konuşmaya geldim." Alparslan'ın sert bakışlarıyla sürdürdü sözlerini. "İş arıyorum."
Alparslan duyduğu cümleyle ona karşı belki de fazla sert yaklaştığını düşünerek başını aşağı yukarı salladı. Ardından eliyle masanın yanındaki koltukları işaret ettiğinde temkinli yaklaşımını sürdürecek dahi olsa onu dinlemeyi düşünüyordu.
"Geç otur."
Narin nihayet küçük bir ışık gördüğünü düşünerek mutluluk hissetti. Alparslan önden ilerleyerek kendi yerine geçince de solda bulunan koltuğa oturarak bacaklarını bilinçli olarak fazlaca açtı. Alparslan bu esnada yüzüne bakarken anlık olarak fark edip başını sola eğerek içinden sabır çekti. Ardından gözlerine baktığında bakışlarındaki soğukluğu koruyordu.
"Seni dinliyorum."
Narin öne atılarak gülümsediğinde masada ona yaklaşarak en çekici bakışlarını takınıyordu.
"Türkiye'ye kesin dönüş yaptım ve iş arıyorum. Frankfurt Üniversitesi'nde işletme okudum. İki dil biliyorum. Kısa bir süre de Almanya'da Çalışma Bakanlığı'nda görev yaptım."
Alparslan başıyla onu onaylayarak iç çektiğinde ona asla iş vermeyeceğini biliyordu. Baba parası ile doldurulan içi boş bir cv vardı elinde. Şirketlerinin çoğu paravan olsa da ona iş vermeyecekti. Bu en başta sevdasını sinirlendirirdi. Hazan 'ben dururken neden iş verdin?' derse bunu açıklayamaz ve zor duruma düşerdi.
"Bence önce ablandan iş istemelisin. O vermezse de başvuru yaptığın çoğu yerden kabul alırsın. Özgeçmişin gayet iyi."
Narin bakışlarını sekteye uğratarak iç çektiğinde kendi şirketlerinden birine almayacağını söylemeden söylediğini fark ediyordu ve iç çekiyordu. Alparslan ona iş vermeyecekti. Narin bunun onurunu zedelemesiyle öne atılırken sesine biraz sinir ekliyordu.
"Burası için de gayet iyi bir özgeçmişim var."
Alparslan sözleriyle kıkırdayarak arkasına yaslandı. Amacını yeni yeni anlıyordu ve oyununa düşmemek için kendini korumaya alıyordu.
"Ben holdingimde tecrübesiz birini çalıştırmam." Onun kendisine vermeye çalıştığı frikiği tekrardan fark ederek başını başka yöne çevirdiğinde ise buna değiniyordu. "Hele ki o biri nerede nasıl giyinmesi gerektiğini bilmeyecek kadar cahilse."
Narin nihayet kıyafetine yorum yapılmasıyla gülüşünü sürdürerek dudaklarını yalayıp ayağa kalktı. Masada onun bulunduğu yöne doğru ilerlediği esnada ise kinayeli bir tınıda konuşuyordu.
"Ne o, yoksa beğenmedin mi?"
Alparslan iki eli ile başını sıkarak iç çektiğinde kadın olduğu ve sevdasının kardeşi olduğu için kendisine sabır diliyordu. Sessiz kalarak içinden sabır çektiği esnada ise arka taraftan boynuna bir elin dolandığını fark ederek refleksle ayağa kalkıp onu boğazından tuttu. Aynı saniyelerde başını masaya yasladığında ise gördüğü bakışlarla yüzünü buruşturdu.
"NE YAPIYORSUN LAN SEN?"
Narin dudağını yalayarak iç çekip başının yaslandığı masaya yerleşmeye çalıştı. Tam sırası diyordu içinden, tam sırası.
"Seninle olmaya çalışıyorum."
Alparslan öfkeyle bir elini yumruk yaparak ona kaldırdı. Ardından iç çekip gözlerini kapatarak boğazını istemsizce biraz sıktı. En nihayetinde içindeki iğrenti ile yüzünü iyice buruşturup onu itti.
"LAN S*KTİR GİT! BELANI BENDEN BULMA!"
Narin kıkırdayarak itildiği masaya oturup bacaklarını hafifçe kaldırdı. Bu esnada Alparslan derin derin nefesler vererek arkasına dönmüştü. Vurmazdı ona. Hazan ne olursa olsun kardeşi olduğundan ona hesap sorardı ve maalesef ki kadındı. Kadına el kalkmazdı. Onun kitabında bu yoktu. Narin ise ayağa kalkarak ona arkadan sarılmaya çalıştı. Alparslan tekrar fark ederek bedenini geriletip vebalı gibi kaçtı ondan. Aynı saniyelerde o homurdanarak küfrederken Narin gülümseyerek inançla konuşuyordu.
"Ben Hazan'dan daha güzelim, gencim. Çocuğum yok. Evlenmedim ve..." Alparslan'ın gerilemesine rağmen üzerine yürüyerek kollarını yeniden boynuna atıp fısıldayarak konuştu. "Bakireyim."
Alparslan ise iki eliyle birden onu sertçe iterek masaya çarpmasının sağladı. Aynı saniyelerde sinirle soluyarak tiksinir ifadesine sözlerini ekliyordu.
"BAKİRE OLSAN KAÇ YAZAR LAN? GÖNLÜN OR*SPU OLMUŞ SENİN!"
Narin çarptığı için acıyan kolunu tutarak acı içinde inlerken Alparslan alnında atan damarın da etkisiyle oldukça öfke dolu bir ifade ile ona doğru bir adım atıp eline tehdit pozisyonunu verdi. Aynı saniyelerde konuşarak içindeki düşünceleri ona döküyordu.
"Bir değil on çocuğu da olsa..." Tehdit pozisyonunu verdiği elini kalbine bastırarak devam etti sözlerine. "Onun yeri burası." Derin bir nefes daha verip sözlerine başladığında ona oldukça sert bakıyordu. "Edebinle otur." Eliyle bu kez kapıyı işaret ederek tiksinir ifadesini sürdürdü. " S*ktir git şimdi."
Narin gözlerine dolan yaşları umursamazca silerken iç çekerek hızla kapıya doğru ilerledi. Alparslan ise onun arkasından kısa bir an ne yapacağını düşündü. Ardından lazım olur diye aldığı Nare'nin numarasına ulaşarak onu aradığında amacı Hazan'a bunu söylemeyecek olduğu bu durumdan utandığı için birilerine haber vermekti. Nare'ye ablasını uyarmasını ve ona dikkat etmesini söyledikten sonra ise Güliz için tehdit planları hazırlamaya koyuldu. Ardından Dağhan'ın işlerini batırmak için yaptığı planları kontrol ettiğinde Hazan'ın dakikalardır o mesajın etkisiyle evinde terör estirdiğinden habersizdi.
.....................................
Alparslan, Alparslan Tufanlı. Ö*eceğimi de bilsem işim bittiğinde onu ö*düreceğim. Sırf bulduğu yüzden yararlanarak bana kurduğu cümlelerin hepsi aklımda ve zamanını bekliyor. Açık açık yaptığı imalara kanmayı reddediyorum. İçimde değişen ve gelişen bir şeyler var ancak bunların hepsi ilaçlardan. O uyku yapan ilacı bir daha içmedim. Bugün üzerinden tam iki gün geçti ve etkisini bedenimden yeni yeni atıyorum. Onun dışında bu iki günde çok düşünüp çok çalıştım.
Asıl düşündüğüm şey Dayı oldu. Numarasını buldum. Üç kez aramama rağmen ulaşamadım. Ulaştığım an onunla konuşacağım. Zira neyi ne kadar bildiğini öğrenmem gerekiyor. Ona göre aksiyon almak zorundayım ve gerekirse onu yok etmem lazım. Kızım için bu riski alamam. Onun varlığı planımı mahvedemez. Bu sebeple onun hakkında açık aramaya başladım. İki gündür onu araştırıyorum. Aynı zamanda Dağhan'da sezdiğim tuhaflıklar beni farklı adreslere götürdü. Bir sebeple Alparslan'ın yanına gittiğini öğrenmiş olmalı. Ya da yalnızca beni kaçırdığı günden sonrasında olanlar için tedirginlik besliyor. İki nedeni de tam olarak emin olamadığımdan erteliyorum. Ancak yine de yolumun sonu onun bana olan soğuk tavrına çıkıyor. Bu nedenden araştırmalarıma onu da ekledim. Üstelik bir adam var; Kurşun. Yaptığım araştırmalara göre son zamanlarda Tetikçi ile görüşmeler yapıyormuş. Üstelik bu adam Dağhan'ın amcasının himayesinde çalışıyor. Yani araştırmalarım dört bir yanımı çevrelemiş halde. Ne Dağhan ne de Alparslan benden gizli iş yapamayacak. İkisini de titizlikle araştırıyorum. Kızımın kimde olduğunu öğrenmek için gölgemden dahi şüphe ederek ilerliyorum. Bir yandan da suçunun Tetikçi'ye atıldığı cinayetin asıl zanlılarını araştırıyorum. Henüz bir sonuç elde edemesem de adamlarımın günde en az on l*ş resmi atmasıyla güzel bir yol kat ettiğimi biliyorum. Yalnızca antidepresanımı kullanıyorum şu an. Diğerlerini bıraktım ve zihnim daha berrak, daha his doluyum. Aptal gibi hissederek düşüncesiz olmaktansa bu halimden daha çok memnunum. Yurt dışından gelecek olan ilaç ise henüz ulaşmadı. Onu beklerken kafama göre takılsam da geldiğinde ilaçları kullanmam gerekeceğini düşündüğüm esnada Vezir'in seslenmesi ile bakışımı ona çevirdim.
Bahçedeydim, evimin bahçesinde. Köşeye yerleştirilmesini sağladığım bahçe takımından havuzu izliyordum. Bir yandan da sabah kahvemi sigaramla içiyordum. Bugün çok iş vardı.
"Abla?"
Başımı ona çevirerek salladım. Aynı saniyelerde müsaadesini aldığından iki adım daha atıp yaklaştı bana. Derin ve güçlü bir nefes verdiğimde ise başı eğik bir şekilde emrini bekliyordu. Onu daha fazla bekletmemek adına sözlerime başladığımda sigaramı dudaklarımdan çekişimle duman usulca havada kayboldu.
"Dağhan, Dağhan Taşdelen..." Bakışlarımı ona çevirdiğimde yüzümde her zaman olduğu gibi sert bir ifade vardı. İşittiği isimle kısa bir an gözlerime bakarak yutkundu. Ardından başını yeniden eğdi. Ben de bu esnada devam ettim sözlerime. "Onun hakkında araştırma yapmanızı istiyorum. Doğum belgesine kadar önüme koyacaksınız."
Sözlerimin ikinci kısmını işittiği an yeniden gözlerime anlık olarak bakıp yutkunarak eğdi başını. Ben de tek kaşımı havalandırarak gülümseyip onu baştan aşağı süzerek sesimdeki tınıyı koruyarak konuşmama devam ettim.
"Bir itirazın mı var?"
Cümlemle başını yeniden kaldırıp indirdi. Ardından kesik bir solukla konuştuğunda bunun için hiç beklememişti.
"Es...Estağfurullah abla."
Başımı sallayarak kıkırdadığımda yeniden sigaramı dudaklarıma yerleştirerek sırıtıyordum. Planımı uygulamak için güzel bir gündü. Dağhan bütün şüpheleri üzerine çekiyordu. Bu esnada Tetikçi'de onu kullandığımı ve yem olacağını anlayamıyordu. Bütün oklar benden yanaydı.
"Güzel, gidebilirsin."
Başını sallayarak bana onay verdiği an mırıldanarak uzaklaştı yanımdan. 'Emredersin abla.' Diyordu mırıltısında. Ben de bu sözü umursamadan sigaramı bitirmeye koyuldum. Onunla paralel kahvem de bittiğinde hazırlanmak için odama çıkmadan önce Nermin ablaya uyandığında Nare için kahvaltı hazırladıktan sonra havuzu ayarlamalarını istedim. Hava güzeldi bugün. Kardeşim güzel bir kokteylle havuzun tadını çıkarmayı hak ediyordu. Bu iki günde doktorumun onu aramasıyla moralinin bozukluğu nedeniyle zor ve duygusal anlar geçirmiştik. Nare benim için endişeleniyordu ve ben yokken bütün içkileri çöpe attırmıştı. Onun dışında dolaptan sevmediğim yiyecekleri de attırdığını görsem de birkaç gün onun suyuna gitmemin kavgayı önleyeceğini düşünerek duraksamıştım. Bu konu daha sonra değerlendirilecekti.
Adımlarım odamı bulduğunda üzerime siyah üst kısmı straplez bir tulum giyindim. Tulumum kumaştı. Altına da bu yüzden parlak bir topuklu giyindiğimde boş kalan boynumu pırlanta bir gerdanlık ile taçlandırıp siyah kısa saçlarımı kendi dalgasına bıraktım. küçük siyah çantama telefonumu ve kartımı da koyduktan sonra yine çanta kadar küçük olan s*lahımı da yerleştirip parfümümü sıktığımda hazırdım.
Dağhan ona geçmiş olsun demek için yanına gideceğimi düşünüyordu. Öyle de olacaktı ancak her şeye hazırlıklı olmamda fayda vardı. Zira adamları iki gündür gizliden gizliye beni takip ediyordu. Bu ziyaret bir kavgaya da dönüşebilirdi. Kararlı bakışım aynada gördüğüm güçlü kadınla gülümsemeye dönüşürken adımlarımı bu kez salona çevirdim.
Aşağı indiğimde yaklaşık bir saattir hazırlanarak yanına gelmemi bekleyen o kadın buradaydı. Seda Maran için özel olarak seçtirdiğim bakıcıydı. Bir süredir işler yoğun olduğundan ona vakit ayıramıyordum. Norman ev ahalisi sayesinde yalnız kalmasa da benim dışımda kimse ona yaklaşmaya cesaret edemediğinden Maran'ın özel bakıma ihtiyacı vardı. Adımlarım salonun köşesindeki koltukta son bulduğunda Norman havlayarak yanıma geldi. Bir elimi onun başına attığım esnada Seda'nın bakışının Tufanlı'nın aldığı tablodan yere kaydığını fark ettim.
Ben de tabloya bakarak iç çektiğimde onun zevkli olduğunu düşünüyordum. O bile almış olsa bu tablo salonumda salınmayı hak ediyordu. İç çekerek arkama yaslandığımda karşımdaki kısa küt saçlı kadını inceledim. Oldukça klasik bir tarza sahipti. Normal bir kot ve tişört giyiniyordu. Uzun araştırmalarla onu Güney'den buraya gelmesi için bulduğumda işittiğim övgüler tereddüdüme engel oldu. Bugün burada olmasının nedeni de buydu.
"Yalçın sana işi anlatmıştır."
Başını sallayarak beni onayladığı esnada mırıldanıyordu.
"Anlattı efendim."
Ben de başımla onu onayladığım esnada kendini sevdirmek için şekilden şekle giren Norman'ın başını okşuyordum. Bir uyandan da işi son bir kez benim ağzımdan duymasını sağlamak adına öne atıldım.
"Yalnızca yılanımla ilgileneceksin. Üç günde bir dondurucudan çıkartıp çözdürdüğün fare ve böceklerle besleyeceksin. Haftada bir de bahçeye bırakıyorum ama evde kimsenin olmadığı ve kaçmasının mümkün olmadığı bir zamanda yapıyorum bunu. Dikkat et. Tek hatan yeterli olur. Maran benim için çok kıymetli. Gözün gibi bakacaksın."
Sözlerime başını sallayarak onay verdiğinde içimden mesleği yılan bakımı olan bir kadına az önce neyi nasıl yapacağımı anlattığımı geçirdim. Tekrar iç çekerek köpeğimi sevmeye devam ettiğimde o mırıldanıyordu.
"Biliyorum efendim. Gözünüz arkada kalmasın."
Başımı tekrar sallayıp mırıldandığımda bakışım saate takıldı. Daha gitmeme hayli vakit vardı ve bu esnada Dante'nin bulduğu müşterinin parasını aklamak için çalışacaktım. Bakışımı ona çevirdiğimde ise son kez tekrar etmem gerektiğini düşünüyordum.
"Maaş sigorta ve prim işini Yalçın'la konuşun. Boş vakitlerinde Norman'la da ilgilenirsin. Yemekleri ise Nermin abla yapıyor. Diğer çalışanlarla birlikte yersin."
Başını sallayarak yeniden onay verdiğinde sorgular bir ifade ile yüzüne bakınarak mırıldandım. "Başka bir şey yoksa başlayabilirsin."
Başını yeniden sallayarak küçük bir adım attığı esnada hafifçe gülümsüyordu. Ben de bu esnada çoktan günün planlamasına başlamıştım.
"Yok efendim."
Sözlerinin ardından başını sallayıp yukarı doğru adımlamaya başladı. Ben de yerimden doğrulup köşedeki yemek takımında bulunan dosyaların arasına bakındım. Ardından çalışmaya başladığımda Dağhan'ın yanına gidene dek işlerimi halletmeyi hedefliyordum.
......................................
Eğer ki bir gün ö*üm ansızın kapımı çalarsa dahi pişmanlıkların hayatımın Kandemir olduğumdan sonraki dönemini esir almayacağını biliyorum. Zira bu hayat bana ufacık bir hatanın dahi doğurduğu pişmanlığın boşluğuna yalnızca alışmayı öğretti. Acı, gözyaşı ve keder. Hazan Kandemir'in öfkeden arındırıldığında geriye kalanı bunlar. Şimdi üçü de yok. Şimdi sadece öfke var. Gittiğim yer Dağhan'ın çiftlik evi. Beni evinde ağırlamak istemediği için yine burayı seçmiş. Ön koltukta Yalçın var. Ben arkada s*lahımı elimde çevirerek oturuyorum. Az sonra neler olacağının kuşkusu dolduruyor içimi. Bu kuşku beni dönülmez yollara sokacak kadar güçlü. Verdiğim içli nefes ise kuşkumu kesecek kadar keskin.
En nihayetinde araba büyük, siyah, demir kapının ardından geçip kasvetli çiftlikten içeri girince sürdü gülüşüm. Gülüşümün nedeni az sonra onunla ilgili daha doğrusu onun hakkımda düşündükleri ile ilgili bilgi edinecek olmam. İçli nefesimle bunu gölgeleyerek s*lahı çantama değil de tulumumun arka yanındaki tenimi gösteren küçük boşluğa sıkıştırdım. Çantamda ise zaten bir s*lah daha bulunuyordu. İçimden bir ses bu gece iki s*lahı birden kullanacağımı söylediği esnada içli nefesim derinlik kazandı ve arabadan indim. Adımlarım Yalçın'ın hemen önünden kapıya ulaştığında Poyraz'ın çalmamıza gerek duymadan kapıyı açtığını gördüm. Anında verdiği baş selamı ile gülümseyerek içeriyi işaret etti. Adımım bildiğim yöne, salona ilerlediğinde arkamdaki iki erkeğin varlığından zerre rahatsızlık hissetmesem de az sonra önüme düşecek olan erkek için aynı hisleri beslemiyordum. Az sonra kasvet dolu ve ahşap kokulu salona ulaştığımda ise Dağhan'ın sert bakışlarına denk düştüm. Başını hafifçe bana çevirdi ancak konuşmadan önüne döndü. Yüzü gözü dağılmış haldeydi ve üzerinde takım elbise yerine eşofman vardı. Bu iki gün onu iyileştirmemişti. Aksine hastalığına gördüğüm kadarıyla kin ve nefret eklemişti.
"Hoş bulduk Dağhan."
Başını sallayarak elini kaldırdı. Poyraz öne atıldığında ise sinirle soludu.
"Çıkın dışarı!" Bakışlarını bana çevirerek gülümseyip devam etti. "Hazan hanımla baş başa konuşacağız."
Sözlerine kafa sallayıp kıkırdadım. Ardından bakışımla Yalçın'a gitmesi için işaret verdim. Daha sonra Poyraz ve Yalçın anlamaz bakışlarla dışarı çıkarken Dağhan derin bir nefes verip ellerini önünde birleştirdi. Ben de bu esnada onun yanına değil de yanındaki koltuğa oturarak rahat bir tavır takınıp pırlanta gerdanlığımla oynamaya başladım. Dağhan bu esnada anlık olarak gerdanlığıma bakıp öfkeyle soludu. Ardından konuştuğunda bakışları öfke doluydu.
"Küçük bir oyun, küçük bir anlaşma Kandemir." Ben ona anlamaz bakışlar gönderirken o öfkeyle soluyarak salonun girişindeki kapıyı işaret etti ve devam etti. "Bu kapının ardından yalnızca birimiz ayaklarının üstünde çıkacak."
Sözlerine karşın bakışlarım kısa bir an sekteye uğrasa da derin bir nefes vererek doğruldum. Ardından yüzüme en korkunç ve kararlı bakışımı yerleştirerek kabullendim onu. Kartlar açıktı. Dağhan neyin sonucunda buna karar vermişti bilmiyordum ama şu an ikimiz de açık oynayacaktık.
"Kabul."
Derin bir nefes vererek doğrulup belindeki s*lahı çıkararak masaya bıraktı. Ardından bakışları bana döndüğünde nefret doluydu.
"Atların ayakları kırıldığında onları vururlar; daha fazla acı çekmemesi için. Çünkü o kırık iyileşene kadar at ayakta duramayacağı için yatmak zorunda kalır ve bu sayede diğer organları zarar görür. "Arkasına yaslanıp devam ettiğinde bakışları s*lahındaydı. " Ve en sonunda kırık iyileşse bile organları yüzünden iç kanamadan ö*ür. Kestirme diyebiliriz. Ya acı çekerek birkaç ay daha yaşayacaksın, ya da o acıyı sonsuz uykuya seçip daha azına katlanacaksın."
Başımı sallayarak onu onayladığımda ifadem sertti. Sözlerinde kast ettiği atın kim olduğunu düşünüyordum çünkü. Eğer o at bensem bu s*lah benim içindi. Onun için ise tam tersi. Fakat oyun dediğine göre ortada olan acı ikimizin ortak acısıydı ve sonucunda ö*üme erken ulaşacak olan yalnızca ikimizden biriydi. Anlayarak onu onayladığımda doğrulup arkama iyice yaslanarak bir ayağımı diğerinin üzerinde konumlandırdım.
"Güzel. İkimizde mucizelere inanmaktansa gerçekçi olup o atın her iki sonuçta da ö*eceğini biliyoruz."
Dağhan başını sallayarak beni onayladı. Ardından s*lahı koyduğu masadan viskisini alıp yudumlayarak puro yakıp bir nefes çekerek konuşmaya başladı.
"Ve şimdi o atı seçeceğiz." Bakışını bana çevirerek devam etti. "Hangimizin günahı daha çok Kandemir? Hangimizde daha çok kırık var?"
Sözleriyle bedenine bakınıp kıkırdadım. Ardından konuştuğumda bakışlarım eşofmanın sardığı ancak yine de belli olan yarasındaydı.
"Görünüş itibariyle o kişi sensin."
O da kıkırdayarak üzerine bakındı. Ardından s*lahı eline alarak çevirmeye başladığında kinayeli bir tınıyla konuşuyordu.
"Görünmeyen kısımdaysa o kişi kesinlikle sensin." Ben yüzüne merakla bakınırken devam etti sözlerine. "İkili oynuyorsun. Planın hastanede önce onu görüp sonra benim yanıma gelmekti. Tıpkı kaçırılıp onunla bir gece geçirdikten sonra benim soframa geldiğin gün gibi."
Ben dişlerimi sıkarak bir elimi onun görmediği yanımdaki s*lahıma atarken o kıkırdayarak konuşmaya devam etti. Yüzünde büyük bir kin ve nefret vardı. Tahmin etmiştim anladığını ancak bu kadar net bir itiraf beklemiyordum.
"Söylesene Kandemir, Tetikçi sana o gece kendini bir gecede affettirecek ne yaptı?"
Sinirle soluyarak gözlerimi kapattım. Ardından dişlerimi sıkarak sıkıntıyla soluduğum esnada bakışlarım karanlıktı. Elim ise s*lahı sıkı sıkıya kavrıyordu.
"Haddini aşıyorsun."
Ses tonum kinaye ve öfke doluydu. Dağhan ise bunun farkına varıyordu. Öyle ki aynı tınıyı takınarak başladı sözlerine.
"Sadece ö*ecek olan atı seçmeye çalışıyorum. Sen mi, yoksa ben mi?"
İşittiğim sözle hızla yağa kalkarak iki elimi de serbest bıraktım. Ardından bakışlarımı daha çok karartarak elime tehdit pozisyonunu verdiğimde öfkeyle soluyordum. Haddini fazlasıyla aşarak öfkeme rastlamak gibi bir hata yapmıştı.
"İş ihanete gelirse eğer senin burnunun ucunu kaldıracak haysiyetin kalmaz."
Dağhan kurduğum cümleyle hızla ayağa kalkarak öfkeyle soludu. "Düzgün konuş!"
Başımla onu reddederek bakışlarımı gözlerine diktim. O öfkeyle çenesini dikerken ben nefes vererek aynı öfkeyi giyinip sözlerimi ona duyurmaya başladım.
"Söyle, bana haber vermeden onlara neden pusu kurduğunu, benim iznim dahi olmadan akladığım paraları onun adamlarını yok etmek için kullandığını söyle!"
Elini kaldırıp yumruk yaptı önce. Ardından benim korkusuz bakışıma aynı şekilde eşlik ederek yutkunup atıldı öne. Bu esnada sesinde tıslamalı bir ifade gizliydi.
"Düzgün konuşacaksın! Senden izin mi alacaktım lan? Dünkü mafyasın daha! İş mi öğreneceğim senden?"
Başımı sallayarak onayladım onu. Ardından küçümser bir bakış attığımda öfkem dilleniyordu.
"Sen kimsin, ben dünkü mafyaysam sen nesin? Kaç darbe vurdun onlara? Söyle! TETİKÇİ'Yİ BİR KEZ DİZE GETİREBİLDİN Mİ? TAHTINI BİLE SALLAYAMAMIŞSIN, GEÇMİŞ KARŞIMA MAFYACILIK OYNUYORSUN!"
Sonlara doğru öfkeme hakim olamadığım esnada o da kendine hakim olamıyordu. Beni iterek düşürdü önce. Ben şokla çığlık attığım esnada Dağhan masadaki s*lahına uzandı. Ardından tetiğ çekerek nefretle soluduğunda ben de kıkırdayarak bulunduğum yerde biraz doğruldum. Ayağa kalkacaktım. S*lahı şu an çıkarmak mantıklı olmazdı.
"ONUN TAHTINI DA SALLARIM, SENİN L*ŞİNİ DE ONUN ÖNÜNE ATARIM!"
Duyduğum sözle kahkaha atarak hızla ayağa kalkıp omuz silktim. Ardından ellerimi iki yana açarak ona kıkırdamaya devam ettim. Korkum yoktu. İçimde korkunun zerresi dahi yoktu ona karşı.
"GEL, GEL HADİ! HİÇBİR S*KİM YAPAMAZSIN SEN!" Sözlerimin ardından hızla s*lahımı çıkararak emniyetini kaldırarak ona doğrulttum. "AMA BEN YAPARIM! SENİN DE ADAMLARININ DA TOPUNUZUN DA L*ŞİNİ ŞU ÇİFTLİKTE SALLANDIRIRIM DAĞHAN! BENİM ASABIMI BOZMA!"
Sözlerimle kahkaha atarak bana doğru ilerledi. S*lahı benimkinin tam dibinde bittiğinde ise kıkırdayarak baktı gözlerime. Umursamıyor ve zerre korkmuyordu. Ben de aynı şekilde ondan korkmuyordum.
"ASABINI S*KERİM SENİN!"
Cümlesiyle paralel ben daha ne olduğunu anlamadan sola dönerek koluma sertçe vurup s*lahımı düşürdü. Anlık şokla çığlık atıp yere doğru eğileceğim esnada s*lahını enseme yaslayarak sözlerine fısıltıyla devam etti.
"ÖNCE ADAM OLACAKSIN KANDEMİR! ADAM!"
Cümlesinin ardından ilk olarak içli bir nefes verip kısa bir anlığına düşündüm. Sonra nefesimi tutarak boşta olan kolumdan destek alıp bir bacağımı arkaya kırarak tekme attım. Tekmem onun hassas bölgesine gelirken acı ile inleyerek hafifçe büktü bedenini. Aynı saniyelerde s*lahıma uzanarak onun başına yasladım. Ardından konuştuğumda sesim nefes nefese çıkıyordu.
"CIK! BEN SENİ MADAM YAPACAĞIM!"
Dağhan ise sözlerimle kıkırdayarak başını hızla kaldırıp kolumu kırdı. Ben acı ile inleyerek ondan kurtulmaya çalışırken o dişlerini sıkarak konuşuyordu.
"ADAMI DA MADAMI DA S*KERİM KANDEMİR! YA GİT MADAM GİBİ TETİKÇİ'NİN ALTINA YAT, YA DA ÇIK KARŞISINA ADAM GİBİ SAVAŞ!"
Cümlesini tamamladığı an kolumu bırakarak sertçe itti beni. ben koltuğa düşerek kolumu tutup keskin bir nefes verdim. Ardından yutkunduğumda elimden s*lahım düştüğü için çantama davranarak diğerini çıkardım. Dağhan bu esnada kıkırdayarak eşlik etti bu hareketime. Ben de ayağa kalkıp karşısında durduğumda oldukça kararlı bir ifadeyle sözlerimi dillendiriyordum.
"SEN BANA MECBURSUN DAĞHAN! SENİN NİYETİN NE ONU BİTİRMEK NE BANA YARDIM ETMEK! YAPTIĞIN TEK ŞEY VARLIĞIMI HAKARET OLARAK KULLANIP ONU KIŞKIRTMAK!"
Başını kıkırtıyla sallayarak öne atıldı. Ardından s*lahını yaklaştırarak alnıma yasladı. Ben de kendi s*lahımı onun göğsüne bastırdığımda içli bir nefes eşliğinde konuşuyordu ve sesi öfke doluydu.
"NE SANA NE DE O P*Çİ BİTİRMEYE İHTİYACIM VAR KANDEMİR! SADECE YA-"
Sözlerini bölen şey bir s*lah sesi oldu. Bir değil hatta. Birden çok s*lah sesi işittim. Paralelde de karşımızdaki bahçeye açılan cam kapının kırılmasını fark ederek bağırıp yere eğildim. Bu esnada Dağhan da eğilerek bedenimi koltuğun kenarına itti. Ardından asla korkmadan ya da tepki vermeden s*lahına davrandığında yerine çoktan pusmuştu. Ben de az sonra şoku atlatarak s*lahımı kavradığımda odanın her yeri delik deşikti. Tam nişan alıp karşıma bakındığım esnada ise tanıdık bir yüz gördüm.
Alparslan...
Üzerinde simsiyah bir kıyafet vardı. Gözünde ise yine o mercek. Kuşanmıştı. Çelik yeleği ve yedek şarjörleri bedenindeydi. İçeri adımını attığı an kıkırdayarak ellerini iki yana açtı.
"Selamın aleyküm."
Ben yutkunarak şaşkın bir nefes verirken hemen arkasında bir gölge daha belirdi. Bakışım o yöne döndüğünde elinde büyük bir tüfekle aynı kıyafetin içinde olup tek fark gözünde mercek yerine siyah bir batman maskesi olan Arslan Tufanlı kardeşinin yanında yerini alarak konuşuyordu.
"Aleyküm selam."
Alparslan kısa bir an abisine bakıp kıkırdadıktan sonra adımını içeri atıp kırılan camlara bakınarak iç çekti. Ardından konuştuğunda Dağhan s*lahını ona doğru tutuyordu.
"Ortalığın anasını s*kmişsin lan! Şu yerleri falan bir silseydin oğlum."
Dağhan'a bakarak konuştuğunda onunla alay ettiği barizdi. Dağhan sözlerine karşın ona yakınlaştı. Ardından konuştuğunda bakışlarında nefret vardı.
"Ortalığın da senin de soyuna sopuna s*kayım lan!"
Alparslan başını sallayarak omzuna vurdu. Ardından bakışları hâlâ köşeden sadece başımı çıkararak bakındığımı görüp beni fark etti. Göz kırparak gülümsedi sonra. Ardından yeniden Dağhan'a baktığında ifadesi anında bir sertlik kazandı.
"Kes lan sesini! Yolun sonuna geldin. Biletini kesip s*keceğim seni."
Sözlerinin ardından arkasına dönerek abisine baktı. Bu esnada Arslan Tufanlı üstüne düşen toz tanelerini çırpıyordu.
"Abi önden mi yapalım arkadan mı?"
Arslan kardeşinin sözleriyle kıkırdayarak o yöne döndü. Ardından bana baktığında Dağhan ve Alparslan birbirlerine tuhafça bakarak küfrediyorlardı. Başıyla hafifçe tebessüm edip selam verdi bana. Ardından kardeşinin omzunu sıkıp beni işaret ederek konuşmaya başladı.
"Önce Hazan'ı evine bıraktıralım abim."
Alparslan abisinden duyduğu sözlerle bakışlarını refleksle bana çevirip yutkunarak başını öne eğdi. Ardından konuştuğunda sesi mahcup çıkıyordu.
"Haklısın abi. Siz önden başlayın yani önceden başlayın. Ben Hazan'ı bırakır gelirim."
Ben öfkeyle ağzımı araladım. Ardından öfkem Dağhan'ın öne atılmasıyla bölündü ancak sıramı bekleyecektim. Susmaya niyetim yoktu.
"O da görsün ortak, seni nasıl s*ktiğimi o da görsün."
Alparslan bakışını aniden ona çevirerek kafa attı. Aynı saniyelerde yumruk attığında bağırıyordu ve Arslan Tufanlı sadece izleyerek gülümsüyor bir yandan da gömleğini katlıyordu.
"KİM KİMİ S*KİYOR LAN A*INA K*DUĞUM! KİM KİMİ S*KİYOR?"
Dağhan onunla boğuşarak yere düştü. Ardından Alparslan üzerine çıkıp sürdürdü yumruklarını. Dağhan ise eğildiğinde saçını tutarak geriye yatırdı onu ve üzerine çıkmaya yeltendi. Bu esnada Arslan Tufanlı onu tek koluyla çekerek yana devirdi ve bağırdı.
"SENİN A*INI YOL YAPAR OTOBANA S*KARIM LAN! SEN KİME VURUYORSUN?"
Duyduğum küfürle ağzım açık kalırken içli bir nefes vererek nihayet doğruldum yerimden. Bu esnada Alparslan abisini çekerek ona vurmaya çalışıyordu. Dağhan ise bilerek teker teker gelen kardeşlere elinden geldiğince karşılık vererek dize getirmeye çalışıyordu. Ben en sonunda onların dibinde bittiğimde daha fazla dayanamayarak bağırdım.
"YETER, AYRILIN!"
Alparslan sözümü işiterek duraksadı ancak yeniden yumruğunu indirdi. Bu esnada Dağhan bir bacağı ile ona vurmaya çalışıyordu ve Arslan da Dağhan'ın kafasına dizini koymaya çalışıyordu. Ben durmayıp tekrar bağırdığımda bu kez s*lahımın tetiği üçüne doğru çekiliydi.
"YETER DEDİM! BANA BAKIN! ŞÖYLE GÜÇLÜYMÜŞ BÖYLE MAFYAYMIŞ, SÖKMEZ BANA BU LAFLARINIZ! YETER DEDİM! NE OLUYOR BURADA? TETİKÇİ!"
Elimdeki s*lahı ilk fark edip duraksayan Arslan oldu. Zar zor Dağhan'ın üstünden kalktığında Alparslan da başını hafifçe çevirerek bana baktı. S*lahımı görüp gülümsedikten sonra yeniden arkasını dönüp Dağhan'a yumruk atarak konuştu.
"Yavrum dur şimdi işim var. Ben sonra anlatırım sana."
Öfkeyle homurdanarak bir adım daha atıp s*lahı daha yakınımdan onlara tuttuğumda Arslan tam yeniden Dağhan'ın üzerine çökecekken duraksadı. Ben de o esnada tekrar bağırdım.
"YAVRUNA BAŞLARIM SENİN TUFANLI! YETER DEDİM! KENDİNİZE GELİN! BEN BURAYA BUNUN İÇİN GELMEDİM!"
Arslan omuz silkerek bana merakla bakındı. Bu esnada Alparslan sıkıntı ile soluyordu ve Dağhan ona dilime alamayacağım türde bir küfür ediyordu.
"Hakikaten, sen buraya ne için geldin Hazan?"
Öfke ile soluyarak iç çektiğim esnada Alparslan'ın onun üzerinden kalktığını görüyordum. Bu esnada Dağhan da ayağa kalkıyordu ve ikisi de gayet normal görünüyordu. Yani az önce kavga etmemiş gibi sakinlerdi.
"Sana ne?"
Arslan Tufanlı sözlerimle Alparslan'a baktı. Ardından o omuz silkince başını eğerek nefes verdi. Bu esnada Dağhan belinden s*lahını çıkarıp ona çekiyordu.
"Seni buradan çıkartmayacağım oğlum, bitti!"
Arslan onun s*lahını görerek düşünmeden kendi belinden bir s*lah çıkarıp emniyetini açtı ve ona doğrulttu.
"Ben de seni yaşatmayacağım lan gav*tını s*ktiğimin p*çi!"
Ben derin bir nefes daha verip dudaklarımı dişlerime geçirerek elimdeki s*lahı sıkı sıkıya tutmaya devam ettim. Bu esnada hiç beklemediğim bir şey oldu ve Alparslan belindeki s*lahı çıkarıp Dağhan'a dikti. Tetikçi ö*dürmeyeceği kimseye s*lah doğrultmazdı. Daha önce bir kez bile Dağhan'a silah çekmemişti ama şimdi kararlılıkla s*lahı ona tutuyordu.
"Yolun sonu Ortak, s*kimsonik hayatına veda et."
Ben onun sözlerini işiterek duraksadım kısa bir süre. Aynı sürede üçü de hiç konuşmadan s*lahlarını doğrultarak birbirlerine baktılar. Sonra bir şey oldu. Aklıma bir düşünce düştü. Gözlerim anlık olarak karararak öfkeme yenik düşmeme sebep oldu ve belki de asla yapmamam gereken bir şeyi yaptım.
"Bugün üçünüz de ö*meyeceksiniz. Çünkü ö*üm sizin için ancak kurtuluş olacak ve ben, Hazan Kandemir elimden bu kadar kolay kaçmanıza izin vermeyeceğim."
Cümlemin ardından tetiği düşünmeden çektiğimde vurduğum kişi belki bu olayda masum belki de suçluydu ancak bildiğim tek şey beni karşısında zayıf bulup ciddiye almayan bu üç erkeğe büyük bir ders vererek gücümü kanıtlamış olmamdı.
Artık Hazan Kandemir ne onunla ne bununla yan yana değildi. Artık Hazan Kandemir gücünün farkındaydı ve bütün yükü tek başına sırtlanıp herkesi alt edeceğini biliyordu.
Bölüm sonu...
Güzelliklerim birtakım aksaklıklar ve sağlık sorunları nedeniyle bu hafta bölümümüz cuma gecesi gelemedi 🤧
Bunun için çok üzgünüm ama umarım bölümün güzelliği telafisi olur ♡
Bu cuma yani çok daha kısa bir süre sonra yeni bölümde buluşacağız, o yüzden de çok mutluyum. Her kötü olayda mutlaka bir güzellik saklıdır♡
Bölüm hakkındaki yorumlarınızı ve favori sahnenizi hep merak ederim ama bu bölümde esas merak ettiğim şey bölümün genel havasının size ne hissettirdiği.
Ben özellikle ilk sahneyi yazarken ağladığımı Hazan ve Alparslan sahnesini ağzımı kapatamadığımı söylemek istiyorum:)))
Onun dışında ne yazık ki Narin geldi...
Çelik ailesinin de sahneleri var. Bundan sonra yolumuz biraz daha zorlu olacak ama eminim ki o yolda da güzellikler olacaktır:)))
Cuma görüşene dek kendinize çok iyi bakın ve güzellikle kalın, sizleri çokça seviyorum ve yorumlarınızı bekliyorum♡
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |