
Başlamadan önce +18 bir bölüm olduğunu belirtmek isterim güzelliklerim, keyifli okumalar!
32.VİSAL
🔥
Yürek ancak dermanının içinde huzur bulur. Şayet derman değilse yanındaki; o yürek ancak sana yük olur.
Çoğu zaman acıyla başladığım sözlerime uzun zaman sonra ilk kez mutlulukla başlıyorum. İçimde bir kıpırtı var. Yıllar önce unuttuğumu düşündüğüm hisleri daha doğrusu yaşayamayacağımı düşündüğüm hisleri seziyor yüreğim. Alparslan bir zamanlar saçlarımdan vazgeçeceğim ve annemin elbisesini kefen niyetine giyeceğim kadar çok acı tattırmıştı bana. Fakat şimdi görüyorum ve biliyorum ki o isteyerek yapmamış bana bunları. Zihnim bütün bulanıklığına rağmen biliyor ve hissediyor bunu. Sonra başka şeyler de var hissettiğim. Yine yıllar önce taşlaştığını düşündüğüm kalbim çok çok uzun sürenin ardından ilk kez mutluluk hissediyor. Ona sarıldığım o ilk andan beri var içimde bu his. Uyandığını ve yeşillerini gördüğüm andan beri. Ellerimi ellerine yasladım. Yanında diz çökerek bakıyorum şimdi yüzüne. Odaya ben girdikten kısa bir sonra Arslan da Dayı da bir şeyi bahane ederek çıktı. Tahminime göre bizi yalnız bırakmak istediler. Ya da sadece ben onları umursamadan dudağına atıldığım için utandılar. Bilmiyorum. Dışarıda bıraktığım o yangını da umursamıyorum. Gözlerine bakıyorum sadece. Bana gülümseyerek bakan ve her bakışında kızımızı hatırlatan gözlerine bakıyorum. Bir haftada içimin bu denli erimesine sebep olup beni her şeyi itiraf ettirecek hale getirdi o gözler. Ardından acısıyla kara harelerimi kavurdu. Şimdi ise sanki bütün bunları yapmamış gibi gülümseyerek bakıyor bana. Ben de dolu gözlerle tuttuğum sıcak elini daha da çok ısıtmaya çalışıyorum.
"Rüya görüyorum sanki." Bakışları sorgular bir ifade takınırken sözlerimi sürdürdüm. "Gerçekten uyandın mı?"
Alparslan başını sallayarak gülümseyip yutkundu. Bu sırada kaşları çatılırken öksürmeye başladı. Boğazı kurumuş olmalıydı. Bakışlarımı odada gezdirerek yanda bulunan masadan küçük plastik kaptaki kapalı hazır suyu aldım. Bir elimle paketini açıp suyu tuttuğum diğer elimi ona uzattım. Kafasını doğrultmaya çalışarak ağzını araladığındaysa boşta kalan elimle ensesini tutup destek verdim ona. Bu sırada gerekli komutu almış gibi bir tavır takınarak suyunu yudumlamaya başladı.
Az sonra yudumları son bulduğunda başını yerine bırakıyordu. Ben bununla paralel yarısı dolu olan suyu yerine bırakırken az önce cevaplayamadığı sorumun cevabını verdi.
"Gerçek olduğuna inanmıyorum." Bakışlarım ona döndüğünde devam etti. "Gerçek olamayacak kadar güzelsin."
Sesi ilk uyandığından daha netti ve kesintisiz konuşabiliyordu. Ayıldıkça yüzündeki acı çeken ifade de azalmıştı ancak hâlâ fısıldayarak konuşuyordu. Derin bir nefes vererek gülümserken tuttum elini tekrar. Bu sırada yüzüme yerleşen gülümsemeyle istemsizce dökülüyordu dilimden kelimeler.
"Güzellik değil ki mevzu. Uyandın. Benim yüzümden..." Gözlerimi kapatarak dişlerimi dudaklarıma geçirdiğimde içimden canını benim yüzümden yitirenlerin acısını geçiriyordum. "Ö*medin."
Alparslan ise ellerimi avucumdaki eliyle sıkı sıkıya sararak hafifçe kendine çekti. Aynı saniyelerde göz göze geldiğimizde kaşlarını çatarak da olsa gülümsüyordu.
"Ö*mem. Son bir kez tadına bakmadan ö*ürsem gözüm arkada kalır."
Kıkırdayarak sözlerine karşılık verdiğimde gözlerime değil de dudaklarıma bakıyordu. Ben de kast ettiği şeyin bu olduğunu düşünerek başına doğru yaklaştım. Bu sırada içimden öpüşmekten daha çok konuşmaya ihtiyacımız olduğu, en azından Yılmaz Yazgın'ı anlatmam gerektiği geçiyordu ama bedenim bunu bilmesine rağmen dudaklarına yaklaşıyordu. Alparslan yaklaşmamı fark ederek başını hafifçe eğdiğinde dudaklarımız kısa süre içinde buluştu. Önce birbirine değdi tenlerimiz. Ardından istemsizce araladığım dudaklarımın arasından alt dudağıma sızarak öpmeye başladığında eline yaslı olan ellerimden biri sol yanağına gitti. Bu sırada hafifçe çekerek ıslak bir şekilde öpüyordu dudaklarımı. Ancak bu öpüşü tuttuğum nefesimi verdiğim an sertleşti. Hızlı bir şekilde dudağımı içine çekip bırakmaya başladığında iki elimde ensesindeydi ve karşılığını dudaklarım ona tattırıyordu. Onun bir elinde serum olduğu ve diğer eli tenime ulaşamayacak şekilde konumlandığı için dokunma şansı yalnızca bendeydi. Tadını çıkarmak ister gibi, gerçek olduğunu idrak eder gibi dokundum sıcacık tenine.
Nefeslerim tenine çarparken dudakları yavaşça üst dudağımı da arasına aldı. Bu sırada yutkunarak kapalı olan gözlerimi daha çok sıktım. Alparslan ise o an yavaş bir hareketle koptu dudaklarımdan. Ben bu kadar kısa süreceğini beklemediğimden dudaklarım aralı bir şekilde kalakaldım. Alparslan da başını hafifçe çekerek alnıma kısa bir öpücük bıraktı. Öptüğü sırada gözlerim istemsizce açıldı. Ancak bakışlarım şaşkınlık doluydu. Zira gerçekten öpüşü kısa sürmüştü. Yutkunarak nedenini sorguladım içimde. Belki de hasta olduğu için hali yok dedim kendi kendime. Gülümseyerek fısıldadı sonra. Yüzünde sanki şaşkınlığımı anlamış gibi bir ifade vardı ama belli etmemeye çalışarak sırıtıyordu.
"Ben bu tadı kast etmemiştim gülüm ama..." Tek kaşımı havalandırarak tekrar yutkundum. Alparslan ise yüzüne daha çok sırıtış yayarak başını hafifçe aşağı kaydırdı. "Onun tadı için ortam müsait değil."
Kaşlarımı daha çok havalandırarak ağzımı hafifçe araladığımda bakışım baktığı yere kaydı. Pantolonuma bakıyordu. Daha doğrusu pantolonumun arasında kalan o kısma bakıyordu. Baktığı yeri ve sözlerini tamamen idrak etmem kısa bir süre sürdü. Anladığımdaysa yutkunarak ani bir refleksle bacaklarımı sıkarak baktığı yeri kapatmaya çalıştım. Paralelde de yutkunuşum büyüklüğüyle ona duyuluyor ve yüzüm kızarıyordu. Ancak Alparslan bunu umursamayarak sırıtıyordu. Tekrar yutkunarak derin bir nefes verdim. Onca yıl geçmesine rağmen bazı şeyler değişmiyordu. Aynı huydaydı. Her an her yerde arzuluyordu ve bunu söylemekten çekinmiyordu. Dudaklarımın içini ısırarak çömeldikten sonra oturduğum koltuğa bedenimi daha çok yasladım. İçimden bir süre sessiz kalarak tepkimi koymak geçiyordu. Yüreğimde hissetmeye başladığım şeylere rağmen konuşmamız gereken onca konu varken onunla bu tarz bir konuşmaya girmek istemiyordum. Derin bir nefes daha vererek ellerimi önümde birleştirdiğimde o sırıtarak bana bakıyordu. Fakat kapının ani bir hareketle açılmasıyla sırıtması duraksadı. Benim bakışlarım da o yöne döndüğünde karşımızda Arslan Tufanlı vardı ve oldukça gergin görünüyordu.
"Sen Yılmaz abiyi mi vurdun?"
Sesinde gerginlik ve sinir vardı. Üstelik yoğun bir titreme de işitiliyordu. Şokta olmalıydı. Benim aksime o şoktaydı. Ben elimdeki k*na aldırmadan burada kardeşinin dudaklarına saldırıyordum. Aklım neredeydi ki benim? Ne yaşarsam yaşayayım siliniyordu sanki hafızamdan. Yalnızca şu an kalıyordu zihnimde. Yutkunarak refleksle Alparslan'a baktığımda şaşkın bir ifadeyle beni izlediğini gördüm. Sözlerini bana bakarak abisine işittirdi.
"Ne oluyor abi?"
Arslan Tufanlı ise bu sözlere yani kardeşinin sorusuna asla duraksamadan aynı öfkeyi sürdürerek cevap verdi.
"Yılmaz abi ö*müş. Hazan hanım bu sefer de onu v*rmuş."
Bakışı sözlerini tamamladığı an bana döndü. Alparslan ise bu sırada gözlerini üzerimde tutarak sorgular bir ifadeyle bana bakıyordu. Gözlerim yavaşça kapandı ve ellerimi istemsizce yumruk yaparak tırnaklarımı geçirdim. Şok bile olamıyordum artık. Bu kadar alışmıştım birilerinin canına k*ymaya.
"Doğru mu bu?"
Gözlerimi aheste bir tavırla açarak ona baktığımda dudak içlerimi sıkarak salladım başımı. Reddedecek halim yoktu. Ben artık bu kadar cani olmuştum. Elimdeki k*nın haddi hesabı yoktu. Üstelik bir evladı babasız bırakmıştım. O evlat ne kadar Güliz gibi kötü bir kadın olursa olsun benim yüzümden bedeninden bir parça k*pmuştu.
"Doğru."
Alparslan duyduklarıyla kaşlarını çatarak gözlerini kapattı. Sert ve üzgün soluğu duyulduğunda abisi benim kabullenişim karşısında öfkesinin dozunu arttırıyordu.
"DOĞRUYMUŞ! LAN SEN NE YAPTIĞININ FARKINDA MISIN? YILMAZ ABİ LAN, YILMAZ YAZGIN!"
Hızlı ve yüksek çıkan sesiyle irkilerek kaşlarımı çatıp başımı önüme eğdiğimde tavrımdaki ani değişikliği sorgulamaya vaktim olmamıştı. Zira Alparslan yaralı olmasına rağmen sesinin dozajını sona vererek konuşuyordu.
"ABİ! YETER! KİME BAĞIRDIĞININ FARKINDA DEĞİLSİN!"
Gözlerimi daha sıkı kapadığımda onun sesinin yüksekliği tekrar irkilmeme neden oluyordu.
"LAN NE DEMEK LAN O? YILMAZ ABİYİ V*RMUŞ! YILMAZ ABİ LAN YILMAZ ABİ! BABAMIN CAN DOSTUNU V*RMUŞ!"
İki elim de istemsizce kulaklarıma gittiğinde Arslan Tufanlı'nın oldukça yüksek çıkan sesi sonlanmıştı. Ancak benim ellerim kulaklarımı sararak sıktığı an tekrar yüksek bir ses işittim.
"HASTA! KIZ HASTA! BİLMİYOR MUSUN? SÖYLEMEDİM Mİ LAN BEN SANA?"
Alparslan'ın muhtemelen benden bahsettiği kelimeleri sıkı sıkı kapadığım kulaklarıma iliştiğinde çok daha yüksek bir ses işiterek olduğum yerde sıçrayıp gözlerimi daha sıkı kapattım. Bu bir devrilme sesiydi. Ya da onu andıran güçlü bir sesti. Ancak gözlerim bu güçlü sese rağmen açılmadı. Ellerimse kulaklarımı daha sıkı sarmaladı.
"HASTAYMIŞ! MADEM HASTA POLİSLERE VERSİN HESABINI! GİZLEMEYECEĞİM BİR ŞEYİ! YETER ARTIK! YETER LAN!"
Dudaklarım da titremeye başladığında onun sözlerine karşın kardeşi biraz hırıltılı ve çelimsiz çıkan sesle eşlik ediyordu sözlerine. Alparslan sinirliydi ve beni korumak için bu hissi bedenine yük ediyordu. Yılmaz Yazgın bildiğim kadarıyla sözünü dinlendiği nadir insanlardandı. Yani kıymet verdiği biriydi ama ona rağmen bana kızmak yerine abisine cephe alıyordu.
"TEK KELİME EDERSEN YAKARIM BU HASTANEYİ! SUS, BAĞIRMA!"
Öksürerek sözlerine devam ettiğinde Arslan Tufanlı konuşmuyordu. Sanırım onun zor çıkan sesi ve öksürüğü kardeşinin hasta olduğunu anlamasını sağlamıştı.
"Hazan..."
Bu kez bana seslendiğinde sesi oldukça çelimsizdi. Bir yandan da sıcak bir el bacağıma dokunuyordu. O esnada anladım ki bedenim istemsizce titriyordu. Gözlerimi yavaş bir şekilde açarak ona baktığımda yaşlar akmaya başlamıştı bile. Hatta buğusu sarmıştı gözlerimi. Kulaklarımdaysa ellerim sarılıydı. Duyduğum sesi azaltıyor ancak kesmiyordu bu hamle. Göz göze geldiğimiz an gözlerinde yalnızca endişe vardı. İç çekerek bacağımdaki elini sıkarak yutkundu.
"İyi misin?"
Başımla onu reddettim ve ellerimi kulağımdan çekerek yaşlarımı silmesini sağladım. Bu sırada içime ani bir acı ve öfke dolmuştu. Değildim. İyi falan değildim. Acı vardı içimde. Azalmadan tükenmeden öylece duran kocaman bir acıyı taşıyordum ben yıllardır. Kimse dönüp bakmıyordu halime. Yükümü hafifletmeye çalışmıyordu. Aksine gelen geçen bir darbe vuruyordu bana. Arslan da bu kişilerden biriydi işte. En başından beri bana tek bir gün bile destek olmamıştı. Yavaşça ayağa kalkarak onunla göz göze geldim ama bedenimi milim ilerletmedim. Sadece ayakta olduğumu ve ona baktığımı görüyordu. Bir de ani ruh hali değişimimin şaşkınlığını gözlerine yansıtıyordu. Haklıydı belki bir noktada. Aniden ayağa kalkarak öfkelenmeyi ben de beklemiyordum. İçimden geçenleri şeffafça dillendirmeyi de.
"Hiç değişmeyeceksin sen değil mi? Hep beni suçlayacaksın. Günah keçisiyim ya ben! Gelip gidip her suçu bana atacaksın. Sorma hiç! Tamam mı? Bir kez olsun deme 'Neden yaptın?' diye ama ben söyleyeceğim. Belki biraz utanırsın diye söyleyeceğim. Kendimi korudum. Tamam mı? Yapmak zorundaydım. Şu an o odada yerde yatan kişi ben olabilirdim. Olmamak için yaptım."
Bağırmadan tane tane konuşsam da sesim ikisinin sesi kadar öfkeli ve ciddiydi. Hatta belki onları bile geçerdi. Nişancı duyduklarıyla başını aşağı yukarı sallayarak yutkundu.
"Sen de bir kere bile kendini benim yerime koyma! Tamam mı? Sen benim ne yaşadığımı anca kardeşini v*rursam anlarsın da o kumaş yok bende!"
Gözlerimi öfkeyle kapatırken sözlerim dilimden benden bağımsız dökülüyordu. Cümlesi iliklerime kadar sinirlenmemi sağlamıştı.
"Sen kendini benim yerime çok koydun ya Arslan Tufanlı! Aynını yapmamı beklemekte haklısın."
"Yeter! Susun ikinizde! Abi tek kelime bile etmeden çık dışarı! Sonra konuşacağız."
İkimizin de bakışları benim kelamımım dilimden döküldüğünde duyduğumuz sese döndü. Alparslan sözlerimin bittiği an acı dolu bir sesle konuşmuştu. Yutkunarak gözlerindeki acıya bakınıp abisiyle göz göze geldiğimde Nişancı öfkeyle sırıtıyordu.
"Eyvallah lan! Buna da eyvallah! Yokum ama bu sefer. Parmağımı kaldırırsam en adi o*ospu çocuğuyum. Kendi b*kunuzu kendiniz temizleyin. Masada da yokum, bunun canını da korumuyorum."
Bu derken başıyla beni işaret ettiğinde bakışım karşımdaki yeşil gözlere döndü. Bu sırada Alparslan öfkeyle soluyarak abisini onaylamakla meşguldü.
"Onun senin korumana da parmağını oynatmana da ihtiyacı yok Arslan Tufanlı."
Arslan kardeşinin sözlerini işiterek kısa bir an duraksadı. Ardından sırıtarak başını salladığında yüzünde çok büyük bir hayal kırıklığı vardı. Onu anlamadığımı düşünüyordu ama yanılıyordu. Zira ben anlıyordum onu. Şu an her türlü kötülükten sakındığı daha yeni onun tek damla k*nı için beni bitirmeye and içtiği halde kardeşinin ona çabucak sırtını dönmesine bozuluyordu. Kendince haklıydı belki de. Alparslan geçmişte de böyleydi; üslup önemliydi onun için. Her ne olursa olsun bana yapılan saygısızlığı kendine yapılmış sayıyordu. Abisi ise bunu her seferinde unutuyordu. Sırıtışını sürdürerek hızla kapıya yöneldiğinde bakışlarım Alparslan'a döndü tekrar. Göz göze geldiğimizde kapı sertçe çarpıldı ve ben refleksle harelerimi yumdum. Açtığımdaysa bakışları çok daha sertti ve korkutucuydu.
"Ne yaptın sen Hazan?"
Omuz silkerek sorguladım sözlerini. Alparslan ise bunu anlayarak devam etti konuşmaya.
"Yılmaz Yazgın kim biliyor musun sen? Başından anlat şu işi! Ne oldu, ne bitti?"
Gözlerimi kapatıp açarak oldukça derin bir nefes verdim. Ardından bakışlarımı onda tutarak oldukça çok kendinden emin bir ifade takındım. Zira her kim olursa olsun ondan korkum yoktu, olmamıştı.
"Kim olduğunu biliyorum Tufanlı. Siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz. Abin de sen de hafife alıyorsunuz beni."
Alparslan gözlerini devirerek hafifçe yerinde doğruldu. Bu sırada küçük ve acı dolu bir inleme dudaklarından dökülse de duraksamadan kurdu cümlesini.
"Hafife almıyorum. Ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum."
Başımla onu reddederek işaret parmağıma tehdit pozisyonunu verdim ve başımı sallayarak öfke dolu bir tınıyla konuştum.
"Hafife alıyorsun."
Alparslan ise başını sağa sola sallayarak derin bir nefes alıp cevap verdi bana. Bu sırada gözleri üzerimdeydi.
"Almıyorum."
"Alıyorsun."
Bu kez bastıra bastıra cümlesini kurduğunda ben az önce hızla söylediğim sözün etkisindeydim.
"Almıyorum."
"Alıyorsun."
Cevabını yeniden hiç düşünmeden verdiğimde az önce aldığı nefesi sertçe vererek başını sola yatırıp yüzünü elleriyle kapatarak sabır çekti. Bu sırada ben sinirle bakıyordum ona.
"Lan Allah belamı versin almıyorum!"
Ellerini iki yana açarak pes eder gibi bıkkın bir nefes verdiğinde başımı tekrar sağa sola salladım ama bu kez sallama nedenim onun konuşma tarzıydı. Bu bile beni ciddiye almadığını gösteriyordu.
"Lanlı lunlu konuşma benimle!"
Yutkunup başını hafifçe eğerek gülümsedi. Bu geçmişten tanıdık olduğum bir ifadeydi. 'sinirliyim ama senin istediğin olsun diye kabulleniyorum.' Diyordu.
"Tamam özür dilerim."
Bu kadar çabuk kıvama gelerek özür dilemesi beni bozguna uğrattı. Öyle ki kısa bir an duraksayarak bakakaldım yüzüne. Alparslan ise bu bakışımdan faydalanıp konuşmaya devam etti.
"Anlatacak mısın şimdi ne olduğunu?"
Başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım onu. Anlatacaktım ama önce duymam gerekenleri duyacaktım. Tüm bunlar olmadan önce yani ben onu vurmadan önce hem kendi yaşadıklarımı anlatmayı hem de onu dinlemeyi planlıyordum. Bu şimdi de yaşanacaktı. Hatta Dağhan ve amcasının elimde olması mevzusu da konuşulacaktı. Bu konuşmalar aklımdan teker teker geçerken az önce kalktığım koltuğa tekrar oturdum. Bakışları üzerimdeyken ise derin ve sıkıntılı bir nefes verip ellerimi önümde birleştirerek konuşma kısmına bu konuyla ilgili olanından başlamaya karar verdim. Zira bütün bu yaşanılanlar Güliz'in tuhaf Alparslan takıntısı yüzünden olmuştu.
"Güliz'le aranda ne geçti, yattın mı onunla?"
Sorduğum sorunu açıklığı benim bile ağzımı aralarken o şaşkın ve iğrenir bir ifade takındı. Doğrusu onun bana yazmadığı o kısacık bir haftada yıllar sonra ilk kez benim ardımdan kaç kadınla olduğunu ve Güliz'in bu kadınlardan biri olma ihtimalini düşünmüştüm. Sorumun bu denli açık gelmesiyse tamamen anın rehavetindendi.
"Ne?"
Alparslan sorumla afallayarak tuhaf bir ifadeyle sorusunu sorduğunda birleştirdiğim ellerimi mimiğimi desteklemesi adına açıp öne yani ona doğru eğilerek devam ettim sözlerime.
"Cevabı çok basit olan bir soru sordum sana. Yattın mı, yatmadın mı?"
Omuz silkerek yutkunduktan sonra kaşlarını hafifçe havalandırarak yeniden bir soru sordu. Bu sırada sabrımın son deminde olduğumu bilmiyordu.
"Ne alaka bu şimdi?"
Sinirle soluyarak gözlerimi sonuna dek açıp öfkeli bir ifadeyi giyinerek bu öfkeyi sesime de yansıttım. Kaçamak sorular soruyordu. Belli ki bu olmuştu, ona dokunmuştu.
"ÇOK BASİT YA! YATTIN MI DİYORUM SANA!"
Serum takılı olan elini kaldırarak başını ovmaya başladı. Aslında bunun nedeni bağırdığım için başının ağrıması değildi. Bağırdığım an hafifçe sıçramasıydı. Onu örtbas etmeye çalışıyordu şu an. Bu sırada da mırıldanıyordu.
"Ben sana aramızdaki nişanın sahte olduğunu da aramızda bir şey olmadığını da söyledim."
Omuz silkerek yutkundu sözleriyle. Alparslan ise iç çekerek göz göze gelmemizi sağlayıp devam etti konuşmaya.
"Konumuzla ne alakası var bunun?"
Başımı tekrar sallayarak gülümsediğimde bu gülüşün öfkeden olduğunu o da biliyordu. Konunun ta kendisi buydu.
"Güliz hanımda nasıl bir etki bıraktıysan artık senden uzak durmamı falan istedi." Arkama yaslanıp başımı güçle sallayarak sırıttım ve rahat bir tınıyla devam ettim. "Dövdüm ben de onu."
Cümlemle tek kaşı hafifçe havalandı ve dudağı sola doğru kıvrıldı. Paralelde sırıtmaya başladığında oldukça keyifli görünüyordu.
"Sen beni kıskandığın için Güliz'i dövdün yani. Doğru mu duydum?"
Göz devirerek sinirle soluduğumda söylediğim her şeyi kendine yorarak bir yere vardığını düşünüyordum. Asla asıl ve büyük resme bakmıyordu. Ayrıca onu kıskandığım için dövmemiştim ben. Kendisi artistlik taslamasa dayak yemeyecekti ve babası da hayatta olacaktı.
"Hayır. Kimse bana 'Şundan uzak dur, şuna yakın ol.' Diyemez. Derse cevabını böyle alır. Bir güzel dövdüm eski nişanlını. Babası da kızını dövdüm diye saldırdı. Onu da v*rdum. Hiç de pişman değilim. Herkese öğreteceğim haddini."
Sözlerimdeki sinir kat sayısına rağmen sırıtmayı sürdürerek göz kırptı bana. Ben de omuz silkerek anlamaz bir ifade takındım. Ne demeye ve ne anlatmaya çalıştığından bihaberdim.
"Ben seni korurum Yılmaz'ın adamlarından." Sırıtışına gamzesini de eklediğinde oldukça keyifli görünüyordu. "Güliz'in zaten hakkından gelmişsin gülüm."
Pişkin tavrıyla ağzımı aralayarak öfkemi büründüğümde başlamayan sözlerimi keserek öne atıldı.
"Ama bir dahaki sefere kıskandığın kişinin babasını değil de kendisini v*r yavrum. Daha etkili bir çözüm."
Tekrar göz devirerek dilimle dişlerimin arasında soluduğumda kıskandığımdan haberi olmayacaktı. Bunu kullanırdı çünkü. Ayrıca aralarında bir şey olmadığına inanmak benim için güçtü. Zira Güliz olmadıysa bile Alparslan bu azgınlıkla kesin birilerini hayatına almıştı.
"Geb*rtirim seni Tufanlı! Kimseyi kıskanmadım dedim sana!"
Başıyla beni onaylayarak ellerini hafifçe kaldırdığında ben istemsizce bir elime tehdit pozisyonunu vermiştim. O bu hareketime sırıtarak tepki veriyordu.
"Tamam." Bir eliyle v*rulduğu yeri işaret ederek yatakta kendini serbest bırakıp sırıtmaya devam etti. "Gel v*r bir kere daha!" Dişimi sıkarak ağzımı araladığımda kıkırdayarak devam etti. "Böyle olacaksa valla bir kez daha v*rulmaya razıyım gülüm."
Sözlerini tamamladığında sürüyordu sırıtışı. Ben göz devirerek yanıtladım bu hareketini. Dalga geçiyordu benimle. Onun hakkında en özlemediğim özelliği buydu. Yaşanılanları dalgaya alarak keyiflenmesi beni sinir ediyordu. Ben gayet ciddi bir şeyden bahsediyordum oysaki. Alparslan bunu bile yanlış bir yere çekiyordu.
"Kes sesini Tufanlı! Ciddi bir şeyden bahsediyorum ben."
Gözlerini hafifçe açarak şaşkınlığa teslim oldu. Bu esnada yüzündeki sırıtış devam ediyordu ve iç çekerek konuşuyordu.
"Yav gülüm nerden çıkardın şimdi Tufanlı'yı? Soyadımı değiştireceğim en sonunda." Sırıtışını büyüterek çapkın bir bakışı dudaklarıma kaydırdı. "Alparslan desene bana! Hatta..." Dudaklarını yalayarak devam etti. "Alp de!"
Gözlerimi kapatarak yutkundum. Bir yandan da ellerim istemsizce yumruk oluyordu ve kelimeler benden bağımsız bir şekilde dökülüyordu dilimden.
"Sinirlendirdiğin için istemsiz oluyor Tufanlı."
Sırıtışını büyüttüğü esnada bakışlarım tekrar yeşillerini bulmuştu. "Sinirlendin yani?" Başımla onu onaylayarak dişlerimi sıktığımda devam ediyordu sözlerine. "Yanıma gelsene! Alırım ben senin sinirini." Sözleriyle paralel serum olmayan eliyle yatağının yanını işaret etti.
Ben ise bu yaptığı harekete göz devirerek karşılık verdim. Gayet ciddi bir mevzudan konuşuyorduk aslında. O ciddiyetsiz olsa da ben konudan sapmamaya çalışıyordum. Göz devirmemi sürdürerek homurdanmaya başladım bu yüzden. Homurdanmam onun sedyede yaralı bir halde yattığını idrak edene kadar sürdü.
"Yeter, iki dakika ciddi ol. Konuşacak yığınla şey varken sen-"
Yutkunup onun bu haline rağmen bana gülümseyerek bakmasına daldım sonra. Sözlerimin halini fark etmemle yarım kalması yüzünden devamı gelmemişti, gelememişti. Yutkunuşum iç çekişle sonlanırken onun gülümsemesi artıyordu. Bu esnada aklıma onunla son konuştuğumuz an geldi. Ona söylediğim sözler zihnimde yavaş yavaş yankı bulurken istemsizce affımı zikrettim.
"Özür dilerim."
Alparslan sözlerime hiç duraksamadan yumuşacık, kısık ama sevgi dolu bir sesle cevap veriyordu. Benimse başım utançtan eğikti. Karşımda benim yüzümden hasta yatağında yatan bir can vardı ama ben buna rağmen ona kızıyordum.
"Dileme gülüm. Özrüne kurban olurum senin."
Gözlerimi kapatıp açarak harelerine daha net bir bakışla daldım. Çok güzeldi. Bakışı, gülüşü, sesi... Ancak tüm bunlara rağmen konuşmamız gereken şey çok daha farklı bir konuydu. Onunla olan konuşmamızı hatırlamıyor gibiydi. Zira anımsadığım kadarıyla 'Kızım...' demişti. Ancak şu an bundan söz etmiyordu. Zihnimi esas kurcalayan konuysa buydu. Ona doğru bir adım atarak yatağın dibine ulaştım. Sonra sözlerime başladığımda yüzündeki o neşe sürüyordu.
"Hatırlamıyor musun, ne konuştuğumuzu?"
Göz göze gelmeden başım önüme eğik bir şekilde sorumu sordum. Zira içimde bunu söylerken dahi dehşet bir heyecan vardı. Hatırlıyor olması ve kızımızı bilmesi korkutmuştu beni. Bu korku ise heyecana vurmuştu. Öğrendiği zaman vereceği tepkiden korkuyordum esasen. Onun kızımızı saklamamı doğru bulmayacağını biliyordum. Kendimce haklı nedenlerim olsa da biliyordum ben bunu.
"Yani..." Gözlerim yerdeyken kısa süreli bir bekleme yaşayarak sürdürdü sözlerini. "Seslendiğini hatırlıyorum sadece."
Gözlerimi yerden çekmeden konuştuğumda dudaklarımı kemirerek belli ediyordum stresimi. Hatırlamıyordu. Gerçi hatırlasa bu kadar sakin olmaz uyanır uyanmaz bana sorardı her şeyi. Şu an sormam bile bir yönde saçma olsa da gerekliydi. Zira bunu duymam gerekiyordu.
"Ne konuştuk ki?"
Tekrar yutkunarak bu kez dudak içlerimi ısırmaya başladım. Stres her bir zerreme yayılarak yüreğimin çarpıntısını arttırıyordu.
"Hiç..." Derin ve coşkulu bir nefes vererek heyecanımı hafifletmeye çalıştığımda sözlerim devam ediyordu. "Sadece merak ettim. Önemsizdi."
Sıkıntılı bir soluk verdiğini işittim öncelikle. Bu sırada gözlerim kapalıydı yeniden. Sözleri kulağıma ilişiyordu bir yandan da.
"Önemsiz olsa sormazsın."
Kısa bir duraksama yaşadığında ben soluklarımı içimde hissedecek kadar fazla heyecan duyuyordum. Ona Dağhan ve Sancar'dan da bahsetmemiştim ancak heyecanım öylesine çoktu ki bu aklıma dahi gelmiyordu.
"Bir şey de hatırlamıyorum ki!"
Sesi cılız ve kısık çıkmıştı. Yeni uyanmış olduğundan zorlanıyordu. Belli etmemeye çalışmak adına sesini kısıyordu ama anlamama engel olamıyordu.
"Gerçekten... Boş ver şimdi bunları."
Gözlerimi yavaşça açıp ona doğru bakmaya çalışarak gülümsedim. Derdim hatırlamadığı için şu an numara yapmaktı. Zira eğer hatırlamıyorsa çok daha uygun bir zamanda duyacaktı gerçekleri.
"Emrin olur baharım." Elini tekrar yanına vurdu ve göz kırparak yüzüne çapkın bir gülüş yerleştirdi. "Gelsene yanıma." Cümlesi tamamlandığındaysa yana doğru hafifçe kayarak yer açıyordu bana.
İfadesine eşlik edip başımı salladığımda o uyurken yanına uzandığım ve ağladığım bir ânı anımsadım. İç çekerek küçük adımlarla yanına ilerledim sonra. O esnada bakışları gözlerimdeydi. Gözlerime bakarak gülümsüyordu. Adımlarım yanı başında son bulduğunda bedenimi yavaşça yukarı bıraktım. Hislerim yoktu ama. Bunu yaparken içimden tek bir his dahi geçmiyordu. Alparslan yanına uzandığım an kolunu atarak bedenine çekti bedenimi. Başım göğsüne düştü sonra. Bu düşüş öyle yumuşak öyle yavaş oldu ki bir anlığına dünya durdu sanki. İşte tam o an, dünyanın durduğu an geldi hislerim. Hissetmeye başladım. Huzurdu bu his. Yüreğim onunla doldu taştı. Tüm sesler sustuğundan dünyanın durduğu o an da sürmeye devam etti. Harelerim kapaklarını taşıyamayarak kapandığında eli bedenimi sıkı sıkı sarmalıyordu ve nefesi saçlarımın arasından tenime değiyordu.
"Baharım..."
Derin bir nefes aldığında mırıldanıyordu. Gözlerimdeki ağırlık onun sözlerine rağmen devam etti. Zira tenine eriştiğim an çok uzun süredir hissetmediğim bir huzur kaplamıştı bedenimi. Ruhum bu huzura ölesiye açtı. Bu açlık gözlerimi açmama dahi engel olacak kadar büyüktü. Kısa bir süre hiçbir şey yapmadan yalnızca huzuru dinlemek istiyordu ruhum.
"Böyle olacağını bilsem daha önce v*rulurdum." Bakışlarım kapalıyken sözlerini saçlarımın arasına küçük bir buse bırakarak işittirdi bana. "Ucunda ö*üm olsa şu koku için bir kere daha vurulurum lan!" Tekrar derin bir nefes aldığında bedenimdeki eli saçımı buluyordu. Muhtemelen ellerinden birinde serum takılı olduğundan tek elle yetinmeye çalışıyordu. "Gerçi alışığım, Ö*mem. Sen beni ilk gördüğüm gün de v*rmuştun."
Son cümlesiyle istemsizce kıkırdadığımda başım göğsünde az da olsa kıpırdanıyordu. Her durumda ve her anda aşkını dile getiriyordu. Ben onun sözlerini idrak edemeyecek kadar alık halde olsam da kıkırtım işitiliyordu. Zihnim karmaşıktı esasen. Düşünmem ve yapmam gereken çok şey vardı ama yaptığım tek şey onun kokusuyla mayışarak huzura dalmaktı.
"Neyse. Hiç açmayım o konuları."
Tek kaşım havalandığında sözlerini yeni yeni işitiyordum. Başımı kaldırarak karalarımı yeşillerine sabitledim sonra. Duyduklarım merakımı uyandırmıştı.
"Niye?"
Bakışlarımız kesiştiğinde saçımda olan eli bir tüy misali yüzümde gezinmeye başladı. Gözlerindeki mest olmuş o ifadeye ise elinin tenime değmesiyle gözlerim kapanana dek denk düştüm.
"Şimdi tekrar v*rursun falan. Önceki yara kapanmadan ö*meme sözü veremem gülüme. Ondan."
Gözlerim tekrar açıldığında yüzümde istemsizce oluşan o gülümseme bütün bedenimde hakimiyet kuruyordu. Doğrusu Alparslan bunu çok iyi başarıyordu. Her ne olursa olsun, yaşanan tüm mevzulara rağmen yüzümde gülümseme oluşturabiliyordu. Gülüşümü sürdürerek zihnimde bu düşüncelere yer verdiğimde ani ruh hali değişimimin üçüncü evresindeydim sanırım. Zira duygusallık ve sinir hâli bitmişti. Şimdi durgunluk vardı bedenimde. Hiçbir şeyi düşünemeyeceğim seviyede bir durgunluktu bu. Bunun sonucu sayesinde o demese yarasına bakmak gelmiyordu aklıma. V*rma kelimesini duyduğum an yapmam gereken şeyi anımsayarak yutkunup bakışlarımı bedenine diktim. Üstünde bir hasta elbisesi vardı.
"V*rmak demişken... Aç bakacağım."
Sözlerimle paralel olarak bakışlarımı bedeninde gezdirdim. Alparslan ise yutkunarak duraksıyordu.
"Neye bakacaksın?"
Bakışlarımı saniyelik yüzüne getirdiğimde gülüşüne denk düşerek anlamsız bir ifadeyi yüzüme yerleştirdim. Ardından tekrar bedenine bakındım ancak bu kez ellerim üstündeki örtüyü çekiyordu.
"Yarana..."
Kıkırdayarak başını sallayıp yeniden iç çektiğinde gözlerim onu tekrar buluyordu.
"Kapıyı kilitle önce yavrum. Gelmesin kimse."
Ağzımı birkaç kez aralayıp kapattım sözleriyle. Cümlesinde mantık aramaya çalışıyordum aslında. Yarasına bakmamda ne gibi bir sakınca vardı ki birinin gelmesinden çekiniyordu?
Bakışlarım kapı ile bedeni arasında gezindi kısa bir süre. Hakikaten ona verecek cevap bulamadım çünkü. Neyse ki Alparslan uzunca bir süre geçse de anlamadığımı idrak ederek yeniden öne atıldı.
"Soyunacağım yavrum. Kilitle kapıyı."
Yutkunarak başımı refleksle sallayıp elimden destek alarak ayağa kalkmayı denedim ama aynı anda aklıma bunun için onun çabalamaması dikişlerini zorlayacağı geldi. Olduğum yere tekrar çöktüğümde içimden geçen dışımda yankı buluyordu.
"Sen dur, ben hallederim."
Cümlemi ona işittirirken bir yandan da ellerimi bedenine yaslayarak üstündeki elbisenin düğümlerini bulmaya çalıştım. Arkada olmalıydı. Yani kalkması gerekiyordu ama yine de ellerimle sağa sola bakındım.
Alparslan hareketlerim bedeninde gezinirken şaşkın bir ifadeyle yutkundu.
"Sen mi soyacaksın beni?"
Başımla onu onayladığımda elim beline doğru gidiyordu. Elbisenin bağlanmış ipleri tahmin ettiğim gibi arkadaydı ve biri elime dolanmıştı bile. Odaklandığım için onu mırıldanarak onayladım.
"Hıhı..."
Yutkunuş sesi duyduğumda ellerim beline daha çok yaslanıyordu. Hedefim onun yerinden kımıldamasına gerek kalmadan düğümler bu şekilde açmaktı ama doğrulmaya çalışması buna engel oldu. Şaşkınlıkla ona bakınıp ağzımı araladığımda ellerinden boşta olanı yanındaki komodine uzatıyordu.
"Dur yavrum, kitleme kapıyı falan. Hastaneyi boşalttıracağım."
Yutkunarak duraksayışımı sürdürdüğümde hakikaten elini uzatarak ahizeye ulaştı. Ben şaşkın bakışlarımı sürdürdüğümde ise yine tek eliyle bir numarayı tuşluyordu. Bir elimi öne atarak engel oldum bunu yapmasına. Neden olduğumu bilmeden yapsam da zihnim karmaşık olmasına rağmen bunun yanlış olduğunu idrak edecek kadar ayıktı.
"Hayır, arama kimseyi! Sadece yarana bakacaktım ama vazgeçtim. Enfeksiyon kapar belki."
Dudaklarımdan dökülen kelimeleri işiterek ahizeyi yavaşça bırakıp gözlerime bakındı. Ciddi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. İstediğini ya da aradığını görmüş olmalı ki gözlerini kapatıp açarak yüzüne kırık bir ifade yerleştirdi.
Hasta olduğu halde yarasına bakmak için soyunmasından bir şey çıkacağını düşünüyordu. Çok saftı ya da bana karşı çok açtı. İki ihtimal de benim gözümde eskiden yani Çelik olduğum zamanlarda eşitti. Ancak Hazan Kandemir bu ihtimallerden ilkini direkt görmezden gelerek açlığına yordu yaptıklarını.
Bu düşünce ise benden başka bir kadına dokunmuş olma ihtimali nedeniyle içimde bir öfkeyi körükledi. Öfkem bakışlarıma yansıdığında Alparslan iç çekerek eski konumuna dönüyordu.
"Neyse, sonra soyarsın yavrum. Vaktimiz bol."
Yutkunarak küçük bir tebessümü yaydım yüzüme. Boldu vaktimiz, her şeyi konuşacak kadar boldu. En önemlisi evladımız olsa da şu an anlatmaktansa özel bir anda anlatmak istiyordum. Bu sebepten önceliğim Güliz ve Dağhan olacaktı. Yeniden göğsüne uzandım bu yüzden. Gözlerine bakmadan sözlerimi ona işittirirsem eğer çok daha etkili olacaktı.
"Dağhan elimde, amcasıyla beraber."
Cümlemi dudaklarıma iliştirdikten kısa bir süre sonra işittim erkeksi sesini. Zira Alparslan duyduklarıyla küçük de olsa bir duraksama yaşamıştı. Neyse ki bu duraksama sesini tenime ve kulaklarıma duyurmasıyla son buldu.
"Ne...Ne dedin?"
Gülüşemeyerek bedenime gurur ekledim. Fazlasıyla hafife alınıyordum. O her ne kadar aksini iddia etse de onlarla aşık atacak kadar güçlü olmam bozguna uğramasını sağlıyordu. Sırıtışımı büyüterek yüzümdeki haklı gururu görmesini sağlayıp atıldım öne.
"Dağhan ve Sancar elimde dedim. Kaçırdım ben ikisini de."
Yutkunarak gözlerimin en içine baktı. Bunun nedeni ciddiyetimi sorguluyor olmasıydı. Hakikaten yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyordu.
"Nasıl?"
Anlamakta ve duyduklarına inanmakta zorlanıyordu Alparslan. Bu da benim tahminimi doğruya çıkarıyordu. Aslında itiraf etmek gerekirse Dağhan'ın kibrini anlamamış olsam onları oyuna getirmem bu kadar kolay olmayacaktı. Kısa süreli iş birliğimizde karakter analizini hayli doğru yapmıştım. Zira Dağhan tanıdığım kadarıyla pusuya düşürmek için plan yaptığımda pusu kurulan eve gidip bana saldıracak kadar delikanlı bir adam değildi. O tam aksini yapardı. Kendisi gitmek yerine adamlarını gönderirdi ve beni adamlarının bile alt edeceğini düşünürdü. Bunun nedeni kibirdi. Hafife aldığı için pusuma kanmadığını bizzat göstermek yerine adamlarıyla beni alt ederek hem planımı bozmayı hem de gücüme hakaret etmeyi hedeflerdi. İşte bu yüzden o eve değil de diğerine gideceğine emindim. Yine aynı sebeple çok kolay bir şekilde yakalamıştım onları. Zira bir yönde de bütün adamlarını gönderip gizli olduğunu düşündüğü adresine tek gitme salaklığını sadece o yapardı. Biz gitmeden önce o evin etrafı sarılıydı. Adamlarımın küçük bir temizlik yapması gerekmişti. Ancak Dağhan'ın yalnızca iki koruma ile gelme salaklığını yapması işimi daha da kolaylaştırmıştı.
"Tuzak kurdum onlara. Benim için çocuk oyuncağı."
Şaşkın ifadesine azar azar sırıtma eklenmeye başladı. Bu sırada eli yanağımda geziniyordu ve dudağını yalayarak konuşuyordu.
"İşte benim kadınım..." Sırıtışını büyüterek ona gamzelerini de ekleyip devam etti. "Güzel, güçlü ve dik başlı."
Yutkunup gözlerine baktığımda bakışlarındaki gurur içimde küçük bir kıpırtı oluşturdu. Alparslan ise bu kıpırtının bedenimi sardığı esnada dudaklarıma bakarak iç çekiyordu. Eli paralelde yanağımdan çeneme doğru kaydı. Onu tutarak yüzümü yüzüne yaklaştırmaya başladığında bedenimde üşüme hissederek irkildim ama bunu ona yansıtmadan bakışlarıma bayık bir ifade ekledim. Başını eğip dudaklarıma daha çok yaklaştı sonra. Bayık bakışlarım karanlığa gömüldüğündeyse dudaklarının soğukluğu içimdeki ürpertiye eşlik etmeye başladı. Öpüşleri başlangıçta oldukça sakindi. Teninin sıcaklığının aksine buzla karışık olan dudaklarındaki tat içimi iştahla fethediyordu. Ancak bu öpüşler ilerleyen dakikalarda hoyratlaşarak ikimizin dudaklarını da aleve verdi. Ellerimle yüzünü kavrayarak yan konumlanan başıma rağmen yüzüne daha çok yaklaştım. Alparslan da bu yaklaşımımdan faydalanıp sertleştirdi öpüşlerini. Bu s*rtliğe elimden geldiğince karşılık vermeye çalışarak yanaklarını okş*dım ben de. Bir süre bu şekilde öpüştükten sonra Alparslan dilini öpmesi için araladığım dudaklarımdan ağzıma doğru ilerletti. Benim dilimi bularak çekiştirmeye başladığında bunun şokunu yaşayacak fırsatım olmadı. Çünkü duyduğum düşme sesi irkilerek dudaklarımızı ayırıp o yöne dönmeme sebep oldu.
Alparslan da refleksle aynı yöne döndüğünde karşımızda bir hemşire vardı. Kahve uzun saçları sıkı bir topuzla yapılmıştı ve teninin buğdaylığına tahminimce yaşadığı utançtan yüzüne eklenen kırmızılık eşlik ediyordu. Yutkunup bakışlarını kaçırdığında elindeki tepsiyi düşürdüğünü fark ettim. Telaşlı bir ifadeye bürünerek eğilip tepsiyi toplamaya başladığında telaşı sesine de yansıyordu.
"Öz..Özür dilerim Alparslan Bey ben... Serum için..." Tepsiyi titreyen elleriyle toparlayıp zar zor ayağa kalkarak başını eğdi ve devam etti. "Gelmiştim."
Bakışlarım adını zikretmesiyle Alparslan'a döndüğünde refleksle toparlanarak bedenimi dik bir konuma getirmiştim. Onun bakışları da eğikti bu sırada. Sanırım yakalanmamız dolayısıyla utanmıştı ve benim de ondan bir farkım yoktu. Derin bir nefes vererek gülümsemeye çalıştığında onu rahatlatmak adına sakin ve anlayışlı bir ses tonunda başladı konuşmaya.
"Önemli değil hemşire hanım. Bitmiş zaten bu serum."
İkinci cümlesini sağ koluna bakarak kurduğunda ben ayağa kalkarak yanında dikilmeye başladım. Gözlerimi karşımdaki kadında tutmamaya özen gösteriyordum. O da buna karşılık vererek titrek bir sesle konuşuyordu.
"E...Evet ben... Çıkaracağım onu. Şey...Diğer hemşire birazdan...Takar yenisini."
Alparslan onu başını sallayarak onayladığında karşımızdaki kadın titrek adımlarla Alparslan'a yaklaşarak damar yolunu kapatmadan serumu çıkardı. Elleri bu işlemi yaparken hayli titriyordu. İşini bitirdiğinde ise ikimizin de yüzüne bakmadan ağzının içinde 'geçmiş olsun.' Diyerek çıktı odadan. Alparslan kapı sesini duyduğu an bana bakarak göz kırptı.
"Evlenecek misin benimle?"
Bakışlarımı gözlerinde tutarak kaşlarımı havalandırıp mırıldandım. "Ne?"
Alparslan ise buna sırıtışını büyütüp iki kolunu birden başının arkasına atarak cevap verdi. Hayli keyifli görünüyordu.
"Az önce adımız çıktı gülüm. Evlenecek misin benimle?"
Gözlerimi kısarak yutkunduğumda keyifli haline şaşkınlığım eşlik ediyordu. Bir yandan da başımda derin bir sızı vardı. Sözlerini bu sızı yüzünden idrak edemiyordum.
"Alparslan..." Yutkunup elimle başımı ovmaya başladığımda gözlerim çoğunlukla kapalıydı. "Ben..."Derin bir nefes vererek devam ettiğimde zihnim ilk aklımdan geçen şeyi dilime döküyordu. Esas olarak ona söylemek istediğim şey bu değildi. Karmaşıktım. Bu karmaşıklığım cümlelerimi toplamama engel oluyordu. Şaka yaptığını ve bu şakada bir gerçeklik payı olduğunu çok iyi biliyordum ben ama buna rağmen oluyordu her ne oluyorsa. Beynim algılıyordu sözlerimi ancak başka cümleleri dilime döküyordu.
"Ben ne yapacağımı bilmiyorum." Bakışlarım ani olarak ona döndüğünde kaşları merakla havalanarak çatılıyordu. "Dağhan konusunda... Ne yapacağımı bilmiyorum."
Cümlemi tamamladığım an bana güven vermek istiyormuş gibi gülümsüyordu. Gülüşü rahatlık ve güç doluydu. Bir elini bana doğru uzatarak elimi kavradığında ona yakın bir konumda olmam nedeniyle rahat hareket ediyordu. Tuttuğu elimi dudaklarına götürerek konuşmaya başladı.
"Sen bir şey yapma güzelim, ben hallederim."
Gülümseyerek elime ıslak bir öpücük bıraktıktan sonra devam etti. "Harbi...Dağhan'ı niye kaçırdın ki sen?"
Sorusunu işiterek boşluğa dalıp yutkundum. Zihnim bana oyun oynuyordu yine ancak hayal misali de olsa hatırlıyordum olanı biteni. Vezir onlara çalışıyordu. Bu da kızımın onun ve amcasının elinde olma ihtimalini güçlendiriyordu ki zaten bana Alya'nın Alparslan'ın kızı olduğunu açık açık söylemişti. Bildiğini gizlememişti. Kızım babasının Tetikçi olması nedeniyle kaçırılmış olabilirdi. Alper'in ö*ümü de benim nefretimi körüklemek içindi. Aklımın başımda olduğu belirsiz bir anda planın bu şekline inanmıştım. Parçalar böyle birleşiyordu zihnimde.
"Onun kızımı kaçıranlarla bir ilgisi olduğunu söylemiştin. Ben de bunu kanıtladım."
Başını aşağı yukarı sallayarak karşısına bakındı. Ardından yutkunarak söze girdiğinde oldukça ciddi görünse de elimi bırakmıyor, sıkı sıkı tutuyordu.
"Alper..." Gözlerini kapatıp öfkeyle soluduğu an az önce sıkı sıkıya sarmaladığı elimi bıraktı. Ben bu hareketiyle şaşkınlıkla dolarken devam etti. "Pis işlerle uğraşıyordu. Dağhan tek başına yapmamıştır. Başka birileri daha var."
Elimi bırakan elini yumruk yaparak boşluğa bakınmaya başladı. Yüzünde oldukça soğuk bir ifade vardı. Alper'in adının geçtiği an oluşmaya başlamıştı bu soğukluk ve her geçen saniye artıyordu. Derin, sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğunda elimi bıraktığı için yaşadığım afallamayı yeniden eline atılarak dindirmeye çalıştım. Bir yandan da kalkmama rağmen kapatmadığı boşluğa oturuyordum.
"Sancar'ı bu yüzden aldım zaten ama ne yapacağımı bilmiyorum. Onları konuşturmayı denemek istedim. Yani kaçırırken ki amacım buydu ama şimdi..." Elini sıkı sıkıya sarmalayarak güç almak ister gibi devam ettim sözlerime. "Kafam çok karışık, çok dolu."
Elini tekrar sarmadığım an buruk bir tebessümü yüzüne yerleştirerek bakındı gözlerime. Ben bu sırada hakikaten ne yapacağımı bilmediğimden uzun bir zaman sonra ilk kez birine içimi döküyordum. Açık konuşmak gerekirse onun hikayesini duymasam hiçbir zaman masum olduğuna inanmayacaktım. Şimdi bile içimde çokça büyük soru işaretleri vardı ona karşı. Ancak bu konuda masum olduğuna inancım tam olduğundan sözlerim ona perdesizdi.
"Ben Dağhan bunu niye yaptı? Onu merak ediyorum." Ağzımı aralayarak konuşacağım esnada duraksamadan devam etti. "Bırak onları Hazan."
Bakışım sertlik kazanarak öfkeye büründüğünde elini aynı sertlikte bırakarak sinirimi dudaklarımdan dökülen bir nidaya yansıttım. Bana onları bırakmamı söylemesi öfkemi harlamıştı.
"Ne demek bırak onları?"
Alparslan gözlerini kapatıp yutkunarak sıkıntılı bir solukla duraksamadan konuşmaya başladı.
"Bu böyle olmaz. Şimdi kaçırdın, ikisini de elinin altına aldın. Eyvallah ama sonra? Sancar da Dağhan da c*nını verir tek kelime etmez. Zaten tek kelime edecek kadar durmazlar elinde. Kurtulurlar bir şekilde."
Derin ve sıkıntılı bir nefes vererek başımı olumsuz anlamda salladığımda içimde çok fazla öfke birikmişti. Ancak Alparslan bu öfkeyi dillendirmeme henüz ağzımı aralamışken engel oldu.
"Benim aklıma gelmedi mi sanıyorsun? Şimdiye kadar ikisini de bin defa alır, bin defa sorgulardım. Hatta s*kardım kafalarına ama böyle olmaz. Bu şekilde bulamazsın kızını."
Kızını...
İçimden kızımızı diyerek ağzımı bunu dillendirmek adına araladım. Ancak Alparslan engel oldu itirafıma.
"Sancar organ mafyası. Avrupa'nın en büyük organ mafyası o ş*refsiz! En baba iki güne kaçar elinden. Sonra misliyle cevap verir. Ben boş durmam bu sefer. Yüz bin misliyle karşılık veririm o ite!"
Bakışlarını yüzümde tutarak başını gözlerimi eğdiğim yöne doğru çevirdiğinde istemsizce yüzüne bakındım. O ise konuşmaya devam etti.
"Ama o zaman savaş çıkar işte. Ben aynı b*ku dört yıl önce de yaşadım."
Gözlerimi kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdığımda içimde karmaşık duygular hakimdi. Bir yanım acı çekiyordu. Kızımın, Alper'in, elimle hayatını mahvettiğim bütün canların acısını çekiyordu. Buna o da dahildi. Diğer yanım ise karmaşıklığa teslimiyet gösteriyordu. Sancar'a, Dağhan'a ve hatta Vezir'e ne yapacağımı düşünüyordu. Cevapsız kalarak içime büyük bir sıkıntıyı harlıyordu. Alparslan bu ayrılan iki yanı ve çelişkimi, üzgünlüğümü görüyormuş gibi iç çekerek elini dizime koydu.
"Bir gün ver bana. Bu gece düşüneyim ne yapacağımızı. Tamam mı?"
Gözlerim anlık olarak onu bulduğunda başım olumlu anlamda aşağı yukarı sallanıyordu. Onayım bittiği an başım yeniden eğik düşerek zihnim düşüncelere daldı. Tekrar duygusaldım şimdi. Duygusal ruh halim yeniden baş göstermişti. Alparslan bunu da fark etti ve sağ elini çeneme yerleştirerek dolu gözlerimle ona bakmamı sağlayıp iç çekti.
"Yasaksın bana. Karşı koyamıyorum." Sol elini sol göğsüne bastırarak devam etti. "Şuraya söz geçiremiyorum." Elini göğsüne bir süre bastırarak iç çekişini sürdürdü. Hemen ardından duraksamadan dudaklarını başıma yaklaştırarak alnımdan öptü. İçli bir öpüştü bu. 'Bana aitsin.' 'Benim olmanı istiyorum.' Der gibi bir öpüştü.
...........................................................
On gün sonra
İlahi bakış
Alparslan adımlarını salona doğru ilerletirken yavaş yavaş yürüyordu. Yarasında büyük ölçüce iyileşme olmuştu. Taburcu olmasının ardından sekiz gün geçmişti. Vurulmasının üstünden ise neredeyse iki hafta geçiyordu. Toparlanıyordu. Her geçen gün daha da iyiye gidiyordu. Baharı ile birlikte baharının baharını bulmak için bir plan yapmışlardı. Alparslan bu işin çoğunu şimdilik Hazan'ın yapmasından rahatsızdı. Zira tam olarak iyileşemediği için Hazan onun yanında yer almasını istemiyordu.
Hazan...
Alparslan bir haftadır sevdasının adının aklına geldiği her an ergen aşıklar misali sırıtıyordu. Hazan'ın onu affetmesi ve ona inanması hâlâ hayal gibi geliyordu ona ama gerçekti, affetmişti. İki gün boyunca hastanede yanında kalacak ve on gündür ona her akşam kendi elleriyle çorba yapacak kadar çok affetmişti. Alparslan bunu düşündükçe ömründe yaşamadığı kadar çok mutluluğu içinde taşıdığını hissediyordu.
Bu on günlük süreçte ona defalarca kez yokluğunda yaşadıklarından bahsetmek istemişti ama Hazan hepsini bir şekilde geçiştirerek konuyu kapatmıştı. Alparslan anlıyordu; sevdası konuşmak için uygun bir zaman kolluyordu. Hatta anlayışı sevdasının da ona bir şeyler anlatacağını sezmesiyle sürüyordu.
Derin bir nefes vererek sırıtışını sürdürdüğünde adımları salona son buldu. Ailecek bir haftadır yalının salonunda vakit geçiriyorlardı. Ev hastaneye dönmüştü. Zira onun ardından Dayı da küçük bir kalp krizi geçirmişti. Durumu iyi olsa ve kısa sürede toparlansa da onun kalbindeki sorun tüm ev halkını endişelendiriyordu. Alparslan Dayı'yı o iyileştikten sonra Almanya'ya göndermek için zor söz almıştı. Elif de hastaydı. Evin neşesi ve küçük prensesi mevsimsel bir grip geçiriyordu. Abisi Arslan ise onunla neredeyse bir haftadır doğru düzgün konuşmuyordu. Arslan sevdasını bu konuda dahi savunmasına bozulmuştu. Kardeşinin ona arka çıkmaması yüzünden bu haldeydi. Alparslan bunu anlasa da abisiyle konuşma fırsatı elde edememişti. Adımını salondaki geniş koltuğa doğru ilerletirken ortadaki büyük sehpanın üstünde resim yapan Elif'i görerek gülümsedi. Dayı da kanepede uzanıyordu. Üstündeki ince pikeyi hafifçe katlamıştı ve doğrulur pozisyonda sarı kızıyla konuşuyordu.
"Aferin sarı kızım benim! Ha bizim domuz uşakları da çiz!"
Elif başını sallayarak onu onaylarken bir yandan da burnunu çekiyordu. İki gündür okula gidemediği ve hasta olduğu için çok üzgündü. Belli ki kafası dağılsın diye dedesini çizmeye karar vermişti.
"Tamam dediş çiziyorum. Böcüş yeni kalem almış bana. Gördün mü?"
Alparslan adının geçtiği an onu fark etmeyen yeğenine cevap vermek için kıkırdadı. Elif'in sırtı amcasına dönüktü. Alparslan Dayı'nın omzuna vurarak yanındaki geniş koltuğa yayıldı.
"Nereden görecek bal arısı? Göster bakayım dedene kalemlerini!"
Elif amcasının adını duyarak sıçrayıp arkasını döndü. Yüzüne yerleşen gülümsemeyle ayaklanarak ona doğru koştu sonra. Tam beş gün görmemişti onu. Eve dönse de o beş günlük özlemini unutamıyor ve sürekli amcasına sarılıp hasret gideriyordu.
"Amca!"
Alparslan ona doğru koşan yeğenine hafifçe eğilip kollarını açarak cevap verdi. Bu sırada bir yandan da gülümsüyordu.
"Amcam!"
Elif amcasının bedenine sarıldığı an Alparslan saçlarının arasından küçük buseler aldı. Ona verdiği değer çok ayrıydı. Abisinin yengesinin ö*ümünü kabullenemediği süreçte Elif'le o ilgilenmişti. Süt annesi yani dadısı da yanlarındaydı ama Alparslan bu sayede aralarındaki bağı farklı bir noktaya eriştirmişti. Dayı ise birbirine sarılan canlarını gördüğü an Rabbine ona ömrünün son demlerinde de olsa bir aile verdiği için şükrediyordu. Ancak sözleri şükretmesini değil de endişesini yansıtacaktı.
"Kizum dur! Uşağın dikişi atacak!"
Alparslan Dayı'nın sözleriyle kıkırdayarak dudaklarını yaladı ve bedeninden homurdanarak ayrılan yeğenine göz kırptı.
"Bir şey olmaz Dayı'm. İyileştim sayılır."
Elif amcasının göz kırpmasıyla sırıtarak ceketinin eteklerini sıktı ve Dayı'ya bakamamaya özen gösterip yavaşça onun kucağına tırmanarak dizine oturdu. Alparslan eve geldiğinden beri dibinden ayrılmayan yeğenine gülüşlerinin en özelini gönderdiği an içinde bir sızı peydah oluyordu. Sevdasının da vardı bir kızı. Elif'ten küçüktü, küçücüktü. Aklından eskiden de bir an bile çıkmayan o küçük kız çocuğu artık beynine kazınıyordu. Alparslan o meleğe kavuşmanın ve kokusunu almanın hayaliyle yaşıyordu. Hazan ona kızının fotoğrafını gördüğünden bahsetmişti ama bundan emin değildi. Zira eve tekrar döndüğünde görememiş. Zihni çok karmaşıktı ve Hazan artık bunu ona çekinmeden söylüyordu.
Sevdası ondan bir şey saklamıyordu. Sevdası ona artık yaralarını gösterecek kadar çok güveniyordu. Alparslan ise o yaraları sarmak için gönlünü de bedenini de feda etmeye hazırdı. Üstüne titriyordu onun. Yel eser, saçı bozulur diye rüzgârdan bile sakınıyordu.
Derin bir nefes daha verip yeğeninin saçlarını okşamaya başladı. Elif huzurla amcasının ellerinden birini gıdıklıyordu. Alparslan gıdıklanmasa da ona kıkırdayarak cevap veriyordu. Ancak kıkırtısı salonun girişinde duyduğu hareketlilikle son buldu.
Arslan Tufanlı, Toygar ve Hüseyin ile birlikte onlara doğru yaklaşarak konuşuyordu.
"Her kimse ben sorarım hesabını. Siz diğer mevzuyla ilgilenin."
Dayı konuşmaya duyduğu an kulak kabarttığından Alparslan'ın meraklanmasına fırsat tanımadan öne atılarak konuşmaya başladı.
"Hayirdur uşaklar?"
Arslan Dayı'sına bakıp gülümseyerek onun ayak ucuna oturdu. Toygar ve Hüseyin ise karşıda bulunan kanepeye oturduğunda Elif evde tanıdık insanları gördüğü için rahatlıkla amcasının elini gıdıklamaya devam ediyordu. Evleri mahremdi. Küçük bir kız çocuğu yetiştiğinden kapıdaki adamlardan yalnızca iki kişinin; Toygar ve Hüseyin'in eve girmesine müsaade vardı. Olağanüstü durumlar dışında kurallar bu şekildeydi.
Arslan kızına göz kırparak iç çektiğinde karısının yüzünü bir kez daha anımsadığı için içinde oluşan heyecana kapılıp kısa bir an Dayı'nın sorusunu cevapsız bıraktı. Fakat bunu idrak ettiği an boğazını temizleyerek karşısındaki saçlarına ak düşen mavi gözlü adama en rahat bakışlarını gönderdi. Kızı buradayken işlerden bahsetmiyordu.
"Bir şey yok Dayı'm. İş güç..."
Dayı Elif var diye anlatmadığını bildiğinden başını sallayarak geçiştirdi onu. Tahminine göre Yılmaz'ın ö*ümü nedeniyle olanlarla uğraşıyordu. Hazan kendini korumak için mecbur kalsa da onların başını derde sokmuştu. Zira Yılmaz Yazgın'ın ö*ümü bütün yeraltında deprem etkisi yaratmıştı. Haliyle masa da acil toplanma kararı almıştı. Şu an Alparslan'ın sağlık durumunu bahane ederek erteliyorlardı ancak daha önce Hazan'ın o masaya Alparslan'ın elini tutarak oturması nedeniyle bu işin ucu onlara da dokunacaktı. Üstüne bir de Sancar mevzusu eklenmişti. Hazan başlarına sürekli dert açıyordu. Bu konuda Alparslan her ne kadar sevdasının gücüyle gurur duysa da ailesine hak veriyordu. Çünkü Hazan önce Dağhan'ı kaçırmıştı. Ardından amcasının onu kurtarmak için gelişiyle ikisini birden kaçırmıştı. Serbest bırakmıştı şimdi ama sorunlar bununla bitmiyordu.
Dağhan da Oflu Turan da ona misliyle cevap vermeye yelteniyordu ancak karşılarına her yerde Nişancı çıkıyordu. Arslan küs olsalar dahi kardeşini hasta haliyle yormamak için kendini feda etmişti. Hazan'a sinirli ve kırgın da olsa bunu hem kardeşi için hem de yeğeni için yapıyordu. Alparslan ise abisinin yalnızca ona verdiği değerden yaptığını zannediyordu.
Alparslan iş güç dendiği an kıkırdayarak arkasına yaslandı. Gülme nedeni aklına gelenlerdi. Bütün alem Hazan'ın Dağhan'ın altından kadın aldığını konuşuyordu. Karizması fena halde çizilmişti Dağhan'ın. Bu dedikoduyu yayan kişi belirsiz olsa da gerçek oluşu güldürüyordu onu. Gülüşü öfkedendi. Her ne kadar sevdasının gücü konuşulsa da onun Dağhan'ı o halde görmesini sindiremiyordu. İşin kötü yanı ise sindiremediğini de neden böyle bir şey yaptığını da onun çıplaklığının ne kadarını gördüğünü de soramıyor oluşuydu. Zira sevdası onu ilk defa affetmişti ve bir daha kaybetmekten çok korkuyordu. Aralarındaki şeye sevgililik ya da flört diyemese de bir şeyler yaşadıklarına emindi.
Zira on günde bin on yedi kez öpüşmüşlerdi. Bu öpücüklerin en uzun sürelisi yirmi iki dakikaydı. Alparslan her saniyesini kalbinin kıpırtısıyla saymıştı.
"Eyi... İşinize gücünüze bakun, pis hayvan gibi işler etmeyun!"
Arslan kıkırdayarak yavaşça Dayı'sının dizine vurdu. Yine başlıyordu azarlanmaları. Dayı dördünü bir arada gördüğü her an öğüt moduna geçiş yapıyordu.
"Ne hayvanlığımızı gördün be Dayı'm! Valla alınıyorum artık."
Dayı iç çekerek dudaklarını yaladığında onların zamansız gelişine saydırıyordu. Sözlerinin asıl nedeni buydu. Zira az sonra gelselerdi Alparslan'a Hazan'ın kızlarını anlatıp anlatmadığını soracaktı. Arslan'ı bizzat tembihlemişti. Gizliden gizliye yeğenini arayacak ama kardeşine anlatma işini onun anasına bırakacaktı. Arslan büyük sözü dinleyerek ona boyun eğse de biraz da bu sebepten bir haftadır kardeşiyle doğru düzgün konuşmuyordu. Onun öncesinde de işleri bahane ederek yanına uğramamıştı. Çünkü konuştukları ve göz göze geldikleri her an ağzından kaçıracak gibi oluyordu.
"Ha bağa bir pancar çorbası etmedunuz!"
Arslan kıkırdayarak istemsizce kardeşine baktığında bakışları onun yeşil hareleriyle denk düştü. Alparslan özür dilemek için fırsat kollar gibi bakıyordu ona. Ancak özrünü duyacak yüzü yoktu. Zira kardeşinden çok büyük bir şey saklıyordu.
"Yav Dayı'm ayıptır! Daha yeni sofrada içtin ya çorbanı?"
Alparslan söze girdiğinde Dayı ona bakarak omuz silkti. Söyleyecekleri vardı ve aklına gelen ilk bahane bu olmuştu. Elif tekrar burnunu çektiğinde bakışları saniyelik olarak yeğenine kaydı ve istemsizce elini onun alnına atarak ateşini ölçtü. Abisi bu sırada onun gözlerine bakıyordu. Alparslan gözlerini kapatıp açarak tepki verdiğinde ateşinin normal olduğunu abisine anlatmaya çalışıyordu.
"Olsun. Ha ben yine acuktum. Büyük uşak, kalk git Huriye'ye de bana çorba kaynatsun."
Arslan kendisine seslenmesiyle başını olumlu anlamda sallayarak iç çekti. Bu sırada kızının hapşırmasıyla dikkati dağıldı.
"Burnum aktı."
Elif burnunu küçük eliyle kapatmaya çalışırken babası öne atılarak önce kızının derdini gidermek istedi. Bakışı kısa bir anlığına odada gezindiğinde peçete göremedi. Bu sebeple Hüseyin'e dönerek dillendirdi sözlerini.
"Hüseyin küçük hanıma peçete getir oğlum. Şu burnunu kızartmayandan mentollü... Huriye abla versin."
Hüseyin emri alarak 'Tamam abi.' Diyerek kalktığında Arslan kızının yanına ilerledi. Bu sırada Elif amcasının kucağından yavaşça inerek babasına doğru yürüyordu. Arslan bir yandan da Dayı'nın sözlerine cevap veriyordu.
"Tamam Dayı'm. Hüseyin söyler şimdi, getirirler."
Dayı homurdanarak iç çektiğinde derdinin merakı öfkelenmesine neden oluyordu. "Ula o tas kafalı uşak nereye akıl etsun? Sarı kıza peçete almaya saldın ya uşağu?"
Arslan onun sözlerini duyarken bir yandan da kızına sarılarak konuşuyordu. "Balım... Ağrın var mı babacığım?"
Elif başını sağa sola sallarken elleriyle burnunu, dolayısıyla ağzını kapattığından babasına cevap vermek istemiyordu.
Arslan ise durumu anlayarak alnından öpüp ateşini kontrol etti. Kardeşinin de gözleriyle söylediği gibi ateşi yoktu.
"Tamam Dayı'm. Ben şimdi söylerim."
Kızının saçlarını okşayarak alnını öptüğünde peçetesi gelmişti. Paketi açıp kızına uzattığı esnadaysa yavaşça ayağa kalkarak mutfağın yolunu tuttu. Elif burnunu silerken ise Hüseyin eski yerine tekrar oturuyordu. Dayı bunu fark ettiği an birinden kurtulduğunu ama diğer uşakların başına kaldığını düşünerek tekrar homurdandı.
"Ha sen nereye oturaysin?" Hüseyin Dayı ile göz göze gelip yutkunduğunda Alparslan'a bakıyordu. Dayı bugünlerde biraz tuhaftı ve anlam veremiyordu. Alparslan da ona bakan adama kıkırdayarak cevap verdi. Özellikle son birkaç günde her anlamda mutlu hissediyordu. Sevdasının varlığı ve aile sıcaklığı yaralarının daha hızlı sarılmasına neden olmuştu.
"Ne emrettin Dayı'm?"
Dayı omuz silkerek boşluğa bakıp dudaklarını yaladığında aklına Hüseyin'in yemek sevdasından ve göbeğinden başka bir şey gelmiyordu.
"Bana senin şu kurulardan getiresun. Tadım edeceğum."
Hüseyin şaşkınlıkla ağzını aralarken istemsizce sordu sorusunu. "Ne kurusu Saadettin abi?"
Dayı tekrar homurdanarak dizine vurduğunda sabrı kalmamıştı. Sorusunu bir türlü soramıyordu.
"Ne kurusu olacak ula! Bahçede yiyiydun! Gördüm senu! Ha öyle ayı gibu yediğuna göre var o tarifte bir fışkı! Getur bakacağum!"
Hüseyin tekrar Alparslan'a baktığında onun da şaşkın olduğunu idrak ederek emri yerine getirmekten başka bir çözüm göremedi. Zira Alparslan da aynı şeyi düşünüyordu. Dayı son günlerde oldukça tuhaftı. Hazan söyledi, söyleyecek. Uşak delirdi, delirecek derdiyle kendini öfkeye vuruyordu.
"Emredersin Dayı!"
Hüseyin de gittiğinde derin bir nefes vererek rahatlama moduna geçiş yaptı Dayı. Ancak tam rahatladığı an öfkeye bürünerek Toygar'ı fark etti.
"Sen ne edeysun?"
Toygar Dayı ile samimi olduğundan arkasına yaslanarak gülümsedi. "Oturuyorum Dayı'm. Sen ne edeysun?"
Dayı onun gibi Karadeniz ağzı yapmasına sinirlenerek burnundan soludu. Alparslan ise burnunu silen yeğenini kollarına çekerek saçlarının arasından bir öpücük alıyordu. Dayı ve onun öfkesine gülmeyi bırakmıştı. Az sonra sevdası ona çorba getirecekti. Her akşam sekizde geliyordu. Alparslan sırf o çorba getirecek diye akşam yemeği yemiyordu. Midesinin tamamını onun ellerinin değdiği çorbayla dolduruyordu.
"Ha ula edepsuz uşak! Kalk benum kemençemu getur!"
Alparslan bu isteğiyle yutkunarak bakındığında Elif tekrar amcasına sarılmak için kucağına çıkıyordu.
"Ne edecesun kemençeyi da?"
Toygar Dayı'yı taklit ettiğinde Dayı sinirlenerek Elif'in varlığını unutup elinde olan kumandayı havalandırdı. Ardından sarı kızının bakışlarını görüp gülümseyerek başladı sözüne.
"Ne edecesem edecem! Sana mı sorayrum uşağum?"
Elif'i görerek daha nazik bir tonda konuşsa da Toygar umursamadan arkasına daha çok yaslandı.
"Getiririm Dayı'm. Önce bir abime haberini vereyim."
Dayı ağzını tekrar reddetmek için araladığında Toygar Alparslan'a baktığından onun bakışı da Toygar'a dönmüştü ve merakla soruyordu.
"Ne anlatacaksın?"
Toygar beklediği cevabı alıp gülümseyerek derin bir nefes verdiğinde Tetikçi'nin en az kendisi kadar aslan olan dişisini ona anlatmaktan gurur duyuyordu.
"Abi hanımefendi yine ortalığı birbirine katmış. Dağhan'ın Mısır'da oteli vardı ya?" Alparslan başını salladığı an devam ediyordu. "Artık yok."
Yüzüne sinsi bir gülüş ekleyerek gururlu ifadesini omuzlarına giyindi Alparslan. Sevdasının gücü onu bile hayrete düşürecek seviyeye gelmişti. Bu on günde çok iyi işler yapmıştı ve bundaki en önemli pay Alparslan'ın onu ilaçlarına yeniden başlamaya ikna etmesiydi. Eğer ondan gizlemiyorsa alkol de kullanmıyordu.
"Ben anlamıştım zaten senin dişi versiyonun olduğunu abi. Yokluğunu hiç aratmıyor. Sancar'ın bastonunu b*ğazına bir d*yayışı vardı..." Dudaklarını büzerek ıslık çaldığında Alparslan bugün fazla gevşek olduğunu anlayarak ifadesine ciddiyet ekledi. "Karizma..."
Toygar bakışını fark ederek yutkunup doğruldu ve boğazını temizledi. Bu sırada Dayı da gururla dinliyordu olanı biteni. Elif ise amcası kulaklarını kapattığı için bir şey duymuyordu. Bu evde sık sık kulakları kapandığından artık sorgulamayı bırakmıştı. Bir çeşit oyun olduğunu sanıyordu.
"Yani abi... Allah sana bağışlasın yengemizi." Tekrar boğazını temizlediğinde korku her bir zerresini sarıyordu. Bu yüzden bakışını kaçırıp Dayı'ya çevirerek hızla ayağa kalktı.
"Ben kemençe getireyim Dayı."
Adımlarını arkasına vura vura attığında Dayı Alparslan'ın bakışını görmese de Toygar'ın bundan korktuğunu anlayarak kıkırdıyordu.
"Ha ula bir bakışla mum ettun uşağu!"
Alparslan sıkıntılı bir solukla arkasına yaslanarak Elif'in kulağını bıraktığında saçlarını okşamaya devam ederek konuşuyordu.
"Kimse öyle ağzını yaya yaya Hazan'dan bahsedemez Dayı. Yerini bilecek herkes."
Dayı istediği konu açıldığından hızla arkasını dönerek ona bakındı. Acele etmesi gerekiyordu. Kimse gelmeden soracaktı sorusunu. Zira hiç kimse gelmese az sonra Hazan gelirdi ki onu Alparslan'ın olduğu odadan çıkarmasına imkân yoktu. Zira Alparslan sevdası evindeyken onu dibinden ayırmıyordu.
"Hazan kizum sana bir şey dedi mi?"
Alparslan kendisine merakla bakan adama omuz silkerek cevap verdiğinde aynı merakın benzerini ifadesine takınıyordu.
"Ne gibi?"
Dayı yutkunarak tekrar konuştuğunda ayak sesleri duyduğundan kalbinin gürültüsüyle konuşuyordu.
"Ne bileyum uşak! Kizundan haber var midur?"
Alparslan başıyla onu reddederek olumsuz bir yanıt verdi. Dayı ise derin bir vererek rahatlıyordu. Bugün de bir tehlike yok demek oluyordu bu. Alparslan ise 'kızı' kelimesini duyduğu an içine kapanarak hüznünü giyindi. Zira sevdası cehennem ateşlerinde yanarken tüm gün evde oturmak canını yakıyordu. Bir an önce iyileşmek zorundaydı. En kısa sürede iyileşerek sevdasının kızını bulacaktı ve onun annesi gibi olan güzelliğine doyasıya bakarak o güzelliğin büyüyüşüne şahit olacaktı. Yaşama sebebiydi bu. Uyandığı günden beri yaşama sebebi o küçük kızdı.
....................................................
Dinlenmediği halde insanın ruhu huzur bulabilir mi? Yorgun olduğumu düşünüyorum ki zaten yıllardır yorgunum. Üç saatten uzun uyuduğum anlar nadir. O anlar Alparslan'ın kollarında uykuya daldığım istemsizce olanlar. Onun kollarında zamanın göreceliği artıyor. İzafiyet teorisini onunla olduğum her an tekrar ediyorum içimde. Sevgisini tattığım ilk günden beri böyle bu. Aradan yıllar geçse de ona bir şey hissedip hissetmediğimi tam olarak anlayamayacağım kadar hissizleşsem de böyle bu. Zaman onunlayken bükülüyor, hatta duruyor. Yine de zamanımın çoğu yorgunlukla geçiyor. Zira şu on gün de içinde olmak üzre canhıraşımın milat verdiği günden beri içim acılarla dolu. Bu acı öylesine büyük ki yıllardır ağzıma sevdiğim tek bir yemeği bile iştahla sürmedim. Az uyuyor, az yiyorum. Dolayısıyla dinlenemiyorum ve yorgunum. Ancak bu yorgunluğuma rağmen onunla olduğum, onun yanına gitmeye hazırlandığım her an içim huzurla dolu.
Şu an da o anlardan birindeyim. Çünkü ona çorba yapıyorum. Kokusu tüm mutfağı sardı. Öyle ki yutkunarak dakikalardır tadına bakmamak için direniyorum. Et yemeyi, bundan zevk almayı özledim. Yediğim her lokmanın boğazıma batmadığı o günlerimi özledim. Gözümden düşen bir damla yaşı çorbaya düşmemesi için özenle silerek ellerimi yıkadım. Uzun, çok uzun zamandır yemek yapmıyordum. Kızıma yapardım eskiden. Ek gıdaya alışması için türlü türlü tarifler denerdim. Elma severdi, keçi sütü severdi benim meleğim.
Bu düşünce içimde bir sızı oluştururken titreyen dudaklarımla ocağın tuşuna basarak kapanmasını sağladım. Bir taşım kaynamıştı. Şimdi tuzunu da kontrol edecektim ve tabii tadını da. Ancak bunu vicdanıma yük olmaması adına her gün Nare'ye yaptırıyordum. O yüzden küçük bir kâseye çorbadan koyarak bir de kaşık alıp salona ilerledim. Nare benim olaylarım nedeniyle mecburen sık sık aksatsa da derslerini ihmal etmemeye çalışıyordu ve oldukça yoğun çalışıyordu. Bu yoğunluk o kadar çok büyüktü ki son bir haftadır odasındaki masaya sığmadığından salonda çalışıyordu. Büyük yemek masası onun kitaplarını anca taşıyordu. Zaten o masanın kardeşimin dersleri dışında bir işlevi de yoktu.
Adımlarım yanında sonlanırken pür dikkat çalışmasını hayranlıkla izledim. Bir abla olarak babasının yapması gereken tüm sorumlulukları üstlenmiştim. Buna şu an notlarını düzenlediği tableti, yenilenen son model telefonu, laptopu ve hatta bilgisayarı da dahildi. Gerekli bütün teknolojik aletlerini dersleri başlamadan bir hafta önce almıştım. Önlük giyme töreni sonrasında ise hayatımın ilk ve tek gururu oluşunun hediyesini ilk arabasıyla almıştı.
Bakışları nihayet beni bulduğunda gülümseyerek iç çekti. Elimdeki çorbayı görmese de geliş nedenimi anlamıştı. Hemen ardından çorbayı masasına özenle bıraktığımdaysa komut almış gibi kaşığı kavradı.
"Bakalım Alparslan abinin çorbası nasıl olmuş?"
Kaşıkla çorbanın sıcaklığını hafifleterek yutkunduğunda içimden bütün her şeyi öğrendiğinden beri ona tekrar abi demesinin sevinci geçiyordu. Nare bu duruma çabuk adapte olmuştu; Çisem'in aksine. Alparslan ona göre hâlâ bağ bozumuydu. Hatta taş kafalı odundu. Bir türlü kabullenemiyor ve ona sövdükçe sövüyordu. Yine de ara ara düşünüp iç çekerek 'Turşuyu boz bari.' Diyordu. Her halükarda c*nsel manaya yoruyordu durumu.
Nare yeterince soğuduğuna kanaat getirdiği çorbasını yudumlamaya başlarken gülümseyerek tekrar bana bakıp konuşmaya başladı.
"Ne çorbası bu?"
Kaşık ağzından kaseye inerken cevapladım sorusunu. Alparslan et olmayan çorbayı içen erkeklere g*y dediği için on gündür evden et kokusu eksik olmuyordu. Sayesinde kelle paça yapmayı bile öğrenmiştim. Yardımcımız Emine hanımdan yardım almam gerekse de yapmıştım o çorbayı bile.
"Terbiyeli et çorbası. Kolaymış bu. İlk günden işkembe yapmıştım bir de böyle tarifler dururken."
Nare başını sallayarak çorbadan bir kaşık daha aldı. Bu sırada yorumunu yaparak içimi rahatlatıyordu.
"Bol sarımsaklı yapmışsın. Efsane olmuş."
Gülümseyerek başımı eğip çorbayı yudumlayan kardeşimin gözlerine bakındım. Eskiden yemek yapmayı bırak sebze doğrayamayan Hazan şu an ki halimi görse ağlardı sanırım. Kendimi anne olduğumdan beri bu konuda çok geliştirmiştim.
"Gerçekten mi?"
Nare başını sallayarak onayladı beni. Yüz ifadesinden de anlaşılıyordu beğendiği. Bu sebeple rahat bir nefes verip çorba içmesine rağmen yanağını öptüm. Birileri tarafından öpülmek ya da birilerini öpmek huylandığım şeylerdi. Ancak her durumda olduğu gibi bunda da istisnalar vardı. Kızımdan ve kızım saydığım teyzesinden tiksinmiyordum. Tabii bir de babası vardı. Onunla öpmekten çok daha ilerisine asla midem bulanmadan gittiğim için sanırım ondan da tiksinmiyordum.
"Hıhı..."
Başımı sallayarak sevincimi gösterip tekrar öptüm yanağını. Ardından iç çekerek arkamı döndüm. Her gün sekiz gibi gidiyordum ona. Geç kalmamam lazımdı. Zira eminim ki bekliyordu. Ben de onun beni gereğinden çok beklemesini istemiyordum. Ancak mutfağa doğru ilerlediğim an aklıma bir şey geldi. Bu geliş adımlarımı duraksatarak kardeşime dönmeme neden oldu.
"Poyraz'la görüşmüyorsun değil mi?"
Nare başını kâseden kaldırıp bana baktığı esnada yutkunarak tekrar önüne döndü. Aklımın başıma geldiği andan itibaren ilk yaptığım şeylerden biri Poyraz'ı sorgulamak olmuştu. Uzun zamandır kapanmamış bir hesabımız vardı onunla. Paralelde kardeşimle de konuştuktan sonra bu mevzuda derin bir nefes almıştım. Zira onun Poyraz ile görüşmesi doğru değildi. Aşk güzel bir histi ama kör ediyordu insanı. Zamanında Alparslan bana çok açık vermişti. Verdiği açıklardan aklıma ilk geleni Elif ile lunaparka gidişimizde poligonda tüm hedefleri doğru isabet almasıydı. Bundan bile kuşku duymayacak kadar aptal bir aşıktım. Ben yanmıştım bu ateşte ama onun yanmaması için gereken her şeyi yapacaktım.
"Hayır."
Nare tekrar dersine döndüğü an rahat bir nefes vererek mutfağa ilerlemeye devam ettim. Az sonra elimde ısı geçirmeyen büyük iki saklama kabıyla birlikte evden çıktığımda adımlarım hızlı ve heyecan doluydu. Arabama yerleşerek elimdeki kapları dökülmeyecek bir pozisyona yerleştirdiğimde içimden evden çıkmadan önce aynaya bakmadığım geldi. Başımı çevirip eve baktığım an ise elim telefondaki saate gitti. Geç kalacaktım. Vaktim yoktu. Sıkıntılı bir nefesle gaza bastığımda aklımdan sabah aynaya baktığımda nasıl göründüğüm geçiyordu. İşler yoğundu. Hele ki bugün çok daha yoğun geçmişti. Öyle ki geç kalmamak için üstümü bile değiştirmeden çorba yaparak aceleyle çıkmıştım evden. Normalde duş alıp giyinerek giderdim yanına.
Kısa bir süre sonra aracım yalının kapısından içeri girdi. Yavaşça frenleyerek kapının yakınına park ettim. Ardından sakin adımlarla çorbaları alıp kapıya ilerlediğimde bile kalbimin gürültüsü zihnimde yankılanıyordu.
Kapıyı açan yardımcı bana gülümseyerek baktı. Her gün aynı saatte geldiğim için artık kim olduğumu biliyordu ve garipsemeden gülümsüyordu bana. Gülüşüne eşlik ederek içeri adımı attığımda ezberlediğim ve bir zamanlar heyecanla gittiğim o odaya, salona ilerlemeye başladım. Bu sırada kapı sesini duyduğunu tahmin ettiğim Alparslan salonun girişinde gülümseyerek karşıladı beni. Bakışları kısa bir süre gözlerimde, saçlarımda ve dudaklarımda gezindi. En nihayetinde elimdeki kaplara iliştiğinde gülüşünü büyüterek onları elimden almaya yeltendi.
"Hoş geldin baharım."
Başımı sallayarak onayladım onu. Yutkundum daha sonra. Nedensiz bir heyecan vardı içimde. Belki de kardeşim sevmesine rağmen çorbayı beğenmeyeceğini düşünüyordum, bilemiyorum. Heyecanımın nedeni belirsiz olsa da varlığı daimiydi.
Elimden almaya çalıştığı kapları ondan çekerek gülümsedim.
"Olmaz, hastasın sen. Ben getiririm şimdi sana tepsiyle."
Başını olumsuz anlamda sallayarak reddetti beni. "Olmaz öyle. Ben de geleceğim o zaman mutfağa."
Her gün aramızda geçen klasik konuşmaydı bu. Başımla onu onayladığımda sözlerime rağmen kapları elimden aldı ve diğer elini belime koyarak yürümeye başladı. Her gün söylediği diğer sözler ise tam şu an kulağıma fısıldanacaktı. Günlerdir aynı senaryo tekrar tekrar yaşanıyordu.
"Sana hastayım ben gülüm. Dermanım da sensin, derdim de."
Başımı hafifçe ona çevirerek gülümseyip sessizliğimi koruduğumda bu da günlerdir yaşadığımız bir durumdu. Az sonra ikimizin adımları da mutfakta sonlandı. Mutfakları oldukça genişti. Altın rengi ve kremin hâkim olduğu, göz yoran ama zengin görünen bir mutfaktı. Bahçeye açılan bir kapısı vardı. Bu kapı direkt havuzun olduğu yöne ilerliyordu. İç çekerek elindeki kapları almaya tekrar yeltendiğimde Alparslan'ın kıymetlisi, Huriye hanımı görerek gülümsedim. Dayı'nın yaşlarında bir kadındı. Alparslan'ın dediğine göre ise babasının mahalleden abla bildiği biriymiş. Annesi ile ilk evlendikleri yıl kocası başka bir kadınla kaçtığı için ortada kalmış. Babası ise durumu öğrenerek onu yanına alıp iş vermiş. O günden beri bu evin direği olmuş. Alparslan'ın doğumunu dahi hatırladığını söyledi dün. Hatta bana onun çocukluk anılarından da bahsetti. Sevgiliyken evlerine çok gelip gitmediğimden tanımıyordum onu ama şimdi bana yakın davranışı güzel hissettiriyordu.
"Hoş geldin gelin hanım."
Her gün olduğu gibi bugün de hitap şeklini yadırgayarak Alparslan'a bakıp duraksadım. Alparslan ise göz kırparak yanıt verdi bakışıma.
"Hoş bulduk."
Nezaketen hoş bulduk desem de bu hitabına anlam veremiyordum. Aramızda doğru düzgün bir şey yoktu onunla. Yani baş başa kaldığımız her an dudaklarıma yapışsa da ben hayatımdaki bu ani değişime ayak uyduramıyordum. Aynı nedenden onun öpüşlerine de bir anlam yüklemiyordum. Zira düşünüyordum ne olacağını. Bir plan vardı aklımda. İçimde kalan bir şey vardı. Önce o olacaktı ve kızını öğrenecekti. Sonra ise tamamen açık olduğum o an hislerim eğer hâlâ yaşıyorsa teslim olacaktım.
Huriye hanım elimdeki kapları alarak tezgaha bıraktığında Alparslan belimdeki eliyle masaya oturmam için komut veriyordu. Onunla birlikte ilerleyerek oturmasını bekledim. Oturduğu an ise Huriye Hanım'ın yanına ilerleyerek kapları boşaltmasına yardım etmek istedim. O ise benim yardım etmeye yeltendiğimi gördüğü an iç çekerek elini tezgaha vurdu ve bakışlarını Alparslan'a çevirdi.
"Maşallah."
Konuşmasını işiterek önce ona sonra ise Alparslan'a bakındığımda ikisi de bana bakarak gülümsüyordu. Yutkunup bir anlam vermeye çalıştığımda devam etti sözlerine.
"Tam bu eve hanım olacak gelin buldun oğlum. Aferin sana." Gözlerimi kapatarak derin bir nefes aldığımda bu şekilde konuşmasının bende nasıl bir his uyandırdığını anımsayamıyordum. Herkes bu duruma çok hızlı adapte olmuştu. Ancak daha aramızda konuşulması gereken her şeyi konuşmamıştık bile.
"Hülya Tufanlı iki."
Alparslan'ın kıkırdadığını duyarak tekrar onlara döndüğümde bu kez lafı o devralıyordu. "Yengemim de hakkını yeme şimdi Huriye sultan."
Huriye hanım derin bir nefesle iç çekerek iki elini havaya kaldırıp dua etti. Ardından ellerini yüzüne sürdüğü esnada devam etti sözlerine.
"Ah oğlum... Anma adını da yakma yüreğimi. Su gibiydi gülüm. Gencecik yaşında yavrusunu koklayamadan gitti."
Yavrusunu koklayamadan...
Genzime bir yanma dolduğu an elimdeki tabağa çorbayı doldurmakta güçlük çektim. Çünkü anneydim. Evladının kokusuna yıllardır hasret kalan bir anneydim. Bunu işitmek yüreğimi kor ateşlerde yakıyordu.
"Sen gördün mü yengeni kızım? Götürdüler mi bizim uşaklar mezarına?"
Bakışı bana döndüğünde başımı olumsuz anlamda sallayıp küçük kaseye de Elif için çorba doldurmaya başlamıştım. Dün hasta olduğunu öğrendiğim için ona da kızıma tavuğunu ezerek içirdiğim tavuk suyu çorbadan yapmıştım. Alya çok yemek seçen bir bebekti. Çoğu şeyi yemezdi ama bu çorbaya bayılırdı. Yıllar sonra ilk kez kuzeni için ağlayarak yapmıştım kızımın çorbasını.
"Hayır."
Mırıldanarak konuştuğumda boğazıma dolan çorbanın kokusu birinin dokunduğu an ağlamamı sağlayacak kadar yoğun geliyordu. Acımın yoğunluğuydu bu koku. Evlat hasretimdi.
"A yangaz oğlan! Göstermedin mi yengeni kıza?"
Alparslan kısa bir duraksama yaşayarak konuştuğunda bakışlarım ikisinde de değildi. Yalnızca ağlamamak için çaba gösteriyordum. Bütün odağım gözümden akmaya can atan yaşlardaydı.
"Yok. Gülüm olmadı mı çorba? Acıktım valla."
Bakışlarımı çevirmeden içli bir nefes vererek mırıldandığımda nefesimi tutmaya başlıyordum. Ağlamamak için sıkça başvurduğum bir yöntemdi.
"Getiriyorum şimdi." Tabağını alarak masaya ilerlediğimde gözlerimin içine gülümseyerek ve bir zamanlar aşk olarak nitelendirdiğim şekilde bakıyordu. Ona bakmadan tabağını bıraktığımda Huriye hanım eksik parçaları bırakıyordu masaya. Alparslan önüne koyulan kaşığı çorbaya daldırarak dudaklarını yalarken neşeyle konuşmaya başladı. Ben de başım eğik bir şekilde dinliyordum onu. Yaşlar gözümden silinmeden bakamazdım yüzüne. Tek bakışımla ne hissettiğimi anlama huyu yıllar geçmesine rağmen geçerliliğini koruyordu.
"Uyudu o baharım. Mis gibi kokuyor yine. Ellerine sağlık."
Çorbadan bir yudum alarak başını arkaya atıp keyifli bir mırıltı çıkardı. Paralelde hızla böldüğü ekmeği de çorbaya banarak yiyordu. Ben de şaşkınca buruk bir ifadeyle konuşuyordum.
"Uyudu mu?"
Saat daha çok erkendi. Bu saatte uyuması tuhaf gelmişti. Üstelik ben ona çorba yapmıştım. Kızımın çorbasını içerek iyileşecekti. Alparslan şaşkın sesime rağmen bana bakmadan çorbasını içerek konuşmaya başladı.
"Hasta ya uyuyakalmış kanepede. Abim de yerine yatırdı."
Yutkunarak derin bir nefesi ciğerlerime daldırıp içimde tutmaya başladım. Bir yandan da dudaklarımın içini kemirerek ellerimi sıkıyordum.
"Anladım."
Alparslan nihayet çorbadan başını kaldırarak bana baktığında sesinde merak vardı. "Niye sordun ki? Özledin mi bal arısını?"
Yaşlarımın buğusu tam vaktinde silindiğinden başımı kaldırarak yüzüne bakındım. Başını kaldırma nedenini de o an fark ettim. Çorbası da ekmeği de bitmişti çünkü. Bitmeden kaldıramamıştı başını. Gülümseyerek göz kırptığında eliyle yanını işaret ediyordu. Ben de onu umursamadan tabağını alıp çorbasını tazelemek için tezgaha yöneldim. Bu sırada Huriye hanım telefonuna bakıyordu. Çok iş yapmıyormuş bu evde. Mutfakta söz onun olsa da onun deyimiyle 'oğlanlar' ona iş yaptırmıyormuş.
"Çorba yapmıştım ona da hasta diye."
Sesim hafif çatallı çıksa da bunu boğazımı temizleyerek gizledim. Alparslan ise önüne yeniden ekmek ve çorba konulmasıyla gülümseyerek kaşığını daldırdı. Bir yandan da ellerinden biriyle bacağıma dokunarak konuşuyordu.
"Kurban olurum sana. Sabah içer artık baharım. Sen gel şöyle, yanıma otur. Valla tadı çıkmıyor böyle. Manzaram yok."
Yutkunarak başımı sallayıp iç çektim ve yanındaki sandalyeyi çekerek oturdum. Ardından bir elimi çenemin altına yerleştirdiğimde içimden geçen sözlere teslim oluyordum. Kızımızı söyleyecektim. Yüküm en azından bu konuda hafifleyecekti. Bir şey daha vardı aklımda. Korkuyordum. Hislerimden emin olmasam da öğrendiği an bana 'Baharım' dememesinden korkuyordum. Onsuz geçen o bir haftanın da benim yüzümden yaralanmasının da acısı yüreğimde olduğu gibi bunun sızısı da en derinimdeydi. Bu korku tam on gündür ondan kaçmamı ve hiçbir şeyi anlatmamamı sağlıyordu. Ancak bunun bir sonu olacaktı. Söylemem gerekiyordu. İki gün sonra doktor kontrolü vardı. Muhtemelen hiçbir sorun kalmadığı söylenecekti ve günlük hayatına yani Tetikçi oluşuna geri dönecekti. İşte o günden önce kızını öğrenmesi gerekiyordu. Bu yüzden derin derin nefesler alarak içimden geçeni dillendirmeye hazırlandım.
Anlatacaktım ona. Baş başa olduğumuz bir yerde anlatacaktım. Öncesindeyse veda edecektim. Yıllar önce birdenbire biten bahara veda edecektim. Onun olan Hazan'a ve kalbime veda edecektim. Şu on gündür yanında olduğum her an hissettiğim huzur, her hareketini izleyişim, kokusundaki içimi yakan o his... Belki de hepsi bitecekti. Belki de beni suçlayacaktı. Vereceği tepkiyi bilmediğim için içimdeki en büyük ukdeyi sonlandırmadan öğrenmesine izin vermeyecektim.
Son kez ona ait olan Hazan olacaktım yarın. İkimizin de hayatını geri dönülemez bir yola sokup belki de canımızdan olmamızı sağlamadan önce son kez onun sevdası olacaktım. Uzun ince parmaklarının ekmeği koparıp ağzına atarken sol gözünü kırparak gülümsedi. Dışarıdan günlerdir açmış gibi görünse de şu haline bile mesttim ben. Hislerimden emin değilken bile mesttim.
"Sarımsak koymasaydın iyiydi be gülüm. Öpemem de şimdi seni."
Daldığım için başımım kaldırarak mırıldandığımda ne dediğini tam olarak anlayamamıştım.
"Hı?"
Alparslan mırıldandığım an masada duran elimi öpüp yanağımı sıktı ve devam etti konuşmaya.
"Diyorum ki; Çok güzel bakıyorsun, öyle bakma! Çorbaya sarımsak koymuşsun. Öpemem seni."
Dudaklarımı yalayarak başımı aşağı yukarı salladığımda kıkırdayarak kaşığını elinden aldım. Aklımda bu konu için oldukça mantıklı bir fikir vardı. Dibinde az kalan çorbayı kaşıkla sıyırarak ağzıma atıp yutkundum bu o kadar anlık oldu ki çorbayı içmemem gerektiği bile o an aklıma gelmedi.
"Şimdi öpebilirsin."
Alparslan sözlerimle ve hareketimle gamzelerini göstererek gülümseyemeye başladı. Ancak bu gülümsemesi benim duraksayarak kaşığı aniden bırakmamla son buldu. Çorbanın tadına baktığım o an gelmişti aklıma. Omzumdaki yük ağırlaştı. İçimdeki vicdan azabı ise hat safhaya geldi. Derin bir nefes vererek gözlerimi kapattığımda Alparslan ne olduğunu merakla soruyordu.
"Ne oldu gülüm, beğenmedin mi çorbayı? E çok güzel yapmışsın. Niye beğenmedin?"
Gözlerimi yavaşça açarak hâlâ yanağımda olan elini tuttuğumda bakışlarımda buğu vardı ama ona rağmen gülümsüyordum. Alparslan ise bana endişeyle bakıyordu.
"Konuşmamız lazım. Yalnız olmamız da..."
İfadesine kuşku düşerken yutkunarak meraklı bakışlarını yüzüne yerleştirdi. Ben ise içimden saat kaçta ve nerede görüşeceğimize karar vermeye başlamıştım bile. Ne olacaksa yarın olacaktı. Belki bir devrin sonu belki de yepyeni bir başlangıcı olacaktı. Ancak bildiğim tek şey bu iki durumda da onun kızını bulmak için k*nının son damlasına kadar savaşacağıydı.
............................................................
S*ks nedir?
Konuya çok ortasından daldığımın farkındayım. Ancak hakikaten cevabınızı merak ediyorum. İçgüdüsel bir eylem deriz çoğunlukla ona. Beynimizin nesli devam ettirmemiz için deyim yerindeyse kafamıza soktuğu bir eylem. Hayatta kalma içgüdüsü yani. Hayatta kalmak ve nesli devam ettirmek için bedenimiz buna yönelir. Erkeklerde bu sürekli akla gelen bir eylem olsa da kadınlarda yalnızca hamile kalabileceği aralıkta yükselen hormon neticesiyle olur hatta. Beynimiz biz kadınlara nesli devam ettirmemiz için yumurtlama döneminde erkekleri daha çekici kılar. Bu bilinen ve her insanın yorum yapabileceği yanı c*nselliğin. Fakat hepimiz biliyoruz ki İnfial'de her şeyin anlamı farklı, bunun da.
Hazan Kandemir için s*ks yalnıza Alparslan Tufanlı demek. Onun tenine karışmak, onun olmak demek. Yirmi beş yıllık hayatımda ömrümün sadece iki ayını kapsayan deneyimim bana bu eylemin içgüdüden de ötede olduğunu öğretti. Öyle ki zihnim bu düşüncenin peşinde ona ait olma savaşımı sürdürüyor. Veda etmek istiyorum ona. Vedalaşmak istiyorum teniyle.
Son bir kez...
Hayatım boyunca tattığım duyguların en özelini ilk onda denedim ben. Daha doğrusu Hazan Çelik mutluluğu sevdiği adamla tattı. Kızının gelişiyle gerçek aşkla tanışmış olsa da babasının tattırdığı sevgi içinde ukde kaldı. Şimdi bile o ukde yakıyor içimi. Şu an bile ona ait olan yanımı özlüyorum. Hazan Kandemir gücü ve kendi ayakları üstünde durmayı tatsa da intikamı için çabalayan bir kadın olsa da içten içe Hazan Çelik olmak istiyor.
Ben yıllardır zihnimdeki o sesi susturmaya çalışıyorum. Yıllardır güçsüz yanımı dileyen bedenime ve hislerime sessiz kalıyorum. İlaçlar hislerime engel olsa da o hisleri hissetmeme çare olamıyor. Zira bu yüzden yıllardır kalbimin sesini dinlemiyorum.
Kabullenemiyorum...
Yıllar sonra onu arabada gördüğüm an bile kalbimin hızlı atmış olmasını kabullenemiyorum. Ağır geliyor, taşıyamıyorum.
Nefretim baskın geliyor çoğu zaman. Ancak o nefretin altında yatan aşkı nefes aldığım her an hissediyorum.
Aptalca geliyor. Şu an şu yaptığım şey bile o kadar aptalca ki!
İçimdeki o aptal ses, o güçsüz; çelimsiz kadın...
Hazan Çelik...
Susmuyor. Kızını aramak için gözünü dahi kırpmayıp neredeyse iki günde iki saat uyuyan bitkin annenin zihnini susturmuyor.
Son bir kez diyor.
Son bir kez...
Yarın çok geç olabilir diyor sonra. Yarın o sana dokunmak istemeyebilir diyor. Kaçtığın yanının sesi sana yarın yeni bir pişmanlık getirebilir diyor. Susmuyor. Korkusunu içime öyle bir işliyor ki tam on bir gündür ona kızımız olduğunu söyleyemiyorum.
Korkuyor.
İçimde nefes aldığı her an onun kokusunu arzulayarak korkuyor.
Ve en sonunda....
Galip geliyor. Hazan Kandemir Hazan Çelik'in vedasına boyun eğiyor. İçimdeki o yaralı kız çocuğunu oyalayacak bir bahanem yok artık benim. O küçük kıza 'sevdiğin adam seni hak etmiyor. Kızını senden kopardı.' Diyemiyor.
Bu yüzden boyun eğiyorum işte. Bu yüzden duştan çıktıktan sonra nemsiz kalan bedenime onun en sevdiği kokuyu sürerken içimden bunları geçiriyorum. Hepsinin nedeni bu.
Dün ona sadece konuşmamız gerektiğini söyledim. Sekiz gibi yalnız olacağımız bir yere gitmesini söyledim sonra. Aslında bu vedayı hak eden her Hazan Çelik'e göre kesinlikle Dağ evi. Ancak Hazan Kandemir onun sevdiği adamı orada v*rdu. Üstelik o adam orada ikinci kez v*ruldu. Dağ evi onların aşk yuvası değil artık. Dağ evi Alparslan'ın yaralarıyla dolu.
Bu yüzden daha önce benim gizlice girdiğim, ıssız olan evinde buluşacağız. Eğer aklımın varlığı gün sonunda kaybolmazsa ona önce o eve girdiğim ilk gün bulduklarımı soracağım. Özellikle iç çamaşırlarını....
Derin bir nefes vererek sol bacağımı da indirdim. Bedenimde nemsiz kalan tek bir yer dahi yoktu. Her yer onun en sevdiği kokumla dolmuştu.
Bornozu losyonu sürmeden önce giyinme odamın bir yanına atmıştım. Bedenimde bir şey yoktu şimdi. Açıkçası çok fazla şey de olmayacaktı. Zira giyinme odandaki koltuğa koyduğum iç çamaşırı ve sabahlık ile gidecektim yanına. İçli bir nefes vererek saçımı kulağımın ardına yerleştirdim. Sonraysa koltuğa ilerleyip takımın üstünü geçirdim bedenime. Altını da yavaş hareketlerle giyindiğimde bakışlarım yanımdaki aynaya kaydı ama kombin tamamlanmadan kaymaması gerekiyordu. O yüzden yansımama bakmadan koltuğa oturarak siyah, jar*iyer çorabını sırasıyla bacaklarıma geçirdim. Ardından göbeğime takmam gereken aparatı da bedenime geçirerek aynanın karşısına geçtim.
Siyah bir takımdı üstümdeki. Dantelliydi. Ancak danteli ne üstte ne de altta hiçbir şeyi kapatmıyordu. Göbeğimdeki lastikli kısmın uçlarını çorabıma geçirerek bakışımı sürdürdüm. Göğüslerim eskisi kadar büyük değildi ama hâlâ kiloma göre iriydi. Eskisine göre daha zayıf olsam da fiziğimde çok oynama olmamıştı. Zira hatlarım dolgunluğunu koruyordu. Bacaklarımın üst kısmı onun sevdiği gibi alt kısma göre iri olsa da eskiye nazaran inceydi.
Derin bir nefes vererek kapattım gözlerimi. Zira söylediğim gibi o güzelliğim eskide kalmıştı. Eskisi kadar güzel de değildim çekici de. Ancak bu düşünce onun olma isteğimin önüne geçemiyordu. Derin bir nefes vererek gözlerimi açtığımda zihnimden bu konuda geçen son şey alt çamaşırım hafif yüksek olması nedeniyle sezaryen izimin görünmüyor oluşuydu. Muhtemelen gün sonunda o iz de gün yüzünde olacaktı. Fakat şimdilik görünmüyor olması içimi rahatlatıyordu. Zira o izi bunca yıl kızımı hatırlattığı için sildirmemiştim ama onun görmesi nedense sevmeyeceğini düşünmemi sağlıyordu. Keza sırf bu sebepten göğüslerimi görmesini de istemiyordum. Zor olacaktı. Bedenimi kabullenerek böyle seveceğine inanmak zor olacaktı ama Hazan Kandemir için hiçbir şey kolay olmamıştı. Bunun olmasına alışkındım.
Duştan sonra kurutarak hafifçe kıvırdığım saçlarımın maşasını elimle dağıttım. Sonra ise koltuktaki sabahlığımı bedenime geçirerek derin bir nefes daha verip makyaj masama ilerledim.
Siyah bir makyaj olacaktı. Göz çevrem siyah, tenim beyaz ve dudaklarım kırmızı. Bu kombine de zaten en çok kırmızı ruj yakışırdı.
Ellerim titriyordu. Kapatıcımı tutup göz altıma getirdiğim an aynadaki yansımam söyledi bana bunu. Heyecandan ellerim titriyordu.
Derin bir nefesi daha vererek hızlı olmasa da titrek hareketlerle yaptım makyajımı. En son olarak parfümümü sıkıp siyah kabanımı da bedenime geçirdim. Tabanı kırmızı, deri siyah topuklularımı giydiğimde ise hazırdım. Yalnızca içinde kızımızın albümü olan çantamı almak kalmıştı geriye. Onu da alarak odadan hızlı olmayan fakat titreyen adımlarla çıktım.
Hazırdım.
Hazan Çelik'in sevdasına vedasına da Hazan Kandemir'in kızının babasıyla yüzleşmesine de hazırdım.
Titrek adımlarla evden çıkarak arabama bindiğimde Alparslan'ın evden alma teklifini reddettiğimi anımsadım. Yalnız gitmem ve giderken olacak her şeyi düşünmem daha mantıklı gelmişti ama şu an bu heyecanla kaza yapma olasılığım yüzünden pişman oldum. Pişmanlığımı sezdiğim anda ise telefonuma bir bildirim düştü.
Tufanlı: Eve geldim ben yavrum. Yemek söylüyorum şimdi.
Sıkıntıyla soluyarak titreyen ellerime rağmen telefonu yanıma fırlattım. Ardından çantayı da oraya göndererek aracımı çalıştırdım. Bahsi geçen o ev benim evime ortalama kırk dakika uzaklıktaydı. Yani bu kırk dakika sonra onun olacağım anlamına geliyordu.
Stresten yol saate bakmasam da anlayacağım kadar uzun sürdü. Arabam evin bahçesinden içeri girdiğinde kapının çoktan açılmış olduğunu ve Alparslan'ın gülümseyerek bana baktığını gördüm. Yutkunarak arabamı park ettim sonra. Çantamı ve telefonumu alarak dışarı çıktığım an içimden geçen tek düşünce gelmeden önce içtiğim hapın yedeğinin ve ilişk* esnasında ihtiyacım olacak her şeyin çantamda olduğuydu.
Titrek adımlarla ona doğru yürümeye başladığımda zeminin çimen oluşu işimi zorlaştırıyordu. Fakat bu zorluk heyecandan gözlerine bakamadığım adamın hızla ilerleyerek elimi tutmasıyla son buldu. Tuttuğu elimle bedenini bedenime yaslayıp sarıldı. Kolumu içine çekerek mırıldandı sonra.
" Hoş geldin baharım..."
Saçlarımın arasından aldığı öpücüğü hissetmemi sağladığında gözlerimi kapatarak ellerimi boynuna doladım. Alparslan ise bu hamlemin ardından beni tek tutuşta havaya kaldırarak kucağına aldı. Adımları eve doğru ilerlediğinde boynuna sıkı sıkı dolanıyordum ve kendime özgüven aşılamaya çalışıyordum.
Az sonra bedenimi yavaşça yere indirdiğinde dudakları alnımdaydı. İçli bir nefesi alnımdan alarak saçlarıma burnunu yasladı. Bu esnada kapı açıktı. İçimden kendime cesaret yüklemeye çalıştığımda düşündüğüm tek şey kapının açık oluşuydu.
"Günde bir kez görmek yetmiyor. Yandım yine hasretinden."
Saçlarımın arasından bir öpücük alarak nefesini tenime üfledi. Ben de derin bir nefes vererek Kandemir oluşumun hakkıyla cesur davrandım. Sözlerim oldukça açık olacaktı. Başımı kaldırarak gözlerine en alevli harelerimle bakıp dudaklarımı yalayarak yutkundum.
"Yangınını söndürmeye geldim Tufanlı."
(+18 kısım masum kalmayı tercih eden güzellikler bir sonraki uyarıya kadar geçebilir)
Alparslan cümlemi duyarak yutkunup sırıtmaya başladı. Ne demek istediğimin farkına henüz varamamıştı ama varması fazla uzun sürmeyecekti.
Küçük bir adım atıp kapıyı kapattığımda bedenim bedeninden biraz uzaklaşmıştı. Fakat bu benim şu an işime gelecekti. Kapının arkasına yaslanarak gözlerimi gözlerinden ayırmadan kabanımın düğmelerini açarak yavaşça üstümden çıkardım. Alparslan üstümdeki sabahlığı görerek yutkunup bakışlarını bedenime çevirdi. Bu sırada bir yandan da bana doğru adımlar atarak bedenimi kapıya sıkıştırıp çenemi kavrıyordu.
"Gerçekten mi?" Dudaklarını tekrar yalayıp elini boynumda gezdirmeye başladı. "Gerçekten istiyor musun?"
Başımı aşağı yukarı sallayarak olumlu anlamda verdim cevabımı. Alparslan ise o an iki elini birden sertçe belime yaslayarak bedenimi bedenine yapıştırdı. Bir yandan da emir verir tınıda konuşmaya başlıyordu. Beklediğim şey sert olması değil de mutlulukla kibar yaklaşmasıydı.
"Cevap ver yavrum. İstiyor musun?"
Başımı tekrar sallayarak ellerimi göğsüne yasladım. Bakışlarımda kararlılık ve arzu vardı.
"İstiyorum."
Alparslan belimdeki ellerini p*poma doğru kaydırarak sertçe sıktı ve devam etti. Gözlerinden ateş çıkıyordu sanki.
"Yeniden...Benim olmak istiyor musun?"
Yeniden demesinin nedeni belki evliliğim belki de ayrılığımızdı. Ancak ben bunun üstünde durmadan ve asla beklemeden verdim cevabımı. O üstüne basa basa sormuştu sorusunu. Aynı şekilde duyacaktı.
"Yeniden senin olmak istiyorum."
Cümlem tamamlandığı an dudaklarını dudaklarıma yasladı. Paralelde p*pomdan tutarak kaldırdı bedenimi. Delicesine, delirmiş ve hatta susamış gibi öpüştük. Öpüşlerimiz öyle s*rtti ki daha ilk dakikasından dudaklarım alev almaya ve sızlamaya başlamıştı. Ancak buna rağmen dudaklarımızın dansı sürmeye devam etmişti. Gözlerim kapalıydı ama merdivenlerden yukarı çıktığını hissediyordum. Bu sırada bacaklarım beline dolanmıştı. İstemsizce yaptığım bir hareket olsa da bu onun ağzımın içinde i*lemesine sebep oldu.
Bedenimi yumuşak bir zemine attığında ellerim boynundaydı. Bu düşüşümü yavaşlatsa da hazırlıksızlığımın nidasını duyurmama engel olmadı.
Yüzünde çok uzun süredir görmediğim kadar yoğun bir bakış vardı. Maziden biraz da olsa tanıdık geliyordu bu bakış bana. Ancak o kadar. Sanırım daha önce hiç böylesine aç bakmamıştı gözlerime. Dudaklarını yalayarak başını sallıyordu. Erkeksi sesiyse onun ardından geldi.
"Yürüyemeyeceksin." Derin bir nefes verdiğimde yatağa doğru bir adım atarak devam etti. " Gece boyu ağlayacaksın." Başını aşağı yukarı sallayarak sürdürdü sözlerini. " Sabaha kadar gözlerin sadece z*vten kapanacak ama..." bakışlarını bedenimde gezdirerek derin bir nefes verdi. " Asla pişman olmayacaksın."
Cümlelerini nihayet tamamladığında bakışını bedenimde gezdirerek üstündeki tişörtü tek kavrayışta çıkardı. Bu esnada bakışlarım bedeninde gezinmeye başladı. Onun vücudunda da farklılıklar vardı. En bariz fark kas kütlesindeki erimeydi. Tabii benim yüzümden bandaj takılı olması dışındaki en bariz fark buydu. Bakışlarımın gezindiği yer aşağı doğru kaydığında elini eşofmanına attığını gördüm. Saniyelik oluyordu her şey. Zira gözüm istemsizce kapanıp açıldığında o eşofman bedeninde yoktu. Yalnızca alt çamaşırı vardı üstünde. Bakışlarımız tekrar kesiştiğinde ay ışığından hoşnut olmayarak hızla ilerleyip ışığı açtı. Ardından pencerelerin kapalını olduğunu kontrol edip perdeyi de kapattı. Hatta kapıyı da kilitledi. Bunların hepsini çok çok kısa bir sürede yaptığında acele ediyordu. Onun acelesinin aksine benim heyecanıma rağmen bakışlarım odasındaydı. Siyah değildi bu oda. Krem rengindeydi eşyalar. Halı, avize yatak ve perde kremin farklı tonlarındaydı. Bakışım komodine kaydığında odayı daha fazla inceleyemedim. Zira Alparslan bacağımdan tutarak yatağın ucuna gelmemi sağladı. Bakışlarım ona kaydığında ise dudaklarını yalayarak sert bir bakışın arasından göz kırptı bana.
"Ayağa kalk!"
Yutkunarak dudaklarımı yaladım. Komutunu yerine getirerek ayağa kalktım sonra. Tam karşısında dikildiğimde eli sabahlığımın düğümündeydi. Aceleci bir tavırla çıkararak bir adım gerileyip üstümdeki takıma baktı.
Yutkunuyordu. Bir yandan da iç çekerek dudaklarını yalıyordu. Yüzündeyse devasa bir sırıtış vardı.
"Ne kadar güzel olduğunun farkında mısın?"
Bakışları sözleriyle beni bulduğunda bir elini başıma atarak göz göze gelmemizi sağlayacak düzeyde beni kendine çekti ve devam etti.
"Seni s*kmek için nasıl kıvrandığımın farkında mısın?"
Başımla onu onaylayarak ellerimi boynuna doladığımda bu kadar ileri gideceğimin ben bile farkında değildim. Sanırım Çelik olan yanımın isteklerini Kandemir olmuşum çok daha farklı ve güzel bir şekilde gerçekleştirecek gibiydi.
"Sen... Alparslan..." Dudaklarımı yalayarak en t*hrik edici tonumu takındım. "Beni s*kmen için kapına geldiğimin farkında mısın? "
Başını aşağı yukarı sallayarak onayladı sözlerimi. Bir yandan da iki eliyle kafamı tutarak gözlerini daha yakından görmemi sağlıyordu.
"S*kimi içi*de istiyorsun. Özledin... Çok özledin."
Onay almak ister gibi konuştuğunda isteğini duyması için sözlerinin son bulması yeterli oldu.
"S*kini içi*de istiyorum sevgilim. Özledim, çok özledim."
Başıyla tekrar onaylayıp dudağıma sert, kısa ve yakıcı bir öpücük bırakıp boynumu s*ktı. Bu sırada eli p*pomda geziniyordu ama farkında değildi. Yapmak istediğim şeyin asla farkında olmadığından tenime dokunuyordu. Ancak ben onu şaşırtarak aniden bedeninden kopup göz kontağını kesmeden önünde eğildim. Alparslan'ın bakışı bu hareketimle kararsa da yutkunarak beni izlemeye başladı. Bu sırada ellerim alt çamaşırını kavrayarak indiriyordu.
Tamamen aşağı kaydırdığım an isteğimle, onun er*kl*ğiyle karşılaştım. Dudaklarımı yalayarak gözlerine baktığımda sırıtarak beni izlediğini gördüm. Bakıyordu sadece. Sanki ne kadar ileri gideceğimi görmek istiyordu. Görecekti. Bu gece hiç görmediği bir Hazan ile tanışacaktı.
Dilimi dudaklarımdan erk*kliğine doğru kaydırdım. Önce b*ş kısmına temas ettiğimde hissettiğim s*rtlik yutkunmama neden olsa da dilim dışarıda olduğundan bu çok mümkün olamadı. Ardından ağzımı yavaşça aralayarak i*ine almaya başladığımda boğazıma dek it*rdim. Öğürme hissimi görmezden gelip dolan gözlerime rağmen bakışımı gözlerinde tuttuğumda eliyle baskı uyguladığı saçımı iterek daha fazla alm*ma neden oldu. Bu sırada onun başı geriye gidiyordu. Benimse gözlerimdeki doluluk daha şimdiden yaşa dönüşmüştü. Diğer elini de başıma yasladığında ileri g*ri hareketler ettirerek derin nefesler alıp veriyordu.
"Aferin kızım. Böyle... Böyle devam et."
Derin bir oh çektiği esnada dudaklarını yal*y*rak başını geride tutuyordu. Ben de ellerinin gevşemesiyle hareketini devralıp yapmam gerekeni yapıyordum. T*mamını çıkarıp ağzımdan çıkan salyalara rağmen derin bir nefes alarak tekrar s*nuna dek it*rdim ağzıma. Bu sırada verdiği nefesi ve kasılmasını hissediyordum. Tekrar başıma baskı uyguladığında birkaç dakika daha ileri g*ri hareket etmemi sağladıktan sonra s*etçe ağz*mdan çıkardı ve aynı s*rtlikle kolumu tutarak ayağa kalkmamı sağladı. Gülümseyerek gözlerimden akan yaşları silip dudaklarını yaladığında er*ekl*ği bedenlerimizin arasındaydı.
Ellerini saçıma atıp yavaş yavaş ok*ay*rak geriye yani yatağa doğru ilerlememi sağladı.
"Benim güzel sevgilim s*kilmek istiyor demek?"
Başımı sallayarak onu onayladığımda çapkın bir sırıtışla dudağıma kısa ama oldukça ıslak bir öpücük bıraktı. Öpüşünü sonlandırarak iç çektiğinde iki eliyle birden yeniden yatağa düşmemi sağlıyordu. Ancak bu kez önceki deneyim nedeniyle alışık olduğumdan düşüşüm tahminimden yavaş oldu.
Alparslan sırıtarak bakışını bedenimde gezdirmeye başladı. Bu sırada bir yandan da dudaklarını yalıyordu.
"Önce...Soyacağım seni. Sonra..." Sırıtarak göz göze gelmemizi sağladığında korkutucu bir hayranlıkla izliyordu bedenimi. "Bedeninde kuru tek bir yer bile bırakmayacağım." Dudaklarını tekrar yalayarak bu kez er*ekl*ğini kavrayarak ok*amaya başladı. "Sonra da yorgunluktan bayılana kadar çıkmayacağım i*inden." Bakışlarını tekrar gözlerimde sabitleyerek devam ettiğinde bakışını kaçıran kişi bendim. Zira yutkunarak elini attığı yere bakıyordum. "Duydun mu?"
Başımla onu onayladığım an iç çekerek bacaklarımdan birini omzuna alarak iki eliyle ok*amaya başladı. Ardından gülümseyerek göz kırptığında ben onu nefes almadan izliyordum. Çorabı takılı olduğu yerden kurtararak yavaşça çekmeye başladığında haylaz bir gülümsemeyle bakıyordu bana. Tamamen çıkardığındaysa yana savurarak çıplak kalan ayağımı okş*maya başladı. Ardından ok*aması masaja dönüştü ve tüm parmaklarımı teker teker öperek aynı işlemi diğer ayağıma da uyguladı. Sonra bir tüy gibi ellerini bacaklarımda gezdirip ani bir hareketle onları açtı. Ben istemsizce in*eyerek ona baktığımda ise dudaklarını yalayarak tek hareketle çamaşırımı çıkarıp yana savurdu. Ancak duraksama yapmadan sonrasında göbeğimdeki parçayı çıkardı. En sonunda dizlerinin ucuyla ilerleyerek yine tek çırpıda sütyenimi de çıkardığında yutkunarak bakışlarımı gözlerinde tuttum. İnceliyordu. Yutkunarak dikkatle inceliyordu bedenimi. Yüzünde ise o gülüş hakimiyet kurmaya devam ediyordu. Ben tek bir hamle bekliyordum ondan. Tek bir bakış... O bakışla bedenimden memnun kalıp kalmadığını görecektim fakat bu olmadı. Hayran bakışı ve gülüşü kesintiye uğramadan sürdü. Bir yandan elini bedenimde gezdirmeye başlıyor diğer yandan da övgülerini duymamı sağlıyordu.
"Çok güzelsin."
İçli bir nefes alarak dudağıma eğildi. İstekle karşıladığım öpücüğü oldukça uzun sürdü. Zira ikimiz de birbirimizin dudaklarını çekiştirdik. Yetmedi dillerimiz devreye girdi. O da yetmedi ben öpüşürken er*ekl*ğini kavrayarak ok*amaya başladım. Alparslan ise buna karşılık olarak boş durmayıp elini k*dınlığıma atarak iki parmağını içeri *ttirdi. İn*melerim dudaklarından işitilirken hareketlerimizi hızlandırdık. En nihayetinde dudaklarımız isteksizce de olsa koptu. Fakat bu kopuş çok daha büyük bir yangını beraberinde getirdi. Zira Alparslan dilini boynumdan başlayarak bütün bedenimde gezdirmeye başladı. Özellikle gö*üslerimde çok oyalandı. Dakikalarca öptü, e*di ve y*aladı. T*murcuğumu dişlerinin arasında ezerek acıyla karışık bir z*vk duymamı sağladı ama durmadı. Dilini k*dınlığıma gelene dek her yerde gezdirdi. Başı belimden aşağı doğru kaydığındaysa gamzelerini göstererek gülümseyip bacaklarımı ay*rarak kendine çekti. Ardından gözlerime iştahla bakıp dudaklarını yalayarak dilini dışarı çıkarıp aşağı doğru eğildi.
D*lini k*dınlığımda hissederek gözlerimi kapattığımda son gördüğüm şey onun bana bakarak dilini baştan aşağı orada gezdiriyor oluşuydu. İki elini bacaklarıma yaslayarak daha çok ayırmamı sağladığında ise dili hedeflediği bölgeye erişmişti. Önce öptü. Sonra tekrar dilini kullanmaya başladığında öpüşüyor gibi bir yöntem izleyerek z*vk noktama baskı uyguluyordu. Bu sırada gözlerini asla kapatmadan kıvranışımı izliyordu. Başım arkaya düşmüştü ve ağzım in*ediğim için sonuna dek açıktı. Ağzımı kapatmaya da sesimi kısmaya da gerek görmüyordum. Duymasını istiyordum aksine. Duysun ve bana ne yaşattığını görerek daha çok hırslansın istiyordum. Sırf bu sebepten ellerimden biriyle yatağı diğeriyle başını tutarak in*emelerimi sürdürdüm.
"Artık ö*ebilirim."
Dudağını anlık olarak bulunduğu yerden çekerek konuştuğunda başımı hafifçe eğerek *niltime ara verdim. Kast ettiği şeyi idrak ettiğim an ise saçındaki elimle ona baskı uygulayarak devam etmesini sağladım. Bu sırada in*eyerek cevap veriyordum ona. Şu an konuşmak yasaktı. Bana bu hazzı yaşatırken konuşamazdı. İçimdeki yangını da acıyı da almak zorundaydı.
"Hayır..." Daha s*rt oluşuyla in*yerek devam ettim. "Artık ö*mek yok." Tekrar *nledim ve bu kez başım geriye düştü. "Yaşayacaksın, yaşamak zorundasın."
Nefes nefese konuştuktan sonra başına tekrar bastırarak iç çektim. Alparslan ise bu baskıyla daha da s*rt olup s*rtliğine parmaklarını dahil etti. Ben duyduğum z*vkle başındaki elimi de yorganı sıkması için görevlendirip iyice geriye düşen başıma gözümden akan bir damla yaşın eşlik etmesine izin verdim.
Bu çok güzel hissettiriyordu. Sanki dünyada yalnızca biz vardık. Bütün dertler sıyrılmıştı. Anlık olarak her şey geride kalmıştı ve ben daha şimdiden bu hisse bayılmıştım. Dudaklarımı yalayarak başımı tekrar ona doğru eğdim. Ancak Alparslan bu eğişime karşı çıkacak seviyede bir şey yaptı; z*vk noktamı ısırarak bedenimin çı*lıkla t*tremesine sebep oldu.
İn*ltilerim hafiflerken bakışım yeniden ona döndü. Alparslan baygın bir bakışla k*dınlığımı öperek iç çekiyordu bu kez. Islak öpüşlerinin sesi ise odada yankı buluyordu.
"Mis gibi..."
Tekrar öperek parmaklarını iç*me bir kez daha itti ve bükerek bir noktaya baskı uyguladı. Uyguladığı baskıyla tekrar t*treyerek yorganı iki elimle birden sıkıp ç*ğlık attım. Bir kez daha parmaklarını açıp büktüğünde bu sefer t*tremelerim düzenli bir şekilde benden bağımsız olmaya başlamıştı. Hatırlıyordum ben bu hissi. Az sonra bedenimden renksiz bir s*vı çıkacaktı ve kuş tüyü kadar hafif hissedecektim. Bunu bilerek inl*melerime dinginlik vererek dudaklarımı yaladım. Ancak Alparslan bildiğimi yaşamama izin vermedi. Ani bir hareketle parmaklarını i*imden çekti. Ben refleksle ona baktığımda hâlâ dizlerinin üzerindeydi ve gözlerimin içine bakarak i*imden çıkardığı işaret ve orta parmağını y*lıyordu.
Yutkunup gözlerine öfkeyle baktım. Bunu yapmasını istemiyordum çünkü. Rahat hissetmek istiyordum ve hissedecektim. Emredici bir tınıda seslendiğimde yarım kaldığımın farkında olarak sırıtıyordu.
"Devam et!"
Emrimi işiterek dilini dudaklarında gezdirip gamzesini göstererek sırıttı ve üzerime doğru eğildi. Kokusu burnuma doluyordu. Başı ise başımın oldukça yakın bir konumundaydı.
"Daha ikna edici olman lazım."
Başımı sağa sola sallayarak iki elimle kavradım yüzünü. Gözlerimdeki ciddiyeti ve öfkeyi görecekti. Bakışı gözlerim ve dudaklarım arasında mekik dokurken iç çekiyordu.
"Devam et dedim!"
Başıyla beni reddedip tekrar iç çekti. Bu sırada elleri boynumda geziniyordu ve başı bedenime daha çok eğiliyordu.
"Etmeyeceğim yavrum. İkna et beni."
Öfkeyle soluyarak yüzünü kavradığım ellerimin ikisini de ani bir hareketle b*ğazına indirerek sıkmaya başladım. Alparslan bunu yaptığımda hiç olmadığı kadar öfkeli ama t*hrik edici bakıyordu bana.
"Devam et Alparslan, durma!"
B*ğazını gücüm yettiğince çok sıkarak dudaklarımı yaladığımda sırıtarak ellerimi kavradı. Ardından çevik bir hamleyle anlayamadığım kadar hızlı bir şekilde bedenimi ters çevirdi. Derin bir nefes vererek başımı arkaya çevirmeye yeltendiğimde bu kez üç parmağı birden i*imdeydi. Başımı havaya dikerek sesli bir şekilde in*ledim. O kadar hızlıydı ki hareketleri sayesinde çıkan ı*laklıklar rüzgarla savrulan yağmur tanesi gibi hareket ediyordu. Bedenimse onun hızına dayanamayarak başımı arkaya, omuzlarına doğru düşürdü. Tam arkamdaydı ve ayakta sayılırdı. Bedeni hafifçe üstüme çökmüştü sadece. B*ynumu emerek derin derin nefesler veriyordu. Benim gözlerim de kapalıydı. Aldığım h*z ile kendimden geçiyordum.
"Çok d*rsın. S*ktir..." Derin bir nefes vererek tekrar b*ynuma gömüldü. "Çok...." Bu kez oh çekerek başını attığında benim başım geriye düştüğü için bir elimle yaşları özensizce silip hafifçe doğruldum. Bu sırada Alparslan parmaklarını çekiyordu tekrar. Neden durduğunu sorgulamama bile fırsat vermeden başımı s*rtçe yatağa yasladı. Sonra da saçlarımı önüme getirerek tekrar üstüme uzandı. D*li dışarıdaydı ve boynumdan itibaren bütün sırtımı ıslatarak ilerliyordu. İlerlediği he ryeri yaşlarla kaplarken yer yer *sırıyor ve e*iyordu. Ben de bu hareketleriyle kesik kesik soluklar veriyordum. Daha az önce yaşadıklarımın etkisinden çıkamadan başka bir deneyim yaşadığım için yarı baygın gibiydi gözlerim.
D*li ve bedeni p*poma geldiğinde son verdi bu baygınlığa. S*rt bir hamleyle bacaklarımı elleriyle iki yana ayırdı. Ben bu hareketiyle *stemsizce *nlerken de *niltim için çok daha gerçekçi bir sebep verdi. D*li tekrar derinliklerimdeydi. P*p*ma da k*dınlığıma yaptıklarının aynını yapıyordu. Başımı hafifçe geriye atarak derin derin nefesler verdim hareketlerine. Hızına parmaklarını da e*lediğinde ç*lığım odayı doldurdu.
Birkaç dakika ya da daha uzun bir süre p*p*mda oyalanarak d*lini aşağı doğru kaydırıp bacaklarımı ve dahi bedenimdeki her yeri d*liyle ıslattı. İlerlediği her yerde kesik kesik soluyarak karşılık verdim ona. Daha şimdiden bu kadar güzel hissettirdiği için içimde yıllardır bu histen mahrum kalmanın acısı vardı. Pişmandım. Ona daha önce inanıp yeniden ona ait olmayı reddettiğim için her zerremde pişmanlığın sızısı vardı.
Ansızın bedenimi ters çevirdiğinde d*linin son eriştiği yer ay*klarımdı. Bu kadar çok ileri gitmesini beklemiyordum. Yaşadığım şaşkınlığı hissetmeme dahi izin vermeden tekrar göz göze gelmemizi sağladı. Dudaklarını y*layarak sırıtıyor ve göz kırpıyordu. Benim gözlerimde ise yaşların bıraktığı buğu vardı. İstemsizce burnumu çekerek gözlerine bakındığımda fısıldayarak er*ekl*iğini kavradı ve k*dınlığ*mın üstüne getirerek s*rtmeye başladı.
"Çok d*rsın güzel kızım, çok d*rsın." İç çekerek devam ettiğinde ilk cümlesini sayıklar gibi kurmuştu. "Hepsini al*bilecek misin?"
Başımı olumlu anlamda sallayarak dilimi dudaklarımda gezdirdiğimde bedenim titremeye devam ediyordu.
"A*acağım sevgilim. Hepsini al*cağım."
Sözlerimle gülümseyerek dudaklarında dilini gezdirdi. Ardından er*kliğini k*dınlığımın üstünde s*rtümeye başladı. S*rtti, çok s*rtti. Tenimde kızarıklık bırakacak kadar çok s*rtti ve nabız gibi attığını s*rttükçe hissederek irkiliyordum. Göz göze geldiğimizde iki eliyle birden başımı tutup dudaklarıma sertçe kapandı. Öpüşüne en asi şekilde karşılık verdiğimde alt dudağımı e*erek ısırıyordu. Ben de ellerimi boynuna dolayarak karşılık veriyordum ona. Bu esnada e*kekl*ğini tenimde ileri g*ri harekewt ettirmeye devam ediyordu. İkimizin bedeni de hafif doğrulmuş bir konumdaydı. Oturuyor gibiydim ben yatakta. Alparslan ise üstüme eğilmişti ve daha kambur duruyordu. Öpüşlerine son vererek tekrar eski konumuna döndüğünde nefes almama dahi fırsat vermeden göz göze geldiğimiz an s*rtçe iç*me it*i.
Başım ani hareketiyle geriye doğru giderken ağzım sonuna dek açılarak bir çığlığı serbest bıraktı. Çok fazlaydı ve daha y*rısını bile it*memişiti. K*lın oluşu zorlaştırıyordu bedenimi. Çok uzun zamandır bunu yapmıyor olduğumdan olsa gerek eskisine nazaran ilk günkü gibiydi. Alparslan bunun h*zzını yaşayarak başını geriye atıp derin bir nefes verdiğinde sesi i*iltiliydi.
"Bu anı...Çok bekledim. Sen s*kmeyi..." Derin bir nefes alarak devam etti. "Kaç yıldır i*ine akacağım anın hayaliyle yaşıyorum."
İ*leyerek gözlerimi kapattığımda duyuyordum sesini. Her geçen saniye i*imde daha çok ileriye gidiyordu. Elleri belimdeydi. Ritmik ve s*rt bir şekilde hareket ediyordu. Dudaklarımı yalayarak gözlerimi açtığımda hareleri hayranlıkla m*melerime bakıyordu ve dudaklarını yalayarak bakışını sürdürdüğü her an daha da s*rt itiyordu içime. Gözlerimi fark ettiğinde ise bu bakışa son vererek eğilip dudağımı öptü. Ben de ellerimi yanaklarına yaslayarak gözlerinin içine bakıp tekrar i*ledim. Gözlerim yaşadığım z*vkin etkisiyle parıldıyordu ve Alparslan bunun haklı gururunu yaşayarak belimi daha da sıkı kavradı.
"Hoşuna gidiyor mu?"
Başımla onu onaylayarak dudağına kısa ve yakıcı bir öpücük bırakıp ellerimi boynuna doladım. Bir yandan da i*iltilerin arasında mırıldanarak onaylıyordum onu. Çok güzeldi. Kelimelerin anlatamayacağı kadar güzel ve h*z dolu bir hissi istekle tadıyordum. Buraya gelirken yaşadığım heyecanın da bedenime dair korkularımın da zerresi kalmamıştı.
"Çok..." İ*leyerek devam ettiğimde dil*m dudaklarımda geziyordu. "Çok güzel sevgilim." Dudağını öperek sürdürdüm konuşmamı. "Devam et, durma!"
Başını aşağı yukarı sallayarak derin bir nefes verip ellerini belimden çekti ve boynuma yasladı. S*luklarım hafiflerken ağzım *niltilerle aralanıyordu ve gözlerim harelerinde sabitlenmişti.
"Durmayacağım, küçük sevgilim durmam için yalvarana kadar s*kimin t*dına bakacak."
Başımı geriye atarak ses çıkardığımda elleri b*ğazımı sıkmak yerine okş*yordu. Hatta buna derin nefesler alıp verdiği soluğu eşlik ediyordu. Ancak hareketlerinin s*rtliği her geçen saniye yatakta daha da ileri gitmeme sebep oluyordu. Öyle ki neredeyse bir dakikadır başım yatak başlığına çarpıyordu. Fakat *nlemekten ona canımın acıdığını söylemeye vaktim kalmıyordu. Alparslan da bunu fark edemeyecek kadar çok geçmişti kendinden. Kesik solular alıp vererek her gelişinde bedenimin farklı bir yerini öpüyordu.
En nihayetinde gelişinin s*rtliğiyle başım başlığa oldukça s*rt bir şekilde çarptığında o vuruş sesine attığım acı çığlık eşlik etti. Alparslan bu sesi de ç*ğlığımı da fark edemedi ama. Zira az önce bu sese benzer bir sesi g*ğüs ucumu a*zına alıp ıs*rdığında da çıkarmıştım. Tahminime göre çok benzerini yaşadığımı düşünüyordu. Gözleri ise m*melerime kilitlenmişti. Yüzüme bakmadığı için acımı fark edemiyordu. T*krar i*leyerek ellerimi titrek bir şekilde kollarına yasladığımda acıdan gözümden yaşlar akıyordu.
"Alparslan..."
Yutkunarak adını tekrar zikretmeye hazırlandığımda bedeni s*rtlikle bedenimi tekrar başlığa doğru savurdu. O k*dar s*rtti ki hareketleri canım acıdan mahvoluyordu. Gözlerimdeki doluluğa rağmen adını yeniden zikrettim. Muhtemelen bu kez de h*zdan adını söylediğimi düşündüğünden bakmamıştı yüzüme. Odaklanmıştı. Oldukça odaklanmıştı. Tek bir noktaya bakarak h*zla sürdürüyordu git g*llerini. Yataktan da çok gürültülü bir ses geliyordu. Hatta başlık başım çarpmasa bile duvara çarparak yatağın gürültüsüne eşlik ediyordu. Bedenim ez*iliyordu bedeninin altında. Her geçen saniye biraz daha s*rt olarak acı bir z*vk almamı sağlasa da başımdaki acıyla buna odaklanmama engel oluyordu.
"Alparslan du-"
Zar zor çıkan sesimle ona durması için komut vermek istedim ama başımın bu defa çok daha s*rt bir şekilde başlığa çarpmasıyla büyük bir gürültü koptu. Bu gürültünün sesi öylesine yüksek oldu ki Alparslan duraksayıp derin nefesler alıp vererek bana baktı. Benim bakışım ise arkamdaki başlığa kayıyordu ve bir elim çarptığı için başımdaydı. Acıdan sızlıyordu. Bakışım etrafta gezinerek ne olduğunu idrak etmeye çalıştı kısa bir süre. Gözlerim kısıldığında daha alçakta hissediyordum kendimi. İstemsizce dudaklarımı yalayarak yeşil harelerine baktığımda Alparslan'ın gözlerinde gururlu bir sırıtış vardı.
"Ne oldu?"
Yutkunup terden yüzüme yapışan saçlarımı geriye atarak sırıtışını büyüttü. Ardından yaşlar nedeniyle ıslanan gözlerimin altını temizlerken burnuma küçük bir buse kondurarak mırıldandı.
"Yatağı kırdık yavrum ama önemsiz. Seni k*rık yatağın üstünde de b*ceririm."
Derin bir nefes vererek başımı tekrar arkaya çevirdiğimde az önce çarptığım başlığın yatağın bazasından ayrık olduğunu gördüm. Yutkunarak tekrar ona baktığımda Alparslan kollarının arasına başımı alarak tekrar h*reket etmeye başlıyordu. İ*leyerek gözlerimi kapattığımda da boynumu e*erek ellerini sırtıma yaslayıp doğrulmamı sağladı. Bu sırada bir yandan da bedenimi k*cağına çektiğinde alnında acıyla karışık bir ifadenin kasılması vardı. Bu kasılmaya anlam veremeyerek k*cağına oturduğumda Alparslan ellerini p*poma yerleştirmişti. Asla yadırgamadan kollarımı boynuna dolayıp dudaklarını öpmeye başladım. Bu sırada k*dınlığım y*nıyordu. Daha çok istiyordum, daha çok...
Bu istek kavuruyordu içimi. Öyle ki h*zlı hareketlerle ot*rup kalkıyordum ü*stünde. Bir yandan da boynuna dolanmış şekilde dudaklarını öp*rek i*liyordum. Alparslan ise baygın bir bakışla ellerini yasladığı yerden destek oluyordu bana. Nefeslerimiz karışıyordu birbirine. Onun nefesi benim yüzüme benim nefesimse onun yüzüne çarpıyordu hatta. Dudaklarımız her hareketimin sonunda bir şekilde birleşirken bunu yaptığımız her an aynı isteğe kapılarak öpüşüyorduk. Kısa bir süre böyle devam ettiğimizde gözlerimi kapatarak dudaklarımı dişledim ve ellerimi boynundan çekerek geriye doğru yatağa yasladım. Destek aldığım yer yatak olduğunda onun da üstüme d*ğru eğilmesiyle g*ğüslerim yeniden ağz*ndaydı. Öperek ç*kiştiriyordu. Ben i*leyerek ona karşılık verdiğimde Alparslan buna daha fazla dayanamayıp bedenimi beklenmedik bir hamleyle ters çevirdi ve ayağa kalktı.
"D*mal!"
Ani hareketi karşısında dizlerim titrediğinden yutkunarak duraksasam da emrini çok geçmeden yerine getirdim. Ancak yeterli gelmemiş olmalı ki elleriyle b*caklarımı daha çok ayırıp p*pomu kaldırarak yüzümü yatağa bastırdı ve s*rtçe iç*me iterek derin bir nefes verdi. Ben başımda bulunan eli yüzünden yorganla bütünleşerek boğuk bir sesle i*liyordum bu sırada. Hareketleri dayanılmazdı. İç*mde hissettiğim d*luluk y*ngınımı azaltmak yerine arttırıyordu. Daha çok diyordu içimdeki bir ses. Daha çok yapsın. Yetmiyordu. Ne kadar s*rt olsa da o yangının dinmesine yetmiyordu. Bu yüzden durm*ması için bağırmak istiyordum ancak sesim *niltiden ötesine gidemiyordu.
Alparslan ellerini başımdan çekerek p*p*ma geçirdi. Bu esnada hareketleri çok daha s*rtti ve tenlerimizin birbirine çarpma sesi odayı dolduruyordu. Bu sese dayanamadığım o yangına eşlik eden *slaklık da eklendiğinde oldukça t*hrik edici gürültümüz odayı dolduruyordu. Hatta bu gürültü bile benim ona karşı daha çok yükselm*me neden oluyordu.
"A* Alparslan..."
İ*leyerek adını zikrettiğimde ellerimle yorganı sıkı sıkı tutuyordum. O ise derin ve kesik soluklar alarak p*p*ma s*rt tok*tlar atıyordu.
"Yavrum..."
Seslenişiyle paralel olarak derin bir soluk verdiğinde aldığı z*vkin boyutunu idrak edebiliyordum. Fakat bu idrak edişim her geçen saniye artan hızı nedeniyle dizlerimin kırılarak bedenimin yüzüstü düşmesi sayesinde son buldu. Sesimi kesip küçük bir duraksama yaşadım sonra. Başım hafifçe ona döndüğünde düştüğüm için *çimden ç*kmıştı. Ancak bakışımla paralel onun yeniden y*tağa çıkarak p*p*mun üstüne ot*rup duraksamadan *çime ittiğini gördüm. Çevirdiğim başım hafifçe geriye gitti sonra. Sesimde büyük bir çığl*k hakimiyet kurarken ağzım sonuna dek havalanıyordu. Ellerini b*lime yerleştirerek sürdürdü hareketlerini. Oldukça s*rtti yine. Yaşadığım h*z ise dayanılmazdı. Bir süre sonra belimde olan eli sürekli geriye atmamla düşen başıma, daha doğrusu saçlarıma geçti. Bir eli hâlâ belimdeyken diğeriyle saçımı ç*kerek sürdürdü h*reketlerini.
Ben de ç*ğlık atarak tepki verdim bu hareketine. Dudaklarımda dilim gezinmeye başladı sonra. Yoğun ve dolu bir histi bu ama kesinlikle dayanamayacağım kadar çok güzeldi. Bitmesini istemiyordum. Saatlerce, günlerce ve hatta aylarca devam etsin istiyordum bu an. Ömrümün sonuna dek bıkmadan tekrar tekrar ona ait olmak istiyordum.
İsteğim onun tekrar p*p*ma tokat atmasıyla attığım çığlık neticesinde bölündü. Başımdaki eli hafifçe gevşedi sonra. Bu sırada aldığım nefesin verdiği rahatlıkla bakışımı ona çevirdim. Alparslan da hafifçe üstüme eğilerek yanağımı öptü. Bu sırada kulağıma doğru fısıldıyordu.
"Benim küçük s*rtüğüm çok mü özlemiş s*kilmeyi?"
İstemsizce başımı sallayarak iç çektiğimde bedenimin üstünden doğruluyordu. Bitmemişti ama ne yapacağını da söylemiyordu bana. Ben de merakla gözlerimdeki yaşları silerek yatakta normal konumuma geçmek için önümü dönüyordum. Göz göze geldiğimiz an sırıtarak ellerini yanağıma atıp alnımı öptü. Ardından ikimizin de bedeni dizlerimizin üstündeyken dudaklarıma eğildi ve dişlerini geçirerek öpmeye başladı. Ben s*rt öpücüğünün pençesinde kavrulurken ellerimi sırtına yaslıyordum. Bir süre susuzluğumuzu gidermek adına birbirimizin dudaklarında nefes aldık. Bu süre belki uzun belki de kısaydı, bilmiyorum. Zaman tamamen bükülmüştü çünkü. Her şey yavaş ama bir o kadar da güzeldi. Dudaklarımız nefessizlikten isteksizce ayrıldığında elleriyle yüzümü kavrayarak bakıyordu gözlerime. Ancak ben bu bakışa daha fazla dayanamayarak onun bedenini göğsüne bastırarak ittim. Beklemediği için sırtüstü yatağa düştüğünde bedenime hayranlıkla bakarak dudaklarını yalıyordu. Ben de onun gözlerine baygın bir bakış atıp gözlerimdeki yaşları özensizce dağıtıyordum. Bakışlarımızın kesişmeye devam ettiği sırada duraksamadan ellerimi er*ekl*ğine atarak üstüne o*urdum. Ağzımı sonuna dek açarak i*lediğimde bakışlarım ondaydı ve içimdeki o güzel hissin devamı yangınımı körüklemeye devam ediyordu. Alparslan bu sırada gözlerime güzel bir parlaklıkla ve çapkınlıkla bakarak kollarını başının altına yasladı. Sonra ise derin bir nefes vererek aldığı z*vki gözlerinden okumamı sağladı.
Ben bu sırada ona bakarak hızla sürdürüyordum hareketlerimi. Ancak onun kadar çok değildi hızım. Yarasının tam olarak kapanmamasına rağmen benden çok daha s*rtti ve bakışlarından dahi okunan şey yıllarca bu odada kalsak dahi içinin soğumayacağıydı.
Kollarını başından çekerek doğruldu ve dilini dışarı ç*kararak g*ğüslerimde gezdirmeye başladı. Bu sırada benim hareketlerim duraksama noktasına gelmişti. Yaşadığım z*vkten bedenim titriyordu. Bu titreme ise hareket etmemi zorlaştırıyordu. Alparslan gö*sümde oyalanırken duraksadığımı fark ederek ağzını solumda bırakıp ellerini p*p*ma geçirerek hareketlerimi devraldı. Az sonra bu hareketleri g*ğüslerimi ağzına alarak ıs*rmasını dahi zorlaştıracak kadar hızlıydı. İn*ltilerim yeniden odayı dolduruyordu ve ondan da acı ile karışık zevk dolu bir *nleme duyuluyordu. Yeniden uzandığında bu kez benim bedenim onun göğsündeydi. Elleri aracılığıyla açık olan bacaklarımdan p*p*mu tutarak hareket ettiriyordu. Gözlerimse kapalıydı bu sırada. Yalnızca ellerimle bedenini sıkarak yaşadığım h*zza teslimiyet gösteriyordum. Ancak bu teslimiyetim onun p*p*mu tutarak ayağa kalkmasıyla son buldu. Bu kez de bedenimi k*cağına almıştı ve ayaktaydı. Göz göze geldiğimizde yutkunarak elleriyle hareket etmeye başladı. Bir yandan da konuşuyordu.
"Küçük a*ın s*kimi nasıl istiyor duyuyor musun?" Bahsettiği duymaktan kastı tahminime göre tenime her çarpışında çıkan o ısl*k ve t*hrik edici sesti. Başımı sallayarak onu onayladığımda k*cağında biraz daha yukarı tırmanmamı sağlayarak devam etti. "Ona istediğini vereceğim. Seni..." Derin bir nefes verip dudaklarını yaladığında ben de i*leyerek kapatmıştım gözlerimi.
Onunla göz göze gelerek bakışlarımı tekrardan dudaklarımı yalayarak yeşillerine yasladım. İ*niltilerim s*rt hamleleriyle kesiliyordu ancak umurumda değildi. Duyacaktı. Hak ettiği ne varsa duyacaktı.
"Çok....Daha çok istiyorum."
Alparslan başını olumlu anlamda sallayarak tahrik edici bir sesle konuşmaya başladığında elleriyle çok daha s*rt bir şekilde bedenime çarpmaya başlamıştı. Benim bedenim çarpışları nedeniyle kıvranıyordu. Hatta saçlarım bile anlık olarak havalanıyordu. Derin derin nefesler alıp verdiğimde işittiğim ses ve gözlerine odaklanamıyordum. Zira göz bebeklerim duyduğum hisler yüzünden kayıyordu.
"Böyle mi istiyorsun güzelim? Böyle...Böyle mi s*keyim seni?"
Başımı olumlu anlamda sallayıp derin derin nefesler alıp verdim. İ*lemelerim kesik kesikti ve ellerim omuzlarını sıkıyordu. Yaşadığım şey çok fazlaydı. Bu yüzden sözlerine cevap veremeden başım boynuna gömüldü ve orayı ıs*rarak bağırdım. Alparslan her geçen saniye daha d*rinime in*yordu ve bu beni mahvediyordu.
"Böyle...Böyle aşkım...Evet..." Boynundan çektiğim dişlerimi dudaklarıma geçirdiğimde onun ısırığım nedeniyle *nlediğini duyabiliyordum. Gözlerimden yaşlar artık saniye saniye akıyordu. Ellerimse omuzlarında sıkı sıkıya sarılıydı. Sanki tutmasam düşecektim.
Alparslan onayımı işiterek derin bir oh çekti ve hareketlerini daha da h*zlandırarak k*cağında s*rtçe z*plamama neden oldu. Dudaklarımı yalayarak ç*ğlık ç*ğlığa inledim ben de. Tam o saniye ise bedenimi yavaşça yere bıraktı ve kolumu tutarak ters çevirdi. Duvarın dibindeydik şimdi. Soğuk duvar ateşten yanan tenimi üşütmeye yetmese de hissetmemi sağlıyordu. Elleriyle bacaklarımı o*şamaya başladığında istemsizce parmak uçlarımda yükseldim. Bu geçmişten gelen bir alışkanlıktı. Zira tam ayakta durduğumda alt bedenlerimiz denk gelmediği için Alparslan eğilmek zorunda kalıyordu. Ben de bunun önüne geçmek adına parmak uçlarımda yükselerek derin bir nefes verdim. O ise *kşadığı bacaklarımı ayırarak s*rtçe içime itti.
Gözlerimi kapatıp başımı arkaya düşürdüm ben de. Başım gövdesine çarptığında bir eliyle çenemi tutarak yüzüme bakıyordu ve i*nlemelerimi gururla dinliyordu. Ben de dudaklarımı yalayarak yüzümü büzüp daha çok t*hrik etmeye çalışıyordum onu. Bir yandan da tenlerimizin çarpma sesine onun t*ş*kl*rının derime değme sesi eşlik ediyordu. Odada çok yoğun bir gürültü hakimdi.
"Süt*mü içecek mi güzel kızım?" Yutkunarak başımı tutup göğsüne yaslayarak devam etti. "İstiyor musun?"
Başımla onu onaylayarak ç*ğlıkla karışık bir iniltiyi dudaklarımdan serbest bıraktım. "İsti...Yorum..."
Onayımla hareketi daha da s*rtleşti. Ancak bu benim sonum oldu. Zira son noktaya boşta kalan eliyle k*dınlığıma masaj yaparak s*rtçe itmesiyle eriştim. Başım bedenine daha çok yaslanırken içimi de dışımı da oldukça y*ğun bir titreme sardı. Kesik kesin *nleyerek sesimi tizleştirdiğimde ise başımdan öperek erkeksi bir tınıda fısıldadı.
"Şşş sakin ol yavrum." D*lini boynuma atarak eğildiğinde e*meye başlamadan hemen önce fısıltısını sürdürüyordu. "G*nişlediğini hissediyor musun?" Başımla onu reddederek gözlerimi sıkı sıkı kapatıp dudaklarımı dişlediğimde i*lemelerim boğul bir sesle işitiliyordu. "Hissedeceksin."
Son cümlesiyle paralel y*vaşça *çimden ç*kıp dern bir nefes verdi. Ardından tekrar k*cağına aldığında *nlemesinde acı bir ses vardı ancak bu ses onun durmasını sağlamıyordu. Bacaklarımı beline dolayarak kollarımı omzuna yasladığımda dudaklarına yap*şıyordum. Alparslan ise hiç düşünmeden bana karşılık veriyor bir yandan da büyük adımlarla bedenimi bilmediğim bir yere taşıyordu. Az sonra onu öpmeme rağmen beni s*rtçe bir yere bıraktığında bundan hemen önce kollarından biriyle yere bir şeyleri devirmişti. Bıraktığı an ise istemsizce bulunduğum yere ve devrilen eşyalara bakındım. Şifonyerdi burası. Yerde parfüm ve benzeri hijyen eşyaları vardı. Alparslan onları devirerek bedenimi buraya bırakmıştı. Daha fazla incelememe vakit tanımadığında bacaklarımı tek bir hamleyle ay*r*p bedenimi kendine çekti.
"Bak!" Bakışlarıyla k*dınlığımı işaret ettiğinde gözlerimi o yöne çevirerek ısırdım dudaklarımı. Alparslan ise bu sırada er*ekl*ğini k*dınlığıma yaslayarak bana bakmaya başladı ve bir yandan da *çime *terek konuşuyordu. "Nasıl genişliyorsun, ne kadar kolay aldın. Gördün mü?" başımı sallayarak saniyelik ona baktığımda i*nelememi dudağımı dişleyerek bastırıyordum. Alparslan da daha da s*rt iterek benim baktığım yöne bakıyordu.
Derin bir nefes vererek ellerini belime atıp hareketlerini ritmik bir hale getirdiğinde ben de sırtımı duvara yaslayarak omzuna tutunup yarı açık gözlerle kısılan sesime rağmen *nleyerek tepki veriyordum hareketlerine. Kısa bir süre bu şekilde devam ettikten sonra Alparslan tuhaf sesler çıkararak derin derin nefesler alıp vermeye başladı. Dudaklarını dişine geçirip bedenimi kucağına aldı sonra. bu sırada hâlâ içimdeydi ve bıkmadan tekrar ediyordu bu işlemi.
Ancak yatağa doğru attığı geri adımı tahminimce yere attığı eşyalardan birine takılması yüzünden takıldı. Ne olduğunu idrak edemeden yerde buldum kendimi. İkimiz de nefes nefeseydik ve düşerken ben korkulu bir nidayı dudağımdan dökmüştüm. Alparslan ise buna karşılık sırt üstü düşmemizle derin nefesler alıp vererek gözlerini kapattı. Alnının her bir yanı terle kaplıydı. Bakışım bandaj sarılı yarasına kaydığındaysa onu çok zorladığımı düşünerek iç çektim ve yanında uzanan bedenimi üst*ne çıkararak o varlığımı hissedemeden elimi arkaya atarak er*ekl*ğini içime aldım. Başım anında gerileyerek düştü ve bedenimi bir titreme sardı. Ellerim göğsündeydi.
"S*ktir!"
İşittiğim küfürle bakışlarım ona döndüğünde oldukça baygın bir şekilde bana bakarak başını arkasına doğru atıyordu ve elleri ritmimi h*zlandırmak adına belimdeydi. Derin bir nefes vererek h*z*ımı daha çok arttırdım. Öyle ki sesim odada yankı buluyordu ve ağzım duyduğum histen sonuna dek aralanmıştı. Başım arkamdaydı. Dolayısıyla bedenim de gergin bir şekilde onun arkasına doğru eğikti. Alparslan ise aynı konumda durarak derin nefesler alıp veriyordu ki aniden tuttuğu belimle bedenimi sırtüstü çevirerek üstüme ç*kıp bacaklarımı tekrar ay*rdı ve iç*me it*i. Ben bu hareketiyle ç*ğlık atarak yutkundum. Ancak o durmadı. Sanki bedenimi p*rçalayacaktı. O kadar s*rtti ki bulunduğum parke sırtımı yakıyordu. Sürekli üzerinde gidip geldiğimden parkede sürtünme oluşmuştu.
Alparslan yeşillerini gözlerime yaslayarak çehresine öfke yasladı. Ardından ellerini başımda birleştirerek devam etti. En nihayetinde içimde ıl*k bir sıvı hissettiğimde kesik kesik soluyordu ve bedeni bedenimin üstüne yığılmıştı.
Bittiğini düşünerek derin bir nefes verip dudaklarımı yaladım. Rahat ve güzel hissediyordum. Hatta mutluydum. Fakat bu mutluluğum sözleriyle yaşadığım şaşkınlık neticesinde sekteye uğradı.
"İkincisinde süt*mü içeceksin. Gel buraya!"
Tek koluyla bedenimi kaldırıp y*tağa fırlattığında çok korkutucuydu bakışları. Yutkunarak olduğum yerden doğrulup dizlerimin üzerinde durarak ona yaklaştım. Bakışlarım bana bu mutluluğu veren parçasındaydı ve ağz*m ona yaklaştıkça aralanıyordu ama Alparslan buna çenemi kavrayarak ona bakmamı sağlayıp son verdi.
"Şimdi değil."
Sözlerini tamamladığında iki eliyle bedenimi tutarak ters çevirdi. Ben bu hareketiyle ç*ğlık atarken ise hiç beklemediğim bir anda a*ka g*rişimde hissettim onu. Gözlerim sonuna dek açıldığında yaşadığım acıyı yaşlarla belirttim. Çığlığım ise bu kez odayı değil de evi doldurdu. Hatta belki bahçede bile yankılanmıştı. Sesim öyle çok öyle acı doluydu ki Alparslan ağz*mı kapatarak başımı yatağa bastırdı. Bu sırada yaşadığım h*zzın boyutunu tahmin bile edemiyordum. Bildiğim tek şey bu acıya rağmen daha fazlasını isteyen bedenime yeniden yatak başlığına çarpmamı sağlayacak şekilde s*rtlikle isteğini vermesiydi. Kısa belki de uzunca bir süre boyunca gözlerimdeki yaşlarla daha ç*ğunu istedim. Asla ikiletmeden isteğimi yerine getirdi. Hatta nefesleri kesilecek gibi olduğunda yatağa uzanarak *stünde ters ot*rmama dahi bir şey söylemedi. İstediğim hızda onu ö*de olduğu gibi ar*ada da kabul ettim. Yetmedi, g*leçeğini hissettiğim an hızla ü*tünden kalkarak a*zıma aldım ve istediği gibi i*tim sütünü. Kana kana içtim hatta. Belki saatler sürdü bu sözlerim. Zaman kavramım yoktu. zihnimin hatırladığı son şeylerden biri yorgun argın yanına uzanmamdı. Fakat Alparslan benim aksime yarasına rağmen yorgun değildi. Öyle ki s*tünün tadını hissederek yutkunduğum an bir bacağımı sırtımı yasladığım bedenine getirerek yeniden *çime itti. İki kez gelmesine rağmen ilk anki halindeydi. S*rtti. Başımı ona doğru atıp yutkundum. İ*leyerek teslim oldum ona.
"Yorgunluktan..." Derin bir nefes vererek devam etti. "Bayılana kadar s*keceğim seni."
Sözlerine i*leyip başımı arkaya daha çok atıp verdim cevabımı. Bu konuşacak halim olmadığını ama onu istediğimi anlatıyordu. Bir eliyle boynumu sıkıp diğeriyle karnımı tutarak derin bir nefes verdiğinde i*leyerek teslimiyetime devam ettim.
"A*ın çok sıcak. Benim güzel kızım çok yanmış." Daha s*rt bir şekilde it*rek devam etti. "Çok yanmış ama...S*kimin tadını unutmamış." Cümlesini tamamlayarak yanağıma ıslak bir öpücük bıraktığında ağzımdan sadece ç*ğlıklarım dökülüyordu. Alaprslan ise dilini çıkararak yüzümde gezdirmeye başladı. İstemsizce ona dönerek baktığımda ise ısl*k öpücüklerine dudağımı ekledi. En nihayetinde üçüncü kez de onu i*çimde hissettiğimde bu kez bunun son olmadığını biliyordum. Odanın neredeyse her yerinde terden ve tensel s*vılardan yatağı ıslatana dek birbirimize olan susuzluğumuzu giderdik. O geceye dair son hatırladığım şey gün ayarken ğ*sümdeki sıvıyı ellerimle ağzıma itmeye çalışarak yatakta k*cağında olduğum anlardı. Yedi demiştim en son ona. Tam yedi kez en başından yapmıştı her şeyi. Beni de bu yedi seferin içinde belki de on dört kez rah*tlatmıştı.
(uyarı sonu geldi güzelliklerim. Buraya kadar okuyanlar varsa eğer lütfen son sahneyi okurken ağzını kapatmayı unutmayın😊)
Uyandığımda bunun nedeni karnımda hissettiğim ağrıydı. Yatakta iki büklüm olarak inlediğimde gözlerim zar zor açılıyordu. Bakışımın denk düştüğü ilk şey Alparslan oldu. Saçıma elimi atarak büküldüğüm yerde duraksadım ve ona bakındım. Ağzı hafif aralıydı ve ç*plaktı. Yorganı tamamen benim üzerime atmıştı. Üstü açık bir şekilde yüzünün üzerinde uyuyordu ama başı bana dönüktü. İç çekerek ağrımı görmezden gelip yorganı onun üzerine ittim ve etrafa bakınmaya devam ettim. Işık açıktı. Odanın içi ise harabe bir haldeydi. Her yerde kırık dökük eşyalar vardı. Dün gece olanları anımsayarak bu manzaranın tanıdık gelmesiyle derin bir nefes vererek kalktım ayağa. Ancak kalktığım an yalpalayarak yatağa tutundum. Zira karnımda ve rahmimin olduğu bölgede çok ağır bir sancı vardı, öyle ki bu sancı benim acıyla *nlememe neden oluyordu. Tenimde de yoğun bir sızı hakimdi. Derin nefesler alıp vererek gözlerimi kapatıp zorlukla ayağa kalktım tekrar. Ancak ağrıdan iki büklüm bir halde sadece üç adım atabildim. Ardından dengemi sağlayamayarak yere düştüm. Acı dolu bir nidayı dudaklarımdan peydah ettiğimde içimden ona seslenerek yardım istemek geçti.
"Alparslan..."
Ancak duymuyordu beni. Yine geçmişten bildiğim bir huyu vardı. Uykusu ağırdı. Zaten benim sesim de onu uyandıracak kadar güçlü değildi. Zira kesik bir nefesten ibaretti. Derin derin soluyarak tekrar seslenmeye yeltendim ama bundan vazgeçerek avuçlarımı sıkı sıkıya kapattım ve derin bir nefes alarak yeniden iki büklüm bir hale gelip banyoya doğru güçlükle adımladım. Sonunda banyoya ulaştığımda etrafı inceleyecek vaktim bile olmadı. Zira ağrıdan kendimi klozete zor atmıştım. Canım acıyordu. Karnımda çok büyük bir sızı vardı. Saç diplerime ellerimi geçirerek geçmesini beklerken daha da şiddetlenmesiyle inleyerek yutkundum. Ardından elimi peçeteye attığımda dün gece verdiği sözleri fazlasıyla tuttuğunu düşünüyordum. Fakat bu düşüncem peçetede gördüğüm k*n ile sonlandı. Kaşlarımı çatarak korkuyla irkildiğimde klozetten kalkarak bacaklarıma baktım. Her yeri k*n içinde kalmıştı. K*dınlığımdan geliyordu bu kan. Oldukça da yoğundu. Derin bir nefes vererek lavaboya ilerlediğimde bunun sevgili olduğumuz dönem içinde de birkaç kez yaşandığını hatırlayarak iç çektim ve ellerimi yıkamaya başladım. Bir yandan da karşımdaki aynaya göz gezdiriyordum ama gördüğüm manzarayla ellerimi yıkamayı bırakarak aynaya yaklaştım.
Gözümdeki siyah makyaj baykuş olmamı sağlayacak kadar dağılmıştı yüzüme. Rimelim ise akmıştı. Yüzümün gözümden itibaren boynuma kadar olan kısmında yer yer siyahlıklar vardı. Dudağımdaki ruj da dağılmıştı. Burnumda bile izi vardı. Boynum ise...
Ellerimi attığım an korkuyla iç çekerek dudaklarımı ısırdım ve kaşlarımı çattım. Boynumda morluktan başka hiçbir şey yoktu. Elinin izi vardı bir yerde. O iz morumsu ama kırmızıydı. Diğerleri ise tamamen mordu. Gözlerimi kapatıp tekrar nefes aldığımda ellerimi yıkama işini bitirerek tekrar iki büklüm bir halde odaya ilerledim. Adımlarım arttıkça bedenimdeki ağırlık sızıya dönüşüyordu. En nihayetinde kendimi yatağa bıraktığım an k*n da bedenimdeki izler de umurumda değildi. Yalnızca ağrımı düşünerek geçmesi için yorganın altına giriyordum. Onu en son Alparslan'ın üzerine örttüğümden yanına sokularak arkamı döndüm. Ancak arkamda hissettiğim s*rtlikle yutkunarak bedenimi ondan uzaklaştırmak istedim ama bu mümkün olmadı. Çünkü o s*rtliğin sahibi elini göbeğime atarak boynuma ıslak bir öpücük bıraktı.
"Günaydın baharım."
Sesi normalde olduğundan daha kalın ve uykuluydu. Ona dönmeden yutkunarak mırıldandığımda gözlerim acının etkisiyle kapanıyordu.
"Günaydın."
Boynumdaki öpücüğü yanağıma doğru ilerledi ve her ilerlediği yeri tekrar tekrar öperek iç çekti. Bu sırada boşta kalan eliyle de bacağımı açmaya çalışıyordu. Ne yapmak istediğini anlayarak irkilip hızla bedeninden ayrıldım. Canım acıyordu ve şu an olmazdı. Adım atacak hal bırakmamıştı bedenimde. Yine de uyanır uyanmaz kaldığımız yerden devam etmek istiyordu.
Alparslan sekteye uğrayarak gözlerime baktığında yutkunup ona döndüm. Bu esnada doğrularak yüzüne merak ve korku dolu bir ifade yerleştiriyordu.
"Ne oldu? İstemiyor musun?" gözlerinin içine bakarak yutkunduğumda bir eliyle yanağımı okşayıp devam etti. Gözlerinde acı vardı. "Ne oldu baharım? Vaz mı geçtin benim olmaktan?"
Tekrar yutkunup gözlerimi kapattığımda korkulu ifadesini rahatlatmak istiyordum. Şu an şu durumda bile beni kaybetmekten korkuyordu.
"Ben..."
İki eliyle yüzümü kavradığında gözlerim refleksle açılarak harelerine denk düştü. "Söyle güzelim!"
Tekrar yutkunarak kaşlarımı çattığımda dudaklarım da sancıdan titriyordu. "K*nanmam var Alparslan. Çok acıyor."
Sesim nazlı bir edada çıkmıştı ve Alparslan fark ettiği an telaşa bürünerek yorganı üzerimden çekti. Ardından bakışlarını bedenimde gezdirdiğinde bacağımdaki k*nı görerek iç çekip sıkıntıyla soludu. Sesinde yoğun bir endişe vardı.
"Hastaneye gidelim. Dur! Doktoru buraya çağırayım ya da. Yol çekme hiç."
Başımla onu reddettiğimde bunun nedeni doktora gitmek istememem değil de bu eve asıl geliş sebebimizdi. Zira şimdi evden çıkarsak eğer eminim ki bir dahaki gelişimize dek çok zaman geçecekti ve benim cesaretim kırılacaktı.
"Hayır, gerek yok."
Alparslan beni başıyla reddederek elini çeneme yerleştirdi. "Var. Sağlığın her şeyden önemli."
Çeneme yasladığı elini tutarak sıktım. Alparslan bu hareketime gülümserken ise dikkatini başka yere çekmek için dudağını öptüm. Kısa ama yakıcı ve onun aklını başından alan bir öpücüktü bu. Yani amacına fazlasıyla hizmet ediyordu. Derin bir nefes alarak başını hafifçe eğip gamzesini gösterdiğinde aklı duman olmuştu bile.
"Çok seviyorum seni."
Ellerini yüzüme yaslayarak dudağına yaklaştırdı. Ardından sırasıyla yanaklarımı gözlerimi dudaklarımı ve yüzümdeki her bir milimi öperek sürdürdü sözlerini. "Kurban olurum teninin her yerine senin." Tekrar göz göze geldiğimizde yeniden çenemi kavrayarak devam ediyordu. "Çok canın acıyor mu?"
Başımla onu reddettiğimde yalan söylediğimi anlamaması için tekrar gülümsedim. Acıyor dersem eğer bir şekilde hastaneye gitmemi sağlayacaktı. Zira doktor buraya gelirse gerekli işlemler için hastaneye götürecekti. Rahmimi ve yumurtalıklarımı görüntülemek isteyecekti çünkü.
"Acımıyor, geçti."
Alparslan başını sallayarak gülümsediğinde inanmış gibi görünüyordu. "Tamam o zaman güzelce yıkayalım sevgilimi."
Ağzımın içinde mırıldanarak onu onayladım. Alparslan da onayını aldığı an kollarını bacaklarıma ve belime dolayarak kucağına aldı beni. az sonra banyoya ulaştığımızda küvete oturmamı sağlayıp bütün bedenimi özenle yıkadı. Sanki bir bebeğe dokunuyordu tenimi yıkarken. O kadar hassas ve nazikti ki! Temizlediği yerlere küçük öpücükler bırakarak da sevgisini gösteriyordu. Ben bu sırada sessiz kalarak ona kızımızdan bahsetmeye hazırladım kendimi. İçim içimi yese de bu onu anlamadı. Zira aşk sarhoşuydu. Belki de yalnızca bedenime odaklanıyordu o an.
Yıkanmam bittiğinde bornozu bedenime özenle geçirerek yutkundu. Daha sonra ise tekrar kucağına alıp bedenimi yatağa bıraktı. Az sonra elinde kıyafetlerle geldiğinde bana giymem için pijama ve iç çamaşırı getirmişti. Bakışımla onu sorguladığımda bunun sebebi kime ait olduklarıydı. Zira hiç giyilmemiş değillerdi. Yalnızca temizdi.
"Senin bu baharım. Hatırlamadın mı?" Başımla onu reddettiğimde gülümseyerek pijamayı yatağa bırakıyordu. "Dağ evindeki çoğu eşyanı buraya getirmiştim de; Burada daha çok vakit geçiriyorum diye. Birlikte almıştık sana."
Başımla onu tekrar reddettiğimde bakışım pijama takımındaydı. Pembe beyaz dikey çizgileri vardı. Pahalı bir markaya aitti. Sanırım Alparslan almıştı bunu bana. Hatırlamayışım sürdüğünde pijamayla birlikte getirdiği iç çamaşırlarına kaydı bakışım. Bunları hatırlamıştım. Benimdi. Onun yanında giyiyordum sadece. Bu yüzden anımsamıştı zihnim. Toz pembe çiçekli bir takımdı bu da. Ancak şu an daha zayıf olduğumdan bunlar bana bol olacaktı. Alparslan özenle onları yatağa bırakarak havlunun sardığı saçlarıma ilerledi. Havluyu saçlarımdan ıslaklığı alarak çektiğinde ben çamaşırın üstünü bol olacağı için giymemeyi düşünüyordum. O ise bu düşüncemden habersizce konuşuyordu.
"Ped falan takman gerekir mi? Tampon vardı sanki evde."
Mırıldanarak konuştuğunda elleri saçlarımda geziyordu. İç çekerek gözlerimi kapattığım sırada düşündüm sözlerini. Şu an bir şey hissetmediğim için gerek olacağını düşünmüyordum. O yüzden olumsuz anlamda reddettim sözlerini. Alparslan ise başımın arasından bir öpücük alarak saçlarımın kokusunu içine çekti.
"Kurutalım saçlarını. Hasta olma."
Derin bir nefes vererek başımı salladığımda içimden sadece kızımızı geçiriyordum. Az kalmıştı. Az sonra her şey bitecekti. Bu belki de bana son dokunuşlarıydı. Kendimi onun yerine koyuyordum bazen. Ben olsaydım diyorum. Benden evladım saklansaydı. Bir başkası evladımın annesi olsaydı. Bu düşünceler mahvediyor işte beni. Ben Alparslan'ın yerinde olsam beni affetmezdim. Her ne kadar evlenmeye mecbur kalsam da ben olsam beni affetmezdim diyorum. Bu çok ağır onun için. Çok uzun zamandır masum olduğunu tekrar ediyor, kızımız için çabalıyor ama bilmiyor. Bitecek. Aramızdaki her şeye bu kırgınlık son verecek. Dalgın oluşum bu yüzden. Alparslan ise bunun nedenini kanama zannediyor.
Az sonra saçlarımı kurutarak özenle taradı. Ardından giyinmeme de yardım edip bebek gibi sarıp sarmaladı beni. Şimdi evin salonunda onu bekliyorum. 'Duş alıp geleceğim baharım.' Dedi. Geldiğinde yememiz için yakınlarda bir yerden kahvaltı da söyledi. Bekliyorum onu. Elimdeki albüm ile bekliyorum gelip kızımızı sarmasını ve beni mahvetmesini. Her şeyi duyacak ve soracak. Aynı zamanda öğrenecek. Alparslan az sonra bir kızı olduğunu bilecek.
Gözlerimi kapatarak ellerimin arasındaki albümü sıktım. Ardından iç çekerek dudaklarımı dişlediğimde bana seslenmesiyle irkildim. Tahminimden de kısa sürede gelmişti. Onu gördüğüm gibi yutkundum ama bu yutkunuş boğazım ağrıdığı için çatık bir kaşla sonuçlandı.
"Baharım... Benim güzel sevgilim."
Gamzelerini göstererek iç çekti ve öyle yaklaştı yanıma. Tam yanıma ulaştığı an ise elleriyle başımı kavrayarak alnımdan içli bir öpücük aldı.
"Güzelim..." başımı ona çevirdiğimde ikinci öpücüğünü de burnuma bırakarak yanaklarımı sıkıp yanıma oturdu. Çok mutlu görünüyordu. Benim donukluğumun aksini işaret ediyordu gülüşü. Gözlerinin içinde dahi gülümseme vardı.
"Nasıl oldun? Var mı ağrın sızın?" başımla tekrar onu reddettiğimde kokumu içine çekerek gülümsüyordu. "Yıllardır bu sabahı bekliyorum gülüm. *lmüşüm hasretinden."
Kollarını boynuma dolayıp sarılarak derin bir nefes daha aldığında kokuma doyamıyordu. O an anladım ki doyamadığı şey benim şampuanımın ya da duş jelimin kokusu değildi. Çünkü onun eşyalarıyla yıkanmıştım. O tenimin kokusunda her ne duyuyorsa her nefes alışında o kokuyu arıyordu tenimde.
Bedenlerimizi ayırdığında burnunu burnuma sürterek kıkırdıyordu. "Konuşmuyorsun hiç? Yine Tufanlı mı oldum yoksa?"
Başımla onu reddederek içimdeki strese rağmen güçlükle konuştum. Her şeye rağmen yüreğimde derin bir sızıyla karışık mutluluk hakimiyet kuruyordu. Onu kaybetme korkuma rağmen şu an bile huzur sarıyordu tenimi.
"Artık sadece Alparslan'sın. Ya da Alp... Hangisi dilime daha kolay gelirse."
Sözlerimi işiterek huzurumu gülüşüne yaydı ve alnımdan öperek kulaklarıma fısıldadı. Bu esnada kalbimde küçük bir kıpırtı vardı. O kıpırtı nefeslerimi sekteye uğratıyordu.
"Sen her zaman bahardın. Şimdi de baharsın. Her zaman ömrümün baharı olacaksın."
Göz göze geldiğimizde bakışları dudağıma kaydı. Bu sırada içimdeki kıpırtı katlanarak artıyordu. Yeşillerine baktıkça bakmak geliyordu içimden. Değişik ve alışık olmadığım bu hissin sersemliği kapladı yüreğimi. Alparslan ise kıpırtımdan habersizce ancak şu an fark ettiği albüme çevirdi bakışlarını.
"Bu ne?"
Bakışları dudaklarımla gözlerim arasında git gel yaşıyordu. Yüzünde ise derin bir merak saklıydı. İç çekerek o merakını giderdiğimde sona geldiğimizi bildiğimden acı bir tebessümü yüzüme yayıyordum.
"Sana Alya'yı getirdim."
Cümlemi işittiği an tek kaşını havalandırarak yutkundu. Bedenini biraz gerileterek merakla gözlerime baktığında bu merakı çattığı kaşlarından yansıyordu bana. Doğru olup olmadığını sorguluyordu. Gerçekten ona kızımızı getirip getirmediğimi sorguluyordu. Gözlerimi kapatıp açarak acı tebessümümü sürdürdüğüm an iç çekerek bir elini kalbine koydu. Diğerine ise benim uzattığım albümü alarak tekrar iç çekti. Gamzeleri görünüyordu. Mutluydu, çok mutluydu. Fakat bu mutluluk ifadesi yüzünden buruklukla karışıktı.
Albümün kapağını açarak derin bir nefes verdiğini dudaklarının titreyişinden gördüm. Benim gözlerim doluydu bu sırada. Sormamıştım ona. Hakkında hiçbir şeyi bilmiyordum. Yokluğumda neler yaptığını, dün tenine karıştığım yatakta kaç kadınla soluklandığını bilmiyordum. Soramayacaktım da. Ben ona yokluğunda yaşadıklarımı anlattıktan sonra soracak zamanım olmayacaktı.
İlk sayfaya ulaştığında benim hamile halimle göz göze geldi. Gülüşünü yüzüne yayarak yutkundu sonra. Bu fotoğrafta saçlarım kısaydı. Gerçi evlendiğim ilk gün kesmiştim saçlarımı. Üzerimde mor bir elbise vardı. Karnımsa kızım beş aylık olduğu için çıkmıştı. Karnımı tutarak gülümsemiştim kameraya. Çisem çekmişti bunu. Üstümdeki elbiseyi aldığım ilk gündü. O gün ilk defa kilo aldığım için bir elbisem patlamıştı. Fotoğrafın anısı buydu.
"İlk defa karnım yüzünden elbisem yırtılmıştı o gün. Kırk beden bir elbise aldık Çisem'le. Sonra anı kalsın diye çekmiştik."
Elbise hafifçe boldu üstüme. Son aylara doğru da giyerim diye büyük almıştım. Hamileyken çizim yapıp satarak sağlıyordum geçimimi. İdareli ama her şeye rağmen huzurlu olduğum zamanlardı. Kızımın babasından ve terapimden başka derdim yoktu o zamanlar.
Bakışlarını fotoğrafta uzun uzun tutarak iç çektiğinde suali dudaklarından dökülüyordu. "Ne zaman kestirdin saçlarını?"
Alparslan fotoğrafla değil de saçlarımla ilgilenmişti. Kıyamıyordu. Eskiden de kıyamazdı.
"Evlendiğim gün kendim kestim."
Bakışları sözlerimle aniden bana dönerken dudakları öfkeden titriyordu ve kaşları çatıktı. "Evlendiğin gün kendin kestin?"
Sorgular bir tınıda konuştuğunda başımı aşağı yukarı sallayıp onaylıyordum onu. O günleri anımsamak canımı yakmıştı ve genzim daha şimdiden dolmuştu.
"İstemedin... O or*spu ç*cuğuyla evlenmeyi hiç istemedin."
Kendi kendine sayıklar gibi konuşarak iç çekti Alparslan. Çenesi titriyordu. Öfkeden çenesi titriyordu. Elini tutarak öfkesine son verdim.
"Anlatacağım her şeyi. Sadece bakmaya devam et."
Gözlerini sertçe kapatıp bir elini yumruk yaptı. Ancak dediğimi ikiletmedi ve fotoğraflara bakmaya devam etti. Diğer sayfada yine benim bir fotoğrafım vardı. Altıncı ayımdı bu. Karnım daha çok çıkmıştı. Salonumuzdaki tekli koltukta oturuyordum. Tüm hamileliğim o koltukta geçmişti benim. Oradan ayrılmazdım hiç. Camdan bakar tüm gün kızımızı ve onun babasını düşünürdüm. Karnımın üstüne yasladığım üzümleri iştahla yerken Alper tarafından çekilmiş bir fotoğraftı bu. Gözüm o kadar dönmüş ki ağzım tıka basa üzümle doluydu. Alparslan öfkesine rağmen halimi görerek gülümseyip bir elini saçlarımda gezdirdi.
"Hurma, zeytin ve üzüm..." Bakışları bendeyken devam ettim sözlerime. Yüzümdeki acı tebessüm sürüyordu. "Tüm hamileliğim boyunca bunları aşerdim. Normal bir aşerme değildi ama." Kıkırdayarak devam ettiğimde gözlerime mazinin buğusu eklenmişti. "Neredeyse her gün yiyordum üçünü de."
Bir de kızımın babasını aşeriyordum o zamanlar ama bunu bilmesine gerek yoktu. Yani en azından şu an bilmesine gerek yoktu. İç çekerek yutkunup albüme bakındığımda mırıldanarak diğer sayfaya geçiyordu.
"Benim baharım zeytin sevmez. Nadiren yerdin eskiden."
Gülüşünü sonraki sayfaya çevirdiği an büyüttü. Zira bu sayfada karnım burnumdaydı. Çok fazla fotoğraf vardı bu albümde. Ancak ben bilerek çoğunu getirmemiştim yanımda. Zira hepsine bakacaktı ve ben o bakarken heyecandan kavrulacaktım. Kızını öğrendikten sonra kalan fotoğraflara da bakabilirdi.
Bu fotoğrafta karnım açıktı. Üstümde beyaz kırmızı kalpli pijama takımım vardı. Yüzümde ise somurtkan bir ifade hakimdi. Saçım başım birbirine girmişti. Alparslan halimin komikliğine gülmüş olmalıydı. Karnıma dokunarak tekrar iç çektiğinde öğreniyordu fotoğrafın hikayesini.
"Orada Alya uyutmadığı için sızlanıyordum. Son bir ay çok zor geçti. İlaçlar yüzünden çok şey yaşadım. Kızım da sağ olsun gün içinde uyuyup geceleri tekme atıyordu."
Tekrar kıkırdayarak iç çektiğinde albümü sıkı sıkıya tutarak yanağımdan öptü. Ardından diğer fotoğrafa bakındığında mırıldanıyordu. Öfkeli hali devam etse de beni kırmamak için bakıyordu fotoğraflara. Üstelik oldukça da ilgiliydi.
"Sana çekmemiş hiç. Sen erken yatar erken kalkarsın."
Başımla onu onaylayarak iç çektiğimde babasına çekmiş demek geçti içimden. Ancak şu an değildi. Alparslan gibi gece kuşuydu yavrumuz. Öyle ki doğduktan sonra da aynı rutini sürdürüp gece uykumu unutturmuştu.
Diğer fotoğrafa bakındığında kızımızın ilk fotoğrafı karşısındaydı. İç çekerek dudaklarını araladı. Gözleri doldu sonra. Elleri ona dokunamadı bir süre. Elleri havada kalarak titredi. İlk fotoğrafıydı kızımızın. Hastanedeydik. Saçımda kırmızı bir kurdele vardı benim. Hasta önlüğünün içinden sedyede kızıma aşkla bakıyordum. Alya ise küçücüktü. Gözleri kapalıydı. Minicik eli havadaydı sadece. O eli de annesinin ellerinin arasındaydı. Tekrar iç çektiğinde titreyen elleri zar zor kızımızın fotoğrafını buldu. Ardından yavaşça dudağını eğerek öptü onu. Gamzesi yoktu. Tebessüm ediyordu ama mutlu değildi; acı çekiyordu.
"Çok...Çok güzel Hazan."
Başımla onu onayladığımda bir süre bu fotoğrafta oyalandı. Geçemedi. Eli öylece havada kaldı. Belki de şu an içinden bu manzaraya şahit olabilirdim, bu kız benim olabilirdi diyerek acı çektiriyordu kendine ama hayır. Bunu yapmasına izin vermeyecektim ben. Suçu yoktu. O da benim kadar masumdu. Ellerimden birini ona doğru uzatarak diğer sayfaya geçmesini sağladım.
Bu fotoğrafta ise kızımız evine yeni gelmişti. İlk günleriydi. Kundağın içindeydi ve toz pembe kundağının kenarından esneyen ağzını çıkarıyordu. Benim kucağımdaydı. Yanımızda ise Çisem vardı. Ağlıyordu. Ben de o ağladığı için değil de kızımız ağlayan teyzesine baktığı için ağlayarak izliyordum onu. Ancak bu fotoğrafın anlamı bu değildi: görünürde- herkese açıkladığım anlamında- burada ağlama nedenim Çisem'e bakmasıydı. Ancak asıl nedeni ilk kez onun bakışlarında babasını görmüş olmamdı. Babası gibi baktığı ve bana onu hatırlattığı için süzülmüştü yaşlar yanağımdan. İç çekerek yutkunduğumda dudaklarım hatırladığım o anların pençesinde acıyla kıvrılıyordu.
Alparslan ise geçtiği her fotoğrafta onun yüzünü dikkatle inceleyerek aşkla bakıyordu. Elleri titriyordu bunu yaparken. Derin ve içli nefesler alıp vererek bakıyordu kızımıza. Diğer fotoğrafa geçtiğinde buna yorum yapacak takati kalmamıştı. Yaşlar gözlerine dolmuştu. Fakat gördüğü fotoğrafla tekrar iç çekerek gülümsedi. O esnada gözlerinde biriken yaşlardan biri yanağından süzülüyordu.
Bu fotoğrafta Alya'nın kırk uçurmasını yapmıştık. Üstünde beyaz bir tulum vardı ve eldivenli ellerini bana uzatarak dudaklarını büzüyordu. Benim yüzümde ise derin bir gülümseme vardı.
"Çok güzel... Bahar değil; bahardan bile güzel."
Bu iltifat bana değil de kızımızaydı. Alparslan belki de şu an onu gördüğü an hissettiklerini bana olan aşkına yoruyordu. Fakat bilmiyordu. Hislerinin asıl nedeni kızı olduğu için ondan bağımsız onu Alya'ya çeken soydu. Aralarındaki bağ hayranlıkla bakmasını sağlıyordu. Mırıldanarak kızımıza bakmayı sürdürdüğünde ben ona itiraf etmeye hazırlanıyordum. Şimdi diyordum içimden. Tam şu an öğrenmeli.
Fakat Alparslan beni bölerek diğer fotoğrafa geçti. Burada kızımız beş aylıktı ve kameraya koca siyah gözlerini göstererek gülümsüyordu. Bir eli ağzındaydı. Üstünde ise teyzesinin ona aldığı çilekli elbise vardı. Alparslan bu fotoğrafı gördüğü an titreyen elleriyle onu yerinden çıkardı ve dudaklarına götürdü. Gözünden bir damla yaş daha aktı o an. Fotoğrafı dudaklarından çekerek kısa bir an bakıştı kızıyla. Göremedi. Gözlerinde kendi bakışını göremedi. Derin bir nefes vererek ona itiraf etmek için kendimi yeniden hazırladım ben de.
Alparslan ise bu sırada fotoğrafı kendine ayırmak ister gibi masanın üzerinde bulunan cüzdanının içine yerleştirdi. Sonra albüme bakmaya devam ettiğinde artık konuşmuyordu. Yalnızca burnunu çekerek titreyen dudaklarından içli nefesler alıp veriyordu. O fotoğrafın hemen yanında bulunan Alper'in de olduğu fotoğrafı es geçerek sayfayı çevirdi. Esasen bu fotoğrafı koyma amacım onun kızımıza olan sevgisinden bahsetmekti. Fakat Alparslan nefretle sayfayı çevirerek yeniden kızımızı gözlerine bakışlarını iliştirdi.
Bakışları sekteye uğradığında ise fotoğrafa göz değdirerek iç çektim ve kendimi buna hazırladım. Alya burada altı aylıktı. Üstünde yeşil-babasının gözlerinin yeşili- bir alt üst takım vardı. Ellerini ağzına atıyordu yine. Ancak bu fotoğraftaki fark gamzesiydi. Tam da babasının gamzesinin olduğu yerdeydi. Bir damla yaşı daha gözünden akıtarak kızımızın koca gözlerine değdirdi elini. Bu sırada mırıldanıyordu.
"Gözlerini annesinden almış. Senin gibi bakıyor."
Sesi titriyordu. Bundan bahsederken, kızımızı anarken sesi titriyordu. İç çekerek yutkunduğumda kendimi tamamen hazırladım itirafıma. Alp ise hazır olduğum o an gözlerini kızımızın gamzesine iliştirerek şaşkınlıkla yutkundu. Bir eli oraya değdiğinde bakışları çakılı kalıyordu. Sorguluyor olmalıydı. Tam sırasıydı. Gerçekleri şu an duyacaktı.
"Gamzelerini de babasından almış. Senin gibi gülümsüyor."
Bölüm sonu...
böyle bir yerde bitirdiğim için beni döveceksiniz, biliyorum:))
Ancak hepimizin rahatladığı bir bölüm oldu bence🥹
Bizimkiler vuslata erdi :))))
vuslat demişken....
Dün gece sahneyi silip yeniden yazdım. bu hali çok daha fazla içime sindi. Mükemmeliyetçi olmamdan da kaynaklanıyor olabilir aslında güzelliklerim ama mevzu dört yılın vuslatı olunca kendimi tutamayıp baştan yazdım🥹
neyse ki upuzun bir bölümle karşınızdayım;))
bir sonraki bölümümüz korteden olacak. Bunun nedenini açıklayayım hemen güzelliklerime💕
Alparslan'ın Korte'deki hali hakkında soru işaretleri ve oturmayan yerler var. bunun nedeni Hazan'ın gözünden okumamız. Mesela abisiyle ettiği kavga, v*rulma süreci ve sonrasında yaşadıkları...
Alya kaçırıldıktan sonra ne yaptı? Daha da önemlisi onu öğrendiğinde ve Amerika'ya gittiğinde ne hissetti? Hikayede eksik bir parça olmasın diye bu özel bölümü zaten düşünüyordum. ancak yeri ve zamanlaması belirsizdi. bence şu an tam zamanı. çünkü sezon finaline en fazla altı bölüm kaldı:))) O kadar bile uzatmayı düşünmüyorum ben aslında. Daha da erken gelir ama siz diyorsanız ki bu hafta değil de başka bir hafta özel bölüm gelsin, çoğunluk sağlanırsa güzelliklerimin isteği baş tacıdır:)))
Fikrinizi yorumlarda alayım ve bir sonraki bölümde haftaya görüşelim güzelliklerim, kendinize çok çok iyi bakın ve güzelliklerle kalın💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |