23. Bölüm

Mahiyet

Sude ben
sudenoloji

23. MAHİYET

 

                                   🔥

 

Dönmek ve dönüm noktası arasındaki farkı herhangi bir insana sorsaydım eğer cevabını işiterek ona hak vermem belki de yalnızca üç saniyemi alırdı. Dönmenin bir hareket olduğunu dönüm noktasının ise ondan türeyerek mecazi bir anlam kazanıp insanın hayatındaki keskin dönümleri ifade ettiğini duyardım. Tam olarak öyle aslında. Ancak eksik. Dönüm noktasını dönmekten ayıran bir diğer önemli husussa dönmenin de bir mecazi anlamı olmasıdır. İnsan yaptığı bu mecazi dönüşle de dönüm noktasına erişebilir. Ya da bu anlamı hiç anımsamadan direkt olarak ilk cevapla yoluna devam edebilir.

 

Peki ya bu kitabı satırlardan okuyarak beni, Hazan Kandemir'i dinleyen sen ya da siz dönüm noktası ve benim dönüm noktam hakkındaki düşünceniz nedir?

 

Aynı cevabı herkesten işitiyor gibiyim. Alper ö*dü ve kızın kaçırıldı diyorsunuz değil mi? Hayır. Ben buna kayalığa gittiğim ilk gün cevabını veriyorum. Hazan'ı Hazan yapan o kayalıkta tattığı can kırıklarıyla dolu aşkı. Kandemir yapansa tahmininizin ta kendisi. Kalbim önce aşkla yeşerdi. Alparslan yaptı bunu. Sonra kızımın ve dostumun yokluğuyla taşlaştı. Peki ya bunu kim yaptı? Alparslan mı? Bilmiyorum. Zaten bunun için uğraşıyorum. Yapan eğer o değilse kim diye düşünerek öğrenmek için çaba gösteriyorum ve en nihayetinde her sabah, her akşam eli boş bir şekilde kendimi suçlarken buluyorum. Olmuyor, yapamıyorum ama olmadıkça kumarı büyütüyorum. Şimdi bir hedefim var. İkili oynuyorum. Dağhan da Alparslan da bilmiyor bunu, bilmeyecekte. İkisini de türlü bahanelerle kandırarak onlardan bilgi toplamaya çalışacağım ama Alparslan için yalnızca bunu yapmayacağım. Onun için çok daha büyük hedeflerim var benim. Onun hayatının içine yavaş yavaş sızarak en büyük zaafını elinden alacağım. Sonra da karşısına geçerek diyeceğim ki ' Kızımı bana getirecek tek bir deliliniz olmadan bu yolun dönüşü yok.' Alparslan bundan benim planımdan habersizce ona inandığımı düşünüyor ama bilmiyor. Ben ona yaklaşarak ondan kıyın kıyın bilgi topluyorum.

 

İçli bir nefes vererek planımı düşlediğimde az sonra yaşanılacak olanlar zihnimin pençesinde. Her hatanın bir bedeli vardır ve bazı yollar dönüm noktasıdır; dönüşü yoktur. Keskin bir viraja son hız dalmak gibidir o yollar. Ne geri dönebilirsin ne de kazaya engel olabilirsin. Yalçın da dün gece tamı tamına iki kez o keskin viraja son hız daldı. İki koca hata yaptı. Bu hatanın ilki hiç şüphesiz onun ve adamlarının zayıflığı. Kızım ile ilgili yanlış adama erişip yem olmamızı sağladıkları yetmezmiş gibi pusuya düşerek zayıflığımızı ve beş adamın canını ortaya serdiler. Yalçın seçiyor adamları. Benim ekibimdeki herkes benden sonra ondan emir alır. Hepsini o eğitir. Şimdi dönüp baktığımda hatanın onda ne boyutta olduğunu bir kez daha fark ederek irkiliyorum. İkinci hatası ise gelme dememe rağmen oraya gelerek beni Tetikçi ile o halde görmesi. Aslında gelmesi gerekiyormuş. Sonrasında söylediği sözlerden anladım. İçimizden biri teşkilattan, telsizine düşen komuta göre bu civarda s*lah sesleri işitilmiş. Acilen gitmemiz gerektiğini söylemek için gelmiş. Duyduğumuz an arabalara binip oradan uzaklaşsak da geride kalan c*setleri adamlarıma yok ettirmeyi ihmal etmedik. Ancak yine de onun bu hatasını daha doğrusu beni bu şekilde görmesini dün geceden beri sindiremedim. Zaten bir kez daha Alparslan'a karşılık verdiğim için hissettiğim suçluluk duygusu zihnimi esir almıştı. Uyku hep haramdı ancak bu kadar düşünceli olmamın nedeni oydu ve bedelini ödeyecekti. Alparslan'ın öpücüklerine karşılık verme mevzusu ise engel olunarak rafa kaldırılacaktı. Tetikçi beni bir kez daha öpemeyecekti. Gerekli cevabı bizzat vererek suçluluk duyguma ve midemdeki yanmaya engel olacaktım.

 

Kapının açılma sesini işiterek arkama yaslanmamdan yalnızca bir dakika geçtikten sonra Yalçın'ı tam karşımda el pençe görerek oturduğum yere daha çok yaslandım. Dün yol boyu tek kelime etmemişti ve yüzüme bile bakmamıştı. Benim intikamımı, nefretimi bu denli içselleştirmiş olması görünürde çok güzel olsa da yakından bayağı korkutucuydu. Zira onun şu an bu yaptığı benim kararlarımın da dışında kendi bildiğini diretmekti. İçli nefesimi verip korkutucu ve tek bir duygu beslemeyen bakışlarımı yüzüne ulaştırdığımda bir yandan da sigaramı yakıyordum. Yalçın da bu esnada boğazını temizleyerek konuşuyordu ancak ses tonu oldukça mesafeliydi.

 

" Beni çağırmışsın abla."

 

Başımı onaylar anlamda sallayarak sigaramdan bir dumanı içime çektim. Ardından bakışlarımı onda gezdirerek sinirli bir gülüş sergilediğimde ellerini birbirine doluyordu.

 

" Seni çağırdım Yalçın."

 

Sözlerimi işittiği an başını hafifçe sola yatırarak beklentiye girdiğinde içli bir nefes verip önce onun davranışına neden olan mevzuyu dillendirme girişimindeydim. Çünkü Alparslan'a olan nefretimin önüne dün olanlar geçemezdi ve bunu bilmesi gerekiyordu. Yalnızca planımın parçası olduğunu bilerek hareket etmesi onun açısından da benim açımdan da en doğru olanıydı.

 

"Şu an yüzüme bakmamanın nedeni dün gördüklerin. Değil mi?"

 

Sıkıntıyla soluyarak yüzüme baktığı an kan çanağı olmuş gözlerine denk düştüm. İfadem kısa bir an kesintiye uğrasa da kaşlarımı çatarak buna son verdim. Yalçın ise o esnada konuşuyordu ve sesi hayli sıkıntılıydı.

 

"İşlerine karışmak benim haddime düşmez abla."

 

Omuz silkerek sigaramın külünü küllüğe bıraktığım esnada dudaklarımı yalayarak öfke dolu bir nefes verdim. Öyleyse bu tavrının nedeni neydi? Bana bunun cevabını vermek zorundaydı. Zira ben ne onun ne de bir başkasının tavır alabileceği bir insan değildim. Her kim olursa olsun adamlarım bana tavır alamazdı. En başından beri onlara öğrettiğim yegane şey buydu. Ben ağzımı aralayarak ona nedenini sormak için yeltenirken o sözlerine devam ederek bu yeltenişe son verdi.

 

"Sağ kolun Yalçın'a düşmez ama canını alma sözü verdirdiğin yeri geldiğinde kardeşim deyip aynı ekmeği bölüştüğün Yalçın'a düşer abla. Hata yapıyorsun."

 

Son cümlesini işittiğim an öfkeli sırıtışımı yüzüme yerleştirerek sigarayı küllüğe bırakıp bakışlarımı ona çevirdim. Gülüşümü ve bakışımı görerek yutkunup başını eğdiğinde içli bir nefes verip ayağa kalktım. Tam karşısına geçtiğim an ise içimdeki harlanan öfke yavaş ama sinsi bir şekilde dilimde yer ediniyordu.

 

"Hata?"

 

Başıyla onayladığı esnada öylesine çok tedirgindi ki ben onun bu tedirginliğini anladığım için üstüne daha çok gittim. Üzerine yürünen her duygu o duyguyu beslemekteki esas amacı ortaya çıkarır. Bunu bildiğimden şu an onunla oldukça sert konuşacaktım ki karşılığında amacını net bir şekilde öğrenebilme fırsatım olsun.

 

"Görünen o ki sağ kolum dediğim adam beni zerre tanımamış."

 

Bakışları sözlerimle yüzüme hızla çevrildi. Aynı saniyelerde kaşlarını çatarak cümlemi reddettiğinde ben öfkeyle dudaklarımı büzerek sözlerimin doğruluğunu içimde tekrarladım. Onun dün olanları yanlış anlaması buna çıkıyordu. Çünkü ben karşımdaki adam her kim olursa olsun kızımın yokluğunda ona kapılarak bir şeyler yaşayamayacak kadar hissizdim. Hele ki bu adam benim içimde yıllarca kinini güdüp kızımı kaçırmakla suçladığım adamsa. Yalçın'ın bozulma nedeni de tam olarak yıllarca onu suçlayıp ortada düzgün bir delil olmadan ona inanmayı seçmiş ve çekimine kapılmış olmamdı. Ancak yanılıyordu.

 

"Sence ben Tetkçi'yle bile isteye bir şeyler yaşayacak kadar salak bir kadın mıyım?"

 

Sözlerimi hızla reddederek "Estağfurullah abla." Dedi ancak ben bu esnada başımla onu reddederek iki adım gerilemiştim bile. Ellerim bedenimi işaret ederken gözlerine öfkeyle bakarak sözlerimi sürdürdüğümde onun korkusunu bakışlarından seziyordum. Görünen o ki gözlerim öfkeyi gereğinden de çok ortaya seriyordu.

 

"Bak bana, dışarıda gördüğün ufacık bir ilgiye kanıp kalbini, bedenini teslim eden o zayıf, akılsız kadınlara benziyor muyum?" Başıyla reddettiği an bir zamanlar az önce kurduğum cümledeki kadın olduğumdan haberi yoktu. Ben buna güvenerek sözlerimi sürdürdüğümde Yalçın korkulu ifadesini sürdürüyordu. "Senin karşında o kadınların ağırlığından taşımakta zorlandığı s*lahlarla dağ gibi adamları yıkan bir kadın var." Öfkeyle gülümseyerek ona doğru bir adım attığımda bir yandan da başımı sonuna dek dikiyordum. "Bu yüzden onun beni basitçe kandırdığını düşünemezsin. Çünkü ben bir erkeğe boyun eğemeyecek kadar çok adamı dize getirdim." Başımla kendimi onayladığım an sözlerime devam ediyordum. "Ve buna inanarak beni tanıdığını da iddia edemezsin."

 

Yalçın başını aşağı yukarı yeniden sallayıp içli bir nefes verdi. Aynı saniyelerde konuştuğunda içimdeki öfke taşıyordu. "Abla ne olursa olsun ben seni düşündüğümden-"

 

Sözlerini hiç düşünmeden kestiğim an dün yaptığı hatalar nedeniyle reddediyordum onu. Beni düşünse kızıma verdiğim önemi bilerek işini ciddiye alırdı.

 

"Hayır, beni düşünseydin eğer dün onca hatayı yapmazdın. Onun karşısında senin ve adamların yüzünden ne kadar küçük düştüm. Düşündün mü hiç?"

 

Gözlerini sıkı sıkıya yumup dişlerini sıktığında yüzünde derince bir mahkumiyet gizliydi ancak bu mahkumiyet öfkemi dindirmiyordu.

 

"Abla-"

 

Sözünü bir elimi kaldırıp dudaklarımı birbirine bastırarak böldüğümde öfkem soluğumdan taşıyordu.

 

"Kes ve dinle! Hata yapma lüksün yok senin. Mevzubahis eğer benim kızımsa kimsenin hata yapma lüksü yok."

 

Başımı hafifçe eğip benden kaçırarak eğdiği gözlerine bakındım ve öfkeyle sıktım dişlerimi. Bu esnada sözlerim devam ediyordu ve onun yüzü kızarmaya başlamıştı.

 

"Dün kaç kez hata yaptığını saydın mı? Ya da senin hatan yüzünden kızımla ilgili delil toplama hakkımı kaybettiğimi düşünerek vicdan azabı çektin mi?"

 

Gözlerinin kızardığını gördüğümde başımla sözlerimi onayladım. Evet, Yalçın bunun azabını hayli fazlasıyla çekiyordu ancak bedelini ödemeden hatasından ders çıkarması mümkün değildi.

 

"Abla affet demeyeceğim, hakkım yok. Boynum kıldan ince, canım da yoluna fedadır. Ne dersen kabulüm."

 

Başımla yeniden onay vererek yutkunduğum esnada içli nefesim onun tenine dek ulaşmıştı. Cezası çoktan belliydi ancak öncesinde işitmesi gereken sözler vardı. Bunları dillendirerek bütün hataları ile yüzleşmesini sağlayacaktım şimdi.

 

"Sen neden üst üste bu kadar hata yaptın biliyor musun Yalçın?"

 

Bakışları korka korka da olsa bana döndüğünde kısa bir an gözlerime bakarak başını olumsuz anlamda salladı. Ardından bakışları yeniden aynı yeri bulduğunda ben öfkeyle gülümseyerek hem onun hatasını hem de kendi hatamı dillendiriyordum.

 

"Çünkü ben sana hiçbir adamıma tanımadığım bir toleransı tanıdım. Sana sadece canımı değil ailemi de emanet etmekle kalmayıp o aileye dahil olmanı sağladım. Sen de bunun karşılığında ailemden biri olmanın verdiği rahatlıkla hataların konusunda esnek olabileceğimi düşündün."

 

Bakışları yeniden beni bulduğunda bana fırsat tanımadan hızla öne atıldığında reddetmek adına can attığı her halinden belliydi.

 

"Estağfurullah abla. Ne haddime? Kur'an'ıma hiç düşünmedim o dediğini."

 

Kafam hızla sağa sola dönerken çatık kaşlarım daha da çatıldı. Onun bu yaptığının tek açıklaması buydu zira.

 

"Bu kadar art arda hata yapmanın tek nedeni bu Yalçın ama cezasız kalmayacak.",

 

Başıyla kabulleniş gösterdiği an hızlı hareketlerle yerime oturup bir bacağımı diğerinin üzerinde konumlandırıp küllenen sigaramı söndürdüm. Ardından yenisini yaktığım esnada o konuşuyordu.

 

"Eyvallah abla. Ne dersen kabulüm."

 

Başımı sallayarak ilk dumanı içime çektiğim esnada gülümsedim öfkeyle. Yalçın cezası için beklenti ile bakınırken ben iç çekip ilk hamlemi yaptım.

 

"Vezir nerede?"

 

Bakışım onun aksine elimdeki sigarada olduğu için tepkisini göremedim ancak birkaç saniye sessiz kalmasıyla şaşkınlığını gayet iyi bir şekilde idrak ettim.

 

"Diğer adamların yanında, yandaki evdeydi abla."

 

Başımı sallayarak bulunduğum yere daha çok yayıldım. Ardından gülümseyerek ona baktığımda gülüşümden çıkaracağı anlamı ve korkusunu görmek adına bakınıyordum yüzüne.

 

"Çağır gelsin."

 

Başıyla kabullenip bakışını arkaya çevirdiğinde korumalardan birine komut veriyordu. Aynı saniyelerde bana döndüğünde sessiz kalarak Vezir'in gelmesini beklemeye başladım. Yalçın hatasının bedelini güç kaybedip o güce yeniden erişebilmek adına çabalayarak ödeyecekti. Az sonra Vezir gözlerimin radarına girdiğinde Yalçın el pençe bir şekilde bekliyordu ama aldığı soluklardan dahi öfkesi ve hayal kırıklığı daha şimdiden belliydi.

 

Bakışlarımı önce Vezir'e ardından Yalçın'a çevirdim. Vezir Yalçın sayesinde adamlarım arasına aldığım ve kısa sürede kendini kanıtlayan biriydi. Rus bir mafyadan almıştım onu. Daha doğrusu Yalçın Dağhan sayesinde Rusya'ya gittiğinde bir çetenin elinde esir olduğunu görerek hayatını kurtarmış ardından o ülkeden tamamen kurtararak buraya getirmişti. Esas adı Timuçin olsa da kendine Vezir denilmesini istediğinden beri onu böyle anıyorduk. Tufanlı'dan yalnızca bir yaş küçüktü. Dolayısıyla Yalçın'dan büyüktü. Yine de ondan emir almakta zorlanmayacak kadar üstüne saygılı biriydi ve güvenimi sonuna dek kazanacak kadar büyük işler yapmıştı. Bu sebeple Yalçın'ın görevlerinin çoğunluğunu rahatlıkla üstlenecekti.

 

Bakışlarım onun buğday teninde ve kehribar gözlerinde gezindi. Ardından kol kasları üzerine bezenen gül motifli dövmelerine de bakarak gülümsediğimde başını öne eğip Yalçın gibi el pençe olarak konuşmaya başladı.

 

"Beni emretmişsin abla."

 

Başımla onu onaylayarak sigaramdan bir nefes çekip ailem bildiğim adama baktım. Yalçın gözlerini sıkı sıkıya kapatmıştı. Şu an ağzımdan çıkacak olan sözleri oldukça iyi biliyordu. İstemiyordum esasen. Merhamet etmek istiyordum ona. Onun kadar güvendiğim tek bir kişi bile yoktu ama eğer bu hatasından ders almazsa hem kendini hem de beni bitirecekti. Güçlü ifademi takınarak sözlerime başladığımda acıyan içimi görmezden gelip soğuk bakışlarımı devraldım.

 

"Evet, ikinizle konuşmam gereken önemli bir husus var."

 

Vezir yeniden öne atıldığında Yalçın suçunu bilerek kendini geride tutuyordu.

 

"Emret abla!"

 

İçli bir nefesi sigaramla karıştırarak kaşlarımı çattığım esnada bakışlarım ikisi arasında gezindi.

 

"Sana küçük bir şans vermeye karar verdim. Ne kadar ileri gidip benim için neler yapabileceğini gösteren küçük bir şans."

 

Vezir yüzüme bakmasa da daha şimdiden gülümsemeye başlamıştı. muhtemelen beklediği şey onun rütbesini arttırmamdı ancak çok daha büyüğünü yaparak onu da denemiş olacaktım. Güç zehirlenmesi yaşayarak kendini mahvedecek mi, yoksa bunun altından kalkabilecek mi? Bu sorunun cevabına erişmek adına atacağım şimdi adımımı.

 

"Bundan sonra bana adamları sen bulacaksın. Bulduğun adamların yetişmesi de diğer bütün sorumlulukları da sana ait."

 

Refleksle bana baktığı an yüzünde bir şaşkınlık vardı. Ardından bakışları Yalçın'a döndüğünde ifadesi düştü ve yeniden eski konumuna geldi. Bu esnada Yalçın bir elini yumruk yapmıştı ama asla konuşmuyordu. Ben de bunu fırsat bilerek sözlerime devam ettim.

 

"Yalçın benim sağ kolum yani en yakın adamım olmaya devam edecek ve tabii ki siz de ondan emir almaya devam edeceksiniz ama o kadar. Diğer bütün işler senin sorumluluğunda."

 

Vezir başını kaldırmıyordu ama gülüşü buradan çok net bir şekilde görülüyordu. Yalçın ise dişlerini sıkarak sessizliğini koruyordu.

 

"Te...Teşekkür ederim...Abla..."

 

Heyecanı sesinin titreyip kelimeleri bütünleştirememesinden dahi belli olduğu için ona karşı içimdeki ümit daha çok filizini serdi toprağa. Aynı filizler en iyi adamıma baktığım an solduğunda gülüşüm de soldu. Acıma yoktu. Mevzu kızımsa eğer mezardan çıkıp gelse annemin bile şansı yoktu.

 

Başımı sallayarak sıkıntıyla soluduktan sonra sola doğru kafamı eğdim. Ardından konuştuğumda Yalçın ile son kez konuşarak günlük işlerime atılmam gerektiğini yineledim kendime.

 

"Şimdi ilk görevin bana yeni birilerini bulmak. En önemli kriterimiz zaaf ve vefa. Birilerinin hayatını kurtar, başka mafyaların elinden al, borçlarını öde falan işte. Zaaf olarak da zayıf yönlerini kullanacağız. Cevval ve kalıplı olmalarının yanında zekaya da önem veriyorum." Başını sallayarak onay verdiğinde gülüşü yüzüme yeniden ekleyip devam ettim. " Güzel, gidip işine başlayabilirsin."

 

Başını tekrardan sallayarak ' Emredersin abla.' Dedi ve kapıya ilerledi. Aynı saniyelerde Yalçın'ın da gittiğini görerek duraksamasını sağladım.

 

" Yalçın sen kal."

 

Sözlerimle yerine mıhlandığında önce Vezir'in ardından diğer adamların çıkmasını bekledim. Salonda yalnız kaldığımızda ise ayağa kalkarak yanına ilerledim. Bu esnada amacım ona son konuşmamı yapmaktı. Tam yanında durduğumda başı yine eğikti ve konuşmuyordu. Derin bir nefes alarak sesimi duyurduğumda ise dinlese dahi cevap veremeyecek kadar üzgün olduğunu anladım.

 

"Hatalar bedelleriyle birlikte gelir. Hata yaptığını anladığın an bile o bedeli görmemezlikten gelirsin. Çünkü insan yaptığı hatanın bedelini ödemeyi külfet olarak görür ancak aksine o bedel sana aynı hataya düşmemen için verilmiş bir lütuftur."

 

Bakışları aynı yerde takılı kalmaya devam ederken sözlerimi kararlılıkla sürdürdüm.

 

" Mevzu kızım olduğunda hiç kimsenin gözünün yaşına bakmam, bakamam. Bu konuda hataya yer yok ve hata yapmamayı öğreneceksin. O zamana kadar cezanın bedelini ödeyeceksin."

 

Başını sallayarak dişlerini sıktı. Ardından varla yok arası bir tınıda konuştuğunda sesi titriyordu. "Eyvallah abla." Adımlarını sözlerimin bittiğini düşünerek kapıya attığında omuz silkip konuşmaya başladım.

 

"Bekle, uğramamız gereken bir iki yer var. Hazırlanıp geleceğim."

 

Başını sallayarak arkasını dönüp bulunduğu yerde dikili kaldığında ben hızla odama çıkarak giyinmek için dolabımı açtım. Sabah saatleriydi. Her sabah olduğu gibi sütümü içmiştim. Ardından Yalçın geldiği için biraz vakit kaybetsem de şimdi mezarlığa gitmem gerekiyordu. Daha sonra ise esas planımı kontrol ederek çalışmaya başlayıp günlük maratonuma son hız başlayacaktım. Elime geçen ilk gömleği geçirdim üzerime. Hava bugün biraz bulutluydu. Üzerimdeki saten gömlek ise tam da havaya göreydi. İnce bir kumaştı ve kolu uzundu ama göğüs kısmında düğme yoktu. Yani üst kısmı biraz açıktı.

 

Altıma da kumaş siyah bir pantolon giyindikten sonra gözlerime büyük siyah güneş gözlüğümü takıp siyah şalımı oldukça geniş olan siyah çantama attım. Ardından ayakkabılarım arasından kadife bir ince topuklu seçerek parfümümü sıkıp kırmızı rujumu tazeleyerek çıktım odamdan. Yalçın aşağıda aynı yerde beni bekliyordu. Ona komut vermeden önden ilerlediğimde arkamdan yürümeye başladı. Az sonra arabada arka koltuğa yerleştiğimde yanına iki koruma alarak arabadaki yerini aldı.

 

Manzaram her sabah olduğu gibi tanıdık yerlerde, Hazan olduğum zamanlardan geçti. Geceleri gizlice yürüyüşe çıktığım sokakları, Çisem'le öğle aralarında uğradığımız tavuk pilavcıyı ve hatta aşkımın filizlendiği o kayalığı gördüm. İfademe eklenen burukluğu fark ederek çantamdan ilacımı çıkarıp içtiğimde ise çoktan mezarlığa gelmiştik. Şalımı başıma geçirdiğimde açık olan kısa ve dalgalı saçlarımı özenle şalın ardına sakladım. Ardından adımlarım önce anneme ulaştığında gözlerimi kapatarak kokusunu almayı denedim.

 

Gül...

 

Gül kokardı o hep. Mis gibi gül kokardı. Kendi kokusu yetmezmiş gibi her sabah bana gül şerbeti yapardı. Evin her bir yanına ise bıkmadan usanmadan güller ekmişti. Annemle hatırladığım on anı varsa dokuzunda onun güllere olan aşkı vardı. Çocuktum, soramadım ama eğer şimdi hayatta olsaydı güle bu denli aşkla bağlı oluşunu sorardım ona. Mezarına yaklaştıkça artan o gül kokusu annemden gelmiyordu artık. Bedeni toprak olup ay teni yok olalı yıllar olmuştu. Onun o güzelliği bu dünyada toprak olup sonsuzluğa karışmıştı. Şimdi duyduğum gül kokusunun tek nedeni mezarı üzerindeki kırmızı güllerdi. Ben ekmiştim hepsini. Özenle tek bir toprak dahi görünmeyecek şekilde ekmiştim hem de. En güzel mezar anneminki olsun diye yapmıştım bunu. O soğuk taşa oturduğum an ise gözlüğümü çıkararak gülümsedim ona. Yüzünü resimlerden hatırladığım o kadına gülümseyerek başladım sözlerime.

 

"Ben geldim anne, günaydın." İçli bir nefesle yumruyu iteleyerek devam ettim sözlerime." Bugün ne düşündüm biliyor musun? Seni çok küçük yaşta kaybetmeme rağmen neden özlediğimi düşündüm. Yokluğunu arayacağım tabii. Her yaşta arar insan. Her yaşımda arıyorum varlığını ama..." Derin bir nefes verdiğimde gözümden düşen damlanın aksine sesim buz gibiydi." Ben seni tanımazken niye bu kadar çok özlüyorum anne?"

 

Gözlerimi kapatıp içli bir nefes verdiğimde aklımdan geçen onun hakkındaki diğer düşüncemi dillendiriyordum. Bu esnada da sesim buz gibiydi. Hislerimse sözlerimin aksine yoktu. O da buz gibiydi.

 

"Bir şey daha var. Bir şeyi merak ediyorum." Mezar taşına baktım tam o anda. Gözlerimde öfke vardı. Öfkemi kusabilsem kusacaktım ona ancak ilaçlar mümkün kılmıyordu bunu. "Neden öyle bir adamı seçtin anne? Benim babam neden Tuğrul? Bir keresinde Alper seni dövdüğünü söylemişti. Dayak yediğini ve o adamın bir gün bana da vuracağını bile bile neden kaçmadın o evden?" Sinirle soluyarak kıkırdadığımda bu mevzuyu bağladığım yere ben dahi şaşırıyordum. "Onun yüzünden buradasın şimdi. Zamanında kaçıp kendini de beni de kurtarsaydın aldatmayacaktı seni. Sen de üzüntüden hastalanmayacaktın. Belki ben onunla hiç tanışmayacaktım. Bütün bu olanlar olmayacaktı anne. Niye yaptın bunu bize? NİYE YALNIZ BIRAKTIN BENİ?"

 

Son cümlede bağırdığımı çok geç fark ederek elimi ağzıma kapadığımda bakışlarım kısa bir anlığına etrafta gezinse de yakında birilerini göremeyerek rahat bir nefes verdim. İsyanım öyle çoktu ki toprağın sarıp sarmaladığı annemin günahsız bedenine dahi suç bulacak hale gelmiştim. Onun suçu değildi. Benim hatamdı hepsi. O gün, o kürtaj olacağım gün bitecekti bu iş. Kızımı da alıp anneme koşacaktım. Şimdi çok geçti her şey için. Kızımın durumu belirsizken kurtuluşum anneme kavuşmam haramdı bana, yasaktı. Ellerimi başımın arasına alarak iç çektiğimde onu kırmış olabileceğimi düşünerek acı bir tebessüm ettim. Ardından konuştuğumda gözümden bir damla yaş benden bağımsız yeri bulmuştu.

 

"Özür dilerim anne. Zor günler geçiriyorum. Dün ilk defa kızıma yakın hissettim kendimi ama olmadı. Şimdi boşa kürek çekiyor gibi hissediyorum. Tüm mücadelem boş sanki." İçime bütün havayı doldurup iki elimle yüzüme hava verdikten sonra gülümseyerek ayağa kalktım.

 

"Neyse, ben Alper'e de bir görüneceğim. Mezarını yıkayıp gideyim, olur mu ?"

 

Sanki cevap almış gibi kendi kendime komut vererek yandaki çeşmeden su doldurup önce güzelce mezar taşını yıkadım. Her gün temizlendiği için sadece toz oluyordu. Ardından kuşlar için su bırakıp güllerin sardığı toprağını da ıslatarak adının yazdığı taşı öpüp adımlarımı vicdanıma sürükledim.

 

Az sonra adımlarım Alper'in yanında son bulduğunda bende bir gelişme vardı. İlk zamanlar olduğunun aksine mezar taşına bakamasam da toprağına sarılıp yanına oturabiliyordum. Onun mezarı da aynı şekilde çiçeklerle örtülüydü ve bu çiçekler olması gerektiği gibi papatyaydı. Boğazıma oturan yumruyu umursamadan adımlarımı onun yanında sonlandırdığımda başımı eğip vicdanımın yükünü sırtlandım.

 

"Alper..."

 

Sessizlik...

 

Daha annemin yanındayken buğulanan gözlerim bu kez yaşlara için için teslimiyet gösterdi. Bu teslimiyete yaşlarımla beraber genzimdeki yanma da eşlik ederken suçluluk hissi sardı içimi. İki kez dudaklarımı kor ateşte yakarak ona verdiğim sözü tutamadığımı söylemeyecektim. Hakkım yoktu benim buna. Onun masum bedenine ihanet ettiğimi söylemeye hakkım yoktu. daha ilk gelişlerimde ömrümün sonuna dek hiç ait olmadığım bedenine sadakatle sarılacağımı ve ne kalbime ne de yatağıma birini almayacağımı söylemiştim. Bekle demiştim sonra. 'Bekle Alper.' Demiştim. Senin cennetinde karın olmamı kızımızı o cennette bir kez de seninle büyütmemi bekle demiştim ama şimdi kızımı bulabilmek uğruna onun dudaklarımı kirletmesine izin vermiştim. Ellerim istemsizce dudaklarıma giderken yaşadığım suçluluk hissini bastırmak adına iç çekerek başımı dikmeden konuştuğumda yaşlardan önümü dahi göremesem de papatyaların arasına elimi daldırarak toprağına sarılmıştım.

 

"Alper, Alper'im, canım; canımın içi bugün de af dilemek için bakamıyorum yüzüne. Bugün de vicdanım boynumu büküyor. Kamburum bak karşında. Başım hiç dik değil, olmayacakta."

 

Burnumu çekerek yaşları elimin tersiyle sildiğimde derin bir iç çekip dudaklarımı yalayarak vicdanımın yükünü hafifletmek adına sözlerime devam ettim.

 

"Ben senin yokluğunda bir gün bile yaşamadım. Biliyorum bunları bilmek sana yeniden nefes aldırmayacak ama..." Dudaklarımı ısırarak konuştuğumda canımın acısından sesim yalnızca benim duyacağım kadar kısık çıkıyordu. "Ben yaşamıyorum Alper. Nefes alsam da yaşamıyorum. Yüzümdeki o güçlü maskeyi taşımaktan çok yoruldum. Biliyor musun?" iç çekerek konuşmaya devam ettiğimde duymayı bile reddettiğim itirafım dudaklarımda can buluyordu. "Bazen tüm yüklerimden arınmak için kızımızı bilmeden senin yanına göndermiş olmayı diliyorum. Çünkü biliyorum, ben asla kurtulamayacağım bu yükten. Her sabah o nefret ettiğim sütü içsem de kendimi aç susuz bırakıp kusmuk gibi şeyleri yiyerek hayatta kalmaya çalışsam da bu yük azalmayacak. Hiçbir sabaha mutlulukla başlamayacağım. Kızım olsa bile benim dünyama güneş açmayacak."

 

Akan burnumu silmek adına boşta kalan ve titreyen elimi çantama attığımda dudaklarımın da aynı titremeye esir olduğunu gördüm. İçli bir nefesle mendili tek elimle burnuma sürterek koluma da yaşları sildiğimde istemsizce dudaklarımı yalayarak gözyaşımın o tuzlu tadına vardım. Ardından sözlerim devam ettiğinde onun sessizliği bile cevap gibi gelmeye başlamıştı.

 

"Hastayken yorgunken bile o s*kik ilaçlar olmadan uyuyamıyorum. Bazen uyuyabilmek için senin..."

 

Sözlerimi hıçkırığım bölerken yaşadığım bu acıya en azından onun yanındayken ilaçların dahi engel olamadığını idrak ettim. Bir elimi sıkı sıkıya elime kapatarak hıçkırığımı sessizce sürdürüp durması için nefesimi tuttum. Ardından konuştuğumda elim nedeniyle sesim boğuktu.

 

"İçerde kızımızı uyuttuğunu düşünüyorum. Sanki uyanacağım ve bu kâbus son bulacak. Alya senin kollarında uykuya dalmış ve yanımda uyuyor olacak. Sen de bir not bırakıp işe gitmiş olacaksın." Elimi yavaşça ağzımdan çekip bu kez yaşları sildiğimde içli bir nefes veriyor bir yandan da içimdekileri ona döküyordum." Tek bir dilek hakkım olsa yalnızca son bir dileğim olsa, ben o gün orada senin yerine ö*meyi isterdim. Bencillik belki. Kızımı bile isteye annesiz bırakmış olmak ama ben..." Elimi bu kez kalbime bastırarak konuştuğumda sesim titriyordu." Dayanamıyorum artık. Kızımızı bulamıyorum. Tek bir delil bile yok. Kimden şüpheleneceğim, ne yapacağım? Bilmiyorum. Olmuyor işte. Her b*ka gücüm yetiyor ama ben senin yanına kızımızla gelemiyorum."

 

Diğer elimi de topraktan çekerek iki elimi birden alnıma yaslayıp derin derin nefesler alarak sürdürdüm yaşlarımı. Bir yandan da dudaklarımı dişleyerek acımı bu kez de onlardan çıkardım. Onların da suçu vardı. Bedenime kiri ilk onlar bulaştırmıştı. Şimdi ne kadar yıkanırsam ne kadar süslenirsem kirliydim Alper'in karşısında.

 

Derin bir nefes daha vererek titreyen bedenime kontrolü sağladım ama titremelere de ağlamama da engel olamadım. Yüzüne bakmadan yaşlarımı son kez sildiğimde yüzüm hafifçe çamura bulanmıştı.

 

"Artık sana tek bir şey için söz vereceğim, tüm sözlerimi unut. Tutamıyorum, zayıf ve acizim." Kıkırdayarak kendime sinirli bir gülüş gönderdiğimde ayağa kalkıyordum." Ö*eceğim Alper, en kısa sürede. Ben yapmasam bile aklım yapacak bunu. O gün geldiğinde de seve seve senin yanında toprağa karışacağım. Bu sana verdiğim son ve tek söz."

 

Bakışlarımı mezar taşına dikmesem de pes etme noktasına geldiğim için bana ne kadar kızdığını bilerek çekingen bir tavır sergiledim. Ardından muhtemelen babasının doldurduğu ve kenara bıraktığı su şişesini alarak özenle temizledim mezarını. Papatyaları, bakmadan da olsa mezar taşını onunla vedalaşır gibi temizledim. Ardından arkama bile bakacak yüzü kendimde bulamadan arabaya ilerlediğimde aklımda gitmek için tek bir yer vardı.

 

İntikam, acının ilacı ya da öcü her ne derseniz deyin onu yapmak için ilerlettim adımlarımı. Belki onu günahkar seçtiğimdendi bunca kin, bunca öfke. Ancak başka şansım da yoktu artık. Ona yakın durarak hem ondan bir şeyler öğrenmeye hem de en yakınına ulaşmaya çalışarak zaaflarından faydalanmaya çalışacaktım. Artık hazan Kandemir için ilke ya da racon yoktu. yalnızca en kısa sürede kızının akıbetini öğrenerek rahat ve huzurlu sonsuz uykuya dalmak vardı. Bu sebeple arabaya bindiğim gibi el aynamla yüzümü toparladım. Ardından verdiğim talimat üzerine gittiğimiz yerde araçtakilerin beklemesini söyleyerek Yalçın'ı da alıp indim aşağı.

 

Bir okuldu burası. İlkokul, Elif'in okuduğu ve Tufanlı ailesinin sahibi olduğu okul. Arka bahçesinin yüksek eğimli duvarının dibine park etmiştik aracı. Teller vardı. Aşağısında ise uzunca bir duvar. Yükseklik nedeniyle okulun arka bahçesi görünüyordu ve teneffüs zili çoktan çalmıştı. Bakışlarımı teker teker küçük beylerin, küçük hanımefendilerin üzerinde gezdirdim. Gözümdeki gözlük gizlenmemi sağlasa da Yalçın'ın merakını gizlemiyordu.

 

"Abla ne oluyor?"

 

Bakışlarımı ona çevirerek gülümseyip bir sigara yaktım. Ardından gülüşümü sürdürerek çocuklara yeniden baktığımda sözler dudaklarımdan istemsizce dökülüyordu.

 

"Çok yakında büyük fırtınalar kopacak Yalçın. Benden alınan kızımın canına karşılık onların kızının canı." Kıkırdayarak sözlerimi sürdürdüğümde Yalçın bana korkuyla bakıyordu ve muhtemelen beni yanlış anlıyordu. "Düşündüğün gibi bir şey yapamam. Ben bir anneyim ama... Yaralı bir anneyim ve aynı yarayı onlara açmaktan asla gocunmam."

 

Yalçın tedirginlikle sözlerine başladığında ben sigaramı içerek tüm çocukların arasında benim umuduna ışık olduğum o küçük kız çocuğunu arıyordum.

 

"Abla ya masumsa?"

 

Başımı sallayarak iç çektiğim esnada bütün yaşanılanları düşünerek gözlerimi kısıp dudaklarımı dişledim.

 

"Öyle olduğunu düşünüyorum zaten. Kızımı bulmaya yetmiyor gücüm. Onun gücünden yeğeniyle tehdit ederek faydalanmak zorundayım."

 

Yalçın başını salladığı esnada ise nihayet konunun ana kahramanı olan o küçük kızı fark ettim. Birkaç kez resmini gördüğüm için tanıyabildim. Çok değişmiş ve çok büyümüş. Gözlüğümü çıkararak gülümsediğimde bakışım onda gezindi. Elif'in upuzun sapsarı saçları vardı. Üzerindeki üniformayla bir arkadaşının peşinden koşuyordu. O uzun saçlar savruluyordu arkasından. Boyu uzamıştı. Gözlerimi biraz daha kısıp yüzüne baktığımda ise yüzünde eskiden olduğundan daha farklı bir şey sezdim. Zihnimde bir yerlerden tanıdık bir simaydı ancak muhatabı belirsizdi. Bakışlarımı tekrar normale çevirerek gülümsediğimdeyse sözlerimi sürdürdüm.

 

"Ve bunları yaparken küçük Elif'i bir süre evimde misafir edeceğim."

 

Bakışlarıyla beni onayladığı esnada yüzündeki üzgün ifadenin sürdüğünü görsem de umursamadan gözlüğümü takarak arabaya doğru ilerledim. Az sonra Yalçın'da arabaya bindiğinde dışarıdaki işlerimi halletmek adına bir süre çalışmam gerektiğini anımsayarak yolun geri kalanını dinlenerek geçirdim.

 

.....................................

 

Uzun ve yorucu geçen birkaç görüşmenin sonunda dinlenmek ve kafa dağıtmak ayrıca da halini hatırını sormak adına dostumun yanına gitmeye karar verdim. Araba Çisem'in gösterişli malikanesinin önünde park edildiğinde gözlüğümü çantama atarak içeri girdim. Az sonra kapıdaki korumalardan geldiğimi öğrenen Çisem koşar adım bana doğru ilerliyordu.

 

"HAZAN! ÇOK ÖZLEDİM SENİ!"

 

Kucağıma atlayarak sarıldığında sendelesem de ona tutunarak doğrulduğumda istemsizce kıkırdıyordum.

 

"Yavaş baş belası yavaş!"

 

Bedenlerimizi ayırarak yanaklarıma sulu birer öpücük bıraktığında yüzümü buruşturdum. Çisem de bu esnada kollarımı sıkarak sırıtıyordu.

 

"Gelmesen sana gelecektim. Acil konuşmamız lazım."

 

Kaşlarımı çatarak meraklı bir ifadeye büründüğüm esnada bakışlarım göbeğine kaydı. Birkaç gün önce konuşmuştuk en son ve Çisem o konuşmada bana test yapacağını söylemişti ancak yoğunluktan sonucu sormayı unutmuştum. Bakışlarım o yöne kaydığında boğazını temizleyerek ciddi bir ifade takındı ve o ifadede küçük, buruk bir bakış vardı. Cevabımı alarak yutkunup gülümsemeye zorladım kendimi. Yine olmamıştı. Çisem bunun için kötü hissediyordu ve suçluluk duyuyordu. Bunun bilincinde olarak koluna girip kafasını dağıtmaya zorlayacaktım kendimi. Kendi kafam yeterince doluyken bir de onu derde boğmaktansa sorunlarımdan kaçıp arkadaşımın palyaçosu olacaktım.

 

"Hadi içeri geçelim ve bana biraz s*ks hayatınızdan bahset."

 

Çisem kıkırdayarak girdiğim koluna elini doladı. Bu esnada adımlarımız salona doğru ilerliyordu.

 

"Geçen akşam şimdiye kadarki en iyisini yaşadım."

 

Bakışlarım ona döndüğünde aslında bu konu hiç ilgimi çekmiyordu ancak sırf onun kafası dağılsın diye şaşırma taklidi yaparak dudaklarımı büzdüm.

 

"Ya... Nasıl karar verdin buna?"

 

Yutkunarak saçını geri savurduğunda nihayet salona ulaşmıştık ve Çisem kanepeye yayılmıştı bile. Ben de karşısına otururken o büyük ve gururlu bir ifade takınarak konuşmaya başladı.

 

"İlk kez sıvı vererek b*şaldım da ondan."

 

İfadem donuklaşırken yerime güçlükle oturup yutkundum. Çisem bunu anlatırken gülümsüyor ve asla utanmıyordu ama ben onun yerine de girmiştim yeraltına. En derinlerde bir yerden bakıyordum şu an ona. İçli bir nefes vererek başımı eğdiğim esnada omzuma sertçe vurarak kahkaha attı. Ben beklemediğim için yana doğru savrulurken o gülüşünü sürdürerek devam etti konuşmaya. Sahteydi bu gülüş. O da fark etmişti hamile olmadığını anladığımı ve kafasını dağıtmak istediğimi. Üstüne düşen rolü yerine getirse de içi kan ağlıyordu ve sanırım bizim bu kafa dağıtma işimiz az sonra bira içerek ağlama seansına dönecekti.

 

"Utanma şapşik! Gerçekten ilk kez oldu böylesi."

 

Başımı sallayarak dudak içimi kemirdiğimde yalnızca mırıldanmakla yetindim. Çünkü kafa dağıtmak için seçtiğim konudan pişman olmuştum daha şimdiden. Normal bir arkadaşlık da değildi bizimkisi. Yani bundan kastım kocasıyla da sürekli yüz yüze gelmem ve onu abi bilmemdi. Çisem açık bir şekilde pozisyona değin detay verecekti şimdi. Ben de Dante ile karşı karşıya geldiğimde sözlerini hatırlayarak yerin dibine girecektim.

 

"Anladım. Ne güzel...Rahat hissettirir yani...Mutlu...Mutlu olursun."

 

Şaşkın bir ifadeye bürünerek başını eğdi. Ardından bakışlarımız anlık kesiştiğinde sorgular bir tınıda konuşuyordu ve ben de şekilden şekle giriyordum utançtan.

 

"Sen nereden biliyorsun ki?" ağzımı aralamama fırsat vermeden konuştuğunda ellerimi birbirine yaslayarak kaşımaya başlamıştım. "Yoksa...Hazan o p*ç kurusu yapmış mıydı aynından?"

 

Başımı istemsizce salladığımda dudak içlerimi dişlerimle kemiriyordum. Her seferinde olan bir şeydi. Hatta genelde sonrasında karın kısmında bu sebepten ağrım dahi olurdu. Ne kadar nefret dolu olsam da bu konuda hakkını yemek istemediğimden sözsüz bir itirafta bulunmuştum ve Çisem bunu fazla ciddiye almıştı.

 

"Kaç kere?"

 

Bakışlarımı ona dikerek şaşkınlığımı ifademle belirttikten sonra gözlerini belertip omuz silkti. Bu çabuk soruma cevap ver demek oluyordu. Çisem'i az çok tanıyan herhangi biri bilirdi ki sorusuna cevap alana dek aynı soruyu yinelerdi. Mecburiyetten cevabını verdiğimde utancım bu kez daha çok artmıştı ve içimdeki vicdan yükü sızlıyordu.

 

"Her seferinde."

 

Ağzı şaşkınlıkla aralanırken duraksayıp yutkundu. Ardından ağzını bir iki kez açmaya yeltenip tekrar kapattığında diliyle dişi arasında tıslıyordu. "Yaban domuzu, erkek diye aldık. Soğan cücüğü çıktı."

 

Omuz silkerek sıkıntıyla soluduğumda bu konuda bilimsel konuşmayı yapmanın yine bana düştüğünü idrak etmem uzun sürmedi. Çisem kocasını at yarışı gibi başkalarıyla yarıştırmaktan geri durmuyordu.

 

"Çisem her seferinde o sıvıyı görmek zorunda değilsin. Hem zaten kadınların çoğunda olmuyor. Rahatlamış ve mutlu hissediyorsan yeterlidir."

 

Eline geçirdiği yastığı hiç düşünmeden bana fırlatarak homurdanıp saçlarını savurdu. Ben de refleksle yastığı kapıp ona geri attığımda konuşuyordu.

 

"Sus kız Allah'ın cezası! Bir de beni avutmaya çalışıyor. Desene senin kocişin balyozunda sorun var diye."

 

Yastık kafasına çarptığı an inleyerek onu bana geri fırlattığında ben de konuşarak fikirlerimi dile getiriyordum. Yine başlamıştık saçmalamalara.

 

"Ya geri zekalı! Ne alakası var onla onun? Her seferinde olmak zorunda değil bahsettiğin şey."

 

Yastık benim omzuma sertçe isabet ettiğinde sinirle soluyup ona atmak için nişan aldım ancak önce öfkeli konuşmasını dinlemek adına duraksadım.

 

"Çok alakası var. Senin neden ilk günden hamile kaldığın şimdi belli oldu işte. Bendeki koca adam değil ki! Domuz, yaban domuzu!"

 

Domuz kelimesini işittiğim an yastığı kafasına fırlatarak sözlerine engel olmaya çalışsam da bağırmadan önce yüksek sesle hakaretini sonlandırdı. Ardından yastığı alıp arkasına koyarak bu savaşa bir son verdiğinde darbeler sonucunda dağılarak karışan saçlarını sağa sola itekleyip düzeltiyordu. Ben de bu esnada tane tane konuşmaya çalışıyordum.

 

"Ben bu b*şalma mevzusunu anlatana kadar kocandan gayet memnundun. Ne bu surat, tavır şimdi? "

 

Bakışlarını bana çevirdiğinde bir yandan da elini kemiriyordu. "O başkalarını marifetlerini bilmeden önceydi. Hep daha fazlasını isterim ben. Demek ki Bay Dante yaşı gereği daha üste çıkamıyor."

 

Göz devirerek arkamdaki yastığı alıp fırlattım ona. Çisem tırnağını kemirerek uzaklara daldığı için boşluğuna geldiğinden fazlasıyla hazırlıksız yakalanıp homurdandığında ben kıkırdıyordum.

 

"HAZAN S*KACAĞIM AMA ŞİMDİ BU YASTIĞI SANA!"

 

Ben kıkırdayarak arkama yaslanırken o yastığı sertçe fırlattı ancak arka tarafa gidişiyle homurdanarak yerine daha çok sindi. Ben de kıkırtıma sözlerimi ekledim.

 

"Kimseyle kocanı karşılaştırma. Sana yetiyorsa boş ver milleti. Hem Tufanlı o işte yetenekliydi de ne oldu? B*k gibi ortada kaldım ben."

 

Başını sallayarak onayladıktan sonra homurdanmasına devam etti." Olsun. Ben benimkini bu mevzuda kışkırtacağım. Hak etti."

 

Göz devirerek arkama yaslanıp ellerimi önümde birleştirdiğimde pes etmiştim. Çisem yeni kavga konusu için bahane arıyordu ve bulmuştu bile.

 

"Sen adam olmazsın, daha da bir şey söylemiyorum."

 

O da göz devirerek arkasına yaslandığında yüzü biraz düşmüştü ve içini açmaya hazırlanıyordu. Fark ederek duruşumu düzelttiğimde Çisem yalancı bir tebessümle konuşmaya başladı.

 

"Adam olmadığım gibi çocuk da doğuramıyorum ben." Öne atılarak başımla onu reddedip ağzımı araladım ancak sözlerine devam edişiyle susmaya mecbur kaldım. "Evlat edinmeyi düşünüyoruz."

 

Acı bir tebessümle aramızdaki mesafeyi sıfırladım. Ellerini tutarak ona baktığımda dillendirdiklerim tamamen zihnimden geçenlerdi.

 

"Sakın öyle düşünme. Rahmin sağlıklı. Hem... Anne olmak doğurmaktan ibaret değildir. Evlat edinmekte çocuk yapmaktan daha kutsaldır."

 

Bakışları bana döndüğünde gözleri dolu doluydu. İç çekerek ona sarıldığımda kollarını bedenimde hissedip sırtını sıvazlayarak devam ettim sözlerime.

 

"Sen doğursan da doğurmasan da mükemmel bir anne olacaksın. Çocuğun dünyanın en şanslısı olacak. Harika bir anne ve babaya sahip çünkü."

 

Bu cümleleri kurarken buna hakikaten de inanıyordum. Benim küçük bebeğim şanslı olmamıştı hiç. Ne ben anne olup koruyabilmiştim ne de babası onun varlığına sahip çıkabilmişti ama Çisem ve Dante öyle değillerdi. Tanıdığım en mükemmel anne baba olacaklardı.

 

Çisem bedenlerimizi ayırdığında gözlerinde derin bir şüpheyle karışık korku vardı.

 

"Bilmiyorum Hazan, büyük bir sorumluluk bu. Altından kalkamazsam ne olacak? Ya ileride anne babası çıkıp gelirse ne olacak? Sevmezsek onu koruyamazsak..."

 

Sıkıntıyla soluduğunda sözleri yarım kaldı. Bu esnada ben iki elimle yüzünü avuçlayarak gülümseyip en içimdeki düşünceleri onunla paylaşmaya hazırladım kendimi.

 

"Sen de Dante de bu kadar çok istiyorken olmaması mümkün mü? Bu yapmayı düşündüğün şey o kadar kutsal o kadar tarifsiz ki! Şu hayatta kimsesi olmayan yapayalnız küçücük bir cana yuva olduktan sonra hiçbirinin önemi kalmayacak. Anası babası gelirse de s*ktiri çekeriz. Onca yıl emek verip aile olma hakkını siz kazanmışken çocuğunuz da onları kabullenmez zaten."

 

Çisem son cümlemi duyarak gülümsedi. Ardından konuştuğunda benim yüzüme de onun gülüşünün aynı yerleşmişti.

 

"Çocuğumuz...Bizim çocuğumuz..."

 

Başımla onu onayladığımda gözünden düşen bir damla yaşı sildim. O ise kıkırdayarak benden biraz uzaklaştı. Anladığım kadarıyla daha fazla ağlamamak için yine kendi içine çekiliyordu.

 

"Çok istiyorum bunu ama süreç uzun sürecek. Bu süreçte bir yandan da denemek istiyorum. Belki küçük bir umut..."

 

Onu onaylayarak iç çekerek yine bilimsel sözlere dayanacaktım. Onun sorunu üstesinden gelinebilirdi ama bu yılları bile alabilirdi. Üstelik tüp bebek tedavisi düşünecekse eğer bu sürecin zorluğundan Alya'ya hamileyken gittiğim klinikteki bazı hamileler sayesinde haberdardım. Çisem bunu denemek isterse yanında olacaktım elbette ki ancak bildiğim kadarıyla buna da cesaret edemiyordu.

 

"Korku anında yumurtlama olabiliyormuş. Bir yerde okumuştum." Başını salladığı an zihnimden geçen bir öneriyi dillendiriyordum. "Korku filmi falan izleyip sonra denemeler yapın."

 

Çisem kıkırdayarak konuştuğunda ben sözlerimde gayet ciddi olduğum için sekteye uğruyordum.

 

"Dabbe dördü açayım ben. Tam tuvaletten b*yü çıkardıkları an durdurup s*vişelim."

 

Ben de kıkırdayarak onayladığımda dalga geçtiğini fark ederek omuz silktim. Alem olmakta sınır tanımıyordu yine. Onun dalgasına eşlik ettiğimde ben de kıkırdıyordum.

 

"Testere'den de korkuyordun sen. Dante'ye onun maskesini al."

 

Kısa bir an duraksayarak cevap beklediğimde suskunluğunu fark ederek hızla şaşkın bir ifadeyle ona baktım. Çisem ise suçlu sırıtışını yaparak dişlerini gösteriyordu. Ben ağzımı aralayarak gözlerimi kıstığımda hakikaten de alemlikte ve midesiz olmakta sınır tanımadığını düşündüm.

 

"E yuh ama kızım ya! Ne tür varlıklarsınız siz?"

 

Omuz silkerek güldüğünde mırıldanıyordu ancak bu mırıldanma oldukça neşe doluydu. "Fantezi işte!"

 

Arkama yaslanarak tiksinir ifademi sürdüğümde zilin çalmasını işiterek irkildim. Çisem de bu esnada gülümseyerek ayaklanıyordu. İçimden gelmişken Dante ile iş de konuşuruz diye düşünerek gelmesini vakitten kazanmak olarak gördüm. Çisem de hızla kapıya ilerlerken bana sesleniyordu.

 

"Nare'yi çağırmıştım. Tercih verecekti ya bugün?"

 

Kardeşimin adını işiterek gülümsediğimde Çisem'in ona ablalık yapmasından ne kadar memnun olduğumu düşünüyordum. Sapıklık huyunu geçirmediği sürece birlikte vakit geçirmeleri gayet hoştu benim gözümde. Keza yakın olduklarına göre Nare'nin gözünde de öyleydi. Küçük prensesimin üzerinde keten bir gömlek ve bol pantolonla bana doğru yaklaştığını görerek ayaklandığım an sıyrıldım bu düşünceden. Yine çok güzeldi. Gözündeki kahve gözlükleri çıkararak saçına yasladığında gözlerinin kahvesini görüp sürdürdüm gülüşümü. Bu esnada Çisem de hafif esmere çalan tenine muhtemelen kapıyı açtığı an vuran sıcaktan dolayı rüzgar yapıyordu.

 

" Abla..." kollarını bana doğru uzatarak sarıldığında ben de bedenimi ona dolayıp saçlarının arasından öptüm. Sanki daha iki gün önce benim evimde değilmiş de iki asırdır görüşmüyormuşuz gibi sarmaladım tenini. Ardından saçlarının arasına içli bir öpücük bıraktığımda bedenlerimiz yavaşça ayrıldı.

 

" Bebeğim... Gel böyle otur yanıma."

 

Nare işaret ettiğim yere, yanıma oturduğunda ise Çisem hiç bozuntuya vermeden eski yerine kurularak kıkırdıyordu.

 

"Ee anlat bakalım küçük turşucuk! Ne yaptın tercih işini?"

 

Turşu demesiyle ağzını aralayan kardeşime engel olup koluna sertçe vurdum. Çisem inleyerek dişlerini sıktığında ise ters bir bakış gönderdim ona. Benim biriyle olmamama taktığı yetmezmiş gibi şimdi de Nare'nin b*karetine sarmıştı deli manyak. Geçen gün ben banyodayken onu gizli gizli doldurduğunu duymuştum. 'Hayatın en büyük nimetinden uzak yaşıyorsun.' Diyerek Nare'ye öğütler veriyordu. Sonra dayağımı tattığı için susmak zorunda kalsa da her fırsatta dillendirerek kardeşimin aklını karıştırıyordu.

 

"Ne turşusu ya? Başlama yine, çakarım ağzına iki tane şimdi!"

 

Omuz silkerek arkasına yaslandığında devam ediyordu sözleri. Nare de her seferinde olduğu gibi utançla başını eğmişti.

 

"Yalan mı? Sen ilk bulduğun herife yapışıp vermedin mi? Ne bu baskıcı aile pozları? Hiç yakışıyor mu sana!"

 

Yeniden elime bir yastığı alıp tek kaşımı kaldırarak sinirle baktığımda dil çıkarıp arkasına yaslanıyordu. Ben de tehdit dolu sözlerimi ona karşı dillendiriyordum.

 

"Bana bak Çisem! Yemin ederim seni bugün kocana bırakmadan ben s*kerim! Azgın kalt*k! Uzak dur kardeşimden!"

 

Çisem ettiğim küfürleri duyarak kahkaha atıp arkasındaki yastığı kaldırdığında ikimiz de birbirimize girecek gibi bakışları atarak öfkeyle gülümsedik. Ardından Çisem ilk taşı atarak konuşmaya başladığında benim ifadem sürüyordu.

 

"Ağzına s*çarım kız senin!"

 

Tam yastığı fırlatacağı an ondan önce davranarak elimdeki yastığı suratının ortasına sertçe attığımda bağırarak iki elini birden üzerime atıp kafamı ısırmaya çalıştı. Ben de bu esnada onun elinden yastığı almaya çalışarak bağırıyordum. Bir arbede vardı aramızda. O benim saçıma yapışmaya çalışıyordu ben de onun elindeki yastığa. Kafamda onu yastığıyla dövmek gibi planlar olduğu için elinden zar zor kurtularak kucağına oturup arkaya attığı yastığa uzanmaya çalıştım. Çisem de bu esnada saçımı çekerek küfrediyordu.

 

"O yastığı alır g*tüne s*karım bak düzgün dur!"

 

Ben de başımı kaldırmadan zor zor yastığa elimi atarak boşta olan elinin üzerine oturarak gücünü hafifletip konuşmaya başladım ancak sesim nefes nefese çıkıyordu çünkü gerçekten bir b*k var gibi birbirimizi dövme işine girişmiştik.

 

"Gel s*k s*kabiliyorsan adi k*ltak!"

 

Üstüne oturduğum elini altımdan çekerek yüzüme attığında bağırarak elini ısırmaya çalıştım. Çisem de bu esnada saçımı daha çok çekerek bağırıyordu ancak ikimizin de sesini ve hareketlerini durduran bir ses işiterek bakışımızı sesin geldiği yöne çevirdik.

 

"Cerrahpaşa'yı yazacağım."

 

Bakışım korkulu gözlerle oturduğu yerden bizi izleyen kardeşime döndüğü an gülümseyerek kıkırdadım. Aynı kıkırtıyı altımdan da duyarak baktığımda üzerinde oturduğum Çisem'in de gülümseyerek dağılan saçını düzelttiğini gördüm.

 

"Çok sevindim aşkım. Yurtdışı istemediğine emin misin?"

 

Sözlerimi kurmamdaki amaç onun hiçbir imkandan mahrum olmamasıydı. Nare derece ile kazanmıştı sınavı. Çocukluk hayalini gerçekleştirerek doktor olacaktı ve sanırım istediği üniversiteye de bugün tam anlamıyla karar vermişti. Birlikte yazmayı düşündüğü bütün üniversitelere teker teker gitmiştik ve gerekli olan bütün soruların cevabını birinci ağızdan almasını sağlamıştım. Bugün de mezun olduğu liseye son kez giderek tercihlerdeki kararını verecekti. Çok yüksek ihtimalle ilk tercihi geleceği için küçük prensesim bayağı yoğun bir stresle mücadele etmişti. Nare başını sallayarak gülümsediğinde ağzını aralıyordu ancak Çisem tiz sesini kulaklarımızın doldurmasına izin vererek buna engel oluyordu.

 

"Ayy Nare! Kız sen şimdi ciddi ciddi doktor mu olacaksın?"

 

Nare gülümseyerek kıkırdadığında al yanakları neşe saçıyordu. Gülüşünü görerek ben de gülümsedim. İçimde mutluluğa dair tek his onun gülüşüyle filizleniyordu. Bu filiz aldığım bir diğer nefesle solarak kızımın kokusunu anımsatsa da bir saniyelik mutluluk dahi yetiyordu kalbime.

 

"Sanırım öyle olacağım Çisem abla. Çok heyecanlıyım."

 

Çisem tekrar kıkırdayarak öne atıldığında ben kardeşimin heyecanını hissederek mest olup bakışlarımı onda sabitlemiştim.

 

"E ne güzel işte, kocişimle ablan milleti vur*r sen de tedavi edersin."

 

Sözlerin işiterek ışık hızıyla bakışlarımı ona çevirip bir elimi p bir elimi yumruk yaparak suratına getirdim ancak Çisem bundan korkmak yerine göz devirerek elleriyle beni itmeye çalıştı.

 

"S*kmeyeceksen kalk üstümden."

 

Homurdanarak elimin tersiyle kafasına vurup kalkarak kendi yerime oturduğum an popomda sert bir el darbesi hissederek ona dönüp Nare'nin kucağındaki yastığı yüzüne fırlattım. Çisem yastığı havada kaparak gülümseyip saçlarını savurdu. Ben de aynı saniyelerde onu umursamayı bırakarak küçük kardeşime sarıldım. Benim bebeğim kocaman olmuştu. Üniversiteye gidecekti şimdi. Hayallerini yaşayıp o beyaz önlüğü giyecekti. Saçlarının arasından öperek sözlerimi dillendirdiğimde onun burada okumak istediğini bile bile emin olmaya zorluyordum kendimi. Son zamanlarda normalde olduğundan çok daha fazla kazanarak hayli birikim yapmıştım. Öyle ki kardeşim için açtırdığım bir hesapta oldukça yüklü miktarda nakit vardı. Her ay düzenli olarak oraya para atarak eğitim hayatını garantiye almak niyetindeydim.

 

"İstediğin her ülkede, her üniversiteye gidebilirsin. Bunun için ne gerekiyorsa yaparım."

 

Nare başını sallayarak beni reddettiğinde gözlerimin en içine bakıyordu. Yanımdan ayrılmak istemiyordu ki zaten çocukluğundan beri hayal ettiği bölümü yine hayalini süsleyen üniversitede okuyacaktı.

 

"Kararım kesin abla. Senin yanında kalıp burada okuyacağım."

 

Sözlerini işiterek yanağından öpüp başını boynuma bastırıp içli bir nefes aldım. "Gurur duyuyorum seninle."

 

Cümlemi ona duyururken bir yandan da içimden tam olarak onun benim gururum olmasını geçiriyordum. Bu esnada Çisem öne atılarak kıkırdadı.

 

"Ben de kendimle gurur duyuyorum."

 

Onun sesini duyarak ikimiz de sorgular bir ifadeyle bakışlarımızı çevirdiğimizde sorguladığımız şey neden gurur duyduğuydu. Yani cümlenin devamını bekleyerek beklentiyle bakınıyorduk ona. Çisem de bunu anlayarak öne atıldığında kıkırdamaya devam ediyordu.

 

"Bir sebebi yok zilli turşucuklar. Çisem Marino olmam gurur duymak için yeterli."

 

Kıkırdayarak göz devirdiğimde kolumu uzatarak onun da yanımıza ulaşmasını istediğimi belirttim. Ardından gayet tatlı bir sevgi çemberi oluşturup Nare'nin tercihini vermesini kutladık. Kutlamadan sonra eşyalarını alıp akşam bana gelmesi için kardeşimi ailesinin evine bırakıp kendi evime doğru yola çıktım. Dante yine Paris'e giderek çanta almış. Ülkede olmadığını ve sabaha karşı döneceğini öğrendiğimden yemeğe kalmak yerine eve dönerek işlerimi halletmek istedim. Nare de bu sebepten evdeki eşyalarını almak istedi. Tuğrul ona iyi davranıyordu. Tehditlerim işe yaramıştı. Şevval ise ne gidişine ne de gelişine hiç tepki vermeyerek donuk bir ifade sergilemiş ama Nare artık onun tavrından rahatsızlık duymuyordu.

 

...........................................

 

Büyük bir iş almıştım bu hafta. Onunla ilgili aklamam gereken paraları ve hesapları inceleyerek eve gelir gelmez birkaç saatimi işe vermiştim. Ardından saçımda toprak kaldığını hatırlayarak duş aldım ve üzerime siyah tül bir elbise geçirerek saçlarımı dahi kurutmadan salonun orta yerine oturarak kızımın fotoğraflarının olduğu albümü incelemeye daldım. İçimdeki hasret her geçen saniye arttığından belki de kokusunu duymak dahi yetmiyordu şimdilerde. İçime dolan acıyla içli içli soluyarak gözlerimi kapatıp albümünü göğsüme bastırdım. Ardından işittiğim zil sesiyle bakışlarımı kapıya çevirdiğimde Nermin ablanın seslenmesiyle dolan gözlerimdeki yaşı dağıtarak kapıya ilerledim.

 

Tufanlı...

 

Kapıdan gülümseyerek bana bakıyordu. Yalçın vardı yanında. Ters bakışlarını ona gönderiyordu ancak yutkunarak ses çıkarmıyordu. Onun tam arkasında ise Vezir'i ve diğer adamlarımı gördüğümde zar zor gülümseyerek sakinliğimi korumaya çalışıp öne atıldım.

 

"Hoş geldin."

 

Alparslan önce şaşkınca duraksadı. Ardından kıkırdayarak soluduğunda neşeli bir tınıyı bana duyuruyordu.

 

"Bir an bana bu sefer de hoş geldin demeyeceksin sandım."

 

Başımla onu onaylayarak zar zor gülümsedim ve elimle içeriyi işaret ederek geriye doğru bir adım attım. Geleceğinden haberim yoktu ancak onu tersleyerek dikkat çekmeye ve işi yokuşa sürmeye niyetim de yoktu.

 

"Gelsene içeri."

 

Başını sallayarak gülüşünü sürdürdüğünde gamzelerini görmemle içime çöken o bulantı hissini yuttum. Ardından onun adımını evime atmasıyla önden salona doğru ilerlemeye başladım fakat sesini işiterek duraksadığımda kaşlarım havalandı.

 

"Oğlum getirin onu buraya."

 

Ona doğru iki adım atarak kaşlarımın havalandırmasını sürdürdüğümde bakışlarım onun komut verdiği yöndeydi. Kapının önünden dev cüsseli iki adam sırtladıkları kırmızı bir kağıtla sarıp mavi kurdele taktıkları paketle bu yöne geliyorlardı. Alparslan homurdanarak dişlerini sıktığında konuşuyordu ve ben de aynı saniyelerde ona ne olduğunu sormaya hazırlanıyordum.

 

"Lan o öyle mi taşınır?" Bakışını bana çevirip gülümsedikten sonra daha kibar bir üslupla tamamladı sözlerini. "Nazik olun biraz."

 

Onun cümlesini kurduğu an öne atılarak aynı anda sözlerime başladığımda ne olduğunu sorguluyordum.

 

"Ne bu?"

 

Bakışlarını bana çevirerek kocaman gülümsedi. Gülüşüne bir de gamzelerini eklediğinde adamlar o şeyi önümüze özenle bırakıyordu ve Alparslan da keyifle konuşuyordu.

 

"İstanbul'a ilk geldiğinde şu el deşme mevzusu falan oldu ya?" Başımı salladığımda devam ediyordu. "Ben de aramız açık diye sana hoş geldin hediyesi alamamıştım; onun telafisi."

 

Bakışlarımı sekteye uğratarak duraksamamı sürdürdüm. Ardından yutkunup cüsseli adamların tam olarak yere bırakmayıp dik konumlandırmaya çalıştığı pakete baktığımda ne olduğunu sorguluyordum. Alparslan ona yakın davranmama hemen kanmış kanmakla kalmayıp hediye alacak kadar ileriye gitmişti ve bu benim açımdan mükemmelin ötesinde bir ilerlemeydi. Onun hayatına yeterince sızdığımda yeğenine erişmem oldukça kolay olacaktı. Bütün çabam buna olduğu için sahte bir gülüşle sürdürdüm bakışımı.

 

"Gerek yoktu."

 

Alparslan anında sözlerimi reddederek başını salladığında o da pakete bakıyordu. "Vardı." Cümlesinin ardından eliyle komut verdiğinde adamlardan biri cebinden çakı çıkararak pakete doğru atıldı. Alparslan fark ettiği an elini öne doğru uzatıp sinirle soludu.

 

"Lan oğlum dikkat etsenize! Değerli bir şey o, kenarından aç."

 

Bakışlarımı pakette tutarak merakla bakındığımda Alparslan bana dönüp gülümsedi. Ardından adamların paketi çözmesini izlerken bakışları kapıdan buraya bakan benim adamlarıma kaysa da yeniden bana dönerek sürdürdü gülüşünü. Az sonra paketin ilk katmanını açtıklarında bunun bir tablo olduğunu fark ettim. O esnada bir zamanlar bu boyutta olmasa da kendi çapımda tablolar yaparak geçimimi sağladığım aklıma düştü. Gece yarılarına dek çizim yapar o halde o kapanın içerisinde bile dik durmaya çalışırdım. Karakterim buydu benim. Hayatımda acılarımın en az olduğu dönemde bile kendi kendime yetebilme derdini gütmüştüm hep. Bakışlarım açılan tabloya kayarken Alparslan'ın öne atılmasıyla bir adım geriledim. Bu esnada adamlar tabloyu kaldırdı ve Alparslan paketi tamamen çıkararak aşağı bıraktı. Ardından gerileyip yanımda konumlandığı an gözlerimi kısarak inceledim tabloyu. Zihnimde tanıdık bir eser belirdiği an ise ağzım şaşkınlıkla aralandı ve bakışlarım hızla ona döndü.

 

"Gerhard Richter?"

 

Alparslan sorgulayan sözlerimi başıyla onayladığı an mırıldanarak tamamladı cümlemi. "Abstraktes Bild."

 

Şaşkınlıkla yüzüne bakınmamı sürdürdüğüm an bu eserin adını çokça işittiğimi, sanatla ilgilendiğim yıllarda ilham aldığımı anımsamıştım. Bildiğim kadarıyla yıllar önce otuz yedi milyon dolara rekor bir fiyatla satılmıştı. Ressamı da dünya çapında tanınıyordu. Yani oldukça kıymetli bir eser şu an benim evimdeydi. Başımla reddederek ona bakındığımda onunla eskiden birlikte olduğumuz o dönemlerde dahi bu eseri kabul edemeyeceğimi düşünüyordum. Şu an ona bir oyun için yaklaşmış olmasam da fikrim değişmezdi. En az kırk milyon dolara almış olduğunu düşünüyordum zira. Eserin son satışının üzerinden yıllar geçmişti ve kıymeti hayli artmıştı. Bu sebeple sözlerimi yansıtmadan önce küçük bir ihtimal da olsa kopyası olup olmadığını sorgulamaya karar verdim. Eğer gerçekten Richter'in tablosuysa da reddetmeye mecburdum. Böylesine büyük bir hediyeyi alamayacağım gibi ileride tarihi sayılıp müzelerde sergilenmeye aday olan bir eseri koruyamayacağımı da düşünüyordum.

 

"Kopyası falandır herhalde."

 

Alparslan sanki küfretmişim gibi bir bakış atarak iç çekti. Ardından bakışları tablodayken oldukça ciddi bir tınıda konuşuyordu.

 

"Sana bir eserin kopyasını getirmek ne haddime?"

 

Tebessüm ederek tahminimin doğruluğunu işittikten sonra yutkunup gülüşümü sürdürdüm. Ardından konuştuğumda sözlerim olması gerekeni yansıtıyordu.

 

"Öyleyse bunu kabul edemeyeceğimi sana söylemem gerekir Tufanlı."

 

Bakışları refleksle gözlerime düştüğünde bu sözleri beklemediğini fark etsem de yutkunarak dudak içimi ısırdım. Alparslan da bu esnada başıyla beni reddederek ciddiyetle konuşuyordu.

 

"Benim de bu sözleri hiç duymadığımı sana söylemem gerekir o zaman gülüm." Bakışlarıyla tabloyu işaret ederek devam etti. "İlk geldiğimde salon fazla kasvetli gelmişti. Ondan böyle renkli tablo seçtim." Başını çevirerek arkadaki büyük duvarı işaret etti. "Burası için düşündüm hatta."

 

Benim bakışlarım da o duvara döndüğünde fazlasıyla boş olduğunu fark ederek hak verdim ona. Evle ve başka şeylerle ilgilenmeyeli o kadar çok zaman olmuştu ki ben o söylemese duvardın boşluğunun farkına dahi varmamıştım. Zira benim hayatımda böyle şeyleri düşünecek zaman yoktu.

 

"Evet, biraz boş kalmış orası ama bunu gerçekten kabul edemem Tufanlı."

 

Alparslan bakışlarını yeniden bana çevirerek omuz silkti. Ardından yutkunduğunda eliyle bir hareket yaptı ve adamları tabloyu bir köşeye çekerek onun eline küçük bir paket bırakıp kapıya ilerledi. Bakışlarım o yöndeyken Alparslan bana bakarak gülümsüyordu. Ardından adamları ve benim adamlarım dışarı çıkarak kapıyı kapattıklarında nefes vererek konuşmaya başladı. Anladığım kadarıyla Alparslan konuşmak için yalnız kalmamızı beklemişti.

 

"Kabul eder misin diye sorduğumu hatırlamıyorum."

 

Sırıtarak bana bakındığında dudaklarını ıslatıyordu. Ben de bu bakışa karşın sorgular bir ifade takındığımda bana doğru bir adım atmasıyla adımımı geriye düşürdüm. Alparslan bu hareketimle iç çekerken ben onun gülüşünü sorguluyordum.

 

"Neye gülüyorsun?"

 

Bakışlarını eğerek yutkundu. Ardından tekrar iç çektiğinde kulağıma doğru eğiliyordu. Ben de bu hareketiyle yutkunup aldığım kokusunu duymamak adına burnumdan nefes almama engel oldum.

 

"Aklıma bir tablo geldi de; senin yaptığın." Bakışları bakışlarımı bulurken imasını fark ederek maziye daldım ancak bir cevap bulamayarak kaşlarımı çattığımda gülümseyerek başını iyice kulağıma eğip derin bir nefes alarak konuşmaya devam etti." Beni çizmiştin hani, doğum günü hediyemdi."

 

Yutkunarak gözlerimi kapattığımda kast ettiği resmi hatırlamanın utancını yaşadım. Çıplak bir şekilde poz vermişti bana. Ben de büyük bir özenle onu çizmiştim ancak bu çizim bazı haylazlıklar nedeniyle gereğinden uzun sürmüştü. Öyle ki resmi bitirerek doğum gününden iki gün önce ona verdiğimde kanamam olmuştu. Biz bu kanı çok fazla ve sert yaparak bedenimi zorlamasına yormuştuk önce. Ardından regl kanı sanmıştım ben. En nihayetinde ise hamile olduğum için yerleşme kanaması yaşadığımı öğrendiğimde her şey için çok geçti. Alparslan şu an o tabloyu ve çizimi aşamasında yaptıklarımızı ima ediyordu. Bunu yaparken vicdanıma yüklediği yükü ve içime saldığı utancı bilmeden yapıyordu. Bakışları hafifçe kaldırdığı başıyla dudağıma doğru eğilirken bir yandan da ellerini belimin yakınlarında hissedip yutkunarak geriledim.

 

Adımlarım geriye düştüğü an sendelesem de bozuntuya vermeden hâlâ hafifçe ıslak olan saçlarımı kulaklarımın arkasına verdim. Ardından ona baktığımda bozulduğunu fark ettim ama bunu anlamamış gibi davranmaya çalışacaktım. Zira bir kez daha dokunmasına izin vermeye niyetim yoktu. bu yük fazla ağırdı ve taşıması her geçen gün daha da yorucu oluyordu.

 

"Neyse."

 

Alparslan başını sola doğru eğerek iç çekip konuştuğunda bakışlarım elindeki küçük pakete kaymıştı. Bu pakette kırmızı bir kağıtla sarılıydı ve aynı kurdele üzerindeydi.

 

"Eyvallah."

 

Sözlerini işittiğim an paketi uzatarak az önce sekteye uğrattığı gülüşünü yüzüne yeniden yerleştirdi. Ardından konuştuğu esnada erkeksi bir tınıda şefkat gizliydi.

 

"Tablo evin içindi, ben bir de bizim için bir hediye almak istedim sana."

 

Uzattığı paketi beklemeden alıp açtığımda içimde heyecanın zerresi yoktu ancak belli etmemek adına gülümsüyordum. Alparslan ise bu gülüşü sanırım mutluluktan zannediyordu. Az sonra özenle açtığım paketin içinden üzerinde küçük kırmızı taşların bulunduğu beyaz iki fincan çıktı. Türk kahvesi fincanıydı bunlar. Oldukça güzel görünüyorlardı. Birini diğer elime alarak incelediğimde küçük taşların fincanın üzerinde belirli aralıklarla dizildiğini gördüm. Altlığının kenarında ise aynı kırmızı taşlardan oluşan küçük birer gül motifi vardı. Alparslan bana doğru bir adım atarak elimdeki fincanın üzerindeki taşlardan birine dokundu. Aynı saniyelerde kokusunu alarak nefesimi tuttuğumda o nefesini üzerime üfleyerek konuşuyordu.

 

"Yakut, bu taşlar yakut. En sevdiğin renk de sana en çok yakışan renk de kırmızı. Güllerse... "Derin bir nefes alarak devam ettiğinde gülüşünü hissediyordum. "Güllerse o güzel kokun." Diğer elini saçıma attığında irkilsem de bozuntuya vermeden dudaklarımı dişledim. O bu esnada devam ediyordu sözlerine. "Sana her gelişimde kırmızı dudaklarınla, gül kokunla bana bir kırk yıl daha vermeni istiyorum. Bu yüzden bu hediye de bizim için."

 

Bakışlarımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda tebessüm ettim. Sözleri oldukça hoş olsa da yeniden rahatsız bir hissi içme eklemişti. Alparslan bunu bilmeyerek utançtan sessiz kaldığımı düşünürken ben onu tahminimden daha kısa sürede avladığımı düşünüyordum. Bakışlarını yeniden dudaklarımda hissederek belli etmeden gerilediğimde gülüşümü sürdürüp fincanlara bakındım. Aklıma gelen ilk bahaneyi sunduğumda o bu kez geri çekilmeme şaşırmamıştı.

 

"O zaman ben bu fincanlarla kahve yaptırayım."

 

Gülümseyerek başını salladığında hızlı adımlarla mutfağa ilerledim. Onun bu esnada salondaki kanepeye yayıldığını gördüğümden oturması için komut verme gereği duymadım. Az sonra Nermin ablaya fincanları yıkayarak iki sade kahve yapmasını söyleyerek yanına adımladığım esnada onun elini kanepenin önündeki sehpada duran albüme attığını gördüm. Alya'nın, kızımın yani kızımızın fotoğraflarının olduğu albüme...

 

Refleksle adımlarımı hızlandırdığım esnada içimden geçen tek şey kızımı görmesine engel olmaktı. Çünkü gördüğü an onun esas yaşını anlayacaktı ve kendi kızı olduğunu bilmiyorsa öğrenecekti. Buna engel olmak zorundaydım. Bu sebeple bir elimi öne atarak o almadan albüme uzandığımda bakışları sekteye uğradı. Sorgular ve ters bir ifadeyle bana baktığında gülümseyerek ifademi korumaya çalıştım.

 

"Bu bana ait değil, yani..." Derin bir nefes verip dudaklarımı yaladığımda bakışları elimdeki albümdeydi. "Benim olmadığı için bakman çok doğru olmaz."

 

Zar zor gülümseyerek salladı başını. Ardından iç çekip arkasına yaslandığında ben derin bir nefes vererek rahatlığı içime gönderiyordum.

 

"Öylesine bakmıştım zaten."

 

Başımı sallayarak onu onayladığımda vakit kaybetmeden ünitenin çekmecesine koydum albümü. Bir daha onu yalnız bırakmamam gerektiğini kendime tekrar ederek aramızda fazlaca mesafe bırakıp karşısına oturdum. Alparslan da bu esnada yan dönerek tam karşıma geçip gülümsüyordu.

 

"Bence artık dün gece hakkında konuşmamız gerekiyor."

 

İfademi korumaya çalışarak başımı salladığımda bakışlarım istemsizce yere eğildi. Kast ettiği şey öpüşmüş olmamızdı. Zira maalesef ki bu kez ilaçların etkisinin de dışına çıkarak karşılık vermiştim ona. Bir açıklama yapmamı istiyordu belli ki. Ben bunu düşünerek ağzımı aralarken Alparslan keyifli bir tınıda konuşmaya devam etti.

 

"Resmi olarak savaş halindeyiz diye çekiniyorsan hiç gerek yok yavrum. Bedenimi kendi malın gibi kullanabilirsin. Her türlü kullanıma açığım yani."

 

Bakışlarım yeniden onu bulduğunda yüzümde oldukça sorgular bir ifade hakimiyet kuruyordu. Bunu sesli dile getirdiğimde ifademdeki sorguya ve donukluğa gülümsüyordu.

 

"Anlamadım, yani ne demeye çalışıyorsun?"

 

İç çekerek biraz doğrulup konuşmaya başladığı esnada bakışlarında oldukça ciddi bir tını hakimdi.

 

"Yani savaşırken de şey yapabiliriz. Benim açımdan sorun yok."

 

Kısa bir an duraksayarak gözlerimi kapattığım esnada söylediği şey için ona kızmayı ve bağırıp çağırmayı düşündüm. Ardından aklıma buna benim müsaade ettiğim gelince dişlerimi dudaklarıma geçirerek iç çektim. Az sonra gözlerimi açtığımda vereceğim cevabın oldukça sakin olabilmesi açısından düşünmek adına zaman kazanmayı seçerek gülümsedim. Ardından konuştuğumda sözlerim içimdeki öfkenin aksine gayet sakindi. Zira içimdeki öfke hakimiyet kuruyor olsaydı eğer şu an ellerim onun b*ğazındaydı.

 

"Dünkü olanlardan sonra böyle düşünmen normal olabilir ama anlık gelişmişti."

 

Kıkırdayarak salladı başını. Aynı saniyelerde konuşacakken kahvelerin gelmesiyle duraksadı. Nermin abla gittikten sonra yeniden yeltendiğinde sesinde ima dolu bir tını yoğunlukla hakimiyet kuruyordu.

 

"Karşılık almış olmam yeterli."

 

Cümlesini kurduğu an göz kırparak kahvesinden bir yudum aldığında keyifli hali oldukça enteresan görünüyordu. Bu denli keyifleneceği bir durum olmamıştı oysaki. Ancak onun halini garipsemek yerine yutkunarak kahvemden bir yudum aldığımda yeniden konuşmasıyla bakışlarımı ona çevirdim.

 

"Ee ne diyorsun?"

 

Gözlerimi ona dikerek omuz silktiğimde neyi kast ettiğimi anlayarak sözlerini detaylandırdı.

 

"Savaşırken sev*şme işine diyorum, ne diyorsun?"

 

Bu kadar açık bir şekilde dile getirmesine karşın ağzımı şaşkınlıkla aralayarak içli bir nida döküp duraksadım. Ardından gözlerimi kapatarak içimden sözleriyle onun b*ğazına asıldığımı düşünerek öfkeyle gülümsedim. Ardından dudaklarımı ısırarak derin bir nefes verdiğimde sakinliğimi koruyarak nefretim olan ve alayı takınan gözlerine baktım.

 

"Bu kadar zıt iki eylemi bir arada yapabileceğimi düşünmüyorum."

 

Yüzüne sinsi bir sırıtış ekleyerek salladı başını. Ardından kahvesinden bir yudum daha aldığında bakışlarının göğüslerime doğru eğildiğini fark ederek duruşumu düzelttim. O tekrar gözlerime baktığında kısa bir an göğüslerime yeniden bakındım ve duştan yeni çıktığım için çamaşır giyinmediğimi hatırlayarak dudaklarımı dişledim. Alparslan da tam olarak benim idrak ettiğim esnada konuşuyordu ve konuşması iç çekişle birlikte ima barındırıyordu.

 

"Savaşmayı bırakalım o zaman."

 

Derin bir nefes daha verip kanepenin köşesine yasladığım elimi sıkarak içli bir nefes verdim. Ardından gözlerimi kapatıp ona yeniden saldırdığımı hayal ederek gülümsedikten sonra bakışlarımı tekrar gözlerinde tutup reddedişimi en normal tınıda yapmak için atılım gösterdim.

 

"Şu an zaten bir savaş halinde değiliz Tufanlı."

 

Sözlerim karşısında şaşkınlığa uğrayarak boğazını temizledi. Ardından bulunduğu yerde dikleşip zar zor gülümseyerek gömleğinin bir düğmesini açıp kısa bir an yeniden göğüslerime baktı. En nihayetinde içli bir nefes vererek dudaklarını ıslattığında bana bakarak konuşuyordu.

 

"Öyleyse neyi bekliyoruz?"

 

Dudaklarımı ısırarak yutkunduğumda az önceki ifadesinin nedenini anlayarak öfkenin en sert halini içime saldım. Gözlerine bakarak gülümsemeye çalıştığım esnada ise o beklentiyle benden küçücük bir hamle bekliyordu. Öyle ki bakışları dudaklarımdaydı ve bunu saklamadan yapıyordu. İç çekerek dudaklarıma leziz bir yiyecek gibi baktığını fark ettiğim an ben duruşumu düzeltip konuyu değiştirmek adına öne atıldım.

 

"Dağhan hakkında kuşkularım var."

 

Cümlemi duyduğu an başını sola kırarak çene kaslarını kasıp bir elini başına atarak homurdandı. Ardından bana baktığında yüzünde öfkenin en koyu hali barınıyordu.

 

"Sırası mıydı şimdi o itin? Ne güzel konuşuyorduk."

 

Omuz silkerek arkama yaslanıp kahvemden bir yudum aldığımda bakışlarımı onda tutarak gülümsedim.

 

"Bunu da konuşmamız gerekiyordu. "

 

O da arkasına yaslandığında yayılışı fazla rahattı. Öyle ki pantolonunun üst kısmını oldukça çok belirginleştirerek oturmuştu. Eskiden kucağına oturmamı istediğinde böyle yapardı. Şu an ki duruşunun nedeniyse tamamen dikkat dağıtmaktı.

 

"Konuşalım bakalım." Ben ağzımı aralayıp konuşmak için nefes verecekken o aniden bakışlarını bana çevirerek devam etti. "Konuşuyor musun sen o p*çle?"

 

Başımla onu reddederek bakışlarımı yere eğdim. Alparslan bu sırada homurdanarak elini alnına atıp sıkıntıyla soluyordu.

 

"Bize gelince kanıt, o ite gelince beleşe tam destek. Ne o kod*ğumun p*çi, VIP mi? " (önemli, özel olan kişi)

 

Göz devirerek fincanı sehpaya bıraktığım esnada tam da planımda olduğu gibi bir konuşma yapıyordum ona.

 

"Tufanlı, Dağhan'dan şüpheleniyorum ama onu yakın tutmaya devam etmem gerekiyor."

 

Göz devirerek yutkundu. Ardından kahvenin kalanını kafasına dikerek yerinde yeniden yayıldı.

 

"Bana güvenmiyorsun, benden delil istiyorsun ama o ite gelince öyle yapmıyorsun."

 

Bu kez ben göz devirdim ve ona doğru eğildim. Alparslan eğildiğim an göğüslerime bakınca ise çamaşır detayını tekrar hatırlayarak doğrulup konuşmaya başladım. Zira Dağhan'ın onunla yakın olduğumu bilmemesi gerekiyordu. Elif'i aldığım an söyleyecektim ona. O oltada yemim olacaktı ve o vakte kadar vereceği açıklarla bana doğru yolu gösterecekti. Elif elime geçtiği an ise sergileyeceği tavırla bu hikayenin neresinde olduğunu belirleyecekti. Yani Tufanlı'nın ikili oynadığımı bilmek yerine Dağhan'ı karşımda tutmaktansa yanımda tutmayı tercih ettiğimi bilecekti. Doğal olarak kendisi hakkındaki planımdan mahrumdu.

 

"Ben kızım söz konusuyken kimseye güvenmiyorum. Sadece onda şüphe ettiğim şeyin ne olduğunu görebilmek adına onu karşıma almıyorum, o kadar."

 

Başını sallayarak onayladığı esnada düşünmeden konuştu. Bu halinden anladığıma göreyse Alparslan sözlerini daha önceden düşünmüştü.

 

"Benim için de aynısını mı yapıyorsun?"

 

Hızla başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. Aynı saniyelerde bu sözlerine bir kırgınlık beslediğimi ifade eden bakışlarımı yüzüme yerleştirdim. Daha sonraysa konuştuğumda öyle düşünmemesi için şu an öpücüğüne karşılık vermeyi dahi geçirdim içimden.

 

"Hayır. Sadece güvenmiyorum ama senin olmadığını hissediyorum. Bu yüzden sana kendini kanıtlaman için bir fırsat verdim."

 

Gözlerime bakarak iç çektiğinde cebinden bir sigara çıkararak onu aleve verdi. Ardından paketi bana uzattığında olumsuz anlamda kafamı sallayarak arkama yaslandım. Siyah ve ülkemizde olmayan türde bir sigarayı kullanıyordu. Tadı bana ağır geldiği için içemediğim bir markanın ürünüydü. Benim tercihlerim daha ulaşılabilir olan markaların ağızda kötü tat bırakarak ömrü kısaltan sigaralarıydı. Yani klasik sigaralar daha çok görüyordu işimi.

 

"Eyvallah gülüm. Güvenini kazanmak için bir ömür veririz, sıkıntı yok."

 

Başımı sallayarak onu onayladığım esnada bir elim saçımın sol kısmını kulağımın arkasına yasladı. Ardından sözlerime başladığımda bu planımın önemli bir parçası olduğundan oldukça çok dikkat ederek konuşuyordum. Mimiklerim ve ses tonum hayli önemliydi şu durumda.

 

"Dağhan haliyle habersiz düşüncelerimden, seninle görüştüğümden de."

 

Bakışları bana dönerken kıkırdayarak bedenini tamamen bende tuttu. Ardından sözleri kulaklarımı doldurduğunda imalı ama beklenmeden dillendirilmiş bir cümleyi dudaklarından işittim.

 

"Görüştüğümüzü söylememden mi korkuyorsun?"

 

Başımla onu reddettim ve vakit kaybetmeden içimden geçen bahaneleri dillendirdim.

 

"Hayır, ben kimseden ve hiçbir şeyden korkmam. Sadece söylemen işimi zorlaştıracağı için seni uyarmak istedim."

 

Gülümseyerek salladı başını. Ardından bana biraz yaklaşarak elini kanepeden bedenime doğru atarak gamzelerini göstere göstere konuştu.

 

"Uyarmana gerek yoktu. Ben sana zarar verecek tek bir şeyin bile içinde yer almam zaten."

 

Gülüşüne eşlik ederek başımı salladığım an ellerimi birbirine dolayarak avuç içlerimi kaşımaya başladım. Korkuyordum; anlamasından ve işimin mahvolmasından korkuyordum. Son çıkışım buydu belki de. Delirmeme ramak bırakan aklımın evladımın kokusunu duymadan başımda kalacağı sayılı günlerin içindeydim ben. Bir çıkış yolu arayarak her türlü şeye razı geliyordum ve bu razı gelişin bozulması benim korkuyla avuçlarımı kaşımama neden olurken bunu istemsizce yaptığım için farkında bile değildim. Ancak Alparslan fark ederek iki elini birden ellerimin üzerine kapattı. O esnada ne yaptığımı fark ederek hareketlerime son verip yutkundum. Tufanlı ise kapattığı elleriyle ellerimi sıkı sıkıya tutup dudaklarına doğru götürdü. İlk başta tepkisiz kalarak sustum bu hareketine ama tam dudaklarıyla ellerimin buluşacağı esnada elektrik çarpmışçasına irkilip ellerimi hızla çektim. Alparslan şaşkınca bozgunluğa uğrayıp gözlerime acı dolu bir ifadeyle baktı. Ben bu esnada yutkunup refleksime mani olamadığım ve onu kuşkuya düşürüp kendime kızdığım için gözlerimi kapatıyordum.

 

Aynı anda konuştuğumda kelimeler dudaklarımdan güçlükle dökülüyordu. "Özür dilerim ben...Ben evliyim. Hayatta olmasa bile son anıma kadar...Söz verdiğim bir kocam var."

 

Güçlükle sözlerimi kurduğumda yüzüne bakmıyordum. Başka çarem yoktu. ona senden nefret ettiğim ya da midemin bulantısına engel olamadığım için refleksle ellerini ittim diyemezdim. Esas gerçeği, vicdan yükümü de dillendiremezdim. Yapabileceğim tek şey evliliğimi bahane etmekti. Diğer türlü ona yakın davranışımı şüpheye düşürmüş olacaktım ki bu isteyeceğim son şey dahi değildi. Ona yakın olmamın tek nedeni Elif de değildi. Yakınında olarak tüm mimiklerine ve sözlerine hakimiyet kurarak gerçekten masum olup olmadığını anlamaktı. Kaçışım, bahanem ona ağır gelmiş olacak ki birkaç saniye hatta belki de dakika hiç konuşmadı. Ardından cümlesini dillendirdiğinde sesi titriyordu ve oldukça kısıktı.

 

"Haklısın, çok ileri gittim."

 

Başımı kaldırıp ona bakamadığım ve sözlerini tamamladığı esnada ağır, bir ces*di sürükler gibi hareket ederek doğruldu yerinden. Ardından bakışlarını bana değdirmeden arkasını döndüğü esnada son kez konuştu.

 

"Kahve için...Eyvallah." Adımları ağır ağır kapıya doğru ilerlerken kısa bir duraksama yaşayıp arkasına döndü. Tekrar konuştuğunda cümlesi kaldıramadığım başımı yakıyordu. "Saçların ıslak, üşütme."

 

İkinci ve bu kez son cümlesini kurduğu an adımlarına hız kazandırarak evden çıktığında benim bakışlarım muhtemelen özel olarak tasarlattığı fincanlarda takılı kaldı. Kafam karışıktı, kafam aklımı şu an başımdan alacak kadar karışıktı. İçimde ilaçlara rağmen tuhaf ve anlam veremediğim hisler beliriyordu ve bu hisler aklımı karıştırıyordu. Ellerimi başımın arasına alıp ileri geri sallanarak düşündüğümde bu düşüncenin beni delirtecek kadar güçlüydü.

 

.....................................

 

İlahi bakış

 

Evliyim...

 

Evli...

 

Alparslan'ın uğruna kendini hiç düşünmeden ö*me attığı kadın evli ama kocası o değil. Alparslan şu dünyadaki en büyük hayalini bir başka adamın yaşamasının acısıyla geçiriyor ömrünü. Hazan'ı, Bahar'ı o adinin karısı. Ö*se bile bu aynı. Geb*rip gitse bile sevdası onun karısı. Bunları düşüne düşüne gaza sonuna dek bastığında dileği belliydi: ö*üm.

 

Alparslan bir tırın arkasında hayal ediyordu kendini. Zaten yaşamasının ne anlamı vardı ki? Sevdiği kadın o kız çocuğunu başka bir adama doğurmuşken ne anlamı vardı? Alparslan İmparator olacağım diye övünürken küçücük bir bebeği bulamadıktan sonra şu s*kik canı taşımasının ne anlamı vardı? Bakışları daha da çok kararıp kendini gözüne kestirdiği tırın arkasına atacakken istemsizce kilitlenen trafikle duraksamak zorunda kaldı. Başkalarının canını tehlikeye atamazdı. Yapamazdı bunu. Ellerini direksiyona vurarak bağırdı. Ardından aynı elleri başına sardığında solunda bir el görerek istemsizce bakışlarını oraya çevirdi.

 

Küçük bir kız çocuğu vardı yan arabada. Hayal ettiği o küçük kıza, Alya'ya çok benzettiği şirin bir kız... Uzun siyah saçları vardı. Gözleri koca koca ve karaydı. Ona bakarak gülümsüyor ve el sallıyordu küçük kız. Alparslan istemsizce bu gülüşe karşılık verirken dolan gözlerine aldırmadan titreyen elini salladı. Ardından küçük kızın attığı öpücüğe karşılık vererek yutkunduğunda genzinde bir yanma hissetti. Bakışları kızdan ön koltuğa döndüğünde tıpkı Hazan gibi kısa siyah saçlı bir kadın gördü. Ona ya da kızına bakmıyordu o kadın. Karnı şişti, karnında bir bebek daha vardı. Ona bakıyor ve ellerini üstünde sarmalıyordu. Yanındaki adam, muhtemelen bu küçük ve şirin ailenin babası ise ışıkları fırsat bilerek radyodan şarkı ayarlamaya çalışıyordu. Az sonra araba yavaşça ilerlediğinde ve korna seslerini işittiğinde toparlanarak yeniden gaza bastı. Ancak bu kez şu an sol çaprazında kalan tır hedefinde değildi. Çünkü Alparslan evrenin ona bir işaret göndererek sabretmesi gerektiğini söylediğine inanmayı seçmişti.

 

İlk yol ayrımından sola döndüğünde ise aklında en azından yaşayacaksa dahi ona yaşadığını hissettirecek bir yere gitmek geçiyordu. Evine, Elif'e gidecekti Alparslan. Onun mutluluk kaynağı daha doğduğu gün annesiz kaldığı için iki adamın kolları arasında büyüyen o küçük kızdı. Alparslan daha bir kez bile bebek kucağına almamışken Elif girmişti hayatına. İlk haftalarda abisi dadı yardımını reddettiği için sırayla altını değiştirdikleri anlar geldi aklına. Gece uyanmak ve onu uyutmak dert değildi ikisi için de. Dert olan şey sadece mama yiyen küçük bir bebeğin dehşet kötü kokuya sahip kakasıydı. Alparslan o zorlu ama güzel günleri hatırlayarak gülümsediğinde çoktan yuvasına ulaşmıştı. Dikiz aynasından dolan gözlerini toparlayarak yüzüne sahte bir gülüş eklediğinde antidepresanına hazırdı.

 

Adımları yardımcılarının kapıyı açmasıyla salona doğru adımlarını atarak derin bir nefes verdi. Ardından tam karşıdan hızla ona doğru gelen abisini görerek şaşkınca olduğu yerde asılı kaldı.

 

"Neredesin lan sen?"

 

Alparslan omuz silkerken Arslan homurdanarak omzuna yalancı bir vuruş attı. Sabahtan beri ona ulaşmaya çalışıyordu ancak Alparslan'dan haber alamıyordu.

 

"Buradayım işte."

 

Arslan dişini sıkarak sırıttığında bu kez de ensesine vuruyordu. Alparslan ise buna tepkisiz kalmayarak onun da omzuna vurduğunda abisi homurdanışını dillendiriyordu.

 

"Hani lan Dayı'yı hapishaneden alıp eve sen getirecektin? Adamı görmeye bile gelmedin lan!"

 

Alparslan işittikleri ile ağzını sonuna dek aralayıp bir eliyle kafasına vurdu. Aklı beş karış havadaydı bugünlerde. Dayı gelecekti ve unutmuştu. Sabah kimse hatırlatmadığı için de aklına bile gelmemişti. İçli ve sıkıntılı bir nefes vererek kaşlarını çattığında onun gönlünü nasıl alacağını düşünüyordu.

 

"Dayı'm nerede? "

 

Arslan sertçe soluyan kardeşine yeniden vurarak yaklaştığında bu kez vurma nedeni onun üzgünlüğünü dindirmekti. Dayı geldiğinde gözü onu bile görmemişti. İlk sözü 'Sarı kızım...' olmuştu. Geldiğinden beri de sadece yemek yemiş ardından Elif'in odasına kapanmıştı. Saatlerdir birlikte vakit geçiriyorlardı.

 

"Korkma oğlum, neyse ki ucuz yırttın. Dayı beni bile görmeden Elif'e koştu."

 

Alparslan rahat bir nefes vererek yutkunduğunda etrafa göz gezdirdi. Söz vermişti ona. Geldiği gün çilingir sofrası kuracaklardı. Bakışları bahçe kapısına döndüğü an Arslan sorgusunu anlayarak yeniden öne atıldı.

 

"Soframız hazır aslanım. Dayı sarı kızını yatırıp gelecekmiş."

 

Alparslan başını sallayarak kıkırdadığında daha az önce intiharın eşiğinden dönmemiş gibi mutlu hissediyordu. Aslında bu mutluluğu dahi onun akıl sağlığını ele verse de bunu görmezden gelerek abisinin omzuna vurup bahçe kapısına doğru ilerledi. Gördüğü sofra ile ıslık çalarak kıkırdadığında Huriye hanımın onun şerefine döktürdüğünü düşünüyordu. Yerine hemen kurularak ters çevrili bardağını döndürüp rakıyı açmaya yeltendiğinde bir an önce mutlu hissetmek istediğini içinden tekrar ediyordu. Ancak Dayı'nın kalın ve babacan sesi onun şişeyi açmasına engel oldu.

 

"Ulan eşşoğlu iki dakika beni bekleyemedin mi?"

 

Alparslan işittiği sesle irkilerek tam karşısındaki mavi gözlü adama gülümsedi. Dayı yıllar sonra takım elbise giymişti. Onu en son takım elbiseyle gördüğünde herkesin imrendiği Lazların Dayı'sı olan mafyaydı. Şimdi karşısında yeniden o adamı görerek yutkunduğunda vakit kaybetmeden ayaklanıyordu.

 

"Dayı'm hoş geldin."

 

Sözleriyle paralel yanına ulaşarak eline uzandığında Dayı omzunu sıvazlayıp buna engel oldu. Ardından Alparslan doğrulduğunda kollarını tutarak karşısındaki aslan gibi delikanlıya bakındı Dayı. Gurur duyuyordu onunla, yaptıklarıyla.

 

"Koçum benim!"

 

Alparslan işittiği sözlerle Dayısına sıkı sıkı sarılırken içindeki acıyı bir nebze olsun az hissediyordu. Az sonra Arslan'ın da gelişiyle üçü de masadaki yerlerini aldı. Müzik seçme işi her zaman Alparslan'a aitti. Diz dize açarak daha ilk günden Dayı'yı efkara sokmamak adına kendi şarkısını açmaya karar verdi. Bütün bahçede o giriş kısmı yankılanırken rakısını sek doldurarak tabağına yalnızca sevdasının sevdiği mezeyi, haydariyi almıştı. Ardından rakısına eşlikçi yine sevdasının sadece annesinin ellerinden sevdiği için çocukluğundan beri yemediği kara lahana sarmasını da aldığında efkarlanmak için hazırdı.

 

Gel aman aman yanıma

 

Kıyma bu yazık canıma

 

Bir kara kaşın bir kara gözün

 

Değer dünya malına

 

Tam olarak o kısım, sevdasını anlatan o nakaratı duyduğu an bardaktaki rakının tamamını kafasına dikerek sertçe masaya çarptı. Ardından gözlerini yumarak uğruna canını vereceğini yineleyip yenisini doldurarak aynı şekilde tek dikişte içti. Üçüncü için yeltendiği an ise bir el buna engel oldu. Bakışları güçlükle oraya döndüğünde Dayı'yı görerek kapattı gözlerini.

 

"Ulan haylaz oğlan, senin Dayı'n gelmiş. Efkar yapacak gün mü?"

 

Alparslan yüzünü buruşturup yeniden rakı doldurduğu an şarkının en can alıcı kısmını işitiyordu ve rakıyı içecek gücü dahi bedeninde bulamamıştı.

 

Bana kısmet değil

 

Dizinde yatmak

 

Dizinde yatıp da

 

Yüzüne bakmak

 

Alparslan başını sallayarak onayladı bunu. Teni de dizi de kısmet değildi ona. Dayı ise onun bu halini görerek en kısa sürede Hazan'ı dizgine çekmesi gerektiğini içinden düşünerek rakısını yudumladı. Aynı saniyelerde Arslan ile göz göze geldiğinde ise konu açma işini ona devretmişti.

 

"Aslanım Cimili İbo açsana Dayı'ma! Keyfimiz yerine gelsin."

 

Alparslan zar zor nefes alarak telefonunu hoparlöre bağladığı için elini telefonuna atarak şarkıyı değiştirdi. Horon açtığı an Dayı'nın yerinde kıpırdandığını görerek az da olsa tebessüm ettiğinde Arslan da ona eşlik ederek rakısını yudumluyordu.

 

Az sonra Dayı eliyle sesi kısmasını işaret ettiğinde Alparslan verilen emri yerine getirdi. Aynı saniyelerde Dayı konuşuyordu.

 

"Lazca değil ula bu! Kapat istemiyrum!"

 

Alparslan kıkırdayarak kapattığında içli bir nefes vermişti. Dayı da bu esnada nefesine eşlik ederek derdini öğrenmek adına öne atıldı.

 

"Anlat hadi haylaz uşak!" Alparslan ona bakınca sözlerine detay ekledi. "Ne derdin var?"

 

Tetikçi iç çekerek arkasına yaslandığında konu açıldığı için mutluydu. Çünkü bir de üçünün bu konuda konuşması gerekiyordu. Dayı o adamları görmüştü. Onun dudaklarından dökülen her kelime suçluyu bulmaya yarayacaktı.

 

"Alya derdim Dayı. Her b*ka gücüm yetti de El kadar çocuğu bulamayacak kadar aciz düştüm."

 

Dayı beklediği sözleri işiterek iç çektiğinde Arslan da sıkıntıyla soluyup sigarasını yaktı. O da çabalıyordu bunun için. Alparslan'ın her işe yetişemediğini bildiğinden değil, Hazan'a olan can borcundan didik didik ediyordu her ülkeyi. Geçen ay Amerika ve çevre ülkelerdeki o yaşlardaki bütün kız çocuklarını araştırtmıştı. Bunu bizzat devlet yetkilileriyle iş birliği yaparak yaptığından elinde sağlam belgeler vardı. Ancak Alya yoktu. Hazan'ın polis kaydında bildirdiği doğum lekesi hiçbirinde yoktu.

 

"Oğlum ben sana daha ilk gün dedim. O or*spu çocuğu; Sancar."

 

Arslan ile Alparslan göz göze gelirken Dayı onların bakışlarını birleştiren konuşmasına devam etti. Bu konuda tereddüdü çok azdı onun. Tam Sancar kıvamı bir işti bu. Dayı'nın Arslan Kardeşler'den farkı hem Rıfat'ı hem Kürşat'ı hem de Turan'ı yakinen tanımasıydı. Üçüyle de omuz omuza savaştığı da karşı karşıya çatıştığı da olmuştu.

 

"Kundaktaki bebeyi anasının sütünden ayıracak kadar şerefsiz kim var ulan başka?" elini masaya vurarak ikisinin de irkilmesine neden olduktan sonra dili ile dişi arasında devam etti sözüne. "Ben daha o gün, Hazan'ı görmeye gittiğim gün anladım bir p*k olduğunu. Aramadım mı uşak seni?"

 

Bakışları Arslan'a döndüğünde Arslan onu onayladı. Alparslan duyarsa bir delilik yapar diye onu aramıştı Dayı. Evlerinin olduğu sokakta bir terslik olduğunu fark etmişti Dayı. Alper belki de anladığı için eve erken gitti diye düşünmüştü hatta. Onun gözünde de korkuyu görmüştü ancak asıl emin olmasını sağlayan şey simsiyah giyinmiş ve dürbünle evi gözetleyen bir adamdı. Öncesinde evin çevresine yerleştirdiği adamlar sayesinde Alper'in sürekli olarak geceleri evin etrafında gezdiğini ve koruma sayısını arttırdığını da öğrendiğinde emin olarak harekete geçmişti. Ancak bu hareket kıskıvrak yakalanarak suçun onun arabasında olmasına karşı koyamayışıyla son bulmuştu.

 

Alparslan bir elini yumruk yaparak sertçe yutkundu. Ardından Dayı ona dönerek konuştuğunda sorduğu tek şey neden yaptığıydı. Sançar intikamını onu delik deşik ederek almıştı. Tufanlı soyadı babasının öl*münden beri ilk kez yara almıştı ve kan kaybetmişti. Alparslan yokken işler de sarpa sararak para kaybına yol açmıştı. Üstelik Turan bunu yıllardır küs olduğu kardeşinin canı için yapmıştı. Şimdi Hazan'ın kızını kullanarak intikam alması saçma geliyordu ona. Dayı bu saçmalığa başka bir teori eklerken o dişlerini sıkıyordu.

 

"Sancar değilse de Alper'in bir düşmanı."

 

Arslan öne atılarak sorusunu sorduğunda Dayı'nın bakışları ona dönmüştü ancak Alparslan sinirle solumasına ve içindeki sorgusuna devam ediyordu.

 

"Alper'in düşmanı niye bizi suçlasın?"

 

Dayı anında cevap verirken bu ihtimalin üzerinde hiç durulmadığını düşünüyordu. "Alper'in can düşmanı biz değil miyiz? Ahmet p*çi kaç yıl olmuş geçebilmiş mi sokağımızdan? Bize atacak suçu ki suçtan kaçacak deyyus!"

 

Arslan onay verirken çene kaslarını kasarak kaşlarını çattı. Ardından konunun Alper'e gelişiyle hak vererek yeniden öne atıldı ancak bu kez kardeşine bakıyordu.

 

"Alper organ mafyalığına başlamıştı son zamanlarında. Oradan bir b*k çıkabilir."

 

Alparslan bakışını aniden ikisine çevirirken sinirle soludu. Sabrı kalmamıştı. Hep aynı şeyler konuşuluyordu. O bir neden bulamıyordu. Yalnızca Alper ö*se haklıydı ikisi de ama Alya... Alparslan buna bir cevap bulamayarak kendi kendini yediğini bakışları ve hareketleriyle belirtti. Elini masaya vura vura tüm kelimeleri bastırarak söylediğinde bakışı ikisi arasında geziyordu.

 

"Alper zerre s*kimde değil! O bebeği neden kaçırdılar? Ne çıkarları var? Bana onu söyleyin!"

 

Arslan gözlerini kısarak düşüncelere daldığı an bakışı Dayı'ya kaydı. Ardından yeniden öfkeden deliren kardeşine bakındığında içine düşen şüpheyi makul bir zemine oturttuğu için kararlılıkla konuşuyordu.

 

"O çocuk, senin... Olabilir mi?"

 

Arslan bu sözlerle Hazan'ı yatağına alıp almadığını soruyordu aslında. Böyle bir ihtimalin var olup olmadığını sorguluyordu. Alparslan ise abisinin sorusunu duyduğu an kalbi sıkıştığı için bir elini kalbine atarak istemsizce gözlerini kıstı. İçini ilk öğrendiği andan beri kemiren o şüpheyi işittiği içindi bu yaşadığı sancı. Onun, onların kızı. Alparslan'ın bahar kızı. Onun evladı... Yüzüne istemsizce yerleşen gülümseme ile çakılı kalışını sürdürdü. Dili tutulmuştu. Çocuk benim ya da değil diyemiyordu. Hazan korunuyor olsa da böyle bir ihtimal hep vardı. Alparslan bunları düşünerek duraksamasını sürdürürken Arslan sözlerine istemsizce devam ediyor yani zihnini döküyordu.

 

"Eğer çocuk sendense seni onunla tehdit etmek için kaçırmış olabilirler. Hazan da sana saldırıyor zaten." Bakışlarını kardeşine dikerek devam ettiğinde her şeyi çözmüş gibi hissediyordu ve zaten Alparslan benden olamaz demediği için o ihtimalin olduğunu anlamıştı. "İki yandan bitirmek istiyordur yapan kişi. Bu çok...Çok-"

 

Dayı düşünmeden onun sözünü bölerken Arslan ne kadar mantıklı olduğunu dile getirmeye ve işleri çözmeye çalışıyordu ancak Dayı buna mani olmuştu. Kendine göre gayet haklı nedenleri olduğundan oğlum dediği adamın canı için ikisine birden yalan söyleyecekti.

 

"İmkansız..." Alparslan da dakikalar sonra bakışlarını başka bir yere çevirdiğinde Dayı'ya bakıyordu. Arslan zaten duyduğu an irkilerek ona dönmüştü. Dayı ise kendinden emince konuşuyordu. "Ben gördüm o çocuğu. El kadar sabiydi. Alparslan komadayken bir halt yemediyse çocuk Alper'in."

 

Alparslan bu sözleri işiterek kısa bir anlığına heves ettiği babalık hayallerinin yıkılışıyla omuzlarının çökmesine izin verdi. Ardından titreyen dudakları ile Dayı'ya defalarca kez sorduğu o soruları tekrarladı.

 

"Nasıldı Dayı'm; yüzü, kokusu nasıldı?"

 

Dayı gülümseyerek omzunu sıktı. Ardından konuştuğunda en azından ona bu konuda yalan söylememeyi tercih ediyordu.

 

"Mis gibi kokuyordu oğlum. Ben böyle güzel bir koku görmedim. Tıpkı anası gibi kara gözlü saçlıydı. Ufaktı ama çok tatlıydı."

 

Alparslan heveslenerek yanan genzine rağmen cevabını bildiği o soruyu tekrar sordu. Bu esnada Arslan kardeşine acılı gözlerle bakıp acısının dinmesi için dua ediyordu.

 

"Ne kokuyordu?"

 

Dayı bu kez gözlerini kapatarak içli bir nefes alıp acılı tebessümünü yaydı yüzüne. Ardından konuştuğunda bakışları oğlum dediği dev cüsseli ama acıdan küçücük kalan adama dönmüştü.

 

"Gül kokuyordu oğlum, mis gibi gül kokuyordu."

 

.......................................

 

İlahi bakış

 

Dağhan her yıl olduğu gibi bu yıl da kız kardeşinin doğum gününü sanki mezarı başında değil de yanında kutlayacakmış gibi bir hazırlık peşindeydi. Yaşasaydı eğer yirmi ikisine basacağından ona en güzel mağazaların birinden güzel elbiseler alacaktı. Sonra sanki giyebilecekmiş gibi o elbiseleri mezarına götürerek ona gösterecekti. Bu sebeple içindeki aşkı dışına vurmak adına Güliz'in butiğini seçmişti. Nerdeyse her yıl zaten buradan alırdı. Hem annesinin hem de kız kardeşinin doğum günü hediyelerini beraber seçerlerdi. Dağhan bu yüzden onun Nişantaşı'nda yer alan modaevine gittiğinde kapalı oluşunu görerek iç çekti. Ardından yüzüne eklediği sorgular ifade ile etrafa bakındıktan sonra içine düşen şüpheyle Güliz'i aramaya karar verdi. Hafta sonları dahi Güliz ayrılmazdı buradan. Tüm vaktini burada geçirirdi. Ona ya da babasına bir şey olmasından korkarak sıkıntıyla soluyup aramak için ismine tıkladığında az sonra onun aşk kokulu sesini işitiyordu.

 

"Alo?"

 

Dağhan sesini duyduğu an gülümseyerek iç çekti. Kekelememek için boğazını temizliyordu ki bir şey dikkatine nihayet ulaşmıştı. Sesi kötü geliyordu. Hastaydı sanki.

 

"Gü-Güliz? Hasta mısın sen?"

 

Güliz onun sesini ve merakını duyarak iç çekti. Hislerini biliyordu ve Alparslan onun canını yaktığı gibi yansın istiyordu. Sesini daha da kötü yapmasının tek nedeni bu sebeptendi.

 

"Değilim ama..."

 

Dağhan elini yumruk yaparak konuştuğunda ona ne olduğunu hemen öğrenmek için can atıyordu.

 

"Ama ne, ne oldu?"

 

Güliz o sorduğunda istemsizce hıçkırdı. Alparslan ona cezasını söylediği günden beri evden çıkmıyordu. Üstelik babası o gece her şeyi mahvettiği gerekçesiyle Güliz'e saldırmıştı. Sağ yanağında ve sol gözünün üstünde bu saldırının izleri gizliydi.

 

"Alparslan..." Burnunu silerek devam etti. "Hayatımı mahvetti."

 

Dağhan ise duyduğu sözlere daha fazla göğüs geremeden içinden taşan öfkeyi kusmak adına hızla arabasına doğru ilerledi.

 

"Geliyorum. Evde misin?"

 

Güliz mırıldanarak onu onayladığında ise telefonu kapatıp vakit kaybetmeden evlerine ulaştı.

 

Bu gidişin doğuracağı sonuçlarda Güliz'in Hazan'a söylediği yalan kadar ağır şeyler gizliydi. Güliz yalnızca işinden ettiğini değil de yüzündeki izleri de yaptığını söylediğinde Dağhan için her şey bitmişti. Önce sevdiği kadını sakinleştirerek ona yepyeni bir hayat kurmak için destek olacağını söylemişti. Ardından uyuyup iyi olduğuna emin oluncaya dek yanında durmuş daha sonra da evine giderek Alparslan'ın k*nını akıtma planları yapmıştı. Yarın Perşembe günüydü. Babası Perşembe öldüğü için her hafta aynı gün sabahın erken saatlerinde mezarlıkta olurlardı. Dağhan oraya gidecekti. Belinde s*lahı yüreğinde sevdası ve gözünde de sevdasının yüzü olacaktı. Yarın bu savaş bitecekti.

 

.........................................

 

İlahi bakış

 

Aynı zaman diliminde insanların birbirinden çok farklı şeyler yaşıyor olması çok tuhaf değil mi? Peki ya yine aynı zaman diliminde farklı mekanlarda insanların çok benzer şeyler yaşaması? Tesadüf ya da evrenin verdiği gizli bir mesaj mı?

 

İnfial için bu zaman ve yaşanılanlar söz konusuysa eğer karmaşanın doğurduğu öfkeler neticesinde bazen benzerlik bazen de farklılıklar doğaldır. Hazan Alparslan'ın kapısındayken sevdiği adamın canı ile mücadele ederek yukarıda uyuması ve Güliz'in onların aşkına gölge olmasının doğal olduğu gibi Hazan ve Dayı'nın mezarlıkta karşılaştığı anla Alparslan ile Dağhan'ın mezarlıkta karşılaştığı anın aynı an olması da doğal. Ancak aynı saniyelerde Vezir'in yine bir mezarlıkta yaptığı konuşma doğal olmaktan çok uzak, bizzat şeytanın oyununun bu evrene yansıması.

 

Önce Dağhan ve Alparslan'ın infialini okuyarak olaylara en olmaması gereken yerden başlamak da tam olarak bu şeytanın bir oyununun gölgesi.

 

Dağhan Kürşat Tufanlı'nın mezarının arka tarafındaki çamlardan birine pusmuşken Alparslan her şeyden habersiz abisiyle beraber babasına doğru yürüyor bir yandan da konuşuyordu.

 

"Hazan yılanına bir bakıcı arıyormuş abi. Seda başvurdu. Yarın görüşmeye gidecek."

 

Arslan bakışını ona çevirerek kaşlarını çattığında Seda ismini bir yerden anımsıyordu.

 

"Seda?"

 

Alparslan iç çekerek konuştuğunda babasının yanına ulaşmasına az kaldığı için saygıdan sesini kısmıştı.

 

"Hazan'ı korusun diye görevlendirdiğim ajan. Şimdi bana onun yanında lazım."

 

Arslan başıyla onu onaylayarak iç çektiğinde babalarının mezarına çoktan ulaşmışlardı. İkisi de aynı anda elini açtığında Dağhan belindeki s*lahı çıkararak mermilerini kontrol ediyordu. Az sonra dualarının bittiğini fark ettiği an ise yerinden hışımla fırladı. Alparslan ve Arslan irkilerek ona baktığında ikisi de yüzünde hiç görmedikleri bir öfke ile denklerdi. Dağhan ilk kez bu kadar öfkeli bakıyordu. S*lahı Alparslan'a doğrultarak yaklaştığında Alparslan ciddiye almayarak kıkırdadı. Arslan ise hiç vakit kaybetmeden s*lahını çıkararak ona nişan aldı.

 

"SENİ BABANIN MEZARINA GÖMECEĞİM LAN!"

 

Sözleriyle paralel havaya ateş ettiğinde Alparslan öfke ile soluyarak silahına davrandı. Babası ve babasının mezarına saygı göstermeyene asla acımazdı. Dağhan bu sonu hak etmişti. S0lahını çıkararak üzerine yürüdüğünde ikisinin bedenleri de birbirine çarptı ve ikisi de s*lahlarını kafalarına dayadılar.

 

"O S*LAHI G*TÜNE S*KA S*KA S*KERİM SENİ K*DUĞUMUN S*ÇTIĞI A* YARMASI!"

 

Arslan bu esnada Arkasından Dağhan'a s*lahını yasladığında hiç düşünmeden s*lahın tersiyle kafasına vurdu. Aynı saniyelerde Alparslan onun afallamasıyla dizine vurarak yere düşmesini sağladığında Dağhan bağırıyordu.

 

"ECELİN GELDİ LAN! ECELİNİ S*KTİM SENİN!"

 

Dağhan sözleriyle paralel silahını Alparslan'ın bacağına vurduğunda Arslan öne atılarak arkadan b*ğazını sıktı.

 

"VAR MI LAN ÖYLE MEZAR BAŞINDA PUSU KURMAK! ADAM OL ERKEK GİBİ ÇIK LAN KARŞIMA!"

 

Dağhan kıkırdayarak başını geriye eğip tükürdü. Arslan refleksle başını eğdiğinde ise eliyle t*şağını sıkarak ona acı çektirdi ve hızla ayağa kalkarak Alparslan'a kafa attı. Ardından onun boşluğuna gelmesiyle düşmesini fırsat bilip üzerine çıkarak yumruklarını savurmaya başladı. Alparslan da elleriyle siper olamıyordu ve zor durumdaydı. Arslan zar zor acısını dindirip topallayarak ilerlediğinde var gücüyle Dağhan'ı yana savurdu ve bu kez o onun üstüne çıkıp vurdu. Alparslan da boş durmamak adına içinde patlayan öfkeyi kontrol edemeyip eline aldığı taşla onlara ilerledi.

 

"ABİ ÇEKİL! KAFASINI DAĞITACAĞIM BU OR*SPU ÇOCUĞUNUN!"

 

Dağhan duyduklarıyla neredeyse cinnet geçirerek deli öfkesine bürünüp Arslan'ı üzerinden attı. Ardından Alparslan'a saldırdığında diğer s*lahını belinden güçlükle çıkarıp alnına dayıyordu.

 

"SEN KİME OR*SPU ÇOCUĞU DİYORSUN LAN! SİKERİM LAN SENİN AN*NI! KİMMİŞ OR*SPU!"

 

Alparslan duyduklarıyla ondan daha çok cinnet geçirerek taşı kafasına sertçe vurdu.

 

Dağhan refleksle başını kaçırsa da alnına değmesine engel olamadı. Afallayarak yere düştüğü an Alparslan taşı tekrar vurdu. Ardından taşı fırlatarak yumruk atmaya başladığında tükürükleri dört bir yana saçılıyordu.

 

"Ö*DÜRECEĞİM LAN SENİ! ANANI BABANIN K*YNUNDA S*KMEZSEM AN ADİ OR*SPU ÇOCUĞU BENİM LAN! GEB*R LAN! G*BER!"

 

Arslan ö*dürecek kadar delirdiğini anladığı an sertçe onu üstünden attı. Ardından eğilerek vurmaya başladığında o şeref bana ait diye düşünüyordu.

 

"BANA BIRAK ABİM! SENİN ANANI BEN S*KTİM LAN! HATIRLIYOR MUSUN? SENİN ANANI BEN S*KTİM!"

 

Arslan da yumruklarını atarak ona darbeler savururken Dağhan dağılmış yüzüyle hareketsiz kalma taklidine karar vermişti ancak bu iş burada kalmayacaktı. Bu sebeple biraz da taklidini koruyordu. Arslan ise o kısımda haklıydı. Dağhan'ın annesi kocasından kaçtığı bir dönem eskortluk yapmıştı ve Arslan bunu biliyordu. Ona karşı bunu kullanması en ağır hakaretken Dağhan ö*dü sansınlar diye bekledi. Ardından az sonra Arslan üzerinden kalkıp akan burnunu kolunun tersiyle sildiğinde Dağhan gözünü yarımca açtı. Bir eli yanındaki taşı bulduğunda Alparslan dağılan gözüyle babasının mezarına bakıyordu. Arslan ise arkasını çoktan dönmüştü. Tam o an diye düşünerek taşı kavrayıp hızla kalktığında hedefi Alparslan'dı ve öyle de oldu. Hızla kafasına taşı vurduğunda bedeninde başka güç kalmadığı için yere yığıldı. Arslan ise kardeşinin düşüşünü görerek bağırdığında belki de her şey için artık çok geçti. Yağız gibi iki delikanlı yerde boylu boyunca kanlar içinde seriliydi. Bunun nedeni Güliz'in iş bilmezliğiyken aynı saniyelerde Hazan'ın içeri girmesini fırsat bilen Vezir mezarlığın dışında ıssız bir yere geçerek telefonda ezberinde olan o numarayı tuşluyordu. Az sonra bir kadın sesi işittiğinde konuşmasına fırsat vermeden öne atılmıştı.

 

"Bana beyefendiyi bağlayın, acil."

 

Bir dakika kadar bekledikten sonra onun tok sesini işiterek yutkunduğunda duruşunu düzeltip boğazını olabildiğince sessiz bir şekilde temizledi.

 

"Söyle!"

 

Hiç duraksamadan konuştuğunda dün söylemesi gereken şeyleri dillendiriyordu.

 

"Efendim dün size ulaşamadım. Güzel haberler var, kötüler de."

 

Adamın sigarasını ateşe verdiğini işittiğinde cevap vermediğinde beklentiye girdiğini anlayıp konuşmaya başladı.

 

"İçerideyim. Hatta en tepede. Hazan Yalçın'ın yetkilerinin çoğunu bana verdi."

 

Karşısındaki olgun adam kıkırdadığında o sinsice sırıtıyordu. Ardından o konuştuğunda sanki anlamış gibi ifadesini düzeltti.

 

"Aferin koçum. Böyle adam olun."

 

Başını sağa doğru eğerek tekrar gülümseyip devam etti konuşmaya. Bu esnada bir yandan da etrafı inceliyordu.

 

"Sağ olun efendim."

 

Karşından gelen ses sorgular bir ifade takındığında ise yutkunuyordu.

 

"Ne iş verdi k*hpe?"

 

Başını sallayarak öne atıldığında ilk işini dillendirmekten gurur duyuyordu Vezir. Hazan tahmin ettiği kadar zeki bir kadın değildi.

 

"Adam istiyor ekibine."

 

Karşıdan işittiği ses kahkaha attığında o da yeniden sırıtıyordu.

 

"K*hpeye bir iyiliğim olsun. Bizim adamlardan yolluyorum sana."

 

Başını tekrar eğerek gülümsediğinde içinden bunu yapacağını tahmin ettiğini geçiriyordu.

 

"Teşekkür ederim efendim."

 

Olgun ve hafif çatallaşmış sesini yeniden işittiğinde dudaklarını büzmüştü.

 

"Başka?"

 

Yeniden öne atılıp konuştuğunda bu kez soluk sesi işitiliyordu. Alparslan ile görüşüyor olmalarını dahası samimi olmalarını beklemiyordu. Hatta bu yüzden gördüğü an Yalçın'a bakmıştı ve onun rahatsız bakışlarını görerek doğru olduğunu anlamıştı. Bunu dillendirdiğinde kendinden oldukça emindi.

 

"Tetikçi ile görüşüyorlar. Araları da bayağı iyi. Dün evine tablo getirdi Tetikçi. Pahalı bir şey. Sonra hepimiz çıktık, yalnız kaldılar."

 

İşittiği ses kıkırdadığında onun aklından geçen bazı düşünceler vardı ve bunları dilendirmekten çekinmiyordu.

 

"Ç*kmıştır bir posta. Dua edelim de bir velet daha çıkmasın başımıza. Bir de onu kaçırmakla uğraşamam."

 

Vezir başını sallayarak iç çektiğinde küçük kızı düşünüyordu. Fotoğrafı ona gelmişti. Zeytin ona atmıştı. Alya bayağı büyümüştü ve annesinin kopyasıydı. Vezir annesi ile çalışmaya başladıktan sonra kızın son halini görerek emin olmuştu buna. Ancak yine de bu gibi ayıplı konularda yorum yapma hakkı olmadığından sessiz kalmıştı. Beyefendi bunu anlayarak sözlerine devam ettiğinde pür dikkat onu dinliyordu.

 

"Abine söyleme. Ne o k*hpenin yanında olduğunu ne de Tetikçi'nin k*hpeye ç*ktığını bilmeyecek."

 

Vezir irkilerek kaşlarını çattığında bu durumdan hoşnut olmamıştı. Bu işte beyefendi tek değildi. Yalnızca ondan emir alması abiye ihanetti. Bu nedenle mırıldandığında aklı sonradan yerine geldiğinde yürek yemiş olduğunu düşünecekti.

 

"Ama efendim-"

 

Beyefendi sözünü keserek sert bir tınıda bağırdı. Vezir irkilerek duruşunu tekrar topladığında bir daha çıt çıkarmamaya yemin ediyordu.

 

"KES! Abin bilmeyecek dedim o kadar. Veledin yanındaki ite de söyle ikiniz de o gavur p*çine malumat vermeyeceksiniz. O cezalı. Emirleri benden alıyorsunuz, plan değişti."

 

Vezir boğazını temizleyerek yeniden etrafı kontrol etti. Ardından konuştuğunda sesi korkudan titriyordu.

 

"Ne yapacağız efendim?"

 

Karşıdan işitilen o korkutucu ses bu kez hiç olmadığı kadar kendinden emindi.

 

"Bütün bu işler bittiğinde Tetikçi'ye ya sıpan ya da sıpanın anası diyeceğiz." Vezir başıyla onayladığı an bunu zaten bildiklerini düşünüyordu. "Sonra anasını seçecek. Tohumu dururken seçer mi o k*ltağı?" vezir yutkunarak doğruladığında bu kısımdan da emindi. "Sonra önce anasının sonra veledin kafasına s*kacağız. Tetikçi de sıyıracak tabii kafayı. Kendine s*kar o durmaz. Arslan desen çantada keklik. Sonra Tufanlı biter, siz sağ ben selamet."

 

Vezir duydukları ile irkilse de bunu belli etmemeye çalıştı. Planın eski halinde ö*en sadece Alparslan'dı. Şimdi üçünün birden gidişinin nedenini kısa bir an sorgulasa da bunu kimseye söylememesi gerektiğini aksi halde canından olacağını biliyordu.

 

Hazan ise ne kendisi için yapılan planları ne de Alparslan ile Dağhan'ın düştüğü durumu bilmiyordu. Onun için gün sıradan başlamıştı. Her sabah olduğu gibi bu sabah da sütünü içerek yola koyulmuştu. Şimdi Alper'in yanında oturuyordu ancak oldukça sessizdi. İçinden ona şarkı söylüyordu çünkü. Alper sesi kötü diye küçükken ' Sen içinden eşlik et, ben seni duyuyorum.' Derdi hep o yüzden ona içinden şarkı söylüyordu ama şarkının en güzel kısmında duyduğu ayak sesiyle pantolonunun kenarından s*lahını kavrayarak refleksle arkasını döndü.

 

Gördüğü yüzle şaşkına dönerken hızla ayağa kalkıp s*lahı ona doğrulttu. Dayı tam karşısında ona bakıyordu. Üstelik elinde bir buket çiçek vardı. Siyah giyinmiş ve Alper' e gelmişti. Hazan bunu fark ederek daha çok sinirlenirken irkilip s*lahın emniyetini çekerek bağırmaya başladı.

 

"NE İŞİN VAR SENİN BURADA? NASIL ÇIKTIN? NE B*K YEMEYE GELDİN?"

 

Dayı karşısında aynı öfkeyi ama daha çok çökmüş bir yüzü görerek s*lahını görmezden gelip tebessüm etti. Ardından elindeki buketi mezara bırakarak gülümsemesine sesini kattı. Aynı saniyelerde elini açıyordu dua etmek için.

 

"Bir canım var, çekinmeden alabilirsin kızım."

 

Hazan öfkeyle soluyarak ağzını aralamışken dua ettiğini görerek s*lahını indirmeden beklemeye koyuldu. Dayı elini indirirken de s*lahını alnına yaslayıp sözlerine devam etti.

 

"SANA BANA BİR DAHA KIZIM DEME DEMİŞTİM!"

 

Dayı gülümseyerek tekrar s*lahı görmezden geldi ama elini kaldırarak sargı bezini ona gösterdi.

 

"Diğerini de bu hale getirirse memnun olurum kızım. Yarımlık zor zanaat."

 

Hazan omuz silkerek onun bu umursamaz tavrına şaşkınlıkla karşılık verdi. Dayı ise olduğu gibi davranıyordu. Ondan korkmuyordu. Aksine buraya yüzleşmek için gelmişti. Bu sebeple ağzını araladığında Hazan s*lahı başına yaslı tutmaya devam ediyordu.

 

"Sıkmayacaksan indir hadi şunu. Merhuma ayıp oluyor."

 

Hazan başını sallayarak yeniden öne atıldığında bağırması mezarlığı inletiyordu. Alper ve annesi dahi aklında değildi şu an. Kafası gitmiş durumdaydı.

 

"NE İŞİN VAR BURADA DEDİM SANA!"

 

Dayı omuz silkerek konuştuğunda Hazan'ın öfkeden bacakları hatta dişleri titriyordu.

 

"S*ahı indir anlatacağım." Hazan başını olumsuz anlamda sallarken Dayı sözlerine devam ediyordu. "Sen benim kullandığım elimi deştin kızım. Ben sana istesem de s*lah çekemem. Şimdi indir hadi şunu, günah."

 

Hazan güçlükle silahı indirdiğinde her an tetikte olacak şekilde tutuyordu elini. Dayı ise hiç düşünmeden sorusunu ona yöneltiyor ve bu esnada başını ardına dek dikiyordu.

 

"Kızının babası Alparslan, değil mi?"

 

Hazan duydukları karşısında şaşkınca duraksarken ağzı istemsizce açıldı ve kaşları çatıldı. Dayı ise o bakıştan cevabını alarak zaten tahmin ettiği şeyin doğruluğunun yükünü sırtlayıp kapattı gözlerini. Hazan sendeleyerek yerine mıh gibi çakılırken nefes bile almıyordu sanki. Hayat durmuştu. Tek devam eden şey kalbinin duvarını parçalarcasına yaptığı atımlarıydı. Dayı bu esnada gözlerini açarak içli bir nefes verdiğinde korkuyordu. Korkusunun nedeni de Tetikçi'nin yaman öfkesiydi. Bu zamana dek şüphesini saklamasının nedeni de zaten buydu.

 

"Eskiden şüpheleniyordum. Kızını o arabada görüp ayından büyük olduğunu anladığımda şüphelendim. İçimden bir ses 'Saadettin belki de kız aynı anda Alper'le de oluyordu dedi.'" Hazan öfkeyle dişlerini sıkarken Dayı gülümseyerek öfkesini reddetti. "Ben o sesi ö*dürdüm. Bizim haylazın sevdası yapmaz öyle şey dedim. Şimdi şu bakışınla da emin oldum."

 

Dayı kelimelerini bastıra bastıra cümlesini kurarken Hazan yaşadığı şoku atlatmaya fırsat dahi bulamamıştı.

 

"Senin kızının babası Alparslan."

 

Hazan ağzını zar zor aralayarak reddetmeye hazırlanırken Dayı yara olmayan eline tehdit pozisyonunu vererek sinirle soludu.

 

"Sus! Sus kızım! Bu zamana kadar nasıl sustuysan bundan sonra da sus! Çünkü konuştuğun an Alparslan Alparslan olmayı bırakır, Tetikçi olur ve Tetikçi evladı için tetiğini bir an bile indirmeyip karşısına kim çıkarsa vuracak kadar delirir. Seni bile, seni bile harcamaktan çekinmez."

 

Derin bir nefes alarak işaret parmağını sallayıp devam ettiği an gözlerinden öfkeli ve endişeli bir ateş çıkıyordu. Hazan da bu esnada boş boş ona bakınarak kalbinin gürültüsünü dinliyordu.

 

"Ve sakın unutma! Tetikçi s*lahını doğrulttuğu adamı ö*dürmeden kendisine ihanet edeni de kor ateşlerde yakmadan Alparslan olmaz."

 

Bölüm sonu...

Son sahneye gelene dek sıradan bir bölüm olduğunu düşündünüz bence , kabul edelim🤭

 

Kısa ama oldukça yakıcı bir son sahne oldu. Sizler için kolaylık olması adına Alya'yı kaçıranların şu an dört kişi olduklarını söylemek istiyorum: Abi, beyefendi, zeytin ve vezir :)))

 

Acaba bu dört kişi esasında kim ve intikam nedenleri ne ?

 

Benim açımdan gayet yeterli ve küçük ters köşelerin olduğu bir bölüm olsa da sizin yorumunuz her şeyden önemli ♡

 

Bundan sonraki bölümler biraz daha bu tatta olacak diyeyim zira esas infiale geçiş yapıyoruz:)))

 

Siz sormadan söyleyeyim Poyraz Nare diğer bölümde, Narin de İstanbul'a dönüyormuş sonraki bölüm:)))

 

Çelik ailesine de bir uğrayacağız gibi🫣🫣🫣🫣

 

Lafı daha fazla uzatmadan favori sahnenizi merak ettiğimi ve sizlerden bol bol yorum ve yıldız ile mutluluk talep ettiğimi belirtmek istiyorum güzelliklerim♡

 

Yeni bölümde haftaya görüşene dek kendinize çok çok iyi bakın ve güzellikle kalın ♡♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...