35. Bölüm

Hezeyan

Sude ben
sudenoloji

35. HEZEYAN

                                                      🔥

 

İlahi bakış, iki gün önce

 

Kalp hissetmekle yükümlü olan tek organdır. Bu his çoğu zaman sancıdır. Sancı dediğimde aklınıza ilk acı geldi, öyle değil mi? Hazan’ın hayatını okumaya ya da acıya o kadar alıştırıldınız ki; insan ömrünü acı üzerine öylesine çok kurdu ki sancı denildiğinde ilk akla gelen şey ‘acı’ oldu. Bahsettiğim sancı çok kapsamlı. Aşkın sancısı, mutluluğun sancısı, umudun sancısı…

 

Sancının anlamı özellikle Korte için çok daha fazlası. Zira bu kitapta her şey ve o şeylerin anlamı ikiye ayrılıyor. ‘İnfial için sancı nedir?’ diye soracak olsaydım eğer bunun cevabı yalnızca acı olurdu. Fakat Korte için sancı esasen kalp sancısı olmakla birlikte bazen aşk bazen mutluluk bazen de umut olurdu.

 

Alparslan için sancı ise yalnızca kızı olurdu. Onun aşkı da umudu da mutluluğu da ve en nihayetinde acısı da varlığını öğrendiği andan itibaren yalnızca kızı. Onun küçük baharı…

 

Küçük bir çocukken kurmuştu hayalini. Bir kızı olmasını annesinin kız bebek beklerken kanser olduğu için düşük yaptığını öğrendiğinde istemişti. Bahsetmezdi kimseye bundan. Sevdası bunu bilmiyordu. Küçük yaşta kaybetmesine rağmen annesine duyduğu özlemi ve sevgiyi de herkesten gizliyordu. Çünkü annesi onun için daha doğrusu küçük Alparslan için bir anneden çok daha fazlasıydı. Anne olmadığı ve olamayacağı için böyle düşünüyordu. Zira anneden çok daha fazlası sıfatını taşıyan tek bir kelime dahi yoktur. Bir kelimenin taşıyabileceği en çok sıfatı anne taşır. Ancak Alparslan için konu çok daha farklı. O annesi ö*dükten sonra babasından gördüğü şiddet yüzünden annesini koruyucu meleği olarak görüyordu. Çünkü o küçük, masum Alparslan annesi onu koruyamayacak kadar uzakta olduğu için acı çektiğini düşünüyordu.

 

Hazan’a duyduğu aşk da biraz bu yüzdendi. Küçük Alparslan annesini zihninde öylesine kutsal bir yere koyarak devleştirmişti ki yıllar sonra büyüyüp koca bir adam olduğunda dahi onu kaybettiği yerde bulduğu kadına takıntılı hale gelmişti. Evet, Alparslan Tufanlı Hazan Çelik’e ve Kandemir’e taparcasına aşıktı. Ancak bu aşkta biraz da takıntı mevcuttu. Takıntısının nedeni çocukluğu, çocuk Alparslan’dı.

 

İşte bir yerde ona bu yüzden kıyamıyordu. Daha doğrusu vazgeçemiyordu. Abisi karısının yokluğunda yıllardır tek bir kadına dahi dokunmamış olmasına rağmen, bir başka kadını en az onun kadar çok seviyor olmasına rağmen Hazan’ın onda bıraktığı acıyı duyduğu an vazgeçeceğini söylemişti. Esasen sadece abisi değil; bu uğurda canını dahi verecek kadar çok seven her adam bir noktada vazgeçerdi. Herkesin karşısında duramayacağı küçük de olsa bir noktası olurdu; olmalıydı. Fakat onun yoktu. Hiçbir zaman da olmayacaktı. Zira evladının varlığını öğrendiği, gözünün içine baka baka yalan söylediğini bildiği an bile yüreği onun için atmaya devam etmişti.

 

O Hazan’ı canından vazgeçecek kadar çok sevmişken Hazan ona en büyük hayalini; evladını söyleyecek kadar bile sevgi beslememişti. Alparslan öğrendiği andan beri bunu düşünüyordu. Sevdası en büyük hayalini ondan saklamıştı. Ne kadar kötü bir adam olursa olsun evladını ondan esirgeyemezdi.

 

Alparslan sırtını yasladığı tek kişinin darbesiyle bin yerinden v*rulmuştu. Şimdi sevdasını ardında bırakarak kapıya yöneldiğinde düşündüğü tek şey sırtındaki ve yüreğindeki izdi. Hazan onda bir ömür geçse bile unutamayacağı bir iz bırakmıştı.

 

Ancak düşündüğü şey bu olmayacaktı. Bir kızı vardı. Onun kızı…

 

Bahar dediği, ömrünün baharı bildiği kızı…

 

Ve o kızı düşmanlarının elindeydi. Onun evladı Tetikçi’nin kızı olmanın bedelini küçücük bedeniyle ödemişti. Annesinden, yuvasından ayrı tutularak ödemişti ve Alparslan onun yavrusunu ondan koparan herkese hak ettiğini yapacaktı. Evden çıkarken arkasından bağırarak koşan Hazan’ı umursamadı. Abisinin de Dayı’nın da sesini duymadı. O an onu durduracak tek şey sevdasının canına bir zarar gelmesiydi. Evet, o an bile onu durduracak tek şey buydu. Olmuştu da. Hazan Alparslan evden bir hışımla çıktıktan saniyeler sonra bayılmıştı ama onun haberi olmamıştı bundan. Sevdasının abisinin kolları arasına yığıldığından habersizce uzaklaşmıştı evinden ve ev bildiği insanlardan. Elini cebine atarak Toygar’ı aramıştı sonra. Yalnızca Dağhan’ın kaldığı yeri, adamlarını ve Sancar’ı sormuştu. Alparslan onları bitirecekti. Ö*meyeceklerdi; ö*meyi dileyeceklerdi.

 

Adımları arabasını bulduğunda sertçe kapıyı açarak bedenini içeri fırlattı. Ardından elleri başını buluyordu. Kafayı yiyecekti. İlk defa, otuz yıllık yaşamında ilk defa ne yapacağını bilmiyordu. Oysaki hep bir bildiği olmuştu. İlk kez d*yak yediğinde de ilk c*nayetinde de babasını kaybettiğinde de yengesinin ani ö*ümüyle abisinin delirdiği o dönemde de hep bir planı olmuştu. Küçük Alparslan’ın bile bir planı olurdu. O küçücük yaşında annesini görmek için her gün kayalığa giden o çocuğun bile bir planı vardı ama Alparslan Tufanlı’nın bir planı yoktu. Alparslan hayatında ilk kez ne yapacağını bilmiyordu. Başına tekrar tekrar vurdu. Yetmedi bağırarak arabayı hatta sokağı inletti. En sonunda eli cüzdanına gitti. Bir ihtimal vardı kafasında. Kızı, küçük baharı iyi gelirdi belki ona. Cüzdanına bir fotoğrafını koymuştu. O fotoğrafı eline alarak acıdan ve bilinmezlikten dolan gözlerinin yaşlara teslim olmasına izin verdi. Zira yaşlar kızının kara gözlerini görmesi için önündeki tek engeldi. Dudaklarını ısırarak kıstı gözlerini. Çok güzeldi. Çok güzeldi onun kızı. Elinde tuttuğu şey ondan saklanan bir fotoğraf değildi. Kötü bir adam olduğu düşünüldüğü için ondan alınan bir hayattı. O hayatı önce baharı sonra da düşmanları almıştı. Şimdi düşmanları bunun bedelini ödeyecekti.

 

Elinde tuttuğu fotoğrafa sıkı sıkı sarılarak büzülen dudaklarına yasladı. Canı acıyordu. Canı acımaktan kavruluyordu. Gördüğü bu güzel bebek ona aitti. Onun canıydı. Yıllardır hayalini kurduğu o can onundu. Onun baharından baharına benzeyen bir kızı vardı ama o kız onun kızı olduğu için yoktu.

 

Alparslan dudaklarını daha çok büzerek kızının kara gözlerini öptü. Bu sırada yaşlar gözlerinden akın ediyordu ve dudaklarından acısını yansıtan sözler dökülüyordu.

 

“Baba… Babam… Öz… Özür dilerim babacığım. Affet beni. Affet…Kurban olurum ben sana… Affet beni çok geç kaldım.”

 

Yaşlarını hafifçe silerek fotoğrafı tekrar cüzdanına yerleştirdi. Bu esnada gözlerinde çok uzun zamandır görmediği türden bir ifade hakimdi. Alparslan Alp’i de Tufanlı’yı da Alparslan’ı da gözlerinin ardında bırakmıştı. Şu an yalnızca Tetikçi vardı bakışlarında. Acıması yoktu. Olmayacaktı. Hayatı bir gecede öğrendikleriyle tepetaklak olmuştu. Önce bahar gelmişti ona. Yıllardır hasretiyle yandığı hislerin esiri olarak dünyada mutluluğu bir kez daha tatmıştı. Fakat o gecenin sabahına bir daha mutlu olamayacağını ve baharın onu sonsuza değin terk ettiğini öğrenmişti. Bir kızı vardı onun. Senelerdir onun kızı olması için dualar ettiği, bulmak için gecesini gündüzüne kattığı o küçük kız çocuğu; hayaliyle kül olduğu o bebek… Onun canıydı. Alparslan bu gerçeği de sabahtan beri olanları da aşamıyordu. Zihni kabullenmiyordu. Yalnızca öfkesi vardı şimdi. Zihni bile yaşanılanları idrak edemezken sadece öfkesi olanı biteni izleyerek hareket ediyordu.

 

İnsanın güvendiği bütün dağlara kar yağabilirdi. Alparslan buna alışkındı. Ancak güvendiği dağın dağ değil de yalan yığını olduğunu görmeye alışık değildi. Zira bu insanın her an her şeye hazır olarak ‘tetikte’ beklemesini sağlayacak kadar güçlü bir sarsıntıydı. Onun hayatında ise sarsıntıya değil de güvene yer vardı. Alparslan güvenirdi. Ailesine, yara alıp ihanetine uğrasa da sevdasına güvenirdi. Güvenmeden yaşamayı bilmiyordu. İnanmadan nefes almak nedir? Onun için uzaktı bu soru. Fakat şimdi inandığı ve güvendiği bütün insanlar karşısına geçerek ona ihanet ettiklerini itiraf etmişlerdi. İşte o andan itibarense Alparslan Alparslan olmayı bırakarak her şey için tetikte beklemeye hazır olan ‘Tetikçi’ olmaya karar vermişti. Şimdi bu kararının bedelini sevdikleri de ona zarar veren diğer herkes de ödeyecekti.

 

Eli telefonuna ulaştığında arayacağı kişiyi tek bir saniye dahi düşünmedi. Planı o kıvrak zekasının kıvrımlarında evladının varlığını öğrendiği an belirmişti. Gerekirse bu uğurda c*nından olacaktı.

 

Telefonun ucundan işittiği genelde duyduğu alaylı ifadeden uzak o sert ses tonunu anında tanıdığında gözleri daha şimdiden kararmaya başlamıştı.

 

“Alo?”

 

Yutkunarak direksiyonu sıkı sıkı kavrayıp dişlerini yavaşça sıktı. Ardından öfkesi soluğuna vururken gözlerini kapatarak sinirle gülümsedi.

 

“Azad sana söylediklerimi hatırladın mı koçum?” Aralarında iki yaş olmasına sığınarak ona nadiren de olsa Tetikçi olarak değil de ondan birkaç yaş büyük bir abisi gibi yaklaşıyordu.

 

Azad telefonun ucundan gelen sese tereddütle bakarak yutkunduğunda bakışı evinin içinde geziniyordu. Tetikçi ona en son koçum dediğinde Alper’in ö*üm emrini vermişti. Evet, Alparslan’ın Azad’dan onca olan bitenden önce istediği ilk şey bu olmuştu. Sevdası onun baharı olduğu günlerde istemişti bunu Alparslan. Fakat Azad bu emri yerine getirememişti. Zira o emrin ardından Dağhan’ın Tetikçi’ye saldırmasıyla olaylar gelişmişti. Ve keza en nihayetinde Alper’i Dağhan yok etmişti. Fakat şimdi istediği şeyi az çok tahmin ettiğinden olsa gerek susmayı seçmişti. Çünkü Azad’ın bu emre hazır hissetmediği çok aşikardı.

 

Alparslan ise onun sessiz kalacağını anlayarak başını kararlılıkla salladı. “Sancar’ı bana getirmek için bir saatin var. Ha olur da getirmezsen ben o or*spu ç*cuğunu da seni de bir saatin sonunda paket eder g*tünüze r*ket s*karak ayağıma getiririm!”

 

Azad işittiği küfürlerle ellerini yumruk yaparak iç çekti. Ardından bakışlarını tekrar evinde gezdirdiğinde işin aslını şu an sorgulamak yerine az sonra geleceğinden emin olduğu Güliz’den öğrenmek istiyordu. Dün gece kendi işlerini yoluna koyup Tetikçi’nin emirlerinden kalanları yerine getirmek için İstanbul’a gelmişti. Şimdi ise adresini gizli tuttuğu evinde Güliz’i bekliyordu. Yıllardır gizli tuttukları ve yalnızca yatakta bir araya geldikleri bir birliktelikleri vardı. Azad bunu bir ilişki olarak görmüyordu. Zira Güliz’in hem Dağhan’a hem de Alparslan’a yakın olduğunu bildiğinden çoğu zaman ondan bilgi alıyordu. Güliz ise bu yaşadıkları şeye ondan çok daha farklı bir anlam yüklüyordu. Azad onun takıntı yaptığı bir diğer erkekti. İlki hiçbir zaman elde edemediği Alparslan’dı. İkincisi ise yataktaki tüm hünerlerini görmesine rağmen ona zerre kadar bağlanmayan Azad’dı.

 

Azad yeniden iç çekerek tüm nedenlerini bir kenara bırakıp olayın bir diğer varsayımına bakışlarını çevirdi. Yapmamasının bedeli bu kadar ağırsa yapmasının mükafatı paha biçilmez olmalıydı.

 

“Getirirsem ne yapacaksın?”

 

Alparslan beklediği soruyu duyarak direksiyona tekrar vurdu. Öfkeden patlayacaktı. Öfkesi onun bedenini dahi ezip geçecek kadar çoktu. “Tetikçi olacaksın.”

 

Sözlerinde palavraya yer yoktu. Alparslan bu işte çok ciddiydi. Ondan alınanları geri alabilmek için gerekirse c*nını bile verecek bir raddeye gelmişti. Koltuğunu seve seve verecekti. Zaten kendine bu sözü yıllar önce vermişti. Sevdası ona inandığı ve yeniden onun olduğu gün kızının babası olduğundan habersiz olduğu halde bile sevdasına ve onun kızına yuva olmak için bütün işlerini geride bırakacaktı. Alparslan o zaman bile bunun sözünü kendisine vermişti. Şimdi bu uğurda yıllardır ilmek ilmek işlediği namını seve seve bırakırdı. Evladının saçının tek bir teline tüm evreni değişirdi.

 

Azad ise duyduklarında zerre kadar ciddiyet göremiyordu. Zira Tetikçi kimliğini de makamını da asla ona vermezdi. Zaten Azad’ın da birinin sıfırdan inşa ettiği kimliğe konacak kadar tembel bir adam değildi. O kendi imparatorluğunu kurmak istiyordu.

 

“Canım ciğerim… Sen beni salak sandın?”

 

Alparslan dişlerini ısırarak onun t*şak geçen ses tonuna karşılık verdi. Bu da beklediği türden bir konuşmaydı.

 

“Yeter lan! Senin t*şak geçmenle uğraşacak vaktim yok. O Sancar’ı bana getireceksin! Ya seve seve ya s*ke s*ke!” Son iki cümlesini üstüne bastıra bastıra kurduğunda bir eli yine direksiyonu yumrukluyordu. Diğer eliyse telefona sıkı sıkı sarmalanmıştı. “Ucunda ö*üm var. Benim ö*üm var. Getirirsen şerefim namusum olsun seni alır Tetikçi diye o masaya oturturum. Ha yok, getirmezsen masayı sana ot*rturum. Anladın?”

 

Azad derin bir nefes verip saate baktığında akşama az kaldığını ve Güliz’in gelmek üzere olduğunu hatırlattı kendine. Bu öfkenin nedenini az sonra anlayacağından Tetikçi’yi geçiştirip planı sonra kurmak için kafasının içinde bazı atların yer değiştirmesine izin verdi.

 

“Anladım ciğerim. Sen şimdi başlatma bir saati. Bana bir saatte düşünme izni ver. Ben bir bakayım bizim sansar kılıklı Sancar neredeymiş. Tamam?”

 

Alparslan duyduğu sözlerle düşünmeden telefonu onun suratına kapattı. Aynı saniyelerde Kurşun cevabının olumlu olduğunu ama sinirli olduğu için cevap vermediğini anlayarak elindeki cihazı kanepeye fırlatıyordu. Bilmediği bir şeyler vardı Kurşun’un. İstanbul’da onun merkezinde olmadığı mevzular gelişiyordu ve en kısa sürede bunlardan haberdar olmalıydı. Eline geçen fırsatın da farkındaydı. Fakat farkında olmadığı çok daha önemli bir mevzu vardı;

 

Güliz Azad onu beklerken Dağhan’ın tenine karışıyordu.

 

Alparslan ise bu olan bitenlerden tamamen habersizce yapacaklarını düşünüyordu. Kim varsa, karşısına çıkan kim olursa olsun acımayacaktı. Bedenine ve arabasına yerleştirdiği s*lahlar onun acımasızlığının en önemli göstergesi olacaktı. Bu yüzden asla duraksamadan hızlı hareket etmek zorundaydı. Zihnindeki o binlerce sözü dinleyecekti. Hepsine teker teker, ö*dürdüğü her adamın k*nını izlerken kulak verecekti. Bu yüzden hızla gaza basarak öfkesini asfalta döktü.

 

Az sonra vardığı ilk yer Dağhan’ın mekanlarından biri oldu. Taktiği yoktu. Planını uzun uzun düşünmemişti. Kulağında şarkısı da yoktu. İşittiği tek bir ses vardı:

 

‘Alya senin kızın.’

 

Kızı için bu şehri de ülkeyi de gerekirse y*kıp yıkacaktı.

 

Arabasından hızla aşağı indi. Kapı öylesine sert çarptı ki etraftaki bazı insanlar bu gürültüyle ona döndü. Ancak asıl dönüşleri şimdi yaşanılacak o sansasyonel olayla olacaktı. Belindeki s*lahını çıkarak emniyetini açıp öfkeyle soluyan gözlerini hedefine doğru dikti. Adımları sertti. Attığı her adım yeni bir yankıyla gözlerin ona dönmesini sağlıyordu ve en sonuncu adımı bütün harelerin onda toplanmasına neden olmuştu. Mekanın kapısına tekme atarak kırmıştı. Kırılan kapıyla onun iki elindeki s*lahların aynı anda havalanmasıyla bir curcuna koptu. Onun siniri ise sesine de yansıyarak bu curcunayı daha da alevlendirdi.

 

“DAĞHAN! A*NA KAZIK Ç*KTIĞIMIN OĞLU! SENİN AN*NI S*KEYİM LAN! SÖYLEYİN O İTİN S*KTİĞİ P*ÇE TETİKÇİ ONUN ANASININ A*INA SOKACAK LAN ŞİMDİ BURAYI!”

 

Sözleriyle paralel olarak elindeki s*lahla etrafa at*ş etmeye başladı. Hepsini tanıyordu. Onun adamı olan herkesi tanıyordu. Hepsini ö*dürecekti. Hepsi saniyeler içinde ö*ecekti. Öyle de oldu. Alparslan sözlerini tamamladığı an içerideki onun bütün adamlarını saniyeler içinde sırtüstü yatırdı. Azrail’in hızına yetişemeyeceği kadar büyük bir hızda yaptı bunu. Ardından mekanın her köşesine k*rşunlarını yağdırarak çıktı dışarı. İçeride siviller de vardı. Bu yüzden bu mekan patlamamıştı. Fakat diğeri için aynısı olmayacaktı. Az sonra gittiği mekan çok daha fazlasını yaşayacaktı. Oteldi burası. Dağhan’ın ülkedeki tek oteliydi ve akladığı paranın büyük bir kısmı buradan geliyordu. Artık gelmeyecekti.

 

Arabasına büyük bir soğukkanlılıkla binerek gaz pedalına sertçe kökledi. Ardından nefeslerini öfkeyle vermeye devam ederek maskesini çıkardı. S*lahının şarjörlerini arabayı kullanırken değiştirecek kadar çok delirmişti. Planını da dakikalar içinde yapmıştı. Az sonra otelin önüne geldiğinde normal bir müşteri edasıyla girdi içeri. Etraf aydınlıktı. Zaten saat yeni yeni akşamı buluyordu. Çalışanları çıkarması gerekiyordu. Daha doğrusu oteldeki masum herkesi çıkarması gerekiyordu. Alparslan deli öfkesine sahip bir adamdı. Fakat bu deli öfke masumları asla yıkmazdı. Zira ona göre eğer öfkesindeki delilik masumları yıksaydı Dağhan’a benzerdi. Dağhan Arslan Kardeşler’e olan öfkesini masum bir bebeği ve onun annesini yaralayarak dindirmişti.

 

Adımları ona yönelen meraklı bakışlara takılmadan ikinci kata erişti. İki içinden rastgele söylediği bir rakamdı. Yangın alarmına basacaktı ve oteldeki misafirlerin tahliye olmasını sağlayacaktı. Ardından aynı kattaki odalardan birine p*tlayıcı yerleştirerek otelden ayrılacaktı. Dediğini birebir yaptı. Önce yangın alarmına bastı ve gözlerini sıkı sıkı kapatarak içinden öfkesini tekrarladı. Kulaklarında defalarca kez kızının adını zikrettirdi. Alya dedi sürekli, gökyüzü dedi. Benim hayatımın hem göğü hem yeri dedi. Bu oteli yapan o p*ç benden kızımı aldı dedi. Düşündükçe öfkeyle kahkaha atarak derin derin nefesler alıp verdi ama asla gözlerini açmadı. Yanından bedenler gelip geçti. Bazıları ona çarptı. Bazıları da bağırarak dikkatini çekmeye çalıştı ama o asla hiçbirini önemsemedi. Bekledi. Sadece bekledi. Bütün otel boşaldığında ise gözüne tek bir oda kestirdi. Sonunda on üç olan odaya daldı. Dağhan’ın masadaki adıydı bu. Ona tuhaf bir mesaj verecekti ama Dağhan bu mesajı alacak kadar çok yaşamayacaktı. Odaya girdiği gibi omzuna attığı çantadan p*tlayıcıyı çıkardı. Ardından yatağın orta yerine yerleştirerek geri sayımı başlattı. Adımları aynı hız ve soğuklukla otelin dışını bulduğunda ise tek bir an bile düşünmeden düğmeye basarak otelin yerinden oynayıp alevlere teslim olmasını izledi.

 

Arabasına tekrar aynı soğukkanlılıkla bindi. Çantasını arkaya atarak gaza yüklendiğinde hedefi bu kez de belliydi. Dağhan’ın bir başka mekanını basacaktı. Bunu ona ulaşana dek yapacaktı. Amacı belliydi çünkü. Onu da amcasını da yedi ceddini de alacaktı içeri. Hepsiyle teker teker uğraşacaktı.

 

Kısa bir süre sonra Dağhan’ın bir başka mekanına ulaştı. Burada yalnızca onun adamları vardı. Yapacağı şey de işte bu yüzden belliydi. Yeniden şarjörlerini doldurdu. Arabasından inerek öncekinden çok daha kısa sürede halletti işini. Fakat bu işi hallederken içindeki kurtlar planının seyrini yavaş yavaş değiştiriyordu. Zira Alparslan şimdiye dek her zaman yaptığı şeyleri yapmıştı. Bu hamleleri onu azıcık tanıyan bir insanın bile tahmin edeceği cinstendi. Bu yüzden aklının en derinliklerindeki fısıltılara kulak vererek bindi aracına. Polisler gelmeden bulunduğu yerden uzaklaşması gerekiyordu. O sebeple gaza son sürat yüklenirken telefonunu çıkardı cebinden.

 

“Plan değişti. Hazırlığını yap Toygar. Tetikçi’nin cenazesini kaldıracağız.”

 

Alparslan telefonu kapatarak yan koltuğa fırlattığında son hızla ilerlemeye devam ediyordu. Planı bu kez çok daha güzel ve gizli olacaktı. Çünkü şimdi bütün gece normalde yapacağı hamleleri yaparak düşmanının adımlarını tahmin etmesini sağlayacaktı. O tahminli adımların sonu ise kızına çıkacaktı.

 

……………………………………………..

 

Şu an

 

“Sakın arkamdan çekilme.”

 

Bakışlarım işittiğim sözle Alparslan’a döndü. Bedenimde yoğun ama kesik bir soluk vardı. Bu soluk onun sırtına çarpıyordu. Bedenimi kendi bedenine yaslamıştı. Tuhaf olan ise onun tenine nefesimin değmesi değil de onun nefesinin de en az benimki kadar kesik olmasıydı. Sanırım şu an ne yapması gerektiğini bilmediği ve savunmasız kaldığı bir durumdaydı. Ve yine sanırım tuzağa düşürülmüştü.

 

“Dağhan o s*lahı hemen indirmezsen senin g*tünde p*rçalara ayırırım!”

 

Sözleriyle paralel olarak Dağhan’ın kıkırtısını işittiğimde içimde tuhaf hisler belirmeye devam ediyordu. Solgun bir bedenin aynadaki yansıması gibi hissediyordum. Hislerim de bulunduğum ortamdaki varlığım da yalnızca yansımadan ibaretti.

 

“Muhtemelen…Muhtemelen bu tehdide boyun eğeceğimi sanıyorsun ortak ama yanılıyorsun. Burada tehditleri savuracak tek kişi benim, üzgünüm.”

 

Sesinde alayvari bir tını vardı. Alparslan ise bu tınıya hırıltı dolu nefeslerle karşılık vererek bir eliyle sıkıca elimi tutuyordu. Ben de aynı saniyelerde dakikalardır ayakta olduğum için yorgun düşen başımı onun sırtına yaslayarak gözlerimi kapattım. Buradan nasıl çıkacağımızı düşünmek de bunu yapmak da ağır geliyordu bana. Zaten düşünmeme gerek de yoktu. İçimdeki o küçük kız çocuğu, Hazan Çelik dakikalardır kulaklarıma ‘Alp seni zaten kurtarır. Sen rahat ol.’ Diyordu. Ben de yorgun bedenimi onun sesiyle dinlendiriyordum.

 

“SENİN TEHDİDİNİ AYRI SENİ AYRI D*MALTIRIM A* S*Kİ!”

 

Dağhan bu kez kahkaha atarken ben Alparslan’ın sesinin yüksek tınısı yüzünden bir anlığına gözümü açmıştım. Fakat hemen ardından gözlerim kendiliğinden kapanmıştı.

 

“Elime tavşanıyla düşmüş bir kurt için fazla iddialı sözler bunlar Tetikçi. Altından kalkabilecek misin, bir kaplanla yarışacak kadar gücün kaldı mı?”

 

Alparslan elimi daha sıkı tutarak bana doğru fısıldadı. Sözleri sanki bulunduğumuz yerin ve benim bundan ürkebileceğimin farkına olduğunun bir göstergesi olacaktı. Ben öyle olacağını düşünerek dinledim onu.

 

“Tavşan… Eğer benim dişi aslanım olmasaydın… Severdim.”

 

Ancak Alparslan beni rahatlatmak adına değil de kendisinin rahatlığını yansıtmak adına konuşuyordu. Tahminime göre şu an benim Dağhan’dan korkmayacağımı ve onun bize asla zarar veremeyeceğini düşünüyordu. Bakışları benden yeniden ona döndüğünde bu düşüncesini sesli dile getirmeye başladı. Ses tonu oldukça rahattı.

 

“Kimleri altıma aldığımı da kimi kimin altından kaldırdığımı da en iyi sen bilirsin ortak.”

 

Benim bilmediğim bir konuya gönderme yaptığını işitsem de bedenimdeki yorgunlukla onun kokusunun verdiği huzur yeniden içimi uykuya ittiği için silik bir nefesle gözlerimi rahat bir şekilde kapalı tutmayı sürdürdüm. Bu sırada Dağhan kıkırdayarak konuşuyordu ama ses tonu öfke doluydu.

 

“Sen onu arkandakine soracaksın Ortak. Altına kimi aldığını en iyi altına yatan-“

 

Alparslan Dağhan’ın bu sözlerine karşın öfkesini bedenine yükleyerek hızla öne doğru bir adım attı. Bu adım öylesine aniydi ki ben onun çekilmesiyle tökezledim. Zira bedenim bedenine yaslı durumdaydı. O öne atılınca boşluğa düşmüştüm bu yüzden. Neyse ki ani refleksim devreye girdiği için bedenim dengeyi üzerinde tuttu. Fakat Alparslan hızla Dağhan’ın yakasına yapışarak onu yere düşürdü. Güçlüydü Alparslan. Çok güçlüydü hem de. Boyu posu bir yana oldukça heybetli görünen bedeni hakkını veriyordu. Tek bir el hareketiyle Dağhan’ı yere düşürerek üstüne çıkmıştı. Gözlerim şokla açıldığında bakışlarım saniyelik çevremizdeki o adamlara kaydı. Fakat bu kayma fazla uzun sürmedi. Zira onların başlarını eğerek tepkisiz kaldıklarını gördüğüm an bunun sık sık olduğunu ve ayırmamaları gerektiğini bildiklerini anladım. Ardından yeniden onlara döndüğümde Dağhan kahkaha atıyordu. Alparslan ise kıpkırmızı olan yüzüyle ona kafa atarak bağırıyordu. Bir yandan elleri de yakasını iki yandan kavramıştı.

 

“SENİN A*INA P*NKART AÇARIM E*BESİNİ S*KTİĞİMİN OĞLU! G*TÜNÜ S*KERİM LAN SENİN!” ellerini hızlı ve ani bir adımla yakasından çekerek pantolonuna attı. Ardından sözlerine devam ettiğinde Dağhan’ın yüzünde duyduklarına şaşırmış bir ifade yoktu. Aksine eğlenmeye devam ediyordu. Sanırım onu hâlâ ciddiye almıyordu ama Alparslan oldukça ciddiydi. “AÇ LAN G*TÜNÜ! AÇ S*KMEZSEM EN ADİ OR*SPU ÇOCUĞUYUM LAN! KİM KİMİN ALTINA YATIYORMUŞ GÖSTERECEĞİM LAN SANA! SENİ S*KİMLE BAĞIRTIP HAREMİME KATACAĞIM LAN A*INI S*KTİĞİMİN OĞLU!”

 

Dağhan bu sözlere kahkahası ile yanıt vermeye devam ederken benim ağzım aralanıyordu. Zira Alparslan gerçekten de kemerini çözüyordu ve bunu acele hareketlerle yapıyordu. Çıldırmış gibiydi. Dudaklarımdan istemsiz mırıltılar dökülerek onun öfkeden kızaran kulaklarına iliştiğinde Dağhan bu sözleri de onun yapmaya çalıştığı şeyi de görmüyordu.

 

“Alparslan…Ne yapıyorsun?”

 

Alparslan tam da tahmin ettiğim gibi sözlerime duyarsız kalarak kemerini hızla yere fırlattı. Ardından elleriyle sertçe Dağhan’ı ters çevirdiğinde o olan biteni nihayet anlayarak kahkahasını böldü ve şaşkın bir tınıyla mırıldandı.

 

“LAN!”

 

Dağhan şaşkın sözünün beraberinde durduğu yerden Alparslan’ı iterek kalktı. Alparslan ise geriye doğru düştü ama sırtı yere değmeden ayağa kalktı. Bu sırada Dağhan yutkunarak bakıyordu ona. Şaşkındı ama ani bir reaksiyon alıyordu. Şaşkın oluşu tepkisine engel olmamıştı. Bir iki adım gerileyerek arkasındaki adamlara tiksinir bir tınıyla verdi emrini.

 

“BAĞLAYIN LAN ŞU S*KİN S*KİNİ! KUDURMUŞ, SALDIRACAK YER ARIYOR P*Ç!”

 

Bu kez kahkaha atan kişi Alparslan oldu. Fakat onun kahkahası Dağhan’ın aksine öfke doluydu. Öfkesiyle gülüyordu ona. Ben de solumda hissettiğim acıyla ve bedenimdeki uyuşuklukla onları yalnızca izlemekle yetiniyordum.

 

“G*TÜN YİYORSA TEK GELSENE LAN! ADAM MISIN LAN SEN? İTLERİN OLMADAN ANCA Y*RRAMIN BAŞINI ALIRSIN!”

 

Dağhan sözlerine Alparslan’ın pantolonunun k*barık kısmına bakıp iç çekerek yanıt verdi. Yine dalga geçiyordu ya da yalnızca onu tahrik etmeye çalışıyordu. Aralarındaki ilişkiyi bir türlü anlamıyordum. Dağhan Alparslan’ı dahi ciddiye almıyordu ama Alparslan ciddiye alması gereken tek insanmış gibi yaklaşıyordu ona.

 

Dağhan’ın iğrenç mimiklerini Alparslan’a gönderdiği anlarda adamları bu kez ufacık bir tereddüt dahi yaşamadan Alparslan’a doğru bir adım atarak onu tutmayı denedi. Yalnızca denemekle kalabildiler. Zira Alparslan ona adım atan ilk adama kafa atarak yere düşürdü. Diğerine yumruk atarken yaklaşan üçüncü adama da tekme atmıştı. Ben gözümü miskinlikle kapatıp açana kadar o üç adamı çoktan yere sermişti. Çok güçlüydü ve bu işte ustalaşmıştı. Dağhan ise adamlarının yere düşmesini normal karşılayarak başını sallayıp sol elini havalandırdı. Onun komutuyla ondan fazla adam Alparslan’a doğru yaklaştı. Tufanlı ona yaklaşan onlarca adamı gördüğü an gözünü daha çok kararttı ama savunmaya geçmedi. Yaptığı ilk şey savunmaya geçmek olmadı. Önce bana yani geriye doğru üç adım atarak bedenimi tekrar bedeninin arkasına aldı. O esnada kısa, çok çok kısa bir an elini elime yaslayarak derin ve sıkıntılı bir soluk verdi. Gözleri soluğuyla kapandığında içimde yaşam belirtisi gösteren son akıl tanesi onun beni korumak için elinden geleni yaptığını ama tek başına buradan çıkamayacağını söylüyordu.

 

Belki de ona benim yardım etmem lazımdı. Ancak benim aklımdaki o küçük kırıntı bunu zihnime düşürecek kadar donanımlı değildi. Hoş, o donanıma sahip olsam dahi kum tanesini dahi yerinden oynatacak bir güç bedenimde yoktu.

 

Alparslan da muhtemelen bunu bildiği için bana tek bir söz dahi etmiyordu. Yaptığı ikinci şey arkamda duruşunu sürdürerek kollarını hızlı ve aceleci tavırlarla sıvamak oldu. Ardından adamlar onun yani bizim etrafımızı sararken çevik bir hareketle yere fırlattığı kemerini eline alarak birleştirip yakıcı bir ses çıkarmasını sağladı. Aynı saniyelerde bakışları o adamları çevreliyordu.

 

İlk adım en nihayetinde onun yaşlarında olan kızıl saçlı bir adamdan geldiğinde Alparslan yalnızca tek bir hareket yaptı. Kemeri karşısındaki adamın b*ynuna s*rtçe vurdu. Aynı anda öne atılan bir diğer adama da tekme atarak dirseğiyle solunda duran başkasını da nakavt etti. Belki de yalnızca iki saniye içinde üç kişiyi yere düşürdü. Devamı ise çok daha hızlı gerçekleşti. Zira gözlerim tekrar kapanıp açıldığında o adamların çoğu artık yerdeydi. Fakat Dağhan buna da şaşırmayarak ona yeniden adamlarını gönderdi ve bu kez o adamların ellerinde s*lah vardı. Alparslan bundan da korkmadı. Ya da bana korkusunu göstermek istemediğinden gizlenmeyi seçti. Anladığım da bildiğimde bu kadarıyla sınırlıydı. Alparslan tekrar konumunu aldığında kemeri sallayarak ona yani bize yaklaşmalarına engel olmaya çalışıyordu. Dağhan ise onun bu korumacı tavrına kahkaha atarak karşılık veriyordu. O kahkaha attıkça boynunda bir damar atarak ilgimi çekmeye başladı. Zihnimin karmaşası da o an yeniden bedenime zuhur etti. Zira Alparslan’ın s*lahlı adamlardan kurtulmak için verdiği çabayı değil de Dağhan’ın boynunu izlemeye başladım.

 

Boynunun özellikle sol kısmında geniş bir morluk vardı. Hatta bu morluk göğsüne kadar uzanıyordu. Aklıma morluğunu gördüğüm an onu birkaç gün önce gördüğüm daha doğrusu yakaladığım an geldi. Sırlarına ortaktım. O izleri oraya yerleştiren kadını görmüştüm.

 

Aklıma gelen anlarla yutkunarak gözlerimi kapattım. Fakat gözlerimin açılması aynı saniyelerde bir elin kolumu sertçe tutması nedeniyle gerçekleşti. İstemsizce inleyerek bakışlarımı o yöne çevirdiğimde Alparslan bedenimi arkasına almaya çalışıyordu. Elinde ise nereden geldiğini bilmediğim bir s*lah vardı. Bedenimi tekrar arkasına aldığında bana bir şeyler söylüyordu. Sesinde telaş vardı. Yüzü gözü kızarmıştı. Ancak ben onun sesini duyamıyordum. Zira kulaklarımda yoğun bir çınlama vardı. Bu ses o kadar gürültülüydü ki konuşurken ki hararetinden bağırdığını anladığım Alparslan’ı dahi duyamıyordum. Gözlerim kapanıyordu. Bunu yaparken bedenim sanki yumuşak bir yatağa uzanırcasına rahatlıyordu.

 

Derin bir nefes vererek hissettiğim rahatlığa teslimiyet gösterdim. Yüzümde uzun zaman sonra hissettiğim o güzel hissin tebessümü yavaş yavaş yayılarak dudaklarımı harelerime değin itti. Ancak aynı saniyelerde kolumun tekrar ve çok daha sert bir şekilde çekilmesi nedeniyle gülüşüm de harelerimin kapalılığı da son buldu. Kolumu bu kez çeken kişi tanımadığım bir adamdı. Bana çapkınca gülerek bakıyordu. Yüzümde korkuyla karışık bir iğrenti o adamın mavi gözlerini gördüğüm an meydana geldi. Hemen sonra bakışlarım onun yüzünden etrafa kaydı. Gözlerim Alparslan’ı arıyordu. Karışık ruh halim bana yıllardır içimde yaşattığım kadını getirmişti. Kandemir değildim şimdi. Hazan’dım sadece. Onun baharı, onun kadınıydım. Güç de yoktu içimde, kötülüğün tek bir zerresi de. Sadece o vardı, ona duyduğum aidiyet vardı.

 

Bakışlarım etrafı kısa bir süre taradıktan sonra gördüm onu. Yerdeydi. İki adam kollarını sıkı sıkı tutuyordu. Bir kişi de başından tutuyordu. Dördüncü ve son kişi de ayaklarıyla bacaklarına bastırıyordu. Bağırıyordu Alparslan. Bağırarak bir şeyler söylüyordu ama bana değildi sözleri. Kolumdaki ele kitlenmişti sadece. Delirmiş gibiydi. Onu tutan dört adamın gücünü hafifletecek kadar delirmişti. Yerinde durmuyor, duramıyordu. Her geçen saniye daha çok hareket ederek onlardan kurtulmaya çalışıyordu. Öylesine bir deli gücüne sahipti ki dört kişi bile onu tutarken zorluk çekiyordu. Bakışım onun gözlerine kaydığında kolumdaki baskı çok daha fazla arttığı için yüzüm buruştu. Gözleri gözlerimde değildi ama acımı anlayarak yüzünü buruşturdu. Ardından ellerini yumruk yaparak tekrar o adamlardan kurtulmaya çalıştı. Bir yandan da bağırıyordu ama sesini kulaklarım işitmiyordu. Yutkunup gözlerimi kapattım ben de. İçime gözlerim kapandığı an o huzur tekrar zuhur etse de bu kez huzurum bir öncekinden de kısa sürdü. Zira kolumdaki el bedenimi çok daha fazla sert bir hamleyle çekerek yere düşmemi sağladı. Gözlerim refleksle açıldığında bu kez karşımda Dağhan vardı. Bana gülümseyerek bakıyordu. Bedenini hafifçe üstüme eğmişti. Kaşlarım ne dediğini anlamadığımdan havalandığında dudakları kıvrılarak zevkle yansıtıyordu sözlerini. Bakışlarında da aynı zevk vardı. Gözlerim tekrar açılıp kapandığında bedenim nihayet bir sesi algılayarak harelerimin açılmasını sağladı.

 

S*lah sesi…

 

Bakışım sesin geldiği yöne döndüğünde Alparslan yerde debelenerek elindeki s*lahı onu tutmaya çalışan adamlara doğru tutuyordu. Bacağını tutan adam ise yerdeydi. Muhtemelen Alparslan onu v*rmuştu. Ancak diğer adamlar üstüne çullandığından kurtulmayı başaramamıştı.

 

“BIRAK LAN! BIRAK SENİN A*NANI MEZARINDAN KALDIRI S*KECEĞİM BIRAK! DOKUNMA LAN ONA! SÜLALENİZİ S*KERİM LAN SİZİN! BIRAKIN LAN! BIRAKIN!”

 

Bakışım sözleriyle onda hakimiyet kurmaya devam etse de Dağhan’ın nefesini üstüme üfleyerek konuşması buna son verdi.

 

“Sence de biraz fazla gergin değil mi?” Bakışlarım gözlerinde duraksadığında sırıtışını büyüterek konuşmaya devam etti. “Muhtemelen…Muhtemelen Tufanlı şu an çok ilginç şeyler düşünüyor.” Sırıtışına kahkaha eklendiğinde Alparslan’ın bağırması yüzünü buruşturmasına neden oldu.

 

“Sen hiç… Bir kaplanın ceylan s*ktiğini gördün mü Kandemir?”

 

Sözleri karşısında bakışlarım kısa bir duraksama yaşadı. Ardından bedenim irkilerek yüzümü buruşturmamı sağladığında Dağhan benim yerime cevabı kendisi vererek eğildiği yerden doğruldu.

 

“Görmedin, öyle değil mi?” Başını aşağı yukarı sallayarak sanki ben onay vermişim gibi konuşmaya devam etti. “Güzel… Ben de görmedim.”

 

Sırıtışını bu kez zevk dolu bir ifadeye bıraktığında eli beline gidiyordu. S*lahını kavrayıp bana doğru havalandırdığı anda bu hamlenin açıklamasını işitmemi sağlıyordu.

 

“Ama bir kaplanın ceylanı avladığını… Gördüm.”

 

Sözlerini tamamladığı an s*lahın emniyetini kaldırdı. Bu esnada bakışım refleksle tekrar Alparslan’a döndüğünde onun üstüne çullanan bir ordu adamın altında kurtulmak için debelendiğini ama bana sesini dahi duyuramayacak kadar çok zorlandığını gördüm. Bakışlarım tekrar Dağhan’ı bulduğunda ise onun sırıtışı gözlerimi gördüğü an tuzla buz oldu. Yutkunarak kaşlarını çattı. Çattığı kaşları havalandığında başını sağa sola sallayarak elindeki s*lahı bedenime doğru tutmayı sürdürdü. Fakat aynı saniyelerde kurduğu cümleler s*lahı tutmasına da benim onu anlamama da engel oluyordu.

 

“Hayır… Hayal görüyorsun hayır! Hayır…”

 

Derin bir nefes vererek gözlerini sıkı sıkı yumup açtığında bakışları tekrar bendeydi ama bu kez çok daha yumuşaktı. Başını yeniden sağa sola sallayıp ellerini hafifçe salladı. Ben ne yaptığını hâlâ anlamıyordum. Aklından bir şey geçiyordu. Belki de bir halüsinasyon görüyordu. Açık konuşmak gerekirse zihnim onun ne gördüğünü anlayacak kadar yerinde bir akla sahip olmadığımdan idrak edemiyordum. Zira normal şartlarda Hazan Kandemir ne olduğunu anlayacak kadar zeki bir kadındı.

 

“Anne…”

 

Dağhan yalnızca mırıldanarak konuşsa da varla yok arasında çıkan sesini işittim. Hatta işittiğimi istemsizce şaşkınlığa bürünen ifademle ona da yansıttım. Fakat onun benim şaşkınlığımı görecek ya da bununla ilgilenecek kadar çok vakti olmadı. Zira duyduğum bir başka s*lah sesiyle bağırarak kolunu tutmaya başladı.

 

Bakışlarım sesin geldiği yöne şokla döndü sonra. Dağhan’ın acısı yankılanırken Alparslan’ın bağırması duraksamıştı. Zira gelen kişi Nişancı yani Arslan Tufanlı’ydı.

 

Başını dikerek nefret dolu bakışlarını Dağhan’da tuttu. Arkasında çok büyük bir kalabalık vardı. Arslan ise sanki bu kalabalığa yön veriyor gibi omzunu genişletmişti. Bakışları Dağhan’da kalırken elindeki s*lahla teker teker onun etrafındaki adamları *ndirdi. Ardından bakışları bana dönmeden kardeşini aradı. Alparslan’ın başındaki adamlar çoktan yeri boylamıştı. O ise ayaktaydı.

 

Sanırım s*lah sesiyle dikkatlerinin dağılmasını kullanarak yine çok kısa bir sürede hepsini nakavt etmişti. Arslan’ın gözlerinde kardeşini gördüğü an bir rahatlama oluştu. Öyle ki derin bir nefes vererek attı adımını. Alparslan ise abisiyle göz göze geldikten hemen sonra bakışlarını bana çevirerek koşar adım yanıma ilerledi.

 

Az sonra düştüğüm yerde dizlerini kırmıştı ve elleri yüzümü sarıyordu. Aynı saniyelerde dudaklarını sertçe alnıma bastırdı. Tenimden ayrılan soğuklukla paralel ise yeşillerini karalarıma sabitleyerek sordu sorusunu.

 

“İyi misin?” gözlerimin en içine sorgular bir tınıyla bakışını sürdürdü. Ancak ben ona olumlu ya da olumsuz yanıt veremeden yalnızca yeşillerine bakınmaya başladım. Bahar yeşili demiştim bir zamanlar gözlerine. Oysa şimdi anlıyorum ki gözlerinin yeşili bahardan dahi güzel. Koyu bir yeşil, kenarlarında nokta nokta siyahlıklar olan bir yeşil bu.

 

Alparslan sorusunu cevapsız bıraktığım için ellerini yanaklarımda gezdirerek iç çekti ve konuşmaya devam etti. Sesinde yoğun bir endişe mevcuttu.

 

“Hazan, güzelim…” Bakışlarını koluma çevirdiğinde bu kez hem sesinde hem de gözlerinde endişe vardı. Ayrıca o an fark ettim ki endişe ettiğinde onun gözleri kısılıyordu ve acı yüzüne çöktüğünde yeşilleri daha da koyulaşıyordu. “Kolun acıyor mu?”

 

Alnıma dudaklarını tekrar değdirerek sarıldığında sorusuna cevap vermemi bile beklememişti. Muhtemelen cevabı duymaya da hazır değildi. Zaten benim cevap verecek takatim de bedenimde yer almayı bırakmıştı.

 

Sıkı sıkı sarıyordu tenimi. Bir yandan da kokumu içine çekerek fısıldamaya devam ediyordu. Fakat sözleri kulaklarıma ilişmeyi yeniden bırakmıştı. Zira bütün dikkatim arkamdaki manzaraya kaymıştı. Arslan Tufanlı kolunu tutarak kıvranan Dağhan’ın başındaydı. Daha doğrusu üstündeydi. Vuruyordu ona, y*mrukları Dağhan’ın yüzünde geziniyordu. O elini kaldırıp indirdikçe gördüğüm kadarıyla parmaklarının arasında m*şta vardı. Y*zünü p*rçalamaya ant etmiş gibiydi.

 

Alparslan bedenimi daha sıkı sardığında dikkatim yeniden onun üstünde toplandı. Yüzü gözü dağınıktı. Dudağı p*tlamıştı. Sol yanağında m*rluk vardı. Ancak o gülümsüyordu. O kadar adamın arasında kıvranmamış dakikalarca d*yak yememiş gibi bana gülümsüyordu. Belki de gülümsemesinin bir nedeni de buydu; o yalnızca d*yak yerken ona saldıran adamlar şu an sırat köprüsüne diziliyordu. Gözlerimin içine bakarak bu kez yanaklarımı öptü. Öpüşü de bakışı da tedirgindi. Sanki tam şu an varlığıma şükrediyordu. İçeride beni affetmediğini söylememiş gibi şu an varlığıma şükrediyordu.

 

“Baharım…” yutkunarak sürdürdü sözlerini. “Küçük baharımızı getireceğim sana. Arkandaki l*şi de gözlerinin önünde ö*düreceğim. Tamam mı? Gözlerime…Gözlerime bak!” elleriyle gözlerine doğru çevirdi yüzümü. “Gözlerimin içine bak ve bana iyi olduğunu söyle!” göz göze geldiğimiz an harelerim istemsizce aşağı doğru kaydı. Fakat Alparslan bunu aynı saniyelerde fark ederek yüzümü daha sert bir şekilde tutmaya başladı. “Hazan…” bakışlarımı tekrar güçlükle gözlerinde sabitlediğimde yutkunarak sürdürdü sözlerini. “Neyin var güzelim? Bak bana! Neren acıyor?”

 

Gözlerim tekrar istemsizce kapandı. Az sonra yüzümde hissettiğim soğuk elle gözlerimi açtığımda Alparslan’ın başımı göğsüne yasladığını gördüm. Alnımdaki soğuk el ise üstüme merakla eğilen bir başka adama aitti.

 

Dayı…

 

Yara olmayan eliyle ateşimi kontrol ediyordu. Alparslan ise tedirginlikle bana bakıyordu.

 

“Ateşi var uşağum, bizim eve götürelim Huriye bir çor-“

 

Tufanlı refleksle başını Dayı’ya doğru çevirdi. Sesinde de kalbinde de öfke vardı. Kalbindeki öfkeyi başımın göğsünde olmasıyla anlıyordum. Yüreği hızla çarpıyordu duvarına.

 

“Kes sesini Dayı! Benim ailem, benim kadınım. Ne yapacağımı sana soracak değilim.”

 

Dayı hâlâ alnımda olan elini yavaşça çekip havada asılı bırakmaya başladı. Eli titriyordu. Anladığım ve düşündüğüm kadarıyla bu sözü beklemiyordu. Zira Alparslan onun adını anarken bile saygıdan bedenini dikleştiren biriydi. Şu an onunla bu minvalde konuşması benim bile beklemediğim bir durum oldu.

 

“Eyvallah oğlum. Sen yine de çorba et kıza. Hastadır.”

 

Alparslan Dayı yeniden konuşurken bedenimi daha sıkı sarmaladı ve saçlarımın arasına kısa ama yakıcı bir öpücük bıraktı. Gözlerim o öpücüğün etkisiyle yavaş yavaş kapandı sonra. Bedenim uykuyu kendine yeniden hapsediyordu ancak bu kez etraftaki sesleri işitiyordum. Alnımda bir el daha vardı şimdi. Ancak bu elin Alparslan’ın olmadığını biliyordum. Hissederdim ben onun dokunuşunu, tenim tenini tanırdı çünkü.

 

“Abim…”

 

Arslan’ın sesi…

 

Kardeşine sesleniyor. Hasta olan yardıma ihtiyacı olan benim ama nedense herkes onunla ilgileniyor, onunla konuşuyor.

 

Hıçkırık sesi…

 

“Abim…”

 

Alnımdaki el çekiliyor ve abisinin onu zikredişi sürüyor. Hıçkırık sesi daha derin bu kez; çok daha derinden ve yakından geliyor.

 

“Geçecek aslanım.”

 

Hıçkırık sesi tekrarlandığında kulaklarıma muhtemelen Alparslan’ın abisinin sesi ilişiyordu. Onun sesini andıran ama biraz daha kısık ve çatallaşmış bir ses duymuştum. Arslan Tufanlı’nın duygulanma ihtimali olmadığından kapalı olan gözlerime rağmen kaşlarım çatılsa da anlamıştım bunu.

 

“Kes lan! Kes s*ktirin gidin burdan!”

 

Cümlelerini nefretle zikretmeye devam ederken bir yandan da ellerini saçlarıma daha sıkı sıkıya doladı. Sanki onlara nefret kusarken benim varlığıma sığınıyordu. Sanki yaşadığımız şey bütün yavrularını kartala kaptıran bir kuşun yara bere içinde kalan tek evladını kanatları arasına almasıydı. Ben onun ailesinden kalan tek kişiydim; yaralıydım, bedenim kanlar içindeydi ama soluğum kesilmemişti.

 

Saçlarımın arasından öperek iç çektiğinde öptüğü yerde bir ıslaklık oldu. Ağlıyordu. Sessiz sessiz ağlıyordu. Belki benim halime belki de düştüğümüz duruma ağlıyordu ama yaşlarını akıtmaktan geri durmuyordu.

 

“Dağhan bende ama Sancar… Alya’nın yerini bildiğini öğrenmiştir. Kaçırmıştır çoktan.”

 

Arslan onun sözlerini duymazdan gelerek konuşmaya devam etti. Alparslan ise bu kez sözlerine cevap dahi vermedi. Dudaklarındaki ıslaklık alnıma yaslandı. Öpmese de uzun uzun dudağını alnımda tutarak varlığını hissetmemi sağladı. Arslan’ın sözleri ise hız kesmeden devam etti.

 

“Kurşun aradı beni. Alparslan… Hata yapıyorsun koçum. O it seni komaya soktu. Başımıza ne geldiyse o it yüzünden gelmedi mi? Sancar’ı bitirmek için Sancar’ın itinden mi medet umacağız?”

 

Alparslan abisinin bu sözlerini de duymazdan geldiğinde bedenimin alt kısmına doğru ilerleyen bir çift el hissettim. Umursamıyordu abisinin sözlerini. Cevap vermeye dahi gerek duymuyordu. Yalnızca benimle ve bedenimin sağlığıyla ilgileniyordu. Hissettiğim o eller bacaklarımın arasına yerleştiğinde beni yavaşça kucağına aldı ve ayağa kalktı. Gözlerim bu esnada istemsizce aralansa da yalnızca ellerimi boynuna dolamama izin verecek kadar açık kaldı. Hemen ardından tekrar kapandıklarında başım omzuna yavaşça düşüyordu.

 

…………………………………………….

  

Şu an

 

“Sakın arkamdan çekilme.”

 

Bakışlarım işittiğim sözle Alparslan’a döndü. Bedenimde yoğun ama kesik bir soluk vardı. Bu soluk onun sırtına çarpıyordu. Bedenimi kendi bedenine yaslamıştı. Tuhaf olan ise onun tenine nefesimin değmesi değil de onun nefesinin de en az benimki kadar kesik olmasıydı. Sanırım şu an ne yapması gerektiğini bilmediği ve savunmasız kaldığı bir durumdaydı. Ve yine sanırım tuzağa düşürülmüştü.

 

“Dağhan o s*lahı hemen indirmezsen senin g*tünde p*rçalara ayırırım!”

 

Sözleriyle paralel olarak Dağhan’ın kıkırtısını işittiğimde içimde tuhaf hisler belirmeye devam ediyordu. Solgun bir bedenin aynadaki yansıması gibi hissediyordum. Hislerim de bulunduğum ortamdaki varlığım da yalnızca yansımadan ibaretti.

 

“Muhtemelen…Muhtemelen bu tehdide boyun eğeceğimi sanıyorsun ortak ama yanılıyorsun. Burada tehditleri savuracak tek kişi benim, üzgünüm.”

 

Sesinde alayvari bir tını vardı. Alparslan ise bu tınıya hırıltı dolu nefeslerle karşılık vererek bir eliyle sıkıca elimi tutuyordu. Ben de aynı saniyelerde dakikalardır ayakta olduğum için yorgun düşen başımı onun sırtına yaslayarak gözlerimi kapattım. Buradan nasıl çıkacağımızı düşünmek de bunu yapmak da ağır geliyordu bana. Zaten düşünmeme gerek de yoktu. İçimdeki o küçük kız çocuğu, Hazan Çelik dakikalardır kulaklarıma ‘Alp seni zaten kurtarır. Sen rahat ol.’ Diyordu. Ben de yorgun bedenimi onun sesiyle dinlendiriyordum.

 

“SENİN TEHDİDİNİ AYRI SENİ AYRI D*MALTIRIM A* S*Kİ!”

 

Dağhan bu kez kahkaha atarken ben Alparslan’ın sesinin yüksek tınısı yüzünden bir anlığına gözümü açmıştım. Fakat hemen ardından gözlerim kendiliğinden kapanmıştı.

 

“Elime tavşanıyla düşmüş bir kurt için fazla iddialı sözler bunlar Tetikçi. Altından kalkabilecek misin, bir kaplanla yarışacak kadar gücün kaldı mı?”

 

Alparslan elimi daha sıkı tutarak bana doğru fısıldadı. Sözleri sanki bulunduğumuz yerin ve benim bundan ürkebileceğimin farkına olduğunun bir göstergesi olacaktı. Ben öyle olacağını düşünerek dinledim onu.

 

“Tavşan… Eğer benim dişi aslanım olmasaydın… Severdim.”

 

Ancak Alparslan beni rahatlatmak adına değil de kendisinin rahatlığını yansıtmak adına konuşuyordu. Tahminime göre şu an benim Dağhan’dan korkmayacağımı ve onun bize asla zarar veremeyeceğini düşünüyordu. Bakışları benden yeniden ona döndüğünde bu düşüncesini sesli dile getirmeye başladı. Ses tonu oldukça rahattı.

 

“Kimleri altıma aldığımı da kimi kimin altından kaldırdığımı da en iyi sen bilirsin ortak.”

 

Benim bilmediğim bir konuya gönderme yaptığını işitsem de bedenimdeki yorgunlukla onun kokusunun verdiği huzur yeniden içimi uykuya ittiği için silik bir nefesle gözlerimi rahat bir şekilde kapalı tutmayı sürdürdüm. Bu sırada Dağhan kıkırdayarak konuşuyordu ama ses tonu öfke doluydu.

 

“Sen onu arkandakine soracaksın Ortak. Altına kimi aldığını en iyi altına yatan-“

 

Alparslan Dağhan’ın bu sözlerine karşın öfkesini bedenine yükleyerek hızla öne doğru bir adım attı. Bu adım öylesine aniydi ki ben onun çekilmesiyle tökezledim. Zira bedenim bedenine yaslı durumdaydı. O öne atılınca boşluğa düşmüştüm bu yüzden. Neyse ki ani refleksim devreye girdiği için bedenim dengeyi üzerinde tuttu. Fakat Alparslan hızla Dağhan’ın yakasına yapışarak onu yere düşürdü. Güçlüydü Alparslan. Çok güçlüydü hem de. Boyu posu bir yana oldukça heybetli görünen bedeni hakkını veriyordu. Tek bir el hareketiyle Dağhan’ı yere düşürerek üstüne çıkmıştı. Gözlerim şokla açıldığında bakışlarım saniyelik çevremizdeki o adamlara kaydı. Fakat bu kayma fazla uzun sürmedi. Zira onların başlarını eğerek tepkisiz kaldıklarını gördüğüm an bunun sık sık olduğunu ve ayırmamaları gerektiğini bildiklerini anladım. Ardından yeniden onlara döndüğümde Dağhan kahkaha atıyordu. Alparslan ise kıpkırmızı olan yüzüyle ona kafa atarak bağırıyordu. Bir yandan elleri de yakasını iki yandan kavramıştı.

 

“SENİN A*INA P*NKART AÇARIM E*BESİNİ S*KTİĞİMİN OĞLU! G*TÜNÜ S*KERİM LAN SENİN!” ellerini hızlı ve ani bir adımla yakasından çekerek pantolonuna attı. Ardından sözlerine devam ettiğinde Dağhan’ın yüzünde duyduklarına şaşırmış bir ifade yoktu. Aksine eğlenmeye devam ediyordu. Sanırım onu hâlâ ciddiye almıyordu ama Alparslan oldukça ciddiydi. “AÇ LAN G*TÜNÜ! AÇ S*KMEZSEM EN ADİ OR*SPU ÇOCUĞUYUM LAN! KİM KİMİN ALTINA YATIYORMUŞ GÖSTERECEĞİM LAN SANA! SENİ S*KİMLE BAĞIRTIP HAREMİME KATACAĞIM LAN A*INI S*KTİĞİMİN OĞLU!”

 

Dağhan bu sözlere kahkahası ile yanıt vermeye devam ederken benim ağzım aralanıyordu. Zira Alparslan gerçekten de kemerini çözüyordu ve bunu acele hareketlerle yapıyordu. Çıldırmış gibiydi. Dudaklarımdan istemsiz mırıltılar dökülerek onun öfkeden kızaran kulaklarına iliştiğinde Dağhan bu sözleri de onun yapmaya çalıştığı şeyi de görmüyordu.

 

“Alparslan…Ne yapıyorsun?”

 

Alparslan tam da tahmin ettiğim gibi sözlerime duyarsız kalarak kemerini hızla yere fırlattı. Ardından elleriyle sertçe Dağhan’ı ters çevirdiğinde o olan biteni nihayet anlayarak kahkahasını böldü ve şaşkın bir tınıyla mırıldandı.

 

“LAN!”

 

Dağhan şaşkın sözünün beraberinde durduğu yerden Alparslan’ı iterek kalktı. Alparslan ise geriye doğru düştü ama sırtı yere değmeden ayağa kalktı. Bu sırada Dağhan yutkunarak bakıyordu ona. Şaşkındı ama ani bir reaksiyon alıyordu. Şaşkın oluşu tepkisine engel olmamıştı. Bir iki adım gerileyerek arkasındaki adamlara tiksinir bir tınıyla verdi emrini.

 

“BAĞLAYIN LAN ŞU S*KİN S*KİNİ! KUDURMUŞ, SALDIRACAK YER ARIYOR P*Ç!”

 

Bu kez kahkaha atan kişi Alparslan oldu. Fakat onun kahkahası Dağhan’ın aksine öfke doluydu. Öfkesiyle gülüyordu ona. Ben de solumda hissettiğim acıyla ve bedenimdeki uyuşuklukla onları yalnızca izlemekle yetiniyordum.

 

“G*TÜN YİYORSA TEK GELSENE LAN! ADAM MISIN LAN SEN? İTLERİN OLMADAN ANCA Y*RRAMIN BAŞINI ALIRSIN!”

 

Dağhan sözlerine Alparslan’ın pantolonunun k*barık kısmına bakıp iç çekerek yanıt verdi. Yine dalga geçiyordu ya da yalnızca onu tahrik etmeye çalışıyordu. Aralarındaki ilişkiyi bir türlü anlamıyordum. Dağhan Alparslan’ı dahi ciddiye almıyordu ama Alparslan ciddiye alması gereken tek insanmış gibi yaklaşıyordu ona.

 

Dağhan’ın iğrenç mimiklerini Alparslan’a gönderdiği anlarda adamları bu kez ufacık bir tereddüt dahi yaşamadan Alparslan’a doğru bir adım atarak onu tutmayı denedi. Yalnızca denemekle kalabildiler. Zira Alparslan ona adım atan ilk adama kafa atarak yere düşürdü. Diğerine yumruk atarken yaklaşan üçüncü adama da tekme atmıştı. Ben gözümü miskinlikle kapatıp açana kadar o üç adamı çoktan yere sermişti. Çok güçlüydü ve bu işte ustalaşmıştı. Dağhan ise adamlarının yere düşmesini normal karşılayarak başını sallayıp sol elini havalandırdı. Onun komutuyla ondan fazla adam Alparslan’a doğru yaklaştı. Tufanlı ona yaklaşan onlarca adamı gördüğü an gözünü daha çok kararttı ama savunmaya geçmedi. Yaptığı ilk şey savunmaya geçmek olmadı. Önce bana yani geriye doğru üç adım atarak bedenimi tekrar bedeninin arkasına aldı. O esnada kısa, çok çok kısa bir an elini elime yaslayarak derin ve sıkıntılı bir soluk verdi. Gözleri soluğuyla kapandığında içimde yaşam belirtisi gösteren son akıl tanesi onun beni korumak için elinden geleni yaptığını ama tek başına buradan çıkamayacağını söylüyordu.

 

Belki de ona benim yardım etmem lazımdı. Ancak benim aklımdaki o küçük kırıntı bunu zihnime düşürecek kadar donanımlı değildi. Hoş, o donanıma sahip olsam dahi kum tanesini dahi yerinden oynatacak bir güç bedenimde yoktu.

 

Alparslan da muhtemelen bunu bildiği için bana tek bir söz dahi etmiyordu. Yaptığı ikinci şey arkamda duruşunu sürdürerek kollarını hızlı ve aceleci tavırlarla sıvamak oldu. Ardından adamlar onun yani bizim etrafımızı sararken çevik bir hareketle yere fırlattığı kemerini eline alarak birleştirip yakıcı bir ses çıkarmasını sağladı. Aynı saniyelerde bakışları o adamları çevreliyordu.

 

İlk adım en nihayetinde onun yaşlarında olan kızıl saçlı bir adamdan geldiğinde Alparslan yalnızca tek bir hareket yaptı. Kemeri karşısındaki adamın b*ynuna s*rtçe vurdu. Aynı anda öne atılan bir diğer adama da tekme atarak dirseğiyle solunda duran başkasını da nakavt etti. Belki de yalnızca iki saniye içinde üç kişiyi yere düşürdü. Devamı ise çok daha hızlı gerçekleşti. Zira gözlerim tekrar kapanıp açıldığında o adamların çoğu artık yerdeydi. Fakat Dağhan buna da şaşırmayarak ona yeniden adamlarını gönderdi ve bu kez o adamların ellerinde s*lah vardı. Alparslan bundan da korkmadı. Ya da bana korkusunu göstermek istemediğinden gizlenmeyi seçti. Anladığım da bildiğimde bu kadarıyla sınırlıydı. Alparslan tekrar konumunu aldığında kemeri sallayarak ona yani bize yaklaşmalarına engel olmaya çalışıyordu. Dağhan ise onun bu korumacı tavrına kahkaha atarak karşılık veriyordu. O kahkaha attıkça boynunda bir damar atarak ilgimi çekmeye başladı. Zihnimin karmaşası da o an yeniden bedenime zuhur etti. Zira Alparslan’ın s*lahlı adamlardan kurtulmak için verdiği çabayı değil de Dağhan’ın boynunu izlemeye başladım.

 

Boynunun özellikle sol kısmında geniş bir morluk vardı. Hatta bu morluk göğsüne kadar uzanıyordu. Aklıma morluğunu gördüğüm an onu birkaç gün önce gördüğüm daha doğrusu yakaladığım an geldi. Sırlarına ortaktım. O izleri oraya yerleştiren kadını görmüştüm.

 

Aklıma gelen anlarla yutkunarak gözlerimi kapattım. Fakat gözlerimin açılması aynı saniyelerde bir elin kolumu sertçe tutması nedeniyle gerçekleşti. İstemsizce inleyerek bakışlarımı o yöne çevirdiğimde Alparslan bedenimi arkasına almaya çalışıyordu. Elinde ise nereden geldiğini bilmediğim bir s*lah vardı. Bedenimi tekrar arkasına aldığında bana bir şeyler söylüyordu. Sesinde telaş vardı. Yüzü gözü kızarmıştı. Ancak ben onun sesini duyamıyordum. Zira kulaklarımda yoğun bir çınlama vardı. Bu ses o kadar gürültülüydü ki konuşurken ki hararetinden bağırdığını anladığım Alparslan’ı dahi duyamıyordum. Gözlerim kapanıyordu. Bunu yaparken bedenim sanki yumuşak bir yatağa uzanırcasına rahatlıyordu.

 

Derin bir nefes vererek hissettiğim rahatlığa teslimiyet gösterdim. Yüzümde uzun zaman sonra hissettiğim o güzel hissin tebessümü yavaş yavaş yayılarak dudaklarımı harelerime değin itti. Ancak aynı saniyelerde kolumun tekrar ve çok daha sert bir şekilde çekilmesi nedeniyle gülüşüm de harelerimin kapalılığı da son buldu. Kolumu bu kez çeken kişi tanımadığım bir adamdı. Bana çapkınca gülerek bakıyordu. Yüzümde korkuyla karışık bir iğrenti o adamın mavi gözlerini gördüğüm an meydana geldi. Hemen sonra bakışlarım onun yüzünden etrafa kaydı. Gözlerim Alparslan’ı arıyordu. Karışık ruh halim bana yıllardır içimde yaşattığım kadını getirmişti. Kandemir değildim şimdi. Hazan’dım sadece. Onun baharı, onun kadınıydım. Güç de yoktu içimde, kötülüğün tek bir zerresi de. Sadece o vardı, ona duyduğum aidiyet vardı.

 

Bakışlarım etrafı kısa bir süre taradıktan sonra gördüm onu. Yerdeydi. İki adam kollarını sıkı sıkı tutuyordu. Bir kişi de başından tutuyordu. Dördüncü ve son kişi de ayaklarıyla bacaklarına bastırıyordu. Bağırıyordu Alparslan. Bağırarak bir şeyler söylüyordu ama bana değildi sözleri. Kolumdaki ele kitlenmişti sadece. Delirmiş gibiydi. Onu tutan dört adamın gücünü hafifletecek kadar delirmişti. Yerinde durmuyor, duramıyordu. Her geçen saniye daha çok hareket ederek onlardan kurtulmaya çalışıyordu. Öylesine bir deli gücüne sahipti ki dört kişi bile onu tutarken zorluk çekiyordu. Bakışım onun gözlerine kaydığında kolumdaki baskı çok daha fazla arttığı için yüzüm buruştu. Gözleri gözlerimde değildi ama acımı anlayarak yüzünü buruşturdu. Ardından ellerini yumruk yaparak tekrar o adamlardan kurtulmaya çalıştı. Bir yandan da bağırıyordu ama sesini kulaklarım işitmiyordu. Yutkunup gözlerimi kapattım ben de. İçime gözlerim kapandığı an o huzur tekrar zuhur etse de bu kez huzurum bir öncekinden de kısa sürdü. Zira kolumdaki el bedenimi çok daha fazla sert bir hamleyle çekerek yere düşmemi sağladı. Gözlerim refleksle açıldığında bu kez karşımda Dağhan vardı. Bana gülümseyerek bakıyordu. Bedenini hafifçe üstüme eğmişti. Kaşlarım ne dediğini anlamadığımdan havalandığında dudakları kıvrılarak zevkle yansıtıyordu sözlerini. Bakışlarında da aynı zevk vardı. Gözlerim tekrar açılıp kapandığında bedenim nihayet bir sesi algılayarak harelerimin açılmasını sağladı.

 

S*lah sesi…

 

Bakışım sesin geldiği yöne döndüğünde Alparslan yerde debelenerek elindeki s*lahı onu tutmaya çalışan adamlara doğru tutuyordu. Bacağını tutan adam ise yerdeydi. Muhtemelen Alparslan onu v*rmuştu. Ancak diğer adamlar üstüne çullandığından kurtulmayı başaramamıştı.

 

“BIRAK LAN! BIRAK SENİN A*NANI MEZARINDAN KALDIRI S*KECEĞİM BIRAK! DOKUNMA LAN ONA! SÜLALENİZİ S*KERİM LAN SİZİN! BIRAKIN LAN! BIRAKIN!”

 

Bakışım sözleriyle onda hakimiyet kurmaya devam etse de Dağhan’ın nefesini üstüme üfleyerek konuşması buna son verdi.

 

“Sence de biraz fazla gergin değil mi?” Bakışlarım gözlerinde duraksadığında sırıtışını büyüterek konuşmaya devam etti. “Muhtemelen…Muhtemelen Tufanlı şu an çok ilginç şeyler düşünüyor.” Sırıtışına kahkaha eklendiğinde Alparslan’ın bağırması yüzünü buruşturmasına neden oldu.

 

“Sen hiç… Bir kaplanın ceylan s*ktiğini gördün mü Kandemir?”

 

Sözleri karşısında bakışlarım kısa bir duraksama yaşadı. Ardından bedenim irkilerek yüzümü buruşturmamı sağladığında Dağhan benim yerime cevabı kendisi vererek eğildiği yerden doğruldu.

 

“Görmedin, öyle değil mi?” Başını aşağı yukarı sallayarak sanki ben onay vermişim gibi konuşmaya devam etti. “Güzel… Ben de görmedim.”

 

Sırıtışını bu kez zevk dolu bir ifadeye bıraktığında eli beline gidiyordu. S*lahını kavrayıp bana doğru havalandırdığı anda bu hamlenin açıklamasını işitmemi sağlıyordu.

 

“Ama bir kaplanın ceylanı avladığını… Gördüm.”

 

Sözlerini tamamladığı an s*lahın emniyetini kaldırdı. Bu esnada bakışım refleksle tekrar Alparslan’a döndüğünde onun üstüne çullanan bir ordu adamın altında kurtulmak için debelendiğini ama bana sesini dahi duyuramayacak kadar çok zorlandığını gördüm. Bakışlarım tekrar Dağhan’ı bulduğunda ise onun sırıtışı gözlerimi gördüğü an tuzla buz oldu. Yutkunarak kaşlarını çattı. Çattığı kaşları havalandığında başını sağa sola sallayarak elindeki s*lahı bedenime doğru tutmayı sürdürdü. Fakat aynı saniyelerde kurduğu cümleler s*lahı tutmasına da benim onu anlamama da engel oluyordu.

 

“Hayır… Hayal görüyorsun hayır! Hayır…”

 

Derin bir nefes vererek gözlerini sıkı sıkı yumup açtığında bakışları tekrar bendeydi ama bu kez çok daha yumuşaktı. Başını yeniden sağa sola sallayıp ellerini hafifçe salladı. Ben ne yaptığını hâlâ anlamıyordum. Aklından bir şey geçiyordu. Belki de bir halüsinasyon görüyordu. Açık konuşmak gerekirse zihnim onun ne gördüğünü anlayacak kadar yerinde bir akla sahip olmadığımdan idrak edemiyordum. Zira normal şartlarda Hazan Kandemir ne olduğunu anlayacak kadar zeki bir kadındı.

 

“Anne…”

 

Dağhan yalnızca mırıldanarak konuşsa da varla yok arasında çıkan sesini işittim. Hatta işittiğimi istemsizce şaşkınlığa bürünen ifademle ona da yansıttım. Fakat onun benim şaşkınlığımı görecek ya da bununla ilgilenecek kadar çok vakti olmadı. Zira duyduğum bir başka s*lah sesiyle bağırarak kolunu tutmaya başladı.

 

Bakışlarım sesin geldiği yöne şokla döndü sonra. Dağhan’ın acısı yankılanırken Alparslan’ın bağırması duraksamıştı. Zira gelen kişi Nişancı yani Arslan Tufanlı’ydı.

 

Başını dikerek nefret dolu bakışlarını Dağhan’da tuttu. Arkasında çok büyük bir kalabalık vardı. Arslan ise sanki bu kalabalığa yön veriyor gibi omzunu genişletmişti. Bakışları Dağhan’da kalırken elindeki s*lahla teker teker onun etrafındaki adamları *ndirdi. Ardından bakışları bana dönmeden kardeşini aradı. Alparslan’ın başındaki adamlar çoktan yeri boylamıştı. O ise ayaktaydı.

 

Sanırım s*lah sesiyle dikkatlerinin dağılmasını kullanarak yine çok kısa bir sürede hepsini nakavt etmişti. Arslan’ın gözlerinde kardeşini gördüğü an bir rahatlama oluştu. Öyle ki derin bir nefes vererek attı adımını. Alparslan ise abisiyle göz göze geldikten hemen sonra bakışlarını bana çevirerek koşar adım yanıma ilerledi.

 

Az sonra düştüğüm yerde dizlerini kırmıştı ve elleri yüzümü sarıyordu. Aynı saniyelerde dudaklarını sertçe alnıma bastırdı. Tenimden ayrılan soğuklukla paralel ise yeşillerini karalarıma sabitleyerek sordu sorusunu.

 

“İyi misin?” gözlerimin en içine sorgular bir tınıyla bakışını sürdürdü. Ancak ben ona olumlu ya da olumsuz yanıt veremeden yalnızca yeşillerine bakınmaya başladım. Bahar yeşili demiştim bir zamanlar gözlerine. Oysa şimdi anlıyorum ki gözlerinin yeşili bahardan dahi güzel. Koyu bir yeşil, kenarlarında nokta nokta siyahlıklar olan bir yeşil bu.

 

Alparslan sorusunu cevapsız bıraktığım için ellerini yanaklarımda gezdirerek iç çekti ve konuşmaya devam etti. Sesinde yoğun bir endişe mevcuttu.

 

“Hazan, güzelim…” Bakışlarını koluma çevirdiğinde bu kez hem sesinde hem de gözlerinde endişe vardı. Ayrıca o an fark ettim ki endişe ettiğinde onun gözleri kısılıyordu ve acı yüzüne çöktüğünde yeşilleri daha da koyulaşıyordu. “Kolun acıyor mu?”

 

Alnıma dudaklarını tekrar değdirerek sarıldığında sorusuna cevap vermemi bile beklememişti. Muhtemelen cevabı duymaya da hazır değildi. Zaten benim cevap verecek takatim de bedenimde yer almayı bırakmıştı.

 

Sıkı sıkı sarıyordu tenimi. Bir yandan da kokumu içine çekerek fısıldamaya devam ediyordu. Fakat sözleri kulaklarıma ilişmeyi yeniden bırakmıştı. Zira bütün dikkatim arkamdaki manzaraya kaymıştı. Arslan Tufanlı kolunu tutarak kıvranan Dağhan’ın başındaydı. Daha doğrusu üstündeydi. Vuruyordu ona, y*mrukları Dağhan’ın yüzünde geziniyordu. O elini kaldırıp indirdikçe gördüğüm kadarıyla parmaklarının arasında m*şta vardı. Y*zünü p*rçalamaya ant etmiş gibiydi.

 

Alparslan bedenimi daha sıkı sardığında dikkatim yeniden onun üstünde toplandı. Yüzü gözü dağınıktı. Dudağı p*tlamıştı. Sol yanağında m*rluk vardı. Ancak o gülümsüyordu. O kadar adamın arasında kıvranmamış dakikalarca d*yak yememiş gibi bana gülümsüyordu. Belki de gülümsemesinin bir nedeni de buydu; o yalnızca d*yak yerken ona saldıran adamlar şu an sırat köprüsüne diziliyordu. Gözlerimin içine bakarak bu kez yanaklarımı öptü. Öpüşü de bakışı da tedirgindi. Sanki tam şu an varlığıma şükrediyordu. İçeride beni affetmediğini söylememiş gibi şu an varlığıma şükrediyordu.

 

“Baharım…” yutkunarak sürdürdü sözlerini. “Küçük baharımızı getireceğim sana. Arkandaki l*şi de gözlerinin önünde ö*düreceğim. Tamam mı? Gözlerime…Gözlerime bak!” elleriyle gözlerine doğru çevirdi yüzümü. “Gözlerimin içine bak ve bana iyi olduğunu söyle!” göz göze geldiğimiz an harelerim istemsizce aşağı doğru kaydı. Fakat Alparslan bunu aynı saniyelerde fark ederek yüzümü daha sert bir şekilde tutmaya başladı. “Hazan…” bakışlarımı tekrar güçlükle gözlerinde sabitlediğimde yutkunarak sürdürdü sözlerini. “Neyin var güzelim? Bak bana! Neren acıyor?”

 

Gözlerim tekrar istemsizce kapandı. Az sonra yüzümde hissettiğim soğuk elle gözlerimi açtığımda Alparslan’ın başımı göğsüne yasladığını gördüm. Alnımdaki soğuk el ise üstüme merakla eğilen bir başka adama aitti.

 

Dayı…

 

Yara olmayan eliyle ateşimi kontrol ediyordu. Alparslan ise tedirginlikle bana bakıyordu.

 

“Ateşi var uşağum, bizim eve götürelim Huriye bir çor-“

 

Tufanlı refleksle başını Dayı’ya doğru çevirdi. Sesinde de kalbinde de öfke vardı. Kalbindeki öfkeyi başımın göğsünde olmasıyla anlıyordum. Yüreği hızla çarpıyordu duvarına.

 

“Kes sesini Dayı! Benim ailem, benim kadınım. Ne yapacağımı sana soracak değilim.”

 

Dayı hâlâ alnımda olan elini yavaşça çekip havada asılı bırakmaya başladı. Eli titriyordu. Anladığım ve düşündüğüm kadarıyla bu sözü beklemiyordu. Zira Alparslan onun adını anarken bile saygıdan bedenini dikleştiren biriydi. Şu an onunla bu minvalde konuşması benim bile beklemediğim bir durum oldu.

 

“Eyvallah oğlum. Sen yine de çorba et kıza. Hastadır.”

 

Alparslan Dayı yeniden konuşurken bedenimi daha sıkı sarmaladı ve saçlarımın arasına kısa ama yakıcı bir öpücük bıraktı. Gözlerim o öpücüğün etkisiyle yavaş yavaş kapandı sonra. Bedenim uykuyu kendine yeniden hapsediyordu ancak bu kez etraftaki sesleri işitiyordum. Alnımda bir el daha vardı şimdi. Ancak bu elin Alparslan’ın olmadığını biliyordum. Hissederdim ben onun dokunuşunu, tenim tenini tanırdı çünkü.

 

“Abim…”

 

Arslan’ın sesi…

 

Kardeşine sesleniyor. Hasta olan yardıma ihtiyacı olan benim ama nedense herkes onunla ilgileniyor, onunla konuşuyor.

 

Hıçkırık sesi…

 

“Abim…”

 

Alnımdaki el çekiliyor ve abisinin onu zikredişi sürüyor. Hıçkırık sesi daha derin bu kez; çok daha derinden ve yakından geliyor.

 

“Geçecek aslanım.”

 

Hıçkırık sesi tekrarlandığında kulaklarıma muhtemelen Alparslan’ın abisinin sesi ilişiyordu. Onun sesini andıran ama biraz daha kısık ve çatallaşmış bir ses duymuştum. Arslan Tufanlı’nın duygulanma ihtimali olmadığından kapalı olan gözlerime rağmen kaşlarım çatılsa da anlamıştım bunu.

 

“Kes lan! Kes s*ktirin gidin burdan!”

 

Cümlelerini nefretle zikretmeye devam ederken bir yandan da ellerini saçlarıma daha sıkı sıkıya doladı. Sanki onlara nefret kusarken benim varlığıma sığınıyordu. Sanki yaşadığımız şey bütün yavrularını kartala kaptıran bir kuşun yara bere içinde kalan tek evladını kanatları arasına almasıydı. Ben onun ailesinden kalan tek kişiydim; yaralıydım, bedenim kanlar içindeydi ama soluğum kesilmemişti.

 

Saçlarımın arasından öperek iç çektiğinde öptüğü yerde bir ıslaklık oldu. Ağlıyordu. Sessiz sessiz ağlıyordu. Belki benim halime belki de düştüğümüz duruma ağlıyordu ama yaşlarını akıtmaktan geri durmuyordu.

 

“Dağhan bende ama Sancar… Alya’nın yerini bildiğini öğrenmiştir. Kaçırmıştır çoktan.”

 

Arslan onun sözlerini duymazdan gelerek konuşmaya devam etti. Alparslan ise bu kez sözlerine cevap dahi vermedi. Dudaklarındaki ıslaklık alnıma yaslandı. Öpmese de uzun uzun dudağını alnımda tutarak varlığını hissetmemi sağladı. Arslan’ın sözleri ise hız kesmeden devam etti.

 

“Kurşun aradı beni. Alparslan… Hata yapıyorsun koçum. O it seni komaya soktu. Başımıza ne geldiyse o it yüzünden gelmedi mi? Sancar’ı bitirmek için Sancar’ın itinden mi medet umacağız?”

 

Alparslan abisinin bu sözlerini de duymazdan geldiğinde bedenimin alt kısmına doğru ilerleyen bir çift el hissettim. Umursamıyordu abisinin sözlerini. Cevap vermeye dahi gerek duymuyordu. Yalnızca benimle ve bedenimin sağlığıyla ilgileniyordu. Hissettiğim o eller bacaklarımın arasına yerleştiğinde beni yavaşça kucağına aldı ve ayağa kalktı. Gözlerim bu esnada istemsizce aralansa da yalnızca ellerimi boynuna dolamama izin verecek kadar açık kaldı. Hemen ardından tekrar kapandıklarında başım omzuna yavaşça düşüyordu.

 

…………………………………………….

 

İki gün sonra

 

His nedir, ya da kısaca daha doğrusu benim deyimimle kısaca hissetmek nedir? Eline batan kıymığın acısıyla yüreğine düşen korun yangısı bir midir? İnsan neyi, neden hisseder? Peki bu hissettiği şeylerin sonuçları ne olabilir? Alparslan’ın hissettiği o kor öfke ile başlayacağım sözlerime. Zira içimi şu an en çok acıtan öfke bu. Bir zamanlar Dayı’nın beni uyarmasının da yıllarca ondan kızını saklamasının da nedenini şimdi çok daha net bir şekilde anlıyorum. Hisleri onun aklını başından aldı. Esasen bu kitabı okuyan herkesin hakim olduğu bir şey bu. Çünkü Hazan Kandemir kızının acısıyla aklını yitirdi. Öyle değil mi?

 

Alparslan Tufanlı ise Hazan Kandemir’in yitik aklını dahi başına getirecek kadar ileriye gitti. Hüseyin, abisinin en yakın adamı; Oliver, benim en sadık ikinci adamım. İkisi de nefes almıyor. Dağhan’ın ülkede ve yurtdışında yer alan bütün evleri, iş yerleri, otelleri, kumarhaneleri…

 

Hepsi yok oldu. Hepsini iki gecede p*tlattı. Kızımızı bulduğunu söylediği o iki gecede yaptı bunları. Yetmedi ama, sonrası çok daha ağır sonuçlarla geldi. Kendi canını, ailesinin canını ve mal varlığını riske atarak v*rulmasına rağmen kaçan Dağhan Taşdelen için ‘Tetikçi’ adını kullanarak arama emri çıkarttırdı. Bunca olan bitenin bir sonucu oldu, olmak zorundaydı.

 

Tetikçi şu an kimliği belirsiz bir ö*güt lideri olarak anılsa da İnterpol tarafından aranıyor. Alparslan benim ona söylediklerimle hissettikleri dolayısıyla bütün hayatını alt üst etti. Yalnızca kendi hayatını değil; benim ve çok daha önemlisi kızımızın hayatını da mahvetti.

 

Hissetmek diye başladığım bu sözlere Alparslan’ın hislerinin geldiği noktayla devam etmemin bir nedeni var:

 

Hissetmenin ne kadar büyük aynı zamanda da ne kadar korkutucu bir lütuf olduğundan bahsetmek istiyorum. Zira günlerdir mücadele ettiğim zorluklar karşısında sözlerime başlayabileceğim tek kelime bu.

 

Annemi küçüklüğümde kaybettim. Onu kaybettiğimi uzunca bir süre anlayamasam da hissettim. Böylelikle hissettiğim ilk şey yokluk oldu. Sonra acı…

 

Tuğrul bütün hırsını öfkesini benden, bedenimden çıkarırken hissettiğim ikinci şey acı oldu. Üçüncü hissim de bu acının gölgesinde gelişti; aşk. Alparslan’ın, bir zamanlar benim için Alp olan o adamın yüreğimde açtığı yerin adı aşktı. O ana dek tattığım en güzel duygu buydu. Ancak bu güzel duygu yerini ihanetin acısına bıraktı. Tekrar acıya teslim olan ruhum bu kez de evlat sevgisinin hissiyle yaşama tutundu. En nihayetinde onu da yitirmemle acı bedenime yeniden kök saldı.

 

Bunları neden anlatıyorum? Ne anlatmaya çalışıyorum?

 

Sözün, sözlerimin özü şudur ki; İnsan yaşadığı her acının sonunda o acıyı iyileştirecek bir sevgiyle mükafatlandırılır. Fakat bu o insanın ömründe son kez acı çektiği anlamına gelmez. Yiten o acı her seferinde daha büyüğüyle gelir. Ancak her seferinde daha az acıtır. Zira insan önceki acılarının ve acının meyvesi olan sevgilerin verdiği güçle daha çoğuna daha sağlamca göğüs gerer.

 

Bu hissettiğimiz acıların sevgiyle bütünleşerek anahtar kilit uyumuna erişmesini sağlar. Ancak bu uyuma istisna olan tek his öfkedir. Öfke hiçbir duyguyla bağdaşmaz; yalnızdır. Onun bu yalnızlığı tadan insanı yalnızlaştırdığı gibi yaralarının kapanmasına da mani olur.

 

His derken Alparslan’dan bahsetmemin nedeni işte tam olarak burada yatıyor. Benim yıllardır içimde beslediğim tek hissi iliklerine kadar yaşayarak çevresine zarar veriyor. Öyle ki dün gece abisi onu zorla bir odaya kapattı. Dayı ile birlikte Sancar’ın evine b*skın düzenleyeceklermiş. Bana son anda haber vermek aklına geldiği için evlerine gittim. Alparslan’ın bir odada tutulduğunu da o eve gittiğimde öğrendim.

 

Şimdi içtiğim onlarca ilaçla ve *lkolle ayakta durmuyormuşum gibi sağlam adımlarımı onun tutulduğu odanın önünde sonlandırıyorum. Yanımda Arslan Tufanlı var. Bir eliyle kulpu sıkı sıkıya kavrayıp sessizce yutkunarak gözlerini bana çeviriyor. Bakışlarımız anında denk düştüğünde benim gözlerimdeki yorgunluğu görerek bıkkın bir nefes veriyor.

 

“Hazan, içeri girdiğinde onu sakinleştirmek gibi bir şey yapacaksan… Yani… Yapabiliyorsan yap. Ama… Sakın dışarı çıkmasına izin verme.”

 

Gözlerimi devirerek onun sözlerine kulak asmayacağımı içimden geçirdim. Zira ne yapacağımı gayet iyi biliyordum. İçeride zapt etmeye çalıştıkları o adam benim kızımın babasıydı. Aksi ne kadar çok ben tarafından iddia edilmiş olursa olsun Alparslan benim şu hayatta en iyi tanıdığım insandı.

 

“Akla ihtiyacım yok. Ne yapacağımı biliyorum.”

 

Arslan göz devirerek tekrar iç çektiğinde kapının kilidini yavaşça açarak sözlerini sürdürüyordu.

 

“Ben yine de söyleyeyim de. İki gün önce seni hastaneye yatırıp Dağhan’ın adamlarının bir tarafına el b*mbası yerleştirmiş. Ne yapacağı belli olmaz.”

 

Dudaklarımın içini ısırarak bakışlarımı tavana diktiğimde ona hak vermiş olmanın rahatsız edici yanıyla boğuşuyordum. Evet, olmuştu öyle bir şey. Alparslan nereye saldıracağını şaşırmıştı. Bu olayın ardından uçağıyla Hollanda’ya gitmiş. Orada kızımızı bulamayınca da devlet yetkililerine saldırmak için plan yapmış. Arslan Tufanlı kardeşinin Hollanda’da yaptığı bu dahiyane planı son anda öğrenerek engel olmuş.

 

“Belki öfkeyle hareket ediyor ama herkese hak ettiğini yapıyor. Onu böyle odalara kapatarak nefretini daha çok kazanıyorsun.”

 

Arslan sözlerimle ağzını açtığı esnada kapı hafifçe aralanıyordu. Benim bakışlarım da bu yüzden odanın içindeydi.

 

“Kardeşim o benim. Aslanım zarar görmesin diye-“

 

Sözleri kapıyı tamamen araladığı an bölündü. Aynı saniyelerde başımı içeri doğru uzatarak nefesimi tuttum. Alparslan’ın yalıdaki odasıydı burası. Başımı uzattığım an içime dolan o yoğun erkeksi koku içime dolarak beni sarhoş etse de karanın hakimiyet kurduğu odanın etrafını saran soğukluk bu sarhoşluğa son verdi. Zira tam karşımızdaki pencere sonuna dek açıktı.

 

Arslan Tufanlı bu açıklığı fark ederek hızla odanın içine daldı.

 

“S*ktir…S*ktir…”

 

Aralanan ağzımı kapatma gereği dahi duymadan odada adımlarımı ilerlettim. Bakışım refleksle cama değil de onun s*lahlarının olduğu yöne çevrildi. Büyük, ahşap bir dolabın içinde yüzlercesini saklıyordu. Ancak o dolap şu an bomboştu. Dişlerimi sıkarak bakışlarımı yeniden pencereye çevirdiğimde Arslan omzuma çarparak hızla odadan çıktı. Kaçtığı pencere arka bahçeye bakıyordu. Pencerenin kulpunda zorlama vardı. Muhtemelen abisi kaçmaması için kulpu kilitlemişti. Camlar zaten kırılmazdı. Alparslan kilidi kırarak aşağı atlayıp kaçmış olmalıydı. Adımlarımı boş odanın içinde gezdirmek yerine olduğum yere çakılı kalmayı tercih ettim. İki gündür ne yapacağımı bilmez bir haldeydim. Önce hastalanmıştım. Ardından krizlerim düşünmemi bile engellediği için doktoruma danışmadan kısa bir süre kullanıp uzun vadede *ntihar isteğimi tetikleyen antidepresanlarımdan birine başlamıştım. Kısa dönemde zihnimdeki tüm sesleri susturuyordu. Uzun dönemde ne yaptığıyla ilgilenecek kadar vaktim yoktu. Derin bir nefes vererek ne yapacağımı düşünmeye başladım. Kızım için, kızımız için onunla birlikte hareket etmem ve onu yalnız bırakmamam gerekiyordu ama Alparslan inatla tek başına hareket ediyordu. Bana da ötelemeye çalıştığım hastalığım ve içimi kemiren acım kalıyordu. Kapıya doğru istemsizce attığım bir adım duyduğum sesle tökezleyerek gerilememe neden oldu.

 

Dışarından güçlü bir s*lah sesi gelmişti. Bu sese birden fazla insanın attığı çığlık sesi ve Arslan Tufanlı’nın bağırması eşlik ediyordu. İçime dolan bir acı ve kuşkuyla korkudan titreyen bedenime rağmen hızla aşağı indim. Dizlerim tutmuyordu. Ayağımdaki ayakkabılar yere ulaşamıyordu. Yaşadığım şok bunların çok daha ötesindeydi. Nefes almama dahi müsaade etmiyordu. Kısa bir süre sonra titrek adımlarım kapının önünde son bulduğunda iki gün sonra ilk kez gördüm onu.

 

Alparslan…

 

Elinde oldukça büyük bir ağır s*lah vardı. Abisine doğru tutuyordu. O kadar tuhaftı ki görüntüsü, o kadar benim sevdiğim adam değildi ki…

 

Üstü başı toz içindeydi. Kaşı patlamıştı. Saçları dağınıktı. Gözlerinde ise tek bir ifade dahi yoktu. Savaşta bütün sevdiklerini kaybettiği için düşmana hiç olmadığı kadar çok öfke duyan ve hırstan gözünün başka hiçbir şey görmediği bir muhafıza benziyordu. Tek hedefi düşmanı yok etmekti. Ancak şu an karşısındaki düşmanı değil; abisiydi.

 

“Alparslan…”

 

Dilimden adının döküldüğü o kısacık anda eşikten bir adım daha attım. Aynı saniyelerde onun bakışları benim gözlerime kilitlendi. Yeşil hareleri karalarımla bütünleştiği an ise bakışlarındaki ifadesizlik yerini yavaş yavaş tebessüme bıraktı. Sanki gözlerime ilk defa bakıyordu. Sanki bana ilk kez aşık oluyordu. Başını hafifçe yana yatırdığında bu tebessüme azar azar acı eklemeye başladı. Yutkunarak dudaklarını sağa doğru kıvırıp mırıldandı.

 

“Hazan…”

 

Ben onun bu haliyle umut dolduğumda içimdeki hissizliğe rağmen bir adım daha atarak ellerimi ona uzattım. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum.

 

“Ne… Yapıyorsun?”

 

Sözlerimle omuzlarını tekrar dik konuma getirerek yutkundu ve bakışlarını benden koparmadan abisine tamamen dönüp s*lahını nişan aldı.

 

“Kızımızı buluyorum.”

 

Duyduklarımla kaşlarımı çatarak tekrar yutkunduğumda yüzümde şaşkın bir ifade hakimiyet kuruyordu.

 

“Abine saldırarak mı?”

 

Yeniden omuz silktiğinde bu kez gülümsüyordu ve gülümseyişi öfke doluydu. Bir psikopat kadar ani ruh hali değişimlerine sahipti ve sanırım bu cümledeki gibi kelimesi fazlalık oluyordu.

 

“Alparslan yeter. SENİN A*NA KOYACAĞIM LAN ŞİMDİ YETER!”

 

Arslan’ın bağırmasıyla bakışlarım o yöne döndü. Yüzünde korkunç seviyede bir öfke vardı. Alparslan ise onun öfkesinin aksine kahkaha atarak karşılık veriyordu abisine. Çıldırmış gibiydi ama bu öfkesinin nedeni çok meçhuldü.

 

“Koysana!” kıkırtısını çok daha büyük bir kahkahaya dönüştürerek konuşmaya devam etti. “YİYORSA KOYSANA LAN!” havaya doğru at*ş açarak sözlerini sürdürdü. Bu sırada bir yandan da kahkaha atmaya devam ediyordu. Sanki kafayı yemiş gibiydi. Sözlerini çıldırmışçasına işitmemizi sağlıyordu.

 

“KOYMAZSAN ADAM DEĞİLSİN!”

 

Arslan Tufanlı da öne doğru bir adım atarak öfkeyle soludu. Etrafımızı evi çevreleyen adamlar ve yalıda çalışan kadınlar sarmıştı. Herkesin gözünde bir korku ve şaşkınlık vardı. Bunların nedeni Alparslan’dı. Bütün bu insanlar- ben de dahil- ona ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. Alparslan hiç görmediğim kadar çok tuhaf bir kimliğe bürünmüştü.

 

Abisi ikinci adımını attığında evde Elif’in olmaması içimi az da olsa rahatlattı. Zira anne oluşum bir başka yavruyu diğer insanlardan çok daha erken düşünmemi sağlıyordu. Onun bu manzarayı görmemesi gerekiyordu. Fakat içime kuşkuyu salan şey ise Dayı’nın da olmamasıydı. Arslan Tufanlı Alparslan’ın odasına çıkarken bana ondan söz etmemişti. Yalnızca Tetikçi’nin deli halleri yüzünden kızını gönderdiğini söylemişti.

 

Arslan nihayet üçüncü adımını da attığında s*lahını ona doğrultuyordu. En az kardeşi kadar öfke doluydu bakışları. Ancak ondan tek bir farkı vardı; Arslan s*lahı ona doğrulturken kardeşinin aksine tereddüt ediyordu.

 

“YETER ALPARSLAN! YETER LAN! EN İYİ ADAMIMI VURDUN! LAN A*INA K*DUĞUM EVİMİ T*RADIN LAN! DERDİN NE LAN SENİN? DERDİN NE!”

 

Alparslan omuz silkerek kahkahasını şiddetlendirip elini refleksle s*lahına daha çok yasladı.

 

“DERDİM SENSİN ABİ!”

 

O sözlerini sürdürürken abisi lafı ağzına tıkayarak öne atılıyordu.

 

“NEYMİŞ LAN SENİN BENLE DERDİN? BEN SANA NE YAPTIM!”

 

Alparslan bir adım daha atarak tam ortalarında kalmamı sağladı. Ben de bakışlarımı ikisi arasında gezdirerek derin bir nefes verip şoku atlatmaya çalıştım ancak bu mümkün olmadı. Zira kavgaları daha da şiddetlendi.

 

“NEREDE LAN MALLAR? ÖNCE O P*Çİ KAÇIRDIN! SONRA MALLARIMI ÇALIP BENİ EVE KİLİTLEDİN LAN!”

 

Alparslan’ın sözleriyle bakışım tekrardan abisine döndü. Neyden bahsettiklerini dahi anlayamadığım bir konuda isyan ediyordu. Mal diye kast ettiği şey muhtemelen s*lahtı. Kaçırdığını söylediği kişi de Dağhan olmalıydı. Zira Alparslan beni alıp evden uzaklaştırırken abisi Dağhan’ı dövüyordu. Yani en azından o güne dair hatırladığım son şey buydu. Uyandığımda karşımda Çisem vardı. Alparslan beni hastaneye ve Dante’ye emanet ederek gitmişti.

 

“SENİN MALININ A*NA KOYARIM LAN! SEN KİMİN MALINA BENİM DİYORSUN!”

 

Arslan Tufanlı hızlı adımlarla tek bir an dahi duraksama yaşamadan kardeşinin yakasına yapıştığında ben istemsizce elimi ağzıma atarak izlemeye başladım onları. Arslan oldukça sinirliydi.

 

“BABAMIN VASİYETİNİ NE ÇABUK UNUTTUN LAN! BANA BIRAKTI HER ŞEYİ! İMPARATOR DA SENSİN LİDER DE SENSİN DEDİ! ŞİMDİ KİMİN MALINI KİMDEN ALMAYA KALKIYORSUN LAN SEN?”

 

Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp açtığım esnada duyduğum sözlerin gerçek olduğunu idrak etmesi için beynime emirler yağdırıyordum. Arslan Tufanlı az önce kardeşine kafa tutmuştu. Bütün her şeyin ona ait olduğunu iddia etmişti. Daha doğrusu öyle olduğu gerçeğini yüzüne vurmuştu ama burada büyük bir haksızlık vardı. Zira Arslan Tufanlı baba olduktan sonra bütün işleri kendi rızasıyla kardeşine devrederek kenara çekilmişti. Nişancı’nın hüküm sürdüğü günler Tetikçi doğduğunda son bulmuştu.

 

Alparslan öfkeyle sırıtarak elindeki s*lahı sertçe yere fırlattı. Aynı saniyelerde abisini de yere itiyordu. Bu sayede Arslan Tufanlı s*lahla eş zamanlı olarak yere düştü. Alparslan ise abisinin üstüne eğilerek kahkaha atmaya başladı.

 

“SENİ DE SENİN MALINI DA S*KEYİM LAN! BABANIN D*LÜSÜN LAN SEN! BEŞ PARA ETMEZSİN! A*INA KOYMAK İÇİN S*KİMİ AÇMAMA DEĞMEZSİN NİŞANCI! MALMIŞ(!) O MALIN KAÇ KURUŞUNDA PAYIN VAR LAN SENİN? HOLDİNGTE TOPLANTI YAPMAYA BENZEMEZ LAN BU İŞ!”

 

Arslan Tufanlı kardeşinin sözlerine karşın ağzını açarak yerinden doğrulmaya çalıştı. Ancak Alparslan onu tekrar yere ittiğinde belinden başka bir s*lah çıkarıyordu. Fakat benim bu mücadeleyi daha fazla izleyecek vaktim yoktu. İki gündür onlarca ilaçla ayakta duruyordum. Gram uyku uyumamıştım. Yaptığım tek şey Alparslan’a ulaşmak olmuştu. Zira onun kızımızı bulmak için ne yaptığını bilmeden tek başıma hareket etmem doğru olmayacaktı ve o şimdi karşımdaydı. Fakat vaktini de vaktimizi de boşuna harcıyordu.

 

Duruşumu dikleştirerek az önce ayağımın yakınına düşen s*laha düşünmeden eğilerek elimi uzattım ve çevik bir hareketle onu yerinden kaldırdım. Hemen sonra bakışlarıma eklediğim korkusuz ve güçlü ifadeyle onlara doğru nişan aldım.

 

Karşımda Arslan yerdeydi ve doğrulmaya çalışıyordu. Alparslan ise onu ayağa kaldırmak için yakasını kavrıyordu. Benimse elimde s*lah vardı ve tam o ikisinin arasından geçecek şekilde konumlanıyordu. Öyle de oldu. Elimdeki s*lah tam ortalarından geçirdi m*rmisini. İkisi de şaşkınlıkla karışık bir korku yaşayarak bana baktıklarında Alparslan’ın gözlerindeki korku beni görmesiyle silindi. Gülümseyerek göz kırptığında ben bu ifadesini umursamadan tam karşılarına geçerek öfkeyle soluyup sözlerimi işitmelerini sağladım.

 

“Bu saçmalığa şu an son vereceksiniz. Çünkü şu an aranızdaki…” Bakışımı ikisinde de gezdirerek sürdürdüm sözlerimi. Daha doğrusu üstüne bastırarak detay ekledim. “Aramızdaki tek mevzu benim kızım.” Kızım kelimesi dilimden döküldüğü an Alparslan aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak bir elini saçımın önüme düşen buklesine atıp gülümsemeye başladı. Onu ilk kez bu kadar uzun süredir anlayamıyordum. Zira Alparslan birden fazla duyguyu bir arada yaşıyordu.

 

Ben bir adım gerileyerek onun dikkatini toplamasını sağlamaya çalıştım. Ancak bunu yapmamdaki esas neden gücümü korumaya çalışmaktı. O bana bu kadar yakın bakarken ben sözlerime odaklanamıyordum.

 

Bakışım yeniden ikisi arasında gezintiye çıkarken sözlerim sürüyordu. “Kızımı bulduktan sonra ne b*k yiyorsanız yiyin. İster birbirinizi vurursunuz, isterseniz de tüm servetinizi yok edersiniz. Zerre kadar umurumda değil.”

 

Alparslan bana gülümseyen bakışlarını sürdürerek iç çekişini fısıltılarla duymamı sağladı. Cevabını zannediyorum ki umursamazlığıyla veriyordu. Şu an asıl umursadığı şey evladımızı zikretmem olmalıydı. Az önce öfkeden abisine s*lah çeken adam şu an her saniye yüzüme daha çok yaklaşarak kokumu içine çekiyordu.

 

“Bahar…” Fısıltıdan ibaret sesiyle ona dönmemi sağladığında abisi ayağa kalkıyordu. Alparslan ise dudaklarımız arasında milim mesafe bırakarak devam etti. “Benim baharım…” O mesafeyi de sıfırlayarak şaşkınlığımdan faydalanıp s*lahı indirmemi sağladı ve yavaşça dudaklarını dudaklarımın üstüne getirerek konuşmaya devam etti. “Kaç ay kaldı?” dudağıma kısa bir öpücük bırakarak devam etti. “Doğuma ne kadar var?”

 

Yutkunarak dudaklarından dolayısıyla ondan uzaklaştım. Bu sırada aklımda birden fazla hakimiyet kurarak yaşadığım şaşkınlığı vücut dilime yansıtmamı sağlıyordu. Zira Alparslan şu an kızımıza hamile olduğumu düşünüyordu. Aklını kaybetmiş olmalıydı.

 

“Senin ben beynini s*keyim!”

 

Şaşkınlığım refleksle duyduğum yöne kaydığında Arslan’ın tam arkamızdan kararlılıkla başını sallayarak kardeşine küfrettiğini gördüm. Dudağı patlamıştı. Oradan sızan kırmızı sıvıya aldırış etmeden sözlerini sürdürdüğünde Alparslan iki elini birden yanaklarıma atarak benim dudaklarıma bakıyordu. Abisini duymuyor ya da umursamıyordu.

 

“Senin kafanın içine o beyni sokanı da o beyni kullanmayan aklını da yedi ceddini de s*keyim! “

 

Ben bu duyduklarımla gözlerimi sıkı sıkı kapatıp açtım. Zira aklım zaten büyük bir yanılgı içindeydi ve bu yanılgı ilaçlarla ayakta kalan zihnimi her geçen saniye daha çok hiçliğe sürüklüyordu. Bakışlarım yeniden onu bulduğunda abisini duymazdan gelerek önce dudağımın kenarını ardından yanaklarımı ve en sonunda alnımı öptüğünü hissederek ani gelen üşümeyle irkildim. Alparslan onu umursamayışının son vurucu hamlesini de elini karnıma yerleştirerek yapıyordu.

 

“YETER LAN! BANA BAK BANA!”

 

Alparslan abisinin sözlerini tekrar işittiğinde benim gözlerimde olan bakışı yavaş yavaş öfkeye büründü. Bu öfke öylesine güçlüydü ki gördüğüm harelerin içindeki o acı kıvılcımı gördüm. Öfkesiyle paralel olarak başını hafifçe yana yatırarak kıkırdamaya başladı. Ben yeniden ağzımı şaşkınlıkla aralarken ise ani bir şekilde elimdeki s*lahı alarak arkasına döndü ve abisinin kafasına o s*lahla vurdu. Az önceki şoku atlatamadan yaşadığım bu ikinci şokla daha doğrusu endişeyle bağırarak öne atıldım.

 

“ALPARSLAN! DUR NE YAPIYORSUN?”

 

Ben bağırarak onlara doğru öne atıldığımda Alparslan abisini çoktan yere yatırmıştı ve elindekiyle başına vuruyordu. Delirmiş gibiydi. Asıl delilikse bu değildi; abisi az önce küfretmemiş gibi karşılık vermeden ellerini yere uzatmıştı. Kardeşinin vuruşlarından zevk alıyor gibi bir ifadeye bürünmüştü. Bunu fark ettiğim an ne yaptıklarını anlayamadığım halim çok daha fazlasını yaşamaya başladı. Ağzımı birkaç kez aralayarak öne atıldım. Arada bir de etrafımızı sarmalarına rağmen korkulu bakışlarla tepki vermeden onları izleyen adamlara bakıyordum. Ben aşağı inene kadar ne olmuştu, Alparslan abisine ne için bu kadar öfkeliydi? Kontrolüm dışında bir şeyler yaşanıyordu ve ben buna engel olamıyordum. Ellerimle onun yakasını arkasından tutarak abisine vurmasını engellemeye çalıştım. Yaptığım hareket onu geriye çekmekti. Başarılı olamasam da gücünü hafifletmeme yarıyordu.

 

Buna rağmen Alparslan hareketlerine aynı ciddiyetle devam etse de abisi birkaç saniye sonra hafifçe kıkırdayarak yerinden sertçe doğrulup onu itti. Arkasından ben de çektiğim için Alparslan sendeleyerek geriye düştü. Düşüşü benim bedenimi de onun bedenine hapsetmişti. Alparslan geriye doğru, benim üstüme düşmüştü çünkü. Onun o ağır cüssesini üstümde hissederek acı bir çığlık attığımda Arslan Tufanlı panikle kardeşini üstümden çekmeye çalışıyordu. Aklı başından gitmiş olan Alparslan ise ne yaptığının farkına dahi varamamıştı. Boş boş etrafa bakınarak göz kırpıştırıyordu. Ben yeniden bağırarak onu üstümden atmaya çalıştığımda abisi nihayet başarılı olarak Alparslan’ı üstümden kaldırıp yana savurdu. Bir elini bana uzatarak ‘İyi misin?’ dedi sonra.

 

Alparslan da abisinin sözünü duyduğu an düştüğü yerden doğrularak bana doğru koşmaya başlamıştı.

 

“Gülüm…”

 

Uzunca bir süre sonra ilk kez alışık olduğum ses tonuyla bana elini uzattı. Ben sanki üstümden tır geçmiş gibi hissettiğim için yüzümü buruşturarak yerimden yavaşça doğrulmaya çalıştım. Arslan Tufanlı da doğrulmamla paralel elini daha yakınıma konumlandırarak yardım etme isteğini yineliyordu. Tam onun yardımını refleksle kabul ederek elini tuttuğum an ise Alparslan’ın oldukça yüksek çıkan sesiyle irkilerek bakışımı çevirdim.

 

“LAN!”

 

Sert bir hareketle abisini itip elimi aynı sertlikte tutarak ayağa kalkmamı sağladı. Ben bu esnada düştüğü yerden şokla kardeşine bakan abisinin yüzünü inceliyordum. Arslan oldukça sert ve şaşkın bir bakışla ona bakıp başını aşağı yukarı salladı. Ardından ayağa kalktığında Alparslan düştüğüm için toz olan ellerimi özenle temizliyordu.

 

“Senin a*ına k*yacağım oğlum!” başını kararlılıkla sallayarak devam etti. “Sen bekle… Şu kız bir gitsin ben sana yapacağı biliyorum.”

 

Alparslan arkasını ellerimi bırakmadan dönerek aynı psikopat gülüşü abisine gönderdi ve sözlerine ciddiyet ekledi.

 

“Cengo hanımefendiyi evine bırakın.” Bakışlarını adamlarından abisine çevirerek devam etti. “Gel lan hadi!”

 

Seslendiği adam bana doğru ilerlemeye başlarken bir iki adım gerileyerek abisinin de aynı sert ifadeyle onu onayladığını görerek ifademe tedirginlik ekledim. Arslan Tufanlı gömleğinin düğmelerini açıyordu. Alparslan ise kollarını sıyırarak başını sağa sola sallıyordu. Sanki bir kafes dövüşüne hazırlanıyorlardı.

 

Koruma bana yaklaşarak başını çevirmeden eliyle garaj tarafına ilerlemem için komut verdi. Ben bunu reddederek elimi tehdit pozisyonuna getirdiğimde ikisine de itaat etmediğimi gösteriyordum.

 

“ÇEKİL KENARA! HİÇBİR YERE GİTMİYORUM!”

 

Koruma Alparslan’a doğru başını ilerletirken o sert çıkışımı duyduğu için bakışlarını bana çevirerek yüzüne beni rahatlatmak için bir tebessüm ekledi. “Gece seni görmeye geleceğim. Sabah da baharımızı getireceğim sana. Şimdi Dantellinin yanına git. Tamam mı?”

 

Tek kaşımı havalandırdığım esnada ne dediğini anlayamamıştım. Daha doğrusu tek bir kelimesini.

 

Dantelli…

 

Yutkunarak diğer kaşımı da havalandırdığımda Arslan sözlerine devam ettiği için bneim konuşmam başlamadan bölünmüştü.

 

“Hazan evde duracak. S*ke sürülecek aklın yok senin! O dantelli sütyen mi sahip çıkacak lan kıza! Sancar bir yandan Yılmaz abinin adamları bir yandan…” Yutkunarak gözlerini kapatıp açarak devam etti sözlerine. “Hazan’ı Dayı’m koruyacakmış.”

 

Alparslan duyduğu sözün etkisiyle öfkeli bir refleksle bürünerek döndü arkasını. Ardından ellerini yumruk yaptığını görerek bu mevzunun onda tahminimden çok daha büyük bir sinir uyandırdığını fark ettim.

 

“Dayı’n önce kendine sahip çıksın. Dante’ye ben adam verdim. Saçının teline zarar gelirse ö*eceğini de biliyor. İşime karışma Arslan Tufanlı. Benim namusumu düşünmek sana kalmadı.”

 

Alparslan’ın yine o namus vurgusunu tekrarlaması içimde küçük bir öfkenin tohumlarını ekti. Ancak asıl öfkem bu değildi; zira Alparslan da abisi de ve hatta Dayı’da beni koruma yarışına girmişti. İşte beni asıl sinirlendiren şey bu oldu. Çünkü Hazan Kandemir’in korunmaya ihtiyacı yoktu. Bu benim gücümün sınandığı anlamına geliyordu.

 

“Ben kendimi yeterince koruyabiliyorum. Korunmaya ihtiyacınız yoksa benim gücümü konuşmaya hakkınız da yok.”

 

İkisinin bakışı da üstümde toplandığında Alparslan bir elini belime atarak beni kendine çekti. Aynı saniyelerde bakışları abisine dönüyordu ve ağzının içinde bir şeyler mırıldanıyordu. Abisi ne dediğini anlamış olmalı ki yutkunarak bakışlarını benden çekti ve arkasındaki adamlara döndü. Alparslan ise bu esnada bedenini yan konumlandırarak iki eliyle tekrar yüzümü kavrıyordu.

 

“Sana güçsüzsün diyemez kimse. Dedirtmem yavrum ama… Seni korumak zorundayım.”

 

Başımı sağa sola sallayarak onu reddettiğimde yeşillerindeki anlam veremediğim o ifade hakimiyet kurmaya devam ediyordu.

 

“Anlamıyorum Tufanlı. Ne diyorsun, ne koruması? İki gündür yoksun. Ne yaptığını, nasıl bu hale geldiğini bilmiyorum. Abine saldırıyorsun, onunla kanlı bıçaklısın. Bunun nedenini de bilmiyorum.”

 

İçimdeki onlarca merakın nedenini teker teker sıraladığımda onun bakışları gözlerimde sabitleniyordu.

 

“Anlatmayacağım. Tek bir kez… Bir kere olsun hesap sormadan istediğimi yap. Tamam mı?”

 

Omuz silkerek gözlerimi hafifçe açtım. Bu benim şaşkınlık dolu merakımı yansıtıyordu ona karşı. Alparslan da bu bakışın ne anlama geldiğini gayet iyi bilen bir adamdı.

 

“Neden, ne demek anlatmayacağım?”

 

Derin bir nefes verip gözlerini tekrar kapattığında bakışlarında yeşillerinin alışık olduğum o koyu tonu vardı. Konuşmaya başladığındaysa bir yandan da yanaklarımı okşayarak acı bir tebessüm ediyordu.

 

“Anlatırsam yapmama izin vermezsin. Anlatırsam… Seni…” Elleri bu kez saçlarımı bularak geriye itekledi. “Bak… Gitmem lazım gülüm. Döndüğümde kızın yanında olacak. Bu kadarını bilsen yeter.”

 

Başımı sağa sola sallayarak reddettim onu. Ne olduğunu ve ne yapacağını söylemek zorundaydı. Sonrasında da kızımıza beraber gidecektik. Onu beraber bulacaktık. Yıllarca canımı uğruna feda ettiğim evladım ben burada rahatça onu beklerken gelmeyecekti. Annesi son anına kadar onun için savaşacaktı.

 

“Hayır. Duydun mu Tufanlı Ha-yır! Ne yapacağını söyleyeceksin ve beraber gideceğiz.”

 

Alparslan tekrardan başını salladı ve alnıma derin bir öpücük bırakarak gözlerini gözlerimden kaçırdı. Bakışları yavaş yavaş karşısına, abisine dönerken fısıltıdan ibaret bir sesle son cümlesini kurarak elini elimden çekiyordu.

 

“Her şeye rağmen, yaşattığım yaşattığın her şeye rağmen gülüm; ö*üyorum sana.”

 

Anlamsız bakışlarla gözlerine, yüzüne daldım bir süre. Sözlerini idrak edemiyordum çünkü. Alparslan ne yapıyordu, neyi amaçlıyordu? Zihnim düştüğü o boşluğun esaretinde ayaklarımın bedenimi taşımamasını sağlayarak olduğum yerde dengesizce savrulmama neden oldu. Bu esnada Alparslan abisine doğru ilerleyerek tekrar yumruk atmaya başladı. Arslan Tufanlı ise kardeşinin vuruşlarına karşılık verdi. Ancak buradan sonrası benim için duyduğum sözlerin şokuyla bir film şeridinden ibaretti.

 

Bir süre birbirlerine vurarak bağırdılar. Hatta bir ara Alparslan abisinin ağzına s*lah s*karak bir şeyler sordu. Bağırdı, çok uzunca bir süre bağırdı. Nihayet ondan olumlu yanıt aldığında zar zor dengede duran bedenime son kez bakıp iç çekti. Ardından gamzelerini gözlerime değdirerek garaja doğru ilerlemeye başladı.

 

Gidiyordu. Her ne yapacaksa ona doğru gidiyordu. Abisi ise peşinden sanki onu durdurmak istiyormuşçasına koşuyordu. Alparslan yapmaması gereken bir şeyi yapmak için gidiyordu. Burada durmayacaktım ben de. Ne yanlış yapıyorsa onunla olacaktım. Son anıma kadar savaşacaktım onun için. Bilmediğim bir hiçlik de olsa bu savaşın sonunda, bana en kıymetlimi; evladımı veren adamın peşinden gidecektim. İçimden bundan başka bir ihtimal geçmiyordu.

 

Adımlarım yalpalaya yalpalaya onun peşinden sürüklenmeye başladı. Siyah, lüks ve spor bir arabayı garajından çıkarırken dahi sürat yapıyordu. Anladığım şuydu ki Alparslan peşinden kimsenin gelmemesi için daha şimdiden hızlanmıştı. Ancak abisi tam önünde durarak s*lahı çekiyordu ona. Bağırmaya başladı tekrar.

 

“DUR DİYORUM LAN SANA! DUR!”

 

Alparslan arabayı s*lah çekmesine rağmen abisinin üstüne sürmeye başladı. Arslan Tufanlı ise kardeşinin bu hamlesine rağmen geri adım atmıyordu. Aksine; sanki ayakları yere daha sağlam basıyordu. Aracın etrafını değil de kapının önünü korumalar kuşatmıştı. Kaşlarım onların engel olmayışının şüphesiyle havalanırken adımlarım ayaklarımdaki topuklulara rağmen hızlanarak aracın önünde sonlandı. Bakışlarım gözlerindeydi. Elimde s*lah yoktu. Fakat belimde belki de saatlerdir varlığını dahi unuttuğum bir s*lah yer alıyordu. Ellerimden biriyle hızla ona ulaşarak havalanmasını sağladım. Alparslan s*lahımı ve beni gördüğü an bakışlarını yüzümde sabitleyerek iç çekip gözlerini kapattı.

 

“HİÇBİR YERE GİTMİYORSUN!”

 

Derin bir nefes vererek s*lahımı aracın ön camının kenarına doğru ilerletip a*eş almasını sağladım. Alparslan refleksle bana baktığında onun boşluğundan faydalanarak ani bir karar verip sağ koltuğa doğru ilerledim. Saniyeler sonra onun s*ktığım m*rminin etkisinden çıkmasına bile fırsat tanımadan oturmuştum yanına. Bakışlarımız kesiştiğinde içimden geçen tek bir şey vardı. O şey ise her geçen saniye daha yüksek bir sesle kulağıma onu yalnız bırakmamam gerektiğini fısıldıyordu. Derin bir nefesle bunu ona duyurdum. Sesimde ufacık bir tereddüt dahi yoktu. Elimdeki s*lah ise onun tam başına yaslanıyordu.

 

“Ya benimle gideceksin ya da şimdi bu arabadan ineceksin!”

 

Alparslan elimdeki s*laha elini yaslayarak başına daha çok yasladı. Gözlerinde yine o anlam veremediğim ifade gizleniyordu.

 

“S*kmayacaksan ben o s*lahı p*rçalamadan arabadan inmek için üç saniyen var.”

 

S*lahı başına daha sert yaslayarak tehdidine tehditle karşılık verdiğimde sesimde bariz bir yükseklik vardı.

 

“Bu s*lahı kendi kafama dayayıp tetiği çekmem için senin üç saniyen var Tetikçi!”

 

Sözlerimle telaşa bürünerek gözlerimin içine baktığında s*lahı elimden refleksle çekmeye çalışıyordu. Ben de bu sırada sözlerime devam ediyordum.

 

“İn şu arabadan!”

 

Gözlerimi gözlerinin en içine diktiğimde Alparslan derin bir nefes vererek bakışlarını kaçırıp s*lahı elimden almaya çalışıyordu. Tedirgindi. Tedirgin bir ruh haline bürünmüştü.

 

“Yapma…”

 

S*lahı daha güçlü bir hamle yaparak elinden kurtardım. Ardından vakit kaybetmeden kendi başıma yaslayarak kapattım gözlerimi.

 

“HAYIR, hayır hayır hayır…” S*lahı elimden çekmeye çalışıyordu. Bunu gözlerim kapalı olsa da hissediyordum. Ancak bu çekme çabası bir yandan da elim tetikte olduğu için yarım kalıyordu.

 

Gözlerimi daha sıkı kapatarak s*lahı ellerimle biraz daha sıktım. O sırada sesinin çatallaştığını duyuyordum.

 

“Sakın… Sakın Hazan…. Dur…. Ver, ver onu bana!”

 

Sözleri ara ara kesintiye uğrasa da duymamı sağlayacak yükseklikte konuşuyor ve s*lahı elimden almaya çalışıyordu.

 

Derin bir nefes vererek onun çabasına son verdiğim sırada ellerim hiç olmadığı kadar çok sıkıyordu s*lahı. Amacım kendime zarar vermek değil de onun bu belirsiz gidişine son vermekti.

 

“Tamam…Tamam gülüm! Gitmiyorum. Ver şu s*lahı bana!”

 

Gözlerimi yavaş yavaş açarak ona bakındığımda ifademde şüphe hakimiyet kuruyordu. Blöf yapma ihtimaline karşın harelerinde durdu karalarım. Titreyen ellerinden birini bana uzatmıştı. Diğeri ise başımla s*lahın arasında konumlanıyordu. İki ihtimali de göz önünde bulunduruyordu. Yeşilleri kızarmıştı. Dudakları titriyordu. Soluğuysa kesik birer şuhtan ibaret olacak kadar korku doluydu.

 

Yutkunarak boşta olan elimi eline yasladım. Benim gözlerim de tenlerimizin kavuştuğu o an doldu.

 

“Önce…” Bir damla yaşı yanaklarımdan süzdürerek devam ettim. “Önce arabadan in.”

 

Başını sağa sola sallayarak tuttuğu elimi dudaklarına götürdü. “Asla! Önce s*lahı ver!” başımla onu reddettiğimde oldukça ikna edici bir bakışı gözlerimde sabitledi. “Hazan… Önce s*lahı ver!”

 

Tekrar yutkunup bakışlarımı gözlerinde kısa bir süre daha tuttum. O kısacık sürede anladım her şe her şeyi. Faili meçhul zihnim uzun zaman sonra ilk kez bütün taşları yerine oturttu. Alparslan canıma gerçekten zarar vermemden korkuyordu. Bana bu konuda güvenmiyordu.

 

Elimdeki eli bedenimi serbest bırakarak s*laha doğru yöneldi. Gözlerindeki kırmızılık her ilerleyişinde biraz daha çok artıyordu sanki. Benim bakışlarım da idrak ettiklerimin ve zihnimin ağırlığıyla bayık bir hale gelmişti.

 

S*lahı yavaşça eline aldı. Ancak onu beline takması bunun aksine oldukça hızlı oldu. Derin bir nefes vererek dudaklarını alnıma yasladı sonra. İki eli de başımı tutuyordu.

 

“Geçti…”

 

Gözümden bir damla daha yaş düştü. Ancak bu yaşın nedenini bilmiyorum. Sadece ona teslim oluşumun ve onu kurtarmamın zaferini dudaklarımdan kesik bir solukla gönderiyorum.

 

En nihayetinde yeşil harelerine yeniden baktığımda onun ağlamalı ifadesine tebessüm ederek tutuyorum elini.

 

“Hadi!”

 

Alparslan neyi kast ettiğimi anlayarak ellerini belime dolayıp sıkı sıkı sarıldı bana. Ardından boynumu öperek geri çekilirken fısıldadı.

 

“Seni seviyorum…”

 

Yutkunarak gözlerine daldım. Bakışları az öncekine göre çok daha yumuşaktı. Tebessüm edip dudaklarımı yalayarak ağzımı hafifçe araladım. Verecek bir cevabım yoktu belki de. Ancak bu hareketim ona karşı duyduğum teslimiyetti. Alparslan ise belki de yıllar sonra ilk kez duyacağı itiraftan mahrum kalacağını bilmeden elini kapının kulpuna attı. Dışarı çıkacağını anladığımda ben de elimi kapıya atarak çıkmak için harekete geçtim. Ağzımdaki o hafif aralık soğuk havanın tenime çarpmasıyla son buldu.

 

Adımları yavaştı. Abisi arabanın dışında, aynı yerde izliyordu bizi. Onun bakışları da şaşırtıcı derecede tuhaf ve rahattı. Titreyen bakışlarımla yanıma gelmesini bekledim. Geldiğinde ne yapacağımı bilmeden sadece adımlarını izledim. Tam karşımda durduğundaysa alnıma bıraktığı derin öpücükle mest olarak kapattım gözlerimi. Ancak kapanan gözlerimin edasına bedenimden hızla çekilen tenin bıraktığı o soğukluk karıştı. Refleksim devreye girerek harelerime netlik verdiğinde artık çok geçti. Alparslan tekrar arabaya binmişti ve gaza sonuna dek basarak dev demir kapıyı kırmıştı.

 

“ALPARSLAN!”

 

Ani gidişiyle hızlanan soluklarım ayaklarımı yere vura vura yetişemeyeceğimi bilmeme rağmen peşinden koşmama neden oldu. Kalbim korkuyla çarpıyordu. Dudaklarımdan adı her geçen saniye daha yüksek bir tınıda dökülüyordu. Ancak ona yetişmek mümkün olmadı. Arkasından bakakalmakla yetinmek de Hazan Kandemir’e yakışmazdı. Ö*üme gidiyorsa ö*üme gidecektim peşinden. Kızımız için çabalıyordu. Ona yaşattığım onca şeye, sakladığım onca sırra rağmen aşkını zikrederek yapıyordu bunu. Sırf bu yüzden yalnız yürümeyecekti. Birkaç saniye belki de birkaç dakika kırdığı kapının önünde dönüp beni de almasını bekledim. Fakat bu bekleyişin sonsuz olduğunun bilincine vardığım an adımlarım kendi aracımı buldu. Arkamdan bana seslenirken bir yandan da adamlarını organize eden abisini görmezden gelip kırdığını kapının üstünden geçerek o yeşil harelerin peşine takıldım.

 

…………………………………..

 

Son nefes bir boyut değişimiyken ecel; ardında bıraktığın nefeslerin haykırışıdır.

 

Gaza sonuna dek yüklenirken içimde tek bir his var; korku. Korkuyorum. Ona, kızımıza bir zarar gelmesinden korkuyorum. Arabaya bindikten hemen sonra Yalçın’ı aradım. Bir şekilde onun telefonunun sinyallerini takip etmenin yolunu bulduk. Şimdi ben adamlarımdan yaklaşık olarak elli kilometre öndeyim. Arkamdan gelenler ise bir ordu gücünde. Ancak onlardan çok önce varacağım için o ordunun gelişi bir cenazeye daha doğrusu iki cenazeye de şahitlik edebilir. Bilmiyorum. Bu bilinmezlik ilaçlarımın saatini kaçırdığım için yavaş yavaş uyuşan ve sinir yüklenen beynime kan pompalıyor. Öyle ki bu kan dilimi damağımı kurutarak torpidoya sakladığım küçük şişedeki şaraba kana kana saldırmama neden oluyor.

 

İzmit’e gitmiş Alparslan. Aramızda yaklaşık on kilometre var. Peşindeyim. Neyin peşine düştüğümü bilmesem de peşindeyim. Parmaklarım acıyor. Gözlerim yola bakarken kayıyor. Ancak bu durmamı sağlamıyor. Aksine ona daha hızlı koşuyorum.

 

Sayamayacağım kadar çok ızdırapla geçen bir sürenin ardından onun arabasını görerek yavaşlıyorum. Bir fabrika burası. Tabelası var, eskimiş ve okunamayacak kadar silinmiş bir tabelası var. Etraf karanlık. Tabelanın kenarındaki ışıklandırma dışında tek bir ışık kaynağı daha yok. S*lahımı torpidodan alarak araçtan çıktığımda etrafı seçmemi sağlayan farlar da yok oluyor. Gördüğüm o demir yığınının içine ilerlemeye başlıyorum. Ancak kalbim her geçen saniye daha çok artıyor. Bakışlarım

 

Sayamayacağım kadar çok ızdırapla geçen bir sürenin ardından onun arabasını görerek yavaşlıyorum. Bir fabrika burası. Tabelası var, eskimiş ve okunamayacak kadar silinmiş bir tabelası var. Etraf karanlık. Tabelanın kenarındaki ışıklandırma dışında tek bir ışık kaynağı daha yok. S*lahımı torpidodan alarak araçtan çıktığımda etrafı seçmemi sağlayan farlar da yok oluyor. Gördüğüm o demir yığınının içine ilerlemeye başlıyorum. Ancak kalbim her geçen saniye daha çok artıyor. Bakışlarım karanlığın içinde o yığının kapısını aradı. Ardından küçücük bir ışık görerek giriş olduğunu düşündüğüm yere doğru dikkatle adımladım. Bu sırada elimdeki s*lah konumunu net olarak almıştı.

 

Bir adım…

 

İki adım…

 

Üç adım…

 

Dört adım…

 

Ve beş adım…

 

Yalnızca beş adım sonra duydum onun sesini. Kapının tam önünde, aralık olan o metalin geçidinin tam önündeydi sesi.

 

“S*k kafama!”

 

Yutkunarak kaşlarımı havalandırıp derin bir nefes verdim. Ardından s*lahımı daha sıkı kavradığımda seslendiği kişiden bir cevap gelmemişti. Zaten ben de o cevabı işitecek kadar çok beklememiştim. İsteğinin gerçekleştirilmesi ihtimali bütün mantığımı devre dışı bırakmıştı. Zihnimi tek başıma içeri dalacak kadar mahvetmişti.

 

Boşta olan elimle kapıyı yavaşça ittim. Gözlerim daha şimdiden buğulanmıştı. Alparslan…

 

Diz çökmüştü.

 

Başı yerdeydi.

 

Karşımdaki manzaraya karşın tekrar yutkunarak gözlerimi sıkıca yumdum. Yeniden açtığımda onun diz çöktüğü adam bakışlarımın radarına girmişti. Dağhan vardı önünde. Sırıtarak onu izliyordu. Yanında birkaç kez gördüğüm amcası vardı. İkisinin gözlerinde de zafer naraları vardı sanki. Hiç konuşmadan gözleriyle Tetikçi’yi mağlup etmenin zaferini kutluyorlardı.

 

Elimdeki s*lah titreyen bedenim nedeniyle yavaş yavaş kaydı. Dengem de onunla paralel olarak yerle bir olurken karşımdaki adamların koruması olduğunu düşündüğüm bir kişinin bakışı bana kaydı.

 

“Abi…”

 

Dağhan’a beni göstererek seslendiği an refleksim yaşadığım şoka rağmen devreye girdi. Yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Elimdeki s*lah tutukluk yapmadan önce beni işaret eden adamı ardından Dağhan’ı buldu. Dağhan çeviklikle yere yatsa da diğeri mermiden nasibini aldı. Elim yeniden tetiğe ulaştığında içeri doğru bir adım atarak Dağhan’a tekrar ateş etmek istedim. O esnada bakışlarım Alparslan’ın gözlerine asla değmiyordu. Zira tek bir an ona bakarsam bütün mekanizmam donacaktı.

 

Dağhan’a tekrar ateş etmek için işaret parmağımı tetiğe bastırdım. Ancak bu esnada Sancar’ın gülümseyerek arkama baktığını fark edemedim. Elim sertçe tutulduğunda idrak edebildim o bakışı. Refleksle arkama döndüğümde gözlerim tanıdık bir simayla karşılaştı.

 

Dudaklarım aralanarak o kişinin adını zikretmeye çalıştı ancak başarılı olamadım. Zira bedenim sertçe yere itildi. Aynı saniyelerde acıyla inleyerek olduğum yerde gerilemeye çalışırken duydum onun şu an dahi bana güven veren sesini.

 

“HAZAN!”

 

Tekrar acı ile inlediğimde zar zor nefes alıp karşımda bana eğilen adama bakıyordum. Yutkunarak inlemeye devam ettim. Zira iterken karnıma acı bir tekme savurmuştu.

 

“A….” Öksürerek kesik kesik solumaya devam ettiğimde gözlerim yaşadığım acıyla daha şimdiden dolmaya başlamıştı.

 

“DOKUNMA LAN ONA! DOKUNMAYIN! Dokunma ö*dür lan beni!”

 

Sonlara doğru iyice kısılan sesi bedenime titrek bir nefesi yükledi. Paralelde buna eşlik eden acı yüzümü büzüştürerek elimden birkaç santim uzağa giden s*lahıma uzandım. Ancak karşımdaki öfkeli adam bunu fark ettiği an uzanan elime ayağıyla basıp çığlık atmama neden oldu.

 

“A….” Başını aşağı yukarı sallayarak üstüme eğildiğinde elimi daha çok eziyordu. Alparslan’ın sesi ise boğuk çıkıyordu artık. Onu göremiyordum.

 

“Ahmet ya! Ahmet!”

 

Hayat tuhaf bir döngü. Bir zamanlar elinden tutup çikolata aldığın kız çocuğuna nefretle bakacak kadar tuhaf bir yolculuk. Ancak asıl tuhaf olan ne biliyor musunuz? Küçücük bir çocuğa merhamet edebilecek kadar geniş olan bir gönlün aynı çocuğa nefret kusarak zarar verecek kadar taşlaşması. Hazan Çelik de olsam Kandemir de olsam hatta günün birinde Tufanlı dahi olsam anlayamayacağım tek şey bu. Sevdiğin, kalbinin en saf yerini paylaştığın bir insana nasıl bu kadar nefret kusabilir, nasıl böyle canice yaklaşabilirsin?

 

Karşımdaki adam annemden sonra bana sahip çıkıp iki evladından ayırmayan Şükran Teyze’min kocası, en zor anımda evladıma da bana da kucak açan adamın; Alper’in babası.

 

Öfkeyle bakıyor bana. Gözlerinden akıyor nefreti. Elimi öyle güçlü bir şekilde eziyor ki sanki onu zeminle birleştirdiği an yok olacağım, hayatındaki tüm izlerim silinecek. Gözlerim yaşadığım acıyla kapanırken bile bedenim direnmeye devam ediyor. Ona bir bacağımla tekme atıyorum. Ancak pes etmiyor. Diğer bacağıma davrandığım an üstüme oturarak az önce ulaşmaya çalıştığım s*lahı alnıma dayıyor.

 

Alparslan’ın sesi yok bu esnada. Tırnağım kırılsa dünyayı yıkacak olan adam tek bir ses bile çıkarmıyor. Ö*ümle burun buruna olsam da içim o meraka teslim oluyor bu yüzden. Alnımda canımı alacak bir şey var. Üstümde ise benden ölümüne nefret eden bir adam ama ben sadece onun sessiz kalışını önemseyerek başımı hafifçe sola çeviriyorum.

 

Alparslan yerde, baygın halde. Dağhan önünde diz çökerek bakıyor ona. Bakışı tuhaf ama. Sanki düşmanına değil de kaybettiği bir sevdiğine bakıyor gibi. Derin bir nefes vererek ayağa kalktığında beni buldu bakışları. Yakalanmış olmanın verdiği ciddiyetle yüzünü asarak olduğum yöne doğru ilerledi.

 

“Yavru ceylan…”

 

Kıkırdayarak bu kez benim önümde diz çöktü. Bakışları yüzümde gezindi. Eğleniyordu. Benimse konuşacak takatim yoktu. Konuşma isteğim de yoktu. Alparslan yerde baygındı. Ben burada Ahmet ile boğuşurken o kim bilir ne yaşayarak bayılmıştı. Dirayetliydi. Kolay kolay ele avuca gelmezdi ama şimdi yerdeydi.

 

“Şşş….” Bir elinin serçe parmağını saçlarımın arasında gezdirerek devam etti. “Saçların… Ne kadar yumuşak ceylan.” Başını daha çok eğip fısıldamaya başladı. Benim gözlerim sıkı sıkı kapalıydı bu sırada. “Cesur ve… Avlanmış haliyle bile kusursuz.” Kıkırdadığında sözlerine daha çok eğlence ekliyordu. “Cık! Vazgeçtim. Ceylan değilsin sen. Ceylan ürkek olur. Sen bir aslanın kahramanlığını yapacak kadar cesursun Kandemir.”

 

Eli saçıma daha çok dolandığında sesine bu kez soğukluk ekleniyordu ama eğlencesi devam ediyordu.

 

“Ahmet Soyer… Sence de bu yavru ceylan dişi aslan olmayı hak etmedi mi?”

 

Ahmet amcanın o tok ve yaşlı sesini işittiğimde içimden buradan kurtulmak için onları oyalamam gerektiği geçiyordu. Yalçın az sonra burada olacaktı ve muhtemelen bu gelişini Nişancı’ya haber vermişti.

 

“Bu k*hpeden aslan olmaz.”

 

Dağhan kıkırdayarak karşılık verdi ona. “Alparslan’a aslan dediysek olur Ahmet! Bildiğimiz aslan değil bunlar. Hayvanat bahçesinde… özgürlüğü alınmış aslanlar. Vahşi doğadakiler kadar yırtıcı değiller, zayıflar.”

 

Gözlerimi daha da çok sıktığımda ikisi de kahkaha atarak bulunduğum durum için dalga geçiyorlardı. Ben de bu dalganın daha uzun sürmesi için dua ediyordum.

 

“Ha bu iki seksen yatan uşağa mı aslan dedunuz? Kim deduyse p*k etmuş! Kekluk derum ben uşağum kekluk!”

 

Tanıdık olmayan bir ses işittiğimde gözlerim tereddütle açıldı. Refleksim sesin sahibini tam karşımda görmemi sağladığında bu kişinin Turan Taşdelen olduğunu görerek dudaklarımı ısırdım. Hayatım boyunca ilk kez yaşadığım türden bir çaresizlikti bu. İlk defa özgürlüğüm bütünüyle elimden gitmişti.

 

“Has edersin Sancar!”

 

Dağhan amcasına lakabı ile seslenirken benim bakışlarım yeniden karanlığa hapsolmuştu. İçimden bir yandan da onların gelmediği ihtimalde nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Ancak bir sonuç bulamıyordum. Zira onun sesini duyarak tek s*lahla girmiştim içeri. O da şu an Ahmet’in elindeydi.

 

“Ula on üç… Tadi nasildur?”

 

Derin bir nefes vererek sözlerini anlamaya çalıştığım sırada Ahmet’in boğazıma bacaklarını yaslamasıyla iniltiyle mırıldandığımda Dağhan oldukça sert bir sesle yanıtlıyordu onu.

 

“Amca…”

 

“Ne var da? Bakmadın mı tadına? Ha… O şeref emiceme aittur mu dedun?”

 

Dağhan çok daha yüksek bir sesle bağırdığında ben nihayet neyi kast ettiğini anlayarak dudaklarımı ısırmaya başladım. Ses çıkaramıyordum. B*ğazımda iki koca el vardı. Bedenimi yerinden hareket ettiremiyordum. Yalnızca bu kâbusun son bulmasını dilemekten başka şansım yoktu.

 

“AMCA DEDİM!”

 

“NE VAR LAN? Ö*DÜRMEYECEK MİYUZ DOMUZUN D*LÜ KALKINCA?” sesi çok daha kısık çıktığında bu kısıklık rahatsız edici bir düzeydeydi. “Ula Ahmet… Boğazina çok elleşme! Bağa lazimdur!”

 

İşittiğim o iğrenç sözlerin ardından boğazımdaki eller gevşemeye başladığında sessiz ağlayışlarım çığlığa dönüştü. Ancak bu çığlık bile sessizdi. Gücüm yoktu. B*denimi savunacak gücüm yoktu.

 

Dağhan’ın bağırarak ayağa kalktığını duyup hissettim. Ancak gözlerimi açacak cesaretim yoktu.

 

“AMCA! YAPMAYACAKSIN DEDİM BİTTİ!”

 

“SENUN MU GÖZÜN VAR, NE YAPMAYACAĞUM ULA?”

 

Ellerim Ahmet’in bedeni altında ezilse bile onları zar zor yumruk yaparak iç çektim ve şimdi değil dedim. Şimdi değil. Burada bitmeyecek. Az sonra her şey son bulacak.

 

“GÖZÜ OLANIN GÖZÜNÜ S*KERİM SANCAR! O KADAR DA ŞEREFSİZ DEĞİLİM BEN!”

 

“NE O UŞAĞUM, ALPARSLAN’IN NAMUSUNUN BEKÇİSU MU KESULDUN BAŞİMA?”

 

“ANNE,.. NE BİRİNİN NAMUSU, NE BİRİNİN HEVESİ, ANNE! SENİN KIZIN YAŞINDA BİR ANNE! DUYDUN MU…. DUYDUN MU AMCA?”

 

“Anneymiş(!) O UŞAĞI ÖKSÜZ BIRAKMAYI, DAHA KUNDAKTA ANASUNDAN AYIRMAYI BİLİYSİN! ANASINI S*KTİRMİYSİN! NASIL ŞEREFTUR LAN BU!”

 

Gözlerimi daha sıkı yumduğumda bundan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Çünkü Ahmet boynumdan çektiği ellerini ağzıma bastırmıştı. Dudaklarımın içini ısırarak hamlemi düşündüm. Aslında yapacağım bir şey vardı. Belki elini ısırırsam geri adım atardı. Ancak bu da onlardan kurtulmamı sağlamazdı.

 

“Ne oluyor burada?”

 

Tanıdık gelen başka bir sesle gözlerim istemsizce açıldığında Ahmet’in elleri de şaşkınlıkla gevşemişti ve başım az da olsa havalanarak o sesin sahibini gözlerime iliştirmemi sağlamıştı.

 

Poyraz…

 

Karşımda tüm bu olan bitenleri şaşkınca izleyen kişi Poyraz’dı. Gözleri başımı kaldırmamla benim gözlerime değdi. Ağzını hafifçe aralayarak şaşkın bir nida döküp öne doğru atıldı.

 

“Hazan… Hazan abla…”

 

……………………………….

 

İki gün önce, İstanbul,

 

Farklı kişilerden, farklı biçimlerde duyulsa da ana fikri herkesçe aynı olan bir söz vardır: her anın tadını çıkar. Bu söze ilk rast düştüğümde onu Alper’in dilinden duymuştum. Ortaokuldaydım. Altıncı ya da yedinci sınıftayken karnemi alarak evin yolunu tutmuştum. Her ne kadar ailemden kimse o karneye göz ucuyla bile bakmayacak olsa da ben mutlu olurdum karne günleri. Zorbalığa uğrayıp dışlandığım okul günleri son bulmuş olurdu. Odama kapanıp akşama kadar hayal dünyama dalabilirdim. Kitaplarımla sonsuz bir yolculuğa çıkabilirdim. Bu huzuru yaşayarak sitenin içinden eve doğru ilerletiyordum adımlarımı. Narin arkadaşlarıyla alışveriş merkezine gitmişti. Benim ne arkadaşım ne de gezecek param yoktu ama ondan çok daha kıymetli bir şeyim vardı; şükran teyzenin evinde beni bekleyen bir dilim üzümlü kekim ve başarı öpücüğüm. Sitenin hanımeli ağaçlarından geçerek o temiz havanın kokusuyla, cıvıldayan kuşların sesiyle eteklerim zil çala çala gitmiştim o gün Alper’in evine.

 

Beni kapıda karşılayan Şükran Teyze olmuştu. Anne şefkatiyle sarıp sarmalamıştı bedenimi. Arkasından Seçil abla onunla son karşılaşmalarımızdan biri olduğundan habersizce sarı saçlarını savurarak yanaklarımı sıkmıştı. En sonundaysa can yoldaşım Alper karnemdeki tek kusuru doksan sekiz olan ortalamamı görerek neden yüz olmadığına dair bir gıcık söylemde bulunmuştu. Dün gibi hatırlıyorum o günü. Beni sinirden ağlatana kadar dalga geçip en sonunda da ‘bu notları aldığın günlerin tadını çıkar. Lisede elli almak için dua edeceksin.’ Demişti.

 

Ardından ben onun dalga geçtiğine inanana dek benimle gurur duyduğunu ve bu güzel anları doyasıya yaşamam gerektiğini saatlerce anlatmıştı.

 

İşte ilk o gün sorguladım bu sözü. Her anın tadını çıkarırken aslında o anların hepsinin yaşandığı andan itibaren hiç olduğunu ilk kez o gün anlamıştım. Bir saniye önce aldığım nefesi geri getirme şansım yok. Şu an bu sözleri sarf ettiğim anda kalma şansım da yok.

 

O çocukluk aklımla bunu idrak ettiğim an boşa yaşadığımı düşünmüştüm. Hatta Alper’e ‘zamanı geriye saramıyorsam tadını çıkarmamın ne anlamı var ki?’ demiştim. Zira o ana geri dönmedikçe o tadı bir daha almam mümkün değildi bana göre. Ancak şimdi çok daha farklı bu his.

 

Çünkü artık pişmanlığın ne demek olduğunu biliyorum. Kızım tüm gece uyumadığı için sızlandığım o gecenin sabahında onun kokusundan mahrum kaldığımdan beri biliyorum. O an belki bir daha aklıma bile gelmeyecek ama ben o anı iliklerime kadar hissettim diyorum. Çünkü artık bu sözün esasen içe oturan bir pişmanlığı önlediğini anlıyorum.

 

Ancak şimdi…

 

Pişmanım. Boş boş göz kırpıştırdığım hastane odasının duvarları arasında yanımdan hiç ayırmadığım, kızımın benimle geçirdiği son gecede ayaklarında olan o patiği yara bere içindeki elimde tutarken pişmanım. Babasının kolları arasında yığılıp kaldığım için; evladımızı son kez sarıp sarmalayamadığım için pişmanım.

 

Kapı aralandığında pişmanlığın esaretinden çıkmadan bakışımı o yöne çevirdim. Alparslan beni hastaneye bırakıp kayıplara karışmış. Nerede olduğunu sorgulayacak enerjim yok. Gözlerimi zar zor açık tutuyorum.

 

Çisem elinde küçük bir kutuyla yaklaşıyor bana. Tepki veremiyorum. Oturup gözlerime baktığı an bile sürüyor bu tepkisizlik.

 

O kahve gözleri daha bir koyu sanki. Saçlarının sarısı birkaç ton açılmış. Buğday tenine ise can gelmiş. Tuhaf buluyorum bu halini. En son depresif bir ruh halinde olan arkadaşımın bu değişimine yetişememiş oluşum tuhaf hissettiriyor.

 

“Hazan…”

 

Elindeki kutuyu bana uzatarak derin bir nefes verdi ve devam etti. “Kociş sana yemek almaya gitti. Ben de küçük bir hediyeyle moralini yerine getireyim dedim. Yani… Alt katta Şevval yoğun bakımda, Nare baygın uyuyor ama…” Yanlış bir şey söylemiş gibi duruşunu dikleştirerek ciddiyet kazandırdı. “Ama sen de hastasın turşucuk. Bu sefer şifan da iğnesiyle seni iyileştiremeyecek kadar uzakta.”

 

Kıkırdayarak koluma vurduğunda istemsizce irkildim. O ise devam etti. “Giderken bana ‘baharım sana emanet’ dedi. Aslında ‘maalesef baharım sana emanet’ dedi. Yaban ayısı ne olacak!” Yüzüne büyük bir tebessüm ekleyerek koluma tekrar vurdu. “Ayı ama senin ayın değil mi? Barıştınız mı turşucuk? Doğruyu söyle!”

 

Dudaklarımı ısırarak hafifçe tebessüm ettiğimde daha fazlasını yapacak halim yoktu. Çisem de bunu anladığından olsa gerek konuşmam için zorlamıyordu beni.

 

Ellerinden birini hafifçe boynuma getirdiğinde zorlamama kararının dışında hareket ediyordu. Lakin buna rağmen farklı bir konu dilindeydi.

 

“Doktor uzun süre aç kaldığın için bayıldığını söyledi. Değerlerinin hepsi de düşükmüş. Bir de infero mu ne dedi. Grip olmuşsun.”

 

Elleri kutuyu saran ellerimi bulduğunda boynumu incelemesi sonlanmıştı. Ses tonu tuhaftı. Her zaman olduğu gibi neşeli ve cilveli davranmaya çalışıyordu ama üzgündü. Benim gibi değildi Çisem, hislerini saklamayı beceremezdi. Ne hissettiği tek bir kelimesinden dahi anlaşılırdı.

 

Bunu bildiğimi bilmesine rağmen numara yapıyordu şimdi. En neşeli tınısını en neşesiz olduğu anda kullanarak daha çok acı çekmemi sağlıyordu.

 

“Verdin mi kız sen zilli!” omzuma vurdu bu kez. Gözleri dolu doluydu ama inatla devam ediyordu. “Her yerin mosmor olmuş.” Derin bir nefes alıp sarı saçlarını geriye attığında başını da havalandırarak gözlerinin ucuna gelen yaşları öteliyordu. “Turşu açılışı yapmana hiç hazır değildim ki ben! Ne diyeceğim şimdi sana? Alttan v*rişli mi?”

 

Acı bir tebessüm daha ederek dudaklarımı ısırdığımda dakikalardır yaptığı rolün etkisiyle içi yanan arkadaşımın adını zikrettim. “Çisem…”

 

Bakışları, o dolmuş gözleri adıyla beni buldu. Aynı tebessümle bana karşılık verdiğinde dudakları titriyordu.

 

“O… O sana Alya’yı getirecek mi?” elimi sıkı sıkı tutarken bir yandan kolunun tersiyle gözlerinden akmaya yeltenen yaşları öteliyordu. “Biliyorsun… Hiç sevmiyorum onu. Affettim desen bile sevmeyeceğim. Gözümün önünde yıllarca eridin. Sebebi… Ne olursa olsun unutamam ama… Söyledin mi?”

 

Yaşları sözleri dilinden döküldüğü her an daha da fazlalaştı. Öyle ki kelimeler boğazında düğümlenerek zikredişini sekteye uğratıyordu. Ben ise onun zıddına yaşlarımı özgürce akıtıyordum yaşlarımı. Silmek ya da saklamak için çabalamıyordum.

 

Başım yavaş yavaş olumlu bir ifadeyle eğilirken sözlerini çatallaşan sesiyle devam ettirdi.

 

“Okulun en popüler kızıydım. Hatırlıyor musun? Hatta sen çekinirdin benden.” Yaşlarını silerek devam etti. “Evet çok popülerdim. Çünkü yalnızdım. Mutsuzdum. Etrafımda insanların olması… O sahte gülüşler, sevgi gösterileri… Hiçbirine ihtiyacım yoktu ki! Sevilmeye ihtiyacım vardı. Babam okuduğum okulun sahibi, annem sosyetenin gözdesi… Ne kadar büyülü bir hayat(!)” Elimi daha çok sıktığında zaten bildiğim hikayesini neden anlattığını sorguluyordum ben. “Yalnızdım ama işte. Arka bahçede, elinde ucuz bir kekle ağlayarak ö*meyi dileyen o dışlanmış kız kadar yalnızdım.”

 

Tanıştığımız günden bahsediyordu. Annemin doğum gününde, okulun ücra bir köşesinde evden getirdiğim bir keke mum dikerek her yıl olduğu gibi annem adına ona kavuşmayı yani ö*meyi dilemiştim. Çisem de bu ana şahit olarak gelmişti yanıma.

 

Boğazımda bir yumru hissederek gözlerimi kapattım. O günleri hatırlamak buruk bir acı hissetmemi sağladı. Benim hayatım hiçbir zaman sevgi selleriyle dolu olmamıştı. Hep buruk, yarımdım. Bir kez bile doya doya gülmemiştim ömrümde.

 

Bir kez bile…

 

“Seni seçtim işte!” Sesine zar zor bir neşe eklediğinde kıkırdıyordu. Ancak bunu ağlarken yaptığı için rol bile sayılmıyordu. “Kardeşim olarak seni seçtim. Annem beni doğurduktan sonra aldığı kiloları çok zor vermiş. O yüzden bir daha çocuk istememiş. Babam da zaten çocuğu yatırım olarak görüyordu. Soyadı için yatırım…”

 

Bakışlarımla onu reddettiğimde aksi olduğunu düşünüyordum. Zira Tuğrul beni Alper ö*dükten sonra kapıya koyduğunda aylarca Çisem’in ailesi sarmıştı yaralarımı. Maddi manevi her konuda destek olmuşlardı. Annesi de babası da mükemmel insanlardı.

 

Çisem neyi kast ettiğimi anlayarak kıkırdamasını bu kez sahici hale getirdi. “Sana öyleler. Yani… Dışarıdaki herkese öyleler ama bana…” Boğazını temizleyerek devam ettiğinde zorlanıyordu. “Annem beni hiç emzirmemiş biliyor musun? Memelerimin şekli bozulur, sarkar demiş.” Yüzüne nefret dolu bir gülümseme yerleştirdi. “Utanmadan akıl verir gibi söyledi bunu bana. ‘Sen de emzirme, mama verirsin.’ Dedi.” Göğsünü dikleştirip dudaklarını memnuniyetle büzüştürdü. “Ben de gerine gerine ‘Sarkarsa sarksın. Ben anne olursam ondan sütümü esirgemem.’ Dedim.”

 

Ellerini bu kez sıkı sıkı tutan bendim. Zira Çisem ilk kez bana bu kadar derin bir yarasını açıyordu. Bilmiyordum ben bunları. Bir kez bile bana annesinin evlenmeden önce de ona güzel yaklaşmadığını söylememişti. Esasen bu benim hatamdı. Kızımın acısına öyle çok kapılmıştım ki sırf istemedikleri bir evlilik yaptı diye ona sırtlarını dönmelerini normal karşılamıştım. Şimdi her şey şeffafken düşündüğümde bunun ne kadar yanlış olduğunu görüyorum. Çünkü ben de bir anneyim. Evladımın hata yapmasına engel olurum. Olamıyorsam da hatasında da yanında dururum. Korurum onu. Onun yaptığı hatadan o zarar görmesin diye ona siper olurum.

 

“Eskiden öylesine söylemiştim bunu Hazan. Sen yanımda Alya’yı emzirene kadar öylesineydi.”

 

Kızımın adını andığında istemsizce bir hıçkırığı dudaklarımdan peydah ettim. Çisem de benden farklı bir halde değildi.

 

“O kadar güzeldi ki… O küçük elleri, annesine bakışları…” Ellerini ellerimden çekip avuçlarıma sakladığım patiğe dokunmaya başladı. “Anladım işte. Neden bu kadar güçlü olduğunu da kızın için dünyayı karşına alacağını da o an anladım.” Gözlerime bakarak devam etti. “Şimdi de anlıyorum. Sırf kızın için onun babasını affetmeni o bulunsun diye her şeyi unutmanı da anlıyorum.”

 

Başımla onu reddederek ağzımı araladım. Ona Alya’yı bulması için değil; masum olduğu için kızımızı anlatmıştım. Ancak Çisem’in duyduğu nefreti onun masumiyeti hafifletmiyordu. Zira aylarca onun yanında acı çekmiştim ben. Yaşadıklarımı ben unutsam da o unutmuyordu. O yüzden de Alparslan’ı affedemiyordu. Ancak Çisem bu gerçeği zikretmeme engel olarak konuşmaya devam etti.

 

“Ama karşımda kızını emzirdin diye anlamıyorum.” Patiği biraz daha sıkı sararak başını eğdi. Sanki ayıp bir şeyi söylüyor gibiydi. Sanki söylemekten ve bunu zikretmekten korkuyordu. “Hazan ben…” Başını biraz daha eğip gözlerini sıkı sıkı kapattı. “Hamileyim.”

 

Yaşadığım şaşkınlıkla ağzım hafifçe aralandı. Öyle ki yaşlarım da sekteye uğruyordu. Yutkunarak elimin tersiyle yüzümü sildim. Yıllardır uğraştığı, uğruna gecelerce ağladığı şey olmuştu. Kaç kez yanımda çocuğu olamadığı için, kocasına borçlu hissettiği için ağlamıştı ama şimdi… Benim kardeşim dediğim Nare’den ayırmadığım kadın hamileydi.

 

“Ne?”

 

Bu soru şaşkınlığı değil de mutluluğu barındırıyordu. Uzun bir sürenin ardından belki de yılların ardından mutlu bir haber almıştım ben. Her bir yanımı ve zerremi saran acıya, gözyaşına rağmen yüzüme büyük bir tebessüm yerleştirdim. Benim kız kardeşimin yavrusu olacaktı. Teyze olacaktım ben. Belki de yüreğimdeki evlat acısı canımın canıyla dinecekti.

 

Gülüşümü attırarak Çisem’in kollarına doğru attım bedenimi. Gözümdeki yaşlar baki olsa da yüreğime bir su serpilmişti.

 

“Çisem…” Sarılarak saçlarını ellerimin arasına aldığımda tepkim ya da sarılışım karşısında şok olmuştu ancak beli etmemeye çalışıyordu. Ben de bedenlerimizi ayırarak yaşlı gözlerle baktım onun yüzüne.

 

“Canım… Güzel kardeşim…” Tekrar sarılarak mırıltıdan ibaret çıkan sesimle konuşmaya devam ettiğimde onun yaşlarının ardı arkası kesilmek bilmiyordu. “Tebrik ederim.”

 

Ağzımı zar zor araladığımda iki cana sarılıyor olmanın bilinci daha şimdiden onları incitmemek için endişelenmeme ve sarılışımı gevşetmeme neden oluyordu.

 

“Anne olacaksın. Tanıdığım en güzel anne olacaksın.”

 

Bedenlerimizi yeniden ayırarak buğulu bakışlarımla gülümsedim ona. Fakat Çisem bu bakışların aksiyle yanıt veriyordu bana.

 

“Yapma Hazan! U…” yutkunarak devam etti. “Utanıyorum yapma.”

 

Ellerimle yüzünü avuçladım. Nedenini sorguladığım şey mutluluğuna odaklanmayışıydı.

 

“Neden utanıyorsun?” Kıkırdadığımda aklımda kafayı c*nsellikle bozan bir manyak olduğu geldi. Neredeyse bütün deneyimlerini anlatacak kadar da arlanmazdı. “Sen mi utanacaksın?”

 

Bir elini yanağıma atarak dudaklarını büzdüğünde sözlerimi reddediyordu. “Sen bunun acısını çekerken ben nasıl mutlu olabilirim ki? Ben…” Derin bir nefes verip kızımın beyaz patiklerini avcuna tekrar aldı. “Senin kucağın boş. Mutlu olurum sanmıştım. Öğrendiğimde, Dante bana sarıldığında sevineceğim sandım. Ama… Olmuyor. Sen böyle ağlarken gülemiyorum.”

 

Elimin tersiyle yaşlarımı silerek zorlukla gülümsedim. Böyle düşünmemesi gerekiyordu. Sırf ben kötüyüm diye belki de hayatının en güzel haberini böyle karşılamaması gerekiyordu.

 

“Bak bana!” Ellerimle zar zor gülümseyen yüzümü işaret etti. “Mutluyum… Mutluyum çünkü benim baş belam anne oluyor.”

 

Çisem yeniden gözlerini doldurup dudaklarını büzdüğünde ağlamamak için gülüşümü daha da çok arttırıp avuç içimi titreyişine aldırmadan karnına bastırdım. Küçük bir can vardı avcumun altında. Hissedemeyeceğim kadar küçük olsa da varlığını bilmek bile gülümseyişimi gerçek kılmaya yetti.

 

“Kaç haftalık?”

 

Belli belirsiz bir sesle cevapladı beni. “Beş sanırım.”

 

Kıkırdayarak yaşlarımı mutlulukla akıttım. Sesimde o mutluluğa eşlik eden bir tını vardı. “Çisem…” Gözlerine bakarak elimi daha çok bastırdım. Oradaydı. Çisem’in bütün dünyası karnındaydı. “Çok küçük… Minicik bir şey bu!”

 

Kıkırdayarak tekrar yüzüne bakındığımda onun benim aksime huzursuz oluşu canımı yaktı. Neşeli olması gerekiyordu. En büyük pişmanlıklarımdan biri kızımın varlığını öğrendiğimde sevinememiş olmamdı. Hayatımın en güzel haberini ağlayarak karşılamıştım. Onun bunu yaşamaması gerekiyordu. O yüzden duruşumu biraz dikleştirerek tekrar ellerini tuttum.

 

“Gözlerime bak!” Bakışlarımız kesiştiği an yaşlarını özenle temizleyerek iç çektim. “Şu hayatta yaşayabileceğin en güzel duyguyu içinde taşıyorsun. Sadece mutlu ol. Tamam mı?” Elini karnına götürerek ona dokunmasını sağladığımda isteğimi başarmanın mutluluğuyla tebessümümü arttırdım. “Hisset onu, küçücük… Senin sarmalamana ihtiyacı var.”

 

Derin bir nefes vererek kendi elimi de onun eline yasladım. Çisem ilk kez ufak da olsa tebessüm ediyordu. “Hamileyken ne zaman canım acısa bir şeye üzülsem elim karnıma giderdi. O küçücük bedenin varlığı tüm yükümü alırdı.” Yutkunarak tekrardan dolan gözlerimin buğusunu gidermeye çalıştım.

 

“Ben…” Gözlerimi sıkı sıkı yumarak devam ettim. “Ben sana onu nasıl emzireceğini öğretirim.”

 

Gözlerini kaldırarak bana bakındığında başını yana eğmişti. “Hazan…” Sesinde ise çok yoğun bir acı vardı. Bunu duymak istemiyordu. Ya da bunu ona öğretmemin bana acı vereceğini düşünüyordu.

 

Her ne düşündüyse bilmeden reddettim onu. Sonra tekrar elimi karnına yaslayarak fısıltıyla da olsa konuşmaya başladım. “Onu bir an bile yanından ayırma olur mu? Ben…” Yutkunduğumda boğazıma bir yumru oturuyordu. “Sana bildiğim her şeyi öğretirim.” Başıyla beni tekrar reddettiğinde iç çekerek titreyen dudaklarımdan döktüm sözlerimi. “Korurum da sizi. Onu korurum.”

 

Ağzından iniltili bir nefesi salarak bedenini hızla bedenime yasladı. Onun, onların kalbini; varlığını hissederek yaşlarımı ağır ağır akıtmaya devam ettim. Çisem ise benim tersimi yapıyordu. Çok daha hızlı akıyordu onun yaşları.

 

“Beraber büyüteceğiz. Hem ben sen olmadan adım bile atamam.”

 

Son cümlesini kıkırdayarak kurduğunda yaşlara rağmen gülüşüne eşlik ettim. Ardından ellerimi serbest bırakıp yüzümü avuçladı.

 

“Hem…” Gülüşünü imayla yaydı yüzüne. “Senin dağ ayısı küçük prensesimizi getirecek bize. Sen benim fasulyemin altını değiştirirken ben Alya’ya erkekleri tavlama dersleri veririm. Olmaz mı?”

 

Kıkırtısına eşlik ederek başımı salladığımda sözler ağzımdan istemsizce dökülüyordu. “Alparslan kalpten gitsin istiyorsun herhalde.”

 

Çisem de kıkırdadığında bakışlarım bedenlerimizin arasındaki patiğe kaydı. Evladımın kokusu saklıydı üstünde. Her gece ellerimle yıkıyordum bu patiği. Onun çamaşırlarını yıkadığım kokuyu özenle sürüyordum bez parçasına. Bendeki, acılarımdaki yeri hayli büyüktü. Ancak Çisem’in bu vefa dolu hediyeyi hak ettiği yer çok daha fazlasıydı. Evladımın izini avuçlarımın arasına alarak uzattım ona.

 

“Ablasının patiğiyle büyüyecek minik fasulyemiz.”

 

Çisem ona uzattığım anlamlı hediyeyi başını sağa sola sallayarak reddetti. “Hayır Hazan. Bu…” Yutkunarak gözlerime baktı. “Bunu kabul edemem.”

 

Başımla onu onaylayarak evladımın patiğini tam da karnının yanına bıraktım. “Edeceksin. Alya şimdi bunu giyemez zaten. Büyümüştür benim küçük bebeğim.”

 

…………………………………..

 

İlahi bakış, eş zamanlı olarak Hollanda

 

Küçük Alya dadısının y*rde yatan bedeninin etrafında dönerek oyun oynuyordu. Birkaç saat önce Zeytin kapıyı k*rarak onu dışarı çıkarmıştı. Ancak kapıyı kapatmamıştı. Alya yarı açık olan kapıdan her şeyi görse de küçük beyni dadısının başına gelenleri anlayamayacak kadar masumdu. Sırf bu yüzden Zeytin bir hışımla dışarı çıktığında vakit kaybetmeden dadısının yanına gitmişti. Defalarca kez kaldırmaya çalışsa da ondan ses gelmediğini görünce ‘uyuyor’ diye minik adımlarla kendi odasına gidip küçük pembe battaniyesini almıştı. Daha sonra onu dadısının üstüne örterek o uyanana kadar oyun oynamaya başlamıştı.

 

Ama dadısı saatlerdir uyuyordu.

 

Alya onun uzunca bir süre uyanmasını bekledi. Bu bekleyiş havanın kararmasına neden olduğunda ona seslendi. ‘Ali ışık aç! Koykuyoyum!’ dedi. Lambayı aydınlatmak için boyu ampul düğmesine yetmiyordu. Seslenişleri her seferinde karşılıksız kalınca odada küçük bir köşeye sindi. Koridora bile çıkmaya korkuyordu. Bütün ev karanlığa gömülmüştü. Küçük ellerini önünde birleştirip oturduğu yerde bağdaş kurarak dadısına tekrar seslendi.

 

“Ali kayk! Açıktım ben!” Bıkkın bir nefesle omzunu kaldırıp indirdiğinde karnının gurultusunu duyarak dudaklarından korkulu bir nida düştü. Karanlıkta kendi bedeninden gelen sesi hayalet sanmıştı. Bu yüzden titreyen bedeniyle ve dolan gözleriyle yerde uzanan dadısına koştu. Yanına kıvrılıp sarıldı onun c*nsızlıktan k*skatı kesilen bedenine.

 

“Ali şen de duydun mu?”

 

Bu kez onun karnından değil de dışarıdan gelen bir tıkırtıyla korkuyla tekrar hıçkırdı. Dadısının bedenine daha sıkı sarıldı sonra. Gözlerini ise sıkı sıkı yumdu. Çocuk aklının yapabildiği en büyük korunma yöntemine sığındı. Uyuyor numarası yaptığında o hayalet buradan uzaklaşacaktı. Ancak öyle olmadı. Alya adım sesleri duyuyordu. Duyduğu her seste gözlerini biraz daha sıkı yumarak dudaklarını ısırmaya başlamıştı. En nihayetinde adım sesleri son bulup bulunduğu odanın ışığı yakıldığında korkudan neredeyse ağlayacaktı. Büzdüğü dudaklarından numarasını bozan o ağlayacağını belirten mırıltı döküldü. Mırıltısıyla paralel ise bir ses duyuldu; tanıdık bir ses.

 

“Alya?”

 

Alya işittiği sesle gözlerini hızla açtı. Karşısında Zeytin vardı. Ona meraklı gözlerle bakıyordu. Varlığını fark ettiği an Alya düşünmeden ayağa kalkarak onun bacağına sarıldı ve yaşlarını akıtmaya başladı.

 

“Zeytin!”

 

Küçük kız yaşadığı korkunun şokunu ağlayarak atıyordu. Zeytin ise iç çekip yerdeki bedene bakındı. Aslında Alya’ya dair bir iz bırakmaması için yapması gerekiyordu ama bu kadar erken olması onun yaşadığı öfke atağının bir sonucuydu. Alya’nın daha çok ağlayarak hıçkırmaya başlamasıyla dikkatini onda toplayıp yavaşça eğildi.

 

“Ne oldu?”

 

Alya dudaklarını büzüp yüzünü ekşittiğinde korkuyla bedenini aşağı yukarı sallamaya devam ediyordu.

 

“Koyktum! Şen neydeydin? Ali uyuyo! Hayalet geldi! Koyktum ben!”

 

Zeytin Alya’nın Aliet’ten bahsetmesiyle tekrar ona baktı. Ancak bu kez buz tutmuş kalbine vicdan tanesi düşürecek bir detayı fark etti. Alya dadısının uyuduğunu düşünerek onun üstünü örtmüştü. Başının altında ise salondaki koltuğun yastıklarından biri vardı. Zeytin yutkunarak dudaklarını ısırdığında kendi kanı için yuvasından ayırdığı bu küçük cana ne denli zararlar verdiğinin farkına yeni yeni varıyordu. Bu sebeple sabah t*kat attığı yanağını okşamaya başladı. Onun o iğrenç zihni vurduğu yeri severek iyileştirebilceğini düşünüyordu.

 

Alya ise Zeytin’den korkuyordu. Ancak ondan başka sığınacak kimsesi de yoktu. Annesinin yıllardır onu bulmak için deliye döndüğünü, defalarca kez c*nına k*ydığını babasının ise onun saçının tek bir telini bile bulmak için bir şehri yaktığını ve tüm dünyayı karşısına aldığını bilmiyordu. Zavallı kız dünyasını karşısındaki zalim adam ve arkasındaki c*nsız bedenden ibaret sanıyordu.

 

“Korkma! Ben geldim.” Derin bir nefes vererek devam etti. “Aliet artık uyanmayacak Alya. Biz de seninle beraber küçük bir yolculuğa çıkacağız.”

 

Alya meraklı ve yaşlı gözlerle onun harelerine bakındı. Ardından burnunu çekerek dudaklarını memnuniyetsiz bir ifadeyle büzdü.

 

“Çok uykuşu mu gelmiş?” Zeytin başını sallayarak saçlarını okşadığında Alya dadısına bakarak gözünden bir damla yaş daha döktü. “Ama kayksın! Ne zaman uyançak?”

 

Zeytin bıkkın bir nefes verdiğinde daha fazla risk almak istemiyordu. Vakit kaybediyorlardı. Tekrar tekrar vakit kaybediyordu. Tetikçi her an gelebilirdi. Yavaşlatıp dikkatini dağıtsalar da az sonra burada olma ihtimali de vardı. Zeytin bu hayatta bir tek ondan korkuyordu. Bir de abisinden korkuyordu ancak onun şu an konuyla alakası yoktu.

 

“Alya gitmemiz lazım. Ben senin kıyafetlerini hazırlayacağım. Sen de bu amcayla beni bekle. Tamam mı?”

 

Zeytin küçük kızın bedenini kendine çevirerek sözlerini ona duyurdu. Alya ise başıyla onaylayarak mırıldanıyordu. “Ali gelmiçek mi?”

 

Zeytin onu tekrar başıyla reddettiğinde bakışları yanlarına ağır ağır adımlayan adama kayıyordu.

 

Hüseyin küçük kıza yaklaştıkça derin derin yutkunarak korkudan çıkacak olan kalbine hâkim olmaya çalışıyordu. Karşısında her görenin Hazan’ın kızı olduğunu söyleyeceği kadar annesine benzeyen küçük bir çocuk vardı. Ancak onu esas korkutan ve kalbinin çarpmasını sağlayan şey bu kızın Tetikçi’nin kızı olmasıydı. Öfkeli bir nefes vererek olduğu yerde diz çöktü. Bu esnada Alya onun varlığını fark ederek bakışlarını çevirmişti.

 

Hüseyin ise gözlerini yakından gördüğü an daha çok korkarak tekrar yutkundu. Zira bakışları babasının bakışları kadar keskindi. Korkusunu gizlemeden gözlerini küçük kızın üzerinde gezdirdi. Alya’nın babasına benzeyen başka bir yanı olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Alya ise üzerindeki bu meraklı bakışlara anlam veremeyerek Zeytin’e döndü.

 

“Hadi Alya! Bekle beni burada.”

 

Zeytin sözleriyle paralel olarak ayağa kalkmaya yeltendi. Ancak Alya mırıldanıp başını eğdiğinde kalkışı yarıda kesilerek dizlerinin bükük kalmasını sağladı.

 

“Açım ben!”

 

Zeytin küçük kızın mırıldanışını duyarak bakışlarını Hüseyin’e çevirdi. Alya acıktığında huysuzlaşıyordu. Bu da onun karnını doyurmadan evden çıkamayacakları anlamına geliyordu. Hüseyin de kendine çevrilen bakışlara gülümseyerek yanıt verdi. Zira onun Tetikçi’nin kızı olduğunu duyduğu iki kelimeyle genetik teste gerek kalmadan kanıtlamıştı.

 

Alya en az babası kadar yemeğe düşkün; acıktığında da bir o kadar huysuzdu.

 

Zeytin Alya’nın önünde tekrar diz çökmeden Hüseyin’e bakarak başını sallamaya başladı. Öfkeleniyordu.

 

“Hüseyin amca sana mutfakta bir şeyler hazırlasın.”

 

Alya omzunu aşağı yukarı sallayarak reddetti onu. “Hayıy! Ali yapşın!”

 

Zeytin homurdanarak ağzını hafifçe araladı. Sözleri yüksek değil ancak küçük bir çocuğu korkutacak kadar sertti. “Aliet uyuyor Alya. Bir daha uyanmayacak. Karnını doyurmak istiyorsan doğru mutfağa!”

 

Bakışlarını Hüseyin’e çevirdiğinde vereceği komutları düşünüyordu. Alya et yemezdi. Çoğu sebzeyi de sütü de sevmiyordu. Yediği nadir şeyler vardı. Bunlardan ilki ve en pratiği patates kızartmasıydı. Ancak buna bile vakitleri yoktu. Hüseyin Dağhan’ın Tetikçi’ye tuzak kurduğunu fakat yakalanarak Trabzon’a kaçtığını anlatmak için gelmişti. Alparslan ise kayıptı. Sancar’ın verdiği yanlış adrese gitme ihtimali vardı. Ancak belki de buraya gelecekti. O yüzden daha çok hızlı olması için ilk aklına geleni söyleyerek ona komutu verdi.

 

“Yumurta kır. Margarinle yapacaksın. Sadece sarısı. Onu da karıştırmadan koy.” Arkasını dönerek eklediğinde Hüseyin ağzını aralıyordu. “Ketçap koy yanına. Kendisi sıkar üstüne. Ekmek de tezgahta var.”

 

Hüseyin o tekrar önüne döndüğünde ağzını zar zor araladı. “Tetikçi gelirse ne yapacağız abi? O kadar vaktimiz yok!”

 

Zeytin arkasını dönerek iç çektiğinde vakit kaybetmek istemiyordu. Bu yüzden sertçe ama gerçekçi bir dille konuştu. “Tetikçi gelirse kızının karnını doyurduğun için seni acısız bir yöntemle ö*dürür Hüseyin. Git işini yap!”

 

…………………………………….

 

İki saat sonra, İstanbul

 

Çisem gideli neredeyse bir saat oldu. İşimin başına dönmem gerektiği için hastanede kalmayacağımı ve onun dinlenmesi gerektiğini söyledim. Israr etse de benim kadar inatçı olamadığından eve döndü. Dante ise karısını yalnız bırakmamak için kalmadı. Derin bir nefes vererek banyodan çıktığımda onların gitmesinin benim için iyi olduğunu düşünmeye başladım. Hem bu güzel haberi mutsuz bir hayattan uzak yaşayacaklardı. Hem de Hazan Kandemir acısını gizleyemediği insanların yanında güçlü taklidi yapmayacaktı. Günlerdir yemek yememişim, hastalıktan bayılmamışım gibi duş alarak hazırlandım. Üstümde siyah bir kazak var. Siyah kumaş pantolon ve normalin aksine düz tabanlı bir ayakkabı giyindim. Saçlarım da her zamanki gibi ancak normalin aksi olan bir durum daha var yüzümde. Solgunluğumu gizlemek için makyaj yapsam dahi kırmızı ruj sürmedim.

 

İlk kez gücümün yüzümdeki s*lahına gitmedi elim. İlk kez o kadar da çok güçlü olmak istemedim. Çünkü içimdeki yangın başka bir kızıllığa ihtiyaç duymuyor. Bir alt katımda uyuyan kardeşim annesinin acısıyla mahvolmuşken, reddettiğim ailem bin parçayken ve en önemlisi kızımın babası kayıplara karışmışken başka bir kırmızıya ihtiyacım yok.

 

Ellerim odanın kapısının kulpunu sıkı sıkıya kavradı. Kapı açıldığındaysa yüzüme maskemi geçirdim. Güçlü ve ayakları yere sağlam basan kadındım artık. Ağlayarak çaresizlikle kıvranan kadın kapının ardında kalmıştı.

 

Bakışlarım kapının hemen önünde dikilen Yalçın’a kaydı. Başını eğerek selam verdi.

 

“Abla…”

 

Omzunu hafifçe sıkarak duygusuz bakışımı ona yönelttim.

 

“Ne durumdayız Yalçın?”

 

Boğazını temizleyerek kısa göz temasları kurarak malumat vermeye başladı. Bu sırada ben belli etmesem de içten içe çaresizlikle ve bilinmezlikle savaşıyordum.

 

“Abla Nişancı aradı. Dağhan kaçmış. Nerede olduğunu bilmiyoruz. Sancar’dan da haber yokmuş. ‘Bulacağım Hazan hastaneden çıkmasın.’ Dedi.”

 

Gözlerimi sıkı sıkı kapatarak aksini yaparak kimseye minnet etmeyeceğimi yineledim içimden. Bakışlarım tekrar adamımı bulduğunda yüzümdeki ifade daha da soğuklaştı. Zira içimdeki yangın şimdi soracağım soruyla harlanıyordu.

 

“Tufanlı’dan haber yok mu?”

 

Yalçın başını olumsuz anlamda salladığında elimi yumruk yaparak derince yutkundum. Yoktu, bana nereye gideceğini bile söylemeden sessizce uzaklaşmıştı. Affetmemişti. Kızımızı bulacaktı ama bu uğurda çok yüksek ihtimalle kendi canını hiçe sayacaktı. Ancak beni affetmeden benim ondan haberim olmadan yapacaktı bunu. Gözlerimi sıkı sıkı kapatarak başımı olumlu anlamda salladım. Adımlarım belki de ilk kez bu kadar yalpalanıyordu. Zira her zaman bir sonraki hamlemi düşünen zihnim susuyordu. Hazan Kandemir, Kandemir olduğu günden beri ilk kez ne yapacağını bilmiyordu.

 

Adımlarım kardeşimin kaldığı alt kata doğru ilerlerken Yalçın’ın bir gölge gibi peşimden geldiğini ve nefesimin sesinden bile ne hissettiğimi bildiğini biliyordum. Az sonra kardeşimin kaldığı odanın önüne geldiğimde kendimi buna hazırladım. Nare’nin yanına Çisem ile birlikte gitmiştim. Hatta Şevval ve Kenan’ın durumu hakkında bilgi de almıştım. Kenan’ın durumu ağır olsa da Şevval’in durumu iyiye gidiyormuş. Tuğrul ise nöbetçi mahkemeye çıkarak tutuklanmış. Narin nerede bilmiyorum. Kardeşime sormadım bile. Çünkü bunun bir karma olduğunu, yıllar önce evlat acısıyla kapıya koydukları o kıza dördünün de muhtaç olduğunu biliyordum. Sırf bu yüzden yalnızca bilgi almakla yetindim. Bu durumda soyadım da ellerim de sadece kardeşimin yaralarını saracak. Bundan gayrısı acılarıma ve benliğime ihanet olur.

 

Derince yutkunarak nefesimi tuttuğumda kapının kulpu hafifçe bükülerek odayı görmemi sağladı. Yavaş yavaş açtığım kapının ardında kardeşimin hâlâ uyuma ihtimali gizliydi. Bu yüzden çok yavaştı hareketlerim. İçeri doğru bir adım atarak Yalçın’ın peşimden girmesi için kapıyı aralık bıraktım. Takiben adımlarım odanın içine ilerledi. Onun kokusunu attığım her adımda hissederek yüklerimden arınırcasına içli bir nefes alarak harelerimi karanlığa gömerek gülümsedim. Peşi sıra bakışlarım aydınlığa kavuştuğunda o gülüş ışık hızıyla soldu.

 

Nare uyumaya devam ediyordu. Ancak yanında bir adam vardı. Poyraz kardeşimin elini tutarak diz çökmüştü. Beni görmüyordu. Sırtı bana dönüktü. Belli ki dalgındı. Çünkü kapının açılmasını da adım seslerini de duymamıştı.

 

Birkaç saniye öylece kalakalarak onun gerçekten de kardeşimin elini tuttuğunu idrak etmeye zorladım kendimi. Ardından kaşlarımı çatarak elimi belime atıp ağzımı daha çok araladım ve bıkkın, öfke dolu bir mırıldanmayla s*lahıma davrandım.

 

“Senin ne işin var lan burada?”

 

Sesimi duyduğunda irkilerek arkasını döndü. Fakat Nare’nin elini bırakmadı. Yutkunup omzunu dikleştirerek ayağa kalkıp bana baş selamı vermekle yetindi.

 

Ben de çoktan elime aldığım s*lahı ona doğrulttum. O yöne bakmıyordum ancak Yalçın’ın da ona s*lah doğrulttuğunu biliyordum. Fakat Poyraz s*lahıma bakmayarak yutkunup zar zor Nare’nin elini bırakarak bana doğru bir adım attı.

 

“Geçmiş olsun Hazan Hanım.”

 

Kaşlarımı çatarak elimdekini bana yaklaşmasını da fırsat bilip onun göğsüne sertçe bastırdım. Dağhan bize pusu kurmamış gibi utanmadan onun en iyi adamı olmasına rağmen buradaydı. Utanmadan bir de bana iyi dilekte bulunuyordu.

 

“Dalga mı geçiyorsun sen? Ne işin var burada dedim sana! Ecelinin ayağına mı geldin?”

 

Sesim kardeşim sakinleştiricilerin etkisinde olduğu için istemsizce kısık çıkıyordu. Lakin sesimdeki o sert tını onun kastımı anlamasına yetiyordu.

 

“Nare’yi görmek için geldim ama çok merak ediyorsanız evet. Ecelim olabileceğinizi bilerek geldim.”

 

Gözlerimi sertçe kapatıp açtığımda verdiğim derin nefesle onu ensesinden tek bir hareketim sayesinde tutarak homurdanmaya başladım. Bir yandan da s*lahımı başına yaslıyordum.

 

“Yalçın aç kapıyı!”

 

“Abla dışarısı olmaz. Hastane polisi koridorlarda geziyor.”

 

Tekrar homurdanıp ağzımın içinde bir küfür mırıldanarak yüzümü öfkeyle buruşturdum. Ardından ensesinden daha sertçe kavrayarak etrafa bakındım. Odada balkon yoktu ki zaten balkon çok mantıksız bir seçenek olurdu. Yapabileceğim tek şeyi yaparak onu ensesinden çok daha sert bir şekilde kavrayarak dakikalar sonra Yalçın’ın yüzüne baktım. Nefret dolu bakışlarıyla komutu anlayarak banyonun kapısını açtı. Ben de önce ensesinden iterek kapının eşiğine gelmesini sağladım. Sonra ise g*tüne tekme atarak banyonun zeminine düşmesine olanak tanıdım. Hızlı adımlarla içeri girip kulpu kavradığımda gözlerimden alevler fışkırıyordu.

 

“Nare’nin başında dur!”

 

Eşikte duran Yalçın’a gerekli komutu vererek kapıyı kapattım. Ardından düştüğü yerden hiç düşmemişçesine kalkarak karşımda dik bir konumda duran Poyraz’ın bu kez gömleğinin yakasını kavrayarak s*lahımı çenesine dayadım. Sesim biraz daha gür çıksa da kardeşim uyanmasın diye hâlâ kısıktı.

 

“Ecelini s*kerim lan senin! Ne işin var burada! Sen hâlâ utanmadan kardeşimin peşinde mi geziyorsun?”

 

Poyraz yutkunarak gözlerini kapattı ve sert bir nefes verdi. Sonra ise sanki aramızda s*lah yokmuş gibi rahat konuşmaya devam etti.

 

“Evet, kardeşinizin peşinde geziyorum.”

 

S*lahı boynuna daha sert bir şekilde dayayarak benden uzun olmasına rağmen aldığım dövüş eğitimi sayesinde rahatça bacaklarının arasına dizimi kırarak tekme attım. Poyraz acı ile soluk verirken de iki büklüm olmasıyla kısalan boyu sayesinde ensesini daha sert kavrayarak bedenini lavaboya doğru ittim. Musluğa yüzünü sertçe iterek çarpmasını sağlayıp diğer elimdeki s*lahı da çenesinde tutmaya devam ederek konuşmamı sürdürdüm.

 

“Senin o kardeşiniz diyen ağzını s*kerim! Duydun mu?”

 

Poyraz ağzını aralayarak tuhaf bir ses çıkardı. Ancak ben sözlerini dinlemeden onun yüzünü tekrar musluğa v*rdum. Sonra bir kez daha, bir kez daha…

 

Muslukta k*n görene dek durmadım. O ise bu esnada karşı koymak için gayrete dahi girmedi. En nihayetinde hamlelerim son bulunca oldukça kısık bir sesle konuşmaya devam etti.

 

“Seviyorum. İstersen ö*dür şimdi burada! Sesim çıkarsa ş*refsizim.”

 

Sözleri son bulduğunda ağzına dolan k*nı tükürerek derin derin nefesler alıp verdi. Ben de ensesini tekrar sertçe kavrayarak başını aynaya yaklaştırdım. Ellerim titriyordu. Onun kardeşimin yanında yöresinde olması bütün hücrelerimi ö*dürecek kadar çokl öfke dolmamı sağlıyordu.

 

“Ö*düreceğim zaten. Peşini bıraksan da bırakmasan da bu kapıdan çıkışın yok senin! Bak aynaya! Yüzüne son kez bak!”

 

Ağzını tekrar araladığında yüzünü bu kez cama v*rdum. Ancak cam sandığımdan dayanıklı olduğundan kırılmadı. Ben tekrar elimle onu iterken tepki vermedi. İkincide camda oluşan kırıklardan bazıları yüzünde yerini aldı. Öfkeden soluk soluğa çıkan nefeslerimin arasında Dağhan’a olan bütün öfkemi ondan çıkarmaya başladığımı anladım. Zira karşımda onu değil de Dağhan’ı görüyordum sanki. Bakışları gözümde o kadar çok benziyordu. Belki de bu sebepten ağzımdan son bir cümle daha çıktı.

 

“Dağhan’ın itine köpeğimin b*kunu bile vermem! Kardeşime göz dikmiş p*zevenk!”

 

Başını tekrar cama *tmeye davrandığım an kesik kesik ve az çıkan soluklarıyla konuştu.

 

“On…Üçle çalışmıyorum. Bı… Bıraktım. Nare için…”

 

Yüzüme yerleşen şaşkın ifadeyle gözlerine bakındım. Gerçek olamayacak kadar güç ve uçuk bir ihtimaldi bu. Fakat gözümde imkânsız olan bir ihtimalde değildi. Uzunca bir süredir görmüyordum onu. Dağhan her zaman yalnızdı. Pusuya düştüğünde bile yalnızdı. Onun gölgesi olduğuyla övündüğü adamı uzunca bir süredir onunla yan yana değildi.

 

Poyraz sözlerinin doğruluğunu aynada kesişen bakışlarımızla doğrulayarak kesik soluklar vermeye devam etti. Ben de geleceğimi etkileyeceğini bilmeden kardeşim için o banyoda onun canını bağışlayarak infiallerimden birinin yönünü tamamen değiştirdim.

 

………………………….

 

“Hazan…Hazan abla…”

 

Poyraz’ın adımı zikretmesiyle onda toplanan bakışlarıma yersiz bir rahatlama çöktü. Ancak bu rahatlama Ahmet’in s*lahın tersiyle alnıma vurması yüzünden kayboldu. Dudaklarımdan çıkmayan sesimle içime doğru acılı bir inilti döküldüğünde Poyraz hızlı adımlarla yanıma geliyordu.

 

“NE İŞİ VAR LA BU S*KİĞİN BURADA! DAĞHAN! ULA SEN BENİM ÇÖPLÜĞÜMDE BANA İHANET Mİ EDİYSİN!”

 

Poyraz Sancar’ın sözlerine aldırış etmeden yanıma yaklaşarak sert bir hamleyle Ahmet’i üstümden attı. Ardından hiç düşünmeden kalkmam için yardım etti.

 

“İyi misiniz, bir şey yaptılar mı size?”

 

Başımı sağa sola sallayarak elimi boğazıma atıp doğrulmaya çalıştım. Dakikalardır nefes almıyordum ben. Dakikalardır boğazımda yüksek bir baskı vardı. Bu nedenle dolan gözlerimle bedenime yükleyebildiğim kadar çok oksijen yükledim.

 

Poyraz benimle ilgilenirken ise Dağhan amcasıyla kavga etmeye devam ediyordu.

 

“NE YAPACAKTIM LAN! SANCAR!” amcasının adının a harfini uzatarak zikrederken bir yandan da işaret parmağını sağa sola sallıyordu. “SANA TEK BİR ŞARTLA GELDİM! SEN ONA DOKUNMAYACAKSIN, AĞZINI DA AÇMAYACAKSIN!”

 

Sancar yeğeniyle aynı öfkeyi takınarak konuştuğunda ben güçlükle ayağa kalkmıştım. Fazla vaktim yoktu. Bakışlarım yerde yatan Alparslan’a kaydığında kalkıp inen göğsünü görerek rahat bir nefes verdim. Hızlı karar vermem gerekiyordu.

 

“SENUN ŞARTİNU BOĞAZ KÖPRÜ’DE S*LLANDIRIRIM ULA! SEN BENİ Mİ TEHDUT EDEYSUN?”

 

Sancar yeğenini tehdit etmeye başladığında benim kararım kesinleşmişti. Dikkatleri hayli dağınıktı. Bundan faydalanarak kolumu tutup kızaran boynuma bakınan Poyraz’ın beline baktım. Sonra da hiç düşünmeden s*lahı elime alarak onlara doğru nişan aldım.

 

Fakat aldığım nişan doğru hedefe ilerleyemedi. Zira kapı büyük bir gürültüyle açıldığında refleksim o yöne ilerledi. Kapıdaki kişi görüş alanıma dahi giremeden m*rmilerimin kurbanı oldu.

 

S*lah sesi ve kapı gürültüsü Poyraz da dahil olmak üzere herkesin dikkatini aynı yönde topladı. Gözlerim kararıyordu. Şokla yaptığımın da yaklaşık yirmi dakikadır yaşadıklarımın da farkında değildim.

 

Nefesim soğuk deponun içinde buhar misali süzülürken gözlerim yavaş yavaş netlik kazandı. Tam karşımızda tek bir adam vardı. M*rmiler onu sıyırmış olmalıydı. Zira ayaktaydı ve gayet sağlıklı görünüyordu. Bakışları yalnızca bende olduğu için gözlerimi kısarak onu tanımam çok zor olmadı. Dayı, İstanbul’a geldiğim gün kullanılamaz hale getirdiğim eli yüzünden s*lah tutamayan adam, tam karşımda kullanamadığı elindeki s*lahı sıkı sıkı kavrayarak bana bakıyordu.

 

Göz göze geldiğimiz an daha doğrusu ben onun gözlerini seçtiğim an rahat bir nefesin yüzünü teğet geçtiğini fark ettim. Bu nefesle paralel ise bana dönük olan s*lahı onu gördükleri an üstüne doğrulan iki çift s*laha çevirdi. Ben de onun döndüğü yöne yeniden s*lahımı doğrulttuğumda Poyraz bakışlarını yalnızca Dağhan’da tutuyordu. Eli elimdeki s*laha uzandı. Saniyelik bir uzanıştı bu. Zira bakışlarımdaki öfkeyi gördüğü an geri adım attı. Adımını bu kez Dayı’ya doğru attı. Ancak bu adımın da faydasız olduğunu görerek etrafa boş gözlerle bakınmaya başladı. Elleri saçlarına giderken ben duyduğum sözlerle bakışımı asıl odak noktasına çevirdim.

 

“Saadettin… Ula Saadettin! Sakat adama yakışıyor mu lan emanet?”

 

Dayı’nın alayvari bir gülüş attığını görerek bakışımı o ikili arasında gezdirmeye başladığımda aklım hâlâ arkamda uzanan Alparslan’daydı. Ancak şu an ona erişecek vaktim yoktu.

 

“Poyraz…”

 

Bakışları bana döndüğünde bir gözüm Sancar’a cevap veren Dayı’ya kaydı.

 

“Sana sormak lazım Turan! Karı s*kemeyen adama emanet yakışıyor mu?”

 

Sancar’ın ifadesinin buz kestiğini gördüğümde Poyraz bana cevap veriyordu.

 

“Dinliyorum.”

 

Gözlerimi karşımdaki üç adamdan ayırmadan kesik bir solukla merakımı ona dillendirdim.

 

“İki gün önce canını bağışladım. Hatırlıyor musun?” Başını salladığı an hız kesmeden devam ettim sözlerime. “O cana karşılık bir şey istiyorum senden.” Gözlerinin en içine saniyelik bir bakış attığımda yalnızca merak görsem de sözlerimi tamamladım. “Alparslan arkada. Ona bak, iyi mi kontrol et!”

 

Son cümlemi işittiği an tereddütle karışık bir şaşkınlık yaşadı. Ardından bakışları tam karşımızdaki adamlara döndü. Ne yapacağını bilmiyor gibiydi.

 

“Sağa şimdi göstereceğum ula nasıl karı s*ktiğumu!”

 

Sancar Dayı’ya doğru bir adım attı. Dağhan ise onların laflarına karışmak yerine yalnızca siper alarak izliyordu olanları.

 

“Yanında birden fazla s*lah taşıyor.” Poyraz tereddüt etmeye devam ettiğinde onu ikna etmek için farklı bir yol denemeye karar verdim. “Kendini güvende hissetmiyorsun ya? Alparslan’ın üstünde en az beş s*lah olur. Tamam mı? Lütfen… Sadece bak ve bana neyi olduğunu söyle!”

 

Poyraz tekrar tereddüt ederek bir adım geriye gitse de karşısındaki iki adamın arasında öfkeyle konuşmaya başladığını gördüğünde başını sallayarak hızla arkaya koştu. Ben de az da olsa rahat bir nefes verip bakışlarımı tekrar karşıma çevirdim. Öncesini duyamadığım bir konudan söz ediyorlardı.

 

“Ula p*k çuvali! Sen aldun da ne oldi? Sağa da bağa da yar olmadi!”

 

Sancar oldukça kinayeli bir tınıyla konuşurken Dayı s*lahını onun tam göğsünde tutuyordu. Önemli bir şey kaçırmıştım ama Poyraz’ın bana seslenmesi çok daha önemliydi.

 

“Bayılmış. Herhangi bir iz görünmüyor.”

 

Derin bir nefes vererek üstümden koskoca bir yükü kaldırdım. Hayattaydı. Yalnızca bayılmıştı. Yaşıyordu, nefes alıyordu. İçimden belki de bunları binlerce kez tekrarlayarak yeniden karşımdaki adamlara baktım. Ancak bu kez ifadem sinir yüklü değildi. Gülümsüyordum. Yaşadığım rahatlama ile gülümsüyordum. Hatta bir süre sonra bu gülümseme yerini kıkırtıya bıraktı ve ben onları dinlemeye devam edemedim. Ayaklarım geri geri gitti sanki. S*lah, karşımdaki adamlar…

 

Hiçbiri umurumda değildi. Nefesinin kokusunu duyarak daha çok mutlu olmam gerekiyordu. S*lah bana lazımsa eğer onu korumak için kullanacaktım. Verdiğim kararla hızla arkama dönerek onun yerdeki bedenine ulaştım. Poyraz ben yere çökerken kalkarak bir s*lahı beline taktı. Diğeri de elindeydi. Ancak bu benim ilgi alanım dışındaydı. Çünkü ellerimin altında baygın olmasına rağmen benim tenimi ısıtacak kadar sıcak bir ten vardı.

 

“Alparslan…”

 

Gülümseyerek yüzünü okşamaya başladım. Gözleri kapalıydı. Kaşları ise çatıktı. Uyurken her zaman çatardı kaşlarını. Tıpkı şu an olduğu gibi kâbus görmesinden tereddüt etmemi sağlardı. Soğuk dudaklarımı alnına yasladım. Başım başının üstünde konumlanmıştı. Arkamdaki s*lahlardan bir m*rmi çıkacaksa eğer önce bana değecekti.

 

“Uyan…” Alnını tekrar öperek yüzünü avuçlarımın arasına aldım. “Uyan ve kurtar bizi buradan. Hadi…” O erkeksi kokusunu içime biraz daha çekerek dudaklarımı ısırdım. Ağlamamak için zorluyordum bedenimi. “Savaşacak gücüm kalmadı benim. Ne olur…” Derin bir nefes verip başımı göğsüne yaslayarak acıyan boğazıma rağmen hissettiklerimi dillendirmeye devam ettim. “Ne olur yükümün birazını da sen al. Dayanamıyorum…”

 

Gözlerimi sıkı sıkı kapatarak onun kalbinin gürültüsünü dinlemeye başladım. Bu sırada çok yüksek bir gürültü duyarak refleksle başımı kaldırdım.

 

Arslan Tufanlı arkasında bir yığın adamla birlikte kapının önünde duruyordu. Elinde büyük bir t*fek vardı. Gözlerindeyse yoğunca bir öfke. Bakışım ondan diğerlerine döndüğünde Dayı’nın Sancar’ın k*faşına s*lah dayadığını gördüm. Dağhan ise kendi s*lahını Dayı’nın başına yaslıyordu. Poyraz da bütün olan biteni uzaktan izleyerek tepkisiz kalıyordu. Yüzünde korku dolu bir ifade vardı. Bir mafyanın en iyi adamı değil de sanki küçük bir erkek çocuğuydu. Gözlerinden korkunun ateşleri akıyordu.

 

Arslan’a yeniden döndüğümde onun tek ve çevik bir hareketle Dağhan’ın elindeki s*lahı aldığını gördüm. Dağhan s*lahı olmadan onun karşısında üstünlük kurabileceğine inanarak tekmelerini boşluğa savuruyordu. Ancak o tekmeler Arslan’a ulaşmıyordu bile.

 

Gözlerim tekrar hâlâ ellerimi göğsüne yasladığım adama döndü. Alparslan derin derin nefesler alıyordu. Nefeslerindeki ritimler değişmişti. Yutkunarak umutla tekrar zikrettim adını.

 

“Alparslan…”

 

Gözlerini gördüm. Adını andığım an bana değen ve yüreğimi köz eden gözlerini gördüm. Alparslan hafifçe araladığı yeşillerini karalarıma yaslayarak güçlükle gülümsemeye başlamıştı. Bu sırada arkamdan yoğun bir s*lah sesi geliyordu. Fakat şu an kıyamet de kopsa kapsama alanı dışındaydı.

 

“Alparslan…” ellerimi tekrar yüzüne yaslayarak dudaklarına ani, kısa ve yakıcı bir öpücük bıraktım. “Uyandın…” Dudağını tekrar öperek ellerimle saçlarını düzeltirken yanaklarımdan süzülen yaşları görmezden geliyordum. “İyi misin?”

 

Tekrar güçlü bir s*lah sesi duyduğumda sorum dudaklarımdan yeni peydah olmuştu. Refleksle olduğum yerde sıçradım ve başımı arkaya çevirdim. Arslan Tufanlı Dağhan’ın kafasına yasladığı s*lah ateşlemeye çalışıyordu. Dağhan ondan kurtulmaya çalışıyordu. Sancar ise nereden geldiğini bilmediğim bir sandalyeye bağlanmıştı. Poyraz yerdeydi. Yalçın da onun başında bekliyordu. Fakat tuhaf olan bir şey vardı. Saydığım erkekler dışında kimse içeride kalmamıştı. Başımı tekrar Alparslan’a çevirdiğimde onun ayaklanmak için doğrulduğunu fark ettim.

 

“Dur! Alparslan… Kalkmaman gerekiyor. Ben seni korurum. Biraz daha öyle kal.”

 

Gözlerini gözlerime değdirerek gülümsedi sözlerimle. Hatta gamzelerini bile gösterdi bana. Sonra da sol elini sağ yanağıma atarak yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

 

Ağzını araladığındaysa sesi ilk başta çıkmadı. Kaşlarını çatarak öksürdükten sonra bozuntuya vermeden yanağımı daha sıkı kavradı.

 

“Ö*ümden korumak benim işim gülüm. Ben seni korurum.”

 

Hafifçe kıkırdayarak sağ elimi sol yanağına yasladım ve başlarımızı biraz daha yakın bir konuma getirdim.

 

“Bunu daha yeni ayılan bir adam mı söylüyor?”

 

Dudaklarıma bakarak yutkunduğunda arkada biri çığlık atıyordu. Ancak ne onun ne de benim, bununla ilgilenerek yaşadığımız anın büyüsünü bozmaya takatimiz yoktu.

 

“Aşkından bayılmışım. İlaçla bayıltmışlar çok mu?”

 

Daha çok kıkırdayarak başımı onun başına yaklaştırdım. Aramızda milim mesafe vardı. “Değil.” Tek kelimelik cümlemi tamamlayarak o mesafeyi kapattım. Öpüşü bulunduğumuz ortamdan soyuttu. Narin ve yavaştı. Dudaklarının tadı ise normale göre biraz acıydı. Fakat o acı tat bile daha fazlasını istememe engel olamadı. Ağzımı daha çok açarak iki elimle birden başını tuttum. Alparslan ise kısa öpücüğüne verdiğim şehvetli yanıtı dudaklarımdan koparak verdi.

 

“Kalkmam lazım.” Bir eliyle yarı açık olan gözlerimin önüne düşen saçlarımı kulağımın arkasına vererek devam etti. “Çok özledim, çok seviyorum ama kalkmam lazım.”

 

Sözlerini tamamladığı an baygınlığın verdiği sersemliğiyle güç bir hareketle kalktı ayağa. Sendeledi hatta. Yine de dik duruşundan ödün vermeyerek ellerini belinin iki yanına atarak adımlarını sertçe karşıya doğru atmaya başladı. Ben de onun kalkışıyla arkasında yerimi alarak s*lahıma davrandım. Bu sırada tam karşımızda Arslan ile Dağhan boğuşmaya devam ediyordu.

 

Alparslan ise elini adım attığım yöne atarak sert ve soğuk bir sesle konuştu benimle. Adımları gibi sesi de yavaştı. Halsizlik uyanmasına rağmen en derinlerinden geliyordu.

 

“Arkamdan çekilme.”

 

Durmam için bana uzattığı elinin hemen yanında durarak onunla aynı hizaya geldim ve s*lahımı işaret ettim. Bakışlarında bu hareketimle öfke belirmeye başlamıştı.

 

“S*lahım var Tufanlı. Yardıma ihtiyacın olursa buradayım.”

 

Gözlerime yan bir bakış atıp iç çekti. Daha sonra dudaklarını ısırarak sağlam bir adım atabilmek adına gücü bacaklarına verdi. Sonrasında ben peşinden Dağhan’a doğru ilerlerken o koşar adım abisinin karşısına geçti. Artık Dağhan’ın şansı kalmamıştı. Arslan Kardeşler’in arasına düşmüştü.

 

Hissettiğim rahatlama ile adımımı yalnız başına Sancar ile mücadele eden Dayı’ya yönelttim. Fakat adımımın peşi sıra zaten açık olan ve soğuk havayı bütünüyle hissetmemizi sağlayan kapıdan onlarca adam içeri girdi. Hepsinin s*lahları bizi işaret ediyordu. Bütün hepsi s*lahlarını doğrultmuştu.

 

Kaşlarımı çatıp bakışlarımı Alparslan’a çevirdim. Gözlerimiz anında kesişti. Hatta Alparslan beni gördüğü gibi bana doğru adımlamaya başladı. Niyeti korumaktı. Lakin Dağhan onun bu koruma içgüdüsünü zayıflık olarak görüp kullanarak elindeki s*lahlardan birini çekmeye başladı. Aralarında bu boğuşma yaşanırken bütün s*lahlar bana çevriliydi. Tuhaftı, çok tuhaftı. Zira esas düşman safında yer alan benim aksime onlardı. Tuhaf olan başka bir şey hatta bir şeyler daha vardı. Arslan’ın arkasından gelen ordu yoktu. Benim b*ğazıma atılan Ahmet de yoktu.

 

Elimdeki s*laha sıkı sıkı sarılarak bakışlarımı etrafımda gezdirmeye başladım. Belirsizlik ve huzursuzluk içimi yeniden esir alıyordu. İçimdeki o kıpırtılara eşlik eden şey önce Dağhan’ı etkisiz hale getirmek için diz çöktüren Arslan Kardeşler oldu. Ancak daha sonra duyduğum yüksek bir ses bütün dikkatimi dağıttı. Öyle ki içimdeki itiraf etmeye dahi çekindiğim korku bile kısa bir anlığına yok oldu.

 

“Ay le kine leyle kine mala mıne vay vay…” kalın bir erkek sesi ritmik bir şarkıyı mırıldanarak kalabalığı yavaş yavaş yarıyordu. Neşeli bir sesti bu. Dayı ile Sancar’ın hatta Arslan Kardeşler ile Dağhan’ın savaşının ortama yaydığı o kasveti dağıtacak kadar neşeli bir sesti.

 

O sesin sahibi derin bir iç çektiğinde tamamen karşımdaydı. Fakat bakışları etrafındaki adamları kesiyordu. Alparslan onun geldiği ve şarkı mırıldandığı an istifini bozmayarak Dağhan’ı kemeri ile d*vmeye başlamıştı. Bahsi geçen adamın beraberinde gelen adamlar ise gördükleri manzara karşısında emir bekler gibi muhtemelen patronları olan erkeğe bakıyorlardı. Arslan Dağhan’ın kaçmaması için ayaklarını e*iyordu. Dayı Sancar’ın halatıyla onu b*ğmaya çalışıyordu ve Yalçın tepkisiz kalmasına rağmen Poyraz’ı bağlıyordu.

 

Ancak tüm bunlar o adamın neşeli bir sesle konuşmaya başlamasıyla son buldu. Yalnızca Alparslan umursamadan deli gibi Dağhan’a vuruyordu. Diğer herkes gelene şaşkınlıkla bakıyordu.

 

“Selamın aleyküm…” Ü harfini uzatarak konuştuğu esnada elimde sıkı sıkıya duran s*lahın izin verdiği ölçüde karşımdaki adamı incelemeye başladım. Boyu Alparslan’dan kısaydı. Saçları koyu kahve tonlarındaydı. Alnında ise derin bir yarık izi vardı. Değişik bir izdi bu. M*rmi izi gibiydi.

 

“Benim canlarım ciğerlerim… Siz bensiz kavga mı ediyorsunuz yav?” bakışlarını yavaş yavaş etrafta gezdirirken konuşmaya devam ediyordu. “Bilmiyorsunuz…”

 

İlk kelime dilinden zühur etti. Devamı için ağzını araladığında ise bakışları beni buldu. Kaşlarında şaşkın bir çatılma gördüm önce. Ardından o çatılma elindeki s*lahı yavaş yavaş indirerek başını hafifçe eğmesiyle son buldu. Ağzı hâlâ aralıktı. Donup kalmıştı sanki. Gözleri gözlerime kilitlenmiş gibiydi. Kaşlarımı daha çok çatarak meraklı ve öfke dolu gözlerimi ona dikerek elimdeki s*lahı sıkı sıkıya kavradım. Ne var ki onun bakışları gözlerimden çekilmedi. Dudaklarından art arda kesik ve sanki kalbini sıkıştıran soluklar döküldü. Yüzündeyse bu soluklarla beraber anlamlı bir gülüş belirdi. Bakışları gülüşünün hemen peşine bedenimde gezinmeye başladığında bakışlarının fazla uzun sürmesi nedeniyle uyarı niteliğinde aniden onun ayağının dibine ateş ettim.

 

“Geri bas! Oyarım o gözlerini!”

 

Sözlerimi işittiği an inanmayan bakışlarını gönderdi yüzüme. Paralelde kıkırdayarak başını hafifçe eğip kabulleniş gösterdi. Benim gözlerimse Alparslan’a kaydı. Duyma ihtimali nedensizce korkmama neden olmuştu. Neyse ki o beni duyamayacak kadar meşgul bir haldeydi. Fakat Dayı ve Yalçın hatta Sancar sözlerimi işitmişti. Dolayısıyla karşımdaki adamın ilgili bakışları da malumları olmuştu.

 

Gözlerini kaçırdığını gördüğümde bakışlarımı Alparslan’da sabitleyerek ifademi korudum. Dayı da benim görmediğim o kısımdan karşımdaki kişiye doğru seslenmeye başladı.

 

“Olesteri koçi oli!” Fısıldayarak söylediği cümlenin Lazca olduğunu anladım. Lakin anlamını bilmediğimden olsa gerek üstünde durmadım. Başımı dahi o yöne çevirmeden Alparslan’a bakmaya devam ettiğimde Dayı tekrar konuşuyordu.

 

“SENİN GEÇMİŞİNİ DÜRERİM P*K YİYENUN UŞAĞU!”

 

Tekrar o yöne döndüm bu sebeple. Dayı Sancar’ı bağladığı ipin bir kısmını hiddetle koparmıştı ve o adama doğru hızla koşuyordu. Alparslan ise dakikalardır olup bitenden habersizdi. Yalnızca Dağhan ile ilgileniyor ve ona durmadan y*mruk atıyordu. Abisi onun aksine Dayı’nın küfrüyle bir sorun olduğunu idrak etmişti. Başını kaldırarak yerden hafifçe doğruldu. Bu esnada ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bakınıyordu.

 

Dayı elindeki halatı kemer gibi kullanarak o adama s*llamaya başladığında şaşkınlığı yüzünde görerek bakışlarımı tamamen ona çevirdim. Şaşmış bir vaziyette bakınıyordu Dayı’nın yüzüne. Bir yandan da geri geri adımlayarak s*lahını ona doğrultuyordu.

 

“Ne oldi Dayı? Sen kimi dürisen?” iki eliyle kollarını açarak gelmesi için Dayı’ya işaret etti. “Sen gel hele bir elini öpeyim. Yaşlı başlı adamsın. Günahtır!”

 

Dayı onun gayet ciddi bir tınıda dudaklarından düşen sözlerine karşın umursamazca halatı üstüne salladı. Ardından Sancar kahkaha atıyordu. Bakışlarım saniyelik olarak ona kaydı.

 

“ELİMİ ALIR G*TÜNE S*KARIM ULA SENİN!”

 

Halatı üstüne daha sert bir hamleyle sallayarak saldırdı. Aynı anda Arslan Tufanlı onlara doğru ilerleyerek o adamı ensesinden yakalayıp kendine çevirdi. Dayı ile aralarına girdi daha sonra.

 

“Dayı’m bir dur! Sen de çekil lan şuradan!”

 

Dayı Arslan’ın araya girmesine rağmen duraksamadan halatı tekrar salladı. “ÇEKİL ULA!” Sanki karate yapıyor gibi bir havası vardı. Elindekini çevirerek sallıyordu. Öyle ki bu çevirmelerden Arslan Tufanlı da nasibini aldı.

 

Başını sertçe çekerek arkasındaki adamla beraber gerilemeye başladı. Bu gerileyiş bana denk düştüğünde hafifçe mırıldanıyordu. Zira arkasında daha doğrusu arkalarında kaldığım için bana çarpma ihtimali vardı.

 

“Hazan kenara çekil!”

 

İstemsizce bir iki adım geriledim ve Yalçın’ın yanından olanları izlemeye başladım. Lakin bu sırada o yabancı adamın bakışları yeniden bana döndü. Ardından Arslan’a bakınarak yutkunduğunda şaşkın bir tını dudaklarından peydah oluyordu.

 

“Hazan mı?”

 

Arslan abi onun şok olan suratına bakarak yutkunup çattı kaşlarını. O adam ise bakışlarını bu kez de Alparslan’a çevirdi. Onunla birlikte yeniden Tufanlı’nın olduğu yöne döndüğümde Dağhan’ın ağzı yüzü *an içinde ona gülümsediğini Alparslan’ın ise iki eliyle birden onu b*ğduğunu gördüm.

 

Yabancı adam Alparslan’a baktıktan hemen sonra yüzünü tekrar bana çevirdi. Ancak bu kez bakışlarında hüzün vardı. Gözleri gözlerimin üstünde yalnızca iki saniye kaldı. Devamında bakışları yeri buldu ve mırıldanmaya başladı.

 

“Af buyurun hanımefendi. Densizlik ettik.”

 

Yutkunarak bakışlarımı onun yüzünde sabitledim. Sanırım kim olduğumu bilmeden gözlerime uzun uzun bakarak gülümsemişti. Öğrendiği an yaşadığı hüzün de bu sebepten olmalıydı. Cevap vermek için öne atılmaya gerek duymadım. Olduğum yerde kalmaya devam ederek iç çektim. Arslan Tufanlı da akabinde o adamın yakasını sıkarak ortaya doğru ilerlemesini sağladı.

 

“Yeterli! İti it olanın kemiği bol olurmuş.” Bıkkın bir nefes vererek s*lahına davrandı.

 

O sırada Dayı sözünün devamını halatı eline dolayarak getiriyordu. “Aslı asıl olan da asille yürürmüş. ÇEK ULA ŞU İTLERİNİ ÖNÜMDEN!” o yabancıya seslenerek başını salladı Dayı. Oldukça hararetli konuşuyordu.

 

Arslan Tufanlı ise önündeki bir ordu adamı işaret ederek yanındaki adama sesleniyordu “Kurşun adamlarını çek! Çek ki itin oldukları güne pişman etmeyeyim onları.”

 

Kurşun kelimesini duyduğum an irkilerek önümdeki yabancıya döndüm. Bu oydu. Alparslan’ı vuran adamdı. Sancar’ın en iyi adamıydı. Hayatımızı mahveden adamdı. Eğer o gün orada Alparslan’ı vurmasaydı şu an burada, bu durumda olmayacaktık. Kızım yanımda olacaktı. Kızımın babası ise her anımızda yanımızda olacaktı.

 

Acı çekmeyecektim ben. Karşımdaki bu adam hayatta olmasaydı hiç acı çekmeyecektim hem de. Derin bir nefes vererek öfkemin gözümü kör etmesine izin verdim. S*lahımı sıkı sıkı kavrayıp ona doğru bir adım attığım an ise Alparslan nihayet yerinden doğrularak k*n olan yakalarını silkeliyordu.

 

“Sancar; leşini al lan yerden s*kik maymun!”

 

Sançar ağzını aralayıp bağırmaya başlarken adının Kurşun olduğunu şu an öğrendiğim adam da refleksle arkasına döndü. Adamlarından biri mesajı almış olmalıydı. Zira hızla yere koşup Dağhan’ın nabzını yokladı. Kurşun ona beklenti ile bakarken ise başını olumsuz anlamda sallayıp s*lahına davrandı. Dağhan ö*müştü. İnanamıyordum ama olmuştu bu. Gözlerim hızla etrafı taradı. Çevredekilerin buna ne tepki vereceğini merak ettiğimden şaşkın bakışlarımı onların üstüne saldım.

 

Poyraz ağzı bağlı olmasına rağmen ayağa kalkıp bağırmaya çalışıyordu. Aslında onun ellerini çözdürmem lazımdı ama bunu yapmam canını tehlikeye daha çok atacaktı. O yüzden Yalçın’ın hamlesine göz yumdum. Karşımızdaki adamlar da uğultu ile kendi aralarında konuşmaya başlayıp bu kez emri beklemeden tüm s*lahları Alparslan’a doğrulttular.

 

Alparslan ise kopan curcunayı umursamadan gözlerini benim gözlerime sabitledi. Sol gözünü kırparak gülümsedi sonra. Fakat ben onun bu hamlesine karşılık veremedim. Zira Dağhan gerçekten nefes alıyor mu diye kontrol etmek zorundaydım. Başımı hafifçe eğerek o yöne bakındım. Dağhan yerde hareketsiz yatıyordu ve yüzü tanınmayacak haldeydi.

 

İç çekip yeniden ona baktığımda yüzümde bu kez öfkesinden korkan bir tını hakimiyet kuruyordu. Alparslan onu d*verek ö*dürecek kadar delirmişti. Nefesleri hâlâ düzensizdi. Ancak bakışlarını yüzümden çekmeden s*lahını sıkı sıkı kavrayarak tam önümde aldı yerini. Korkumu görmemişti.

 

Sançar Dağhan’ın adını zikrederek bağırıyordu. Poyraz ise sinir krizi geçirircesine kıvranıyordu olduğu yerde. Alparslan sanki ikisinin de delirmesi normalmiş gibi bakışlarını abisinin yanında duran Kurşun’a dikti.

 

Kurşun’un bu bakışa verdiği karşılık adamları gibi ona s*lah çekmek oldu. Nişancı, Dayı ve Alparslan Kurşun’a karşıyken onun adamları ve Kurşun yalnızca Tetikçi’ye s*lah çekiyordu.

 

Yani sayıca oldukça azlardı. Belki çoğunluğu bozmayacaktı, belki kimsenin umurunda dahi olmayacaktı ancak benim s*lahımın namlusu da hayatımızı mahveden o adamda olacaktı. Tufanlı’nın bedenini iki küçük adımla gerimde bırakıp onun önüne geçtim. Aynı saniye içinde n*mlum Kurşun’un başını hedefliyordu.

 

“Hazan ne yapıyorsun?”

 

Alparslan kolumu sıkı sıkı kavrayarak bedenimi geriletmeye çalıştı. Sözleri dudaklarından bununla paralel dökülüyordu.

 

Yutkunup karşımda gözlerini bana diken o adama nefretle bakındım. Bu nefret karşılık değil de boşluk buluyordu. Onun bana bakışında bu kez hayranlık vardı sanki.

 

“HAZAN!”

 

Alparslan tekrar adımı haykırarak kolumdan çekip bedenimi sertçe arkasına yasladı. Bıkkın bir nefes vererek gözlerini kapattığında bedenim onun sırtına yaslıydı. Bir eliyle elimi sıkıca tutuyordu. Verdiği o nefes de sanırım şu an benim onu korumaya çalışmamdan etkilenmesiyle ilgisizdi. Zira bunu eminim ki daha sonra baş başa kaldığımızda söyleyecekti. Şu an öfkelenmesinin nedeni yanımızdaki kalabalıktan beni koruyamadığı küçücük bir an bile olmamasını istemesiydi.

 

“Arkamda dur!” Fısıltıyla karışık duyurdu sözlerini. Tamamladığı an ben itiraz etmek için araladım ağzımı ama sanki bunu tahmin etmiş gibi cevap vermeme olanak tanımadan bağırarak konuşmaya devam etti. “O YERDEKİ S*KİK GİBİ SENİ DE DEŞMEMİ İSTEMİYORSAN ÖNÜMDEN ÇEKİL AZAD!”

 

Alparslan bedenimi ona sertçe yaslamaya devam ettiği için yerimden kıpırdayamıyordum. Dolayısıyla o adamın tepkisini göremedim. Yalnızca iç çekerek konuştuğunu duyabildim.

 

“SEN HÂLÂ BENİ TEHDİT Mİ EDİYORSUN CANIM CİĞERİM? BAK ŞU ARKAMDAKİ ADAMLARA! KEVGİRE ÇEVİRİRİM LAN SİZİ!”

 

Son cümlesini oldukça yüksek bir desibelden duyurarak öfkeli bir nefes verip devam etti. “K*NA KARŞILIK K*N CANA KARŞILIK CAN TETİKÇİ!”

 

Alparslan elimi daha da sıkı tuttuğunda kahkaha atıyordu. “SİZİN BEN CANINIZI S*KER İBRETİ ALEM İÇİN MEYDANDA DOLAŞTIRIRIM LAN! SEN KİMİNLE PAZARLIK YAPIYORSUN!”

 

“AZAD! SENİ YAŞATMAM ULA! O KANSIZIN SOYUNU GEBERTMEZSEN SENİ YAŞATMAM!

 

Sancar deminden beri bağırarak verdiği tepkisini bu kez tehditle duyurdu. Adını henüz öğrendiğim Kurşun lakabındaki bu rezil kişi ise başını sağa sola sallayarak daha fazla öfkeyi bedenine harladı.

 

“MERAK ETME BEYEFENDİ! BURADAN HİÇBİRİ SAĞ ÇIKMAYACAK!”

 

Alparslan bu boş tehditlere kıkırdayarak yanıt verdiğinde sözleri peşinden diline dökülüyordu. “YETER! SABRIM KALMADI! BOŞ TEHDİTLERİNİZİ S*KER ATARIM SİZİN! SADEDE GELİN!”

 

Arslan Tufanlı Kurşun ağzını aralarken konuşmaya başladı. Bu esnada Sancar Dağhan’ın adını sayıklayarak derin derin nefesler alıp veriyordu ve bağlı olduğu yerden kurtulmaya çalışıyordu.

 

“Sadediniz k*nsa bedelini ödemeye hazırım. Benden çaldığın ne varsa geri vereceksin.”

 

Bu kez söze Alparslan giriyordu. Sesinde öfke hakimiyet kurmuş hatta saltanatını ilan etmişti.

 

“GELİNECEK TEK SADET BENİM KIZIM NİŞANCI! HEPNİZİ D*MALTA D*MLATA S*KERİM BURADA! BAŞLATMA PARANA!”

 

Azad’ın sesi de yükselirken ben başımı hafifçe kaldırarak onlara bakmaya başlamıştım. Ortamda tuhaf bir ambiyans hakimdi. Zira Sancar ve Poyraz kriz geçiriyordu ancak bunu kimse önemsemiyordu.

 

“PARANIZIN DA PULUNUZUN DA SİZİN DE…”

 

Alparslan onun sözünü aniden havaya kaldırıp s*ktığı silahla kesti. “KES LAN SESİNİ!”

 

S*lah sesiyle istemsizce irkildiğimde Alparslan elimi daha da sıkı tuttu. Akabinde Dayı dakikalar sonra ilk kez konuşuyordu.

 

“Anlaşma yapacağız.” Sesi uzun zaman sonra ilk kez bu denli ciddi çıkıyordu. Karadeniz ağzı ise yok olmuştu. “Kurşun, bizden aldığınız cana karşılık Tetikçi bir can aldı.”

 

Kurşun’un öfkeli sesleri gelmeye başladığında ben cevabını daha net duymak adına Alp’in ellerini bırakmadan yanında aldım yerimi. Kızımdan bahsedilirken arkaya sinmemi bekleyemezdi kimse.

 

“Kabulüm değildir. Dağhan Taşdelen’in canına karşı Tetikçi’nin canı.”

 

Refleksle Alparslan’a baktığımda onun sırıtarak bu sözleri tiye aldığını gördüm. Alaylı bir tınıyla yanıtını duyurduğunda ben ona siper olmayı düşünüyordum.

 

“Etinden korkanın kemiğini s*kerim koçum! Sen kimin canını alıyorsun?” kahkahasını sürdürerek s*lahını tekrar havaya sıkıp ona doğrulttu. Sesi bu kez hayli yüksekti. “KIZIMIN CANINA KARŞI HEPİNİZİN CANI LAN!”

 

Arslan Tufanlı kardeşinin bağırmasıyla öne atıldı. Bu esnada Azad da konuşuyordu. Ellerini Alp’e doğru açmıştı.

 

“ALABİLİYORSAN GEL AL LAN! GEL!”

 

Alparslan öne doğru bir adım attığında duyuluyordu abisinin sesi.

 

“SUSUN! BEN SAVAŞMAYA DEĞİL BARIŞ YAPMAYA GELDİM! KURŞUN! DAĞHAN Ö*DÜ!” sesini biraz daha alçalttı ancak hâlâ öfke doluydu. “Sancar’ın da kafasına s*ksan sana kim engel olacak?”

 

Kurşun ağzını aralayarak kısa bir süre karşısındaki adamlara bakındı. Alparslan ise öfkeyle soluyarak elimi daha da fazla sıktı. Koluyla sıktığı elimi geriye çekerek beni olabildiğince bedenine yakın tutmaya çalışıyordu.

 

Kurşun birkaç saniye daha bakışlarını onların üstünde tuttu. Ardından başını sağa sola sallayarak birkaç adım geriledi ve bağırmaya başladı.

 

“SİZ BENİ SANDINIZ LAN? Ö*ÜRÜM DE SANCAR BABAYA İHANET ETMEM!”

 

Alparslan s*lahını onda tutmaya devam ederek bir iki adım öne gitti. Beraberinde beni de sürüklediğinde hırsla konuşuyordu.

 

“Ö* LAN O ZAMAN!”

 

Tetiğe b*smaya yeltendiğinde ben korkusuz bakışlarla onları izliyordum. Fakat Dayı s*lah ateş aldığı an Alparslan’ın kolunu iterek boşluğa denk gelmesini sağladı.

 

Alparslan bu hareketine şok olup yutkunduğunda bakışlarım ikisi arasındaydı. Dayı gayet kararlı bir tavır takınmıştı. Alparslan bu tavrı görerek sendelese de durmadan bağırıp ona doğru ilerledi ve göğsünden iterek bağırmaya başladı.

 

“NE YAPIYORSUNUZ LAN SİZ! GAREZİNİZ BANA MI LAN SİZİN!”

 

Dayı düşmekten Arslan’ın yardımıyla kurtuldu. Ben fırsattan istifade Alparslan’ın elinden kurtularak onları izlemeye koyulmuştum. Hamle yapmam gerekirse eğer eminim ki engel olacaktı. O yüzden aramıza biraz mesafe bıraktım.

 

“SAĞADUR BENİM GAREZUM! SENUN SEVDAN YÜZÜNDEN BAŞİMUZA GELMEDUK İŞ KALMADU!”

 

Kalbim işittiğim sözlerle bin bir yerinden parçalara ayrıldı sanki. Ağzım aralandı. Hissettiğim can kırıklarıyla dolan gözlerimi gizleme gereği duymadım. Ne yaparsam yapayım ne yaşarsak yaşayalım o adam Alparslan’ın baba bildiği kişiydi. Şimdi karşıma geçmiş tüm suçu bize; yaşadığımız aşıktaşlığa adıyordu. Gözlerimdeki yanma her geçen saniye daha çok artarken Alparslan’a kaydı bakışlarım. O da benden farksız değildi. Donup kalmıştı.

 

“Dayı’m haklı. Yeter yıllardır çektiğimiz. Barış yapacağız Alparslan.”

 

Alparslan gözlerini sıkı sıkı kapattığında öne atılma gereği hissettim. Zira yaşadığı şoku ben en içimde hissediyordum. Aile bildiği insanlardan darbe yemişti.

 

“Barış yaptığınız an mahvederim sizi! Senin diğer elini de d*şerim! Senin de kızını bir kez daha kaçırırım. Belki o zaman anlarsınız yaptığınız k*hpeliği!”

 

Sırasıyla Dayı ve Arslan’ı işaret ederek cümlelerimi kurduğumda Arslan öne atılarak araladı ağzını. Ancak Alparslan elimi tutarak abisinin konuşmasına engel oldu.

 

“Sakın… Sakın ağzını açıp cevap vermeye çalışma! S*kerim barışınızı da çektiğiniz çileyi de!” Bakışlarını Azad’a çevirip devam etti. “BENDEN, TETİKÇİ’DEN LAN TETKÇİ’DEN! BİR CAN ÇALDINIZ! BEDELİNİ DE ŞİMDİLİK O P*ÇLE ÖDEDİNİZ!” derin bir nefes vererek devam etti. “CANINI TEK BİR ŞARTLA BAĞIŞLARIM! KIZIMI VERECEKSİN BANA!”

 

Kızım kelimesini duyduğum an sendelesem de elimi kavrayışıyla dengemi tekrardan korudum. Bakışlarım kararmıştı. İçimdeki acı artık taşma seviyesindeydi.

 

“VERMEZSEM NE OLUR LAN?”

 

Alparslan tekrar konuştu. Bu kez çok daha fazla sinirliydi. “HEPİNİZİ K*ZIĞA OTURTURUM! BİR YIĞIN ADAMLA GELDİN DİYE ELİMDEN KURTULACAKSIN SANMA LAN! S*LAHA BİLE GEREK YOK, TEK BAŞIMA HEPİNİZİN L*ŞİNİ YERE SERERİM!”

 

Yutkunarak zorlukla gözlerimi açtığımda Arslan’ın bana bakarak konuştuğunu gördüm. Fakat içimden bir ses Sancar’a bakmam gerektiğini söylüyordu. Zira uzun süredir sessizdi.

 

Bakışlarım o yöne döndüğünde gördüm ki başında Toygar vardı. O ne zaman gelmişti, ben nasıl görmemiştim? Bilmiyorum. Sadece şu an Sancar’ın ağzına s*lah s*ktuğunu ve o pozisyonda başında dikildiğini görüyorum.

 

“Alparslan, kimseyi ö*drümeyeceksin! Şartları konuşacağız. Azad…” Sıkıntılı bir nefesle bakışlarını ona çevirdi. “Ne istiyorsun? Şartları konuşalım.”

 

Kurşun Alparslan’a sırıtarak bir elini beline yasladı ve konuşmaya başladı. “He valla ben k*n isterim Nişancı! Sende fazladan vardır kardeşinin k*nı?”

 

“SENİN BEN A*INA K*YARIM LAN!”

 

Alparslan kükreyerek öne atıldığında Dayı ve Arslan zar zor araya girerek tuttu onu. Ben bırakılan elimle Kurşun’a yaklaştım. Zira şartları beğenmezsem yanımızdaki iki erkeği es geçip direkt olarak s*kacaktım onun kafasına. Çünkü tahminimce bizim adamlarımız etrafı sarmıştı. Zira Toygar ancak bu şekilde içeri rahatlıkla girebilirdi. Yani sayıca üstün olmalıydık.

 

“Koyarsın Tetikçi, koyarsın…”

 

Alaylı bir tınıyla tekrar konuştu. Alparslan ise sakinleşmek bilmeden ona doğru saldırmaya devam etti. Bu sırada araya tanımadığım başka adamlar da girmişti. Güçlükle onu tutmayı başardıklarında Alparslan bırakmalarını söyleyen naralar atıyordu. Ancak ilgilendiğim kısım o kendinden geçerken abisinin Kurşun’a yaklaşarak söyledikleri oldu.

 

“Ne istiyorsun Azad? Barış yapmak için ne istiyorsun?”

 

Kurşun ağzını kararlılıkla aralayıp gülümseyerek dostça omzuna vurdu.

 

“Bir daha ne Sancar Bey ne de ben karşınıza çıkmayacağız Ciğerim ama… Tetikçi’yi imha edeceksin.”

 

Duyduğum sözlerle s*lahımı önde tutarak onlara doğru hiddetle ilerleyip bağırmaya başladım.

 

“NE DİYORSUN LAN SEN? NİŞANCI! NEYİN PAZARLIĞINI YAPIYORSUNUZ?”

 

Alparslan bağırmalarına benim onların üstüne yürümemle son verdi. Öyle ki kendisini tutan adamları yere yığarak peşimden gelip önüme geçmişti. Evet, şu an bile beni arkasına almaya çalışıyordu.

 

“YAPMAM GEREKENİ YAPIYORUM HAZAN! KIZIM KIZIM DİYORDUN! VERECEKLER İŞTE KIZINI!”

 

Alparslan abisi son cümlesini kurarken hızla öne atılarak ona kafa attı. Ben istemsiz bir hamleyle çığlık attım bu hareketine. Dayı ise anında aralarına girmeye çalıştı ama o da araya kaynadı. Alparslan abisine y*mruk atarken Dayı’yı da yere düşürdü.

 

“NE DİYORSUN LAN SEN! NE DİYORSUN A*INI S*KTİĞİM!”

 

Gözlerimi sıkı sıkı kapatıp arkamı döndüm. Başım dönüyordu. Bu kadar yoğun stresi artık bedenim kaldırmıyordu. Derin derin nefesler verdiğimde sesleri artık dışarıdan geliyordu bana. Verdiğim nefesler dahi rahatlamamı sağlamıyordu. Aksine daha da çok daralıyordu içim. Zar zor elimi yanımdaki kolona uzatarak gözlerimi sıkı sıkı kapattım. Yutkunuşum sanki bir derenin akışı kadar gürültülü duyuldu içimde. Belki de bu yüzden şu an onları duymuyordum. Fakat içimdeki o kötü his tekrardan arkama bakmamı sağladı. Gözlerim yarı açıktı ve görüntü net değildi.

 

Alparslan’ı Kurşun’un adamları tutuyordu. Kaç kişi olduklarını saymadım ama oldukça kalabalıklardı. Karşısında Kurşun’un ve Dayı’nın zar zor tuttuğu abisi vardı. Gördüğüm manzara o kadar şok ediciydi ki…

 

Abisine saldırıyordu Alparslan. Evladını kendi yavrusu gibi sevdiği, canından öte gördüğü abisine s*lahını doğrultmuştu. Dayı ise sanki o çok sevdiği haylaz oğlanına değil de en büyük düşmanına bakıyordu. Tırnaklarımı ellerime geçirdiğimde sözlerini zar zor duyuyordum.

 

“YETER ALPARSLAN! YETER LAN DUR YERİNDE!”

 

“SUSACAKSIN ARSLAN TUFANLI! SUSACAKSIN ÇENENİ S*KERİM SENİN!”

 

Gözlerimi tekrar kapatıp derin nefesler almaya devam ettiğimde gözlerimden yaşlar istemsizce akıyordu. İçimde vücudumun yaptığı her şey o kadar sesliydi ki onları yeniden duyamamaya başlamıştım.

 

Ellerimi kolona daha sıkı dolayarak zorlukla bedenimi dik bir konuma getirip gözlerimi açtım. Bu kez tekrar karşımda onlar vardı. Lakin az öncekinden farklı bir durum yaşanıyordu. Alparslan köşede öfkeli nefesler alıp vererek kızaran yüzüyle Kurşun’a bakıyordu. Abisi ve Dayı da başka bir yandan aynı adamı izliyordu. Sanırım benim sakinleşmeye çalıştığım esnada tansiyon biraz olsun düşmüştü.

 

“Şartım çok basit. Diyorsanız ki ‘Dağhan’ın canı bizden çaldığınız cana eşittir.’ Eyvallah.”

 

Sesi çok daha ciddiydi ve İstanbul Türkçesini gayet düzgün konuşuyordu. Şaşırtıcı bir düzeyde bu kadar yoğun ağız yapan birinde bu konuşma sırıtmıyordu.

 

“Ondan geçerim.”

 

Sancar ağzındaki s*laha rağmen uğuldayarak yerinde bağırmaya başladı. Kurşun bunu fark ederek araladığı dudaklarını kapatmadan ona bakınmaya başladı.

 

“Beyefendi… Yapmam gerekeni yapıyorum.”

 

Tekrar nefes alarak bakışlarını Alparslan’a çevirdiğinde Alparslan kızaran gözleriyle bakıyordu ona.

 

“Ne istiyorsun lan it?”

 

İt kelimesini tiksinerek ve bastırarak duyurduğunda Kurşun homurdandı. Fakat yine de hakaret etmeden konuşmaya devam etti.

 

“S*lah satmayacaksınız. Masadan da çekileceksiniz.”

 

Alparslan kıkırdayıp eğdi başını. Onu ciddiye almıyordu. Dayı ve Arslan ise göz göze gelerek birbirlerine konuşmadan bir şeyler söyledi. Kurşun bu sırada devam ediyordu sözlerine.

 

“Bir de…” Büyük bir keyifle kurdu cümlesini. Bakışları doğrudan Alparslan’ın üzerindeydi. “Alparslan ciğerim… Sen aranıyorsun?”

 

Soru minvalinde kurduğu cümlenin ardından kıkırdayarak devam etti. Alparslan cevap vermiyordu çünkü. Elini sıkı sıkı birleştirerek duvara vurmaya başlamıştı ve ben de bu halini görerek yanına ilerlemiştim onun. O sıktığı elini tuttuğum sırada duyuluyordu Kurşun’un sözleri.

 

“Heh işte gidip teslim olacaksın koçum. Şartım budur.”

 

Refleksle bakışlarımı karşıma çevirdim. Alparslan’a tekrar döndüğümde başını kaldırarak düşünmeye başladığını gördüm. Düşünüyordu, kabul edecekti. Düşünmemesi ve hemen reddetmesi gerekirken bunu düşünmeye başlamıştı. Ancak ben izin vermeyecektim yapmasına. Bu yüzden sert bir dille konuşmaya başladım.

 

“Hayır, teslim olmayacak!”

 

Başımı olumsuz anlamda sallayıp hepsinin yüzüne teker teker baktım. Bakışlarımla da reddettiğimi gösteriyordum onlara.

 

“Bunun için miydi bunca şey? Madem tutuklansın istiyordunuz o zaman itirafçı olup suçüstü yaptırsaydınız! Benim çocuğumu bunun için mi kaçırdınız?”

 

Sözlerim kalbim hızlı çarptığı için yüksek değil de sadece sert bir biçimde duyulmuştu.

 

“Sizin çocuğunuzu ben kaçırmadım. Dağhan kaçırdı. Bize de rahmetlinin p*kunu temizlemek düştü.”

 

Başını eğerek konuştu benimle. Gözlerime bakmaya cesareti yoktu. Ancak benim onu ö*dürmeye cesaretim vardı.

 

“KES SESİNİ! ALPARSLAN TESLİM OLMAYACAK! BAŞKA ŞART DÜŞÜNECEKSİN!” derin bir nefes vererek aklımdan geçen ilk düşünceyi onlara duyurdum. “ARSLAN TESLİM OLSUN!”

 

Arslan Tufanlı bana bakarak şokla mırıldandı. “NE?”

 

Başımı ona doğru çevirip sallayarak küçümseyici bir bakış attım. “BİR B*KA YARADIĞIN YOK SENİN! GİT İÇERDE KAFANI DİNLERSİN!”

 

Arslan ağzını aralayarak konuşmak istediğinde Kurşun tekrardan devreye girdi. “Hayır, onun içeri girmesi işime yaramaz! Tetikçi girecek. Böylelikle Arslan Kardeşler iktidarı son bulacak.”

 

Dudaklarımı ısırarak tekrar bağırdığımda bu saçmalığa boyun eğmeyeceğimi dillendiriyordum.

 

“SİZE HAYIR DEDİM! KABUL ETMİYORUM!”

 

Ancak Alparslan’ın tekrardan elimi sıkarak fısıldaması reddedişimi en güçlü yangına çevirdi.

 

“Baharım…”

 

Zaten dolu olan gözlerimi ona çevirerek daha çok dolmasına izin verdim. Gözlerinde acıyla karışık bir şefkat vardı.

 

“Kızımız için…”

 

Başımı olumsuz anlamda sallayarak yaklaştım ona. “Hayır Alparslan. Başka bir yol düşünürüz.”

 

Kafasını sağa sola sallayarak doldurdu gözlerini. Reddetmesi gerekiyordu. Kabul edemezdi. Cezaevine girdiği an çıkışı olmayacaktı çünkü. Üstelik o kadar çok düşmanı vardı ki bunu fırsat bilerek c*nını almak için sıraya dizileceklerdi. Kızım gelecekti ama bir ömür boyunca babasını parmaklıklar ardında izleyecekti. Buna izin vermemi bekleyemezdi.

 

“Düşünmeyeceğiz gülüm. Ucunda bahar varsa, düşünmeyeceğiz.”

 

Onu tekrar reddederek diğer elini de tuttum. “Olmaz…” Gözümden bir damla yaş firar etti cümlemin ardından. Dudaklarım titriyordu. “Beraber büyüteceğiz onu. Ha…Hayallerimiz vardı. Onları yaşayacağız. İzin vermem. Olmaz.”

 

Dudaklarını alnıma dayayarak iç çekti. Evvelden elleri yüzümü tutmuştu. Bu yüzden tenini tenimden ayırdığı an başımı kaldırmamla tekrar göz göze geldik.

 

“Yaşayacağız zaten güzelim. Birkaç yıl… Sonra kaçarım hapisten. Kimlikte ö*dü gösteririz. Kimsenin haberi olmadan kaçarız gülüm.”

 

Bu cümleleri fısıldayarak söylemişti. Sadece benim duyacağım bir yükseklikteydi sözleri. Gözlerimi kapatıp onu tekrar reddettim. Olmazdı. Riskti bu. O birkaç yılda orada onun başına ne geleceği belirsizdi. Gücüm kalmamıştı benim artık. Dayanacak, yeni bir kayıpla ya da onun korkusuyla savaşacak gücüm yoktu. Buradaki herkesi ö*dürerek bulabilirdi kızımızı. Ancak o boyun eğmeyi seçiyordu. Benim tanıdığım Alparslan gibi davranmıyordu.

 

“Olmaz dedim sana! Israr etme.”

 

Gülümseyerek baktı gözlerime. Lakin ben o gülüşün ardında yatan gerçeği görüyordum. Kabul edecekti. Bana beni reddedeceğini belirten gözlerle bakmıştı. Başımı sallayarak ellerini sıkıca tuttum.

 

“Hayır Alparslan. Hayır diyorum! Yapamazsın!”

 

Tuttuğum elleriyle ellerimi dudaklarına götürüp öptü. Sonra da derin bir nefes vererek başını onlara doğru çevirdi. Üçü de farklı yönlere bakıyordu. Gözleri üstümüzde değildi. Hatta buradaki herkesin bakışı farklı noktalardaydı. Dize getirmeye çalışırken bile Alparslan’dan çekiniyorlardı.

 

“Tamam. Bu gece kızımı getir, yarın sabah teslim olacağım.”

 

Ağzımdan kaçan bir feryatla tekrar tuttum ellerini. Gözlerim yanıyordu. Başım ise her geçen saniye daha çok reddediyordu onu.

 

“Alparslan… Yapma, yapma bunu bize!”

 

Bakışlarını bana çevirerek tekrar alnımı öpüp sarıldı. Sarılışı sanki son kez bana dokunuyor gibiydi. Daha şimdiden veda etmeye başlamıştı.

 

“Şşş…” saçlarımın arasından öperek devam etti. “Baharla uyuyacağız bu gece. Sonra…” başımı kaldırıp gözlerime bakarak sürdürdü sözlerini. “Babası iş gezisine gidecek. Tamam mı?”

 

Başımı hızla sağa sola sallayarak ellerimle yüzünü avuçladım. “Tamam değil.” Sesimi biraz alçalttığımda niyetim onu vazgeçirmek değildi artık. Onsuz tek bir gece bile geçirmemekti. “Kabul etmiş gibi yap. Kızımızı alıp kaçalım. Olmaz mı?”

 

Alparslan gülümseyerek tekrar alnımı öptü ve kokumu içine çekti. “Kurban olurum sana gülüm.”

 

“Ben de yanında olacağım ciğerim. Kaçmayasın bir yere.”

 

Alparslan bakışlarını Kurşun’a çevirerek sertçe yutkundu. “Ne o Azad, koynuma mı gireceksin?”

 

Gözlerimi kapatarak Alparslan’ın göğsüne yasladım başımı. Yaşlarım durulmuyordu. Aylar önce intikam yeminleriyle bu şehre gelen kadından eser yoktu artık. Aynada bile tanıyamıyordum kendimi. Gücümü her geçen gün daha da tüketiyordum. Sabrım da adım atacak halim de kalmamıştı. Bir şeylerle mücadele etmek değil de sadece nefes almak istiyordum.

 

“Duymamış olayım Tetikçi! Ben seni kapının önünde bekleyeceğim.”

 

Alparslan tekrar kükreyerek ona doğru bir adım attı. Ben de bu sebeple dengemi kaybederek bedenine tutundum.

 

“Lan…”

 

Sıkıntıyla soluyarak gözlerini kapattı. İpler onun elinde olduğu için sakin kalmaya çalışıyordu.

 

“Tamam Alparslan, sakin ol.”

 

Göğsüne tekrar gömülerek fısıldadım ona. Yaşadığım, yaşattığı onca acıya rağmen buradaydım ben. Ondan bir adım uzağa gidemiyordum. Bu nasıl bir his, nasıl bir büyüydü ki kızıma kavuşacak olmama rağmen onun yokluğunun acısıyla kavruluyordum. Daha şimdiden, o yanımdayken çökmüştü hasreti içime. Belirsiz bir sürede alacağı her nefes için dua ederek nasıl yaşayacaktım ben? Hazan Kandemir’in adım atacak gücü yokken onun yokluğuna nasıl dayanacaktı?

 

…………………………………………….

 

Yaklaşık bir saat sonra

 

Ellerimle ellerini sıkıca tuttuğumda gözlerime bakarken dudaklarını ısırıyordu. Ayrı arabalarda gidecektik. Daha doğrusu o da Kurşun’a güvenmediği için onunla birlikte kızımızı almaya gidecekti. Parmak uçlarımda yükselerek boynuna kısa ama ıslak bir öpücük bırakıp göğsümü oraya gömdüm.

 

“Affettin mi beni?”

 

Bir eliyle saçlarımı okşayarak içli bir nefes alıp kulağıma doğru fısıldadı.

 

“Ben sana nasıl gönül koyayım güzelim? Bilmiyor musun, benim gönlüm sende.”

 

Başımı hafifçe kaldırıp gözlerine bakındım. İkimizin gözleri de fazlasıyla kızarık ve ıslaktı.

 

“Küsmedin yani hiç?”

 

Alparslan ağzında cık yaparak saçlarımı kenara itip yanaklarımı okşadı. “Küsmedim yavrum.”

 

Dudaklarımı yalayarak tekrar baktım o hayran olduğum ve bir zamanlar aşkından yandığım yeşillerine. “Alparslan…”

 

Yanaklarımdan tutup yüzümüzü yaklaştırarak yanıtladı beni. Nefesi kendi soluğumdan daha yakındı bana. “Baharım…”

 

Sesim bu kez fısıltıyla çıktı. Yalvarmak istiyordum ona. Beni yalnız bırakmaması için içimden bir ses haykırıyordu gözlerine.

 

“Beni yalnız bırakma. Ben de geleyim seninle.”

 

Başıyla isteğimi reddetti. Ardından tekrar alnımı öperek konuştu. “Bir buçuk saat sadece. Kızımıza yemek yaparsın belki. Ya da benim için hazırlanırsın. Sen karar ver.”

 

Gözlerimi kapatarak tekrar sıkı sıkı sarıldım bedenine. Kafamı dağıtmaya çalışıyordu ama ben biliyordum. O ne olacağını bilmediği için götürmek istemiyordu beni.

 

“Gitme…”

 

Ancak sözlerimi de ısrarımı da dinlemedi. Ucunda ö*üm olsa da gideceğini defalarca kez söylemişti. Bu kez dudaklarını dudaklarıma eğerek fısıldadı.

 

“Çok seviyorum seni.”

 

Cümlesini tamamladığı an ise kısa bir öpücükle veda etti bana. Önce ellerimiz ayrıldı. Sonra yavaş yavaş bedenlerimiz. En nihayetinde arabaya binerken sol gözünü kırpıp gülümsedi bana. Ben de yalnızca elimle ağlamamak için ağzımı kapatarak baktım yüzüne.

 

Sonrası mı?

 

Sonrasını anlatacak gücüm yok benim. Hazan Kandemir sonrasını anlatacak güce de akla da sahip değil artık.

 

………………………………………

 

İlahi bakış

 

Kalpler sadece eşlerini gördüğünde gözlerini açar. Aşkın hüküm sürmediği bütün yürekler kördür.

 

Alparslan içindeki vedanın o tatsız acısına rağmen arabaya bindi. Hazan ise arkasından bakakaldı uzunca bir süre. Yapabileceği bir şeyin olmaması ve eli kolu bağlı bir şekilde beklemek zorunda kalmak Hazan için tahmininden de zordu. Öyle de oldu. Arabaya Yalçın’ın sürüklemesiyle bindi. Havaalanına kadar Alparslan’ı takip etmekti niyeti. Hatta her ne kadar o izin vermese de özel uçağını hazırlatmıştı. Kalkıştan kısa bir süre sonra peşinden gitmeyi hedefliyordu.

 

Fakat Alparslan’ın olduğu araç seyir halinde ilerlerken aniden fren yapmasını da Kurşun’un araçtan inerek arkadan gelen bir araca binmesini de Alparslan’ın arabasının orada k*rşunlanarak uçurumdan atılmasını da beklemiyordu.

 

İlk üç dakika arabadan çıkamadı bu yüzden. Tepki veremedi Hazan. Tüm arabalardaki adamlar, Yalçın, Arslan, Dayı…

 

Hepsi aşağı indi. Hepsi bir ümitle onun almadığı nefesin peşinden sürüklendi. Ancak Hazan daha o ilk an acısını içinde hissetmişti. O acı üç dakika boyunca yerinde donakalmasıyla sonuçlandı. Sonra arabadan inerek ettiği feryatları hatırlamıyordu. Boğazı yırtılana kadar bir zamanlar anmamaya yemin ettiği adı sayıklamıştı.

 

“ALPARSLAN!”

 

Demişti. Belki de saatlerce çöktüğü yerde sayıklamıştı adını. Birkaç kez uçurumdan atlamaya çalışmıştı hatta. Yalçın engel olmuştu buna. Hazan’ın canını almak için yemin eden adam Alparslan Tufanlı’nın nefes almayı bıraktığı gün onun hayatını ikinci kez kurtarmıştı.

 

Şimdiyse kurtardığı o hayat için pişmanlık duyuyor Yalçın. Çünkü Hazan artık yaşamıyor. Aradan koskoca bir ay geçti. Hazan bu bir ayın her gününü kaçtığı, hapsolmamak için savaştığı akıl hastanesinde geçirdi.

 

Boş boş duvarları izliyor. Alparslan’ın adını sayıklayarak başını dahi kaldırmadan iki büklüm yatıyor yatakta.

 

“Abla…”

 

Hazan kardeşinin ona seslenmesini duymadı. Duymuyordu çünkü. Bir aydır ona seslenen kimseyi duymuyordu. Kızı da yoktu artık. Onun kızını bulacak gücü de yoktu.

 

Yattığı yerde öne arkaya sallanarak gözlerini kapattı Hazan.

 

“Alparslan… Sevgilim…” hıçkırarak tekrarladı sözlerini. “Alparslan…” biraz daha hızlı sallandığında ellerini yumruk yaparak acısına göğüs germeye çalışıyordu. “Neredesin?”

 

Hazan tekrar hıçkırarak devam ettiğinde sesi ağladığı için biraz daha incelmişti. “Alparslan… sevgilim… Alparslan… Alparslan…Neredesin?”

 

Nare dolan gözlerine rağmen ayakta kalmak için nefesini tuttu. Ablası bu kadar çok acı çekerken yıkılmaya hakkı yoktu.

 

“Alparslan…Sevgilim…”

 

Nare ablasının sesinin biraz daha kısılmasıyla ilaçların etki etmeye başladığını düşünerek rahat bir nefes verip yerine tekrar oturdu. Yaklaşık iki saat önce Hazan tekrar sinir krizi geçirmişti. Alya’nın kokusunu duyduğunu söyleyerek hastaneyi birbirine katmıştı önce. Sonra da Alparslan’ın adını zikrederek olduğu yere çöküp bayılmıştı.

 

Nare bir aydır hiç olmadığı kadar çok çaresiz hissediyordu. Elinden bir şey gelmediği gibi ablasının her gün biraz daha erimesine şahit oluyordu. Başını eğerek az önce güçlü durmaya çalıştığı için akıtamadığı yaşlarını serbest bıraktı. Ancak akabinde kapının açılmasıyla yaşları elinin tersiyle sildi. Gelen kişi ablasının doktoruydu.

 

“Doktor Bey?”

 

Kır saçlı adam derin bir nefes vererek başını eğdi. Ne yapacaklarını bilemediği bir durumla karşı karşıyaydı. Bunu acilen bildirmesi ve ailenin desteğiyle Hazan için çabalaması gerekiyordu. Gencecik, su gibi bir kadının böyle erimesi onun da canını yakıyordu.

 

“Geçmiş olsun. Ablan sabah bayıldığı için test yapmıştık. Sonuçlar çıktı.”

 

Nare kaşlarını çatarak ablasına döndü. Nefesleri artık kesilmeye başlamıştı. Fısıldayarak ‘Alparslan’ dese de ablasının sesi artık duyulmuyordu.

 

“Nesi varmış?”

 

Doktor da Hazan’ın iki büklüm olan bedenine bakarak iç çektiğinde acının içine doğan o güneşi tek nefeste duyuruyordu.

 

“Hamile.”

 

……………………………….

 

İlahı bakış, Güney Vietnam

 

Alparslan sindiği köşeden uçağın kalkacağı piste bakınıyordu. Bir aydır görmemişti baharını. Yapmak zorunda oldukları, mecburiyetleri onu kendi cenazesini izlemeye itmişti. Hazan’a aynı gün yaşadığının haberini vererek kızları için gittiğini söylemişti aslında. Ancak baharı onun yaşamasına, kızlarının bulunmasına rağmen aklını koruyamıyordu. Tam bir aydır hastanedeydi. Geceleri kaçıp kızını bulmak için çabalasa da vaktinin çoğunu o ağır ilaçların altında ezilerek geçiriyordu.

 

Alparslan bunu bildiği için rahat bir uyku uyuyamıyordu. Hoş, uyku uyumaya niyeti ve vakti de yoktu zaten. Bir aydır tıraş olmamıştı. En son ne zaman duş alıp yemek yediğini de hatırlamıyordu. Üstündeki kıyafetler bile uzun süredir değiştirilmemişti. Tek bir amacı vardı: kızını bulacaktı.

 

Çöktüğü yerden pisti izleme nedeni de buydu. Sancar onun ö*düğünü düşündüğü için Alya’yı serbest bırakmıştı. Daha az korunuyordu. Ancak bu korunuşunun son günüydü. Zira abisinin cenaze bahanesiyle bir süredir işlerle ilgilenmediğini biliyordu Sancar. Arslan Tufanlı cenazeden beri ilk kez dün masaya gitmişti ve intikam yemini etmişti. Sancar da tam da bugün Alya ile onu tehdit etmek için harekete geçmişti.

 

Esasen Arslan Tufanlı da Dayı da oyundan haberdardı. Hatta Kurşun’un bile haberi vardı her şeyden. Alparslan nefesini tutarak piste yaklaşan arabaya bakındığında içinden saymaya başlamıştı.

 

O arabadan kızı inene kadar saydığı sayı yetim okutacaktı. Çok adak adamıştı bu bir ayda. Az önce içinden geçen bunlardan en basitiydi.

 

Arabadan önce mavi takım elbiseli bir adam çıktı. Peşinden krem takım giymiş bir adam daha çıktı. O adam elini arabaya uzattığında Alparslan’ın kalbi de atmayı durdurdu. Elini kalbine atarak baktı karşıya.

 

Önce küçücük bir ayakkabı gördü. Kırmızı, simli bir babetti bu. Kalbini daha sıkı tuttuğu an o babetin eşi de arabadan aşağı sarktı. Elini uzatan adam bir adım daha attı sonra arabaya. Bu esnada gördü Alparslan kızının bedenini.

 

Üstünde sarı, tül bir elbise vardı. İlk fark ettiği detay bu oldu. Daha sonra gördü ki kafasında kırmızı geniş bir şapka var. Hava bugün çok sıcaktı. Zeytin Alya’nın başına güneş geçmemesi için şapka takmıştı. Alparslan göremiyordu ama küçük kızı şapkayı elbisesine yakıştıramadığı için ayakkabısıyla aynı renkte dahi olsa mutsuzdu. O yü<den de suratı hayli asıktı.

 

Alparslan kalbini daha sıkı sardığında derin bir nefes alarak yaşadığı basıyı hafifletmeye çalışıyordu. Saçlarını görmüştü çünkü. Simsiyah, beline kadar uzanan o saçları görmüştü. Derin bir nefes daha vererek titreyen ellerini dürbüne attı.

 

Elleri o kadar çok titriyordu ki o dürbünü tutana kadar Zeytin kızını kucağına almıştı. Gözünü merceğe yerleştirdiğinde Alya’nın yüzü şapkadan görünmüyordu. Ellerine baktı Alparslan. Her detayını incelemek istiyordu. Yüzünü zaten az sonra görecekti kızının. Buna üzülmekle vakit kaybedemezdi.

 

Tombikti elleri. Küçük ve tombikti. Alparslan o elleri yemek istediğini kıkırdayarak gösterdi. Gözleri dolmuştu. Daha şimdiden yaşlar yüzünü yıkıyordu.

 

Alya babasının onun tombik ellerini izlediğinden habersiz daha fazla dayanamayarak şapkasını yere attı. Zeytin sırtı dönük olduğundan bunu göremese de Alparslan’ın kalp krizi geçirecek kadar çok mutlu olmasına kızının huysuzluğu neden oldu.

 

Yüzünü görmüştü çünkü. Artık gerçekten nefes alamıyordu Alparslan. Gözlerini sıkı sıkı kapatıp açarak gördüğü yüzün gerçekliğini sorguladı.

 

Gülümsemiyordu Alya. Asıktı yüzü. Ancak suratsız haliyle bile çok güzeldi. Alparslan ilk önce gözlerine baktı. Cüzdanında taşıdığı ve her gece bakarak uyuduğu o gözlere hayranlıkla daldı. Ardından iç çekerek diğer detaylarını inceledi kızının.

 

Ay gibi teni, kömür karası gözleri; kaşı… Kızına baktıkça gözlerinin önünde bir yüz belirdi: sevdasının yüzü. Alparslan bu kadar çok benzeyebileceklerini düşünmemişti. Kalbi nefes bile alamayacak kadar çok sıkıştığında o küçük kızın kendi kızı olduğunu yüreğindeki bu hisle de doğrulayarak titreyen ellerinden diğeriyle telsizine uzandı. Sesi kesik ve kısık çıkıyordu. Kızının varlığı onu büyülemişti.

 

“Har…Harekete geçiyoruz. Onu buldum.”

 

Bölüm sonu....

 

Yeni bölümden hepinize merhaba güzelliklerim:))

Görüşmeyeli nasılsınız, bana sinirli misiniz🥹

 

Çok çok fazla ihmal ettim sizi, çok ara verdim. Farkındayım🤧

 

Ancak inanın ki elimde olmayan bazı şeyler yaşadım. Yemek yemeyi bile unuttuğum bir dönemden geçiyorum. Sanırım Hazan’ı biraz fazla içselleştirdim. Zira bu denli bir çöküş yaşayıp, onun hissettiklerini hissetmeme başka bir neden bulamıyorum ama sizi çok seviyorum🥹 bir nedeni yok, öyle içimden geldi🤍

 

Zor bir süreçteyim ve iyileşmeye çalışıyorum. Bölüm biraz da bu yüzden söz verdiğim günde de gelemedi ama merak etmeyin bu açığı çok uzun ve güzel bir bölümle kapattık💕

 

Kısa bir bilgilendirme yapacağım güzelliklerime hemen🫶🏻

35. Bölümü okuduk şimdi. 36 Korte’den Alp’in ağzından olacak. 37 de sezon finalimiz ama korkmayın, ara vermek yok bu sefer:))

 

Sizleri çok çok fazla seviyor ve tekrar tekrar özür diliyorum🥹🫶🏻

Lütfen beni affedin güzelliklerim, artık ara vermek istemiyorum. Zaten istem dışı bir araydı ama onu bile istemiyorum🥹

Tek isteğim haftalardır doğru düzgün giremediğim uygulamalardan sizlerin yorumlarını okuyarak bir parça da olsa mutlu olmak

 

Çokça uzun bir bölüm olduğu için buraya kadar gelen bütün güzelliklerime toplamda 160 sayfa okuduğu için tebrik öpücüğü bırakıyorum😚

 

Ve tabii ki en sevdiğiniz ya da en çok ağladığınız diyeyim( ben yazarken çok ağladım)

Sahneyi merak ediyorum🤧

 

Yorumlarınızı benden esirgememeyi ve haftaya Alparslan’ın özel bölümü ile görüşene dek kendinize çok çok iyi bakmayı unutmayın güzelliklerim. Güzellikle kalın🤍💕

 

 

Bölüm : 22.01.2026 19:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...