
🔥
29. Grift Sarmalı-III
Bir hafta sonra
Yürek…
Yürek nedir? Kelime anlamının ilkine göre kan pompalayan organken ikinci anlamı hiçbir şeyden çekinmeme ve korkmama yani yürekliliktir. Kanı temizleyen bir organa böyle bir anlam yüklenmesi niyedir? Yüreğin bedeni dahi kirlerden arındıracak kadar temiz olması mıdır onu yürekli yapan? Arınmak için içimize döneriz bazen. Bu yüzden midir? Yüreği kara insan deriz hatta bazılarına. Kalbinde tek bir iyilik parçası dahi kalmadığına inandığımızdan dilimizden dökülür bu sözler. Bu düşünceye göre de yüreği kararan insanlar içine dönerek yürekli olamaz. Yani kötü insanlarda korkusuzluk da yürek de yoktur.
Peki ya yüreği taşlaşanlar?
Onlar korkusuzluğu taşımazlar mı içlerinde?
Size bir sır vereyim, aslında en korkusuz olanlar yüreği taşlaşanlardır. Zira yürek temizlenmeyi bırakarak hislerden uzaklaştığında korkuyu da diğer hisleri de içinde barındırmamaya başlar. Hissetmediğin bir acının mahkumu olamazsın. Hissetmeyerek yaptığın hiçbir şeyin de suçunu üstlenemezsin. Çünkü suç insanlığın bulduğu ve yine insanlığın kararıyla yaftalanan bir kavramdır. Sen yüreğin taşlaştığında hissizleşerek insanlığını yitirirsin.
Hazan Kandemir gibi…
Hikayemi uzun uzun anlatarak kimsenin vaktini de taşlaşan yüreğimden dökülen sözleri de harcamaya niyetim yok. Sözlerim yalnızca mahkumiyetimi ve onun insanlık tarafından verilen cezalarını dillendirecek. Ben de bütün bu olanların karşısında durarak onlardan olmadığımı yüreğimi açarak kanıtlayacağım.
Bir haftadır bunu yapıyorum. Küçücük bir çocuğu kendi çocuğum için hapsetmek zorunda kaldığımdan beri yalnızca üzerime çevrilen gözlere kalbimi göstererek yanıt veriyorum. Ancak onların empatiden ve acıdan, bilhassa evlat acısından mahrum kalpleri benim suçsuz oluşumu kaldıramıyor. Zira yürekleri taşlaşmadığından benim yüreğim kadar ağır değil.
Alparslan bir haftadır aramıyor beni. Eskiden her gün yığınla mesaj atan adam son bir haftadır tek kelime bile yazmıyor. Nedeni belki de yeğenini kaçırmam ya da onu dövmüş olmam. Bilmiyorum. Bildiğim tek şey varlığına ve her telefonu elime aldığımda gördüğüm o bildirimlere alışmış olmam. Bu bir hafta benim için çok zorlayıcı geçti. En çok zorlandığım kısmı düşünmek ve olan biteni tam anlamıyla idrak etmek oldu. Diğer kısmı ise benim hislerimi tamamen yok ettiğini ama iyileşmemi sağladığını bilmeme rağmen o ilaçları almaktı. Fakat ben ilkinde zoru başarsam da ikincisinde bunu sağlayamadım. Zira son dört gündür tek bir ilaç dahi almadığım gibi şarap sevdama geri dönüş yaptım. Hazan gibi Hazan Kandemir gibi hissetmek için yaptım bunu. Hissederek kızım için gerekenleri yapabilmek gayretimdi, gerçekleştirdim. Sonuç olarak öfkem de kinim de diri. Üstelik zihnim de hiç olmadığı kadar çok özgür ve düşüncelerle her şeyi yerine oturtmuş vaziyette.
İnce parmaklarım kırmızı rujumu kavrarken gayretimin sonucuna, yüzümdeki o soğuk ve ifadesiz kadına bakındım. Çok düşündüğüm bu bir haftada elde ettiğim sonuçları bulurken bir yandan da vakit kaybetmeden aksiyon alıyordum. Derdim vakit kaybetmemekti. Meyvesi ise içsel çatışmamın son bulduğu an zihnimdeki griftin çözülmesiyle olmuştu.
Alparslan masumdu. Gözümden yıllar sonra onun için dökülen o yaşların ardından anlamıştım bunu. Araştırarak emin olduğum gerçeğin yüreğimdeki hissizliğe rağmen uyandırdığı şey ise keşkeler olmuştu.
Keşke o gün geldiğinde bana komadan çıktığını söylemiş olsaydı.
Keşke ben hamile olduğumu öğrendiğimde ona hemen gitmek yerine akşamı bekleseydim.
Keşke Güliz bana müsait değil dediğinde gitmek yerine hesap sormak için dahi olsa eve girseydim.
Keşkeler olmasaydı öğrendiğim bu gerçeğin yükü omzumdaki kamburu arttırarak yürümeme engel olmayacaktı. Bu gerçeğin bunca zaman benden saklanmış olmasının sahiciliği de ilaçlarımı bırakmam nedeniyle yüklendiğim öfkeyi harlamayacaktı. Zira bu denklem bana kızımın kaçırılmasındaki o asıl nedeni görmeyi kazandırmıştı. Alparslan’ın kaçırmadığı ihtimalinde iki şüphem vardı; Alper’in ya da onun düşmanları kaçıracaktı kızımı.
Bu düşünce beni tam da olanı biteni öğrendiğim o gün ortaya çıkan başka bir hakikatle Dağhan Taşdelen’e yönlendirdi. Şimdi dolgun dudaklarıma sürerek aldığım yere bıraktığım rujun gecenin bir vakti çıkardığı o lüzumsuz sesle zihnim onun adını bir kez daha yankılıyor.
Hazan Kandemir yürek parçalayan acısı, feryadı, canhıraşın ona sağladığı milattan gayrı ilk kez bir olayı dönüm noktası bildi. O gün o ormanlık alanda başıma gelen her şey bugün aynada gördüğüm kadını yarattı ve kabullendirdi. Gücümü nereye ne şekilde yönelttiğimi de onların karşısında zayıf düştüğümü de kabullendim ve feyz aldım. Şu an gecenin bir vakti hazırlanmam da yola koyulmam da bu yüzden. Makyajımı son kez kontrol ettikten sonra yavaşça ayağa kalkarak yeni evimin solda bulunan boy aynasından bakındım kendime. Üzerimde bacağıma yapışan siyah kot bir pantolon var. Onun üstünde ise bel hizamda biten yine siyah bir tişört. Fakat tişörtüm giydiğim deri ceketin önünün kapalı olması nedeniyle görünmüyor. Ayakkabılarım ise Kandemir klasiğine aykırı olarak spor bir model. Ellerimdeki siyah eldivenler ve belimin iki yanındaki gücümün nişanları ayakkabı tercihimi etkiledi. Önemli bir gün ve gecedeyim. Sıktığım her merminin bir sesi ve mesajı olacak bu gece. Gözlerimdeki parıltıya dudağımdaki allığın eşlik etme nedeni de bu yüzden.
Derin bir nefesle bedenime son kez baktıktan sonra sesi açık olmasına rağmen bir mesaj gelip gelmediğini kontrol etmek adına telefonuma uzandım. Alparslan eğer bir hafta önce olsaydı şu an çoktan iyi geceler mesajını atmış olurdu. O mesajdan on dakika önce gece atıştırmasını göndererek ne yemek yediğini gösterip bana hakkındaki en gereksiz detayları bile verirdi. Sabah başlıyordu mesaj mesaisi. İlginç bir şekilde ben her gün gece attığı iyi geceler mesajıyla sabah attığı günaydın mesajı arasındaki süreyi hesaplıyordum. Gün içinde attığı her şeyi de çoğuna cevap vermeme rağmen büyük bir dikkatle inceliyordum. Bunu mesaj kutumun boşluğuyla anlayacak kadar geç kaldım ona. Kontrol ettiğim telefonumda son mesajının bir hafta önce olduğunu gördüğüm an bir kez daha anladım geç kalışımı.
Özür dilerim
En son bir hafta önce ormanlık alanda kucağına düştükten sonra donup kalarak bir süre orada beklemiştim ve Alparslan s*rtleşmişti. Ben fark ettiğim an kucağından kalkarak onun üstüne saldırdım. Hatta yüzünü çizdim ama o an onun bunu istemsiz yaptığını, üstelik abisine, Dayısına ve adamlarına mahcup olacağını düşünmedim. Alparslan ise buna rağmen oradan uzaklaştığım an özrünü diledi. Bir daha da tek kelime bile yazmadı.
İç çekerek telefonumu kapattım. Ardından sağlam adımlarım kapıya doğru ilerleyiş gösterdi. Bu eve henüz üç gün önce yerleştim. Dante’nin referansıyla satın aldığım için detaylı araştırmaya girmesem de büyüklüğü ve lükslüğü beni tatmin etti. Yine de Nermin ablanın ve Nur’un mutfağında olmadığı bir evde yaşamak huzursuzluğumu ve acımı körüklüyor. Ancak bu körükleme peşinden kinimi de götürüyor. Kinim ise şu an attığım adımların sağlamlığının nedeni.
Evden çıkmam da arabaya binmem de sırf bu yüzden fazla uzun sürmedi. Araştırmalarım ve öğrendiklerimin nezdinde bir haftadır neredeyse hiç uyumuyorum. Gözlerimin istemsizce daldığı kısa uykular dışında uyku bedenime uğramadı. Zihnim öylesine dolu kinim öylesine diri ki bedenim dinlenmeyi reddediyor.
Arabamı Dağhan’ın şu an kaldığını bildiğim o eve doğru sürerken hızımı her geçen saniye arttırarak sürdürdüm. Zira içimdeki o heyecan bunu bir an önce yapmamı istedi. Plan belliydi.
Hazan Kandemir eğer birini yıkmak istiyorsa yıkar hayatını mahvetmek istiyorsa tek hamleyle şahı devirirdi.
Dağhan için bu gece şah da devrilecekti, mat da onun peşinden sürüklenerek bedenini terk edecekti.
Arabayı evin bulunduğu yolun başında bıraktım. Adamlarının ömrü yolun başındaki aracı fark edecek kadar uzun olmayacaktı. Buraya gelmeden önce Yalçın’ın izlemleri sayesinde evde kaç kişi bulunduğunu ve nöbet değişim saatini öğrendim. Bu sayede işim kolaydı ve tektim. Dağhan da diğerleri de hafife aldıkları gücümü onun inine ve mahremine bir başıma girmemle görecekti.
Adımlarım oldukça hızlı bir şekilde eve doğru ilerlediğinde bir yandan da temkinliydi. Elime aldığım s*lah ve belime ve bacağıma özenle yerleşen diğerleri ise yedek şarjörlerinin de sayesinde bana eşlik edebilecek yeterlilikteydi.
Ev boş bir arazide değildi. Dağhan genelde ıssız yerlerden seçerdi evini. Ancak bu ev bilinenin aksine sitelerin içindeydi. Adımlarım ön kapıya doğru yöneldiğinde s*lahın emniyetini kaldırdım. Ardından dikkat dolu adımlarımı ön kapıda tutmaya devam ederek ilerleyişimi sürdürdüm. Az sonra kapıya yaklaştığımda çalıların arasından evin önünü izliyordum. Site içinde olduğundan olsa gerek insanların ilgisini çekmek istemediğinden dış kapıya adamlarını koymamıştı. Bu da benim işime gelmişti. Zira şu an etrafımda kimse olmadığından rahat hareket ediyordum. Ev küçüktü ve müstakil bir villaydı. Dış boyası hafif gri iken bu renge etrafındaki boy boy olan çalılar eşlik ediyordu. Giriş kapısının hemen önünde iki kişi vardı. Onun dışında evin içinde de dört kişi duruyordu. Arka bahçedeyse kapı olmadığından adamlar havuzun önünde nöbet tutuyordu.
İlk iş olarak etrafı son kez kontrol ettikten sonra vakit kaybetmeden hızla adımlayarak bahçe kapısına tekme attım. Ardından kapıdaki adamların bakışı refleksle bana döndü. Fakat s*lah çekecek kadar vakitleri olmadı. Zira iki mermi ikisinin de işini gördü. Susturucu nedeniyle yalnızca tekmemin sesi yankılandı bahçede. Arka taraftaki kişiler de muhtemelen sesi duyarak irkildi. Bu yüzden oyalanmadan temkinli adımlarla oraya ilerledim. Az sonra duvarın dibinden eğilerek sürdürdüğüm hareketlerimi hızla yerimden çıkıp karşıma çıkan o iki adamı da v*rarak sonlandırdım.
İkisinin de ne olduğunu anlayacak kadar vakti olmadı. Bu sebeple işimi kolaylıkla hallederek soğuk bakışıma kararlı adımlarımı ekleyip hızla eve doğru yöneldim. Kapı açık değildi. Bu demek oluyordu ki kapıyı açan şanslı kişi topun ucunda olacaktı. Onun gidişinin ardındansa diğer dört kişiyi bularak ö*dürmek için en fazla dört dakikam olacaktı. Derin bir nefes vererek zile bastığımda bunun bilincinde olduğumdan kendimi o hıza entegre ettim.
Zilin evin içinde ve kapının önünde yankılanmasından yalnızca üç saniye sonra o şanslı kişi kapıyı aralayarak yüzünü gösterdi bana. Şanslıydı, şansı gözlerinin kehribar oluşundan ve yakışıklılığından da yansıyan genç bir adamdı. Yalnızca bir saniye ve bir mermi ile onun gözlerini ölümsüzleştirerek bedenini ezmemeye özen gösterip içeri adım attım. Evi inceleyecek vaktim yoktu. Başım hızla sağa sola gittiğinde merdivenlerin tepesinde bir karartı görerek yine hiç düşünmeden o yöne doğrulttum s*lahımı. Tekrar birkaç saniye içinde işimi hallettiğimde kaşlarımı çatarak içimden sayıklamaya başladım.
İki…
Son iki…
Sadece iki kişi…
Sözler zihnimde yankı bulurken kesik kesik soluyarak tüm evi gezinmeye başladım. Bu esnada hem ben hem de rastladığım kişi şansa esir düştü. Zira adımımı ilk yönelttiğim oda olan mutfakta her şeyden habersiz su içen biri vardı. Benim şansım daha ilk odadan onu bulmakken onunki üçüncü özel kişi olmaktı. Derin bir nefes ve zafer gülüşünü yüzümde serbest bıraktığımda adımlarım merdivenden yukarı tırmanıyordu ve temkinli hareket ederek etrafı incelememe olanak sağlıyordu. Az sonra koridora ulaştığımda tekrar bir karartıyı odalardan birinin kapısında gördüm. Yine hiç düşünmeden nişan aldığımda derin bir nefes verdim.
Evde yalnızdı. Evde yalnız olmalıydı. Bu odaların birinde tek başınaydı. İçimden düşüncelerimi tekrar ederken yaladım dudaklarımı. Hemen ardındansa odaları teker teker gezmek için bir adım attım. Ancak adımım havada kaldı. Zira duyduğum ses odayı aramamam gerektiği yönündeydi.
Bir kadın sesi koridorda yankılanıyordu. Dördüncü odanın yakınından gelen bu sesi duyduğum an nefes vererek gözlerimi kapattım. Çığlıkla karışık bir i*leme sesiydi. Gözlerimi daha sıkı yumduğumda sesin yükseldiği kadın geçiyordu zihnimden. Ona zarar veremezdim. Muhtemelen Dağhan’ın çağırdığı masum bir kadındı. Ancak o odada onu yok da sayamazdım. Derin bir nefes vererek sesin geldiği yöne ilerlediğimde içimden planımı netleştirdim. Ardından kapının kulpunu kavradığımda dişlerimi sıkarak içimden küfrettikten sonra işimin o bu kadar uygunsuz bir haldeyken kolay olduğunu geçirdim.
Hemen peşine daha fazla oyalanmadan kapıyı sertçe açtım. Görmemem imkansızdı ama ilgisiz bir tavır takınmam gerekiyordu. Öyle de yaptım. Hareketimle ikisinin de bakışları bana döndüğünde yatağın kapının hemen karşısında konumlandığını gördüm. Dağhan o kadının üstündeydi. En yaygın p*zisyonda oluşları nedeniyle bedenleri tamamen gözümün önünde olsa da bakışımı bunun yerine yatağa çevirerek kadının uzandığı yerin hemen yanını nişan aldım. Onun çığlığı kulağımı kanatırken Dağhan’ın şaşkın bakışlarına gülümseyerek karşılık verip içeri doğru bir adım atarak konuştum.
“ÇIK DIŞARI!”
Bakışlarım Dağhan’da olsa da kadının sözlerimle paralel olarak hızla yataktan doğrulup giysilerini bile aramaya çalışmadan koluma çarparak odadan çıktığını gördüm. Bu esnada bir yandan da gülümseyerek bakışlarımı onda tutmaya devam edip adımlarımı sürdürdüm. Az sonra aramızda üç adım bıraktığımda çıplak oluşu da şaşkınlığı da umurumda değildi. Kıkırdayarak bakındım yüzüne. Acınacak haline gülerek bakındım. Ter vardı yüzünde. Gözlerinde ise büyük bir şaşkınlık. Başımı yavaşça eğdiğim an o yutkunarak bir şeyleri yavaş yavaş idrak etmenin tedirginliğiyle doğrulmaya çalıştı. Ben de s*lahımı alnına dayayarak engel oldum buna. Ardından konuştuğumda sesimde kinaye dolu bir tını ve yüzümde sırıtış vardı.
“Muhtemelen…Muhtemelen şu an bana içinden küfrediyorsun.”
Başımı sallayarak kendi sözlerime onay verdiğimde Dağhan alaylı ifademin de etkisiyle olanı biteni anlayarak olduğu yerden hafifçe doğrularak s*lahı elimden almaya çalıştı. Onunla onun tınısında konuşarak alay ediyordum ve bunu fark ediyordu.
“LAN KALTAK KARI-“
S*lahı başına yaslayarak böldüm nefret dolu sözlerini. Gözümdeki kin öyle yoğun ve öyle fazlaydı ki Dağhan’ın nefretini dahi gölgede bırakıyordu.
“Şşş…” Derin bir nefes ve öfke dolu gülüşle başımı ona doğru eğerek devam ettirdim sözlerimi. “Sen bana hakaret edecek adam değilsin.”
S*lahı başına daha çok yaslayarak iç çektim. Ardından öfkeyle gülerek başımı arkaya doğru attığımda Dağhan hızla yataktan kalkarak s*lahı elimden almaya çalıştı. Ben bu esnada onun hareketlerini umursamadan kahkaha atmaya devam ediyordum.
“SENİN A*INA KOYARIM LAN! SEN KİMSİN? KİMSİN LAN BENİM ALT*MDAKİ KARIYI ALIYORSUN?”
Dağhan alnında damar attıracak kadar büyük bir öfkeyi giyindi. Ben ise bunu görmezden gelerek kahkaha atmaya devam ettim. Bir yandan da geri geri adımlayarak onun almaya çalıştığı s*lahımı daha çok kavrıyordum.
“MANYAK MISIN LAN SEN? DERDİN NE B*LASINI S*KTİĞİM?”
O konuştukça daha çok kahkaha atarak etrafında yavaşça dönmeye devam ettim. Bu esnada neye neden güldüğümün farkında bile değildim. Bildiğim tek şey içimde engel olamadığım o gülme isteğiydi. Belki bu isteğe onun ç*pal bir şekilde karşımda sinirlenmiş olması da eklenmiş olabilirdi. O kadar şaşkın ve öfkeliydi ki üstünde bir şey olmadığının farkına dahi varamıyordu. Kahkahalarımı sürdürerek havaya bakındığım esnada bu gülüşleri onun çevik bir hareketle öne atılması susturdu. Anında öfkeli bir bakışı yüzüme yerleştirdim ve s*lahımı iki elimle kavrayarak ona doğrulttum.
“SAKIN DENEME DAĞHAN TAŞDELEN!” Sinir yüklü bağırışımı düşünmeden s*lahı çevirdiğim yatağa ettiğim ateşle kestim. Dağhan anlık olarak sıçrayıp yatağa baktığında kıkırdayarak devam ettim konuşmaya. Bu esnada her bir zerremden güç ve boy gösterisi akıyordu. “BİR DAHAKİ SEFERE YATAĞA DEĞİL ÜSTÜNDE DURANA SIKACAĞIM! YA CİNSİYETİNİ DEĞİŞTİRİR ALTA GEÇERSİN YA DA HAZAN KANDEMİR’İN OĞLUYLA TANIŞIRSIN!”
Oğlu derken elimdeki s*lahı işaret ederek iç çektim. Dağhan bu hareketime sertçe homurdanıp s*lahı umursamadan üstüme yürüyerek cevap verdi. Sol kolumu sertçe kavrayarak sıktığında s*lahım elimdeydi ve onun göğsüne baskı uyguluyordu.
“SEN KİMSİN LAN? KİMSİN DE CİNSİYETİMİ DEĞİŞTİRİYORSUN? HADDİNİ BİLECEKSİN LAN! BİLMİYORSAN BEN SANA ALTIMDA ÖĞRETİRİM!”
Kavradığı kolumu sertçe çekerek kurtardım. Ardından aynı sertliği s*lahımı başına yaslarken de uyguladığımda öfkem soluklarımdan taşıyordu. Kadın olduğum için ona kafa tutamayacağımı düşünüyordu ama bunu yaparken bana ç*plak ve s*lahsız bir şekilde kafa tuttuğunun farkında değildi. Onu bu kadar kapana kıstırdığımın, gücümün buna eriştiğinin de farkında değildi. Dağhan geceyi geçirdiği ve uyuduğu evi gizlerdi. Değişik bir adamdı ve sürekli suikasta uğrayacağını düşünerek adres değiştirirdi. Benim onun bir kadının koynunda olduğu halini bile bulacağımı bilmiyordu. Görmesine rağmen bilmiyordu.
“SENİN ALTINA YATACAK KADAR DÜŞMEDİM DAHA Ş*REFSİZ P*Ç!”
Dağhan sözlerimle s*lahı kavramaya çalıştığında küfürler homurdanıyordu. Öyle ki o s*lahın yanlış tek bir tutumuyla onu ya da beni vuracağını önemsemiyordu. Doğrusu benim de önemsediğim söylenemezdi. Zira aynı şekilde ben de s*lahı kavrayarak çekmeye çalışıyordum.
“TETİKÇİ’NİN ALTINA YATARSIN AMA! UCUZSUN LAN A*I S*KİK KARI! UCUZSUN!”
S*lahı elimden sertçe çekip alarak sözlerini tamamladı. Ben anlık olarak boşluğa düşsem de az sonra adamlarımın burada olacağını bildiğimden iç çekerek gülümsedim. Dağhan ise büyük bir gururla s*lahı bana doğrultarak geriledi.
“YERİNİ BİLECEKSİN İŞTE BÖYLE!”
Başımı sallayarak onu onayladım. Ardından sinsi bir gülüşü yüzüme yayıp dudaklarımı ısırarak diğer s*lahımı belimden çıkarıp emniyetini çekerek ona doğrulttum. Bu esnada buraya geliş nedenim dilimden dökülmek için kendini hazırlıyordu.
“Senin gibi mi?” Kıkırdayarak devam ettiğimde anlık olarak kaşlarını havalandırmıştı. “Senin yerin neresi Dağhan Taşdelen?”
İç çekip nefesimi en derinden vererek devam ettim sözlerime. Bu sırada sesimdeki kinaye odanın dışından dahi anlaşılacak kadar yoğundu. Dağhan ise belli etmemeye çalışıyordu ancak merakını gözlerinden okumamı sağlıyordu. Sözlerimin varacağı yeri duymak için can atıyordu.
“Ellerinde kendi öz babasının k*nı olan bu katilin yeri neresi?”
Yutkunarak kaşlarını çattığında bir yandan da bakışları sekteye uğruyordu. Ancak ne düşündüğünü anlamamdan çekindiğinden olsa gerek bakışlarını çevirdi. Başı hafifçe yere eğildiğinde ben bir haftalık maddi manevi tüm imkanlarımı kullandığım o araştırmamın sonucundan tatmin oluyordum. Dağhan kime çattığının ve kimin canını yaktığının farkına varacaktı.
“Baban önce anneni sonra da kardeşlerini v*rdu ve kendisini karın boşluğundan yaralayarak yere düştü ama ne hikmetse yerde kan kaybederken bir şekilde alnından n*şan alarak kendini tekrar vurdu.”
Sözlerimle birlikte Dağhan gözlerini sıkı sıkı yumarak sıkıntılı bir nefes verdi. Ben bu esnada zafer naraları atan gülüşümü ona gösteriyordum ve bir yandan da bu gülüşe sinsi bir sırıtma ekliyordum. Ancak bu gülüş duyduğum sesle aniden kesildi. Dağhan da benimle birlikte refleksle gözlerini açarak sesin geldiği yöne döndüğünde kapının hemen önünde Poyraz vardı.
Elindeki s*lahı yere düşürmüştü. Üstelik elleri titriyordu ve ayakta durmakta zorlanıyordu. Gözlerindeki kızarıklık ve derin derin alıp verdiği nefesler de bu haline eşlik ettiğinde ben yutkunarak ona ne olduğunu sorguladım. Geçen hafta Arslan Tufanlı Nare ile birlikte onu da kaçırmıştı. Ancak her ne olduysa tek damla k*n dökülmeden Poyraz geri verilmişti. Şu an karşımda tir tir titreyen bu adam benim öz kardeşimin hayatını kurtarıp gönlünü çelen o adam değildi sanki. Karşımda küçücük bir çocuk vardı ve korkudan titreyerek Dağhan’a bakıyordu.
Üç saniye, yalnızca üç saniye göz göze geldiler. Ardından Dağhan omuz silkerek pes ettiğini gösterircesine bedenini bana çevirdi ve yutkunup sert bir tınıyla konuşmaya başladı.
“S*kik s*kik şeyler uydurma g*tünden.”
Başımla onu reddederek bakışımı da ona çevirdim ben de. Sonra da gülümseyerek kıkırdadım. Bu esnada emin olduğum o gerçeği yeniden dillendirmekten zerre tereddüt etmiyordum.
“Uydurmadığımı sen de gayet iyi biliyorsun. Babanın otopsi raporunu okudum ben; Sahtesini değil, gerçeğini. Onu sen ö*dürdün. Eve geldiğinde annen ve kardeşlerin ö*müştü. Baban da yaralıydı. Onu sen v*rdun. Amcanla da aranız bu yüzden açık. Bu yüzden seni yanına almadı. Bu yüzden sıfırdan başladın.”
Dağhan hiddetle başını sallayarak homurdandı. Ardından sinirli soluyuşuyla s*lahı havaya d*ğrultarak bir el ateş etti.
“SENİ Ö*DÜRÜRÜM LAN! KES SESİNİ!”
Başımla onu reddederek bana doğrulttuğu s*laha yasladım bedenimi. Ardından gözlerinin en içine bakarak o öfkesine denk düştüm. Biliyordum ben her şeyi. Aklım en nihayetinde doğruyu ve yanlışı ayırt edecek kadar çok gelişmişti. Her şey gün gibi gözümün önündeydi artık.
“Ö*düremezsin. Yapabilecek olsan çoktan yapmıştın. Ben size canlı lazımım. Yoksa Tetikçi’yi neyi kullanarak tehdit edeceksiniz?”
Gözlerinin en içine bakarak sırıtışımı ve başımı sallamamı sürdürdüm. Dağhan sözlerimi çatık kaşlarla dinliyor ama reddedemeyecek kadar büyük bir merak yaşıyordu. Fısıltıyla karışık imamı dile getirirken amacım bu meraka korku eklemekti.
“Bildiğini biliyorum.” Gözlerime tereddütle bakındığında sırıtarak devam ettim sözlerime. “Alya’nın kimin kızı olduğunu bildiğini biliyorum.”
Yutkunarak ağzını araladı önce. Ardından başını sallayarak kıkırdadı. Bu esnada s*lahı aramızdan çekerek birkaç adım geriliyordu.
“Sonunda…Sonunda Kandemir. Gerçekleri senin ağzından duymak ne kadar güzel.”
Gözlerimi sıkı sıkı yumarak öfkeli nefesler verip dudaklarımı ısırdım. Ses tonu öyle sinir edici bir tınıya sahipti ki içimdeki öfkeyi harlıyordu. Ağzımı aralayarak ona haddini bildirmek istedim fakat Dağhan konuşmaya devam ederek engel oldu buna.
“Kızını işe yaramaz Alper’in düşmanlarının kaçırdığını düşünmek aptallık olurdu. Babasının kaçırdığına inanarak saçmalamak kadar aptalca olurdu bu.”
Başımı hızla sallayarak derin derin nefesler alıp verdim. Ardından ona doğru adımlayışımı sürdürdüğümde Poyraz durduğu yerde donup kalmıştı ve derin derin nefesler veriyordu. Ben onun nefeslerini bastıracak kadar çok yüksek bir desibelde konuştuğumda gözlerimden akan öfkeler Dağhan’ı boğuyordu.
“SEN KAÇIRDIN LAN KIZIMI! BENİM KIZIM SENDE AMA SENİN S*KİK CANIN DA BEN DE! SENİN L*ŞİNİ İTLERİNE YEM EDERİM! DUYDUN MU?”
S*lahımı boğazına yaslayarak bağırdığımda gözlerim yuvasından fırlayacaktı. Dağhan öfkeme verdiği kıkırtı dolu cevabını bana duyurmaktan asla gocunmuyordu. Ciddiye almıyordu beni. Şu an bile ciddiye almayacak kadar egoistti. S*lahımı daha çok bastırarak sinirden titreyen dişlerimi zapt etmeye çalıştım ve Dağhan da bu halime sırıtmaya devam etti. Ancak yine ikimizin de sataşmasını Poyraz’ın sesi böldü.
“DUR! DUR YAPMA! YAPMA! VURMA! BEN… BEN YAPMADIM VURMA!”
Bakışlarım onun bu hali sayesinde sekteye uğradı. Kaşlarımı çatarak bakındığımda yerde iki büklümdü ve başına vurarak konuşuyordu. Dağhan da benimle birlikte şaşkınlığa uğradı ancak öne atılarak ona ulaşmasına fırsat vermedim. Sakinleştirmeye çalışıyordu fakat bu benim kolunu tutmamla sonuçsuz kaldı. Zira kolunu tuttuğum an Yalçın ve diğer adamlarım odadan içeri girdi.
Yalçın adımını attığı an önce yerdeki Poyraz’a bakındı ve yüzünü şaşkınlığa teslim etti. Ardından bakışı beni ve Dağhan’ı bulduğunda çok daha büyük bir şaşkınlık yaşayarak istemsizce Dağhan’ın çıplak alt bedenine bakındı. Ardından gözlerini sıkı sıkı yumup başını çevirdiğinde ben dakikalardır bu anı beklediğimden onun alnına s*lahımı zevkle dayayıp zafer naraları atarcasına konuşmaya başladım.
“ALIN YATAĞA BAĞLAYIN BU S*KİĞİ!” başımı sallayarak kendimi onayladığımda gözümle yerdeki Poyraz’ı da işaret ediyordum. “Bunu da ayrı bir yere…”
Yalçın emrime başını sallayarak onay verdiği an Dağhan’ı ışık hızıyla bırakıp etrafını saran dört adama teslim ederek hızla odanın çıkışına yöneldim. Bu esnada içimden sabahın ilk ışıklarında planın kalan kısmını gerçekleştirmek geçiyordu. Her şey son bulacaktı. Her şey hiç olmamış gibi son bulacaktı ve herkes hak ettiği yerde olacaktı.
“HAZAN! SENİN EBENİ S*KECEĞİM LAN! DUYDUN MU LAN? DUYDUN MU SENİ D*MALTA D*MALTA S*KECEĞİM LAN! GÖRDÜN MÜ BUNU? GÖRDÜN MÜ SENİ NEYLE S*KECEĞİMİ! A*INI S*KTİĞİMİN O*OSPUSU! GÖRDÜN MÜ LAN K*HPE?”
Onun sözlerini duymazdan gelerek evden çıktığımda kafamda herhangi bir soru işareti yoktu. Aksine, içimde çok çok büyük bir rahatlama vardı. Tüm taşları yavaş yavaş yerine oturtmuştum çünkü. Dağhan vardı bu işin içinde. Belli ki babasının ö*ümünden mesul olmasını hiçe sayarak tüm suçu Arslan Kardeşler’e yıkıyordu. Onları bitirmek için ise onların soyunu kullanacaktı. Benim bu hikayedeki rolüm ise Alparslan’ın kafasını karıştırıp gücünü tüketmekti. Her şey o kadar çok net bir şekilde ortadaydı ki Alparslan komada olduğunu söylemese bile gerçekler önümdeydi. Hakkında gerçeği bilen ve bilmeyen Hazan arasındaki tek fark ise onun masumiyetiydi. Uzunca süredir Alparslan’dan tereddüt etsem de onun benim için canını siper ettiğini bilene dek tereddüt edişim emin oluşa dönmeyecekti.
Derin bir nefes vererek yolun başına park ettiğim aracımın içine yerleştim. Ardından titreyen ellerimi kontrol etmeye çalışarak telefonuma uzandığımda parmaklarım istemsizce onun adına ulaşıyordu. Mesaj kutusunu açtım önce. Ardından tekrar yeni bir mesaj göremeyerek iç çektiğimde yarın onunla konuşmam gerektiği için ona yazacağımı geçirdim içimden.
Yüreğimde bir sızı vardı. Bu sızı biraz acı biraz da boşluk içeriyordu. Boşluğun nedeni onunla yaşama imkânımız varken yaşayamadıklarımızdı. Acı ise elimizden alınan onca boşluktan geriye kalan sızıydı. Titreyen ellerimle profiline ulaştım. Yoktu herhangi bir resim. Hakkında kısmında ise meşgul olduğu yazıyordu. Onun bana attığı ilk mesajdan beri değişen tek şey ise üç gün önce numarasını kaydetmiş olmamdı.
Tufanlı…
Soyadı vardı yalnızca. Ancak bu bile benim için büyük bir değişimdi. Yeni mesaj görememenin hayal kırıklığı ile son olaylardan birkaç gün öncesine ulaştı ellerim. Sırasıyla diziliyordu mesajları.
08.16 Tufanlı: Günaydın baharım🤍
Yağmur yağacakmış bugün. Kalın giyin
08.25 : *fotoğraf
Ciğer olan bir kahvaltı sofrası çekmiş. Bahçede, ailesinin evinin bahçesinde. Tabağını yine ağzına kadar doldurmuş. Fotoğrafı gördüğüm an istemsizce bana ilk ciğer yedirdiği günü hatırladığım için gülümsedim ve okumaya devam ettim.
Kahvaltı yaptın mı?
Yapmadıysan almaya geliyorum seni. Abim sabah sabah mangalı yakmış. Ciğer yapmış.
Elif’in de selamı var sana yavrum.
*bir cevapsız arama*
Bu saatte uyumazsın diye aradım yavrum.
Kahvaltı yaptın mı?
Aç değilim Tufanlı.
Ama ben açım. Hem de sana açım
Bu mesajı gördüğüm an mideme giren sancıya engel olamadım. Yıllardır aklımdan silinmeyen o cümleyi yazdığını gördüğüm an ki öfkem hâlâ diri içimde. Kenan ona yaptığım uyarı sayesinde biraz duruldu ancak benim öfkem de nefretim de soğumadı.
Çok özledim seni
Bir beş dakika yüzünü göreyim
Kurban olurum sana
Sen engelledin mi beni?
Yavrum niye tek tik bu mesajlar
Heh
Yanlış olmuş
Görüldü atmışım ben bu mesajlara. Ancak Alparslan görüldü olmasına rağmen yazmaktan vazgeçmemiş.
09.45 Tufanlı: Baharım ben holdinge geldim.
Toplantı falan var.
*fotoğraf*
Masamda da resmin var :))
09.57 Tufanlı: Son kullandığın parfümün adı ne
Kokunu özledim de lazım.
Dün sabah sıktığın lazım ama yavrum. O kokunu özledim. Çok güzeldi.
10.31 Tufanlı: Benim olduğun geceyi hatırlıyor musun? Aklımdan hiç çıkmıyor da
Çok güzelsin
Lan kafayı yiyeceğim şimdi
Sen niye bu kadar güzelsin?
Son okuduğum mesajla parmaklarım titremeye devam etti. Yüzümde de küçük bir kızarıklık mevcuttu. O da muhtemelen kızımıza hamile kaldığım geceye yaptığı imaydı. Derin bir nefes vererek klavyeye dokunmaya başladım.
…………………………………
İlahi bakış
Alparslan son bir haftadır neredeyse hiç evden çıkmamıştı. Yalnızca kendisinin olduğu bir evdeydi. Elif bulunduktan sonra yalıya uğrayacak yüzü bulamamıştı kendisinde. Abisine kırgın ve kızgındı. Üstelik onun yüzüne bakacak hali yoktu. Utanıyordu. O güvenip en değerlisini, kızını emanet etmişti ama Alparslan küçücük bir çocuğa sahip çıkamamıştı.
Bu evde inzivaya çekildiği süre boyunca acıyan canını bastırmak adına tüm zamanını Alya’yı bulmak için harcamıştı. Kurşun ile konuşmuştu çoğunlukla. Tahminine göre Sancar Hazan’a saldırmak için çabalıyordu. Kurşun da bunu fark etmişti. Alparslan onunla iş birliği yaparak bu mevzuyu halletmeye çalışıyordu. Gün içinde bu işle uğraşırken geceleri de Alper’in eskiden iş yaptığı adamların inine baskın yaparak teker teker iz sürüyordu. Çok az uyuyordu ve bu az zamanı da alarmlarla yönetiyordu.
Baharına da hiçbir şekilde yazmamıştı. Bunun nedeni ise kırgınlığıydı. Hisleri kullanılmıştı. Hazan onu kullanmıştı. Alparslan bunu aşamıyordu. Aşmak şöyle dursun bu bir haftada sindirmeyi bile başaramamıştı. Sürekli olarak kendisini sorguluyordu. Onun tek bakışı ile tek dokunuşu ile bu hale gelebiliyor olmasını aptallığına bağlıyordu. Daha sonra ise bu kadar aptal bir adam olmasına rağmen nasıl Tetikçi olduğunu ve o kızı bulmaya gücünün yetmeyeceğini düşünüyordu. Alparslan, Alparslan Tufanlı, namıdiğer Tetikçi sevdasının oyunu ile egosunu ve özgüvenini yitirmişti.
İnsan içine çıkarak boy göstermeye cesaret edemiyordu. Aptallığının cezasını da yine kendisine kesmişti. Bunun sonucunda ödediği bedel sevdasından uzak kalmaktı. O kadar tuhaf bir durumdaydı ki yüreğinde taşıdığı hisler yüzünden yaptığı hata nedeniyle kendisini yine o sevdadan uzak durarak cezalandırıyordu.
Eve az önce gelmişti. Alper’in son zamanlarında iş yaptığı adamlardan birini kaçırarak zorla konuşturmuştu. Fakat bulabildiği tek şey Alper’in Dante’den para kaçırdığı olmuştu. Tehlikeli adamlarla iş yapsa da ö*ümüne yakın dönemde başına bela sarmamıştı. İşte Alparslan’ın kafası burada karışıyordu. Dağhan bu işin içindeydi. Belli ki amcası da onun yanındaydı. Alparslan Dağhan’dan zerre korkmasa da Sancar’ın adı dahi geçtiğinde yaşadığı öfke patlaması nedeniyle kendinden geçiyordu.
Birkaç aydır bu işle ilgili aklında olan şey Alper’in bir düşmanıyla onların iş birliği yapmış olmasıydı. Ancak düşüncesini destekleyen tek bir şey dahi bulamıyordu. Derin bir nefes vererek üstündeki tişörtü çıkartıp yemek söylemek için telefonunu cebinden çıkardı. Saat gecenin üçüne geliyordu. Muhtemelen seçenekleri az olsa da kebap bulabilecekti. Yutkunarak seçeneklere göz gezdirip en sevdiklerinden birinin açık olduğunu gördü ve gülümsedi. Ardından hiç düşünmeden kendisine kebap ve et döner sipariş etti. Alparslan çocukluğundan beri yemeğe çok düşkündü. Bu düşkünlük onun ailesinde genetikti. Babası annesi abisi hatta Elif bile normal insanların bir günde yediğini tek öğünde yerdi. Ancak en çok iştaha sahip olanları kesinlikle oydu. Öyle ki geceleri yemek yemeden uyuyamıyordu.
İç çekerek telefonunu girişteki sehpaya bıraktı. Niyeti yemeği gelene kadar bugün yaptığı işleri bir yere not alarak mevzunun üstüne kafa yormaktı. Ancak ekranına düşen bildirimin sesiyle telefonu tam bıraktığı an yeniden eline aldı.
Baharım🤍: Konuşmamız gerekiyor.
Alparslan mesajın geldiği kişiyi gördüğü an bir elini kalbine yasladı. Yüreği deli gibi çarparak duvarını parçalıyordu. Bunun olması için sevdasından tek bir mesaj gelmesi bile yetmişti. Yürek çarpıntısına ellerindeki titreme ve yüzündeki istemsiz gülüş eşlik etse de heyecandan damağı kurumuştu. Kısa bir anlığına ne yapacağını bilemeyerek afallayıp duraksasa da aklı az da olsa başına geldiğinde dakikalardır istemsizce tuttuğu nefesini vererek iç çekti. Ardından yavaş ama titrek adımlarla salona doğru ilerlemeye başladı. Kanepeye oturarak mesajı tekrar tekrar okuduğunda yüzündeki o istemsiz gülüş büyüyerek arttı.
Sevdası ona mesaj atmıştı. Hazan o ince ve zarif parmaklarını ona yazmak için kullanmıştı. Alparslan bunu düşündüğü an gamzesini göstererek gülümsedi. Sonra bir detay fark etti; Hazan’ın profil resmi vardı. Görmemişti ya da sevdası fotoğrafını yeni koymuştu. Mesaja sevinen ifadesini büyüterek merak ekledi. Sol işaret parmağı hiç düşünmeden profiline tıkladığında gördü onun güzel gözlerini.
Nare ile bir fotoğrafı vardı profilinde. Boydandı bu fotoğraf. Tahminine göre Nare’nin önlük giyme töreninde çekilmişti. Nare kahve saçlarına eşlik eden dizinin üstünde koyu kahve bir elbise giymişti ve saçları açıktı. Üzerinde ise bembeyaz bir önlük vardı. Hazan, sevdasıysa kardeşinin yanında boy gösteriyordu. Simsiyah giyinmişti yine. Üzerinde siyah, üst düğmelerinin çoğu açık olan saten bir gömlek vardı. Altında ise kumaş siyah bir pantolon ve topuklu ayakkabı. Bir koluyla kardeşinin boynunu sarmıştı. Gözleri doluydu bu fotoğrafta. Alparslan o kara gözlerdeki buğuyu gördüğü an gururdan ağladığını anladı. Hazan okuyamamıştı, okutmamışlardı. Alparslan ilk günden beri onun yarasını bilse de saracak kadar çok kalamamıştı hayatında. Ancak şimdi bile gözlerine baktığında elinden alınanlara yandığını görebiliyordu. Muhtemelen kardeşini öyle gördüğünde de okuyamadığı halde kardeşini okutabildiği için ve ondan alınan hayatı kardeşinin yaşama şansı olduğu için gururdan ağlamıştı. Alparslan önce sevdasının gururu ile mutlu olarak iç çekti. Daha sonrasında ise Nare’ye bakarak gülümseyip içine bir parça gurur ekti. O aileye ve o hayata rağmen temiz kalmayı başarıp hayatını eline alan bu küçük kızı kendi kardeşi gibi benimseyerek sevmişti. Yıllar geçmesine rağmen Nare’nin yeri onda daimiydi. Üstelik aralarında büyük bir sır vardı.
Nare yıllar sonra onca olanın üstüne aramasına rağmen ona hesap sormak yerine saygılı konuşmuştu. Alparslan ise Narin mevzusundan bahsederek ondan akıl almıştı. Nare ablasına şimdilik söylememesi gerektiğini ama zamanı geldiğinde kendisinin söylemesini istediğini belirtmişti. Narin ablasını uyaracağını ve onun adına özrünü de dillendirerek konuşmayı sonlandırmıştı.
Alparslan gülüşünü sürdürerek yeniden sevdasına bakındığında iç çekip dolan gözlerini ekranın üzerinden öptü. En nihayetinde içinden aşkını dillendirerek yeniden ondan gelen mesaja döndü ve hiç düşünmeden cevabını verdi.
Yarın akşam dağ evinde
Mesajı yazıp gönderdikten sonra saatlerdir bakmadığı için telefonuna göz gezdirmeye karar verdi. Yüreğindeki çarpıntının dikkatini dağıtarak azalmasından başka yöntemi yoktu. Alparslan ona âşık olduğunu kabullendiği onca yıldan sonra bunu deneyimleyerek öğrenmişti.
Abisi birkaç sesli mesaj göndermişti. Gördüğü an gülüşünü arttırarak dinlemek için parmağını hareket ettirdi. Elif onunla iletişim kurmak istediğinde babasının telefonunu kullanırdı. Bu sesleri de abisiyle konuşmadıkları için ona Elif atmış olmalıydı.
“Böcüş ne zaman geleceksin? Babama sordum cevap vermiyor. Eve gel hadi. Sana Hazan ablamın aldığı hediyeleri göstereceğim.”
İlk ses kaydını bitirdiğinde gözlerini kapatarak iç çekti. Sevdası kaçırdığında Elif’e hediye vermiş olmalıydı.
“Böcüş ben uyuyorum iyi geceler!”
Son kelimeyi doyasıya uzattığında Alparslan gülüşüne kıkırtı ekleyerek dudaklarını ısırdı.
“Böcüş Hazan ablam bana kızını gösterdi. Biliyor musun? Çok tatlış bir bebiş o! Şimdi babama söyledim. Evde olsan sana da anlatırdım. Hazan ablam gibi kocaman gözleri var. Çok tombişti böcüş. Annesi söz verdi beni ona götürecekmiş.”
Alparslan yüreğindeki sızının daha çok arttığını anladığı an yutkunarak gözlerini kapattı. Ardından hiç düşünmeden otururken yanına bıraktığı s*lahını kavrayarak kalktı yerinden. Zira ona yemek yemekte uyumakta haramdı. Sevdasının küçük tombul kızını bulacaktı. Gerekirse uyumayacak yine de onu bulacaktı.
…………………………………..
Dün gece olanların ardından eve döndüm. Dağhan artık benim elimde esir. İnsan yaşadığı derdin yükünü sırtlanmadan onun altından nasıl kalkacağını, nasıl daha çok güce erişeceğini bilemiyor. Bir hafta önceki Hazan Kandemir’i koysalar karşıma, anlatsalar her şeyi. O öğrendiklerimden sonra nasıl tek bir gün bile durmadan hareket ettiğimi ve nasıl bu kadar sağlam ilerlediğimi. O bile şaşırır ve inanmakta zorluk çeker. Zira şu an yaptığım şeyi bu kadar kısa sürede yapabilmiş olmama ben de şaşırıyorum. Dağhan ve Poyraz elimde. Ben Alparslan’ın en büyük düşmanını dize getirecek kadar çok güce eriştim. Ben gerektiğinde Tetikçi’yi bile mahvedecek bir güce nihayet sahibim.
Az kaldığını hissediyorum. Düğümler yavaş yavaş çözülürken saflar belirleniyor. Sırf bu yüzden az sonra Dayı’nın yanına gideceğim. Günlerdir onunla iletişime geçmek için çabalıyorum. Sonunda Elif konusunu bahane ederek de olsa onunla görüşme fırsatı yakalayabildim. Ancak öncesinde halletmem gereken başka bir iş var. Bu sebeple hazırlanmama rağmen bir türlü kalkamadığım yatağımın üstünde telefonumu kurcalayarak abimin adını tuşladım. Az sonra Dante’den ses yükseldiğinde gülümseyerek öne atıldım.
“Hazan?”
“Marino?”
İç çekerek cevap verdiğinde planımdan haberdar olmasının rahatlığını yaşıyordum. Yalnızca yarım saat öncesinde de olsa ona Dağhan’ı kaçıracağımı söylemiştim.
“Günaydın Marino. Dün sabah konuşalım demiştin.”
O da iç çekişime eşlik ettiğinde sesi yankılanıyordu. Büyük bir iş alarak memleketine gitmişti. Çisem ile de araları bozuk olduğundan aslında bu iş onun bahanesi olmuştu.
“Yes. Ben… Ben tebrik ediyor Hazan. Sana söylemiştim. Tetikçi tereddüt etme artık. Dağhan bu işte. Beni yanılttı bile.”
Başımı sallayarak onayladım onu. Haklıydı Dante. Bir hafta önce bugün arayarak Alparslan’dan şüphelenmemem gerektiğini ve ikna olduğunu söylemişti. Açıkçası Dağhan’ın babasının otopsi raporunu bulmak için araya tanıdıkları da Dante sokmuştu. Ben şüphemden ve olan bitenden ona bahsedince bana bir tanıdığının numarasını atmıştı.
“Beni de yanılttı Marino. Ben artık ondan tereddüt etmiyorum.”
Sözlerime düşünmeden cevap verdiğinde ben içimden hakikaten de ondan şüphe etmediğimi geçiriyordum.
“Güzel bu…. Baby yanında mı?”
Çisem’den bahsettiğini anladığım an istemsizce gülümseyerek o sanki karşımdaymış gibi başımla reddettim sözlerini. Geçen hafta Toygar yüzünden küsmüşlerdi ve Dante iş için İtalya’ya giderken Çisem de yanıma otele gelmişti. Şimdi ben eve geçtiğim için burada kalıyordu.
“Değil ama aşağıda Nare ile oturuyorlar. Çağırayım mı?”
Ağzının içinde cık yaparak kısa bir an mırıldandı. Ardından konuştuğunda ben ayağa kalkıp aşağı doğru ilerlemeye başlamıştım.
“No no! Ben merak etti.”
İç çekerek sırıttığımda küs dahi olsa aşık olduğunu düşünerek mutluluk hissetmeye başladım. Bu esnada çoktan aşağı inmiştim ve salonun ortasında oturan Çisem’e bakarak kocasına veda ediyordum.
“Peki Marino. Tekrar merak edersen Çisem’i haber vermen yeterli.”
Çisem kocasının adını duyduğu an iç çekerek kalktı ayağa. Ardından bana yaklaştığında Dante telefonu kapatmıştı.
“Ne oldu Hazan? Ne diyor Dante?”
Kıkırdayarak yanıtladım onu. Bir hafta önce olanlar yüzünden benim baş belam uyku yüzü dahi görmüyordu.
“İş konuşuyorduk yanında mı diye sordu. Kızgın ama kıyamıyor.”
Çisem omuz silkerek bir elini ağzına attı. Bu esnada oldukça sinirli görünüyordu. Ben de onun bu haline bakınarak kanepede kardeşimin yanına oturup kahve saçlarını okşayarak başını göğsüme yasladım. Nare hiç düşünmeden bedenime sarılırken Çisem öfkeyle soluyordu.
“Yaban domuzu! Pis yaban domuzu! Koca değil prenses oldu bu!” Bakışlarını bize çevirerek konuşmaya devam ettiğinde sesi sitem doluydu. “Ya insan eski sevgilisi ile karşılaştı diye karısına küser mi?”
……………………………………….
İlahi bakış, bir hafta önce
“Çisem ne b*k oluyor?”
Dante karısının gözlerinin içine bakarak sordu sorusunu. Az önce ne konuşulduğunu net olarak anlayamamış olsa da bir şeylerin döndüğü aşikardı ve bunu merak ediyordu. Karısı Toy’u nereden tanıyordu? Dante şu an bu sorunun olumlu cevabını düşünerek korkuyu bedenine esir etmişti. Çisem ise kocasının sorusuna karşın yutkunarak omuz silkti. En büyük korkusu başında bitmişti.
“Bir şey olmuyor kocişim. Yat uyu hadi sen.”
Dante uzandığı yerden yavaş yavaş doğrulurken Tetikçi’nin elinden kurtulmak için yaptığı planın mahvolmasını bile göz ardı ediyordu. Zira Çisem’i sorusuna verdiği cevabın tonundan dahi anlayacak kadar iyi tanıyordu. Karısı ondan bir şey saklamaya çalışıyor ancak ses tonuyla fire veriyordu.
“Çisem… Ne oluyor?”
Toygar ikilinin konuşmasını bölmemek adına iki adım geriye gittiğinde araya girmekten kaçınma girişimindeydi. Zira üç haftalık kısa ilişkilerinde Çisem hakkında öğrendiği en önemli şey onun eline düşenin hayatının hatasını yapmış olması gerçeğiydi. O kadar cazgır ve kindardı ki bir kez diline düştüğü an kurtuluşu yoktu. Bu sebeple ona korkuyla bakan kadını görmezden gelerek bakışlarını kaçırdı.
“Olmadı bir şey işte. Ben bunun tipini sevmedim. O yüzden bu bağlamasın diyorum.”
Dante önce karısına daha sonra da sağa sola bakınarak sessiz kalan Toygar’a bakındı. Ardından iç çekerek ayağa kalktığında bulundukları yerin en izbe köşesinden tesadüfen bulduğu ve sulandırarak k*n görünümü verdiği boya üzerinden damlamaya başladı. Bu esnada karşısına geçtiği kişi Toygar’dı.
“Kimse bağlamadan git Toy. Yoksa seni bağlarım.”
Toygar ona nefretle bakan adama alaylı bir bakış göndererek çöktürdüğü bedenini normal konumuna getirdi. Dante’nin neredeyse iki katı kalıba sahipti ve bunu ona göstererek boy gösterisi yapma niyetine girişiyordu.
“Gel, bağlayabiliyorsan bağla!”
Dante duyduğu sözle sinirle soluyup üstüne yürümeye başladı. Bu esnada Çisem korkulu bir nidayı ağzından dökerek kocasının koluna yapıştı. Toygar ise oldukça rahat bir şekilde onun gelmesini bekliyordu.
“Dante dur! Dur kocişim boşa giden yumruklarına değmez bu p*ç!”
Dante sertçe kolunu çekerek Çisem’in ellerinden kurtulduğunda onun yüzüne dahi bakmadan konuşuyordu. Sinirliydi. Burada bilmediği bir şeyler oluyordu.
“SUS ÇİSEM!”
Çisem derken ç harfini c ile karışık söyleyerek komik bir ağız yapsa da en gergin anlarda dahi ona kızgın olduğunu karısına belli etmekten çekinmiyordu. Sözleriyle paralel rahat bir tavır bürünen Toygar’a hızla yaklaşarak sert bir yumruk attı. Bu esnada beklediğinden daha güçlü olduğunu fark eden Toygar sekteye uğrayarak sendelemişti. Çisem ise çığlık atarak kocasının beline yapıştı.
“DUR KOCAM! ELİNİ K*NA BULAMA BENİM İÇİN!”
Dante mırıldanarak karısının elinden kurtulmak için çaba gösterdi. Bu esnada ona doğru yaklaşmış olan Toygar’ı göremiyordu.
“BABY YETER! DÖVECEĞİM DÖVME BOMBASI!”
Her şey yalnızca üç saniye içinde olduğunda Toygar hızla ilerleyerek Dante’ye sert bir yumruk atmıştı. Öyle ki Dante hafifçe karısına eğilerek konuştuktan sonra ona dönmeye dahi fırsat bulamamıştı. Yediği yumrukla istemsizce sendelediğinde arkasından Çisem tuttuğu için dengesini sağlayamayıp geriye doğru bir adım atarak düştü. Çisem de kocasının arkasında olduğu için düştüğünde Toygar boğa gibi soluyordu.
Çisem ise attığı çığlığın kocasının üstüne devrilmesiyle ağzına tıkandığını görerek iç çekip kollarıyla onun bedenini kaldırmaya çalıştı. Dante düştüğü an yumruğu idrak ederek hiç vakit kaybetmeden ayağa kalktı. Çisem ise onun kalktığı an bile yerinden milim oynamadı. Zira kocasının üstüne düşüşü ile karnına çöken ağrıyı zapt etmeye çalışıyor bir yandan da içine çöken tedirginliğe karşı koymaya çalışıyordu.
“SENİN A*INA KORUM OVUSPU ÇUCUĞU!”
Dante sinirlendiğinde zaten hafif bozuk olan Türkçesi daha çok bozuluyordu. Bu yüzden yanlış ve komik bir şekilde dillendirdiği küfrünün boş odada yankılandığı an Toygar’a sert bir yumruk attı. Ardından hiç beklemeden tekrar yumruk attığında Toygar hızla başını eğerek onun bedenini tek hamlede sırtına atıp çevirmeye başladı. Çisem ise tam o esnada acısını ve gerginliğini görmezden gelerek ayaklanıyordu.
“KİMSİN LAN SEN? KİMMİŞ OR*SPU ÇOCUĞU GAVUR A*I?”
Toygar’ın konuştuğu an Çisem hızla öne atılarak onu durdurmaya çalıştı. Bu esnada bağıra bağıra içindeki öfkeyi kusuyordu.
“BIRAK KOCAMI! BIRAK BAMYA Ç*KLÜ P*Ç! ÇEKEMİYORSUN SEN BENİM KOCAMI! BIRAK!”
Toygar Çisem’in sözlerini duyarak sendelese de durmayarak Dante’yi çevirmeye devam etti. Bu esnada Çisem ise pes etmeyerek sırtına sarıldı onun. Dante karısının sözlerini dahi fark edemeyecek kadar yoğun bir baş dönmesi yaşadığından olan bitenden bihaber şekilde Toygar’ın sırtından kurtulmak için debeleniyordu.
“BIRAK BENİ! SENİ DÖVECEĞİM ŞİMDİ İNİNCE!”
Toygar Çisem’in sırtında olan kolları nedeniyle debelenmek zorunda kalsa da Dante’ye bunu belli etmeden kuyruğunu dik tutma peşindeydi.
“İNERSEN DÖVERSİN LAN!”
Çisem en sonunda sadece kollarını değil de bacaklarını da sarması gerektiğini düşündüğünde Toygar’ın üstüne zıplıyordu. Biraz zorlanmış olsa da bunu başararak iç çekip derin bir nefes verdi. Ardından hızla sırtına zıplayıp bacaklarını bedenine dolayarak kollarıyla da boğazını sıktı. Bu esnada bağırarak konuşuyordu ve Toygar neye uğradığını şaşırarak sendeledi.
“UZAK DUR KOCAMDAN HAYVAN HERİF! BIRAK ONU!”
Toygar Çisem’in boğazını sıkmasına bir yere kadar dayandı ancak ellerinden birini yüzüne daha doğrusu gözüne attığında daha fazla dengesini kuramayarak ağzında küfür mırıldanıp yere düştü. Bu esnada bedeni Çisem’in dengesini bozması nedeniyle arkasına doğru düşmüştü. Yani Toygar ve beraberinde Dante Çisem’in üstüne düşmüştü. Çisem üzerine çöken ağırlıkla bağırarak sıkı sıkı kapadı gözlerini. Ardından derin bir nefes verdiğinde ö*ceğini düşünmeye başlamıştı. Kocası fit bir adam olsa da ağırlığı ondan hayli çoktu. Toygar da normal bir insanın sahip olduğunda obez sayılacağı kadar ağırdı. Çisem’e ve onu gören herkese göre normal insanların dışında biriydi.
“OTUZUMA VARMADAN Ö*ECEĞİM! KALKIN ÜSTÜMDEN AYI YARMALARI!”
Dante düştüğü ve karısının sesini işittiği an refleksle ayağa kalktı. Ardından karısının üzerinde Toygar’ı görerek kaşlarını çatıp üzerine atıldı.
“KALK BABY ÜSTÜNDEN P*Ç!”
Hırsının verdiği öfkeyle dağ gibi adamı tek hareketle kavrayarak ayağa kaldırdı. Toygar nefes vererek konuştuğunda Dante sözlerini duymaya dahi vakit bırakmadan yumruğunu ona savurmuştu.
“SENİ ALIRIM LAN ŞİMDİ ALTI-“
Toygar yediği yumrukla yüzünün sola savrulması nedeniyle sözünü yarım bıraktı. Ardından gözlerine öfkenin en koyu tonunu vererek yüzüne savrulan yumruğa karşılık verdi. Dante de boş durmayarak yumruk attığında ikisi de bedenlerini zar zor ayakta tutuyor ancak birbirlerine saldırmaktan geri durmuyordu. Çisem ise dakikalar boyunca yerinden kalkamadan onların kavgasını izledi. En sonunda zar zor gücünü bedeninde bulduğunda güçlükle ayağa kalkarak iç çekti ve konuşmaya başladı. Bu esnada ikisinin ortasına geçememişti ama en azından ortalarının yakınından konuşuyor bir yandan da iki elini birden Toygar’a uzatıyordu.
“BAĞLA BENİ!”
Dante karısının sesini duyduğunda refleksle ona doğru döndü. Toygar ise onun dönüşünü fırsat bilerek sağ yanağına sert bir yumruk geçirdi. Fakat Dante yediği yumruğu görmezden gelerek karısına bakmaya devam etti. Beni bağla demişti. Bu emri sadece ona verebilirken gözlerinin önünde bir başka adamın kendisini bağlamasını istiyordu. Dante yaşadığı öfke ve kıskançlık duygusuyla Toygar’ın omzuna çarparak karısının karşısına geçti.
“NE DEMEK BAĞLA BABY? O P*Ç Mİ BAĞLAYACAK?” sol eliyle göğsünü işaret ederek konuşmasına devam ettiğinde sesinde sitem dolu bir tını saklıydı. “BEN DURURKEN Mİ?”
Çisem omuz silkerek kocasının ellerini tutmaya yeltendiğinde yanlış anlaşıldığını düşünüyordu. Zira kast ettiği şey Toygar’ın onları bağlaması için aldığı emirdi. Ancak bu yanlış anlaşılmayı düzeltecek vakte sahip olamadı. Çünkü Toygar ondan önce öne atılarak içindeki öfkeyi kusmaya devam etti.
“BEN NİYE BAĞLAYAYIM LAN SENİN KARINI? NE KADAR FESAT İNSANLARSINIZ SİZ LAN! MERAKLI MIYIM KARINA?”
Dante duyduğu sözler ile hırsına yenik düşüp aniden öne atıldı. Fakat bu kez Çisem deliliğini öne sürerek kocasından da önce davrandı ve ikisinin arasına geçerek bağırmaya başladı.
“AY BEN ÇOK MERAKLIYDIM SENİN PARMAK KADAR YAMUK Ş*YİNE! AHLAKSIZ HERİF! BEN ALPARSLAN SÖYLEDİ DİYE BAĞLA DEDİM! KOCAM DURURKEN SANA MI KALDIM BAMYA TURŞUSU!”
Dante karısının kurduğu cümleleri duyduğu an şaşkınca gözlerini kapatarak kaşlarını çattı. Birkaç saniye o şekilde kaldığında Toygar da Çisem’in böyle bahsetmesine bozulmuştu ve haklı olarak kendine yapılan yoruma cevap veriyordu.
“EVLİ BARKLI KADINSIN ÇİSEM! BENİM AĞZIMI AÇTIRMA BAK VALLA ZOR DURUYORUM!”
Dante Toygar’ın sözlerini de duyduğunda gözlerini zar zor açtı. Bu esnada elleri titriyordu. Sinirden deliye dönmüştü. Karısı onun hakkında bu kadar bilgiye nasıl sahip olabilirdi? Hangi ara aralarında ne olmuştu? Dante bu soruları düşündükçe delirecek gibi oldu. Hatta gibisi onları karşı karşıya ve göz göze gördüğü an yok olarak yerini deliliğe bıraktı.
“DÜZGÜN KONUŞACAK KARIMLA! K*SERİM SENİ!”
Ani ve çevik bir hareketle Toygar’ın üstüne atlayarak dağ gibi adamı yere düşürdü. Ardından hiç vakit kaybetmeden yumruklarını en çok hasar verecek şekilde yüzünde gezdirdi. Çisem bu esnada Dante’nin duyduğu şeyin farkına yeni yeni vardığından yaşadığı şoku ağzına kapattığı elleri ile bastırmaya çalışıyordu. Az sonra Dante Toygar’ın yüzünü k*n içinde bırakıp kendi elini de yara bereye teslim ederek ayağa kalktı ve içindeki öfkeye değil de hayal kırıklığına teslim olarak konuşmaya başladı.
“Ne yaşadın? Toy… Aranız ne oldu?”
Çisem nefes vererek boğazını temizlediğinde gözleri kapanıp açılıyordu. Birlikte olduğu ilk adam kocası olsa da Toygar ile üç haftada oldukça çok ileri gitmişlerdi. Yalnızca bir kere görmüş olsa da kalıbı ile ters orantıya sahip olduğunu fark ettiğinden yaşadığı şoku yıllardır atlatamıyor dolayısıyla onunla yaşadığı şeyleri de bir türlü unutamıyordu. Evli olduğu için bu çok yanlış olsa da hâlâ arada Hazan’a anlatarak dalgasını geçiyordu.
“Kocişim…”
Dante gözlerini kapatıp ellerini yumruk yaptığında bıkkınca nefes veriyordu. Geçmişi önemli değildi ama gizlemiş olması yakıyordu canını. Çisem ondan önce ne yaşarsa yaşasın önemsemezdi. Önemli olan ona karşı sadakatiydi. Ancak bu sadakati ondan bu kadar önemli bir şey, saklayarak zedelemişti.
“Anlatacak sen Çisem. Bebek alacaktık ihanet aldık.”
Çisem bebek kelimesini duyduğu an başını hızla sağa sola salladı. Bu esnada kocasının yumruk yaptığı ellerini tutarak kapalı olan gözlerine bakındı ve konuşmaya başladı.
“Hayır, hayır Dante! Yemin ederim aldatmadım seni. Senden çok önceydi. Hazan Alparslan ile birlikteyken tanıştık. Mangal yaptı bize o şerefsiz. Ben de ne bileyim? Sadece Alparslan var diye gittim. Toygar da oradaymış. Üç hafta sürdü. Sadece üç hafta…”
Dante başını sağa sola salladığında bıkkınca konuşuyordu. “Üç yıl olsa aynı. Sakladın benden.”
Çisem tekrar başını sağa sola salladığında kaşlarını çatarak ellerini tutuyordu. Toygar ise yediği yumrukların etkisinden zar zor çıkarak ayağa kalkıp ikilinin karşısına dikilmişti.
“Üç haftanın üçü de karının dırdırını dinlemekle geçti. Çok kasma yani. Bir şey olmadı aramızda.”
Dante sinirle soluyarak arkasını döndüğünde ona doğru öfkeli adımlar atarak kaşlarını çattı. Karısı ile arasında bir mevzuydu bu. Aralarında ne geçerse geçsin onun yorum yapma hakkı yoktu.
“Sen sus p*ç!”
Çisem kocasının tekrar ona saldırmasından korkarak koluna yapıştığında Dante ters bir bakışı ona atarak gözlerini kapattı. Bu esnada Toygar sabır çekerek arkasını dönmüştü ve Çisem de kocasını sakinleştirmek için konuşmaya çalışıyordu.
“Kocişim yemin ederim ki düşündüğün gibi bir şey olmadı aramızda. Hem olsa bile bu senin çeyreğin bile etmez ki, bamya turşusu!”
Toygar duydukları karşısında öfkeyle soluyarak döndü arkasını. Aynı saniyelerde konuştuğunda sinirden kızarmıştı.
“LAN YETER! BAMYA DİYİP DURMA SIKMA BENİM CANIMI! BEN KOCANA GÖRDÜKLERİMİ ANLATIYOR MUYUM?”
Dante Toygar konuşurken hızla ona doğru ilerleyip kafa attı. Toygar yere düşerken bağırarak içinde tuttuğu her şeyi anlatıyordu ve bu bağırmasına tehdit pozisyonunu alan eli eşlik ediyordu.”
“O BENİM KARI! SENİ DÖVERİM! OV*SPU Ç*CUĞU! ANLATTIRSAN DİLİN KOPAR SENİN! ANLATMAYACAKSIN! BENİM KARI ANLATMAYACAKSIN!”
Çisem kocasının koluna tekrar yapıştığında Dante onun elinden kurtularak dudaklarını büzdü ve geriledi. Bir süre onu görmek istemiyordu zira çok sinirliydi. Duyduklarını ve zihninden geçenleri sindirmesi gerekiyordu.
“Sen de susacak Çisem! Duymayacağım.”
……………………………………………
Çisem’in sitemiyle aklıma gelen o anlar kıkırdamama neden oldu. Çisem’in evlenmeden önce yediği hurmalar onu tırmalamaya başlamıştı. Ben ciddi bir ilişkiye başladıkları ilk an Dante’ye Toygar’ı anlatmasını söylemiştim. Çünkü Dante onu tanıyordu ve bu riski almaması gerekiyordu. Ancak benim çok zeki arkadaşım beni dinlemek yerine kocasından bu gerçeği saklamayı seçti. Neyse ki Dante bu mevzuyu uzun uzadıya dillendirecek bir adam değildi. Tahminimce sinirini geçirmeye çalıştığı için uzaklaşmıştı. Bu yüzden rahat bir tavırla konuştuğumda kardeşimin saçlarını okşuyordum.
“Çisem bebeğim gururu kırıldı onun. Yani benim tanıdığım Dante onu onarana kadar biraz uzaklaşır ama sana çok aşık. O yüzden fazla sürmeden döner sana o.”
Çisem sırıtarak karşıma geçmek adına sehpaya oturup sertçe dizime vurdu. Bu esnada neşeli ve cıvık bir tonda konuşuyordu.
“Ay öyle mi diyorsun kız?”
Ben onaylar bir mırıltı çıkarıp başımı sallayarak destekledim sözlerimi. Öyle olduğu çok aşikardı. Nare ise bana katılmak ve onu rahatlatmak adına başını bulunduğu yerden kaldırmadan konuşmaya başladı.
“Ben de öyle düşünüyorum Çisem abla. Bay Dante kıyamıyor sana. Çok seviyor.”
Çisem duydukları ile ellerini birbirine vurarak iç çekip tavana baktı. Ben de onun gülüşüne eşlik edip kardeşimin saçlarını okşamaya devam ettim. En fazla on dakika sürecek olan küçük bir enerji depolamasıydı bu benim için. Günlerdir açlıkla ve uykusuzlukla kavrulan bedenimin içindeki yangını sadece bu kısacık an dindiriyordu.
“Çok şükür Allah’ım çok! Kocişim hâlâ seviyor beni. O soğan erkeği yüzünden aramız açılacak diye çok korktum.”
İç çekerek göz devirdiğimde Çisem gözlerini kaçırdı. Bakışlarımla kast ettiğim şeyin farkındaydı çünkü. ‘Ben sana demiştim.’ Diyordum gözlerimle. Zamanında fazla ileri gitmeseler de kısacık bir sürede ön ilişki yaşamışlardı. Ben o zaman da Çisem’e erken olduğunu söylemiştim ama bu sözleri söylediğimde Alparslan ile birlikte olduğum için beni ciddiye almamıştı. ‘Sen vurdururken iyi! Biz s*ks* çekince mi suçlu oluyoruz?’ demişti. Zaten o deneyimden sonra Çisem hayal kırıklığı yaşayarak ayrılsa da bu olay onun unutulmaz anılarının olduğu defterinde yer edinmişti.
“Eee senin cephede işler nasıl? Konuştun mu bizim bağ bozumuyla?”
Yeniden gözlerimi devirerek bulunduğum yerde biraz toparlandığımda iç çekiyordum. Nare de eski oturduğu konuma dönerek bana bakmaya başlamıştı. Alparslan’ın başına gelenleri öğrendiklerinde ikisi de şaşkınlığa uğrayıp onu suçladıkları için pişman olmuştu. Çisem gururundan taviz vermeyerek hakaret etmeye devam etse de özellikle Nare bu durumla ilgilenir olmuştu. Sırasıyla ikisinin de gözüne bakınarak dudaklarımı ısırıp başımı salladım ve bir haftadır içimden geçirdiğim şeyleri dillendirmeye başladım.
“Anlatacağım her şeyi.”
Duydukları ile ikisi de şaşkınlığa uğrayıp göz göze geldi. Sonra Çisem sertçe dizime vurarak kıkırdadı. Ben acı ile inleyerek dizimi tutarken ise o neşeli tınısını sesine yerleştiriyordu.
“Bir de vurdurursun şimdi kız zilli!”
Sözlerine karşın yüzümü asarak sertçe omzuna vurdum. Defalarca kardeşimin yanında konuşmamasını söylesem de hayatında cinsellikten başka bir şeye yer olmadığından beni dinlemiyordu. Hakikaten de Çisem’in kocasıyla kavgaları bile bu yüzdendi.
Çisem…
Çisem Demirci Marino…
Yeryüzüne düşen ilk s*ks tanesi…
“Kaç defa diyeceğim ulu orta şunu konuşma diye ya! Azgın karı! Edebinle otur, düzgün konuş.”
Çisem omuz silkerek saçlarını geriye savurdu ve oturduğu yerde daha çok yayıldı.
“Kusura bakma canım. Bizde böyle. İşine geliyorsa.”
Ben de olduğum yere yayılarak cevap verdiğimde Nare keyifle bizi izliyordu. Bana taşındığından ve Çisem de bende kalmaya başladığından beri en büyük eğlencesi bizim tartışmalarımızdı.
“Gelmiyor.”
Çisem hiç düşünmeden konuşarak bir bacağını diğerinin üzerine atarak eteğini düzeltiyordu. Evde bile ful makyaj ve etekli kombinlerle oturacak kadar süslüydü.
“Beni ilgilendirmiyor. Ben gördüğümü söylerim. Sen o adamın masum olduğunu öğrendikten sonra kucağına z*plamadan oturamazsın yanında.”
Elimi kaldırarak ona doğru uzattığımda gerçekten vurmak için hareket ediyordum. Ancak Çisem yılların tecrübesiyle ben daha elimi kaldırmadan yüzünü benden uzaklaştırmıştı.
“Ben en iyisi Marino’ya söyleyeyim çabuk gelsin. Hatta Toygar yalan söylüyor da diyeyim. Çisem’in üç aylık ömrü kalmış diyeyim. Hemen gelip s*ksin seni azgın yelloz! Ver*medikçe bana sarıyorsun sen.”
Çisem yeniden omuz silkerek arkasına yaslanmaya çalıştı ancak sehpada olduğu için sendeleyerek bedenini dikleştirdi. Bu esnada bozuntuya vermeden konuşmaya devam ediyordu.
“Benle ne alakası var canım? V*rmedikçe millete saran sensin. Önüne gelen adamı d*vüp d*şiyorsun.” İç çekerek devam ettiğinde hedefi bu kez kardeşimdi. “Nare sen ablan gibi olma bebeğim. S*ks insanoğluna bahşedilen en güzel şey! Daha az sinirli olursun. Mutlu olursun. Rahatlatır. Hatta hayat enerjisi falan verir. Dertlerini de unutursun. Daha ne olsun kız zilli turşucuk?”
Son kelimeyi duyduğum an bu kez elimden kaçmaması için yastıkla suratına vurdum. Ancak Çisem ayağa kalkarak darbenin şiddetini azaltıp Nare’nin benden uzak olan yanına oturdu ve konuşmaya devam etti. Bu esnada ben bağırarak onu uyarıyordum.
“LAN AZGIN KARI! SUS KARIŞTIRMA KARDEŞİMİN AKLINI!”
Çisem sözlerimi duymazdan gelerek kolunu Nare’nin omzuna attı ve konuşmaya başladı. Bu esnada Nare de gayet ilgili bir şekilde dinliyordu onu. Korktuğum başıma gelmişti.
“Hele bir de sevdiğin adamla yaptıysan mis mis! Sağlıklı bir kere kız! Tıp okuyorsun bilirsin sen. Ömrü uzatıyormuş. Yaparsan mutlu yapmazsan da ablan gibi mal bir şey olursun.”
Sözlerini duyarak ayağa kalktığımda ona doğru ilerliyordum. Şimdi verecektim ağzının payını. Nare ise beni umursamadan ona cevap veriyordu.
“Haklısın Çisem abla. Çok sağlıklı bir eylem olduğunu duydum ama biz daha işlemedik o konuyu. Kemikleri öğreniyoruz.”
Kardeşim sözlerini bitirdiği esnada ben elimdeki yastıkla tam karşılarında bitmiştim ve atık kaşlarımla onlara bakıyordum. Çisem ise varlığımı asla umursamadan şaşkın ama gülen bir tavırla Nare’nin omzuna vurarak kıkırdadı.
“Kız ne kemiği? Kemik yok ki onda!”
Zaten sinir yüklü olduğumdan cümlesini duyar duymaz hiç düşünmeden elimdeki yastığı yüzüne vurdum. Çisem çığlık atarak yüzünü siper ederken de bir elime tehdit pozisyonu vererek konuşmaya başladım.
“Sen çok fazla oluyorsun bak! Karıştırma kızın aklını.”
Çisem bulunduğu yerden kalkarak omuz silkti. Ardından tam karşımda durup gözlerime iğrenir bir ifadeyle bakındı ve konuşmaya başladı.
“Ne akıl karıştırması kız! Sen bunun yaşındayken neler neler yaptın. Bilsin çocuk neyin ne olduğunu!”
Omzuna yavaşça vurarak göz devirdim ve onun bu sözleriyle çeliştiğini dillendirmek adına söze girdim. Nare ise her zamanki gibi kavgamıza sessiz kalmayı seçiyordu.
“Çocuk diyorsun. Sonra da bilsin diyorsun baş belası manyak!”
Çisem tekrar ağzını araladığında Nare bu kez sessiz kalmayı reddetmiş olmalı ki onun lafını ağzına tıkayarak konuşmaya başladı.
“Allah aşkına yeter ama ya! Canım ablalarım kusura bakmayın ama ben sizin gibi erkenden v*rip başıma bela alacak kadar salak değilim. Evleneceğim ben.”
Duyduklarımı kısa bir an idrak edebilmek için gözlerimi kıstım. Çisem de benimle aynı anda kıstı gözlerini. Ardından ikimizin de kaşları havalandı ve ağzımızı aralayarak şaşkınlığımızı dillendirdik. En nihayetinde Nare’ye döndüğümüzde yine aynı eylemi aynı anda yaparak şaşkınlığımızı gösteriyorduk.
“NE?”
……………………………………………………
Kardeşim ve sırdaşımla yaptığım değişik ve gergin konuşmanın ardından vakit kaybetmeden yola çıktığımda hedefim Dayı’nın yanıydı. Zira uzun uğraşlar sonucunda da olsa onunla konuşabilme fırsatı elde etmiştim. Araba ile kırk dakika sürecek bir yola çıktığımda ise içimden buradan ayrıldıktan sonra Alparslan’a gerçekleri anlatacağımı geçiriyordum. Dün Dağhan ve Poyraz elime düşmüştü. Üstelik Yalçın Dağhan’ı yatağa bağlayarak zaten ç*plak oluşundan faydalanıp fotoğrafını çekmişti. Bana atmadı ama o fotoğrafın varlığı bile elimde büyük bir koz. Zaten şu an ikisi de elimde olduğu için kızıma kavuşmama çok çok az bir süre kaldı. Önümdeki tek engel babasının onun varlığını bilmesi. Alparslan masum olduğu için kızını öğrenerek yanımda yer almalı. Bu konuyu uzun uzun düşündüm ve son kararımı verdim. Daha fazla ondan saklamak yerine ona bahsederek yüklerimi hafifletmek istiyordum. Bilmeliydi çünkü. Bilerek aramalıydı kızını. Daha önce ona inanacak net bir delil bulamadığımdan bilmese de şu an bilmek zorundaydı. Zaten Dağhan elimde olduğundan gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Az kalmıştı. Kızıma kavuşmama çok az kalmıştı. Onunla konuşmadan önce önümdeki tek engel Dayı’ydı. Bu mevzudaki yerini bilmem gerekiyordu. Aracım da sırf bu yüzden onun kendine ait olduğunu belirttiği evinin bahçesine girmişti. Oldukça geniş bir arazinin içine konumlanmıştı evi. Boğaza yakındı. Öyle ki ciğerlerim yolun yarısından beri deniz kokusuyla dolmuştu. Geniş ve ağaçlarla dolu olan bahçesi ise bana Karadeniz’i anımsatmıştı. Mavi ve yeşil onun evinde birleşiyordu ve evi yeşil bahçesinin tam ortasındaydı. Ahşap görünümlü olsa da oldukça lüks duruyordu. Kısa göz gezdirmem sonucu incelemem bittiğinde arabamdan inerek eve doğru adımlamaya başladım. Az sonra zile basarak etrafa bakınmaya devam ettiğimde çok geçmeden kapı açıldı.
Açan kişi Dayı’ydı. Üzerinde buz mavisi bir gömlek ve lacivert kumaş pantolon vardı. Kır saçlarına eşlik eden mavi gözleri gömleği ile uyumlu olmuştu. Beni gördüğü an gülümseyerek eliyle içeriyi işaret etti. Bu esnada dikkatimi kaldırmadığı eli çekti. Benim mahvettiğim eli eski halini alamamıştı. Derin bir nefes vererek içeri adım attığımda burnuma çok yoğun bir çay kokusu doldu. Evin içi de dışı gibi Karadeniz havasındaydı. Eski usul kanepelerle ve geleneksel işlemelerle, kilimlerle doluydu. Ben çatık kaşlarımla salonunu incelemeye dalmışken dikkatimi Dayı’nın sözleri dağıttı.
“Hoş geldin kızım. Aç mısın?”
Başımı hafifçe çevirerek sevecen ifadesine karşın onu reddettim. Ardından içli ve sıkıntılı bir nefes verdiğimde reddedişim sesimde de yankı buluyordu.
“Hayır, teşekkür ederim.”
Kibar yaklaşımına aynı şekilde karşılık verdiğimde bu tamamen istemsiz olmuştu. Dayı ise sözlerime başını sallayarak karşılık verdi.
“Çay koyayrum o zaman. Geç otur şöyle.”
Onu yeniden reddetmek için ağzımı araladığım an ne diyeceğimi tahmin ederek benden önce davrandı ve bir elini- yaralı olmayan elini- kaldırarak itirazını destekledi.
“Çayum tazedur da! İtiraz etmeyesun.”
Başımı sallayarak kabulleniş gösterdiğimde onun bu tarz konuşmalarını duymayalı kaç yıl olduğunu tekrar ettim içimden. İlk günden son güne dek bana hep sevecen yaklaşmıştı ama bu sevecenlik merak uyandırıcıydı. Zira Dayı benim yüzümden sakat kalmıştı. Son olanlarla birlikte benim gözümde bile masumlaşmıştı. Yani çok yüksek ihtimalle ben onu yok yere sakat bırakmıştım. Ancak o buna rağmen bana kin beslemiyordu. Ben düşüncelerle boğuşarak odanın boşluğuna dalmışken o elinde iki adet çay bardağı ile yanıma geldi ve kanepede aramızda biraz mesafe bırakıp gülümseyerek eliyle önümdeki sehpaya bıraktığı çayı işaret etti.
“Afiyet olsun.”
Başımı sallayarak güçlükle gülümsediğimde onun ikramının en azından tadına bakmak adına çaydan bir yudum alarak bıraktım. Bu esnada Dayı da çayını yudumlayarak bana bakınıyordu. Başımı kaldırıp gözlerine baktığımda gülümsediğini fark ettim. Ardından gözlerimin içine bakarak gülüşünü sürdürdü.
“Nasılsın kızım? Bizim kazmalar sözünü tutayi mi?”
Başımı sallayarak onu yeniden onaylayıp arkama yaslandığımda konuşma niyetim Arslan Kardeşler’in benimle bir haftadır konuşmuyor oluşundan yakınmak değildi. Niyetim gelişimin esas nedeniydi.
“Ben buraya bunları değil esas mevzuyu konuşmaya geldim.”
Dayı kaşlarını havalandırarak yüzüme bakındı. Ardından yutkunarak çayını sehpaya bıraktığında sözleri dilinden dökülüyordu.
“Ne konuşacaksın?”
İşine geldiğinde şive işine gelmediğinde ise İstanbul ağzına dönüş yapıyordu. Ancak tuhaf olan ikisinde de oldukça başarılı olmasıydı. Derin bir nefes daha vererek söze atıldığımda ikimizin de bildiği gerçekleri dillendirmekten kaçınmıyordum. Bilakis gerçeklerin hiçbir filtreye uğramadan konuşulması gerektiğini ve hatta bunun için geç bile kalındığını düşünüyordum.
“Lafı uzatmayacağım. Alya’nın onun kızı olduğunu bildiğin halde bunca yıl hem benden hem de ondan sakladın. Yetmedi bildiğini öğrendiğim gün bana söylememem için uyarıda bulundun. Bu da yetmedi nedenlerini soracağım her fırsatta benden kaçtın. Neden? Cevap ver bana Dayı! Senin bu hikayedeki rolün ne? Kimin tarafındasın sen, ne yapmaya çalışıyorsun?”
Derin bir nefes vererek arkasına yaslanıp iç çekti. Ardından rahat bir ifadeye bürünerek arkasına yaslandığında sözlerimi düşünmek için çok fazla vakti olmamıştı.
“Ben oğlumu koruyorum. Delidir. Karısı sayılırsın. En iyi sen bilirsin. Sinirlendi mi? Gözü beni bile görmez.”
Kaşlarımı çatarak iç çektim önce. Ardından sözlerinde beni rahatsız eden kısma takılmak adına bakışlarımı kararttığımda rahatsızlığımı ona duyuruyordum.
“Nereden karısı sayılıyormuşum?”
Dayı sözlerim karşısında yeniden iç çektiğinde gayet rahat bir tavırla çayını yudumlamaya devam etti. Ben de bu esnada onun sözleri sayesinde dindiğim siniri gözlerimden çıkarıyordum. Beni bu şekilde tanımlaması doğru değildi.
“Beni kötü konuşturma kızım. Uşağınız olmuş. Öyle ya da böyle sen bu adamın mahremi değil misin?”
Kaşlarımı daha çok çatarak başımı yana doğru eğdim. Onu ilgilendirmeyen konulardan konuşarak konuyu dağıtıyordu. Üstelik cevap vermeme dahi fırsat vermeden kendince doğru bulduğu ve hak gördüğü konuşmasına devam etti.
“Vakti zamanı gelince ben bizim deli oğlana kızacağım. Öyle nikahsız iş çevirirseniz olacağı bu kızım. Uşağun kimlikte babası ayrı gerçekte ayrı.” Başını sallayarak öfkeyle ağzının içinde cık yaparak devam etti. “Kıracağım o kazmanın kafasını! Nikahsız iş çevirmek neymiş göstereceğum.”
Derin bir nefes daha vererek mavi gözlerinin en içine öfkeyle bakındım. Ardından konuştuğumda öfke her bir zerremden sızıyordu.
“Sizi ilgilendirmeyen konulara müdahale etmezseniz sevinirim. Herkesin kendi hayatı, kendi kararı.”
Dayı iç çekerek başını yeniden sallayıp çayını yudumlamaya devam etti. Bu esnada kinayeli bir tınıda konuşuyordu.
“Yeni uşaklar böyle oldu şimdi. Ha bu mu modadır? Ya o uşak sana sahip çıkmayaydı? Bizim deli oğlan da ‘istemem aldır.’ Diyeydi? Ne edecektun o zaman kizum? Ortada kalacaktın.” Duyduklarımla dişimi sıkarak gözlerimi sıkı sıkıya kapattığımda ifademi görmesine rağmen devam ediyordu sözlerine. “Ha ben seni kizum gibi göreyrum. Diyrum sana. Kara kızı bulunca uşak sana yanaşırsa nikah iste. Gerçi ben ona diyeceğum. ‘ Kizunun anasına nikah yakişur.’ Diye. Sen yine de iste kizum. Oldu mu?”
Bir elimi havaya kaldırarak gözlerimi yavaşça açıp kaşlarımı çattım. Ben buraya ondan geleceğim ve namusum hakkında tavsiye istemeye gelmemiştim. Geliş amacım çok daha farklı bir konuydu ki Dayı bunu pek ala biliyordu.
“Yeterli. Bu konuda daha fazla konuşmak istemiyorum. Çünkü benim kimsenin sahip çıkmasına da nikahına da ihtiyacım yok. O gün de ortada kalmadım. Bugün de ortada kalmam. Aklınız kalmasın.”
Dayı omuz silkerek çayından bir yudum daha aldı. Aynı saniyelerde gözlerime bakıp gülümseyerek devam etti sözlerine.
“Ben yine de diyeyum da kizum.”
Başımı sallayarak onayladım onu. Ardından iç çekerek girdim söze. Artık benim istediğim konudan konuşacaktık.
“Demeyin. Kimse demesin. Neyse.” İç çekerek biraz doğruldum ve konuşmaya başladım. “ Ben daha çok bana neden bu kadar iyimser olduğunuzu merak ediyorum. Benim yüzümden sakat kaldınız ama maşallah yüzünüzden gülümseme eksik olmuyor.”
Dayı son cümlemle gülüşünü sekteye uğratarak hafifçe doğruldu ve salladı başını. Ardından konuştuğunda sesinde neşesiz ama sakin bir tını gizliydi.
“Ne edeyum? Sen benim torunumun anası oğlumun sevdasısın. Ha her şeyden evvel de kadınsın kizum. Ben de seni mi sakat bırakayum? Bunu mu bekliysun?”
Başımla onu reddederek hiç vakit kaybetmeden girdim söze. Zira kast ettiğim bu değil de bu kadar sevecen ve ılımlı olmasıydı.
“Zarar veremeseniz de en azından bu kadar içten olmayı reddedebilirdiniz. Şu an bile gözlerime neden gülüyorsunuz? Neden?”
Dayı derin bir nefes vererek iç çekti. Ardından gözlerini sıkı sıkıya kapattığında nefesini bıraktı ve çayını sehpaya bırakarak ellerini önünde birleştirdi. Ben tüm hareketlerini gözlerimle takip ederken de sakin bir tınıyla sürdürdü sözlerini.
“Dediğim gibi. Karşımda Güneş de olsa aynıydı. Ben gardaş bildiğim adama bir söz verdim. ‘Uşaklarun da aileleri de başım üstünedir.’ Dedim. Son nefesini verdiğinde de o şerefs*z Rıfat ona s*ktığında da yanındaydım. Dağ gibi adam kollarımda gitti benim kızım. Ben şimdi elimden oldum diye ona verdiğim sözü bozacak adam mıyım?”
Başımı eğerek gözlerimi kıstığımda içimden yaşadığım duygu şokuna saydırıyordum. Zira her sözü yüreğime işliyordu. Her konuşmasında ikna olarak sessizleşiyordum. Üstelik bu sessizlik ona güvenmemi sağlıyordu. Öyle ki buraya gelirken anlatmanın aklımın ucunda dahi olmadığı şeyi ona duyuracak kadar güven beslemiştim.
“Ben ona anlatacağım her şeyi. Bir kızı olduğunu da evlenmeye mecbur kaldığımı da bilecek.”
Cümlemi kurduğum an çok kısa bir sessizlik oluştu. Sırf bu yüzden tereddüt ederek gözüne baktım. Dayı ise ona baktığım an hiddetle ayağa kalkarak iç çekti.
“Senin dilin ne söyler? Ne demek anlatmak uşağum? Kafayı sıyırdın?”
Başımı olumsuz anlamda sallayarak ayağa kalktığımda tam karşısında durarak gözlerimdeki inancı ona gösterdim. Ardından konuştuğumda kararlılığım sesime de yansıyordu.
“Bilmeli, bilecek. O her şeyi öğrenecek. Ben bunca yıldır taşıyorum bu yükü. Yıllardır yemeden içmeden uyumadan arıyorum kızımı. Artık bu yükü tek başıma sırtlamayacağım. Madem o benim kızımın babası, o zaman o da arayacak kızını. Kimseyi kaçırmadan onu mecbur bırakmadan tek bir gerçekle sağlayacağım bunu. En değerlinizi almama rağmen o çok sevgili oğulların beni bir kez aramadı. Nasıl yandığımı nasıl kavrulduğumu ben üçünüze de gösterdim. Biriniz de çıkıp demediniz! ‘Sen nasılsın, ne yaşıyorsun?’ demediniz! Yıllardır bir başıma savaşıyorum ben. Yeter! Yeter! Artık yapmayacağım. Herkes üstüne düşeni yapacak. Sen de kızım bulununca temizleyeceğin namusu değil de yıllardır annesinden ayrı büyüyen o yavruyu nasıl saracağını düşüneceksin!”
Ardı arkası kesilmeyen sözlerim içimdeki acıyı biraz olsun hafifletti. Yüküm her dillendirdiğimde azalıyordu. Fakat bu yük ona geçmiş olmalıydı. Zira Dayı sözlerim bittiğinde beni hafif dolmuş gözlerle dinliyordu.
“Ben… Ben koruyamadım seni kızım. Uşağını da koruyamadım. Kendimi hapislere tıktım. Cezalandırdım. Yapamadım. Deli oğlan istemedi. El mecbur çıktık ama bıraksalar bir ömür de hapiste dururum kızım. Ben senin uşağını koruyamadım.”
Başımı hafifçe eğerek iç çektiğimde içime dolan öfkeyi gözlerinin azaltmaması için çabalıyordum. Ancak onun sözleri buna engel oluyordu.
“Söyleme kızım. Zaten arıyor ikisi de. Sarı kızı aldın diye kızgınlar sana. Ondan haber etmiyorlar. Söylersen o deli uşak hem kendini hem seni yakar. Söyleme kızı-“
Başımı hızla kaldırarak ona diktim. Ardından gözlerimde sakladığım o öfkeyi görmesine neden oldum ve vakit kaybetmeden konuşmaya başladım. Korkuyordu. Öğrenirse yapacaklarından korkuyordu ama ben zerre korkmuyordum. Korkunun vakti değildi. Korkmanın hiç sırası değildi. Korkunun ecele de hepimizi bekleyen o kaçınılmaz sona da faydası yoktu.
“Söyleyeceğim. Beni bu bahanelerle durduramazsın. Bilecek her şeyi. Sadece kızını aramayacak.” Bir elimin işaret parmağını göğsüme bastırarak devam ettim sözlerime. “Ben nasıl yanıyorsam o da öyle yanacak. Duydun mu?”
Dayı başıyla beni reddederek yüzüne korkulu bir ifade yerleştirdi.
“Yapma kızım, etme!”
Başımla onu reddederek cevap dahi vermeden oturduğum an yanıma bıraktığım çantamı sertçe kaparak kapıya doğru ilerledim. Bu esnada arkamdan seslenen Dayı’nın sözlerine aldırış etmeden evden çıkarak kapıyı ardımdan sertçe kapattım. Daha sonra arabaya binmek için hızla öne atıldığımda amacım hemen dağ evine giderek onunla karşı karşıya gelmekti ve bu yükten hemen kurtulmaktı. Ancak muhtemelen ağaçlar sulandıktan sonra yerde oluşmuş olan çamura görmeden bastım ve yere düştüm. İstemsizce korkulu bir nidayı dudaklarımdan döktüğümde bakışlarım çamura bulanan elimde ve bacaklarımdaydı. Pantolonum tamamen batmıştı. Derin ve sıkıntılı bir nefes vererek içimden bir küfür mırıldandım. Eve uğramak zorundaydım şimdi. Üstümü değiştirmem ve muhtemelen duş almam gerekiyordu. Bıkkın bir nefes daha vererek hızla ayağa kalktım ve arabaya bindim. Ardından vakit kaybetmeden son hızla eve ulaştığımda vakit kaybetmeden duşa attım kendimi. Hızlı bir duş aldıktan sonra yeni çalışmaya başlayan yardımcımıza bana kahve getirmesini söyleyerek dolabıma ilerledim. Uykum vardı. Oldukça çok uykum vardı. Bu yüzden hazırlanırken kahve içmem ve acele etmem gerekiyordu. Bu yüzden elime ilk geçen şeyleri geçirdim bedenime. Siyah dar paça bir pantolon ve üstüne yine siyah keten bir gömlek giyindim. Gömleğin her zaman olduğu gibi düğmelerinin çoğu açıktı ve içine giyindiğim dantelli büstiyer de kenarından görünüyordu. Vakit kaybetmeden elime geçen ilk topukluları da ayağıma giyerek hızla saçımı kuruttum. Bunun için bile o kadar çok acele ettim ki saçlarımın yalnızca uçlarını kurutabildim. Ardından makyaj masama oturarak elimi rimelime attım. Yalnızca ruj ve rimel sürecektim. Detaya girecek vaktim yoktu.
Derin bir nefes vererek rujumun kapağını kapattığım esnada ise hazırlandığım esnada gelmesi gereken kahvem geldi. Ancak getiren kişi yardımcım değil de Vezir’di. Tıklatarak açtığı kapının ardından gülümseyerek bakıyordu bana.
“Müsaade var mı abla?”
Başımı sallayarak onu onayladığımda neden kahveyi getirdiği yönündeki açıklamayı daha ben sormadan yapmaya başladı. Bir yandan da elindeki kahveyi ve ne olduklarını bilmediğim birkaç zarfı makyaj masama bıraktı.
“Emine hanım yaptığı ilk kahveyi dökmüş abla. Halıya falan sıçramış. Onu temizliyor. Ondan gecikti kahven. Ben de hazır bunları getirecekken götüreyim diye elinden aldım.”
Başımı sallayarak iç çektiğimde bir elim zarflara ulaştı. Ardından gözlerimi ona çevirerek sorguladım ne olduklarını.
“Bunlar ne?”
Vezir sözlerime hiç düşünmeden cevap verirken geri geri adımlayarak odanın kapısına ilerledi. Anlaşılan o ki lafını bitirdiği an odadan çıkacaktı.
“Bugün sana geldi hepsi abla.”
Başımı sallayarak onu onayladım önce. Ardından bir elim istemsizce kahveme gitti ve ilk yudumumu alırken zarfları gönderen kişilerin adlarına bakmaya başladım. Bu esnada Vezir kapıyı sessizce kapatarak odadan çıktı. Ben de acelem olduğu için ve geç gelmesine rağmen ılık halde olan kahveyi tek dikişte bitirdim. Bu esnada zarfları teker teker inceleyerek acele olup olmadıklarını kontrol ediyordum.
Altı zarfın sondan bir önceki olanına denk gelene kadar.
Kese kağıdı renginde küçücük bir zarftı bu. Diğerleri arasında direkt dikkat çekiyordu. Ancak asıl dikkat çeken asıl dikkat çeken önü okuduğum an ellerimin titremesine neden olan gönderici adıydı.
Alya Tufanlı
Mektubun gönderici adında kızımın, hayatımın anlamının adı yazıyordu. Gördüğüm an istemsizce irkilerek kalktım yerimden. Ardından bir elim ağzımı titreye buldu. Derin ve kesik nefesler alıp vererek yutkundum. Bu esnada gözlerim daha şimdiden yanmaya başlamıştı. Gerçek soyadı yazıyordu. Yani bunu gönderen kişi kızımın babasını biliyordu. Derin ve içli bir nefes daha verdiğim an titreyen ellerimle zarfı zar zor aldım elime. Ardından yine derin ve kesik nefesler alıp vererek yutkundum. Bu esnada ellerim güçlükle de olsa zarfı açmayı başardı.
Ancak bedenimde güç öylesine çok tükenmişti ki bacaklarım yükümü taşıyamadı. Elimdeki zarfla birlikte istemsizce yatağa oturdum. Ardından kesik kesik nefesler vererek açtım zarfı. Küçük, küçücük bir fotoğraf vardı zarfta. Zerre güç kalmayan ellerim zar zor tutarak çıkardı o resmi. Daha şimdiden dolan gözlerimse karşısındaki gözleri gördüğü an kapandı ve yaşlarını serbest bıraktı. Bu esnada dudağımdan içli bir nida döküldü ve elim ağzıma daha çok yapıştı.
Kızım…
Bebeğim…
Alya var bu elimdeki fotoğrafta.
Alya…
Meleğim…
Bakışından tanır mı bir insan yavrusunu? Yıllarca yüzüne hasret kalsa evladı ondan ırak büyüse serpilse bile bir insan tek bir bakışta o gözleri tanır mı?
Tanıdım.
Kızım o benim, evladım.
Kara ve koca gözleri tıpkı benimkiler gibi. Tek bir fark var aramızda; onun gözleri masum. Onun gözlerinin içi gülüyor. Parlıyor o kara gözler. Annesinin ışığı sömürülen gözlerine rağmen inatla parlıyor. Saçları var sonra. Kapkara beline kadar uzamış saçları var. O kadar gür o kadar parlak ki bu saçlar gördüğüm an dokunmak ister gibi saldırıyor parmaklarım onlara. Ay gibi yavrumun teni, bembeyaz. O ay teninin yanakları ise al ve tombul; tıpkı bebekliğindeki gibi. Gamzesi aynı yerinde. Öyle güzel gülmüş ki benim yavrum, babasının gamzeleri o tombul yanağında yerini almış. Küçücük dudakları. Küçük ama kırmızı; tıpkı benim dudaklarım gibi kırmızı. O kadar şirin o kadar tatlı ki gözlerimdeki yaşlar durulmak bilmezken bile gülümsüyorum bu tatlılığa. Minik ellerini önünde hafifçe bağlamış ve minicik ayaklarını oturduğu koltuktan sallandırıyor. Bu fotoğrafı her kim çektiyse benim yavrum ona gülümsüyor. Üzerinde kırmızı bir elbise var. Kalın ip askılı ve kırmızı bir elbise giydirmişler kızıma. Çok yakışmış. Üstünde benim ona giydirdiğim tulum yok artık. Teyzesinin hediyesi yok ama bu elbiseyi ona her kim aldıysa çok yakışmış. Benim yavrum büyümüş. Saçları uzamış. Benim bir kere bile öremediğim doyasıya koklayamadığım o saçlarını birileri taramış. Minik ayaklarında beyaz bir çorap var. Teni görünmüyor. O çorap bacaklarını tamamen sarmış.
Anneyim ben.
Kızımın çorapla sarılı bacağını gördüğüm an içimden geçen tek şey üşümediği oldu. Anneyim çünkü ben. O benim kollarımda değil ama her kim sardıysa evladımı iyi bakıyor. Mutlu bir kere. Babasının yalnızca sevindiğinde ortaya çıkan o gamzeleri yüzünde. Üzerinde güzel ve temiz kıyafetler var. Belli ki her kim yanındaysa ona iyi bakıyor.
Aç mı diye sordu içimdeki bir ses.
Gözlerim o sesi duyduğu an fotoğrafta yiyecek bir şey aradı ama bulamadı.
Sonra bir başka ses ‘Aç olsaydı gülmezdi. Şevval seni aç bıraktığında gülmüyordun.’ Dedi.
Hak verdim ben o sese. Benim yavrum aç olsaydı eğer gülmezdi.
Ellerimin kapattığı ağzım yavaş yavaş aralandı. Ardından yaşlar kızımı görmeme engel olduğu için sinirlenerek sildim onları. En nihayetinde onun gülen gözlerine tekrar bakarak eğdim başımı. Eşlik ettim yavrumun gülüşüne. Eşlik ettim canımın en değerlisine.
“Annem, kızım…”
Titreyen ellerim bu kez dudaklarımdan tamamen çekildi. Dudaklarım hasretine kavuştu sonra. Yıllardır hasret kaldığım o kokuyu çekmek ister gibi sardım kızımın fotoğrafını. Doyasıya öptüm. Öperken gözümden dökülen yaşlara aldırmadan bedenimi ileri geri hareket ettirerek mırıldanmaya başladım.
“Annem…”
“Güzel kızım…”
“Yavrum…”
Yaşların sağladığı hıçkırığım şiddetlendiğinde istemsizce öne arkaya sallanmamı şiddetlendirerek fotoğrafı tekrar görüş alanıma yerleştirdim. Bu esnada gözlerimle gülümseyerek bakındım kızıma. İçimde zerre kadar acı yoktu. Değişik bir his vardı sanki. Gözlerimi karartan bir his vardı.
“Bebeğim…”
Fısıldayarak fotoğrafını okşadım tekrar. Ancak o an başıma küçük bir ağrı saplandı. Bu ağrının sızısı ile ellerim titrediğinde gözlerimi istemsizce kıstım. Ardından zar zor ayağa kalktığımda amacım ağrı kesici almaktı. Fakat öyle olmadı. Sendeleyerek duvara tutundu bedenim. Bu esnada elimdeki fotoğraf yere düşmüştü. Zar zor eğilerek aldığımda tersinin çevrili olduğunu ve orada bir yazı olduğunu gördüm.
Anneciğim beni babam yüzünden kaçırdılar. Ne zaman geleceksin? Seni çok özledim.
Seni çok özledim…
Seni çok özledim…
Seni çok özledim…
Bir kelime beynimin içinde ne kadar çok yankı bulursa eğer o kadar çok yankılandı. Gözlerimi sıkı sıkı yumarak teslimiyet gösterdim okuduklarıma. Ardından zar zor dengemi kurduğumda adımlarım istemsizce odanın çıkışına doğru ilerledi ancak benden bağımsız olarak aynanın karşısında duraksadı. Bu esnada aynada gördüğüm o kadına bakındım. Gözlerim, gözlerim kızarmıştı. Gülümsüyordum sonra. Aynadaki yansımama gülümseyerek bakıyordum. Gülüşüm soldu sonra. Işık hızıyla solduğunda yine istemsiz hareketlerle kızımın fotoğrafını aynaya sıkıştırarak derin bir nefes verip yaşları sildim. En nihayetinde ağrı biraz hafiflediğinde içimdeki o acı ve hisler yeniden belirdi ve gülümseyerek başımı kızıma doğru eğdim. Bu esnada telefonun çalmasıyla irkilerek elimi cebime attım.
Tufanlı arıyor
Adını daha doğrusu soyadını gördüğüm an iç çekerek gülümsedim ve telefonu kulağıma yasladım.
“Neredesin Hazan? Seni bekliyorum.”
İç çekerek tekrar kızımızın gözlerine bakıp eğdim başımı. Ardından gülüşümü büyüterek gözlerimi kapattığımda sesini yeniden duyarak irkildim.
“Alo?”
Derin ve güçlü bir nefes vererek gülüşümü büyütüp elimi aşkıyla dolan kalbime attım. Kızımız ve babası beni evimizde bekliyordu. Onlara gidecektim şimdi. Evime, yuvama kavuşacaktım.
“Geliyorum sevgilim. Geliyorum."
.........................................
Yaşla yıkanan her yüz acının tebessümüne karışmıştır. Acıdan tebessüm etmek niyedir peki? İnsan acı çekerken gülebilir mi? Yüreği kan ağlayan birinin gözlerinde nasıl tebessüm olabilir? Acı öylesine büyülü öylesine zor bir his ki onu yeterince çok yük edinen her insan taşıdığı yükün bilincine ulaştığı an gücünün haklı gururunu gülüşüne yansıtır. Ancak bana göre acıdan ve gözyaşından sonra gelen o tebessümün asıl nedeni bu hissin geçici ancak acıyı verenin yangısının kalıcı olacağı gerçeğidir. Küçükken Narin annemin bana ördüğü bebeği parçaladığında saatlerce ağlamıştım. Ancak sonra o küçücük yaşımda yaşlarımı kendi ellerimle silerek gülümsemiş, acımın geçeceğini fakat onun acımasızlığının daimi kalacağını düşünmüştüm. Ardından gülümseyerek ondaki kalıcı acının vereceği hasarı düşünüp kendimce zihnimi tatmin etmiştim. Bu bir nevi rahatlama yöntemidir. Bize ve yüreğimize acı veren her şeyin, herkesin ödeyeceği bedeli düşünerek umutla kaplarız içimizi. Bu yüzden gözden akan yaşlara rağmen o gülüş belirir yüzümüzde. Çünkü aslında acının tebessümüne karışan her gülüşte umut saklıdır. Yaşlı gözlerdeki o parıltıysa umudun yansımasıdır.
Gözlerimden yaşlar akıyor. Fakat zihnim yaşların nedenini de neden döküldüğünü de bilmiyor. Zira zihnim bedenimde değil.
Başım…
Başım dönüyor. Gözlerim açık, yol yaşlardan bulanık. Başım ise döngüsü nedeniyle eğik. Ancak buna rağmen kollarım direksiyonu sıkı sıkı kavrıyor. Ayaklarım ise gazdan bir an olsun çekilmiyor. Sonuna dek basarak ilerliyor.
İçimden geçen tek şey ise kızımın okuduğum sözleri….
Seni çok özledim…
Seni çok özledim…
Seni çok özledim…
Özlemekten yüreğim kavruldu benim. Evlat hasretinden sızım tüketti bedenimi. Yavrumun kokusu burnumda ama sızıyla. Sızlaya sızlaya alıyorum kokusunu. İçimde hiç dolmayan o boşlukla sızıma çaresizce kardeşimin varlığını bastırıyorum ama yetmiyor. Sağ kanadım sol kanadımın acısını bastırmıyor.
Başım daha çok eğildiğinde gözlerim istemsizce kapandı. Bu esnada ayağım gaza basmaktan çekinmiyordu ama asıl sorun bu değildi. Asıl sorun gözlerimin kapanmasına rağmen görüyor olmamdı. Verdiğim her nefesin arabanın içinde yankılanmasıydı. Kesik kesik ciğerime zor dolan nefesler bile yankı yapıyordu. Gözlerimi sıkı sıkı yumarken bu sesten rahatsızdım. Belirttiğim şey de tam olarak bu rahatsızlıktı zaten. Rahatsızlığım yüzümü buruşturmuştu. Daha sıkı yumduğum gözlerim azar azar gevşeyerek açıldığında bakışlarım arabanın içini tarıyordu. Ancak görüş alanım öyle bulanık ve döngü içindeydi ki direksiyon bile uzağımda kalıyordu. Sanki dünya tersine dönüyordu. Görüşüm öylesine ilginç bir haldeydi. Kısa bir süre ne gördüğümü idrak etmek için çabaladım. Ardından gözlerimi sıkı sıkı kapatarak bakışımın düzelmesini bekledim.
Tekrar açmak için yeltendiğim an ise işittiğim sesle istemsizce refleksle bakındım çevreme. S*lah sesi yankılanıyordu etrafımda. Birden fazla s*lah sesi vardı. Hızla bakındım etrafa ancak görüş alanım hâlâ bulanıktı. Sırf bu yüzden sıkı sıkıya yumdum gözlerimi. Fakat aniden yine refleksle fren yapmıştım. Başım istemsizce öne gittiğinden de gözlerim yeniden açıldı.
En nihayetinde bakışlarım etrafı taradı. Ancak bu tarayış gözlerimin bulanıklığı nedeniyle uzun sürmedi. Yeniden kapaklarını kapatıp kısa bir an beklediğimde ses daha yakından gelmeye başladı. Refleksim bu kez daha yavaş bir şekilde devreye girdiğinde istemsizce bir elim kapının kulpuna gitti ve yarı açık gözlerle arabadan dışarı çıktım. Ancak görüş alanım o kadar çok dardı ki ayaklarımı dahi göremiyordum. Hal böyle olduğundan arabaya yaslanarak zar zor yürüdüm. Bacaklarım yolun bulanıklığından titriyordu ve ayaklarım bedenimi taşıyamayarak dengesizce yalpalıyordu. Sesler ise hiç olmadığı kadar yakından geliyordu. Arabanın önüne zar zor gelerek gözlerimi sonuna dek açıp görmeye çalıştım. Bu esnada bulanıklık yerini döngüye bırakmıştı. Görüyordum ancak bakış alanım etraf döndüğünden dolayı karmaşıktı. Bu sebeple gözlerimi kıstığımda karşımda birini gördüm.
Simsiyah giyinmiş biriydi. Teni ruhsuz bir beden kadar beyazdı. Gözleri ise tamamen siyahtı. Beyaz olması gereken yerde bile siyahlıklar vardı. Gözlerini gördüğüm an içime dolan korkuyla hıçkırarak bir elimi ağzıma kapattım. Diğeri sayesinde kaputa yaslanıyordum. Karşımdaki yüz korkumu gördüğü an gülümseyerek bana doğru bir adım attı. Ardından ben titreyen ellerimi zar zor ona doğrulttuğumda bir gözüm neredeyse kapanacak kadar çok kısıldı. Bu esnada kısılan gözüm uzattığım ve titreyen o elime bakıyordu. Diğeri ise onunla koordinasyon sağlayamadığından karşımdaki korkunç yüzlü adamdaydı. Gülümsüyordu. Gülümseyerek bakıyordu bana ama bu gülüş öyle dehşete düşürücüydü ki titremelerim şiddetlendi.
Derin derin nefesler alıp vererek bulunduğum yere daha çok sindim. Ardından karşımdaki yüz bana doğru bir adım atarak belinden s*lahını çıkardı. Bu esnada ben korkuyla bir nidayı dudaklarımdan bırakarak bulunduğum yere daha çok sindim. Karşımdaki adam ise önce bana ardından boşluğa bakarak baktığı yere bir el ateş etti. Ben de bu hareketine karşın çığlık atarak kulaklarımı kapattım. Kulaklarıma ses normalde olduğundan çok daha fazla geliyordu. Bu yüzden duyduğum ses içimde şiddetlendi. İçli ve yoğun bir nefes vererek yutkunup zihnimdeki bulanık bir sese kulak verdim.
Karmaşıktı içim. Birden fazla ses yankı buluyordu içimde. En basitinden nefesim bile şiddetlenerek etrafı kaplıyordu.
Vur onu!
Ö*dür!
Senden kurtulmak istiyor!
Vur!
Başımı sağa sola sallayarak arabanın kaputundan destek aldım. Ardından güçlükle doğrulduğumda karşımdaki s*lahını bana doğru tutarak yaklaşıyordu. Gülümsedim ona. Karşılık verdim gülüşüne. Sonra da hiç düşünmeden hızla ilerleyip tam karşısında durdum. Konuşmadan bakındı yüzüme. Ben de başımı sallayarak onun bakışına karşılık verip gülümsedim. Gülüşüm öfke ve hiddetle dolduğundaysa başımı hafifçe eğerek titreyen ellerimi ona doğrultarak düşmesini sağladım. İtiş gücüm öylesine kuvvetli olmuştu ki düşüşü yere çakılmakla eşdeğerdi. Bedenini yerde gördüğümde gülümseyerek üstüne eğildim.
Korkunç ifadeyi yüzüne yer edinen o adam ise başını hafifçe kaldırarak kollarından destek alıp doğrulmaya çalıştı. Ancak ben o esnada onun üzerine eğilmiştim ve hiç düşünmeden ayağımdaki topukluların yardımıyla elini eziyordum. Bakışlarım o kadar keskin ve korkutucuydu ki elinin acısından önce bakışlarımın keskinliği işlemişti bedenine. Olabildiğince sert bir şekilde elini ezerek gülümsediğimde bakışlarım onda değil de tam karşımdaydı. Karşımda hiçbir şey yoktu esasen. Yol görünüyordu sadece. Ancak zihnim öylesine karmaşıktı ki ben yola dahi gülümseyecek bir hale gelmiştim.
Çığlığı kulaklarıma dolduğunda gülüşümü kahkahaya dönüştürerek başımı arkaya atacak kadar büyük bir şiddetle güldüm. Ardından ani bir hareketle bakışlarımı ona çevirip duraksayış gösterdim. Bu esnada elini ezmeyi bıraktığımdan başını kaldırarak acı bir ifadeyle bana bakındı. Ben bakışına karşın bedenimi hafice ona eğip ne zaman elime aldığımı bilmediğim bir bıçağı d*ğrulttum. Daha sonra hiç vakit kaybetmeden eğilerek b*çağı bedenine s*plamaya başladım. Bu esnada içimden deli bir öfke fışkırıyordu. Öyle ki bağırarak s*plıyordum b*çağı. Bu esnada bedenime s*çrayan kanlara her s*playışımda çıkan o sıvı sesi eşlik ediyordu. Defalarca kez aynı işlemi tekrarlayarak bağırışımı başımı kaldırıp sürdürdüm.
İçimde onu y*ralamaya başladığımda küçük bir rahatlama olmuştu. Ben bu rahatlamayı bağlığımla arttırmayı deniyordum ki başarılı olarak derin bir gülüşü yüzüme yaydım ve elimin tersiyle yüzüme s*çrayan k*nları silip b*çağı öfkemi harlayan gözlerine d*ğrultmak için başımı tekrar eğdim.
Yerde kimse yok.
Asfalt var sadece.
Ellerim…
Ellerim tertemiz ve b*çağım da yok.
Bakışım altımda kimse olmadığını gördüğüm an kısıldı. Ardından inanmayarak gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Ancak sonuç aynıydı. Kimse yoktu. Hiç kimse yoktu. Peki ben az önce kimi ö*dürdüm? O silah sesleri, simsiyah bakışlar, korkutucu o gülüş…
Yalan mıydı hepsi? Rüya mı gördüm ben?
İki elimi birden başımda birleştirerek gözlerimi sıkı sıkıya kapattım. Bu sırada içimde büyük bir yankı ve karmaşa vardı. Zihnim yeniden bulanmaya başladı. Bedenimse yaşadıklarımın şokuyla tir tir titriyordu.
Gerçeklik kavramım yok olmuştu. Ne olduğunu ve ne yaşadığımı bilmiyorum. Zihnim o kadar karmaşık ve bulanık ki ben gerçeklik algımı yerine koyamıyorum. Derin derin nefesler alıp vererek başımı sıktım. Aynı saniyelerde istemsizce bağırmaya başladığımda bu hareket de sayesinde gözümü açarak başımı kaldırmam da benden bağımsızdı.
Gözlerim gökyüzünde, yani annemdeydi. Ellerimse yüzümü sıkı sıkı sararak çığlığıma eşlik ediyordu. Gerçeklik algım yittiği gibi zaman ve mekan algımı da yitirmiştim. Bu yüzden ne kadar süre o şekilde bağırarak göğe baktım bilmiyorum. Zihnim az da olsa yerine geldiğinde gözlerim dolu doluydu ve bağırdığım için boğazım acıyordu. İçli bir nefes vererek güçlükle ayağa kalktığımda az öncekinden çok daha sakindim. Ancak bu sakinlikten çok ruhsuzluk gibiydi. Zira attığım adımlar bile boşluğa düşüyormuşçasına süzülüyordu. Zar zor arabaya binerek ilerlemeye başladığımda içimdeki seslerin hepsi susmuştu. Az önceki karmaşıklıktan eser yoktu. Çıt çıkmıyordu. Hal böyle olduğundan bende de yoğun bir durgunluk vardı. Öyle ki direksiyonu kavrayışım neredeyse serbest bırakmak gibiydi. Gaz pedalına hafifçe bastığımdan araba çok yavaştı ve hatta bedenimi uyku ile uyanıklık arasındaki o miskinlik esir almıştı. Başım eğikti ve gözlerim düzenli aralıklara kapanıyordu. Yol boyu birkaç kez telefonun titrediğini görsem de üstümdeki ağırlık öyle çoktu ki kolumu uzatıp yan koltuktan onu almak şöyle dursun başımı çevirerek kimin aradığına dahi bakamamıştım.
En sonunda yıllardır sokağına bile uğramadığım o evin önüne geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Siyah olan o dış kapıysa ardına kadar açıktı. Eskiden Alparslan bana yedek anahtar verdiğinden kapıyı açık bırakmazdı. Ancak belli ki şimdi geldiğimde oyalanmamı istemediğinden kapıyı açık bırakmıştı. Ruhsuz bedenimi arabadan çıkararak açık olan bahçe kapısından içeri bir adım attım. Tam o an ise adımlarım da bakışım da duraksadı.
Anılar…
Anılar vardı şimdi gözümün önünde. Burası kısacık zamanda bile yuva saydığım yerdi, evimdi. Evladıma hamile kaldığım, ilk ve belki de son kez aşık olduğum o adama bedenimi teslim ettiğim evdi burası. Her şey bu evde başlamıştı ve yine her şey bu evde bitmişti. Benim ona teslim oluşumla başlayan sarhoşluk onun söylediği yalanla son bulmuştu.
Bizi bir araya getiren ve sonrasında belki de bir daha hiçbir arada olamayacağımız boyutta ayıran ev burasıydı. İçli bir nefes verdiğimde bakışımın takıldığı ilk yer hamile olduğumdan habersiz sevdiğim adamla çocuk hayalleri yaptığım o hanımeli ağacının altı oldu. Bakışımla eş olarak içime hanımeli ile karışık deniz kokusu doldu. Ev kokusuydu bu, bizim evimizin kokusuydu.
Ardından gözlerim Alparslan’ın evde en sevdiği köşeye, barbekü takımının olduğu yere kaydı. Bu evde olduğum üç beş saatlik o kısa zamanda bile bana her seferinde ciğer yapardı. Bu evi aldığından ayrıldığımız güne kadar neredeyse her gün elleriyle beslemişti beni. Barbekünün yanındaki o bahçe takımı ise bizim belki de en neşeli anlarımızın şahidiydi. Şimdi o barbekünün de yemek yediğimiz o bahçe takımının da üstü tozla kaplıydı. Maziydi çünkü. Onunla yaşadığımız her şey mazidendi.
Adımlarım yavaş ve ruhsuz bir şekilde ilerlediğinde bakışlarım o toz yığınındaydı. Güçlükle kapının eşiğine ulaştığımda mecburen bakışımı çevirerek zili görebilmek adına gözlerimi kıstım. Sonrasında titreyen ellerimle kendimi zorlayarak zili çaldım. Zaman kavramı hâlâ bedenime uğramamış olsa da kapının çaldığım an açılacağını idrak edecek kadar akıl zihnimde kalmıştı.
Alparslan kapıyı açtığında bakışları sertti. Yüzünde yorgun ve sinirli bir ifade vardı. Fakat bu ifade gözlerimi gördüğü an son bularak yerini gamzesinin yerini aldığı bir gülüşe bıraktı. Daha önce söylediği şey her seferinde dikkatimi çekerek doğruluğunu kanıtlıyordu.
Gözlerime baktığında kıyamıyordu. Alparslan göz göze geldiğimiz an aramızda her ne olmuş olursa olsun bana gülümsüyordu.
Gülüşünü sürdürerek birkaç saniye yüzüme baktı. Ben bu esnada yorgunluktan kapanan gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum. Alparslan ise o birkaç saniyenin sonuna geldiğimiz an derin bir nefes vererek öne atıldı. Kolları bedenimi buldu sonra. Sımsıkı sarılarak saçlarımın arasından derin bir nefes çekti. Paralelde fısıltıyla karışık sesi kulaklarımın dakikalar sonra bir şey işiterek irkilmesini sağlıyordu.
“Çok…Çok özledim seni.” Kokusunu çektiği saçımın arasına küçük bir buse bırakarak bedenimi daha sıkı sarmaladı. “Bir hafta değil bir asırdı sanki.”
İkinci cümlesini tamamladığında elleriyle yüzümü kavrayıp göz göze gelmemizi sağladı. Bu sırada gülüşü sürüyordu. İçli bir nefes vererek konuşmaya devam ettiğinde benim bakışlarım baygındı.
“Yorgun görünüyorsun.”
Gözlerimi kapatarak yutkundum sözlerine karşın. Üzerimde bir ağırlık vardı. Zihnim ise olmaması gerektiği kadar boştu. Tek bir ses dahi yoktu içimde. Kızımı görmüş olmama rağmen içimde tek bir kıpırtı ve ses yoktu. Alparslan kapattığım gözlerime ve yanaklarıma sırasıyla küçük buseler bıraktı. Ardından tekrar sardı bedenimi. Sımsıkı sarılarak derin bir nefes verdiğinde ben zor da olsa beynimi düşünmeye itmiştim.
Bu yüzden çatılmıştı kaşlarım. Ben ona onun hak etmediği şeyler yapmıştım. Alparslan ise buna tepki olarak özlemini ve öpücüğünü sunuyordu. Neydi bunun sebebi? Bir hafta boyunca yazmamıştı ama şimdi ne yapmaya çalışıyordu? Zihnimin zaten bulanık olması şu an yaptığı şeyin mantıksızlığına karşı koyamadı.
“Sen…Elif’i aldım diye…Konuşmuyordun benimle.”
Güçlükle ve kısık çıkan sesim onun sarılmasına son verdi. Alparslan yeniden yüzümü avuçlayarak gülümsedi. Bu sırada konuşması için düşünmeye vakti olmamıştı.
“Sen benim baharımsın. Bahardan vazgeçilir mi?”
İki eliyle birden yanaklarımı okşayarak gülümsedi ve devam etti sözlerine. “Tek bakışın yetiyor işte böyle. Dayanamıyorum sana.”
Sözlerini tamamladığında sol yanağıma sulu bir öpücük bıraktı ve ellerini yüzümden çekerek ellerime uzattı. Aynı dakikanın içinde sıkı sıkıya ellerimi kavradı ve hareket etmemi sağlayıp adımımı eşikten içeri taşıdı. Ben eve girdiğim an istemsizce etrafa bakındım. Aynıydı her şey, ilk günkü gibi, onun deyimiyle bıraktığım gibiydi. Gözlerim salonda gezindikçe küçük bir yanılgının içinde hissettim kendimi. Sanki yağmurda dans ederek ıslandık ve ben onun elini tutarak girdim bu salondan. Sanki az sonra o şömineyi işaret ederek bana sıcak bir şeyler getirmek için mutfağa gidecek. Sanki ben de onu durdurarak bedenimi kendisine hapsetmesini sağlayacağım. Sanki bugünden itibaren her gece onun kollarında olacağım.
Derin bir nefes vererek bakışımı defalarca kez onun olduğum kanepeye çevirdim. İstemsizce o anlar gözümün önüne geldiğindeyse nefesim kesilerek sekteye uğradı. Alparslan bu sırada baktığım yeri ve aklımdan geçenleri fark etmiş olacak ki arkamdan iki elini belimde birleştirerek başını boynuma yasladı.
“Sadece parkeler yenilendi.”
Başımı hafifçe çevirerek yüzüne sorgular bir tınıda bakındım. Alparslan bakışıma cevaben konuşmaya devam etti. Ancak bunu zorlanarak ve yutkunarak yaptı.
“O günden sonra k*n lekesi olmuş. Kimse uğramamış bir daha eve. Uyandıktan sonra ben temizlettim.”
Uyandıktan sonra…
Geçen bu bir haftada en çok düşündüğüm ve sağlam bir zemine oturttuğum gerçek bu oldu. Alparslan bedenimi gerçekten kullanmış olsa bile evlendiğimde gelirdi. Evlenmemi beni kullanmış olsa bile istemeyecek kadar kıskanç bir adamdı. Hatta hamile olduğum duyulduğunda illaki bir sorgulama yaparak kapımda biterdi. Ancak bunların hiçbirini yapmamıştı. Ben o zamanlar bunun üstünde kafa yorarak yıpratmıştım kendimi. Hatta Amerika’ya ilk taşındığımız zamanlarda gururuma rağmen hevesle gelmesini beklemiştim. Gelip neden evlendiğimi sormasını istemişti yüreğim. O Hazan onca olan bitene rağmen öylesine gurursuz öylesine aşıktı ki evlenmesine rağmen yanına gelip hesap sorsa her şeye yeniden başlayalım dese arkasına dahi bakmadan kaçıp giderdi. Geçen bunca zamanda değişen en önemli şeylerden biri bu olmuştu. Hazan Kandemir aşkından küle de dönse o aşkın ona iyi geldiğini görmeden tek bir adım bile atmazdı.
Peki ya Alparslan?
Bana olan aşkı onu çoktan küle çevirmedi mi?
Hayatı yangın yeri. Onun yerinden baktığımda kendimi doğru kişi olarak göremiyorum. Zira o bana aşkla yaklaşırken onu kullanarak sırtından bıçakladım, yeğenini kaçırdım. Bu benim için evladıma giden yolda mecburiyet olsa da Tufanlı için ihanetti. Fakat o bu ihanete rağmen aşkından vazgeçmiyordu.
Bakışlarımı ondan kaçırarak boşluğa daldığımda karmaşık zihnime rağmen içimde yoğun bir rahatsızlık vardı. Bunun nedeni bir zamanlar aşkımla dolan bu evin zemininin o aşkın k*nına bulanmış olmasıydı. Bakışlarım duyduklarımın ardından istemsizce yere eğildi. Parkelerin rengi aynıydı, siyahtı. Tahminime göre Alparslan evde değişiklik yapmak istemediğinden yalnızca yenisini almıştı. Modeli aynı bırakmıştı.
Alparslan gözlerimin içine bakarak gülümsediğinde benim bakışlarım hâlâ boşluktaydı. Onun bana baktığını hissediyordum sadece. Bir de gözümün ucuna yeşilleri denk düşüyordu. İçli bir nefesle birlikte yanağımdan yeniden öptüğünde bu kez öpücüğü son bulduğunda burnunu yanağıma yaslayarak nefesini tenimde hissetmemi sağladı. Aynı esnada gözlerim usul usul kapanarak ortamdan ayrıldı. İçimde yeniden sesler yankı bulmaya başlıyordu. Fakat bu kez yankılar anlaşılmayan bir tınıda ses buluyordu. Zihnim kamaştı bu sebeple. Gözümden bir damla yaş düştüğünde bu yaşın nedenini de anlayamadım. Alparslan ise her şeyden habersizce sözlerini yanağımı okşayarak duyuruyordu.
“Yemek yaptım sana, kendi ellerimle.”
Gözlerim sıkı sıkıya yumulduğunda onun bana ne demeye çalıştığının farkına varamıyordum. Yalnızca içimdeki karmaşaya karşılık zihnimi susturmaya çalışıyordum. İki elini birden yüzümde hissederek istemsizce gözlerimi kısarak açtım. Bakışlarında sorgular bir tını vardı.
“Neyin var senin?”
Gözlerimi tekrar yumarak içli bir nefes verdim. İşittiğim o kadife sese kulak veremiyordum. Zira sesi sanki boş bir odada gibi yankılanıyordu. Bu yankı öylesine rahatsız ediciydi ki yüzüm buruşuyordu.
“Hazan, ne oldu sana?”
Bedenimi, bilhassa yüzümün her bir milimini zorlayarak yarı açık gözlerle onun yüzüne bakındım. Alparslan merakla yüzüme bakınmaya devam ediyordu. Ben bu meraka yenik düşerek yutkunup sözlerini cevaplamak adına derin bir nefes verdim.
“Yorgunum.”
İçli bir nefes vererek salladı başını. Sözlerimin yalan teşkil ettiğini düşünmüş olmalıydı ama bunun üstünde durmayı reddediyordu. Elleriyle ellerimi tutarak adımlarına eşlik etmemi sağladı. Ben refleksle zar zor attığım adımlarımı peşinden sürüklediğimde bir zamanlar hayatımın en güzel yemeklerini yediğim o yerdeydik.
Burası da hiç değişmemişti. Ev gibiydi, Alparslan’ın evi gibi. Tek farkı genelde yemekleri tüm beceriksizliğime rağmen birlikte yapmamızdan kaynaklı şu an sofranın hazır oluşuydu. Gözlerim istemsizce masayı taradığında renkli bir çizgi göz çevremde gezinerek dans ediyordu. Gözlerimi kıstım ve bu çizgiyi görmezden gelerek benim için hazırladıklarına bakındım.
Kıymalı makarna yapmıştı.
Bana ilk yaptığı yemeği yapmıştı.
Sofranın en ortasındaydı makarna. Ancak bu masanın gözdesi o değildi. Zira ızgara et ve ciğer şiş görmüştüm makarnanın hemen yanında. Salata ve birkaç çeşit meze de vardı. Gördüğüm zaman onu anımsayacağım kadar netti tüm yemekler. Çorba yoktu-işkembe, paça tarzı çorbalar dışında çorba içen erkeklerin g*y olduğunu düşünüyor- ama onun deyimiyle sulu olarak salata vardı. Gözlerimi kapatıp tekrar açarak görüş alanımı netleştirmeyi denedim. Fakat bu mümkün olmayınca farklı bir yöntem denemek ister gibi ellerimi yumruk yaptım.
“Konuşmak istediğini söylediğinde aklıma yarım kalan yemeğimiz geldi de. Gülüme kendi ellerimle yaptım her şeyi.”
Bahsettiği o akşam yemeği benim Elif’i kaçırmak için yanında uyuduğum gece olandı. İnce düşünceliydi. Zarifti. Peki içimde eksik olan o his de neyin nesiydi? Yanında hissettiğim yarımlık nedendi? Şu an Hazan Çelik gibi olamamam yakıyordu canımı. Tek derdimin yanında fazla aç davranarak hızlı yemek yemem olmalıydı. Şu an bu yemeklere baktığımda acı çekiyorum ben. Hazan Çelik olsaydı eğer yutkunarak otururdu masaya. İlk önce makarnadan alırdı tabağına. Sonra sevgilisine etten başka bir şey yemedikleri için yakınırdı. Hatta muhtemelen bu sofraya oturduğunda Hazan’ın üzerinde sevgilisinin gömleği olurdu. Açlığının nedeni de yaktığı enerjidendi ve hatta o yakılan enerjinin sonucuyla yürüyemediği için mutfağa da sevgilisinin kucağında gelirdi.
Hazan Çelik sahipti ona. Hazan Kandemir ise mazinin acısıyla kavrulmaktan ona yeniden sahip olabileceği gerçeğini idrak edemeyecek kadar zihnen yorgundu.
Alparslan tekrar elimi tutarak masaya oturmam için komut verdiğinde açık olan gözlerimi sıkı sıkı kapatarak duraksadım. Hareket ettiğim an midemde bir kıpırdanma oluyordu. Ancak bu kıpırdanma açlığın ya da fazla yemenin sonucu değildi. Karıncalanma gibi tuhaf bir histi. Bu his öyle beterdi ki bedenime yayılmaya başladığı andan itibaren ellerim buz kesmişti.
“Hazan, güzelim… Hasta mısın sen?”
Sözlerini işitmemi sağladığı an bir yandan da yeniden ellerimi sıkı sıkıya kavramıştı. Neyim vardı benim? Neden buradaydım, neden böyleydim? Bilmiyorum. Aklım başımda değil ki benim. Konuşmak istemişim. Ne konuşmak istedim ben onunla? Bilmiyorum. Bana kendi elleriyle yemek yapmış. Neden sevinemiyorum? İçimdeki o hüznün, gözyaşının sebebi ne?
“Bil…miyorum.”
Elini alnıma yaslayarak ateşimi kontrol etti. Bu sırada ellerimi serbest bırakmıştı fakat teni tenime çarpacak kadar çok yakındı. Öyle ki nefesi yüzüme vuruyordu.
“Ateşin yok. Soğuksun hatta. Üşümüşsün de.” Derin ve sıkıntılı bir nefes vererek yüzümü avuçladı. “Niye dikkat etmiyorsun kendine? Yemek de yemedin kesin. Ondan tansiyonun düştü.”
Onu başımı sallayarak onayladığımda şu an yaşadığım şeyin muhtemel nedeninin bu olduğunu düşündüm. Zira çok sık başıma gelen bir durumdu bu. Az yemek yediğim ve az yemeye çocukluğumdan beri alıştığım için bazen gün içinde yemek yemeyi unutarak bu hale geldiğim oluyordu. Alparslan cümlesinin bittiği an avuçladığı yüzümü bıraktı. Boşluğa düşmüş gibi hissederek baygın bakışlarımı araladım.
“Kalın bir şey getireyim sana.”
Bedenini yavaş yavaş benden uzaklaştırarak mutfaktan çıktığı an kurdu cümlesini. Bense öylece bakınmakla yetindim bir süre. Ardından bakışım hafifçe yere doğru eğildi. Gözlerimle birlikte başım da yere eğik bir açıda yaklaştığında tek gözüm seğiriyordu. Paralel olarak derin ve kesik nefesler alıp vermeye başladım. Bu sırada bir elim göğsüme giderek kalbimi yokladı. Çok hızlı atıyordu. O kadar çok hızlı atıyordu ki özgürlüğe kanat çırpıyordu. Biraz daha bu şekilde atarsa eğer özgürlüğü sonsuz mahkumiyet olan atımlarının duruşuna neden olacaktı. Nefeslerim kesilmeye ve mecburen ağzımın aralanmasına doğru yol aldı. Ben ne olduğunu anlayamadan gözlerimi sonuna dek açıp nefes almaya çalıştım. Bir yandan da kendimi sakinleştirmeyi deniyordum. Ellerim deli gibi titriyordu. Bedenimden ise yavaş yavaş terler dökülmeye başlamıştı. Derin bir nefes daha alıp dudağımı ısırarak kalbimin hızlı ritmini dinlemeyerek hafifletme niyetine giriştim. Amansız bir çabaydı fakat sonucuna ulaşamadan bu çaba onun sesiyle daha doğrusu başımdan bir şey geçirerek konuşmasıyla son buldu.
“İncecik giyinmişsin. Tabii üşürsün böyle.”
Onun sesiyle ve başımdan bir şeyi geçirmesiyle dikkatim dağıldı. Az önce deli gibi atan kalbim dahi anlık duraksadığında bakışım onu buldu. Alparslan bakışımla paralel başımı döndürmemden yararlanarak getirdiği s*yah kapüşonlu kazağı bedenime özenle geçirdi. Ardından gülümseyerek elleriyle saçımı düzeltti ve benim ilerlememe fırsat vermeden yavaşça bedenimi kucağına aldı.
Bu sırada başım dönüyordu ancak kalbimdeki o sancı hafiflemişti. Belki de yaşadığım şok sayesinde olmuştu bu. Fakat her ne sebep olmuş olursa olsun şu an çok daha iyi hissettiğim bariz bir gerçekti. Kucağına almasına da beni sandalyeye oturtmasına da tepki vermedim. Öylece izleyip gözlerimi kırpmakla yetindim. Alparslan ise cevap vermediğimi bile bile sözlerini sürdürmeye devam etti. Benim ona cevap vermiyor oluşumu neden önemsemediği zihnimde bir karmaşa uyandırdı. Normalde şu an sesimi duymak için yalvararak öperdi beni. Zaten ben de ilk öpüşte küçük bir kız çocuğu edasıyla ona nazlanırdım. İnsan sevdiğinin yanında çocuklaşırmış. Alparslan bana iki aylık ilişkimizde bunu öğretti. Yaşama sebebimdi o benim. Bu yüzden gülümseyerek aşkla dinledim sözlerini. Benim sessizliğime tepkisiz oluşunu bile bir kenara atmamın nedeni onun sesinin tınısındaki aşktı.
“Soğumuştur bu etler. Isıtayım sıcak sıcak yesin baharım.” Etlerin olduğu tabakları masadan alarak tezgahın altından iki tencere çıkarıp üzerine yerleştirdi. Bir yandan etleri ısıtıyor diğer yandan da benimle konuşuyordu.
“Barbekü toz tutmuş. Allah’tan arabamda mangal taşıyorum ha! Küçük bir şey ama acil durumlarda iş görüyor.”
Duyduklarımla hafifçe kıkırdayarak salladım başımı. Hakikaten de Alparslan her arabasının bagajına küçük bir mangal koyuyordu. Her an her yerde mangal yapmak isterse diye önlemini alıyordu. Gülümseyerek gamzelerini gösterip göz kırptı bana. Ardından ısınan etleri tekrar tabağa koyarak masanın üzerine bıraktı. Sonrasında vakit kaybetmeden yanımdaki sandalyeye oturduğunda ilk işi benim sandalyemin alt kısmını tutarak bedenimi kendine çekmek oldu. İçli bir nefesle ona gülümsediğimde Alparslan tekrar göz kırpıyordu.
İnce ve uzun parmaklarının özenle yerleştiği damarlı elleri aynı özeni benim tabağıma yiyecekleri koyarken gerçekleştirdi. Önceliği ben olurdum hep. Önceliği her zaman baharının doymasıydı, her anlamda.
“Kimyonlu yaptım ciğeri. Seversin sen.” Bu cümleyi kurduğu an bir yandan da lavaşın arasına en sevdiğim ikiliyi, acılı ezme ve kimyonlu ciğeri koyuyordu. Hazır olduğunda uzatarak ağzımı aralamamı bekledi. Ben kıkırdayarak ağzımı açtığımdaysa boşta olan eliyle yanağımı okşayarak lokmamı ağzıma yerleştirmemi sağladı. İki elini birden çekerek iç çektiğindeyse tekrar konuşuyordu.
“Afiyet şifa olsun gülüme.”
Tebessüm ederek onayladım onu. Zira ağzım doluydu. Gözlerim yemeğin tadı sayesinde hazla kapanırken onun kıkırdayarak elimi öptüğünü hissettim.
“Sevdin mi?”
Başımı sallayıp tabağıma koyduğu salatadan çatalıma biraz aldım. Alparslan ben bu işlemi yaparken bana gülümseyerek bakıyordu ve bir yandan da bardağıma ayran dolduruyordu. İştahla yemeğimi yemeye devam ettiğimdeyse kendi tabağının ortasına büyük bir lavaş yerleştirdi. Sonra sırayla etin her çeşidinden lavaşına koyup benden uzak bir köşeye kendisi için koyduğu acı biberlere uzandı. Onları da özenle yerleştirip lavaşı dürdüğünde yemeğine bana baktığından daha çok aşk doluydu. Ben bu haline kıkırdadığımdaysa Alparslan kıkırtımı fark edemeyecek kadar yemeğe odaklanmıştı.
Kısa bir an ikimiz de açlığın esareti nedeniyle konuşmadan yemeğimize odaklandık. Alparslan aldığı her lokmanın ardından çatalını ete batırarak ağzıma uzatıyordu. Kendisi de fazlasıyla açtı ancak benim aç oluşum onu daha çok ilgilendiriyordu.
Ağzıma uzattığı et parçasını gözlerimi kapatarak hazla çiğnediğimde o makarnadan yiyordu. Ben çiğneyerek ona bakınmaya devam ederken içeceğini de tazeleyip ciğere uzandı. Tam o esnada ise gözlerim yeniden karardı. Onları kapatarak yemeğimi çiğnemeye devam ettim. Ancak bu kez de ağzımdaki lokmanın tadı farklılaştı. K*n tadı alıyordum sanki etten. Çiğnedikçe içime k*n kokusu doluyordu. Bu nedenle yüzümü buruşturarak kusmamak adına sağ elimi sertçe dudağıma kapattım. Bu sırada elimde olan çatalım gürültülü bir şekilde düştü. Alparslan çatalın sesiyle lokmasını ağzına almadan bırakarak sorgular bir tını takındı.
“Ne oldu yavrum?”
Gözlerim birkaç kez kapanıp açıldığında görüş alanım gitgide daralıyordu ve kusma refleksim her geçen saniye artarak elimin işlevini yerine getirmesine engel oluyordu. Derin derin nefesler alıp vermeye çalışarak ağzımdaki tada rağmen kusmamayı denedim. Fakat gözlerimin dolmasına da refleksimin artarak ayağa kalkmama sebep olmasına da engel olamadım. Hızla yerimden kalkarak birkaç adım atıp mutfağın eşiğine geldim. Bu sırada gözümün önü tekrar karardı ve başım hafifçe eğildi. Ardından bir elim istemsizce karnıma gitti.
Hamileyim…
Bu yüzden bulanıyor midem.
Hamileyim ben.
İçimde bir bebek var.
Onun bebeği…
Kıkırdayarak arkama döndüğümde gözümdeki doluluk ve parıltı nedeniyle yüzünü net göremiyor oluşumu umursamadan kıkırdamaya devam ettim. Bu sırada k*n tadı almamı sağlayan eti güçlükle yutarak dudağımın kenarını sıyırdım. Bulanık olsa da onun bana gelişini görüyordum bir yandan da. Alparslan bana doğru adımlayarak konuşuyordu.
“Ne oluyor Hazan? Neyin var senin?”
Başımı aşağı yukarı sallayarak kıkırdamaya devam ettim. Bu esnada az önce kusmama engel olan sağ elimi karnımın tam üzerine yerleştirerek neşeyle konuştum onunla.
“Hamileyim ben. Hamileyim sevgilim. Bebeğimiz olacak.”
Uzun süre açık kaldığından istemsizce gözlerimi kırptım. Bu sayede onun bana olan bakışı çok daha net bir görünüm kazandı. Alparslan önce yutkundu. Bu yutkunuşu adem elmasını titretirken ise yüzüne şaşkın kaşlarına ise çatık bir ifade vererek başını sağa sola salladı.
“Mümkün… Mümkün değil ki bu güzelim.”
Cümlesine karşılık olarak ben de kaşlarımı çattım. Hızla ona doğru bir adım attığımda içimdeki öfke sesime yansıyarak dışa vuruyordu. İstemiyordu. Bebeğimizi istemiyordu.
“Ne demek mümkün değil? Korunuyor olmamı mı kast ediyorsun yoksa?” Başımı sağa sola sallayarak gülümseyip ellerini tuttum ve bir elini karnıma koyarak devam ettim. “Korunuyordum ama oldu işte.”
Alparslan ise karnımdaki elini belime yaslayarak bedenimi kendine çekti. Ardından yutkunup sol eliyle gözlerimdeki yaşları özenle temizleyerek gülümsedi.
“Biraz oturup konuşalım ister misin? Hı?”
Başımla onu reddederek sildiği yaşlarıma yenilerini ekledim. İnanmıyordu bana. Hamile olduğuma inanmıyordu. İçimde bir bebek vardı ama benim. Benim içimde onun bebeği vardı.
“Hayır, hayır istemem! Bebeğime götür beni. Onu görmeye gidelim. Sonra… “ Cümlemin devamını unutarak birkaç saniye boşluğa bakınıp duraksadım. “Sonra…” Onun gözlerine tekrar bakarak devam ettiğinde dolu gözlerle beni izlediğini görüyordum ama nedense içimdeki o şey buna odaklanmıyordu. “Sonra ona elbiseler alırız. Olur mu?” Başımı sallayarak doğru şeyi hatırladığım için kendimi onaylayarak devam ettim. “Renk renk elbiseler alalım ona. Olur mu? Sonra… Sonra odasını hazırlarız. Aşerdiğimde bana üzüm alırsın. Hurma ve zeytin de. Olur mu sevgilim?”
Alparslan gözlerini kapatarak derin bir nefes verdi. Sonra o bahar yeşili hareleri açtığında yanağından bir damla yaş düşüyordu ve dudakları titriyordu.
“Alırım, alırım baharım.”
Başımı tekrar salladığımda bu kez sevinçle kıkırdıyordum. Alparslan ise benim aksime oldukça üzgün görünüyordu. Başımı yeniden eğerek gözlerine baktım sonra. Ben gözlerine baktıkça onun harelerinde tuhaf bir değişim yaşandı. Bakışlarımı kısarak ona doğru ilettim. Ancak gördüğüm gözler âşık olduğum gözler değildi. Bu sebeple kafamı olumsuz anlamda sallayarak geriledim.
“Hayır, hayır dokunma bana!”
Alparslan anlamsız bakışlarla yutkunup bana doğru bir adım atarken ben iki elimle birden durmasını işaret edip sürdürdüm sözlerimi. Dokunmayacaktı bana. Bir daha ellerim onun teniyle kirlenmeyecekti. Korkum buydu. Tenimin kirlenmesinden korkarak avazım çıktığı kadar çok bağırdım.
“DOKUNMA! DOKUNMA DEDİM SANA!” Sözlerimle paralel bacaklarım titrediği için kısa bir süre sonra istemsizce yere düştüm. Alparslan bunu gördüğü an öne doğru atılsa da ellerimi göstererek tekrar bağırmamla duraksadı.
“DOKUNMA DEDİM SANA! BAK! BAK ELLERİM KİRLİ! KİRLETME ELLERİMİ! DOKUNMA BİR DAHA BANA!”
İçli içli nefesler alıp vererek ona doğru uzattığım ellerimi zemine yaslayarak bedenimi yere kapattım. Bu esnada yaşlarıma hıçkırıklarım ve içime dolan acı eşlik ediyordu. Karşımda o vardı. Karşımda o adam vardı ama bu kez bana d*k*n*mayacaktı. Ben bu kez bana d*k*nm*sına izin vermeyecektim.
“Dokunma! Uzak…Dur benden!”
“Ben… Ben senin ellerini mi kirlettim? Ben bu kadar… Şerefsiz bir adam mıyım? Öz… Özür dilerim gülüm ben… Ben sana zarar vermek istemedim. Ben seni çok sevdim, canımdan çok sevdim.”
Hıçkırıklarım sürerken omzumda bir el hissederek ışık hızıyla irkilip dudaklarımdan korkulu bir nida döktüm. Ardından karşımda gördüğüm yüzle gözlerimi kıstım. Tanımaya çalışıyordum. Kenan değildi ama kimdi? Göremiyordum yüzünü. Daha yakından bakmaya çalıştığım an onun ellerimi tutmaya ve beni sakinleştirmeye çalıştığını gördüm ama yılmadan tanımak için başımı eğerek baktım yüzüne.
“Hazan… Kurban olayım yapma bana bunu. Ö* de ö*eyim ama bana öyle bakma!”
Başımı daha çok eğerek yüzünden tanıyamadığım karşımdaki adamı bedeninden tanımaya çalıştım ama olmadı. Ne kadar incelersem inceleyeyim zihnim onun boşluğunu dolduramadı. Aksine her şey daha da sarpa sardı. Zira ben gözümü kıstıkça etrafım yeniden bulanıklaşmaya ve dönmeye başladı. O rahatsız edici hissin gelmesiyle başımı ellerimin arasına alarak diz çöktüm yerde. Bu sırada dudağımdan dökülen sözler de titremem de kesik kesik aldığım soluklar da benden bağımsızdı.
“Hayır! Hayır! Hayır! Yeter! Git başımdan! GİT BAŞIMDAN!”
Bedenim öne arkaya doğru sallanırken ellerim başıma vuruyordu. İstemiyordum. Bu hissi yaşamak istemiyordum. Nefesim öyle keskin tenim öyle çok yakıcıydı ki bağırdıkça ürpertisini hissediyordum. Derin derin nefesler alıp vererek başıma vurduğumda ellerimin sıkıca tutulduğunu ve bedenim aynı sıklıkta sarıldığını hissettim ama göremedim. Göremiyordum bana sarılan kişiyi. Belki bu yüzden belki de yaşadığım olayın etkisi yüzünden bağırarak itmeye çalıştım onu.
“DOKUNMA! DOKUNMA! DOKUNMA BANA! DOKUNMAYIN BANA! Dokunmayın istemiyorum! Yeter…. Yeter zarar vermesin kimse bana. Dayanamıyorum… DOKUNMAYIN!”
Sözlerimi gırtlağımı yırtarcasına bana sarılan o yabancıya duyurduğumda sözlerini işitiyordum ama ne anlama geldiğini idrak edemiyordum. Farklı bir dilde konuşuyordu sanki. Yabancı dememin nedeni belki de buydu.
“Dokunmuyorum güzelim, dokunmuyorum baharım. Ben zarar vermem ki sana. Ben canımı veririm yine zarar vermem sana. Korkma benden. Dışarı çıkalım, biraz hava alalım. Hı?”
Sözleri benim sözlerimle eş değer olsa da aralıklar mevcuttu. Zira kollarımı tutup hareketlerimi bölmek istediği anlarda zikretmişti bu duyduğum şeyleri. Belki sırası dahi karışıktı. Ancak benim öfkem bu sırayı hiçe sayacak kadar çoktu.
Ani ve hiddet dolu bir ifade ile ayağa kalkarak ittim onu. Boş bulunmuş olacak ki bulanık gözlerim düşüşünü gördü. Başımı eğerek düştüğü yerden tanımaya çalıştım fakat yine başarılı olamayarak gözlerimi başka yöne çevirdim. Bu esnada o ayağa kalkarak yanıma yaklaştı. Ben yaklaştığı an irkilerek geri geri adımladım ama bulanık gördüğüm için yanımdaki şeyi fark etmedim. Ne olduğunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey bedenimin sert bir zemine çarpması ve dudaklarımdan dökülen o acı dolu nida.
“Şş! Gel bana doğru güzelim. Gel tutayım elinden, sarayım yaralarını. İzin ver, izin ver sana zarar veren herkesin canını alayım ama kaçma benden. Kaçma kurtarayım seni.”
Başımı sallayarak reddettim onu. Ardından ellerim yeniden başımı buldu ve bu esnada dilimden istemsiz mırıltılar dökülmeye başladı.
“Ben…Ben kızıma gidecektim. Kızımın babasına gidecektim. Ben…” derin ve kesik bir soluk vererek devam ettim sözlerime. “Ben bugün anneme, Alper’e gittim mi?”
Yüzünü seçemediğim o kişi bu sözlerimle sorumu cevaplamak yerine benim izin vermeme rağmen bana doğru yaklaşarak kollarımdan tuttu. Ardından ona bakmamı sağladığında bedenimi sıkı sıkı sarıyordu.
“Gideceksin, gideceğiz ama önce hastaneye gideceğiz tamam mı? Ben biliyorum. Alya kimin elinde biliyorum. Geçecek her şey. Geçecek güzelim. Yemin olsun canımı ortaya koyacağım.”
Alya…
Alya’m…
Kızım…
Bebeğim…
Süt kokulum…
İç çekerek gülümsediğimde burnuma mis gibi kokusu doldu yavrumun. Anneydim ben. Kızım vardı benim. Küçücüktü o. Sütüme muhtaçtı. Ben olmadan bir saat bile yaşayamayacak kadar muhtaçtı bana. Gülümseyerek iç çektiğimde karşımdakinin sıcaklık dolu elleri yüzümü sarıyordu. Ancak ben dokunuşunu idrak edemeyecek kadar dalgındım. Belki de bu sebepten buna odaklanmak yerine zikrettim evladımın adını. Ya da yalnızca hayatım boyunca odaklanmam gereken tek gerçek yavrum olduğu için sordum onu.
“Kızım… Biliyor musun yerini? Ona götür beni! Acıkmıştır o. En son sabah emzirdim. Acıkmıştır benim kızım.”
Yanağımdaki eller yüzümü daha sıkı sıkıya kavrarken gözlerini gözlerime yaslamaya çalıştı. Fakat bu mümkün olamadı zira bulanıklık azalmış olsa da tamamen geçmemişti. Onu göremiyordum. Daha doğrusu yüzünü seçemiyordum.
“Onu sana getireceğim.”
Başımı sallayarak reddettim sözlerini. Bu sözleri çok duymuştum ben. Gerçeği yansıtmıyordu duyduklarım. Hiçbir zaman da yansıtmayacaktı. Kızım bana şimdi gelecekti. Bekleyemezdi o. Acıkmıştı benim yavrum. O açlığa dayanamazdı. Annesine, sütüne ihtiyacı vardı. Bu sebeple başımı hızla sağa sola sallayıp reddettim onu.
“Hayır, şimdi getireceksin.” Ellerinden kurtulup geriye doğru adımladım ve bu sırada içime dolan o yoğun öfkeyi dışıma aktardım. “ŞİMDİ GETİRECEKSİN DEDİM SANA! ŞİMDİ!”
Karşımdaki o adam bana doğru iki adım attığında başımı hızla sağa sola doğru salladım ve reddettim gelişini. Kızım yoksa gelmeyecekti.
“YAKLAŞMA! YAKLAŞMA UZAK DUR BENDEN!”
“Olmaz, olmaz! İzin ver yanına geleyim, gidelim buradan. İyi olman için kızın için gitmemiz gerekiyor. Hadi güzelim!”
Başımı tekrar sallayarak reddettim onu. Bu esnada gözlerimdeki bulanıklık öfkemle ters bir orantıyı taşıyordu. Görüşümün bulanıklığı azaldıkça öfkem artıyordu. Gördüğüm ilk şeyi, muhtemelen az önce çarptığım masanın üzerindeki küçük aslan heykelini fırlattım ona doğru.
“YAKLAŞMA DEDİM SANA! YAKLAŞMA!”
Karşımdaki kişinin yüzü hâlâ net değildi. Öyle ki yalnızca beni başıyla reddettiğini görebildim. İç çekerek bana yaklaşmaya devam eden o kişiyi uzak tutmak için elime gelen bir diğer şeyi, az öncekinden biraz daha büyük olan büstü fırlatmak için elime aldım. Fakat tam fırlatacağım an karşımdaki yüz netleşti.
Oydu bu. Yolumu kesip b*na ateş eden o kara gözlü korkunç adamdı. Gülümsüyordu bana. Gülümseyerek yaklaşıyordu. Reddettim gülümsemesini. Reddettim ben onun teninin ve mimiklerinin her bir zerresini. Bu reddediş bana aklımı yeniden getirdi. Kızım… Kızım ondaydı. O fotoğrafı da o yollamıştı. Gözlerimi kapatıp açtım önce. Sonra zihnimde her şey yerine oturdu ve bu oturuş dilimde kelam oldu.
“Sensin o! Kızımı sen kaçırdın. Kızım sende.”
Karşımdaki yüz başını sallayarak reddetti beni. Fakat ben onun reddedişini önemsemeden elimdekini başına fırlattım. Acı ile inleyerek alnını tuttu o da. Bir eli alnındayken yavaş yavaş yere eğilerek iç çeke çeke konuşmaya başladı.
“Hazan… Yapma gülüm. İzin ver, hastaneye götüreyim seni.”
Başımı sağa sola sallayıp yüzüme tiksinir bir ifade yerleştirdim. Ardından ona fırlatmak için bir şey daha aradım. Masada bir heykel daha vardı ama daha da önemlisi heykelin hemen yanında s*lah vardı. S*lahı gördüğüm an iç çekip gülümseyerek başımı salladım ve hiç düşünmeden onu elime aldım. Ben elime alırken o ayağa kalkıyordu ama bir eli alnındaydı. Tam kalktığı an ona doğrulttum s*lahı. O ise şaşkınca afallayarak geriye doğru birkaç adım attı.
“Sona geldik. Sonun geldi. Benden aldığın her şeyin bedelini ödeyeceksin Kenan. Duydun mu?”
Karşımda bu kez Kenan vardı. Gülümsemiyordu. Aksine korkuyla bakıyordu. Yutkunarak iç çektiğinde yüzü yavaşça kayboldu ve az önceki o kara hareli adam yeniden önümde belirdi. Şaşkınlıkla gözlerimi kapatıp açarak yüzümü buruşturdum. Ardından titrek nefesler alıp verdim ve yeniden açtım gözlerimi.
Oradaydı ama korkmuyordu. Aksine korkusuzca davranıp bana doğru hızlı adımlar atarak tam karşımda bitti. Ben afallayarak göz kırpıştırırken o s*lahı göğsüne yasladı. Ardından gülümseyerek içli bir nefes verdi.
“Hadi, bitir şu işi.”
Önce yutkunarak onu başımla reddettim. Doğrusu buna hazırlıksız yakalanmıştım. Zira itiraf bekliyordum ben. Kızımın onda olduğunu itiraf ederek c*nından olacaktı. Ancak o çabuk pes etmişti. Yutkunarak iç çektim ve gözlerimi onun korkunç gözlerine diktim. Bu esnada içime yeniden oldukça yoğun bir öfke doldu.
“Yapmayacak mısın?”
Derin bir nefes vererek ağzımı araladım. Hemen peşinden sol kulağımda yoğun bir çınlama oluştu. Bu yüzden derin derin nefesler alıp vererek başımı sola eğdim. Yeniden eski konumuna getirdiğim ansa onun çaprazında birini gördüm.
Dağhan…
Arka çaprazında gülümseyerek bakıyordu bana. Öyle sinir bozucuydu ki bu gülüş ben hiç düşünmeden s*lahı ona d*ğrultarak ateşe verdim. Karşımdaki adam ateş ettiğim yere bakınarak şaşkın bir tavır izledi. Sonra sakin adımlarla elimdekini umursamadan o yöne ilerledi. Muhtemelen ortağının nabzını kontrol edecekti. Merakla gittiği yöne baktığımda Dağhan yerde kıvranıyordu. Bu ifadesine gülerek kahkaha atmaya başladım. Onu kontrol eden o yabancıysa yere eğilip yerden bir şey alarak bana doğru sakin adımlar atmaya devam etti. Yeniden bedenini n*mlunun ucuna yasladığında tekrar o korkusuz ifadeyi giyiniyordu.
“Hadi güzelim, hadi! Hem kendini hem de beni kurtar bu acıdan.”
Sözlerinin ardından tekrar elimdekini umursamadı ve iki eliyle birden yüzümü kavrayıp devam etti sözlerine.
“İyi değilsin. İyi olmanı istiyorum.”
Ellerinden sert bir hareketle kurtularak iç çektim ve kararlılıkla salladım başımı.
“Sen ö*düğünde iyi olacağım. Kızımla aramda hiçbir engel kalmayacak.”
Başını sağa sola sallayarak tebessüm ettiğinde iki adım geriliyor ve teslim olur bir ifade sergiliyordu.
“Tamam, iyi olacaksan eğer durma, çek şu tetiği!”
Gözlerimin önü onun sözlerine karşın kararmaya başladı. Ardından içimden birden fazla ses yükselmeye başladı. O kadar büyük bir gürültü hakimdi ki içimde seslerin herhangi birini duyabilmek mümkün değildi. Başımı sağa doğru eğerek kapattım gözlerimi. Refleksti bu. Belki seslere odaklanabileceğimi düşündüğümden yaptığım bir refleksti. Ancak fazla uzun sürmedi. Zira gözlerimi yeniden açtığımda karşımda gördüğüm yüz az öncekinin bir yanılgı olduğunun ispatıydı. O adam vardı karşımda.
Alper’in k*nına giren bunu yaparken de Tufanlı’nın adını anan o adam vardı. O kara gözlü adamı tanımıştım işte. En sonunda bana bu acıları çektiren adamı tanımıştım. Gülümseyerek bana kendi elleriyle gelen intikama kucak açtım. Gülüşüm ağzımı kavuşturmayacak kadar çok büyüdüğünde ise hiç düşünmeden zikrettim sözleri.
“Alper Soyer’in selamı var.”
Sahne şarkısı- Sezen Aksu, Bırak Beni
Soğuk, buz gibi bir s*lah sesi doldurdu odayı. Gözlerim refleksle kapanırken ellerim güç kalmadığı için yavaş yavaş gevşeyerek s*lahı düşürdü. Ardından derin derin nefesler vererek titreyen bacaklarıma teslimiyet göstermemek için yanımdaki masaya tutunarak gözlerimi kapattım. Nefes sesim yankılanıyordu içimde. Nefes sesim dolduruyordu sanki odayı. Yutkunarak gözlerimi daha çok sıktım. Ancak içimdeki o nefes sesi kesilmedi. Titreyen ellerimden hangisi olduğunu çözemediğim biri kalbime gitti. Usulca oldu bu. Zaman sanki yavaşlamıştı. Aldığım her nefes zamanı daha çok yavaşlatıyor gibiydi. Kısa belki de uzunca bir süre gözlerimi sıkı sıkı yumarak nefesler alıp verdim. Ancak bir süre sonra kalbimdeki sancı öyle çok arttı ki istemsizce gözlerimi açarak yüzümü acıyla buruşturdum. Bu sırada yine kısa ya da uzun bir an gözlerim döndü. Etrafım bulanıktı yeniden. İç çekerek bu bulanıklığa teslim oldum. Fakat acım öyle çok oldu ki hemen sonra gözlerimi tekrar kapatıp açtım. İşte o an bakışım netleşti ve acımın nedenini gördüm.
Alparslan…
Alparslan yerde yatıyor.
K*n var yerde.
Yine kendi k*nı yüzünden değiştirdiği tertemiz parkeleri onun k*nına bulanmış. Ağzını kapatıp açarak nefes almaya çalışıyor. Bir eli havada. Diğer ise bana doğru uzanmış. Gel diyor sanki. Gel kurtar beni bu acıdan. Dudaklarımdan acı dolu bir nida dökülürken az önce bedenimi taşımayan bacaklarım sağlam adımlarla koştu ona.
Korku dolu bir çığlık atarak dizlerimi kırdım ona doğru. Yere çökerek bakındım yüzüne, yeşillerine. Bakışlarımız anında kesiştiğinde yüzündeki o acıyı gördüm. Ter vardı alnında. Rengi ise solgundu.
“Alparslan…”
Derin bir nefes vererek karın boşluğunda biriken k*nlara bakındım. O kırmızılıklar getirdi aklımı başıma. Ellerim hızla başımı bulurken ağzım şokla açıldı. Yüreğim acıyla kavrulurken gözlerim yeniden onu buldu.
“Ben… Ben ne yaptım? Alparslan ben…” Başıma vurarak tekrar derin derin nefesler alıp verdim ve ellerimden biri ağzımı buldu. “Ben nasıl seni… Özür dilerim. Ben…”
Ne yapacağımı bilemeden şokla dişlerimin bile titremesini dinleyerek kalakaldım. Bedenimin her bir zerresi birbirine çarpıyordu ve genzim, yüreğim yanıyordu. Solumdaki acı hiç olmadığı kadar çok sızlıyordu.
“Bir… Bir daha söylesene!”
Öksürerek çok kısık bir seste konuştuğunda zor da olsa aklımı toplayarak ona baktım. Ellerim buz gibi olan yüzünü kavradı anında. Gözlerine doyasıya bakarak yaşlarımı akıttım.
“Ne, ne… Ne söyleyeceğim sana? Ambulans… Ambulans çağıracağım.”
Başını zorlukla sağa sola sallayarak tekrar öksürdü ve sürdürdü sözlerini. Bu esnada teri hiç olmadığı kadar çoktu. “Adımı söyle!”
İçli bir nefes vererek yanağını öptüm. Ben bunu nasıl yapmıştım? Ben ona nasıl kıyabildim? Nasıl masum olduğunu, ben, sevdiğini bildiğim halde incittim onu? Ben kızımın babasını nasıl vurabildim? Ben bunu evladıma nasıl yaptım? İçimdeki acı o kadar çok ve yoğun ki dudaklarım titriyor. Dayanamıyorum. Daha şimdiden onun olmadığı bir hayat bana zulüm geliyor. Yalnızca bir hafta mesaj atmadığında yaşadığım o boşluk kavuruyor yüreğimi. Nasıl dayanacağım ben buna?
“Alparslan… Sevgilim… Özür dilerim. Özür dilerim ben… Ben seni kurtaracağım. Tamam mı? “ yanağını cümlemi kurduğum an boyunca defalarca kez öperek ellerimle yüzünün her bir milimini sardım. Özenle asla tiksinmeden terini temizledim. Şoktaydım ama aklım tuhaf bir şekilde başımdaydı. Zira ne yapmam gerektiğini biliyordum. Onun konuşmasını beklemeden hızla üstümdeki kazağı çıkararak yarasına bastırdım. Bu esnada Alparslan öksürerek başını yan çevirdi.
K*n akıyordu ağzından.
Benim bir zamanlar öpmelere doyamadığım dudaklarda k*n vardı.
Benim yüzümden…
Benim yüzümden yerdeydi. Kan kaybediyordu. Acı çekiyordu. Ben yapmıştım. Ben sebep olmuştum buna. Ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak bastırdım yarasına kazağını. Ben üşümeyeyim diye giydirdiği kazağı benim yüzümden k*nayan yarasına bastırdım.
“Ne olur, ne olur gitme! Özür dilerim! Ne olur bırakma beni! Bana bunu yapma! Ben… Ben bu acıyla yaşayamam! Bana bunu yapma!”
Yarasına sıkı sıkıya baskı uyguladığım o kısacık anda yıllar sonra ilk kez duydum yüreğimin sesini. Kaybedince kıymet bilinir derler ya hep? Ben ilk kez belki de kaybetme korkusuyla yüreğimin sesini duydum. Öyle büyük bir acıyla feryat ettim ki buz gibi olan ellerini sırtıma koyarak tepki verdi bu sözlerime. Ben de elini hissettiğim an bedenimi doğrultarak iki elini birden tutup öptüm. Alparslan güçlükle konuşsa da gözlerimi gördüğü an gülümseyerek başladı sözlerine. Şu an bile gülümseyerek bakıyordu bana.
“Ağlama… Ağlama gülüm! İyi…İyiyim ben. Seni…Seni çok sevdim. Şu an bile… Seviyorum.”
Başımla sözlerini reddederken kast ettiği şeyi anında anlamıştım. Şu an bile sevemezdi. Her an sevecekti. Son anı değildi. Kızıyla anıları olacaktı. Onu bilecekti. Kızımızı bilecekti.
“Hayır, hayır sakın ö*me! Ben… ambulansı arayacağım.”
Hâlâ ellerime yaslı olan ellerini kırpıştırarak acı dolu bir nefes verdi. Ben de üzerine eğilerek hiç düşünmeden ona en çok güç verecek olan şeyi zikrettim. Gözleri yarı açıktı. Beni görüyor ve duyuyordu. Tepki de verecekti bu sözlere. Bilecekti de. Bundan güç de alacaktı. Ağzımı aralayarak konuşacağım esnada Alparslan dudaklarını belli elirsiz açarak acı dolu bir sesle konuştu.
" Hakkını.... Helal et! Gülüm, ba... Baharım... Affet beni! Ko... Koruyamadım sizi."
Başımı hızla sağa sola sallayarak yutkundum ve iki elimle birden bedenini sararak içimdeki acının tersini zikrettim.
"Sakın veda etme bana!"
Ellerimle yüzünü okşayarak genzime batan acıyı duraksatmaya çalıştım fakat bu mümkün değildi. Başım reddediyordu onu. Onsuzluğu reddederek bedenini sıkı sıkı sarıp saçlarını okşuyordum.
Gidemezdi. Yapamazdı bana bunu. Veda edemezdi. Varlığına yıllar sonra alıştırıp canının acısını da yükünü de bana yükleyerek gidemezdi.
“ Yapma bana bunu, veda etme!”
Alparslan sözlerimi ona duyurduğum an gözlerini kapatıp açıyor ve derin nefesler alıyordu. Fakat nefesi boğuktu. Gözlerini kapatıp açtığı her an gözlerime denk düşerek gülümsüyordu. Şu an bile gözlerime gülümsüyordu ve tuttuğum o buz gibi elini tüm güçsüzlüğüne rağmen sımsıkı tutuyordu.
İçli ve derin bir nefes daha vererek gözlerini kapattığında ben yaşadığım şokun etkisiyle ona sımsıkı sarılarak öne arkaya doğru ilerletiyordum bedenimi. Fakat kısa bir süre sonra o gözler açılarak gözlerimi bulmayınca korkuyla olduğum yerde dikleşip yeşil harelerine seslendim.
“ ALPARSLAN!”
Adını zikredişimle paralel yüzüne vurmaya devam ettim fakat o bana cevap vermedi.
Korku…
Nedir ki korku?
Kaybetme korkusu nedir?
Ruhum sızlıyor.
Alparslan, kızımın babası…
Sevgilim…
Baharlardan söz eden o bahar gözlü adam beni kara kışın ortasında bırakamaz. Beni varlığına bu kadar alıştırıp gidemez. Kızının kokusunu bir kez bile içine çekmeden gidemez.
Hızla başımı sağa sola sallayarak kesik kesik soluklar aldım ve bedenimi dik bir konuma getirerek yeniden bağırdım. Feryad ediyordum. İçimde hissettiğim ve daha şimdiden korkusuyla yandığım, kavrulduğum o acıya, onsuzluğa feryad ediyordum.
“ALPARSLAN! ALPARSLAN! KALK! ALPARSLAN!”
Derin derin nefesler alıp vererek başımı göğe kaldırıp bedenini daha sıkı kavradım. Ardından kokusunu içime çekerek başını tuttum. Bu esnada yaşlar gözlerimden sel olarak akıyordu.
“ Ne olur bırakma beni! Lütfen…”
Yalvardım. Defalarca kez yalvardım belki de. Gitmesin, beni; bizi bırakmasın diye yalvardım.
Kısa çok kısa bir an araladı gözlerini. İşte o an ise bilincinin yerinde olup olmadığını bilmesem de güç vermesi ve bilmesi için zikrettim gerçekleri.
Beni sonsuza dek bu acıyla yakacak bile olsa bilecekti. Kızımızın varlığını bilerek hayatta kalmak için savaşacaktı.
"Alya senin kızın. Duydun mu? Kızın için yaşayacaksın. Ö*emezsin. Bize bunu yapamazsın. İyileşeceksin. Ben… Ben seni çok seviyorum. Hiç vazgeçmedim sevmekten. Bir gün bile söz geçiremedim kalbime. Yaşayacaksın sevgilim. Gerekirse ben ö*eceğim ama sen yaşayacaksın.”
Bölüm sonu….
Hiç beklemediğinize emin olduğum ve maalesef yazmamak için zihnime söz geçiremediğim o sahneye kavuştuk.
En zor ve en istenmeyen kavuşmalar neyi getirir bilmiyorum ama bu sahnenin gelişi benim dün gece yurdun koridorunda ağlayarak Hazan’ın feryadını dinlememi sağladı. Yeri çok ayrı bu bölümün. Son sahnesi kitabın en büyük dönüşümü çünkü.
30. Bölüm ve sonrasında ise hiç görmediğimiz bir Hazan karşılayacak bizleri.
Alparslan ne olacak derseniz eğer bunu şimdilik cevapsız bırakacağım güzelliklerim🥹
Ağlaya ağlaya 30 u yazmaya kaçıyorum ben🥹
Favori sahnenizi ve bölüm hakkındaki genel düşüncelerinizi merak etmekle birlikte ilk kitaptaki olayların yoğunluğunu azalttığımızı, Hazan’ın en güçlü haline de sonraki bölümde kavuştuğumuzu söylemek istiyorum 💕
Yeni bölüme dek güzellikle kalın ve kendinize çok çok iyi bakın 🤍 Sizi bir de yaralı Alparslan Tufanlı’yı çok seviyorum 🥹🫶🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |