
2. KORTE İNFİAL
Zehr-i Derun
💦🔥
Aşk kalbin zehirli sarmaşıklara sarılmış tümceleridir.
Büyüdüğünü ne zaman anlar insan? Bahsettiğim büyüklük alınan yaşların yükü değil. Bahsettiğim büyüklük masumiyetin yittiği, çocukluğun bedene veda ettiği ilk an. Daha doğrusu insanın bunu anladığı ilk an. Benim büyüdüğümü ilk ne zaman anladığımı bu satırları okuyan herkesin anlayabildiğini düşünüyorum.
Zira hepinizin malumu olduğu üzre çocukluğumu annemin yokluğuyla tadamadan yitirdim. İnsan üstü kumaşlarla örtülmemişken değil, sevgiyle sarılıp sahiplenmemişken çıplaktır. Bütün ömrümü bu çıplaklığı tadarak geçirdim. Ömrümün henüz altıncı yılında tattığım tarifsiz acının gölgesinde başladı esaretim.
Annemin buz gibi mezarının soğuk toprağında kokusunu aradığım gün büyüdüğümü anladım. Yaramı saracak kimsem yoktu. Mezarındaki dikenler ellerimi mahvetmişti. O ellere üfleyerek merhem sürecek biri yoktu hayatımda.
Şimdi elimi uzattığım tendeki soğukluk annemin mezarındaki soğukluğun aynısı. Çisem b*çağı kendi b*ğazına dayayarak beni uzaklaştırmaya çalıştı. Gözlerinde yaş var. Karnında ise küçücük bir can.
Onun bu halini gördüğümde zihnimde birden fazla an canlandı. Sanki karşımda birkaç yıl önceki halim vardı. Ne olduğunu tahmin ettim. Çisem her şeyi öğrenmiş olmalıydı. Ellerimi ona doğru uzatarak derin bir nefes verdiğimde başım refleksle kısa bir an da olsa kızıma döndü.
Uyuyordu. Olanlardan habersizdi. Nefesimin rahatlığı bedenime yavaş yavaş çökerken ellerim Çisem’in ellerini buldu. B*çak boğazındaydı. Lakin ellerine uzanırken o keskinliğin bedenime zarar vermesi aklımın ucundan dahi geçmemişti.
“Çisem… Dur, ne yapıyorsun?”
Sesimin tonunu evladımın uykusunu bölmemek adına bir ayara bürüdüğümde Çisem birkaç adım geriye gidip tam olarak banyo kapısının önünde duraksadı. Bakışları bendeydi.
“Yaklaşma… Özür dilerim… Özür dilerim…”
Sayıklıyordu. Kahve gözleri yaştan kızarmıştı. Ellerimi avuç içlerimde sıkarak ona doğru adım attım. Ancak bu adımım da kapıdan bizi izleyen Arslan Tufanlı’nın odaya dalmasıyla duraksadı. Adımları süratli bir şekilde Çisem’i buldu. Bakışlarında endişe vardı.
Onunla aramızda belki tonlarca sorun ve kin bulunuyordu ama bu konuda onun hakkını yiyemezdim. Zira Arslan oldukça merhametli ve babacan bir adamdı.
“Elindekini bana ver!”
Çisem’e durmasını söylemek yerine emir vermeyi seçtiğinde kardeşim yutkunarak karşısındaki adama bakıyordu. Bu sırada ben de onların tam yanında duraksamaya başlamıştım. Çisem başını sağa sola sallayarak onu reddetti. Arslan ise sıkıntılı ve öfkeli bir nefesle paralel tekrar öne atıldı.
“Elindekini… Bana… Ver!”
Kelimelerinin her birini üstüne basarak duyurdu. Ben yutkunarak ellerimi aralarına koymaya çalıştım. Ne yaptığımı bilmiyordum. Yaşadığım olayların yoğunluğu onun kardeşime zarar verebileceği düşüncesini bedenime nakşediyordu. Fakat Arslan abi buna karşı çıkışını ters bir bakışla bedenime gönderdi. Karışmamı istemiyordu. Ellerimi tekrar çekerek bedenimde tuttuğumda Çisem duraksamaya başlamıştı.
“Hayır! Yaklaşma…” bakışlarını bana çevirerek devam etti. “Yaklaşmayın! Ö*düreceğim kendimi!”
Arslan abi tekrar öne atıldığında ben acılı bir telkinle onun gözlerine bakınmaya başladım. Canımın içindeki sızı o kelimeyi işitmemle dahi ortaya serilmişti.
“Çisem… Güzelim… Ne ö*mesi?”
Arslan abi benimle aynı anda konuşmaya başladığında çok daha rahat duruyordu.
“Elindekini ver Çisem! Ö*meyeceksin. Çocuğun da sen de yaşayacaksınız.”
Çisem omuz silkerek benim değil de Arslan abinin sözlerini yanıtladı.
“Yaşayacak gücüm yok. Yaşayamam… Bu yükle yaşayamam.” Bakışları bana döndüğünde dudakları titriyordu. “Özür dilerim… Benim suçum hepsi. Ben… Sebep oldum. Hayatını mahvettim.”
Başımı hızla sağa sola sallayarak reddettim onu. Hiçbir suçu yoktu. Masumdu. Bu hikayede Alya kadar masum olan tek bir kişi varsa o Çisem’di. Çok güzel bir kalbi vardı onun. Her ne kadar dışarıdan hayatı umursamadan yaşayan biri gibi görünse de içinde mükemmel bir kalp taşıyordu.
“Hayır… Senin suçun yok. Sen benim canımsın Çisem. Hayatımı nasıl mahvedersin? Benim hayatımı sen güzelleştiriyorsun. Senin varlığın sayesinde ayaktayım.”
Bu sözlerim aslını yansıtıyordu. Zira o benim kanımı taşımadığı halde canımda saklanan kardeşimdi. Hatırladığım bütün kötü anlarımda yanımdaydı. Her zaman bir adım gerimdeydi. Dante’nin suçunda Çisem’in zerre kadar payı yoktu.
“Hayır… Ben senin bebeğini kaçıran adamın karısıyım. Üç yıldır senin ihanetinle yatıyorum. Nasıl dostun olabilirim? Mahvettim her şeyi. Mahvettim dostluğumuzu.”
Arslan abi öne atıldığında benim ağzım aralanmıştı.
“Bile bile bir şey yapmadın Çisem. Sana aşağıda da anlattım. Değil mi?” Onay almak isteyen bakışlarını ona göndererek devam etti. “Sen sadece sevdiğin adamla evlendin. Bilemezdin.” Bakışlarını bana çevirerek devam etti. “Öyle değil mi abim?”
Başımı olumlu anlamda sallayarak Çisem’in kolunu tuttum. Tepki vermiyordu. Donmuştu.
“Öyle. Hem… Ben senin suçun olmadığını biliyorum. Önemli olan da bu değil mi?”
Çisem başını tekrar sallayarak arkasındaki banyo kapısına bütünleşecek düzeyde yaklaştı. Titremeye başlamıştı.
“Değil Hazan. Sen ağzına da s*çsam affedersin beni. Ben karnımda kardeşimin bebeğini kaçıran adamın bebeğini taşıyorum.”
Dolan gözlerimi başımı havaya kaldırarak engelledim. Bu sırada onun sözlerinin ağırlığı birkaç saniyeliğine üçümüzün de donmasına neden olmuştu. Bu donukluğu Arslan abi Çisem’e attığı adımla sonlandırdı.
“Karnında kendi bebeğini taşıyorsun.” Elini Çisem’in b*ğazına yaklaştırarak devam etti. “İlgilenmen gereken kısım bu.”
Çisem yaklaşmasına karşın geri geri adımlamak istedi. Lakin kapının hemen dibinde olması nedeniyle tek bir adım dahi atamadı.
“O senin çocuğun Çisem. Elindekini bırak.”
Çisem başıyla Arslan abiyi reddettiğinde benim gözlerim yeniden kızımı buldu. Zira Alya mırıldanıyordu. Esasen uyku mırıldanmasıydı bu ses. Bir elini başının altına koyarak yan uzanmıştı. Gözleri sıkı sıkıya kapalıydı ama minik dudakları hafif aralıktı. O aralıktan ise çok derin ve huzurlu bir uykuda olduğunu belirten mırıltılar çıkıyordu. Başım tekrardan karşımdaki korkunç manzaraya döndüğünde Çisem dolu gözlerinden yaşları akıtmaya başlamıştı.
“Bırakamam! Benim yüzümden oldu her şey. Bu vicdan azabıyla nasıl yaşayacağım?” Bakışlarını bana çevirerek devam etti. “Aldıramam onu. Kaç aylık oldu! Doğurmak zorundayım. Nasıl bakacağım onun yüzüne? Nasıl büyüteceğim?”
Başını tekrardan hızlı bir ritimde sağa sola sallayarak hıçkırmaya başladı. Bu sırada ben Arslan abiyi geride bırakarak tam karşısına geçtim.
“Ben Alya’nın yüzüne nasıl baktım Çisem? Onu nasıl sarıp sarmaladım? Bilmiyor musun? Görmedin mi sen benim evladıma duyduğum aşkı? Babasının suçu onu bağlamaz, seni de bağlamaz!”
Gözlerini sıkı sıkı kapatarak başını eğdi. Yoğun bir mahcubiyet duyuyordu bana karşı. Canında hissettiği sızı ise o kapatarak kaçırdığı gözlerinden bana yansıyordu. Hissediyordum. Bildiğim bir acıydı bu. Bütün hamileliğim boyunca evladımı sevmemekten korkmuştum. Alparslan masumdu belki. Bir suçu, günahı yoktu. Lakin o zamanlar çektiğim acıyı ben biliyordum. Kötü, zalim bir adamın çocuğunu karnımda taşıdığımı düşünmüştüm. Üstelik o adam beni aldatmıştı, babamdan d*yak yememe sebep olmuştu. Hayatımı mahvetmişti.
Düşündüğümde yeniden içime dolan sızı kalbimin en derinine hapsoldu. Sızılı bir nefesle ellerimi yükünü hafifletmek istercesine omzuna attım.
“Geçecek… Söz veriyorum sana geçecek.”
Başını sağa sola sallayarak reddetti sözlerimi. “Geçmeyecek…”
Çisem’in sözleri sürerken Arslan abi bize doğru bir adım atarak tam yanımızda durdu. Sesi biraz çatallaşmıştı. Empati kuruyor olmalıydı. Zira Alparslan yengesinin vefatının ardından onun uzunca bir süre kızını görmediğini söylemişti. Ağlamasını duymamak için evden kaçıyormuş. O dönemde Elif’e dadısı ve Alparslan bakmış. Muhtemelen şu an Çisem’in hissettiği şeyi anlıyordu. Hatta belki o günlere geri dönmüştü ve acısı tazelenmişti.
“Geçti. Ben yaşadım aynısını. Geçti. Geçiyor.” Derin bir nefes vererek benim bedenimi geriye itti ve Çisem’in tam karşısına geçerek elleriyle yüzünü iki yandan kavradı. Onun gözleri refleksle aralandığında ise sözlerine devam etti.
“Karım hamile kaldığı için ö*dü. Üç ay sakladı benden hamile olduğunu. Bana seçme fırsatı vermedi. Ö*eceğini ve o çocukla beni yalnız bırakacağını bile bile yaptı bunu. Dağhan’a babasını korumasını söyledi. Rıfat’la babam bu yüzden düşman oldu. İkisi de bir yerde Güneş yüzünden ö*dü.” Sıkıntılı bir solukla devam etti. “Ben de suçlarım sandım. Çocuğumun yüzüne bakamam sandım ama bak…” Tuttuğu ellerinden birindeki yüzük parmağını işaret etti. Sol parmağında halka şeklinde bir dövme vardı ve orada ‘Elif’ yazıyordu. “Bak ben kızımı kalbime bağlanan damarın üstüne adını yazacak kadar çok seviyorum. Evet annesine çok kızgınım. Neredeyse on yıl oldu ama unutmadım. Ama kızımı canımdan bile çok seviyorum.” Elleriyle yüzünü okşayarak devam etti. Çisem sözleri dolayısıyla bir nebze de olsa telkin olmuştu. “Sen de seveceksin. Onu her şeyden herkesten çok seveceksin.”
Dudakları titriyordu. Çisem bu kadar ağır şeyler duymayı beklemiyordu. Açıkçası ben de beklemiyordum bunları. Kürşat Tufanlı torunu doğduktan sonra vefat etmişti. Yani şu an duyduğumdan çıkardığım sonuçla Güneş hayattayken Dağhan’a Kürşat’ın onun babasını ö*düreceğini söylemişti ve düşmanlıklarını fiilen başlatmıştı. O ö*dükten sonra ise bu sözlerinin bedelini Arslan Kardeşler ödemişti. Birkaç saniye kaşlarımı çatıp duraksayarak bu işittiklerimi sindirmeye çalıştım. Zira bu çok ağırdı. Ben bu dünyadan gittikten sonra bile benim bir suçumun günahını insanlar ödüyor olsaydı eğer huzurumun anlamı kalmazdı.
“Sevemem…” Hıçkırarak devam ettiğinde elindeki b*çağın hafiflediğini görüyordum. “Nasıl severim? Sevsem babasıyla görüşmesine nasıl izin veririm?” tekrar hıçkırarak devam ettiğinde Arslan abinin eli b*çağa gidiyordu ve Çisem bunun farkında değildi. “Ben daha kendime bakamıyorum. Ailemle görüşmüyorum. Ne yapacağım, nasıl yaşayacağım?”
Bu konuda haklıydı. Zira Dante ile evlenmek uğruna ailesi ile arasını açmıştı. Üstelik okulu da bırakmıştı. Gelecek kaygısı duyuyordu ve bu bulunduğu durumun en normal sonucuydu. Ben zihnimden bunları düşünürken Arslan bu durumun en anormal sonucunu durdurmak adına b*çağı çevik bir hareketle eline aldı. Çisem korku dolu bir mırıldanmayla karşılık verse de yapabildiği tek şey onun elindeki b*çağa bakmak oldu.
“Mevzu ailense ben onlarla konuşurum.” B*çağı almam için bana uzatarak devam ettiğinde derin bir nefes veriyordum. “Hazan var. Ne kadar sevmesen de Alparslan da var. Ben de varım. Beni de abin, kardeşin ne istiyorsan o olarak görebilirsin.” Sıkıntıyla soluyarak tekrar yüzünü avuçladı. Zira Çisem hâlâ onun az önce b*çağı aldığı eline bakıyordu.
“Her şey bir şekilde düzelir. Şimdi uğruna canını hiç ettiğin acı yarın gözüne toz tanesi gelir. Yeter ki vicdanından olma.”
Çisem buğulu gözlerle ona bakarken sözlerine en acı ama en gerçek kelamlarla devam etti.
“Masum bir çocuk ö*ürse biz nasıl rahat nefes alırız?”
Çisem gözünden bir damla yaş daha akıtarak dudaklarını ıslattı. Paralelde ben b*çağı masaya bırakarak onlara doğru adımladım. Arslan abi hiç görmediğim kadar acılı, bir o kadar da mantıklıydı bu gece.
“O çocuğu beraber büyüteceğiz. Teyzesi yanında. Hep koruyacağım sizi.”
İlk cümlemin çok benzerini bir zamanlar Çisem bana kurmuştu. Sözleri Alya içindi. Şimdi benim sözlerim ise onun karnındaki minik can içindi. Hayatlarımız farklı olsa da acılarımız benzerdi. Benim baş belam artık baş belası değildi. Güçlü bir anneydi. Öyle olacaktı.
Çisem sözlerimle bakışlarını birkaç saniyeliğine de olsa bana çevirdi. Lakin dudaklarını konuşmak için aralasa da başarılı olamadı. Öyle ki aralanan o dolgun dudaklar titreyerek hıçkırıklara teslim oldu. Bütün bedeni aynı titremenin esaretine büründüğünde kolları karşısındaki cana, can havliyle sığındı. Arslan abiye sarılarak ağlamaya başladığında belli ki o Çisem’in bu hareketini beklemiyordu. Hıçkırıkları bütün odayı doldurduğunda nihayet elleri Çisem’in sırtını buldu. Telkin edici mırıltılar çıkararak rahatlamasına yardımcı oldu.
Benimse gözlerim acıyla dolmuştu. Karşımda küçük Hazan vardı. Reşitti bu kız çocuğu. Özgürdü. Fakat henüz acının denizini aşamamıştı. Dalgalarla boğuşarak büyüyordu. İki elimi birden yumruk yaparak yaşlarımı silmeden öylece durdum. Çisem ben ağlarken aynını yapıyordu. Elinden başka bir şey gelmediğindendi bu. Ne gelirdi ki? Ben yıllardır evlat hasretiyle yanarken onun elinden ne gelmişti? Yalnızca varlığımı hissedecekti. Onun için yapabileceğim tek şey buydu. Zira moral düzeltmek adı altında güldürmeye çalışmak da kafasını dağıtmak için dışarı çıkarmak da işe yaramıyordu. Hep bir adım gerisinde olacaktım. Yaslanacak bir omzun onun yanı başında olduğunu bilecekti.
Çisem’in ağlamaları biraz hafiflediğinde Arslan’ın kolları arasında daha çok yayılmıştı. Zira bitkin düştüğünden çelimsizleşmişti. Arslan bedenindeki yükü hafifletmek adına daha sıkı sardığında bu kez başka bir ağlama sesi odada duyuluyordu. Küçük bebeğim duyduğu ağlama seslerinden etkilenmiş olmalıydı. Minik gözleri kapalıydı ama sıkıca yumulmuştu. Küçük dudakları ise büzüktü ve o küçüklüğün arasından ağlamalı mırıldanmalar işitiliyordu.
Refleksle kızımın yanına ilerleyerek sedyenin önünde diz çöktüm. Ellerim küçük yüzünü bulduğunda içimde yoğun bir endişe vardı.
“Anneciğim…”
Dudaklarımı alnına bastırarak saçlarını okşadım. Alya bu sırada gözlerinden yaşlar akıtarak mırıldanmasının desibelini arttırmaya başlamıştı. Ben ellerimi yüzümde gezdirerek onu rahatlatmak istedim. Ancak o kadar vaktim olmadı. Zira küçük bebeğim hıçkırarak sıçardı yerinden. Ay ışığında parlayan o koca gözleri yaş doluydu. Yüzümü gördüğü an küçük dudaklarını daha çok büzerek kollarını boynuma dolayıp ağlamaya başladı.
Ben yaşadığım şokla birkaç saniye duraksadım. Lakin kızımın kalkıp inen omzu duraksayışıma son verdi. Bunun yerini gözlerimden akan yaşlar ve onu sıkı sıkıya sarmalayan kollar aldı.
“Bebeğim…” saçlarını öperek bedenini tamamen kucağıma aldım ve sedyeye oturdum. “Geçti anneciğim…” Saçlarını koklayarak devam ettiğimde Alya ağlamayı sürdürüyordu. “Geçti meleğim…” dudaklarından dökülen hıçkırıklar ciğerimi dağlıyordu. Öyle ki ona geçti derken dahi ağlamayı sürdüren bendim.
Gözlerim bir anlığına karşıya takıldığında Çisem’in bitkin düşerek harelerini kapadığını gördüm. Arslan abi ise bana bakıyordu. Kaşları çatıktı. Alya’nın ağlaması onu da huzursuz etmişti ama ilgilenmesi gereken kişinin farklı olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle Çisem’in koluna girerek başını omzuna yaslamasını sağladı ve kapıya yöneldi.
Ben de kardeşimin emin ellerde olduğunu bilerek derin bir nefes verdim ve kızımı daha sıkı sarmaladım. Her şey o kadar silikti ve tuhaftı ki…
Dün karnımda bir zamanlar aşkla bağlandığım adamdan bir parça vardı. Hayatımdaki her şey yerli yerindeydi. Yalnızca evladımın sızısıyla kavruluyordum. Lakin bugün karnımdaki o can yok. Abi bildiğim adam yok. Ö*dü dediğim; dost sandığım adam yaşıyor. Canımın en kıymetli parçası ise kollarımın arasında.
Her şeyin bu kadar hızlı olması zaten yitik olan aklımı bulandırıyor. Çaresizce kızımı sakinleştirmeye çalışıyorum ama olmuyor. Varlığım ona güven vermiyor.
Derin bir nefes alarak tuttum küçük ellerinden birini. O eli koklaya koklaya öptüm. Yumuşacıktı teni. Eskiden elleri pudra kokardı. Şimdi şeker kokuyor. Dolan gözlerimden akan yaşlarla kızımın elini tekrar öperek boynuma gömülen başını okşadım. Mırıldanmaları kesilmemişti. Yüksek değildi ama devam ediyordu.
“Güzel kızım benim… Canım… Bebeğim…” Saçlarını öperek devam ettim. “Annen burada. Korkma anneciğim. Geçti…”
Alya cevapsız kalarak yaşlarını akıtmayı sürdürdüğünde küçük ayaklarını tutarak kucağımda uzatmasını sağladım. Dizlerini bükmüştü ve bir süredir bu şekilde duruyordu. Uyuşmuş olabilirdi. Tekrar saçlarını okşadığımda Alya içli bir nefesi boğazıma veriyordu. İstemsizce tebessüm ederek saçlarından tekrar öptüm. Bu sırada odanın kapısı aralanmıştı.
Başımı o yöne çevirdiğimde gelen kişiyi gördüm. Ay ışığında bir çift yeşil göz parlıyordu. Bakışlarımız kesiştiği an gülümseyerek iç çekti. Hareleri kızımıza kaydı sonra. Muhtemelen gördüğü manzaradan fazlasıyla hoşnut kalmıştı. Zira evladımız kucağımdaydı.
Benim bakışlarım da onda gezindiğinde bir elinde birkaç poşet olduğunu gördüm. Diğer elinde ise yakınlardaki bir tatlıcının adının yazdığı paket bulunuyordu. Son olarak ise omzuna yaslanmış peluş ayı vardı. Ayı öylesine büyüktü ki onu gövdesinde taşımak zorunda kalmıştı. Rengi pembeydi. Sanırım kızımızın en sevdiği renk konusunda risk almak istememişti.
Gözlerimin içine gülümsemenin en saf halini yaydım. Lakin farkında değildim bunun. Zihnim bulanıktı. Zira yaşadıklarımın gerçek olduğunu hissedemiyordum. Kucağımda sıcak nefesini ve iç çekişlerini duyduğum bir can vardı. Yıllardır hasretini çekiyordum ben bu canın. Gerçekten orada mıydı?
Peki Alparslan…
Gerçekten karşımda mıydı?
Derin bir nefes vererek kızımın nefeslerini daha çok hissetmek adına onun gövdesini kendime yasladım. Bu sırada Alparslan bize doğru adımlayarak sedyenin ucuna oturmuştu. Ellerindeki paketleri usulca bırakarak bir elini bana daha doğrusu bize doğru uzatıp iç çekti.
“Gözlerim bu güzelliği görmekten utanıyor.” Eli kızımızın saçını bulurken devam etti. “Gülüm…” bakışları bendeydi. “Rüya mı bu?”
Başımı olumsuz anlamda sallayarak kızımı bedenime daha çok yasladım. Rüya olamayacak kadar gerçek geliyordu bana. Zira kızımın o sıcak nefesleri düzenli aralıklarla boynuma doluyordu. Hiçbir rüya bu kadar gerçekçi olamazdı.
“Değil…” Yutkunarak devam ettiğimde genzim acıyla yanıyordu. “Ben de böyle hissediyorum. Sanki…” Derin bir nefes vererek yeni nefesimi kızımın gül kokusundan aldım. “İlaçların etkisiyle düştüğüm bir algı gibi ama…” başımı sallayarak reddettim bunu. “Değil Alparslan.”
Gözlerinin sözlerimle aynı esnada dolduğunu gördüm. Bakışları beni dinlese de kızımızın üzerindeydi. Hayranlıkla karışık bir duygu vardı bakışlarında. Canı acıyordu ama sanki bu acı bir merhemin yarayı ferahlatmadan önce yakması gibiydi. Acısı şifaydı. Lakin o şifa şu an yakıyordu.
İki elini birden titrek bir nefesle kızımıza uzattı. Uyanık olduğunu anlamıştı. Sarıp sarmalamak istiyordu. Fakat Alya babasının bu halinden habersizce yaşların esaretinde hıçkırarak iç çekti. Alparslan küçük kızımızın ağladığını belirten bu tınıya karşın bakışlarını bana çevirdi. İfadesinde sorgular bir tını hiddetle hakimiyet kuruyordu.
Ben de bir elimi tekrar kızımın saçına hapsederek derin bir nefes verdim. Kızımız biraz da olsa sakinleşmişti. Bedenimde bunun rahatlığı vardı.
“Kâbus görmüş babası.”
Alparslan tekrar iç çekerek ellerini kızımıza doğru uzatmaktan çekinmedi. Sesinde hem acılı hem de onun korkusunu hafifletmek isteyen alaylı bir tını vardı.
“Kâbus mu görmüş?” küçük kızımızı kucağımdan çekip dizine oturtarak devam etti. Alya’nın başı eğikti. İkimizden de çekiniyor olmalıydı. “Senin kâbuslarının eceli olurum babacığım.” Alya’nın eğik başından bir öpücük alarak devam etti. “Kimse korkutamaz benim kızımı.”
Tebessüm ederek dinledim sözlerini. Hiçbir şey istemeden kabullenmişti kızımızı. Yalnızca onun kızı olduğunu söylemiştim. Alparslan aksinin mümkün olma ihtimali üstünde durmuyordu bile. Belki şu an olayın sıcağıyla böyleydi. Bilmiyorum. Belki de birkaç gün sonra test isteyecekti. Ancak şu an için dahi böyle olması beni çok mutlu hissettiriyordu.
Alya babasının sözlerine tepkisiz kalarak başını eğik tutmaya devam etti. Geldiğinden beri benimle de konuşmamıştı. Pedagogu onunla konuştuğunu söylemeseydi eğer kızımın konuşmayı bilmediğini düşünecektim.
Türkçe biliyormuş. Dilimizi Felemenkçe ile karıştırarak da olsa konuşuyormuş. Hollandalı bir dadısı varmış. Alya’yı o büyütmüş. Küçük bebeğim pedagoga sadece dadısını sormuş. Onu çok özlediğini ve çok korktuğunu da anlatmış. Bizi oldukça zor günler bekliyor. Zira kızım ne beni ne de babasını kabullenmek istemiyor.
“Bak sana neler aldım babacığım.”
Alparslan paketleri işaret ederek konuşmayı sürdürdüğünde ben de sedyede onlara doğru ilerledim. Alya tam ortamızda kalmıştı. Küçük bedeni hem babasının hem de benim bedenime değiyordu.
Alya başını eğik tutmayı sürdürerek sessizliğini korudu. Lakin Alparslan kızımızın bu içine kapanık halini görmezden gelerek tatlıcının adının yazdığı poşetten büyük bir paket çıkararak kızımızın göreceği enginlikte açmaya başladı. Öyle ki paket tam olarak Alya’nın başını eğdiği yerdeydi.
“Bakalım ne varmış bunun içinde?”
Paketin kapağını açarak kızımızın görmesini sağladı. Alya cevap vermiyordu. Tepki de vermiyordu ama yutkunuşunu duyabiliyordum. Paketin içinde her dilimi farklı bir aromadan oluşan koca bir pasta vardı. Alparslan öylesine çok düşünceliydi ki küçük kızımızın aldığı tek bir pastayı sevmeme ihtimaline karşın böyle bir hamle yapmıştı.
Bir dilim çikolatalıyken diğeri lotuslu, onun hemen yanındaki çilekliydi. Orman meyvelerinin olduğu bir dilim de vardı. Benim görebildiğim dilimlerin en sonunda bademli yer alıyordu. Lakin büyüklüğünden tahmin ettiğim üzere en az on iki dilim pasta vardı.
“Baharım…” bakışlarım ona döndüğünde sözlerine devam ediyordu. “Işığı açar mısın? Güzel kızım pasta yiyecek.”
Başımı olumlu anlamda sallayarak sedyenin yanındaki komodine uzandım. Küçük kumandayı elime alarak ışığın açılmasını sağladığımda güzel bebeğimin tenini daha net görüyordum. Alparslan da bu sırada poşetin içinden Alya için servis çıkarıyordu.
“Babasının prensesi, küçük baharı…” Kızımızın saçlarını okşayarak devam etti sözlerine. “Ayıcık da aldı baban sana.”
Alya’nın tam yanına bıraktığı peluş ayıyı işaret ederek gülümsediğinde bir eli kızımızın küçük elini buldu. Çatalı usulca bırakarak Alya’nın onu tutmasını sağladığında diğer eliyle de elindeki peçeteyi kızımızın dizine seriyordu. Kısa bir an onun ilk günden bu kadar iyi bir baba olmasını sorguladım. Lakin ardından aklıma zamanında yeğenine de babalık yaptığı geldi. Bu konularda hayli tecrübeliydi.
Minik meleğim babasının uzattığı çatalı sıkı sıkıya tutarak tekrar yutkundu. Kara gözleri pasta dilimlerinin üzerindeydi. Belli ki acıkmıştı ve yemek istiyordu. Ancak sıkı sıkıya tuttuğu çatalı tatlısına uzatamıyordu. Öylece bakıyordu.
Bu durum karşısında Alparslan ile göz göze gelerek omuz silktik. O da ne yapacağını bilmiyordu. Tahmin yürüterek kızımın çekincesinden yemediğini düşündüm. Bu çok muhtemeldi.
“Babacığım… Çilekli olanı mı yersin yoksa vanilyalı mı?” Alparslan kıkırdayarak devam ettiğinde gamzeleri görünüyordu. “Çilekli olanda mascarpone var. Ben çok severim.”
Alya cevap vermeden çatalı sıkı sıkı tutmaya devam etti. Ben de bunu fırsat bilerek iki elimi birden omzuna koyarak başımı boynuna yasladım. Küçük bebeğim mis gibi kokuyordu. En güzeli ise bu koku bana çok tanıdık geliyordu.
“Ben de severim anneciğim. Sen peynir sever misin?”
Alya sessiz kalarak tekrar yutkundu. Bütün odağı pasta dilimlerinin üstündeydi. Gözlerini tatlıya bakarak kırpıştırıyordu. Fakat tek bir dilim bile almıyordu.
“Yavrum sana künefe söyledim. Toygar getirir şimdi.”
Bakışlarımı Alparslan’a çevirerek kıkırdadım. Ciddiye almıştı sözlerimi. Bakışlarımı yeniden kızıma çevirdiğimde içimden çok daha farklı bir düşünce geçiyordu. Bu sabah onunla kavga etmiştik. İkimizin de birbirinden sakladığı şeyler vardı. Üstelik düşük yapmıştım. Ortak bir acımız da vardı. Ancak şu an sadece evladımızı memnun etme derdindeydik. Sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Her şeyi belki de birkaç saatliğine unutmuştuk. Sanırım anne baba olmak böyle bir şeydi. İkimizin de içi kan ağlıyordu. Lakin gözlerimizin içi bunun aksini söyler nitelikteydi.
“Önce kızım yesin.”
Alya’nın saçının arasına küçük bir öpücük bırakarak iç çektiğimde Alparslan kızımızın yememek için direndiğini fark ederek sıkıntıyla soludu. Paralelde sanki daha önce yaşadığı bir durummuş gibi davranarak yavaş hareketlerle kalktı yerinden.
“Toygar künefeyi getirmiştir. Masaya geç sen. Geliyorum.”
Başımla onu onaylayarak karşıdaki masaya oturmak için ayağa kalktım. Ancak az önce Çisem için ayağa kalktığımda telaştan unuttuğum şey adımımla yankı buldu. Yürümekte zorlanıyordum. Zira düşük yaptığımdan ve doktorun hastanede operasyonu tamamladığından dolayı kasıklarımda yoğun bir sancı vardı. Alparslan bunu fark ederek bedenimi yavaşça kucağına alıp masaya kadar ilerletti. Ardından tek eliyle sandalyeyi çekerek oturmamı sağladı ve kızımızın yanına gitti.
“Güzel kızım…” Saçından öperek devam etti. “Pastanı ne zaman istersen o zaman yiyebilirsin.”
Sözlerini tamamlayarak iç çekip yutkundu. Ardından kapıya adımladığında ben sandalyede yarı dönmüş vaziyette kızıma bakıyordum. Hâlâ aynı pozisyondaydı ve çatalı tutarak pastalara bakıyordu.
Yaklaşık bir dakika sonra Alparslan elinde koca bir poşetle daha geldi ve onu masaya bırakıp yanıma oturdu. Ardından poşeti açarak önüme plastik bir kâse ve servis bıraktı.
“Önce çorba sonra tatlı.” Çorbanın kapağını açarak kaşığı içine daldırdı ve sürdürdü sözlerini. “Tavuk suyu çorbası istedim gülüm. Doktor ‘İyi gelir.’ Dedi.”
Onu başımla onayladığımda Alparslan elimi kaldırmama dahi fırsat vermeden kaşığı çorbaya daldırarak çıkarıp üflemeye başladı. Ilıdığına kanaat getirdiği çorbayı dudaklarıma yaklaştırdı sonra. Belli etmemeye çalışsa da konuşurken sesi titriyordu ama şu an zamanı olmadığının farkındaydı. Alya yanımızdayken küçük bebeğimizden bahsetmek istemiyordu. Belki de dökeceği göz yaşlarını öteliyordu. Derin derin nefesler alıp vererek çorbamı içmeme yardım etti. Hatta bir noktada çorbanın içine küçük parçalara böldüğü ekmekleri attı. İçmeme yardım ederken arada bir saçlarımla oynadı. Burnumdan öptü. Sanki sevgisini ve ilgisini yansıtmaya çalışıyordu. Lakin bunları yaparken gözünü bir an bile kızımızdan ayırmadı. Her saniye bakışlarını o yöne çeviriyordu.
Küçük kızım benim çorbamın sonuna yaklaştığım sırada pastayı yemeye başlamıştı. O kadar tatlı ama bir o kadar da utangaçtı ki koca paketi küçük elleriyle yatağın diğer tarafına taşıyıp bize arkasını dönmüştü. Alparslan uzunca bir süre hayranlıkla kıkırdayarak izledi bu hareketini. Ben de dolu gözlerle seyrettim evladımı. Annesinin karşısında yemek yemekten utanıyordu. Ben onun bu dünyadaki en yakınıydım. Lakin kızım benden utanıyordu.
Nihayet çorbam bittiğinde Alparslan alnımdan öperek künefeyi önüme bıraktı. Paralelde tekrardan yemem için onu da açtı.
“Sen yemeyecek misin?”
Çorba da içmemişti. Künefe de yalnızca bir taneydi.
“Siz doyun önce.”
Sözlerine karşın bana tatlı uzatan elini tutarak durdurdum. Sorumluluk yüklenmeye çalışıyordu ama şu an buna gerek yoktu.
“Alparslan saçmalama.”
Başımla onu reddederek az önce bana uzattığı künefe dolu çatalı onun dudaklarına uzattım.
“Yemezsen yemem.”
Tebessüm ederek ona tatlı uzatan elimi öptü ve iç çekerek kızımıza bakmaya başladı.
“Sen yemezsen yemem ben de. Önce kızım doyacak, sen doyacaksın ki yediğim lokma içime oturmayacak.”
Bu kez de aramızdaki masaya rağmen eğilip alnımdan öptü ve devam etti.
“Ye hadi tatlını. Soğursa kalmaz tadı.”
Çatalı ona uzatarak direttiğimde amacım netti. Poşette bir paket daha vardı. Kendisine de tatlı almıştı ve ben yiyene kadar o soğuyacaktı. Yaptığı şey çok saçmaydı.
“Ye şunu Tufanlı. Delirtme beni.”
Gözlerimi yeşil harelerine sertçe dikerek bakındım. Alparslan ise buna karşın yutkundu ve gülümsedi.
“Başım üstüne…”
Çataldaki tatlıyı gözlerime bakarak yavaşça ağzına aldığında dilini gereğinden fazla dışarı çıkarmıştı. Bunun altında yatan o erotik anlamı bildiğimden sıkıntıyla soluyarak çatalı tekrar tatlıma daldırdım ve onun yutkunuşunu izlemeden yemeye devam ettim. Bu sırada ara ara bakışlarım kızıma kayıyordu. Alya’nın sırtı hâlâ dönüktü. Tatlısını yediği ise pakete eğilen başından belli oluyordu. Öylesine tatlıydı ki… Ben bu tatlılığı ve güzelliği anlatacak kelimeler bulamıyordum.
“Çisem buradaydı.”
Boğazımı temizleyerek girdiğim sözle Alparslan’ın yüzü ciddi bir hale büründü. Zira benimle birlikte o da kızımızı izliyordu ve bakışlarında aşk vardı.
“Dante’yi soracaksan-“
Sözünü keserek salladım başımı ve paralelde çatalı bırakarak yutkunup tamamen ona döndüm. Çünkü içimde bu konuya dair hayli yoğun bir öfke vardı.
“Ondan bahsetmiyorum ama bahsettiğim zaman da gelecek.” Derin bir nefes vererek devam ettim. “Çisem’e olanları sen mi anlattın?”
Yutkunarak gözlerime sorgular bir tınıyla bakınmaya başladı.
“Hayır ama… Çisem bilmiyor muydu kocasının nasıl bir or*spu ç*cuğu olduğunu?”
Sıkıntıyla soluyup arkama baktım. Küfretmişti ve kızımız yanımızdaydı. Bir çocuğun yanında küfretmemesi gerektiğini biliyor olmalıydı. Üstelik Dante’ye değil de annesine küfretmişti ki bu da çok adice bir durumdu.
“Alparslan ne yapıyorsun? Alya burada. Kızımın yanında küfredemezsin. Hem… Ne yapmış olursa olsun onun annesine de küfretme.”
Sözlerimle kızımıza bakarak iç çekti. Hatasının farkına geç de olsa varmıştı. Sıkıntıyla soluyarak konuşmaya başladı sonra. Elleri aynı sıkıntıdan muzdarip saçlarına dalmıştı.
“Kafam yerinde değil ki! Kafamı…” Kızımıza bakarak sözlerinin devamını yuttu ve dişleri arasından soluyup yüzüme bakındı. “Özür dilerim.”
Gözlerimi devirerek künefeden bir lokma daha almaya çalıştım. Lakin boğazıma gelen berbat tat ile buna bir son vererek çatalı yerine bıraktım ve dirseklerimi masaya dayayarak gözlerine bakınıp konuşmaya devam ettim. Çisem bu kadar delirdiğine göre her şeyi biliyordu. Hatta çok daha beter şeyler olmuştu.
“Dileme Alparslan! Soruma cevap ver! Çisem buraya geldi, b*ğazına b*çak dayadı. Abin yetişmese belki ben panik olup ikna edemeyecektim onu. Zaten Alya da ağlayarak uyandı. Siz ne yaptınız, sen ne yaptın ki benim kardeşim bu hale geldi?”
Ardı ardına sıralanan öfkeli sözlerimi sakince dinledi. Tamamladığım an ise aynı sakinlikte cevapladı beni.
“Ben hiçbir şey yapmadım. Dante’yi diyorsan aldırdım yerinden ama karısına haber bile vermedim. Saatlerdir o p…” Masaya hafifçe vurup öfkeye bürünerek devam ettiğinde gözleri kızımızdaydı. “Alper’in yanındaydım.”
Alper adını öylesine nefretle söyledi ki o tonlamadan sonra küfre gerek de kalmadı. Gözleri öfkeden parlıyordu. Açıkçası ben ne hissedeceğimi hâlâ anlayamamıştım. Zira bir günde çok fazla olay yaşamıştım. Bunu sindirmem zaman alacaktı. Alper yaşıyordu. Yıllardır mezarına gidip ağladığım, o uykusuz ve aç ö*dü diye kendimi cezalandırdığım adam yaşıyordu. Peki neden yapmıştı bana bunu? Ben onu can dostum bilirken bana, evladıma nasıl kıymıştı? Neydi bu nefretin nedeni? Benden neyin hıncını çıkarmıştı?
“Ben anlamıyorum. Her şey…Çok…Karman çorman sanki…”
Sözlerim eksiltili duyulduğunda Alparslan öfkesine rağmen elimi tutarak gözlerime bakıp gülümsedi.
“Şu an sırası değil gülüm. Bak…” Eliyle arkasını işaret ettiğinde bakışlarım kızımıza döndü. “Karnı doymuş. Oturuyor öyle.” Kıkırdayarak sözlerini sürdürdü. “Küçük baharım o benim… Her şeyim…”
Son sözlerini büyük bir aşk ve hayranlıkla duyurduğunda bakışım kızımızdaydı. Bir ayağını sedyeden sarkıtmıştı ve sallıyordu. Paket önündeydi ama doğrulmuştu. Başı dikti. Gördüğüm kadarıyla da elleriyle oynuyordu. Bütün derdimi, kederimi unutarak tebessüm edip sandalyeden hızla kalktım. Kızıma doğru yürüdüğümde Alparslan da arkamdan geliyordu.
“Anneciğim…”
Alya’nın önünde diz çökerek konuşmaya başladığımda başını tekrar eğdi. Duyuyordu ama konuşmuyordu. Alparslan da arkamdan gelerek iç çekti.
“Güzel kızım benim… Sevdin mi pastayı?”
Onun sözleriyle paralel olarak bakışlarım pasta dilimlerine kaydı. Çikolatalı olan dilim tamamen bitmişti. Diğer dilimlerin ise hepsinde çatal izi vardı. Küçük bebeğim hepsinin tadına bakmıştı ama sadece çikolatalı olanı bitirmişti. Onun haricinde en çok yenen dilim bademli olandı. Bademler pastanın üstünde yer alsa da içinin çikolata ile dolu olduğu görünüyordu. Yarısına kadar yemişti. Sanırım benim küçük bebeğim çikolata seviyordu.
“Sevmiştir babası. Değil mi anneciğim? Uyuyalım mı artık?”
Alya minik elleri ile oynayarak başını eğik tuttu. Konuşmuyordu ama konuşacaktı. Benim, bizim en yakını olduğumuzu anladığında bu duvarı yıkılacaktı. Saçlarını okşayarak çenesini kavrayıp bana bakmasını sağladım. Teni öylesine yumuşaktı ki dokunurken canının acımasından korkuyordum.
Kara gözleri kısa bir an da olsa gözlerimle buluştu. İşte o an dünya durdu benim için. O harelerdeki masum parıltıyı gördüğüm an kalbimin sızısını dahi hissetmeyi bıraktım. Yutkunarak iç çektiğimde tebessüm ettiğimin dahi farkında değildim.
“Annem… Gerçek misin sen, yanımda mısın?” dudaklarım titrerken bu titreme sesime de yansıdı. Bir yandan da gözlerimi yaşlar esir almıştı. “Al…parslan… Gerçek…mi? Bebeğim… Yanımda mı?”
Omzumda sıcak bir el hissettim. O elin sahibi eğilerek saçlarımı öptü ve fısıldadı.
“Gerçek baharım. Kızımız karşında, yanında.” Dizlerini kırarak benimle aynı hizaya geldi ve ellerini belime doladı. “Hepsi bitti. Söz verdim sana. Kızımızı bulacağımı ve sizi çok seveceğimi söyledim güzelim. Şimdi sözümü gerçek kılacağım. Bu gece… Bu gece bizim yeni hayatımızın ilk gecesi.”
Bakışlarımı ona çevirdiğimde fısıltılı sesi yankı bulmayı sonlandırmıştı. Gülümseyerek burnumu çektim ve elimin tersiyle yaşımı sildim. Bu sırada Alparslan arkadaki paketlere uzanıyordu.
“Prenses Alya bunlara bakacak mıymış annesi? Babası ona bir sürü oyuncak almış.”
Alya’mın minik elleri ile olan uğraşı kısa bir duraksama yaşadı. Bebeğim oyuncak denildiğinde babasına dikkat kesmişti. Alparslan bu sırada yataktaki paketleri eline alarak kızımızın önünde, benim hemen yanımda diz çöktü. Pembe ayıyı ise yatağa, onun yanına bırakmıştı. Bebeğimin minik ellerinden biri ayının kulağına değiyordu.
“Bakacak tabii. Benim güzel kızım hepsine bakacak.” Ellerimi dizlerine koyarak devam ettim. “Ayıcığın ne kadar tatlıymış bebeğim. Bu gece onunla uyuyalım mı?”
Alya iç çekerek başı eğik bir vaziyette durmaya devam ederken Alparslan paketi açıp kızımızın önüne bıraktı. İlk paketin içinde Barbie oyuncaklar vardı. Her birinin görünüşü ve kıyafeti farklıydı. Alya küçük ellerini onlara uzatırken babası diğer paketi aralayarak içinden atlı karınca çıkardı. Kırmızıydı rengi. Atları ise bembeyazdı. Boyutu büyüktü. Öyle ki Alparslan iki eliyle tutarak kızımızın ayıcığının üstüne bıraktı onu. Bırakırken de alt kısmını açarak çalışmasını sağladı. Atlı karınca pembe ve mavi ışıklar saçarak güzel bir müziği kızımın kulaklarına duyuruyordu. Alya başını hafifçe kaldırarak ona bakındı. Bu sırada tebessümünü gizlemeye çalışsa da gözlerinden gördüm ve kalbimi oracıkta evladımın gülümsemesine teslim ettim.
Alparslan bu kadarıyla yetinmeyerek paketten bir şeyler çıkarmaya devam etti. Şimdi elinde örgü bir bebek vardı. Onu da kızımızın kucağına bırakarak iç çekti ve konuşmaya başladı.
“Bu küçük kız sana babanın emaneti çiçek kızım.” Yanaklarını öperek devam etti. “Elif ablandan aldım onu. Adı Hülya. Babaannen yani benim annem örmüştü.” Kızımız kucağındaki sarı saçlı bebeğe bakarken Alparslan duygusal bir mırıldanmayla konuşmaya devam ediyordu. “Beraber yiyeceksiniz, beraber oynayıp beraber uyuyacaksınız. Anlaştık mı?”
Alya dakikalar sonra ilk tepkisini bu cümleye karşın vererek başını olumlu anlamda salladı. Ben bu sırada bebeğin hikayesini düşünüyordum. Hülya Tufanlı kanser olduğunu öğrendiğinde bir kız bebeğe hamileymiş. Adını ‘bahar’ koymak istiyormuş hatta. Kemoterapiyle paralel hastalığı ilerlediğinde kürtaj olmak zorunda kalmış. Bu bebeği ise kızına veda edeceğini öğrenmeden bir hafta önce örmüş ve kızları için ayırdıkları odaya bırakmış. Alparslan bana bu hikayeyi anlattığında gözleri dolmuştu. Zira annesi bebeğini yitirdikten sonra ancak iki ay nefes alabilmiş. Onun ardında gözü yaşlı kalan küçük oğlu ise annesinin ördüğü bebeğe sarılıp adını ‘Hülya’ koymuş. Çünkü annesine kürtaj olduğu gün ilerde bir kızı olursa adını ‘Bahar’ koyacağına dair söz vermiş.
Alparslan’ın bahara ve baharlara olan düşkünlüğü aslında buradan geliyor. Annesine düşkünmüş. Önce kardeşi sonra da annesi gidince o koca evde bir başına kalmış. Bu bebeği Elif’e verirken aklında evlenme ve baba olma fikri yokmuş. Ancak biz tanışıp sevgili olduktan kısa bir süre sonra kayalığa elinde bu örgü bebekle gelerek ‘Kızımızın adı bahar olsun. Bebeğinin adı da Hülya olsun.’ Demişti.
Dolan gözlerimle paralel iç çekerek manzarama daldığımda Alparslan küçük kızımızın başını öperek tebessüm ediyordu. Bir yandan da diğer paketleri açmak için davranmaya başlamıştı.
Bu sefer paketten toz pembe bir kutu çıktı. Alparslan kutuyu kızımızın ayıcığını biraz iterek açtığı yere yerleştirdi ve kapağını çekerek kızımıza gösterdi. Makyaj malzemeleri vardı kutuda. Oyuncaktı hepsi. Plastik fırçalar, rujlar, parfümler…
Küçükken buna benzer bir seti Şevval Narin’e almıştı. Çok heveslenmiştim ama benim de çocuk olduğumu kimse düşünmemişti. Şimdi küçük meleğimi düşünen bir babası vardı. Bir gün ben olmasam bile onu her anında koruyacak bir kahramana sahipti.
“Güzel kızım… İnci tanem… Beğendin mi?”
Alya onunla konuşmadan küçük elleriyle kutudaki rujları çıkararak bakmaya başladı. Neşesi buradan dahi görünüyordu. Alparslan ise bu kez burnunun ucundan öperek sözlerini sürdürdü.
“Gecenin bir vakti bunları bulabildim babacığım ama söz… Oyuncak odası yapacağım sana. Evimizde kocaman bir odan olacak.”
Alnını öperek iç çektiğinde sesi titriyordu. Ben başımı omzuna koyarak onları izlemeye devam ettim. Zira hem yorgundum hem de karşımdaki manzaranın güzelliği başımı döndürmüştü. Gerçek miydi? Alparslan karşımda kızımıza aldığı hediyeleri gösteriyordu. Rüya olamayacak kadar gerçek gibiydi ama benim hayatım hiçbir zaman bu kadar güzel olmamıştı.
Bu sabah pedagog kızımıza benim annesi Alparslan’ın ise babası olduğunu anlatmış. Lakin Alya babanın ne olduğunu bilmiyormuş. Dadısı ona annesinin onu alacağından söz etmiş. Pedagogun sözlerine göre kızımız ağır bir travma yaşamış. Ne olduğunu ve sonuçlarını tedavinin devamında öğreneceğiz. Ancak evladımın bu hali beni yaralıyor. Sessiz, kendi ailesine; babasına uzak…
Derin bir nefes verdiğimde Alparslan konuşmaya devam ediyordu. “Küçük baharıma giyecek bir şeyler de aldım.”
Elini son pakete uzattığında bir an duraksayarak bana baktı. Sanırım benim de katkım olmasını istiyordu. Öne atılarak paketi alıp açtım. Elime yumuşacık pamuklu bir pijama geldi. Elbise şeklindeydi. Kolları uzundu ve rengi açık pembeydi. Üstünde ise siyah renkle küçük kalpler vardı. Pijamayı kızımın önüne serdiğimde Alya makyaj eşyalarına bakmaya devam ediyordu.
“Anneciğim bak baban ne kadar güzel düşünmüş! Pijamamız yok diye kıyafetimizle uyumuştuk.”
Alya beni dinlemiyordu ama göz ucuyla pijamasına bakmıştı. Dikkati evcilik oynarken süslenmesine yarayacak olan aynadaydı. Ruja aynadan bakıyordu. Zira makyaj kutusunun kapak kısmı aynalıydı.
Elimi pakete tekrar daldırdığımda bu kez iç çamaşırına denk geldim. Toz pembe, alt üst şeklinde paketlenmiş bir atlet ve külot vardı elimde. Bakışlarım direkt bedenine kaydı. Kızımızın yaşına uygun alındığını görerek derin bir nefes verdim ve elimi tekrar pakete attım. Bu kez aynı renkte olan iki çift çoraba denk düştüm. Biri uzun ve külotlu iken diğeri bilektendi. Alparslan gerçekten her detayı düşünmüştü.
Pakete yeniden göz gezdirdiğimde bir elbise gördüm. İç çekerek onu elime alıp inceledim. Zira çok güzeldi. Koyu pembe, kalın askılı bir kot elbise vardı elimde.
“Alya…” kızım adı zikredilince bakışlarını bana belli etmemeye çalışarak elime çevirdi. “Bak anneciğim, ne kadar güzel!”
Alya yeniden aynasına döndüğünde elbiseyi de yatağa bıraktım. Poşette uzun kollu beyaz bir body vardı. Sanırım elbisenin içine giymesi için alınmıştı. Body ile aynı renk uzun bir çorap ve elbise ile aynı renk bir bandana da vardı pakette. Hepsini yatağın üstüne bırakarak iç çekip Alparslan’a gülen gözlerle bakınmaya başladım. Her detayı düşünmüştü. Gecenin bir vakti almıştı bunları.
“Hepsi çok güzel Alparslan.”
Başını sallayıp gülümseyerek saçımın bir kısmını kulağımın arkasına yasladı.
“Sen daha güzelsin.”
Kıkırdayarak bakışlarımı kızımıza çevirdim. “Kızımız çok daha güzel.”
Yanağıma dudağını hafifçe sürterek sözlerimi tamamladı. “Annesi sen olduğun için güzel.”
Bakışlarımı gözlerine çevirdiğimde o benim dudaklarıma bakıyordu. Boğazımı temizleyerek bedenimi kızıma çevirdim. Alya bıraktığım gibiydi. Hâlâ rujlara bakıyordu. Çisem gibi süslü olacaktı benim kızım. Eğer teyzesine çektiyse bize çok çektirecekti.
“Anneciğim… Yarın bakarsın onlara. Pijamamızı giyip uyuyalım olur mu?”
Alya bana bakmadan sessizce başını eğdiğinde Alparslan boynumu öperek konuşmaya başladı. Bu sırada kasığıma bir ağrı çökmüştü. Az önce kızımın yanına adımlarken iyiydim. Ancak şu an canım acıyordu.
“Önce dişlerini fırçalayalım kızımın. Olmaz öyle.”
Başımı ona çevirerek acımı gizlemeye çalıştım ve yutkunup gülümsedim.
“Tabii… Baba doğru söylüyor anneciğim. Hadi…” Alparslan’a başımla işaret vererek devam ettim. “Abin banyoya Alya için bir şeyler bırakmıştı.”
Alparslan beni başıyla onaylayarak ayaklandı ve kızımızı yavaşça kucağına aldı. Paralelde burnuna buse kondurarak konuşmaya başlamıştı.
“Gel bakalım küçük baharım…” tekrar öptüğünde bu kez koca yanaklarına saldırmıştı. “Dişlerimizi fırçalayalım.”
Alya başını eğik tutarak bulunduğu yeri kabullendiğinde babası onun bedenini bir mücevher gibi taşıyordu.
Banyo kapısını aralayıp içeri girdiklerinde ben de bedenimi zar zor ayağa kaldırarak derin bir nefes verdim. Ardından sedyeye oturduğumda başımı havaya kaldırıyordum. Ellerim karnımdaydı. Boştu orası. Doluluğa en çok ihtiyaç duyduğum anda boştu. Bu boşluğun ironisi olarak dolan gözlerimdeki yaşları hiddetle öteledim ve burnumu çekerek babasının kızımıza aldığı çoraplardan birini elime aldım. Minicikti. Kızımın ayakları da minikti zaten. Masumdu. Bu dünyaya ait olamayacak kadar çok masumdu. Hoş, zaten zannımca hiçbir çocuk bu dünyaya ait değildi. Zira masumiyet çocuklara özgü bir huydu. Dünya ise masumlukla tamamen zıttı.
Derin bir nefesle kızımın eşyalarına teker teker dokunduğumda banyonun kapısı açıldı. Alparslan’ın tişörtü ıslanmıştı. Sanırım kızımızın dişini fırçalama operasyonu onun açısından zor olmuştu. Alya ise eğik başıyla duraksıyordu. Az önceki halinden tek farkı saçlarının dip kısmının hafifçe ıslak olmasıydı. Sanırım babası yüzünü de yıkamıştı.
Kızımın bu haline gülümseyerek bakındığımda Alparslan onun burnunu öpüyordu.
“Annesi dişimizi fırçaladık, yüzümüzü yıkadık. Çişimiz de yokmuş. Prenses Alya uyumaya hazır.”
Gülüşümü sekteye uğratarak ona bakındığımda içimden saatlerdir tuvalete gitmediği geçiyordu. Üstelik ikimizden de çekiniyordu. Buna karşın babasından biraz daha fazla çekiniyordu. Yani varsa da söylemezdi. Acımı bir kenara atarak ayağa kalktığımda bakışım kızımızdaydı. Az sonra yanına ulaştığımda ise ellerimi ıslanan saç diplerine götürerek konuşmaya başladım.
“Anneciğim çiş var mı?” Alya tepkisiz kalınca duraksayarak Alparslan’a bakındım. Ardından derin bir nefes vererek devam ettim. “Varsa kendin gidebilirsin anneciğim. Biz seni burada bekleriz.”
Alya tekrar tepkisiz kaldığında tuttuğum nefesimi vererek ellerimi ondan çektim.
“Pijamasını giydirelim.”
Alparslan başını sallayarak kızımızı kucağında daha çok sarmaladı. “İçeride giydiririz güzelim. Sen bekle beni. Geliyorum hemen.”
İçeriden kastı yandaki yatak odasıydı. Bulunduğumuz yer onların hastanesindeki Alparslan’ın odasıydı. Oda diyorum lakin bir apartman dairesi boyutunda burası. Zira kapı açıldığında normal bir hasta odası gibi görünen sedyesi ve banyosu olsa da odanın solundaki kapının ardında kocaman bir yatak odası var. Yatağın tam karşısında boydan boya bir televizyon yer alıyor. Yatak odasının arkasında ise küçük bir oyun odası ve mutfak da var. Alparslan burayı özel olarak yaptırmış. Ben bu hareketini oldukça mantıklı buldum. Zira mafya olduğu için yolu sıklıkla hastanelere düşüyor. Muhtemelen her düşüşünde de komaya girmiyor. Küçük yaralanmalar olduğu zaman rahat etmek istiyor.
Fakat bu odanın esas önem derecesi bu değil. Dağhan ile ettiği kavga sonucu yaralandığında ben bu odaya diğer kapısından girmiştim. Ona papatya bile almıştım. Sevgime geç kaldığını söylemek istediğim, hasta yatağında dahi öfkemi kustuğum adamla şimdi bu odada kızımızı uyutacağız. Zaman öyle tuhaf ve öyle karmaşık işliyor ki aklım almaya yetmiyor. Alparslan o gün elimi tutabilmek için hasta numarası yapmıştı. Lakin şimdi beni kucağında taşıdığı yatağa uzanırken iki elimi birden tutup kızımıza belli etmeden dudağımdan öperken hiç çekinmiyor.
O gün nefretime şahit olan bu yatak bugün evladımızı ortamıza aldığımız küçük huzurumuza şahit oluyor. Gözlerim yorgunlukla kapandığında ise gördüğüm son şey kızımızın sakince alıp verdiği nefeslerin kaldırıp indirdiği omzu ve sevgilimin yeşil gözleri.
………………………………………………………..
Uyandığımda solumda yoğun bir sızı vardı. Dudağımdan dökülen küçük mırıltıysa bunu belirtiyordu. Gözlerimi hafifçe aralayarak iç çektim. Solumun ağrımasının nedeni küçük kızımın sol kolumun üstünde uyumasıydı. Zira araladığım harelerime ilk onun minik bedeni düştü. Başını kolumun üstüne koymuştu. Küçük ağzı hafif aralıktı ve uzun, siyah saçları dağılmıştı. Peri gibiydi. Uykusunda bile mükemmeldi. Tebessüm ederek boşta olan elimi saçlarının arasına daldırdığımda gerçek olması fikri hâlâ imkansız geliyordu bana. Evladım buradaydı. Yanımdaydı.
Kızımın saçındaki elimin üstünde bir sıcaklık hissederek irkildim. Lakin bu irkilme yersizdi. Alparslan elini elimin üstüne koymuştu ve bana bakarak gülümsüyordu. Derin bir nefes vererek yeşil harelerine bakındım. Uyanmıştı. Ya da bizi izlemek için uyumamıştı.
“Küçük baharımız uyurken bile çok güzel baharım. Melekler gibi…”
Başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım onu. Ellerimiz kenetlenmişti. Dolayısıyla elimi kızımın saçında gezdirirken onun elini de beraberimde götürüyordum.
“Melek çünkü… Benim meleğim…”
Eğilip alnına kısa bir buse bıraktım ve kokusunu içime çektim. Aldığım o koku beni maziye götürüyordu. Zira kızım bebekliğinin aynı olan bir kokuya sahipti. Onu ilk kucağıma aldığımda da bu koku burnuma cenneti getirmişti.
“Hazan…”
Bakışlarım adımı zikreden adama döndüğünde yüzündeki ciddiyeti gördüm. Kaşlarım merakla havalandığında o konuşmaya devam ediyordu.
“Dağhan p*çinden her şey beklenir güzelim. Test yaptırman lazım.”
Yutkunarak kızıma baktığımda genzime bir acı doldu. Bu küçük yavrunun benim olmama ihtimali var mıydı? Olmasını istemiyordum. Benim kuzumdu o. Kokusundan tanımıştım. Doğum lekesinden anlamıştım. Benim yavrumdu. Hissetmiştim.
Ya değilse?
Ya bu masum can bana ait değilse?
İçimi saran korku hissinin gerçek olması öylesine çok canımı yaktı ki gözlerimdeki doluluğa engel olamadım. Eğer o kötü ihtimal gerçekse her şey başa saracaktı. Ben yine evladımın yokluğuyla sınanacaktım.
“İstemiyorum.” Kızımın saçlarını okşayarak konuşmaya devam ettim. “O benim bebeğim Alparslan. Hissediyorum.”
Bakışlarım kızımda olduğundan Tufanlı’nın sözlerime verdiği tepkiyi göremedim. Lakin ses tonu acı doluydu.
“Baharım…”
Başımı olumsuz anlamda sallayarak kızımın burnunu öptüm. Yaşlarım az kalsın onun yumuşak tenine değecekti. Kendime zar zor engel olarak başımı havaya diktim.
“Hayır sus! Kokusu bile aynı. Ben doğurdum onu. Tanırım.”
Ellerimizi tekrar birleştirerek diğer eliyle çenemi kavradı ve yüzüne bakmamı sağladı.
“Bunu yapmak zorundayız güzelim. Tek bir saç teli… Kızımızdan ve senden birer saç-“
Elini iterek tekrar reddettim onu. Korkuyordum ve anlamıyordu. Benim kızım bu bebek değilse eğer o acıyı yine ben çekecektim. Bunun olmasından korkuyordum.
“İstemiyorum dedim sana! Zorlama!”
Öfkeyle konuştuğumda küçük kızım sesimin tonunu ayarlayamadığım için mırıldanmaya başladı. Bu nedenle ifademi aniden dağıtarak iç çektim ve saçlarını toparlayarak babasına sert bir bakış gönderdim.
Alparslan ise omuz silkerek yataktan kalktı. O da en az benim kadar öfkeliydi. Fakat onun öfkesinin nedeni benim tavrımdı. Kendince haklı olduğunu düşünüyordu.
Ben de kızımın saçlarını okşayarak yeniden uykuya dalmasını sağladım. Lakin bu uyuyuşu fazla uzun sürmedi. En fazla yirmi dakika uyuduktan sonra koca gözlerini ovalayarak araladı. Paralelde esneyerek kollarını genişlettiğinde hayli miskin ve tatlı görünüyordu. Evladım uyanmaya çalışırken ben bir elimi başımın altına koyarak onun bu hallerini izlemeye koyuldum.
“Günaydın anneciğim…”
Alya esnemesine bir son verdi. Daha doğrusu küçük bir duraksama yaşadı. Sanırım benim konuşmam onun çekingen ruh haline bürünmesine neden olmuştu. Yatakta kızıma doğru yaklaşarak bir elimi karnına yaslayıp diğer elimle de ona sarıldım ve yanağından öperek tekrar konuştum.
“Günaydın güzel kızım…”
Alya gözlerini kırpıştırarak boşluğa bakınmaya başladı. Ben de bunu fırsat bilip yanağından tekrar öptüm kızımı. Ardından kokusunu içime çekerek bedenini sıkı sıkıya kavrayıp yatakta doğrulmasını sağladım ve küçük ellerini öperek devam ettim. Bu dünyadaki hatta göreceğim bütün dünyalardaki cennetim evladımın kokusuydu.
“Acıktın mı anneciğim? Kahvaltı yapalım mı?”
Alya başını eğerek az önce öptüğüm elleriyle oynamaya başladı. Pedagogu ile her gün görüşecekti. Dolayısıyla önce kahvaltı yapacaktık. Sonra da o pedagoga gidecekti. Ben de bu sırada dün ilgilenemediğim teyzesi ile ilgilenmeyi düşünüyordum. Zira bütün gece aklım Çisem’de kalmıştı. Hem Alparslan ile de konuşmam gerekiyordu. Çok fazla şey olmuştu. Sindirmeye vaktim olmasa da olanı biteni bilmem gerekiyordu. Üstelik öğrenmek zorunda olduğum birtakım gerçekler de mevcuttu.
Alya’m ellerini önünde birleştirerek duraksamayı sürdürdü. Ben de yataktan kasığımdaki ağrıya aldırış etmeden doğruldum ve acılı bir nefes vererek küçük bebeğimin önünde diz çöktüm. Ses tonum acımın aksine gayet rahat çıkıyordu. Ona neşe vermeye çalışıyordum.
“Kahvaltıda ne seversin bebeğim? Ben yumurta ve peynir çok seviyorum. Baban da ciğer sever ama…” Kıkırdayarak devam ettim. “Biz babanı boş verelim. Ne yemek istersin anneciğim? Ne yaptırayım sana?”
Alya konuşmamaya yemin etmiş gibi davranınca derin bir nefes vererek iç çektim. Ardından onun küçük bedenini kucağıma alarak yataktan kaldırdım.
“Önce elimizi yüzümüzü yıkayalım anneciğim.” Yanağından öperek devam ettiğimde küçük kolunu omzuma atmıştı. Konuşmuyordu ama az da olsa temas ediyordu benimle. Doğrusu bu bile bana yetiyordu. “Sonra da kahvaltı yaparız. Belki daha sonra oyuncaklarınla oynarız. Olur mu anneciğim?”
Alya cevapsız kalmaya devam ederken ben içerideki odaya girdim. Boşta olan elimle odanın solunda kalan banyo kapısını kavradığımda Alparslan’ın camın kenarında s*gara içtiğini gördüm. O da aynı saniyelerde geldiğimizi fark etmiş olmalı ki refleksle başını çevirdi. Kucağımda kızımızın olduğunu gördüğü an ise s*garayı hızla küllüğe bastırdı ve arkasını tamamen dönerek bize yaklaşmaya başladı.
“Babacığım… Küçük baharım uyanmış mı?”
Bakışlarımı ondan çekip kızımıza çevirdim. Bir yandan da ellerimle saçlarını geriye atıyordum. Alya yine tepkisiz kalıyordu.
Alparslan s*gara kokusunun sindiği bedenini daha çok yaklaştırarak kızımızın saçını öptü. Ardından bana baktığında gözlerinde kırgınlık vardı. Bunu daha sonra konuşacaktık. Zira şu an kızımla ilgilenmek istiyordum. Bu yüzden tutmaya devam ettiğim kapı kulpunu sertçe kavrayarak açtım. Ardından kızımla beraber banyoya girdim.
Kızımın yüzünü yıkamamız sonlandığında ona çişini yapmasını söyleyerek banyodan çıktım. Zira dünden beri hiç tuvalete gitmemişti ve muhtemelen çekindiği için tutuyordu. Aklıma gelen en sağlıklı çözümü bu nedenle düşünmeden uyguladım ve derin bir nefes vererek banyonun önünde bizi bekleyen adamın yüzüne bakındım.
“Konuştu mu?” Bakışlarımla duraksadığımda sözleri detay buluyordu. “Alya konuştu mu?”
Başımla onu reddederek derin bir nefes verip az önce çıktığım banyo kapısına yaslanarak tekrar nefes verdim. Ağrım vardı. Üstelik bu ağrı sadece kasıklarımı değil, kalbimi de yakıyordu.
Alparslan belki ifademden belki de duruşumdan anlamış olmalı ki iç çekerek ellerini saçlarına geçirdi. Ardından birkaç saniye başını havaya kaldırarak bekledi. Lakin bu bekleyiş fazla uzun sürmedi.
Yaklaşık bir dakika sonra ellerini hızla saçından çekerek belime dayadı ve bedenimi bedenine yaslayarak dudaklarıma yapıştı. Afallayarak mırıldandığımda dudakları sertçe öpmeye başlamıştı. Alt dudağımı emiyordu. Bir eli belimi sertçe sıkarken diğeri yavaşça enseme kaydı. Dudağımı dudağına daha çok bastırarak öpmeye başladığında bedenimi kapıyla bir yapmıştı. O kadar sert öpüyordu ki afallamam geçse dahi bir süre karşılık veremedim. Öpüşü küçük bir yutkunma sektesi yaşadığı an ise kollarımı boynuna dolayarak karşılık vermeye başladım. Karşılığımı teninde hissederek dudaklarımın arasından z*vk dolu bir tınıyı duyurdu. Buna karşın öpüşü tekrar sertleşti. Ancak bu sertlik fazla uzun sürmedi.
Alt dudağımı yeniden emmeye başladığı an kapı yavaşça açıldı. Daha doğrusu zorlanarak açıldı. Küçük kızım boyu yetmediğinden olsa gerek kapıyı güçlükle açmıştı. Ben onun banyodan çıktığını anladığım an hızla Alparslan’ın dudaklarından koparak nefes nefese kapının önünden çekilip kızıma döndüm.
Alya’nın başı yine eğikti. Bu kez küçük elleri ıslaktı. İçeride biraz fazla oyalanmış olmalıydı. Bu sırada ellerini tek başına yıkamıştı. Islak elleri pijamasının eteklerini tutuyordu. Pijamasında ve çoraplarında ise yer yer ıslaklıklar vardı. Üstelik çorabını pijamasının eteğine sıkıştırmıştı.
Utanıyor gibiydi. Kesinlikle utanıyordu. Zira başı normalde olduğundan daha çok eğikti. Neyse ki utansa dahi çişini yapmıştı. Benim onu yalnız bıraktığım andaki korkum tuvaletini tek başına yapamayacağı fikriydi.
“Anneciğim…”
Dizlerimi yavaşça kırarak yere çöktüm. Küçük bebeğim bu halde dahi çok çok fazla tatlıydı. Çenesini havaya dikerek devam ettim sonra. Gözleri gözlerimi bulduğunda utanmaması için gülümseyerek konuyu değiştirdim.
“Kahvaltı yapalım mı?” bakışlarımı babasına çevirerek konuşmamı sürdürdüğümde utanmaması için ona bakmadan çorabını ve pijamasını düzeltmeye başladım. “Odaya getirsinler.”
Alparslan başını aşağı yukarı sallayarak kıkırdamaya başladı. Bir yandan da kızımızın saçını okşuyordu.
“Getirsinler baharım. Ne istiyor kızımın canı?”
Omuz silkerek neşeli bir tınıda konuştuğumda ikimiz de sanki az önce soluksuz kalana kadar öpüşmemiş gibi normal davranıyorduk.
“Bilmem… Söylemedi kelebeğim ne istediğini. Sen her şeyden getir babası. Küçük kızım ne istiyorsa yesin.”
Alparslan sözlerime binaen diz çökerek kızımızın saçlarını daha yakından okşamaya başladı. Alya o dokunduğunda da tepki vermiyordu ama irkiliyordu. İfadesinden babasının ona yaklaşmasını istemediği belliydi. Ancak sanırım Alparslan bunu fark edemiyordu. Zira etseydi çok üzülür hatta ağlardı ama kızımıza onu üzmemek için dokunmazdı.
“Kızımızın önüne dünyaları sererim annesi. Siz isteyin yeter ki.”
Cümleleri son bulduğunda cebinden telefonunu çıkararak birkaç yere dokundu. Ardından bir adamına mesaj yazdığını gördüm. Bu esnada fark ettim ki onun telefonu İngilizceydi. Tetikçi İngilizce biliyordu. Ben onun bu konuya karşı sıcak olduğunu düşünmemiştim. Yani benim tanıdığım Alparslan ‘Ben kimsenin dilini öğrenmem. Onlar Türkçe öğrensin.’ Derdi.
“Tamamdır gülüm, hallettim.”
Telefonunu tekrar cebine koyarak hızla öne atıldı ve kızımızı kucağına alıp saçlarından öptü. Bir yandan da kokusunu içine çekiyordu.
“Baban kurban olsun sana. Güzel kızım benim.”
Kızımızı tekrar öptüğünde öpüşünün sesi hâlâ banyonun önünde olmama rağmen bana dahi geliyordu. Alparslan bir günde bile kızımıza müthiş bir sevgi duymaya başlamıştı. Lakin Alya için aynını söylemek çok mümkün değildi.
Duvardan güç alarak ayağa kalktığımda adımlarım yavaş ve güçtü. Alparslan kızımızla beraber masaya oturmuştu. Ona mırıldanarak bir şeyler anlatıyordu.
“Bak kızım… Baştan anlaşalım. Annen gibi ‘Ben yaparım, ben ederim.’ demek yok. Önce babaya soracaksın.”
Alya başı eğik bir vaziyette onu dinlerken konuşmaya devam ediyordu. “Ben senin her istediğini ağzından çıktığı an yaparım zaten güzel gözlüm.” Tekrar yanağını öperek devam etti. “Baban kurban olsun sana.”
Alya tepkisiz kalırken Alparslan kendince doğru olan şeyleri kızımıza anlatmaya devam etti. Anlatışı kahvaltının gelişiyle sonlandı. Küçük kızımız bizimle yemek yemekten çekindiği için yaklaşık yarım saat kadar uğraşsak da en nihayetinde Alparslan ile aramızda sohbet etmeye başladığımız an yemeye başladı. Masadaki her şeyin tadına baktı. Bu babası gibi obur olmasından kaynaklanan bir durum değildi. Zira eskiden de çok yemek yerdi ama seçiciydi. Şu an her şeyin tadına bakması bana kızımın tattığı çoğu yiyeceği ilk kez yiyor olması ihtimalini düşündürttü. Çünkü dün de oyuncaklara bakarken sanki ilk defa onları görüyor gibi ilgiyle izlemişti.
Benim evladım annesi de babası da koca bir ülkeyi parayla dolduracak kadar çok zenginken her şeyden mahrum büyümüştü.
…………………………………………………………………………………
Kahvaltının bitişinden yaklaşık bir saat sonra kızımızı babasıyla birlikte pedagoga bıraktık. Aslında pedagog iki alt kattaydı ama ikimizin de kızımızdan bir adım dahi uzaklaşacak hali yoktu. Bundan dolayıdır ki yürüyecek halim olmamasına rağmen tekerlekli sandalyeyle eşlik ettim kızıma. Şimdi yeniden odadayım. Hemşirenin taktığı serumun bitmesini kızımla uyuduğum yatakta bekliyorum. Alparslan ise yanı başımda serumun takılı olmadığı elime buseler kondurarak duraksıyor.
Bir yerden başlamak zorundayım. Zira onunla olan konuşmam sonlandığında Çisem’e gitmem ve ona kocası hakkında telkin edici bir konuşma yapmam gerekiyor.
“Tufanlı…”
Alparslan ona soyadı ile hitap ettiğim an boğazını temizleyerek başını kaldırdı ve elimi bıraktı.
“Baharım?”
Sesinde sorgulayıcı bir tını vardı. Benim ona hitabım ve muhtemelen soğuk ses tonum buna neden olmuştu.
“Konuşmamız lazım.”
Etrafına bakınarak kaşlarını çattı.
“Şu an mı?”
Başımı sallayarak onayladım onu. Tam da şu an konuşmamız gerekiyordu. Bu saçmalığın sonlanması adına konuşmak zorundaydık. Her şey çok karmaşık ve tuhaftı. Alper yaşıyordu. Şaka olmasını dileyeceğim en büyük gerçeklik bütün çıplaklığıyla karşımdaydı.
“Şu an…”
Derin bir nefes vererek doğruldu ve önünde diz çöktüğü yatağa oturup dudaklarını alnıma bastırdı. Gülümsüyordu. Konuşacaklarımızla çok ilgilendiğini düşünmeme bu gülüş engel oluyordu.
“Konuşalım baharım. Çok seviyorum seni.”
İkinci cümlesini kurduktan sonra sırıtmaya başlayarak iç çekti ve elimi tekrar dudağına götürdü. Ben bu sırada sözlerime başlamıştım.
“Alper…” Onun adını duyduğu an öpüşlerini sonlandırdı ve yüzüme sert bir ifadeyle bakınmaya başladı. “Gerçekten… Yaşıyor mu?”
Öfkeli bir nefes vererek dudaklarını birbirine bastırıp başını sertçe salladı ve aynı sertlikte elimi bıraktı.
“Yaşıyor.” Elini yumruk yaparak devam etti. “Anasını s*ktim dün gece o(ç)’un! K*rılmadık kemiği kalmadı.”
Bakışlarımı boşluğa çevirerek kaşlarımı çattım. Alper yaşıyordu. Nasıl yaşayabilirdi? Kendi ellerimle defalarca kez toprağına sarılmıştım. V*rulmuştu. O an oradaydım ben. Nasıl gerçek olabilirdi tüm bunlar? Aklım almıyordu.
“Nasıl…”
Alparslan öfkeli bir tınıyla sözlerimi devraldığında kendinden oldukça emindi.
“O p*ç Dağhan’a çalışıyormuş. En başından planlamışlar Hazan. Senin hamile olduğunu öğrendiği gün aramış Dağhan’ı.”
Ağzımı hafifçe aralayarak mırıldandığımda dudaklarımda yoğun bir sızı vardı. O sızı boynumdan tüm bedenime yayılmaya başladığında zihnim maziye dalmıştı. Ben ona hamile olduğumu söylememiştim. K*namam olduğu için Nare söylemiş. Uyandığımda zaten bir klinikteydim ve Alper her şeyi biliyordu.
“Zaten ben anlamıştım bir b*kluk olduğunu. Anladım da a*ına k*yayım aklıma bu nereden gelsin? Tuğrul itine k*lunu k*rdığım gece ‘Hazan benim namusum, ona bir daha el kaldırma.’ Demiştim. Birlikte olduğumuzu o gün öğrenip delirmesine imkan yoktu ki gülüm.”
Bakışlarımı anlık olarak ona çevirip yere eğdim. Benim bundan haberim yoktu. Tuğrul’a ilişkimizi söylemişti. Üstelik bunu aylar öncesinden yapmıştı ve benim bunların hiçbirinden haberim yoktu.
Derin bir nefes vererek devam ettiğinde ben daha sözlerinin başından uğradığım şok bombardımanı nedeniyle başımı yerden kaldıramamıştım.
“Alper iti yalan söylemiş. Demişti ya? Ben güya Tuğrul’a ‘Kızınla yatıyorum.’ Demişim. Ha o işte yalanmış.”
Derin bir nefes vererek elimi tekrar ellerinin arasına aldı.
“Tuğrul’u da alacağım.” Refleksle yüzüne bakındığımda sürüyordu sözleri. “Hiç öyle Nare’yi bahane etme bana. Ne Nare’ye ne sana babalık yaptığı mı var or*sğu ç*cuğunun? Nare geldi bu sabah, sen uyurken. Baban dershane parasını ödememiş. Kızın geçen sene gittiği dershanenin parasını ödememiş y*vşak! Ben ödedim.”
Son cümlesiyle başını eğdiğinde bunu böbürlenmek için söylemediği anlaşılıyordu. Sıkıntıyla soluyarak devam etti.
“Bizim hayatımızı mahvetmiş. Senin benim sevdiğim kadın olduğunu zaten biliyordu. Kenan da biliyordu.”
Ellerimi ondan kurtararak dalgınlığıma son verip sesimin tınısını yükselttim. İkisine de anlatmıştı ama bana söyleme gereği duymamıştı. Taşlar zihnimde şimdi yerine oturuyordu. Zira Kenan bana d*kunmaya çalıştığı gün onun adını zikretmişti. Ben de aptal gibi öğrendi diye korkmuştum.
“Madem böyle bir şey yaptın, bana niye söylemedin? Ben bunları yıllar sonra öğreniyorum. Neden, Neden ya neden!”
Alparslan benden sonra hiç nefes almaya izin vermeyecek bir sürede konuşmayı devraldı.
“Benden korkma diye anlatmadım. Baban benden çekindiği için sana el kaldırmayı bırakırsa yani bunu bilirsen benim de…”
Sözlerini başımı öfkeyle sallayarak tamamladım. “Tabii ya, tüm mesele bu! Sen bana Tetikçi olduğunu söylememiştin ya, anlarım diye korktun.”
Alparslan öne atıldığında öfkem her bir zerremin titremesine neden oluyordu.
“Hazan…”
Elimi ona doğru uzatarak susmasını sağladığımda içime dolan öfke gözlerimden dahi okunuyordu. Masum değildi. Benden gerçek kimliğini saklamıştı. Bana tercih hakkı sunmamıştı. Bu halde olmamızda onun da payı vardı.
“Kes sesini Tufanlı! Kendini aklamak için bir s*kim söylersen kalkar giderim buradan!”
Ellerini ellerime yaslamaya çalışarak onayladı beni.
“Tamam…Tamam-“
Elini iterek reddettim onu ve sağ işaret parmağıma tehdit pozisyonunu vererek kaşlarımı çattım. Ardından derin ve sıkıntılı bir soluk verdiğimde ifadem sertlik doluydu.
“Tamam değil. Asla da tamam olmayacak! Her şey burada başlıyor işte! Sen karşıma çıkıp adam gibi bana deseydin-“
Bu kez elini havalandırarak susmayı sağlayan kişi o oldu. Diğer eli de yumruk olmuştu ve sesi nadiren duyduğum en öfkeli halindeydi. Bakışlarını da bana göstermiyordu. Başını sola çevirmişti.
“Sus Hazan, tamamlama o cümleyi!”
Kıkırdayarak dudaklarımı yaladım ve başımla kendi kendimi onayladım. Bu sırada o bana bakmayı reddediyordu. Alınmıştı. Belki adam gibi dememe belki de mevzuyu ona çevirmeme alınmıştı.
“Neden tamamlamayacakmışım? Suçlu olduğun için mi? Tabii…Alper’in ya da Tuğrul’un suçlarını konuşmak istiyordun sen. Senin hatan yüzüne vurulunca sinirlenirsin.”
Elini sertçe yatağa vurarak bakışlarını bana çevirdiğinde gözleri koyulaşmıştı. Lakin esas dikkatimi çeken bu olmadı. Yatağa vurmasına ve sinirlenmesine rağmen ondan korkmuyordum. Bunu tam şu an fark ettim.
“Sus Hazan! Bin defa dedim sana. Yine diyorum. Köpek gibi aşığım sana! Kim olduğumu söylesem bana bir şans bile vermezdin. Beni sevmezdin. Başka çarem yoktu. Zerre kadar da pişman değilim. Ben sana gerçek Alparslan’ı gösterdim. Bir tek sana gösterdim. Herkes beni sırf Kürşat’ın oğluyum diye kötü bilirken bir sen merhametimi, sevgimi gördün.”
Derin bir nefes vererek devam ettiğinde gözleri dolmuştu. Bu doluluk belki öfkeden belki de duygudandı. Bilmiyordum. Zira gözlerine o ayrımı yapacak kadar uzun bakamamıştım.
“Ben seni gerçekten sevdim. Söyleyemedim. Niye anlamıyorsun gülüm? Niye görmüyorsun sevgimi! Mecburdum diyorum sana! Bilsen istemezdin beni diyorum!”
Başımı yatağa yaslayarak ellerimi önümde birleştirdim ve öfke dolu ama rahat bir tınıda onun sözlerini kendi açımdan sürdürdüm.
“Doğru, istemezdim. Sen benim seni seçme hakkımı elimden aldın. Alya… Senin benden sakladığın o kimliğin yüzünden kaçırılmadı mı? Hâlâ ne yüzle kendini savunuyorsun sen bana?”
Sözlerime karşın bir süre hiç konuşmadan gözlerime baktı. Bakışında gördüğüm şey benim bakışlarımda aradıklarıydı. Sözlerimin aksini arıyordu. Bunu ona gerçekten söylememiş olmamı dileyerek konuşuyordu. Sesi çatallaşmıştı. Gözlerindeki doluluk ise artık sahiden duygudandı.
“Benim yüzümden değil… Yani… Tek suçlu ben değilim. Abim…” Sıkıntıyla soluyarak başını eğdi. “Alper Elif için kaçırmış onu. Kaçıran adamlar Alper’in adamıymış. Dayı’yı da onlar kaçırmış.”
Yüzüne anlamaz bir ifadeyle bakındığımda titreyen sesiyle konuşmaya devam ediyordu.
“İstersen… Yani benim hakkımda böyle düşünüyorsan baharım… Bir süre görmem sizi. Hatta hiç… İstersen…”
Sıkıntıyla soluyarak onun eksiltili cümlelerine son verdim. Neyden söz ettiğini anlamam gerekiyordu.
“Elif’le ne alakası var? Güliz bir şeyler söylemişti, onlar ne? Sen benden… Ne saklıyorsun Alparslan?”
Tekrar yutkunarak ellerini yumruk yaptı. Sesinde pes eden bir tını vardı.
“Yine anlamayacaksın beni. Kız, bağır, d*v… Senin canın sağ olsun gülüm.” Soluğuyla paralel başladı konuşmaya. “Alper’le Seçil öz kardeş değiller. Seçil Şükran’ın yani…” bakışı anlık olarak beni buldu. “Teyzenin kızı.”
Beynimde bir yerde küçük bir pıhtı attı. O pıhtı beynimden boğazıma dek önüne kattığı her şeyi içine aldı ve bir yumru oluşturdu. O yumru ise boğazımın altına inerken sertleşerek kesici bir alete dönüştü. Geçtiği her yeri kanattı. O k*nları yutkunuşumda ağzımda hissettim sonra.
Yaşadığım şok dolu acının tek tarifi bu sözler oldu. Ne saçmalıyordu? Şükran teyze… Annemin arkadaşı… Teyzem…
Çok saçmaydı hepsi. Gerçek olmaması gerekecek kadar çok saçmaydı.
“Ne…”
Yutkunarak iç çektiğimde Alparslan onaylar bir mırıltı ile doğruladı beni.
“Doğru. Annenin annesi deden ö*dükten sonra kaçmış. İstanbul’da bir adamla evlenmiş. Yani anneleri aynı sadece. Annen o eve taşınıp arkadaş olduktan sonra öğrenmiş kardeş olduklarını.”
Ağzımı daha çok aralayarak kaşlarımı çattığımda zihnimde tonlarca soru vardı. Ne demek oluyordu bunlar? Şükran teyze benim teyzemse bu neden saklanmıştı?
“Neden…” derin bir nefesle paralel saçlarımın arasına ellerimi daldırdım. “Ben neden bilmiyorum bunu? Alparslan… Ne saçmalıyorsun, bunlar ne demek oluyor?”
Başını bana çevirmeden ellerini birbirine doladı ve iç çekti.
“Ben senden bunları saklamak zorundaydım güzelim. Tek derdim üzülmemendi. Bilsen bir şey değişmeyecekti çünkü. Yengemi görme, görüp de tanıma diye çok kıvrandım.”
Hızla öne atılarak konuştuğumda onun sözleri kırgın bir tınıyla bana işittiriliyordu. Ben sorumun cevabını duymak istediğimden ona karşı bu kadar sert yaklaşıyordum.
“Soruma cevap ver!”
Gözlerini sıkı sıkı kapatıp açarak tebessüm etti. Ardından iç çektiğinde canının acıdığı hayli belli oluyordu.
“Babanla teyzenin ilişkisi varmış. Hatta annen… Biliyormuş bunu.”
Duyduklarıma karşın önce ağzımı aralayarak başımı havalandırdım. Lakin aldığım soluk içimi soğutmaya yetmedi. Acımı önemsemeden ayağa kalktığımda iki elim birden başımdaydı ve derin derin nefesler alıp veriyordum. Doğru muydu tüm bunlar? Nasıl doğruydu, neden doğruydu? Anlamıyordum. S*ktiğimin aklı ne zaman bir şeyi tam anladı ki zaten? Soluklarım odada sesli bir şekilde yankılandığında Alparslan ayağa kalkarak elleriyle yüzümü avuçladı ve alnımdan öptü.
“Özür dilerim baharım. Özür dilerim…”
Bedenimi geriye çekerek sağ elime yeniden tehdit pozisyonunu verdim. Gözlerim yanıyordu. Acıdan gözlerim kavruluyordu.
Anne…
Sen sırtına kaç ton acı yükleyerek uçtun cennete?
“Dokunma… Dokunma çek ellerini!”
Ellerini teslim olur vaziyette havalandırarak gözlerini kapatıp açtı. Güven vermeye çalışıyordu bana. Yapamasa da en azından deniyordu bunu.
“Tamam güzelim. Tamam…”
Omuz silkerek kaşlarımı daha çok çattım. Bu sırada içimden binlerce düşünce aynı anda geçiyordu. Zihnim yeniden bulanıyordu. Hepsi o kadar saçmaydı ki…
Ne yaşıyordum ben? Bu ne saçma ve adaletsiz bir hayattı böyle! Herkesin ak olduğu dünyada farklılıklarıyla karanlığı sevdiren ama dışlanan bir günahsız mıydım şimdi de?
“Güzelim deme bana! Sakladığın ne varsa anlat Tufanlı!” ellerimi saçlarıma daldırarak titreyen dizime rağmen sürdürdüm sözlerimi. “Anlat ben… Ben kafayı yiyeceğim! ANLAT!”
Alparslan bana doğru bir adım attı. Gözlerime bakıyordu. Hareleri oldukça çok doluydu lakin üstümden çekmiyordu onları. Saklamıyordu.
“Tamam… Anlatacağım.” Derin bir nefes vererek devam etti. “Ben bunları Alper’den öğrenmiştim. Seçil… Yani güneş… Alper’in ablası. Abimle ilkokuldan beri birliktelerdi. Alper’le de öyle tanıştık. Arkadaş olduk. O Güliz’e aşık olana kadar aramız iyiydi de-“
Şaşkınlıkla ağzımı araladığımda kaşlarım da tekrardan çatılmıştı ve ellerim belime ulaşmıştı.
“Güliz?”
Alparslan başını sallayarak onayladı beni. “Evet baharım. Alper onu seviyordu. Ben o sıra Dağhan’la konuşuyordum. Yani bu olaylar olduğunda düşman değildik. Dağhan Güliz’i seviyor diye uyardım. Dinlemedi or*spu ç*cuğu! Ben de d*vüp babasının önüne attım.”
Başımı sıkı sıkıya tutarak tekrar yatağa çöktüm. Duyduğum her şey zihnime yük olmuştu. Dağhan demek ki eskiden beri sevdalıydı ona. Alper de Güliz’i seviyordu. Seçil… Güneş… Elif… Teyzem…
Başıma iki elimle birden vurmaya başladığımda hem duyduklarımın isyanı hem de onları tam olarak anlayamamanın yükleri içimdeydi.
“ANLAMIYORUM! NE SAÇMALIYORSUN SEN YA? NE DEMEK TÜM BUNLAR ALPARSLAN! ANNEMLE… ŞÜKRAN TEYZEYLE NE ALAKASI VAR? KIZIMLA NE ALAKASI VAR?”
Alparslan önümde diz çökerek beni telkin etmeye çalıştı ama başaramadı. Zira o dizilerini kırdığı an ayağa kalkarak odanın içinde volta atmaya başladım. Zihnimdeki düşünceler yankılanıyordu.
“Hazan…”
Ellerimi havalandırarak susmasını işaret verdim ama o beni dinlemedi.
“Güzelim-“
Bu nedenle sözleriyle paralel ona patladım. Sesim o kadar yüksek çıktı ki Alparslan odada yalnız olmamıza rağmen etrafa baktı.
“SUS! KONUŞMA!”
Yutkunup bana doğru adımladığında volta atan adımlarım maalesef onun bedenine çarpmıştı. Alparslan iki kolumu birden sıkıca kavrayıp ona bakmamı sağladı. Bu sırada benim gözlerim dolmuştu. Şu an fark ediyordum bunu. Zihnim hayli meşguldü ki bedenimin düştüğü durumla ilgilenememişti.
“Yapma gülüm. Ben bağırayım senin yerine. Söyle… Ne söylemek istiyorsan ben söyleyeyim ama yorma kendini.” Bir elini saçlarıma atarak onları geriye atıp devam etti. “Sakin olman ve dinlenmen lazım. Hem… Kızımız gelecek şimdi.”
Başımı olumsuz anlamda salladığımda sözlerimin muhatabı sakin kalma mevzusuydu. Yapamazdım bunu. Sakin kalmamı bekleyemezdi. Nasıl yapacaktım ben bunu? Nasıl mümkün olacaktı?
“Hayır… Alparslan-“
Ellerini bu kez yanaklarıma yaslayarak devam etti. “Şşş…” alnımı öptüğünde sesi daha yumuşak bir tınıdaydı. “Kendini hırpalamayı bırakmazsan hiçbir şey anlatmam.”
Omuz silkerek iç çektiğimde yatağa oturmamı sağlıyordu. Bilmem lazımdı. Anlatacaktı. Bunun artık dönüşü yoktu. bir şeyler olmuştu ve o şeyler benim hayatımı, kızımın hayatını mahvetmişti. Kaderin bileğime taktığı bu prangaları işitmek benim hakkımdı.
“Tamam… Sakinim, anlat.”
Yutkunarak başını olumlu anlamda salladı. Ardından dudaklarımı ısırdığımda bunu acıdan yaptığımın da dudağımın acısını duymadığımın da farkında değildim. Alparslan ise derin bir nefes vererek ellerimi tutup devam etti. Az önce söylediğim onca sözü yutmuştu. Ne yaparsam yapayım affediyordu ve bunun için benim çabalamama gerek dahi kalmıyordu.
“O it anlattı işte bana bunları. Anneni hem Şevval’le hem de Tey… İşte o kadınla aldatmış.”
Ben donup kalarak boşluğa bakındım. Alparslan ise tek nefeste konuşmaya ant içmiş gibi devam etti.
“Güneş’i yani Seçil’i abime vermiyorlardı. Ben Alper’i d*vüp önlerine attım ya? Ahmet de boş durmadı. Babam da verdi cevabını. Sonra işte husumet çıktı. Olan abimle yengeme oldu. Gizli gizli görüşmeye başladılar. Sonra bir gün…” sıkıntıyla soluyarak ellerimi hazırlamak ister gibi sıkı sıkıya tuttu. “Seçil abla eve gelmiş. Geceymiş… Annesini görmüş evde… Tuğrul’la beraber…” devamı için beni hazırlamak ister gibi ellerimi bırakarak sarılmaya başladı. “Seçil onları o halde görünce apar topar çıkmış evden. Bize geldi. Gece geçti saat. Şükran teyze kızının arkasından koşup merdivenden yuvarlanmış. Bu yüzden felç geçirdi.”
Gözlerimi sıkı sıkı yumarak sessizce ağlamaya başladığımda bunu neden yaptığımdan haberim bile yoktu. Teyzem vardı benim. Küçükken her sabah saçımı örüp karnımı doyurduğu için minnet duyduğum kadın benim teyzemdi. Lakin yedirdiği o tüm kekler, yemekler bana zehirmiş. Annemin eceli o afiyetle yediğim yemekleri yapan ellerde saklıymış. Canım çok yanıyor. Bunların gerçek olmamasını dileyecek ama bunu yapamayacak kadar çaresiz bir yangın bu.
“Yani senin bildiğin kısmın birazı doğru baharım. Seçil sevdiği adama kaçtı o gece ama istediği için değil, mecbur kaldığı için. Annesini o halde görünce hem onun yüzüne bakamamaktan hem de babasından gizlemekten korkmuş. Aynı hafta evlendiler abimle. Adını değiştirdi. Abim güneşim diye severdi onu hep. Güneş koydular adını. Or*spu ç*cuğu Dante de o yüzden güneşim diyor.”
Ona sıkı sıkıya sarılarak dudaklarımı yaladığımda daha fazlasını duyacak takatim yoktu. Bunların gerçek olması kadar Alparslan’ın benden saklaması da yakmıştı canımı. Nasıl yapardı? Korumak istemişti belki ama bu nasıl bir korumaktır ki benim hayatımın en önemli olayları onun iki dudağının arasında saklı.
Zihnim evladımın varlığı ile bir nebze de olsa huzur bulmuştu. Lakin şimdi anlıyorum. Bu huzuru bozacak olan şey geçmişim.
Ben Hazan Kandemir. Soyadımı seçerken kanı ve demiri kelime anlamlarıyla düşünmedim. Lakin şimdi anlıyorum ki kanımdan gelenlerin kalbimi bir demir gibi sertleştireceğini bu adı kendime layık gördüğüm gün kendi ellerimle seçtim.
Şimdi yanımda bir zamanlar aşkından kafayı yediğim adam var. Yıllardır hasretini çektiğim evladım artık sadece kalbimde değil, dizimin dibinde. Ancak acım da gözyaşım da güç savaşım da son bulmadı, bulmayacak.
Hayatımın bu yeni döneminde gözyaşlarım k*nla yıkanacak.
Bölüm sonu…
Yeni bölümden hepinize merhaba güzelliklerim🤍🤍🤍
Öncelikle belirtmek istiyorum ki bölüm çok çok uzun olduğu ve tamamını bitiremediğim için iki part halinde yayınlamaya karar verdim🥹🥹
Sizleri çok özledim🥹🫶🏻🫶🏻🫶🏻
Kitabımı ve kitabımla ilgili konuşmayı da özledim ama esas bahsetmek istediğim şey bu değil. Zira çok kısa bir süre önce masum canlarımızı yitirdik. Küçücük çocuklarımız eğitim alması gereken ‘yuva’ bildikleri okullarında canlarını yitirdi.
Ben bu olaydan sonra bölümü yeniden yazmaya başladım. Aslında bitmeme nedeni de biraz bu. Çünkü istiyorum ki bir yazar olarak bu tarz olaylara tepki çekip insanlarda bilinç oluşturabileyim
Çokça üzgünüm çokça da kırgın hissediyorum
Umarım masumlarımızın aramızdan ayrılmadığı günlerde bölümler okuruz🫶🏻
Bu sahne bu kadardı sanmayın olur mu güzel kızlarım🥹 sahnenin devamı var. Hatta devamında çok daha heyecanlı şeyler olacak.👀👀👀
Korte İnfial’in İnfial ve Korte’den farkı olayların çok daha karmaşık olması. Eminim ki Alparslan’ın sözleri hepinizin kafasını kurcaladı. Bilmediğiniz öyle çok şey var ki…
Güzelliklerim hepsini yavaş yavaş, zamanla öğreneceğiz🩷 Ancak bilmenizi istiyorum çok ağır şeyler de okuyacağız. Grift serisinin özelliği bu zaten. Her şey hem çok karmaşık hem de dramatik🤧
Neyse lafı çok uzatmak istemiyorum güzelliklerim❤️🔥 Sizlerden tek isteğim yitirdiğimiz canları unutmamanız. Çocuklar yazarınızın bam teli. Kalbimi açıp hissettiklerimi göstermek istiyorum size
Bir de küçük bir isteğim daha var sizlerden🥹🥹🥹
Dün gece neredeyse hiç uyumadan son sahneyi yazdım. Benim bu süreçteki tek motivasyonum yorumlarınız. Lütfen bölüm ve kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve hislerinizi yazarınızdan esirgemeyin yoğunluktan çoğuna cevap veremiyorum ama hepsini okuyorum. Tek bir yorum görmenin bile beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsiniz😭😭😭😭
Haftaya yeni bölümde görüşene dek lütfen kendinize çok çok iyi bakın, sizi çokça seviyorum🥹🫶🏻🫶🏻🫶🏻🫶🏻🤍🤍🤍🤍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 17.47k Okunma |
1.01k Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |