18. Bölüm

Sirayet

Sude ben
sudenoloji

Satır arası yorum yapıp yıldıza basarak desteğinizi gösterirseniz çok mutlu olurum güzelliklerim♡♡♡

 

Keyifli okumalar !

 

18. SİRAYET

 

                                 🔥

 

Güç...

 

Gücü neyle ve nasıl tanımladığımız hakkında çok uzun süre düşündüm. Gücün nasıl bir kavram olduğunu düşündüm önce. Ardından gücün nasıl hissettirdiğini. O kadar geniş ve o kadar sınırsız ki düşündükçe daha çok derine indim. Güç dediğimde eskiden aklıma para gelirdi. Bir zamanlar kalbimi verdiğim adamı güçlü ve kudretli biri olarak bilirken gücün bendeki yeri ve tanımı buydu. Oysaki şimdi güç benim için çok daha geniş ve kapsamlı bir anlam ifade ediyor. Zira artık biliyorum ki asıl güç yüreğin yükünü sırtlayabilmektir. O yükü bıkmadan usanmadan içinde ve omzunda taşıyarak varlığına alışabilmektir. Asıl güç bütün bunları yaparken gücünü de gücünü sana sağlayan acını da gizleyebilmektir. Esasen bu kanıya düşünerek varmadım. Yaşayıp deneyimleyerek elde ettiğim sonuçları düşünerek beynime aktardım. Asıl güç benim evladımın hasretini ve bir masumun canının vicdanını yüreğimde taşımamdı. Asıl olan ve hatta en büyük güç ise şu dünya üzerinde bir insanın deneyimleyebileceği en büyük , en güçlü acıya göğüs gerip yaşarken öldüğü halde nefes almaya devam eden bir annenin yaşadığı güçtü. Gücün bendeki daha doğrusu benim hayatımdaki yeri ise tam olarak buydu. Anlamı bunun çok daha fazlasını tanımlasa da benim dünyamdaki güç bu kadarıyla sınırlıydı. Paranın, fiziksel kuvvetin ve hatta güçlü bağlantıların sağladığı güç bana yalnızca insanların gözünü boyayan yalancı bir his gibi geliyordu. Çünkü bu üç güç türünün ortak noktası üçünün de neticesinde hissedilen hissin kibir olmasıydı. Nüfuzlu bir adamın sırf parası sayesinde dize getirdiği insanların karşısında kibirlenmesi, kaslı bir erkeğin ondan daha çelimsiz olan bir adamı bir kadını etkilemek için dövmesi sonucunda ise kibirli bir güç hissetmesi ve son olarak en tepede bulunan adamlara sağladığı bağlantılar sayesinde erişip buna sığınarak etrafındaki insanlara kibir saçan bir lüzumsuz bu üç hissin yalnızca benim aklıma gelen ilk örnekleri.

 

Kibre karşı samimiyetsiz ve şeytansı olduğu için beslediğim olumsuz ve nefret dolu hisler var. İşte bu yüzden gücün yalnızca insanın yüreğinde yük olan acıyı sırtlayan kısmını seviyorum. Hatta üç yıldan uzun süredir bunu yaşıyorum.

 

Yaşadığım güç ve gücümün en büyük dayanağı bugün beni yeniden uyandırarak ayağa kaldırdı. Hatta yetmedi gecenin bir vakti içimdeki güç geçirdiğim yoğun ve yorucu günün yorgunluğunu bile hissettirmeden uykularımı kaçırarak beni buraya , onun evine getirdi. Alparslan ve onun hayatı hakkında her gün bıkmadan usanmadan araştırma yapıyorum ve hatta onu takip ettiriyorum. Sık sık takip edildiğini fark ederek izini kaybettirse de işinde gerçekten uzman kişilerle çalışarak onu imkanlar dahilinde olabildiğince uzun süre izliyorum. Şu an ki durağım bu takipler neticesinde bulunduğum ev. Onun ıssız bir mahallede gözlerden uzak bir köşeye demir kalkanlarla yaptırdığı o görkemli ev. Yalnızca geceleri buraya geliyor. Çoğunlukla yalnız olsa da bazen beraberinde en yakın adamı Toygar da oluyor.

 

Tahminimce burası onun dinlenip planlarını düşündüğü evi. Ailesi daha doğrusu yeğeni ile yaşadığı evde iş hakkında çalışmalar yapmayacağını bilecek kadar tanıyorum onu. Bu sebepten şu an bu evin içindeyim. İz arıyorum. Kızıma dair tek bir belge, tek bir kanıt...

 

İçimde taşıdığım acının yükü aylardır evladıma dair tek bir izi bile bulamadan boşa kulaç atmam neticesinde betonlaşarak bütün bedenimi kapladı. Kaç gecedir ilaç almama rağmen uyuyamadım, kaç gündür ağzıma tek lokma dahi süremedim, gözlerimden akan yaşlar ne zaman tükendi ve göz bebeklerimi kuruttu ? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey biraz daha bu şekilde yaşarsam eğer içimdeki acının öfkeme sığınarak koruduğum aklımı yitirmeme sebep olacağı. O yüzden şu an burada , bu evin içinde elimdeki silahı sıkı sıkıya tutarak karanlıkta ilerliyorum. Bir ay oldu. Koskoca bir aydır Dağhan ile Alparslan'a karşı yapacağımız hamle üzerine çalışıyoruz ama yetmiyor. Onun bütün servetini yıksam da, en büyük düşmanıyla bir olup canını da alsam yetmeyecek. Evladımın kokusuna bir milim yaklaşmadıkça ilerleyecek ve bu nefrete sığınacak gücüm yok. Çok uzun süre sonra ilk kez tıkandığımı ve tükenme noktasına geldiğimi hissediyorum. Bunun en büyük nedeni ise artık evladımın kıyafetlerinde hatta pudrasında bile kokusunu hissedemiyor oluşum. Bu benim içimdeki nefretin sağladığı aklı dahi yitirtecek kadar büyük ve ağır. Dayanamıyorum.

 

Sırf bu sebepten şu an yürürken adımlarıma dikkat edip etrafı incelerken bile yalpalıyorum. Evden çıkmadan önce sıkı sıkıya sarıp kokladığım kızımın beresinden alamadığım kokuyu içime çektiğim her nefeste arıyorum. Bu ise aldığım nefeslerin kesik ve acı dolu olmasını sağlıyor. Gözlerimdeki buğu yerini zar zor toparladığım aklımın bana sunduğu nefrete bıraktı. Şu an gözlerimde nefret ve bedenimin geri kalan her zerresinde acı var. İçli bir nefes vererek sakin adımlarla merdivenlerden çıktığım esnada adımlarımda dikkat ediyorum çünkü her yer karanlık ve sadece ayın ışığının sayesinde önümü görüyorum.

 

Dudaklarımda dilimi gezdirirken yavaş ve temkinli adımlarla üst kattaki odalara ilerledim. Etraf hayli sessiz. Hafta içinde olduğumuz için ve saat gece yarısını geçtiği için Alparslan bu saatten sonra eve gelmez diye düşünerek gelmeye karar verdim. Öyle de oldu. Ev bomboş ve sessiz. Etrafta koruma dahi yok. Zaten izlemlerimize göre buraya hep tek başına geliyor. Yanında tek bir koruma bile olmadan kalkanlarından sıyrılarak giriyor bu eve.

 

Açtığım ilk odanın içinde yatak ve gardırop vardı. Kapıyı yavaşça kapatırken hedefim önce çalışma odasına ardından burada geçirdiği gecelerde uyuduğu odaydı. Tahminimce o oda bu oda değildi çünkü yatak odası açık renklerden oluşuyordu. Alparslan bu tarz renklerin bulunduğu ortamlardan çok haz etmez hatta özellikle beyaz ve bej ağırlıklı ortamlarda bir ilizyonun içinde olduğunu düşündüğünü söylerdi. Bu yüzden bu odayı direkt es geçerek ikinci odanın kapısını yavaşça açtım. Yine en az diğeri kadar çok ışık bu odaya da düşüyordu ve odanın içi boştu. Sıkıntılı bir nefes vererek diğer odanın kapısını açtığımda ciğerlerime çok tanıdık bir koku doldu.

 

Onun parfümü kokuyordu odanın içi. Sıkıntılı bir nefes daha vererek burnumu kıvırarak ay ışığının izin verdiği ölçüde odada bakışlarımı gezindirdim. Burası çalışma odası olmalıydı. Ortada geniş bir masa ve sandalye vardı. Onun dışında köşede büyük bir kitaplık vardı. Sıkıntılı nefesime biraz rahatlama düşerken kapıyı yavaşça kapatarak silahı pantolonumun kenarına sıkıştırdım. Ardından telefonun ışığını açarak sakin ve temkinli adımlarla önce pencereye yaklaştım. Dışarıyı son bir kez kontrol ettim bu esnada. Bıraktığım gibi kimse yoktu.

 

Ardından yavaşça siyah stor perdeleri çekiştirerek bakışlarımı odada gezdirdim. Siyahın hâkim olduğu bir odaydı. Yani onu yansıtıyordu burası. İçli bir nefes vererek masaya yaklaştım. Masanın üstü boştu. Yalnızca köşede kalemlerin olduğu bir kutu vardı. Onun haricinde hiçbir eşya yoktu ancak tozlu da değildi. Yani çok kısa bir süre önce burada çalışmıştı ve bu iyiye işaretti. Bakışlarımı masada gezdirmeye devam ederken köşede masaya bağlı bir çekmece gördüm. Vakit kaybetmeden oraya ilerleyerek çekmeceyi açtığımda içinde bir kağıt yığını olduğunu fark ettim. Hepsini alarak masaya yığdığımda telefonu yüzüstü masaya bırakarak ışığın odada dağılmasını sağladım. Ardından kağıtları karıştırmaya başladım. En üstteki kağıtta ve onun altındaki üç beş kağıtta şirketlerinden biriyle alakalı dokümanlar vardı. Onları bir kenara ayırarak alttaki kağıtlara baktım. Kağıtların birinin üzerinde el yazısıyla yazılmış birkaç not gördüğümde kaşlarım şüphe ile çatıldı. Sıkıntılı bir nefes vererek notlarda göz gezdirdim. Bu onun el yazısıydı.

 

A.S 12.02.2020

 

İran'dan aldığı kaçakları Türkiye sınırından Rusya'ya oradan da Amerika'ya gönderecek.

 

????????

 

Asıl Patron ?

 

Sancar -> Kurşun

 

*RUSYA*

 

Tuttuğum kağıtta yazılı olan notları tekrar tekrar okurken ellerim titriyordu ve kaşlarımdaki çatık, meraklı ifade sürüyordu. Derin ve sıkıntılı bir nefes vererek kağıdın arkasını çevirdiğimde tek bir çizik dahi olmadığını gördüm. Ardından hızla kağıdı katlayarak cebime sıkıştırdım. Bunu daha sonra halledecektim. Şu an vakit kaybetmektense diğer kağıtları incelemek için işe koyuldum.

 

Diğer kağıtlarda da çeşitli evraklar vardı. Hızla hepsine göz gezdirdikten sonra kesik kesik soluyarak son kağıda geldim. Yine bir el yazısı karşıladı beni ancak bu kez yazılanlar aklımda bir soru işareti oluşturmak yerine gözlerime tanıdık bir anıyı serdi.

 

27520 SIERRA HWY

 

CANYON COUNTRY CA 91351-2962

 

USA

 

Birkaç kez gözlerimi kırpıştırarak kesik kesik soluyup yazıyı tekrar tekrar okudum. Bu evimin adresiydi. Alper ve benim evimin... Kızımın evinin...

 

Yazı oldukça karışık ve okunması güç bir şekilde yazılmıştı. Altındaki satırda ise yine en az diğeri kadar okunması güç bir yazı vardı. Az önce okuduğum nottaki yazı ona aitti. Çok rahat bir şekilde seçebilmiştim ama bu yazı onun düzgün ve biçili yazısından uzaktı. Yalnızca harflerin yazım şekli onun yazısına benziyordu. Alttaki yazıyı okuduğumda derince yutkunarak yeniden gözlerimi kırpıştırdım.

 

Alya 

 

15.08.2022

 

05.11.2021

 

10.09.2021

 

55 gün...

 

Yazılanlara anlam veremesem de yine tanıdık gelen bir tarih vardı. Kızımın kimlikteki doğum tarihiydi en üstteki. Onu anımsadığım an öfkeyle sıkıntılı bir nefes verip dişlerimi birbirine bastırdım. Ardından alttaki tarihlerin anlamını sorgulamak için kısa bir an göz gezdirsem de daha fazla oyalanmak istemeyerek derin bir nefes verip bu kağıdı da cebime koydum. Diğer kağıtları özenle aldığım gibi çekmeceye bıraktıktan sonra diğer çekmeceyi açtım. Kaşlarım şüphe ile havalanırken yüzümü buruşturarak gördüğüm şeyin gerçekliğini sorguladım.

 

Parmak ucumla elime aldığımda gerçekten çekmeceye böyle bir şeyi koymuş olduğuna emin olarak yüzümü daha çok buruşturdum. Kırmızı bir tangaydı bu. Yırtılmıştı üstelik. Hatta paramparça olmuş bile diyebilirim çünkü tülden oluşan kısmı tamamen parçalanmış haldeydi. Elimin ucunda çevirdiğimde arkasında küçük beyaz bir leke görerek yüzümü daha çok buruşturup kusmamak için nefesimi tuttum. Ardından aldığım gibi geri çekmeceye bıraktım. Birkaç parça iç çamaşırı daha vardı bu çekmecede. Biri kırmızı biri mavi hatta biri beyaz renkteydi. Hepsi tangaydı ve hepsi de benzer vaziyette yırtıktı. Üstelik birinin üstü tamamen lekelenmişti. Ağzıma gelen kusmuğumu zar zor yutkunarak itelediğim esnada çekmeceyi hızla kapattım. Tam elimi kulptan çektiğim sırada ise içimde değişik bir şüphe belirdi. Bir kaşım havalanırken çekmeceyi yeniden açtım. Bakışlarım içime şüpheyi düşüren tangaya kaydı. Çiçekli ve kan kırmızısı dantelli bir tangaydı, Alparslan'ın kendi doğum günü için kendisine hediye olacağını düşünerek aldığı o tanga... Aynısıydı ya da o tanganın ta kendisiydi. Yutkunarak içli bir nefes verdiğimde dişlerim titriyordu. Bu iç çamaşırlarının hepsi baktıkça içimde tanıdık görüntüler yarattı çünkü. Hepsi tanıdık geliyordu gözüme. Beynimi o çamaşırların ahvalini düşünmemesi için zorlasam da istemsiz olarak gözüme birkaç an geldiğinde gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak dudaklarımı dişledim. Saçlarımı geriye atarak çekmeceyi hızla kapattığımda ise birkaç küfür mırıldanarak geriye yaslandım.

 

Bu esnada derin derin nefesler vererek gördüklerimi sindirmeye ve kağıtlardaki notları anlamaya çalışıyordum. Öfkem katlanarak artarken derin derin soluk alarak içimden ona kadar saymaya başladım. Öfkem yine hiç olmadığı kadar çok artıyor ve beni kendimden geçiriyordu.

 

Dişlerimin gıcırtısını hissedecek kadar çok ve derin bir öfke duyarak yaslandığım duvara daha da çok sinip nefes almaya devam ettim. Bu esnada biraz sakinleşmeyi başardım ve sıkı sıkıya yumduğum gözlerimi açarak saçlarımı ardıma atıp etrafa bakındım. Yeni hedefim kitaplıktı. Belki o araya saklanmış bir kasa ya da kitapların arasında bir not bulma umuduyla o yöne doğru ilerledim. Bakışlarımla kasa için bir çıkıntı aradığım esnada ise küçük bir ses duydum.

 

Belli belirsiz bir tıkırtı. Belki uzaktan gelen bir adım sesi ya da en iyi ihtimalle perilerin koridorun başında adımlaması gibi bir ses. İrkilerek gerilediğimde bir elim silahıma gitti. Diğer elim hızla telefona uzanıp ışığı kapattığında kapının arkasına geçerek kesik kesik nefes aldım.

 

Bu esnada duyduğum adım sesi yaklaşıyordu ve onunla paralel olarak kalbimin gürültüsü içimi tamamen kaplayarak adım sesini duymamı engelliyordu. Yutkunarak bir iki adım gerileyip kapının tam karşısına geçerek silahımı doğrulttum.

 

İçimdeki düşünce kapıdan gelen kişi her kimse onu vurmaktı ve bunun için susturucu gibi gayet mantıklı bir hamlem vardı. Eğer varlığım fark edildiyse ve burada onun adamları varsa kapıdan gelen kişiyi vurarak odaya alıp bir şekilde buradan kaçıp uzağa, evin bahçesinin dışındaki kırsal alana park ettiğim aracıma binecektim.

 

Planımın diğer yanı ise kapıdan gelen kişinin o olmasıydı ve bu ihtimalde yapabileceğim tek şey ona *ldürücü olmayan bir bölgeden ateş ederek kaçmak için vakit kazanmak olacaktı. Onu *ldürmeme kızımı bulana dek maalesef ki imkan yoktu.

 

Kalbimin gürültüsüyle karışık aldığım kesik soluklar kapının kulpunun yavaşça hareket etmesi ile son buldu. Nefesim kesilirken silahı daha sert bir şekilde kavradım. Tam o esnada kapı gürültüyle açıldı. Karşımda karanlığın aydaki aydınlığının izin verdiği ölçüde gördüğüm kadarıyla siyahlar içine bürünmüş yemyeşil bir çift göz vardı. Yüzünde nefret dolu bir ifadeyle elinde tuttuğu silahı bana doğrultuyordu. Bu esnada benim silahım da onu nişan aldığı için derin bir nefes vererek dudaklarımı yaladım. Onun ise bakışlarındaki nefret gözlerini kıstığı an yavaş yavaş silindi. Ağzının aralandığını gördüğümde yüzünde oldukça şaşkın bir ifade verdi. Bıkkın bir nefes vererek gözlerini kapattığı esnada ise kısık bir sesle konuşuyordu.

 

" Hazan..."

 

Sesini duyduğum an içime dolan nefretle buruşturduğum yüzüm gözlerimin kapanmasını sağlayacak gibi olsa da buna güçlükle direnerek öfkeyle soludum. Yapacağım şey zaten belli olduğu için şaşırmadan bulunduğum pozisyonu korudum fakat o hiç de tahmin etmediğim bir şey yaptı ve gözlerimin içine şaşkın bir ifadeyle bakmaya devam ederken silahını yavaşça indirip beline yerleştirdi.

 

Bunu beklemediğim için duraksayarak kaşlarımı çattım. Yutkunup dudaklarımı yalarken içimden bunun bir fırsat olduğunu geçirsem de onu duymazdan gelerek sergileyeceği tavrı izlemek adına sessizleştim. O ise yeniden bıkkın bir nefes vererek konuşmaya başladı.

 

" Ne işin var senin burada ?"

 

Kara harelerim öfkeyle sekteye uğrarken bakışlarım karardı. Ardından kısa bir anlığına düşündüğümde ona bir açıklama yapmak yerine zaten silahını bırakmasını fırsat bilerek kaçmayı, zor kullanacak olursa eğer elimdeki silahla ona sıkmayı düşündüm. Düşüncem netleştiği an ise sıkıntıyla soluyarak yanından geçerek kapıya yeltenmek için bir adım attım. O esnada öfkeli bir soluma duydum ve solumasıyla paralel olarak bir eli sertçe kolumu bularak tuttu. Bakışlarım refleksle ona döndüğünde yeşillerinde koyu bir öfke vardı. Benim bakışlarım ise yeşilleriyle yakın bir konuma eriştiğim için tiksinti doluydu. Hiddetle kolumu elinden kurtardığım esnada öfkeli bakışlarına elimi uzattığım kapının kulpunu sertçe kavrayarak kapatan kolu eşlik ediyordu. Hareketindeki sertlik ne kadar sinirli olduğunu gösterdiği için saniyelik olarak yutkunsam da öfkemi yavaş yavaş gözlerime vererek onunkinden çok daha sert bir öfke ile soluyup tekrar kapıya atıldım. Bu esnada yeniden kolumu tutarak sertçe karşısına geçmemi sağladı. Ardından şaşkınlıkla aralanan ağzım ile konuşmaya başlayacağım esnada ani bir hareketle kapıyı kilitledi. Araladığım ağzım şaşkınlığını daha çok arttırıp püskürürcesine konuştuğunda bakışlarını bana çevirerek tam karşımda durdu.

 

" SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN BE ? AŞAĞILIK P*Ç !"

 

Sinirle çene kaslarını kasarak gülümsediği esnada ikimizin bakışları da fazlasıyla öfke doluydu. Ateş ve barut gibi bir öfkeye sahiptik. Sinirlerimiz arasındaki tek fark benim sinirimin nefret ile harlanmasıydı .Onda ise benim aksime saf bir öfke vardı.

 

" SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN HAZAN ? NE İŞİN VAR BURADA ? NE YAPMAYA ÇALIŞIYORSUN ?"

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak gülümsediğimde nefretim öfkemi ardında bırakarak gözlerimde ve sesimde hakimiyet kurdu. Bu esnada buz gibi bir sesle ona karşı içimden geçenleri döküyordum.

 

" SANA SENİ BİTİRECEĞİM DEMİŞTİM ! KORK BENDEN TUFANLI ! BAK SENİ BİTİRMEK İÇİN MAHREMİNE GİRDİM! O ARDINA SAKLANDIĞIN GÜCÜN DE KUDRETİN DE BİTECEK ! AZ KALDI , ÇOK AZ KALDI !"

 

Nefret dolu sesime kıkırdayarak eşlik ettiğinde başını aşağı yukarı sallıyordu. " Boşa kürek çekiyorsun Hazan. Keşke... Keşke evime girip odamı aramak yerine gerçek suçluların peşine düşebilsen. Keşke benim sana , kızına zarar veremeyecek kadar seni..." Sıkıntıyla soluyarak gözlerini kapattığında yutkundu.

 

Cümlesinin devamını ve sözlerini sorguladığım için şüpheyle havalanan kaşlarımı sabit tutmaya çalışarak dişimi Dilime geçirdim. O ise bu esnada gözlerini yavaşça açarak bakışlarına yeniden öfkeyi körükledi.

 

" Ne önemi var ki ? Sen bana böyle yaklaşacak kadar delirmişken bunun ne önemi var ?"

 

Gözlerimi devirerek soluduğumda dişlerimi dudaklarıma geçirip derince yutkundum. Ardından öfkeli gözlerine bakışlarımı çevirmeden yüzüne bakarak konuştuğumda esasen önemsediğim şey onun yarım bıraktığı sözü ya da az önce kurduğu cümlesi değildi. Aslına bakılırsa şu an önemsediğim tek şey cebimdeki notlar ve buradan kurtulmaktı.

 

"O kadar ilgimi çekmiyor ki şu saçma sapan cümlelerin, o mide bulandırıcı sesin normalde olduğundan daha kötü geliyor kulaklarıma. Şimdi çekil önümden Tufanlı. *lümün bugün olmayacak."

 

Onu pas geçerek kapıya ilerlediğim esnada önüme geçip kapının kulpunu elinin tersiyle kavradı. Bu esnada sıkıntılı bir nefes vererek küfredip ellerimi saçlarıma geçirdim. Ardından hızla arkamı döndüm. Bilerek, beni kışkırtmak için yapıyordu ya da şu an onun tarafından kapana kıstırılmış durumdaydım. Belki de beni tamamen bitirip mahvetmek için eline geçen fırsatı değerlendirerek bu odaya hapsolmamı istiyordu. Öfkem bedenimden taşarken onun da en az benimki kadar taşkın olan öfkesinin sesini işittim.

 

" Öyle kolay kaçmak yok Hazan hanım. O kadar kolay değil. Bana savaş açıp o Dağhan p*çinin yanında yer aldıktan sonra elimden o kadar kolay kurtulamazsın."

 

Bakışlarım hızla ardıma, ona dönerken öfkeli bir nefes vererek kaşlarımı çattım. Ardından şoktan aralanan ağzımdan şaşkın bir nida döküldü. O ise öfkeli bakışlarımla göz göze gelerek gülümseyip başını aşağı yukarı salladı. Ben gerçekten beni ele geçirip hapsedebileceğini düşünmediğim için büyük bir şok yaşayarak donakalırken o konuşmaya devam etti.

 

" Ne o , beklemiyor muydun bunu ? Evime girip eşyalarımı karıştırırken yakalanınca elini kolunu sallayarak gidebileceğini mi düşünmüştün ?"

 

Dakikalardır yere düşen kolumun bulunduğu elimde sıkı sıkıya tuttuğum silahı daha sıkı kavrarken bakışlarının anlık olarak elimdeki silaha kaydığını gördüm. Yutkunarak onu kaldırmak için doğru an olmadığını anladığımda kaldırmak yerine bu şekilde tutmanın şu an için daha doğru olacağına karar vererek bakışlarımı kaçırdım. Kaçıp kurtulmak ve onun kapanına esir olmamak için yapmam gereken şey onu bir şekilde yaralayarak bu odadan çıkmaktı ancak bu o kadar kolay olmayacaktı. Çünkü yanında başka bir adamla gelmiş olabilirdi. Buraya çoğunlukla tek gelse de şu an yalnız olmadığının bir garantisi yoktu ve bu yeterince tedirginlik sağlayacak kadar zor bir durumdu.

 

Sırıtarak bana doğru birkaç koca adım atıp tam karşımda durdu. Bu esnada imalı bir tınıda konuşuyordu. " Ben de bugün bana o tetiği çekmene izin vermeyeceğim."

 

Sinirle gülümseyerek elimdeki silahını ani bir hareketle ona doğrultmak için kolumu kaldırdığımda bir eli silahımı sıkı sıkıya kavradı. Debelenerek ondan kurtulmaya çalıştığım esnada ise büyük bir ustalıkla elimdeki silahın emniyet kilidine ulaştı. Bu esnada ben kolumu ondan kurtararak geriledim. Sinirim tüm bedenimi sararken hızlı hızlı nefes alıp verip yeniden silahın emniyetini kaldırıp ona doğrulttum. Bu esnada gülümseyerek silaha yani bana doğru yaklaştı. Sinirim haddinden çoktu. Sinirim bedenimden taşıyordu.

 

" SENDEN İZİN İSTEYEN Mİ VAR S*KİK BEYİNLİ !"

 

Bana doğru adımlamaya devam ederken başını sağa sola sallayarak göz devirdi. Nihayet yanıma ulaştığında ise ilk hamlesi elimdeki silahı sıkı sıkıya göğsüne dayamak oldu. Ardından konuşmaya başladığında ifadesinde ve sesinde alayvari bir tını vardı.

 

" Sen ne zamandan beri böyle küfrediyorsun ? Hiç yakışıyor mu sana böyle sokak ağzı laflar ? "

 

Sinirden dişlerim birbirine çarparken silahı ona daha çok yaslayarak sıkıntıyla soludum. Utanmadan neden küfrettiğimi ve yakışmadığını söylüyordu. Benimle bulduğu her fırsatta dalga geçiyordu ancak unuttuğu bir şey vardı ki benim elimdeki silah da içimdeki öfke de onun dalga konusu olamazdı.

 

"Ne o, bu seni rahatsız mı etti ? " Kıkırdayarak başımı aşağı yukarı yönde salladım. Bu esnada zihnimde senelerdir içimde tuttuğum acının öfkesi yankılandı. Bunu dillendirirken bir zamanlar ' bahar yeşili ' olarak adlandırdığım, müptelası olduğum o gözlerin içine bakıyordum. Midemdeki yanma ve içimdeki sızlama yıllar sonra ilk kez öfkemi rahatça kusabilmek adına hafiflemişti. Bunu fırsat bilerek konuştuğumda onun bakışları da bendeydi. " Yoksa sözlerimde yıllar önce kullanıp bir paçavra gibi attığın o masum, zavallı genç kızı mı arıyordun ? "

 

Bir iki adım gerileyip silahı tam kafasına gelecek şekilde dayadığımda ifadesinde bir bozulma mevcuttu. Yutkunarak gözlerini kapattığı esnada ise içimde bir rahatlama oluştu. Bunu dile getirmek ve yıllardır içimde tuttuğum o öfkeyi dillendirmek bana çok iyi gelmişti. Derin birkaç nefes alarak yutkunduğumda gözlerini yavaşça açtı. Bakışlarında anlamlandıramadığım bir ifade vardı.

 

" Ben o masum, zavallı genç kızı kendi ellerimle toprağa verdim. Şimdi karşımdaki kadında onu aramak ne haddime ? "

 

İfadem sekteye uğrarken duraksayarak bakışlarımı kaçırdım. Beni, kendi elleriyle toprağa gömdüğünü söyleyerek aslında belki de hatasını ya da beni kaybettiğini açığa vuruyordu. Bu bir itiraf ya da pişmanlıktı. Belki de bu sözlerin nedeni tahmin edemediğim türde anlamlar içeriyordu. Yutkunarak içli bir nefes aldığımda ne söylemem gerektiğini düşünüyordum. Buna nasıl bir cevap verebileceğimi geçiriyordum içimden. Böyle bir sözü beklemediğim için hazırlıksızdım. O ise bunu fırsat bilmiş olacak ki konuşmaya devam etti.

 

" O genç kız benden gittikten sadece iki hafta sonra başkasının karısı olduğu gün *ldü."

 

İçimde yankılandı sözleri. Yankılanan sözlerine ise yutkunarak sinirle eşlik ettim. Beni kullanmıştı. Duygularımı, bedenimi, her bir zerremi kullanmıştı. Yetmezmiş gibi aldatmıştı. Ben onun yüzünden o iki haftada ölümden başka bir şey düşünmemiştim. Ben onun bana yaşattırdıkları yüzünden evladımın canını almayı dahi düşünmüştüm. Bilmiyordu, ne yaşadığımı ve ne zorluklara göğüs gerdiğimi bilmiyordu. Şimdi karşıma geçip utanmadan onun için *ldüğümü söylüyordu. Beni nefes aldığım her gün tekrar tekrar *ldürürken yapıyordu bunu.

 

Sinirim bedenimden taşarak yol alırken bu siniri sözlerime de yansıtarak öfkeyle gülümsediğimde içimde tuttuğum kinin tohumları her geçen saniye daha çok yeşererek sözlerime ve bakışlarıma yansıyordu.

 

" Hayır, o genç kız senin sevgine kanıp sana güvenerek kendini teslim ettiği gün *ldü."

 

Yutkunduğunu gördüm. Bu esnada bunu fırsat bilerek hızla yanına adımladım. Çok geçmeden karşısına dikildiğimde gözlerinin içine bakarken ifadesindeki buğuyu ve bozuntuyu görerek bundan güç alıp içimdeki kini daha da serbest bıraktım.

 

" En büyük pişmanlığım bu. Tüm hayatım boyunca yaşadığım en büyük pişmanlık senin yatağının, kokunun tadını almak. "

 

Sıkıntılı bir nefes vererek başını aşağı yukarı salladığını gördüm. Zar zor gülümsemeye çalışarak gözlerimin içine baktığında kinimin tohumları ona da bulaşıyor, bulaşmakla kalmayıp gözlerini ele geçiriyordu.

 

" Eyvallah."

 

İfadem sekteye uğrarken bu cevabı beklemediğim için birkaç saniye duraksadım. Ardından öfkem yeniden can bulduğunda bakışları yüzümde değil de yerdeydi. Daha fazla burada kalmak yerine bir an önce gitmek için hamle yapacaktım ancak bunun tahmin ettiğimden çok daha zor olacağını bildiğim için umutsuz bir şekilde atacaktım bu adımı.

 

" Çekil önümden Tufanlı ! Bu gece almayacağım canını. "

 

Tam önüme geçerek bakışlarını bana dikip durmamı sağladı. Ardından sinirle gülümsediği esnada konuşuyordu.

 

" Çekilmiyorum. Sana söyledim, benim evime elini kolunu sallayarak girip hiçbir şey olmamış gibi gidemezsin. O kadar uzun boylu değil. "

 

Bıkkın bir nefes verip bakışlarımı yüzünde tuttuğumda sinirle gülümsedim. Ben de biliyordum zaten bunu. Boşa kürek çekiyordum şu an. Gitmeme müsaade etmeyeceği gibi beni kolay kolay da bırakmayacaktı. Konuşarak vakit kaybetmektense bırakmak için ne istediğini öğrenmek benim yararıma olacaktı. Öldürmek ya da zor kullanmak gibi bir derdi yoktu. Çünkü eğer olsaydı en başından silahını beline yerleştirmezdi. Bu sebepten bıkkınca konuştuğumda bakışları bendeydi.

 

" Ne istiyorsun Tufanlı ? Neyim kaldı sana verecek ? "

 

Öfkeli bir gülüşle bir adım daha yaklaştığında aramızda tek bir nefeslik mesafe vardı. Tek bir nefeslik mesafe dahi onun tenine hasret duymamı sağlamazken mideme giren acı ile yutkunarak geriledim. Bir adım daha attığımda o da adımlayarak aramızdaki mesafeyi kapattı. BU kez başımı yere eğdim. En azından gözleriyle yakın olmamak adına başımı yere eğdim. Arkamda duvar vardı ve duvara yaslı olduğum için adım atacak yerim yoktu.

 

" Saçların... Saçlarını uzatır mısın ? "

 

Duyduklarımla saniyelik olarak refleksime sığınıp onunla göz göze geldim. Bakışlarında öfke yerine yalnızca hüzün vardı bu kez. Sinirim bedenimden taşarken sözlerini sorgulayarak anlamsız bir tınıda konuştum.

 

" Ne ? "

 

Zar zor gülümseyerek geriledi. Derin bir nefes verdiğinde bir yandan konuşuyor diğer yandan da saçlarıma bakıyordu.

 

" Uzun saç sana daha çok yakışıyor. Bence uzatmalısın."

 

Sinirle ellerimi saçlarıma atarak ona doğru b ir adım attığımda dakikalardır zar zor tuttuğum yalnızca sesime ve bakışıma yansıttığım nefretim daha çok dayanamayarak öne atıldı. Silahı ani bir hareketle kafasına dayadığımda beklemediği için sekteye uğrasa da gerilemedi.

 

" NE SAÇMALIYORSUN LAN SEN ? NE SAÇMALIYORSUN TUFANLI ? "

 

Sinirle soluduğunda silahımı ona doğru tutarak hızla kapıya doğru ilerledim ancak önüme geçerek durdurdu beni. Kolumdan sertçe çektiğinde acıyla yüzümü buruşturarak geriledim. O ise bu esnada önüme geçip kapının kulpunu kavrayarak kendini kapıya siper etti. Anlık olarak duraksasam da çığlık atarak üzerine yürüdüm. Ancak kilidi alıp cebine koymasına engel olamadım. Sinirle gülümsediği an silahı yeniden ona yaslasam da artık çok geçti.

 

" Hiçbir yere gidemezsin."

 

Yeniden çığlık atarak saçlarıma ellerimi doladım. Hızla arkama döndüğümde delirmemek için zor direniyordum. Onu şimdi burada çekip vurabilirdim ancak bunu yapmamın nelere sebep olacağını kestiremiyorum. Tek bildiğim buradan kurtulmam gerektiği fakat bunun için ise kapana kısıldığım için neyin gerekli olduğunu idrak edemiyorum. Öfkeyle soluyarak derin derin nefesler verdiğimde gözlerimi kapattım. Yeniden açtığımda içime uzun süre sonra hiç olmadığı kadar çok öfke doldu. Dayanacak gücüm yoktu benim. Evladımın kokusu yoktu. Onun pamuk tenine üç yıldan uzun süredir dokunamıyordum ve şimdi o tene tek bir adım dahi yaklaşabilmek için gerekirse canımı verecek bu uğurda *lecektim. Bu evden çıkmanın sonu *lümse ona bile seve seve koşacaktım. Hızla arkama dönüp bakışlarımı ona diktim. Göz göze geldiğimizde silahı daha önce vurduğum bacağına diktim. Konuştuğum esnada ise alayla gülümseyerek bakışlarını saçlarıma dikti.

 

" NE YAPIP YAPMAYACAĞIMI SANA SORMAYACAĞIM! DUYDUN MU ? BUNU O S*KİK KAFANA SOKACAKSIN ! SONRA DA BU KAPIYI AÇACAKSIN !"

 

Cümlemi tamamladığım an bunu neden benim yapmadığımı sorguladım. Elimdeki silah onu vurmama sebep olamıyordu belki ancak bu kapıyı açmak için bir araç olabilirdi. Hızla öne atılarak kapıya doğru ilerlediğinde ardımdan adımladığını duyuyordum. Kapıyla aramda bir adımlık mesafe kaldığı an ise hiç düşünmeden tetiği çektim. Kapı büyük bir gürültüyle delindiğinde adımı zikrederek öne atıldı.

 

" HAZAN ! DUR !"

 

Ancak sözleri benim yeniden tetiği çekerek kapıya ikinci bir el daha ateş etmeme engel olmadı. Derin bir nefes vererek kapıya tekme attığımda kolumdan çekerek durdurmaya çalışıyordu. O kadar sert bir şekilde çekiyordu ki kolumdaki acı yüzümü buruşturuyordu. Yine de bu sertliğe rağmen kapıyı kırmama engel olamadı. Kulpun yanında açtığım iki delik işimi hayli kolaylaştırdığı için zorlanmadan kapıyı açtım. Arkamdan gelerek önüme geçtiğinde ise karanlık koridorda sesi yankılanıyordu.

 

" NE YAPIYORSUN SEN ? HADİ BU KAPIYI KIRDIN ! DIŞ KAPIYI NASIL KIRACAKSIN ? HADİ DİYELİM ONU DA KIRDIN ! BEN İZİN VERMEDEN BU BAHÇEDEN DIŞARI NASIL ADIM ATACAKSIN?"

 

Sinirle soluyarak gülümsediğimde yüzümde şaşkın bir ifade vardı. Onun izni olmadan bu evden çıkamayacağımı ima ediyordu. Ancak bilmiyordu ki ben ondan izin almak yerine burada *lmeyi yeğlerdim. Bu sebepten yeniden öne atıldığımda sözleri ve yaptıkları içimde yankı buluyordu.

 

" GEREKİRSE ÖL*RÜM AMA YİNE DE SENDEN İZİN ALMAM !"

 

Başını aşağı yukarı sallarken elimdeki silaha uzandı. Gerileyerek silahı ondan çekmeye çalıştığım an iki elimi birden tek koluyla kavrayıp silahın emniyetini kaldırdı. Bu esnada oldukça yakın bir mesafede birbirimize nefret dolu bakışlar atarak soluyorduk ve onun solumasına sesi eşlik ediyordu.

 

" ALACAKSIN ! BENDEN İZİN ALACAKSIN HAZAN ! BU EVDEN ÇIKMAK İÇİN BENDEN İZİN ALACAKSIN ! NASIL Kİ SEN BENİ VURAMIYORSAN BEN DE SENİ VURMAYACAĞIM ! Ö*ÜM YOK!"

 

Kesik kesik soluyarak ellerimi ondan kurtarmaya çalışsam da başarılı olamayarak çığlık attım. Midem bulanıyordu. Onunla bu kadar yakın olmaktan, onun teniyle yan yana olmaktan midem bulanıyordu. Alper'in kanının olduğu elleri ellerimin üzerine seriliydi. Sevdiğim, değer verdiğim dostumun, çocukluğumun kanı onun ellerinin üstündeydi. Şimdi o kan bana bulaşmıştı. O kanlar ellerimdeydi. Tiksinir bir ifadeyi suretime yayarak bağırdığımda bağırma sebebim buydu. Bir yandan da debelenerek sıkı sıkıya tuttuğu ellerinden kurtulmaya çalışıyordum.

 

" YETER ! YETER BELANI S*KERİM SENİN ! YETER S*KTİR GİT ! BIRAK BENİ ! "

 

Öfke ile soluya soluya çene kaslarını gerdiğinde debelenerek ani bir hareketle hâlâ sıkı sıkıya tuttuğu ellerinden kurtulmak için dişlerimi feda ettim. Hızla eğdiğim başımla üstte olan sol elini ısırdığımda acı bir çığlık atıyordu. Bütün dişlerimin izini eline çıkardığımda dahi silahı bırakmıyordu ancak bağırarak acısını döküyordu.

 

" HAZAN ! MANYAK MISIN SEN KIZIM ? BIRAKSANA !"

 

Sözleriyle paralel olarak saçlarımı çekiştirip gerilememi sağlamaya çalışıyordu ancak durmadım. Öfkem gözümü kör etmişti. Öfkeden delire delire sıktım dişlerimle etini. O daha çok bağırarak saçımı çektikçe daha da saldırganlaştım.

 

" YAV BIRAK ! BIRAKSANA KIZIM ! ETİMİ KOPARDIN HAZAN YETER !"

 

Daha çok ısırarak dişlerimi geçirdiğimde gözlerim sıkı sıkıya kapalıydı ama onun saçımı hiç olmadığı kadar sertçe çekmesi sonucunda dişlerimin izin verdiği ölçüde acı ile inleyerek refleksle göz kapaklarımı kaldırdım. Ardından sıkıca yeniden çekip ısırdığım elini çektiğinde güçsüz kalarak dişlerimi mecburen gevşettim. Bu esnada gözlerim kapandı ve bir elim istemsiz olarak acıyla yanan saç diplerime gitti. Alparslan bunu fırsat bilmiş olacak ki acıyla gevşeyen elimdeki silahı kendine doğru çekti. Bu esnada refleksle gözlerimi açarak inlemelerime ara verip çığlık attım.

 

" BIRAK ! GERİ ZEKALI !"

 

O da en az benim kadar acı çekiyor gibi görünüyordu. Gözleri kızarmıştı ve sinirden çene hatları kasılıyordu. Hırlayarak öne atılıp silahı daha çok çektiği esnada konuşuyordu.

 

" MANYAK MISIN KIZIM ? BIRAK ŞUNU !"

 

Başımı sağa sola sallayarak ellerimi daha sıkı sardığımda sıkıntılı bir nefes verip iki eliyle birden silahı tutup hızla kendine doğru çekti. Bu esnada dengemi kaybettim. Yere düşsem de silahı bırakmadım. İnat etmiştim çünkü. Bu silahı aldığı an buradan kurtulmamın tek yolu elimden gidecekti ve ona mecbur kalacaktım. Bunun olmaması için savaş veriyordum ama bu savaş karşılıklıydı. Çünkü o da en az benim kadar inat ederek silahı bırakmıyordu. Yere düşmeme rağmen beni de beraberinde çekiştirerek silahı almaya çalışıyordu. Bu esnada bir yandan da bağırarak öfkesini püskürttüğünde acıdan her bir yanım kavruluyordu. Bahsettiğim acı fiziki değil ruhsaldı. Onunla bu kadar yakın olmak ve bu denli uzun konuşmak vicdanımın sesini sona vermişti.

 

" HAZAN BİR DUR ! BAK BİR YERİN ACIYACAK ! "

 

Derin bir nefes vererek çekiştirmeyi bıraktığında elleri ellerimi silahtan itmeye çalışıyordu. Bu esnada ben de bağırıyordum.

 

" BIRAKMAM ! DEFOL GİT S*KİK BEYİNLİ P*Ç !"

 

Bıkkın bir nefes vererek adımlarını duraksatıp silahı almak için var gücüyle ellerini yukarı çekti. Bu esnada otomatik olarak benim ellerim de yukarı çıkınca kolumun uzunluğu yetmediği için acı ile bağırdım. O ise öfkeyle soluya soluya bağırıyordu.

 

" KIZIM BİR DUR ! BIRAK ŞUNU !"

 

Ellerimle kolum acıdığı için silahı aşağı çekmeye çalıştım. Bu esnada acı ile inleye inleye konuşuyordum. Bırakmaya hiç niyetim yoktu. Bu silahı da beni de o bırakacaktı.

 

" BIRAKMAM ! SEN BIRAKACAKSIN ADİ P*Ç ! "

 

Öfkeli nefesler vere vere hırladığında kolunu tekrar çekerek silahı yalnızca kendi eline almaya çalışıyordu. Bu esnada ayağa kalkmaya çalışıyordum; kollarım acıdığı için. O ise kolunun kenarıyla ayağa kalkmama engel olarak hırladı.

 

" KÜFRETME ! YETER BIRAK ŞUNU !"

 

Çığlık atarak bırakmayacağımı söylediğim an büyük bir güç uygulayarak silahı iyice havaya kaldırdı. Bu esnada sağ koluyla düşmemi sağladığında acıyla inleyerek yere kapaklandım. Derin derin nefesler verip soluk almaya çalıştığım esnada o alnında biriken terleri elinin tersiyle silerek sıkıntıyla soludu. Ardından bakışlarım yerde ve ellerim zemindeyken iki koca adım atıp silahımı korkuluktan alt kata doğru bıraktı. Bakışlarım duyduğum sesle ona döndüğünde sinirle gözlerime bakarak belindeki silahı çıkarıp onu da aşağı bıraktı. Ardından yeniden iki koca adım atıp karşıma dikildi. Hafifçe dizlerini kırıp yanıma çömeldiği esnada ise derin derin nefesler alarak az önce olanları idrak etmeye çalışıyordum. Bir yandan da nasıl kurtulup kaçacağımı düşünmeyi denediğim için zihnim ve soluklarım hayli yoğundu. O ise bıkkın bir nefes verip az önce dişlerimi geçirdiğim elini bana doğru uzattı. Bakışlarım saniyelik eline kaydığında otuz iki dişimin komple oraya çıkacağı kadar derin ısırarak elini kızarttığını ve iz bıraktığını gördüm. Bıkkın bir nefes verip gözlerimi devirdiğim esnada ise nefes nefese bir şekilde konuşuyordu.

 

" Kalk hadi."

 

Gözlerimi kaldırıp nefretim olan yeşil harelere bunu hakikaten söyleyip söylemediğini öğrenmek adına baktığımda kaşlarım şüpheyle havalanmıştı. Beni düştüğüm yerden kaldırmak çok şükür ona düşmemişti. Az önce olduğu gibi hep onun sayesinde düşüp kendi gücümle ayağa kalkmıştım ben. Şimdi de tam olarak öyle olacaktı ve oldu. Derin bir nefes vererek elini es geçtiğimde yere yaslı olan ellerimden güç alarak yavaşça ayağa kalktım. O ise benimle birlikte kalkarak tam karşımda dikildi. Kısa bir süre bakıştığımızda içimde çok değişik bir his hakimdi. Yaşadığım , onun yaşattığı her şey bir bir dökülüyordu gözlerimin önüne. İçli bir nefes verip konuşmaya başladığımda bu konuşmayı ne zihnim ne de kalbim yapıyordu. Hayır, bu kez konuşan nefretim ya da öfkem de değildi. Bu kez konuşan yalnızca acılarımdı. Öyle bir raddeye gelmişti ki dillenerek bütün bedenimde hakimiyet kurmuştu.

 

O benim akıl sağlığımla oynuyordu. Evladımla ve vicdanımla sınıyordu. Yetmezmiş gibi tuhaf davranışlar sergileyerek beni daha çok delirtmek istiyordu ki bunu büyük bir başarı ile elde ediyordu. Bağırmaya başladığımda acılarım dillenerek onun harelerini esir aldı. Pür dikkat bir şekilde bana baktığında terden yüzüme yapışan saçlarımı geriye atarak püskürürcesine konuştum.

 

" SEN KİMSİN ? SÖYLE ! NE İSTİYORSUN BENDEN YA ? NE İSTİYORSUN ? KULLANDIN BENİ " Zar zor nefes alarak gözlerinin içine baktığımda göz bebeklerim titriyordu. " Kullandın. " Sayıklar gibi konuştuğum esnada nefesimi toparladım. O ise bıkkın bir nefes vererek gözlerini kapattı. Bu esnada öfkem acımla beraber konuşmaya başladı. " NEDEN ? NEDEN TUFANLI ? SÖYLE, BİLMEK İSTİYORUM ! " İki koca adım atarak tam dibinde biterek konuşmama devam ettim. O ise gözlerini açıp ifadesiz bir tınıda bölmeden beni dinlemeye başladı. " NE İÇİN , NE İÇİN KULLANDIN BENİ ? NEYİN İNTİKAMINI ÖDEDİM ? BEN NAMUSUMU NEYE TAKAS ETTİM ? "

 

Boğazım acımaya başladığında yutkunarak gözlerimi kapattım. Bu esnada başım dönmeye başladığı için kaşlarımı çattım. İçli bir nefes verdiğimde sözlerim devam ediyordu. Gözlerim sözlerimle açıldığında boğazım düğüm düğümdü ve ağlamamak için kendimi sıkıyordum. O ise gözlerini kapatmıştı. Konuşmuyordu. Bu benim öfkemi daha çok harladığı için öfkeli bir nefes vererek konuşmaya başladım.

 

" KONUŞSANA ! BEDENİM NEYİN BEDELİNİ ÖDEDİ ? NEYİN İNTİKAMINI ALDIN BENDEN ? "

 

Yeniden ona baktığımda gözlerini sıkı sıkıya kapatmıştı. Konuşmuyordu. Ben de daha fazla dayanamadım. Öfkem taşa taşa ona ulaşırken bağırarak öne atılıp ittim onu. İçimdeki acı sönmek ve tükenmek bilmiyordu.

 

" KONUŞ DEDİM SANA ! NE İSTEDİN BENDEN ? " İtmemle gerilese de gözlerini sıkı sıkı kapalı tuttu. BU esnada acılarım birer birer dökülerek bedenimde bir rahatlığı peydahlıyordu.

 

" Biliyordun. Onun bana babalık yapmadığını biliyordun. Kaç kez dövdü, gördün. Neden ? Neden mahvettin hayatımı ? Ne istedin benden ? Evladımdan...."

 

Düğümlenen boğazımdan bir hıçkırık kaçtığı an irkilerek geriledim. Arkamı döndüğüm an sıkıntılı bir şekilde soluyordum. Sakin olmam gerekiyordu. Ağlamamam gerekiyordu. Buradan kurtulmam gerekiyordu ama bilmeme rağmen dilime söz geçmiyordu. Dayanamıyordum bu acıya. O kadar çok dolmuş o kadar çok yanmıştım ki, bu acı beni öylesine mahvetmişti ki... Evladımın kokusunun yokluğu ardı ardına içtiğim antidepresanlar sayesinde dahi yüreğimi dağlamayı bırakmamıştı. Dayanamıyordum. Gücüm kalmamıştı. Gözlerime gelen yaşları itelemek adına başımı kaldırıp derin derin nefesler verdim. Bu esnada sessizlik hakimdi. Sıkıntı ile soluyarak yeniden ona dönmeye yeltendiğimde sesini işiterek duraksadım.

 

" Özür dilerim, her şey için. Hayatını mahvettim."

 

Sesinde bir titreme vardı. Titrek bir sesle konuştuğunu görerek tek kaşımı kaldırıp ona döndüm. Bu esnada gözlerinde bir buğu görerek şaşkınlıkla araladım ağzımı. Ardından çok geçmeden öfkem bedenime nüfuz ederek dilimi esir aldı. Her şey için özür diliyordu. Yaptıklarının özürle telafi edilebileceğini düşünüyor ya da yaşattıklarını hafife alıyordu. İrkilerek öfkemi sesime döktüğümde tam karşısına geçtim.

 

" S*KSİNLER SENİN ÖZRÜNÜ ! ALLAH BELANI VERSİN SENİN ! CEHENNEM ATEŞLERİNDE YAN ! O ÇOK SEVDİĞİN NİŞANLINLA KAVUŞMAK NASİP OLMASIN SANA !" Hızlı hızlı nefesler alıp verirken bir yandan da dilimi yalayıp öfkemin dile getirdiklerini söylemeye devam ettim. " SEN BANA EVLAT ACISI YAŞATTIN YA, DİLERİM RABBİM SANA BABALIĞI TATTIRMASIN !"

 

Gözlerini kapatarak derin bir nefes verdiği an gözümün önüne düşen resmi dillendirmiştim. Hamile halimle, onca yaşadığım şeye rağmen onun kapısına gittiğimde koynuna aldığı o kadını gördüğüm an geldi gözümün önüne. Eteğimdeki taşları birer birer dökerken ciğerim kavruluyordu. Artık konuşmak bile rahatlatmıyordu beni. Artık acılarımı dillendirmek bile yüreğime su serpmiyordu. Kızım geldi gözlerimin önüne. O minicik ellerini gördüm. Boğum boğum bileklerini, emzirirken aşkla beni izleyen kara harelerini gördüm. Minicik ve bana muhtaç olan o bedenini gördüm. Canımdaki acı daha fazla gizlenemezken içli bir nefes verdim. Bu esnada göğsüm sıkıştığı için ellerimi göğsüme bastırarak nefes almaya çalıştım. O ise gözlerini gözlerime dikerek acı bir ifadeyle baktı bana. Umurumda değildi nasıl olduğu. Umurumda değildi aşkı, yaşattıkları, yaşadığım hiçbir şey gözümde değildi. Kızımın küçücük bedeni gözlerimin önündeydi. İçli bir nefes vererek gözlerimi kapattığım an bir damla yaş yavaşça süzüldü gözlerimden. Bu esnada aldığım nefes kızımın kokusunu getirdi bana. Yeni uyandığında ciğerlerime dolan o koku doldu burnuma. Gözlerimi sıkı sıkıya kapatarak hayal ettim. Onu beşiğinden alıp göğsüme bastırarak öptüğüm o anı hayal ettim. İçli bir nefes daha verdiğim esnada bedenim şiddetle sarsılmaya başladı. Nefes almak için zorladım kendimi. Olmazdı. Onu karşısında en güçsüz halimle görünemezdim. Yapamazdım bunu kendime, evladıma, Alper'e... Üçümüzün de hayatını elinden alan adamın karşısında böyle zayıf düşemezdim. Sarsılan Bedenimi nefeslerimle dizginlemeye çalışırken kısık ve şefkat dolu bir ses işittim. Aynı anda da sıcak bir el elimi buldu.

 

" Hazan... Ne olur-"

 

Tenini tenimde hissedip irkilerek elinden kurtulduğum esnada refleksle açtım gözlerimi. Ardından gerileyerek uzaklaştım ondan. Söyleyeceği tek bir sözü dahi dinleyecek halim yoktu benim. Tek bir lafını daha duymaya tahammülüm yoktu. Bebeğimin süt kokusu dolmuştu içime. Burnum sızlıyordu hasretinden. Küçücük ellerinin parmağımı sardığı anlar gözüme geldi. Bütün gece gözlerimin içine bakarak uyumadığı anlar geldi. Pudra kokusu doldu içime. Bir anı daha belirdi sonra gözlerimde. Onu yıkadığım an mırıldandığı sesler doldu kulaklarıma. Çok severdi benim küçük kızım yıkanmayı. Suda olmaya bayılırdı. Pamuk tenini özenle narin dokunuşlarla yıkadığımda gülümserdi. Küçük fıskiyesi ile yüzüne tuttuğum su ise onu hep güldürürdü. Çok güzel gülerdi benim kızım. Benim bebeğim çok güzel gülerdi. İçime dolan acının ağırlığı her bir zerrem, yakarken evladımın özlemi başıma ağrılar sapladı. Ellerimle başıma vurdum bu yüzden. Kesik kesik soluklar alarak kendimi sakin kalmaya zorladım. Daha sonra ise arkamı dönerek birkaç adım daha attım. Ellerim başımı arasına alarak sıkıyordu ama zihnimdeki düşünceler geçmiyordu. Kızım gözlerimin önündeydi. Ağlıyordu şimdi de. O p*ç kurusunun ellerindeydi. Ağlayarak küçük ellerini bana uzatıyordu onu çekip kurtarmam için. 'Anne beni kurtar.' Diyordu bakışlarıyla. İçli bir nefes vererek bir elimi ağzıma kapattım. Gözlerim o kadar doluydu ki yaşlar süzülüyordu tenimden. Bedenim titrerken kızımın şiddetlenen ağlaması kulaklarımı doldurdu. Aynı saniyelerde bir hıçkırık koptu dudaklarımdan. Gözlerimden yaşlar birer birer dökülürken dudaklarımı ısırarak buna engel olmaya çalıştım. O ses gitmiyordu kulaklarımdan. Kızımın sesi kulaklarımı öyle şiddetle doldurmuştu ki ben kalbimin gürültüsünü dahi duyamıyordum şimdi. Acı bir nida dudaklarımdan peydah olurken gözlerim saniyelik olarak açıldı. Bu esnada karşımda o vardı. Hangi ara karşıma geçti, ben nasıl fark etmedim ? Bilmiyorum. Öyle bir dalmışım ki evladımı benden ayıran o pis adinin eseriyle gurur duyarcasına beni izlediğini fark edememişim. Gözümden düşen yaşları elimin tersiyle sekteye uğrattığımda içimdeki öfke onu diri diri yakacak kadar güçlüydü.

 

Bakışlarındaki buğu dolu ifadeyle yutkunarak konuşmaya hazırlandığında ben onu ö*dürmek için aşağıdaki silahlara ulaşmanın planını yapıyordum. Önce ona sonra kendime sıkacaktım ama hayır. Bunu yapmaya hakkım yoktu. Kızım ne olacaktı ? Nefes alıyordu o. İhtimal vardı. Eğer hayattaysa onu annesinden nasıl mahrum bırakacaktım ? Bunu anneme , Alper'e nasıl açıklayacaktım ? Kızımın akıbetini öğrenmeden kendime de ona da kıymaya hakkım yoktu. Bunun bilinci içime doğduğu an o sessiz bir tınıda konuşuyordu.

 

" Keşke acını hafifletebilsem. Karşında boynumu büküp af dilemekten başka bir şey yapamıyorum. Özür dilerim. Biliyorum affetmeyeceksin ama-"

 

Sözünü bölerken başımı sağa sola sallıyordum. İçimdeki acı öyle bir hâl aldı ki ben içimden ondan af dilemeyi ve onun ayaklarına kapanmayı geçirdim. Bu düşüncemi içimde desteklerken gözlerinin en içine bakıyordum.

 

" Özür dileme, bana kızımı ver. Ne olur ! Tek bir kez göreyim, sonra al canımı. Ne olur ! Ne istersen yaparım. Ne istersen..."

 

Gözlerinin en içine yalvaran gözlerle bakarken başını sağa sola salladığını gördüm. Acı bir tebessüm ederek yutkunduğunda konuşuyordu. " Ben yapmadım. Emin ederim ki..."

 

Başımı yeniden sağa sola sallarken gözümden akan yaşlara aldırmadan beynimin en içinden geçen düşünceyi yapmak için hareket ettim. Tam dibinde bitecek şekilde yaklaştım ona. Ardından gözlerimi gözlerine dikerek içimden Alper'den özür diledim. Kızım için her şeyimden vazgeçecek kadar aklımı yitirdim. Kızım içindi. Onun için şimdi namusumu ve değerlerimi ayaklar altına alacaktım. Belki de bu gece Alper'in katilinin tenine karışacaktım. Buna bile razıydım. Kızımı tek bir kez görmek için benim için ölümün de ötesinde olan bu şeye bile razıydım artık. Anlamsız gözlerle bana bakıyordu. Yutkundu. Yutkunuşuna karşılık verirken gözlerimi kapatarak annemden özür diledim bu kez. Ona layık olamadığım içindi özrüm. Derin bir nefes verdim sonra. Nefesim tenine çarptığında gözlerini kapattı. Bu anı fırsat bilerek midemdeki bulantıyı görmezden gelip ellerini tutarak fısıldadım.

 

" Kızım için ne istersen yapacağım. Ne istersen-"

 

Gözlerini ışık hızıyla açarak bana sert bir ifadeyle baktığında bakışlarım sekteye uğradı. Ardından kaşlarını çatarak ellerini ellerimden kurtardı ve iki adım geriledi. Bu esnada konuşuyordu.

 

" Sakın... Sakın o cümleyi tamamlama."

 

Bakışlarında gördüğüm öfkeli ifadeyle daha çok çattım kaşlarımı. O bana derin derin soluyarak bakarken yutkundum. Bu esnada bakışları değişti sanki. Gözlerimi kıstım bakışlarındaki anlamı görebilmek için. Tam o an ise gözlerinin titrediğini gördüm. Gözlerimi daha çok kısarak baktığımda ise bu kez yüzü titriyordu sanki. Sonra gözlerimin önüne yavaş yavaş bir ağırlık çöktü. Başıma şiddetli bir ağrı çökerken ellerim titriyordu. Titreyen ellerimden biri başımı bulduğu an onun meraklı bir bakışla beni izlediğini gördüm. Gözlerimi daha çok kısarak yutkunmaya çalıştığımdaysa önüme derin bir karanlık düştü. O karanlıkla birlikte dengem yavaşça kaybolurken adımı işittim. Tepki veremedim. Sonra sert bir zeminin yerine pamukların üzerine düştüm sanki. Yumuşak bir yere yaslandığımda hislerimin son aldığı şey ise çok tanıdık bir koku oldu. Aldığım kokuyla ciğerlerim sızlarken kendimi yavaş yavaş hiçliğe teslim ettim.

 

............................

 

İlahi Bakış

 

Hazan'ın kolları arasına yığılmasının ardından neredeyse üç saat geçmişti. Düşeceğini anladığı an öne atılarak bedenini sıkı sıkıya sarsa da Alparslan onu o halde görmeyi atlatamamıştı. O ilk an beyni durmuştu sanki. Belki de dakikalarca adını zikrederek uyandırmaya çalışsa da başarılı olamayıp kucağına alarak hızla evden çıkarmıştı onu. Kalbinde peydah olan acı ile yol bitmek bilmemişti. Onun nefes aldığını bildiği için yaşıyordu. Onsuzlukla onun varlığı sayesinde baş edebiliyordu. Yüreğindeki sevda öyle büyük öyle güçlüydü ki yokluğu bile yetiyordu. Yokluğuyla bile yetinmek yeni bir sevdaya düşmekten bin kat daha güzel geliyordu ona. Nihayet hastaneye vardıklarında gözlerinde biriken yaşlarla onu emin ellere teslim etmiş doktor bilgi vermek için gelene dek utanmadan ağlamıştı. Kendi hastanem, burada herkes beni tanıyor dememiş yaşına ve kalıbına bakmadan hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. O kadar dolmuştu ki ! Şu bir aydır o kadar çok şeyle mücadele etmişti ki Alparslan'ın dayanacak gücü kalmamıştı. Tek sığınağı sevdasının onu bitirmek uğruna da olsa güç alarak yaşama tutunmasıydı ancak şimdi o da elinden alınıyordu. Hazan gözlerinin önünde ağlamıştı. O kadar acı çekiyordu ki onun önünde yaşlarını dökecek raddeye gelmişti. Üstelik ona çaresizliğini bedenini sunmak pahasına göstermişti. Alparslan ise ne sözlerine cevap verebilecek yüzü bulmuş ne de kendini savunacak hakkı kendinde görmüştü. Sevdasının kolları arasında yığılmasına seyirci kalmıştı. İlk kez onun canından endişe etmişti. Yıllardır o pis işlerle uğraşırken onu takip ettirip koruyarak canının sağlığını güvenceye alıyordu ama şimdi onu yanı başındayken bile koruyamamıştı.

 

Doktor yanına gelip bilgi verdiğindeyse Hazan'ın belki de günlerdir tek lokma yemek yemediğini öğrenmişti. Üstelik bunu çok uzun süredir yapıyor olmalı ki bağışıklığının hayati seviyede düşük olduğunu işitmişti. Bütün değerleri de yine hayati düzeyde düşüktü. Doktor bir uzmandan destek alarak düzenli beslenmeye başlamazsa eğer çok ciddi sağlık problemleri ile karşılaşabileceğini söyleyerek bir düzine ilaç yazmıştı. Alparslan içindeki acıyı bastırmaya çalışsa da sevdasının neredeyse günlerdir aç olduğunu işitmenin ağırlığını kaldıramamıştı. Yeniden olduğu yere çöküp ağladığında en azından hastanedekilerin haber vermesiyle Toygar yanına gelmişti. O olmasa belki de ne yaptığını idrak edemeyerek saatlerce orada ağlayacaktı. Dostunun varlığından güç alarak ayağa kalktıktan sonra Hazan'ın odasına girerek bebek gibi uyuyan sevdasını izledi. Öyle güzel öyle narindi ki... Dokunmak istedi ona. Soluk olsa dahi parıldayan ay tenine, kömür karası saçlarına, al dudaklarına dokunmak istedi. Bunun için öne atılarak yanına ulaştı. Ancak kokusunu içine çekmek için eğildiğindeyse onun başka bir adamın karısı olduğunu hatırlayarak kendisini zar zor geri çekti. En nihayetinde yutkunarak onu uyurken izlemeye karar verdi. Hasta yatağının karşısındaki koltuğa oturduğunda bakışları onu yüzündeydi.

 

Öyle güzel uyuyordu ki aklında onun yanında uyuduğu gecenin anısı belirdi.

 

O bütün gece boyunca uyumak yerine sevgilisini izlemişti. Bütün bir gece bile onun yüzüne bakmaya doymasını sağlamamıştı. Uyurken bile masum, tertemizdi. Alparslan ise onun aksine uyurken bile haylaz olduğunu düşünmüştü o gece. Deli uyuyordu. Üstelik bazen yorgunsa horladığı bile oluyordu. Yine tekrarlamıştı o gece içinden; o sevdasına layık değildi. Onu masum bir iş adamı olduğunu söyleyerek kandırmıştı. Bunu bilmeye bile gerek yoktu onun sevdasına layık olmadığını görmek için. Uyurken bile belliydi. Bu masumiyete onun kararmış kalbi yakışmıyordu. Uğraştığı pis işler sevdasının masumiyetini alır diye korkuyordu. Sırf bu yüzden dayak yediğini, sevilmediğini, en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığını bildiği halde sevdiği kadını o hayattan çekip çıkarmaya cesaret edemiyordu.

 

Alparslan tıpkı o gece olduğu gibi aynı şeyleri düşünürken yaptığı hataların aşkına ettiği ihaneti sorguladı. Ardından daha fazla kötü düşüncelerin esiri olmak istemedi. Onun nefesinin sesini duymak istedi. Oturduğu koltuğu yatağın dibine sessizce getirdiğinde nefes aldıkça kalkıp inen göğüslerine bakarak gülümseyip şükretti. Gülüşünü büyütürken bakışlarını kirpiklerine çevirdi. Hâlâ çok uzundu kirpikleri. Kaşlarına dek ulaşacak kadar uzundu. İçli bir nefes vererek yüzünün her bir santimini izledi. Bu esnada onun çektiği acı ve yaşadıkları düştü aklına. Onun karşısında mahcup olduğu için utanarak geriledi bu yüzden. Koltuğa yaslanıp bakışlarını yere eğdi. Sonra içinden kendine küfretti. Ona layık olamıyordu. Hiç olmamıştı. Yapması gereken tek şey o küçük bebeği bulmaktı. Yeraltı dünyasının kralıyım diye geziniyordu ama küçücük bir bebeği bulmaya gücü yetmiyordu. Delilleri yok eden biri vardı. Silgi gibi bütün her şeyi silen biri. Suçu onun üzerine yıkarak sevdasını ona düşman eden biri. Alparslan bunun cevabını çok kez arasa da kimseyi suçlayacak bir kanıt elde edememişti. Üstelik suçlayamadığı kişilerden biri de Dağhan'dı. Suçun kendi üstüne kaldığını öğrendiği gün onu suçlamıştı. Ancak onu bile suçlayamayacak bir konumda olduğunu görünce olayı araştırmaya başlamıştı. Sonuç hep aynıydı. O küçük bebek yıllardır annesizdi. Babasız olup yetim kaldığı yetmezmiş gibi annesine hasret büyüyordu ya da belki de büyümüyordu. Eğer olur da bir gün Alya'nın ö*üm haberi gelirse ne yapacağını o bile kestiremiyordu. Katil her kimse ona yapacaklarını aklı bile almıyordu. İçine dolan siniri bir kenara bırakarak öfkeyle solurken bakışlarını sevdasına dikerek bu öfkenin yok olup yerini huzura bırakmasına izin verdi. Gülümseyerek ona yeniden yaklaştığında aldığı o güzel gül kokusuna hayranlıkla dalıp bir anlığına onun evli olduğu gerçeğini görmezden geldi. Ardından içinden o küçük kıza ve annesine sahip çıktığını düşündü. Hazan'ın onu affetmeyi ve ona inanmayı seçtiğini düşündü. Seve seve babalık yapıp ' Baharımın Bahar'ı ' diye seveceği o küçük kızı hayal etti. Yüzüne yerleşen gülümseme artarken içinden onun bir değil on çocuğu da olsa hepsinin babası olacağını, ona o denli bir aşkla bağlı olduğunu geçirdi. Ardından bugün öfkeyle kurduğu o sözlerin gerçeği yansıtmadığını geçirdi içinden. Onun evlenmiş olması da başka bir adamın karısı olması da içindeki masum sevdasını ö*dürmeye yetmezdi. Hazan onun gözünde ilk günkü gibi tertemizdi.

 

Ona öfkelenmesinin nedeni Dağhan ile iş birliği yaparak evinden bir şeyler bulmaya çalışmasıydı. Onun aradığı şeyi evinde bulamazdı. Yalnızca Dağhan'a yarayacak şeyleri bularak onun işine yarayacaktı. Günün sonunda bu işten kâr eden tek kişi Dağhan olacaktı. Sıkıntılı bir nefes vererek onu izlemeye devam ettiği an içindeki isteğe engel olamayarak başını ona doğru eğdi. Bedeni tamamen üzerine eğildiğinde saçlarının kokusunu çekti içine. Gözleri hasret kaldığı kokuyu alarak kapanırken ciğerleri yıllar sonra bayram etti. O gittiğinden beri nefes almıyordu. Bir gün demişti. Hatta o gün ona aşkını itiraf ettiği gündü. ' Sen varsan ömrüme güneş doğar, yokluğun kar, kış ; kıyamet. ' demişti. Öyle de olmuştu. Yokluğunda ona yıllardır bahar gelmiyordu. Uyandığı her gün kışı, uyuduğu her gece kıyameti getiriyordu. Üşüyordu. Teni sıcaklıkla kavrulan kışın tişört giyecek kadar sıcak olan adam yıllardır sevdasının hasretiyle üşüyordu. Baharının gidişiyle o üşümeyi öğrenmişti. Yürek sızısının nasıl üşüttüğünü öğrenmişti. Şimdi baharı yanındaydı. O gül kokusu, ay teni bir nefes kadar yakınındaydı. Gözünden düşen bir damla yaşı dikkatle silerken saçlarının kokusunu daha çok çekti içine. Ettiği bütün yeminlere, karakterine, kitabına ihanet ederek ona yasak olan sevdasının saçlarına küçük bir buse kondurdu. İçli bir nefes daha vererek fısıldadığı esnada yüreğinin dermanına yüreğini döküyordu.

 

" Bahar'ım, gül kokulu sevgilim... Affet beni. Seni, kızını koruyamadığım için affet." İçli bir nefes daha çekti içine. Sessiz sessiz dökülen yaşları özensizce silerek yeniden fısıldadı. " Seni çok seviyorum gülüm. Yüreğimi açıp gösteremiyorum ama sana öl*yorum."

 

Yeniden saçına minik bir buse kondurarak kokusunu çekti içine. Aldığı nefesi tutabildiği kadar tuttu. Amacı sevdasının kokusunu ciğerine hapsetmekti. Olmadı. Nefesini bıraktığı an müptelası olduğu o koku terk etti bedenini. Sıkıntılı bir nefes vererek gözlerini kapatırken yeniden nefesini çekti içine. Arından doyamadığı için biraz daha eğilerek boynuna eğdi burnunu. Aldığı koku içine öyle derinden işledi ki kalbinin sancısına engel olamadı. Bir eli heyecandan ve hasretten kavrulan kalbine giderken acı bir tebessüm ederek tekrar nefes aldı. Günaha battığı için kendine engel olamayıp daha da ileri gitmek istedi. Küçük bir öpücük dedi. Uğruna cehenneme gideceği kadar günah olan bir öpücük. Engel olamadı içindeki isteğe. Boynuna eğdi dudaklarını. Kalbindeki heyecanı bastıra bastıra dudaklarını tenine eğdiği an küçük bir kıpırtı duydu. Eli hemen beline gitse de silahı olmadığı için içinden küfrederek bakışlarını sesin geldiği yöne çevirdi. Toygar elinde bir poşetle gördüğü manzara karşısında şaşkına uğramış bir vaziyette ona bakıyordu.

 

Bıkkın bir nefes vererek vaktin geldiğini fark etti. Dante'yi aramıştı. Birazdan sevdasını almaya geleceklerdi. Diğer yandan da Toygar'ı sevdasına yemek almak için göndermişti. Elindeki poşete bakarak gülümsedi. Ciğer aldırmıştı; kimyonlu ciğer. Sevdası öyle severdi. En sevdiği çorbayı yani kara lahana çorbasını ve en sevdiği tatlı olan şöbiyeti de ihmal ettirmemişti. Toygar ağzını aralarken eliyle susmasını işaret ederek gözleriyle köşedeki masayı işaret etti. Ardından Toygar'ın paketi bırakmasıyla bakışlarını yeniden sevdasına eğerek içli bir nefes daha çekti boynundan. Ardından dudaklarını yavaşça boynuna değdirip geri çekti. Doğrulurken son bir kez izledi onu. Yüzünü, gözlerini, saçlarını ; ellerini... İçli bir nefes daha verdiğinde hiç istemese de geri geri adımlayarak kapıya doğru adımladı. Toygar arkasına geçtiğinde ise son kez ay tenine dalıp arkasını dönerek çıktı odadan.

 

Koridorda ilerlerken zihninde belki de şu an en olmaması gereken anı yankı buluyordu. Aklına nereden geldiğini bilmese de sevdasının olduğu her an onun için her yerde düşünülecek kadar kıymetliydi.

 

(Çok sayılmaz ama bir tık +18 olabilir, üstü kapalı anlatacağım.)

 

" Sevgilim..."

 

Alparslan ona en cilveli tınısıyla seslenen sevdasına baktı. Hazan'ın gözlerinin içi gülüyordu. Onun için en sevdiği yatını özel olarak hazırlatmıştı. Sürprizi dağ evinde yapıp ona koca bir kutunun içerisinde kırmızının en şehvetli tonundan oluşan mini saten elbiseyi vermişti. Aslında açık giyinmesini, daha doğrusu o ay teninin tek bir zerresini bile bir erkeğin görmesini istemiyordu. Hele o kıvrımlı beli ve dolgun göğüsleri... Düşündükçe aklı başından gidiyordu. Ancak bu gece baş başa olacakları ve o kalçasını bile zar zor kapatan derin göğüs dekolteli elbiseyi yalnızca Alparslan göreceği için sorun yoktu. Bu sebepten sevgilisine bu gece için özel olarak bu elbiseyi seçmişti.

 

Hazan ise Alparslan'ın onun için yaptığı sürpriz ile özenle hazırlanmıştı. O kadar düşünceliydi ki dağ evine Hazan için özel bir giyinme odası yaptırmıştı. Hazan ne kadar bunu istemediğini dile getirse de Alparslan ona en pahalısından çantaları, takıları almaktan geri durmamıştı. Üstelik makyaj eşyasına ve dahi çoraba kadar düşünmüştü. Bu yüzden elbisesini ve ayakkabısını bir de iç çamaşırlarını kutuyla veren sevgilisine özel olarak onun dizayn ettirdiği odada hazırlanmıştı. Gülümserken midesindeki kelebekleri susturamıyordu. Bir yandan da ona aşkla bakıp yeniden yola dönen sevgilisini bu kadar ince fikirli ve güzel seven bir adam olduğu için şımartmak istiyordu. Aklına gelen fikirle gülümseyerek yeniden onu zikretti.

 

" Sevgilim..."

 

Alparslan bu kez döndüğünde gamzelerini göstererek daha çok gülümsedi ve bir elini tutup yavaşça dudaklarına götürdü.

 

" Baharım..."

 

Hazan ise kıkırdayarak elinden kurtuldu. Alparslan yeniden yola odaklanırken ayaklarındaki pahalı topuklu ayakkabıları yavaşça çıkararak bulunduğu koltukta yan dönüp bacaklarını ona doğru uzattı.

 

Alparslan afallayarak ona döndü. Hazan ise bu esnada gülümseyerek ayaklarını pantolonunun orta kısmına getirmişti. Alparslan bu hareketi ile yutkunup ince siyah çorabının sardığı bacaklarına ve ayaklarına baktı. Her bir zerresi mükemmeldi bu kadının. Bu yüzden tek bakışı bile aklını kaybetmesine yetiyordu. Bir eli ona uzatılmış ayaklardan birini bularak yavaşça tuttuğunda kaldırıp bileğinden öptü. Yüzünde yalnızca sevdasının tenine dokunduğu an ortaya çıkan bir gülümseme vardı.

 

Hazan ise bu hareketine gülümseyerek yanıt verdi. Ardından boşta kalan ayağını ona s*rttü. Alparslan bir küfür mırıldanarak yavaşça bileğini bıraktı. Hazan yeniden ona s*rtündüğündeyse dişlerini sıkarak konuşuyordu.

 

" Yavrum yapma."

 

Hazan gülümseyerek dudaklarını yaladığında tahrik edici bir tınıda konuşuyordu.

 

" Neden ? "

 

Alparslan yutkunarak saniyelik olarak ona baktı.

 

" Kaza... Kaza yapacağım."

 

Hazan kahkaha atarak dudaklarını dişine geçirdi. Bugün normalde olduğunun aksine daha çok istiyordu onu. Belki yaptığı sürprizin belki de yumurtlama döneminde olmasının etkisiydi . Ancak onu tahrik etme arzusuna ve onu istemesine kaza yapma ihtimali bile karşı koyamadı. Bu kez bacaklarını biraz açarak çorabını yırttı. Alparslan duyduğu sesle yeniden ona döndü. Gördüğü manzara karşısında ağzı açık kaldığı için boş boş göz kırpıştırdı. Ardından küfrederek açık olan camları kapattı. Etrafta üç beş araba vardı ve bu riski almak gibi bir niyeti hiç yoktu. Kalbindeki kıpırtı gözlerinin önünü karartırken yeniden küfretti.

 

" S*ktir!"

 

Hazan yeniden kahkaha attığında bu kez kırmızı çamaşırını kenara kaydırıyordu. Alparslan yola bakmakta zorluk çekerek yeniden ona döndüğünde gördüğü manzara ile aniden fren yaptı.

 

" LAN ! " Yutkunarak bakışlarını kaçırıp tek elini ona doğru uzatarak görmemeye çalıştı. Trafiktelerdi. Her an karşıdan bir araba gelebilirdi. Sevdasının canını riske atmaktansa yata gidene kadar sabretmeyi tercih ederdi. " Yavrum kapat bacaklarını."

 

Hazan kaşlarını şüphe ile havalandırıp yutkunarak sözlerinin aksine bacaklarını daha çok açarak bir elini atıp kısık bir seste konuşmaya başladı. " Neden ? İstemiyor musun ?"

 

Alparslan'ın bakışları sözleriyle ona yeniden döndüğünde gördüğü manzara ile gözlerini kaşlarını kaldırarak zar zor açık tuttu. Nefesi kesildiği için gömleğini yırtarcasına açarken derince soludu. Hazan ise bu haline kahkaha atarak elini daha çok bastırdı. İşte tam olarak o an ipler koptu. Çünkü Hazan'ın dokunuşu dudaklarını dişleyerek başını geri düşürüp inlemesine sebep olmuştu. Alparslan için ise artık her şey çok geçti. Kıpkırmızı olan yüzü patlamaya hazır bir bomba misali onu zorluyordu. Gözüne kestirdiği ilk yoldan saparak arabayı hızla ağaçların arasına kenara çekerek durdurduğunda hiç vakit kaybetmedi.

 

"S*kerim böyle işi."

 

Hızla pantolonunu sıyırarak Hazan'a doğru eğildiğinde arka koltuğa geçmeyi bile vakit kaybı olarak görmüştü. Hazan ise sınırlarını zorladığı sevgilisinin öfkeli halinin tadını daracık bir alanda dahi olsa çıkararak isteğine ulaşmıştı.

 

Alparslan araba hareket ettiğinde bunu gerçekten düşünmüş olmasından çok düşünürken dahi s*ertleşmiş olmasından yakınıyordu. Daha az önce kokusunu almıştı. Aklına romantik anılarından biri gelmesi gerekirken bu anı hatırlayarak aldığı tek solukluk kokunun bile onu ne hale getirdiğini yeniden deneyimleyerek bıkkın bir nefes verip kendine ve ilkelerine yaptığı hakaretten gurur duyarak parmağını sevdasının boynuna değen dudaklarında gezdirdi.

 

.......................

 

Uyandığımda boğazımda dehşet bir tat vardı. Ayrıca oldukça kuruydu. Yüzümü buruşturarak etrafa bakındığımda gördüğüm serum ile bir hastane odasında olduğumu fark ettim. Kaşlarım şüphe ile havalanırken en son Alparslan ile konuştuğumu anımsadım. Bakışlarım bu esnada odada geziniyordu. Çok sürmeden bakışlarım pencereden dışarı bakan Yalçın'a kaydı. Ardından konuşmaya çalıştım ama boğazım öylesine kuruydu ki bunu yapamadım. Bakışlarım bu kez soluma kaydığında ellerini peçete ile silerek bana doğru yaklaşan Çisem'i gördüm. Gözlerinde ıslaklık vardı. Şüpheli ifadem devam ederken kocaman gülümseyerek öne atılıp yanıma koştu.

 

" HAZAN ! ÇOK ŞÜKÜR! "

 

Hızla sarılarak bedenimi kendi bedenine yasladı. Bu esnada ne olduğunu idrak edemediğim için duraksadım. Bakışlarım odada geziniyordu yeniden. Yalçın Çisem'in sesi ile bu yöne dönerek beni görerek gülümsedi.

 

" Abla..."

 

O da bana doğru yaklaşırken çekildiği esnada pencerenin önünde Dante'nin de olduğunu fark ettim. O da gülümsediğinde iki saniye sonra üçü de etrafımda toplanmıştı. Çisem yüzümü avuçlayarak ona bakmamı sağladığında gözlerindeki yaşları görerek garipsedim. Bu sırada o titrek bir nefesle konuşuyordu.

 

" Çok korktum Hazan. Çok korkuttun beni. İyi misin ? Ağrın var mı ? "

 

Yutkunmaya çalışarak boğazımı tuttum. Bu esnada konuşmak için atıldığımda öksürdüm. Çisem anlamış olacak ki su vermesi için Dante'ye komut verdi. Birkaç saniye sonra Çisem'in elindeki şişeden kana kana su içerek kendime geldim.

 

" Hazan, geçti. İyisin."

 

Dante'nin gülümseyerek konuşmasını başımı sallayarak onay ile sonlandırdığımda kaşlarım yeniden çatıldı. Burada neler olduğunu bilmiyordum ve bir an önce öğrenmem gerekiyordu. Bakışlarım Dante'de takılı kalırken sorumu ortaya yöneltsem de en çok o üstüne alınacaktı.

 

" Ne oldu bana ?"

 

Dante tam tahmin ettiğim gibi öne atılarak yanıtladı sorumu. Bu esnada üçümüzün bakışları da ondaydı.

 

" Bayılmışsın. Alparslan beni aradı."

 

Şaşkın bir ifadeyle ona bakmayı sürdürürken kaşlarımı çatarak anımsamaya çalıştım. Evet , en son onunla birlikteydim. Son hatırladığım şey ise bedenimi ona sunmamdı. Utançla yüzümü buruşturarak kaçırdım bakışlarımı. Çaresizlik insana her şeyi yaptırıyordu. Düşmanının, bir katilin koynuna girmeyi kabullenecek kadar nişanlı bir adama bu teklifi yapacak kadar alçaltıyordu insanı. İçli ve sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğumda bu kez Yalçın konuşuyordu.

 

" Abla bozuk saat misali insan olası gelmiş. Bay Dante'yi aradığına göre."

 

Dante başıyla onu onaylarken sıkıntılı bir nefes verip gözlüğünü düzeltti. Bu esnada ben olanların şokunu atlatabilmek adına çaba gösteriyordum. Boşluğa dalıp düşündüğümde kendimi ne denli kaybettiğimi anımsayarak içli bir nefes daha verdim. Bu esnada Çisem bana bakarak konuşuyordu.

 

" Hiç yemek yemiyormuşsun. Doktor öyle söyledi. Artık bu işe ben el koyuyorum. Seni kendi halinde çayıra salma devri bitti."

 

Göz devirerek sıkıntılı bir nefes verdim. Anlamıyordu. Hiçbir zaman da neden yemek yiyemediğimi anlamayacaktı. Yediğim her lokmanın zehir tadı verdiğini ancak yaşayan biri anlayabilirdi. Bana emanet olan bu cana sahip çıkamıyordum ben. Alnıma yazılan yüklerin ağırlığı bu cana sahip çıkmama engel oluyordu. Çisem yeniden yüzümü kaldırarak göz göze gelmemizi sağladığında gülümsüyordu.

 

" Teyzesinin balı geldiğinde annesini böyle güçsüz ve zayıf görmeyecek. Küçük kelebeğim için yemek yiyeceksin. Söyledik bir şeyler. Gelir şimdi."

 

Başımla reddederek ağzımı araladığım an Yalçın beni bölerek araya girdi.

 

" Gelmiş zaten Çisem hanım. Masanın üstünde."

 

Çisem'in bakışları o yöne döndüğünde Dante'ye baktı. O ise mesajı almış gibi pakete doğru ilerledi. Bu esnada ben zerre bir şey yiyecek halim olmadığı için yüzümü buruşturarak Çisem'e yalvaran gözlerle bakıyordum. Daha demin bahsetmişti. Evladım yoktu benim. O gelene dek ne uyku ne yemek vardı. Olmayacaktı. Dişlerimi sıka sıka beni reddeden Çisem'e baktığımda Dante'den bir ses yükseldi.

 

" Ben et söylemedim. Baby ?"

 

Çisem kocasına doğru bakışlarını çevirirken şaşkın bir ifadeyle yanıtladı onu.

 

" Yanlış odaya bıraktılar belki de. Yalçın getiren kişiyi gördün mü ? "

 

İkinci cümlesini kurarken Yalçın'a bakıyordu. O ise yutkunarak başını olumsuz anlamda salladı.

 

" Hayır Çisem hanım. Ben odaya girdiğimde buradaydı."

 

Dante yeniden kaşlarını havalandırarak dudaklarını büzdü. Bu esnada Yalçın da pakete doğru ilerleyip poşetin içinden bir şeyler çıkarmaya başladı. Ben ise olduğum yerde başımı eğerek yemek yememek için dua ediyordum. Umurumda bile değildi paketin kime, neden geldiği.

 

" Allah'ına kurban, kimin yemeğiyse ciğer almışlar."

 

Yalçın'dan neşeli bir tını yükselince bakışlarım o yöne döndü. Dante de başka bir paketi açıyordu bu sırada. Konuşmaya başladığında ifadesinde dikkat vardı. " Baby... tatlı söylemiş miydik ? Baklava var."

 

Çisem sıkıntılı bir nefes vererek göz devirdiği esnada Yalçın öne atılıp tatlıdan bir dilim ağzına atarak konuştu. " Yok ya, baklava değil ; şöbiyet bu."

 

Şöbiyet kelimesini duymamla Çisem ile göz göze geldik. Aklımdan geçen düşünceyi anlamış olacak ki ayağa kalkarak hızla poşete bakındı. Üçüncü ve son kabı da alıp açtığında bakışlarını bana çevirdi.

 

" Lahana çorbası..."

 

Yüzümde yer alan şaşkın ifade ile duraksayarak şaşkın bir nidanın dudaklarımdan peydah olmasına izin verdim. O almıştı bunları. En sevdiğim yemeği , çorbayı ve tatlıyı almıştı. İçimde oluşan rahatsız hissi görmezden gelmeyi deneyerek çattım kaşlarımı. Konuştuğum esnada Çisem bana bakıyordu. Yalçın ise ciğerleri lavaşa sarıp eline alarak bana doğru getirmeye başlamıştı.

 

" Çöpe atın hepsini."

 

Yalçın elindeki ciğerle tam karşımda duraksadığında başını sağa sola sallıyordu. " Abla günahtır. Koskoca hastanede kimin yemeği diye arayamayız da. Sen ye,- ben çıkarken hayrına camiye parasını bırakırım."

 

Bıkkın bir nefes vererek ellerimi saçlarıma doladığımda ona cevap vermeyi bile düşünmedim. Suçu yoktu ve açıklamakla uğraşarak daha çok sinirlenmeye hiç niyetim yoktu.

 

" Yalçın sen o yemekleri hemşirelere ver. Onlar yesin."

 

Çisem'in araya girmesinin ardından başımı eğerek ellerimi başımın arasına aldım.

 

" Yav olmaz. Abla aç şimdi. O yesin. Ben hemşirelere alır getiririm."

 

Yalçın şaşkın ve sitemli bir tınıda konuştuğunda sinirle soluya soluya düşünmemeye çalışıyordum. Düşünmemek adına kendimi zorladığım şey onun bana Alper'in kanını almasına rağmen o kanla kazandığı parayla yemek almasıydı. Ben bunu aşıp atlatmak için uğraşıp bir yandan da öfkemi kontrol etmeye çalışırken Dante değişik bir tınıda konuşuyordu.

 

" Baby... Bu kusmuk ."

 

Sözlerine karşın bakışlarım o yöne döndüğünde elinde çorbanın olduğu kap vardı. Çisem önce bana sonra Dante'ye baktığında derin bir nefes vererek başıma ellerimi vurdum.

 

" Yeter! Tufanlı almış hepsini. Hiç kimse yemeyecek." Bakışlarımı Dante'ye çevirdiğimde öfkemi ona yansıtmamaya çalışarak sıkıntılı bir nefes verip konuştum. " Marino o kusmuk değil; çorba. Annemin çorbası."

 

...........................

 

Hastaneden çıktıktan sonra Çisem'in ısrarları dolayısıyla kendi evim yerine onun evine geldim. Şu an salondayız. Dante benim cebime sıkıştırdığım kağıtları inceliyor. Çisem ise kenardan köşeden kocasına bakmaya çalışıyor. Bir gözü ise bende. Yine her zaman olduğu kadar meraklı. Ben ise onların aksine kağıtla ilgilenmek yerine yüreğimin acısının geçmesini bekliyorum. Yani kardeşimin gelmesini bekliyorum. Nare'yi çağırdım. Ne zaman evladımın hasretinden delirme raddesine gelsem onun varlığıyla güç bularak toparlanıyorum. Dayanacak gücüm kalmasa da sabrederek bir şekilde ayakta kalmaya mecburum. Sırf bu sebepten çekiyorum bunca çileyi.

 

Düşüncelerimle sıkıntılı bir nefes vererek uzandığım yerde biraz ayaklarımı topladığımda Dante bıkkın bir nefes verip dudaklarını yalayarak konuşmaya başladı.

 

"Sancar, kurşun... Bunları tanıyoruz ."

 

Başımla onayladığım esnada kurşun isminin yabancı gelmesiyle tek kaşımı şüpheyle havalandırdım. Sancar yani Turan Taşdelen Dağhan'ın amcasıydı. Ancak ben kurşunla ve tarihle bağdaştıramadığım için üzerine düşünememiştim. Dante neye takıldığımı anlayarak konuşmaya başladı.

 

" Kurşun Sancar'ın en iyi adamıdır. Almanya'da baya güçlendi. Sancar'ın her türlü pis işini Kurşun yapıyor."

 

Bıkkın bir nefes vererek boğazımı temizlediğimde sorguladığım şey bunun kızımla bir ilgisi olup olmadığıydı.

 

" Bu adamların kızımla bir ilgisi olabilir mi ?"

 

Dante başını olumsuz anlamda sallarken gözlüğünü düzeltti.

 

" Dağhan ile Sancar'ın arası kötü . Öyleyse de Alparslan'la iş yapmaz."

 

Sıkıntıyla gözlerimi kapattığımda bu kez içimden bu kağıttakileri kullanarak Alparslan'ı bitirme yolunda bir adım atabileceğimi düşündüm. Bunu söylediğim esnada Dante gözlerimin en içine bakıyordu.

 

" Peki bu kağıt işimize yaramaz mı ? "

 

Sözlerimi düşünmeden yanıtlarken bakışlarını gözlerimden kağıda çevirdi.

 

" Yarasaydı ortalıkta olmazdı. Sancar organ mafyası, kurşun da onun adamı. Bir şey yok."

 

Bıkkın bir nefes vererek yeniden boşa kürek çektiğimi düşünmeye başladım. Bu esnada bir yandan da içimden düşünüyordum. Bu bataktan nasıl çıkıp evladıma kavuşacağımı, evladımın hasretini nasıl dindireceğimi düşünüyordum. Ben düşüncelerle boğuşurken Çisem Dante'den kağıdı alarak göz gezdirmeye başladı. Bu esnada merakla konuşuyordu.

 

" Bu tarih ne peki kociş ? "

 

Dante omuz silkerek arkasına yaslandı. " Bilmiyorum Baby."

 

Çisem birkaç saniye daha duraksayıp merakla bakındıktan sonra ellerini birbirine vurarak öne atıldı. " BULDUM ! ALEYKÜM SELAM DİYOR !"

 

Sözleriyle ikimizin bakışları da ona döndü. Ben şaşkın bir nidayı dudaklarımdan dökerek kıkırdarken Dante donup kaldı. Ardından bakışlarını bana çevirip ne dediğini anlayıp anlamadığımı sorguladığında omuz silktim. Bakışlarını karısına döndüğünde ise Çisem ikimizin de anlamadığını düşünerek öne atıldı.

 

" As yazmışlar buraya. Demek ki biri Alparslan'a selam söylemiş. O da aleyküm selam diyor işte."

 

Dante yeniden bana baktığında yüzündeki şaşkın ifade yaşanan onca şeye rağmen beni kahkahaya zorladı. İçten bir kahkaha atarak elimi ağzıma kapattığımda Çisem bana ters ters bakıyordu.

 

" Ya ne oldu şimdi ? Gayet mantıklı bir şey söyledim ben zilli !"

 

Dante de dudaklarını bastırarak mırıldanınca Çisem kollarını birbirine bağlayarak arkasına yaslandı. Bu esnada ben de gülüşümü hafif hafif soldurdum. Acım içime yeniden dolarken maskemin ardına sığınarak bakışlarımı ifadesizleştirdim. Gözlerim yeniden buğulanacak gibi oldu daha sonra. Başımı kaldırarak buna engel oldum. Ardından gözlerimi yavaş yavaş kapattım. Kızımın yüzü gözlerimin önüne geldiğinde yeniden yastığa başımı gömdüm. İçime derin bir keder dolarken ellerimi sıkarak kendimi zorladım. Ağlamamaya, üzülmemeye zorladım. Evladımın kokusu burnuma yavaş yavaş dolarken içli içli nefesler alarak yaşlarımı içime akıttım.

 

.................................

 

İlahi bakış

 

Alparslan hastaneden ayrıldıktan sonra konuşmak için abisinin yanına, şirkete doğru yola çıktı. Aklında birkaç fikir vardı. Bir aydır Dağhan Hazan'ı kullanarak onun işlerine engel oluyordu. En son yaptığı bir ticaret sonrası sınırdan geçireceği silahları polislere yakalatmışlardı. Neyse ki Alparslan her konuda kendini ve ailesini garantiye almayı başarıyordu. O yüzden suç üstüne kalmamıştı. Ancak hayli huzursuzdu. Para kaybediyorlardı. Mal varlığının yanında kaybettiği para devede kulak dahi olmasa da Dağhan yüzünden para kaybediyor oluşunu gururuna yediremiyordu. Bir yandan da eli kolu bağlıydı. İşin içinde Hazan olduğu içindi bu bağlılık. Alparslan Hazan zarar görmesin diye Dağhan'a hak ettiği düzeyde saldıramıyordu. Bu yüzden bir plan yapmak zorundaydı. Hazan ona elinde sözlerinden başka delil olmadığı için inanmıyordu ancak delil elde edebilmek için bir plan yapmak zorundaydı. Bu plan için ise ailesiyle konuşması gerekiyordu. İşte bu yüzden şu an abisinin yanına gidiyordu.

 

İnşaat şirketlerinin bulunduğu binaya girdiğinde abisinin odasına adımlarken ona dönen bakışları umursamadı. Emin adımlarla hedefine ulaştığında kapıyı tıklatıp cevabı beklemeden içeri girdi. Arslan masasına bedenini eğmiş bir vaziyette laptopuna bakıyordu. Kardeşinin geldiğini görünce gülümseyerek doğruldu.

 

" Aslanım..."

 

Alparslan abisine baş selamı vererek masanın hemen karşısındaki kanepeye kuruldu. Bu esnada derin bir nefes vererek konuşmaya başlamıştı.

 

" Konuşmamız lazım abi."

 

Arslan başıyla onu onaylayarak kanepenin hemen yanında bulunan koltuğa oturdu. Cebinden çıkardığı sigarasını önce kardeşine uzatıp ardından kendi dudaklarına bir sigara yerleştirerek konuşmaya başladı.

 

" Konuşalım abim."

 

Alparslan abisinin uzattığı ateşle sigarasını yakıp bir soluk alıp üflerken onun kendi sigarasını ateşe vermesini izledi. Ardından konuşurken içinden bir şeyler geçiriyordu.

 

" Silahları yakalattık ya ben Dağhan'a büyük bir ceza keseceğim abi."

 

Arslan kıkırdayarak geriye yaslanıp kardeşinin her zaman olduğu gibi öfke taşan gözlerine baktı. Asla uslanmak bilmiyordu. Dağhan'a bu gücü sağlayan daha doğrusu bu aklı veren sevdiği kadındı. Ancak Alparslan ona asla dokunmadan yalnızca Dağhan'a ceza keserek bu ortaklığı çürütmeyi düşünüyordu.

 

" İhbar eden Hazan abim. Dağhan'ı zaten ben bitireceğim."

 

Alparslan abisinin sözlerine sinirle gülümseyerek yanıt verdi. Öfke ile soluduğunda biraz doğrularak abisine yaklaştı.

 

" Hazan'dan uzak duracaksın abi."

 

Arslan sinirle soluyarak geriye yaslandı. Yine yanlış anlıyordu onu. Arslan'ın söz etmek istediği şey Hazan'a saldırmak değildi. Daha doğrusu bunu kendisinin yapması değildi. Kast ettiği kardeşinin aşkına yenik düşerek onun gücünün katlanarak artmasını sağlamasıydı.

 

" Abim... Ben senin sevdiğin kadına ne diye saldırayım ? Bana düşmez."

 

Alparslan ona hak vererek başını sallarken yeniden arkasına yaslandı. Bu esnada Arslan konuşuyordu. " Sana düşer. " Alparslan yeniden öfkelenerek sıkıntılı bir nefes verip çene kaslarını kastı. Doğrularak abisine baktığında konuşmak için öne atılıyordu ancak Arslan onu bölerek konuşmaya devam etti. " Sen sessiz kaldıkça yüz bulup daha çok saldıracak."

 

Alparslan öfkesini dile getirirken abisinin bu sözlerine karşı çıkmak niyetindeydi.

 

" Orası benim bileceğim iş. Karışma!"

 

Arslan sinirlenerek öne atıldığı esnada sürekli olarak burnunun dikine giden kardeşini düşünüyordu.

 

" Ne demek karışma ? Kardeşiz lan biz ! Abin konuşuyor Alparslan ! Sessiz kalmayacaksın!"

 

Alparslan sigarasını küllüğe fırlatarak ayağa kalktığında öfkesinin sürekli olarak abisini yaraladığını biliyordu ama engel olamıyordu buna.

 

" Yeter abi ! Gerekirse uğruna ö*ürüm yine de onun karşısına geçmem. Duydun mu ?"

 

Arslan da hiddetle ayağa kalkıp tam karşısına geçerek silahını çıkarıp ona uzattı.

 

" AL OĞLUM ! Ö*ECEKSEN, Ö*MEYE NİYETİN VARSA ABİNİN SİLAHIYLA SIK KAFANA ! SIK Kİ SENİ BABAMIN YANINA GÖMERKEN GÖZÜM ARKADA KALMASIN!"

 

Alparslan öfkeli nefesler alıp vererek arkasını döndü. Aynı hatayı ikinci kez yapıp abisinin yakasına yapışmayacaktı. Bir daha kendini aynı konuma düşürüp o kadar güçsüzleşmeyecekti. Bunun yerine biraz sakinleşmek için başını havaya kaldırıp derin derin nefesler aldı. Bu esnada Arslan daha kısık ve şefkatli bir tınıda konuşuyordu.

 

" Aynı acıyı , aynı utancı bize bir kere daha yaşatmaya hakkın yok ."

 

Alparslan sözlerine karşın hızla ona dönerek kaşlarını havalandırdı. Bu esnada abisinin neyi kast ettiğini merak ediyor ve bu merakı bakışına yansıtıyordu. Arslan kardeşinin meraklı ifadesini anlayarak cümlesini detaylandırdı.

 

" Babamın kanını o or*spu çocuğu döktü. Koskoca Kürşat Tufanlı, imparator ö*dürüldü lan ! O p*çin oğlu da imparatorun oğlunu mu vursun ? Ha !"

 

Alparslan bıkkın bir nefes vererek abisine baktığında yanlış anlaşıldığını düşünüyordu ama bunu dillendirecek güç bedeninde yoktu. daha birkaç saat önce sevdasının canı ile mücadele ederek göz yaşı dökmüştü. Bu yüzden daha kısa bir açıklama yapmak istedi.

 

" Dağhan'ın canımı almasına müsaade edecek kadar düşmedim daha. Evelallah hakkından gelirim."

 

Arslan lafına geldiğini düşünerek başını sallayıp ciddiyetle konuştu. " Ben de onu diyorum tetikçi. Hazan olmasa o itin hakkından gelirsin. O kız senin elini kolunu bağlıyor. Kaybedeceksen işte bu yüzden kaybedeceksin."

 

Silahını yeniden beline koydu. Bu esnada Alparslan abisinin sözlerine karşın dişlerini sıkıp derin bir of çekti. Bıkkınca nefes vererek gerilediğinde ise yine bıkkın bir tınıda konuşuyordu.

 

" Abi... Benim ona elim de kolum da yüreğim de bağlı. Niye anlamıyorsun ?"

 

Arslan bıkkın bir nefes vererek onu aslında anladığını ama canının söz konusu olduğu için mevzunun ciddiyetini kavrayamadığını düşünüyordu. Bu sebepten konuşmaya başlayacağı an aklına gelen fikirle duraksayıp yutkundu. Ardından kendisine meraklı gözlerle bakan kardeşine gülümseyerek bir öneride bulundu.

 

" Kaçır onu."

 

Alparslan şaşkınlıkla ağzını aralarken kimden söz ettiğini sorguladı kısa bir an. Ardından bunu sevdası için söylediğini idrak ederek ağzından şaşkın bir nida döktü.

 

" Ne ?"

 

Arslan ise başını aşağı yukarı sallayarak cümlesine hak verip konuşmasını sürdürdü.

 

" Hazan'ı kaçır diyorum."

 

Alparslan öfkeyle nefes vererek omuz silkti. Sabrı şimdi taşacaktı. Dayanamıyordu artık. Çok zor bir gün oluyordu onun için. Neredeyse iki gün önce uyumuştu. Gecenin bir vakti Hazan ile tartıştığı yetmezmiş gibi onun bayılmasıyla hastaneye gitmiş yeni günü hastanede selamlamıştı. Şimdi de sabahın ilk saatlerinde abisinin yanında onunla kavga ediyordu.

 

" Abi ne saçmalıyorsun ya !"

 

Arslan ciddiyetini bakışlarına yansıttı. " Kaçır oğlum. Kim elinden alabilir, kim kurtarabilir? Kızını bulup ona verene kadar kaçır, tut bir yerde."

 

Alparslan öfke ile soluyup dudaklarını dişledi.

 

" Ben öyle bir adam değilim."

 

Arslan sözlerine karşı öfke ile gülümsedi. Sırıtması büyüdü ardından. Kıkırtılar arasında konuşuyordu. " Ne varmış öyle bir adam olmakta? "

 

Alparslan bıkkın bir nefes verip bu soruya cevap dahi vermek istemedi. Arslan ise anlayarak bakışlarını kardeşinde tutup konuşmaya devam etti.

 

" En azından sana saldırmamış olur. Hem neden bırakmak zorunda kaldığını anlatırsın."

 

Alparslan kısa bir an gerçekten bunu yapmayı düşündü. Kendini anlatıp sevdasına içindeki acıları , pişmanlıkları ve mecburiyetleri dökmeyi düşündü. Ancak cesaret edemedi buna. Anlatsa bile artık çok geçti. O başka bir adamın karısı olup ondan gitmeyi seçmişti. Bir kez anlatmaya cesaret edebilmişti. Mecbur kaldığını düşünerek yalnızca bir kez cesaret etmişti. Onda da sevdasının sevgisini görmüştü. Uzun zamandır fırsat buldukça takip ediyordu onu. Her sabah önce annesine sonra da kocasına gidip göz yaşı döküyordu. Daha geçen gece Alper'in mezarında uyumuştu. Sabaha kadar buz gibi toprağın üzerinde sarılmıştı kocasına. Alparslan onun aşkını , üzüntüsünü gördükçe içinde biriken cesareti kırıyordu. Diline gelen sözleri yutuyordu. Kendini bu şekilde cezalandırıyordu. Sevdası masum olduğunu öğrenip ona bu konuda düşmanlık yapmazsa eline ne geçecekti ? Hazan ona aşık değildi. Masum olduğunu bilmesi en azından bu konudaki masumiyetini kanıtlaması neyi değiştirecekti ?

 

Hiçbir şeyi. Hazan kızını kaçıranın o olmadığını öğrenene dek ona kin kusmaya devam edecekti. Üstelik belki kini hafiflese bile Alparslan için bu iyiye işaret değildi. Acısı hafifleyecekti ancak vicdanının yükü artacaktı bu kez. Alya'yı koruyamamış olmanın yükünü daha çok sırtlayacaktı. Vazgeçti. Düşüncesi başıyla reddederek vazgeçmesi ile son buldu.

 

" Olmaz abi. Karşısına geçip en azından bu konuda suçlama beni demeye hakkım yok."

 

Arslan sinirli bir nefes verdi. Alparslan onu bir kez olsun dinlemiyordu. Bu onun içini dağlıyordu. Kardeşi ise bıkkın bir nefes vererek buraya gelirken içinde olan düşünceyi zikretti.

 

" Dayı'yı hapisten çıkaracağım abi. En kısa sürede..."

 

Arslan'ın kaşları şüphe ile havalanırken kardeşinin neyi planladığını bilmiyordu. Alparslan ise kafasında dolaşan düşüncelere kendini teslim ediyor, başlayacak olan mücadele için güç topluyordu.

 

................

 

Uyandığımda hâlâ Çisem'in evindeydim. Hava kararıyordu. Camdan bakarak bahçedeki lambanın izin verdiği ölçüde doğruldum. Telefonuma bakındım kısa bir an. Odada loş bir ışık vardı. Camdan yansıyan ışığa kenardaki dekor mumlar eşlik ediyordu. Çisem uyuduğum için ışığı açmamış olmalıydı. Telefonumu yastığın altında bularak açtığımda bir sürü bildirim gördüm. İlk dikkatimi çeken Dağhan'ın aramaları ve mesajlarıydı. Kaşlarım şüphe ile havalanırken mesajlarına girdiğimde nerede olduğumu sorduğunu gördüm. Bu gece için ona söz vermiştim. Buluşup plan yapacaktık. Yarın bir davet vardı. Alparslan'ın vakfının bağış gecesi için düzenlediği davetti bu. Paralarını aklamak için düzenliyordu bu daveti. Her yıl da düzenli olarak yapılıyor sonucunda servetine servet katıyordu. Ancak bu yıl öyle olmayacaktı. Dağhan bunun için yazmıştı. Dikkatimi çeken şey ise şu oldu; her aramasından sonra mesaj atmıştı. Toplamda on üç arama ve on üç mesaj vardı. Üstelik arama süreleri dahi eşitti. Yirmi üçer saniye sesli olarak aramıştı. Ayrıca mesajların hepsi de aynıydı :

 

' Neredesin ? '

 

Kısa bir an kaşlarımı şüpheyle havalandırdıktan sonra Dağhan'ın nasıl takıntılı biri olduğunu hatırlayarak bıkkın bir nefes verip onu aradım. Birkaç saniye çaldıktan sonra açtığında sesi normal geliyordu.

 

" Evet ? "

 

Yutkunarak konuştuğumda sesim yeni uyandığım için hırıltılı çıkıyordu. " Dağhan..."

 

" Benim evet."

 

Bıkkın bir nefes vererek duraksadığımda içimden ne saçmaladığını sorguluyordum.

 

" Biliyorum sensin."

 

" Ben de biliyorum. Sen de sensin."

 

Bıkkın bir nefes daha verirken ellerimi saçıma attım. " Yani ? "

 

" Yani ?"

 

Benimle aynı tınıda konuştuğunda kaşlarımı çatarak sinirle gülümsedim. " Dağhan dalga mı geçiyorsun ? "

 

Bıkkın bir nefes verdiğini duydum. " Dalgalar ilgi alanıma dahil değildir."

 

Tekrar bıkkın bir nefes verdiğimde onunla konuşmanın da iş yapmanın da ne kadar zor olduğunu içimde yineledim. Hakikaten tüm ömrüm boyunca gördüğüm insanların hepsini toplasam onun yarısı kadar ilginç huylar ortaya çıkmazdı.

 

" Şu an dalgaları da belgeselleri de dinleyecek bir ortamda değilim. "

 

" Tamam, söyle!"

 

Kaşlarımı bıkkın bir ifade ile kaldırıp göğe bakarak derin bir nefes verdim. " Beni sen aradın Dağhan."

 

Birkaç saniye ses gelmedi. Kontrol etmek adına telefonu kulağımdan çektiğimde konuşuyordu.

 

" Hayır, sen aramışsın."

 

İçimden sabır dilediğimde sinir uçlarımla oynadığı için dişlerimi sıkıyordum. " Önce sen aradın."

 

" Tamam, sonra da sen aradın."

 

Sinirle gülümseyerek ellerimi saçımdan çektiğimde sabrım taşıyordu. " Yani ?"

 

" Yani ?"

 

Aynı tınıda aynı cevabı yeniden verdiğinde dayanamayarak bıkkın bir nefes verip konuşmaya başladım. " Yeter! Ben ne diyeceğini öğrenmek için aradım."

 

Kısa bir an duraksadıktan sonra konuşmaya başladığında son bir aydır alışık olduğum o tonda konuşuyordu. O kelimeyi duyduğum an ise boşta kalan elimle boğazımı sıkarak tavana bakındım.

 

" Muhtemelen... Muhtemelen neden aradığımı merak ediyorsun. Evet, ben olsam ben de merak ederdim."

 

Derin bir nefes vererek sabır diledim. Ardından konuştuğumda sesindeki alaya eşlik ediyordum. " Evet... Evet öyle yapıyorum."

 

" Bunun için arayarak ikimizin de yüz altmış yedi saniyesini çalmak yerine mesajları kontrol etmeliydin."

 

Öfkeyle soludum. " Önemli bir şey olduğunu düşündüm ; aynı mesajı on üç kez attığın için."

 

" Sadece nerede olduğunu merak ettim. Eğer gece gelmeyeceksen bilmem gerekiyor. "

 

Kıkırdayarak öne atıldığımda zihnimde bir anı canlanıyordu. Geçen gün Dağhan'ın çiftliğinde bir görüşme yaptığımız esnada içeri üzerlerinde hemşire kostümü olan dört kadın girmişti. Kostüm diyorum çünkü fantezi kıyafetiydi. Dağhan da en az benim kadar şaşırıp mahcup olmuştu ancak o an yaşadığım utanca ve sinire engel olamamıştı.

 

" Gece için geçen gün olduğu gibi misafirin varsa sabah konuşabiliriz Dağhan."

 

Sıkıntıyla soludu. " Kızlar o gün saati karıştırmış. Bir daha olmayacak."

 

Özür dilemiyordu yine de. Suçunu bilse de yapamıyordu çünkü kibri buna engeldi.

 

" Neyse. Gece söz verdiğim saatte geleceğim ."

 

Çisem ile vedalaşıp eve uğradıktan sonra gitme planı yaptım içimden. Ardından onun sesini işittim.

 

" Anlaştık Kandemir."

 

Gözlerimi devirerek bakışlarımı yeniden tavana diktiğimde bu sözcüğü duymaktan ne denli bıktığımı içimden tekrar ediyordum. Uyarmama rağmen inadına yapmaya devam ediyordu.

 

" Bana soyadımla hitap edilmesinden hoşlanmıyorum."

 

" Dante'ye Marino Alparslan'a Tufanlı diyorsun ama. Hoşuna gitmeyen bir şeyi başkalarına niye yapıyorsun Kandemir ?"

 

Öfke ile soluyarak başımı karşıma doğrulttuğumda gülümseyerek bana yaklaşan kardeşimi gördüm. Bu esnada kısa kesmek adına sözlerini sorgulamadan kapatmak için öne atıldım.

 

" Bunu geldiğimde konuşuruz. Kapatmam gerekiyor."

 

Ardından onayladığında telefonu kapatarak bana sarılmak için öne atılan Nare'ye karşılık verdim.

 

" Abla..."

 

Kokusunu içime doldurarak konuştuğumda yüreğim ateşe düşen su damlası misali bir cızırtıya teslim oldu.

 

" Ablam..."

 

Elleriyle yüzümü avuçları arasına alıp yanaklarımdan öptüğünde yüzünde derin bir buğu hakimdi. " Çok korktum ama iyisin. Daha iyi olacaksın. Çisem abla mantı yaptırıyor."

 

Gözlerimi devirerek yutkunduğumda sabah zorla içirdikleri çorbanın tadının damağımda olmasının suçluluğuyla başımı sağa sola salladım. Çisem Alparslan'ın en sevdiğim çorbayı söylediğini görünce aynısından alarak getirip içirmişti. Gerçekten zorlayarak içirmişti hatta. Marino burnumu sıkmıştı. Çisem ise ağzımı zorla aralayarak içirmişti çorbayı. Her ne kadar vicdan azabı yüzünden içmek istemesem de seneler sonra annemin hasretine ilaç olan o çorbayı içmek güzel hissettirmişti. Ancak şu an bir de mantı yiyerek kendime bu güzelliği yaşatamazdım. Evladım kim bilir nerede, kimlerin elindeydi ? Ben o aç mı susuz mu bilmeden karnımı doyuramazdım. Alper toprağın altında benim yüzümden yatarken kendime ziyafet çekemezdim.

 

" Hayır Nare. Lütfen artık ısrar etmeyin. Yemek yiyemem."

 

Sıkıntı ile soluyarak yanıma oturduğunda yüzünde sinir dolu bir ifade hakimdi.

 

" Yiyeceksin. Yemezsen sen yemek yiyene kadar ben de yemeyeceğim."

 

Bakışlarım ve başımla onu reddettim. O bunu yaparak beni yemek yemeye mecbur edemezdi. Buna müsaade etmezdim.

 

" Hayır Nare. Buna müsaade etmem . Sen yiyeceksin. Kendine iyi bakacaksın ki ben gücümü koruyayım."

 

Öne atılarak beni reddettiğinde gözlerinde derin bir buğu vardı.

 

" Hayır abla. Sen bu haldeyken ben nasıl koruyacağım gücümü ? "

 

Yüzünü avuçlarım arasına alarak konuştuğumda benim gözlerimde de buğu vardı. Canım yanıyordu. Evladımın hasreti ilk zamanlar kadar çok yakıyordu canımı. Sabrım , gücüm, kuvvetim kalmamıştı. Derin bir nefes verdiğimde bunu bakışlarımda ona yansıttım.

 

" Dayanamıyorum ablacığım. Dayanamıyorum güzelim. Ben onun kokusu yokken nefes bile alamıyorum. Nasıl yemek yerim ? Nasıl sağlığıma dikkat ederim ?"

 

Sonlara doğru sesim gittikçe kısılırken Nare fark ederek bedenimi sıkı sıkıya kendi bedenine yasladı. Acımı almak ister gibi bedenini bedenimde sıktığında gözlerimi kapatarak içli bir nefes verdim.

 

" Ablam... Ben de dayanamıyorum. Alya olmadan hayatıma devam etmek benim için de çok zor. Aldığım her nefeste içime acısı doluyor. O küçücük elinin parmağımı sıktığı ilk gün geliyor aklıma. Canımın, en değerlimin canı o benim."

 

İçli bir nefes vererek hıçkırdığım esnada omzumun ıslanması ile onun da ağladığını fark ettim. İkimizin de yarası, ikimizin de acısı haddini aşmıştı. Bebeğimin, küçük kızımın sesi, mırıldanması, her sabah uyandığında bana gülümseyerek bakması geliyordu gözlerimin önüne. Beynim benim bütün gücümü almak adına sanki bana savaş açmıştı. İçli içli soluyarak hıçkırdığımda Nare bedenlerimizi yavaşça ayırdı. Bu esnada önce benim gözümdeki yaşları ardından kendi gözündeki yaşları silerek burnunu çekti.

 

" Ağlamak bize küçük kızımızı getirmiyor. Onun yerine çözüm arayalım abla. O p*ç tohumunun evinden bulduğun notlar nerede ?"

 

Bilmesine şaşırarak kaşlarımı şüphe ile havalandırdığımda yutkunarak konuşuyordu. Ben kardeşimi bilerek uzak tutuyordum bütün her şeyden. Onun bu mevzulara bulaşmasını istemediğimden yapıyordum bunu.

 

" Çisem abla söyledi. Bir not varmış ; Alya ile ilgili."

 

Sıkıntı ile soluyarak bir elimi saçıma attığımda diğer elim masadaki kağıtları işaret ediyordu. Nare işaret ettiğim yöne dönerek ikisini de alıp incelemeye başladı.

 

Birkaç saniye sonra bana bakarak konuşmaya başladığında bakışlarım uyuyakaldığım için inceleyemediğim notlardaydı.

 

" Abla... Alparslan Alya'nın doğum tarihini hesaplamış."

 

Tek kaşım şüphe ile havalanırken öne atılarak kağıdı elime aldım. Ardından tarihi yeniden kontrol ettiğimde Nare konuşmaya devam ediyordu.

 

" Baksana ! Dokuz ay on günü baz alarak hesaplamış. En alttaki tarih Eylül ayına ait. Herhalde şeyi hesaplamak için yazdı onu."

 

Bakışlarım ona döndüğünde utançla başını eğdiğini gördüm. Bu esnada şaşkın ve sert ifademle onayladım onu. Tarihi net olarak anımsamasam da onunla en son Eylül ayının ortalarına doğru birlikte olmuştuk. Nare'nin söylediği doğruydu. Ancak bunu hesaplamış olması ve dahi en aşağı aradaki gün farkını not düşmesi içimi tuhaf bir his ile doldurdu. Bakışlarımı kağıtta gezdirerek ellerimin titremesini seyrettiğimde Nare yeniden öne atıldı.

 

" Zaman farkı az olduğu için belki de, şüphe etti ve-"

 

Başımla onu onaylayarak sözünü böldüğümde içimde bazı taşlar yerine oturuyordu ve bunun delil niteliğinde olabileceği ihtimali enerjimi yerine getirmişti.

 

" Alya'yı benden bu yüzden aldı. Şüphelendi."

 

Nare başıyla onayladığında içli bir nefes veriyordu. Tam ağzını araladığı an ise benim sevinçle konuşmam onun başlamayan sözüne engel oldu. " Bunu mahkemede kullanabilirim Nare. Yarın ilk iş avukatla konuşacağım."

 

Başıyla beni onayladığı esnada içli bir nefes vererek konuşmaya başladı. " Abla bunu mahkemede kullanamayabilirsin. Yasal değil."

 

Başımla onu reddederken inatçı bir ifadeye bürünerek konuştum. Gereken ne varsa yaparak bunu yasal bir kılığa sokacaktım. Kızımın esas abası olduğunu biliyor ve bunu bu şekilde kullanıyorsa eğer gerçeklerin gün yüzüne çıkması için elimden gelen ne varsa yapacaktım.

 

" Hayır. Ne gerekiyorsa yapıp bunu kullanacağım."

 

....................................

 

Saatler sonra geniş spor arabama bindiğim esnada bu olanları ve avukatıma anlatacaklarımı düşünüyordum. Hedefim Dağhan'ın eviydi. Oraya giderek şu anlık planımızı konuşacaktım. Ardından avukatımla iletişime geçerek eve gidip kızımın eşyalarına sarılıp ağlayacaktım. Uzun geçen yolun ardından Dağhan'ın yalnızca iş için kullandığı evine vardığımda içli bir nefes verip arabadan çıktım. Kapıya doğru ilerlediğimde üzerimdeki siyah hırkanın fermuarını biraz açarak sıcaklığın bedenime dolmasına izin verdim. Çok geçmeden kapı açıldığında bu kez kapıyı açan kişi yarı çıplak rus bir yardımcı değil de Poyraz'dı. Baş selamı verip gülümseyerek içeriyi işaret etti.

 

" Hoş geldiniz. Abi içerde."

 

Başımla onu onaylayarak içeri adımımı atıp mırıldandım.

 

" Hoş bulduk Poyraz."

 

Sıkıntılı bir nefes verip salona doğru ilerlediğimde Dağhan'ın purosunu yakarak dudağına yerleştirdiğini gördüm. Boğazımı temizleyerek ona baktığımda Dağhan bakışlarını bana çevirip baş selamı verdi.

 

" Hoş geldin Kandemir."

 

Göz devirerek köşedeki koltuğa oturduğumda derin bir nefes verdim. " Hoş bulduk Taşdelen."

 

Sırıtarak viskisinden bir yudum aldığında Poyraz kapının eşiğindeki yerini alarak bize bakmaya başlamıştı.

 

" Amerika gibi bir yerden gelip soyadı mevzusuna takılman enteresan. "

 

Başımı aşağı yukarı sallayıp sıkıntılı bir nefes verdiğimde bakışlarımı odada gezdirerek bunu sırf Alparslan için yaptığını ve beni kışkırtmak istediğini bilmenin rahatlığıyla imalı bir tınıda konuştum.

 

" Amerika'dan da gelsem aslımı kaybetmedim. "

 

Bakışlarını saniyelik bana çevirerek gülümsediğinde konuşmak yerine önüne döndü. Bu esnada ben en azından onun evine girdiğimi Dağhan'a söylemek için sıkıntılı bir nefes verip yutkundum. Bulduğum notlardan ona bahsedeceğim bir güven yoktu aramızda. İkimiz de ortak menfaatlerimiz için birbirimize sabrediyorduk. Evet sabrediyorduk zira oldukça zıt karakterlere sahiptik. Bu yüzden Dağhan da bazı noktalarda susarak kendini açıklamaktan geri duruyordu.

 

Nefesimi verip ağzımı araladığım an benden önce davranarak sözlerine başladı. Bu esnada iki elini açarak evini işaret ediyordu.

 

" Sen istedin diye kim varsa gönderdik. Evimde dişi sinek bile yok."

 

Sözleriyle bakışlarım ona kilitlendiğinde sinirle sırıtarak şaşkın bir nidayı dudaklarımdan bıraktım. şu an evinde bir kadın olmasını bir kenara bıraktım. Benim istediğimi iddia ediyordu. Ben istemiştim bunu yani ? Hakikaten de deli ve uyuz bir adamdı bu. Mevzu uçkuru olunca dilinin ayarı da olmuyordu.

 

" Aynen. "

 

Bakışları bana döndüğünde neyi kast ettiğimi anlayarak kıkırdayıp başını salladı. " Seni ve arabanı tenzih ediyorum Kandemir."

 

Arabamı kast ettiğinde onu ne kadar sevdiğime ima yapmıştı. Kıkırdayarak başımla onu onayladığımda bizi kadın olarak görmemesi işime geliyordu. Kadın gözüyle baktığı tüm canlıların hayati tehlikesi vardı çünkü.

 

" Teşekkür ederiz Dağhan bey; bizi azat ettiğiniz için."

 

Başını sallayarak purosundan bir nefes daha çektiğinde daha fazla beklememek adına ellerimi önümde birleştirip arkama yaslanarak konuya giriş yaptım.

 

" Ben dün gece Tufanlı'nın evine gittim."

 

Purosundan aldığı nefesi yarıda kalırken boğazına kaçan dumanla öksürdü. Ardından sert bakışlarını bana dikerek öfkeli ve meraklı bir tınıda konuştu.

 

" NE ?"

 

Başımla onu onayladığımda diğer detayları da vermek adına konuşmaya başladım.

 

" Uzun süredir takip ettiğim bir evi vardı. Oraya gittim. Çalışma odasında dosya aradım. İşime..." Bakışlarımız denk düştüğünde ekledim. " İşimize yarayacak bir şeyler aradım."

 

Başıyla onayladığı esnada pür dikkat beni dinliyordu. " Buldun mu bir şey?"

 

Olumsuz anlamda kafamı sallarken ona bunu söylememekte kararlı olduğumu içimden tekrar ettim. Daha sonra bakışlarımız ayrı düştüğü an o viskisinden bir yudum alarak arkasına yaslandı. Bu demek oluyordu ki işine yarar bir şey olmadığı için mevzunun geri kalanıyla ilgilenmiyordu. Yine de anlatmak için öne atıldığımda Poyraz dikkatle beni dinliyordu.

 

" Sonra o geldi." Dağhan'ın bakışları bana döndüğünde kaşları şüphe ile havalandı. " Kavga ettik bayağı. Sonra ben bir ara elini ısırdım." Gözlerimi kısarak boşluğa baktığımda olanları hatırlamaya çalışıyordum. Öfkem konuşmaları unutacak kadar beni kendimden geçirmişti. " Sonra yine kavga ettik derken bayılmışım."

 

Dağhan kısa bir an duraksadıktan sonra gür bir kahkaha atarak bakışlarını Poyraz'a çevirdi. O da gülüyordu. Ben kaşlarımı çatarak gülmelerini izlerken o kahkahalar arasında konuşmaya başladı.

 

" Elini ısırdın ? Hangi eli ? "

 

Bakışlarımı sertleştirerek bıkkın bir nefes verdiğimde dalga geçiyor olmasını bir kenara bırakmaya çalışıyordum ancak onun kahkahaları arasında bu mümkün değildi.

 

" Poyraz, Alparslan iyice formdan düşmüş."

 

Ağzımı aralayarak öne atıldığım esnada bir elini uzatarak susmamı sağladı. " Ama tebrik ediyorum Kandemir. Bu performansı arttırıp bir dahaki sefere kolunu ısırmalısın."

 

Sinirle soluyarak ayağa kalktığımda öfkeli bakışlarımın sahibi olduğunun farkına vararak arkasına yaslanıp ağzını fermuar gibi kapadı. Bu esnada öfkem sesime yansıyordu.

 

" Hayır, bir dahaki sefere kolundan vuracağım. Bakalım o zaman da böyle gülecek misin?"

 

Sırıtarak dudaklarını büzdüğünde bu kez Poyraz konuşuyordu. Bakışlarım anında ona döndüğünde gülümseyerek beni izlediğini gördüm. " Hazan hanım bence kolunu kırsanız daha mantıklı bir seçenek olur. Dağhan abi prensip olarak sakat bir adamla savaşmaz."

 

Sinirli bakışlarım ona döndüğünde başımı aşağı yukarı salladım. Bu esnada ikisinin de dalga konusu olduğum için öfkeli bir nefes verip saçlarımı geriye atıyordum. " Bence Dağhan abin prensiplerini kenara atıp benim en azından bir şeyler için çabaladığımın farkına varmalı."

 

Dağhan gülüşünü bozarak duraksadığında bana bakıyordu. Kast ettiğim şey onun bu rahat tavırlarıydı. Yarın ki mevzu dışında çok daha önemli bir planımız vardı. Eğer her şey yolunda giderse Tufanlı hapse girecekti ve gerisi çorap söküğü gibi gelecekti. Ben bütün zamanımı buna harcayıp çabalıyordum ancak Dağhan gayet sakin bir şekilde hareket ederek zamanın gelmesini bekliyordu.

 

" Ne yapmamı istiyorsun ? Diğer elini de ben ısırayım mı ? "

 

Yeniden yerime oturarak bıkkınca homurdandım.

 

" Benimle uğraşmak yerine yarın ki bağış gecesine odaklan."

 

Dağhan dudaklarını büzerek onayladığında bakışlarını bana dikip konuşmaya başladı.

 

" Plan zaten belli. Kedi köpek gibi birbirinizi ısırmanızı muhtemelen alay konusu almama şaşırdın. Muhtemelen... Ciddiyetsiz olduğumu düşünüyorsun. Mantıklı." İçli bir nefes verip viskisinden bir yudum aldığı esnada konuşarak tamamladı sözlerini. " Yarını boş verip asıl planı konuşalım Kandemir. Aslanların kaplana yem olduğu meseleyi konuşalım."

 

...............................

 

Geceyi aynen planladığım gibi bitirerek güne avukatımla konuşarak başladım. Aslında dün gece ihmal ettiğim bir detay vardı ki avukatım buna değindi. Onun kızımın esas babası olduğu hakkında mahkemeyi şüpheye düşüreceğim için bu konuda gerçek bir bilgi edinene dek belgeyi saklamamı daha sonrasına yasal olabilmesi için çabalayacağımızı söyledi. Haklıydı. Çünkü o kızımın onda olmasına rağmen esas babası olduğunu söylemiyordu. Bunun nedeni belki de ortaya çıktığında kızımı ondan alabileceğim ya da benimle paylaşmak zorunda kalmasıydı. Bir nevi beni cezalandırmak için böyle bir yöntem izliyordu ki bu ilk ihtimaldi. İkinci ihtimal ise bu olaylarla ilgisinin olmaması ihtimaliydi. İşte tam olarak bu küçük ihtimal yüzünden mahkemeye delil olarak sunamayacaktım.

 

İçli bir nefes vererek masanın üzerindeki süte odaklandığımda onu içmek için her sabah olduğu gibi bu sabahta kendimi zorluyordum. Mezarlıktan daha az önce gelmiştim. Sabah kahvemin üzerinden hayli zaman geçtiği için şimdi bu sütü içerek vicdanımın yükünü en aza indirecektim. Kendimi cezalandırmamın en acı yöntemi belki de çocukluğumdan beri kabuslarımı esir alan o tat ile gerçekleşiyordu. Nefesimi tutarak içmeye başladığımda dilime bulaşan o ekşi ve kokulu tat midemi bulandırdı. Yüzüm ışık hızıyla buruşurken bitirdiğim sütün bardağını bir kenara bırakarak dudaklarımı elimin tersiyle silip zar zor yutkundum. Kusmamak için nefesimi tutarak sandalyeye oturduğumda içimden kızımın adını zikrederek rahatlamaya çalışıyordum. Mideme dolan kramp ile ağzımı ellerimle kapatarak yutkunduğumda küçük bir tıkırtı duyarak ardıma döndüm. Yalçın meraklı bakışlarla beni seyrediyordu.

 

" Abla ? "

 

Elimi ağzımdan çekerek zar zor tebessüm ettim.

 

" Günaydın Yalçın."

 

Kaşlarını şüphe ile havalandırarak yanımdaki sandalyeye çöktü. "İyi misin abla ?"

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak gülüşümü büyüttüğümde içimdeki süt tadı yavaş yavaş hafiflediği için rahat bir nefes vererek mırıldandım. " İyiyim."

 

Gülümseyerek arkasına yaslandığında rahatlamış bir ifadeye büründü. Ardından yeniden konuşmaya başladığında biraz sıkıntılı görünüyordu.

 

" Abla Tuğrul'a verdiğimiz süre doldu. Ödeme yapmadılar."

 

Sinirle gülümseyerek başımı salladım. Aynı saniyelerde düşünmeye başladığımda borcun sahibinin ben olduğumu öğrenmesine rağmen bunca zaman gelmemiş olmasını sorguladım. Bir cevap bulamazken her ne olursa olsun ona karşı çıkacağımı düşünmediği için ödeme yapmadığını geçirdim içimden. Belki de yanıma da bu yüzden gelmemişti. İçli bir nefes vererek onu yanıltmaya hazırlandığımda geçmişin hesabını sormak için daha fazla beklemeye zerre niyetim yoktu. Tuğrul, Kenan; Şevval hatta Narin bana yaşattıklarının bedelini ödeyerek hak ettiği hayata erişecekti. Her gece kızımla birlikte rüyalarıma giren o küçük kız çocuğuna intikamını almayı borçluydum.

 

" Şirketine haciz gönderin ama dikkat et Yalçın. Eve tek bir adam dahi gitmeyecek. Ben Nare'yi o evden alana kadar haciz işlemleri de tam olarak başlamayacak. Göz dağı verip benim üstüme gelmesini sağlayın."

 

Başıyla onaylayarak mırıldandığında içimden ondan daha doğrusu onlardan alacağım intikamı geçirerek içli birer nefes veriyordum. Herkes bu hikayenin sonunda hak ettiği hayata erişecekti ve herkese hak ettiği hayatı bizzat ben verecektim.

 

.............................

 

Akşam olduğunda Alparslan'ın hisse sahibi olduğu vakfın bağış gecesi için hazırlanıyordum. Hazırlanma ve oraya gitme nedenim Alparslan'ın aklayacağı paranın en azından bir kısmına mani olmaktı. O parasının bir kısmını aklayabilmek için her yıl bir bağış gecesi organize ederek emrindeki adamların müzayede ile bağış yaparak kendi parasını vakfa devretmesini sağlıyordu. Bu yıl ise öyle olmayacaktı. Dağhan ile yaptığımız plan doğrultusunda Alparslan'ın müzayede için seçtiği isimlerden biriyle anlaşarak satışa sunulan eşyalardan birkaçını satın alarak onun daha az para aklamasını sağlayıp aynı zamanda da egosuna ve ismine zarar verecektik. Çünkü o bağış gecesine en büyük iki düşmanının geleceğinden hiçbirinin haberi yoktu. o kalabalığın içinde bizi kovarak rezillik çıkaramayacağı için ise işimiz hayli kolay olacaktı. Neticesinde ise bütün yeraltı dünyası Alparslan'ın vakfına baş düşmanlarının bağış yaptığı ile sallanacaktı. Basit ama oldukça zekice atılmış güçlü bir adımdı bu. Onu yavaş yavaş bitirmek için oldukça güçlü bir adımdı.

 

İçimde tuttuğum nefesi dışıma verirken son kez aynadan kendime baktım. Üzerimde siyah, pul payetli straplez ve uzun bir elbise vardı. Derin yırtmacı sayesinde sol bacağım büyük ölçüde görünüyordu. Üstelik üst kısmı korseli olduğu için göğüslerim de olduğundan büyük görünerek oldukça güzel bir manzara ortaya çıkarıyordu. Boynuma taktığım zarif pırlantalardan oluşan kolyenin takımını önce sol bileğime ardından da kulaklarıma geçirdikten sonra siyah topuklu ayakkabılarımın görünüşünü de kontrol ederek parfümümü sıktım. Saçlarımı uzun zaman sonra ilk kez dağınık bir topuz yapmıştım. Önlerde birkaç tutam bırakarak kalanını ensemde dağınık bir topuz haline getirmiştim. Oldukça zarif bir görüntü elde ettiğimde küçük siyah çantama dudağımdaki kırmızı ruju atarak odamdan çıktım. Makyajımın normalde olduğundan farkı çok daha siyah olmasıydı. Kırmızı rujlarım ise oldukça cüretkar bir tondaydı.

 

Vakit kaybetmeden evden çıktığımda Dağhan kapıdaki aracında beni bekliyordu. Hızla beyaz limuzine bindiğimde ise sırıtarak baş selamı verip viskisini yudumladı. Ardından hiç vakit kaybetmeden davetin olduğu mekana geldiğimizde ilk kez bu tarz bir ortama girmenin heyecanını da içimde taşıyordum. Tuhaftı çünkü. Para aklamak için düzenlenmesini bir kenara bıraktığımda dahi tuhaftı. İnsanlara yardım etmek için düzenledikleri gecede bile içkilerle hoş müziklerle eğlenip anı yaşıyorlardı. Samimiyetsiz bir ortamdı.

 

İçli bir nefes verdiğimde kapımızın açılmasıyla önce ben dışarı çıktım. Ardından Dağhan yanımda durduğunda içimde engel olamadığım bir heyecan vardı. Kapıdaki adamlara kadar düşünüp hepsini organize ederek içeri girmeyi sağlayacaktık. Üstelik tam da müzayedenin başlayacağı saati denk getirdiğimiz için içeri girip oturarak katılım sağladığımızda Alparslan ne bizim gitmemizi sağlayabilecekti ne de satışa konulan eşyaları almamıza engel olabilecekti. İçli bir nefes daha verdiğimde Dağhan eli ile önden ilerlememi işaret edince başımı hafifçe eğerek onu onayladım. En az benim kadar şıktı bu gece. Üzerinde koyu mavi bir smokin vardı. Saçları ise normalde olduğundan daha da kısaydı. Yeni tıraş olmuş olmalıydı.

 

İçeri adımımı attığım an hiç beklemediğim kadar yoğun bir kalabalık ile karşılaştım. Salonun en ortasında büyük bir stand vardı. Zeminden bir tık yüksek olan standa özel ışıklandırma ile satışa sunulan vazo yerleştirilmişti. Vazonun başında duran kızıl saçlı kadın neşeli bir tınıda konuşarak vazoyu anlatıyordu. Hemen arkasında bulunan kır saçlı adamın ise müzayede yetkilisi olduğu her halinden belliydi. Davetliler ise tahminimden çok daha kalabalıktı ve standın karşısına sandalyelerle dizilerek oturmuşlardı. Hemen arka tarafta ise geniş bir alana yayılmış masalar ve ikramlıklar vardı. Muhtemelen bunlar da müzayede bittikten sonra eğlencelerini devam ettirmeleri adına oraya yerleştirilmişti.

 

Dağhan kolumu tutarak komut verdiğinde irkilerek bakışlarımı ona çevirdim. O ise konuşmadan gözleriyle en arkada yan yana konumlanmış ve boş olan iki sandalyeyi işaret etti.

 

Başımla onaylayarak ilerleyip oturduğumda hemen yanıma oturup içli bir nefes verdi.

 

" İyi izle, bu vazonun sahibi benim."

 

Sırıtarak onu onayladığımda açık arttırma başlamıştı. Kır saçlı adam konuşmaya başladığında ikimizin bakışları da o yöndeydi. Bakışlarım oraya döndüğünde kısa bir an Alparslan'ın nerede olduğunu görmeye çalıştım ancak herkesin arkası dönük olduğu için ve en arkada olduğumuz için onu seçemeyerek sıkıntılı bir nefes verdim.

 

" Evet sevgili konuklar, açık arttırmayı on bin dolardan başlatıyorum."

 

Ön sıralardan bir adamın sesi salonda yankılandığında heyecandan kalbim duvarına hızlı hızlı çarpıyordu. Bu esnada Dağhan ise keyifle sırıtarak cebinden küçük bir kağıt çıkardı. Üzerinde on üç yazan kartı elleri arasında çevirdiğinde onun da heyecanlı olduğu belli oluyordu.

 

" On beş bin dolar."

 

" Evet sevgili konuklar iki numaralı alıcımızdan on beş bin dolar geldi var mı arttıran?"

 

Dağhan kartı elinde çevirerek pazarlığın artışını izliyordu. Ben de heyecanla izlemeye devam ettiğimde bir başka yabancıdan ses yükseldi.

 

" Yirmi bin."

 

" On altı numaralı alıcımızdan yirmi bin geldi. Var mı arttıran?"

 

Sıkıntılı bir nefes vererek Dağhan'a baktığımda bakışlarımı anlayarak sessizce fısıldadı. "Daha değil."

 

Yutkunarak bakışlarımı karşıma çevirdiğimde bu kez çok tanıdık bir ses kulaklarıma dolduğunda irkilerek duraksadım.

 

" Kırk bin."

 

" Evet sevgili konuklar bir numaralı konuğumuz Arslan Tufanlı'dan bu güzel ve anlamlı vazo için kırk bin dolar geldi. Var mı arttıran ?"

 

Sıkıntı ve stres ile dişlerimi dudaklarıma geçirdiğimde maziden bir ses ve isim işiterek tırnaklarımı ellerime geçirdim.

 

" Altmış bin."

 

" Evet yedi numaralı alıcımız Gülüz Yazgın hanımefendiden altmış bin dolar geldi. Var mı arttıran ?"

 

Sıkıntı ile soluyarak ellerimi daha çok sıktığımda yeniden Dağhan'a baktığımda dikkatle müzayedeyi izlediğini gördüm. Arkama yaslandığım an ise o sıkıntılı bir nefes verdi.

 

" Yüz bin dolar."

 

" Evet efendim kırk numaralı alıcımızdan yüz bin dolar geldi. Var mı arttıran ? "

 

Dağhan içli bir nefes vererek hafifçe elindeki kartı havaya kaldırıp seslendi. Bu esnada bakışlarım önce ona ardından karşıma döndü.

 

" Üç yüz bin dolar."

 

Salonda küçük bir uğultu yankılanmaya başlarken tüm bakışlar en arkaya yani bize döndü. Bu esnada saniyelik olarak yeniden karşıya baksam da Alparslan'ı göremedim. Sıkıntılı bir nefes vererek yutkunduğumda müzayedeyi yapan kır saçlı adam şaşkın bir tınıda konuşuyordu.

 

" Kartınızı tam okuyamıyorum efendim. Söyleyebilir misiniz ?"

 

Dağhan sırıtarak hiç düşünmeden onu yanıtladığında sesinde gür bir sevinç vardı.

 

" On üç numara, Dağhan Taşdelen."

 

Uğultular büyürken birkaç kişi ayağa kalkarak bu yöne baktı. O esnada tanıdık simalar yüzüme çarpıyordu. Arslan ve Alparslan yan yanaydı. İkisi de bu yöne öfke ile bakarak doğru olup olmadığını sorguluyorlardı. Alparslan'ın tam yanında ise su yeşili mini elbiseli bir kadın vardı. Gözlerimi biraz kısarak ona baktığımda bu kadının nişanlısı Güliz Saygın olduğunu fark ederek bakışlarımı o yönden çektim.

 

Müzayedeyi yapan adım tedirgin bir tınıda konuşurken Dağhan keyifle sırıtıyordu. Bu esnada Arslan Tufanlı kardeşini kolunu tutarak oturttu. Ancak uğultular hız kesmeden devam ediyordu.

 

" On üç numaralı alıcımızdan üç yüz bin dolar geldi. Var mı arttıran ? "

 

" Üç yüz elli bin."

 

Az önce işittiğim kadın sesi yeniden yankı bulduğunda bakışlarımı o yöne çevirdim. Güliz elindeki kartı kararlılıkla kaldırıyordu. Bu kez tam olarak nerede oturduğunu bildiğim için bakışlarımı Alparslan'a çevirdim ancak o hiç tepki vermiyordu. Tepkiyi onun yerine abisi Güliz'in sırtına yavaşça vurarak verdiğinde başka bir ses daha yükseldi.

 

" Evet Güliz hanımdan üç yüz elli bin-"

 

Başka bir ses yankı bulduğunda bu sesin sahibi de oldukça tanıdıktı. Az önceki adam kararlılıkla sesini salonda yankıladı.

 

" Dört yüz bin."

 

" Evet kırk numaralı alıcımızdan dört yüz bin geldi. Var mı arttıran?"

 

Salondaki uğultular hiç olmadığı kadar yükselirken Dağhan keyifle sırıtarak kartını kaldırdı.

 

" Yedi yüz bin."

 

Bakışlarım hızla ona döndüğünde herkes yeniden Dağhan'a baktı. Uğultular artık neredeyse bağırmaya dönüşecekken Alparslan'ın kalkıp hızla bu yöne ilerlediğini gördüm. Korkulu bir nida dudaklarımdan dökülürken onun ilerleyişini ilerlediği yönde oturan dövmeli iri yarı bir adam durdurdu. Bu esnada müzayede son buluyordu.

 

Ne abisi ne de o satın almayacaktı bu vazoyu. Amaçları zaten belliydi. Alıcıya vazonun parasını kendileri vermişti. O parayı gelir olarak vakfa kazandırıp aklayacaklardı. Yani parayı basıp almak gibi bir hakları yoktu. Dağhan bunu bilerek rahatlıkla arkasına yaslandığındaysa kırmızı ve söylenenin aksine hiçbir vasfı olamayan vazo artık ona aitti.

 

Kısa bir süre sonra herkes ayaklanarak arka tarafa geçmeye başladı. En son açık arttırmaya sunulan eşyayı biz daha doğrusu Dağhan almıştı. Nedeni ise son golü atmak istemesiydi. İnsanlar ayaklanarak dağıldığında Dağhan'ın ayağa kalkmasıyla yanında ilerlediğim esnada hedefimiz arka kısımda bize ayrılan masaydı. Alparslan gelip koçarak basına servis olsun diye kışkırtmak amaçlı burada kalmaya devam edecektik. Ancak Alparslan'ın öfkesine yenilerek Dağhan'ın kolunu sıkıca kavraması hesap ettiğimiz bir şey değildi.

 

Arkada çalan müziğin etkisiyle bağırması diğer insanlar tarafından duyulmasa da ikimiz de arkamızı dönerek onun sinirden kızaran yüzüne odaklandık. Üzerinde simsiyah bir takım vardı. Arkasında ise yine onun kadar siyah giyinmiş abisi ve az önce onu tutan dövmeli adam bulunuyordu. Yakından görünce tanıdım bu adamı. Onun en yakın adamı olan Toy'du bu. Beklemediğim şey ise üçünün ardından koşar adım gelerek Alparslan'ın yanında dikilen Güliz oldu. Bakışları önce Dağhan'ı buldu. Ardından bana bakarak sırıttı. Bu sırıtışın nedenini anlamlandıramayıp göz devirdiğimde Alparslan Dağhan'a bağırıyordu.

 

" SEN NE B*K YİYORSUN LAN ! S*KER ATARIM LAN SENİN G*TÜNÜ ! NE BOK YEDİĞİNİ SANIYORSUN ?"

 

Arslan Tufanlı aralarına girerek bir duvar olduğu esnada çevreden birkaç kişinin bakışları bu yöne döndü. O esnada Arslan Tufanlı kardeşini sakinleştirmek için bir dizi cümleler kuruyordu. Aynı anda Dağhan da konuştuğunda onun sesinde öfkeden çok sevinç vardı.

 

" İade-i ziyaret yapıyorum ortak. Nasıl, sürprizim hoşuna gitti mi ?"

 

Alparslan öfke ile kolunu kaldırdığında Arslan kolunu zar zor tutuyordu.

 

" A*INI S*KTİĞİM P*Ç ! GEL LAN BURAYA !"

 

Ardından Toy da araya girdi ve Alparslan'ın kulağına bir şeyler söyledi. Bu esnada Dağhan sırıtıyordu. Her halinden keyfi belliydi. Alparslan Toy'un sözleriyle yavaşça kollarını indirerek bana baktı. Yutkunarak gerilediğinde bakışları üzerimde geziniyordu. Bu esnada gerileyerek tam Dağhan'ın yanında durdum. Benim ilerleyişimle bakışları değişirken abisi öne atılarak konuşmaya başladı.

 

" Dağhan , geldiğin gibi s*ktir olup gitmezsen her şeyi s*ktir eder çeker vururum seni."

 

Öfke ve kin dolu sesi yankı bulduğunda Dağhan sırıtmaya devam ederek onunla konuşmaya başladı. Bu esnada Alparslan kitlenmiş bir şekilde bana bakıyordu. Bakışları rahatsız edici olmaya başladığında gözlerimle onu işaret edip bir gözümü kapayarak hafifçe başımı salladım. Bakışlarımla neden bana baktığını sorduğumda gülümseyerek göz kırptı. Bu esnada Dağhan ve Arslan kendi arasında tartışıyordu.

 

" Ah Arslan... Ah koca kurt... Muhtemelen senin bu boş tehditlerine kanarak geri adım atacağını sanıyorsun ama yanılıyorsun. Gitmeye hiç niyetim yok."

 

Arslan bir elini yumruk yaparak ona uzattığında Toy öne atılıp aralarına girdi. Dağhan kıkırdayarak ellerini havaya kaldırırken Alparslan hiç oralı olmayarak bana bakmayı sürdürdü. Bakışları bedenimde , gözlerimde ve saçlarımda geziniyordu. Gülümseyerek yeniden göz kırpıp içli bir nefes vererek dudaklarını yaladı. Ben de bu esnada bakışlarına daha fazla tahammül edemeyip öne atıldım.

 

" Bana bakmayı kes Tufanlı."

 

Kıkırdayarak başını salladı. Bu esnada asla fark etmiyordu ama Arslan ile Dağhan neredeyse yumruk yumruğa kavga edecekti. Güliz de onların arasına girmişti. Bu esnada etraftaki insanlar da bakışlarını çevirerek buraya bakıyordu. Alparslan fark etmemeye devam ederken ben gerileyip Dağhan'ı kolundan tutarak tartışmasına engel olmak istedim.

 

" Dağhan..."

 

Alparslan'ın bakışları ışık hızıyla bize döndüğünde çenesi kasılıyordu. Öne doğru bir adım attığı esnada sinirle soludu. Dağhan ise bakışlarını Arslan'dan çekerek bana bakıp sırıtmaya başladı. Ben neden böyle gülümsediğini anlayamayarak yüzüne alık alık bakarken Alparslan öne atılıp Dağhan'ın yakasına yapışmak için yeltendi.

 

" LAN !"

 

Dağhan gerileyerek kahkaha attığında Alparslan abisinin ve Toy'un tutmasıyla ona dokunmayı başaramamıştı. Bu esnada Arslan kulağına doğru eğilip etrafındaki insanları işaret etti.

 

" Abim tamam. Yeri değil, kışkırtmaya , rezillik çıkarmaya çalışıyor. Sakin ol."

 

Bu sözleri kurduğunda bakışlarım şaşkınlığa uğradı. Daha az önce kendisi Dağhan'ı dövmek için öne atılmıştı. Şimdi kendisi sakin kalabilmiş gibi bunu kardeşinden bekliyordu. Alparslan ağzında mırıldanarak bir cevap verdiğinde cevabını sesten dolayı duyamadım ama her ne dediyse Toy da Arslan da onu bıraktı. Bu esnada Dağhan gülümseyerek konuşuyordu.

 

" Tamam ortak. Abinin sözünü dinle. Hem ben de bugün Hazan'ın sözünü dinleyip sakin kalmayı seçiyorum."

 

Bakışlarım hızla ona dönerken gözlerine sert bir ifade ile baktım. Onu kışkırtmak için beni kullanıyordu. Omuz silkerek beni yanıtlayıp sırıtmaya devam ettiğinde dona kalarak ona bakmayı sürdürdüm. Bu esnada hiç beklemediğim bir anda Alparslan'ın sesini ve hareketini işiterek irkilip geriledim.

 

" A*INA KOYARIM LAN SENİN ! P*ÇİN EVLADI !"

 

Sözleriyle eş zamanlı olarak hızla öne atılıp Dağhan'a kafa attığında korkulu bir nida ile geriledim. Aynı saniyelerde Dağhan kahkaha atarak düşmek üzere olduğu yerden arkadaki masaya tutundu. Bu esnada birkaç kişi fark ederek çığlık attığı için Arslan Tufanlı o yöne dönerek bir şey olmadığını söyledi. Sıkıntılı bir nefes vererek gerilediğinde Alparslan'ı Toy zar zor tutuyordu. Güliz ise öne atılıp onun koluna girmeyi deneyerek mırıldandı.

 

" Alparslan lütfen-"

 

Alparslan sert bakışlarını ona çevirerek tek elini kaldırıp susmasını işaret etti. Güliz'in sözleri bir bıçak gibi kesildiğinde Dağhan kanayan burnunu tutuyordu. Yanına ilerleyip burnuna baktığım esnada Alparslan sinirle konuşuyordu.

 

" S*KTİR OLUP GİDECEKSİN LAN BURDAN !"

 

Dağhan sinirle başını sağa sola salladı. Bu esnada konuşuyordu. " Gitmeyeceğim. Basına az önceki yediğin bokun görüntülerini vereceğim . Bunu ödeyeceksin ortak." Başını aşağı yukarı sallayarak sayıkladığında burnundan akan kana bakıyordu. " Ödeyeceksin."

 

Alparslan öfke ile gülümsediğinde Arslan öne atılmıştı. " Sen ödeyeceksin s*kini s*tiğim ! Görüşeceğiz."

 

Dağhan'ın burnuna bakmaya çalıştığım esnada yüzündeki sert ifadeyi görerek ağzımın içinde nasıl olduğunu sorarak mırıldandım. O ise başını sallayarak sorun olmadığını belirtti. Bu esnada uzaktan tanımadığım bir adam bize doğru yaklaşıyordu. Yanımızda bittiğinde bütün hepsinin bakışları o yöne döndü. Alparslan ise bu esnada hiç oralı olmayarak bana sesleniyordu.

 

" Hazan, uzaklaş o p*çten."

 

Arkamı dönerek ona baktığımda sinirli bir nidayı dudaklarımdan döküp öfkeli bir bakış attım ona. Ne hakla bunu söylediğini daha doğrusu emrettiğini sorgulayarak daha da çok sinirlendim. " Ne yapıp yapmayacağımı sana sormayacağım Tufanlı."

 

Öne atılıp ağzını açtığı esnada yabancı tam olarak aramıza girip konuşmaya başladı. Kır saçlı , gözlüklü ve ellili yaşlarının sonunda olan uzun boylu bir adamdı. Hafif sarıya çalan solgun teninde muhtemelen sinirlendiği için yer yer kızarıklıklar vardı.

 

" Alparslan, oğlum ne b*k yiyorsunuz ?"

 

Alparslan bir iki adım gerileyerek bıkkın bir nefes verdiğinde Arslan öne atılarak onunla konuşmaya başladı. " Yılmaz abi, söyle şu arkandaki p*çe , mekanımıza gelip bizi kışkırtmasın. Anlaşmayı bozar tüm mekanlarını delik deşik ederim."

 

Adının Yılmaz olduğunu öğrendiğim adam arkasını dönerek Dağhan'a baktığında burnunun kanadığını görerek tam karşısına geçti. Konuştuğun esnada yüzünde sorgular bir ifade hakimdi. " İyi misin Rıfat'ın oğlu ?"

 

Dağhan başını aşağı yukarı sallayarak içli bir nefes verdiğinde Alparslan'ın bakışlarını hissederek başımı ona çevirdim. Göz göze geldiğimizde gülümseyerek yeniden göz kırptı. Gözlerimi devirip önüme döndüğümde Dağhan öfkeli sesiyle konuşuyordu.

 

" İyiyim."

 

Başını aşağı yukarı sallayarak gerilediğinde bu kez yeniden ortalarına geçmişti. " Derdiniz ne ? Böyle bir gecede, bu kadar insanın içinde ne b*k yiyorsunuz ? "

 

Alparslan öne atılarak konuştuğunda adamın bakışları ona döndü. Bu esnada yanındaki Güliz'i fark ederek irkilip Alparslan'ın henüz açtığı ağzındaki sözü böldü. " Güliz, yerine geç."

 

Kafası ile ilerideki masalardan birini işaret ettiğinde Güliz omuzlarını düşürerek suratını astı. Bu esnada kolunu Alparslan'a yaslamaya çalışıyordu. " Ama baba..."

 

Alparslan yana doğru kayarak kolundan kurtulduğunda Güliz boşluğa düştü. Bu esnada Yılmaz denen adam sinirle konuşuyordu. " Güliz dedim."

 

Güliz yeniden omuz silkip sıkıntılı bir nefes vererek geri geri adımlayıp yanımızdan ayrıldı. Bu esnada Alparslan bölünen sözünü yeniden zikrediyordu. " Yılmaz abi sana saygım büyüktür, bilirsin ama bu p*ç beş dakika içinde mekanımdan s*ktir olup gitmezse seni bile tanımam, barışı bozarım. Haberin olsun."

 

Yılmaz omuz silkerek yeniden Dağhan'a döndüğünde Arslan kardeşinin tam yanında dikilip öfkeli bakışlarla bu yöne bakmaya başladı. O esnada Yılmaz konuşuyordu.

 

" Sizi ben barıştırdım. Yeniden savaşacaksanız da bunu masaya ben bildiririm. Öyle kafanıza göre barışı bozmak yok." Derin bir nefes vererek devam etti. " Şimdi... Rıfat'ın oğlu, sen ne b*k yiyorsun adamların mekanında ? "

 

Dağhan sinirle gülerek bakışlarını Alparslan'a dikip konuşmaya başladı. " Onu o p*çe soracaksın." Alparslan küfrünü duyarak öne atıldığında anlık duraksadı. Bu esnada Arslan onu durdurunca göz devirerek konuşmaya devam etti. " Benim mekanıma gelip oyun oynayan o. Ben sadece iade-i ziyaret yaptım. Bedelini ödettim."

 

Yılmaz Alparslan'a dönerek bakışlarıyla sorguladıktan sonra yeniden ona dönerek öfkeli bir tınıda konuşmaya başladı. " Madem yapmış bir halt, gelip masada konuşacaksın. Varsa bir hatası imparatorun oğlu da olsa biz keseceğiz. Böyle mekan basıp karşılık vermek ne oluyor lan ?"

 

Dağhan öfkeli bir nefes vererek geri geri adımladığında Alparslan sinirle gülümseyerek ona bakıyordu.

 

" Mekan basmadım. Zor kullanmadım. Beni o itlerle karıştırma."

 

Alparslan öne atılarak tıslarcasına konuştu. " Lan doğru konuş !"

 

Dağhan onu umursamayarak Yılmaz'a bakmayı sürdürdüğünde Yılmaz öfkelenen Alparslan'a bakarak konuşamaya başladı.

 

" İkiniz de sakin olun. Bu konuyu masada konuşacağız."

 

Alparslan öfkeli bir nefes vererek arkasına döndü. Bu esnada Arslan bana bakıp baş selamı verdi. Bu hareketine anlam veremeyerek kaşlarımı şüphe ile havalandırdığımda Yılmaz ile konuşuyorlardı.

 

" Nişancı Tetikçi'yi götür. Rıfat'ın oğlu da gidecek."

 

Son cümlesini kurarken Dağhan'a baktığında o onaylarcasına başını sallayıp öfkeli bir nefes verdi. Ardından aynı saniyelerde Arslan da başıyla onaylayıp kardeşinin koluna girmeye çalışırken Yılmaz kısa bir an bakışlarıyla beni izledi. Yüzünde anlam veremediğim türde bir ifade vardı. Bakışlarını Alparslan'a çevirip yeniden bana baktıktan sonra Toy'a baktı. Toy bakışlarında her ne gördüyse onaylar anlamda başını aşağı yukarı salladı. Bu esnada Yılmaz dudaklarını büzerek onaylar bir mırıltı çıkardı. Ardından hiç düşünmeden arkasını döndüğünde Alparslan'ın abisinin kolunu iterek arka tarafa doğru ilerlediğini gördü. İlerlemeye başladığındaysa Arslan ile yan yana yürüyerek kalabalığın olduğu yöne ilerlediler. Toy da arkalarından gittiğinde bakışlarım Dağhan'a kaydı.

 

Sinirli bir ifadeyle olduğu yerde kalakalmıştı. Sıkıntılı bir nefes vererek gözlerine baktığımda gözlerini kapayıp öfkeyle soludu. Ben bu esnada öfkesini biraz dindirmek adına konuşmak istiyordum çünkü istediğimizi zaten elde etmiştik.

 

" Sakinleşmelisin. Vazoyu aldık ve onun egosunu zedeleyerek sinirlenmesini sağladık."

 

Başıyla onayladığı an mırıldanarak konuştu. " Biliyorum Kandemir."

 

Ben de onaylar bir mırıltı çıkardığım an nefes vererek olduğu yerde doğruldu. " Gidelim. İstediğimi aldım. Yarın tüm basın onun yediği b*ku konuşacak."

 

Sıkıntılı bir nefes verdiğim an başımla onu reddettim. Benim içim soğumamıştı. Dün olanların üstüne bugün yaşanılanların içimi rahatlatacağını düşünsem de hırsım geçmemişti. Bu yüzden gerileyerek bakışlarımı az önce gittiği yere çevirdim.

 

" Sen git. Ben yarım kalan bir hesabımı kapatacağım."

 

Bakışlarıyla onaylayarak sıkıntılı bir nefes verdiğinde konuşuyordu. Ben de ona yapacağım konuşmayı içimde belirlemeye çalışıyordum.

 

" Arabada bekleyeceğim. " Arkasını dönerek gideceği esnada duraksayarak arkasını döndü. " Kolunu ısırmayı unutma."

 

Bakışlarımla ona tehditkar ve alaylı bir ifade göndererek omuz silkip onun az önce gittiği yöne ilerledim. Uzun bir koridordu ve ondan fazla oda vardı. Sıkıntılı bir nefes vererek hepsini teker teker açtım. Hiçbirinde hiç kimseyi göremeyince gittiğini düşünerek sıkıntılı bir nefes verdim. Bakışlarımı geldiğim yöne çevirdiğimde lavaboyu görerek duraksadım. Ellerim kan olmuştu. Dağhan'ın burnuna yardım etmeye çalışırken ellerim batmıştı. Bu sebepten ellerime kısa bir bakış atıp hızla ellerimi yıkayarak arabada beni bekleyen Dağhan'ın yanına dönmek için acele adımlarda içeri girdim. Her bir yanı ayna olan sarı ışıkların hakim olduğu bir lavaboydu burası. Bakışlarımı kısa bir an yüzümde gezdirdikten sonra sıkıntılı bir nefes vererek ellerimi sıvı sabunla ovuşturmaya başladım. Bu esnada salona oldukça yakın bulunduğum için şarkının sesini işitiyordum.

 

Şiddet içeren bir sahneyi okumak üzeresiniz !

 

Sahne şarkısı – Nesrin Sipahi, Gözleri Aşka Gülen

 

Ellerimi daha hızlı ovuşturarak hafifçe kuruyan kanları temizlediğim esnada kapı açıldı. Bakışlarım aynadan o yöne döndüğünde gülümseyerek bu yöne yaklaşan Güliz'i gördüm. İçime dolan iğrenç bir hisse karşı koyarak ellerimi daha hızlı ovuşturmaya başladım. O bu esnada tam yanımdaki lavaboya yaklaşıp elinde tuttuğu ruju çıkararak dudaklarına sürmeye başladı. Bu esnada rahatsız edecek kadar neşeli bir tınıda konuşuyordu.

 

" Seninle tanışmaya hiç fırsatımız olmamıştı."

 

Ağzım aralanırken şok dolu bir ifadeyle ona bakıp gözlerimi devirerek önüme döndüm. Midesiz oluşu midemi bulandırıyordu. Ya benim nişanlısı ile olan geçmişimi bilmiyordu ya da gerçekten midesizdi. Benden bir cevap alamayınca neşeli tınısını sürdürerek konuşmaya devam etti.

 

" Alparslan ile geçmişte ne yaşadığını biliyorum.",

 

Bakışlarım yeniden ona döndüğünde iğrenir bir ifade ile yüzüne baktım. Bu esnada yüzük parmağındaki görgüsüzlük yaratacak seviyede büyük olan tektaşı görerek gözlerimi ondan çekip kanı temizlediğim ellerime su tutmaya başladım. O ise benden cevap gelmedikçe konuşmaya devam ediyordu.

 

"İçinden ne geçiyor bilmiyorum ama..." Duraksadığında aynadan gülümseyerek beni izleyen ifadesini seyrettim. O ise gülümsemesine kıkırtı ekleyerek devam etti. " Biz ilişkimizde bu tarz küçük kaçamakları sorun etmiyoruz. Yani tabii on beş yıldır aşık olunca... " yeniden kıkırdayarak rujunu kapatıp çantasına attı. Bu esnada konuşmaya devam ediyordu. " Neyse. Yani senin anlayabileceğin şeyler değil böyle uzun ilişkiler. Ne de olsa kocan seninle uzun bir ilişki yaşayamadı."

 

Kocan dediği an sinir beynimin en içine işleyerek gözlerimi karattı. Derin bir nefes vererek dudaklarımı ısırıp ona döndüm. Öfkem gözlerimden okunurken gülümseyerek bakan gözlerine saldırmamak için kendimi zor tutarak konuşmaya başladım.

 

" Ne dedin sen ?"

 

Gülümseyip kulağıma doğru eğilerek fısıldadı. " Kocan diyorum, seninle uzun uzadıya sev*şecek kadar çok yaşamadı."

 

Kıkırdayarak gerilediği esnada sözleri beynimin en içinde yankılanıyordu. Kararan gözlerimi zar zor açık tutmak için kaşlarımı havalandırdığım esnada ellerim titriyordu. Sıkıntıyla soluyarak kendimi tutmaya çalıştım ancak o durmadı.

 

" Kocan için başın sağ olsun deyip üzüleceğim aslında ama Alparslan aldıysa canını vardır bir bil-"

 

İkinci cümlesini işittiğim an beynimde yankılanan sözleri bir bıçak gibi keserek ani bir hareketle ensesinden yakaladım onu. Öfkeden tir tir titrerken bağırışım içeride yankılanıyor.

 

" SENİN AĞZINA SI*ARIM A*INA K*DUĞUMUN OR*SPUSU !"

 

Çığlık attığı esnada öfkem içime sığmıyordu. Titreye titreye var gücümle başını fayansa vurdum. O yeniden çığlık atarak durmamı söylediğinde sinirle gülümseyerek saçlarını ensesinden tuttuğum eline doladım. Aynı saniyelerde başını saçlarından tutarak çekip bana bakmasını sağladım.

 

" BANA BAK ! SENİ S*KE S*KE ÇOĞALTIR BU DELİĞE GÖMERİM ! DUYDUN MU ? "

 

Ellerini yüzüme atmaya çalışarak bağırdığında ela gözlerinde derin bir korku hakimdi. Ben öfkeden onu *ldürecek kadar delirmiştim ancak o şimdiden ağlamaya başlamıştı bile.

 

" DUR ! DUR YAPMA ! BABA ! YARDIM EDİN !"

 

Sinirle gülümseyerek saçlarını yeniden çekip başını yere doğru fırlattım. Fayansa çarptığı an çığlık attığında muhtemelen sesini benden başka duyan yoktu çünkü içerideki şarkı sesi hayli artmıştı.

 

Sensiz elem bana yar

 

Doğ benim ömrüme doğ da güneş gibi

 

Aşkımı tazele gel

 

Tam nakarat çaldığı esnada yere düşen bedeninin üstüne oturarak ağlayan gözlerine sinsi bir gülüş atıp önce sağ sonra sol yanağına tokat attım. Bu esnada yüzünü elleriyle kapatmaya çalışarak vurmamı engellemek istiyordu. Sıkıntı ile soluyarak iki elini birden tek elimle kavrayıp başının üstüne getirdim. Öfkem öyle çoktu ki ne yaptığımı ve onu nasıl bu kadar rahat dövdüğümü idrak edemiyordum. Yeniden ona doğru atıldığımda bu kez hedefim boğazıydı. Tek elimle boğazını sıktığım esnada tükürüklerimi püsküre püsküre konuşuyordum onunla.

 

" SENİN AĞZINA S*ÇARIM ! DUYDUN MU BENİ OR*SPU ? SENİ ÖLD*RÜRÜM ! KOCAMIN ADINI AĞZINA ALMAYACAKSIN! "

 

Elimde güç kalmadığı esnada kesik kesik nefes almaya çalışan bedenini serbest bıraktım. Bu esnada zar zor nefes alarak boğazını tuttu. Ben de titreyen ellerimi kontrol etmek için ayağa kalktım. Sinirden her bir yanım titriyordu.

 

Bir anlık boşluğumdan faydalanıp kapıya doğru atılmaya kalktığını görünce ondan önce davranıp o daha kalkamadan ayağına basarak gitmesini engelledim. Bu kadar kolay değildi. Elimden bu kadar kolay kurtulamazdı.

 

Yeniden arkama dönüp ona sinirli gözlerle baktığımda başını sağa sola sallayarak ağlıyordu. " Özür dilerim. Bırak beni."

 

Sesindeki yalvaran tını sinirimi ve egomu okşarken gülümseyerek ona doğru yaklaştım. Gülümsememden korkarak başını yeniden salladığı esnada şarkının sözlerine eşlik ederek başımı sallamaya başladım. O ise bu esnada korku dolu gözlerle bana bakıp ellerini iterek geriye gitmeye çalışıyordu.

 

"Bekleme sonbaharı, bir acı rüzgar eser."

 

Bir ayağımı hafifçe kaldırarak ayakkabımı çıkarıp elime aldığım an başıyla reddederek ağlamasını izleyip başımı onaylar anlamda sallayıp sinirle gülümsedim.

 

" Gel bana her gece sen, saçların bağrıma ser. Gel bana her gece sen, saçların bağrıma ser."

 

Gülüşümü büyüterek üstüne eğildiğimde başını sağa sola sallayarak yalvarıyordu. Gözünden akan yaşlar ise yalvarmasına eşlik ediyordu.

 

" Hayır... Hayır !"

 

Başımı aşağı yukarı sallayarak onun aksine bakışlarımla ' evet.' Dedim. Ardından yeniden üzerine oturarak elimdeki topuklu ayakkabının uç kısmını başına vurmaya başladım. O bu esnada hiç olmadığı kadar güçlü yardım çığlıkları atarak bağırıyordu. Durmadım. Daha çok vurdum başına. Başını sağa sola sallayarak elimden kurtulmaya çalıştığındaysa hırsımı alamayarak ayakkabıyı bir kenara fırlatıp iki elimle birden onu b*ğmaya başladım. Ellerini ellerime sararak kurtulmaya çalıştığında gözleri yerinden çıkacak boyutta açılmıştı.

 

Sinirle gülerek onu boğmaya devam ederken sayıkladım. " Ö*düreceğim seni, k*ltak or*spu !"

 

İçli bir nefes vererek daha çok sıktım boğazını. Bu esnada kapı büyük bir gürültüyle açılınca bakışlarım refleksle o yöne döndü. Alparslan şaşkın bir ifade ile bize bakıyordu. Arkasında da abisi vardı. Başımı yeniden çevirip onu b*ğmaya devam ettiğimde hiç kimse umurumda değildi. Bu k*ltak cezasını çekecekti. Alper'e ettiği lafları canıyla ödeyecekti. O altımda debelenmeye devam ederken Alparslan'ın güçlü ve öfkeli sesini işittim.

 

" HAZAN ! NE YAPIYORSUN ?"

 

Sesiyle paralel olarak iki koluyla birden beni kavradığında gücüne karşı koyamadım. Beni kucağına alarak bir köşeye yavaşça bıraktığında bakışları yüzümdeydi. Derin derin nefesler vererek ona aniden bir tokat attım.

 

Tokatla irkilse de gerilemedi. Bu esnada konuşuyordu. " Ne yaptığını sanıyorsun sen ? Ne oluyor burada ?"

 

Bakışlarını anlık olarak nişanlısına çevirdiğinde ben de bakışlarımı oraya çevirdim. Güliz Arslan Tufanlı'ya sarılarak ağlıyor bir yandan da sayıklıyordu.

 

" Ö*eceğim sandım. Ö*dürecekti beni!"

 

Arslan'ın bakışları bizden tarafa döndüğünde onun gözlerinde de en az Alparslan'da olduğu kadar büyük bir öfke vardı. Kapının ağzına ise Toy gelmişti bu esnada. Saniyelik olarak ona da baktığımda içli bir nefes vererek doğrulmaya çalıştım. Alparslan kolumu tutarak buna engel olduğunda kolundan kurtuldum.

 

" Çek ellerini Tufanlı. Git ve nişanlının yaralarını sar. Ona layığını verdim."

 

Bakışları yeniden beni bulduğunda üzerimden doğruldu. Ardından bakışlarını Güliz'e çevirip konuştuğunda ani bir hareketle ayağa kalktım.

 

" İyi misin ?"

 

Güliz'in cevabını işitecek kadar kalmadım orada. Hızla diğer ayakkabımı da bir kenara fırlatarak kapıdaki Toy'a çarparak çıktığımda hâlâ öfkeden ellerim titriyordu. Bana yönelen meraklı bakışlara aldırmadan çıkışa doğru hızla ilerlediğimde bir an önce buradan gitmek istiyordum. Kapıdan çıkıp derin bir nefes vererek arabaya bakındığım esnada ise bir el kolumu çekerek arkamı dönmemi sağladı. Bu esnada dudaklarımdan korkulu bir nida peydah oldu.

 

Bakışlarım kolumu çeken kişiye döndüğünde ise Alparslan'ı ve sinirli ifadesini gördüm. Bakışlarına dalıp yutkunurken bir elinde ayakkabılarımın olduğunu fark ederek kaşlarımı şüphe ile havalandırdım. O ise bu esnada konuşuyordu. Sesinde öfke ile karışık merak vardı.

 

" Ne dedi ? "

 

Kaşlarımdaki şüpheli ifade devam ederken yutkunarak duraksadım. O ise bu esnada derin bir nefes vererek tekrar konuştu.

 

" Ne söyledi de kendini kaybettin ? "

 

Sıkıntılı bir nefes vererek dudaklarımı yaladım. Ardından bakışlarımı ondan çektiğim esnada onu kıskandığım için nişanlısına saldırdığımı düşündüğünü düşünerek kıkırdadım. Kıkırtıma karşın merakla kaşlarını havalandırdığında konuşmamda büyük bir öfke vardı.

 

" Kocama hakaret etti, cevabını aldı."

 

Kaşları daha çok havalanırken ağzı aralandı. Bu esnada yutkunarak başını sağa sola salladı. Ardından iç çekerek konuşmaya başladı.

 

" Dağhan'dan uzak dur."

 

İfademe daha çok sertlik dolarken öfkeyle nefes alıp verdim. Ardından bakışlarıma sinirin en koyu tonu eklendiğinde hâlâ ne yüzle bana emir verdiğini sorguladım. Bu esnada düşüncemi sesli dile getiriyordum.

 

" Sana mı soracağım; ne yapıp yapmayacağımı ? Sen benle uğraşana kadar git , nişanlının yaralarını sar."

 

Öfkemi püsküre püsküre konuştuğumda sıkıntıyla soluyarak elindeki ayakkabılarımı sakince yere bıraktı.

 

" Giy şunları. Üşüteceksin."

 

Sinirle ellerimi saçıma atarak arkamı döndüm. Yine aynını yapıyordu. Hep aynını yapıyordu. Dayanamıyordum artık bu kadarına. Benimle sürekli alay etmesine dayanamıyordum. Bakışlarımı gökyüzüne dikerek soluk alıp biraz toparlandıktan sonra arkamı dönerek onunla göz göze geldim.

 

" Ne yapıp ne yapmayacağımı sana soracak değilim Tufanlı. Haddini bil !"

 

Dişlerini sıkarak çene kaslarını sıkıp ellerini yumruk yaptı. Ardından gülümseyip başını aşağı yukarı sallayarak ellerini gevşetti. Konuşmaya başladığındaysa sesi az öncekine göre sakindi.

 

" Bana onunla bir olup sana savaş açmamdan korkuyor musun demiştin ya ? Hatırlıyor musun ?" sinirli solumalarımın arasında başımı aşağı yukarı sallayarak onayladım onu. Bu esnada midemde onu her gördüğümde olduğu gibi derin bir yanma ve bulantı vardı.

 

" Şimdi ben de sana diyorum ki benimle tek başına savaşmaktan korkuyor musun ?"

 

Gözlerimi kapatıp dudaklarımı dişlerime geçirerek öfkeli bir gülüş sergiledim. Tek derdi ona onun düşmanı ile saldırmamdı. Ağzından başka bir kelam dökülmüyordu. Kıkırdayarak gözlerimi açtığımda gözlerimin içine merakla baktığını gördüm. Cevabımı hayli merak ediyor olmalıydı.

 

" Senden zerre kadar korkmuyorum Tufanlı. Dağhan'dan uzak durmam için bahane türetip durma. Asıl korkan sensin. Bizim birlik olup seni bitirmemizden korkuyorsun ama haklısın. Kork, kork ki bu korku seni daha çabuk bitirmemize sebep olsun."

 

Gülümseyerek başını eğip aşağı yukarı sallayarak onayladı beni. Derin ve içli bir nefes verip dudaklarını yaladığında konuşmaya devam ediyordu.

 

" Yanlış yapıyorsun. Suçluyu da dostunu da yanlış yerde arıyorsun; yapma."

 

Sıkıntılı bir nefes daha verirken ne yapmak istediğini ve ne amaçla bunları söylediğini çözemiyordum ancak bildiğim bir şey vardı: Tufanlı benim düşmanıyla yan yana olmamdan hiç haz etmiyordu. Bunu bildiğim için daha çok üsteleyerek Dağhan'a daha da yakınlaşacaktım ama öncesinde içimde beliren bir fikri ona söyleyecektim.

 

" Madem düşmanınla bir olmamdan korkuyorsun o zaman bana kızımı ver."

 

Bir eliyle saçını karıştırıp sıkıntılı bir nefes verdiğinde konuşuyordu. " Kızın bende değil. Kızını kaçıranı yanlış yerde arıyorsun." Bakışlarını karşıya dikerek eklediğinde merakla başımı o yöne çevirdim. " Kızını kaçıranı o yönde arayacaksın."

 

Baktığım yerde siyah bir Jeepin önünde merakla bizi izleyen Poyraz vardı. Kaşlarım onun burada olmasına şaşırarak havalanırken bakışlarımı Tufanlı'ya çevirerek öfkeli bir bakış attım.

 

" Hayır." Sağ işaret parmağımı ona doğrultarak ekledim. " Tam olarak bu yönde ve doğru yerde arıyorum."

 

Sözlerimi tamamlar tamamlamaz cevabını beklemeden yürüyerek Poyraz'a doğru gittiğimde kısa bir an arkamı dönerek ona baktım. Yüzünde yeniden hakimiyet kuran sinirle içeri doğru adımlamak üzereydi. Bakışları arabaya binmemle benden çekildiğinde ise az önce alıp giymediğim ayakkabılarımı aynı eline alarak içeri girdi.

 

.............................

 

Bir çiçek sulanmazsa bir ağaç budanmazsa ve bir hayat amacı olmazsa eğer yok olur. Çiçek solar ağaç böceklerin meskeni olarak acı içinde kavrulur ve hayat son bulur. Üçünde de farklı şekiller mevcut olsa da sonuç hep aynıdır. Benim miladım olan günden beri hayatımın tek bir amacı var: kızımı benden koparıp dostumun kanına girenleri mahvetmek. Yaşadığım onca zorluğa, onca yüke bu amaçla bağlanıyorum. Bu amaç beni hayatta tutuyor. Peki ya bir gün o amaç benim bedenimi, hayatımı terk ederse ne olur ?

 

Hayatım kalmaz. Yalçın bana verdiği sözü tutarak acılarla süregelen ve tek bir mutluluk bile barındırmayan bu kahır dolu hayata son verir. Benim çilem bitmiş olur. Yıllardır beni alması için yalvardığım toprak etime karışarak yeni bir hayata , yeni bir yaşama olanaklar sunar.

 

Şimdi zar zor daldığım yarım saatlik uykumdan uyandığım ve kızımın beresine sarılarak ağladığım şu anda içimden geçen tek düşünce bu. Evladımın yokluğu ile sınandığım günden beri içimdeki tek düşünce bu. Boşluğa dalarak kızımın kokusunu içime çekmeye çalıştığımda burnuma acı bir hüzün çöktü. Yoktu çünkü. Kızımın hiçbir eşyasında artık kokusu yoktu. onun minicik bedeninden bana kalan el kadar kumaş parçaları dışında tek bir sığınağım dahi yoktu.

 

Gözümden akan yaşları silerek yatakta cenin pozisyonunu alıp beresine daha çok sarılarak gözlerimi kapattım. Sesini, gülüşünü hayal ederek daha şiddetli bir şekilde ağladığım esnada ağlamamı çalan telefonun sesi böldü.

 

İrkilerek doğrulup komodinden telefonu aldığımda Yalçın'ın aradığını gördüm. Sabaha karşı neredeyse dörttü saat. Bu saatte araması içime bir korkuyu doldururken aramasını hızla cevapladım.

 

" Alo ? "

 

Birkaç saniye cevap gelmedi. Kaşlarımdaki şüpheli bakışa içime oturan acı eklendiğinde bir elimi kalbime yaslayarak titreyen dudaklarımdan bir hıçkırık dökülmesine engel olmadım.

 

" Abla..."

 

Sesinde ağlamaklı bir ifade vardı. O sesi duyduğum an başım sağa sola sallandı. Hayır dedim. Her ne söyleyecekse gerçek değildi. Her ne duyacaksam yalandı. Kaçamadım ama bundan. Onun ağzından düşen kelimelerin ağırlığından kaçamadım.

 

" California'da polisler..."

 

İçli bir nefes vererek hıçkırdığında ağzımdan korkulu bir nida döküldü ve bu esnada elimi dudağıma bastırdım. İçimdeki acı öylesine yoğun öylesine ağırdı ki bütün bedenim tir tir titriyordu. Engel olamadığım bu titreme bedenimi sarsarken Yalçın kabusumu zikretmeye devam etti.

 

" Boş bir arazide... Bebek cesedi bulmuş."

 

Bölüm sonu...

 

Instagramda bölüm hakkında küçük bir soru cevap yapacağım , bekleniyorsunuz ♡

 

Sizlere cumartesi için söz verip perşembeden sürpriz yapmanın sevincini yaşıyorum :))

 

Yeni isimler duyuyoruz. Çember gün geçtikçe daralacağına genişliyor....

 

Alya'nın akıbeti hakkında ne düşündüğünüzü ve bölümdeki favori sahnenizi merak ediyorum güzelliklerim ♡

 

Bir de finallerim yüzünden uzun bir ara vermek zorunda kaldığım için sizlere küçük bir spoi sözüm vardı :)) Yorumlarda buluşalım bunun için, birinizin sordugu spoiye cevap vereceğim ♡

 

Yeni bölümde görüşene dek güzellikle kalın ♡♡♡♡

 

 

Bölüm : 10.09.2025 19:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...