
İsmail'den
Sınıftan çıktığımda koridor bana dar geldi. Nefes alamıyordum, koşmadım. Koşarsam kaçtığımı kabul etmiş olacaktım. Oysa ilk defa kaçmak istemiyordum. İlk defa kalmak istemiştim. Ama geç kalmıştım...
Merdivenlerden indim. Her basamakta Fatma'nın sesi kulağımda çınladı. Söyledikleri değil, söylediği hâl. Gözlerindeki hayal kırıklığı. Benden tiksinmesi. Haklıydı.“Elime ne geçti şimdi?” dedim kendi kendime...
Bahçeye çıktım. Herkes normaldi. Gülüyorlardı, konuşuyorlardı. Bu daha da sinirlendirdi beni. Dünya neden durmamıştı? Neden kimse az önce olanların birinin hayatını paramparça ettiğini fark etmemişti?
Duvara yaslandım. Cebimden telefonu çıkardım. Ekranı açtım. Adı hâlâ oradaydı...
Fatma.
Parmağım ekrana gitti. Bir şey yazdım.
“Ben-”
Sildim.
Tekrar yazdım.
“Özür dilerim.”
Sildim.
Ne yazsam yalandı. Çünkü özür dilemek için bile geç kalmıştım.
“Affetmeni beklemiyorum,” yazdım.
Bunu da sildim.
Çünkü bekliyordum.İşte bu en çirkin gerçekti.Telefonu kapattım. Cebime geri koydum. Kafamı duvara yasladım...
Gözlerimi kapattım ama görüntüler gitmedi. O video. Gülüşlerimiz. Cümlelerim.“Biraz sevgi istiyor, başını okşa kölen olur.”
O cümle boğazımı yaktı. Midem bulandı. İlk defa kendimden bu kadar nefret ettim.“Ben nasıl bu hale geldim?” diye fısıldadım.Oyun dediğim şey…Başta gerçekten oyundu.Gülüp geçtiğimiz, ciddiye almadığımız bir saçmalıktı.
Sonra Fatma oldu.
Sessizliği. Saflığı. Bana bakarken kendini saklamayışı. Yanımdayken güvende hissetmesi. Bunların hiçbiri oyunun parçası değildi. Ama ben fark ettiğimde çoktan batmıştım...
“Ben seni mahvettim,” dedim boşluğa.
Ama en kötüsü şu oldu.
Beni mahvettiğini sanırken, onu değiştirdim. Söylediği son sözler…
O an yüzündeki pişmanlığı gördüm ama geri alamadı. Çünkü ben onu oraya sürüklemiştim...
Fatma'dan
Sınıf boşaldığında her şey olduğu yerde kalmış gibiydi. Tahtadaki yazılar silinmemişti, pencereden giren ışık hâlâ aynı açıdaydı ama benim için hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sandalyemde oturuyor olmama rağmen içimde bir çöküş vardı.
Ayağa kalksam düşecekmişim gibi hissediyordum.Az önce söylediklerim aklımdan çıkmıyordu. O sözler ağzımdan çıktığında canımın ne kadar yandığını saklamıyordu ama şimdi, o acının altında başka bir duygu daha vardı. Pişmanlık. İnsanın boğazına oturan, nefes almasını zorlaştıran türden.
“Bunu neden söyledim?” diye geçirdim içimden. “Neden bu kadar ileri gittim?”
İsmail'in sınıftan çıkarkenki hâli gözümün önüne geldi. Başını eğmişti. İlk defa güçlü görünmüyordu. İlk defa kaçmıyordu. O an onu düşünmek istemedim ama zihnim buna izin vermiyordu.
Kapının açıldığını duydum. Yavaş adımlar sınıfa doğru ilerledi. Kimin geldiğini anlamam zor olmadı. İsmail kapının eşiğinde durdu. İçeri girmedi. Sanki girmeye hakkı yokmuş gibi bekledi.
“Fatma…”
Adımı söylediğinde sesindeki titremeyi fark ettim. Bu titreme içimde merhamet uyandırmadı, aksine canımı daha çok sıktı.
“Git,” dedim. “Artık çok geç.”
Başını eğdi. Bana karşı çıkmadı.
“Biliyorum zaten affedilmek için gelmedim.”
Bu cümle beklemediğim kadar ağır geldi. Gözlerimi ondan kaçırmadım. Güçsüz görünmek istemiyordum.
“Başta her şey bir oyundu,” dedi. “Bunu inkâr etmeyeceğim. Çünkü inkâr edersem daha da kötü biri olurum.”
Bir adım attı ama hemen durdu. Yaklaşmaya cesaret edemedi.
“Sonra sen güldün,” diye devam etti. “Bana baktığında gözlerin değişti. Kimse bana daha önce öyle bakmamıştı.”
Kalbim sıkıştı ama sesimi yükseltmedim.
“Sus,” dedim. “Beni sevdiğini söyleme. Buna hakkın yok.”
Başını salladı.
“Söylemeyeceğim,” dedi. “Çünkü sevgi böyle bir şey değilmiş.”
Elini cebine soktu. Omuzları düşmüştü. Karşımda duran kişi, tanıdığımı sandığım Bay Bencil Fırtına değildi. Karşımda ilk kez gerçekten ciddi olan İsmail Fırtına vardı.
“Bugün,” dedi, “sadece seni değil, kendimi de kaybettim.”
Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu...
“Az önce söylediklerin…” dedi ve sesi kısıldı. “Belki yanlış yaptım ama haketmedim...”
Kapı kapandı. Sınıfta yalnız kaldım.
Gözlerim doldu. Bu sefer onun için değil, kendim için ağladım. Beni bu kadar inciten birinin beni bu kadar sert birine dönüştürmesi canımı acıtmıştı. Anladım ki bazı sözler geri alınmaz.
Bazı pişmanlıklar insanın içinde kalır...
İsmail'den
Okuldan eve yürüdüm. İlk defa arabaya binmek istemedim. Eve vardığımda ışıkları açmadım. Koltuğa oturdum. Karanlık iyiydi. Hak ettiğim yerdi.
Gece boyunca uyumadım. Tavana baktım. Her saat başı telefonu elime aldım. Hiç mesaj gelmedi. Gelmeyeceğini biliyordum. Yine de baktım.
Fatma'dan
O gün okuldan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Ayaklarım beni eve mi götürdü, yoksa ben mi yürüdüm bilmiyorum. Sanki bedenim oradaydı ama zihnim geride, sınıfta kalmıştı. Kapının kapanma sesi hâlâ kulaklarımdaydı. İsmail'in gidişi… benim kalışım…
Eve girdiğimde annemin sesi mutfaktan geldi. “Hoş geldin kızım.”Cevap vermedim. Ayakkabılarımı çıkardım, çantamı olduğu yere bıraktım ve odama kapandım. Kapıyı kilitledim. İlk defa… gerçekten yalnız kalmak istedim.
Yatağın kenarına oturdum. Ellerime baktım. Sabah o ellerle telefonuma gelen “günaydın” mesajına gülümsemiştim.
Aynı eller şimdi bomboştu. Midemde kelebek yoktu. Sadece ağır bir boşluk vardı.
Ağlamadım.
O an ağlamak istemedim.Çünkü ağlarsam çökeceğimi biliyordum.
Pencereye yaklaştım. Dışarıda hayat devam ediyordu. İnsanlar yürüyordu, arabalar geçiyordu, bir yerlerde biri gülüyordu. Bu bana tuhaf geldi. Sanki dünya durmalıydı. En azından benim için.
“Bu kadar mı?” diye fısıldadım. “Her şey bu kadar kolay mı bitiyor?”
Yatağa uzandım. Gözlerimi kapattım ama zihnim susmadı. İsmail'in sesi, söyledikleri, söylediklerim… Hepsi üst üste bindi. En çok da kendi sözüm canımı yakıyordu. Onu incitmek için söylediğim ama aslında kendimi yaraladığım o cümle.
“Ben böyle biri değildim,” dedim kendi kendime. “Bu kadar acımasız değildim.”
İşte o an anladım.
Beni asıl yıkan şey ihaneti değil, onun beni değiştirmiş olmasıydı.
İsmail'den
Sabaha karşı bir mesaj yazdım. Göndermedim.“Keşke seni hiç tanımasaydım,” diye mırıldandım.
Ama bu da yalandı.
Keşke seni daha önce ciddiye alsaydım..
Ertesi gün okula gittim. O yoktu. Onu aramadım. Göz göze gelmedik. Bu, bana bağırmasından daha ağırdı...
Fatma'dan
Ertesi gün okula gitmedim. Anneme başımın ağrıdığını söyledim. Yalan değildi. Kalbim de başım kadar ağrıyordu. Gün boyunca odamda kaldım. Telefonum sessizdi. Ne mesaj attım, ne mesaj aldım.
Alya yazdı.
“İyi misin?”
Cevap vermedim.
Mehmet yazdı.
“Fatma neden gelmedin?”
Cevap vermedim.
İsmail yazmadı ve bu… beklediğim bir şeydi.Akşam üzeri aynanın karşısına geçtim. Kendime baktım. Gözlerim yorgundu. Yüzüm solgundu. Ama hâlâ bendim. Kaybolmamıştım. Sadece kırılmıştım.
“Toparlanacaksın,” dedim aynadaki kıza. “Ağır oldu ama geçecek.”
İlk defa bunu söylerken inanmak istedim.
Günler geçti.Zaman her şeyi unutturmuyordu ama acıyı törpülüyordu. Okula döndüğümde sınıfta onun oturduğu sıraya bakmamaya çalıştım. Adını duymamaya, yüzünü aramamaya… Kolay değildi ama mümkündü.
İsmail uzak durdu.
Bakmadı.Yaklaşmadı ve bu mesafe, her şeyden daha saygılıydı.Bazen koridorda karşılaştık. Göz göze gelmedik. O anlarda içimde bir sızı olurdu ama artık yıkılmıyordum. Ayakta kalabiliyordum.
Bir gün Alya yanıma geldi. Sessizce yürüdük. Sonra durdu ve bana baktı.
“Güçlüsün,” dedi.
“Olmak zorundayım,” dedim.
Fark ettim…Güç, bağırmak değildi.
Güç, kalıp iyileşmekti.O hikâye orada bitmedi.Ama artık benim hikâyem değildi.Ben, kırılan kalbimle yaşamayı öğreniyordum ve bu, aşktan daha zor ama daha gerçekti.
İsmail'den
Uzak durdum....Bilerek.
Çünkü bazen sevdiğini iddia eden birinin yapabileceği tek doğru şey, geri çekilmektir.
Günler geçti. Ben konuşmadım. Yazmadım. Yaklaşmadım. Her gün biraz daha eksildim ama buna ses etmedim. Çünkü bu eksilme, benim cezamdı.
Bir akşam yine telefonumu açtım. Adı hâlâ silinmemişti.“Belki bir gün,” dedim kendi kendime,“beni affetmezsin, beni hatırlamazsın.”İşte o gün,gerçekten kaybettiğimi kabul edeceğim...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.87k Okunma |
344 Oy |
0 Takip |
71 Bölümlü Kitap |