
Motorun sesi arabanın içinde yankılanmaya devam ederken ellerimin direksiyon üzerindeki titremesini durduramıyordum...
Parmaklarım sanki kendi iradem dışında kasılmıştı ve gevşetirsem kontrolü tamamen kaybedecekmişim gibi hissediyordum. Göğsümün içindeki o düzensiz ritim bir türlü sakinleşmiyor, az önce yaşanan her şeyi tekrar tekrar önüme koyuyordu. İsmail’in kızların ortasında rahatça gülmesi, hiçbir şey olmamış gibi davranması, sonra bir anda beni kolumdan çekip kendine yaklaştırması… Bu kadar zıt iki hali aynı anda nasıl taşıyabiliyordu anlamıyordum.
Aynaya baktığımda gözlerimdeki doluluğu gördüm ama ağlayamadım, çünkü bu sadece üzüntü değildi, bu daha çok içimi kemiren bir inat, bastırmaya çalıştığım bir his ve kabul etmekten kaçtığım bir gerçekti.
Yolda ilerlerken beni sürekli dengesizliğin içine çeken, ne yapacağı belli olmayan birini seçmiştim diye düşündüm. Bu gerçeği ne kadar inkâr etmeye çalışsam da içimde bir yerde çoktan kabullenmiştim. Belki de bu yüzden bu kadar sinirleniyordum; ona değil, kendime.
Telefonum çalmaya başladığında kim olduğunu anlamam uzun sürmedi. Açmadım. Tekrar çaldı, yine açmadım. Üçüncü kez çaldığında içimdeki sabır kırıldı ve telefonu alıp cevapladım. Sesim düşündüğümden daha sert çıktı. Ne var dedim. Onun sakinliği, benim içimdeki karmaşayı daha da görünür kılıyordu. Kaçıyorsun dediğinde içimden bir şey irkildi çünkü doğruydu ama kabul edemezdim. Kaçmıyorum dedim ama ikimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.
Arabayı yol kenarına çektiğimde artık ne ondan ne kendimden kaçabileceğimi anladım. Konuştukça beni köşeye sıkıştırıyordu ama bunu bağırarak değil, o garip sakinliğiyle yapıyordu ve bu daha ağır geliyordu. Sinirlenmiyorum dedim defalarca ama o her seferinde yalan söylediğimi söyledi. En sonunda onu görmek istemediğimi söylediğimde aslında kendimi ele vermiştim. O an, sessizlikte bile beni çözebildiğini fark ettim ve bu beni huzursuz etti.
Onun beni kaybetmek istemediğini söylemesiyle içimde bir şey aniden yer değiştirdi. Bu cümleyi ondan duymayı beklemiyordum. Çünkü o hep ciddiyetten kaçan, her şeyi dalgaya vuran biriydi. Ama o an sesi farklıydı, daha netti, daha gerçekti.
Zaten sahip değildin ki dediğimde bile kendimi korumaya çalışıyordum ama onun oldu demesiyle o sert duruşumun bir kısmı sarsıldı.
Güvenmiyorum dediğimde itiraz etmemesi, aksine bunu kabul etmesi beni daha çok etkiledi. Çünkü alıştığım İsmail böyle değildi. Tartışmasını, üste çıkmasını beklerdim ama o sadece düzelticem dedi. Bu kadar net. Bu kadar basit. Ama o basitliğin altında bir ciddiyet vardı. Bir hafta dediğim şeyi hatırlatıp buna uyacağını söylemesi ise beni tamamen duraksattı. Çünkü onun için bu, alışkanlıklarından vazgeçmek demekti. Kızlardan, o anlamsız flörtlerden uzak durmak… bu onun doğasına aykırıydı.
Sen varsın dediğinde istemeden sustum. Çünkü o an söyleyecek bir şey bulamadım. İçimde bir yer, bu cümleyi saklamak istedi. Ama diğer tarafım hâlâ direniyordu. Bunun bir oyun olabileceğini, yine canımın yanabileceğini hatırlatıyordu.
Telefonu kapattıktan sonra arabada öylece kaldım. Ne hemen eve gitmek istedim ne de başka bir yere. Başımı koltuğa yasladım, gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimde iki farklı ses vardı; biri uzak dur diyordu, diğeri bekle. Bu sefer kaçmamıştım, ama hâlâ teslim de olmamıştım. İkisinin arasında kalmıştım. Ve en zor olan da buydu. Çünkü bu belirsizlik ya her şeyi düzeltecekti ya da beni tamamen kıracaktı.
Akşam olduğunda içimde garip bir heyecan vardı gün boyu kendime ne kadar sakin davranmaya çalışsam da, bu buluşmanın farklı olacağını hissediyordum. Aynanın karşısında hazırlanırken birkaç kez ne giyeceğimi değiştirdim, en sonunda çok da abartmadan ama kendimi iyi hissedeceğim bir şey seçtim.
Saçlarımı açık bıraktım, hafif dalgalı… sanki uğraşmamışım gibi ama aslında baya uğraşmıştım. Kendime son bir kez baktım ve derin bir nefes aldım. Bu akşam sadece eğleneceksin Fatma, dedim içimden. Başka hiçbir şey düşünme.
Lunaparka vardığımda uzaktan ışıklar gözümü aldı, o renkli, hareketli ortam bir anlığına içimdeki tüm karmaşayı bastırdı. Alya ile Mehmet çoktan gelmişti, Simay ve Poyraz da onların yanındaydı. Hepsi kendi halinde gülüşüyordu. Onlara doğru yürürken yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu.
Hoş geldin dediler, ben de sarıldım hepsine tek tek. Tam konuşmaya başlamıştık ki… hissettim. Gözler üzerimdeydi. Dönmeden bile anladım.
İsmail.
Yavaşça arkamı döndüm. Elleri cebinde, hafif sırıtan o yüz ifadesiyle bana bakıyordu.
Kalbim hızlandı ama belli etmedim. Kaşlarımı kaldırıp baktım.
Geç kaldın dedim.
Seni bekletmek hoşuma gidiyor dedi, dudaklarını kıvırarak.
Göz devirdim ama içimden gülümsedim.
Alya araya girdi hemen, hadi hadi romantik atışmaları sonra yaparsınız, önce eğleniyoruz!
Hep birlikte lunaparka doğru yürüdük. İlk hedef tabii ki çarpışan arabalar oldu. Mehmet direk atladı, ben de onun yanına geçtim ama İsmail benden hızlı davrandı ve yanıma oturdu.
Kemerimi takarken bana eğildi.
Bu sefer kaçmak yok.
Gözlerimi ona çevirdim.
Çarpışan arabadan kaçan mı var?
Gülümsedi.
Sen varsın.
Cevap vermedim ama içimde bir şey kıpırdadı.
Oyun başladığında ortalık tam bir kaosa döndü. Mehmet bizi özellikle hedef almıştı, sürekli gelip çarpıyordu. Simay kahkaha atmaktan direksiyonu düzgün tutamıyordu. Poyraz zaten tamamen işi gücü bırakmış, Mehmet’le ittifak kurmuştu. Ama en kötüsü… İsmail’di.
Sürekli beni savunur gibi yapıp sonra en sert şekilde çarpıyordu.
İsmail!
Ne var?
Bilerek yapıyorsun!
Gülüyordu.
Eğlenceli oluyor.
Seninle konuşmuyorum!
Ama ben seninle konuşuyorum.
Bir anda direksiyonu kırıp Mehmet’e çarptı, sonra bana döndü.
Bak seni korudum.
Koruduğuna bak!
Kahkaha attı.
O an istemeden ben de güldüm.
Sonra lunaparkın en yüksek oyuncağına bindik. Alya çığlık atıyordu, Mehmet onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama kendisi de korkuyordu. Simay gözlerini kapatmıştı, Poyraz sürekli video çekiyordu. Ben… aşağı bakmamaya çalışıyordum.
İsmail yanımdaydı.
Korkuyor musun?
Hayır dedim ama sesim beni ele verdi.
Elimi tuttu.
İlk refleksle geri çekilmek istedim ama tutuşu sıkı değildi, zorlamıyordu… sadece oradaydı.
Bak aşağı dedi.
Bakmam.
Korkak.
Korkak değilim!
O zaman bak.
İnatla başımı çevirdim ama gerçekten çok yüksekteydik. Midem ağzıma geldi.
Refleksle kolunu tuttum.
Gülmeye başladı.
Hani korkak değildin?
Sus!
Elimi bırakmadım. O da çekmedi. Bir süre öyle kaldık.
İçimde garip bir huzur oluştu.
Oyuncaktan indiğimizde herkes birbirine bakıp gülmeye başladı. Alya hâlâ Mehmet’e sarılmıştı, Simay’ın yüzü bembeyazdı. Poyraz videoları izleyip dalga geçiyordu.
Sonra pamuk şeker almaya gittik. İsmail iki tane aldı, birini bana uzattı.
Al.
İstemiyorum.
Yalan söyleme.
Alıp ısırdım.
Çok tatlı.
Bana bakarak konuştu.
Alışkınım.
Ne?
Tatlı şeylere.
Göz devirdim.
Kendini mi kastettin?
Hayır dedi, gözlerimin içine bakarak.
Seni.
Kalbim bir an durdu.
Bir şey diyemedim.
Hemen konuyu değiştirdim.
Hadi korku tüneline gidelim.
İçeri girdiğimizde ortam zifiri karanlıktı. Simay daha girişte çığlık attı, Alya Mehmet’in koluna yapıştı. Ben sakin durmaya çalışıyordum ama aniden çıkan sesler beni de zorluyordu.
Bir anda bir şey önümden fırladı.
Refleksle İsmail’e sarıldım.
Kolları anında beni sardı.
Tamam, buradayım dedi.
Ses tonu… yine farklıydı.
Bir süre öyle kaldık. Sonra fark edip geri çekildim.
Abartma dedim.
Gülümsedi.
Korkmadın yani?
Korkmadım.
Tabii.
Gecenin ilerleyen saatlerinde herkes biraz yorulmuştu ama yüzümüzde kocaman gülümsemeler vardı. Çimenlere oturduk, konuşuyorduk, gülüyorduk.
Bir ara sessizlik oldu.
İsmail yanıma yaklaştı.
Fark ettin mi?
Neyi?
Bugün kimse yoktu.
Ne demek istediğini anlamadım?
Anladın bence...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 4.87k Okunma |
344 Oy |
0 Takip |
71 Bölümlü Kitap |