62. Bölüm

62. Bölüm

Kyula
kyulaseng

Onun o kendinden emin hali karşısında ne diyeceğimi yine bilemedim. Sanki dünyadaki en normal şey havayı sipariş etmekmiş gibi konuşuyordu. Yağmuru ayarlarız demişti ve bunu söylerken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama içimde başka bir şey daha büyüyordu. Beni hem korkutan hem de yumuşatan bir his. İsmail’in yanında çoğu zaman dengemi kaybetmiş gibi hissediyordum. Çünkü o, benim günlerce düşünüp söyleyemeyeceğim şeyleri birkaç kelimeyle söylüyordu.

 

Masanın üzerinde duran eline baktım. Parmakları güçlü, sakin ve yerli yerindeydi. Benim ellerimse hep biraz telaşlıydı sanki. Yine de dayanamadım, elimi uzatıp parmak uçlarımla dokundum. Hiç beklemeden elimi tamamen kavradı. O küçücük temas bile içimde saçma bir sıcaklık yarattı. İnsan bazen ne kadar savunmasız olduğunu sadece biri elini tutunca anlıyormuş.

 

Yemek boyunca ilk kez gerçekten rahattık. Etrafımızda bağıran insanlar, peşimizde dolaşan sorunlar, aniden çıkan krizler yoktu. Sadece hafif müzik, cama vuran yağmur ve bana bakıp durdukça kalbimi bozan bir adam vardı. Menüye bakıyormuş gibi yapıyordum ama hiçbir satırı okumuyordum. Çünkü başımı her kaldırdığımda gözlerini üzerimde buluyordum.

 

Neden öyle bakıyorsun?

 

Seni izlemeyi seviyorum...

 

Bu kadar kısa cümlelerle insanı bu hale getirmek haksızlıktı. Ben aynı şeyi anlatmak için sayfalar yazardım, o iki kelimeyle içimi dağıtıyordu.

 

Yemek geldiğinde ciddi olmaya karar verdim. Çünkü açtım ve romantizmin karın doyurmadığını savunuyordum. Çatalımı elime aldım. Tam ilk lokmayı alacaktım ki tabağımdaki patateslerden birini alıp ağzına attı.

 

Şok içinde ona baktım.

 

Sen ne yapıyorsun?

 

Gayet güzelmiş.

 

Kendi tabağın önünde duruyor.

 

Seninkiler daha güzel göründü.

 

İnsanlar büyük ihanetlerden söz eder ama bazı savaşlar tek bir patatesle başlar. Ben de onun tabağından ekmek aldım. Kaşını kaldırdı.

 

Savaş mı istiyorsun?

 

İstiyorum.

 

O gece şık bir restoranda iki yetişkin insan gibi görünmeye çalışıp çocuk gibi birbirimizin tabağından yemek çaldık. Garsonun bize bakıp içinden neler söylediğini tahmin etmek istemiyorum.

 

Ama bütün bu gülüşmelerin arasında bazı anlar vardı ki zaman yavaşlıyordu. Bir ara konuşma kesildi. Yağmur camda ince çizgiler halinde akıyordu. Restoranın sıcak ışıkları yüzüne vurmuştu. Bana bakarken gözlerinde alıştığım o sertlik yoktu. Daha sessiz, daha derin bir şey vardı. Elimi yeniden tuttu. Bu kez biraz daha sıkı.

 

O an içimde bir korku yükseldi. Mutluluğa benzeyen şeyler beni hep korkutmuştu. Çünkü ne zaman bir şeye alışsam elimden gitmişti. Bunu söylemedim ama sanırım yüzümde gördü. Çünkü hiçbir şey sormadan başparmağını elimin üzerinde gezdirdi. O küçük hareket bile bana kendimi açıklamak zorunda olmadığımı hissettirdi.

 

Yemekten sonra dışarı çıktığımızda yağmur hafiflemişti. Sokaklar hâlâ ıslaktı. Şehir ışıkları yerde renkli lekeler gibi parlıyordu. Şemsiyeyi açtı ama bu kez çağırmasına gerek kalmadan yanına geçtim. Bunu fark etmiş olacak ki hafifçe gülümsedi. Yürürken kolunu omzuma attı. Eskiden biri bana sokakta bu kadar yakın dursa gerilirdim. Şimdi ise birkaç santim uzaklaşsa eksiklik hissediyordum.

 

Bir vitrinin önünden geçerken durduk. Camda yansımamız görünüyordu. Ben onun yanında daha dağınık, daha telaşlı görünüyordum. O ise her zamanki gibi sakin ve yerli yerindeydi.

 

Galiba insanlar gerçekten birbirini dengeliyor...

 

Ne açıdan?

 

Ben fazla düşünüyorum, sen hiç düşünmüyorsun.

 

Kahkaha attı.

 

Haksızlık etme. Düşünüyorum. Sadece senin kadar panik halinde değilim.

 

Sonra biraz ciddileşti.

 

Sen de benim hissettiğimden fazla hissediyorsun.

 

Bu cümle içime oturdu. Çünkü doğruydu. Ben duyguların altında ezilirken o onları taşımayı biliyor gibiydi.

 

Arabaya binmeden önce yağmur tamamen durmuştu. Hava temiz kokuyordu. Saçlarımın ucundaki nemi düzelttim

 

Dönüş yolunda şehir ışıkları camdan kayıp gidiyordu. Radyoda eski bir şarkı çalıyordu. Başımı koltuğa yaslamış onu izliyordum. Direksiyonu tek elle tutuyor, diğer eli ritim tutuyordu. Yüzünde günün yorgunluğu vardı ama huzurluydu. Bu adamın hayatıma nasıl bu kadar hızlı girdiğini düşündüm. Dün gece korkudan titriyordum, bugün onunla yağmur altında yürüyordum. İnsan hayatının değiştiği anları yaşarken fark etmiyor galiba. Sonradan anlıyor.

 

Evin önüne geldiğimizde içimde anlamsız bir hüzün oldu. Gece bitsin istemiyordum. Arabayı durdurdu, bana döndü.

 

Yarın seni alırım.

 

Kapıyı açmadan önce ona baktım.

 

Bugün güzeldi.

 

Bana doğru eğildi.

 

Bugün başlangıçtı.

 

Sonra yanağıma yavaşça bir öpücük bıraktı. O kadar sakin ve kendinden emin bir dokunuştu ki birkaç saniye hareket edemedim.

 

Kapıya yürürken arkamdan seslendi.

 

Fatma.

 

Döndüm.

 

Yarın da çok yakışıklı olacağım, hazırlıklı ol.

 

Kahkahayı bastım.

 

Kendine hayranlığın yorucu.

 

Sen seviyorsun.

 

Kapıyı açarken hâlâ gülümsüyordum. O gece odama girip sırtımı kapıya yasladığımda yüzümde aptalca bir tebessüm vardı. Korkularım hâlâ benimleydi. Geçmiş hâlâ silinmemişti. Ama ilk kez geleceği düşününce içim daralmıyordu. Çünkü artık yarını beklediğim biri vardı.

 

O gece uyumam uzun sürdü. Yatağa uzandığım anda gözlerimi kapatıyor, birkaç dakika sonra yeniden açıyordum. Çünkü ne zaman uyumaya yaklaşsam aklıma onun sesi geliyordu. Bugün başlangıçtı demişti. İnsan bazen tek bir cümlenin ağırlığını saatlerce taşıyabiliyormuş. Sabah olduğunda ise o hafiflik yerini tuhaf bir huzursuzluğa bırakmıştı. Nedensiz değildi. Mutlu olduğum zamanlarda hep tetikte olurdum. Çünkü iyi giden şeylerin ardından bir şeylerin bozulmasına alışmıştım.

 

Telefonum çaldığında hazırlanıyordum. Ekranda İsmail’in adı vardı. Daha sesi duyulmadan bile yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Açtım.

 

Aşağıdayım.

 

Daha on dakika var.

 

Yedi dakika. Seni tanıyorum.

 

Beni ne kadar tanıyorsun?

 

Çıkınca anlatırım.

 

Telefon kapandı. Sinir bozucu şekilde kendinden emindi. Aceleyle aşağı indim. Arabaya biner binmez bana kısa bir bakış attı, sonra arabayı çalıştırdı.

 

Geç kaldın.

 

Yedi dakika erken geldin.

 

Aynı şey değil.

 

Seninle tartışmaya sabah enerjim yok.

 

Benim var.

 

Gülümsedi. Ben de göz devirdim. Her şey normaldi. Ta ki okul yolunun yarısında telefonunun çalmasına kadar. Ekrana bir isim düştü. Ece.

 

Adı görür görmez içimde anlamsız bir sıkışma oldu. Bunu belli etmemeye çalıştım. Sonuçta herkesin hayatında insanlar olurdu. Geçmişi olurdu. Ama o ismi görünce yüzünde oluşan kısa ciddiyet beni rahatsız etti. Çağrıyı reddetti. İki saniye sonra telefon tekrar çaldı. Bu kez aldı.

 

Ne var?

 

Sesi bir anda soğumuştu. Direksiyona bakarak konuşuyordu. Ben pencereye döndüm. Konuşmanın diğer tarafını duymuyordum ama kadının ses tonu yüksek geliyordu.

 

Telefonu kapattı. Arabada sessizlik oldu. Sormayacağım dedim kendime. Kesinlikle sormayacağım. Ama insan bazen kendi kendine verdiği sözleri en hızlı kendi bozar.

 

Kimdi?

 

Kısa bir bakış attı.

 

Boş mesele.

 

Boş mesele ne demek? İnsan mı, borç mu, bela mı?

 

Gülmedi.

 

Fatma.

 

Ne?

 

Boşver.

 

İçimdeki huzursuzluk bir anda sinire dönüştü. Çünkü onun susması beni çıldırtıyordu. Bir şey varsa söylemesini, yoksa o tavrıyla beni merakta bırakmamasını istiyordum.

 

Boşvermek istemiyorum.

 

Abartıyorsun.

 

Bölüm : 29.04.2026 17:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...