
28.07.2006
Gül, sessiz gecenin içinde ağustos böceğinin monoton melodisine dalmış, düşüncelerini bu ritimle savuruyordu. Bir yandan gecenin sıcaklığı yüzüne dokunurken, diğer yandan Orhun'un sesi dikkatini dağıtmıştı.Merdivenin başında duran küçük çocuğun meraklı gözleri ona çevriliydi.
"Gül, burada ne yapıyorsun?" diye sordu Orhun, cevap gelmeyince daha da yaklaştı.
Gül, başını hafifçe çevirdi, ama gözlerini çocuktan kaçırıp tekrar karanlığa daldı. "Maymuş, bu böcek neden öyle ses çıkarıyor?" sesi hafif bir merak ve yorgunlukla harmanlanmıştı.
Orhun, birkaç saniye duraksadı. Ne desem şimdi? Her söylediğim şey illa bir maceraya dönüşüyor,diye düşündü. Ama dürüst olmak onun kişiliğiydi.
"Ağustos böcekleri bu şekilde şarkı söyleyip eşlerini çiftleşmek için çağırıyolar yani bir nevi evlilik daveti ." dedi, sesi dikkatlice seçilmiş kelimelerle doluydu.
Gül, bu bilgiyle tatmin olmamış gibi parmağını dudaklarına götürdü. "Çiftleşmek ne demek?" diye sordu. Orhun'un gözleri irileşti, kaşları hafifçe çatıldı. İşte, o an geldi diye iç geçirdi. Boğazını temizledi, dudaklarını ısırdı ve en masum şekilde cevapladı: "Bebek yapmak demek."
Gül, bu açıklamayı heyecanla karşıladı, gözlerinde parlayan yeni bir sorunun ışığı vardı. "Peki, maymunlar nasıl yapıyor bebeklerini?" diye sorarken kıkır kıkır güldü bunu bilerek sormuştu.Orhun, anında yüzüne kapanan eliyle sinirlerini bastırmaya çalıştı. Normalde Gül'ün "maymuş" deyişine kızardı ama bu sefer daha büyük bir sorun vardı.
Derin bir nefes alarak, "Bütün bebekler anne ve babaları birlikte uyuduklarında olur bir daha bana maymun dersen o kucağındaki maymuşunu çöpe atarım." Çocukça masumiyetle hazırlanmış bu tehdit ona biraz rahatlık getirdi.Ama Gül bunu zerre umursamadı çünkü biliyordu Orhun ona asla kıyamazdı.
"Hmmm," dedi düşünceli bir şekilde. Parmağını tekrar dudağına bastırıp bir şeyler düşünmeye başladı.Tam bir sonraki soruyu soracakken arkasını döndü ve Orhun'un kaçmış olduğunu fark etti.
"Orhun?" seslendi ama cevap alamadı. Kendi kendine mırıldandı: "Maymuş neredesin ?"
Minik elleriyle maymuş adını verdiği bebeğini sıkıca kavrayıp karanlıkta kaybolmuş olan Orhun'u bulmaya çalışırken,aklı hala o sorulardaydı. Ağustos böceği bu kadar derin bir geceyi, bu kadar soruyla dolu bir yolculuğa sokmayı nasıl başarmıştı ?
Hava o kadar sıcaktı ki minik,tombul ve pembe ayaklarına giydiği terlik,fayanslarda attığı her adımda terin etkisiyle pat pat sesler çıkarıyordu. Terliklerden yükselen bu ritmik ses, Gül'ün inatçı kararlılığına eşlik ediyordu. Zihninde tek bir hedef vardı: Orhun'u bulup aklındaki tüm soruları sormak. Yoksa bu gece nasıl uyurdu?
Uzun koridorun loş ışıkları yanıp sönerken, kalbine bir korku düştü. Bu saatlerde genelde tüm ışıklar kapatılırdı,ışıkların yanıp sönmesi çocuklar için birazdan ışıkların tamamen kapanacağının uyarısıydı bu yüzden yolculuk daha da ürkütücüydü. Kucağında sımsıkı tuttuğu bebeği, ona tuhaf bir cesaret veriyordu.Oyuncağını kendine bastırarak güç toplamaya çalıştı.
Adımları temkinliydi, nefesi hızlı. Ama o an, koridorun derinliklerinden gelen bir ses kulaklarına çalındı. Başta tüylerini diken diken eden bu ani ses, kısa süre sonra yerini büyük bir sevinç dalgasına bıraktı.
"Orhun!" Seslendi küçük, cıvıl cıvıl sesiyle. İçinde biriken korku, yerini rahatlamaya bırakmıştı. Sesin geldiği yöne doğru adımlarını hızlandırırken, aklındaki soruların listesi bir kez daha büyüyordu. Orhun'u bulduğunda, onu bir kez daha kolay kolay bırakmayacaktı.
Yaklaştıkça duyduğu sesin Orhun'a ait olmadığını fark edince dudaklarını büzerek durdu. Umut yerini hayal kırıklığına bırakırken, birden koridorun ışıkları tamamen kapandı. Etraf karanlığa gömüldüğünde, korkuyla kucağındaki oyuncağına daha da sıkı sarıldı. Küçük bedeni ürkek bir titremeyle sarsıldı.
Karanlığın içinde bir ses yankılandı:
"İndim dere ırmağa, hoy nanayda,
Cilveloy nanayda..."
Bu mırıltı gibi gelen ezgi, korkusunu biraz hafifletir gibi oldu.Yine de ürkek adımlarla sese doğru ilerledi. Karanlıkta kaybolma korkusundan daha büyüktü bu merak. Asla odasına geri dönemezdi; bu karanlıkta yolu bulmak bile zordu.
"Geldim seni almaya, hoy nanayda,
Cilveloy nanayda..."
Sesin kaynağına ulaştığını hissederken minik ellerini baş hizasında olan kapı koluna uzattı. Biraz zorlanarak kolu çekip kapıyı araladığında, içerideki hafif ışık huzmesi karanlığı delip gözlerini kamaştırdı. Odanın tam ortasında, yatakta sırt üstü uzanmış bir çocuk gördü. Gözleri hafif aralıktı ve tavanı izleyerek şarkı söylüyordu .
"Başladın ağlama-"Sözlerini yarıda kesen kafasını içeri doğru uzatmış kapkara gözleri,beline kadar uzanan süt kahvesi lüle lüle saçlarıyla onu izleyen minik kızı görmesiydi .
Buraya zorla getirilmişti birde birileri tarafından rahatsız edilmek istemiyordu. Gözleri karşındaki kıza öfke dolu bakınca yatağından anında indi.Gül'de onun kendini görmesiyle odaya girdi .
"Sen de kimsin? Ne işin var burada?" diye sert bir sesle sordu.
Gül, dudaklarını büzüp ona doğru bir adım daha attı. Tombul minik ayaklarına giydiği terliklerin yerde çıkardığı ses odadaki sessizliği doldurdu.
"Ben... ben Orhun'u arıyordum," diye mırıldandı. Ama sesindeki kararlılık, söylediklerinin ciddiyetini göstermek ister gibiydi.
"Ama sen o değilsin..." diye eklerken, hayal kırıklığı yüzüne yansıdı.
Karşısındaki çocuk, Gül'ün söylediklerine aldırmadan ona kaşlarını çatarak baktı. "Orhun burada yok. Şimdi çık git," dedi. Fakat bu sözler Gül'ü durdurmadı.
"Hayır! Buraya kadar geldim ama o kadar korktum ki..."Dudakları büzülmüş,gözleri dolmuştu ama her zamanki gibi ağlamamak için direniyordu. Birkaç saniye duraksadıktan sonra cesaretini topladı ve ekledi: " Neden bana böyle bağırıyorsun,ben kötü birşey mi yaptım ?!"
Çocuğun gözlerindeki öfke yerini bir an için şaşkınlığa bıraktı.Bu minik istemeden de olsa ilgisini çekmişti.
"Neyden korktun?" dediğinde, sesi beklenmedik şekilde yumuşamıştı. Sert bakışları yerini merak dolu bir ifadeye bırakmıştı. Gül, dudaklarını birbirine bastırıp bir an tereddüt etti, ama sonra kucağındaki oyuncağına biraz daha sarılarak cevap verdi:
"Işıklar söndü, koridor karanlık oldu... Ve... sesler duydum. Ama ben korkmam aslında! Sadece..." Gözlerini yere indirip mırıldandı, "Sadece biraz ürktüm."
Çocuk, göz ucuyla ona baktı. Minik kızın ciddiyeti ve kendini güçlü göstermeye çalışması komik gelmişti.Yatağın kenarına oturup kollarını göğsünde birleştirdi.
"Ürktün ama korkmadın, öyle mi?" Hafif bir alay seziliyordu sesinde.
Gül başını hızla kaldırdı, kaşlarını çatıp sert bir şekilde ona baktı. "Evet, korkmadım! Hem sen de ışıklar sönünce korkmaz mısın?" diye sordu, sesinde hafif bir meydan okuma vardı.
Çocuk hafifçe güldü. "Hayır, ben korkmam. Çünkü korkacak bir şey yok."
Gül, bu cevabı duyunca dudaklarını büzdü. "Peki başka soru sorayım ,ben kötü bir şey yapmadım bana neden bağırdın ?" bu kez sesi titrek meraklı ama daha cesurdu.
Çocuk derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. "Haklısın," dedi sonunda. "Sana bağırmamam gerekirdi. Ama buraya böyle pat diye dalman biraz... şey oldu."
"Ama korktum dedim ya," diye karşı çıktı hemen Gül,kendiyle çeliştiğini unutarak . Bu tepkisine gülümsemişti.
"Hem seni daha önce burada hiç görmedim kimsin sen?"
Çocuğun kaşları hafifçe çatıldı. Gözlerini birkaç saniyeliğine kaçırdı, sonra yeniden Gül'e baktı. "Burada olmamın sebebi seni ilgilendirmez," dedi soğuk bir sesle.
Gül, bu cevaba sinirlenmiş gibi yere ayağını sertçe vurdu."Ben burada yaşıyorum ve beni ilgilendirir tamam mı ?" dedi, meydan okuma ve kararlılıkla.
Çocuk derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümseyerek başını eğdi. "Sen ne cesur bir şeysin böyle," dedi, sanki ona ilk kez gerçekten dikkatle bakıyormuş gibi. "Adın ne?"
"Gül," dedi minik kız gururla. "Ve sen kimsin?"
"Ben mi?" Çocuk,hafif bir tebessümle derin bir nefes verdi.Tam cevap verecekken Gül'ün aklına gelen şeyle göz bebekleri büyüdü ve heycanlı bir ışıkla parladığında "SEN O SUN !" dedi.
Ne olduğunu anlamayan çocuk yeşil gözleriyle karşındaki kızın devam etmesini bekledi ama o devam etmek yerine arkasında açık bıraktığı kapıyı kapatıp koşarak yatağın ucuna doğru geldiğinde ayağındaki terlikleri hızlıca fırlatıp onu umursamadan yatağına çıktı, uzun saçlarını arkaya attığında kafasını yastığa pat diye bıraktı .
"Sen ne yapıyorsun benim yatağımda ?" Diye çıkıştığında Gül gülümsedi .
"Hani Ağustos böcekleri gibi Şarkı söylüyordun ya çiftleşmek için işte bende geldim."
"Ne ?"
Karşındaki kıza şok olmuş gözlerle baktı.Yaşı 12 olsada çoğu şeyin farkındaydı.
"Kalk hemen yatağımdan !" Onun bağırmasıyla uzandığı yataktan kalkıp oturma pozisyonuna geçti .
"Ama ben bebek istiyorum kötü birşey istemiyorum "Önüne gelen saçlarını arkaya sovurdu ve kafasını önüne eğdi "Annem öldü benim şimdi ben anne olucam benimde bebeğim olacak " dediğinde çocuğun gözlerindeki öfke bir anda şaşkınlığa, ardından ise yumuşak bir ifadeye dönüştü.
Karşısındaki kızın yüzündeki masumiyet ve hüznü görmek, onu donup kalmış gibi hissettirdi. Gül'ün söyledikleri aniden içine bir yumruk gibi oturmuştu."Annen öldü mü?" sesi bu kez çok daha yumuşak ve nazikti.
Gül,başını hafifçe salladı, gözleri dolmuştu ama ağlamamak için inatla direniyordu.Ağlamasını istemediğinden konuyu değiştirmeyi tercih etti oysa ne kadar zorlasada ağlamayacağından haberi yoktu.
"Seni odana götürmemi ister misin, burada bulurlarsa ikimizde azar yeriz ." Gül omzunu silkeledi .
"Hem şarkı söyleyip çifleşmek için beni çağırıyorsun hemde uyumuyorsun?"
Çocuk elini gözlerine kapattığında sabır diledi.
Gece gece kim öğretmişti bu saçmalığı buna diye içinden geçirdi .
"Kim öğretti sana bu saçmalığı ?"
"Orhun öğretti ama sonra kaçtı " gözlerini devirdiğinde çocuk usulca mırıldandı "Neden kaçtığı belli oldu ."
Derin bir nefes aldı, gözlerini tavanlara dikerek kendi kendine sakinleşmeye çalıştı. Gül'ün masum ama bir o kadar da baş belası hallerine dayanmak sandığından daha zordu.
"Bak Gül," dedi, sesini sakin tutmaya çalışarak. "Orhun sana doğru şeyler söylememiş. Ağustos böcekleri şarkı söyleyip çağırıyor olabilir, ama insanlar öyle şeyler yapmaz. Özellikle senin yaşında biri, hiç yapmaz.Bunları büyüyünce olacak şeyler anladın mı?"
Gül, kucağındaki oyuncağı daha sıkı kavrayarak başını yana eğdi. "Ama Orhun yanlış bir şey söylemez. O çok şey biliyor," dedi inatla.
Çocuk, gözlerini devirdi ve elini saçlarına attı. "Evet, Orhun çok şey biliyor ve aynı zamanda seni başından savmaya çalışmış olabilir. Senin yaşındaki birine böyle şeyler anlatmak, doğru değil. Onu bulursam iki çift laf edeceğim zaten," diye söylendi kendi yaşı daha onikiyken.
Gül, dudaklarını büzerek omuzlarını silkti. "Ama şarkı söyledin," diye ısrarla hatırlattı. "Beni çağırmış oldun. Ben de geldim uyumadan asla gitmem hem para vermeden bebeğim olacak o olmadan gitmem "kollarını göğsünde birleştirip omzunu silkeledi .
"Bebek uyuyunca olmaz !Orhun seni kandırmış !" Dedi bezgince .
"Hiçte bile Orhun beni kandırmaz tamam mı ?"Alnındaki saç tellerini parmak uçlarıyla yüzünden sinirle uzaklaştırdı.
"Hay Orhun'a da..." Çocuk derin bir nefes aldı, pes etmiş gibi karşısındaki kıza baktı. Bir süre gözlerini Gül'ün pırıl pırıl parlayan yüzüne dikti. Bu küçük baş belasıyla tartışmanın bir anlamı olmadığını anlamıştı. "Tamam," dedi teslim olmuş bir sesle. "Seninle uyurum ama bana bir söz vereceksin."
Gül, bu sözle gözlerini heyecanla açtı. "Ne istersen kabul!" Gözlerindeki mutluluk, içinde sakladığı küçük zaferi ele veriyordu.
Kaşlarını çattı, ciddiyetini koruyarak parmağını uyarıcı bir şekilde kaldırdı. "Bir daha kimsenin odasına girmeyeceksin ve ağustos böcekleri gibi 'uyuyup bebek yapalım' diye saçmalamayacaksın. Söz ver."
Gül başını coşkuyla salladı. "Tamam, söz veriyorum!" dedi, ama hemen ardından kaşlarını çatarak sordu: "Ama Orhun'a ne diyeceğim? "
İçini çekerek gözlerini devirdi. "Orhun'a hiçbir şey deme, tamam mı? Eğer onu bir daha rahatsız edersen, sana yeniden bir şeyler uydurup anlatır. Sonra yine benim başıma kalırsın."
Gül düşünceli bir şekilde başını eğdi, sonra yeniden gülümsedi. "Tamam, sen kazandın," dedi sevinçle ve yavaşça çarşafın altına girdi.
Çocuk, derin bir nefes aldı ve yatağın diğer tarafına uzandı. "Hadi bakalım, şimdi uyu. Sabah olunca herkesin odasına dönmesi gerektiğini unutma."
"Peki benim ne zaman bebeğim olur ?"
Sabır çekti ve derin bir nefes verdi .
"Büyüyünce " Gül susmak yerine çarşafın altından başını uzattı ve çocuksu bir merakla sordu: "Peki ama sen niye ağustos böceği gibi şarkı söyledin? Beni çağırdın Bebek istemiyorsan neden söyledin?"
Çocuk, gözlerini kapatıp başını yastığa oflayarak bıkkınca gömdü. "Çünkü bu şarkıyı söylemek hoşuma gidiyor, tamam mı? Başka bir sebebi yok."
Gül bir süre sessiz kaldı, sonra hafif bir kıkırdamayla mırıldandı: "O zaman ben büyüyünce bu şarkıyı söyle bebek yapalım hem gözleri de senin gibi olsun gözlerin, çok güzel senin ."
Yorgun bir şekilde başını çarşafın altına soktu ve inledi. "Hay Allah'ım, sabır ver."
Gül, küçük kollarıyla oyuncağına sarılıp gözlerini kapattı. "Merak etme," diye mırıldandı, uykuyla karışık bir sesle. "Ben senden başka şarkı söyleyen hiçbir böceğe gitmem artık ,büyüyene kadar seni bekliycem söz ."
Çocuk, gözlerini açıp mavi çarşafın altından ona baktı, sonra istemsizce gülümsedi...
Yanındaki minik anında uykuya dalmıştı.Uyumasını izlerken, gözlerinde bir yumuşama fark etti. Kendi yaşadığı sert, acımasız ve sevgi eksikliğiyle dolu dünyasında, Gül'ün masumiyetini, tatlılığını görmek ona iyi bir şeyler hissettirmişti.O kadar tatlıydı ki; belki dedi gerçek bir ailem olsaydı onun gibi bir kız kardeşim olabilirdi. Lüle lüle saçları, büyük, koyu gözleri ay gibi parlak teni ve etrafa yaydığı daha önce hiç solumadığı bu çiçek kokusu, her şeyden önce çocukta bir yumuşama yaratmıştı. Bu küçük kız, bir parça neşe, bir parça huzur sunmuştu ona, içindeki sert duvarları bir an bile olsa sarsmıştı.
Dokuz saat sonra
Saat 07:56
Gül karşındaki onu izleyen kişiyle ovaladığı gözlerini açtığında ,Paşa'nın sinirli yüzünü gördü, yataktan sıçrayarak doğrulduğunda yatağın diğer köşesine kıvrılmış uyuyan çocukta onun hareketiyle uyanmıştı.
"Burada ne işin var?" diye sordu Paşa, sesi adeta kükremeye yakın bir tonda.
Gül, bir saniye duraksadı, sonra tam anlamıyla sakinleşmeden, "SANA BU ODADA NE İŞİN VAR DİYE SORDUM?" diye bağırdı. Gözleri, Paşa'nın gözleriyle buluşurken dudaklarını sıktı .
Savaş, Gül'ü yatakta arkasına doğru çekti. "Bağırıp durma kıza!" dedi, kaşlarını çatarken.Karşındaki adama rağmen devam etti: "Gece Orhun'u arıyordu ışıklar kapanınca, benim odama girdi, korkmuştu burada uyudu"
O sırada içeri Orhun, İbrahim ve Kumru girdi. Gül, onlara bakarken çenesini yanlış yerde kullandı.
"Ben ağustos böcekleri gibi bebek yapmak için geldim,o şarkı -" dedi, ama tam sözü bitiremeden Savaş, ona usulca karnından cimcikledi.
"Ya yapmasana,acıyor!" diye sızlandı Gül.
Gül'ün söylediklerini duyduğunda kalkan kaşları hâlâ inmemiş olan Paşa şaşkınca sordu."Ne yapacaksın, ne yapacaksın?" diye sordu.
"Bebek," dedi Gül,kendinden emin bir şekilde.
"Ne bebeği?" diye sordu Paşa yüzündeki şok ifadesini toparlamaya çalışırken.
Gül hemen cevabını yapıştırdı. "Aslında birlikte uyuyunca oluyormuş, ama bu dedi ki ben daha küçüğüm bu yaştaki kızlar asla yapmazmış bende ona söz verdim, büyüyünce yapacağım, o yine şarkı söyleyecek, ben de ona gideceğim!"
O an Orhun, ellerini yüzüne kapatıp, "Ne diyor bu?" diye mırıldandı. Kumru ise olanları anlamaya çalışıyordu ve hemen araya girdi, "Sen böcek değilsin," dedi, ama sanki Gül'ün söylediklerinden daha önemli bir şey söylüyormuş gibi bir havayla.
Gül, hemen cevabını yapıştırdı: "Hiç de bile! Her şey çiftleşir! Annem derdi ki, Allah herşeyi eşiyle yaratmış Hz Adem peyganberle Hz Havva annemiz gibi.Paşa, baaakkk ben eşimi buldum!" dedi ve Savaş'ın elini tutup onu yukarı kaldırdı.
O an İbrahim dayanamayıp kahkahayı patlatmıştı.
"Neden gülüyorsun İbrahim amca? Sen sanki hiç çiftleşmedin, minik Aslı'yı leylekler mi getirdi?" dedi Gül, ciddi bir şekilde, ama söylediklerine kendisi bile şaşkın bir şekilde kıkırdadı.Paşa kaşlarını İbrahim'e doğru yatırarak arkadaşına hadi cevap ver de göreyim diye baktı.
Orhun, bu absürd durumu görmemek için kafasını çevirmeye çalıştı ama başaramadan güldü .
Kumru'nun gözleri büyüdü, ve o an herkesin suratında karmaşık bir ifade vardı. Ne yapacaklarını, nasıl tepki vereceklerini bilemediler. Ortam bir anda hem çok ciddileşti hem de gülünç bir hale geldi.
"Gül sen bu tarz şeyler için çok küçüksün bir daha bu gibi şeyler duyarsam çok sinirlenirim çünkü bunlar çok ayıp şeyler ."
Gül, karşındaki kocaman adama bakarak, bilmiş bir şekilde başını salladı. "Ayıp olan şey yapılmaz,Paşa, sen bilmiyorsun," dedi bilmiş bir edayla yataktan inerken, ayağına dün gece çıkardığı terlikleri giyerek, küçük boyuyla büyük adama baktı.
Paşa'ın suratındaki ciddi ifade aniden kayboldu, Gül'ün lafları karşında ne diyeceğini bulamıyordu. Gül, bir anlık sessizliğin ardından,sözünü devam ettirdi.
"Hem madem ayıpsa, sen neden Orhun'u yaptın, İbrahim amca neden Aslı'yı yaptı? Ayıp şeyi neden yaptınız? Ayıp değil mi?" diye sordu, minik parmağıyla sırasıyla herkesi işaret ederken.
İbrahim ve Paşa bir an ne diyeceklerini bilemediler, çünkü Gül'ün sorusu gerçekten de onları çaresiz bırakmıştı. Paşa bir anlık şaşkınlıkla gözlerini Gül'den ayırıp, "Yani, o..." demeye çalıştı ama kelimeler ağzından çıkmak istemedi.
İbrahim kahkahayı tutamayarak gülümsedi. "Beni köşeye sıkıştıracak adam daha anasının karnından doğmadı derdim meğerse doğmuş!" Dedi, kardeş dediği kollarında şehit verdiği can dostunun kızının saçlarını okşarken .
"Sen, çok zeki bir çocuksun Gül hanım ve seninle benim başım çok ağıracak " dedi, başını eğerek. "Bak bizler gerçekten de ayıp işler yapmadık, sadece... işte, büyüdükçe anlarsın."
Gül, kafasını sallayarak, "Biliyorum İbrahim amca şimdi yapmak ayıp bende büyüyünce yapıcam."
"Fesuphanallah Fesuphanallah!!!" Kim soktu ulan bunun aklına bebeği böceği çiçeği ?"
Gül, bir yandan Paşa'nın şaşkın ve sinirli bakışlarıyla göz göze gelirken, diğer yandan minik parmaklarıyla terliklerinin ucunu oynatıyordu. "Korkma Paşa, benim bebeğim olursa, ben annemle babam gibi onu sana koruman için bırakıp gitmem," dedi, sesindeki masumiyetin derinliği herkesin içine işledi.
O an, odadaki herkesin gülüşleri dondu. Paşa'nın gözlerinde bir anlık sertlik, ardından bir boşluk belirdi.Gül, minik bir gülümsemeyle başını eğdi ve elleriyle bebeğini sıkıca sardı
Paşa, derin bir nefes alarak başını salladı, ama bu sefer içinde biraz da hüzün vardı,dizlerini kırıp onun karşında eğildiginde elini yanaklarına yerleştirdi .
"Sen çok tatlı bir kızsın," dedi Paşa, yavaşça ve duygusal bir tonla. "Hemde çok zeki ."
Gül, Paşa'nın sözlerini duyunca kafasını kaldırıp, "Büyünce daha zeki olacağım," dedi, gözleri parlıyor ve o saf bakışlarıyla. "Büyüdüğümde, kimse beni bırakıp gitmeyecek hem bunun gözleri çok güzel bununla evlenicem ve bebek yapıcam ."
Odadaki hava, bir anda hem komik hem de dokunaklı bir hale bürünmüştü. Herkes bir yandan Gül'ün tatlılığını ve zekâsını hayranlıkla izlerken, bir yandan da içinde taşıdığı masum duygulara acı içinde tanıklık ediyordu. Herkesin yüreğine bir dokunuş yapmıştı o an, bir çocuğun içindeki naif duyguların ne kadar güçlü olduğunu hatırlatarak...
GÜNÜMÜZ,GÜL'DEN:
7 gün önce ;
Daha önce gizlice girdiğim bu eve şimdi istemeden, ev sahibiyle birlikte geri dönmüştüm. Ancak bu kez odanın ortasındaki devasa kitaplık, tüm varlığıyla üzerime çöküyordu. Kitaplık, bir duvarı tamamen kaplamıştı ve baştan aşağı bilgiyle doluydu. Sade ama parlak ceviz ağacı dokusu, ışığın yumuşak yansımalarıyla göz kamaştırıyordu. Her raf, bambaşka bir dünyanın kapısını aralıyordu; tarih, edebiyat, felsefe ve strateji bu kitaplıkta yan yana sessiz bir şekilde duruyordu. Bu kitaplar sadece geçmişi değil, aynı zamanda bu evin sahibini anlamam için de bir yol haritasıydı.
Kitaplığın bir bölümü, Osmanlı ve Selçuklu tarihine ayrılmıştı. Halil İnalcık'ın "The Ottoman Empire", İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Tarihi", Yavuz Bahadıroğlu'nun "Osmanlı Padişahları" ve "Yavuz Sultan Selim" üzerine yazılan onlarca kitap, bu kısmın baş tacıydı. Bu eserler, yalnızca geçmişin olaylarını değil, bir Dünya Devleti'nin ruhunu anlatıyordu. Yanlarında Ahmed Cevdet Paşa'nın "Tarih-i Cevdet"ve daha nicesi ...
Bir diğer raf ise Selçuklu'ya ve Nizamülmülk'ün dünyasına ayrılmıştı. Nizamülmülk'ün "Siyasetname" eseri anınıda gözüme çarptı. Bu eser, yalnızca Selçuklu Devleti'nin yönetim anlayışını değil, bir dahinin derin görüşlerini içeriyordu. Yanında İbn Haldun'un "Mukaddime" ve Farabi'nin "Medinetü'l Fazıla" gibi eserleri vardı.Bu raf, bilginin ve yönetim sanatının kesişim noktasıydı.
Biraz ilerisinde, Rus edebiyatının dev eserleri ben buradayım diyordu. Dostoyevski'nin "Karamazov Kardeşler", Tolstoy'un "Savaş ve Barış", Gogol'un "Ölü Canlar" ve Çehov'un öyküleri düzenli bir şekilde sıralanmıştı. Bu bölüm, insan ruhunun derinliklerine inen hikayeleriyle kitaplığa bambaşka bir boyut katıyordu.
Alt raflarda, strateji ve istihbarat dünyasına dair eserler yer alıyordu. Sun Tzu'nun "Savaş Sanatı", Machiavelli'nin "Hükümdar", modern analizlerden "Osmanlı İstihbaratı ve Casusları" gibi eserler dikkat çekiyordu. Yanlarında daha ağır metinler vardı; Ahmedî'nin "İskendername" ve eski Osmanlıca yazılmış onlarca eser.
Bu kitaplığı dolduran insan, yalnızca tarihin derinliklerine inmekle kalmamamış, onu anlamayı ve anlamlandırmayı da başarmıştı. Karşımdaki ev sahibi, sessizliğini koruyarak beni izliyordu. Bu duruş, onun karakterine dair çok şey söylüyordu. Kendini ifade etmek için kelimelere değil, birikimine güveniyordu.
Bu kadar kitap arasında, bu adamın her biri hakkında bir fikri olduğunu düşünmek ürperticiydi. Bu kitaplar yalnızca nesneler değildi; onun zihninin aynasıydılar.Onu canlı olarak ilk gördüğümde içimdeki tehlike çanlarının çalmaya başlamasının sebebi de buydu. Adam bir okuma ustası, fakat bu yetenek yalnızca kitaplarla sınırlı değil.
Sessizlik her anımı işgal etmişti. Ev, karanlık bir tablo gibi üzerime çöküyordu. Siyah deri koltuklar odanın merkezinde bir ağırlık gibiydi; sanki her oturanı geçmişin hatıralarına zincirlemek için dizayn edilmişti.Yerde, tüylü siyah bir halı uzanıyordu; ayaklarımın altında hem yumuşak hem de ürkütücü bir his bırakıyordu. Loş ışık, sadece odanın birkaç köşesini aydınlatıyor, geri kalanını gölgelerle dolduruyordu. Duvarlarda kitaplık dışında hiçbir şey yoktu; ne bir tablo, ne bir anı... Oda, boşluğu ve soğukluğu ile konuşuyordu.
Ve o boşlukta, ev sahibinin sessizliği yankılanıyordu. Beni sessizce izliyordu. Sanki bu kitaplıkla yüzleşmemi izlemekten keyif alıyor gibiydi.
Karşımda oturuyordu.Sessiz.İnadına sessiz... Kaşları, yüzündeki keskin hatları tamamlayan iki belirgin çizgi gibiydi. Kalın ama düzensiz değillerdi; kontrol edilmemiş bir vahşetle değil, doğal bir sertlikle dikkat çekiyordu. Kaşlarının çatık hali, yüzüne ciddi bir ifade kazandırıyordu.Sanki her an bir savaşa hazır gibiydi, bakışlarının altında ezilmemek mümkün değildi.
Dudakları ise bu sertliğin aksine ince bir alayla kıvrılmış gibiydi.Çizgileri keskin ve netti, konuşmadığı halde sessiz bir meydan okuma yayıyordu. Dolgun alt dudağı, yüzündeki sert hatlara zıt bir denge katıyordu; konuşmaya başladığında bu dudakların her kelimeyi nasıl bu kadar güçlü taşıyabileceğini düşünmeden edemezdiniz.
Saçları, kısa kesilmiş ama rastgele dağılmış bir şekilde yüzünün sertliğini tamamlıyordu. Siyaha çalan koyu kahverengi saçları, ışık vurduğunda hafif bir ışıltı kazanıyordu. Elinizi uzatıp dokunmak isteyebileceğiniz bir düzene sahipti, keskin ve asi bir görünüm, tıpkı kendi karakteri gibi.
Kollarındaki kaslar, tişörtünün kollarını zorlarcasına belirgindi. Her hareket ettiğinde, kol kaslarının üzerindeki damarlar daha da netleşiyor, adeta kanın ne kadar hızlı aktığını hissettiriyordu. Gücü sadece duruşunda değil, her noktasında okunuyordu. Kolundaki damarlar, sanki birer çizim gibi tenine işlenmişti, hepsi yerli yerindeydi ama bir o kadar da fazlaydı.
Yeşil gözleri, insanı içine çeken karanlık bir kuyu gibiydi; koyu yosun yeşili tonlarında, derin ve büyüleyici. Bir şey bu kadar tehlikeliyken nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Gözlerinin her bakışı, adeta zihnimin sınırlarını keşfetmeye çalışan bir gezgin gibiydi,parlaklığının ardında gizlenen o sertlik, her şeyin altında bir fırtına olduğunu fısıldıyordu.
Burnu, yüzünün keskin hatlarına mükemmel bir uyum sağlıyordu.Düz ve kalkık, yüzüne hükmeden bir otorite katıyordu. Burnunun yanından gölgelenen ışık, keskin ve kusursuz hatlarını daha da belirginleştiriyordu.
Yeşil gözlerin,kalem kaşlarla birleştiği bu sert yüz hatları, insanın kaçmak ile hayranlık arasında kalmasına neden oluyordu. Gözleriyle bir kez karşılaşınca, bakışlarını çekmek neredeyse imkânsızdı. Bu adamın gözlerine bakmak, bir uçurumun kenarına adım atmak gibiydi; derin, karanlık ve dayanılmaz bir cazibe.
Sadece yakışıklı değildi; soğukluğu, kasveti ve mükemmel hatlarıyla altın oranla hazırlanmış bir sanat eserini andırıyordu. Ama bu, yalnızca uzaktan hayran kalabileceğiniz türden bir sanat eseriydi. Ona yaklaşmak,o auranın içine girmek cesaret istiyordu.
Biraz daha dilimi susturup zihnimi konuşturursam kesinlikle delireceğimi bildiğimden bir köşede unuttuğum sesimi çıkardım."Benden ne istiyorsun, Yüzbaşı?"Sesim istemeden sert ve keskin çıkmıştı.Gözlerindeki sakinlik beni daha da deli ediyordu. Üzerimdeki gerginliğin kaynağını çözemiyordum. Derin bir nefes aldım, sabır çekmek için değil; patlamamak için. Hareketlenip kalkmaya çalıştım, bu sessiz oyuna daha fazla katlanamazdım.Tam o sırada, sesi yankılandı odada, ağır ve net bir şekilde;
"Senden Kripteks'i istemiyorum."
Şok dalgası bütün vücudumu sarsmıştı. Daha önce hiçbir şey beni bu kadar afallatmamıştı. Oturduğum yere mıhlanmış gibi kaldım. Kalkmak, gitmek istiyordum ama bu cümle beni zincirlemişti,
Soru 1:Bu adam ona miras kalan kıriptexden neden vazgeçti ?
Soru 2: Devlet neden yetiştirdiği askerine bizzat,Kriptexi aç demek yerine beni buraya kırptex'in şifresini gizlice çözmem için gönderdi?
Ve Soru 3:Benim kim olduğumu ilk ne zaman çözdü?
"Senden sadece bana yardım etmeni istiyorum," diye devam etti, sesi sakin ama derin bir anlam yüklüydü.
"Kıriptexden neden vazgeçtin? Ve ben neden sana yardım edeyim?" Sesim titrek ve şüpheyle karışık çıkmıştı.Sessizlik yine öyle bir hakim oldu ki sanki odadaki siyah koltuklar ve halı bile bu sahneye tanık oldu.
"İlk sorunun cevabı seni ilgilendirmez ikinci sorunun cevabını tahmin edecek kadar zekisin."Övgüyle harmanladığı cümlesi zihnimin tüm devrelerini talan etti."Anlamadım? "
"Anlamayacak bir şey yok. Sen bana yardım edeceksin, ben de sana karşılığını vereceğim."Sesi sarsılmazdı. Kelimeleri,emir ile teklif arasındaki o ince çizgide dans ediyordu.Gözlerindeki keskinlik, ruhuma işleyen bir bıçak gibiydi. Kıriptex'ten bahsediyordu. Ancak benden istediği yardım, şu an için en son düşüneceğim şeydi. Bu kadar basit olamazdı ama karşımdaki adamın varlığı, her türlü mantık kırıntısını silip atıyordu.
Çözmeye çalışıyorum,boşa kürek çektiğimi bile bile.Tavırları o kadar kendinden emin, o kadar rahattı ki, bu sakinliğin altında yatan gücün büyüklüğünü sezmemek imkânsızdı. Sanki her hareketi, her bakışı önceden planlanmış bir satranç hamlesiydi. Beden dilini okumaya çalışmak bir bulmacayı çözmek gibiydi; karmaşık ve ürkütücü bir bilmece.Aurasının yoğunluğu odanın havasını değiştiriyordu.Sadece varlığı bile bir otorite manifestosuydu ve ruhsal zekâm, onu gördüğüm anda dağılan bir toz bulutundan ibaretti.
Yüzüme düşen saçlarımı arkaya attım, parmaklarımla alnımı ovaladım.Bu basit hareket bile beni ele veriyordu, farkındayım. Gözleri üzerimdeydi;derin, sabırlı ve keskin bir dikkatle.Beni çözüyordu, parçalara ayırıp her detayı hafızasına kazıyordu.Bu tür adamlar, fare tıkırtısını bile unutmaz günü geldiğinde her ayrıntıyı bir silah gibi kullanırlar.Ve sessizliği; Ezber bozacak kadar rahatsız edici.
Kuruyan dudaklarımı farkında olmadan yavaşça temizledim. Bu, bana ait basit bir refleksken onun gözünde çok daha fazlasını ifade ediyor olabilirdi. O kadar dikkatliydi ki, benim kendime bile açıklayamadığım detayları görüp anlamış gibi hissediyordum. Bu yoğun bakışların altında, kendi varlığımı sorgulamaya son verip dudaklarımda ki kelimeleri ortaya döktüm."Neden sana güveneyim ?"
"Bana güvenmeni istediğimi hatırlamıyorum."
Can sıkıcı cevaplar...Kıstığım gözlerim yeşillerine kilitlendi ."Ukalalığı bırak yüzbaşı adam gibi yap anlaşmanı ."
Kalkan kaşlarının altındaki yeşillerine süzülen duyguyu okuyamıyorum."Diline dikkat et ajan ."
"Bana ajan demeyi kes hiç hoşuma gitmiyor ayrıca etmezsem ne yapabilirsin ? "
Vurgu sırası bendeydi duygularında açık verdiği noktayı bulmalıydım .Hangi duyguya zafın var yüzbaşı ?Sağ kolunu dizine yaslayıp bana doğru eğildi .Dik durduğu anda çatlayacakmış gibi duran kaslarındaki damarları bu hareketiyle tıpa meydan okuyordu .Siyah tişörtüne sığmayan kasları ve geniş omuzları beni sorgulatıyordu .
"Görünüşte narin bir güzellik, gerçekte usta bir savaşçı... Tanıyanlar böyle biliyor seni. Oysa asıl gerçek, ne kadar itici ve çirkef olduğun."
Onu tartmaya çalışırken o beni resmen silkeleyip attı. Seğiren sol göz kapağımı dizginleyip, boğazımda düğümlenen tükürüğümü sessizce yuttum.
"Bana bunları söyleyen ilk erkeksin... ve sanırım tek olacaksın."
Özgüvenimi kuşanıp rahatça geriye yaslandım. Beni baştan aşağı süzen gözlerinde hafif bir memnuniyetsizlik vardı. İstediğini alamamıştı. Ama merak etme, Yüzbaşım... Sana bu sözleri tek tek yedirmeden ölmeyeceğim.
"Erkekler, güzel bir kadın gördüklerinde doğruları saklayıp yalanları ortaya döker. Bugüne kadar duymamış olman, bu yüzden."
"Tıpkı şu an senin yaptığın gibi, değil mi, Yüzbaşım?"
Zaferin tadını çıkaran bir gülümsemeyle boğazımı temizledim. İç sesim, beni ayakta alkışlıyordu.'Güzel' demesi içimde kıpırdayan kelebekleri serbest bıraksa da, onlarla ilgilenmek için henüz erken.
Dilini damağında gezdirirken kolunu oturduğu koltuğun başına yerleştirdi.
"Şu an gururunu okşayan şey, benim ağzımdan çıkan 'güzel' kelimesi ve ihtimal dâhilinde bile olsa,senden etkilediğimi düşünme fikri.Bunu gözlerinin en derininde bile saklayamıyorsun. Oysa ben, sadece ne kadar kolay sarsılacağını görmek için söyledim. Eğitimin mi eksik, yoksa ben sandığından daha mı tehlikeliyim, Ajan?"
Bu adam neydi böyle?
Sözleri sadece bir kelime değil, zekâmın en derin köşelerine işleyen bir neşterdi. Cümleleri birbirine ustaca düğümlenmiş, her birini kibrine ince ince işleyecek şekilde hazırlanmıştı.
Bakışlarımı kaçırırken bir anlığına göğsümde beliren o yabancı basıncı hissettim. Bu... Yenilgi miydi?
Omuzlarımı dikleştirip çenemden gelen o hafif titremeyi bastırdım. Beni köşeye sıkıştırmıştı, evet.Şu an yere düşmüş olabilirim ama bu, yerde kalacağım anlamına gelmez.
Gözlerimi tekrar ona çevirdiğimde, dudaklarımda hafif bir tebessümle başımı eğdim. Onun oyununu, onun silahıyla oynamaya kararlıydım.
"Tehlikeli mi?" diye fısıldadım, sesime hafif bir meydan okuma yerleştirerek.
"Tehlikeli değil de..." Alt dudağımı hafifçe ısırıp düşünceli bir hava verdim. "Imm... iyi oynuyorsun, evet. Gerçekten çok iyi oynuyorsun, Yüzbaşım. "
"Derin denizlerin en büyük avcılarından biri olan fener balığını bilir misin, Yüzbaşım?"
Bakışları hâlâ üzerimdeydi ama ben onun tepkisini beklemeden devam ettim.
"O, avını çekmek için alnında parlayan bir ışık taşır. Küçük balıklar bu ışığa kapılıp ona yaklaştıklarında, ölümcül çenesi bir kapan gibi kapanır. Ama işin en ilginç yanı ne biliyor musun? O ışık, balığın kendisinden değil,onu besleyen parazitlerden gelir.Yani av, kendi sonunu getiren bir yanılsamaya kapılır."
Bir an durup gözlerinin içine baktım, sonra başımı hafifçe eğerek sesimi yumuşattım.
"Unuttuğun bir şey var, Yüzbaşım."Alt dudağımı hafifçe ısırıp ona meydan okuyan bir bakış attım.
"Erkekleri etkilemek, benim mesleğimin mihenk taşı. Bunu kişisel algılama çünkü senin seni etkilemek istediğimi hissetmen benim parazitlerim. Karşımdaki erkeğe ondan etkilendiğimi hissettirmek, benim en iyi yaptığım şey."
Geriye yaslanıp göz kırptım."Ve sen de ışığıma kapılmış bir avsın."
İkimizde büyük oynadık ama ben kazandım yüzbaşı .
Sözlerim havada asılı kalırken gülümsedim.Onda gördüğümse sadece öfkeydi.
"Mesleğinin mihenk taşını her erkekte kullanıyor musun sen ?" O kadar şey anlattım takıldığı şey sadece bu muydu yani? Saf öfkeyle bakan yosunları bana karşı kurduğu sert sesi,zaferimi kursağımda bırakmıştı.Adam zaferimi takmadı ya.Konumuz şu an her erkekte kullanıp kulanmamam mı ?
Bu konuyu uzatmayıp buraya geliş nedenine odaklandım.
"Konumuza dönelim yüzbaşı benden hangi konuda yardım istiyorsun?"
"Halil Kut'un katilini ve haini istiyorum."
"Nee?" Ağzımdan bir anda çıkan nidaya hakim olamamıştım istediği şey çok saçmaydı yüzüme gayet ciddiyim diye bakmaya devam ediyordu.Börü timi üzerinde aylarca çalışma yapmış sayfa sayfa istihbarat toplamıştım ve ulaştığım en berbat sonuçlardan biride malesef bu timi ölüme sürükleyen bir köstebeğin aralarında olduğuydu .
Halil Kut iki ay önce şehit olan börü timinin kıdemli Astsubay Başçavuşu.Çatışma esnasında şehit olduğu ve onları tuzağa düşüren teröristlerin hak ettikleri şekilde geberdiklerini biliyorum ne yalan söyleyeyim elime ulaşan leş mazaralarının ustasına hayran kalmıştım.
"Kazıklarda şov yaptığın leşleri mi istiyorsun benden ?" Alay ve şaşkınlık dolu cümleme dilinde değil gözlerinde bir cevap arıyordum.Dilini üst damağına yapıştırıp geri çektiğinde ortama düşen cık sesiyle gözlerime odaklandı."Onlar sadece piyondu ."
Hafifçe büktüm boynumu şekli değişen kaşlarımla devam etmesini bekledim ve ilk açığını verdi...Kaçırdığı gözleri
duvara sabitlendi, dizinin üzerinde duran eli sıktığı yumruğu yüzünden beyazdan mora yol aldı. .
"Şehit olmadan önce üzerinde bir kırgınlık vardı Aslan gidip dinlenmesini söylesede sadece basit bir üşütme olduğunu söyledi çatışma sırasında bilincini kaybetmiş gibiydi sarhoş değildi ama ayıkta değildi yediği kurşundan kaplumbağa bile kaçardı.Adli tıp raporu temiz çıksada benim yaptırdığım rapor onun tam tersiydi. Bu tim toplandıktan üç ay sonra elime bir zarf ulaştırılmıştı 'Sırayla ' yazıyordu ve o günden sonra Börü ilk şehidini vermişti ."
Halil bir şekilde zehirlenmiş bu kadın işiydi.Benim araştırmalarımsa köstebeğin erkek olduğunu işaret ediyordu .Yeşilleri tekrar beni bulmuştu,parmaklarım yavaş yavaş anlımı ovuyordu, "Uzaktan Müfettiş Gadget'e mi benziyorum ?"
"Onu izlediğin için mi bu mesleği istedin?" Evet kesinlikle böyle bir soru beklemiyordum,yüzü buzdan kale olsada benimle resmen alay ediyordu.
"Çocukken çok severdim ama mesleğimle bir ilgisi hiç olmadı ."
"Senin gibi bir kızın oturup Barbie izlemesini zaten beklemiyordum şaşırtmadın." Bu adamın laf sokmaları varya beni ayar ediyor.
"Benim hakkımda bir daha yorum yapma,Yüzbaşı," bakışlarımı onunkilere dikerek. "İçinizde bir değil, iki hain var. Ve bunlardan biri kesinlikle kadın. Peki, neden diğer hainin sen olmadığını düşüneyim? Bana hedef şaşırtmak için anlaşma teklif etmiş olabilirsin buna inanmakta neden tereddüt edeyim?"
Gözlerini kısarak beni süzdü. Kısa bir an için üst dudağı hafifçe havalandı; o küçücük jesti bile kaçırmadım. Altıncı hissim, zekâmın bu adamın hoşuna gittiğini söylüyordu.
"Görevin kripteksi açmak değil de, içimizdeki haini bulmak olsaydı," dedi sakin ama keskin bir tonda, "bu dediğin yüzde doksan ihtimalle doğru olurdu."
Cevabı şimdilik beni tatmin etmemişti ama haklı olduğuna dair içimde bir his vardı."Ya geriye kalan o yüzde on ihtimal? Bence benim için yeterli bir sebep ."
"Düşük ihtimallerle yaşa, fakat asla o ihtimallerin hayatının özünü sarsmasına izin verme."Dedi buram buram otorite kokan sesiyle.
"Şüphe tek gerçektir ." Dedim biraz daha çözülmesi için devam ettim,"Gerçekten güvenilir olsaydın Kriptexi senin haberin olmadan seni çözerek açmamı istemezlerdi değil mi ?"
Dedim başarısızlığımı da dile dökerek .
"Şüphe, zayıfların sığındığı bir limandır. Birşey ya vardır ya yoktur griye inananmam .Arada kalan her şey, yalnızca korkakların uydurduğu bir illüzyondur."
Sözleri, bir ok gibi zihnime saplanmıştı; her kelime, ağır ve derindi.Bir büyü gibi ...İçimdeki tüm savunmalar sarsılmış, boyun eğmeye başlamıştı. Sesindeki otorite, hem bir tehdit hem de bir davetti; bu yolu seçip seçmeyeceğimi gösterecek son sınavdı. O an, içimdeki kararsızlık, sanki bir ormanın derinliklerinden yankı yapıyordu.
"Niko'dan bir şeyler öğrenebildiniz mi?" diye sordum bu atmosferden çıkmak için .Boynunu önce sağa sonra sola çevirerek kıtırdattı; o hareket bile bir kontrol gösterisiydi.
"Beni görmekte ısrarcıymış."
"O büyük balık, paralı çapulcu ya da basit bir maşa değil," dedim kesin bir ifadeyle. "Bizzat Türk düşmanı.Asla konuşmaz."
"Hayatta asla,asla deme," diye yanıtladı, bir meydan okuma gibi.
Boğazımı temizleyerek konuyu yeniden asıl noktaya döndürdüm. "Söylediğin şeyi kabul ediyorum. Peki sen, benim bunu bulmak için yapacağım her şeyi kabul ediyor musun?"
"Her şeyi biraz aç."
"Tüm timinin telefonları, bilgisayarları ve aklına gelebilecek her türlü teknolojik alet dinlenecek. Her dakika, her saniye nerede olduklarını, ne yaptıklarını bileceğiz.Bu sadece Börü'yle sınırlı kalmayacak.Çemberin merkezinde sen varsın, senin etrafında timin, timin etrafındaki sonsuz halkada kim varsa hepsi izlenecek. Ve bunu senden başka kimse bilmeyecek."
"Kabul" Dedi tek nefeste, sorgusuz sualsiz. Bu kadar çabuk kabul etmesine şaşırmadım. Gözlerinde gördüğüm zaaf,güçlü bir intikam hırsı ve bu hırs bin kripteksi açmaya muktedir.
Zaaf, ihanetin köküdür ve eğer zaafın varsa ilk ihaneti bedenin sana karşı işler...Ne kadar eğitim alırsan al, gözlerindeki o belirginliği silemezsin yüzbaşı.
"Halil son olmayacak" diye devam ettim.
"Ne istiyorsun?"
"Bilmek "
Bilgi, bir bulmacanın ilk taşıdır. O taş, her şeyin başlangıcıdır. Elindedir ama yerine oturana dek hiçbir şey ifade etmez.Bilmek, kaosun ortasında düzen kuran tek güçtür.Bilmek, savaşı kazandıran sessiz silahtır.Ve her bilginin bir bedeli vardır.
GÜNLER SONRA :
Altı gündür kurduğum oyunun neden bozulduğuna mı yanmalıyım, yoksa bunun nedenini hâlâ bilmeyişime mi? Belkide zekâmın yetersizliği canımı bu kadar yakıyordur. Masama bırakılan kahve dolu kupayı fark ettiğimde, o ince uzun parmakların sahibine döndüm.
Mavi gözleri uykusuzluktan kızarmıştı. Çocukken de böyleydi; bilgisayar başında sabahladığında gözleri kan çanağına dönerdi.Sarı,darmadağın topuz yaptığı saçları,minik burnu ve dolgun dudaklarıyla Barbie bebeklerine benzeyen yüzü,yorgunluğuna rağmen dikkat çekiciydi.
"Kahveni iç, hotgirl'im," dedi gülerek.
Yabancı bir diziden etkilenip bana taktığı bu isimden hâlâ bıkmamıştı ,o dizide bana benzettiğini iddia ettiği kızla benzerliğim yakın dövüşte iyi olmam dışında hiçbir şey.
Göz kapaklarım uykusuzluktan batarken başımı ovuşturdum. En son ne zaman uyuduğumu hatırlamaya çalıştım. Altı gün olmuştu, ya da daha fazlası. Sadece masanın başında kısa süreli dalışlar... Nisa ise günlerdir kalkmadığı bilgisayarlarının başına bir kez daha geçmişti. Kafeinle çalışan bedenlerimiz artık isyan ediyordu.
O konuşmadan sonra, timin tüm hareketleri izlenmeye alınmıştı. Ama 52 saat geçmeden sınır dışında pusuya düşürüldüler. Umudum olan Ömer'e verdiğim çip bile işe yaramıyordu. Taşıdığı çip, bir şekilde sinyal vermeyi kesmişti. Bu ülkenin en seçkin beş Bordo Berelisi, iki çakalın oyunu yüzünden şu anda esirdi.
"Gül !"
"Ha?"
"Kızım, sana sesleniyorum dakikalardır!"
"Dalmışım, Nisa. Kusura bakma. Ne oldu, var mı bir gelişme?"
"Arda'nın telefonlarına gelen beddua mesajları dışında bir şey yok. Yemin ederim küfür okumaktan yamuldum."
"Arda'yı boşver. Çip neden işe yaramadı, Nisa?"
"Bulundukları yerde yüksek teknolojili bir sinyal kesici var büyük ihtimalle."
Bu soruyu ona her gün soruyordum ve her gün aynı cevabı alıyor olsamda içimde bir şey, bu kadar basit olmadığını söylüyordu. Tırnaklarımı saç köklerime geçirip ileri geri hareket ettim. Kafamı toparlamam gerekiyordu. Hızla yerimden kalktım ve odada volta atmaya başladım.
"Çipi ona ben verdim," dedim, kendi kendime daha çok. "Çok küçük bir parça ve mıknatıs sayesinde künyeden düşme ihtimali yok. Adım adım düşünelim. Çip düşmediyse ve yüksek teknolojili bir sinyal kesici yoksa... Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Biri çipin varlığını fark etti."
Nisa,dönen sandalyesini bana doğru çevirdiğinde aklımdan geçenleri anlamıştı.Derin nefesimi içimde titreterek geri verdiğimde omuzlarım kendiliğinden düştü . "İki hainden biri çipin varlığını fark etti. Ama nasıl? O zeki bir adam. Çipi en zayıf anında bile kimseye göstermez, kimseye bahsetmez. Nasıl fark etmiş olabilirler ?"
"Evinde dinleyici olabilir mi?"
"Hayır," derken başımı iki yana salladım.
"Daha önce evine dinleyici yerleştirdim. Girdiği gibi fark etti. Adam bir makine, bir şeylerin yanlış olduğunu anında fark ediyor."
"Belki spor yaparken künyeden görmüşlerdir?" Nisa'nın sesine belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti. "Malum, 'big boy' bir eniştemiz var."
Gözlerimi devirmemeden edemedim."Allah aşkına, ben hain avındayım, sen hâlâ 'enişte' diyorsun o dağ ayısına!"
Nisa kahkahayı bastı ama hızla toparlandı. "Ciddiyim ama! Spor yaparken dikkatsiz bir an mı oldu acaba? Orada herkes birbirini izler, fark etmiş olabilirler."
Bu fikir beni duraklattı. Olabilirdi... Ama o kadar basit mi? O adam,bu kadar kolay açık verir mi ? Kaşlarımı çattım, düşüncelerim hızla birbirine karıştı.
"Başka bir şey olmalı," dedim. "Daha derin bir şey. Bu kadar yüzeysel bir hata yapacağını sanmıyorum. O adamın gözleri gördüm Nisa, en puslu havada bile asla açık vermez."
Bir anlık duraksamanın ardından bir ışık yandı zihnimde. "Konuşmamızın ertesi akşamı çipi ona vermeye gittim... Tabii ya! Büyük ihtimalle çipi ona verirken gördüler."
"Ne yani her şey timin düzenlediği o 'sıra gecesi' dediğiniz geceye mi dayanıyor ?"
Günlerdir oturduğum sandalyeyi hızla onun yanına çekip oturdum "Evet, evet !Nisa o gece bizi gören biri mutlaka olmalı, Kameralara ulaşabilir misin?"
Bana küçümseyici bir bakış attı, sonrada gözlerini devirdi. "Bana şu an küfrettiğinin farkındasın, değil mi?"
Otuz iki diş sırıtarak yanağına kocaman bir öpücük kondurdum. "Onu da böyle öper misin?" dedi alayla.
"Nisaa!"
Kahkahası odada yankılandığında gerginlik yerini sıcak bir huzura bıraktı. Onun gülüşü,odanın karanlık havasını biraz olsun kırmıştı.Ama ben hâlâ ekrana sabitlenmiş,kalbimde garip bir ağırlıkla oturuyordum.
Biz, birbirine tutunarak hayatta kalmayı öğrenmiş iki küçük kızdık. O günlerin beni buraya kadar sürükleyeceğini nereden bilebilirdim ki? Odalarının boğucu karanlığında, Nisa'nın kahkahası tek sıcaklıktı; sanki içeriye süzülen bir güneş ışığı gibiydi.Şimdi,aradan yıllar geçmesine rağmen, onun o kahkahası beni hâlâ aynı sıcaklıkla hayatta tutuyor.
Nisa, çocukluğundan beri bilgisayarların içinde yaşayan biriydi.O zamanlar içine kapanık, dış dünyadan kopuk ama zekâsıyla herkesi şaşırtan bir kızdı.Gece yarıları sessizce bilgisayar odasına süzülür,eski bilgisayarın başına oturup saatlerce bir şeyler kurcalardı. Çalışırken yüzünde bir ciddiyet, gözlerinde ise çocuksu bir heyecan olurdu. Ben ve Kumru, onun kapısında nöbet tutardık. Görevimiz, kimsenin onu yakalamasına izin vermemekti.
Kaç kez yakalandık, kaç kez memurun öfkeli bakışlarıyla karşılaştık,sayısını hatırlamıyorum.Ama en net hatırladığım şey, Nisa'nın her yakalanışında yüzünden eksilmeyen o arsız gülümsemeydi. Bir keresinde memur, elinde bir el feneriyle aniden kapıda belirmişti.Kumru'nun utanarak geri çekildiğini, benim ise nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum.Ama Nisa? Sandalyede geriye yaslanıp, yüzünde her zamanki arsız gülümsemesiyle, "Yalnızca bilgisayarı hızlandırmaya çalışıyordum," demişti. Sözlerini bitirir bitirmez bilgisayar, odayı dolduran tiz bir sesle yanıp söndü ve ardından tamamen kapandı. Biz, Kumru'yla bir anlık sessizlik içinde birbirimize bakarken, Nisa, hiçbir şey olmamış gibi omuz silkmiş ve rahat tavrıyla, "Kaldıramadı," diye mırıldanarak suçu yine bilgisayara atmayı başarmıştı.Memurun öfkeden titreyen yüzüne aldırmadan, sanki her şey kontrolündeymiş gibi masadan kalktı ve odayı terk etti...
O günler zordu ama hatırladıkça insanın içini ısıtan anılarla doluydu.O kapı kilitlerini kırmak, her seferinde Nisa'nın kahkahasına karışan kendi telaşlı nefesimi hissetmek... Sanırım o günlerde öğrendiğim en önemli şey, gerçek dostluktu.
"Girdim!"O sesindeki özgüvenle geriye yaslanırken benim siyah ekranda sadece kendi yansımam vardı .
"E hani?"Enter tuşuna basmasıyla görüntü açıldı. Ve gözlerim istemsizce onu buldu.
Yüzbaşı... Şimdi ne haldesin?
Koyu yosun gözleriyle birini dinliyordu. Bordo örgü kazak omuzlarına mükemmel oturmuş, yine sanki her renge hükmediyor gibiydi. Bir anda başka bir noktaya öylesine odaklanmıştı ki, bakışlarını takip ettim.Zaman durmuştu. Nefes aldığımı bile unutmuş, tek bir noktaya kilitlenmiştim.
Nasıl yapıyorsun bunu? Zamanı, mekanı... Bana her şeyi nasıl unutturuyorsun?
"Şu güzelliğe bak! Assolistimiz bir dağ ayısı için mi manken gibi hazırlanmış?" dedi, yüzünde hafif bir alayla karışık hayranlık ifadesiyle.
"Gerçekten güzel olmuş muyum?" dedim, istemsizce.Boşluğuma gelen bu soruya şaşkın bir şekilde kaşlarını kaldırdı, yüzündeki ifade kaçınılmaz bir sorgulamaya dönüştü.
"Onun için hazırlandığını kabul ediyorsun yani?"
"Saçmalama," diye hızlıca cevap verdim. "Güzele takıldım sadece."diye bitirdim.
Kaşlarını hafifçe çattı. Öyle bir bakışı vardı ki,inandığını düşünmek bile imkânsızdı.Çünkü beni benden daha iyi tanırdı.Sessizlik kısa bir anlığına aramıza sızdı, sonra derin bir nefes alarak, hafifçe gülümseyip, başını yana eğdi.
"Ah be güzelim... Savaşmaktan ne kadar güzel olduğunu unutmuşsun," dedi, sesi her zamanki alaycılığından sıyrılıp, derin bir sıcaklıkla dolmuştu.
Bakışlarındaki samimiyet karşısında bir şey diyemedim. Savaşın gölgesinde geçen yılların bana unutturduğu şeyleri, onun bir cümlesiyle yeniden hatırladım.
Sözlerindeki o naif acı...Daha fazla dayanamadım ve gözümü ekrana çevirdim. Ama yine bir şey gördüm. Ömer'in hemen yanında oturan kadına ilişti bakışlarım. Halil'in nişanlısı.
"Bu kız kim ?"
"Halil'in nişanlısı o işte."
"Emin miyiz? Pek Şehit nişanlısı gibi durmuyor."Kalbimde bir sıkışma hissettim."Tek taraflı düşündüğümü sanıyordum ama sen de fark ettin, değil mi?"
"Savaş'a olan bakışları normal değil, hot grilim."
"İzleyip sinirlenmek istemiyorum. İlerlet videoyu."Bu cümle, duygularımı bastırmak için bir bahaneydi. Oysa içimden kopan fırtına, her şeyin üzerini örtüyordu.
"Sence Savaş'la aralarında bir şey olabilir mi?"dediğinde bu sorunun cevabını çok geçmeden öğrendik. Ömer'in lavaboya gitmek için kalktığı an, kadın da peşinden kalktı. Koşar adımlarla onu yakalayıp kolundan tuttu.
"Savaş, biraz konuşalım lütfen."
Sözler o kadar netti ki. Gözlerim ekrana kenetlenmişti, boğazım kurumuş, yutkunmakta zorlanıyordum. Gözleri bir an kadının parmaklarına kaydı. Ardından sessizce konuştu.
"İçeri git ve edebinle otur, Sıla."
"Bana böyle bakma Savaş ben kötü biri değilim!"
"Öyle mi ?" Dedi alayla .
"O kızla aranda ne var?"
"Bu seni zerre ilgilendirmez."
"Eğer aranızda bir şey varsa bilmek hakkım ona nasıl baktığını gördüm! Ben ondan daha güzelim! İsme bak, Gül varoşlar kullanıyor! Bu kadar mı düştün,Savaş?"
Gözlerim ekrana kenetlenmişti. Ellerimi yumruk yaptım. O an kalbimle zihnim arasında bir savaş başladı. Kadının sözleri zihnimi çeliyordu.
Hiç beklemediğim bir şey yaptı. Kadının kulağına eğildi. Sesi, duyulamayacak kadar alçak ama etkisi, odayı dolduracak kadar güçlüydü."Senin gibi milyonlarca kadını, onun tırnak ucuna kurban ederim! "
Gözlerim doldu ."Affet beni"diye fısıldadım kendi kendime. 'Senden şüphe ettiğim için affet.Seni günlerdir bulamadığım için affet...'
O andan sonra Sıla bayanlar lavabosuna girmiş bende ona çipi vermek için gelmiştim .
Koridorda vermedim çünkü beni içeri çekmişti çipi bizzat ben taktım künyesine sorun şu ki Sıla kapıyı dinlemişti .
"İlkuş?"Nisa sadece ciddi konularda bana bu adımla hitap ederdi .
"Sıla'nın telefon sinyalini aldığım bölgeyi görmen lazım."
Diğer bilgisayar ekranındaki haritada beliren sarı nokta, beni olduğum yere çiviledi. Derin bir nefes aldım. Orayı tanıyordum. O cehennemi avucumun içi gibi biliyorum.
"Burası..."Kelimeler boğazımda düğümlendi. İçimde tarifsiz bir acı yükseldi. Ekranda beliren sarı nokta büyüyüp küçüldükçe beni olduğum yere mıhladı. Haritanın detaylarına bakınca kalbim bir an yerinden fırlayacak gibi oldu. Kuzey Irak-Suriye sınırındaki o bölgeyi tanıyordum. O cehennemin adı, düşmanlar arasında bile saygıyla anılırdı. Buraya giren, bir daha geri dönemezdi.
"Nisa, burası..." Cümlemi tamamlayamadım. Boğazımdan geçemeyen kelimeler, zihnimdeki acı hatıralara karıştı.
Burası sıradan bir kamp değildi. Kamufle edilmiş barakalar, silah depoları, zindanlar ve daha fazlası...Kötü şöhretinin nedeni, burada yaşananlardı. Yakalanan esirler sadece öldürülmezdi. Günlerce, hatta haftalarca işkencelere maruz kalırlardı. Çoğu zihinlerini kaybeder, geri kalanlarsa kemiklerinin dahi sayılabildiği cansız iskeletlere dönüşürdü.
Yutkundum. Hafızama kazınmış görüntüler gözlerimin önüne geldi:
Arda'nın vücudunda yanık izleri, Emre'nin kopmuş parmakları, Batur'un kırılmış kaburgaları... Ve o işkencecilerin kahkahaları arasında duyduğum, asla unutamayacağım haykırışlar...Beynim bana kabusun fragmanını yaşattığında oturduğum yerden kalktım.
"Sinyali sakın kaybetme !"
Hızla silah dolabına yürüdüm. Çantamı sırtıma geçirirken bir an bile tereddüt etmedim. Burada plan yapmanın bir faydası yoktu. Oraya ulaşana kadar her saniyem hazırlıktı.
"Paşa'ya istihbarat toplamak için çıktığımı söylersin.Vaktim yok."
"Oraya tek başına girmek delilik, İlkuş! Burası bir terör kampı. Hem de sıradan bir kamp değil. Oraya girmeyi başarabilsen bile çıkamazsın. Her köşesi kontrol ediliyor bırak özel kuvvetler halletsin "
"Orada aylarca kaldım Nisa ,onları orada bırakamam.İçlerindeki diğer köstebeğin kim olduğunu bilmiyoruz bu yüzden yerlerinin tesbit edildiğini kimse bilmeyecek kimseye söylemeyeceksin! Nisa ben o kampa varmadan uçan kuş bile nereye gittiğimi bilmeyecek."
Mavileri büyüdü, ama bir şey söylemedi. Birkaç saniye içinde dolabımı tamamen boşaltmıştım. Denel NTW-20 tüfeğim, ek mermilerim ve diğer malzemelerle birlikte tam anlamıyla hazırdım.
"Bunu yapma orası cehennem tek başına ne yapabilirsin ?"
"Tek başıma değilim orada beş bordo bereli var benimle iletişimde kal. Sana ihtiyacım olacak."
"İlkuş..."dedi tekrar, bu sefer sesinde bir umut kırıntısı bile yoktu. "Eğer dönmezsen..."
Duraksadım.
"Dönemezsem Paşa'ya haber verirsin. Ama önce bana şans ver, Nisa."Bir anlık sessizlikten sonra,başını salladı. Ekrana döndü.Botlarımı sıkıca bağlayıp odadan çıkarken kafamda tek bir düşünce vardı:
O iyimiydi ?
SAATLER SONRA
Kulağımdaki kulaklıktan gelen sese iyim dedikten sonra üzerimdeki çapulcu kıyafetlerini çıkardım .Bir gün bu cehenneme döneceğimi biliyordum ama bu şekilde değil .
Bombaları yerleştirmiştim geriye sadece bizimkileri mağaradan çıkarmaları gerekiyordu.Boyu benim kadar olan bebeğime gülümsedim .
"Hazırmısın kızım seninle pasımızı atacağız ?"
"Allahım keskin nişancı silahıyla konuşan bu manyağa yardım et ."
"Sen bilgisayarlarla konuşunca ben birşey diyor muyum ?"
"İlkuş ." Sesi dolu geliyordu sanki dokunsam ağlayacaktı ne zaman riskli bir operasyona girsem Nisa hep böyle olur .
"Ağlama be çapkın kurtarma operasyonu başarılı olunca bana ne alacağını düşün?"
"Sen ne alırsan kabulüm ama ben sana Kiraz çiçeği parfümü alacağım ."
Bu halde bile benimle dalga geçmeyi ihmal etmiyordu ,bazen herşeyimi anlattığım için pişman ediyor beni.Uzanıp dürbünümü ayarlarken ona gülümsedim .
"Telsizlerine ihbarı düştün mü boncuk ."
"Evet birazdan gümbürtü başlar ."
Buradaki ahmaklara yerlerinin tesbit edildiğini Nisa telsizlerine girip söylemişti ve tam şimdi hareketlilik başladı .
"Hareketlendiler "
"Dua edelimde Börüyü dışarı çıkarsınlar İlkuş."
"Başka şansları yok onlarıda alıp yer değiştirecekler ."
"Ya hepsinin kafalarına sıkarlarsa ?"
Görüş açıma giren kadın ile dürbünü iyice yakınlaştırdım ."Sıksalardı günler önce sıkardılar Boncuk ."
Kahbe az daha bombayı yerleştirirken buna yakalanıyordum .Bu vatandan bir evlat daha almana izin verir miyim ?
Hayatına aldığın kadının hayatını alabileceğini bilebilirmiydin şehidim ? Beni görüyorsun biliyorum ve sana söz ona kolay ölüm yok .
Onları uzaktanda olsa görmüştüm demir zincirlere bağlılardı tüm tim ölü gibi sessiz ve cansızdı o ise sadece gözlerime bakmıştı tanıdığını bir anlığına hissetsemde kanlı yüzünü saran öfke tanımadığını gösterdi.
Aceleyle onları çıkarmaya başladılar ortaya çekilen araçlara binmek için harekete geçtiklerinde derin bir nefes aldım .
"Boncuk 8."
İlk bomba patlarken çil yavrusu gibi hepsi bir tarafa dağılmışlardı .Börü ne olduğunu anlamış olacaktı ki sanki bomba değilde tepelerine gül yağıyormuş gibi gülüyordular .
"11 "
"Kurduğum tüm düzenekler, bizimkilerden uzakta patlıyordu. İlk uyanık, canını koruyabilmek için hızla timin olduğu yöne doğru koştu. Gözüm dürbünde, omzuma dayalı, her şey netleşiyor. Nefesim düzenli, kalbim sakin. Rüzgarın etkisi minimal, ama yine de hesaba katmam gerek. Windage, elevation, mesafe... Bizler doğanın oyunlarına karşı hesap yapmayı biliriz. Her şey zihnimde yerli yerinde. Parmağım tetikte, her ayrıntı gözümde ağır çekimde.
"Bismillahirrahmanirrahim "
Yuvadan fırlayan kurşun, hedefi tam kalbinden delip geçti. Her şey doğru zamanda, doğru noktada.
Hepsi ilk düşene ve ardından bulunduğum tepeye baktı gülümsedim.
"Buradayım Börü hadi, verin Bordo Bere'nin hakkını."
"İlkuş sence bunu yapacak kadar takatleri kalmışmıdır ?"
"Türk esir olmaz,bu beşi bir orduya bedel ve ben o ordunun zincirlerini kırdım takatlerini getirecek tuşa basman yeterli."
"Pkk'nın konakladığı en büyük kampa Er Turan müziği dinletmedik de demeyiz artık ." Başka zaman olsaydı bunu keyifle izlerdim ama şimdi değil ,kasılan parmaklarımı kapatıp açtığımda tetiğe oturan işaret parmağım beynimden emir bekliyordu .
Çalan müziği kimse kapatamaz en azından bitene kadar .Hepsinin yüzünü tek tek izledim yaşadıkları ani ruh değişimi ile Ömer'in ağzından çıkanları duyamasamda dudaklarını okudum.Parmak kırmak nedir ya ?
'Börü kır .' Demişti, tim parmaklarını kırarken ben onların yanındakileri silah temin edebilmeleri için birer birer indirdim .
"Tim baş parmaklarını kırdı."
"Kendin gibi manyakları buldun ya otuz iki diş sırıt bakalım ."
Çakal sürüsü gibiydiler bizimkiler silah bulup çoktan siper olmuşlardı 5 yaralı kurt önlerine çıkan herşeyi parçalayacaklardı .Şovlarını izlemeyi zorda olsa bıraktım .
"4 hariç hepsini hemen patlat !"
Bomba düzeneklerini kafamda önceden kurduğum tüm olasılıklara göre yerleştirmiştim. Araçların hangi yollara gireceğini, timin en uzak noktalarda nerelerde olacağını saatlerce düşündüm. Her bir köşe, her bir geçiş noktası... Bunların hepsi planın bir parçasıydı. Börünün rahatlaması için kargaşa gerekliydi ve 4 dışında, hepsi doğru yerlerdeydi.Orta Doğu'nun en çok çakal barındıran yuvasıydı burası.Saatler süren uğraşımın sonunda tam 12 bomba yerleştirmiştim. Toz dumana karışırken, havada uçuşan organlar dışında görebileceğim başka hiçbir şey yoktu.
"Görüş alamıyorum Boncuk."
"Telsizlerden duyduklarıma göre onlar iyi korkma ilkuş ." Dediğinde rahatladım.
"Bu soysuzlar dışarıdan yardım alamıyorlar değil mi ?"
"Ben on dakikaya onlara yardıma gidiyorum İlkuş ,beni bekliyorlar." Çekirdek kabuklarının çıtırtısına kafamı salladım .
"Kontrol sende, buradan dışarıya haber uçmayacak. Ben konum değiştiriyorum." Sesim netti.Ayağımı yerden kaldırdım ve her hareketimi dikkatle hesaplayarak ilerledim. Her adımda çevremi gözden geçiriyor, her köşe ve her kayayı incelemeden hareket etmiyordum. Yavaşça yeni pozisyonuma yerleştim. Bedenimi yere paralel,toprağa olabildiğince yakın bir şekilde sabitledim.Silahımı sağ omzuma dayadım, rahatça tutabilmek için elimi doğru pozisyona yerleştirdim.
Etrafımı tarayarak dürbünüme odaklandım. Gözlerimi objektife sabitleyip, yavaşça ayarladım. Dürbünümdeki netlik hızla arttı. Mesafe, açı, rüzgar... Her şey zihnimde hızla hesaplanıyordu. Parmaklarım, dürbündeki odak noktasını mükemmel bir şekilde hizaladıktan sonra, dürbünü sabitledim. Gözlerim, hedefin her hareketini kaydediyordu.
Nefesimi sabırlı bir şekilde alıp, son bir kez doğrulama yaparak, tetikteki parmaklarımı nazikçe tetik mekanizmasına koydum.
"Her gün birinizi bir gün hepinizi !"
Tetik, soğukkanlı bir baskı ile hareket etti ve kurşun yuvadan fırladı. Saniyeler içinde hedefin alnının ortasını yarıp geçti.Her şey yerli yerindeydi. Dağılanları tek tek avlıyordum.
Çantamdan çıkardığım telsizi ayarladım. Hedefe ulaşmanın ânıydı bu."İkramını beğendiniz mi?" dedim.
Gelen sesle istediğimi almıştım.
"Gene mi sen lan ?!"
"Şevko... Duydum ki İlkuş'u özlemişsin. Hadi, serçe parmağını göster," dedim, karşımdaki adamın ne kadar sinirlendiğini hissederek.
"Ulan, ulan bunu yanına bırakmayacağım, duyuyormusun beni seni......"
Bana sıraladığı küfürlerin haddi hesabı yoktu, dürbünle arasam da bir türlü bulamıyordum.
"İlkuş duyuyor musun beni?" Onun sesi, telsizden değil, doğrudan yüreğimin tam ortasına, balistik bir füze gibi düştü. Nereden geldiği belli olmuyordu; bir yankı mı, bir titreşim mi, yoksa kalbimde patlayan bir ses mi... Bunu bir anlayabilseydim...
"Evet, duyuyorum,"
"Telsizi kapat, 40 saniye sonra aç!"
"Neden?"
"Dediğimi yap!" dedi. Söylediğini asla yapmam yüzbaşı .
"İlkuş, duyuyor musun?" O an, koruduğum sessizliği bozmadan, işime odaklandım. Çevremdeki her hareketi izliyor, bir mermiyi bile boşa harcamadan hedefe doğru yönlendiriyordum.
Karşımdaki aptal, elindeki keskin nişancı tüfeğiyle beni arıyordu.Fakat dürbününden bakarken, camı delip giren kurşundan kaçmak mümkün değildi. Her şey anlık bir hesaplamaydı, ama hedef bir hata yaptı: bana yaklaşmak...
"Duyuyormusun lan ..... "
Ömrümde duymadığım küfürleri duyuyordum. Sözlerin her biri beynime birer mermi gibi saplanıyordu.
Daldığımı son anda fark etmiştim.O anı bir kenara bırakıp, roketi huvasına yerleştiren pisliğin alnının ortasına nişan aldım roket hesapsız bir boşluğa fırlarken ben kıl payı kurtarmıştım;bu adam, zihnimi tıkıyordu.
"Telsizi kapatmamanın bedeli olacak, İlkuş!" Anlamıştı ...
"Enişte kızdı, hot girilim amanda aman, benim eniştem sana edilen küfüre karşılık verirmiş, bu arada adam kırk saniye sonra aç dedi. Tam 40 saniye küfretti, İlkuş, saniyesi saniyesine !"
Allah'ım ben burada ter döküyorum o orada keyif çatıyor.Sağda aracın ardından dolananlarıda azraile teslim ettim .Benim yerim rahat olsada onların mermileri bitmek üzereydi .Dağılmaya başladıklarında ilk ayrılan Arda olmuştu.Hemen sonrada Batur çıktı mevziden .Biri sağdan biri soldan ayrılırken Arda az önce indirdiklerimin şarjörlerini toplamaya başladı .
"Boncuk 4 ."
Patlayan bomba, işlerimizi az da olsa kolaylaştıracaktı. Ancak toz ve duman her yeri kaplamıştı. Batur, patlamanın ardından toza karışıp gözden kaybolmuştu, ne yaptığını bilmiyordum. Toz dağıldığında ise hiçbir börüyü eski yerinde göremedim. Sanırım,'Sadece ölüler görür,' operasyonu resmen başlamıştı. İçimde bir sıkıntıyla onu bulmak için etrafı taradım .
Timin kampı altına üstüne getirişini izliyordum.Birbirine karışan kahkahalar, patlamalar ve müzik... Tüm bu kaosun içinde tarih bir kez daha hatırlattı ;Savaş Türk'ün düğünü.
Dürbüne takılan iki yüzbaşı hilal taktiği yapmışlardı arkalarından onlara silah doğrultan 11 kişi olmasaydı işe yaramak üzereydi .Havaya kaldırdıkları elleri ile yüzlerini onlara doğru yavaşça döndüler.
Aralarındaki mesafeyi azaltmak için Ömer'den hemen sonra Aslan'da iki adım yaklaşmışdı .Siftah benden olsun .
Yerine oturan mermi sesinin ardından yuvadan ayrılan kurşun Ömer'in önündekinin beynini parçalara ayırdı ve tüm dikkatler iki yüzbaşı hariçinde bana yöneldi .
Yapılabilecek en büyük hata karşında iki bordo bereli varken gözünü kırpmak,hepsi şu an bu hatalarının bedelini yerde yatarak ödedi .
"Banada bıraksaydınız keşke..." diye mırıldandım, biraz sitemkâr bir tonla.
"Arkamızı koruyabilseydin, on biri de senin olurdu,"
Ne dedi bu dağ ayısı? Ulan var ya...Nankör , Dişlerimi sıkarak cevap verdim:
"Yemin ederim, senden daha dağ ayısını tanımadım yüzbaşı!"
O ise hiç istifini bozmadı, sakin ama otoriter bir sesle yanıt verdi:
"Çenen değil gözlerin çalışsın, odaklan. Az önce roket yiyecektin!"
Bunu nasıl gördün sen? Ağzımdan bir şey çıkmadı, ama aklımdaki soru kocaman bir ünlemle yankılandı. Telsizden gelen Nisa'nın tepine tepine haykırarak gülen sesi, ortamın ciddiyetine zıt bir şekilde kulağıma doluyordu.Bir anlığına kulaklığımı çıkarmak iyi bir fikir gibi gelsede vazgeçtim. .
"Sizi dinlemek var ya, en sürükleyici romandan daha zevkli."Sesi kahkahalarla karışık bir şekilde telsizden yankılandı.
Önüme çıkan herkesi tek tek, boşa harcamadan indirmeye başladım. Tetiğe basmaktan yorulan parmağımı kısa bir an için geri çekip avucumu üç kez yumup açtım. Parmaklarımı esnettikten sonra tekrar silahımı doğrultup yerime döndüm ve devam ettim.
Saatler süren bu ölümcül maratonun sonunda bizimkiler, esir düştükleri kampın önüne onlarcasını dizmişlerdi. Aralarında Şevko ve sözde Sıla da vardı. Burası artık bir kamp değil, hesaplaşma meydanı olmuştu.
Son bir çevre taraması yapmak için gözlerimi hızlıca etrafa gezdirdim. Her köşe başını, her gölgeliği dikkatlice inceledim. Ardından telsizime dokunup bir nefes aldım, sesimi netleştirip konuşmaya başladım.
"Maviş,iniyorum, bizimkiler temizlediler," dedim, sesimde bir tınısı bile olmayan soğuk bir tonla.
"Tamam."
Yüzüme çektiğim yeşil maskem, sadece gözlerimi bırakıyordu ortaya. Çantamı sırtıma alıp omzuma attığım bebeğimle inmeye başladım, her adımım sanki herkesin merakla takip ettiği bir gösteriye dönüşüyordu.Bunu sadece o değil,etrafımdaki herkes görüyordu. Çevremdeki gözler,her hareketimi dikkatle izliyordu.
Silahın ağırlığı boynumda bir ağrıya dönüştü, ancak bu kadarla yetinmek zorunda kaldım. Gözlerim, bu kadar dikkatle izlenen birinin yalnızca birkaç saniye önce yaptığı şeyin sonuçlarıyla baş etmeye çalışıyordu.
"Emre!" Ömer beni işaret ettiğinde, Emre başını sallayarak bana doğru geldi. Omzumda asılı silaha ve sırtımdaki çantaya ellerini uzatıyordu. Zerre hayır diyemiyordum. Gözlerimle, ona teşekkür ederken, sanki işkence gören onlar değilmiş gibiydi.
Şevko'nun bakışları, içinde biriktirdiği nefreti yansıtıyordu. O bakışlar, bir gün beni ele geçirse, kesinlikle etlerimi kızgın cımbızla itinayla tek tek koparırmış gibi bir nefret taşıyordu.Gözümü kırpıp boğazımı temizledim,.
"Beni bu kadar özlediğini belli etme Şevko ." Dedim alayla.
Uyuşan sol omzumu elimle ovaladım .
"Bak senin görebilmek için boynumu ağırıttım ."
"Aç lan yüzünü korkak aç aç ki seni ...... ölmeyim."
Ağzından salyalar aka aka haykırıyordu.Kabzasından çıkan bıçak saniyeler içinde bacak arasına saplanmıştı .Kulaklarıma dolan çığlığı umursamadan bunu yapanın gözlerine baktım böyle bir öfkeyi daha önce kimsede görmemiştim .Şevko'nun ensesine yerleştirdiği eliyle onu kendine doğru yaklaştırdı .
"Ona tek bir küfür daha edersen söylediğin herşeyi şu ellerini bağladığım itlerinle yaşarsın ve bunu yapmaları için kafalarına silah dayamama bile gerek yok ." Buram buram ölüm kokan tehdidi milyonda bir ihtimal bile boşuna değildi .
Sesinde öyle bir tını vardı ki her kelime bir ölüm kokusu taşıyordu ve bu ihtimalin gerçeğe dönüşmesi yalnızca an meselesiydi.
Ömer'i umursamadan gözlerini bana dikti ne acısı ne de duydukları umrundaydı ,kendini bağırmamak için o kadar sıkıyordu ki yüzü mosmor olmuştu.
"Ne istedin kardeşimden ?"
Bunu gerçekten canı yana yana sormuştu hem fiziksel hem ruhsal olarak karşımda kıvranıyordu .Sesli sahte bir kahkaha çıktı ağzımdan .Belki dışarıdan bakan acır bu haline, kardeşinin yasını tutan acılı bir ağabey .
"Biliyor musun bu soruyu bana birisi daha sordu 12 yaşındayken kucağında taşıdığı 6 yaşındaki kız kardeşini tutan abi." Dişlerimi sıkarak devam ettim .
"Kardeşimden ne istediler dedi keşke bana yapsalardı o dayanamadı ben dayanırdım dedi ." Ona doğru yaklaştım ve yüzümdeki bez parçasını aşağı çektim ."Kardeşine öyle şeyler yaşattım ki yinede içim soğumadı hepiniz geberene kadar da soğumayacak !"
Ömer'in sapladığı bıçağı yerinden çıkardım ne bağırması nede yüzüme nefretle bakması umrumdaydı .Bıçaktan akan kanı yavaş yavaş üzerine sildim .
"Şirini hatırladın mı Şevko ?"
"KARDEŞİMİ ÖLDÜRDÜN !"dedi,boğazını yırta yırta .Kafamı hayır dercesine salladım ."Kardeşini öldürmedim hatta kardeşine kan bağladım ama o benim onu öldürmem için bana yalvardı ."
"Lan sen Piskopatsın canlı canlı bağırsaklarına asit dökmüştün söyle kime tecavüz ettirdin ?"
"Tecavüz mü ?" Ağzımdan çıkan cık cık sesine iğrenerek baktı .
"Öyle birşey yapmadım !"
"Cesedi geldi bana söyle kime yaptırdın?"
Uzayan tırnaklarımın törpülenmesi gerekiyordu badem şeklini seviyordum yavaşça oynadığım tırnaklarımdan bakışlarımı çekip ona baktım .
"Ay doğruya leşine sen otopsi yaptırmıştın sahi kokudan yanına yaklaşabilmiş miydin?"
"Seni öldüreceğim "dediğinde gözlerimi yukarı kaldırıp kafamı sallarken gülümsedim.
"Söyleyen çok oldu başaran olmadı ." Dedim tebessüm ederken sesim son kelimemde yüzümle birlikte buz sertliğine dönüştü.Bu benim savaşımdı.
"Kendine çok güveniyorsun ?"
Asla konuşmaması gereken konuşmuştu.Onun sesini duyunca Ömer hariç tüm tim sabır çekmişti .Yenge dedikleri kadın kardeşlerinin katiliydi yetmezmiş gibi komutanlarınında saplantılı aşığıydı .
"Adıma varoş dediğin için seni ayrıca döveceğim,"Sesimde tehditkar bir ton vardı.
"Değil misin?" diye karşılık verdi.
"Bana bak, seni var ya..." derken, ona doğru adım attım, fakat kolum birden tutuldu.
"Hepsinin kafasına sıkın, gidiyoruz," dedi karararlı bir şekilde .
"Kız yaşasın!" diye ekledim, bir anda.Tim yok artık, diyen gözlerle bana odaklanmıştı.
"Bakmayın öyle, onu teslim etmem gereken biri var. Yoksa ben de meraklı değilim yaşamasına. Ayrıca sen de bırak kolumu, korkma, yemem onu!" dedim, sertçe.
"Nedense kıskanlık seziyorum," diye mırıldandı,Arda ve kafasına Batur'dan yediği tokatla dağılan saçlarını düzeltti. Ağzı, yüzü ve gözü yer değiştirmişti ama hâlâ saçlarını düzeltiyordu. Parmaklarım kolumdan ayrılınca, bütün bu karmaşayı ardımda bıraktım ve neye kızdığımı bilmeden sinirli bir şekilde ilerlemeye başladım.
"O pisliği alın beni takip edin yolumuz uzun bölge karışmadan uzaklaşalım !"Dedim.
"Bizim komutanımız kim komutanım ?"
"Çok dayak yediğinden böyle oldun sen Emre !"
"Kızmayın komutanım ama bu kızdan sizden korktuğumdan daha çok korkmaya başladım ,bu bizi adana sıcağında ki taşa yumurta diye kırar daha fazla işkence edebilmek için kan bağlamış ."
"Emre haklı komutanım ."
"Batur !" dedi uyaran sesiyle .
"Komutanım ben bunu güzel iyilik meleği sanıyordum bu piskopat ölüm meleği çıktı ."
"Güzel mi Arda ?"
"Yani komutanım Allah size... şey bizlere amannn ..."Bir anlık tereddütle kelimeleri toplamaya başladı .
"Evleneceği adama bağışlasın güzelliğini, valla dünya ahiret bacımdır,komutanım ." Arda'nın söylediklerine gülmemek elde değildi çuvallamasına kahkaha atmamak için boğazımı usulca temizledim.
"Yürü Arda yürü asabımı bozma !"
"Emredersiniz komutanım !"
Karanlıkta ilerliyorduk, yolun sonunda bir araç gelip bizi alacaktı.
"Ne zamandır bu işlerle uğraşıyorsun?"
Yol boyunca beynimi yiyen Arda, bir an olsun susmadı.
"Kendimi bildim bileli bu işlerin içindeyim."
"Sizin ekipte güzel kız var mı?"
"Bizim kızlar sana yaramaz."
"Neden ya?" Bunu gerçekten sormuştu.
"Bir istihbaratçıyla sevgili olacak kadar delirmiş olamazsın," dedim, hafifçe gülerek.
"Ayıp ediyorsun, ben kimseyi aldatmadım bu güne kadar.Belki gerçekten aşık olurum birine," dedi gözlerindeki samimiyetle.
"Ben aldatırsan yakalanırsın demedim ki!Ayrıca senden çok isterim birine aşık olmanı,"
"Yapma be İlkuş, çok da çapkın değilim," dedi, gözlerini kaçırarak.Ona gözlerimi devirdiğimde, o da gülümsedi ve tırnağının ucunu gösterdi.
"Tamam,şu kadarcık çapkın olabilirim," dedi, bir yudum masumiyetle.
Söylediğine ve bakışlarına sesli gülmüştüm.Cidden, aslında pamuk gibi bir kalbi vardı ama çapkınlık tutkusunu bir türlü zapt edemiyordu.
Gülüşüme Börü durmuştu.
"Çapkın değilim, doğru kadını ararken alternatifler arasında kaybolan saf, temiz ve masum bir erkeğim," dedi.
Elimi gözlerime kapadım, kafamı sallayarak sessizce gülmeye devam ettim.
"Bak bak, masummuş!" dedi Batur,kınar bir şekilde .
"Ama kalbimi kırıyorsunuz, komutanım," dedi biraz abartarak.
Batur, 'Senden adam olmaz,' bakışını atarak başını salladı.
"Ulan, sana şu kız işlerini bırak demekten saçlarım ağardı! Daha bir ay önce kapında bir tane kız ağlıyordu, masummuş! Eşeğin kıçı senden daha masum it!" dedi, sinirli bir şekilde.
"Ben görevdeyken o beni aldatmıştı, komutanım! Kendi düşen ağlamaz, ayrıca," dedi Arda, elini saçlarına atarken bana göz kırptı. "Ben onları bırakıyorum, onlar benim peşimi bırakmıyor."
"Arda, o kırptığın gözünü çıkartırım! Karayip korsanları gibi dolanırsın, sus da yürü lan!" Soğuk uyarı Ömer'den gelmişti.
"Emredersiniz, komutanım!"
Tövbe estağfurullah! Kulağımın dibinde öyle bir bağırdı ki, kulağım çınlıyordu.
"Ya, nolur bir daha böyle dibimde bağırma," diye yalvardım, kulağıma yapıştırdığım elimle.
"Arda, bir daha bağırma!" dedi Ömer, sert bir şekilde.
"Emredersiniz, komutanım!"İkinci kez darbe alan kulağım kan ağlarken. O dağ ayısı bunu bilerek yapmıştı.
"Bir daha askerin kulağımın dibinde bağırırsa ?"
"Ne yaparsın ?"
"Senin bana birilerinin haberi olmadan verdiğin izni söylerim ." Evet, timinin haberi yokken timinden izinsiz telefonlarını dinlediğini tabiki söylemezdim.Kaşları ciddi misin der gibi kalktı .
"Bilmedikleri bir şeyi söyle ."
Ne! Söylemiş miydi ? Yanımda duran Arda'ya bakınca gülümseyerek kafasını salladı .Lan adam time söylemiş ya...E ne anlamı kaldı o kadar iz sürmemizin ? "Timimden birşey saklamam ." Sinir bozucu olması en büyük sorunum ona olan hıncı mı alabilmek için yanındaki eli kolu ağzı bağlı pisliği dövebilirim.Gürleyen bulutlar iç sesim olmuştu .
Sinyal vererek bize doğru gelen araç tam önümüzde durmuştu .Şoför koltuğundan inip giydiği siyah yağmurlukla bana doğru gelen Orhun'a gülümsedim .Bir doksan boyu yapılı vücudu beyaz tenine şan katan toprak rengi badem gözleri hafif kıvırcık saçlarıyla en yakışıklı Hollywood yıldızlarına taş çıkarırdı .
"İyimisin güzellik ?"
"Sen hiç benim kötü olduğumu gördün mü ?"
İki omzumdan tutup beni baştan aşağı inceledi ve ardından saçlarımı karıştırdı lanet olsun bir insan hiç mi değişmez .
"Orhunnnnnn!"
"Cırlamanı bile özlemişim !"
"Yumruğumu yemeyi de özledin mi?"Kahkaha atıp kafasını salladı ."Bu çirkef halini bile !"
Çirkef demeseydin iyidi be çünkü ben arkamdaki ayıya bunu bana söyleyen ilk erkeksin ve son olacaksın demiştim .
Beni es geçip onlara doğru ilerledi ve ilk el uzattığı Ömer olmuştu .
"Ben istihbarattan Orhun, iyi olmanıza sevindim ." Dediğinde uzattığı el ne yazık ki havada kalmıştı Ömer boynundan asılı olan silahından elini çekip elini tutmamıştı havada kalan elini yavaşça geri indirdirdi garibim .
"Kıdemli yüzbaşı Ömer Savaş Bozkurt." Her kelimesinde hissettiğim soğukluk o kadar mesafeliydiki ,havadaki gerginliği bir tek ben hissediyor olamam soğuyan havayı buza çeviren sanki oydu .İsmi ağzından döküldüğünde Orhun'nun kireç tutan yüzüne anlam veremedim.
"Eee araca geçelim hadi ." Dediğimde bu berbat auraya azda olsa son verdim.Söylediğimi ilk yapan Orhun olmuştu şoför koltuğundaki yerini alırken bende ön koltuğa oturdum .Araca binmek için hepsi onun baş hareketini beklemişlerdi .Herkes yerini alınca sessizliği bozan yine ben oldum."Helikopter inemez değil mi ?"
"İnemez bu gece misafirim olacaksınız ."
Soğukluğu o da hissetmiş olacak ki aynı tonda cevap vermişti .Başımı ovalıyordum artık bünyem çökmek üzereydi .
"En son ne zaman uyudun ?"
"Bilmiyorum Orhun ."
"Uykusuzluktan sadece gözlerin değil yüzünde şişmiş gidince itiraz istemiyorum direkt uyuyacaksın !" Gerçekten ufladım hemde sesli .
"24 yaşındayım ve sende artık benim bakıcım değilsin !" Bana doğru dönüp gülümsemişti .
"Sen hangi ara 24 oldun daha dün bana gelip birilerini şikayet ediyordun ."
Hatırladığım anıyla hüzünlü bir tebessüm sardı yüzümü.O benden sekiz yaş büyüktü paşa beni alıp onların yanına götürdüğünde küçüktüm büyük olan çocuklar beni dışladıklarında ona şikayet ediyordum o da gidip dövüyordu daha sonra da paşa'dan fırça yiyordu ."Güzel günlerdi ,"dedim tebessümle .
"Özledim "dedi ve yutkundu .
"Her anını, her anımızı ,hepinizi... Boncuk nasıl ? "
"Nasıl bıraktıysan öyle Orhun'nun yanaklarını benim yerime sık dedi ."
Nisa küçükken hep gider Orhun'nun yanaklarını sıkar dururdu ve bu da onu sinir ederdi ...Bize koruyucu olmuştu .
"Bizde emeğin çok hakkını asla ödeyemem ."
"Yine başladın saçma sapan konuşmaya!Arkadaki paket benim değil mi ?"
"Aynen kendisi yakışıklı düşkünü dikkat etmelisin." Gözümü kırparak söylediğime gülümsedi .Gerçekten yakışıklıydı ve büyüdükçe kara kaşları toprak rengi gözleri kavissiz burnu kıvrımlı belirgin dudakları ve yapılı vücuduyla çok kızı kendine hayran bırakmıştı .
"Kıskandın mı ?"
"Kimseye kolay kolay kaptırmam abimi"
Gamzemi gösterip gülümserken yüzünü benden çevirip gaza yüklenmişdi .
"Paşa aradı beni " Az önceye nazaran keyifsiz çıkan sesine anlam verememiştim .
"Sana selam söylememi istedi ."
"Yine benim yüzümden ondan fırça yedin demi ?"
"Canın sağ olsun güzelim ben her zaman arkandayım ."
Ona gösterdiğim sıcak tebessümümle birlikte araca bağlı olan telefonu çaldı.Maviş arıyor yazısını cevapladım."Ooo kimleri görüyorum yüzünüzü gören cennetlik Orhun bey ."
Ekran karşında bir taraftan tostunu yerken diğer taraftan konuşuyordu .
"Kilo almışsın az ye diyorum sana ."
"Harbiden kilomu almışım yakışıklı bad boyum ."
"Kilolarından azıcık Gül'e ver ."
"Ya o normalde o kadar zayıf değil bu bir haftada kilo verdi .Hem sen onun kilolarını boşver de sende ilkuşla gel biraz kal özledik seni ."
"İşlerim var Maviş biliyorsun ."
"Bana gelince hep iş, İlkuş isteyince Fizan'dan bile gelirsin ."
Araya girmek zorundaymışım gibi kafamı kameraya eğerek konuştum .
"Ben keyfi birşey istemedim ki hem zaten o bu bölgedeydi, paşa'dan benim yüzümden yine fırça yemiş birde sen yapma boncuk."
"Siz ikiniz hep birbirinizi koruyun,Nisa dış kapının dış mandalı ."
"Lan her seferinde vicdanıma oynuyorsun ve kazanıyorsun tamam baş belası tamam söz yanına en erken zamanda geleceğim."
"Bak söz verdin ."
"Tamam da söz verdim uzatma ."
"Yükselme bana hem sen sinirli misin noldu?"
"Birşey yok Nisa uzatma da !"
"Sen ne zaman şiveli koşsan sinirli olursun kimi yiyorsun ? Hot grilim noldu buna ?"
"Valla bilmiyorum ki belki sevgilisinden ayrılmıştır ." Gülümseyerek söylediğime Nisa kafasını salladı ."Sevgilisine olmuyor sevemiyorum diyeli ve ayrılalı üç ay oluyor."
"Kızım sen yine benim telefonlarıma mı giriyorsun ?"
Orhun'un hırsla sorduğu soru beni milyonda bir bile saşırtmadı.Ah Nisa yemin ederim ki kimse böyle bir arkadaşı olsun istemez ."Kızma be kızınca çirkin oluyorsun napim canım birşeyleri kurcalamak istiyor ."
"Senin sayende özel hayat yaşayamıyorum,uzak dur telefonlarımdan ."
"Sanki çok mükemmel özel hayatın varmış gibi konuşup durma tipine bakan yazıyor hem senin güvenliğin için giriyorum telefonuna ayrıca senin bir doktora gözükmen gerekiyor.Bu nedir ya bir insan 32 yıldır kimseyi sevemez mi sevgili yapmaz mı evde kalacaksın benden söylemesi ."
"Nisa ekrana bak birazdan ekran kararacak ."
"Ya kapatma gideceğiniz yere tam 24 dakika var ve canım sıkılıyor ."
Evet bu manyak her şeyi takip ediyordu kafamızda uçan kuştan yerin altında gezen köstebeğe kadar ."Nisa araçta insanlar var ."
"Onlar konuşan değil dinleyen insanlar o yüzden sorun yok güvenilirler hem ben onlar için günlerdir uyku uyumadım yemek yemedim biraz çenemi çeksinler."Herkesin bildiği hackerler siyah giyinir az konuşur bizimkisi çok konuşup her gün rengarek giyen türünün ilk örneği .Orhun ekranı bana doğru çevirip al sen uğraş dedi resmen .
"Orhun o ekran sana dönmezse tüm herşeyini çökertirim ." Sesli kahkaha atarken Orhun'a gerçekten acımaya başlamıştım.Bana doğru çevirdiği ekranı bezgince tekrar kendisine dönderdi.
"Ulan varya ahtım olsun seni dövemiyorum evlendiğin adamı senin yerine döneceğim ."
"Ya o seni döverse ?"
Orhun ve dayak yemek ay ile güneş buluşurdu da bu iki imkansız kelime buluşamazdı .Yıllarca bize ders veren yenilmez eğitmen bu söylediğine özgüvenle sırıttı ."Beni dövebilecek adamla evlenirsen alnından öperim ." "Ya İlkuş evlenirse ." Ortamda oluşan uzun bir sessizlik buz esintisine sebep olmuştu cama damlayan yağmurlar aracın sileceklerini zorluyordu ve tek ses onların çıkardığı diş gıcırdatan ince sesti.
"O senin gibi canımı sıkmıyor söylediğim senin için geçerli varmı bizim gamzeli güzelin hayatında birisi ?" Orhun akıllı ve kontrollü birisi bu soruyu bilerek sorduğunu adım gibi biliyordum, lütfen düşme Nisa .
"Birisi var gibi ."Allah'ım sana geliyorum.Elimi alnıma yerleştirip gözlerimi kapattım .
"Yakışıklı mı bari ?"
"Valla yakışıklı bad boyum alınma ama senden yakışıklı sanki hazreti Yusuf'dan sonra dünyaya gelmiş en yakışıklı erkek o birde gör bir yapılı bir yapılı yanında boyka'nın esamesi okunmaz. " Bu nasıl bir abartma sevyesi olabilir bana bakan gözlerin karşısında oturduğum koltuğun içine iyice sindim."Öylemi Gül ?" diyerek bana döndü ,ismimi kullanması sinirlendiğini gösteriyor ve şu an tek sinirlenen o değildi .
"Ya her zamanki gibi boş konuşuyor boş konuşuyorsun değil mi Nisa ?"
"Şaka yapmıştım ya ." R yapmasına kalıbımı basarım ki kimse inanmamıştır ekranı öfkeyle kapattım .
Gözleri bendeyken aracı sürmeye devam ediyordu ."Hayatımda biri yok ."
"Bana bu güne kadar hiç yalan söyledin mi ?"
"Söylemedim ."
"Seni bu yüzden seviyorum bana hep dürüst oldun çocuk değilsin kararlarına saygım sonsuz bana bundan sonra da yalan söyleme ."
"Sandığın gibi değil ."
"Senin öz abin değilim Gül bu aptal düşünceden çık artık !"
Söylediği neden ağrıma gitmişti ki güçlükle önüme döndüm ondan böyle birşey beklemiyordum .Kırılmıştım o benim ailemdi kan bağım olmasada can bağım vardı.
"Dragana sonunda karşılaşabildik ."dedi beni unutup .Gerçek adı buydu yıllardır timin içine kene gibi yapışmıştı Orhun'un onunla ne bağlantısı olduğunu bilmiyorum.
"Rica etsem ağzını biriniz açabilir misiniz ?" Sesinde hala sinir hakim olsada onlara yansıtmadı.Hangisi açtı bilmiyorum ama bu pisliğin sesini duymak istemiyorum .
"G yi tanımıyorum bana verdikleri e mailinden iletişim sağlıyordum şevko ile bağlantı kurdum size verebileceklerim bunlar ve verdim beni bırakın ."
"Onlar yüzbaşıya verdiklerin bana vereceklerin başka ."
"Sana hoşuna gidecek çok şey verebilirim ." Duyduklarımın gerçek olduğuna inanmak için gömdüğüm kafamı kaldırıp arkaya baktım .Bu kadından midem bulanıyordu ,gerçekten midem bulanıyor başım dönüyordu .
"Bu benim elimde kalır Savaş !"
Aslan ilk kez konuşmuştu Ömer kolunu tutup kalktığı yere oturmasını sağladı. Kardeşlerinin şehit olmasına sebep olan kadının iğrençliklerine şahit olmak hepsi için çok zordu ."Siz kadınlara dokunmuyordunuz hani kutsal inanışınız gereği ."
"Lan sen kadınmısın kahbe !"
Bu sefer yükselen Arda olmuştu .
"Nasıl kadın olduğumu komutanınız iyi biliyordu sizden aylarca sakladı ."
Ömer'e sulanmasından bahsediyordu benim aklımdaki tek soruysa Halil hayattayken Ömer bunu Halil'e söylememiş miydi ? Ona yönelen bakışları es geçip Dragana'ya dikti gözlerini.
"Gül'e verdiğim sözü unutursam seni yaratığa çeviririm öyle yaşarsın Sıla ,O ağzını açarken on kere düşün !"
Şu an dönen başımla çınlayan etraf beni bulunduğum ortamdan alıp dipsiz bir kuyuya sokmuştu yasladığım kafamı dik tutamıyordum sanki bedenim hızla geri çekiliyordu.Duran araç elimin üzerine konan el ,yanağımdaki eller ve özlediğim portakal kokusu .
"Başım dönüyor."
"Gözlerini aç Gül "
"Uzun süre uykusuz kalınca hep bayılır "
Sonsuz bir boşluğa ruhum çekiliyordu. Karanlık beni içine çekerken son kez soluyormuşum gibi hissettiğim kokuyu içime çektim .
"Sakura !"
🌹
Açılan göz kapaklarım, bulutların arasında kaybolmuş gibiydi, adeta gökyüzüne tutunamıyordum.Bedenim, kumdan bir heykele dönüşürcesine her geçen saniye daha da ağırlaşıyor, damarlarıma usulca ilerleyen serum damlalarını izlerken zamanın benimle bir ilgisi kalmamış gibi hissediyordum. Susuzluktan çatlayan dudaklarım, hareketsiz bir çöl misali,dilimin onlara ulaşmasını imkânsız kılıyordu. Her şey ağırdı; nefes almak bile... Uzak, soğuk ve taşınamayacak kadar ağır.
"Uyandın mı?"
Tanıdık, yumuşak bir tını... O an, bu ses dışında her şey anlamını kaybetmiş gibiydi. Saçlarımda gezinen parmakların varlığı gerçek mi, hayal mi, ayırt edemiyordum; ama hissettirdiği güven o kadar güçlüydü ki, başka hiçbir şeye ihtiyacım yoktu.
"Ömer..." diye fısıldadım, kendi sesimi bile zor duyarken.
"Buradayım."
Bu iki kelime, içimde kopan bir fırtınayı dindirip yerini derin bir sakinliğe bırakmıştı. Yeşil gözlerini aradım; görüşüm bulanıktı, ama o gözlerin ışıltısı, tüm sisin içinden sıyrılıp yolunu buluyordu. O ışık, beni karanlıktan çekip çıkaran bir el gibiydi. Bu sıcaklık, içimde bir kıvılcım yakıyor, güçsüz bedenime yeniden nefes oluyordu.
Yüzüme serin bir bez dokundu, sanki acılarımı birer birer silmek istercesine nazik hareketlerle tenimde gezindi. Her temas, göz kapaklarımı daha da ağırlaştırıyor ama bu ağırlık huzur dolu bir teslimiyet hissi yaratıyordu. Uzun zamandır ilk kez, savaşmayı bırakıp sadece hissetmek istiyordum.
Ömer, bardağı eline alırken hareketleri öylesine sakindi ki, zamanı dahi yavaşlatıyordu. Bir elini boynumun altına koyarak beni dikkatlice kaldırdı; bu dokunuş, içimde başka bir güce dokunmuş gibiydi. Bardağı dudaklarıma yaklaştırdı ve suyun ilk damlası dudaklarımla buluştuğunda içimde bir şey kırıldı. O an, o kadar gerçek, o kadar hayat doluydu ki; kurumuş bir çölün yağmura kavuşması gibi hissettim.
Her yudum bedenimde dolaşan sıcak bir hayat dalgasına dönüşüyordu. Bardağı usulca kenara bıraktığında, hâlâ koluna yaslanıyordum. O kol, beni sadece taşımıyor; aynı zamanda koruyordu. Bu güç ve şefkat arasında kaybolmuşken, kendimi ona bırakmak, her şeyden kaçıp sadece onun yanında kalmak istedim.
Yüzündeki kan izleri silinmiş, kıyafetleri temizlenmişti.O karmaşa ve yorgunluğun yerini, tanımlayamadığım bir sakinlik almış gibiydi. Gözleri, beni görmenin ötesinde, içimde bir yere dokunmaya çalışıyordu. Baktıkça daha fazla şey anlatıyorlardı, ama kelimelerin yerine geçen bu bakışları çözmekte yetersizdim.
"Nasıl hissediyorsun?"
Sesi yumuşak, neredeyse fısıltı kadar narindi. "İyi," dedim, dudaklarım bu kadarını söyleyebildi. İçimde başka kelimeler vardı belki, ama onları bulmak için enerjim yoktu.
"Keşke bana da hep dürüst olsan," dedi. Sözleri beklenmedik bir şekilde içime işledi. Sesindeki o yumuşaklık, tedirginlik yaratacak kadar derindi. Ne demek istediğini tam anlayamıyordum, ama bir şeyin değiştiğini hissediyordum.
"Söz, bundan sonra sana hep dürüst olacağım," dedim. Sesim, yorgunluğun ve içimdeki karmaşanın izlerini taşıyordu.
O an gözlerim, ağır bir şekilde ona odaklandı. Gülümsedi. Öyle içten, öyle sıcak bir gülümsemeydi ki, bu Dünya kargaşasının ortasında huzurun ne olduğunu hatırlattı bana. Saçlarımda gezinen parmaklarının dokunuşu artık yabancı değil, tanıdık bir melodi gibiydi. Bu an, savaşın ve belirsizliğin ortasında bir nehir kadar dingindi.
"Sen uykusuzken daha mı sevimlisin?" diye sordu. Gözlerindeki ışıltı, sözlerine eşlik ediyordu. Parmakları saçlarımda gezinirken, neden bu kadar huzur dolduğumu bilmiyordum. Şüphelenmem gereken şeylerden bile şüphelenmiyordum artık. Sanki o, bu dünyadaki tek sabit noktam olmuştu.
Bakışlarım, hareketlerini izlerken saçlarımın bir tutamını kulağımın arkasına yerleştirdi. Beni kendine daha da yaklaştırdı. O yakınlık, tenimin altında bir sıcaklık yankılanması gibi hissettiriyordu. Göğsüne yaslandığımda, kulağımda atan kalbinin sesi yankılandı. Her bir vuruş, hayatımın ritmini yeniden kuruyor gibiydi.
"Neden hiç uyumadın?"Onun sorusuna cevap vermek yerine içimdekini söyledim.
"Seni geç bulduğum için ve şüphelendiğim için özür dilerim," dedim. Gözlerim yarı kapalıydı, ama bakışlarım hâlâ ona kilitlenmişti. Söylediklerim belki anlamlıydı, belki saçmaydı. Umursamıyordum. Şu an tek önemli olan, onun burada olmasıydı.
Bir an duraksadım, içimde bir soru yükseldi: "Bana kiraz çiçeği neden yakışmıyor?"
Bedenim onun sıcaklığına daha da sokulmuştu. Saçlarımda hissettiğim nefesi, hayatımda tanıdığım en büyük huzurdu.
"En çok sana yakışıyor."
"Ama yakışmıyor demiştin."
"Halt ettim," diye karşılık verdi. Sesindeki pişmanlık ve içtenlik, dudaklarıma bir tebessüm kondurdu. O an her şey kayboldu. Savaş, yorgunluk, acı... Geriye sadece o ve onunla olan huzur kalmıştı.
Barut ve portakal kokusunun tuhaf, ama büyüleyici harmanı zihnimi ele geçirirken, bilincim beni yavaşça karanlığa çekmeye başladı. Göz kapaklarımın ağırlığına direnemedim. Ama onun sesi, karanlığın içinde yankılanmaya devam etti.
"Barut kokan adama yıllarca bu kokuyu arattığını bir bilebilsen..."
Bu cümle kulağımda yankılanırken, zihnim o sözlerin anlamını çözmeye çalışacak gücü bulamadan uyku beni esir aldı.
YAZARDAN:
Genç adam, kollarına sığınan kadını uzun uzun izledi. Kadının her nefes alış verişi, inip kalkan göğsü, ona hayat veriyormuş gibi hissediyordu. O an, huzur ve şefkatle karışmış bir duygu kalbinde büyürken, tarif edilemez bir sıcaklık sarmalıyordu.
İçindeki duygular, daha önce hiç tatmadığı bir karmaşaya dönüşmüştü. Kalbinin ritmi, bu asi kadının varlığıyla değişiyor, bir yerlerde bir his ona, kadını içine alıp saklamak gerektiğini fısıldıyordu.
"Yapabilir miyim?" diye düşündü, "Onu bu cehennemden uzak tutabilir miyim?" Ama neden bunu istediğini anlamıyordu. Kadın,o an yanında uyurken, gözlerinde gördüğü masumiyet ve gücün karışımı, ona yıllardır taşıdığı bir korkuyu hatırlatıyordu. Onu görmek, aslında kendi içindeki korkusunu da yeniden canlandırıyordu .
Kampa girmişti,ilk gördüğünde hayal sanmıştı ama gerçekti burnuna dolan koku hayal olmadığını o an hatırlatmıştı ona.Ya yakalansaydı ?O an, kadının başına gelebilecek her şeyin ağırlığı, tüm acısıyla birlikte bedenine bir taş gibi çöktü. Bu ihtimali düşündükçe, günlerce çektiği acıların bin katını hissediyordu.
Genç adam, kadının narin parmaklarının kendi eline sıkıca sarıldığını hissederken, dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi. Onun bu masum ve savunmasız haline bakarken, içinde karmaşık bir duygu seli kabarıyordu. Parmaklarını yavaşça kadının elinden çekmeyi düşündü, ama kadın iki eliyle birden ellerine daha sıkı sarıldı. Yetmezmiş gibi, yanağını da nazikçe koluna yasladı. O an, genç adam tüm bu anormalliklerin içinde kendini kaybolmuş hissetti.
Bu kadın... Bugün keskin nişancı tüfeğiyle kilometrelerce öteden hedefini vuran, düşmanın en kalabalık kampına girip bomba yerleştiren ve özgüvenle geri dönen o aynı kadın mıydı? Nasıl olurdu da, bu kadar masum bir şekilde, bir bebek kadar savunmasız yatabilirdi?
Aklına, elinde boyu kadar bir silahla ona doğru yürüdüğü an geldi. Adımları kararlı, gözleri soğuk ve hedefe odaklıydı. Derin bir nefes aldı; bu alanda Mehmet kadar iyi olduğuna bugün gözleriyle şahit olmuştu. Onun küçücük bedeninde sakladığı cesaret ve sarsılmaz vatan sevgisi, ona hayran kalmasına neden oluyordu. Ama aynı zamanda... aynı zamanda bu hali, genç adamın içinde başka bir şey uyandırıyordu.
Bir koruma içgüdüsü.
Kadının bu savunmasız hali, genç adamın omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklemiş gibi hissettirdi.Kadının huzurlu ve sakin nefes alış verişini kolunda hissederken; genç adam, hayatındaki en karmaşık duygularla baş başa kaldı.
Kadının uyuyan halini izlerken, her detayındaki güzelliği yeniden keşfetmekteydi. Kardan beyaz teni, ışığın her yansımasında bembeyaz bir ışık gibi parlıyor, gülümsemesiyle yanağındaki o derin çukur adeta bir sır saklıyordu. Koyu kırmızı dolgun dudakları dikkatini bir şekilde dağıtıyordu, Asya'nın soğuğundan bir parça taşıyan çekik gözleri, gece karası bir gökyüzü gibi derindi. Kalkık küçük burnu, yüzünün hatlarını zarifçe şekillendiriyor, her çizgisiyle mükemmel bir uyum içinde duruyordu.Yastığa ve koluna saçılan hafif dalgalı uzun çikolata kahvesi saçları doğal bir şekilde yüzünün etrafında dans ediyor, her hareketinde zarifçe dalgalanarak yastığın üzerinde ince bir desen bırakıyordu. O an, bu ince kıvrımların her biri, kadının huzur içindeki uykusunun bir parçasıydı, sanki her telin içinde bir yaşam, bir öykü saklıydı. Saçlarının kahverengisi, güneş ışığının en yumuşak halini yansıtarak, sıcak ve davetkar bir aura yayıyordu.
Asıl soru ise, o kadın yokken bile, tüm bu güzelliklerin sürekli gözünün önünde olup durmasıydı. Onun yokluğunda bile, bu detaylar zihninde yankılanıyor, her an kadının yüzünü yeniden görüyordu. Şu an kapalı olan o gözlerini okumayı seviyordu; kadın inatla gözlerine bakmaya devam ettikçe, bu sessiz iletişim, içinde bir huzur dalgası yaratıyordu. Ve kokusu... O koku, kiraz çiçeği gibi burnunda tütüyor, her nefeste kadının varlığını daha çok hissettiriyordu. O kokuya hep hastaydı, kaybolan her anını geri getirecek kadar büyüleyiciydi.Yanında minicik kalan bu bedendeki her şey o kadar güzeldi ki... Her çizgi, her hareket, her bakış bir başka dünyaya aitti.
"Çok masum değil mi?" Ses, Orhun'a aitti.
Bugün, şu an kollarında uyuyan kadına o dokunmuştu.İster istemez öfke bir anda onu esir aldı.İçindeki karanlık düşünceler,tekrar bir araya gelip kafasını bulandırmaya başladı.
Olduğu yerinden kalkmadı,başını bile çevirmedi zaten istese bile yapamazdı kadın koluna sım sıkı sarılmıştı .Birden bire Özdemir Asaf'ın bir mısrası aklına geldi: 'Sende gördüğümü görecekler diye ödüm kopuyor.'Bu sözün ağırlığını, ilk kez tam anlamıyla hissediyordu. Kalbine salınan zehirli gaz, her geçen saniye onu içten içe boğuyordu.
"Öyle," dedi, sesindeki soğukluk bir buz gibi yavaşça yayıldı."Aranızda ne var?" diye sordu Orhun, bu soru Savaş'ı nedensizce germişti. Her kelime, onun içinde birşeyleri tetikliyordu.
"Bana abi gözüyle bakmıyor," dedi, sesi donuk ve sertti. Bu kelimeler, içindeki boşluğu ve karanlık duyguları açığa çıkarmaktan başka bir şey yapmıyordu.Vurgu diğer genç adamın kabuk tutmuş yarasını yukarıdan aşağıya doğru çekip kaldırmıştı.Savaş bunu bilerek yapmıştı ,Gül'deki yerini görmesi için yapmıştı .
"Öyle "dedi genç adam yavaşça yatağın diğer tarafına oturdu .Kadının sarmaladığı eli görünce yüreğine sarmaşıklar dolandı .Aldığı derin nefes ile toprak rengi gözlerini ilkuş'un hayranlıkla baktığı harelere yönlendirdi .Anlatmak istedi ,onun canı yanmasın diye canı yana yana anlatmayı tercih etti.
"Geldiğinde çok küçüktü bunu zaten biliyorsun ben bilmediklerini anlatacağım. Verilen hiçbir dersi almıyor hatta dinlemiyordu asiydi asla ağlamıyordu kırılınca sessiz bir köşeye geçip saatlerce düşünürdü.Bir gün ona neden hiç ağlamadığını sordum .
'Ağlarsam duyar beni öldürürler dedi .'
Annesi onu dolaba saklayıp eline silah verdiğinde son sözü buymuş .
Onu göğsüme çekip ağlamasını ve herkesten koruyacağımı kimsenin birşey yapamayacağını söyledim ."
Uzun uzun sustu adam ve gözünden kayan bir damla yaş ona doğru boynunu eğip baktığı için biçimli burnundan aşağı süzüldü.Şu an o kadın Orhun ağlamasın diye canını verebilirdi ama kalbini asla bunu bir kez daha hatırladı genç adam... Tekrar etti içinde, sıkışan kalbine elini basmamamak için direndi .
"Ağladı mı "dedi Savaş
"Hayır ,çok inatçıdır ama ağlamadıkça içine attıkça içinde biriken öfkeyi etrafındakilerden çıkarıyordu .Bir gün benden dört yaş büyük bir çocukla tartışmış ben camdan gördüm minik boyuyla 20 yaşındaki adama tekme attı.O zaman saçları lüle lüleydi görsen dersin ki cannett kuşu ,o saçlarından tutup havaya kaldırıldığını gördüm çığlık atıyordu ama asla ağlamadı,hayretler içerisindeydim .Aşağı iner inmez birbirimize tekme tokat girmiştik benim yediğim bir yumruktu onun yediği bir hafta hastane yemekleri oldu .Etinden et koparsan ağlamayan kız Paşa'nın bana kızıp gitmesinin ardından dudağımdaki kanı silip boyunuma sarıldı ve ilk kez ağladı hemde saatlerce ."
"Annesinin ölüsüne bile ağlamamıştı, ölüm ne olduğunu bile bilmiyordu. O zamanlar annesi öyle söylediği için bunu yapmakta ısrarcıydı. O benim koruduğum minik bir melekti, yıllarca korudum, bildiğim her şeyi öğrettim. 'En iyisi olmak istiyorum,' dedi. En iyisi olsun diye çalıştırdım ve oldu. O her alanda en iyisi oldu. Ağlamasını istedim ama kimsenin ağlatmasına asla izin vermedim."
Adam, boğazını sertçe temizledi, sonra gözlerini ona çok tanıdık gelen bakışlara dikti. O bakışları sevmiyordu.O gözlerin rengi, ona hep karanlık anıları hatırlatıyordu, bir yıkımın izlerini...
Zamanında koruymadığı kardeşini hatırlatıyordu.
"Allah şahidim olsun onu ağlatırsan seni öldürürüm !"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.87k Okunma |
2.99k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |