4. Bölüm

Geçmiş Asla Geçmez Bir köşede Seni Vuracağı Günü Bekler 🌹4

Dahliaaa
d_ah_lia

 


Mavi göğün yağmur sonrası kızıllığında hoyratça dalgalanan ay yıldıza rüzgar her darbe indirdiğinde ahenk içinde süzülüşü ruhumun günler süren açlığına bir sefaydı .

Her salınışını Türk'ün hürlüğüne adamış bayrak helal mi bize senin gölgene sığınıp sana çaputu eş tutanlara bu vatanın ekmeğini yedirmek ?
Her karışı kanla yıkanmış toprak helal mi bize sana ihanet edenlerle yaşamak ?

Ne zaman geldiğinden bihaber olduğum adam, yeşiller içinde, botlarıyla ağır adımlarla benim oturduğum bayrağın altındaki kaldırım taşına oturdu. Üzerimize düşen dev bayrak, rüzgârla dalgalanırken gölgemizi kımıldatıyor; sanki bizi daha da görünür kılıyordu. Bulunduğumuz yer, karargâhın merkezine açılan geniş bir meydandı. Çevrede, sağa sola koşturan askerlerin adımları, sert komutların yankılanması ve telsizlerden yükselen kısa, kesik sesler mekânı dolduruyordu. Burası, düzenden ve disiplinden başka hiçbir şeyin yer almadığı bir yerdi.

Kaldırım taşlarının kenarında kurumuş otlar, rüzgârla dalından kopup savrulmuş birkaç yaprak ve toza bulanmış çakıl taşları vardı. Sessizce otururken, botlarını yere iyice yerleştirdi.Üniformasının her dikişi, tam bir askeri disiplinin izlerini taşırken, üzerine düşen soluk ışık detaylarını daha da belirginleştiriyordu.Bere, yüzünün hatlarını keskinleştiriyor, gözlerindeki o delip geçen bakışı daha belirgin hale getiriyordu. Sanki tüm bu hareketin ve kaosun içinde yalnızca ikimiz hareketsizdik. Barut kokusu havaya sinmiş,ona eşlik eden hafif portakal kokusu ise rüzgârla arada bir burnuma çarpıyordu.

Bu kalabalıkta, etrafımızda akan düzenin aksine,onun bakışlarında duran o bilinmezlik kuyusuna tekrar düşüyordum. Oysa dünya dönüyor, askerler gidip geliyordu; ama onun yanımda oturduğu an, zaman benim için durmuştu.

"Yaraların nasıl oldu?" diye sordum, sesim bir fısıltı kadar cılızdı. Tedavisini bile üstünkörü yaptırmıştı. Kabuk bağlayan yaralarının ardında sayısız iz kalacaktı ve o, buna alışkındı... İşkence görmeye alışmak. Bedeninde düşmanının bıraktığı izlere alışmak. Tüm bunlara alışkın olmaya alışmak... Bu kadar basit mi? Alışmak, altı harf, üç hece ve bazen insanın son nefesine kadar kendisiyle kalan bir yük...

"Yaram mı var?" Sesi o kadar umursamazdı ki bir an gerçekten şüphe ettim. Belki de yoktu... Ayaklarını uzatıp sağ ayağının üzerine sol ayağını sardı. Onun bu özgüveni, bu küstahlığı parke taşlarına kadar işledi.
"Yok mu?" diye tekrar sordum.
"Var mı?" dedi, gözlerini hiç kaçırmadan.
"Kelime oyunu yapma, gördüm," dilimden dökülen bu kelimelerle içimde bir yumru hissettim.Onu zincirlenmiş halde gördüğüm o an gözümün önüne geldi ve içime yerleşen acı, derinlere doğru büyüdü.

Gözlerim, istemsizce onun yüzüne kaydı. Her çizgisini, her detayını harfi harfine aklıma kazıyordum. "İçeri girdiğimde seni gördüm," dediğimde,soluduğum hava ağırlaştı."Sadece seni değil, hepinizi gördüm,işkence görmüştünüz." Sesim titrerken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki ona bu sözleri söylemek, ruhumda fırtınalar koparıyordu. Neden bu kadar derinden etkileniyordum? Kalbim bu acıyı neden büyütüyordu?

O ise, sanki bu cümleler hiç söylenmemiş gibi, sakin ama kararlı bir ifadeyle yüzüme baktı. "Bizde ne derler, bilir misin?"Gözleri kararlı bir şekilde benimkilere kilitlenmişti.
Merakla kaşlarımı çattım, dilinden dökülecek sözlerini bekliyordum.
"Bordo bere yere düşmez. O başımdaysa, ben yaralı olamam." Sesi sakin ama bir o kadar da gurur doluydu.

Derin bir nefes aldım ve soğuk bir gerçeklikle cevap verdim: "Olumlu düşünmek sadece psikolojini iyileştirir, yaralarını değil."
Gülümser gibi yaptı, ama alaycıydı. "Üstünde durduğun yaralarım mı, yoksa yaraların üzerimde nasıl durduğu mu?"

"Ben neden merak edeyim yaralarının üzerinde nasıl durduğunu?"Sesimin yüksekliğini kontrol edememiştim.Üst dudağı hafifçe yukarı kalktı, ince bir gülüş belirdi yüzünde. Oturduğu yerde hafifçe eğildi, aramızdaki mesafeyi yok edecek kadar yaklaştı. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. Ayağını kendine doğru çekip kolunu dizinin üzerine yasladığında bakışları daha da derinleşmişti.

"İstersen kremleri sen sür,"Sesi buram buram arsızlık kokuyordu. "Merakını gidermiş olursun."
Bu kadar alaycılık yetmezmiş gibi yüzüme işleyen o ferah nefesi, utancımı daha da büyüttü. Yanaklarım yanarken içimdeki ses, bu rezil konuyu daha fazla uzatmamam gerektiğini söylüyordu. Söz bitti, ama bu adam, konuşmadığında bile zihnimi susturamıyordum.

"Bizi neden çağırdılar?" dedim, o an tüm havayı bozan bir cümleyle. Yüzü bir anda değişti. Eğlenceli bakışları, yorgun bir ifadeyle yer değiştirdi. Sabah erken saatlerde acil durum bildirisiyle Ankara'ya çağrıldık ve karargâhta bekleyişimiz hâlâ devam ediyor.

"Farzet ki biliyorum, sence bunu sana söyler miyim?" Tek nefeste kurduğu bu cümleye sinir olmamak elde değildi; içimdeki şeytan, elinin tersiyle ağzının ortasına çarpma isteğiyle doluyordu. O an, daha önce oluşan havanın yerini bir anda kasvet aldı. Yüzüme bakmadan etrafına göz gezdiriyor, yanımızdan geçen askerler ve uzaktan bizi izleyen gözler dikkatini çekiyordu. Ya da belki sorumun cevabını verecek gözlerini benden kaçıyordu, kim bilir...

"Başka yer mi yoktu ? Geldin buraya oturdun?"

"Yoktu" dedi, kısa ve net.

"Sen beni sinir etmek için özel bir eğitim mi aldın?"

Bir an için bana dönüp yüzünü eğdi. O bakışta, gözlerinde bir parıltı vardı, usta bir bakış, bir şeylerin farkında olan bir bakış.
"Gözlerin öyle söylemiyor,"Cümlesi önce boğazımı kurutup sonra yutkundurdu.
"Ne söylüyormuş gözlerim, yüzbaşım?" dedim,alaycı bir şekilde.

"Bu kara gözlerin gözlerime her kilitlendiğinde beni etkilemek için özel bir eğitim mi aldın,diyor "

Kaşlarım şaha kalktı, ağzım açık kalmıştı. Böyle bozguna uğramamıştım hiç... Kuruyan dudaklarımı güçlükle kapatıp gözlerimi kaçırdım. İçinden attığı kahkaha, her anıma, her titreyen kemiğime işliyordu. Ellerim istemsizce dizlerime yaslandı, titremekle savaşıyordum.

"Beni etkilemek için mastır yapman gerekiyor," dedim, soğukkanlılığımı yeniden kazanmaya çalışarak.
Alt dudağını diliyle temizledi ve başını hafifçe salladı. O kısa, arsız gülüşü, boğazımda bir yumru gibi oturdu.

"Yani seni etkilememi istiyorsun?"
Bu sözler, içimde birikmiş her şeyi harekete geçirdi.Yutkundum ama boğazım tıkandı.Lavralarından boşalan binlerce kelebek, kalbimi bir anda kaosa sokmuştu. Ne kadar daha dayanabilirim, bilmiyordum.Az önce yediğim haltı fark edemedim,kesin bir dille reddetmek yerine ortaya çalışırsan beni etkileyebilirsin ve bende bunu izin veririm gibi bir sonuç çıkıyordu .Yediğim haltı biraz toparlayabilmek için dilimi hareket ettirmeden önce sahte bir tebessümü yüzüme yaydım.

"Beni etkileme istediğini sence de çok fazla belli etmiyor musun, yüzbaşı?"Sesim titrek ve her kelime, tam karşısında, sanki onun nefesini hissetmekten daha yakın, daha sıcak.

"Sana böyle her yaklaştığımda kontrolünü kaybettiğin kalbin kadar değil," dediğinde içimden bir çığlık yükseldi ama sesim çıkmadı.O kadar yakındı ki, onun nefesi boynumda, cildimde yakıcı bir iz bırakıyordu. Her şeyin içine çekildiği an, bir tüy kadar hafif ama bir yel kadar güçlüydü.
Gözleri, bana değil, ruhuma bakıyordu.Kalbim, her atışta daha hızlı çırpınıyor, göğsümde yankılanıyordu.

Dudaklarımı istemsizce ıslattım.O an… her şey sadece bir hareketin peşinden gitti. Gözleri dudağıma kaydı.
Her şey yavaşladı. Gözleri, dudağımda, her kıvrımda birer ateşten iz bırakıyordu.O bakış, beni öldürmeye yetebilirdi.

Gözlerinin içindeki ateşi, bir adım bile atmaya cesaret edemediğim kadar yakından hissettim. .
Dudaklarım titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı.O ise gözlerini asla geri çekmedi. Ne o, ne de ben, o an hiçbir şeyi değiştiremedik. Sanki her şeyin en derininde, en karanlık noktasında kilitlenip kaldık.

"Anlaşılan," dedi,bakışlarını dudaklarımdan çekmeden ve sesindeki soğukluk her kelimeyle daha da derinleşerek yayıldı. "Eğitim sürecinde duygusal denetimi sağlama konusunda eksik kaldın, ajan." Cümlesini bitirirken,sözleri bir kış rüzgarı gibi sert bir şekilde üzerime çarpıp geçti.
"Sorun sende mi yoksa eğitmenlerinde mi ?" Benimle adeta oyun oynuyordu .
Eğitmen kelimesi bana Orhun'u hatırlattığında boğazımı temizleyip sertçe gülümsedim.
"Eğitimlerimde dağ ayılarından sorumlu değildim ."

Değil ağzından çıkacak cevaba,yüz ifadesinin değişmesine bile fırsat bırakmadan, hızla ayağa kalktım.Resmen kaçıyordum çünkü adam benimle kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyordu dahası bu hikayedeki fareden daha beceriksiz kalıyorum yanında.İçimdeki tüm sıkıntıyı dışarı atmak için her adımımı daha sert atarak ilerledim.
Topuklarım zemine gürültüyle çarptı,bir an için, kendi bedenim bile bana yabancılaşmış gibi hissettirdi. Beynim, ayaklarımdan daha hızlı hareket ediyordu. Kalbim bir köşeye geçip olan biteni keyifle izler gibi rahatça yerleşmişti; sanki bu dramatik anın sorumlusu o değilmiş gibi.

O kadar yoğun bir gerginlik vardı ki, sırtımı delen bakışlarını hissedebiliyordum.Her bir bakışı, sanki sırtımı bir bıçak gibi kesiyordu ve bu his, beynimin görünmez algı mekanizmalarını harekete geçiriyordu.
Beni korkutansa kalbim lay lay lom takılırken aklımın zihnimin derinliklerinde durmadan tehlike alarmı çaldırması...

"Bir dakika bakar mısınız?"

Sese doğru döndüğümde, sol yanımdan yaklaşan yabancı bir askeri gördüm. Bordo beresi, dikkat çeken kahve gözleri, bir seksen boyuyla ve yeşil üniformasındaki, kırmızı zemin üzerine işlenmiş altın sarısı bir şerit, rütbesinin altını çizerken yan yana sıralanmış iki parlak gümüş yıldızla karşımdaydı. Görsel hafızam hızlıca devreye girdi; bu, bu sabah kahvaltıda Nisa’nın yakışıklılığını özellikle vurguladığı üsteğmendi.

"Buyurun?" dedim, bir adım geriye çekilirken.

Elini bana doğru uzattığında, hafifçe başımı yana eğdim.Avuç içini açtı. Sert nasırlarla kaplı eli, içinde sakladığı gümüş bileklikle bana doğru uzanıyordu. Bu,kaybolduğunu düşündüğüm bilekliğimdi.

"Bunu bu sabah düşürmüşsünüz bizim çocuklar bulmuş ."
Bana ait olduğuna dair hiçbir işleme yoktu bilekliğin üzerinde, şüpeyle boğazımı temizledim .
"Bana ait olduğunu nereden biliyorsunuz ?"
Elini ensesine atıp ovalarken bakışlarını kaçırdı.
"Bu sabah bileğinizde gördüm ."
Hayır ben kullandığım takıları çoğu zaman gizlerim bileklik giydiğim parmak detaylı badiden gözükemezdi .
"Emin misiniz bileğimde gördüğünüze ?"
Köşeye sıkıştığının farkında olduğumun farkında,üzerindeki panik halinin kontrölünü sağlayıp bakışlarını yeniden kendinden emince bana yönetti.

"Yanınızdaki sarışın bayan kolunuzu cimciklediğinde siz kıyafetinizi yukarı çekip sıktığı yere bakarken gözüme çarpmıştı ."
Söylediğine işten bir Yuh çekerken bu bereyi takanlara ne yedirip ne içirdiklerini merak ettim .Abi hepsi mi gözü açık olur ?

"Bir sorun mu var, Dağhan?"

Yanımda, ne zaman bittiğini fark edemediğim o dağ ayısı, ellerini arkasında birleştirmiş, baştan aşağı karşımda duran, adını ondan öğrendiğim üsteğmeni süzüyor, her hareketini dikkatle izliyordu.

"Hayır komutanım!" dediği anda, kulak zarım çınlarken, Dağhan çoktan elindeki bilekliğimle hazırola geçmişti.

Ömer, beni ardında bırakıp Dağhan’la arama girdi. Elinide güzelce onun omzuna yerleştirdi. 'O değilde şu an bir gökdelenin tepe katından aşağı baksalar, ben bu adamların yanında karınca gibi görünürüm.'

"Her şeyi böyle dikkatli inceliyor musun, Dağhan?"

Doğrusu, bu sorunun cevabını ben de merak ediyordum.

"Gözüme çarptı komutanım."

"Gözün bir daha 46 saniye çarpmasın, Dağhan!"

46 saniye mi bakmıştı? Sanırım yanlış soruyu sordum, asıl soru şu: Bu manyak o bana bakarken saniyeleri mi saymıştı? Yok, bu insan değil,başka bir varlık…

"Emredersiniz Komutanım!"

Gözlerimi devirirken kulaklarım bir kez daha isyan bayraklarını çekti. Önümdeki dağ ayısının devasa ebatlarından Dağhan'ı göremesem de, onun tek kelimelik emri ve hemen ardından yaşadığım kulak sarsıntısının ardından üsteğmen ortamdan ayrıldı.Bana doğru döndüğünde tam ağzımı açacakken, o önce konuştu.

"Toplantıya bekliyorlar, yürü!"

Omzumu teğet geçen kolu geride, kokusunu bırakırken peşinden koşarak ona yetişmeye çalıştım. İçimden ofladım. "Ben senin emir erin değilim, bir daha bana emir verme." Cümleme cevap alamazken, utanmadan devam ettim.

"Ayrıca, her şeyi böyle sayıyor musun?"

"Çok canımı sıkıyorsun, ajan. Az konuş!"

Kolundan tuttuğumda olduğu yerde durmuştu. Onu kendime doğru çevirebilmek için bir vince ihtiyacım vardı adam bir doksan boyuyla resmen kas yığını,bu yüzden ben önüne geçip karşısında durdum.

"Bana ajan demekten vazgeç. Hem,sen milletin bana baktığı saniyeleri neden sayıyorsun?"

Kafamın dikine gidiyordum ve bu, en sevdiğim halimdi. Alt dudağını diliyle temizleyip, bana doğru biraz eğildi.

"Sencede bu soru daha kadın olmayı beceremeyen birisi için fazla beklenti yüklü değil mi ?"
Sıktığım dişlerimin gıcırtısıyla, içimdeki buz gibi his anında eridi. Zihnimdeki sorulara onlarca cevap hazırlamıştım, ama ağzından çıkan sözler ne hazırladıklarıma, ne de hazır olduklarıma yakından uzanıyordu. İçim, soğuk bir vurgun yemiş gibi donmuştu.
'Hayvan herif...!'

"Benden ve timimden uzak dur!"

Dalga mı çekiyordu bu adam?

"Biz bir anlaşma yapmıştık, keyfimden durmuyorum yanında."

"Vazgeçtim."
Yanımdan geçip gittiğinde, arkasından öylece bakakaldım.

"Dengesiz tam bir dengesiz katıksız sülfatsız dengesiz !"

Toplantı odasına girişini öfkeyle izlerken beynim olanlara yetişmeye çalışıyordu. Derin bir nefes alarak kapıyı çalıp içeri girdim.

Yuvarlak masanın etrafında sıralanmış dört çift gözle karşılaştım: Arda, Aslan, Batur ve Emre. Hepsinin elleri masanın üzerinde duruyor, dikkatleri bana odaklanmıştı. Ortamdaki sessizlik beni bir an duraklatsa da Nisa'nın bilgisayarın başından bana "Ne oldu?" der gibi bakan yüz ifadesi dikkatimi dağıttı. Gözlerimi ondan kaçırmaya çalışırken, hemen arkamdan gelen ayak sesleriyle albayın içeri girdiğini fark ettim.

Albay İbrahim Sargınç... Duyanı çok ama gören az. Ülkenin yetiştirdiği sayılı kahramanlardan biri. Şimdi ise 21 timin sorumluluğunu taşıyan bir otorite. Odaya adımını atar atmaz, herkes saygıyla ayağa kalktı.

"Oturun, çocuklar."

Sesi tok ama yumuşaktı. Herkes yerine geri otururken onun adımı bana yöneldi.

"İlkuş."

Bana seslenişi bir anlığına nefesimi tutturdu. Şimdiye kadar nasıl tepki vereceğimi düşünmüş olsam da o anda tüm planlarım buhar oldu. Koluma koyduğu eliyle baba şefkatini hissettirdi. Gözlerindeki duygu yoğunluğu beni alt üst ediyordu; içinde özlem ve gururun izlerini okuyabiliyordum.

"Seni en son gördüğümde 12 yaşındaydın,beni hatırlıyorsun değil mi ?"

Sözleriyle yıllar öncesine ışınlanmış gibiydim. Hatırladığım o eski anıyla gözlerim hüzün ve tebessüm arasında gidip geldi. Hafifçe başımı eğip ona gülümsedim; hüzünle karışık sıcak bir his göğsüme yayıldı.Ah mazi bezen en olmadık yerde canımı yakıp en olmadık yerde can oluyorsun .

'Gel bakalım küçük Asena '
'Ben ilkuşum İbrahim amca Asena değilim .'
"Sen devleti özgür olan dişi kurtsun."
"İkiside olabilir miyim yani?"
"Tabiki olabilirsin."

"Evet efendim, hatırlıyorum," dediğimde Ömer'in bakışları anında gözlerimi bulmuştu,bu bakışlar sanki çok yanlış birşey söylemişim gibi hissettirdi.Cümlemde ona dokunan bir şey mi vardı ?

"Efendim yok !Paşa neyse bende oyum. Eskisi gibi İbrahim Amca diyeceksin."

Bu adamın kız çocuklarına olan sınırsız şefkatini herkes bilirdi. Okuldaki yaramazlıklarım dillere destan olunca beni de çok yakından tanımak zorunda kalmıştı.

"Otur bakalım şöyle," dedi, masanın yanındaki tek boş koltuğu işaret ederek.

Ne yazık ki, o yer tam da onun yanıydı. Koskoca Albaya itiraz edemeyecek kadar büyümüştüm. Derin bir nefes alıp yavaşça işaret ettiği yere oturdum. Koltuğun sertliği yetmezmiş gibi, yanımdakinin ağır duruşu da beni biraz daha sıkıştırmıştı. Ama o, o kadar rahattı ki, sanki her şey doğal bir düzenin parçasıydı.

"Hepiniz sizi neden çağırdığımı merak ediyorsunuz " Yanında ayakta duran Nisa onu çok özlemiş olacakki duygusallığı üzerinden atamamış bir halde izliyordu albayı .

"Sizler bu devletin yetiştirdiği üst düzey savaşcılarsınız ,hepinizin her haline şahidim.En çokta senin kıvırcık saçlarına ve seninde bilgisayar patlatmana..." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığımda Arda'nın fısıltılı sesi kulağıma ulaştı .
"Şimdide kafamızı patlatıyor değişen pek birşey yok!" Albay duydumu emin değilim ama Nisa duymuş olmalı ki kıstığı mavi hareleri Arda'ya adeta ateş püskürerek kilitlendi.

"Bu gün borcunuzun bir dirhemini ödemek için vazgeçmeniz gereken şeyleri konuşacağız,yansıt kızım ."

Nisa'ya verdiği emirle ekranda beliren kadını gördüğüm an, tüm dünya sanki bir anda sustu. Sesler, görüntüler, insanlar... Hepsi gri bir sisin arkasında kalmış gibiydi.Tek gördüğüm, o kadının yüzüydü. Onun varlığı, tüm varlığımı sıkıştırıyordu. Göğsümdeki acı dalgası, her nefesimde daha da büyüyordu, damarlarımda dolaşan kan değil, ateş gibiydi.

Ayağa fırladığım an, bedenim benden bağımsız hareket ediyordu. Öfke, kalbimi sıkıştırıyor, zihnimde yankılanan tek şey annemin cansız bedeni oluyordu. Kadının her bir detayı zihnime işlenmişti: soğuk bakışları, elleri, duruşu... Bu yüz, yıllar önce hayatımı altüst eden günün yüzüydü.

Kapıdan içeri giren Paşa'nın gözleriyle buluştuğumda, boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı. Gözyaşlarım akmaya dirensede ben bu savaşı kaybetmek üzereydim. Geri çekilmek, odayı terk etmek istedim.Öfkemle birlikte içeride duramayacak kadar boğuluyordum.

"Otur yerine, İlkuş!"
Paşa'nın tok sesi değildi beni durduran, kaçamıyordum,odanın havası sanki üzerime çöküyordu.

"EMİR TEKRARI YAPTIRMA. OTUR YERİNE DEDİM!"

Tüm gözler üzerimdeydi. Ama ben hiçbirini görmüyordum, hissetmiyordum. Kalbimdeki bu yangın, etrafımdaki her şeyin önüne geçmişti. Nisa bir adım bana yaklaşmaya çalıştığında Paşa'nın keskin bakışları onu durdurdu. Gözlerimi kırpmadan ekrana baktım. Anılar zihnimde şimşekler gibi çakıyordu: Annemin yeredeki cansız bedeni, kanın o keskin kokusu,içimdeki çaresizlik...

Kendimi sandalyeye bıraktım. Tekerleklerin geri kayışıyla geriye savruldum.Artık hiçbir şeyin önemi yoktu. Kuruyan dudaklarımı aralayıp bir şey söylemek istedim ama kelimelerim boğazıma saplandı. Tekrar kadının yüzüne baktım. O yüz... Her şeyin sebebi olan o yüz.

"Önündeki suyu iç İlkuş!"

Ömer'in masanın altında sıktığı yumruklarını fark ettim. Sanki öfkesi benimkini dizginlemek ister gibiydi. Titreyen ellerimle bardağa uzandım. Suyu içtim, ama içimdeki yangını bir nebze olsun söndüremedi.

'Söz ver bana annecim ne olursa olsun ağlamayacaksın ?'

'Anne korkuyorum."'

"Ağlarsan canım çok yanar kızım kalbim acısın istemiyorsan ağlama bu dolapta sessizce Demir amcanın gelmesini bekle ne duyarsan duy ne görürsen gör Demir amcan gelene kadar sakın çıkma... Gül tamam mı ?"
"Anne ne olur anne tek bırakma beni hayır girmek istemiyorum oraya anne girmek istemiyorum..."

Son kez sarıldığını bilseydim,bana ağlama derken boynuma kondurduğu öpücüklerle tenime süzülen yaşların ölümün habercisi olduğunu bilseydim ona itiraz etmek yerine bir saniye daha fazla sarılırdım.
"Ağlarsan seni öldürürler "

Yıllarca aradığım, bulamadığım, zihnimin her köşesine kazıdığım o yüz... Şimdi, karşımdaydı.Kanlı canlı, nefes alıyor, göz kırpıyor, o soğuk ifadesiyle ekrandan bana bakıyordu. Her gece karakalemle çizdiğim, unutmamak için kendimi zorladığım yüz, bir anda gerçekliğin tokadını yüzüme vurmuştu. Fotoğrafın tarihine baktığımda beynimdeki tüm parçalar birbirine çarptı,4 gün önce.

Benden saklanmıştı. Hem de yıllarca. Paşa, baba bildiğim adam... Sen bana bunu nasıl yaptın? Neden annemin katilini yıllarca sakladın da şimdi önüme koyuyorsun? Zihnimde haykırışlar yankılanıyordu. Ona sormak istiyordum, hayır, bağırmak istiyordum! 'Neden ? Neden bunu yaptın? Evladın bildiğin kişiye neden böyle bir şeyi reva gördün?'

Gözlerimi Paşa’nın yeşillerine kilitledim. Ama hiçbir cevap sunmuyordu.Yıllardır Orhun’a vermediği cevapları bana vereceğini mi düşünüyordum? Aptallığıma içimden güldüm.

Nisa, Albay’ın işaretiyle konuşmaya başladığında boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı.

"Arya Korel. Doğma büyüme Amerikalı. 18 yaşında Türk topraklarına ayak basıyor ve görevi gereği bir Türk subayıyla evleniyor."

Gözlerim ekrandaki yüzü bir kez daha taradı. Kadının her detayı zihnimde yeniden kazındı. Ama Nisa’nın söyledikleriyle gelen ikinci darbe bedenimi yerle bir etti.

Ekranda bir fotoğraf belirdi: Paşa ve Arya, kucaklarında bir bebekle... Gözlerim istemsizce o bebeğe takıldı. Yeşil gözlü, masum bir bebek... Bu gerçeklik fazla ağırdı.Elleri titreyen bedenim artık bu kadarını kaldıramıyordu.Masanın üzerindeki su bardağını devirdiğimi fark ettiğimde çok geçti.

"Bir erkek çocukları oluyor," diye devam etti Nisa. Sesindeki ton beni yere mıhlamıştı. "Arya,Türk subayını kendine aşık ettiğini düşünse de, Türk devletinin ve o subayın her şeyden haberi vardı. Korel’in amacı, Türk devletinin Metehan’dan beri süregelen istihbaratına büyük bir darbe indirmekti."

Nisa’nın sesiyle birlikte yeniden ekrana döndüm. Zihnimde parçalar birleşirken mideme bir yumru oturdu. O kadın... Annemin katili olan o kadın… Paşa’nın karısıydı.

Bakışlarımda büyük bir kırılma vardı ve bunu onaramayacağını o da çok iyi biliyordu. O kadınla evlenmişti. Annemi öldüren kadınla. Hem de bir çocukları vardı.Kadının kucağındaki çocuk Orhun'nun kardeşi ...
İlk eşini kaybettikten sonra bir başkasıyla evlendiğini biliyordum hatta Orhun'nun ilk eşinden olduğunu ama ikinci eşinin bu kadın olduğunu,bir katil olduğunu asla düşünmezdim.

"Görevi başarısızlıkla sonuçlanırken, zamanla örgütün üst düzey yöneticilerinden biri oldu," dedi Nisa. "Ortadoğu ve Türkiye’de gerçekleşen çoğu olayda parmağı ve emri var."

Derin bir nefes alıp, içimde patlayan öfkeyi bastırarak sırıttım. "Bize bunları yıllar sonra neden anlatıyorsunuz?" dedim, sesimde keskin bir soğukluk vardı. Gülümsemem sona doğru buz gibi bir ifadeye dönüştü.

Paşa, rahatsız olmuş gibi yüzüme baktı. Ama bakışları bir noktada Ömer'e kayıyordu.

"Çünkü yıllar önce kendisinin yapamadığını bu gün oğlu üzerinden yapmayı planladığının istihbaratını aldık."

Sırtımı sandalyeye yasladım. Başımı geriye atıp, acı bir kahkaha atmak istedim. Ama sadece soğuk bir nefes vererek kafamı sallamakla yetindim. İçimdeki yangın,her kelimeyle daha da büyüyordu. Paşa’nın bana açıklayacağı hiçbir şey, bu kırgınlığı tamir edemezdi.

"Oğlunu hangi Türk Subayıyla ah düzelteyim yıllar önce sevdiği kadın ölür ölmez bir caniyle evlenen,Sayın başkanım Demirhan Bozkurt bu gün,bu lanet ilişkiden dünyaya gelen çocuğunuzu kiminle evlendirmeyi düşünüyorsunuz kuracağınız kumar masasındaki piyonlarınız kim ?"
"Gül "diye uyarı yapan Nisa'yı zerre umursamadan baba bildiğim adamın yüzüne baktım .Yüzünde zerre mimik oynamazken gözlerimin içine baka baka konuştu .

"Seninle "

Bir anlık bir sessizlikten sonra, istemsizce attığım kahkaha, odanın duvarlarını delip geçti.Gülüşüm öyle tiz ve içliydi ki, bir çeşit delilik kokuyordu. Gözlerimden yaş gelene kadar güldüm; bu ses, odadakilerin yüzlerinde bir rahatsızlık bırakmıştı. Ama bu kahkaha, bir an içinde yerini derin bir öfkeye bıraktı.

Yerimden kalkıp onun karşısına dikildim.Sinirden inip kalkan göğsüm, nefes almakta zorlanıyordu. Öfkem bedenimin her zerresine yayılmıştı; kalbim dahi bu yabancılaşmış duyguları tanımıyordu. Paşa ise aynı sakin duruşuyla yerinde duruyordu; kolları arkasında birleşmiş, hiçbir şey olmamış gibi bana bakıyordu.

"Beni, bunu kabul etmeyeceğimi bilecek kadar iyi tanıyorsun," dedim, kelimeler ağzımdan adeta birer kurşun gibi çıkarken.
"Tanıyorum," dedi. Sesi, soğukkanlı bir kesinlikle doluydu. Yılların ondan hiçbir şey eksiltmediği belliydi. Kısa saçındaki birkaç beyaz tel,sadece yaşanmışlıklarının kanıtıydı. Siyah kargo pantolonu, siyah kazağı ve her zamanki siyah botlarıyla yine bir dağ gibi karşımdaydı. Ama bu defa,o dağ benim üzerime yıkıldı.

"İstifa dilekçemi masanda bulursun!" dedim, öfkemle dolup taşarak.

"Dilekçeni çöpte bulursun," dedi sakin bir şekilde. Bu rahatlığı beni daha da deliye döndürüyordu.

"Yakarım burayı da seni de her yeri de, yine de dediğini yapmam!" diye bağırdım.

"Mecbursun."Bu kadar basit bir yanıt, damarlarımda dolaşan öfkeyi alevlendirdi. Gözlerimden fışkıran saf nefret, onu delip geçmeye yetmezmiş gibi, kelimelerimle de üzerine saldırıyordum.

"Beni sen yetiştirdin,Demirhan Bozkurt! Ve ben sana her gün, her gün annemin katilini buldun mu diye geldim!" Sesim titremeye başlamıştı, ama öfkem hâlâ kontrolü elinde tutuyordu.

"Her gün, her gece uyumadan önce çıplak ayaklarımla senin yanına geldim. Belki bu gün bulmuşsundur diye!" Gözlerimden süzülen yaşlara artık engel olamıyordum."Peki sen ne yaptın? Bana yıllarca yalan söyledin. O öldü dedin... İlkuş'a yalan söyledin, Gül'e nasıl yaptın ya? Sen Gül'e bunu nasıl yaptın, söylesene! Ben her kabusumda annemi öldüren katille uyanırken, senin kollarına sığındım. O katilin bir zamanlar uyuduğum yerde uyuduğunu bilmeden!"

Gözlerimdeki yaşlar, göz kapaklarımı yakıyordu. Derin bir nefes alıp, kollarımı iki yana açarak, onu en zayıf yerinden vurmaya çalıştım.

"Sen bu olamazsın! Sen benim korkunca yanında uyuduğum, küçük kıza babalık yapan adam olamazsın!Sen, annemin ölmeden önce beni emanet ettiği adam olamazsın!"

Sonunda haykırışım, odanın dört bir yanını doldurdu.

"BENİM TANIDIĞIM ADAM, GÜL'E ANNESİNİN KATİLİNİN OĞLUYLA EVLEN DEMEZDİ!"Boğazımdaki acı, kelimelerime sirayet ederken, Paşa'nın sessizliği beni paramparça ediyordu. Bu sessizlik beni her kelimeden daha çok yaralıyordu. Arkamı dönüp gitmek istedim, ama bacaklarım sanki yere çivilenmiş gibiydi.

"Bu gün yaptığın bu terbiyesizliğin cezası olacak, İlkuş!" dedi, sesi otoriter ve tehditkârdı.

Kafamı hızla ona çevirip, bütün kararlılığımla karşılık verdim. "Artık İlkuş yok!" dedim.

Adımlarımı kapıya yönelttim. Odanın duvarları üzerime üzerime gelirken, içimde kalan son inanç kırıntılarını da arkamda bırakıyordum ve insan bazen çok uzağa gitmek ister. Acıdan uzağa ,sevgiden uzağa hatta ölümden bile uzağa ...

Onun otoritesini dahi delip geçen, güçlü bir sessizlik çöktü odaya. Ama sonunda, buz gibi sesi yeniden konuştu. "Sana hiç yalan söylemedim. Onu o zamanlar öldü biliyordum. Ben o küçük çocuğa bir söz verdim. İşte bu gün, sözümü tutuyorum."

Sözleri zihnime bir balyoz gibi indi. Sarsıldım, nefesim kesildi. Bir şeyler söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi.

"Ya bu gün bu kapıdan çıkıp gidersin ve ömrün boyunca onu ararsın... Bulamayacağını bile bile. Ya da burada kalır, altı ay sonra annenin katlinin ölümünü gözlerinle izlersin. Karar senin."

Donmuş bir şekilde kapıya baktım. Gitmek, kalmak... Hangisi daha acıydı? Bilmiyordum. Ama şunu biliyordum,beni koruyan adam artık yoktu.Ve ben, bu enkazın ortasında tek başıma kalmıştım.
Beynime sarkaç gibi vuruyordu sorular.
Kime inanacaktım? Annemin ölmeden önce beni emanet ettiği adama bile güvenemeyeceksem, dünyada kimse inanacaktım.

Hayatım… Değerlerim, amaçlarım, hayallerim, hislerim, onurum, gururum… Hepsini bir kenara bırakıp başımı eğdim. Yere eğdim. Annem için eğdim.

O an gözümün önüne geldi. Beni o dolaba saklarken gözlerindeki korkuyu, ama aynı zamanda kararlılığı hatırladım. Hayatının son anında bile beni korumak için yaptığı fedakarlık, yüreğimin en derin yerini sızlattı. Her şeyi onun için yapabileceğimi bir kez daha anladım.

"Annem," diye fısıldadım, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle.
Senin için… Senin katilinin oğluyla evleniyorum.

İçimdeki her şeyin yavaşca yok olduğunu hissettim.Gururumdan geriye bir enkaz kalmıştı. Onurum, paçavra gibi yerlere serilmişti. Ama annem…

Bir damla yaş, yanağımdan süzülerek yere düştü. Bu damla, annemin kanıyla karışmış bir geçmişin, vatan için verilen bir geleceğe akan yoluydu. Yutkundum. Hayatım boyunca hissettiğim tüm acılar, işte bu tek anın gölgesinde kayboluyordu.

Başımı eğdim. Kararım, yalnızca annem için alındı. Ama içimdeki yangın hiçbir zaman dinmeyecekti.

""Ne zaman istersen evlenirim."

"Saat dörtte nikahın var."

Söylediği şey, imkansızdı. Ben çocuğu tanımıyorum bile.O anda her şey anlamsızlaştı ve onlara doğru döndüm.

"Ömründe yaptığın ilk şaka bu galiba, Paşa."

"Onu tanıyorsun, İlkuş."

Kim? Beynimi talan eden o korkutucu soru, beynimde yankılanıyordu.Yeşil gözlü düşmanlar bir film şeridi gibi geçiyordu gözümün önünden.

"Terörist mi?"

"Hayır, şerefli bir Türk Askeri."

Onun oğlu hem onun oğlu hem Arya'nın oğlu,onu kendisi gibi yetiştirmişti.Ortadan kaybolan aklımı arıyordum; bir güne bu kadar olay sığdıramayınca, o da beni terk etmişti.

"Kim?"

Albayın işaretiyle tüm tim yavaşça çıkmaya başladı. Elini 40 yıllık dostunun omzuna koyup, onunla birlikte çıkan Albay’ın ardından Nisa da odadan sessizce ayrıldı. Karşımda kalan adamın gözlerindeki ağırlık yüreğime çökmüştü. Hayır… hayır, bu olamazdı.

"Sen..."dediğimde elimi saçlarıma geçirip kafamı salladım ."Sen onun oğlu olamazsın!"

Sessizce izliyordu beni; gözlerinde izahı olmayan bir bakış vardı, yüzünde tarifsiz bir soğukluk. Hüzün müydü o gözlerde, yoksa suçluluk mu? Onun oğlu olmaktan utanıyor muydu? Bu onun suçu değildi, hiç değildi. Bu hikayenin en masumu oyken, ben bu gün bilmeden kırmıştım onu.

Konuşmak istediğimde sesim, beni terk etmişti. Konuşamazsın, bazen tek kelime bile edemezsin,hiçbir dildeki lügat sana yetmez.

"Sen sessiz kal, ben hallederim. Burada kilit taşı benim, önemli olan evleneceğim kadının, senin yetkilerine sahip başka bir istihbaratçı olması."

Kalbime saplanan ok ile acıyla baktım yüzüne.Yarabbim, ben nasıl bir imtihanın içine düştüm? İçimdeki fırtına canıma bir ok gibi saplanırken,karşımda da kendi savaşını veren bir adam vardı. Timinin önünde yaşananlar, bir askerin yaşamaması gereken dram. O,onun babasıyken annesi, annemi öldüren kadındı… Annesi azılı bir teröristti.

Hangisi daha ağırdı, Gül? Onurlu bir annenin çocuğunun gözleri önünde ölmesi mi? Yoksa onurlu bir askerin, annesinin vatan düşmanı olması mı? Ben annemi, ölü de olsa seviyorum. O, yaşarken nefret ediyor… Gözlerine ördüğü duvar, çöken omuzlarına bindi. Acıyla kasıldı yüreğim. Bu kadar ıssız ve sessiz olma, Yüzbaşı.

Nasıl bir oyun kurdun, Paşa?
Mazideki çocuğun sesi yankılandı zihnimde .

'Ben kazanamadım, Paşa.'
'Çünkü ben kazandım.'
'Sen değil, oyunu Orhun kazandı, Paşa.'

'Asla unutma İlkuş, bizler için hayat bir kumar masasıdır. Kim kazanırsa kazansın, her daim oynatan kazanır. Oynayanlar sadece piyondur.'

Bıçağın kemiğe dayandığı yerlere gelmiştik. Oyununu çoktan kurmuştu. Bir tarafta ben ve Ömer, diğer tarafta o kadın. Bu gün biliyorum ki, ben altı ay sonra onu öldüremesem de Paşa bu oyunu kazanacaktı.

"Ben bir kere kabul ettim, Yüzbaşı, geri dönüşü yok."

"Pişman olmanı istemem, bizden neler isteyeceklerini bilemeyiz."

"Bence sen biliyorsundur. Hem bilsen de söylemezsin." Bu günün imasını almıştı.Belki erken anlatsaydı, bu kadar üst üste yıpranmazdım.Benim kalbim böylesine viraneyken, seninki ne halde? Elimi uzatsam dokunabilir miyim yaralarına?

Ve bir kez daha öğrendim;
Geçmiş asla geçmez, bir köşede seni vuracağı günü bekler.

"Neyse, Yüzbaşı. Nikahta görüşürüz."

Gerçekler gözlerimin önünden hızla geçerken, her adımda hayatımı, değerlerimi ve onurumu bir adım daha geride bırakıyordum.

 

Bölüm : 20.04.2025 20:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...