

Medya :Ömer
Kapının pervazına yaslanmış,önce uyumuş olan oğlumu ardından da kızımı öpüp koklayan adamı izledim.
Onları,Esma'ya emanet edip gitmiştik.Hemen az önce çıkan Esma ile ben vedalaşırken o benden önce davranıp kendini uyuyan çocukların odasına atmıştı.Kızımın yorganını sargılı eliyle örttüğünde içime bir mızrak saplandı.
Sardırmadı elini Arda'ya,karargaha döndüğümüzde İbrahim albayın fırçasının üzerine mecburen izin verip Kumru'ya teslim etmişti elini .
Kumru her ne kadar röntgen çekilmesi gerektiğini söylesede o kestirip attı.
İnsanın içi çok yara alınca, dışının yarası ona sadece bir çizik gibi gelir.
Ona yarana bakabilir miyim diye sorduğumda o zaman düşünememiştim bana verdiği cevabın anlamını.
'Göremeyeceğin bir yerde'
Bana söylediklerinin benden çok onu yaraladığını her zerremle hissetsemde, kırılan parçalarımı kan revan içinde kalan ellerimle toplamakla uğraşırken ona el uzatamam.
Yüzüme bakmadan yanımdan geçip aşağı indiğinde derin bir nefes soluyup saçlarımı karıştırdım.
Arkasından gitmek istediğimde gözlerimin önünde uyuyan iki yavruma baktım.
Yıllarca ayrı kaldığım, öldü sandığım, nefeslerine hasret kaldığım çocuklarım...
En güzel zamanlarını kaçırdığım, kokularını ezberleyemediğim iki can...
Dört yıl boyunca kafayı yiye yiye babalarının onları öldürdüğünü düşündüğüm canımın parçaları...
İşte bu beni tuttu.
Beni olduğum yere çivileyen,ne gururumdu ne de öfkem,anneliğimdi.
Eğer onlar olmasaydı,
Belki…
Hain olmadığını öğrendiğim ilk anda affederdim onu.
Yüzüne dokunur, susmasını isterdim.
Ama yapamıyorum.
Affedemem.
Çünkü bu sadece aşkın kırgınlığı değil.
Bu, zamanın, kaybın, anneliğin bedeli.İşte en çok da bu çaresizlik yıpratıyor beni.
Kızımın yatağa dağılmış saçlarının kokusunu içime çektim.
Öyle tanıdık, öyle sığınacak gibiydi ki…Gözlerim doldu.Kokusu babasının kokusuna mı benziyordu yoksa o koku mu burnumda tütüyordü,hemde bu kadar yakınken ?
İçimde titreyen bir şey, o kokuya sarılmak istedi; ama elim, onun yerine oğlumun yatağına uzandı.
Babasından aldığı orman yeşili gözlerini benden gizleyen göz kapağına doğru eğildim.Dudaklarımı bastırmadan usulca göz kapağını öptüm.Benden habersiz burnumun kenarından süzülen damla onun simsiyah kaşlarının altından süzülerek göz çukurunda kaldı...susarak döktüğüm göz yaşı,babasına en çok benzeyen yerde kaldı.
Dokunsam uyanacaktı dokunmasam o yaş onunla kalacaktı.
Ömer sende mi bu haldesin ?
Bana dokunsan acımdan uyanacağım ama seni kıra kıra tıpkı bu gün yaptığım gibi,dokunmasan hep o acıyla kalacağım.
Dokunma Ömer dokunma bırak yaşayayım bu acıyla çünkü dokunursan,
bizi mahvedeceğim.
Oğlumu uyandırmadan parmak ucumla usulca dokundum yaşıma.
Dağılıp eski yoğunluğunu kaybettiğinde daha fazla kalamadım odalarında ve terk ettim.
Hem kendime gelebilmek hem de üzerimdeki kiri ve yorgunluğu atabilmek için altına girdiğim su, sanki bana hiç tesir etmiyordu.
Sadece aktı.
Bana dokunmadan, içimden geçmeden…
Yorgun bir yabancı gibi.
Suyu sıcaktan soğuğa çevirdiğimde, bedenim irkildi.
Ama aldırmadım.
Ne sıcak avuttu, ne soğuk sarstı.
Soğuk, artık bana acı vermiyordu.
Sırtımı buz gibi fayansa yasladım.
Duvarın sertliği, omurgam boyunca yayılan yorgunluğa karıştı.
Saçlarımın yüzüme düşen birkaç tutamı, köpükten kurtulup tenime yapıştı.
Suyun ince çizgileri,çenemin altından süzülüp göğsüme indi.
Ama ben hâlâ orada değildim.
Bir an gözlerimi kapattım.
Su akmaya devam etti.
Ama yıkamıyordu.Ne kalbimi, ne içimi, ne de geçmişi…
Omuzlarımda taşıdığım yük, hâlâ yerindeydi.
Kir,çıkacak cinsten değildi.
O kir, içimdeydi.
O yorgunluk, kemiklerimin en derinindeydi.
Ve su ne kadar aksa da, ben hâlâ o şâfağı atmamış karanlık gecede, hâlâ o kapının önünde yanmış bir cesedin önünde,ağladığım yerdeydim.
Havluyu omuzlarıma alırken, istemsizce titremeye başlamıştım.
Duşun altında soğuk suda ne kadar kaldım bilmiyorum,
ama vücut ısımı fazlasıyla düşürecek derecede kalmıştım, bu kesin.
Aynaya baktım; dudaklarım soğuktan mavileşmiş,
burnum ve yanaklarım ise donuk bir kırmızılıkla yanıyordu.
Gözlerim yorgun, bedenim ise çaresizce titriyordu.
Titremem biraz azalsın diye saçlarımı kuruttum, ama o bile yeterli olmamıştı. Sanki kemiklerimin üstüne kar yağıyordu. Soğuk suyun altında savunma sistemimi psikolojik olarak düşürdüğüm için böyle hissediyorum. Sanırım ağlarken soğuk suyun altına girmek hiç de sağlıklı değil, en azından benim için.
Kapıyı açtığımda onunla karşılaşmayı beklemiyordum.Odalarımız ayrıydı.Burada ne işi olduğunu soracakken o benden önce davarandı .
"Uyumadan önce yersin diye düşündüm bende tam çıkıyordum."
Bir ürperti dalgası daha beni esir aldığında işaret ettiği masanın üzerinde duran ekmek arasına baktım.Kesinlikle aç değilim çünkü karargâhta yemiştik ve şu an tek istediğim ısınmak.Burnumu çekip kollarımı birbirine sardım .
"Teşekkür ederim ama hiç aç değilim ."
O duş alınca yüzüne renk gelmişken ben sanırım mos mor olmuştum.
Hafif nemli saçları,çıplak üst tarafı altına geçirdiği bol kesim siyah eşofmanıyla yine ve yine taş heykel gibi. Sadece elindeki sargıyı yeniden görmek içimi yaktı.
Kollarımı ovalayarak yatağıma ilerledim, ardından bordo renkli bornozumla yorganın altına girdim. O gitmek yerine, ifadesizliğinden uzak, sorgulayıcı bir bakışla koyu yosun yeşili gözleriyle beni izlemeye devam etti. Yanıma doğru gelerek baş ucumda oturdu. Sıcacık eli, yüzümü nazikçe değdiğinde içimi bir sıcaklık kapladı.
'Çok sıcak çok güzel bir daha dokunsana.'
İç sesime titreyen beynim bile ters ters baktığında o da kaşlarını çatmıştı.
"Buz gibisin, n’apttın sen?", sesi loş karanlıkta yankı buldu.
Elini boynuma koyduğunda, derin bir nefes aldı. Göğsü, sabırla, bir yükün altında hırpalanır gibi inip kalktı. Elini geri çektiğinde, çarşafı biraz daha kendime çekmek istedim ama o saniyesinde benden ayrıldı.
Yatak aniden çöküşe geçti, sanki her şey biraz daha ağırlaştı.Kaldırdığı çarşafın altına girdiğinde herşey durdu.
Kolunu belime sarıp beni göğsüne çektiğinde, kalbimdeki yankı da arttı. Şoku atıp tam ağzımı açacakken, o iki elimi avuçlarının arasında sımsıkı tutup, sıcacık göğsüne bastırdı. Teni, ateş gibi yakıcıydı, ama belimdeki elinin yaralı olduğunu hatırlayınca gözlerimi acıyla yumdum.
"Ömer..."
Uzaklaşmak istiyorum,ama o eli belimdeyken,yanlış bir adım atmak istemiyorum.Başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinde, uykusuzluğun, kederin, acının karanlık izleri vardı. O, zorla ayakta kalmaya çalışan bir adamın çaresizliğini taşıyordu.
"Çok soğuksun, ısınınca gideceğim," dedi.
Ferah nefesi dudaklarıma çarptı. Sadece uzun uzun bakabildim. Şu an tek derdi beni ısıtmak olan adamın omuzlarında dünyanın bütün yükü vardı. Bu adamın gözlerindeki yorgunluk, omuzlarındaki ağırlık, içimdeki acıyı kat kat artırıyordu. Kendime bir kez daha kızdım, kıydığım için.
Öpsem geçer mi gözlerindeki bu yorgunluk, omuzlarındaki bu yük? Sarılsam, biter mi hasretim? Diner mi acılarım?
Başımı sallayıp boynumu göğsüne gömdüm, onu terk eden barut ve sigara kokusunun yerini, kalbimin ritmini oynatan portakal kokusu aldı. Teni, kokusuyla birleşip erkeksi, yalın bir güçle sardı beni. O kadar eril bir tonla taşıyordu bu koku ki, sadece kokusu bile içimde binlerce kez yutkunma isteği uyandırıyordu.
Burnumu sıcacık boyunun çukuruna gömdüm, ona daha da sokuldum. Her şeyi unutmak, sadece bu gece onu hissetmek, ne olur ki? Sadece bu gece...
Saçlarımda hissettiğim nefesini, kokumu durmadan soluyordu sanki, ciğerleri oksijenden çok ona ihtiyacı varmış gibi.
Bedenim,ona yaklaştıkça derinlere doğru sürükleniyorum. O kadar kuvvetliydi ki, dokunuşları her zerreme bir kıvılcım gibi yayılıyor, ona yaklaştıkça sıcaklık kalbimi yavaşça eritiyordu. O an, kaslı göğsünün ve güçlü vücudunun her bir hattı, bana bir yangın gibi dokunuyordu. Hissettiğim o sert ama bir o kadar da huzur veren vücut ısısı, beni yalnızca onunla tamamlanmış gibi hissettiriyordu.
Ömer’in bedeni, soğuk ve sıcak arasındaki tüm çatışmayı göğsüyle benimle paylaşıyor gibiydi. Her bir nefesinde, her hareketinde, sadece bana ait olan bir şey vardı. Vücudunun her dokunuşu, ona yakın olmamı bir gereklilik gibi hissettiriyordu. Bu geceyi onunla geçirmek, her şeyin ötesinde bir ihtiyaçtı. Onun varlığı, ne kadar uzak olursa olsun, vücudumda yankılanıyor, her hareketiyle içimi ateşle sarmalıyordu.
"Elin acıyor mu ?"
Şu sorduğum soru yüzünden kapalı olan gözlerim dolmuştu.Kontrolünü kaybedip kendine acımadığı o anlar,o sözlerden daha çok yaraladı beni.
"Acımıyor."dediğinde göğsümün yarısı onun bedenin üzerindeyken içli bir nefes aldım.Huzursuzca kımıldadım,rahat edemedim bir kez daha kıpırdadım.Ama bornozun içine giren saçlarımın sırtımın tam ortasını gıdıklamasıyla deli gibi huylandım.
"Yavrum uslu dur "
Yüzümü kaldırdığımda onunda hafifçe başını çevirmesiyle burnun ucu yanağıma değip öyle kala kaldı.
"Sen niye yerinde durmuyorsun ?"
Ses tonu yetmezmiş gibi nefesinde dudaklarıma çarptığında onlara takılıp kalmadan gözlerine baktım.Yutkukarak dudaklarımı araladım.
"Kaşıyorum." Çok kısacık bir an şaşırsada hemen ardından dudağını gülümseyerek temizledi.
"Kaşınıyorsun ?" Diye hem gülümseyip hemde hafifçe kaşlarını kaldırarak sorduğunda başımı salladım.
Bu niye gülüyor ki ?
Boğazını temizlediğinde "Neren kaşındı ?" O gülümserken ben aptal aptal baktım "Sırtım,saçlarım girmiş araya o yüzden"
"Yardım ister misin ?" Fal taşı gibi açılan gözlerimle baktım yüzüne.Bu kadar yakın olmasa böyle çuvallamayacağım.
"Yok ,hayır zaten geçti ." Yosunları içimi derin derin okurken benim ona içim gidiyordu.En berbat olanıysa az önce donan vicudum şimdi alev alev yanıyordu.
Elini saçlarıma attığında, bacağım onun bacağının üstündeydi.
Bu küçük temas bile gözlerimi kapatmama neden oldu.
O ise sadece saçlarımı bornozun içinden çıkarmıştı.
Ellerim karın kaslarına dokunduğunda, yutkunmama engel olamadım.
Bu hâlimi gizlemek için yüzümü tekrar göğsüne gömdüm.
Ve o anda, elimin altındaki kasların sertçe gerildiğini hissettim.
Kulağıma dolan kısa bir bildirim sesinin ardından kolunu uzatıp küçük dolabın üzerinde duran telefonunu ekranını açtı.Tam kayıtlı olmayan numarayı hafızama kazıyacakken fark ettiğim kadın profiliyle içimde tarifi zor bir şey kıpırdadı.
Soğuk.
Yavaş ve sessiz bir buz gibi yayıldı içime.
Bir anda sıcağımın yerini göğsümde keskin bir soğukluk aldı.
Sadece bir resim ama herşeye yetti.Geçen günde erkekler tuvaletindeyken ekranı saklamıştı.
Görüş açımdan çıkarsada telefonu telefonunun kılavyesini bildiğimden yazdığı mesajı izledim.
Q klavye kullanıyor .
Dokunduğu her noktanın neresi olduğunu çözmeye çalıştım bu benim mesleğim ve en iyi yaptığım şeylerden sadece birisi .
'Takipte kal Liva '
İlk yazdıklarına yetişemesemde son yazdığı cümleyi okudum.
Liva ?
O cümle içimde birşeyleri rahatlattığında kontrolsüzce gevşeyip rahat bir nefes verdim .Liva demek... iyide gecenin köründe niye atıyor bu kadın mesajı, sabah atsın ? Sonuçta acil değil.
İçimi huzursuz eden şeyin ne olduğunu bilmiyorum birşeyler beni rahatsız ediyor.Hislerim bu konuda asla yanılmaz.
"Küçük ajan "
Kulağıma eğilip fısıldadığı şeyi takmadım.Takıldığım şey içimi kemiren duyguydu.
"Meleğimi sen,benden daha çok icra ediyorsun ajanlıkta eline su dökemem."
Yüzüne bakmadan dudağımın içini ısırken onun parmakları çenemi tutup yüzüne doğru kaldırdı.Yüzünde hoşuma gitmeyen ama ona çok yakışan buram buram erillik akan gizli sırıtış hakimdi.
"Tırnaklarını çıkartan istihbarata çalışmam mı yoksa çalıştığım kişinin kadın oluşu mu ?"
Kaşlarım anında kalkarken beynim pozisyon çok güzel göm kafayı suratına diyordu.Neyse!
O Liva'yı yarın bulacağım ama şimdi sonuna kadar inkar kızım.
"Kadınla mı çalışıyorsun ?"
Bu kez onun kaşları kalktığında dudaklarıma doğru eğildi.
"Yazdığım mesajı parmaklarımdan okumana izin vermişken bu yalanın oldu mu sence ?"
Ona ters ters bakıp gözlerimi devirdiğim,göğsünden kalkmak istedim ama belimi saran kolu beni daha da kendine yasladı.
Başını sallarken çenem hâlâ ellerindeydi; usulca bana doğru biraz daha eğildi.
Başparmağı dudağımın kenarını okşarken fısıldadı:
"Ben senden başkasına kapı nasıl açılır bilmiyorum, sakuram...Herkese duvarım,bir tek sana cam."
Kesildi nefesim. İçimdeki bütün duvarlar,onun tek kelimesiyle çatlamıştı sanki. Gözlerim doldu,ama ağlamak değildi bu...bu yıllarca aradığım yerin, tam burada, onun kollarında olduğunu anlamanın sessiz ağırlığıydı sadece.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama yapamadım. Onun gözlerinde bir sığınak, bir yangın ve bir yemin vardı. Hem yakıyor hem koruyordu.
Biz ateşle oynadık ondan bu haldeyiz ateşle oynayan ya kendini yakar yada yuvasını biz ikisinide yaktık.
'Cam kolay kırılır' diyemedim.
Diyemedim çünkü bu gözler zaten sessizce haykırıyor:
'Bir tek sen kır beni.'
Kimseye değil, yalnızca sana izin verdim.
"Tek Gül’üm sensin kadın,"dedi fısıltıyla, sesi bir dua gibi aktı içime.
"Bir tek sen,nefes aldıkça sen,sonsuza kadar sen,sen olmasanda sen... "
İçimden geçen tek şey şu oldu o an:
Sevilmek bazen iltifatla, bazen dokunuşla olur.
Ama gerçek aşk,
kırılacağını bile bile birine cam olmaktır.
İçim sızladı, hem de sızım sızım sızladı...
Biz nasıl bu hale geldik?
Bu adam bana bakarken bile ruhumu seviyordu.
Bu hayat beni ona nasıl düşman etti, o sözleri buna nasıl söyletti?
Bu adama, benim ömrümün en güzel yıllarını nasıl yaktırdılar?
"Şşş,sakın yapma ."
Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdığımda içimdeki herşeyi döküp ağlamak istedim yetmeyeceğini bile bile.Çenemi tutan parmaklarından kurtulup başımı göğsüne gömdüğümde göz yaşlarım boğazıma bir yumru gibi oturdu.
"Sen bize nasıl kıydın Ömer ?
Sen kendine nasıl kıydın ,
sen beni bir cesedin başında sen diye nasıl ağlattın ,
sen aylarca beni başka bir mezarın başında nasıl ağlattın ,
sen bana o sözleri nasıl söyledin,
sen canımın canı olan iki yavrumu benden nasıl aldın ?
Sen dört yıl boyunca beni nasıl yanlız bıraktın ?
Sen dört yıl boyunca beni nasıl öldürdün Ömer ?"
Sanki her cümlem, onun göğsüne çarpıyor,
ve oradan içeriye doğru birer hançer gibi saplanıyordu.
Ama acıtmak için değil.
Göstermek için.'Bak' diyordu kalbim,
'Bak Ömer, hâlâ sende kaldım.
Beni yıkan sendin ama ben yine seni sevmekten vazgeçemedim.'
İçimi çeke çeke ağladım göğsünde göz yaşlarım hıçkırıklarımla tam kalbinin üstüne damlarken ağladım...
Seni affedemem Ömer,sen benim aldığım her nefesi bile yaraya çevirmişken seni affedemem .
Ama senin omzunda ağlarım ,tıpkı şu anki gibi düştüğümde yine sana gelirim ,son nefesime kadar senden başkasını sevemem ama senide affedemem.
Başımı kaldırdığımda
gözlerimde yılların tortusu vardı.
Yüzünde, acının en saf hâli.
Gözyaşlarıma baktığında bir şey demedi.
Sadece yutkundu.
Çünkü kelimeler yetim kalır bazı anlarda.
Sadece gözleriyle konuştu.
Bir dil gibi değildi o bakış,
bir yakarış gibiydi.
'Beni affet',demedi,
sadece 'ben de yanıyorum'dedi bakışları.
Bir eliyle çenemi tuttuğunde yaralı elinin parmaklarıyla yaşlarımı silmek için uzandı.
O eli yaralıydı.
Kumru eli çok hasarlı kolay düzelmez dedi.Buna rağmen onu oynatıp silmek istedi göz yaşlarımı.
Elini tutup bu seferde onun yaralı olan eline ağladım.Neden en büyük acıyı bu yaralı el hissettirdi.
"Yaralı elin ,elin yaralı..."
"Ağlama kurban olduğum,birşeyi yok elimin ağlama hadi toparla kendini."
İçimdeki öyle derin bir çatlak var ki.Onu ne affedemiyorum nede vazgeçebiliyorum.Bu öyle içten,öyle can yakar bir hal ki...Nefes bile aldırmıyor.
Bana aldırmadan, sargılı eliyle düşen yaşlarımı tek tek sildi.
Ama o sildikçe, ben yenilerini akıtıyordum.
Kendimi bir türlü susturamıyorum.
Sanki tüm o geçen yılların gözyaşlarını bir geceye sığdırmak ister gibiydim.
Bozdum hıçkırıklarımı, artık nefesim bile ağlama hızımı yakalayamıyordu.
Sonra birden, annesiz büyüyen o çocuğun çaresiz sesi çarptı duvarlarıma:
'Allah'ım canım çok yanıyor... Ne dindirir benim bu çaresizliğimi?'
"Bir damla yaşına can veririm kadın, yapma artık... Gül’üm."
O farkında değildi belki ama, bana böyle yaklaştıkça böyle sarıldıkça,böyle baktıkça daha çok ağlıyordum.
En sonunda doğrulup beni de aynı şekilde dik oturttu yatağa.
Ama ne gözyaşlarımı, ne de çaresizce içimi çeke çeke ağlayışımı durdurabildi.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ederken, başımı yana çevirecekken izin vermedi. Onun gözlerinde durdum bu kez.
Ve o an gördüm...
Kendini suçlayan bir bakış vardı orada. Sessiz bir ağlayış... Sessiz bir acı çekiş.
Sanki 'Ben seni koruyamadım' diyordu gözleri.
'Bu hale gelmene engel olamadım.'diyordu.
Söyleyemediği herşeyi,suskun bakışla bağırıyordu içimde.
O an anladım...
Yalnız ağlayan ben değildim.
O da kendi içinde parçalanıyordu. Ama o gözyaşlarını içeri akıtıyordu.
Benim gibi bağıra bağıra değil, yutkunarak ağlıyordu.
"Ağlama..." dedi.
İki eliyle birden yaşlarımı silerken, can çekişiyordu sanki.
Sesi çatallıydı. Nefesi düzensiz.
Tutunduğu tek şey bendim, ama ben de darmadağınıktım.
"Öldür beni ama ağlama artık... Yalvarıyorum sana, ağlama kurban olduğum..."
Alnıma dudaklarını bastırdı.
Kaldı öyle, uzunca.
Sanki o öpücükle içimdeki yangını söndürmeye çalışıyordu.
Ama olmadı.Eli saçlarımı okşadığında bastırdığım her şey yeniden patladı içimde.
"Gül'üm... "
Kendime engel olamıyorum.
Ağlıyordum.
Delicesine,çaresizce...
Dudaklarımda hissettiğim sert bir baskıyla ,sarsılarak sustum.
Gözyaşlarım bir anda kesilmedi belki ama kalbim durdu o an.
Beni öpüyordu.
Aceleyle, titreyerek, korkuyla.
Sanki beni susturmak değil, kendini de oraya bağlamak istiyordu.
Sanki, 'Ben buradayım,hâlâ birbirimizdeyiz,' diyordu.
Başta nefesim bile yetmedi.
Şaşkınlıkla,iki elimde boşluğa düşerken kalakaldım.
Yanağımdan süzülen damlalar onunla benim dudaklarımın arasından sızdı.
Tuzluydu ,acıydı...
Yalnızca bir öpüş değil,
bir özürdü,bir kefaretti,bir yakarıştı.
Ve ben hâlâ ellerimi hareket ettiremiyordum.
Çünkü korkuyordum.
Ona sarılsam,
bütün duvarlarım yıkılacaktı.
Sarılmasam,
ben yıkılacaktım.
İşte tam o anda,
dudaklarımız hâlâ birbirine değmişken,içimden tek bir cümle geçti:
'Seni ne kadar seviyorsam,o kadar yaralıyım artık.'
Usul usul öpüşü beni bu çukurdan çıkarmak içindi ve başaralı olamıyordu.
Elleri yüzümü tutarken beni geriye doğru hafifçe ittiğinde sırtım yatakla buluştu.Eli bornozun açık bıraktığı yerden sızdırıp bacağımın içini okşadığında ağzımdan kaçan boğuk bir iniltiye engel olamadım.
Hâlâ acımla cebelleşirken, parmaklarının en uç noktalarıma ramak kalan yerlerde dolanmasıyla kendimi tutamayıp karşılık verdim.
Yıllar sonra ilk kez öpüyordum bu dudakları...O kadar güzeldiler ki sert ,dolgun ve baştan çıkarıcı...
Ağırlığını üstüme bıraktığında bornozun ipinin çözüldüğünü çıplak göğsü tenime temas ettiğinde fark ettim.
Şu an ne yaptığımı bile bilmiyorum.
Ellerimi boynuna doladığımda o dilini ağzımın içinde dolaştırıyordu.Kasıklarımda hissettiğim sertliğin baskısıyla ağzının içine inlediğimde bir anlığına durdu.Dudakları dudağımda tekrar hareket ettiğinde o baskı daha da arttı.
Parmaklarımı pazılara tüm kuvvetimle bastırmama rağmen bir milim bile içe gömülmüyordu.
Ah bu adam...
Öpüşü giderek sertleşirken ,ellerimi omuzlarına çıkardım.Dudaklarımdan ayrıldığında sanki her zerremi öpmek istercesine boynumun her yerinde gezinen dudakları usul usul aşağı indi.
Altında kıvranmama sebep olacak hamleyi yaptığında parmaklarımı çaresizce saçlarına geçirdim.Bir eli göğsümü esir almışken diğeri ağzının içindeydi.
İniltilerim odanın duvarlarına dakiklarca çarptı göğüs uçlarımda dolaşan dudakları beni bam başka bir ateşin içine attı.
Başını kaldırıp gözlerime baktığında benim aksime onun gözlerinde arzu yoktu.Yanağıma doğru usulca yaklaştığında gözlerimin üstüne sessizce iki öpücük kondurdu.
Önce birine sonra diğerine...
Açtığı bornozun ipini bağladığında kızaran yüzümü nereye saklayacağımı bilemedim.Kuruyan dudaklarımı ıslattığımda kendini yanıma attı.
Ben yüzüne bakamazken o beni tekrar göğsüne çekti.
Parmaklarım tekrar kaslarına değdiğinde sertçe yutkunup gözlerimi yumdum.Bu adamın benim içimdeki yangından haberi yoktu.
En baştan neden yatağa aldıysam ?
"Neden gitmiyorsun ?"
"Gitmemi mi istiyorsun ?" Nefesi kulağıma çarptığında tüm herşey bir daha alevlendi .
"Kalman için bir sebep yok !" Bu nasıl bir kuyruğu dik tutuştur Gül ? Pes !
"Altımda inlerken öyle demiyordun."
Ses tonu alaydan çok tahrik ediciydi ,pislik bilerek yapıyor .Yüzümü ne kadar saklayabilirsem göğsüne o kadar sakladım.Tıkanıp kaldığımda eli saçlarımın arasında gezindi.
"Uyu hadi uyuduktan sonra gideceğim ."
Gidecek biliyorum,uyumayacak çıkıp sigara içecek hemde sabaha kadar.
Sessizliğimi korurken gitme diyemedim ama uyku beni ele geçirdiğinde kolumu gitmemesi için ona sım sıkı sardım.
Gitme be adam kal diyemedim.
Yarın sabah kinim yeniden harlanacak yine acımayacağım sana yine nefretle bakacağım ama bu gece gitme sadece bu gece.
YAZARDAN
Genç adam, göğsünde huzurla uyuyan kadının saçlarında parmaklarını gezdirirken, onu ilk kez arabasına alıp evine götürdüğü günü hatırladı.
O gün reddetmişti… Bu oyunun bir parçası olmayı reddetmişti. Daha doğumu bile bu projenin içinken,Gül için tüm bunlara karşı çıkmıştı.
Yıllar sonra yeniden karşısına çıkan bu kadın, küçükken hiç kimsede bulamadığı huzuru, mutluluğu ve en önemlisi; çıkar gözetmeksizin sevilmenin ne demek olduğunu ona hissettirmişti.
'Ona nasıl kıyarım?' dedi kendi kendine. 'Nasıl gözlerinin içine bakıp da yalan söylerim?'
Ama alın yazısı işte…
"Sen çekilsen de kimse hedeflerinden vazgeçmeyecek," demişlerdi.
"Kriptex’in mirasçısı oyken, sen projeden çekilsen bile, uluslararası istihbarat ağları onu hayatta bırakır mı?" demişlerdi
Hep bir şeyler söylediler… Hem de hep.
Ama kimse… Hiç kimse… Ne çocukken ne de büyüdüğünde ona 'Sen ne istiyorsun?' diye sormadı.
En büyük yıkımının, annesinin onu o kampta tek başına bırakıp gittiği gün olduğunu sanırdı. Oysa sonra öğrendi ki, dünyaya geliş amacı bile baştan belirlenmişti: Sadece Daniev’in oğlu kimliğini taşıyabilmek içindi…
Hep sandı, ama hayat ona en büyük yanılgısını,bu kadının gözyaşlarını gösterdiğinde yaşattı.
Şimdi kollarında huzurla uyuyan bu kadın... onun en büyük yarasıydı. En büyük yangını,en derin sızısı…
"Sana canımı bin kere verecekken bin kere canını aldım ,yinede silmedin beni o kalbinden ?"
Dudakları titredi. Yutkundu.Kendi sesine bile tahammül edemiyordu. Bu odada boğuluyordu artık… Ama kollarındaki kadını bırakmaya da cesareti yoktu.
Parmaklarını onun saçlarından çekemedi. Sanki bıraktığı anda bu huzur kaybolacak, her şey yeniden cehenneme dönecek gibiydi.
O kadar çok kelime vardı ki içinde, hiçbirini söyleyemiyordu.
Boğuluyordu. Sessizce, içinden içinden parçalanıyordu.
Saçlarını okşayan parmakları titredi.
Bir an kalkıp gitmeyi düşündü.
Ama bırakamadı.
Çünkü en büyük cezası bu kadının yanında kalıp, onda yok ettiği şeylerle yüzleşmekti.
Tıpkı bugünkü gibi…
Yaralasa da kendini, işte böyle dedi:
'Daha fazlasını hak ediyorsun.'
Dudaklarının kenarı titredi. Dişlerini sıktı, sesini bastırmaya çalıştı. Ama içindeki o sessiz çığlık, göğsünü parçaladı.
"Ben sana o sözleri söyledikten sonra..."
"Nasıl dokunurum sana?"
"Nasıl 'beni affet' derim?"
"Nasıl yaparım bunu?"
Kendinden tiksinir gibi oldu. Gözlerini sıkıca yumdu, derin bir nefes aldı ama o nefes bile acıydı.
Kalbine batıyordu.
Çünkü kalbi artık ona ait değildi.
Kalbi, göğsünde uyuyan kadının ellerindeydi.
Ve o kadın ne zaman uyanacak olsa, Ömer kaçmak istiyordu.
Çünkü her uyanış, ona yeniden hatırlatıyordu:
Onu en çok yoran, en çok kıran kişi... kendisiydi.
"Ben seni hep sevdim Gül… ama en kötü sevdim."
"Kendi içimden bile koruyamadım seni."
Parmakları hâlâ onun saçlarının arasında, ama içi titriyordu.
Ona dokunmaya bile hakkı yokmuş gibi hissediyordu artık.
Ama bırakamıyordu.
Çünkü bıraksa… çökecekti.
Bir an başını kaldırdı.
Pencereden dışarı baktı.
Gecenin o en sessiz, en karanlık vaktinde bile içi ondan daha sessiz, daha karanlıktı.
"Beni affetme razıyım ama benden başkasın gitme..." diye fısıldadı.
Kalbindeki en büyük dua buydu.
Ama dudaklarından çıkan sadece o son fısıltıydı:
"Benimle kal..."
Kendi içinde bin parçaya bölünen Ömer,
o karanlıkta, çaresizce korkusunu dile döküyordü.
Huzurla göğsünde uyuyan kadının yanında kalması,
bir umut,
bir nefes,
bir yaşam sebebiydi.
Kendini affedemeyen adamın en derin duası buydu:
'Yıkılsam da, paramparça olsam da,
sen benimle kal sakura…'
Gitme vakti geldiğinde kollarını ona sım sıkı dolmayan kadını uyandırmadan kendinden ayırma çalıştı.
Kolunu bedeninden ayırıp yataktan çıkmak üzereyken Gül'ün tekrar ona sokulmasıyla yumdu gözlerini .
Gitmesi gerektiğini hatırlattı kendine tekrar kımıldadı .
"Bırakma beni ."
Gül'ün parmakları ağzından çıkanlarla birlikte tekrar belinde kenetlenmişti,
öyle masum, öyle güvenli…
Sanki kader, bu uykulu cümleyle Ömer’i bile dizlerinin üstüne çökertmişti.
Ve Ömer, sadece fısıldadı:
"Bir daha asla,bir daha asla..."
•••
Ankara’nın yavaş yavaş çekilen o ılık bahar serinliği, yerini kavurucu bir yaz sabahına bırakmıştı. Betonun üzerinde titreşen sıcaklık, şehrin damarlarında dolaşan sabah telaşıyla birleşiyordu. Hasan, her zamanki gibi sessizdi; ama içinde sebebini bilmediği sessizlikle çarpışan koca bir kıyamet kopuyordu.
Mehmet'e söz verdiği için erkenden çıkmıştı evden.
Kardeşi gibi gördüğü adam baba oluyordu.
Bugün, bebeğin cinsiyetini öğreneceklerdi.
Mehmet, "Gel," demişti.
Hasan'da kalbinin en yumuşak yerinden gelen bir sadakatle çıkmıştı yola.
Bu yüzden bu sabah her şey farklıydı.
Gömleğini özenle seçmişti.
Sakalını her zamankinden daha dikkatli tıraşlamıştı.
Küçük detaylardı belki… Belki kimse fark etmeyecekti.
Ama fark edilmek gibi bir amacı yoktu zaten.En azından,kendine böyle söylüyordu.
Mehmet'le buluşacakları hastaneye az kalmıştı.Adımlarını hızlandırdı.
Tam o sırada…
Uzaktan gelen bir kahkaha kulağını doldurdu.
Tanıdığı bir sesti bu.
Ezbere bildiği, hafızasına kazınmış bir tını...
İstem dışı olarak nefesini tuttu.
Kalbi göğsüne sığmaz oldu.
Birkaç saniyeliğine herşey yavaşladı.
Ve tüm dikkatini,o sese yöneltti..
Gözleri o yöne çevrildi.
Onu gördü.
Hira…
Zaman ona inatla ağırdan almaya başladı.
Hira, yanındaki adamla birlikte oturuyordu.
Adamın kim olduğu, nasıl göründüğü önemli değildi.
Hasan’ın dikkatini çeken, o değil; Hira’ydı.
Kızıl saçları, hafif dalgalı ve güneşte parlayan…
Açık teni, yanaklarındaki çillerle yaz güneşi gibi ışıldayan…
O gülümsemesi vardı ya, içini titreten, sıcacık ve masum bir gülümseme…
İşte o, Hasan’ın kalbini sıkıştırdı.
Ama bir şey vardı ki…
Hira’nın yanında oturan adam, o gülümsemeyi paylaşırken, gözlerini Hira’dan ayırmıyordu.
Hasan’ın yüreğinde sessiz bir kıskançlık büyüdü.
İçinde bir şey çatırdadı.
Çünkü Hira…
Hasan’ın yıllardır içinde büyüttüğü sevgi, sakladığı umut, dokunamadığı düş…
Şimdi başka bir adamla yan yanaydı.
Hasan, gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı.
Her şeyi olduğu gibi izledi.
Kız ona "abi"diyordu.
Hira,Mehmet'in kız kardeşiydi.
Dokunamadığı,
Uzanamadığı,
Hatta bakarken bile içinde günah işlediğini düşündüğü kadın…
Yutkundu.
Bir adım geri çekildi.
Gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı.
Sanki orada durup kendine ceza kesiyordu.
Kendini o sahneye mahkûm ediyordu.
Hira'nın yanında oturan adamı istemsizce inceledi.
Kimdi?
Neden bu kadar yakındı?
Neden bu kadar rahattı?
Kıskanmak mıydı?
Hayır.
Buna hakkı yoktu.
Ama içindeki kor büyüyordu.
Sessizce, usul usul yanıyordu.
Ve o yine sustu.
Her zaman yaptığı gibi.
Hastanenin bu bahçesi kalbindeki sevdayı ihanet bilip kendini yıllardır suçlayan bu adama tam bu gün mahşer meydanı kesildi.Göğsünün tam ortası yanıyordu… Sessiz, derin ve sadece kendisine ait bir yangın gibi.
Ayakları yerinde çakılı kaldı.
Nefesi göğsüne sıkıştı.
Bir kelime bile geçmeden, sadece bakıyordu.
O an hiçbir eğitim, hiçbir disiplin, kalbini zapt edemedi.
Bu çocuk kimdi?
Hira’nın gülümsemesine bu kadar kolay ortak olan kimdi?
Hasan’ı asıl yakan, Hira’nın rahatlığıydı.
Kendini o kadar güvende, o kadar huzurlu hissediyordu ki...
Bu, Hasan’ın hiçbir zaman sunamadığı bir duyguydu ona.
"Zaten hiçbir zaman şansım olmadı," diye geçirdi içinden.
"Mehmet olmasa bile... bana asla bakmazdı," dedi yine, her zamanki gibi.
Ama bu, kendi kendine sessizce kabul ettiği bir mağlubiyet değildi sadece.
Çünkü yıllar önce, Mehmet'in annesi onu yemeğe çağırdığında…
Hira ve yanındaki kız arkadaşı Yaren'in fısıldaşarak konuştukları her kelime kulağına gelmişti.
Kendisi görünmeden, gölgede kalmıştı. Ama her cümle, kalbine bıçak gibi saplanmıştı.
"Bu abinin arkadaşı sana fena bakıyor, gözümden kaçmadı."
"Saçmalama ya, yanlış anlamışsındır. Meraklısın böyle şeylere. Buradan sana malzeme çıkmaz… Hem ne işim olur Yaren, benim askerle?"
"Ona bakarsan abin de asker. Ayrıca adam çok cool: geniş omuzlar, sert bakışlar, ağır hareketler… Ve en önemlisi, prenses olmayan bir erkek. On üzerinden yedi veririm."
"Abim evinde yılan beslemiyor. Hangi akıllı bu devirde evinde iki tane yılan besleyip onlara isim verir ki?
Öyle sakin gözüktüğüne bakma, yan yana gelmek bile ürkütüyor beni. Psikopat gibi bir şey! Abim ne buluyorsa bu tiplerde?"
Hasan, o günü hiç unutmamıştı.
Hira’nın gözünde "asker" sadece tehlikeydi, soğukluktu, hatta tehdit gibiydi.
Ve kendisi… işte buydu.
Sessiz, sert,disiplinli bir gölge.
Şimdi de o gölgenin içinden bakıyordu ona.
Ve tam o anda, çocuk ayağa kalktı.
Hira'da yerinden kalktı.
Çocuk, vedalaşırken hafifçe eğilip Hira’nın alnına bir öpücük kondurdu.
O sahne Hasan’ın içini oydu.
Kalbindeki bütün cümleler sustu.
Göğsünde bir boşluk oluştu.
Bastıramadığı, gizleyemediği, üstünü örtemediği bir boşluk…
Çocuk uzaklaşırken Hira yerinde durdu.
Gülümsemesi silinmemişti ama dalmış gibiydi.
Ardından içgüdüsel bir şekilde dönüp arkasına baktı.
Ve Hasan’ı gördü.
Tam karşısında.
Ayakta, hareketsiz, sessiz…
Yüzündeki ifade ne kızgın ne üzgündü,sadece donuktu.
Hira’nın kalbi hızlandı.
Bir an ne yapacağını bilemedi.
İçinde bir sıkışma, bir çekinme oluştu.
Göz göze geldikleri an, yere bakmak istedi ama yapamadı.
O karanlık bakıştan kaçamadı.
Sonra,yavaşça adım attı ona doğru.
Utana sıkıla, yavaş ve kararsız...
Sanki bir yanlış yapmış gibi...
Tam karşısında durduğunda bir süre ikisindende ses çıkmadı .
Hasan en sonunda içindeki savaşa yenildi,sesinde bastıramadığı öfkeyle sordu:
"Ne işin var seninle o serseriyle?"
Ve o anda, ondan tek bir şey bekledi: İnkâr.
"Yanlış anladın," desin…
"Sadece arkadaşız,"desin…
Hatta belki, ilk defa ona "abi" desin...
'Abi, yanlış anladın, biz sadece arkadaşız,'desin, o da içine su serpen bir yalana sığınsın.
İçinde taşıdığı yangını, o yalanla bastırsın istedi.
Ama beklediği sözler gelmedi.
Yerine gelen cümle, yüreğini paramparça etti.
"Hasan abi… Biz seviyoruz birbirimizi. Ne olur, abime söyleme."
O an...
Sanki gök kubbeyle yerin tam ortasında sıkıştı kaldı yüreği.
Nefes aldığı her yer daraldı.
İçi titredi.
Kelimeler beyninde dönüp durdu.
"Seviyorsunuz… Seviyorsun?" diye yineledi Hasan.
O iki kelime, kurşun gibi saplandı göğsüne.
O güne kadar yediği hiçbir darbe, hiçbir kurşun bu kadar canını yakmamıştı.
"Evet… çok seviyorum," dedi Hira.
Gözleri doluydu.
Sesi ürkekti.
"O abimin liseden arkadaşı… Eğer abim öğrenirse asla izin vermez. Ben okulumu bitirene kadar bilmemeli."
'Abimin arkadaşı…'dediği an…
Hasan’ın içindeki tüm cepheler sustu.
Bir kelime en yüksek desibelle çınladı zihninde:
Mehmet.
Omzunu yasladığı, sırtını emanet ettiği adam…
Silah arkadaşı değil sadece;
Şehit düşse arkasından yemin edecek adamdı.
Adını aynı mezar taşında görmekten çekinmeyeceği kadar yakındı ona.
Ama onun kız kardeşine âşıktı.
Seviyordu… Hem de yıllardır.
Sessizce.
Dokunmadan.
Sadece uzaktan bakarak…
Dile kolay, tam altı yıl geçmişti.
Altı yıl boyunca kalbinde yalnızca bir kadın vardı: Hira.
Yanına birini almak şöyle dursun,
Yoldan geçen herhangi bir kadına bile dönüp bakmamıştı.
Bir yanı sürekli fısıldıyordu:
'O, Mehmet’in kardeşi. Bakma.'
Ama kalbi başka bir şey diyordu:
'Bakma başka bir tene, başka bir yüze,başka bir kadına '
Hasan bilmiyor ama o ne Mehmet’e ihanet etti…Ne de içinde büyüyen o sessiz sevdasına.
Bu sevda…
Hiçbir cepheye sığmayacak kadar yasaktı.
"Abime söyleyecek misin?"
Hira’nın sesi titriyordu.
Ama gözlerindeki korkuyu gördü Hasan.Bir erkek iyi bilir:
Sevdiği kadının gözlerindeki korku, en keskin kılıçtan daha çok acıtır.
Hasan, derin bir nefes aldı.
Boğazındaki düğümle konuştu:
"Korkma…"dedi.
Her harf, içini deşen bir bıçak gibiydi.
"Söylemeyeceğim."
Hira’nın gözlerinde minnettarlık parladı.
Gülümsedi.
"Teşekkür ederim, Hasan abi… Çok teşekkür ederim."
Sesi titrekti ama içinde bir güven taşıyordu.
İşte tam o anda, ani bir hareketle Hasan’a doğru bir adım attı.
Sarılmak ister gibiydi…
Zaman sanki durdu.
Ama Hasan, bir an bile düşünmeden geri çekildi.
Adeta bir duvar gibiydi.
Kızın uzanmak istediği anı hisseder hissetmez, adımlarını geri attı.
Yüreği istemsizce titredi ama yüzü soğuk ve kontrollüydü.
Son kez konuştu:
"Önce okulunu bitir… Ve o serserinin seni üzmesine izin verme."
Son kelimesi bittiğinde, kalbi göğsüne ağır bir taş gibi çökmüştü.Ve o imkânsız sevdaya sırtını dönerek ilerledi.
Her adımı, içinde yankılanan bir veda gibiydi.
Sessiz, derin ve hiç söylenmemiş bir veda…
İçinden binlerce cümle geçiyordu.
Ama hiçbiri dudaklarına ulaşmadı.
Çünkü bazı kelimeler, sadece içe gömülmek içindir.
Bazı aşklar da öyle...
Söylenmez.
Yaşanmaz.
Dokunulmaz.
Sadece sevilir.
Sessizce,uzaktan,yıllarca…
İşte Hasan’ınki de öyleydi.
Ne dokunabilmişti ne de unutabilmişti.Belki başka bir hayat mümkün olsaydı…
Belki Mehmet onun abisi olmasaydı…
Belki Hira o gün başka bir şey deseydi…
Ama aşk, "belkilerle" yaşanmaz.
Hasan bunu çok iyi biliyordu.
Yürürken düşündü:
Bazıları kalbine dokunur ama eline asla değemez. İşte bu yüzden en çok onlar acıtır.
İnsan, en çok içindekini anlatamadığı kişide kaybeder kendini.
Yenilgi: onun bir başkasını sevdiğini öğrendiğin an değil... Hiçbir zaman sana, başkasına ayırdığı yumuşaklığı, özeni, sevgiyi hiç getirmediğini fark ettiğinde başlar.Çünkü;
bazı hisler, yalnızca bir kişiye doğar; sen hiç o kişi olamazsın.
Bir an...
Gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
Bazı erkekler,ağlamaz.
Sadece sessizce yanar. Kimsenin duymadığı bir yerlerde... Bir kadına, bir ihtimale,bir eksikliğe, bir kelimeye,bir yokluğa... ömür boyu sessizce yanar.
Bazıları öyle sever ki...
Yanındakiyle yaşayıp, kalbindekiyle ölmek istemez.Çünkü yanındakiyle yaşayıp, kalbindekiyle ölmek aslında en büyük ihanettir...
BÖLÜM SONU
Hadi çıkın şu duygusal halden ,
Aşk boştur ve bulana kadar yoktur 😂
Hasan'a içiniz çok yandı mı ?
Tahmini olan var mı Hasan'nın sonu ne olacak sizce ?
Ömer'i hâla mı affetmediniz ?Hiç mi içiniz cız etmiyor o adama ya,o benim can parem...
Normalde iki bölüm atacaktım fakat Yks'ye giren arkadaşlarımızın kafa dağıtması için attım bu bölümü, erkenden .
Bu hikayede:
Herkesin bir Hasan’ı,bir Hira’sı, affedemediği bir Ömer’i var...🥀
Ama gerçek hayat sizden sadece bir şey ister:
Sınavı geçmenizi, kalbinizi ve hayallerinizi elinize alın.
Yolunuz daha çok uzun, yüreğiniz sağlam olsun.
Sınava giren tüm okurlara Rabbimden zihin açıklığı, gönüllerindekiyle karşılaşma nasip olsun. Ama her ne olursa olsun kaderiniz güzel olsun al bayrağın gölgesi üzerimizde olsun...🇹🇷
Sağlıkla kalın ❣️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.87k Okunma |
2.99k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |