
4 YIL SONRA
Geç anladım
toprağın sadece ölüleri değil,
hayalleri de gömdüğünü.
Ve geç fark ettim,
gülüşlerin bazen en büyük ihaneti örttüğünü.
Bazı yalanlar dudaktan değil, gözlerden dökülüyormuş meğer.
Ve ben yalan gözlere bakmayı aşk sanmıştım.
Ölümle yaşam arasındaki o ince ipliğe hayat derler.
İpin uzunluğuna ömür.
Ve ipin üstünde yürürken yitirdiğin her şeye zaman.
Dile kolay…
Dört yıl.
Tam dört yıl ve altmış yedi gün olmuş.
Ömrüm yok…
Zaman geçiyor, ama ben ilerlemiyorum.
Sadece takvim değişiyor,ben hep o geceye uyanıyorum.
Karanlık gece camda titreyen yansımamla yüzleştiriyor beni.
Ne zaman karanlık çökse, içimde bir cenaze daha kalkıyor.
Bazı ölümler sadece bir kere yaşanmaz;bazı kayıplar her gün yeniden yok eder insanı.
Kendimi hatırlıyorum:
İki küçük nefesin ortasında
gülümsemeye çalışan bir anne.
Hayat ne garip…
En çok gülümsediğim anlar,
en çok acı çektirecek anılarımmış.
Artık aynalara bakamıyorum.
Çünkü orada bir kadın değil,
yavaş yavaş çürüyen bir suçluluk duruyor.Orada bir cani duruyor.
Ben yaşıyor değilim...Ben
ölmemekle cezalandırılıyorum.
Koruyamadım onları.
Yoksa kalp ağrısı dediğimiz şey, sadece acizliğimizin yeni adı mı?
Bazen düşünüyorum da;
belki de ihanetin en büyüğü, kendimize ettiğimiz yalandır.
"İyiyim."
Bu kelime, mezar taşıma yazılacak tek yalan olabilir.
Bana "güçlü ol" dediler.
Ama kimse söylemedi güçlü olmanın,
insanı içten içe nasıl çürüttüğünü.
Güç, sadece daha geç çökmektir aslında.
Çöküş yine gelir…
Ama insanlar alışık olmadığından, sessizliğin içinde daha çok yankılanır.
Onun sesi hâlâ kulağımda.
Bir zamanlar "sana aşığım" dediği o dudaklar,sonra başka bir kişiliğe büründüğü an.
Şeytan bile bu kadar iyi kılık değiştiremiyor.
Ve ben bunu öğrendiğimde değil,
inanmayı bıraktığımda öldüm.
Çocuklarım…
Onların adını içimde anmak bile bir suç.Hakkım yok ki...
Çünkü anı demek, varlık demek.
Ve ben yok oluşlarına engel olamadım.
İnsan kendi cehennemini kendi elleriyle kurar ben o gün kendi ellerimle kendi cehenemimi kurdum.
Ben artık adımı taşımıyorum.
O geceyle birlikte gömdüm her harfi.
Artık sadece, hayatta kalması yasaklanmış bir gölgeyim.
Ve bu hikâye…
İhanetin bir aşkı,
ve bir kadını nasıl boğduğunun hikâyesidir.
O gün şifreyi söylemediğimde onları kaybettim.Gamzesiyle masum masum bakıp gülen güzel kızımı,benim kokum olmadan huzur bulamayan gözlerine aşık olduğum oğlumu diri diri yaktı...
Onları yaktı...Ömer onları diri diri yaktı ...Babası onları yaktı,annesiyse sadece izledi.
Hayatımın kabusu olan o geceyi güneşin üstümdeki gökkübbeyi aştığı her gece tekrar tekrar yaşadım.Nasıl Türkiye'ye getirildiğimizi bile tam hatırlamıyorum.Yerel aşiretlerden bir gurubun o gece orayı basmasının payı çok büyük.Geçirdiğim krizler günler boyunca terk etmedi beni.Delirmenin eşiğinden döndüğümdeyse herşeyi kaybettiğimi gördüm.Azda olsa kendimi toparlayıp ayaklandığımda ne Kumru vardı ne Nisa ne Orhun ne Paşa ne de Tim...
Tim dağıtılmıştı hatta kulağıma açığa alındıklarına dair sözlerde çalındı.Ne kadar ulaşmak istesemde beni korumak için kendi hayatlarını bitirdikleri aklıma gelince vazgeçtim.O ülkeye benimle birlikte gelmeseydiler bunların hiç biri olmayacaktı.
Nisa'nın Arda ile gittiğini biliyorum yada en azından öyle olmasını umuyorum.
Orhun...En çok ağrıma gidenlerden biride o ya...Onu ben istesem bulamam ama o isteseydi beni bulabilirdi.Beni bulmadı.
Kumru'nun nerede olduğunu bilmiyorum.Ulaşmak için zorlasaydım herkese ulaşabilirdim ama kendimde o gücü asla bulamadım.Onlaraysa bana ulaşabilecekleri bir açık kapı asla bırakmadım.Aslında dürüst olayım ben herkesten kaçıyorum.En çok da kendimden ve kaçmak isterken hep kendime çarpıp duruyorum.
Kapım çaldığında gözümdeki yaşları hızla silip burnumu çekerek kendimi toparladım.Benim gel dememe gerek kalmadan Esma başını içeri uzattığında Kumru gibi büyük ve güzel olan o gözleriyle gülümsedi bana .
Acıyarak ,üzülerek belki kendi acısını bile unutarak...
İstifa ettikten sonra herşeyi terk edip Erzurum'a gitmiştim.Beni getirmek istedikleri mevkiyi red ettikten sonra annemle küçükken yaşadığım o eve yerleşmiştim.Esma beni hiç yalnız bırakmadı.Bir ay orada yaşadım ama o Ankara'da psikoloji okuduğu için uzak kalmıştı bana.Uzun ısararları ve mesleğinin manipülasyonu sayesinde beni ikna edip kendi yaşadığı öğrenci evine,Ankara'ya sonunda getirmişti.
Beni görünce mutlu eden tek kişi o.Çünkü ben bir kadının hayatına dokunmuştum.
Esma bu sene mezun olacak,herşeye rağmen o ayakta durdu.O başardı.Onu böyle güçlü gördükçe bir zamanlar içimde var olan o güçlü kadını hatırlıyorum.
"Aaaa ama sen yine karanlığa kapatmışsın kendini !"
Bir anlaşma yapmıştık ve ışığımı sadece o ben uyuduktan sonra kapatacaktı karanlık bana şimdilik yasaktı.O yasaklamıştı...
Tatlı sitemiyle lambayı yaktığında bana doğru geldi .
"Mezuniyetime az kaldı ve..." Eliyle omzuma dağılan ıslak saçlarımı arkaya atacakken eğilip usulca kokladı.
"Oh mis gibi kokuyorsun yine." O burnunu saçlarımdan geri çekemeden benim yüreğime kör bir bıçak anında saplandı.
Acıyla sım sıkı yumdum gözlerimi.
Kokumdan nefret ediyorum!
Kokumdan nefret ediyorum !
"Gül!"
"Gül, aç gözlerini ve bana bak! Allah peygamber aşkı için aç gözlerini, hadi!"
Sesindeki panik değil sadece… içinde bir yemin, bir mücadele vardı.
Yüzümdeki eller beni sarsarken,
ısırdığım dudağımın kanı içime aktı.
Tuzunu hissettim.
O tanıdık metalik burukluk ,
hayatta kaldığım her an gibi.
Sıktığım gözlerimi açtım.
Ve onu gördüm.
Esma'yı.
Endişeli değildi artık.
Çünkü artık endişe sınırlarını çoktan aşmıştı.
Benim daha beter hallerime şahitti.
O, beni baştan beri bilen tek insandı.
Ben onun ilk hastasıyım ama o, beni asla iyileştiremeyeceğini
kabullenmeyen tek doktorum.
Kurtarılmak istemeyen birini kimse tutamaz.Ama o hâlâ tutmaya çalışıyor.
Ve ben, hâlâ düşmeye devam ediyorum.
Onun gözleri bana hep aynı şeyi söylüyor:
'Sen beni hayata döndürdün Gül, şimdi sıra bende.
Ben de seni döndüreceğim.'
Ama anlamıyor...
Sen hayata dönmek istedin, Esma.
Ben hayata dönmek istemiyorum ki.
Benim için hayat bir yer değil, bir mezar.
Ve ben o mezarda çoktan gömüldüm.
"Ne konuşmuştuk biz?"
Sesi yumuşak ama sabırsızdı.
"İçinden konuşmayacaktın. Hadi söyle bana…
Şu an ne düşündüğünü söyle."
Sustum.
Ona değil, kendi içime döndüm.
Boğazımda sıkışan kelimeler, gözyaşlarımla birlikte ellerine aktı.
Yaşlı gözlerimle boynumu büktüm.
Dudaklarım titredi.
Ama dilim susmaya devam etti.
Çünkü bazı acılar, kelimeye sığmaz.
Bazı sessizlikler,haykırmaktan daha çok şey anlatır.
"Kalbim bana ağır geliyor ."Diyebildim.
Baktı...Belkide bir an kendini hatırladı sonra yaşlarımı silip iki elimi avuçlarının arasına aldı.
"Bazen ağır bir kalp, insanın yalnız hissettiği, boğulduğu bir yerdir. Ama ben buradayım, ve bunu seninle konuşmak, paylaşmak için buradayım."
Yıllardır beni izliyordu.
Gözlerimde bir annenin acısını,kayıplarını ve her geçen gün kaybolan bir umudu görüyordu.Ve asla kabul etmiyor bu yalnızca benim günahım benim cenazem benim cesedim .Onu reddetmek için kafamı salladım.
"Ölüye Allah'dan başkası yardım edemez Esma ." Yaşlarımı hızlıca sildiğimde kendimi toparlayıp ayağı kalktım.
"Biraz dışarı çıkacağım ."
Onu arkamda bıraktım.Yine kaçtım ama bu kez kaçmama izin vermedi.
"Seni ilk gördüğüm günü hatırlıyor musun ?" Dediğinde o zindanı hatırladım onun çığlığını onun feryadını hatırladım.O şu an arkamda olsada ben karşımdaki kapıda o zindandaki halini gördüm.Dağılmış ,perişan paramparça ,ürkek ,korkak ,çaresiz ve daha nicesini barındıran o gözleri yine bana baktı.
"Sıradan bir gündü,tecavüze uğramaya devam ettiğim sıradan bir gündü.
Artık bitmiştim .
İnsan o halde namaz kılar mı ? Bilmiyorum ama kılmıştım,kirli kirli namaz kılmıştım.Senin öldürdüğün o iki kişi yanıma gelmeden önce namaz kılmıştım.Şöyle dua ettim .
Dedim ki ; Rabbim sana isyan etmiyorum ama ben bu yükü taşıyamıyorum.Kirli kirli geldim kapına ve biliyorum ki sen yalnızca kalbe bakarsın.Eğer temizsem kurtar beni,eğer kirliysem al canımı kurtar beni.Onlar çok güçlüler ama biliyorum ki Hüküm yalnızca senin !'
Sonra sen geldin.Sen benim kabul olmuş duamdın Gül.
O gün duam olan kıza ben dört yıldır hep aynı duayı ediyorum.Seni hiç bir söz ayağı kaldırmaz ama bu dua'm sana ümit olsun.
'Allah sana öyle bir mutluluk versin ki neye üzüldüğünü bile hatırlama .'
Tüm kalbimle inanıyorum ki o eski Gül bir gün geri dönecek.Bana yine bu imkansız diyeceksin biliyorum ama sende şunu bil bizim inancımızda imkansıza yer yok Gül.
'İmkansız sadece geç kalmış bir mucizedir ve bazı mucizeler, imkânsız gibi görünen yollarda yürümeye cesaret edene görünür.' "
Ona tam cevap verecekken cebimdeki titreyen telefonu hissettim.Ekranı kaydırdımda mesajın içeriği kapalı olsada numara gözüküyordu.
Boncuk ?
Numarayı tanımam uzunn sürmedi. Esma’yla temas hâlinde olduğunu biliyordum. Ama bugüne dek benimle doğrudan bağlantı kurmamıştı.
Bu hat sıradan değildi.
Bu hat, yalnızca kritik durumlar için açılırdı.Sessiz, iz bırakmayan, yalnızca gerçekten gerekirse kullanılan bir kanal.
Ve şimdi, Nisa bu hat üzerinden bana ulaşıyorsa… bu, Paşa’dan gizlenmiş bir hamleydi.
Nisa, o adamın gölgesinden saklanarak bu sinyali gönderiyorsa…
Ben buradan çok şey okurum.Hemde
fazlasıyla çok şey okurum.
Ama en acısı?
Kumru ve Nisa’nın benden kendi iradeleri dışında uzak tutulmuş olması.
Paşaaa !
Nisa ile bağlantımı sen kestin !
Ömer'in peşine intikam için düşmemi engellemek için kestin.Nisa'ya Ömer'i bulduracağımı biliyordun.
Nisa'yı ne ile durdurdun bilmiyorum ama benim bu ihtimali düşünmemem içinde Nisa'nın yanında Kumru'yuda uzak tuttun.Çünkü yanlızca Nisa'yı uzak tutsaydın o zaman bunu bilerek yaptığını daha kolay fark edecektim.
Zekice
İkili kalkan.
Duygusal izolasyon.
Profesyonelce bir manipülasyon.
"Kim o? Kötü bir şey mi var ?"
Esma'nın sesi bir perde gibi araya girdi ama zihnim artık başka bir frekanstaydı.
Gözüm ekrandan ayrılmadı.
Parmaklarım ekrana dokunduğunda, mesaj değil; geçmiş açıldı.
Bir hatırlatma. Bir tetikleyici.
Zaman durdu...
Dört yıl önce sustum.
Dört yıldır bir gölgeye çekildim.
Beni unuttular.
Kendilerini dokunulmaz, hesap sorulmaz zannedenler…
Ama hiçbir şey unutulmadı.
Sadece bekletildi.
Bu unutulmuş sandıkları bir ismin, dosyalarda üstü çizilmiş bir ajanın, yeniden nefes almasıydı.
Uyuyan kurt gözlerini tam şimdi açtı.
"Dağıttıkları timi tekrar toplamak için Ankara'ya çağırdılar.Gelmek için yarın yola çıkıyoruz.Birşeylerden şüphelendiğim için Paşa'nın dosyalarına girdim.Neler oluyor anlamıyorum İlkuş ama senin çözeceğine çok eminim.Bu kodu bulduğum dosyada senin ismin olduğu için bilmen gerektiğini düşündüm."
"Z.471/V… TK:Δ13"
Z.471/V… TK:Δ13
Yüzeyde her şey sıradan.
Ama bu sistemde hiçbir şey rastgele değildir.Paşa'nın dosyalarında tek bir harf bile yersiz yazılmaz.
Z.471 — Bu format Paşa’nın en eski gizli arşiv sistemine ait. Kodlar harf yerine genelde rakamla başlar. Ama bu “Z” harfi oraya kasıtlı konmuş.
ZV İlk bakışta anlamı yok.Fakat zihnim hemen o karakteristik harf dizilimini okudu bu,apostorof.
Z-V=Za’ev.
Harfler sıkıştırılmış. Tipik Mossad tarzı gizleme.
Eğer Paşa bu kodu böyle geçtiyse, ya mesaj bir anlaşma içeriyor ya da bir tehdidi örtüyor.
TK:Δ13 — Türkiye. Ama bu sefer yanında bir delta sembolü.
Delta, bizde "hareketlilik" ya da "geçiş aşaması"anlamına gelir.
13… bizim sistemde {aktif geçiş hattı'nın}numarasıdır.
Yani?
Za’ev şu an geçiş hâlinde.
Ve hedef ülke: Türkiye.
Gelen ikinci mesajla daldığım dünyadan çıktım.
"Haber kanallarını aç İlkuş hemen !"
Söylediğini yapmak için hızla salona geçtiğimde masanın üstündeki kumandaya elimi uzattım.
Tuşa basar basmaz açılan ilk kanaldaki Son Dakika Haberi ve Olağanüstü Hal yazısıyla sesi artırdım.
-SON DAKİKA - DEVLETİN KALBİNE SIZAN AĞ DEŞİFRE EDİLDİ: TÜRKİYE GENELİNDE DEV OPERASYON!
Türkiye, tarihinin en kapsamlı ve en kritik iç güvenlik operasyonlarından birine tanıklık ediyor. Gece saatlerinde, ülke genelinde eş zamanlı olarak başlatılan ve tam gizlilik içinde yürütülen operasyonla, devletin her kademesine ustalıkla sızmış çok sayıda yabancı ajan ve yerli iş birlikçi gözaltına alındı. Operasyon, yıllardır gölgeler arkasında yürütülen derin bir planın son perdesini ortaya çıkardı.
DERİN DEVLET OYUNU: YILLARCA İNŞA EDİLEN AJAN AĞI
Elde edilen bilgilere göre, bu operasyon yalnızca bir güvenlik hamlesi değil; aynı zamanda, Türkiye’yi içeriden çökertmeyi hedefleyen uzun vadeli ve profesyonelce kurgulanmış bir planın ifşası. Sızmalar, rastgele ya da ani gerçekleşmedi. Bu yapı, yıllar boyunca adım adım inşa edildi.
Şüphelilerin yalnızca bir bölümü klasik anlamda ajan değildi. Bazıları yıllar önce yerleştirilmiş “uyuyan hücrelerdi.” Devlet okullarında öğretmen, üniversitelerde akademisyen, kamu kurumlarında yönetici, savunma sanayinde mühendis, yerel yönetimlerde danışman, bakanlıklarda ise karar verici pozisyonlarda görev almışlardı. Kimileri halk nezdinde tanınan isimlerdi. Ancak perde arkasında Türkiye’nin iç direncini kırmaya yönelik planlara hizmet ettikleri ortaya çıkarıldı.Devletin damarlarına sızan hücreler; öğretmen, mühendis, memur, akademisyen,din adamı, gazeteci ve hatta bakanlık düzeyinde görev yapan isimler kılığında faaliyet gösterdi. Hiçbir şüphe çekmeden sisteme entegre oldular; ve amaçları Türkiye Cumhuriyeti’nin bağışıklık sistemini içeriden çökertmekti.
GİZLİ İSTİHBARAT ÇALIŞMASI SONUCU HAREKETE GEÇİLDİ :
Operasyonun, uzun süredir yürütülen istihbarat faaliyetlerinin ve teknik takibin sonucu olarak başlatıldığı öğrenildi. Özel bir ekip tarafından yapılan titiz çalışmalarla, yıllardır görünürde sıradan bir yaşam süren ancak gerçekte devletin iç yapılarına sızmış casuslar tek tek deşifre edildi. Yetkililer, operasyonun ikinci ve üçüncü dalgalarının da yakın zamanda devreye girebileceğinin sinyalini verdi.
İSTİHBARATIN DERİN TAKİBİYLE DÜĞMEYE BASILDI
Milli İstihbarat Teşkilatı ve Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı’nın ortak yürüttüğü çok katmanlı çalışmalar neticesinde bu yapı tek tek çözüldü. Aylar süren teknik takip, sinyal istihbaratı (SIGINT) ve saha operasyonları sonucu elde edilen bilgilerle operasyon başlatıldı. Gecenin ilerleyen saatlerinde düğmeye basıldı.
TERS KELEPÇELİ BASKINLAR VE GİZLİ NOKTALARA OPERASYON
Gece saat 02:00’de eş zamanlı olarak başlayan operasyon, onlarca şehirde çok sayıda hedefe yönelik gerçekleştirildi. Özel harekât timleri, güvenlik ve istihbarat birimleri kordinasyonunda yürütülen baskınlarda, şüpheliler bulundukları ev, ofis ve güvenli evlerden ters kelepçeyle alındı. Operasyon adreslerinin birçoğunun, stratejik kurumlara yakınlığı dikkat çekti.
TANINMIŞ İSİMLER VE KİRLETİLMİŞ MAKAMLAR
Üst düzey kaynaklardan edinilen bilgiye göre gözaltına alınanlar arasında, devlete yıllarca hizmet etmiş gibi görünen, ancak dış istihbarat odaklarına bilgi sızdıran çok sayıda üst düzey isim de bulunuyor. Bu şahısların, Türkiye’nin güvenlik mimarisini içeriden zayıflatmaya yönelik faaliyetlerde bulunduğu belirlendi.
OHAL İLANI VE GÜVENLİK ALARMI EN ÜST SEVİYEDE
Operasyonun hemen ardından, Türkiye genelinde Olağanüstü Hâl (OHAL) ilan edildi. Kritik kurumlarda güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarıldı. Gözaltındaki kişilerin sorguları derinlemesine devam ederken, operasyonun ikinci ve üçüncü dalgalarının çok yakında başlayacağı belirtiliyor.
YENİ BİR GÜVENLİK PARADİGMASI DOĞUYOR
Bu operasyon, sadece mevcut tehditleri temizlemekle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin iç güvenliğinde yeni bir sayfa açacak. Yetkililer, milli güvenlik stratejisinin kökten gözden geçirileceğini ve devletin tüm katmanlarında güvenlik duvarlarının yeniden inşa edileceğini vurguluyor.
Türkiye, sessizce ilerleyen ve yıllar içinde kurulan bu gölge ağla yüzleşti. Şimdi ise yeni bir döneme giriliyor.
Türkiye, tarihî bir dönüm noktasında. Bu büyük operasyonun sonuçları önümüzdeki günlerde daha net ortaya çıkacak. Kamuoyu, operasyonun etkilerinin derinleşerek artacağı bu süreçte gelişmeleri dikkatle takip ediyor.
•••
Gün geceye,yaz kışa,gelecek geçmişe karışabilirdi.Ama içim bir daha asla o adama karışmazdı.Kanımdaki intikam ise, merhametime...
Ben onu ölümüne seviyordum. Kör kütük değil… Daha fazlasıydı bu. Deliliğin bile tarif edemeyeceği bir tutkuydu bendeki. Yeşillerine her baktığımda içim ürperirdi; kalbim sanki göğsüme sığmazdı. Onun gözlerine bakmak bile başka bir alemdi… Sanki dünyadaki tüm kaos dinerdi o bakışlarda. Güvende hissederdim. Sığınılacak bir dağ gibiydi gözümde. Sarsılmaz, yıkılmaz, hep orada… Hep arkamda duracak sanırdım.Ben onun omzunu ömrüm boyunca kendime yastık bilirdim.
Gülüşüyle nefes alırdım ben. Bir tebessümüne dünyam aydınlanırdı. Sesi... Ah, o sesi... Kalbimin ritmini değiştiren tek sesti. Uykudan önce dua ederken bile onu düşünürdüm. "Eksilmesin" derdim. "Ona bir şey olmasın, yeter ki o dursun yerinde."
Onu severken kendimi unuttum. Onu sevdikçe ben eksildim, o büyüdü içimde. Bir kadının bir adama bu kadar bağlanması belki de yazgıyla alay etmektir.
Her hücremle sevdim. Öyle ki, yokluğu aklıma geldikçe içim yanar, kendime hemen yalanlar uydururdum. "O beni sever. O beni herkesten korur ."derdim.
Meğer en büyük zararı, en çok inandığından alırmışsın. Ben onun gözlerine cennet diye bakarken,o bana cehennemin kapısını aralıyormuş…
Varlığına dua eder, yokluğu aklıma gelmesin diye kendime yalanlar söylerdim.
En büyük yalanı ben yaşamışım.
Beni kandırdı. Öyle ustaca, öyle inandırıcıydı ki...Gözlerimin içine bakarak yeminler etti. Ben o gözlere baktım ve inandım.
Şimdi inandığım için kendimden nefret ediyorum.
Çocuklarımı… İki canımı… Gözümün nurunu benden aldı. Ben hâlâ nefes alırken, onların sesi sustu. Küçücük elleri bir daha uzanmayacak bana, kokuları bir daha sinmeyecek üzerime. Ben artık sadece yaşayan bir cesedim.
Ona verdiğim sevgiyle çocuklarımı toprağa koydum. Düşün ki bir kalp hem aşkı hem mezarı taşıyor içinde. Her atışı lanet gibi yankılanıyor içimde.
Artık ne sevebilirim, ne güvenebilirim. İçimde kalan tek şey acı. Ve o acının koynunda büyüyen bir intikam var. Soğuk, sessiz, ama gününü bekleyen bir intikam…
Ben onu ölümüne sevmiştim.
O beni ölümle tanıştırdı.
Bilemedim ettiğim duanın kabul olup en ağır imtihanım olacağını.
Allah'dan şunu dilemiştim.
'Allah'ım bana bu kalbin durduğunu gösterme ben her türlü imtihana razıyım dedim.'
Şimdi belimdeki silahla o adamın ölümü olmak için bekliyorum...
Kul kurar kader işte böyle gülermiş.
Ankara'nın serin sabahının ayazı, yüzümdeki kalın atkıya rağmen tenimi ince ince yakıyordu. Mayısın ikinci günüydü ama baharın sıcaklığı bu kırsal vadide henüz kendini göstermemişti. Şehrin dışında,artık kullanılmayan, çatlamış yer yer çukurlar açılmış asfaltıyla,unutulmuş bir yolun ortasına çektiğim koyu gri jipin kaputuna yaslanmış,zamanın ilerlemesini bekliyordum.
Gökyüzü,yeni doğan güneşin kızıl ışığının yansıttığı kırılmayla,kurşun rengi ağır bulutlarla kaplıydı.Geceden kalma sis, tarlaların üzerinden ağır ağır çekilirken, sabahın puslu ışığı yeryüzüne zorla süzülüyordu.Dudaklarımı ıslatır ıslatmaz esen yel bu fırsatı kaçırmadı.
Islattığım et parçalarına çarpıp onları anında soğuttu.
Sağ bileğimdeki dijital saatin ekranına göz gezdirdim: 06:30.Vakit gelmişti. Tahminlerimde asla yanılmam Ömer bu yolu kullanacak, bu tenha yolu kullanacaktı,bunu biliyorum.
Üzerimde koyu lacivert, vücuduma tam oturan kısa şişme bir mont vardı; askeri dikişleri belli belirsizdi ama içindeki kevlar astarla zırh işlevi görüyordu. Dizime kadar yükselen siyah iplikli botlar, çamurla lekelenmişti. Pantolonum, harekete uygun esnek kumaştan ve dizlerinde hafif zırh plakaları vardı. Belimde, montun altına gizlediğimin tabancamın soğuk ağırlığını hissediyorum.
Ayaz içime işlerken, yüzümdeki atkıyı biraz daha sıkı sardım. Gözlerim yoldaydı.İçimdeyse,ne zaman biteceğini bilmediğim bir hesaplaşmanın soğuk sabrı vardı.
Türkiye'ye bunca yıl sonra neden döndün? Yine hangi alçaklığın peşindesin? Neden bu karanlık yoldasın?
Bilmiyorum… Ama bildiğim bir şey var: Bu yol senin sonun olacak,bu gün bu dava kapanacak.
Beden aldığın herşeye karşılık,pis canının gözümde hiç bir kıymeti yok ama yinede benim tek tesellim,acımı azda olsa dindirecek şey sadece ecelin olmak.
Peş peşe dizilmiş üç araç görüş açıma girdiğinde belimdeki tabancanın kalbimi soğutan varlığıyla yolun ortasına doğru yürümeye başladım.Arkamdaki jip zaten yolu ortadan kapatmıştı.Bana doğru son sürat gelen camları filmle kaplı en öndeki araç kornaya ıslarla bastı.
Tekerler cızırtıyla altındaki kumları ezerek savurduğunda frenlerin çıkardığı ses birazdan kopacak kıyametin ilk sesiydi.
Araçlardan inen korumalarla göz göze geldi.Amacımı kestiremeselerde düşman olduğumu anında fark ettiler.9 namlunun bana doğrultulması saniyeler sürmedi.Elimi belime attığım anda ortadaki araçın kapısı açıldı.Unutmak üzere olduğum o sesi duyduğumda kalbim dizlerinin üstüne yığıldı.
"İndirin silahlarınız !"
O,onlara indirmeleri emrini verdiğinde benim silahım onun tam kalbine yönelmişti.
"Duymuyor musunuz lan beni indirin dedim !"
Sesiyle birlikte sinirden titreyen dudaklarıma dişlerimi geçirdim.Yüzümdeki atkıyı sol elimle hırsla asağı çektiğinde ciğerlerim nefes almak yerine o bana bakar bakamaz solunumu kesti.
Hayır !
Hayır Gül ! Sakın !
Yine aynı bakıyordu. Dört yıl önce o karanlık odada gözlerinin içinde aradığım bakış... Şimdi tam karşımdaydı. O gün dilendiğim sevgi, bugün gözlerinin yeşiline sığmıyordu sanki,taşmak üzereydi.
Uzun boyuyla karşıdan gelen silueti, tanımamak imkânsızdı. Geniş omuzları, üzerinde haki renkte ince bir ceket… Altında sade bir pantolon, ama asıl dikkatimi çeken, her adımda kuru toprağı ezen botlarıydı. Sanki toprağa değil, doğrudan kalbime basıyordu.
Gözlerini benden ayırmadan yürüyordu. O adımlarda bir kararlılık, bir özlem, hatta bir tür pişmanlık vardı.O gözler... Tanıdık, yakıcı, yaralı ve hâlâ aynı şekilde beni buluyordu.
Titreyen elimin kontrolünü kaybedişimi fark ettim. Kalbim, o bana doğru her adım attığında bana başkaldırıyor, her atışında dört yılın sessizliğini paramparça ediyordu.
İçimde bir şey çatladı. Sevmek… hayır, bu çok daha ötesiydi. Bu bir tutunma, bir inat, bir yangının küllerine sarılma hâliydi.
Ama aynı zamanda zihnimin derinliklerinde bir çığlık yükseliyordu: "O benden kızımı aldı o benden oğlumu aldı o bir hain o bir vatan düşmanı o bir cani o kansız bir alçak.Peki neden hâlâ böyle bakıyor? Neden bana eski Ömer gibi bakıyor , ve neden benim ona doğrulttuğum silahı tutan elim titriyor ?
Kalbim mantığımla çarpışıyordu içimde. Ve ben, gözlerimin önünde adım adım bana yaklaşan adamın karşısında, hem olduğum gibi duruyor hem de içten içe yıkılıyordum.
Arkamda varlıklarını hissettiğim araçlarla başımı usulca geriye çevirdim.Yıllar sonra gördüğüm kişiler...
Benim için dağıtılan Börü,benden uzak tutulan iki kardeşim,beni yetiştiren adam ve en önemlisi Orhun.
Kimisi bu manzara karşısında donarken kimisi bana acıyan gözlerle baktı.
"Gül indir o silahı !" Diyen Orhun bana doğru yürümek istediğinde tam ayak ucuna sıkım kurşunu.Olduğu yerde kalıp ellerini teslim olur gibi kaldırdı.
"Sakın...Sakın yaklaşma !"
Artık göğsümün hangi duygu yüzünden böyle hızlı inip kalktığını bilmiyorum.Artık canımı hangi acının daha çok yaktığını bilmiyorum.
Benim kalbim içimdeki acılara yetmiyor...
"İlkuş indir o silahı!" Paşa...O sert sesi,o sert duruşu ,yıllar ondan sadece siyah saçlarını almıştı.Bendense herşeyimi.
"Gül bilmediğin çok şey ver bak geri dönülmez bir yola girmeden indir o silahı hadi cimcimem ."
Kafamı gözümden akmasına engel olmadığım yaşlarımla salladığımda elalarına baktım.Beni koruyan beni canından çok seven öz abim olsa bu kadar seveceğim adama baktım.
"Nerdeydin ?" Alt dudağımı temizlediğimde bir kurşun daha ayağının önündeki toparağa saplandı.
"Bu güne kadar nerdeydin Orhun ?"
Bir kurşun daha saplandı ayak ucundaki toprağa.Ona öfkeli değildim ona artık hiçbir şeydim.O en çok ihtiyacım olduğunda ortada yoktu.
"Kocam dediğim adam beni bir teröristin yanmış cesedinin başında ağlatırken nerdeydin ?
Sevdiğim adam bir hain çıktığında nerdeydin ?
O adam benden iki evladımı aldığında nerdeydin ?
Sen beş yıldır nerdeydin ?
Ben acıdan geberirken nerdeydin ?"Gözümden süzülen yaşlar artık engellenemezdi; inatla yanaklarımı yakarak akıyordu. Yutkunduğumda namlunun ucunu tekrar canımdan iki can koparan adama çevirdim.
"O benim çocuklarımı öldürdüğünde sen nerdeydin Orhun ? "
Ağzımdan bu söz çıkar çıkmaz bana dünyanın en şefkatli en merhametli adamıymış gibi bakmaya son verip şaşırdı.
Şaşırdı ...
Kaşları yeşil gözlerine indi,ve boynunu öfkeyle arkasındaki kadına çevirdi.Yumruklarını sıkışıyla Arya'da ondan gözlerini kaçırdı.O da buradaymış...
Beynim artık düşünmek istemiyor .O kadının burada ne işi olduğunu ? Arkamdakilerin neden bu iki azılı teröriste silah çekmediğini düşünmek istemiyor.Burnumdan derin bir nefes çektiğimde elimdeki tabancanın emniyetini açtım.Namlunun ucu oğluna dönükken yaşlı gözlerim annemin katiline baktı.
"Beş yaşındaydım!
Sen benden annemi çaldığında ben beş yaşındaydım Arya.O gün annem bana sarma yapacaktı.Yada bilmiyorum hangisine karar verdiğini,belkide yumurta kıracaktı .Bu hayatta bir tek o vardı.Benim bu hayatta bir tek annem vardı,birde onu zorla ikna edip bahçemize doldurduğum hayvanlarım vardı.Sen benden annemi aldın,sen benim bu hayatta sahip olduğum en güvenli limanı aldın.Benim zaten babam yoktu ki bir tek annem vardı ,sen benden onu aldın." Sesim ağlamaktan kısılmıştı ,burnumu çekip sahte bir tebessüm sundum ona ben yaşlı gözlerle acı acı gülümsedim.
"Onu benden aldığın gün varya ben ölümün ne olduğunu bilmiyordum.Annemin yerden kalkmadığını biliyorum o yerden kalkmadı ve Paşa beni o evden çıkardı, gidiyoruz diyince ben annem uyanmıyor diye çok ağlamak istedim ama ağlayamadım.Çünkü annem bana ağlama dedi.Ağlarsan öldürürler seni dedi.Ben ölümün ne olduğunu bilmiyordum ki sadece annem istedi diye ağlamadım...
Sen benden annemi aldığın gün ben kimsesiz kaldım.Annemi çok özledim,ama ağlayamadım.
Ben düştüğümde dizim kanadığında anne diye ağlayamadım...
Bahçemizde ki çok sevdiğim civcivlerimi çok özledim,beslediğim yavru kedilerimi çok özledim.Biliyor musun sen benden onu aldıktan sonra ben kimseye bana bunu alır mısın diyemedim .Orhun'a bile..."
Ağlamaktan kısılan sesimle burnumu çekip derin bir soluk çektim .
"O gün,benim cehennemimi başlattığın o gün birşey söyledin ,Arya...Dedin ki ;'Tanrı hayatta kimseye güvenilmemesi gerektiğini ölümle öğretir çünkü ruh bile günü geldiğinde bedeni mutlaka terk eder...'
O sözünle sen benden annemi aldın o sözünle sen benden iki minik meleğimi aldın sen o sözünle benden herşeyimi aldın bana kimseye güvenilmemesi gerektiğini sen öğrettin ,ögrendim ama artık hiçbir şeyim kalmadı.
Ve şimdi bu gün alacaklı olan benim Arya.Bu gün ruhu bedenini terk edecek kişi oğlun! "
Gözlerim Ömer’in bedenini bulduğunda, gözlerine bakmadım. Tek hedefim… kalbiydi.
Biliyordum, lanet olsun ki onun bana hâlâ eskisi gibi bakan gözlerine bir an olsun baksam… ateş edemezdim.
Arkamdakiler, elimden silahı almak için hareketlenmişti ama her şey ağır çekimdeydi sanki.
Arya’nın "Hayır!" diye haykırışı kulaklarımı deldi. Elim titrememişti, ama o an... küçük bir kız çocuğunun "Baba!"diye bağırışı,dünyamı altüst etti.
Başımı bir refleksle sesin geldiği yöne çevirdim.Araçtan inip koşan minik beden...
Rüzgâr, süt kahvesi lüle saçlarını savururken küçük bedenini ileriye taşıyordu.
Ama artık çok geçti.
Tetiği çekmiştim.
Kurşun çoktan yuvadan ayrılmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.87k Okunma |
2.99k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |