8. Bölüm

Kanlı Eller 🌹8

Dahliaaa
d_ah_lia

 

 

 

 

 

Lütfen şu bölüme başlamadan önce yıldıza bir kez dokunun çok zor birşey istemiyorum sizden bir beğeni bu kadar zor olmamalı hayalet okuyucu istemiyorum .
Keyifli okumalar...

 

 

 

 

🇹🇷


"Kalleş herif!" dedi Yiğit, dudaklarını büzerek homurdandı.Onun bu tepkisini umursamayan Savaş,gözlerini ufuk çizgisine dikmişti. Yüksek rakımın ayaklarının altına serdiği dağlar, gri ve kışın kasvetli tonlarıyla uzanıyordu. Yosun yeşili gözleri, uzaklara dalarken aklında tek bir düşünce vardı: Gül...İyi miydi?

Rüzgar, sert ve acımasızdı; dağların arasından uğuldayarak geçiyor, etraflarındaki çıplak ağaç dallarını titretiyordu. Hava, ocak ayının getirdiği soğukla keskinleşmiş, üniformalarının altına işleyen bir ısırık gibi hissediliyordu.Ciğerlerine dolan bu sert hava,hatıralarıyla dolup taşan içsel sıcaklıkla çatışıyordu.

Burnunda Gül'ün kiraz çiçeği kokusu vardı sanki.O saf ve huzur dolu koku, zihnine kazınmış gibiydi.Rüzgarın sertliği,o kokuyu getiremiyordu ama hatırlatıyordu.Gül'ün güçlü duruşunu, cesur bakışlarını hayal etmeye çalıştı. Zihni,onu kanlı canlı hayal etsede içindeki boşluğu dolduramıyordu.

Birinin ona zarar verebileceği düşüncesi içini kemiriyor,kalbini titretip yumru gibi sıkıştırıyordu.Dağların yüceliği, etrafı saran boşluk ve sessizlik, Savaş'ın içindeki fırtınayı daha da şiddetlendiriyordu.Karanlığın çökmesine az kalmıştı,gökyüzü soğuk bir maviye bürünüyordu, ama onun için en karanlık an, Gül'den haber alamadığı bu bekleyişti.

"Hani gerçek değildi bu evlilik üstüme nasıl Gül koklarsın alçak ?"

"Yiğit sen gitte soğuk su iç harbiden Gül kokladı." Diyen Aslan'a tim sessizce gülerek destek vermişti.

"Kalleş herif hani ilk aşkın bendim ulan hesap vereceksin bana !"Günlerdir beynini yiyen Yiğit'e sabrı tükenmek üzereydi ve sabrını taşıran son damla kuzenin kolundan tutup onu kendine çevirmesi oldu .

"Yiğit," dedi Savaş, dişlerinin arasından, sesini sertleştirerek,
"Yemin ederim belanı öyle bir sikerim ki, dilini oynatacak takatin kalmaz! Günlerdir beynimi yedin lan yeter artık!"Aslan, bu laf karşısında sesli güldü. Yiğit ise alaycı gülümsemesini daha da büyütüp bir adım geri çekildi.

"Gül gelmezse bu hepimizi tek tek siker demedi deme devrem!"Hasan Mehmet'e öyle bir fısıldadı ki arkada namaz kılan Batur kendine hakim olamayıp secdeye giderken getirdiği sesli Allahu Ekberi uyarı mesajı olarak gönderdi .

"Tövbe de komutanım hayalim al bayrağa sarılmak yedi renkli çula sarılsam babam namusuna şerefime tüm Adana'yı toplar beni keleşle kovalar ." Emre'nin tepkisine millet gülümserken Batur'da selamını vermişti .

Yiğit,gözlerinde alaycı bir parıltı ile gülümsedi.Sözlerini, sert ama eğlenceli bir tonla tamamladı:
"Kalbimi kırıyorsun vahşi erkeğim,o güzel ağzına bu küfürler hiç yakışmıyor,"

Gözleri, Yiğit'in alaycı bakışlarını yavaşça süzdü,fakat yüzündeki gerilim hiçbir şekilde azalmadı.Her kası,bir volkan gibi patlamaya hazırdı ama o, kendini zorla sakinleştiriyordu.

"Yiğit," dedi,sesi boğazında gergin bir tınıyla yankılandı. "Adam namaz kılıyorken bana küfrettirdin, siktir git, gözüm görmesin seni!"

"Herif hata yaptığını kabul ederken aynı hatayı tekrar yapıyor "Ağzının içinden 'cık' sesi çıkartıp Savaş'a bakarken devam etti "Akıllanmaz bu."dediğinde arkasından yaklaşan Batur'un varlığını son anda fark etti.Önündeki iki metrelik kayadan hızla aşağı atladı.Yiğit'i elinden kaçıran Batur, yerden kaptığı bir taşı ona fırlattığında,taş, Yiğit'in kaskına çarpıp geri sekerek düştü.

"Gel lan buraya! Namazımı fesat ettin, it!"

Yiğit, kaskına çarpan taşın bıraktığı görünmez tozu elinin tersiyle silerken dudaklarını büzüp konuştu:
"Lan yinemi ben suçluyum? Benim ağzımdan küfür çıktı mı? Onlar küfretti, sen niye beni kovalıyorsun?"

"Sen yokken kimse küfretmiyor,şeytanın çırağı! Sen gelince benim alnım seyif secdesi görmeden durmuyor,sayende! Birde utanmadan 'yine mi ben suçluyum'diyor.Komutanım,bu niye geldi ya?Gönderelim bu iti geri gitsin!"

Savaş,içine oturan sıkıntı yetmezmiş gibi bir de bu hır gürü çekmek zorunda kaldığını düşünüp derin bir nefes aldı.Ne dese boşa olacaktı çünkü kuzenin uslanmaz olduğunu herkesten daha iyi biliyor.

"Neyimi gördün be Batur'um?" dedi Yiğit, sinsice gülerek.

"Belasın lan! Timin başına belasın, bir de neyimi gördün diyor. Vallahi delireceğim! Allah'ım,sen aklıma mukayet ol."

Batur ellerini göğe açarken Yiğit,kayanın başındaki Arda'ya elini uzattı. Arda'dan aldığı destekle tek hamlede yeniden kayanın tepesine çıktığında, eğlencesinden vazgeçmeye niyeti yoktu ama biraz daha Savaş'ın üstüne giderse başına gelecekleri bildiğinden hedef değiştirdi.Sinsi bir gülümsemeyle Batur'a doğru baktı, sesi alaycı bir tonda yükseldi:
"Şehit olursam ağlarsın, ama o zaman bu sözlerin sana vicdan azabı çektirir.Namaz kılarken, 'Keşke Yiğit'im olsaydı da bir vakitte on kere seyif secdesi etseydim,'dersin."

Batur, bu sözlere hiç aldırmadan yüzünü tamamen ekşitip kaşını kaldırarak homurdandı:
"Hadi lan ordan,Puşt!"

Bu sözleri zerre umursamadan,Arda'nın boynuna kolunu atıp onu kendine çekti. O sırada, kaşlarıyla Batur'u işaret etti. Sanki ne olursa olsun neşesini kaybetmeye niyeti yoktu.

"Dönünce kızlarla bir ortam ayarla da şununla alemlere akalım.
Alayım mı seni gece düşelim barlara içelim biraları hunharca" diye sırıtarak söyledi.Aslan, bu sözlere ters ters bakıp tövbe çekerek kayaya oturdu.Batur, ikiliye sinirli bir şekilde bakarken,Arda iki elini sallayarak durumu yumuşatmaya çalıştı.

"Komutanım, bana öyle bakmayın vallahi bende yeni duydum, Allah çarpsın!"Kendisine sarılan Yiğit'e bakarak devam etti. "Komutanım, kurbanınız olayım,siz de beni şu işlerinize alet etmeyin.Sonra 50 rekatlık kaza namaz kıldırıyor."

Millet, Arda'nın isyanına kahkahalarla karşılık verirken, Savaş'ın gözleri yalnızca bedeni burada olan Mehmet'i buldu.Gül'ün odada Mehmet'e olan bakışları günlerdir duyduğu şüphesini destekledi.İçindeki sessiz gerilim, çevredeki kahkahalarla yarışıyordu.

Batur, öfkesini içinde tutamayarak kükredi"Ulan, kurban olduğum rabbim sana öyle bir bela versin ki hiçbir şeye halin kalmasın! Amin diyin lan!"

Batur'un bu sözleri,ortamı iyice ısıttı. Arda,Hasan ve Emre ellerini açıp hep bir ağızdan,aynı anda "AMİNNNN!" dediler. Çevredeki dağların sesine karışan duaları, bu anı adeta sonsuzlaştırıyordu.

Dağların üzerinden esen sert rüzgar,kararmak üzere olan havanın sessizliğini bozarken, Hasan'ın telsizinden gelen ince bir çağrı tüm timin dikkatini topladı.Birkaç saniye önce şakalaşan ekip üyeleri, anında savaş moduna geçti.

"Börü ,kritik bilgi geçiyorum. Bulunduğunuz konum terör unsurları tarafından deşifre edildi.Gelen istihbarata göre,düşman unsurların sayısı 50 ila 60 arasında tespit edildi. Yönleri doğrudan size doğru. Muhtemel çatışma mesafesine ulaşmalarına yaklaşık otuz dakika var."

Sessizlik,Nisa'nın soğukkanlı ama uyarıcı tonunun ardından timin etrafını bir kalkan gibi sardı.Bu bilgi,herkesin zihninde çakan bir yıldırım gibi yankılanıyordu.Savaş,Hasan'nın elinden aldığı telsize onu huzursuzluğa boğan soruyu sordu.

"İlkuş'un durumu nedir ?" dedi sesi tok ve kesin"Bir saate oradan çıkacağını bildirdi ."Günlerdir bu heberi Nisa'dan beklerken şimdi en olmadık zamanda bunu duymasıyla boynunu gergince sola kırdı.Ona yardıma gidemeyecekti burada olma amaçları onu bu bölgeden gazeteciyle beraber güvenli bir şekilde çıkarmakken bunu yapamayacaktı.Bu olasılık sinirleriyle oynadığında parmakları arasındaki telsizi sertçe sıktı .

Nisa'nın sesi bir kez daha telsizden duyuldu:
"Koordinatlarınızı ilettik.Destek şu an için mümkün değil.Durumu idare etmeniz gerekiyor."

Savaş, telsizin sustuğu o an derin bir nefes aldı.Bu tür durumlara alışkındı ama 50'den fazla terör unsuru karşısında tüm dikkati ve tecrübesiyle hareket etmeleri gerekiyordu. Dağların sessizliği, şimdi bir savaşın eşiğinde patlamayı bekleyen bir gerilimle dolmuştu.

Gül'ün kurtuluşu, Savaş'ın fedakarlığıyla örülmüş bir ağı ip gibi sararken, içlerinde bir şeyler eksikti.Bunu o da biliyordu ;bir anlık kayıp, bir saniyelik gecikme her şeyin sonu olabilirdi...

GÜL'DEN

Nöbet tuttuğum koridorda yankılanan çığlıklar,ruhumu lime lime ediyordu. Sanki her biri bir hançer gibi içime saplanıyor,beni her nefes alışımda biraz daha öldürüyordu.Yüreğim,etrafımdaki karanlığa karşı isyan ederken,gözlerim kendini tutamayıp bir damla yaşla teslim oldu.

Ruhum can çekişiyor gibiydi; bir bataklığa saplanmışçasına hareket edemiyordum. Hangisine yardım edeceğimi bilmiyorum.Hangi birine? Çığlık atan her kadın, her çocuk, her mazlum beni bir yöne çekiyor ama adımlarımı bir türlü ileri atamıyordum.Kimi kurtarsam,diğerine sırtımı dönmek zorundayım.Bu, vicdanıma nasıl sığar?

Paşa'nın sözleri iki gündür zihnimi kemiriyor. "Gittiğin yerde merhametinin görevinin önüne geçmesine izin verme..." Görev.Yalnızca görev. Ama merhamet? Merhamet nasıl susturulur? Nasıl görmezden gelinir? Bir annenin çığlığı, bir çocuğun sessiz ölümü, bir kadının yitip giden gururu... Bunların hepsi benim gölgem olmuş gibi, her adımımda arkamdan geliyor.

Yanı başımda tecavüze uğrayan kadınlar, diri diri yakılan insanlar, dayaktan ölen çocuklar... Sanki birer hayal değil de bir kameranın önündeymişim gibi her şey açık seçik önümdeydi.Daralan nefesim ciğerlerime yetmiyordu.Nefes almak için elimi duvara koydum,bedenim bile dayanamıyordu artık.Ama ne çığlıklar duruyordu ne de vicdanımın yakarışı.

Bir kadının attığı yeri göğü yıkan çığlıkla iki elimide ağzıma serçe bastırdım.
Nefes alamıyorum Allah'ım.nefes alamıyorum .

Adını özgürlüğünden alan bir ülkenin evladıydım. Nasıl olurdu da bir kadının yardım çığlığına sırt dönerdim? Nasıl olurdu da bir mazlumu kurtarmanın bedeli, kendi vatanımı tehlikeye atmak olurdu? İşte böyle bir cehenneme düşmüştüm. Hiçbir şey beni dünya üzerinde bu kadar ikileme bırakmamıştı.

Şimdi, yemek saatiydi. Bu kansızlar kolay kolay yemekhaneye inmemezlik etmezlerdi.Ama inmeyenlerinde amacı açıktı: midelerini değil, nefislerini doyuruyorlardı.Burada risk almak, yaşamın kaçınılmaz parçasıydı ama bu kez aldığım risk, her zamankinden büyüktü. Çünkü burası, istila edilmiş bir ülkenin topraklarıydı.Ve o topraklar, o ülkenin insanlarına zulmün bile hafif kalacağı dehşetler yaşatılan bir yer...Kızıl Zindanlar.

Kadının çığlığı, dar ve kireç kokulu koridorlarda yankılanıyordu. Zamana yenik düşmüş duvarlardaki kireçler, kırık pencerelerden içeri dolan rüzgarla hüzünlü bir dansa kalkıyor, bir kısmı yere düşerken diğerleri rüzgarla süzülüyordu.Üstümde titreyen sararmış bir lamba, zayıf ışığıyla gölgeleri grotesk bir oyun gibi duvarlara yansıtıyordu. Koridorun rutubetli zemini her adımımda ayaklarımın altından yankılanıyor, beni hem cesaretlendiriyor hem de ürpertiyordu.

Arkamı döndüm, sırtımdan aşağı süzülen soğuk terleri hissederek. Koridorun sonunda, loş ışıkta hareket eden bir tehdit var mı diye dikkat kesildim. Şimdilik sadece güvenlik kameraları bu koridorunun tozlu fayanslarında attığım adımlarımı takip ediyordu.Yanıp sönen kırmızı ışıkları, adeta her şeyin kaydedildiğine dair sessiz bir uyarı gibiydi.Ancak bu yalnızlık, sahte bir huzurdu.Tehlikenin nereden ve ne zaman geleceği belirsizdi.

Kapıya sertçe attığım tekmeyle eski tahta kapı gıcırdayarak açıldı.İçeriden yayılan çürümüş ceset kokusu,burnuma kesif bir darbe gibi çarptı. Odaya adım attığımda, üç çift göz bana döndü.İnsanlıktan nasibini almamış iki çift. Birinde kibirle dolu soğuk bir parıltı, diğerinde ise vahşeti maskesiz bir şekilde yansıtan bir öfke. Ama üçüncü çift göz... İşte o gözler, bu karanlığın ortasında bana en ağır darbeyi vurdu.

Yerde, parçalanmış kıyafetlerin arasında, karnı burnunda bir kız çocuğu vardı.Gözlerinden yaş yerine kan süzülüyordu.Bedeninde yaşam taşırken, gözlerindeki ışık sönmeye çok yakındı. Çırpınan elleri,adeta son bir kurtuluş için boşluğa tutunmaya çalışıyordu. Yüzünde hem fiziksel hem de ruhsal acının derin çizgileri vardı.Daha fazlasını görmeye dayanamazdım.

İkisinin yüzüne baktım.İri, bir yırtıcı gibi ürkütücüydü.Kanlı sakalları,çatık kaşları ve kocaman nasırlı elleri,bu dehşetin alışılmış bir parçası olduğunu söylüyordu.Diğeri,daha gençti;sinsiliği yüzüne kazınmıştı. Kirli ceketi,sırtında taşıdığı güvensizliği saklamıyordu ama bakışlarındaki hırs ve kibrin altında kendi canı için duyduğu korku saklıydı.

İçimdeki öfke damarlarımı kavururken, dudaklarım titredi. "Allah'ım," diye fısıldadım. "Affet bizi. Mazluma el uzatamadığımız, sustuğumuz, görmezden geldiğimiz her an için affet."

Kızın titrek nefesi, içerideki ağır atmosferi deliyor ama çıkardığı her ses adeta işkencenin yankısı oluyordu. Onun yaşına dair bir şeyler söylemek bile zordu; yaşadığı cehennem, bedeninden yılları çalmıştı. Onu "kadın" olarak görmek zordu, ama genç kız diyememek de vicdanımı delip geçiyordu.

מי אתה, מה אתה עושה כאן?"
Kim ve ne işim olduğunu sorana gözlerimi diktim.Yeşil lenslerim cehennem ateşinden parça taşıyan öfkemi gizleyeme yetmedi .
Pis kızıl sakallarındaki kan kadının elinden bulaşmış olmalı .

"Who are you ?"
Aynı sorunun yarısını İngilizceye çeviren diğer soysuza attığım kısa bir bakışın ardından arkamdaki kapıyı siyah botumun ucuyla usulca kapattım.
Yüzümdeki puşiyi indirdiğimde ölüm kokan nefesimle cevap verdim.
עזראל (Azrail )
Sakalı kanlı olan yerde duvara dayadığı silahına doğru ilerlerken diğeri bana yöneldi.Bileğimden çıkardığım bıçak silaha uzanan eline saplandığında attığı çığlık iki gündür duyduklarımın yanında hiçti ve bu kimsenin ilgisini çekmezdi çünkü bu duvarlar her çığlığa her vahşete sessiz kalındığını biliyor.

Gelenin gözleri arkadaşına kaysada kendini toparlayıp yumruğunu savurdu .
Sola kayıp eğildiğimde alaylı yüzüm mavi gözlerini buldu .

"Is that all you can do?"
(Yapabileceklerin bu kadar mı ?)
Öfkesine yenilip mesafeyi indirip üstüme yürüdüğünde diğer aptal elindeki bıçağı çıkarmış bana doğru geliyordu .

Öndekinin kolunu ters çevirip ikisinin ortasına geçtiğimde ayağım arkadakinin karnına saplanıp tok ses çıkardığında kolunu elimde tuttuğumun kafasını duvara vurdum.Hayır bir kereyle kalmayacaktı,tüm gücümle iğrendiğim kafayı üst üste vurduğumda patlayan kafayı elimden bıraktığımda bedeni çuval gibi yere yığıldı .

Arkamı döndüğümde titreyen elleriyle tuttuğu namlusu bana doğrultulmuş silahından kan damlıyordu .
Sahte gülüşümle kafamı salladım.
Ona doğru bir adım attığımda kendi dilimde konuştum.Bu sözü her kansız ezberleyecek bu söz her zalimin korkulu rüyası olacak;
"Mazlumun göz yaşı her zaman bir bedel ödetir !"
Ve ben bu bedeli almaya hazırım .
Namlunun ucunu tuttuğumda bir anlık zayıflık bir anlık boşluk Allah'ın azabına onu yakınlaştırdı.Korkudan silahı tutacak gücü bile yoktu elinden aldığım silahı tetiğindeki parmağımla çevirip arkamdaki duvara fıralattım.Gözümün önünde titreyişi bende hiç bir fark yaratmadı.Botumdan çıkardığım bıçakla ona doğru bir adım attım ben attıkça o geri gitti ve en sonunda sırtı son noktaya dayandı .
בבקשה" (Lütfen)
İşte en sevdiğim bu "אל תעשה" (yapma)
Yalvarışı bana kim olduğumu iliklerime kadar hatırlattı.
"מן כאן אין יציאה, מכאן זה הגיהנום"
"Buradan çıkış yok burdan sonrası cehennem !"dediğimde ,bıçağı elimde çevirişimi usulca izledi .Boynunu boylu boyunca yaran bıçakla üstüme sıçrayan kanlara arkamdaki kadının çığlığı eşlik etti.İki gündür çığlıklara kapattığım vicdanım şimdi bu çığlıkla azda olsa huzur bulmuştu.Şu an o kadar huzurlu o kadar rahatım ki ...Rahattım çünkü,tüm pisliklere yedikleri yemeğin etkisi birazdan tesir edecek bu yüzden kimse kolay kolay girmez buraya.

Elimdeki bıçağı yere yığılan bedene sildiğimde elini ağzına kapatmış hıçkırarak ağlayan kızla gözlerimi yumup derin bir nefes verdim.
Yerden aldığım diğer bıçağımıda elimdekiyle beraber yerlerine soktuğumda usulca ona doğru ilerledim.
Karşımda kocaman kahverengi gözleriyle kanlı yüzü dayaktan çürümüş ve kaybolan hayatının her gecesinde bu kabusu yaşarken benim o kos koca hayattan sadece bu gecelik tecevüzün eşinden aldığım bir kadın vardı .
Ne denirdi ki...?

Adımlarımla birlikte yerde iki elinin üzerine geri gitti .
"Hayır hayır korkma şşş ,لا تخف (La takhaf)"

Dizlerim kırıldı. Kendi ağırlığımı bile taşıyamadım. Ayaklarının ucuna eğildiğimde, bana baktı. Gözleri... o gözler... Hem yaşlıydı hem korku doluydu hem de öylesine çaresizdi ki içim lime lime oldu. Dudakları titriyordu. O kadar güzeldi ki... Kocaman gözleri, uzun kirpikleri, incecik burnu... yüzüne sinmiş kan, çürüyen teni, güzelliğini gizlemiyordu. Keşke gizleseydi. Keşke gözlerim gördüklerimle acının bu kadar derin bir surette buluştuğunu bilmeseydi.

Titreyen elim, yanağına dokunmak için hareket etti. Kararsız bir ürkeklikle. Kirpiklerinde tutunmaya çalışan o minik damla, dudaklarına süzüldüğünde nefes almakta zorlandım. O kanlı dudaklar... O yaşlar... İnsan ruhunun taşıyamayacağı bir yük gibiydi.

"Türksün?" diye fısıldadadı ,Türkmendi... Sesindeki o ince kırılganlık,tınısına sinmiş acıyla beraber yüreğime saplandı. Ama o acının içinde bir şey vardı. Küçük, narin bir umut kırıntısı. Dudaklarımı birbirine bastırarak yalnızca kafamı salladım. O umudu kırmamaya çalışarak, o kırılgan sesi daha fazla yaralamamak için.

Parmağı titrek bir şekilde arkamı işaret etti. Gözlerimi çevirdim. Gördüğüm manzara beni yerle bir etti. Cesetler... Üst üste yığılmış üç beden. Beklemekten çürümüş, kokularıyla havayı boğmuşlar. Fareler etlerinde delikler açmıştı. Kadın olduğunu sadece birinin uzun, kirlenmiş saçlarından anlayabildim.

"Annem," dedi. Gözlerinden süzülen yaşları, paramparça olmuş elbisesinin koluyla sildi. O titreyen dudaklarından çıkan kelime, bıçak gibi kesti içimi.
Babam ve kardeşim," dediği anda ise yutkunamadım. Boğazıma oturan düğüm nefesimi kesti. Allah'ım, Allah'ım, bu nasıl bir zulümdü?

"Annemle bana..." dedi, sesi şimdi tamamen boşalmış gibiydi. Gözlerindeki yaşlar kuruyordu, ama bakışı... O bakış cesetlere bomboş bir anlamla saplandı. "Babamla kardeşimin gözü önünde tecavüz ettiler. Bizi bağladılar biliyor musun ?Bizi bağladılar,sonra köpeklere tecavüz ettirdirdiler..."

Acıyla yumduğum gözlerimden süzülen yaşlar nefesimi daha da ağırlaştırırken, hıçkırığım boğazıma saplanmıştı.
Ellerim titredi, nefesim kesildi.O ise burnunu çekip, omzuna dökülen uzun kahverengi saçlarını yüzünden çekti. Yüzü bana döndüğünde gözlerindeki acıyla karşılaştım.

Gözlerindeki yıkım, insanlık denen o kavramın son bulduğu anı içeriyordu. Bütün masumiyet, bütün umut, bütün yaşama arzusu silinip yok olmuştu. O bakış, bir varlığın içinde taşıyabileceği her türlü acıyı barındırıyordu. Yüreğim sıkıştı, gözlerim bulanıklaştı. Ama geriye kalan şey... o tarifsiz şey, bir ömür boyu ruhumun peşinden ayrılmayacak kadar derindi. Her an, her saniye o gözlerin ardındaki kaybolan dünyayı, o kaybolan insanı düşünüp, bir ömür boyunca onunla yaşayacaktım.Bu kızın yaşadığı, bir insanın asla taşımaması gereken o korkuyu,o dehşeti kalbimde hissettim.

O bakış, bir çığlık gibi içimde yankı buldu.O kadar derindi ki,sanki her şeyi çözebilecek kadar büyük bir boşluk vardı o gözlerde. İnsanlık orada ölüyordu; ne umut, ne sevgi, ne de yaşam vardı. O bakış, bana her şeyin bittiğini ve insanlığın en karanlık yüzünün onun gözlerinde yerleştiğini gösteriyordu.Bu gözler,ruhumda bir yara açtı ve bu yara, asla iyileşmeyecek kadar derin kalacaktı.

Ellerimi sıkıp başımı öne eğdim. "Allah'ım," dedim içimden.Bu ne büyük bir sınavdır? Mazlumun çığlığını işitip hiçbir şey yapamadığımız için, sustuğumuz için, bu dünyayı bu hale getirdiğimiz için bizi affet...

Koridordan gelen seslerle kendimi hızla silkeledim. Titreyerek kapıya baktığında elimi omzuna koydum.

"Buradan kurtulacaksın."Sözlerim kısa ve kararlıydı. Ona güvenini ve cesaretini vermek istedim. Boynumu açtığım kapıdan uzattığımda, boş olan koridoru görmek içimi rahatlattı.Şimdilik,her şeyden uzak ve güvenliydi.Yüzüme puşiyi geri çektiğimde üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerledim.

İki günde hangi odada ne var hangi oda kime ait herşeye hakimdim.Güvenlik kameraları sorun değildi çünkü sistem odasında sürekli birileri beklemiyordu.
Şu an için düşünmemem geren şey,
Ne yapıp edip az önceki kansızların yokluğu ortaya çıkmadan gazeteciyi alıp buradan çıkmam lazım.Ayağımı attığım her basamak beni yukarı çıkarmak yerine sanki yerin yedi kat dibine çekiyordu.

Bütün bu içsel çatışmalarla, merdivenleri tırmanmaya devam ettim. Her adımda biraz daha kayboluyordum. Son basamağı attığımda kolumdan birinin çekmesiyle sırtım duvara yapışmıştı. Bu kadar dalgın olmama, içimden bir küfür savururken yüzümdeki puşiyi eliyle indirene baktığımda içimden ikinci küfürü savurdum.

Bu gözleri, bu mide bulandıran yüzü nerede görsem tanırdım. PKK'nın dokuz konsey üyesinden altıncı büyüğü Miloş Obiliç...

Boyu,uzun ve ince vücudu,her hareketinde bir tehdit barındırıyordu. Gözleri, bir yılanınkine benzer şekilde keskin ve soğuktu;sarı teni ise adeta insanlardan uzak kalması gereken bir görünüm veriyordu. Türkiye'de gerçekleştirdiği kanlı eylemlerle tanınan bir pislik.Bombalı saldırılar, suikastler ve masum sivillerin ölümüne sebep olan bir terörist. Ancak bunlar, ona olan nefretin yalnızca başlangıcıydı.

Kadınlara karşı olan sapkınlıkları ise anlatılamaz boyutlardaydı.Güçlü ve tehlikeli bir lider olmasının yanı sıra, karanlık geçmişinde birçok kadına yönelik cinsel suçlar da bulunuyordu. Bir cani, bir terörist ve bir sapık... Miloş Obiliç'in adı, Türkiye'nin en karanlık köşelerinde bile herkes tarafından tiksinti ve öfkeyle anılıyordu.Ve şimdi, karşımdaydı.

Derin bakışları lenslerimi fark etmişti.İçine ilk şüphe tohumumu gözlerim ekmişti. Alt dudağına dişlerini saplayıp,sivri burnuna havayı çektiğinde psikopatlığını daha belirgin bir şekilde hissettiriyordu.

Vereceğim en küçük açık,onun gözünden asla kaçmazdı.Gözleri, içindeki karanlığı saklamakta o kadar ustalaşmış ki,bir anlık zayıflığım bile onun için bir ipucu olabilir.Hiçbir şeyi atlamazdı.Bunu biliyorum.Sakin ol Gül.Onunla yüzleşmem gerekiyor. Şüphelenmemeli, başka türlü her şey çöker.

"Who are you?"(Kimsin sen ?) Ve ilk şüpheyi gün yüzüne getirmişti .

""I've never seen you before, and why are you wearing lenses?"(Seni daha önce hiç görmedim ve neden lens kullanıyorsun?)

Arkasındaki herkes bana bakarken yutkunmamak için direndim.
Zihnim beni yine maziye götürmüştü. Ders Zehra hocanınındı.O, bize insan doğasının inceliklerini anlatırdı...

Bir adam ne kadar güçlü ve soğukkanlı görünse de, içinde taşıdığı ego ve gurur, onu en savunmasız hale getiren şeydir.İstihbarat dünyasında bu, her zaman geçerli bir kuraldır.
Erkeklerin en zayıf noktası, düşman bile olsa sakın unutmayın, erkeklikleridir.O noktaya dokunduğunda,bir an için bile olsa, her şeyin dengesi bozulur.Onlar, güçlü ve kararlı görünseler de, içlerinde taşıdıkları bir onur ve erkeklik gururları var. Bu, bazen onları en büyük tehlike yapar,bazen de en savunmasız.Erkekler,her zaman güçlerini ve otoritelerini korumaya çalışır, işte tam bu noktada onları çökertecek bir açık vardır.Bir kelime, bir bakış, doğru anda yapılan doğru hamle her şeyin dengesini değiştirebilir.

Unutmayın,düşmanınızın savunmasız olduğu nokta, onun her zaman en güçlü olduğunu düşündüğü yerdir. Eğer bir kez bu zaafına dokunursanız, o noktadan sonra işiniz çok daha kolay olacaktır. Erkeklik onuru, her zaman en büyük tuzak olabilir.O yüzden, bir istihbaratçı olarak ne kadar dikkatli olursanız olun,bu gerçeği asla göz ardı etmeyin ve sakın unutmayın, ne yaparsanız yapın, yapan siz değilsiniz.Her şey,bir maske ve bir oyun.Zihninizin size gösterdiği gerçek, gerçeğin ta kendisi değildir.

"Who are you? I'm asking for the sixth time, what are you doing on this floor?"
(Son kez soruyorum kimsin sen bu katta ne işin var ?)Sesi, karanlık koridorun soğuk duvarlarını titretiyordu. Yüzündeki sert ifade, gözlerinde bir tehdit barındırıyordu.

Utanan yüzümü gözünün önüne sererken burukça gülümsedim.
"I was looking for you."Sizi arıyordum" dedim gülümsememi biraz daha yüzüme yaydığımda yüzümü yüzüne doğru yaklaştırdım.En büyük riske işte şimdi adım attım.Ben o odaya girene kadar buraya dışarıdan kimse girmemişti yüksek ihtimalle odadayken gelmişti.Dudaklarımı ıslattığımda bakışlarının kaydığı nokta midemi bulandırsada başardığımın kanıtıydı ve devam ettim.
"I would have liked to change into something clean and come, but I was afraid you might leave right away."
(Arabadan indiğinizi gördüm üzerime temiz birşeyler giyip gelmek isterdim fakat hemen gitmenizden korktum)

"So that's how it is." (Demek Öyle)
Başını boynuma gömdüğünde boynumdaki puşiyi eliyle çekip çıkarmıştı.Açık kalan tenime temas eden burnu ve dudaklarıyla kendimi sıkmamaya çalıştım.Bilerek yapıyordu bu şerefsizin beyninde dönen binlerce tilki vardı tepkimi ölçmek için yapıyordu .

Dudakları boynuma dokunduğunda o kadar direnmeme rağmen gözlerim azapla yumulmuştu .Zihnime Ömer'in gözleri gelirken kalbime paslı bir hançer batmıştı.Lütfen daha fazla ileri gitme Lütfen.

"Your scent "(Kokun)dedi burnunu boyunma bir kez sürtüp geri çekildiğinde .
"Amazing!"(Nefis!)" Parmakları yanağıma dokunduğunda kalbim kendini kanını bana haram edercesine sıktı .
"I have work to do now. Come to my room around dawn."(Şimdi işim var sabaha doğru odama gel)dediğinde hemen kafamı sallayıp gitmek istesemde içindeki tüm şüphenin silindiğine emin olmalıyım.

Yüzümü yüzüne doğru yaklaştırdığımda ellerimin avuç içlerini göğsüne yavaşca koydum.Başımı omuzlarıma düşürdüğümde dudaklarımı araladım.
"Will I have to wait long?"(Çok bekler miyim)"Yüzündeki pis sırıtışla dudaklarıma doğru eğildiğinde kendimi hızla geri çektim.Zekam alnıma vururken kalbim derin bir nefes aldı .
Yüzüne şüphe kırıntıları tekrar yayılırken onunla duvar arasından duruyordum hızla çıkıp gözümü kırptım.
"If you want to get him, you won't make me wait long."(Onu almak istiyorsan çok
bekletmezsin)

Arkamı dönüp ilerlerken,sırtımdaki bakışlarda şüphe bırakmadığımı biliyorum ama artık birden çok açığım vardı.Odaya giriş görüntülerim, o odadaki cesetler, o odadaki cesetlerin yokluğunun fark edilmesi ve beni her an yanına çağırabilecek Obiliç...

Sen tarihini unutsan da,düşman unutmaz derdi Paşa Miloş, bunun en büyük örneği. Gerçek adını şimdilik bilmiyorum.Birinci Murat'ı savaş meydanında cesetlerin arasına yatıp, kalleşçe sırtından bıçaklayarak şehit eden alçağın adını kendine mahlas olarak kullanıyor.Her şeyin bir bedeli var ve Obiliç o bedelin en soğuk hatırlatması...

Burası her yere göre daha tedbirsizdi belkide kendilerine çok güvendikleri için yada esirleri çok pasif buldukları için.
Bu gün bu işkence bitecekti madem ben çıkartamıyorum o zaman dışarıdaki özgür halkın oluşturduğu ordu bunu yapardı.Burası sınırdı merkeze uzaklığı en az üçyüz kilometre.İçeride kendi adamları horul horul uyuduğundan yada ishal olup tuvaletten çıkamayacakları için uçaklarla bonbalayamayacaklar .
Ah şu çıkmazlar...Fakat tek bir sonurum var süpriz yumurtadan çıkan Obiliç.
Allah kerim ...

Gazetecinin kaldığı hücreye doğru ilerledim.Verdiğim kıyafetleri inşallah giymiştir.Paşa'nın verdiği kimlik, buraya giriş biletimdi.Her şeyin sahte olduğu bu topraklarda,gerçek bir kimlikle var olmanın mümkün olmadığını öğreneli uzun zaman olmuştu.Ancak zihnimi kurcalayan asıl mesele bu değildi.

Asıl merakım,Paşa'nın kendine devlet diyen bu kan emici mekanizmayı nasıl bu kadar kolay kontrol edebildiğiydi.Eli kolu o kadar uzun,sınırları o kadar belirsizdi ki aklım bir türlü bu durumu kavrayamıyordu.Yıllardır çözmeye çalıştığım bu sır,bu günde beni şaşırmamıştı.

Demirhan Bozkurt, Türkiye'nin gizli derinliğini oluşturan milyonlarca kara kutudan biriydi.Onun taşıdığı sır ya da gücün ne olduğunu bilmiyordum,ama bir şekilde bu güç,bütün dengeleri değiştirebilecek kadar etkiliydi. Türkiye'nin görünmeyen eli,perde arkasındaki gölgesi kim ?
Onu anlamadan, bu topraklarda ne olup bittiğini kavramak imkânsızdı.

Hücre kapısına yaklaştığımda,soğuk metalin üzerindeki her çizik,her derin iz, bana hapishanenin ne kadar eski ve bir o kadar da zalim olduğunu hatırlatıyordu.Elimi gezdirerek derin bir nefes aldım ve kapıyı açtım.İçerideki karanlık,tıpkı buradaki her şey gibi içimi sıkıştırıyordu. Telaşla ayağa kalkan gazeteciye, elimi sakın olması için salladım.

"Sakin ol, benim,"Bir an tereddüt etti,sonra derin bir nefes alarak rahatladı.Gözlerindeki korku,endişe ve belirsizlik beni biraz daha yıpratıyordu, ama zamanım yoktu.

"Gidiyor muyuz, bitti mi?" dedi. Kafamı salladım."Hadi çabuk ol, beni takip et!"

Kaldığı yerin biraz ilerisindeki yangın merdivenine doğru ilerledi günlerdir aynı pilanı defalarca anlattığım için Neyseki bunu ezberleyebilmişti.Belimden çıkardığım silahla arkasından ilerledim.
Yangın merdiveninin kapısını, saçımdan çıkardığım topayla açarken, arkayı kontrol ettim. İçimi tuhaf bir his kaplamıştı.

Kapı açıldığında,ilk o çıktı.Peşinden ilerledim,ama gözlerim sürekli etrafı tarıyordu.Adımlarımı sessizce atıyordum,her an bir tehdit,bir düşman adımı takip edebilir diye. "Pilanın ne?" diye sordu."Arkamızdan gelirlerse nasıl karşılık vereceksin? Tek başınasın, buradan elimizi kolumuzu sallayarak nasıl çıkarız?"

Çenesine gözlerimi devirdim, merdivenin son basamağını indiğini fark ettiğimde.Yangın merdiveninin bitiminde, nöbetçi kulübesinde kimseyi göremediğimde,üst dudağım yukarı doğru kıvrıldı.

Baktığım noktaya kayan gözleri beni bulduğunda ne soracağını az çok tahmin ettim."Herkesi öldürdün mü?" dediğinde, bu soruyu beklemiyordum. "Saçmalama da,beni takip et!" Bileğinden tuttum ve peşimden sürüklendim.Gecenin karanlığında,bu hapishaneden çıkmak zorundaydık.Birazdan burada büyük bir şenlik başlayacaktı ve bu bizim için çok büyük bir şans.

"Ne yaptığını söyleyecek misin?" dedi. Cevabımı vermeden önce derin bir nefes aldım. "Sana haber malzemesi vermem,kusura bakma"

Altı üstü müsil attım çorbalarına iki yemek çıkıyor ve diğer yemeğede uyku hapı attım.Hepsi bu kadar,Türk usulü kumpas .Onun merakını umursamadım.Tek bir hatalı adım,her şeyi mahvedebilirdi.O yüzden her hareketimde, her nefeste, etrafımdaki her sesin önemini biliyordum.
Burada,karanlık, rüzgar ve yeni yeni yağmaya başlayan kar,bütün bunlar bana en ufak bir hata yapma şansı tanımıyordu.

Bir adım daha attım, her hareketimde farkında olmalıyım. "Bir hata yapma, Gül," diye kendi kendime fısıldadım

Derin bir nefes verdiğinde önümdeki üç metrelik duvara baktım.Arkamdaki gazeteciye tırmanması için kaşlarımla işaret verdiğimde sanki çok büyük bir günah işliyormuşum gibi davrandı.Adam gelmesem ölecek halâ haber peşinde yaa...Karanlıkta kimsenin olmadığını son bir kez kontrol ettiğimde derin bir nefes verdim.

"Örümcek adam değilim ağ atıp seni yukarı çekeyim o koca kıçını kaldır ve tırman şu duvarı !"

"Bende gazeteciyim sizin gibi asker değilim nasıl tırmanayım bu koca duvarı !"

Elimi gerçekten hırsla yüzüme vurdum.
Kos koca hapisaneyi ayakta uyuttum bir tane gazeteciye söz geçiremiyorum!
Sabır Gül Sabır!

Kafasına silah dayayıp korkutup tırmanmasını sağlayamazsın o bir sivil.Evet,bir sivil ...!İyiki Türkiyede uzun yıllar yaşamış yoksa bildiğim rusça buna yetmezdi.

"Bak tatlım önünde iki seçenek var .
Birincisi bu duvarın tepesine çıkmak ikincisi bu duvarın dibine gömülmek seçim senin! " Zorla gülümsediğimde o ağzını yine açtı.
"Önceden buraya merdiven getirmeyi akıl etseydin ikimizde zorlanmazdık!"
Açık kalan ağzımla bunu gerçekten söylemesine şaşkınca baktım.Gözlerimi gökyüzüne dikip içime derin bir nefes çekip geri verdim ve tekrar ona baktım.

"Ya bu lanet olası duvarı tırmanırsın yada seni önce siker sonra buraya gömerler gerizekalı !"
Bana ters ters baktıktan sonra yüzünü ekşitip duvarı tırmanmaya başladı.
İlla küfür mü etmem lazımdı ?

Bu nokta ışıklardan uzaktı karanlığa gömülüydük şu an tek risk Obiliç'in bu kibar feyzonun odasında olmadığını fark etmesi...Neyseki boyu uzunda beceriksizde olsa tırmanabiliyor.

Tepeye yaklaştığında arkamı son kez kontrol edip silahımı belime yerleştirdim.Kemerin silahı tam anlamıyla kavradığını hissettiğimde önümdeki duvarın ilk kertine elimi sabitledim.Önümdeki duvarın ilk kertesine elimi sabitlediğimde, vücudumun her bir kası gerildi.
Adımımı atmaya başladım.Üstümdeki ağırlık, belimdeki silahı hissettikçe biraz daha zorlaşıyordu.Duvarda her bir tutunma noktasını arayarak, vücudumun gücünü zorladım.Gövdem duvara paralel ilerlerken,her adımda dikkatle yükseldim.

Bir anlığına, sesler arkamdan daha belirgin gelmeye başladı. Kalbim bir an hızla çarptı, ama korku yoktu.Sonra, o nihai adımı attım ve nihayet tepeye çıktım.Arkamdaki binaya baktığımda çalan alarm yokluğunun fark edildiğini gösteriyordu .

O yere yaklaşmış inişini tamamlamak üzereyken duyduğu alarm sesiyle bana baktı ."Bu ne sesi ?"
İnmek için harekete geçtimde ona sakince cevap verdim.
"Hücrede olmadığını fark ettiler kibar feyzo !" Toprağa pat diye saplanan ayaklarımla etrafı tarafım.Benden sonra indiğinde paniklediğini fark etmek zor değildi.

Belimden çıkardığım silahimla ona baktım."Şimdi beni iyi dinle," dedim, sesim net ve kararlıydı. "Yaklaşık bir kilometre ötede ormanlık alan var.Oraya varabilirsen,ormanın çıkışında seni Türk askerleri bekliyor olacak.Bana herhangi bir şey olursa,kuzeye doğru durmaksızın koşman gerektiğini sakın unutma.Şimdi hayatını kurtarmak istiyorsan,koş!"

Çok şükür ki bu sefer itiraz etmek yerine beni dinleyip koşmaya başladı.Yapacak başka bir şey yoktu; zaman tükeniyordu. Bu,sadece bir şans değil,bir zorunluluktu.Namlunun ucu toprağa bakarken etrafa son bir kez göz gezdirdim.
Bir adım attığımda duyduğum sesle hızla arkamı döndüm.Silahı sım sıkı tutan elim,silahı tutan elimin bileğini ceketimin üzerinden kavrayan parmaklarım, amlunun ucunu öyle birine doğrulttu ki içindeki kurşun bile utandı.

"Sen ?"elimdeki silahı yere doğrulturken gördüğüme inanmaya çalıştım.
"Senin ne işin var burada ?"
Duvarın üstünden inmeye başladığında kuruyan dudaklarımın şaşkınlıktan açık kalan mesafesini kapattım.
Elimdeki silahı belime sokup hızla ona yardım etmek için duvara doğru ilerledim.

"Bana cevap verirmisin ?"Dediğimde sessiz kalmayı tercih etti.Hamile haliyle gazeteciden iyi iniyordu duvarı valla .
Yaklaştığında destek olmak için beline elimi koyduğum,çıkardığı iniltiyle panikle elimi geri çektim.Yaraları vardı ...Pişmanlık içimi sararken yere ayak basmıştı .Fenerler duvarın üstüne doğrultulduğunda bana korkuyla bakan kahvelerin sahibinin kolunu tutup hızla koşmaya başladım .

"KOŞ!"Hızla koşmak zorunda şu an sadece koşmak zorunda .Bileğini kavrayan parmaklarım çektiği vücudun ne kadar zayıf olduğunu hissediyordu .
Hamile aç,yaralı ve yorgun ...Ama koşmak zorunda .

Hava buz gibi soğuktu.Ayaz yüzüme çarparken beyaz taneler,havada süzülerek yere iniyordu.Rüzgar,yüzümü keserken, gözlerimi kısarak önümüzde koşan gazetecinin karanlıktaki siluetini buldum.

Ayaklarımın altında soğuktan yarı donmuş çamurun sesini duyuyordum.Her adımda çamur, adımlarımı yavaşlatıyor,sanki bacaklarıma yapışıyordu.Toprağın içinde kayboluyordum, ama bunu düşünmeye vaktim yoktu.Yanımda, her adımda daha da zorlanan, yüzünde soğuktan donmuş terlerle ağlayan ama tüm herşeye rağmen yinede savaşan kadını hissettim. Her nefesi, buğulu bir şekilde havada kayboluyordu. İçimden ona cesaret vermek istedim, ama sesim bir türlü çıkmadı.Sadece elini tutup peşimden sürüklüyordum.

Ne kadar ilerledik bilmiyorum ama arkamızdan gelen çatışma sesleri başardığımın kanıtıydı.Hem dinlenmesi için hemde o zindandaki herkesin kurtulduğunu gözlerimle görmek için durduğumda kendini bir kayaya yaslayıp hem karnını hem belini tuttu .

"Neden o ?" Dediğinde zorluklarla nefes alarak bizim biraz ilerimizde durduğumu fark ettiği için kendini dinlenmek için yere atan gazeteci işaret etti .

"Anlamadım?" dedim, sesimdeki şaşkınlık ve derin kafa karışıklığı belirgindi.Başını kayaya yasladı,gözleri bir anlığına kapandı.Ardından tekrar bana baktı,bakışlarında bir anlam arayışı vardı, ama bu kez öfke, kırgınlık ve hüsranla karışmış derin bir acı da vardı.

"Bir Rus için geldin... Peki ya onlarca Arap, onlarca Türkmen, onlarca masum için neden gelmediniz? Ben hem soydaşın hem de dindaşınım... Neden gelmedin?" Sesi titriyordu ama kelimelerindeki kararlılık sarsılmazdı. Gözleri, yılların biriktirdiği o derin acıyı ve kırgınlığı yansıtıyordu.Sanki her kelimesi beni sorgulamak için değil, kendi içindeki yangını söndürmek için dökülüyordu.

Yutkundum.Sözler boğazıma düğümlendi.Cevap verecek bir şey bulamıyordum.Gözlerim yere kaydı, donmuş çamura baktım.Her kelimesi bir bıçak gibi vicdanıma saplanıyordu. Benimle göz göze geldiğinde, içimdeki sessizlik daha da büyüdü.

"Benim..." dedim, sesim çatallandı. Bir yutkunma daha... Kendimi toparlamaya çalıştım. "Yani bizlerin, bazen her şeye gücü yetmez. Fakat geç de olsa, o zindandaki herkes bugün kurtuluyor. Peşimden niye geldin bilmiyorum... Ama eğer gelmeseydin bile kurtulacaktın." Sözlerim boğazımda düğümlendi.Bu, onu rahatlatmak için mi yoksa kendimi avutmak için mi söylediğim bir cümleydi,bilmiyorum.

"Biliyorum." Gözlerini kısarak cevap verdi,ama sesinde bir acı vardı.Ardına bakıp yumdu gözlerini.O an, sözlerinden önce yüzündeki ifade beni daha derinden yaraladı."Geç gelen adalet, adalet değildir.Allah sizi affetmeyecek!" diye ekledi, sesi artık sadece bir hüznün çığlığı gibiydi.

O cümle beni bir anda yere çaktı. Sadece fiziksel bir soğuk değildi beni donduran, vicdanıma vurulan tokadın ağırlığıydı. Beni geçip yürümeye çalışırken, elini karnına bastırıyordu. O haliyle bile adımları ağır, ama kararlıydı.

Omzuma yüklediği yük, vicdanıma öyle bir çelme taktı ki... Ahirete kadar düştüğüm yerden kalkamam gibi hissettim. Her adımıyla benden uzaklaşırken, içimdeki suçluluk ve onun kelimelerinin yankısı birleşip bir çığ gibi büyüyordu. Kendime bir an bile savunma yapamadım. Çünkü doğruydu. Geç gelmiştim, geç görmüştüm. Ve adaletin gecikmesi, mazlumların yükünü azaltmıyordu.

Bu çamurlu taşlık arazinin ortasında yürüyen, neredeyse çökmek üzere olan kadına baktım. Yalnızca fiziken değil, ruhen de yaralıydı.Ve ben,onun buradan çıkmasını sağlamış olsamda, hala o yükü hafifletememiştim.Her adımda çamurun içine çıplak ayaklarıyla daha fazla batıyordu, ama yinede ilerliyordu.Ve ben... Vicdanımla o çamurun içinde batıyordum.

"Bekle !" Dediğimde durmuştu .
Ayağımdan çıkardığım botlarımla ona doğru hızla gittim.
Önünde diz çöktüğümde vicdanım bir kez daha hatırlattı bana acı gerçeği, istersen canını ver yinede bu azabı dindirmeyeceğim dedi .
Ellerim buz gibi olmuş çıplak ayaklarına dokunduğunda bir kez daha yıkıldım.

"Omzumdan destek alabilirsin giy hadi bunları ."Dediğimde gözünden süzülen yaş beni bir kez daha kahretti .
Ayağını kaldırdığında bu lanet havayı dağıtmak için dudaklarımı araladım.
"Adın ne ?" Fermuarı çektimde
"Esma " dedi ve yutkunarak ikinci soruyu sordum diğerini giydirirken destek almak için elini omzuma koydu .
"Kaç yaşındasın Esma ?"
"19 " dediğinde yutkunamadım.
Ayağı kalktığımda yüzüne bakamadan üzerimdeki ceketi çıkardım.
İtiraz etmeden tuttuğum ceketten kollarını geçirdiğinde azda olsa bu durum beni mutlu etmişti.Boyu benden biraz kısaydı ve hamile olmasına rağmen çekilen ceketin fermuarı onu zerre sıkmadı.Hamileydi ...Karnındaki Tecavüzden rahmine düşen bir masumdu.Yüreğim düşünmeye cesaret edemezken o bunu yaşıyordu...

Bileğinden tuttuğumda benimle birlikte ilerledi.Ne bedenimi saran ayaz ne yaklarımın altındaki kemik sızlatan soğuk vicdanımdaki azaba bir damla su olmaya yetiyordu .

Sessiz geçen ortamımızı arkadan bize ulaşan ve gittikçe uzaklaşan silah sesleri süslüyordu.Özgür halkın oluşturduğu ordu esirler için gelmişti.Bunu onlara ulaştıran Nisa'ydı .Yarısı uyuyan yarısı karın ağrısından kıvranan bir avuç korkak kansıza aslan sürüsünü ben çağırdım.

Duyduğum araba sesleriyle arkamı döndüğümde dörtten fazla arabanın zincirleme vaziyette bize doğru gelişini gördüğümde Esma'nın kolunu hızla bıraktım.Tepeye araçlar çıkamazdı bu yüzden araçlardan birazdan inecekler gelenin Miloş Obiliç olduğuna kalıbımı basarım.

Boğazımı temizlediğinde bana uzaktan bakan gazeteci ve Esma'yla silahın emniyetini açtım .
"Geliyorlar,bu Türk askerleri nerede ?" Bu gazeteci başıma gerçekten bela.
"Arkanıza bile bakmadan koşun tepeyi aşıp ormana girdiğinizde onlar sizi bulacak GİDİNN !"

"Sen gelmeyecek misin ?" Koşan gazetecinin ardında ikimiz kalmıştık bana öfkeli olsada merhameti çoktu belkide kendi yaşadığı şeyleri yaşamamdan korkuyordu .

"Geleceğim koş hadi ardına bile bakmadan koş !"
Bana hala boş gözlerle bakarken kolundan tuttum .
"Esma Koş!O CEHENNEME GERİ DÖNMEK İSTEMİYORSAN ARKANA BAKMADAN KOŞ !" Kolunu bıraktığımda kafasını sallayıp söylediğimi yaptı .

Araçlardan inenler tepeye doğru koşarak etrafı sarmaya başlamıştı.Yan yana duran iki kaya'nın yanında siper aldığımda tek avantajım tepede benim olmamdı.Yerimi bilmiyorlar bu şimdilik iyi .Karanlıkta kaybolan Esma ve Gazeteci içimi rahatlattı .

"İLKUŞŞŞ!" Elindeki megafonla adımı haykıran Miloş'dan başkası değildi.Beni nasıl çözdüğüyse muamma .

"Elma dersem çık armut dersem Çıkmaaa!"
Şizofren ya !

"Arrrrmutttt!" Megafon dağlarda yankı yaparken devam etti ."Zoru severim İlkuş böyle korkak gibi saklan bir fare gibi kork!"
Kafamı kayaya rahatça yaslarken gülümsedim.'Hadi yavrum hadi senin gibi milyonu götünü yırtsa beni bu basit oyununa sokamaz !'

"BULUN ŞUNU DAHA HIZLI SİZİ UYUŞUK KÖR FARELER."
Senin gibi kansıza katılmak beni üzsede harbiden uyuşuk bunlar bir tane tepeyi çıkamadılar.Biraz daha beklersem uyuya bilirim.

Yaklaşmalarını beklerken zihnim beni nasıl çözdüğünü deli gibi düşünüp bulmaya çalışıyordu.Yüzüm çok farklı kim olduğumu anlaması güç nokta atışı yapmasında benim hiç bir etkim yok buna eminim ve şu da acı bir gerçek,biri beni bunlara servis etti.Burada adımı duyan herkes gebermek zorunda ve o alçak bana beni kimin deşifre ettiğini söylemeli...

Bulunduğum taşın arkasından çıktığımda en yakın duran iki kişiyi indirmiştim.Kayaya geri yaslanırken bana mevzi olan taş anında kurşun manyağı oldu.Mermiler Kaya'nın etrafinda vızıldarken, karanlıkta sanisenlik bir alev çıkartıyordu .Sayıları çok fazlaydı hemde haddinden fazla...

"Kurşunlar domuz yağlı İlkuşşşş ! "
Tam şerefsiz hemde katıksız olanından.
Pis sesiyle olduğum kayadan başımı uzattığımda soldan yaklaşan iki kişiyi daha almıştım.

"Domuz yağlı sever misin İlkuş ?" Solumdaki kayadan başımı çektim, hızlıca diğer kayaya doğru kayarak yerimi değiştirdim.Mermiler birkaç santim arkamdan geçerken sadece birkaç adım ötemden yaklaşan biri vardı, ama çok geç kalmıştı.

Boşa harcayacak tek bir kurşunum bile yoktu her mermim bir nefesi keserken .Silahta 6 tane kurşun kemerimde iki şarjor vardı .
Soldan dikkatli çıkan başımla,aradaki farkı,yaklaşanları alarak korudum. Gözlerim yine karanlıkta gezinirken, yalnızca mermilerin ve nefesimin sesleri yankılandı.

Karanlık onların dezavantajıydı.İki üç tane kansızı indirirken son kurşunda yuvayı ter etti.Kemerden çıkardığım şarjörün yerin oturuş sesine,leş kokan sesi eşlik etti .

"ELMAAAA! KESİN ATEŞİİ!"
"Bak burada kim var ilkuş !" Sesini takip eden gözlerim arabanın farının aydınlattığı noktaya kaydığında göğsüm derin bir hüzünle nefes verip içe çöktü.

Esma'nın kafasına dayadığı silahla ağzımdan sesli bir küfür savurdum.
Gitmemişti git dedim ama o geri dönmüştü.Benim etrafımı çevirirken onu yakalamış olalılar .

"Üçe kadar sayıyorum İlkuş silahını atıp teslim olmazsan bu güzel kızın beyninde bir delik açarım şakam yok!"

"Benim matematiğim biraz kotü İKİİİİİİ!" Gözlerimi yumdum.Başımı yasladığım kayadan usulca kaldırdım.

"Dur !" Yvaşca ayağı kalktım.Ah be Esma neden gitmedin ?

"At silahını !" Alt dudağıma dişlerimi geçirdiğimde elimdeki tabancayı yere attım .

"Alın!" Bana doğru gelenlere teslim oldum.Başka şansım yoktu ona uzanan ele bir kez daha sessiz kalmak beni öldürmekten beter eder .
Bir yolunu bulup ikimizide kurtarmak zorundayım.Benim ellerim arkadan bağlanırken o Esma'yı yanındakine fırlatıp bana doğru gelmeye başladı .

"Hakkında duyduklarım beni çok keyiflendirdi ." Zırvalıklarına göz devirdim.Kolumdaki aptal beni ona doğru görürürken mesafe kapanmak üzereydi ."Dedim ki kendi kendime kadına bak beee ! "Aramızdaki farkı kapattığında yakınlığı yine midemi bulandırdı .
"Türk istihbaratının gözdesi şimdi benim elimde " dediğinde keyifle sırıttı .

"İlkuş "Elini yanağıma doğru getirirken başımı hırsla geri çektim.Bu onu sinirledirmiş olacakki keyifle gülen yüzü aniden bir seri katilin formuna büründü.Saçlarımı tutup başımı kendine doğru çektiğinde pis nefesi yüzüme işledi .
"Bir daha sana dokunurken elim havada kalırsa ?"
"Ne yaparsın ?" Dalga geçen yüzüm öfkesinden beslendi .
Saçlarımı daha fazla sıktığında acıyı umursamadım ama tellerimin geri çekildikten sonra elinde sürüyle olacağını biliyorum.Kulağıma dudaklarını yaklaştırdığında"Yatağımdan kalkamadığında da
bu cesaretin aynı kalacak mı merak ediyorum ?"

Sesli bir kahkaham buz gibi havada yankılandı.Dağları delen sesimle saçlarımdan elini çekmişti .Gülüşüme boğazımı temizleyerek son verdim.Esen rüzgar saçlarımı içimdeki öfkeyi hissetmiş gibi hırsla havalandırdı.

"Yatağın demirlerini götünde görmek istiyorsan bunu kesinlikle dene ."
Dudaklarımı birbirine bastırdığımda şaşıran yüzünün ardından gülümseyerek kafasını salladı .

"Türkler ve o ahmakça özgüvenleri... Bu havanı zevkle yere indireceğim."

Cümlesinin sertliği yankılanırken arkasını dönmek üzere hareketlendi, ancak bir an durdu. Yüzünde alaycı bir sırıtış belirdi.

"Ah, unutmadan..." Sesi zehir gibi keskin bir tona büründü. "O şimdi nerede ?"

Kimden bahsettiğini anlamak için kaşlarımı çattım.Yüzüme baktığında dudaklarının kenarındaki pis sırıtış, ağzından çıkacak kelimelerin sinirlerimde patenle dans edeceğini belli etti.

"Kocan nerede...Yüzbaşı nerede Gül?"

Sözleri bir tokat gibi yüzüme çarptı. Nefesim daraldı.Sakin kalmaya çalıştım ama beynim çoktan çarklarını hızla döndürmeye başlamıştı.O hain... yine Timin başına bela olmuştu ve şimdi benim de başıma musallat olmuştu. Her şeyi bu soysuza satmıştı.Bir dakika... Tim?Gözlerim büyüdü.Tim şu an sınırda kahretsin pusu kurulmuştu!

"Ömer..." Kalbimden adı sızıyla döküldü ...
Karşımda zafer kazanmış bir avcı edasıyla alaycı bir kahkaha attı.

"Ne o,o özgüvenin bir anda yok oldu? Yoksa yüzbaşıyı gebertmiş olmamdan mı korktun?"

Sözleri,kalbime saplanan bir bıçak gibiydi. İçimden yükselen öfke, çaresizlikle boğuşuyordu.
Sakin ol,Gül.Sakin! Onlar bordo bereli. Kolay lokma değiller. Onlar ölüm makineleri.Onlar bir orduya bedel askerler... Onlar Akıncı torunları.

Ama zihnim, kalbimin içinde büyüyen ateşi söndüremiyordu. Korku, endişe ve öfke bir arada körükleniyordu.

Tırnaklarım,avuçlarımın içine kazınıyordu.Bu kadar güçlü olmaya çalışırken, acının varlığını hissetmemek imkânsızdı.

Zihnim, geçmişin sisli koridorlarında dolaşmaya başladı. Tahtanın önünde, dimdik duruşuyla bizi süzen Paşayı hatırladım.Elleri her zamanki gibi arkasına bağlıydı ve günün son dersini veriyordu.

"Biz ne zaman ölürüz, bilen var mı?" diye sormuştu.Sesi, sınıfta yankılanmıştı.

Biri, çekingen bir sesle cevap vermişti: "Unutulunca."

"Aşikâr değilsiniz ki unutulmaktan korkasınız!" demişti. "Bilen yok mu?"

Herkes susmuştu.Sessizlik odada yankılanırken, yumruk yaptığı ellerini yavaşça masaya koymuştu.

"Söz konusu vatansa," demişti, sesi titremeyen bir kararlılıkla, "canını hiç çekinmeden, seve seve ortaya koyan her nefer,ne vurulduğunda ne unutulduğunda ölür bizler yalnızca düşman sevindiğinde ölürüz."

Sözlerinin ağırlığı üzerimize çökmüştü. Devam etmişti:

"Bu yüzden her şehit, son nefesini verirken gülümser.Bu yüzden oğlunun al bayrağa sarılı tabutuna bakan baba, gözyaşlarını içine akıtır ve dimdik durur."

Sesi sınıfta bir tokat gibi yankılanmış, hepimizin içine işlenmişti. Ama paşa burada durmamıştı. Sesi bir kez daha yükselmiş, yüreklere kazınacak bir güçle konuşmuştu:

"Kural iki!"

"Ölseniz de, can çekişseniz de, başınız dik duracak! Esir düşseniz bile başınız dik olacak! Düşman karşısında zafiyet gösteren,aciz duran,başını eğen,o başı kendi elleriyle kesip atsın !"

Sözlerinin sertliği, bir savaş borusu gibi kulaklarımızda çınlamıştı.O anda hepimiz, yalnızca birer öğrenci değil, vatanın onuru için her şeyini ortaya koymaya hazır nefer olduğumuzu anlamıştık.

Şimdi,o ses kulaklarımda yankılanıyordu.Paşanın gözlerindeki kararlılığı, sesindeki o gururlu titremeyi bir kez daha hissettim.Zihnim o anıdan çekilirken,avucumda biriken sıcak acıyı fark ettim.Parmaklarımın derime kazındığını hissetsem de durmadım. Çünkü bu acı, beni ayakta tutuyordu.

Dik durmalıyım.Başımı eğmemeliyim. Paşanın öğrettiği gibi, düşman tek bir zafer bile kazanmamalı.Düşmanın sevinci,benim zaafımdan olamazdı.

Ellerimi yavaşça gevşettim.Eğer tim alınmış olsaydı bunu zevkle karşımda dile gitirirdi yada birine birşey olsaydı bunu kesinlikle bana karşı kullanırdı,tam olarak ne durumdalar bilmiyorum ama bildiğim tek birşey var, savaşıyorlar.Şimdi zamanıydı.Sözler kadar güçlü bir duruş sergilemenin, karşısındaki her şeyi sarsmanın zamanıydı...

"Kaç tane paralı çakalını gönderdin onlara? Merak ediyorum..."
Gözümü kırptığımda alt dudağıma dişlerimi geçirip gülümsedim.
"Söylesene," gözlerim arkasında silah tutanlardan birine sabitlenmişti.

"Destek elini silahın kabzasının altına koyan bu gerizekalıdan istersen yüz tane gönder, silah tepmesine gerek kalmadan tim bunları çıktığı yere teper."
Gözlerim diğerine kaydı,yanında durana. Kaşlarımla işaret ettim.

"Senin tarihin çok iyi değil mi Miloş ? Bak,silahın namlusu sana doğru, parmakları sürekli tetiğe dokunuyor, geri çekiliyor... İstersen bundan 1000 tane gönder, Mohaç Meydan Muharebesi'nden daha rezil bir olay yaratacağından zerre şüphem yok."

Gülümsemem,yüzüme yayıldı.Devam ettim:"Şu solundaki var ya... Tüm şarjörü kayaya boşalttı, hâlâ şarjör değiştirmedi. Anlayacağın, tatlım, bu kadar erken sevinme! Gönderdiğin üç beş çakal, onların dişinin kovuğuna bile yetmez. Onlar bordo bereli! Özel kuvvetlerin en seçkin, en korkusuz, en ölümcül askerleri!

Değil ayak seslerini duyman,nefes aldıklarını bile anlaman imkânsız! O kadar sessizler ki gölgeler arasında kaybolurlar. Senin gibiler karanlıkta sendeleyip düşerken, onlar hayalet gibi her ortamda yok olurlar. Ama sen... Onların dişine kan değdirdin. Sen onlara pusu kurdun!

Sakın unutma: Kurt pusuya düştüğünde nasıl kurtulacağını değil, bedelini nasıl ödeteceğini düşünür,O bedeli ödetmeye mutlaka gelecekler!"

Sinirden seğreyen yüzü keyfimi yerine getirmişti.Başım dikleşirken gözlerim hem zaferi hem korkusuzluğu taşıyordu .

"Noldu moralin mi bozuldu ?" Dilimin ucunu dişlerimde yavaşça gezdirip ona bir adım yaklaştım."Yoksa korktun mu ?"
Parmakları tüm gücüyle çenemi kavradığında öfkeden kızaran yüzü çenemin acısını hissetmeme izin vermedi seviyorum bu zaveri.

"Senin o dilini kopartırım, yüzbaşıya yediririm!"

Çenemi ittiğinde,onu sinir edecek tonda gülümsedim. Boğazımı temizlerken, gözlerimdeki gülen ifade bir anda kayboldu, yerini ölümün vadi aldı.

"Götün yiyor mu?" Başımı omzuma düşürüp devam ettim. "Onu tanıyorsun, dilin her 'Yüzbaşı' dediğinde gözlerindeki korkuyu görmediğimi mi sanıyorsun sen? Gerçekten o yokken bile bu kadar korkarken, karısına dokunabilecek göt var mı sende?"

Ağzımdan çıkan sözlerin yankısı, çekilen tabancanın ucundan fırlayan kurşunun tiz çığlığıyla kesildi.Göğsümden içeri giren kurşun, deri ve kasları delip geçmeden önce bedenimden çıkan acı dolu bir inilti yükseldi.Sıcak kanın kokusu burnuma usulca doldu.Dengesini kaybeden bedenimle, ağzımdan çıkan boğuk sesin yanında Esma'nın çığlığı da kulaklarımda çınladı.

Sarsılan adımlarım,yerle temasımı kaybetmiş gibi hissettirmesine rağmen, ruhum yerinden kıpırdamıyordu. Gözlerim,kaybettiğim dengeyi geri kazanırken, karşımdaki düşmana soğukkanlı bir şekilde bakıyordu.Kan, kurşunun izlediği yolu terk ederek göğsümden aşağıya doğru sızmaya devam ediyordu. Her bir damla, vücudumun bana hatırlattığı bir zaaf gibiydi,dizlerimin üzerine yığıldığımda zaaf beni ölümün soğuk kollarına bıraktı .

"O çok güvendiğin bordo bereliler geberdi! Şimdi kocan cehennemden çıkıp gelsin de seni kurtarsın!"

Namlunun istikameti bu kez alnıma yöneldiğinde, Esma'nın"Hayır!"diye ortalığı inletişini işiten kulaklarım bu görüntüye dayanamadı.

Affet beni, Esma... Seni kurtaramadım. Affet...

Gözümün önüne bakmaya doyamadığım o koyu yosunlar geldi.Yel esti sanki kokusu burnuma doldu.Ölümün bana son iyiliğimiydi bu ?
Bana ayrılmadan önce sarılışı hâlâ kalbimde yankılandı.Yüreğim özlemle son kez sarsıldı sızlayan burun kemerim gözlerimi doldurdu.

Kayalık vadide yankılanan ikinci silah sesi,her şeyi bir kez daha yerinden sarstı.

Gecelerim,silah tutan elin kurşunla kana bulanışına şahit oldu.O keskin nişancı tüfeğinin sesini nerede olsa tanırım,Mehmet'ti ve etrafımdakileri hızla bir bir indiren Börüydü.İçimdeki kaygı derin bir nefese dönüştü.

Allah'ım, şükürler olsun... İyiler... Börü iyi.

Ortam bir anda cehenneme döndü. Karanlık geceyi yaran mermiler, yuvadan çıkan öfkeli arı sürüleri gibi etrafı doldurdu. Börü, gökyüzünü titretecek kadar güçlü bir şekilde çatışmayı yönlendiriyordu.Kaosun içinde, tanıdık bir hırçınlıkla savaşan timin sesini duyduğumda yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.

Ve bedenim... Direnemedi. Çatışmanın ortasında sağ kolumun üzerine yere yığıldı.
Soğuk toprağa karışan yüzümü örten saçlarımın arasından bana doğru gelen adamla içime bir ok saplandı.
Bu cehennemin ortasında kurşunları umursamadan bana geliyordu.

Çatısmanın ortasına kendini attığında Kaydırdığı toprak, dizliklerinin yardımıyla dizlerine zarar vermemişti, ama benim içimdeki fırtınaları daha da alevlendirmişti.Koruma ateşi açan börü kimseye nefes aldırmazken o büyük kuvvet ve hızla beni kayanın arkasına çekti.

Bileklerimdeki ipler kesildiğinde sırtımı göğsüne çekmişti ,yanakları ellerime dokunduğunda gözümden damlayan yaşla yumdum gözlerimi .

Tekrar açtığımda koyu yosunlarına baktım... Hayır, sadece bakmadım, sığındım.Tanıdık kokusu içime işledi, yüreğime saplandı.Gözleri, yarama kaydı,bakışları öyle keskindi ki, bulunduğumuz kayanın kenarından geçen mermilerden bile fazlaydı.Çantasını karıştırdı,beresini çıkarıp yarama bastı.Bedenim acıyla irkilirken ağzımdan sesli bir inilti çıktı .Gözlerini öfkeyle yumduğunda ettiği küfürü işittim

"ARDA, BURAYA KOŞ!"

Diğer eli saçlarımı nazikçe geriye attığında, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Zorla fısıldadım:
"Geldin...",acıyan canımla sıktım kendimi Yüzündeki pişmanlığı göz altlarında his bile gizleyemiyordu .

"Gelmek nedir Sakuram,ben yoluna her gün ölürüm..." Sesi, bir anda içimdeki tüm sancıyı susturdu.Kalbim, o an varlığına bir kez daha meydan okudu ama bu sefer göğüs kafesimde son nefesini bu adama teslim etti.

Kalbim sana ölüyor adam demek istedim."Geç kaldım güzelim... Affet."dedi acıyla .
Bir eli yarama sertçe bastırdığı bereyi tutarken, diğer eli yanağıma dokundu. Dokunuşunda öyle bir sıcaklık vardı ki, savaşın soğukluğunu tamamen unuttum.

Arda elindeki sağlık çantasını yere koyduğunu fark ettim geldiğini .
Ateş sesleri kesilmişti.
Ömer yaramdan bezi çektiğinde kıvranarak topuklarımla toprağı itekledim.Tıkanan nefesim yaşlı gözlerimle son bir kez gücümü topladım.

"Esma ...Esmayı kurtarın ."

"Sen yeterki kapatma gözlerini,ne istersen yaparım." Dediğinde Arda'nın yarama bastırdığı şeyle acı bir fizan daha gırtlağımı yarıp geçti.
Beni kucağında tutan adama ümitsizce bakıp bakıp kafasını salladı.O anda nehrin kenarındaki soğuk rüzgar gibi, bir şeylerin sona erdiğini, ama diğer şeylerin hala devam ettiğini hissettim.
Sıcak eli iki elimide avucunun içinde tutarken sıkışını artırdı .

"Söz ver, gözlerini kapatmayacağına söz ver.Kapatma o güzel gözlerini nolur yapma, bunu bana yapma " Gözlerimi yüzünde tutmakta zorlanıfken bu sözü nasıl verirdim,bu ölümden beterdi .

"Söz ver bana Gül !" dediğini duyuyordum ama sesi, bir melodi gibi uzaklaşıyor, kayboluyordu.
"Gül'üm mis kokulum söz versene bana hadi konuş ,Gül konuş söz ver bana."
Ömer'in sesindeki acı dolu tını,tüm dünyamı sardı.Her şey silinip gitmişti,usulca kapandı gözlerim.

"Hayır hayır Gül bak bana kurbanın olayım bak bana gözlerime bak !"

Yüzümü sarsan elleriyle açmak için son bir çaba gösterdim, ama başım dönüyordu.
"Ömer" diyebildim,Karanlığa yavaşca gömülürken, son hissettiğim şey onun sıcak dokunuşuydu.
Tüm vücudumda onun sıcaklığını hissediyor, onun kollarında kayboluyordum. Ve o an, sadece Ömer vardı. O sıcaklıkla, kaybolan bilincimde, ona olan sevgimi hissettim. O sevda, belki de acının sonundaki tek gerçeğim olacaktı.

YAZARDAN:

Kanlı elleriyle Gül'ün ay gibi parlayan, ama şimdi solgunluğa bürünmüş yüzünü avuçlarına aldı genç adam. Parmakları, Gül'ün tenindeki soğukluğu hissederken titriyordu. Savaş'ın gözlerinde;öfke, çaresizlik ve korku birbirine karışmış bir yangın gibiydi.

"Aç gözlerini, Gül... Gül aç gözlerini.Aç gözlerini, ne olur!" diye haykırdı. Sesi taşları çatlatacak kadar güçlü, ama içinde kırılan umutlar kadar kırılgandı.Onun tenine dokunan elleri çaresizlikle titrerken,Gül'ün göğsünden yukarı uzanan kana takıldı gözleri. O an, boğazına bir yumruk oturdu.

Komutanının bu halini ilk kez gören Arda'nın elleri titredi, kanı durdurmaya çalışırken daha da çırpındı.Ama çabaları boşa çıkıyordu; Onu terk eden her kızıl damla Gül'ün hayatını bir kum saati gibi hızla çekip alıyordu.

"Komutanım..." diyebildi Arda, ama sesi boğuk ve umutsuzdu. Elleri, Gül'ün göğsündeki sıcak yaranın üzerinden kayıyordu. "Kanamayı durduramıyorum..." dediğinde sesi titredi, gözleri ise bir çıkış yolu arıyordu.

Arda'nın yakasına yapıştıp, onu sertçe kendine çekti. "Ne demek durduramıyorum! Ne demek lan durduramıyorum! Durduramıyorsan bu timde ne işin var ?"

Arda'nın dili varmadı söylemeye. Kurşun çok riskli bir yerdeydi, bu iş onu aşıyordu.Tam teşekküllü bir hastane gerekirken bulundukları yer, Türkiye'ye kilometrelerce uzaktı.Gül değil Türkiye'ye, helikoptere kadar bile dayanamazdı.

"DURACAK ,DURACAK LAN BU KAN DURACAK ASKER !" diye haykırdı.Sesi dağın yankılarında kayboldu.Ama kimse, bu çaresiz çığlığa deva bulamıyordu. Timin geri kalanı sessizdi. Hiçbiri kıpırdamıyordu ve yalnız Arda değil, hepsi biliyordu Gül'ün bu kan kaybıyla dayanamayacağını.

Savaş, kanlı ellerini yavaşça Gül'ün saçlarına götürdü.Titreyen elleriyle saçlarını okşadı.

"Ben senin saçlarını dizlerimde böyle mi okşayacaktım?"

Bu cümle dağların arasındaki o ölüm sessizliğinde yankılandı ve her yüreğe ayrı bir darbe vurdu.

Aslan, başını yana çevirdi, gözlerini sıkıca yumdu. Dudakları titrerken bile, acısını dışa vurmamak için kendini zor tutuyordu. Yiğit, o güçlü ve neşeli duruşunun ardında sakladığı hüznü artık gizleyemiyordu; bir damla yaş yanaklarından süzülerek yere düştü, sanki o dağların acısını paylaşmak istermiş gibi.

Mehmet, gördüğü bu manzaraya daha fazla dayanamadı, sırtını döndü bu kareye.Asla titremeyen elleri şimdi çaresizlikle titriyordu.

Batur gözleri buğulu bir şekilde kafasını gökyüzüne çevirdi.İçinde yükselen dualar, karanlık bulutların arasından geçip ilahi bir cevaba ulaşmak ister gibiydi: "Allah'ım, ne olur onu komutanımdan alma..."

Hasan,tüfeğinin namlusuna alnını yaslamış, derin bir nefesle hem dolan gözlerini hem acısını bastırmaya çalışıyordu.

Emre'nin ise ayakları yerden kesilmiş gibi hareketsizdi. Elleri, tüfeğinin kabzasını sımsıkı kavrarken, titremesi onu ele veriyordu.Gözlerini, Gül'e dikmişti.O an, bütün dünyası donmuş gibiydi. Kalbinin feryadı dışarıya çıkamıyor, ancak bu sessizlik, soğuk taşların arasından yankılanan bir çığlık gibi hissediliyordu.

Genç adamın gözlerinden düşen birkaç damla yaş, Gül'ün solgun yanaklarına karıştı. Zaman sanki durmuştu; sadece o acı dolu anın yankısı vardı. Kanlı elleri, her zaman kokusuyla sarhoş olduğu saçların arasında titreyerek dolaşıyordu. İçinde tarifsiz bir yangın, yüreğinin en derininde bir bıçak yarası gibi sızlıyordu. Bu eller, kendi yüreğini sıkıp parçalıyor, nefesini kesiyordu.

"Ben senin saçlarını... senin kanınla mı okşayacaktım?" diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmaz bir hıçkırığa karıştı. Yutkundu, kelimeler boğazında düğüm düğüm oldu.

"Ben senin saçlarını böyle okşamayı hayal etmedim, güzelim... etmedim. Ben dönünce sana gelinlik alacaktım,Gül... Uyan hadi.Hadi, sen güçlüsün. Bırakma beni! Ne olur bırakma..."

Her kelime göğsünden kopan bir feryat gibiydi.Gül'ün hareketsiz başını göğsüne bastırdı, ama sinesindeki sızıyı hiçbir şey dindiremiyordu.Elleri, onu kaybetmekten korkarcasına sımsıkı sarılmış, gözleri ise hâlâ o kıpırtısız yüze kilitlenmişti.

"Kan kokuyorsun,bu senin kokun değil bu senin kokun değil Gül'üm .Hadi hadi güzelim,bana bunu yapma yapma YAPMA ! YAPMA !

Etrafındaki herkes bu çaresizliği iliklerine kadar hissediyordu.
Ama en çok o genç adamın yüreği kanıyordu.Gül'ün soğuyan bedenine her baktığında,kanlı elleri yüzünde her gezdiğinde,içindeki karanlık büyüyor, umutlarındaki ışık sönüyordu.

Yıldızlar, gökyüzünde sessizce parlıyordu.Bu gece onların ışığı bile bu karanlığı delip geçemiyordu.Rüzgar, Gül'ün cansız saçlarını usulca okşuyor,o an herkesin duyabileceği kadar net bir şekilde Gül'ün adını fısıldıyor,dağın zirvesinde bir ağıt gibi uğulduyordu.

Bu gece yalnızca bir beden değil, bir umut da toprağa düşmek üzereydi...

🥀

Bölüm : 21.04.2025 05:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...