34. Bölüm

Kelebekler Geceleri Uçmaz 33🦋

Dahliaaa
d_ah_lia

 

 

Ben bu hayatta en çok seni sevdim ama bir kere bile seni seçemedim.💔

 

•••

Oda oldukça karanlıktı.Sadece tavandan sarkan eski, sararmış bir ampul, hafifçe kımıldayarak yanıyor, cılız ışığını karşı duvardaki tabloya döküyordu. Geriye kalan her köşe karanlığa gömülmüştü.

Bu loş ışığın altında, bir adam hareketsizce ayakta duruyordu.Gölgeler yüzünü yarım yamalak gösteriyordu ama kahverengi gözleri, ampulün solgun yansımasında tehditkâr bir şekilde parlıyordu. Derin, boğuk bir nefes aldı. Elindeki siyah eldiveniyle ceketinin iç cebine uzandı,parmak uçlarıyla bir fotoğraf daha çıkardı. Diğerlerinin yanına, büyükçe bir mantar panoya,itinayla çivilenmiş onlarca yüzün arasına yerleştirdi.

Börü Timi'nden askerler... Her biri disiplinin, sadakatin, cesaretin simgesi. Ve onların yanında duran üç önemli kadın: Gül, Nisa ve Kumru. Her biri devletin kalbinde, istihbaratın derin sularında yüzen gölgeler.Adamın dudakları belli belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı; öyle bir gülümseme ki, içinde kin vardı, öfke vardı, kana susamışlık vardı.

Üzerinde koyu renkli, tozlu bir palto vardı.Yaka kısmı yılların kiriyle solmuş,düğmeleri eskimişti.Çenesini hafifçe yukarı kaldırıp panoya baktı. Gözlerinde sarsılmaz bir nefretin, vatan düşmanlığının parıltısı vardı. İçinde büyüttüğü öfke,yılların kini,tek bir hedefe kitlenmişti: Yok etmek. Kahramanları, gölgelerde yürüyenleri, bu ülkenin savunucularını tek tek, sessizce avlamak... Göz göze gelmeden, yüzleşmeden, sırtlarından vurmak... Bu onun savaş şekliydi. Sinsi, şeytani, karanlık.

Lambanın altındaki panoda yüzlerce göz ona bakıyordu. O ise yalnızca intikamı görüyordu. Her fotoğraf bir hedef, her isim bir kurşundu onun kafasında.Gözlerini bir süre daha panoda gezdirdi.Sonra fısıltıya benzer bir sesle mırıldandı;

"O piti piti..." diye alaycı bir şekilde mırıldandı. Çocuk oyunlarını andıran o sözler, dudaklarından dökülürken içindeki karanlıkla tezat oluşturuyordu. Parmakları yavaşça panoda dolaştı. Her Fotoğrafın kenarlarına dokundu, kimi zaman tırnağını birinin çenesine, diğerinin alnına değdirerek duraksadı.

Birini seçmesi gerektiğini kendine hatırlattığı an, gölgeler bile gizleyemedi karar verdiği hedefe odaklanan bakışlarını. Gözleri, o karanlık odada yanan sarı ışığın altında daha da derinleşti. Ve sonunda durdu.

Yüzündeki sırıtış genişledi. Bu şeytani bir planın ilk adımıydı. Dudaklarından soğuk bir fısıltı döküldü:

"Seninle başlıyoruz..."

•••

GÜL

G

öz kapaklarım karanlığa meydan okurken başımdaki zonklama, iliklerimi bile şiddetiyle sarsıyordu. Kuruyan boğazımla yutkunmak istediğimde, yapış yapış ve kuru haliyle bu eylem daha da zor hale geliyordu. Sanki bir zımpara kağıdı yutmaya çalışıyordum.

"Yapmasana, uyanacak."

"Gökçe, yapma!"

Göz kapaklarım hâlâ direniyor, karanlığın içine sürüklenmemi engellemeye çalışıyordu. Ama sonra... yüzümde hissettiğim o yumuşak, ufacık el... bir çocuğun avuç içi kadar saf ve sıcak... Her şeyi susturdu.

Gözlerimi araladım.

Ve zaman durdu.

İki çift göz... biri geceyi andıran, derin, katıksız siyah... diğeri bahar sabahına yeni uyanmış taze bir orman yeşili... O kadar canlı ve güzel ki bakmaya doyamıyordum. İkisinde de bir ben vardım. Kanımdan, canımdan... Ve ikisi de bana öyle bir bakıyordu ki, sanki yıllardır yalnızca rüyalarında görmüşler gibi.

Yutkunamadım. Nefes alamadım.

Gökçe... Aparslan...

Boğazıma bir yumru oturdu. Gözlerimden süzülen yaşlar, onlara baktıkça içime saplanan suçluluğun, şüphenin, ve en çok da tarifsiz bir sevdanın izdüşümüydü.

Dört yıl boyunca, her gece dualarımda, her uyanışımda onları düşündüm. Her adımda içimde yankılanan o boşluğun adıydı onlar. Ve şimdi... karşımdaydılar.

Birkaç hafta sonra beş yaşında olacak iki küçük mucize...öldü sandığım iki evladım karşımdaydı.

"Anne..." dedi oğlum fısıltıyla.

Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.

O kelime...en çok duymak istediğim, ama hiç duyamadığım o iki hece...

Gözlerimi tamamen açtım. Ellerimi uzatmaya çalıştım, titreyerek. Parmaklarım, onlara dokunmaya korkar gibiydi.

"Gerçek misiniz...?"

Sesim çatallaştı, dudaklarım kurumuştu ama o kelime, yüreğimin en derininden süzülüp geldi. Benden çok zihnim sormuştu o soruyu. Kalbim inanmak istiyordu, ama aklım hâlâ zincirliydi.

Kolumu kaldıramadım. Gücüm yoktu. Kalbim küt küt atıyor, gözlerimin önünde duran bu iki küçük silüeti netleştirmeye çalışıyordum.

Tam o sırada... oğlum,küçücük parmaklarıyla yanağımdan süzülen bir damla yaşa dokundu.O an dünya durdu.

O dokunuş... bin yıl beklediğim bir mucize gibiydi.

Ve ben... ben kendimde olmayan bir kuvvetle, iki kolumu da kaldırdım. Titreyerek, inanamadan ama tüm varlığımla onları kendime çektim.

Sarıldım.
Sımsıkı.
Sanki yeniden doğar gibi.

Gökçe'nin saçları yüzüme düştü, o lüle lüle kıvırcık bukleleri, yıllarca rüyalarımda okşadığım saçlardı sanki. Mis gibi kokuyordu. Çocuk gibi değil... benim çocuğum benim o minik bebeğim gibi.

Burnumu saçlarına gömdüm. Kokladım... derin derin... yılların yokluğunu çeker gibi. Her nefeste kalbim sızladı.
"Böyle kokardınız... ben unutmadım hiç ...Hiç unutmadım kokunuzu...Gerceksiniz ,gerçeksiniz siz...." dedim fısıltıyla.

Alparslan'ı öptüm, gözlerinden, alnından, ellerinden... o minik bedenine sarıldım. O yeşil gözleri hâlâ bana şaşkın bakıyordu. Tıpkı babasınınki gibi... ama içinde bambaşka bir saflık vardı.

"Oğlummm... Annecim gerçeksin sen !"
Göğsüme bir anda oturan ağrıyla sesli bir inilti ağzımdan kaçtı.
İkisinide göğsüme tekrar bastırdığımda kalbimdeki ağırlık nefesime battı.

Yanaklarına dokundum bir kez daha. Tenleri sıcaktı. Nefes alıyorlardı. Kalp atışlarını hissediyordum.

"Gerçek misiniz... gerçekten burda mısınız...?"

Gökçe başını göğsümeden kaldırdı. "Anne...Neden ağlıyorsun ?" dedi yumuşacık sesiyle.

O an... kalbim sanki yeniden çalışmaya başladı.

İçimde parçalanan her ne varsa, ikisi birden topluyordu. Her gözyaşı, içimdeki boşluğu bir damla daha dolduruyordu.

"Büyümüşsünüz...Çok büyümüşsünüz kocaman olmuşsunuz ?"
Yanaklarını ellerimin arasındayken yanağına sayısız öpücük kondurmaya devam ettim.

"Kocaman olmadık anne öyle olsaydı Alparslan babam kadar olurdu ."

Bu haline gülmek bir yana küçük boynuna başımı yasladığımda içim çekile çekile omuzlarım sarsıla sarsıla ağladım.

Küçük oğlum benim sırtıma başını yasladığında minik kolunu saçlarımın üstünden sarıp öyle bekledi.Hiç değişmemişti hâlâ bana sarılmayı çok seviyordu hâlâ bana karşı temas bağımlısıydı.

Kaç dakika öyle kaldım bilmiyorum.Ben ikisinide öpüp sarılmaktan dokuz aylık hallerine nazaran büyümüş minik bedenlerini kucağıma tam sığdırsamda yüreğim varlıklarıyla doldu taştı.

Ben ilk kez gerçekten yaşadığımı hissettim.
Ölmemiştim...
Yalnızca içim...içimdeki her şey susmuştu o yoklukta.
Şimdi bir tek bakışları, bir tek "Anne" deyişiyle uyandım. Uyandırıldım.

"Anne... Canın mı acıyor ondan mı ağlıyorsun ?" diye sordu Gökçe, başını bir kez daha göğsüme yaslayarak.
Ben gözyaşlarımla cevap verdim.
'Acıyor...'dedim, içimden. 'Ama artık sızlamıyor. Çünkü buradasınız.'

Yıllarca içimde büyüyen o boşluk, şimdi iki sıcak bedenle kapanıyordu.
İçim hâlâ ürkek, hâlâ kırık döküktü.
Ama sarıldığımda, sanki dünyayı yerinden oynatacak gücü buluyordum kollarımda.
Onlar bana tutunmuştu ya... ben artık dimdik durabilirdim.

Küçük oğlum başını saçlarıma yaslamışken, dudaklarımla alnına dökülen dualar arasında kayboldum.
"Allah'ım..." dedim, "Bir daha alırsan canımı al, ama onları benden bir daha ayırma."
Gökçe'nin küçücük parmakları yanaklarımdaki gözyaşlarını silerken, kalbim artık dayanamıyordu.

"Üzülme anne..." dedi, "Artık birlikte yasayacağız ."

Bu söz... İşte bu söz...
İçimde yıllardır susturduğum çığlığı, titreyen bir hıçkırıkla salıverdi.
Artık dayanmak zorunda değildim.
Artık güçlü görünmek zorunda değildim.
Artık içimdeki yangını saklamak zorunda değildim.

Annelik sadece korumak değilmiş.
Kimi zaman yıkılmakmış, diz çöküp ağlamakmış...
Ama yine de aynı sevgiyle sarılmak, aynı umutla sarmalanmakmış.

Ve ben şimdi, yıllar sonra ilk kez...
Gerçekten tamdım.
Gerçekten bendim.
Çünkü çocuklarım kollarımdaydı.

İkisinde sarılmaktan vazgeçemedim.Kokuları aynıydı,kalbime sardıkları o sevgi aynıydı .
Gökçe bir anda kollarımın altından fırlayıp koltuktan atladığında sanki canımdan bir parça tekrar kayıp benden kopmuş gibi hisettiğimde hem oğlumu daha fazla göğsüme bastırdım hemde onu izledim.

"Babacımmm" Duyduğum kelime yüzünden gözlerimi sım sıkı yumup oğlumun gür saçlarının arasına gömdüm çenemi.

Bakmak istemiyorum istemiyorum.
Hatırladığım son şey, onu vurduktan hemen sonra Gökçe'yi koşarken, Alparslan'ı ise arabanın tam önünde dururken gördüğümdü.

"Annem bizi çooook özlemiş babam... hiç susmuyo, hep ağlıyo... Ben artık beraber olcaz dedim ama annem yine ağlıyo..."

Daha fazla yumdum göz kapaklarımı buna rağmen yine de ihlal etti yaşalarım.Damladı minik yavrumun saçlarına ,hissetti... ve sanki yanımda olmak ister gibi göğsümde sardığı o küçük kolarını iyice sıkılaştırdı.

"Baba annem neden bu kadar ağlıyo?..."kızımın sesi bu sefer o kadar duygulu çıktı ki dayanamayıp baktım.

Babasının kucağındaki güzelimin siyah gözleri dolmuştu dudağı hafifçe aşağı düşmüştü.Bukle bukle yüzüne dağılmış saçlarını elleriyle geriye attı.

"Neden ağlıyo annem?" dediğinde büzülen dudaklarıyla hıçkırmamak için kendini zor tuttuğunu gördüm. O minicik ses, içime bıçak gibi saplandı.

Sorusuna cevap veremeyen adamla göz göze geldiğimiz an, içimde yıllardır taş gibi oturan o acı yeniden kabardı.
O susuyordu. Ama o suskunluk, bin çığlıktan daha ağırdı.

Alparslan'ı bağrıma daha sıkı bastırdım. Sanki bırakacak olsam, yeniden kaybedecektim.
Artık nefes almak, yaşamak için değil...
Sadece acıyı biraz daha ertelemek içindi.
Bir zorunluluktu.
Bir işkence...
Bir ölüm...
Ve o ölüm, her nefesimde biraz daha içime işliyordu.

Ömer, gözlerini kaçırmadı benden.
Ama o bakışta ne gurur vardı ne savunma.
Sadece suskun bir yıkım...
Ve o yıkım, beni yıllar önce kaybettiğim her şeyin tam ortasına sürükledi.

Yıllarca her nefesimde lanet ettiğim, her rüyamda bağırarak uyandığım...
Karşımdaydı.
Canlı, dipdiri... Hain olmayan... Yalan söylemeyen...
Ve hâlâ kalbimin en karanlık köşesinde sakladığım kadar gerçekti.

O gözler... O yeşil gözler... Hâlâ aynı yoğunlukla üzerime kapanıyordu. Ama bu kez başka bir şey vardı orada. Yenilmişti...O gözlerde mağlubiyetin, acının, ama her şeyden çok, özlemin izleri vardı.

Kemikli yüz hatları hâlâ tanıdığım gibiydi. Çenesindeki o sert çizgi, bana yıllar önce gece yarısı ışıklar sönünce başımı yasladığım adamı hatırlattı. Alnı, elmacık kemikleri... Her şey, yılların üstünden geçemediği bir tanıdıklık taşıyordu.
Ve buna rağmen...
Yabancıydı.
Artık kim olduğunu bilmiyordum. Ya da belki kendimi kandırıyorum.

Üzerindeki kıyafeti kan içindeydi ben vurmuştum,onu...ve vurulmamış gibi dim dik ayaktaydı.
Kollarındaki kaslar hâlâ ilk dokunduğum zamanki kadar belirgindi. Omuzları genişti. Hiçbir savaş onu çöktürememişti ama içindeki suçluluk, kucağındaki kızını sıkıca tutarken bile gözlerindeydi.

Gökçe'ye sarılıyordu. Onu sardığı kolu sargılıydı, belli ki acısını umursamıyordu.
O kol... O kol bir zamanlar bana sarılırdı.
Bir zamanlar beni de böyle sım sıkı tutuyordu ama sonra uçuruma itti...

Yıllarca bu adamdan nefret ettim.
Onu öldürmek istedim.
Ve şimdi ona baktığımda tek yapmak istediğim şey...
Ağlamaktı.

İçimde bastıramadığım bir çığlık yükseldi. Aşk mıydı, öfke miydi, yoksa kaybolan yılların yasımasımıydı, bilmiyorum.

Baktı...Pişmanmış gibi baktı...aşıkmış gibi baktı,eskisinden daha şefkatli baktı ama en çok acıyla baktı.
Oğlum usulca benden ayrılıp minik parmaklarıyla yanağımdan süzülen yaşlarımı silmeye başladığında yüreğimde bir cenk daha koptu.

Boynumu büktüğümde onun minik elini tutup dudaklarımı avuç içine defalarca bastırdım.
Hasta olduğum o küçük yeşillerine çöken hüzünü görünce yüreğim sanki acının ne demek olduğunu yeniden tattı.
Ben yanağını okşayıp onun avuç içini dudaklarımda tutup nefes alırken o başka birşey yaptı.
Yükseldi kucağımda ve göz alt altıma öpücük kondurdu.

Sus der gibi ...Ağlama der gibi yaşlarımı öptü...Küçücük bedenini kendime çektiğimde boynundan nefes solurken hıçkırıklarıma engel olmadım.
İçim boşalana kadar gözümde yaş kalmayana kadar hıçkırarak ağladım.

"Anne," dedi fısıltıyla,
"Ağlama tamam mı? Ben buradayım..."

Boğazıma bir yumru düğümlendi.Onların karşısında böyle olmamam gerekiyordu ama ikiside bunu sorun etmeden sanki yaşları küçük olsada yürekleri çok büyükmüş gibi karşıladılar beni.Minik oğlum omuzlarına dünyanın herşeyini, birazda annesinin yükünü almış gibi...

Gökçe'm babasının kollarından indiğinde az önce oturduğu koltuğa tekrar tırmandı aklıma onun minicik bebekken tek bacağıyla bir yerlere tırmanması geldi,ayakta durma çabaları ,inadı,yaramazlığı...Çok büyümüştü ben hiç birini görmedim...
Kardeşinin sırtına tek kolunu sarıp diğerinde benim boynuma doladığında onuda kendime çektim.

Üçümüz,bu koltukta birbirimize sarılmış halde zamandan, dertlerden, eksiklerden uzak...sadece birbirimize tutunarak oturduk.

Ve içimden sessizce geçirdim:
'Ben yokken büyüdünüz...
Ama şimdi buradayım.
Geç kaldım belki ama bundan sonra hep yanınızdayım.'

Hiçbir kelimeye gerek yoktu.
Anne yüreğiyle evlat yüreği konuşuyordu zaten.
Ve o an, dünyada başka hiçbir şeyin önemi kalmadı.

•••

Yıllar önce bana verilmiş olan tozlu mektup şimdi,tam dört yıl sonra parmaklarımın arasındaydı.
Arya bu sana ait diyerek yüzüme bakmadan kucağımda uyuyan iki yavrumlayken mektubu bırakıp gitti.Ömer'in ise ikizlerle uğraşırken ne zaman gittiğini bile fark edemedim.Ve şimdi o adamın yıllar önce cebime koyduğu ama bana ulaşmasına izin vermedikleri mektubun satırlarındayım.
Projenin amacını ve görevinin ince ayrıltılarını ikizlerin onunla kalacağını,herşeyin nasıl bir plan ve oyunla hazırlandığını, yazdığı satırları okumayı bitirmiştim.

ÖMER

Bu mektubu sana yazdım güzelim ama... belki okuması gereken sen değilsin.

Belki de bu satırlar benim, kendime verdiğim hesap.

Çünkü ben, seni yok sayarak değil,

Seni her an içimde taşıyarak yürüdüm.

Her sustuğumda, içimde senin adını bin kere haykırdım.

Her sert bakışımda, seni korumanın başka bir yolunu aradım.

Ve her defasında... seni üzmek pahasına,

Seni hayatta tutmaya çalıştım.

Bir yürek iki cephe taşıyabilirmiş,

Biri vatan,

Biri sen...

Sandım ki, seni bir kenara koyarsam korurum her şeyi.

Meğer seni bırakmakla en çok seni değil, kendimi yakmışım.

Sensiz geçen her an, içimde bir siper gibi çöktü,

Seninle buz kesen anlarım,

Sensiz yangınlarımda sığınaktı...

Ben vatanı seçtim,

Ama seni terk etmedim,

Sadece seni susturup içimde taşıdım.
Bir insan en çok, korumaya çalıştığını kırarmış.
Ben seni kırdım güzelim...
Bilerek...
Bu yüzden affet diyemem,
Çünkü bu, bir hatadan ibaret değildi.
Bu, seni yaşatabilmek için
Kendimden vazgeçişimdi...

Beni hiç affetme çünkü ben kendimi hiç affetmeyeceğim ama bil;

Köprüyü senin gözlerinden geçtim de,

Köprünün altındaki nehirde boğuldum ben...

🥀

Göz yaşlarımı sildiğimde, elimdeki mektubu öfkeyle parmaklarımın arasında sıktım. Hiçbir şeyin önemi yoktu; ne Arya'nın bu mektubu benden çalması ne de Ömer'in bu mektubu yazması. Kimse ölüden medet ummasın, hiç kimse benden medet ummasın.

Etrafa boş boş baktım bir süre bu ev dubleks ve ben üst katta, küçük oturma odasında onların yanındaydım.

Kiremit rengi, büyük bir L koltuk vardı odanın tam ortasında. Koltuğun hemen başucunda, Gökçe ve Alparslan yan yana uyuyorlardı.

Gökçe'nin lüle saçları omuzlarına düşüyordu. Minicik elini yastığın üzerine nazikçe bırakmıştı,o küçük el bana hep umut verirdi. Alparslan ise uzun kirpikleriyle gözlerini sıkı sıkı kapamıştı.Beyaz teni o kadar masumdu ki insan bakmaya doyamıyordu. Üzerlerinde ince, yumuşak battaniyeler vardı.

Oturduğum yerde üzerlerine hafifçe battaniyeyi çektim, annelik işte; korumak istiyorsun onları, içini ısıtmak...

Sade, duvarlar beyaza yakın açık krem rengindeydi. Büyük pencerelerden akşamın loş ışığı süzülüyordu. Perdeler ince, hafif dalgalanıyordu cam önünde.

Yerde krem renginde, yumuşak bir halı vardı.Klasik ama kaliteli bir masa lambası sehpanın üzerinde hafif sarı ışık veriyordu.

Bu ev, karmaşadan uzak,sakin bir dünya gibiydi.

Birinin çaldığı kapıyla başımı o tarafa çevirdim.
Kardeş dediğim iki kızda mahcup bir şekilde o kapının eşiğinden bana bakarken derin bir nefes alıp yüzümü iki elimle sıvazlayıp ayağı kalktım.

Nisa'm mavi gözleriyle bana dolu dolu bakarken Kumru çekingen bir halde dahada uzamış olan siyah düz saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı.İkiside mahsum ve suçluluk psikolojisinde olsada Nisa tüm bunlarının yanında fazla duygu doluydu.
Dudağını büzerek bana doğru gelmek istediğinde durması için elimi kaldırdım.

Kumru olduğu yerde kala kalırken bu hareketimle Nisa'nın gözünden bir damla ince yaş hızla süzüldü.Onlara doğru yürüdüğümde elimle dışarı çıkmalarını işaret ettim.
Şaşkın ve mahcup bakışlarıyla bir süre bekledikten sonra kapıdan çıktılar .
Onlar çıktıklarında kapının kurupuna uzattım elimi.

Mavileri doluyken sessizce "Gül"dediğinde kapıyı onların yüzüne kapatacağımı sanmıştı.
Onların peşinden bende çıktığımda miniklerim uyanmasın diye kapıyı arkamdan yavaşca çektim.

İkiside bana öyle bakıyordu ki üzülmedim desem yalan olur.Yanlış anlamalarına bilerek sebebiyet verdim.Onlara küs kalamam ama yinede azda olsa birşeyler hissetmelerini istedim.

"Aşağıda konuşalım yeni uyudular, uyanmasınlar ."

İkiside peşime takıldığında yüzlerindeki şaşkınlığı sırtım dönük olsada görebiliyorum.Merdivenin son basamağınıda indiğimde aşağıda bizi karşılayan küçük salonu bende ilk kez görüyorum.Olanları kaldıramayıp bayılan bedenimi yukarıda salonda bulmuştum.Şimdi bende yabancıyım buraya bu duvarlara arkamdaki iki kardeşime yukarıda uyuyan iki yavruma.
Acı ama gerçek...

Bej koltuğa oturduğumda, ikisi de beni geçip çekingen hareketlerle karşıma oturdular.

"Dinliyorum," dedim.

Nisa şu an konuşacak durumda değildi. Kumru, avuç içlerini pantolonunun diz kısmına ileri geri sürttü, sonra başını kaldırıp bana baktı.

"Amerika'da genel cerrahi uzmanlığımı tamamladım," dedi.

İçim bir yanıyla sevinse de, öteki yanı buruktu. Başımı hafifçe salladım.
"Tebrik ederim," diyebildim sadece.

Oysa onun hayatta iki büyük amacı vardı: saha ve alanında en iyisi olmak. Şimdi, bu başarısı pastalarla, kahkahalarla kutlanmalıydı. Ama olmuyordu. Kutlayamıyordum. Çünkü ben yıkılırken, onlar hayatlarını inşa etmeyi seçmişti.
Elbette hayat devam ediyordu. Ama bunu beni geride bırakarak yapmalarına... kırgındım.

"Seni çok özledim."Nisa kendini tutamayıp boynunu büktüğünde mavilerinden yaşlar boşaldı.Isırdı alt dudağını,mahcupca baktı.
"Ulaşmak istedim çok istedim yemin ederim Gül biz seni yanlız bırakmak istemedik "

'Beni tek bıraktınız ! Biz bir söz vermiştik siz beni yanlız bıraktınız sebep her ne olursa olsun siz beni yalnız bıraktınız'

O karşımda ağlarken, ben yalnızca içime konuştum.
Zaten duymak isteyen, sessizliğin en derin yerinde bile duyar.
Çünkü bazen en çok sustuğumuzda, içimiz bağıra bağıra konuşur.

Kendimi toparladığımda, buz gibi takındığım ifadeyi bozmadan söze girdim:

"Paşa sizi neyle tehdit etti?"

"Seninle..." dediğinde, boynum hafifçe eğildi.

"Benimle mi?"

Gözyaşlarını sildi, burnunu çekti, sonra başını usulca aşağı yukarı salladı.

"Sana ulaşırsam, senin de benim aracılığımla Ömer'e ulaşacağını söyledi.
'Kendi çocuklarını öldüren Gül'ü sağ bırakır mı?' dedi...
Korktuk Gül. Sana bir şey olmasından çok korktuk."

Yüzüme sahte bir tebessüm yayıldı. Ama gözlerim çoktan dolmuştu.
Onlara doğru eğildim; alayla, acıyla...

"Sağ olduğumu düşünmeniz... dört yıllık yokluğunuzdan daha çok yaraladı."

"Ahretim-"Kumru'nun sözünü elimi kaldırarak kestim.

"Ahretin ya -Söz verdiğin Ahretin ,bu dünyada da, öbür dünyada da (ahirette de) birlikte olalım dediğin Ahretin...
Bu koca cehennemde yanlız bıraktığın Ahretin."Başımı acıyla sallayarak devam ettim.
"Ahretlik bitti ,sizinle artık hiç bir bağım yok."

"Gül-yapma " dedi çaresizce.Acım artık düşünmeme engeldi.Ne yapacağımı nasıl davranacağımı bilmiyorum ki ?

'Allah'ım çok çaresizim sen bana güç ver .'

"Biliyoruz ,çok yaralısın yanında olamadık ama artık kovsanda gitmeyeceğimizi bil.Gül biz senin için bunu yaptık bu bizi haklı yapmaz ama her ne olursa olursa bizden kopamazsın ."

"Çocuklarımıda alıp buradan gideceğim.Ne sizin yüzünüzü nede çocuklarımın babası olacak o adamın yüzünü ömrüm boyunca görmek istemiyorum."
Boğazımı temizlediğimde ayağı kalktım. Kumru'nun bile gözleri dolmuştu ama acıdım mı?

Hayır !

"Şimdi sözünüz bittiyse " Elimle kapıyı işaret ettiğimde karşımda duran kişilerle donup kaldım.Ama beni en çok yaralayan üç koca adamın çaprazında merdivenlerin başında duran uykularından yeni uyanmış iki yavrumun bakışlarıydı.Gökçe'nin gözlerinden yaşlar akarken Alparslan o kadar mahsun bakıyordu ki içim sızladı.

Duymuştular ...

Kızım çıplak ayaklarıyla bana doğru gelmeye başladığında oğlum babasının yanına gidip onun yanında durdu.Gelmedi bana,bu sabah kavuştuğu annesine gelmedi...Sanki beni babamdan alamazsın der gibi baktı.Sanki annem olabilirsin ama biz babamı seviyoruz der gibi baktı...Bu yeşillerdeki karalılık küçücük yaşta da olsa aynıydı.

Miniğimin gözünden süzülen yaşları silmek için eğildiğim,elimi ıslak yanaklarına yapışan lüle saçlarına doğru uzattığımda geri çekildi.

"Babamı sevmiyorsun sen !"

Küçücük bedenindeki kocaman öfkeyle hayattan daha kaç kere darbe yiyeceğimi artık kestiremiyordum.

"Tabikat değilmiş sen babamı vurdun ! Tabikat değilmiş! Neden vurdun babamı ? "

Yıkılmamak için elimle yerden destek aldığımda diğer elimi ağzıma kapatıp hıçkırıklarımı bastırmak istesemde yapamadım.

"Anneler babaları öldürmez sen kötüsün !Bizi babamdan almak istiyorsun !"

Ağlamaktan kuruyan boğazımla nefesim giderek yok olurken ona kızım demeye artık cesaretim yoktu.

Yanımda diz çöken iki beden Kumru ve Nisa'ydı ama artık istemiyorum.

Bana destek olmak için Nisa elini kaldırdı,
"Dokunma -dokunmayın bana kimse dokunmasın !"
Hıçkırıklarıma mani olmazken Ömer,bana haklı olarak hesap soran küçük kızımı omuzlarından tutup kendine çevirdi.
Dizlerini kırıp onun karşında çöktüğünde sessizce ağlamaya devam ettim .

"Senin bu öfken kime Gökçe hanım ?"

Hiç birşey olamamış gibi ona gözünü kırparak soru sorduğunda cevap gecikmedi .

"Yalan söyledin baba, tabikat yaptık dedin.Hani annem seni şakacıktan vurmuştu ?"

"O tabikat değil tatbikat küçük hanım hem sen babana yalancı mı diyorsun ?Annen beni bilerek vurmuş olsaydı benden kan yerine boya mı akardı?
Her gün boyuyorsun bebeklerini yoksa sen boyayla kanı ayırt edemiyor musun ?"

Oğlumda babasının yanına geldiğinde kimseden çıt çıkmazken kızım bana bakıp sonra tekrar babasına döndü.

"Peki neden seni görmek istemediğini söyledi bizi alıp gidecekmiş ."

"O senin annen küçük hanım,sende bana sinirlendiğin zaman bebeklerini çantana koyup gitmek istiyorsun.Annende bana sinirli ve çok kırgın bu yüzden öyle söyledi."

"Annem sana küs mü ?"

Çok şaşkın şaşkın sorduğu soruya babası başını salladı.

"Hemde çok küs.Ve sen anneni ağlattın ,ona sesini yükselttin,onu üzdün...Bana bizi annenize götür diyip duruyorsunuz getirdiğim ilk gün üzdünüz anneninizi"

Bir süre babasına baktı ve bana doğru döndüğünde minik ayaklarıyla iki adım atıp dudaklarını büzdü.

"Annecim özür dilerim ." Minik ellerini yanağıma uzattığında hemen peşinden dudaklarını bastırdı.
Ben ona sarılırken o da minik kollarını boynuma doladı.

"Seni bir daha üzmiycem kız sözü."
Tebessümle yaşlı gözlerimle boynunun kokusunu içime doya doya çektim.

Ben anne olmayı unutmuşum.Ben onlara nasıl davranacağımı bilmiyorum.

Alparslan'nın hâlâ aynı şekilde bana bakmaya devam ettiğini gördüğümde içim bu sefer buz kesti.
Benden nefret mi ediyor yoksa beni çözmeye mi çalışıyordu anlamıyorum.

Kızım benden ayrıldığında "Bu sefer cezam ne ?" Diye direk ona sordu .

"Ne cezası ?"

"Bir ay boyunca benimle uyumak yok ."

Baba kız beni takmadan kendi dünyalarında etkileşim kurmaya devam ettiler .

"Baba -"dedi titreyen ağlamaklı sesiyle.

"istediğin kadar doldur o zeytin gözlerini,taviz yok Gökçe hanım .Şimdi teyzelerin ve amcalarınla bahçeye çıkın ben biraz annenizle konuşacağım."

Yiğit elini kızıma uzattığında bana kara gözleriyle sulu sulu bakıp ona uzatılan eli tuttuğu.Oğlumsa itiraz etmeden sessizce Arda'yla birlikte kapıya yol aldı.

Kalkmaya çalışırken gözyaşlarımı sildim, ama o yaşlar sadece gözümden değil, içimde biriken sızıdan akıyordu.
Başımın zonklayışı, içimin karmaşasına eşlik ediyordu; şakaklarımı ovalarken onun bana baktığını hissetmemek mümkün değildi.

O gözler...
İçimi görüyordu, kelimelerden önce duygularımı yakalıyordu.
Beni hâlâ tanıyordu.

Kendimi koltuğa bıraktığımda tüm içsel yüklerim de dökülsün istedim. Ama olmuyordu.
Kalbim o yüklerin altında eziliyordu ve onun bakışları her şeyi daha da ağırlaştırıyordu.

Başımı kaldırıp göz göze geldiğimde, içime köz gibi yanan bir ok saplandı.
O yeşil gözleri...
Zaman ona dokunamamıştı. Hâlâ büyüleyici, hâlâ içinde binlerce kelimesiz cümle taşıyordu.
Ve ben, yine o eski dizelere tutundum:

' Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.'

Hayat kaç kere daha sınar beni, bilmiyorum.
Ama artık biliyorum:
Sevdiğin birine yabancı gibi bakmak zorunda kalmak, hayattaki en büyük sınavdır.

O tam karşımda otururken, ne kadar nefret ettiysem kendimden, bir o kadar da özlemle baktım ona.
Yine kayboldum bakışında.
İçim kanarken bile, ona bakmak hâlâ bir sığınaktı.

Üzerinde düz siyah bir tişört vardı.
Sade, klasik... Ama onun bedenine değdiğinde tüm sadelik anlamını yitiriyordu.
Geniş kesimli olmasına rağmen, oturduğunda göğsü kumaşı zorlarcasına yukarı doğru kabarıyor, pazılarının şişkinliği tişörtün kollarını esnetiyor, adeta kumaşın içinde taş gibi yükseliyordu.
Kol kasları o kadar belirgindi ki, hareket ettikçe kas liflerinin oynayışı bile gözle görülüyordu.
Damarları ise, çıplak kollarında öylesine belirgindi ki, her biri ayrı bir yol gibi inip çıkıyor, elleriyle yaptığı her harekette daha da görünür hâle geliyordu.

Altında geniş paçalı, dökümlü siyah kumaş bir pantolon vardı.
Özenle seçilmişti; rahat ama karizmatik.
Yüzündeki kemikli hatlar, kalkık düz burnu ve zayıflıktan belirginleşmiş elmacık kemikleri ona neredeyse heykelsi bir görünüm kazandırıyordu.
Ve dudakları...
Yorgun ama hâlâ dolgun, hafifçe mor...
Sanki her biri geçmiş bir vedanın izini taşıyordu.

Bense tüm bu detayların arasında...
Kendimi kaybetmemek için derin bir nefes aldım.
Ama ne nefes, ne zaman, ne de mantık...
Hiçbiri onu içimden silemiyordu.

Mazide kalmış bir sevdanın bakışında boğulmadan, kendimi son anda tuttum.
Derin bir nefesle... toparlandım.
Ama içimdeki enkaz bir milim bile yerinden oynamadı.

"Gökçe'nin öfkesi saman alevi gibidir,çok çabuk kırılır ve..."

Onun yerine ben tamamladım.

"Ve sana çok düşkün,hatta aşık ."

Sesim dışarıya ne kadar duygusuz yansısada içimde bir o kadar duygularım beni eziyordu .

"Öyle ."dediğinde göğsünü şişiren bir nefes çekti ciğerlerine .
Eliyle biraz uzamış sakallarını sıvazladığında sanki nereden başlayacağını bilmiyor gibiydi.
Bu adamı ilk kez konuşmaktan çekinirken gördüm belkide ilk kez ne yapacağını bilmiyorken...

İlk kez böylesine kaybolmuş gördüm onu.

"İçine atma, Gül." dedi birden, sesi çatallanarak.

İşte o an...
İçim, yüreğim...
Her şeyim yıkıldı.
Bir cümleyle paramparça oldum.
Ama yine de başımı dik tuttum.
Omuzlarımı çökertmedim.
Gözyaşlarım göz kapaklarımın ucuna kadar geldi belki, ama izin vermedim dökülmelerine.

"Hesap sor!"
"Bağır, çağır, vur, kır,çek bir daha vur... ama böyle susma, böyle yapma."

Çünkü sessizlik en büyük ceza,en ağır yük olmuştu.

"Vicdanını böyle mi rahatlatacaksın yüzbaşı ?"

Gözlerinde gördüğüm o bir anlık kırılma...
Sanki içinde, yıllardır biriktirdiği tüm duygular bir anda çatlayıp dökülmüş gibiydi.
Başını ağır ağır iki yana salladı.
Gururu, acısı ve suçluluğu boğazında birbirine düğümlenmişti.
Ve sonra...
Sesi çatlamış, yutkunarak gelen o kelimeler döküldü:

"Bilmiyordum..." dedi, yavaşça.
"İki çocuğumun başı üzerine yemin ederim, güzelim... Bilmiyordum."
Sesi, geçmişte yapamadıklarının kefareti gibiydi.
"Eğer bilseydim... Allah aşkına, senin böyle bir acıyla yaşamana izin verir miydim?
Ben...
Ben senin yaşamadığını, sadece hayatta kaldığını...
O gün, arabanın önünü kestiğinde anladım.
O an fark ettim; karşımda sen yoktun...
Senin içinden çoktan gitmiş bir 'sen' vardı orada.Benim sevdiğim kadın yaşayan bir ölü olmuştu."

Bu sözlerle birlikte gözlerime öyle bir baktı ki...
O bakışta kırılmış bir adam vardı.
Sırtına pişmanlık sarılmış, yüreği özlemle yanmış, ama hâlâ bana delicesine âşık bir adam...
Gözleri, gecenin ortasında yanan bir yangın gibiydi.
Hem yakıyor, hem de ışığında beni arıyordu.

Ben ise...
İçimde kabaran onlarca duyguyu bastırmaya çalışarak hafifçe gülümsedim.
Ama bu, acının gölgesinde doğan bir tebessümdü.
Ve gözyaşlarım, birer isyan gibi yanaklarımdan süzüldü.

"Şimdi kalkıp sana desem ki..."
Dedim, sesi titreyen ama kalbi ayakta duran biri gibi.
"Ben sana aylarca yalvardım, Ömer. Aylarca...
'Ne olur anlat' dedim.
'Neyin içindeysen, ne taşıyorsan birlikte taşıyalım' dedim.
Yalvardım...
Ama sen, sen beni duymadın.Sen beni hiç duymadın.
Hadi diyelim...
Hadi diyelim ki o mektup elime ulaşmadı...
Peki ya sen?
Ömer Savaş Bozkurt, dört yıl boyunca bir kez bile merak etmedin mi beni?
Bir defa bile içinden geçmedi mi, 'ne yapıyor şimdi, hâlâ beni bekliyor mu?' diye sormak?
Eğer bir kere bile gerçekten merak etseydin...
O mektubu okumadığımı,bana ulaşmadığını ulaşmadığını,
bir şekilde hissederdin."

Sözlerimle birlikte gözlerine baktım.
Bakışlarımda sitemin yanında hâlâ solmayan bir sevda vardı.
"Şimdi ben bunları sana bağıra bağıra söylesem...
Neden sormadın, neden gelmedin, neden hiçbir şey yapmadın?' desem...
Bana vereceğin hangi cevap, geçmişi geri getirebilir?"

O an gözleri öyle baktı ki bana...
İçinde yılların suskunluğu, ömrünün pişmanlığı, dizlerinin bağına çökmüş aşkı vardı.
Sadece bana değil...
Yaptığı her şeye, yapamadığı her an'a, söyleyemediği her kelimeye yanıyordu.

"Tüm gücümü ikizleri mosaddan saklamaya harcadım.Onları yanımdan ayırmadan onların burnunun dibinde büyüttüm.Sana gelemedim,çok istedim ama sana gelemedim sana gelirsem onları bırakırdım,sana gelirsem bir an bile tedbiri elden bırakırsam bunun geri dönüşü olmazdı."

Sesinin son tınıları boğazında düğümlendi.
Bir kelime daha etse, yutkunamayacak gibiydi.
Ama asıl anlatmak istediği, kelimelerde değil, o an bana bakan gözlerindeydi.

"Ben..." dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
Bakışları gözlerime saplandı; ama içinde yorgun bir hüzün, çaresiz bir suçluluk ve hâlâ yanan bir aşk vardı.
"Ben senin o günkü 'Bari bir damla yaşımı sil' deyişini...
Yıllar geçse de, mevsimler ardı ardına solsa da...
Bir an olsun kulağımdan silemedim, Gül.
Söyleyişindeki kırgınlık, sesindeki titrek umut, gözlerindeki titreyen sevda...
Hepsi hâlâ zihnimde canlı, hâlâ kalbimde taptaze bir yara gibi duruyor."

"Ve şimdi..."Sesi çatalladı.
"Şimdi sen yine karşımda ağlıyorsun...
Yine yanaklarından dökülen o damlalar, içimi dağlıyor.
Ama ben...
Ben yine silemiyorum o yaşları.
Sana uzanamıyorum.
Yıllar önce ellerim bağlıydı... şimdi yüreğim paramparça."

Başını eğdi, sesi kısılıp boğazına düğümlendi.
"Ben yıllardır bir çıkmazın içindeyim, Gül.
Sonsuz bir girdap...

'Ben bu hayatta en çok seni sevdim ama bir kere bile seni seçemedim.'

Ben çaresizliği seninle tattım.
Ne sana dönebildim, ne kendimden kaçabildim.
Kalbimde susturamadığım tek ses seninki oldu.
Seni korurken, seni en çok ben yaraladım.
Ve bu, ömrüm boyunca affedemeyeceğim tek günahım olacak."
O an...
Gözlerinden süzülen bir damla yaşa şahit oldum.

Ve yemin ederim, hayatımda gördüğüm en sessiz ama en büyük çöküştü bu.

Çünkü karşımda duran adam, sıradan biri değildi.
Ömer...
Ömer ya...
Yürürken bile bastığı yeri titreten ondan daha sağlam toprağa ayak basanını görmediğim adam.
Gözümün gördüğü hiç birşeyden korkmam diyen dağ gibi adam .
O, susmayı bilen ama suskunluğunda bile gücünü taşıyan biriydi.
Bir bakışıyla korkuyu, bir sözüyle herkesi dize getiren biriydi.

Gözlerinden süzülen o bir damla yaş...
Yemin ederim, dünyadaki hiçbir fırtına o gözyaşı kadar güçlü bir adamı bu kadar sessizce deviremezdi.

O an fark ettim...
Bu adam yalnızca güçlü değildi.
Bu adam içindeki savaşı yıllarca kendiyle vermişti.
Ve şimdi, tam karşımda, o görünmeyen savaştan kan revan içinde çıkmış gibiydi.

Yanağından süzülen o bir damla yaşa bakarken...
Ben sadece Ömer'in değil, yılların suskunluğunun, gecelerin uykusuzluğunun, dört yılın yükünün gözlerimin önünde eridiğini gördüm.

İçimde bir şey koptu.

Çünkü ben o anda,
Bana her zaman,en güçlü hâliyle ezberletilen adamın,
sadece bana duyduğu aşkla diz çöktüğüne ,yıkıldığına şahit oldum.

Ağlamaktan göz kapaklarıma batan iğlerlele yumdum gözlerimi .

"Beni affetme bu benim cezam olsun.Senden tek ricam izin ver...Yaşlarını ben sileyim ."

Biraz daha konuşursa herşeyi unutup ona sarılırdım.Biraz daha onu dinlersem onu affederdim...Gitmeliyim...

Yüzüne bakmadan ayaklandığımda sırtımı döner dönmez yaşlarımı silsemde yüreğim o kadar batıyordu ki içime,sanki tek devası ona sarılmaktı.
İçim bağıra bağıra sarıl diyordu gururum inatla hayır derken onu dinleyip bir adım attığımda kolumdan tutup beni kendine çekiginde direnemedim.

İteklemek istesemde gücüm yetmedi.Yumruklarım göğsünü iteklerken onun bir eli belimde diğeri saçlarındayken beni göğsüne gömdü.

"Bırak!"

"Bir daha asla !"

"Ömer bırak diyorum !"

Belime sarılan kolunun gücüyle, sırtımı göğsüne bastırdı.
Bütün direncim, içimde yıllardır ördüğüm duvarlar... bir bir çatladı.
Ve sonra kulağıma, o derinden gelen sesiyle fısıldadı.
Sesi sanki toprağın altından gelen bir ateş gibiydi -
Sakin ama yakıcı.
Karanlık ama güvenli.

"Bırakmam."dedi.
"Bu sefer değil, Gül.Bir daha asla...
Ne kadar bağırırsan bağır, ne kadar nefret edersen et...
Beni itebilirsin, vurabilirsin, adımı bile anmak istemeyebilirsin...
Ama ben seni böyle ağlarken bir daha bırakamam."

Sesindeki her kırık tını, bedenime kazındı.

Sertçe iç çekti, başını yana eğip saçlarımı kokladı.
"Sakuram..." dediğinde sırtıma dokunan eli daha da sıkılaştı.

"Bırak !"

Çırpınışlarım bırakması içindi ama saki beni bir daha bıraksa, dünya yerle bir olacak.
Kulağıma eğildiğinde,dudakları tenime değecek kadar yakındı.

"İzin ver...
Bir kere...
Sadece bir kere, acını benimle bölüş.
Yaralarını sarmama izin ver.
Beni affetme ama bırak seni tutayım.
Güçsüzleştiğinde,arkanı yasladığın ben olayım.
Yıkılacaksan bile...
Benim kollarımda yıkıl."

"Senden nefret ediyorum !"

"Biliyorum."

"Pisliğin tekisin ! "

"Küfürde et." Saçlarıma öpücük kondurduğunda hem ağlayıp hem nefret ediyordum ondan.

"Gebermen için dua edeceğim ." Dediğimde,o içimden bir şeyin koparak düşmesine neden olan o cümleyi söyledi;

"Geberirsem seni koruyamam ."

Varlığı...Eskisi gibi varlığı,bir yandan kalbimi parçalarken, diğer yandan ondan daha da fazla nefret etmemi sağlıyordu. Bir yanda ölmesi için dua ettiğim, bir yanda hala benimle kalan bu adam... İçimdeki her şeyin birbiriyle çarpıştığını hissediyorum. Gözlerim, boğazımda biriken hıçkırıklarla kapanmaya başlarken, dilim ona cevap vermeye çalışıyor ama bir türlü çıkmıyor.

"Bırak !"

Ayaklarımın gücü tükenmişken beni tutan sadece onun güçlü kollarıydı.Bir eli saçlarımdayken diğeri belimi sım sıkı tutuyordu.Ve odada yankılanan tek şey hıçkırıklarımdı.
Sıcaklığı,varlığı,
burnumu sızlatan portakal kokusu beni tutması bile ağlama sebebim.Öfke,acı,kırgınlık,yaralarım... İçimde dönen düşünceler, duygular, öylesine yoğun ki, bunların dışarıya çıkması için kelimeleri bulamıyorum. Ama ne olursa olsun, bir şey kesin: Artık affetmek,benim için bir seçenek değil.Göğsüne yasladığım ıslak yüzüm, sadece onun nefesinin inip kalkışını hissediyordu. Her bir nefeste, onun vücudundaki o küçük, ince hareketi duyuyordum. O an, dünyadaki her şey durdu. Bir tek o kollar vardı, beni tutan, sarılan ve aynı zamanda her şeyimi alıp götüren o güçlü kollar.

"Beni bir gün affeder misin ?" Bunu o kadar acı dolu bir sesle sordu ki yaşlarım tişörtünü sırılsıklam etmişken başımı onun göğsünden kaldırmadan cevap verdim.

"Seni ancak bir gün menekşeler kırmızı açar, kelebekler geceleri uçarsa affederim ."

Islak yüzümü yasladığım,nefes aldıkça inip kalkan şiş göğsü o cümlemden sonra hareketini kesti.
Nefes almayı kesti...Bekledi,belki dondu ama beni tutmaya devam etti.

Onu affetmek? O an, o ihtimal... hayatta bir çiçeğin solup gitmesi gibiydi.

Kalbim, bu adama karşı o ezberlediği ritimde hâlâ atmaya devam etsede , biliyorum ki bu masal sona erdi.

Onun kokusu, sıcaklığı, kolları... hepsi bir zamanlar olduğu gibi, ama şimdi hepsi sadece bir hatıra. Bir yara var içimde, derin ve izi asla geçmeyecek kadar kalıcı. Hıçkırıklarıma ve gözyaşlarıma rağmen, hissettiğim tek şey soğuk.

Ve ben, bu adamı affetmeyeceğim.Çünkü affetmek, kaybolanı yeniden yaşamak demektir,oysa kaybolan hiçbir şey
bir daha eski haline dönmez.

 

BÖLÜM SONU

Kelebekler geceleri uçmaz menekşeler mordan vazgeçmez 🥀

Ömer'i affettiniz mi ?

İnsan affetmese bile üzülüyor .
İlerleyen bölümlerde daha da üzüleceksiniz .

Birşeyler akış için yavaş ilerlemek zorunda bu yüzden ikinci kitabın temelide bu bölümler dikkatli okuyun her ayrıntıyı çünkü daha büyük bir ters köşe gelecek ;)

İki bölümü daha düzenleyip hemen atacağım bilginiz olsun .
Son olarak şunu bilin ;

Kitap kendini yazdırıyor ama çok ağır duygular hakim bu yüzden psikolojik olarak beni bayağı zorluyor.Etkisinden çıkıp diğer bölüme geçmek için zamana ihtiyacım oluyor .
Biraz sabır olur mu :)
🦋❤️🇹🇷

Bölüm : 11.06.2025 18:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...