

Bilemezdim herkes adının kaderini yaşarken renklerin bu kadar fark yaratacağını;
Kırmızı mı beyaz mı ,
Hangisi benim kaderim ,
Ölüm mü ayrılık mı ?
Emniyet binasının önündeki sokak,bir rüzgarın yüzümü çize çize geçmesiyle daha da sessizleşti.Lambanın cılız ışığının altında soğuk havada buhar olan sıcak nefesim yavaşça kayboluyordu.Üzerimdeki kıyafetlerin inceliği bedenime sızan soğuk havaya kapı aralıyordu ama zihnimi dizginlememe yetmiyordu.Kader ağlarını bu sefer çok sığ örecekti geleceğim geçmişimin yanında kul olacaktı,çıkmaz sokağa ilk adımı ben attım oyunu kader oynatacak bense oynayacaktım .
Yaptığım tam olarak bilmek için bilinmezliğe dalmak,ya dibe batacağım ya yükseleceğim.
Lüks gri aracın arka koltuğunda uyuyan Esin'i uyandırmamak için adımımı yavaşça atıp kalçamı kaputa yasladım, Aslan ve Ömer'in emniyetten çıkmalarını bekliyordum Börü timinin iki yüzbaşısı ...
Börü timi :
Kıdemli Yüzbaşı Ömer Savaş Bozkurt :
Bordo bereli, üstün başarıları olan Börü timinin komutanı.Fakat bu kadarla sınırlı değil; duyduklarım ve hissettiklerim,onun sıradan bir asker olmadığına beni inandırmaya yetti .
Trabzonlu.Anne ve babasını çok küçükken kaybetmiş.Her ne kadar kaza süsü verilmiş olasada bu kokuşmuş bir oyun ve gözlerinde,bu sırla yaşamayı öğrenmiş bir adamın derinliğini az önce gördüm.
Son beş yılını sınır ötesinde operasyonlarla geçirmiş.Adı bir efsaneye dönüşmüş ama altı aydır timiyle bu kasabada,sözde mahkûm.'Tabi yersen'. Onun bu kasabada neden olduğu bir sır;bir piyon mu, yoksa şah mı, emin değilim. Günü geldiğinde yem edilmesi planlanan bir asker mi,yoksa bütün oyunu bozacak bir stratejist mi? Bu sorunun cevabını bir bilebilsem zaten tüm düğümler çözülecek.
En etkileyici yanı,kontrolü.Durup bir an olsun paniklediğini,tereddüt ettiğini görmek mümkün değil.Kıvrak zekâsı,tehlikeyi daha ortaya çıkmadan fark eden hayranlık uyandıran sezgileri,hızlı düşünme kabiliyeti... Bunlar onun en bilinen özellikleri. Yakın dövüşte ise kelimenin tam anlamıyla bir efsane. Boksör olduğu söylentileriyse güçlü fiziğini gördükten sonra pek de şaşırtıcı gelmiyor doğrusu.
Ancak beni en çok etkileyen,ondaki bu o tuhaf sessizlik. Bir insan bu kadar sessiz olabilir mi? Yüzbaşı Bozkurt, bir gölge gibi hareket ediyor;sesi duymuyorsunuz, ama varlığını hissediyorsunuz. Sanki sakladığı bir şey var. Ve bu sır, ne kadar derine gömülse de ama geç ama erken bir gün mutlaka ortaya çıkacak.Herşey saklayabilir ama bir sır sakaldığınız asla.
Aklımı kurcalayansa şu bu sır onun en büyük gücü mü,yoksa en büyük zayıflığı mı ?İşte tam bu noktada hislerim devreye giriyor bu kasabada oynanan büyük bir oyun var.Ömer, bu oyunun bir parçası.Bu oyunun piyonlarından biri mi, yoksa bütün taşları devirip mat edecek kişi mi ?Henüz bilmiyorum.
Bu adam tehlikeli. Sadece düşmanları için değil, benim için de.Onunla aynı odada olmak beni bile diken üstünde tuttu.Kontrolü, gücü, stratejileri ve o gözleri...
İnsan bu kadar az konuşur mu?Ama biliyorum ki sustuğu her kelime,çok daha büyük bir şeyin habercisi.Belki de bu yüzden buradayım. Aptallara göre Ömer ilgimi çekiyor olabilir, ama gerçek şu ki bu adam bir sır. Derin ve tehlikeli bir sır.
Yüzbaşı Aslan Ulu :
Aslen Ankara doğumlu babasının mesleğinden dolayı çocukluk yıllarının geçtiği yer Trabzon eşiylede burada tanışıyor.Babası Şehit ,annesini iki yıl önce kalp krizinden kaybediyor.Sade bir hayatı varmış gibi görünüyor olsada aslında kaosun mihenk taşı .
Üsteğmen Batur Çeliksoy :
Şu Dünya'da kim dinini dört dörtlük yaşıyor sorusunun vücut bulmuş hali .
Anadolu'nun bağrında mevlananın topraklarında yaşayan tertemiz bir ailenin tek oğlu ...Hakkında aldığım duyumların en komiği namaz kılanlara mekik ve şınav indirimi yaptığı sanırım bu dünya için fazla iyi...
Üsteğmen Yiğit Bozkurt :
O da tam bir sır .Kayıplara karıştı tabirini tam ona göre ben bile bulamadıysam epey marifetli...Bombalarla dans ettiği söyleniyor ama en önemlisi Yüzbaşının öz kuzeni oluşu.
Astsubay kıdemli başçavuş Hasan Ali Tunca:
Yılanlara olan zaafına anlam veremedim ama bu hayatta herşey olabilir.
Timin içinde, "en manyak kim?"diye sorsanız, herkesin eli hiç düşünmeden onu işaret eder.İz sürme becerisinde yılanlardan yardım aldığı bile konuşuluyor.Ve o şu an ,benim yerini bilmediğim bir gizli görevde.
Astsubay başçavuş Mehmet Altay :
Timin gözde keskin nişancısı...Ölülerin bile fark edemediği bir gölge. Adı her geçtiğinde, herkes aynı şeyi söylüyor: "O bir hayalet."
Eğer Nişancı tüfeğini omzuna dayıysa avı nefes almayı bıraksa bile onunun kendisini bulabileceğine yemin eder.Öyle ki, bu adamın mermisinden kurtulan tek şey sadece zamandır.'Görmek'onun için yalnızca bir yetenek değil; bir yaşam biçimi.
Onu tanıtmaya yetecek tek bir cümle"Bir hedefe gözünü diktiğinde, o hedef zaten ölmüştür.Sadece henüz farkında değildir."Ve işin tuhaf yanı, bu söylenti ona tam olarak uyar. O, ölümün ötesinde, sessizliğiyle huzur veren ama varlığıyla korku salan bir keskin nişancı.
Astsubay kıdemli üstçavuş Arda Gökmen :
Hani derler ya parası olan asker olmuyor bu devirde diye istisnalar kaideyi bozar mı bozmaz mı bilmem ama Türkiye'nin en zengin ilk on ailesinden Gökmen ailesinin 3 erkek kardeşten en küçüğü ...
Babasının asker olduğu için evlattıktan reddettiği yüksek olasılıkla doğru ve üzücü ama kendisinin buna üzülmek gibi lüksü yok çünkü her gün bir çiçekten bal almakla meşkul.Çok iyi bir asker olmanın yanında başarlı bir sıhhiyede ama çapkın bir sıhhiye ...
Astsubay üstçavuş Yunus Emre Alptekin:
Adana'nın sıcağında büyümüş acısından vazgeçmeyen bomba imha ederken acı biber yiyip konsantre olan timin sakin görünen gizli manyağı .
Diğerleri mi ?
ŞEHİT Astsubay Çavuş Mahmut Yüce
ŞEHİT Astsubay Kıdemli Çavuş Bekir Karasu
ŞEHİT Astsubay Üstçavuş Halil Kut
ŞEHİT Astsubay kıdemli üstçavuş Ramazan Çakıcı
ŞEHİT Asteğmen Abdullah Peker
ŞEHİT Teğmen İrfan Efe Öztürk
Onlar Börü timin şehadet şerbetini içen gizli kahramanları...
Ne kadar kolay değil mi, böyle teker teker saymak? Şehit haberlerini dinlerken hissettiğimiz o boşluk, aslında sadece bir anlık.45 saniye ya! En fazla bu kadar sürer, belki bir iki damla gözyaşıyla hayatın akışına dönmek. 45 saniye sonra yeniden kaldığımız yerden devam ederiz, alışılmış bir düzende. Ama ya o annenin yüreği ? Evladını bağrına basamayan annenin acısı ?Eğer bir 45 yıl daha yaşarsa,o ateş hiç sönmeyecek.
Yoklukla büyütüp her şeyini evladına veren baba... Üstü yamalı olduğu halde kendi giymeyip oğluna giydiren adam... O güçlü omuzlar, hasretten çökecek. Ama yine de dimdik duracak. Dudaklarından yalnızca tek bir cümle dökülecek: "Vatan sağ olsun." Çünkü bu toprakların yükünü omuzlamak, bazen tüm duygularını geride bırakmayı gerektirir.
O altı aylık bebek? Daha babasını hiç görmemiş bir evlat... Büyüdüğünde, hep o gururu taşıyacak: "Ben bir şehidin çocuğuyum." Bu, bir babanın evladına bırakabileceği en büyük onur.Ama aynı zamanda en büyük yara.Çünkü babasını ondan koparanlara karşı duyduğu nefret, kalbinde hep bir kor gibi yanacak. Belki bir gün babasının izinden gidecek.Onun gibi güçlü,onurlu bir asker olacak. Ama yine de hiçbir zaman o baba kokusunu duyamayacak, o güvenli bağrın sıcaklığını hissedemeyecek.Ve her baba-evlat gördüğünde,içinde sızlayan o boşluğu ahirete kadar dolduramayacak.
Peki ya onu seven kadın? Belki eşi,belki nişanlısı,belki sevgilisi,belki sadece uzaktan seven..
Bir daha kimseyi sevemeyecek. Çünkü o ölü değil, şehit. Şehit unutulursa ölür, hal böyleyken seven sevdiğini öldürür mü ?
Nasıl unutabilsin ? İçindeki boşluğu hangi sevgi doldurabilir?Belki çevrenin baskısıyla zorla,belki kendi isteğiyle bir gün evlenecek.Yanındakiyle yaşayıp kalbindekiyle hayata gözlerini yumacak...
Ah, terör... Kaç can aldın bizden? Kaç hayali yarım bıraktın? Kaç evi ocaksız, kaç yüreği susuz koydun? Bunu anlatmak kolay belki. Ama yaşamak... İşte,asıl zor olan bu.
Yüreğimi acımasızca sıkan düşüncelere parmaklarımı göz kapaklarımın altında gezdirip gecenin hüküm sürdüğü yıldızlara bakıp sızlayan burnumu çekerek son verdim.
Şikayetlerini nasıl geri aldıkları tam bir muamma,aslında tahmin etmeside zor değil sadece nasıl yaptığına şahit olmak isterdim.Onlarla görüşmek için sadece iki dakika istedi ve tam iki dakika sonra nezaretten çıkan Ömer'in ardından,şikayetlerinden vazgeçmişlerdi.Beni Paşa'nın dilinden kurtardığı için ona minnettarım.
Her ne kadar kendim gideceğimi söylemiş olsamda Aslan buna izin vermedi .'Aynı kasabadayız ve sen artık benim kardeşimsin gecenin bu saatinde seni tek göndermem .' demişti .
Yeşillerle kesişen gözlerim attığı her adımda sanki yüreğimi titretiyordu .O gözlerdeki buzdan duvarlar yıkılmazdı ve sadece bakışları aurasını şaha kaldırmaya yetiyordu .
Bu kadar dik duran kendinden emin üstüne dağlar yıkılsa bir of demeyecek adam tanımamıştım .Cebinden çıkardığı anahtarla aynı anda aydınlanan bahçenin yanıp sönen ışıkları caddeyi aydınlatmışken benide daldığım boşluktan şimdilik çıkardı.Aslan ön kapıyı açıp beni davet etmişti .
Yaslandığım araçtan doğruluğumda,soğuk havaya nazaran sıcak çıkan sesimle ."Ben arkaya binsem daha uygun olur ." dedim.
"Arkaya Esin'le ben oturacağım sen geç!"
Bu adamların emir kipiyle göbek bağlarının birlikte kesilmesinin ceremesini ben çekmek zorunda mıyım?
Sessizce onaylayıp kabanımı binerken çamur olmaması için toplayıp koltuğa oturdum .Lüks ve rahatlığın ele ele kol kola gezdiği taze portakal kokusunu buram buram hissettiren bu araba onundu.Bana baktığını yeni fark etmiştim kaçırdığım gözlerimle emniyet kemerimi takarken o park ettiği yerden uzun parmaklarını direksiyona sarmadan avuç içiyle dönüş yapıp yola çıktı .Sanırım ömrüm boyunca bu ana benden başka hiçbir kadının şahit olmaması için dua edebilirim.
"İyimisin can parçam ?" Aynadan bakınca çöken göz altları oldukça yorgun olduğunun belirtisiydi .Başını Aslan'nın göğsüne yaslarken konuştu .
"Birazcık yorgunum ."
"Farkındayım ." Burnundan soludu bir anda,ani duygu değişimi bu gün olanları bir anda hatırlamasına bağlı olmalı .
"İyim Aslan sinirlenme ."
"Savaş "Her neden bilmiyorum ama içimde birşey sahip olduğu iki isimden Ömer'i seçmişmişti.O sinyal verip sağa saparken aynadan gözünü Aslan'la birleştirdi.Kendisi susarak konuşan adam oluyor .
"Sen evlenme oğlum hatta sevme sonra karın sen görevdeyken hamile hamile bir kaç - "
Öyle bir yutkunduki gırtlağında ki elmasının boynundaki deriyi yarmasını izledim,gerilen boynunu ovaladı .
"Evlenme lan !"
"Sanane ya çocuk belki evlenecek!?" Esin hafif yükselmişti.
"Evlensin de naneyi yesin !"
"Sen naneyi mi yedin Aslan ?" Bu ses tonuna bakılırsa evet, tam şimdi naneyi yedi.
Kendi topuğuna sıktın Aslan yüzbaşım.Gülmemek için alt dudağımı dişlerimin arasına alıp sıktım.Üzerimdeki bakışları hissetsemde göz göze gelmemek için başımı cama doğru çevirdim."Yok hatunum ben sinirliyim ondan öyle şey ettim ."
"Ney ettin Aslan ? "
İkiside sinirliydi ve başım bir olayı daha kaldıramazdı ,arkaya doğru dönerek onlara baktım .
"Eee,bebeğiniz kaç aylık ?" Gergin iki surata tebbesüm sundum.
"5 ay 5 günlük ." Eşine karşı pot kırmış olsada bu şu an pek umrunda değildi, gözleri hâlâ bastırdığı öfkeyi kusarken dizginlemeye çalıştığı sesiyle cevap vermişti bana .Esin'se Aslan'a sertçe çivilediği gözlerini ondan bir türlü ayrımıyordu .
"Cinsiyeti ne ?"
"Göstermiyor ki eşek sıpası ."
Bebeğe dokunarak devam etti,"Oğlum olacak hissediyorum,Savaş'ın kızına alacağım."
"Esin kocanı sen mi kaşırsın ben mi kaşıyayım ."
"Ben evde hallederim sen yorma kendini."
"Olur olur Esin albayım her zaman siz kaşıyın beni ben size hiç dokunmayayım"
Soluduğu derin nefesle eşinin kokusunu içine derince çekti "Gül"açıklamasına gerek yoktu ses tonunda yüklü bir minnet vardı ."Efendim,"dedim sakince,"Ben sana ömrüm boyuca borçluyum ve sen borcunu istemekten hiç çekinme ."
O kadar içten söylemiştiki bunu sanki canını istesem bir saniye düşünmezdi.
"Esdağfurullah insanlık göreviydi bende yaptım ." Arabaya dolan melodi tüm konuşmayı kesmişti .Cebinden çıkardığı telefondan gelen sesi duyamıyordum .
"Söyle "
"Tamam geliyorum ."
Gayet rahat bir şekilde telefonu tekrar cebine koydu."Kimdi ?" dedi,Aslan.
"Uyanmış, sizi eve bırakıp oraya geçerim sakın itiraz etme Esin yorgun ." Yüzü gülmesede ses tonu mutluluğunu gizleyemedi,Aslan ağzının içinden homurdanırken benimle ilk kez iletişime girdi.
"Evin nerede ?"
"Kasabanın çıkışında orman yoluna sapmadan ."
"Bir bayan için çok tenha değil mi ?"
Gözlerinde kol gezen şüphe benim okumam içindi.O,asla duygularını gözlerinde aşikar edecek bir adam değildi açık vermem için yapıyordu. Harelerindeki kuşkuyu kapıyı aralayarak bana sunduğunda bakışlarımı yola indirdim.Bu kadar kolay değil yüzbaşı...!
"Branşım biyoloji ,küçük bir labaratuarım var bazen deneyler yapıyorum bitkilere ve hayvanlara yakınım ha birde doğayı ve sessizliği seviyorum ."
Başını boynuna doğru hafifçe kırdıktan sonra gözlerini yola çevirdi sonrası koca bir sessizlik.Lanet olsun ki sessizliği ancak ben kontrol edersem severim.
Yol alan arabanının camına vurup geçen sokak lambalarının ışıkları, ömür gibi hızlıydı.Aslan ve Esin biraz önce evlerinin önünde inmişlerdi.Elimde çevirip durduğum telefonumun üstüne düşen bildirimi okudum .Bir kez daha okudum ve birkez daha belki yanlış görüyorum diye tekrar tekrar okudum mesaj Nisa'dan gelmişti.Gözlerimi usulca yumduğumda kuruyan boğazıma rağmen güçlükle yutkundum.Yumduğum gözlerimi derin nefes alarak açtım."Bir sorun mu var ?" Dediğinde gözlerimi yoldan kesmeden kafamı hayır diye salladım.
'Bilmezsen ölürsün ,bilmezsen ölürler İlkuş' Paşanın aklımdan hiç çıkmayan sözleri beynimde aman vermeden dönüp duruyordu .
"İyimisin ?"Sorusuyla üst dudağıma dişlerimi gergince geçirdim Bana ne oluyordu ?
Paniklemek benim yapacağım en son şey bile olamaz.Kuru bir
"İyim "döküldü dudaklarımdan.İnandıramayacağımı bildiğimden şimdilik iletişimi kesmem yeterliydi verdiğim hiç bir cevap onu tatmin etmeyecekti bunu ikimizde biliyorduk .
Sorgu dolu yeşil gözleri sadece beni izliyordu. Gözlerindeki o derin, tarifi zor ifadeyi okurken boğazımda bir düğüm oluştu. Arabanın çoktan durduğunu o an fark ettim. Sessizlik rahatsız edici bir şekilde üzerime çökerken, içimdeki tedirginlik çığ gibi büyüyordu. Bu adam... Beni buraya bilerek getirmişti. Daha en başından beri hissettiğim ama kendime itiraf edemediğim bir şey vardı. Onun görünmeyen yüzü, içimdeki tehlike çanlarını susturulamaz bir şekilde çaldırıyordu.
Uzun parmakları el frenini indirirken yüzünü bana çevirdi. Kaslı çenesi ve keskin hatları, üzerindeki gizemi daha da artırıyordu. Gözlerindeki dikkat çekici yeşillik bir an bile üzerimden ayrılmadı.Bu bakışlar, ruhumu okuyor gibiydi,sanki kim olduğumu benden iyi biliyordu.
O sormadan konuşmaya başladım.
"Sadece biraz tansiyonum düştü," dedim, gözlerimi camdan dışarı kaçırarak. "En son sabah kahvaltı yapmıştım ve saat gecenin on biri olmuş..." Cümlemi bitirirken istemsizce derin bir nefes aldım.
Bir an için sessizlik yeniden çöktü. Arabanın içi kapalı bir kutu gibi sıkıcı ve ağır hissettirdi.Sonra sesi, o kendinden emin, buyurgan tınısıyla tüm düşüncelerimi böldü."Evine bırakınca bir şeyler yersin. Arabadan sakın inme."
Bana emir verircesine söylediği bu sözler, hem sinirimi hem de tuhaf bir şekilde içimdeki güven duygusunu harekete geçirdi. Kaşlarımı çatıp ona bakarken, dudaklarındaki belirsiz kıvrım dikkatimi çekti ama anlamak için kendimi yormadım.Vurdumduymaz ama bir o kadar da duyarlı hâline başka bir zaman sinirlenirdim, ama şu an değil. Şimdilik yalnızca bu dağ ayılığına göz devirmekle yetindim. Çünkü önümde daha büyük bir mesele vardı.
Zaman ışık hızında ilerliyor, ama benim için sanki her şey ağır çekimde yaşanıyordu.O ev gibi olan hastanenin yerini öğrenmek bile yeterince zordu. Burası sıradan bir yer değildi; yalnızca birkaç kişi yerini biliyordu. Şimdi ise o lanet yere bomba yerleştirildiğini öğrenmiştim. Nisa'dan gelen bu istihbarat doğruysa... Ki doğru, içerideki herkesin hayatı tehlikedeydi. Ancak bu bilgiyi doğrudan yüzbaşıya söyleyemezdim. "Ben bir istihbaratçıyım, o eve girme!"Demek, hem hayatımı hem de görevimi tehlikeye atardı.
Karşımda yürüyen adam... Onu durdurmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum. Yüzbaşı Bozkurt... Börü timinin lideri. Üç yıldızlı bir efsane. En zor görevleri başarıyla tamamlamış, imkansız denilen yerlere girmiş, ölünün çıkamadı yerlerden sağ çıkmayı başarmış bir asker. Ama şimdi durduramazsam oradan sağ çıkabilir mi?
Tartışılır.
Onun eve doğru attığı her adımla birlikte zihnimde yüzlerce olasılık çarpışıyordu. Onu nasıl durdurabilirim? Kapıdan geçmesine nasıl engel olurum? Ellerim terledi, kalbim göğsümde hızla çarmaya başladı.Botları beton zemine ulaşmıştı,bilmiyordu ama her adımı onu ölümün soğuk nefesine biraz daha yaklaştırıyordu.
Merdivenlere doğru ilerlerken, askerler ona selam verdi. Her şey o kadar düzenliydi ki bu düzen, doğal olmayan bir gerginlik yaratıyordu. Kollarını iki yana sarkıtmış bir şekilde, sanki her şeyden emin, sanki ölümsüzmüş gibi yürüyordu.
Bazen bir plan yapmak için yeterli zaman yoktur. Düşüncelerim ve içgüdülerim arasında sıkışmıştım. Tek bir çözüm vardı... Hızla arabadaki koltuğun altına eğildim ve yerini bildiğim tabancayı elime aldım. Soğuk metali parmaklarımda hissederken Ellerimin teri,silahın kabzasını kayganlaştırıyordu.Nefesimi düzenleyerek mermiyi yuvasına yerleştirdim.
Bu sırada zihnimde bir sessizlik oluştu. Herşey yerini soğukkanlı bir kararlılığa bıraktığında silahın namlusunu koluma doğrulttum,tetiğe bir anda bastığım parmağımla,sıcak ve keskin bir ağrı dalgası kolumdan başlayarak tüm vücuduma yayıldı...
Kumaşa karışan her kırmızı damla, bir zamanlar saf ve temiz olan o beyazlığı yavaşça kirletmeye başladı. Süzüldü, bir yılanın zarif ama ölümcül hareketlerine benzer şekilde. İlk başta ince ince birikiyordu,ama sonrasında daha hızlı bir şekilde,ağır bir ritimle parmaklarımdan ve kolumdan aşağıya doğru süzüldü. Her damla, vücudumdan ayrılmak için acele etmiyordu; sanki her biri, bir kararın, bir hatanın ya da belki de bir kaybın damlasıydı. Zihnimde, her bir damlanın anlamını sorgulamak istedim, ama bu sadece zaman kaybıydı.Bu kayıp ve acı arasında bir bağ kurmaya çalışmak yersizdi.
Derimin altından parmaklarıma süzülen kan, her saniye daha hızlı ve kararlı bir şekilde kolumdan bileğime doğru indi. Yavaşça, ama bir o kadar kesin bir biçimde arabanın döşemesine damla damla yığıldı.
Acıya aldırmadan kafamı koltuğun başlığına yaslarken gözlerimi yumdum.Kulaklarımda askerlerin bağırışları yankılanırken, derin bir nefes aldım.Gözlerimi tekrar açıp, yaralı kolumdan çıkan kanı izlerken, anlık bir rahatlama hissettim. Ama bu yalnızca geçici bir şeydi. Ne kadar süreceğini bilmiyordum; zaman, kaybolan bir an gibi belirsizdi.Bir şeyi kesinlikle biliyordum: Şu an, o evin kapısını kimse açamayacaktı.
Barut kokusuna karışan kan ve arabanın içindeki portakal kokusu, beni garip bir şekilde sakinleştiriyordu.
Kapım şiddetle açıldığında gözleri ilk yarama ardından dizlerimin üzerine dermansızca tuttuğum silaha değdi .
Elindeki silahını beline yerleştirirken elimdeki silahı hırsla çekip aldı .
"SEN NE YAPTIĞINI SANIYORSUN!?" Sesinin kulağıma çarpışı, mermiden daha fazla hasar veriyordu.Sinirden kızıla dönen gözleri,acı içinde kıvrandığımı görmüyordu.Çattığı kalem kaşları, burnundan verdiği derin nefeslerle birlikte,bana doğrudan keskin bir tehdit gibi yansıdı.Benden bir cevap bekliyordu ama ben sadece acıyı hissediyordum. Dişlerimi sıkarak,sesimi zorla çıkardım: "Canım acıyor."
Sağlam olan koluma, acımasızca yerleştirdiği güçlü parmaklarıyla beni arabadan çekip çıkardı.Ağzımdan sızan inilti,onun için hiç önemli değildi. Şüphesi, vicdanının önüne çoktan geçmişti.
"SİLAHIN YERİNİ NEREDEN BİLİYORDUN?" Bağırırken, gözlerindeki öfke ve kararlılık beni sarmalıyordu.
"Aracı kurcalarken buldum."Bu sözümün kibriti,kızıl fosfor yüzeyine sürtüp patlamayı gerçekleştireceğini biliyordum.
"SEN BENİ APTAL MI SANIYORSUN O SİLAHIN YERİNİ BULMAK BU KADAR KOLAY MI ?"Alev alev yanan hareleri canımı sıkıyordu ,bu gözlerde görmek istediğim son şey
vatan düşmanı olarak yargılanmak .
"Kolumu bırak yüzbaşı yoksa- "
"Yoksa ?" diyerek burnumun dibine girdi .Burnundan soluyan artık sadece o değildi ,öfkeden kızaran yüzüme esen soğuk meltem yetmiyordu.Ve sanki zaman çarkının dişleri onunla benim gözlerim birleşince tıkanıp kaldı.
Kafam karışıyordu. Sadece bir an için... İçimde bir şeyler, beni buna zorlayan bir his, belki de gizli bir arzu yükselmeye başladı. Tam o an, gerçek ve arzu birbiriyle çarpıştı. Bir yanda kararlı, soğukkanlı adam... Diğer yanda, bu kadar yaklaşmanın tehlikesi. Bir darbe gibi çarpan kalbim,onun varlığına rağmen dik duran benliğim varken sanki ona eğilmeye hazırdı.
Yavaşça, derin bir nefes aldım. Acının ve öfkenin karıştığı anlarda, bir şey benim kontrolüm olmadan beni harekete geçiriyordu. Onunla bir daha, gözlerimizin buluşmasına izin verdiğimde,bir anlığına kalbim bambaşka bir ritme girmeye başlamıştı.Bir karanlık vardı,göremiyorum ama hissediyorum duygularım bir sınırı aşmak üzereydi.
Dizginlerimi eline almak üzere olan kalbime benliğim son anda müdahale etti.
""Kolumu bırakmazsan kolunu kırarım, Yüzbaşı!"
Adeta başından aşağıya bir kova dolusu buz gibi su dökülmüş gibi donup kaldı. Haklı olarak şaşırmıştı. Karşısında ufacık kalan bir kadın ona 'kolunu kırarım' demişti. Ve ben... sanırım ilk potumu feci şekilde kırdım. Yapı olarak zaten kas yığını olan, yetmezmiş gibi bir de özel kuvvet askeri olan bir adama kolunu kırma özgüveniyle çıkmak onu daha fazla şüphelendirecekti, şüphesiz...Gözlerindeki öfke yerini anlamlandıramadığım bir karışıklığa bırakmıştı; ne nefret vardı, ne de tam olarak şüphe.Gözleri, o yoğun ve yutucu yeşilleri, beni inceliyor ama aynı zamanda bir yerlerde kayboluyor gibiydi.
Rüzgar, yarama yapışmış kanlı saçlarımı havalandırırken acı çekerek yüzümü buruşturdum. Aynı rüzgar, onun koyu saçlarını hafifçe dalgalandırıyor ve yüzüne düşen birkaç tutamı daha da etkileyici kılıyordu. Sokak lambasının loş ışığı, yüz hatlarını sert ama bir o kadar da büyüleyici bir şekilde aydınlatıyordu. Bu kadar soğuk ve kararlı bir ifadeye bu kadar yakışıklılık nasıl eşlik edebilirdi? Göğsü hızla inip kalkarken öfkesinin ritmini görebiliyordum. Her nefesi yüzüme çarpıyor, beynimde kırmızı alarm zillerini çaldırıyordu.
Bu kadar yakınlık... bu kadar tehlikeli bir mesafe... Ciğerlerime dolan kokusu zihnimi bulandırıyor, o yoğun atmosfer içimi ürpertiyordu. Bir yanım onun gücünden ve kontrolünden kurtulmaya çalışırken, diğer yanım bir an bile geri adım atmasına izin vermek istemiyordu. O an,her şey kırılmaya hazır bir ip gibi gerilmişti.
Yer sanki magmadan kopup gelen bir kaya gibi titredi,güçlü patlamanın etkisiyle savruldum ama düşerken sert zeminin acısını hissetmeye fırsat bulamadım. Üzerime kapanan beden, her şeyi benden önce karşıladı. Kollarıyla beni sarmış, başımı darbeden koruyacak şekilde göğsüne bastırmıştı. Göğsünün ağırlığı, beni yere sabitlerken nefesim kesilmişti, ama hissettiğim korkudan daha çok bir güven vardı.
Zemin sanki yerin altından fırlamış bir yaratık gibi sarsılıyordu. Patlamanın yankısı kulaklarımda çınlamaya devam ederken, çevremdeki dünya silinmişti.Hava toz ve dumanla doluydu; her nefesim ciğerlerime bir bıçak gibi batıyordu.Gözlerimle etrafımı görmeye çalıştım ama her yer karanlık ve kaotik bir sis perdesine bürünmüştü.
Üzerimdeki ağırlık beni kendime getiriyordu. Yüzbaşının nefesi yüzüme vuruyor, kolları hâlâ beni sıkıca tutuyordu. Vücudu bana kalkan olmuştu. Kaslarının kasılıp gevşemesi, göğsünün hızla inip kalkışı, onun da savaştığını gösteriyordu. Gözlerimi zorla araladım, yüzünü göremedim; yalnızca bana yakın oluşunun verdiği sıcaklık vardı.
Etrafımdaki kaos yavaşça sessizliğe bürünürken, onun varlığı tüm bu yıkımın ortasında tek sabit gerçekti. Şimdi tek düşündüğüm, bu bedeni bir an önce kaldırıp o gözlerini görmek, onun iyi olduğunu anlamaktı. Çünkü onun nefesi, bana bu cehennemin ortasında hâlâ bir umut olduğunu hatırlatıyordu.
Kuruyan dudaklarımı ıslatacak gücü, az da olsa, kendimde buldum. "Yüzbaşı..."
Bedenime kalkan olan o vücut, hareketsizdi.Çınlama, derinden gelen öksürük sesiyle birleşerek, nefes almamı sağlayan bir tür rahatsızlık halini aldı. Burnumdan gelen sıcak sıvı, yavaşça onun yüzüme değen yanağına doğru ilerledi. Ağrlığını üstümden kaldırdı,saçlarıma yerleştirdiği parmakları az önceki sertlikten çok uzaktı,artık yumuşacıktı. Bir şeyler söylüyordu...Koluma sarmaladığı bezi sıkıca bağlarken, konuşmaya devam ediyordu."Hadi bırakma kendini, konuş benimle."
Duman, nefesimi boğarken gözlerimi de kör ediyordu; her şey bulanıklaşıyor, sanki dünya etrafımda yavaşça siliniyordu. "Su," dedim, ağzımdan dökülen tek kelimeydi, her şeyin derinliğinde kaybolan bir istek. Dudağımın ucundan bu yalvarış çıkarken, o, şişeden döktüğü suyu avucuna alarak, kanla kararmış yüzümü silmeye devam etti. Ama bir yudum bile vermedi.
"Veremem, dayan biraz. NEREDE KALDI BU AMBULANSLAR!?"sesindeki çaresizlik, beni daha da derinden sarstı. "Hayır, bana bak, gözlerime bak, bende kal, bende kal... sakura."Kelimeleri, birer yalvarış, birer umut kırıntısı gibi dudaklarından dökülürken, hissettim ki,o da tıpkı benim gibi bu çıkmazda kaybolmuştu.
Kararan gözlerimde, gördüğüm son şey, onun gözlerinde kaybolan bir parıltıydı. O parıltı, önce bir umut, sonra bir belirsizlik halini almıştı; bir zamanlar güçlü olan bakışları şimdi yavaşça sönüyordu. Her şey bulanıklaşıyor, karanlık giderek derinleşiyordu. Gözlerim, zayıflayan irademin etkisiyle kapanmaya zorlanırken, içimdeki tüm güç bir noktada tükenmişti. Bir an, dünyadaki tüm sesler kayboldu; nefesim ve kalp atışlarım, adeta evrenin sessizliğine karıştı.Tek hissettiğim saçlarımdaki o dokunuşlarken o gözlerimde kaybolup gidiyordu.Zaman, bir boşluğa düşerken, her şey yavaşça silindi. Ve sonunda, her şey sustu.
🌹
Gözlerimdeki ağırlığa direnirken, buğulu hava ciğerlerime dolan yoğun ilaç, ter ve kan kokusunun karışımı, midemi tekleterek beni bir boğulma hissine sürüklüyordu. Bir kolumda beyaz sargı, diğer kolumda serum vardı. Hastanelerden, bilinçli bir şekilde uzak durmaya çalıştığım her an, bir tür tutsaklık gibi hissediyordum. Her şey, bu sessiz hastane odasında yavaşça bir hapis hayatına dönüşüyordu. Şiddetini yere indiren bulutların uğuldayan sesi, tüylerimi ürpertirken, cama gelen hırçın taneciklerin süzülüşünü izledim. Dışarıda fırtına kopuyor, ama içimde de bir fırtına vardı; bir tür huzursuzluk, bir şeylerin eksik olduğu hissi...
Küçük masasının üzerinde yer alan beyaz gül'e gözlerim takıldı. O, sade güzelliğiyle, bir yansıma gibi ruhumu büyüledi. Her bir yaprağı, bir melankoliye, bir ayrılığa işaret eder gibiydi. Sadece bir tane yeşil yaprağı vardı; adeta dalından yeni koparılmış, solgun bir yaşamın hatırlatması gibi. Herkes,onun masumiyetinden bahsedip,güzelliğini överken annem her zaman derdi ki: "Beyaz gül, ne kadar parlak olursa olsun, her zaman ayrılıkla gelir."O an, annemin sözlerinin doğru olduğunu fark ettim. Bu beyaz gül, bana zamanın ne kadar hızlı geçip gittiğini, insanların ne kadar geçici olduğunu, ve bir gün, tıpkı bu gül gibi,toprağımızdan ayrılacağımızı hatırlatıyordu.
"Erken uyandın."
Başımı sola yavaşça çevirip sesin sahibini buldum. Üniformalıydı; opoletindeki o yıldızlar bir anlam taşıyor, onun kimliğini ve geçmişini anlatıyordu. Gözlerindeki yeşil, burnu, kaşları, fiziği... Her bir ayrıntı, o üniformanın içinde bir uyum oluşturmuştu. Hatta, gözlerindeki öfke bile, tıpkı üniforması gibi bir ahenkle duruyordu.
"Beni inceleme hakkını kimseye vermem." Egosunun şaha kalktığı bir anda, ukalalığını dile dökerken, buna gözlerimi devirdim.Yanımda duran sandalyeyi tek ayağıyla geri çekip, başındaki bordo beresini avuçlarının arasına aldı,bu hareketiyle aurası trilyonlara yuvarlandı .
Gözleri gözlerimde bir iz arıyordu. Ah, yüzbaşı... Bu şüphe seni tüketir. Ona bakmaktan kaçan bakışlarım her yere değiyordu."Gözlerini neden kaçırıyorsun?"
"Gözlerimi inceleme hakkını kimseye vermem."Cevabım sertti, ama bir o kadar da huzurluydu. Donuk bakışları, kaşları havalanırken, üst dudağı hafifçe yukarı kalktı, ama kısa sürede toparladı kendini. Bu kısa süreli zaaf, belki de biraz insanlaştığı anlardan biriydi. "Gül'ü kim getirdi?" dediğimde,koyu yeşilleri gülümsediği kadar keskin ve sertti.
Gül'e uzanan gözleri, beni buldu. Ama ben hala onu izliyor, içinde kaybolduğum sorularla yanıt arıyordum.
"Güller karanlıkta yaşamaz, hele ki beyazı.Beyaz gülün hikayesini biliyor musun?"
"Hayır, sadece kırmızının ölüm, beyazın ayrılık getirdiğini biliyorum." Tok çıkan sesimle kafasını usulca salladı."Ne o, yoksa bana beyaz gülün hikayesini mi anlatacaksın?"Alaycı sorumu söyledikten sonra, kafamı yastıkdaki omzuma bırakarak boynumu hafifçe büktüm.
"O hikayedeki başrol olmak istemiyorsan, bu kasabadan git."
Kararlı ve soğuk çıkan sesi,ona kuşkuyla bakmamı sağladı.Bu ne demek? Sorsam da,cevap vermeyeceğini biliyordum.Bu yüzden, ağırlaşan gözlerimi kapattım, her şey bir anda bulanıklaştı.
"Silah kullanmayı biliyor musun?"
Değişen konuya karşı hissettiğim sevinç kursağımda kaldı. Bu sorgudan asla kaçamazdım; ya şüphesini az da olsa giderecektim, ya da sürekli diken üstünde olacaktım.Bu manyağın bana kafayı takması,adım bile atamamak demekti.
Açtığım gözlerim,gözlerinin en derin yerine odaklandı. Yosunların bu kadar güzel bir tona sahip olduğunu bana bu adam öğretmişti.Gözlerinde kaybolan gecelerim,bir anlık huzursuzluğumu unutturuyor,tüm dikkatim ona odaklanıyordu.Karanlıkta parlayan bir yansıma gibi, bana sesini duyduruyordu.
"Biraz biliyorum." dediğimde, gözleri, sözlerimden değil, gözlerimden cevap alıyordu.O an fark ettim ki, belki de ben bu adama, kelimelerimle değil, gözlerimle gerçekleri söylüyordum. Bir an için, içimdeki derin yaraların bir şekilde dışa vurduğunu hissettim. O, gözlerimde bir şeyleri okuyor ve ben bunun farkındaydım.Bir şekilde ondan kaçmak, gözlerimi ondan saklamak istesem de, bir türlü başaramıyordum.
"Nereden biliyorsun?" sorusu, sanki bir darbe gibi zihnimi sarsmıştı."Çocukken kullanmıştım," dedim, soğuk bir sessizlik içinde."Kim bir çocuğa silah verir?" dediğinde, zihnime nüfuz eden o eski anılarla gözlerimi kaçırıp başımı cama doğru çevirdim.Cevabımın içindeki acıyı, sanki bir yara gibi hissettim. "Çocuğunu ölümden korumak isteyen çaresiz bir anne."
O an,bakışları üzerimdeydi. Sadece gözlerimi değil,sanki zihnimi okurmuşçasına,her bir düşünceme nüfuz ediyordu.Koyu yosunları,içimdeki en karanlık köşelere kadar uzanıyordu, her şeyin farkındaydı, her duygumun. Benim direncim,gözlerinin baskısıyla yok oluyordu. Kendisini sessizliğe gömdü, ama ben bunu çok iyi biliyordum; bu sessizlik, bir tür ince oyun gibiydi.
"Çaresiz bir anne, 5 yaşındaki çocuğunun eline silah veriyor." dedi.
O an, bu cümle sadece bir kelime değil, içimdeki tüm karanlıkları ortaya çıkaran bir çığlık gibi yankılandı. Biliyordu, her şeyin farkındaydı. O olay, benim için bir yara ve o yara üzerinden acımı kullanarak bana daha fazla baskı uygulamak istiyordu.Çünkü baskı insana hata yaptırır...
Avuçlarımı sıkarken, gözlerimden yaş akmaması için direnmeye çalıştım. Geçmişin en korkunç anılarına gitmek istemiyorum, ama zihnimdeki o yankıların önüne geçemiyorum. Annemin, benim elimde silah varken ölmesini unutamıyorum.İçimdeki sessiz çığlıklar,karanlık bir kuyuda boğuluyor, çıkış aramıyordu.Ve o adam, gözleriyle her şeyimi okurken, ben sadece onun gözlerinde kayboluyordum. Gücü, otoritesi,bir bakışında,kelimelere ihtiyaç duymadan bana her şeyi anlatıyordu. O beni sadece gözleriyle değil, varlığıyla da kıskıvrak yakalayan bir güce sahipti.
"Neden bunları soruyorsun?" Sesimde bir tür öfke ve acı karışımı vardı.Gözlerim, onu delip geçercesine bakıyor, her kelimesini bir meydan okuma gibi alıyordu.
"Soruları ben sorarım." Sözleri, odada yankılandı. Onun bakışlarındaki güven, benden bir adım öndeydi. O kadar keskin, o kadar güçlüydü ki... Sanki her bakışı ruhumda koca bir iz bıraktı. Gözleri, yüzü, duruşu - her şey bir tehdit, bir emir gibiydi. Öfke, gözlerimde bir parıltı gibi yanıyordu. O cümleyle, sanki her şey anlam kazandı ve tek bir sözcükle, bu tartışma başka bir boyuta geçiyordu.
"O gün o tetiğe basabilseydin annen hayatta olacaktı ve bu gün o tetiğe basmasaydın ben ölü olacaktım."
Sanki her bir kelimeyi minik bir bıçak gibi kalbime batırıyordu.Ve içinde barındırdığı gerçek, beni her zamankinden daha fazla savunmasız bırakıyordu. Öfke,tüm vücudumu sararcasına büyüdüğünde gözlerimi ondan kaçırmamak için kendimi zorladım.O, benim acımı bilerek kullanıyordu, her sözcüğüyle yara açıyordu. 'Bunun için bana teşekkür etmen gerekir, acılarımın üzerinde hunharca tepinmen değil,' demek isterdim, ama dilim kurumuştu. Susmak, bir tür savunma gibiydi.
"Net ol,net ol ki benden kurtul." dedi, ama onun ifadesi bir tehditten daha fazlasıydı.Gözlerindeki kararlılık, sanki bir canavarın açtığı ağzından dökülen dişler gibi acı vericiydi.
"Sana ne dememi bekliyorsun?" diye yanıtladım.Bu cümle, kafamda yankılandı.Gözlerimin içine,o kadar keskin bakıyordu ki, sanki her birini okur gibi. O, her hareketimi, her kelimemi hesaplıyordu. Bu farkındalık beni zorluyordu çünkü onun zihin okuma gücüne direnmek, bir kayıptı. Etlerimi doğrasalar konuşmazdım ama o, bir adım daha yaklaşarak beni çelişkiler içinde sıkıştırıyordu.
"Bugün sana bir can borcum oldu. Kimseye borçlu kalmam, dostuma da düşmanıma da" Gecelerim,milim kopmadan onun bakışlarını izledi.Düşman kelimesini söylerken, sesindeki vurguyu fark ettim. O, bu kelimeyle beni anlamıştı,düşmanı değildim ...Meydan okumayı hissediyordum. Meydan öyle okunmaz, böyle okunur diyordu sanki. İkimiz de yanlış kişiye meydan okuyorduk,fakat kimse geri adım atmaya niyetli değildi. O an, her şey birbirine karıştı. Gözlerimde bir fırtına vardı.
Kapı çaldı, ama biz hâlâ birbirimizin gözlerinde boğuluyorduk. İki insan, birbirine bakarak, nefretle dolu bir boşlukta var oluyordu.Bu günü asla unutmayacağım yüzbaşı.Yarama tuz bastığın bu günü unutmayacağım. .
"Yanlış zamanda mı geldik?"
"Ne zaman doğru zamanda geldin ki, Emre?"Ters cevabı odada soğuk bir rüzgar estirdi, ve ben dışında herkes bu esintiye alışkın gibiydi."Komutanım, kapıyı çaldık ses gelmeyince bir bakalım dedik."Hâlâ benden çekmediği gözleri artık sinir bozucu bir hale gelmişti.Sesin sahibine çevirdim gözlerimi,şimdilik sen kazandın yüzbaşı.
Karşımda Aslan, Esin ve timin geri kalanları vardı. Hepsinin yüzündeki memnuniyete pek anlam veremesemde şimdilik kafa yormamayı tercih ettim
Esin bana doğru gülümseyerek iki adımda ulaştığında, saçlarıma nazikçe yerleştirdiği eliyle verebileceği tüm şefkati bana veriyordu."Çok korktum vallahi, iyi olmana o kadar sevindim ki." Bu sözleri söylerken neredeyse ağlayacak gibi oldu, buğulu mavi gözlerinden damlayan duygulara karşılık olarak bende tebessüm ettim.
"Valla doğru söylüyor Gül, sen uyanana kadar seccadeden kalkmadı,uyandıktan sonra da şükür namazı kıldı. Eve gidince de ben şükür namazı kılacağım, çok şükür ki hastaneye gelebildik diye."
"Aslannn!" Uyarıyı aldıktan sonra bana göz kırpıp, eşinin mavi gözlerine şefkatle bakarak kolunu ovaladı, adeta 'sinirlenme'der gibi.
"Duydum ki bizim time bir kurtarıcı melek denk gelmiş...Biz de geçmiş olsun demeye geldik." Bu konuşmayı yapan kişinin kim olduğunu anlamak, gözlerimi bağlasalar bile yine çok kolay olurdu.
Timin çapkınlıkta zirveye ulaşmış Arda'sı... Türkiye'nin en beğenilen erkeklerinden biri, fiziğiyle her zaman dikkat çeken, karizmasıyla da gönülleri fetheden biri. Bal köpüğü gözleri,bir seksen boyu,belirgin hatlarıyla keskin yüzü, kıvırcık saçları ve bakımlı, parlak cildiyle sanki bir derginin kapak fotoğrafından fırlamış gibiydi.Ama üzücü olan şey, bu kadar iyi olmasına rağmen bir o kadar da can yakıyor oluşuydu.
"Askerde size böyle güzel konuşmayı öğretiyorlar mı?" Hepsi birbirine bakarak şaşkınlıkla bekledi."Eğer öyle bir yer varsa," gözlerim Ömer'i buldu, "Komutanınız eksik kalmış?"
O an, Ömer'in yüzündeki sert ifade bir anlık dalgalandı, ama gözleri hâlâ keskin ve o keskinlik hala çok belirgindi. "Fazla cesaret aptallıktır," dediğinde bakışları, bir anda tüm o soğukluğu ve derinliğiyle üzerime yapıştı. O gözlerdeki yeşil yoğunluk beni etkisi altına almıştı.
"Aptallık değil yüzbaşı, özgüven!"
Kaşlarının altındaki o sert bakış, meydan okuyan bir şekilde bana odaklandı.Ben, ilk defa gücü gözlerinde bu kadar muazzam bir şekilde taşıyan birini görüyordum ve yine ilk defa bir çift gözün temasına karşı koyamıyordum.
"Bu arada ben Arda."Gülümsemesiyle birlikte, sesindeki samimiyet her harfe yansıyordu. O an, sadece dış görünüşüyle değil, içindeki karizma ve sıcaklıkla da dikkat çekiyordu.
"Memnun oldum, ben de Gül."
Yavaşça tebessüm ettim, gözlerindeki ışıltıyı fark ederek. O an sanki hiç tanımadığım biriyle değil de,yıllardır tanıdığım bir arkadaşla sohbet ediyormuşum gibi hissettim.
"Batur."
İçeri girdiğinden beri adıyla değil, duruşuyla fark yaratıyordu.Bir karıncayı bile değil bir karıncanın güzergahını bile incitmez ama ona sorsam 'bile deme karınca bileden bile incinir'diyecek kişilikte birisi .Başını hafifçe eğerek selamını verdi ve bu hareketi, kendinden emin,saygılı bir tavır sergileyerek bana anlamlı bir şekilde yansıdı.
"Ben de Emre,Adanalıyım."
Emre'nin sesi, karşımda birdenbire kendini gösteren, masum ama bir o kadar da etkileyici bir tavır sergileyen bir insana aitti. Hafif sarı saçları ve esmer teniyle, timdeki en "masum" izlenimi veren aslında gizli deli olan kişiydi belki ama bakışlarındaki cesaret ve kararlılıkla, aslında kimseyi yanıltmayacak kadar güçlüydü.
"Bende Gül,"Gülümseyip gamzemi ortaya çıkardığımda tüm sıcaklığımla gönderme yaptım."Erzurum'luyum ."İçtenliğime yüzbaşı hariç herkes bana ayak uydurdu.Bütün odanın havası değişti. Herkesin gözleri bir an için yumuşadı, rahatladı ama o hala soğuk, keskin bir bakışla bana odaklanmıştı. Gerçekten farklı bir enerjisi vardı .
Gözlerim bu andan koptuğunda, masanın üzerine yerleştirilen kolanyaları fark ettim. Beyaz gülün yanına zarifçe bırakılmışlardı.Dikkat çekici olansa hepsinin kiraz çiçeği kokulu olmasıydı. Bir anda, kolonyaların kutularındaki desenler gözlerimde canlanırken, hafifçe bu duruma kafamda yer bulmaya çalıştım. Bu kadar detaylı bir seçim yapmaları beni şaşırtmıştı, belki de başka bir anlam taşıyor, ya da belki de sadece bir tesadüf... Kim bilir?
Bu ince düşüncenin arkasındaki niyet neydi ?Yada ben mesleğimi her noktada kullanıyorum aslında hiç birşey yok basit bir tesadüfden ibaret.
Boğazımı temizledim ve kelimeleri dikkatlice seçmeye başladım. Her bir sözcük, odaya yayılan bu hoş kokuyu bozmadan, sükunetle dökülmeliydi. Kafamda onları tartarken, incitmeden, doğru şekilde ifade etmeye odaklandım.
"Kiraz çiçeği çok seviyorsunuz galiba bende severim teşekkür ederim hepinize"Arda boş bulduğu koltuğa bıraktı kendini.
"Yok ben pek sevmem,komutanım kiraz çiçekli kolonya seviyor diye aldık ."
Bu işte bir terslik yok mu ? Yemin ederim timce normal değiller sanki hasta olan ben değilim komutanları ve ona almışlar.Esin'e tuaf tuaf bakarken o beni anlayıp kıkırdadı.
"Bunlarda adettir canım komutanları seviyor diye kiraz çiçeğinden vazgeçemezler hasta kim olursa olsun ."
Bir saniye...
"Hayır, bana bak, gözlerime bak, bende kal, bende kal... sakura." Bu sözler, bilincimi kaybetmek üzereyken, onun ağzından dökülmüştü. Zihnimde, o anın yankılarıyla her şeyin birleşmeye çalıştığını hissediyordum.
Bana "Sakura" demesi,onun, kiraz çiçeği kokusunu sevmesi... ve vurucu nokta şu ki, bana seslendiği kelime; Sakura : Japoncada kiraz çiçeği ağaçlarına verilen isim.Gözlerine odaklandım.Gür kirpiklerinin yelpaze gibi sarmaladığı koyu yeşilleri, sanki beni içine çekecek kadar derindi.Gözlerimi okuduğunu biliyorum yüzbaşı ve o kelimenin anlamını bildiğimi fark ettiğini de...
🌹🌹🌹
Arabamın ön camından dışarıyı izlerken, gözlerim kayalıklara ve denizin birleştiği noktaya ulaştı. Ladin ağaçları, rüzgarın etkisiyle bükülüyor, adeta doğanın gücüne karşı tüm varlığıyla direniyordu. Araladığım camdan içeri sızan rüzgar, kulaklarımda uğuldayarak her şeyin içinde biriktirdiği öfkeyi taşıyordu. Dalgalar kayalıklara çarpıp fırlayan damlalarıyla, hırçın bir şekilde denizi yakalıyor, sanki öfkesini dışarıya atıyordu.
Arabayı uçurumun kenarına çekmiştim, birkaç metre daha ilerlesem her şeyimi kaybedecektim. Ancak, bu büyüleyici manzara beni fazlasıyla içine çekmişti. Uçurumun kenarındaki taşlar denize doğru sarkıyor, kırılan dalgaların sesi derinlere doğru kayboluyordu. Gözlerimi griyle mavinin buluştuğu denizin derinliklerinden ayırdığımda, içimdeki karmaşayı dışarıda görmemde sonlandı.
Doğanın gücü, içimdeki savaşı yansıtıyor gibiydi. Birbirimizi çiğneyen iki zıt kutup gibi, tıpkı ben ve o gibi birbirimizi yok ederken aslında tamamlıyorduk. Her şey anlık bir hal almış,dünya benden uzaklaşmış gibiydi.
Onu en son gördüğüm günün ardından üç gün geçmişti ki,bu gün tekrar gördüm. Peşime taktığı adamların beceriksizliği onu çok kızdırmış olmalı işi kendisi üstlenmişti bilmediği birşey vardı adamları beceriksiz değildi ben izin vermedikçe kimse beni takip edemezdi.Yan tarafımdaki kriptxse baktım herşey bunun içindi ya herşeyi bitirecek yada herşeyi baştan başlatacak, buna içindekilerinin yeterliliği karar verecekti.
Kiriptexsin güvenliği tehlikedeydi anlamadığım olaysa yerini benden başka kimse bilmiyorken kimin yerini kurcaladığıydı,birisi ona dokunmuştu birisi ona sağladığım o kadar güvenliğe rağmen ona ulaşmıştı ve onu almadan orada bırakıp gitmişti.
"Kim ? "
Ve bunu öğrenmek için burdayım,izin verdim sadece bu günlük onlara izin verdim.Önce peşinde olanları daha sonra onu ele geçirmişken onu orada öylece bırakıp gidenin kim olduğunu öğreneceğim.
Yıllardır içlerinde olmama rağmen ben bu pislik insanların bitmek bilmeyen istekleri uğruna masumlar üzerinde oynadıkları akıl almaz oyunları kaldıramıyordum .Şifresi hâlâ çözülmemişti çözebilecek tek kişi onu canı pahasına yıllardır arayan yüzbaşıydı ,kim bilir belki de okuyacaklarının onun tüm değerlerlerini ezip geçeceğini bilmeden arıyordu,eğer bir kıriptex miras bırakıldıysa büyük oyunlar dönüyor demektir.Bu gün onu buraya getirdiğim ilk günden sonra ilk kez yerinden çıkardım çünkü güvende değildi ve şimdi yeni yerininde güvende.
Değiştirdiğim yüzüm bana kendimi unutturmuştu .Mavi lenslerim siyah şapkam dudağımın altındaki benim dışında aynada görüş açıma giren çalı yığınına sadece güldüm puslu havaları severdim.Gün çakalın gece kurdun ve bu gece benimdi,bakalım kimin çakalısınız ?Ama ondan önce bana çok kez yardımı dokunan bu arabadan kurtulmam gerekiyor .El firenini kaldırdığım araç uçuruma doğru yol alırken emniyet kemerimi çoktan açmıştım .Son saniyede sahte kriptexi alıp aracın kapısından kendimi dışarıya attım .
Araba denize gömülürken, dışarı taşan dalgaların hırçın sesi kulaklarımı doldurdu. Deniz suları, üstümüze yağmur gibi yağarken gözlerimi kapattım. Bu an, hem kargaşa hem de bir tuhaf huzur taşıyordu.
Bir dizim toprağa dayalıyken diğer ayağımın sadece bot ucu yere temas ediyordu.Toprağı kavrayan parmak uçlarım, dengemi sağlarken beni hedefe kilitliyordu.O an,onların tam karşısındaydım; bir fırtınanın merkezinde, harekete hazır bir gölge gibi.
Kaşlarım gözlerimin üzerine inmiş, avına kilitlenmiş bir kurdun keskin bakışlarını taşıyordum. Gözlerim, hedefime meydan okurken bir avcının sessiz zaferini anlatıyordu. İlk bakışlar kesiştiğinde, adamın tereddüdünü açıkça gördüm. Silahına uzanıp uzanmamak arasında gidip geliyor, bacağıma takılı kriptexe kayan gözleriyle gerçeği çözmeye çalışıyordu.
Hafifçe gülümsedim. Bu, sessiz bir zafer ilanıydı; hiçbir kelime, bu bakışların ve duruşun söylediklerinden daha güçlü olamazdı."Elindekini bize ver,canını bağışlayayım."
Sert bir ses yankılandı, ama ne içerdiği tehdit ne de kararlılık beni etkiledi. Bu anı bilerek yaratmıştım.Onları buraya çekmek, kim olduklarını öğrenmek için iyi bir fırsattı. Sayılarının giderek arttığını hissettiğimde içimde tuhaf bir memnuniyet belirdi; adeta körün istediği bir gözken Allah'ın verdiği elli çift göz gibi. Dua ederken ayrıntı vermemenin cezası bu olsa gerekti.
Tüm namlular üzerime çevrilmişti. Tehditlerine aldırmadan bacağımdan çözdüğüm kriptexi elime aldım ve yavaşça ayağa kalktım.Yüzlerindeki maske bile bunun için neler yapabileceklerini örtemiyordu .Arkamda en az üç metre yükseklikteki uçurumu hissettim,köpükler saçarak kendini kayalıklara vuruyordu ama bu sadece bir detaydı gecelerim karşımdakilere gülümsedi ."Çok istiyorsanız gidin alın." Sırtım dönükken denize fırlattığım kriptex ile ben kendimi ormana atarken onların yarısı denize yarısı benim peşime takılmışlardı.Denizle orman arasında bir karar vermişlerdi.Ben ise çoktan karanlık ağaçların arasına karışmış, sessizce gözden kaybolmuştum.
Son sürat ilerlerken çevremde hızla kayıp giden ağaçlar, gözlerimin önünde bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Adımlarım, ardımdaki izleri silmek istercesine hızlıydı. Nefes almayı dahi unutturacak bir tempoda koşuyor, ardımda bıraktığım her adımla takipçilerimin sayısını azaltıyordum. Yorgunluğum bedenimde yankılanırken, zihnimde tek bir düşünce vardı: devam et!
Öksürmeye bile fırsatım yoktu. Önümde bir engel gibi duran kocaman kütüğü gördüğümde, son anda hızımı kesip üzerinden atladım. Havada asılı gibi geçen o anın ardından yere sert bir iniş yaptım ve hemen yanımdaki büyük ağacın gövdesine yaslandım. Geniş, kabukları yaşlanmış bu ağaç, sanki doğanın beni korumak için sunduğu bir sığınaktı.
Tuttuğum nefesi kontrollü bir şekilde bırakırken gözlerimi kapattım. Duyularımı keskinleştirmek için etrafımdaki her ses dalgasına odaklandım.Rüzgarın yapraklarla dans eden fısıltısı, uzaktan duyulan kuş cıvıltıları ve hafif nemli toprağın kokusu...Doğa kendi düzeninde akıp gidiyordu.Bu düzenin içine karışan yabancı bir ritim arıyordum: kırılan dallar, ağır ayak sesleri ya da tedirgin bir nefes alış verişi.
Zekamdan çok hislerime güvenirim. Aklım, yalnızca gördüğü gerçekleri zekama sunup ardından koşar, ama hislerim bana göremediğim kapıları açar. Ve şu an aklımın değil, içimde yankılanan sezgilerimin rehberliğine ihtiyacım vardı.
Sağ kulağıma dolan çıtırtı sesi ile gecelerim açıldı,bacağımın iç tarafından çıkardığım minik bıçağı elimde sessizce çevirdim gözlerim avını bulurken bıçak avın kalbindeki yerini almıştı .
Tabancanın slidesini botumla geri çektiğimde kurşun çoktan hedefini bulmuştu .Mermilerin sesini bastıran susturucu hızını ve öfkesini dizginleyemiyordu,sırtımı dayadığım ağacın gövdesine isabet eden kurşunların haddi var hesabı yoktu .Bulunduğum ağacı değiştirirken attığım takla yüzünden yaralı olan kolumun dikişleri beni zorlamıştı .Acıyı umursamadan solumdaki iki kişiyi daha elemiştim .
Nereden çıktığını bilmediğim birinin arkamda belirdiğini hissettiğimde, usulca döndüm. Bana doğrulttuğu silaha kısa bir bakış attım; yüzündeki siyah maske ardında gizlenen kibirli gülüş açıkça işimin bittiğini söylüyordu.Yanılmasına izin verdim.
Ayağımla attığım sert bir tekmeyle, elinde tutmayı beceremediği silah,uzağa fırlayıp çarptığı ağacın dibindeki nemli toprağa düştü. Şaşkınlıkla gözleri bana odaklandı, ama bu sadece bir an sürdü. Derin bir nefes aldım.Elimdeki tabancayı, parmak ucumla çevirip holstere yerleştirdim.
Ona küçümseyici bir gülümsemeyle baktım."Hadi, sana bir şans," dedim.Göz kırpmam, onun ellerini yumruk yapmasına yetmişti.Sırtımı ağacın gölgesinden çıkarmadan savunma pozisyonu aldım. İlk yumruğunu savurdu, ama boş havayı delip geçen bir dalga sesinden öteye geçemedi.İkinci yumruğunu savurduğunda, sol elimle bileğini havada yakalayıp durdurdum. Gözleri şaşkınlıkla elimdeki sıkı tutuşa kayarken, diğer elini bu kez karın boşluğuma indirmeye çalıştı.Yapması gereken en son şey buydu.
Sağ elimle bu saldırısını da engellediğimde sol elimle bileğini bırakıp, karın boşluğunun hemen üzerindeki hassas sinir ağına sert bir vuruş yaptım. Nefesi anında kesildi. Boğazından çıkan hırıltılar, onun acısını açığa vuruyordu. İki büklüm oluşu beni durdurmadı. Dizimi kırarak ellerinin sararken açıkta bıraktığı karnına sert bir darbe daha indirdim. Savruldu ve yere yığıldı.
Yerde kıvranarak nefes bulmaya çalışıyordu. Başımı hafifçe eğip, küçümseyici bir tonla, "Aptal," dedim. Onun yanından geçip hızla uzaklaştım.
Bu orman ya onlara ya bana mezar olacaktı ama ben istediğimi alacaktım .
Biraz daha ilerleyip onları ardımda bıraktım ölüme koştuklarından bihaber ilerliyorlardı.Atılan büyük bir çığlık kurduğum av tuzağına düştüklerini gösteriyordu şimdi kovalama sırası bendeydi...
Çıktığım ağacın tebesinde havanın iyice kararmasını bekleyeli tam iki saat oluyor kaç kişiyi elediğimi saymadım istediğimi daha alamamıştım.Ayaklarımı uzatarak oturduğum büyük çam ağacının altından üç kere geçtiler ve bu da dördüncü .Beş kişi,ikisi peş peşe diğer ikisi benim sol tarafımda biride en arkalarında ortadan ilerliyor ama beklediğim kişi hâlâ gelmedi.Benimle konuşan başları olan şerefsizi istiyorum gel artık.
Ağacın dalına bağladığım ipin bir ucu avuçlarımdaydı buradan o da geçtiğinde bana yardım edecek.
"Bir kızı bulamadınız mı, salaklar!" diye gürledi kalın bir ses. Nihayet assolistimiz teşrif etti. Sesindeki öfke, ormanı bıçak gibi yarıp geçmişti."Efendim, sanki kız yerin dibine girdi," diye çekingen bir sesle cevap verdi biri. Ama bu açıklama, öfkeyi yatıştırmak yerine yalnızca körükledi.
Adamın yüzüne inen tokatın sesi, gün boyu huzursuz ettiğimiz orman ahalisini bir kez daha teyakkuza geçirdi. Dallardan havalanan kuş sürüsü, korku ve panikle gökyüzüne dağıldı.
Karadeniz'in sık ağaçlarına güvenim tamdı.Ama bu,beni bulmak isteyenlerin tecrübesine bağlıydı. Dalların arasındaki varlığımı fark etmemeleri için nefesimi tuttum, ama kalbimin sert ve hızlı atışlarını durdurmanın bir yolu yoktu. Sanki göğsümden yükselen bu gümbürtü beni ele verecekmiş gibi hissettim.
Orman, av ve avcının gerilimini hissettiren bir sessizliğe gömüldü. Dalların hışırtısı ve rüzgârın uğultusu dışında hiçbir ses duyulmuyordu, ama bu dinginlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibiydi.
"Bulmadan gelmeyin lan, yoksa canınızı alırım!" diye patlayan ses, bu sessizliği parçalarcasına yankılandı.
Nihayet rahat bir nefes alabildim. Nefesimin dumanı, serin havada ince bir çizgi gibi yükselirken,yerimden usulca kımıldadım. Adamlar yavaşça dağıldılar, yanındaki grubun büyük kısmı karanlık ağaçların arasında kaybolmuştu. Geriye sadece ölecek olanlar kalmıştı.
Gözlerim,onları dikkatle izledi. Üzerlerindeki karanlık hakimiyet, duruşlarından yaydıkları tehdit,sıradan biri olmadıklarını belli ediyordu.Ama bu beni durduracak bir şey değildi.
Bacağımdaki sıra sıra dizili bıçaklara kısa bir bakış attım,ardından bağlama ipine tutunarak kontrollü bir şekilde yere süzüldüm. Hızlı olanın kazandığı bir ölüm kalım oyunundaydık. Ellerimden kayıp boşalan ipi bırakırken çevikliğimle ağacın arkasına sığındım. Harekete geçmem bir göz kırpması kadar kısa sürdü;
Susturucunun sesi etrafındakilerin bedenlerinde patladı.Solumdaki son iki kişiyide saf dışı bırakmıştım.
Artık yalnızca bir kişi kalmıştı. Geriye kalan tek nefes, yalnızca benimle baş başaydı.
Sessizlik boğucu bir an yaratırken, elimdeki silahla dikkatlice saklandığım ağacın arkasından çıkmaya başladım.Adımlarım yavaş ve hesaplıydı,tehditkar sessizliği bozacak ilk hamleyi onun yapmasını bekliyordum.Gözlerim tetikte, bütün kaslarım harekete hazır, elimdeki silahı doğrudan ona sabirti. Bu düello, kimin daha sabırlı ve zeki olduğunu gösterecekti.
Kahverengi gözlerindeki korku, bana güç veriyordu. Yavaşça, her adımımda ona daha da yaklaşıyordum. Silahını tutan parmağındaki titremeyi fark ettiğimde, kafamı sallayarak sakin bir sesle konuştum."Sen o tetiğe basana kadar ben seni delik deşik ederim, ve inan bana, bunu şu an sana doğrulttuğun silahımla yapmam."
"Silahı yere bırak, bana doğru ayağınla fırlat ve yüzünü aç."
Bir an bile gözlerimi ondan ayırmadım. Silahı yere fırlatıp, yüzünü yavaşça açtı. Hafızam için yüzünü çekerken, gözlerinin içine derinlemesine baktım.
Yavaşça, kelimeleri hissettirerek söyledim."Tek soru, tek kelime, tek cevap istiyorum. Sahibin kim? Kelime israfı yaparsan, her kelime için bedenini delerim."Sessizlik, her anın keskinliğini daha da belirginleştiriyordu. O an, yalnızca sorum vardı, ve sadece cevaba ihtiyacım vardı.
"Bu ormandan çıkamazsın " dediğinde,
kulağını yarıp geçen bıçağım arkasındaki ağacın gövdesine saplanırken,bıçağın kanlı ucunu kavrayan sapı titreşim halindeydi.Kıstığım gözlerimle baktığım yüzünde sadece korku vardı .Kanayan kulağını tutarken elim bu sefer diğer bıçağıma yavaşça gitti.
"Bu sıyırmayacak !"dedim tehdit kokan tonda .
"Tamam tamam sakin ol,Niko istedi kiriptexi ."
"Patlamayı düzenleyen o muydu ?"
"Evet "
"Şu an nerede "
"Söyleyemem"Kaşlarımı kaldırıp ciddimisin der gibi baktım ."Tamam tamam lanet olsun burada "Verdiğim derin nefes ile fırlattığım bıçak sol bacağının iç tarafına saplandı .İnlemesini umursamadan saçlarını tutup yüzüme yaklaştırdım .
"Kelime israfı için seni son kez uyarıyorum bu gırtlağına bıçakları ip gibi dizerim lan!"
"Burada,buradan emir aldığı birisi var kim bilmiyorum adına G diyorlar onunla görüşmeye geldi yüzbaşının öldürülmesinide o istedi evin yerinide o söyledi bizde bomba döşedik bu ilde ama şu an nerede bilmiyorum kriptexi aldıktan sonra yanına gidecektim, o mesaj atacaktı ."
"Ara kriptexi aldığını nereye götürmen gerektiğini sor ."
"Yapamam yaşatmazlar beni "
Parmaklarımın arasına aldığım saçlarını biraz daha sıkı bir şekilde çekip kafasını geriye doğru eğdim. Yüzüne yaklaşarak, "Benim yaşatacağımı kim söyledi?" diye fısıldadım.
Cebimden telefonu çıkardım ve eline bıraktım. Gözlerim, gözlerinde dolaşırken her hareketini dikkatle izliyordum. Birkaç saniye boyunca tereddüt etti, ancak sonunda çaresizce aramayı tuşladı."Bir oyun oynarsan seni öldürmem, organlarını gözlerin açıkken sökerim!" diye uyardım.Sesimdeki tehdit net bir şekilde havada yankılandı.
"Nikola kriptexi aldım kız peşimde adamları arkamda bıraktım canımıda zor kurtardım nereye geleyim?"
"Konum atıyorum Muro hakkını fazlasıyla alacaksın emin ol ."
"Tamam çabuk ol ha !"
Kapanan telefonu elinden aldım ."İstediğini yaptım bırak beni ." Gözlerim ona bir an bile rahatlama şansı sunmayacak kadar karanlıktı .
"Seni öldürsem ölü olduğunu o pisliğe söyleyecekler sağ bıraksam sen söyleyeceksin değil mi ?"dediğimde bir adım geriye gitti korkusunu gizlemeye çalışıyordu ama başarısızdı .
Silahımın ucunu dudaklarıma dayadım soğuk metalin dudağımdaki soğukluğu zihnimi harekete geçirdi ,acımasızca ve kararlı bir şekilde geri çekip salladım.
"Buldum."Kelimeler, havada bir yankı bırakırken, ben aklımdakini yaptım .
Onu bağlayıp denize atmak şimdilik beni idare ederdi .Bu kadarını yeterli görmüştüm; aslında pek bir şey yapmamıştım.Alacağımı almış, çıkışımı hazırlamıştım. Çalıların altına sakladığım arabamı temizleyip içine binecekken, arkamdan gelen bir hışırtı her şeyin seyrini değiştirdi.
Elim, refleks olarak bıçaklarımın bulunduğu yere kayarken, dikkatimi toplayıp çevremi taradım.
"Ellerini başının üzerine koy, bize dön ve diz çök, sakın bir hareket yapmaya kalkma."Ses, kesin ve emredici bir tınıya sahipti. Sayıca fazlalardı.O gerizekalı, buradan çıkamayacağımı söylemişti, işte bu yüzden buradaydılar.
Zaman sanki durmuş gibiydi, ölümün nefesi, ensemde geziniyor, her hareketimi izliyordu. Etrafımdaki ağaçlar uzak, her şey soğuk ve tehditkar bir boşlukla çevrilmişti.
Ellerimi başımın üzerine koyarken, onlara doğru döndüm. Gözlerim, birer birer hepsini tarayarak, aralarındaki tehdidi hissettim. Silahların lazer ışıkları bedenimde dans ediyordu. 12 kişiydiler. Her an ölümün getirdiği sessizlik kadar keskin, öldürmeye kararlıydılar.
"Diz çök ve onun yerini söyle ."
En öndeki konuşuyordu lenslerimle aynı renk olan gözlere baktım ."Kripexi başınızdaki aldı ."Cevabım onda inanılmaz bir şüphe uyandırdı fakat bu çok kısa sürdü .Aslında çok iyi yalancıyımdır bu kadar berbat oynamış olamam .Cebimde çalan telefon ile yüzümde mimik oynatmasamda içten içe küfrettim çünkü çalan benim telefonum değildi .
"Demek kiriptexi Muro aldı öyle mi...?"
"Muro'nun telefonun sende ne işi var lan !?" Buradaki herkesin ölmesi gerekiyor aksi halde Niko'ya ulaşamam .Gözlerimi yavaşça bacağımdaki bıçaklara indirdim ,istediğim bir kalkan ve sadece gözlerimle oyun oynadım.
"Sıkın deneme ." Telefon hâlâ çalarken yapmaları gerekeni yapmalarını bekliyordum .Hadi! hadi! sizden biriniz alın telefonu gözlerim hâla bacağımdaki bıçaklara odaklıyken pantolonumun cebinde çalan telefonu benim çıkarmamı istememeliler,bunu yapmaları için gerizekalı olmaları lazım,arkada bıraktığım onca bıçaklı leşten sonra bunu riske atmamalılar .
"Siz ikiniz, sen git telefonu al, sende onu bağla." İçimdeki kahkahalar, dışa yansımıyordu; sadece ruhumda yankı yapıyordu.Hepsinin hareketleri bana doğru birer piyon gibi geliyordu.
Gözümü kırpmadan, bana yaklaşanları izledim. İki adam temkinli adımlarla ilerliyordu. Biri cebimde çalan telefona doğru kolunu uzatırken, diğeri başımda birleştirdiğim ellerime doğru hamlesini yaptı.
Her hareketleri, birer hata yapma potansiyeli taşıyordu. Yavaşça, ama emin bir şekilde, oyunumu oynamaya devam ediyordum. Onlar, ne olduğunu anlamadan, her adımda tuzağa daha da yaklaşıyorlardı.Bileğimdeki o dokunuşu hissederken, hızla bileği büküp kendime siper ettim. Topuğumla açtığım silahın mermileri,7 saniyede siper alamayan yedi kişiyi yere serdi. Kollarımda tuttuğum bedenin deliklerinden akan kan canımın bedeliydi.
Kolumdaki cesetten kurtulup, hızla arabanın arkasına sığındım. Şarjörü değiştirirken, her saniyenin kıymetini bilerek adımlarımı planlıyordum. Çok ortadaydım ve her an arkalanabilirdim.
Burası ormanın çıkışıydı ve Niko'ya gitmem gerekiyordu. Bu arabaya ihtiyacım vardı; ormanın derinliklerine dalacak vaktim yoktu. Kafasını çıkaranı indirdiğimde geriye kalan ikisi serçe parmaklarını bile göstermediler. Burnuma hiç temiz kokular gelmiyor, gözlerim ise her şeyin son derece kritik olduğunu kanıtlıyordu ve beklenen lanet olsun ki oldu ,arkadan doğrultulmuş lazer ışınları, arkalandığımın bariz kanıtıydı.
"Üzerindeki Herşeyi At ,Yere Yat !"
Yumduğum gözlerimi hırsla açıp elimdeki 14 lüyü öfkeyle yere fırlattım .
"Kimse gözünü bile kırpmayacak yoksa hepimizin içinden geçer !"
Bunu söyleyen az önce beni ilk yakalayan ve kafasını çıkarmayandı.
"Gözlerini kırptılar ."
Duyduğum sesin son harfinden sonra arkamda patlayan silah ile önümdeki iki kişinin ona nişan almak için hareketlendiklerinde benden fırlayan iki bıçağın onları hedef alması saniyeler içinde gerçekleşmişti .Yerden aldığım silahım ile arkamı döndüğümde yerde kanlar içinde yatan 8 kişi radarıma girerken kaçırdığım gözlerim beni kurtaran adamı bulamıyordu .
"Bin arabaya !"
Verdiği emirin ardından o yanımda rüzgar estirip arabanın sürücü koltuğuna otururken söylediğini yapıp bende yan tarafına geçtim .Anahtarı ona doğru uzatırken öfkeden inip kalkan göğsünden ötesine bakmaya cesaret edemedim .U dönüşü yapıp tek elle çevirdiği direksiyonu izlemekle yetindim.
Onun istemesine fırsat vermeden cebimden çıkardığım telefonu ona doğru uzattım hâlâ gözlerine bakmıyordum hayatımda bu kadar çekindiğim bir adam asla olmamıştı neden bakamıyordum yüzüne ?
Son sürat ilerleyen araba ani bir firen yaparken öne doğru savruldum,ellerimle kafamın torpidoya çarpmasına son anda engel oldum..Ormandan çıkmıştık ana yolun ortasında duruyorduk .
"Yüzüme bak !" Dedi.
Sessizliğimi koruyup yoldan ayıramadım gözlerimi .Yüzümde hissettiğim parmaklar beni bir anda onunla burun buruna getirmişti .Yeşiller ölümden bir parça sunarken kaburgalarımı delip geçecek şekilde atan yüreğimin korkusu ölüm değildi peki neydi ?
Soğuk nefesi yüzüme dağıldı aramızdaki mesafe iki parmak kadardı .Burnuma dolan portakal kokusunu alan ciğerlerim tüm güne ihanet edip ilk kez nefes alıyormuşcasına mutluydu .
"Neden ?"
Tek kelime beş harf o kadar açık uçlu bir soruya nasıl cevap vereceğimi bilemedim ben ilk kez mesleğimin bana öğrettiği herşeyi unutmuştum .Bir çift göz tüm yollarımı şaşırtmıştı ,o deli öfkesini dindirecek bir cevap arıyordu bense bu boşluktan beni çıkaracak bir cevap .
Gözlerime öyle dalmıştıki ne ben çekiliyordum nede o,bir saniye bile kırpmadığı yeşilleri her saniyesinde yüreğimi daha da çaresiz kılıyordu .
"Ömer" dedim kendimi toplayarak ilk kez ismiyle hitap etmiştim bakışları dudaklarıma inerken çenemdeki parmaklarını ateş almışcasına çekti ama ne o nede ben uzaklaştım .
Öfke ortadan kaybolurken göğsü inip kalkmaya devam ediyordu ,lisanımdaki bütün kelimeler lal olmuştu ,gözlerinin en kuytusuna hapsolmuştum ne konuşabiliyordum ne de hareket edebiliyordum ."Esin'e oyun mu oynadın ?" Söylediği şey beni ondan uzaklaştırıp öyle bir uzağa fırlattı ki yüzüme çöken kırgınlıkla yutkunup ona yazık dercesine baktım .
Bir kadına böyle alçak bir oyun kurabileceğimi nasıl düşünürsün yüzbaşı böyle bir izlenim mi uyandırdım ?
Ruhuma bıraktığı hasar bir ur gibi işlemişti yüreğime .Kriptexi çözebilecek tek kişi karşımdaki adamdı, bu yüzden buraya öğretmen kimliğiyle geldim aylarca ona yaklaşmanın yolunu aradım ve kader o gün beni onunla birleştirdi .Benden habersiz hafifçe bükülen boynumla başımı salladım .
"Ben hiçbir zaman masumları ve sevdiklerimi kullanmam ."
"Ben ikiside değilim !" İlk gün anlamıştı onu her seferinde atlatmıştım ama beni takip etmelerine izin verdiğim salaklar onu atlatamamış ve şimdi Esin'i kullanmamış olabilirsin ama beni kiriptex için kullanacaktın diyor .Benden sanki bunu yalanlamamı bekliyor gibiydi temizlediğim alt dudağımla pişmanlıkla baktım yüzüne .
"Üzgünüm yemin ederim ki üzgünüm bu benim verdiğim bir karar değildi ."
Benden uzaklaşıp kafasını koltuğa yasladı.Gözlerini kapattı nefesini düzene sokmaya çalışıyor gibiydi .Yüzüne baktıkça kokusunu soludukça kalbim tuhaf bir şekilde sızlıyordu .
Anlına dökülen saçları kara kaşlarının biraz üzerindeydi nizamı herkesi hayran bırakacak kadar biçimli ince kalkık burnu artık daha rahat nefes alıyordu.O böyle durdukça ben yakışıklı çehresini soluksuz izledim .
"Kadınlardan nefret ediyorum ."
"Herkes aynı değildir ." Kısa süreliğine takındığı sahte sesli tebessümün ardından tekrar sustu ."Bak bana güvenmen için elimden gelen herşeyi yaparım ama şimdi gitmemiz gerek,Nik-"
"Börü o şerefsizi çoktan aldı ."
"Nasıl ?"
"Denize attığın para manyağını yüzünde maske varken tanıdım o sadece parayı en çok verene çalışır.Bölgede sinyal alınan tek telefon onundu senin ona sahibini aratacağını biliyordum,yer tesbiti yaptılar."Zekası beni hayran bırakırken atladığı noktaya parmak bastım.
"İyi ama içinizde bir hain varken bunu onlara yaptırman doğru mu?"Söylediğimle gözleri kısa bir süzgeçten geçirdi beni,haklarında her bilgiye sahip olduğumu şu an açıkça belli etmiştim...
"Hayin benim timimden değil sinyal tesbitinide güvendiğim bir arkadaşıma yaptırdım ."
"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ?"
"Senin güvenilmez olduğuna emin olduğum kadar ."
Sözleri bıçaktan daha keskindi beni yaraladığını bilmiyor tıpkı benim onu yaralayacağımı bilmediğim gibi yada biliyor tıpkı benim sonradan bildiğim gibi.Kaçırdığım gözlerimle sessizce arkama yasladım arabanın camına inen yağmur damlaları toprağa değil yüreğime damlıyorlardı .Ona bakmadan saçımdaki peruğu çıkardım özgür kalan saçlarımın ardından torpidoyu açıp içinden çıkardığım lens kutusuna gözlerimden çıkardığım lensleri yerleştim .Yüz temizleme pedine döktüğüm tonikle yüzümü derimi umursamadan temizledim .
"Acıyor mu ? "
Ne söylediğini anlam veremediğimden ona doğru döndüm .Tuaftı ve omzuma bakıyordu gözlerinin daldığı noktaya bakınca kanarken kuruyan ve kıyafetime yapışan yarama baktım.Belki saçma ama bundan bir önceki cümlesi bu yaradan daha çok yakmıştı canımı.Yeşillerine sabitledim siyahlarımı, hemde zorlanarak ayıracağımı bildiğim halde sabitledim .
"Hayır ."
Gözleri ruhumun en karanlık noktasına bile ulaşıyordu ve ben ruhumun kapılarını birine ilk kez bu kadar açtım .
"Kiraz çiçekleri gibi kokuyorsun ." Araba farı görmüş tavşan gibi yüzüne baktığıma eminim .Az önceki öfkesini ardında bırakıp bana iltifat mı etmişti ?
"Bu iyi birşey mi ?" Çünkü sen kiraz çiçeği kokusunu seviyorsun ?diye devam ettiremedim.Hızlanmaya başlayan kalbimin üzerine elimi koymamak için direniyordum o cümleyi toparlayıp nasıl sorduğum bile meçhul.
"Sana yakışmıyor ."
Hani bazen bir çay bardığına çayı döker dökmez bardak bir anda çatlarya sanki kalbim bu sözüyle bir bardak misali çatlamıştı.Gözlerime indirdiğim buz perdesiyle tebbesüm edip arkama yaslandım.Dikenli teller boğazıma batarken yutkundum.
"Senin düşüncen saygı duyarım yüzbaşı."
"Sende berbat kokuyor,kullanma ."
Allah'ım şeytan diyor ki kafasına sık.Sahte tebessümüm ne kadar gerçekti bilmiyorum ama dişlerimi sıkarken anca bu kadarını yapabiliyorum.
"Parfüm kulllanmam ,kullandığım herhangi bir kokuda yok ."
"İyi o zaman parfüm kullan bu koku kaybolsun iğrenç kokuyorsun ."
Sıktığım yumruğumla içimden çektiğim kaçıncı sabırdı bilmiyorum .
"Solumamak gibi bir seçeneğin var !" Elimle dışarıyı işaret ettim."Arabamdan inerek bunu yapabilirsin dağ ayısı ." Benim yüzüm sinirden binbir türlü hâl alırken o bu durumdan zevk alıyor gibiydi .Bana doğru eğilirken alt dudağını temizledi .
"Araba senin değil." dedi, ama bunlar bana sadece daha da tahrik edici geliyordu. "Ve bir daha bana hakaret edersen, seni dağ ayılarına akşam ziyafeti diye sunarım!"
İleri mi gitmiştim ? Daha dün tanıştığım adama karşı bu sıfatı esneye esneye gevşekçe kullanan çene yaylarım buz kütlesi sesiyle,çatılardan sarkan buz sarkıtları gibi donup kaldı .
"Kemerini tak ajan! Bana gidiyoruz !"
BÖLÜM SONU
Bu arada Yiğit ve Kumru'yu görüp gelenler için söylüyorum arkadaşlar onlar ilerleyen bölümlerde olacak ;)
Kitap asıl sürükleyiciliğini dördüncü bölümden sonra kazanacak.Uzun soluklu,sizi hem hüzne boğup hem aşkı dolu dolu yaşatıp hemde gerçek anlamda vatan sevgisini ve vatan için birilerinin neler feda ettiğini okuyup şahit olacağınız bir kurgu umarım beğenirsiniz ❤️
Oy verip yorumlarda benimle buluşun görüşleriniz benim için çok önemli 🌹
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 31.87k Okunma |
2.99k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |